HUKUK DOSYASI /// MESUT AYDENİZ : Demir Parmaklık (Barolar) yasası üzerine.


MESUT AYDENİZ : Demir Parmaklık (Barolar) yasası üzerine…

Matematik ağırlıklı fen bilimleri, hesaplamalar içerisinde belli kurallar neticesinde her defasında aynı sonucu çıkarırlar. Ama her doğru kişiye özel olup, her bireyin kendi açısından kendine göre hakkı ve düşüncesidir. Bunun en temel özelliklerinden birisi de savunma ve eşitlik hakkıdır. Bunun da temelinde hukukçu olmanın ilk adımı olan “Avukatlık” mesleği yer alır.

İşte orada siyaset ve hitabetin müdahillik dönemi başlar… Milletvekillerinden aşiret ağası olmayanların, hatta neredeyse tamamının avukat olmasının nedeni de işte bundandır.

Hukuk kişisel değilse, kişiye, döneme ve finansal kredi raporuna göre şekillenmediği sürece hukuktur. Dünya Jandarması Amerika’da dahi, vergi kaçırmak vatana ihanet kapsamındayken, ülkemizde kaçırmayanın vatan haini olduğu bir sürece şahitlik etmekteyiz. İşportacıdan vergi istiyoruz; bunu da bölge halkından oluşan zabıtayla halkımızı karşı karşıya getirerek istiyoruz, fakat holding patronlarının borçlarını da bir çırpıda silebiliyoruz.

Eğitim önemli, Türkiye gelişmeli, öğrenciler özgür hareket etmeli, girişimci olmalı diyor ancak, Kredi ve Yurtlar Kurumu ‘öğrencilerin ödeyemediği burs borçları’nı vergi borcuna dönüştürüyor. Bunun da ötesinde icra yoluyla tahsil edilmesi hukuk devletinin normu halinde görülüyor. Sosyal adalet ve eşitliğin olmadığı Hukukun A görüşü, B görüşü veya C görüşünden olmak zorunda kaldığı, dışarıda kalan radikal kesimlerin ise ilginç ittifaklarda yer almak zorunda kaldığı bir düzenin, “diktanın ayak sesleri” geliyor.

Temel soru hepimiz bir arada olamaz mıyız? İlle de birilerini temsilen onların maşası olmak zorunda mıyız?

Delice sorular; bir baro başkanı haliyle avukat olmak zorundadır, katıldığı mahkemede hakim tarafsızca davayı sonuçlandırabilecek mi? Yasalara uyduğu durumda ise, hakimin haritadan yer beğenmesi gerekecek mi? Avukatların davalarda başarılı olabilmesi için o günün şartlarında iktidar olanla yakın ilişkide olması şart mı? Eğer öyle ise koalisyon dönemi yaşarsak vay ülkenin haline…

Genel olarak bahsedersek;

Sağ nedir sol nasıldır? Yoksa ortacı var mıdır?

Aslında bu kavramları hayatımıza Dünya’daki her şeye kendi penceresinden Fransız bakan Fransızların ortaya çıkardığı gerçeğini unutarak bir görüş savunur hale geldik.

Adaletin kadın ismi bile olamadığı, medeniyet kelimesinden dahi barbarca bahseden bu milletin, haksızlıklara karşı gelen ve kişiye özel mahkeme kararlarının karşısında olanların, o anda boş olan koltuklara oturması ile solcu olduklarını görüyoruz. Dönemin kralı veya günümüzde hükümet dediğimiz kavramları ile menfaatleri doğrultusunda beraber oturanlar ise mecburen meclisin sağ tarafında kalmışlardır. Kimileri Fransız kimileri İngiltere dese de her iki medeniyetten uzak, sömürgeci zihniyetin ezdiği, sömürdüğü halk, kendi tarafını seçmiş ve adına sağ veya sol adıyla yer bulmuştur.

Düşünceler su gibi kalıplara göre şekil almaz.

Nazi kamplarında işkence edilemez.

Matematik gibi formüllere dayanmaz.

Çoğu yönü ortak olsa da ortak olmayan benzeşmeyen kısımları elbet olur.

Çoğunluğun değil haklılığın esas alındığı bir düzen ile devlet yönetilmelidir.*

Her şeyi, kendi mutlak doğrularının kabulüne ön şart görenler, istediklerini elde edemedikleri için, öfkeli ve zararı “ne, nereye, ne zaman, neden, nasıl ve kime” olacağına bakmaksızın sadece şahsi menfaatleri doğrultusunda bir sistem hayal ederler. Bir fikrin oluşmasına, özgür düşünceyle ve tarafsız bakabilmeyi beceremesek de, dinleyecek kadar saygı duymak da önemlidir. Fikirler hapishanelerde değil, düşünce merkezlerinde analiz edilerek; ‘Milli Strateji Teşkilatları’ ile araştırma konuları olarak, ulusal sistemin gelişimine katkı sağlamalıdır. Her fikri hapishaneye tıkarsak, hapishaneler felsefeci ve aydınların buluşma ve kaynaşma noktası olur.

İnsanların fikri tercihlerini sıralarken temel iki görüşün yeri her zaman daimdir.

Sağ ve Sol!..

Peki nedir bu görüşler, neyi simgeler, farkları neler, tamamen karşıtlık üzerine mi varlık gösterirler; yoksa, ortak yönleri var mıdır?

Çok ilginçtir ki her şey sağla başlar solla biter. Namazda meleklere selam verirken, askeri yürüyüş komutları veya tüm dünya ve Türkiye’deki çoğunluk kurulan iktidarların oy oranlarında hep sağcılar çoğunluğu almıştır. Devasa projelere mücahit giren sağcılar müteahhit olarak çıkarlar. Üç, dört dönem sağ iktidar döneminde başlanan proje sayısı bilinmezken, o yarım projelerin bitirilmesi sol iktidarlara nasip olur. Ülkeyi sağcılar kurar solcular ihtilal yapar. Klasik, fakat bir o kadar da ilginç böyle seremonilerden geçmedi mi bu ülke?

Her bir olayın kendine göre bir meşruiyeti vardır.

Mücahitler müteahhitliğe alışamadığından, çalınan çimento ile binalar yamuktur, belediyeden izinsiz ve bir o kadarda eksik malzemesi vardır. Her vurucu deprem sonrasında görmüyor muyuz tüm bunları?..

Bu kadar bahsetmişken “demir parmaklık” yasalarından da bahsetmek gerekir.

Yasalaşan teklifle getirilen önemli düzenlemeler şöyle:

Avukat sayısı 5 binden fazla ise, 2 bin avukat birleşip yeni bir baro kurabilecek. Tabii çoklu baro sadece Ankara, İstanbul ve İzmir’de kurulabilecek. Aslında diğer şehirlerde 2 bin avukat bulmak zor olduğu için değişen çok da bir şey olmayacak. Barolar ‘Noter’ler gibi anılarak sıralanacak.

Her baronun kuruluşu ve yönetimi dernekler kanununa benzer biçimde, 2 bin imza ile 4 kurucu avukatla 6 ayda tamamlanacak.

Her avukat hangi baroya kayıtlı olduğunu büro tabelasına yazmak zorunda kalacak. Aynı büroda 2 veya daha fazla avukat olduğunda avukatın siyasi görüşüne göre, müvekkil bulabileceği bir ortam oluşacak.

Tabii bu yeni açılacak baroların çok kolay kapanabilme gibi bir handikabı da olacak. Rakamsal olarak, 2 bin avukatın altına düşmeleri ve 6 ay içinde bu sayıyı bulamamaları, yeni açılacak ve siyasi görüşe göre oluşturulacak baroların tasfiyesinin’ de önünü açmaktadır.

Barolar (Demir parmaklık yasasının en beğendiğim kısmı ise) genç avukatların mesleklerinin ilk 5 yılında hangi baroya kayıtlı olursa olsun “maksat ayağın alışsın” der gibi %50 daha az aidat ödeyecek olmaları…

Bunların sonucu olarak Ankara, İstanbul ve İzmir de delege sayısı düşmekte, her baro Türkiye Barolar Birliği seçimine baro başkanı, başkanın yakın 3 arkadaşı (Siyasal hale dönüştüğü için bu ifadeyi kullandım) ve ilave olarak 5 bin Avukata bir delege düşecek biçimde temsil edilecekler…

TBB’nin 477 delegesinden 138’i İstanbul, 53’ü Ankara, 30’u İzmir Barosu seçimlerinde belirleniyor. Teklif aynen yasalaşırsa İstanbul’un delege sayısının 14, Ankara’nın 7, İzmir’inse 5’e düşeceği tahmin ediliyor.

Peki Barolar siyasallaşırsa ne olur?

Hukuk ve adalete güven kalır mı? Baronun gönderdiği C görüşündeki avukat, A görüşündeki mağduru tarafsız bir biçimde savunabilir mi? Hele ki siyasi bir dava ise bunun sonu nereye varır düşünmek gerek? Bir dönemler, polis teşkilatındaki Pol-Der veya Pol-1 gibi aynı ayrışmayı orduda da yaşamıştık; ki bu yönlerden bizim çok acı tecrübelerimiz var. Aynı tecrübeyi umarım barolarda yaşamayız.

Yazının Sözü Uygulaması:

Adalet gözü kapatılan kadın heykelinin neden gözünün kapatıldığının açıklanması yerine, herkese eşit bir göz açıklığı sunan eşitlik sistemidir.

HUKUK DOSYASI : İran’da İktidar Destekli Paralel Baro Avukatlığı Nasıl Yıktı ???


İran’da İktidar Destekli Paralel Baro Avukatlığı Nasıl Yıktı ???

İran’da Avukatlar Barosu ülkede kurulan ilk sivil toplum kuruluşu sayılıyor. 27 Şubat 1953 tarihinde, İran’ın onurlu ve demokrasi açısından parlak tarafını temsil eden hükümetin başbakanı Dr. Muhammed Musaddık’ın kanun hükmünde kararnamesi ile resmiyet kazanan avukatlık kanunu ve kurulan baro, 1979 devriminden önce hem mesleki açıdan hem de insan haklarını koruma faaliyetleri açısından dünyada çok tanınmış ve itibarlı bir yere erişti.

1970’li yıllarda İran merkez barosu ve Paris, Cenevre, Londra gibi barolar arasında gerçekleşen işbirlikleri ve anlaşmalar, ulaşılan o görkemli noktanın sadece bir simgesiydi.

Mesela 1970’li yıllarda yapılan anlaşmaya göre İran merkez barosuna kayıtlı bir avukat çok kolay bir şekilde Paris barosunada kayıtlanabiliyordu ve hatta Fransa’da mahkemelere müdahil olabiliyordu.

Ne var ki, 1979 İslamcı devrim ve özellikle 1980-1981 de modern, cumhuriyetçi ve Liberal güçlerin devrimden tamamen tasfiyesi sonrasında, avukatlar barosu tek parça ve homojen İslamcı hegemonya için bir hedef haline gelmiş oldu. İslamcılar bir taraftan İran’ın modern ceza kanununu İslamileştirmekle yetinmeyip Usül-i mühakimat (ceza usül kanunu) kanununu da değiştirmek çabasına girmiş oldular. Zira İslamcı fıkıh merkezli bakış açısında usül zaten Batı hukuğu kriterleri üzerine kurulmuş yapı olarak görünüyordu. Usül’e karşı olan fıkhi düşüncenin en azından radikal versiyonu, avukatlık mesleğinin de bilcümle kaldırılmasını istiyordu.

Neden? Kuran-i Kerim de avukatlık diye bir şey olmadığı için ve peygamber efendimizin sünnetinde de şahsın kendi kendini savunmak zorunda olmasına istinaden. Böylece baro ve avukatlık mesleği 1980’lerin başında çok zor günler geçirdi. Nihayet avukatlar, avukatlığın dinde yerinin olmasına dair fetvalar alarak kendi mesleklerini korumayı başarmış oldular ama İslamcı iktidar her zaman avukatları seküler, Batıcı ve din karşıtı olmakla suçladı ve her zaman onlardan şüphe duydu. Hatta defalarca onların iç mekanizmalarına tevessül ederek baroları kendi kontrolüne almak üzere çaba sarfetti ama başaramadı. Nihayet çareyi baroların bölünmesi ve paralelleştirmesinde buldu!

7 Ocak 2001 tarihinde meclisten geçen üçüncü kalkınma yasasının 187inci maddesinde yeni bir baro kuruluşu öngörüldü ve böylece iktidar destekli avukat-iktidar karşıtı avukat ikiliği fiilen öne çıkmış oldu. Yasaya göre yargı kuvvetine bağlı “Merkez-i milli-i müşavirin”, yani “hukuki danışmanlar ve uzmanlar merkezi” kuruluyordu ve hukuki müşavirlere mahkemelerde aynen baro avukatları gibi her türlü avukatlık hakkı tanınıyordu. Bundan sonrasını hayal etmek çok kolaydı:

Avukatlık meslek olarak iktidar yanlısı avukatlar ve iktidar karşıtı avukatlar olarak ikiye bölündü ama müvekkil için davayı kazanmak önem taşıyordu. Dolayisiyla iktidar yanlısı olan ve kalkınma yasasının 187. maddesi üzerine kuruldukları için “187 madde avukatları” adıyla tanınan avukatlar hem mahkemelerde hem de müvekkiller nezdinde öncelik bulmuş oldu. Öyle ki, baronun çok kıdemli ve eski avukatları bile barodan istifa etmek ve müşavirler merkezine geçmek zorunda kaldılar.Böylece “iktidar karşıtı” sıfatı verilen avukatlar fiilen işsizlik ve ekonomik sıkıntılara sürüklenmiş oldu.

İslamcı rejim- seküler hukukçu ve avukat meselesi İranda henüz sona ermiş değil ama bu baskılar altında baro ve serbest ve bağımsız avukatlık mesleği de yıkılmak üzeredir. Bu hikayeden ders almak icap eder.

HUKUK DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Hukuk Tarihimizdeki Diğer Ayıplar da Düzeltilecek mi ???


MÜYESSER YILDIZ : Hukuk Tarihimizdeki Diğer Ayıplar da Düzeltilecek mi ???

Yalçın Akdoğan’ın, “Milli Ordu’ya kumpas kurulmuştur.”, Erdoğan’ın, “Kandırıldık. Rabb’im ve milletimiz affetsin.” sözleri orta yerde dururken neden o infaz timlerinin kararları yok sayılmadı da yeniden yargılama yapıldı?

28 Haziran 2020

Müyesser Yıldız, Sincan 3 Nolu L Tipi Cezaevi 28 HAZİRAN 2020

Hafta içinde TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un teklifi üzerine tüm milletvekillerinin desteği ile 60 yıl önce Adnan Menderes ile çalışma arkadaşları Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamıyla sonuçlanan Yassıada yargılamaları geçersiz sayıldı.

Karardan sonra Başkan Mustafa Şentop, Abdulkadir Selvi’ye şu açıklamaları yaptı:

“Bu düzenleme ile hukuk tarihimizdeki bir ayıbı düzelten bir adım attık.”

“Yassıada’da önceden verilmiş bir kararın yerine getirilmesi için sözde bir mahkeme kurulmuş. Tabiri caizse bir ‘infaz timi’ oluşturulmuş. Biz bunun bir mahkeme olmadığının tespitini yaptık ve bunu kuran hukuki düzenlemenin 27 Mayıs 1960 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırılmasını sağladık. Bu düzenleme hukuk tarihindeki, hukuk âlemindeki bir ayıbı, kötü hatırayı bir şekilde eldeki imkânlar çerçevesinde düzeltmek için atılmış bir adım oldu. Ayrıca Meclis’in bu anlamda tavrını da, yasama iradesiyle o tavrı da net olarak tekrar ortaya koymuş olduk.”

Şentop, yasanın oybirliği ile kabulünün darbelere karşı bir tavır olduğunu belirtip bu duruşun devamlı olmasını da diledi.

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise, “Bugün 60 yıl geçmiş, bir yarayı ancak bizler toparlayabiliyoruz. Ne diyelim, o yarayı onarmak da tam mümkün değil belki ama onun karşısında yapılabilecek ne varsa bütün imkânlarımızla yapmak istediklerimizi, yapılabilecekleri tüketmek istiyoruz.”dedi.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik de Erdoğan liderliğinde siyasi hayatı demokrasi ve meşruiyet temeline oturtma hamlelerinin kesintisiz sürdüğünü vurgulayarak şunları söyledi:

“Bir katliam rejimi olan ‘Yassıada rejimi’nin tüm sembolleri yok hükmünde sayılmaya devam ediliyor. Türk demokrasi tarihine kara leke olarak geçen, milletimizin vicdanında derin yaralar açan Yassıada kararlarını ‘yok hükmünde’ sayan kanun teklifi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Yüce Meclis ‘katliam rejimi’ni mahkûm eden güçlü bir karara imza attı.”

“Demokrasi tarihimizdeki bu meşum hadisenin hukuken mahkûm edilmesinde emeği geçen Gazi Meclis’imizin değerli milletvekilleri dünya demokrasi tarihine geçen bir örnek ortaya koydular.”

Bir demokrasi ve hukuk ayıbı temizlenecek, tüm Meclis’in desteği istenecek; ama teklif AKP ve MHP dışındaki partilerin, hatta DP lideri Gültekin Uysal’ın dahi imzasına açılmayacak.

Bu tabloya göre söz konusu adım ilkesel mi siyasal mı, takdirlerinize…

Asıl meseleye gelip şu ifadelerin altını çizelim.

Yassıada’da önceden verilmiş bir kararın yerine getirildiği… Mahkeme değil infaz timi kurulduğu… Bir hukuk ayıbı, demokrasi tarihinin kara lekesi ve katliam rejimi olduğu…

Peki, “hukuk tarihimizdeki tek ayıp” Yassıada kararları mıdır?

60 yıl öncesine gitmek kolay. Sadece son 10 yılda yaşanan ve yaşanmaya devam eden hukuk ayıpları ne olacak?

Silivri’de de önceden verilmiş kararlar yerine getirilmedi mi? Mahkeme değil infaz timleri oluşturulmadı mı? Tabiri caizse Türk Ordusu katliama, seri darbelere maruz bırakılmadı mı?

Yalçın Akdoğan’ın, “Milli Ordu’ya kumpas kurulmuştur.”, Erdoğan’ın, “Kandırıldık. Rabb’im ve milletimiz affetsin.” sözleri orta yerde dururken neden o infaz timlerinin kararları yok sayılmadı da yeniden yargılama yapıldı?

28 Şubat davası dahi “FETÖ” kumpası değil miydi? Soruşturma savcıları, hâkimlerin büyük bölümü, ihbarcılar “FETÖ”cü; deliller sahte çıkmadı mı?

Hal bu iken neden davayı yok sayma veya yeniden yargılama yapılmadı da İstinaf’ın kararı onaması alkışlandı?

Sahi, Balyoz Kumpası kararlarında altı asker için yapılan itiraz dört yıldır neden Yargıtay’da bekletiliyor?

Diyeceğim; “siyasi hayatı demokrasi ve meşruiyet temeline oturtma” iddiasında olanlar niye kendi söküklerini de dikmek için adım atmıyor?

İki Yıl Önce İdam İsteyenler

İdamı da konuşalım. “FETÖ”nün siyasi ayağına ilişkin bazı sözlerinden dolayı hakkında dava açılan 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, daha geçen haftalarda, “İdam cezası kalkmasaydı aranızda olmayabilirdim” demedi mi?

15 Temmuz’dan sonra iki yıl boyunca idam cezası hakkında, “Parlamentodan geçtiği anda benim için onaylamamak diye bir şey yoktur, onaylarım.” diyen, meydanları coşturan kimdi?

“FETÖ”cü ve “darbeci” oldukları iddiası ile tutuklananlara daha yargılama başlamadan mahkeme salonlarının önünde ip attırmak neyin nesiydi?

Ne oldu? Davaların %50’sine yakını tahliye veya beraatla sonuçlanmadı mı? Umalım da merhum Menderes ve arkadaşları ile ilgili karar, Meclis’in idam cezasını geri getirmeyeceğinin işareti olsun.

Hukuk Devletinden Devlet Bey’in Hukukuna

Cezaevindeki üçüncü günümde TRT FM’de Erdoğan’ın İstanbul Havalimanı pist açılışındaki konuşmasını yakaladım.

18 yıl önce millete, ülkemizi dört sütun üzerinde yükseltme sözü verdiklerini, bunların “eğitim, sağlık, adalet, emniyet” olduğunu belirten Erdoğan, “Hamdolsun bugün geriye dönüp baktığımızda bu dört alanın üzerine enerjiden tarıma, sanayiden ticarete kadar ulaşım dâhil pek çok ilave hizmeti de ekleyerek verdiğimiz sözü tuttuğumuzu görüyoruz.”diyordu.

Diğerlerine girmeyeyim; ama şayet “adalet” sütunu yükseldiyse, yıllardır yer gök niye “adalet” diye inliyor?

Daha birkaç gün önce bizatihi Cumhur ittifakının ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, “ülkücü şehidin ağabeyi” olduğu için Mümtazer Türköne’nin “adil ve hakkaniyetli” yargılanmasını istemesi de gelinen nokta ve gidişat açısından çok ağır bir şamar değil midir?

“Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” diye diye gelinen nokta, “Devlet Bey’in hukuku” mu olacaktı?

Mesele şudur;

Hukuk tarihimizdeki tüm ayıplar düzeltilsin…

Sadece askeri darbelere değil, hukuk ve demokrasiyi hedef alan her türlü darbeye karşı çıkılsın…

Var mısınız?!..

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

HUKUK DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Bizden nasıl bir örgüt çıkaracaklar ???


MÜYESSER YILDIZ : Bizden nasıl bir örgüt çıkaracaklar ???

15 Haziran 2020

Nezarethaneden Yazılar

Bizden nasıl bir örgüt çıkaracaklar?

Şimdi soruyorum; devletin bu mahrem bilgilerini ek klasörlere sansürsüz bir şekilde gönderen görevlilerin yaptığı iş ve işleme ne denir?

Müyesser Yıldız, 15 Haziran 2020

Yargımızın amiral medyası Sabah’ın yazdığına göre askeri casusluk yapmakla suçlanıyoruz. Dün Kozmik Oda’dan, devletin tüm mahrem bilgilerinin alınmasını alkışlayan ve bu mahrem bilgilerin bir yerlere gidip gitmediğini sorgulamaktan ısrarla imtina edenlerin, keza Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin savaş planları gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanırken ‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’ diye alkışlayanların, bugün TSK’nın namusunu ve mahremini düşünüyor olmalarından ve ta o zamandan beri bizim durduğumuz çizgiye gelmiş olmalarından memnuniyet duyuyorum. İnşallah hep böyle devam ederler. Konjonktürel bir şekilde önce FETÖ destekçisi, sonra FETÖ karşıtı veya önce PKK destekçisi, sonra PKK karşıtı oluşları gibi bir tavır takınmazlar.

Yine iddialara göre şikâyetçi MSB imiş. Eğer doğruysa; keşke Sayın Hulusi Akar beni takipte gösterdiği hassasiyeti, Genelkurmay Karargâhı’nda görev yapan ve ona en yakın olan komutanlar konusunda göstermiş olsaydı da Türkiye 15 Temmuz felaketini yaşamasaydı.

Şu ana kadar hiç değinemedim: İsmail Dükel namuslu bir gazeteci arkadaşımdır. Belki inanmayacaklar; ama kendisiyle en az 10 yıldır, değil yüz yüze, telefonla bile görüşmüşlüğüm yoktur. (Her tür kayda ulaşabilen Abdurrahman Şimşek’e sorulabilir). Bizden nasıl bir örgüt çıkaracaklar? Sadece, onun ve Emre Kongar hocamız ile Merdan Yanardağ’ın yaptığı programlardan muktedirlerin rahatsız olduğunu görüyor, biliyoruz. Bu yüzden para cezaları yağdırdılar; yetmedi, gözdağı için İsmail’e de böyle bir suçlama yönelttiler. Son olarak, askeri casusluk önemli bir konudur. Bu suçlamada bulunan MSB ve medyaları, darbe davalarının ek klasörlerine TSK’nın en mahrem hangi bilgilerinin konduğuna bir baksınlar. Bu mahrem bilgileri satır satır okumuş bir gazeteci olarak tek birini bile yazmadığım gibi, o mahrem bilgilerin orada ne aradığını sorguladım. Şimdi soruyorum; devletin bu mahrem bilgilerini ek klasörlere sansürsüz bir şekilde gönderen görevlilerin yaptığı iş ve işleme ne denir?

Ankara Terörle Mücadele nezarethanesinden Silivri’deki Barış’lara, Hülya Kılınç’a ve Murat Ağırel’e kucak dolusu sevgiler.”

HUKUK DOSYASI /// MUSTAFA SOLAK : MÜFREDAT VE FETVALARDA MEDENİ KANUN KARŞITLIĞI


MUSTAFA SOLAK : MÜFREDAT VE FETVALARDA MEDENİ KANUN KARŞITLIĞI

Medeni Kanun, millet egemenliğini, laikliği, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile birliği içermesi, hâkime takdir yetkisi tanıması, dilinin basitliği gibi nedenlerle 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilir, 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girer.

Medeni Kanun’un getirdiği önemli haklar

1) Resmi nikâh zorunlu hale getirildi.

2) Tek eşli evlilik zorunlu hale getirildi.

3) Mirasta kız ve erkek çocukların eşit pay almaları sağlandı.

4) Tek taraflı olarak erkeklerin olan boşanma hakkı eşit koşullarla kadınlara da tanındı.

5) Kadınlara istedikleri işte çalışabilme hakkı tanındı.

6) Patrikhane ve konsoloslukların yargı yetkileri sona erdi.

7) Laik hukuk anlayışı toplumun her kesiminde uygulanır duruma geldi.

8) Türkiye’de hukuk birliği sağlandı.

Müfredat, ders kitapları ve Diyanet’in fetvalarında da eşitlik ve kadın hakları konusunda geriye gidildi. Ders kitaplarında ve fetvalarda Medeni Kanun’a ve bu kanunun kadın-erkek eşitliği, milli birliği sağlama amaçlarına aykırı şu ifadeler yer almaktadır:

1. Kocaya 4’e kadar çok eşli olma hakkı.

2. Anneleri ile zifafa girilmeyen üvey kızlarla evlenilebilir.

3. Boşama yetkisi kocaya verilmiştir, koca yetkisini başkasına devredebilir.

4. Boşama için kocanın mahkemeye gitmesine gerek yok, “boş ol” demesi yeterli.

5. Boşamadığı halde kasten yanlış beyanda bulunan Maliki ve Hanbeli eşini boşamış sayılıyor.

6. Zifaf gerçekleşmeden yapılan boşama geçerlidir.

7. Kadını âdetli iken boşamak geçerli.

8. Çocuk olmaması boşanma sebebi sayılıyor.

9. Mirastan kız çocuklara, erkeğin yarısı kadar pay verilir.

10. Mirasçı, farklı dinden ise mirastan pay alamaz.

11. Evlatlık ile evlat edinen arasında mirasçılık ilişkisi yoktur

12. Kadının “açmasına izin verilen avreti; yüzü, bilekleriyle birlikte elleridir”,

13. Mezheplere göre avret yeri, farklı düzenlendi.

14. Elbise, karşı cinsin dikkatini çekmemeliymiş.

15. Kadına bakmak haram.

16. Kürtaj “cinayettir” yaklaşımı var.

17. Estetik yasak.

18. Tekfir eden (dinden çıkan) erkekse Müslüman bir kadınla evlenemez.

19. Dinini ve ahlakını beğendiğiniz dünürün oğluna kızınızı vermezseniz yeryüzünde fitne ve bozgunculuk olurmuş.

20. Kadın, eşinin sevmediği kimseleri evinize sokmamalı ve hoşlanmadığı kimselerle konuşmamalı imiş.

21. Milli birlik ve emperyalizme direnmek için mücadele edilmeli

Eğitimdeki ve fetvalardaki bu ifadelere karşı son 1,5 yıldır CKD ve Türk Kadınlar Birliği dışında çaba sarf edene rastlamadım. Kadının özgürlüğü erkeğin özgürlüğüdür. Erkeği önce ana yetiştirir. Dahası ülkemiz, ABD ile enstrümanları PKK ve FETÖ ile mücadele ederken milletin arasına ayrılık sokmak yanlıştır. Kadını erkeğiyle milli birlik halinde emperyalizme direnebiliriz. Mücadele edelim.

Kadın-erkek eşitliği için şunlar yapılabilir:

a. Müfredat ve ders kitapları kadın-erkek eşitliği yönünden incelenmeli ve cinsiyet eşitliğine uygunluğunun denetimi yapılmalı.

b. Kadınlara yönelik ayrımcılık içeren ifadeler müfredat ve ders kitaplarından çıkarılmalı.

c. Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimin tüm kademelerinde zorunlu ders olarak yer almalı.

NOT: Müfredat ve ders kitaplarındaki Medeni Kanun’a karşıtlığına dair, “Gayrimilli Eğitim” ve “Diyanet’in Fetvaları” kitaplarım okunabilir. Daha da önemlisi mücadelede değerlendirelim.

Tarihçi

Mustafa Solak

HUKUK DOSYASI /// MUSTAFA SOLAK : ABD’YE DİRENMEDE MEDENİ KANUN’UN ÖNEMİ


MUSTAFA SOLAK : ABD’YE DİRENMEDE MEDENİ KANUN’UN ÖNEMİ

Medeni Kanun’un amacı dine göre değil güncel ihtiyaçlara dayalı, kadını erkeiyle çağdaş bir toplum yaratmaktır. 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilir, 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girer.

Ziya Gökalp’e göre eski hayat ve geleneklerin yerini yeni bir hayat almalıydı. Ziya Gökalp, evlilikte, boşanmada ve mirasta kadın-erkek eşitliğini savunmuştur. [1] Mustafa Kemal Paşa, 7-8 Temmuz 1919 gecesi Mazhar Müfit Kansu’ya tesettürün ve fesin kalkacağını söyler. [2]

Cumhuriyet’in ilk yıllarında çabalar

Mahmut Esat Bozkurt, Mecelle olmak üzere temel bazı yasaları yeniden düzenlemek üzere kurulan komisyonların ıslahatın sosyal ve ekonomik sisteme dokunmadığını belirterek Adliye bakanını, büyük kısmı “13 asır evvel Bağdat çöllerinde yazılmış ve bir kısmı da Frenk kokan yasalar” diyerek eleştirir. [3] Daha sonra Adliye Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Kaya [4] ile birlikte “Avrupa’dan medeni yasa almak” fikrini Atatürk’e iletirler.[5]

Sonuçta İsviçre Medeni Kanun’un ve Borçlar Kanun’unun, bazı değişikliklerle, bütün olarak alınıp benimsenmesine karar verilir.

Mahmut Esat’ın Medeni Kanun’a yazdığı gerekçe

Medeni Kanun’a yazdığı gerekçede Mahmut Esat Bozkurt, yeni kanuna ihtiyacın dinin değişmez doğasının bütün ihtiyaçları karşılaşmaktan uzak olduğundan dolayı ihtiyaç duyulduğunu açıklar:

“Mecelle’nin temeli ve ana çizgileri dindir; oysa insanlık yaşamı, her gün, hatta her an köklü değişimlerle karşı karşıyadır. Bunun değişimleri, yürüyüşü, hiçbir zaman bir nokta çevresinde saptanamaz ve durdurulamaz. Yasaları dine dayalı devletler kısa bir zaman sonra yurdun ve ulusun isterlerini karşılayamazlar. Çünkü dinler, değişmez kurallar kapsarlar. Yaşam yürür; gereksinimler hızla değişir; din yasaları, her ne olursa olsun ilerleyen yaşamın karşısında, biçimden ve ölü sözcüklerden ileri bir değer, bir anlam taşıyamazlar. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur. Bu nedenle dinlerin yalnız bir vicdan işi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırıcı niteliklerinden biridir. Köklerini dinlerden alan yasalar, uygulandıkları toplumları ilkel çağlara bağlarlar ve ilerlemeleri engelleyici belli başlı neden ve etkenler arasında bulunurlar. Türk ulusunun alın yazısının, bugünkü çağda bile ortaçağ düzen ve kurallarına bağlı kalmasında, dinin değişmez kurallarından esinlenen yasalarımızın en güçlü etken olduklarından kuşku duyulmamalıdır.”

Medeni Kanun’un getirdiği önemli haklar

1) Resmi nikâh zorunlu hale getirildi.

2) Tek eşli evlilik zorunlu hale getirildi.

3) Mirasta kız ve erkek çocukların eşit pay almaları sağlandı.

4) Tek taraflı olarak erkeklerin olan boşanma hakkı eşit koşullarla kadınlara da tanındı.

5) Kadınlara istedikleri işte çalışabilme hakkı tanındı.

6) Patrikhane ve konsoloslukların yargı yetkileri sona erdi.

7) Laik hukuk anlayışı toplumun her kesiminde uygulanır duruma geldi.

8) Türkiye’de hukuk birliği sağlandı.

Medeni Kanun’un öncesine dönüyoruz

Emine Bulut’un eski eşi tarafından, çocuğunun önünde öldürülmesi katledilmesi gibi her yıl binlerce kadının eşi tarafından öldürülmesi, yaralanması hangi eğitimsel ve kültürel ortamından besleniyor anlamamız lazım ki çözüm üretelim.

Bunlar arasında ders kitapları ve Diyanet’in fetvalarından, Medeni Kanun’un hükümlerine ve amaçlarına aykırı bazı örnekler sunalım.

1. Nişanlılar flört edemezler, el ele tutuşamazlar.

2. Kocaya 4’e kadar çok eşli olma hakkı.

3. Boşama yetkisi kocaya verilmiştir, koca yetkisini başkasına devredebilir. Boşama için kocanın mahkemeye gitmesine gerek yok, “boş ol” demesi yeterli.

4. Mirastan kız çocuklara, erkeğin yarısı kadar pay.

5. Kadın, göstermediği sürece saçını siyaha boyayabilir,

6. Cariyenin kendi sahibesini doğurması kıyamet alameti sayılıyor,

7. Anneleri ile zifafa girilmeyen üvey kızlarla evlenilebilir,

8. Kadının “açmasına izin verilen avreti; yüzü, bilekleriyle birlikte elleridir.”

Dindar gençlik yetişiyor mu?

Dindar gençlik yetiştirmek amacıyla bu ifadeler müfredata ve fetvalara eklense de saha araştırmaları da gösteriyor ki hiç de dindar gençlik yetişmediği gibi ruh dengeleri bozulmuş gençler yetişiyor. Örneğin “Atatürk’ü toprak kabul etmedi, betona gömdüler” diyen öğrencim; başka bir zaman da “Allah çarpsın en iyi içki Jack Daniels” demişti. Neyi savunduğunu bilemeyen gencin ruhi dengesi yerinde midir?

Neredeyse her davranışı vicdan, emek, akıl bağlantısından kopararak sevap, günah, haram, helal kavramlarına sıkıştıran anlayış psikolojik sorunları artırır. Nitekim çocuğunu, “çocuğum artık anaokulundan itibaren dinini öğrenecek” gerekçesiyle sıbyan mektebine gönderen aileler yakınmaya başladılar. Gazeteden okuyalım:

“Evde ne yapsak ‘günah’ demeye başladı. Örneğin resim yapmak istiyor, ‘ama resim yapmak günah’ diyor…sorunlar giderek büyüdü. Doktora götürdüm. Çocuk çok ciddi psikolojik sorunlar yaşıyormuş. Neyin günah olup neyin olmadığının çelişkisini yaşadığı için depresyona girmiş. En çok da kardeşinden hırsını almaya çalışıyor. Çocuk gece altını ıslatmaya başladı. İçine kapandı, evdeki eşyalara zarar verdi. 5 yaşındaki çocuk bir gün dedi ki: ‘Annelerin çalışması günah. Anne ne olur günah işleme, lütfen çalışma. Babam bize baksın, senin paran da günahmış, o parayla bana sevdiğim şeyleri alma.’”

Aile en sonunda şunu diyor:

“Bence en doğrusu çocuğa dini bilgiyi ailesinin vermesi.”

ABD’ye etkili mücadelede Medeni Kanun’un önemi

Bunları söyleyen bir çocuğun annesine, kardeşine davranışı bu ise siz başka kadınlara, millete, milli birliğe, kendi dininden, mezhebinden olmayana davranışını düşünün!

Ülkemiz ABD tarafından Suriye’nin kuzeyi, Kıbrıs, Ege’den sıkıştırılır ve FETÖ, PKK aracılığıyla milli devletimiz parçalanmak istenirken Medeni Kanun’a aykırı müfredat ve fetvalar milli birliğimizi zedeliyor. DolayısIyla emperyalizme karşı birleşmiş bir millet için bundan vazgeçilmelidir. Sendikalar, dernekler, partiler bunun için birbirlerini ve milleti görüşmelerle, panel, konferanslarla uyarmalıdır.

NOT: Müfredat ve ders kitaplarındaki kadın düşmanlığına dair ifadeleri “Gayrimilli Eğitim” ve “Diyanet’in Fetvaları” kitabımı mücadelede değerlendirebilirsiniz.

Tarihçi

Mustafa Solak

[1] Ziya Gökalp, Yeni Hayat–Doğru Yol, (haz: Müjgan Cumhur), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1976, s. 32.

[2] Mazhar Müfid Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C.I, 2. Baskı, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1986, s. 131-132.

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, 2. Dönem, C.X, s.175-177.

[4] Şükrü Kaya’nın hukukun laikleştirilmesine yönelik çabaları için bakınız. Mustafa Solak, Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2013.

[5] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, 1969, s. 370.

HUKUK DOSYASI /// CAN ATAKLI : “Hakaret etti” diyerek, zavallı insanları söğüşlemek için özel bürolar kurulmuş


CAN ATAKLI : “Hakaret etti” diyerek, zavallı insanları söğüşlemek için özel bürolar kurulmuş

YENİ ÖĞRENDİM

“Hakaret etti” diyerek, zavallı insanları söğüşlemek için özel bürolar kurulmuş

Bu köşede dün yazdığım yazı, medya çevrelerinde çok ses getirdi.

Tanınmış bir televizyon sunucusunun sosyal medya hesaplarına mesaj gönderen 18 bin kişi hakkında suç duyurusunda bulunduğunu sonra da bu kişilerle para pazarlığına girdiğini yazmıştım.

“Şeytanın bile aklına gelmez ama yandaşın aklına geliyor” demiştim.

Özeti şu: Sosyal medya hesabınıza gönderilen yorumlarda hakaret olduğunu ileri sürerek bir kişi hakkında suç duyurusunda bulunuyorsunuz.

Yasa gereği bu suç dosyası Uzlaşma Kurulu’na gönderiliyor.

Avukatlarınız, suçlanan kişilere “3 bin lira öder ve bir de özür mektubu yazarsanız davadan vazgeçilecek” diyor.

Korkuya kapılan bu sıradan sosyal medya kullanıcıları da ağınıza düşüyor, artık ne koparırsanız kârınız oluyor.

Benim yeni öğrendiğim bu tezgah, aslında bir süredir uygulanıyormuş.

Bir yakınım, “Çok tanınmış bir kadın yazar, benim hakkımda da suç duyurusunda bulunmuştu” dedikten sonra “Ama ben istenilen rakamı vermedim, dava açılmasını istedim, tabii açamadılar” diye devam etti.

Çünkü tazminat davası açmak için de harç yatırılması gerekiyor.

O zaman astarı yüzünden pahalı hale geliyor.

Ancak daha güzelini yine çok ünlü bir televizyon sunucusu anlattı.

Ama o yandaş yalaka takımından değil. Muhalefetin güçlü seslerinden biri.

“Bir ay kadar önce” dedi, “bir avukatlık bürosundan arayan kişi görüşmek istedi. Ben de kabul ettim, ziyaretime geldi” diye devam ettikten sonra gerisini şöyle getirdi;

“Adam geldi, hoş beş ettikten sonra sosyal medya hesabımı incelediklerini, bana yönelik çok sayıda hakaret içeren mesaj olduğunu gördüklerini söyledi. Bunun için kendilerine yetki verilmesi halinde hepsi için dava açabileceklerini, Uzlaşma Kurulu’nda yapılacak pazarlıklar sonucunda bu kişilerden alınacak paraları yüzde 50-50 paylaşabileceklerini belirtti.”

Ünlü televizyon sunucusu bu teklife çok şaşırmış.

“Peki” demiş, “millet aptal mı ki bu paraları versin?”

Avukat, “Aptallık değil, korku” demiş ve eklemiş; “Sizin arkanızda çok güçlü avukat ordusu olduğunu, sizinle baş edemeyeceğini düşünür pek çok kişi, böylece talep ettiğimiz parayı mutlaka verir.”

Muhalif sunucu, “Yok kalsın, bu yolla gelecek paranın bir hayrı olmaz” diyerek teklifi reddetmiş.

Demek ki bu konuda hizmet veren avukatlık büroları bile kurulmuş.

Yalnız, sanıyorum bu sistem yandaş yalaka takımı için daha geçerli.

Çünkü onlar dava açtığında, sosyal medya kullanıcıları daha çok korkar.

Çünkü arkasında iktidarın olduğuna inanırlar ve bununla uğraşmaları halinde hapse gireceklerini bile düşünürler.

Buna karşı muhalif kişilerden o kadar korkulmaz.

Çünkü yargının muhalif biri için lehte karar vermeyeceğini düşünürler, ayrıca iktidarın kendilerini koruyacağına inanırlar.

Şimdi benim merakım, bir kadın yazar ile 18 bin kişiye suç duyurusunda bulunan televizyoncu dışında, bu yöntemle milleti söğüşleyen başka kaç kişi var?

Öyle ya, bu işin bürolarını bile açmışlarsa sayı azımsanmayacak ölçüdedir.

Bİ SORALIM BAKALIM

Günler geçti, hâlâ çocukları dağa kaçıranlar ele geçmedi

Artık kendilerinin bile “Bu, hükümetin desteği ile süren bir gösteri” dedikleri “çocukları dağa kaçırılan annelerin eylemi” 29’uncu gününe girdi.

Yandaş medya, annelerin feryadını dile getiriyor her gün.

Gerçi bir iki medya organı ısrarla sürdürmese kimsenin ilgileneceği de kalmadı.

En azından, “Sen neden hâlâ tepki göstermedin” teröründe bir azalma var.

Yandaş medya, “Kim gitti, kim hâlâ gitmedi, kim tweet attı, kim atmadı” çetelesini tutmaktan yoruldu belki de.

Annelerin acısı elbette gerçektir.

Çirkin ve kötü olan bu acıyı sürekli deşmek ve sonuç alınmadığı halde sırf iktidarın yerini pekiştirmek için sürdürmektir.

Ayrıca bunca zaman içinde konuyla ilgili sorumlu bir kişinin bile bulunmaması da çok manidar geliyor bana.

Anneler çocuklarının kaçırıldığını söylüyor.

Yandaş medya ve iktidar yetkilileri, dağa kaçırmanın HDP binalarından başladığını ileri sürüyor.

Ama nedense hâlâ tek sorumlu bile yok.

Oysa sonuçta, buralarda herkes birbirini bilir. Gençleri dağa götüren bir sistem varsa bunların sorumluları da bilinir.

İktidar yetkilileri ve yandaşlar ısrarla kaçırılma merkezinin HDP binaları olduğunu söylüyorlarsa mutlaka bildikleri vardır.

O halde neden hâlâ tek bir HDP’li “çocukları dağa kaçırma suçundan” yakalanmıyor?

BUNU YAZMAK GEREK

Amerika’da Başkan’ın telefon konuşmaları kaydediliyor

Başkan Trump’ın başı çok sıkı dertte.

Çünkü Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’nin son hamlesi ile “başkanlıktan azil” süreci başlatılmış oldu.

Pelosi, Trump’ın Ukrayna Cumhurbaşkanı’ndan siyasi rakibi hakkında suçlamalarda bulunabilmek için yardım talep ettiğini ileri sürüyor.

Peki Pelosi bu suçlamayı neye dayandırarak yaptı?

Trump’ın bu ülkenin cumhurbaşkanı ile yaptığı telefon konuşmasının kayıtlarına göre.

Bu durumda, “Trump’ın telefonları mı dinleniyor?” sorusu sorulabilir bizdeki gibi.

Hayır, telefonlar dinlenmiyor ama mutlaka kaydediliyor.

Bu kayıtlar da asla açıklanmıyor ve saklanıyor.

Ne zaman ciddi bir suçlama yapılır, işte o zaman bu kayıtlar da dinleniyor.

Pelosi, Beyaz Saray’da çalışan ve bu kayıtlara ulaşma yetkisi olan bir CIA ajanından almış bilgiyi.

Böyle bir görevi olan kişinin söyledikleri ciddiye alınıyor ve doğru kabul ediliyor.

Dikkat ederseniz, Amerika’da hiç kimse “dış güçler”den söz etmiyor. Pelosi’ye “hain veya terörist” suçlamasında da bulunmuyor.

Hukuk devleti olunca böyle oluyor işte.

Şimdi işin bizi ilgilendiren tarafına gelelim.

Trump’ın azlini isteyenler, Başkan’ın Erdoğan ile yaptığı telefon konuşma dökümünün de açıklanmasını istiyor.

Çünkü aynı kaynak, Erdoğan’la konuşmalarda da Trump’ın Amerika Anayasası’na aykırı biçimde davrandığını ileri sürmüş.

Tabii acaba Erdoğan’ın konuşmaları da kaydedilip devlet koruması altında saklanıyor mu?

Ben bizde telefonların kaydedildiğini sanmıyorum.

Erdoğan, Beyaz Saray’a bile büyükelçiyi değil sadece tercümanlarını götürüyor ve kripto tutulmuyor biliyorsunuz, telefonlarını kaydettirir mi hiç?

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Erdoğan’ın market alışverişi ile marka reklamı yaptılar

Yerel seçimlerden önce İstanbul ve Ankara’da “sözde tanzim çadırları” açılmıştı biliyorsunuz.

Meyve sebze fiyatlarının bir anda artması üzerine iktidar güya önlem olarak “üreticiden tüketiciye direkt hat” kurmuştu.

Üreticiden, piyasa fiyatları ile alınan ürünler buralarda ucuza satılmıştı.

Ancak bu sistem tutmamıştı, giderek kendiliğinden yok olmuştu.

Seçimlerde alınan yenilgiden sonra da tamamen ortadan kaldırılmıştı.

Ancak geçen bu süre içinde bu işin aslında tatlı bir gelir getireceği düşünülmüş olmalı ki, Erdoğan’ın evine yakın bir yerde Tarım Kredi Kooperatifleri’nin marketi açılmış.

Erdoğan da pazar günü burada alışverişe gitmiş.

Tabii bu nasıl kooperatif bilemedim.

Çünkü raflarda bilinen markaların ürünleri var.

Bu ürünler başka yerde daha yüksek fiyata satılırken, burada nasıl ucuz oluyor onu da anlamak mümkün değil.

Ama asıl dikkatimi çeken Erdoğan’ın, geçtiğimiz hafta “yapay katkılar kullanarak gıda maddesi ürettiği ve böylelikle halkı kandırdığı” iddia edilen ve sahibi bir yandaş olan markanın ürünlerinden paket paket arabasına atması oldu.

Erdoğan, bunu bilerek mi yaptı yoksa denk mi geldi bilemiyorum.

Ancak danışmanları özellikle bu kareleri seçip medyaya dağıttığına göre, yapılanın pek hoş olmadığını söylemek istedim.

Cumhurbaşkanı makamındaki bir kişinin, ürünlerinin niteliği tartışılan bir markayı kollaması en azından devlet adamı anlayışı ile pek bağdaşmaz gibi geliyor bana.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Atatürk Havalimanı kimin kontrolünde?

Artık İstanbul’un yeni bir havaalanı var.

İktidarımıza göre bu havaalanı “dünyanın en büyük havaalanı” ve bu nedenle Atatürk Havalimanı kullanılmıyor.

Görünüş öyle ama Atatürk Havalimanı, Cumhurbaşkanlığı’nın özel havalimanı haline geldi.

Erdoğan, nedense yeni havaalanını kullanmak yerine, Atatürk Havalimanı’nı kullanıyor.

Kolaylık olsun diye mi, güvenlik nedeniyle mi, yoksa yeni havaalanına pek güvenmediği için mi bilemiyorum.

Atatürk Havalimanı, bir de bazı özel girişimler için kullanılıyor.

Ama kullanıcılar da Erdoğan Ailesi’nin fertleri.

Önce damat Bayraktar için açıldı Atatürk Havalimanı.

Teknofest burada düzenlendi.

Şimdi de İstanbul’un her yanı bilboardlarla donatılmış, yine aileden Bilal Erdoğan’ın Okçular Vakfı, Atatürk Havalimanı’nda festival düzenlemiş.

Merakım şu; Atatürk Havalimanı’nın idari yetkisi kimde?

Örneğin bu festivallerin yapıldığı yerde bir etkinlik yapmayı düşünsem kimi arayacağım, hangi prosedürler geçerli olacak?

Yoksa Atatürk Havalimanı artık bir aile havaalanı haline getirildi ve tüm etkinlikler onlar için mi?

HUKUK DOSYASI /// AYHAN DEMİRCİOĞLU : HUKUKSUZLUKTA REKOR ÜSTÜNE REKOR KIRAN BİR ÜLKE HALİNE GELDİK


AYHAN DEMİRCİOĞLU : HUKUKSUZLUKTA REKOR ÜSTÜNE REKOR KIRAN BİR ÜLKE HALİNE GELDİK

13 Temmuz 2019

Sanki Memlekette bütün kararlar ve atılan adımlar hukuk çerçevesinde atılıyor da Merkez Bankası Başkanını görevden alma konusunun hukukiliği tartışılıyor. Kısa bir süre önce Tekrarlanan İstanbul seçimi kararıyla hukuksuzluğu ülke olarak bir kere daha canlı yayında gördük ne yazık ki hukuksuzluğa verebileceğimiz örnek o kadar çok ki saymaya utanır hale geldik. Hukuksuzluk bir şekilde kendisine dokunduğunda bu acı tecrübeyi yaşayarak tasdik eden herkes bizimle aynı çizgiye geliyor. Bugüne kadar yapılan her hukuksuzluk bundan sonra yapacakları hukuksuzluklar için de yol oluyor çünkü hesap soran yok millet te oy olarak belirgin bir tepki göstermeyince meydanı boş zannedenler hukuka uymuyor hukuku kendilerine uydurmaya çalışıyor. Hukuksuzlukta rekor üstüne rekor kıran bir ülke haline geldik bu alanda her seferinde kendi rekorumuzu alt üst ediyoruz.

Şu bilinsin ki bu yapılan haksızlıklar ahirete kalmaz ülkemizde hukukun işleyeceği bir dönem yaklaşmakta Hak Hukuk ve Adalet le oynayanlar bunun hesabını kendi kurdukları çarpık hukuk sisteminde milletimizin canlı yayınlarla izleyeceği yargılamalarda verecek. Bundan zerre kadar kuşkum yok onlar için süre her geçen gün daralıyor. Bugünlerde külhan beyi gibi nara atanlar o dönemde birbirlerini suçlayacaklar.

Daha önceki yazılarımda AKP nin çok hızlı bir şekilde dağılacağını içinden parti veya partiler çıkacağını söylemiştim. Şimdilerde aldığım bilgiler doğrultusunda şunu söyleyebilirim benim söylediğimden çok daha hızlı olacak bu dağılma süreci. Birilerinin dediği gibi AKP Dava partisi falan değil artık. AKP kadroları için Tek bir dava var bir kişinin gönlünü yapmak ve onu mutlu etmek. Bunu ben söylemiyorum AKP nin içinden yüksek sesle dillendirilen eleştiriler bunlar.

AKP seçmeninde Her seçimden sonra elim kırılsaydı da bunlara oy vermeseydim diyenler çoğalıyor. Fakat bu vebalden kurtulmak bu cümleyi kurmak kadar kolay değil sebep olduğunuz sıkıntıları çocuklarımız ve torunlarımız çekecek ne yazık ki bizleri hayırla yad etmeyecekler.

Bu ülke var olsun diye kendini feda edenlere Çanakkale de verdiğimiz yüzbinlerce şehidimize Kurtuluş savaşında verdiğimiz şehitlerimize ne hesap vereceğiz? Yokluktan kurulan bu devleti kurumlarını ve birikimlerini AKP döneminde ganimet paylaşımı gibi paylaşmalarına sebep olundu. Binlerce yıllık devlet geleneğimize küfür gibi gelen “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyenler çıktı bu toplumdan. Halbuki bilmiyorlar ki çalmak için çalıştıklarını. Çalışmasalar yada çalışıyor gibi görünmeseler nasıl çalacaklardı?

100 yıllık Devlet birikimi tecrübesiz çoluk çocuk diyebileceğimiz dar bir kadronun eline teslim edildi. Hayatta hiçbir zorluk görmemiş yokluk nedir bilmeyenler topluma kemer sıkmakdan bahsediyor. Mart Şubattan Nisan Marttan Mayıs Nisandan Haziranda Mayıs dan daha iyi olacak diyenler şunu bilsin ki ülkemiz büyük bir batışa gidiyor. Her yıl her ay hatta her geçen gün bir önceki günü arar hale geldik.

Sıfırlama konusundaki ustalıklarını bildiklerimiz ülkenin bütün ekonomisini sıfırlayarak bunu bir kere daha milletimizin gözü önünde tekrarlıyorlar bunu da sıfırlama konusundaki tecrübelerini kullanarak yapıyorlar. Yapacakları bir sonraki hukuksuzluk için bir önceki hukuksuzluklarından cesaret alarak kendilerince emin adımlarla yürüyorlar.

Fakat şunu bilsinler ki Milletimiz bir çok şeyin farkına varmaya başladı. Kısa vadede ülke olarak çok sıkıntılar çekeceğimiz net bir şekilde ortada olmasına rağmen uzun vadede ülkemiz için İYİ şeyler olacak.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Siyasetin en sıkışık olduğu ve çıkmaza girdiği dönemde milletimizin bir kere daha umutlanmasına vesile olan Meral AKŞENER ve İYİ Parti Kadrolarının ne kadar büyük bir iş başardıklarını yıllar sonra geriye dönüp baktıldığında bütün milletimiz görecek.

İsraf ekonomisine son vermek için Tüketim değil üretim ekonomisine geçiş yapabilmek için Tarıma gerekli önem ve ehemmiyeti tekrar vermek için Milli eğitimimizi yeniden işlevsel hale getirmek için Memleketimiz de güzel bir gelecek hayali bile kuramayan en büyük hayali başka bir ülkeye gidip kurtulmak olan gençlerimiz için Milli menfaatlerimizi koruyabilmek için; Ülkesini seven ve bu konuda hassasiyeti olan bütün vatandaşlarımızı İYİ Parti’ ye üye olmaya Yönetim kadrolarına girmeye ve gücüne güç katmaya davet ediyoruz.

Her bir vatandaşımıza sesleniyoruz;

Umudunu Kesme Sakın Bak İYİ’ ler var

(Ummadığın bir yerlerden ummadığın bir zamanda Çıkar bu milletin bağrından çıkar gelir…)

Link : https://ayhandemircioglu.com.tr/index.php/yazilarim/74-hukuksuzlukta-rekor-ustune-rekor-kiran-bir-ulke-haline-geldik

HUKUK DOSYASI : AK PARTİ MUHALİFİ FİLM YÖNETMENİ MUSTAFA ALTIOKLAR’IN “TAYYİP ERDOĞAN’A HAKARET” DAVASI SAVUNMASI


Mustafa Altıoklar’ın, Tayyip Erdoğan için "Kişilik bozukluğu var, 46 raporu vermek lazım" sözleri mahkemeye taşınmıştı.

Mustafa Altıoklar’ın davadaki savunması ortaya çıktı

Ünlü yönetmen Mustafa Altıoklar Cnn Türk Aykırı Sorular programında Başbakan Tayyip Erdoğan için "Narsistik Kişilik Bozukluğu"olduğunu söyleyerek "Kendisine rapor vermek lazım 46 raporu" ifadelerini kullanmıştı.

Başbakan Erdoğan için kullandığı ifadeler için mahkemede savunma yapan Altıoklar’ın Erdoğan için söylediği ifadelereden geri adım atmadı.

Altıoklar, hakaret etmediğini bir doktor olarak teşhis koyduğunu söyledi.

İŞTE ALTIOKLAR’IN SAVUNMASI

SAYGIDEĞER YARGIÇLAR,

Ben bugün burada bir hakaret davasından yargılanırken savunmamı DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ kavramı üzerine kurmayacağım. HAYIR… Ben aslında bugün burada bir SAVUNMA YAPMAYACAĞIM… Bugün ben burada sizlere bana daha 24 yaşındayken verdiğiniz resmi bir görevi hatırlatacağım ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI’nın 27.maddesinden bahsedeceğim. ANAYASAMIZ’ın 27.maddesi; “ Herkes, bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkına sahiptir.” Demektedir.

Bendeniz, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, bir hekimim. (BELGE 1). Mezuniyetimi takip eden hafta hekim olarak mesleki kariyerime başladım. Henüz 24 yaşındayken sizler gibi hâkimler ya da savcılar karara bağlayacakları dosyaları tarafıma göndererek davalarıyla ilgili şahısların akıl sağlığının yerinde olup olmadığına dair raporlar talep ettiler. Benim ve benim gibi pratisyen hekimlerin, dikkatinizi çekerim psikiyatri uzmanları değil, pratisyen hekimlerin verdikleri kanaat raporları doğrultusunda adaletin gereğini yerine getirdiler. Bizler o akıl sağlığı raporlarını vermeyecek olsak kanun önünde suçlu sayılabilirdik. Özetle şahsımın verdiği kanaat raporları sizlere ışık tuttuğu için yargıya varabildiniz. Şimdi ise o günlerin üzerinden tam otuz yıl geçti ve değirmende değil, hekimliğimin yanı sıra yazar ve yönetmen olarak iştigal ettiğim karakter analizleriyle ağarmış saçlarımla, artık epeyce tecrübeli bir hekim olarak vardığım Narsisistik Kişilik Bozukluğu kanaatimden dolayı “şüpheli”sıfatıyla karşınızdayım. Söz konusu şüphe ise hakaret ettiğimdir. Savcılık makamı iddianamesinde “Akıl hastalığına vurgu yapılması, eleştiri ve düşünce özgürlüğü sınırlarını aşarak hakaret suçu teşkil etmektedir.” Demektedir. Her şeyden önce akıl hastalığına hakaret demek, akıl hastalarına hakarettir. Ben sözlerimde hakaret unsuru bulmamaktayım, eleştirmeye niyet dahi etmedim, hele hakaret yoluyla suç işlemeye kastım hiç olmadı. Çünkü ben teşbih yapmadım, teşhis koydum.Müştekide Narsisistik Kişilik Bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncem olmadı. Hekimlik etiği hastalarının durumlarını alay konusu yapmaz, aşağılamaz, hele hakaret amaçlı asla kullanmaz. Biz hekimler tababet ve şuabatı sanatlarının tarzı icrasına ehliyet almadan önce bu madde üzerine de and içeriz ve içtik. Davaya söz konusu olan açıklamamda ise aynen meslektaşlarım olan Türk Tabipler Birliği mensubu hekimlerin duyduğu kaygıyı kamuoyuyla paylaştım.

“ Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkâlâde endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.”

(BELGE 2)

Bakın ben sadece altı yıllık tıp fakültesi eğitimi almakla kalmamış, 1987-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak akademik kariyer yapmış uzman bir bilim adamıyım. (BELGE 3). Bu belgeyle ve Anayasa’nın 27.maddesine göre “bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkı”na fazlasıyla sahibim. Yayma hakkıma sahip olduğumu ben değil sizlere kılavuzluk eden T.C. Anayasası söylemektedir. Bu kanun maddesinden açıkça anlaşılabileceği gibi, doktor kimliğimle tıbbi kanaatlerimi açıklarken, örneğin; ilk cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk’ün sol göğsünde, Çanakkale’de aldığı şarapnel yarası nedeniyle ömrü boyunca yanık skarı taşıdığını, ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün sağır olduğunu, yine Cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’in obes olduğunu, Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit’in parkinson olduğunu söylememle veya Şafak Pavey’de extremite yoksunluğu; Meclis Başkanvekili Sadık Yakut’ta vitiligo varlığı ya da sabık Başbakan’ın uzaktan gördüğüm kadarıyla omurga sorunundan bahsetmem hakaret sayılmazken; bir psikiyatrik kanaat teşhisimin hakaretten sayılması esas itibariyle ikirciklidir. Müşteki vekilleri; “müvekkilimiz Altıoklar’a sormamıştır ki kendi akıl sağlığını. Bu nedenle açıklamaları hakarettir demektedir.” Oysa Recep Tayyip Erdoğan yolda düşse, ilk müdahale edenlerden biri ben olurum. Doğru tedaviyi uygulamadan önce de kalp krizi nedeniyle mi, inme indiği için mi yoksa sara nöbetinden dolayı mı düşüp düşmediğini teşhis etmem gerekir,.Ve bu teşhisi koyarken hastanın bana sormasını da beklemem. Beklersem suç sayabilirsiniz. Çünkü durum acildir. Davamız konusu olan teşhisim de acil bir durumun önlemi olarak kamuoyuyla paylamıştır. Bununla birlikte içinde bulduğum çevrede kuduz hastalığı taşıyan bir vaka teşhis etsem, hem müdahale etmek, hem de kamuoyuna bildirmekle yükümlü olduğumu yasalar söylemektedir. Çünkü burada kamuoyunun sağlığı söz konusudur. Davamızda da kamuoyunun akıl ve bedensel sağlığı tehlike altında olduğu için yetkili kuruluşları uyarmak üzere teşhisimi açıkladım. Teşhisim koruyucu hekimliğin gereğidir. Bunlarla birlikte bir doktorun kamuoyuna mal olmuş, her gün defalarca televizyon başta tüm medya organlarında karşılaştığı şahsiyetlerle ilgili fiziksel hastalık teşhisinin olağan ama psikiyatrik hastalık teşhisinin suç unsuru sayıldığını yazan bir kanun maddesine yazılmamış Magna Carta dâhil hiçbir kanun kitabında rastlayamazsınız. Fiziksel hastalıklarla ilgili teşhis koymam ve rapor vermem suç teşkil etmezken, akıl hastalığıyla ilgili teşhis koymam suç olamaz. Müştekinin doktor yorumu yapmamı hakaret sayarak şikâyet etmesi , narsisistik kişilik bozukluğu teşhisini doğrulamaktadır. Çünkü narsisistik kişilik bozukluğunun en temel teşhis kriterlerinden birisi de eleştiriye tahammülsüzlüktür.

NARSİSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bu noktada Sayın mahkemenin müsadesiyle şikayetçi tarafından hakaret olarak addedilen narsisisistik kişilik bozukluğu hakkında özet bir bilgi vermek isterim. Karar yüce Türk adaletinindir. Narsisistik kişilik bozukluğunun temel özelliği büyüklenmecilik ve üstünlük duygusudur. Tüm dünya Psikiyatristlerinin kabul ettiği DSM-IV tanı ölçütlerine göre, bir kişiye narsisistik kişilik bozukluğu denebilmesi için aşağıda verilen kişilik özelliklerinin beşinin bulunması yeterlidir: (BELGE 4)

1. Kendisinin özel, eşi bulunmaz ve herkesten çok daha önemli olduğunu düşünür.

2. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ve yetenekleri olduğunu sürekli deklare eder.

3. Üstün, seçilmiş ve ilahi kuvvetlerce vazifelendirilmiş olarak bilinmeyi bekler.

4. Kendilerine hayrandır. Çok beğenilmek ve sürekli dışardan onay görmek ister.

5. Herşeyi yapmaya hak kazanmış ve özellikle kayırılacak bir kişi olduğunu düşünür.

6. Kendi çıkarları için, amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır.

7. Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanımaz.

8. Her başarılıyı kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.

9. Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler.

Narsisist kişi her yaptığının mükemmel olduğunu düşünür. Eleştiriye duyarlılık ve kırılganlık narsisitik kişilik yapısının en belirgin özelliklerindendir. Narsisistik kişi kendini aşırı değerli hissettiği için eleştirilmeye karşı çok duyarlı ve kırılgandır. Şikayetçi Erdoğan da kırılgandır. Bir doktor teşhisini şikayet ederek dava açtığına göre, belli ki epeyce kırılmıştır. İşte kendisi için de, yakın çevresi için de, ülkemiz için de, içinde yaşadığımız coğrafyamız ve hatta dünya için de endişelerimiz bu noktadan kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede şikayetçi Erdoğan’ın bir sonraki celseye teşrif etmesini, sizlerin huzurunda, sizlere ve şikayetçi olduğu bendenizin gözetiminde şikayetinin derinindeki dinamikleri, nereden rencide olduğunu anlatmasını talep ederim. Bununla birlikte şikayetçinin şikayetlerini ve dinamiklerini dinlemek ve bilirkişi heyet raporu vermek üzere, tarafsız bir üst kurum olan Türk Tabipler Birliği’ni temsilen bir psikiatristler heyetinin yüce mahkemenize gelerek gözlem ve inceleme yapmasını talep ederim. Böylelikle şikayetçi için kullandığım “narsisistik kişilik bozukluğu” kavramının bir teşhis mi, yoksa teşbih mi olduğu konusunda yüce mahkemenizin karara varmasının da daha adil olacağını düşünmekte olduğumu bildiririm. Hal böyle olunca özetle şikayetçi Recep Erdoğan’ın bu mahkemeye gelmeyecek olursa, tam teşekküllü bir hastanede söz konusu belirti ve bulgulara sahip olmadığının belgelenmesini, aksi halde hatalı teşhis ve beyanda bulunduğumu kabul edeceğimi açıkça beyan ederim. Kısaca, Recep Erdoğan’ın akıl sağlığı durumunun bilirkişilerce rapor edilmesini talep ederim.

SON SÖZ:

Yüce mahkemenizin, hekim olan şahsımı, bu davayla suçlu bulması halinde tarihe geçeceğini düşünmekteyim. Şöyle ki; “hakaret davası” olarak anılan bu davada, dava konusu olan bir hakaret söz konusu değildir. Çünkü ben bir teşbih yapmadım, teşhis koydum. Teşhis koyan bir hekimi yargılayan bu mahkeme, hakaret davasına baktığı için değil, teşhis koyan tıp bilimini yargıladığı için tarihe geçecektir. Saygılarımla…