İRTİCA DOSYASI /// MUSTAFA SOLAK : HİLAFET KURULABİLİR Mİ ???


MUSTAFA SOLAK : HİLAFET KURULABİLİR Mİ ???

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi sonrası Ayasofya çevresinde ve ilk namazın kılınacağı 24 Temmuz günü yapılan gösterilerde kimileri püsküllü, sırmalı Osmanlı askeri kıyafetlerini giydiler. Kimileri Atatürk’ü koruma kanunu olan 5816 sayılı yasanın iptal edilmesini ve hilafetin geri getirilmesini savundu. Hatta Gerçek Hayat dergisi ve Abdurrahman Dilipak gibi bazı isimler Hilafet çağrısında bulundu.

Ak Parti sözcüsü Ömer Çelik bunun üzerine “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Bu nitelikleriyle Cumhuriyetimiz hepimizin ortak çatısıdır” diyerek rejim tartışması yapılamayacağını ve Cumhuriyet’e olan bağlılıklarını ifade etse de bu, kamuoyunun kaygılarını yeterince önlemedi.

Gerçekten de yeterince kaygılanmalı mıyız? Hilafet gelebilir mi?

Bu soruya tarihe bakarak ve insanımızın sosyolojik yapısına bakarak yanıtlayalım.

17. yüzyıldan itibaren kapitalizmin gelişmesiyle köylünün işçileştirileceği, mal ve hizmetlerin satılabileceği alan tasarlandı ve buna vatan dendi. Önceden feodal sınırlar vardı ve bu topraklar feodal beyin veya hükümdarındı. Halk ise tebaaydı. Etnisiteler vardı ama bugünkü anlamda millet kavramı yoktu ve kapitalizmin vatan kavramıyla o vatanda yaşayanlara da millet denmeye başladı. Atatürk de “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demişti. Siyasal bir tanımdı ve aynı Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan her inan ve etnisiteyi kapsıyordu.

Halife milli çıkarları bastırabilir mi?

İmparatorluklar, feodal beylikler değil milletler çağında yaşıyoruz. Ne demektir bu?

Her milletin kendi çıkarını en azami notaya taşımak istediği bir çağdayız. Millet kimliği, ümmete ve diğer kimliklere baskındır. Dolayısıyla çeşit çeşit milletlere hakim olacak bir halifenin varlığının varlığı geride kaldı. Bu bakımdan “tüm Müslümanların biat edeceği halife olsaydı, müslümanlar birlik olurdu” söylemi gerçekçi değildir. İslam devletleri örneğin Filistin, Esad’ın desteklenmesi, Kıbrıs, PYD/PKK gibi meselelerde farklı farklı düşünüyor. Halife bu çıkar farklılıklarını zorla ortadan mı kaldıracak?

Hristiyan dünyasının ağırlıkta olduğu NATO, milli çıkarları bastıramıyor.

Halife “PYD/PKK vatanını savunan bir örgüttür”, “Türkiye Kıbrıs’ta işgalcidir, boşaltsın”, “Akdeniz’de sondaj çalışması yapmayın” derse kabul mü edeceğiz?

Bu konular siyasi, halife sadece dini konulara bakacak dersek yüzyıllardır yaşananın siyasi olduğunu görürüz.

Diyelim halifemizi seçtik…

Ülkemizde hilafet, bunu isteyen % 15’e rağmen, diyelim ki oybirliğiyle olanaklı olsun. Hepimiz aramızdan birini halife seçelim. Hangi Müslüman devlet kabul edecek?

Çıkarlarımızın farklı olduğu devletler bunu kabul eder mi? Etse de yarın çıkarlarımız farklılaşırsa vazgeçmez mi?

Bu halife bizim değil de müslüman dünyasının genel çıkarını savunacaksa halife, cumhurbaşkanı, bakanlar arasındaki uyum nasıl sağlanacak?

Bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak için halife başka ülkeden olacaksa milli çıkarlarımızı tamamen ona tabi kılmak mantıklı mı?

Halife seçimle mi gelecek yoksa Kureyş kabilesinden mi olacak?

Halifelik dini değil siyasi bir kavramdır

Hz peygamberin cenazesi halifenin belirlenmesi için ortada kalmıştı. Daha o dönemden başlayarak halifelik için Emevi-Abbasi, Memlük-Osmanlı çekişmesi oldu. Çeşit halifeler ortaya çıktı İslam dünyasında. Birinin halife kabul ettiğini diğeri kabul etmiyordu. Biz hilafeti ilan ettiğimizde başka devletlerden de hilafet ilanları olacaktır. Dahası 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı halifesinin cihat çağrısına Müslümanlar uymadı.

Bu yaşananlar, halifeliğin hem birliği sağlamadığını hem de dini değil siyasi bir kavram olduğunu gösterir.

Çağımız millet ve milli egemenlik çağı

Peki neden?

Başta da belirttim. Çağımız ümmet değil millet, tek adam değil milli egemenlik çağı. Araplar kendilerinin ayrı bir millet olduğunu düşündükleri için cihat çağrısına kulaklarını tıkadılar. Hatta emperyalizmle işbirliği içinde Osmanlıdan koparak kendi devletlerini kurdular. Osmanlılık kavramı gibi ümmet kavramı da birleştiremedi ama Türk milleti Anadoluya dayanan bir milli mücadeleyi imkansızlara rağmen başarıya ulaştırdı. Anadolu halkı millet gerçeğine yaslandı. Türk milleti olduğunun farkına vararak başka toprakları değil vatan bildiği toprakları savunma kararlığı gösterdi. Bu kararlık üstün silah teknolojisini ezdi geçti.

Hilafet neden kaldırıldı?

Cihat çağrısında görüldüğü gibi hiçbir işe yaramayan, Müslüman ülkeler arasında çekişmeye neden olan hilafet kaldırıldı. Dahası hilafet emperyalizm için kullanışlı bir kavramdı. Çeşitli krallara hilafet vaat ederek Müslümanları birbirine karşı kışkırtabiliyordu.

Bu sebeplerden anlaşılacağı üzere hilafet kimilerinin iddia ettiği gibi islama karşı değil tersine İslam ülkelerinin birbirine karşı saldırısının, komplosunun önüne geçmek, emperyalizmin aracı olmaktan çıkarmak için kaldırıldı.

Hilafete değil milli politikalara yoğunlaşalım

Oybirliğiyle dahi seçsek, hem milletimizin hem halifemizin bu sorunlarla karşı karşıya kalmak isteyeceğini sanmam. Dahası ülkemiz rahat bir coğrafyada değil. Ekonomik kriz, salgın, PYD/PKK, FETÖ, Kıbrıs, Ege adaları ve silahlandırılması, patrikhanenin ekümeniklik iddiası, Libya ve bu sorunları yaratan emperyalizm ile uğraşıyor. Odaklanacağımız husus bu sorunlara milli çözümler getirilmesidir.

Halifelik gibi gereksiz, emperyalizmin müslümanlar arsında kavga yaratacağı bir kavramı ele almayalım, emperyalizme karşı milli birliği sağlamaya çalışalım.

Araştırmalara göre en fazla % 15’lik kesimin talebi olan hilafet, şeriat çağrılarına bakarak kaygılanmak gereksiz. Dün de bu talepte bulunuyorlardı. Mücadelemizi verelim ama “şeriat geliyor” diyerek mücadele edenlerin sinmesine milletten vazgeçmesine neden olmayalım. Aksine Türk Tarih Kurumu başkanının istifası gibi mücadelenin başarıları üzerinde durarak mücadele edenlere moral verelim. Gözlerimizi gelişmelere kapamayacağız ama mücadelenin de olumlulukları öne alarak verileceğini bileceğiz.

Laik cumhuriyet hepimizin ortak çatısıdır ve bu çatıyı korursak müslümanlığı, Müslümanların çıkarını da korumuş oluruz.

TARİH : TARİHİN İÇİNDEN * Hilafetin Kaldırılışının Fransız Belgeleriyle Perde Arkası * Bölüm I – II – III – IV


TARİHİN İÇİNDEN * Hilafetin Kaldırılışının Fransız Belgeleriyle Perde Arkası * Bölüm I – II – III – IV

Değerli okur,

3 Mart 1924 tarihinde bugünden 94 yıl önce HİLAFET KALDIRILDI. Günümüzde AKP’nin fesli SÖZDE tarihçileri ve benzerlerinin tarihimizi saptırarak tüm Dünyada saygı gören büyük devlet adamı ve zaferler kazanmış bir komutan olan Mustafa Kemal Atatürk’ü , Lozan’ı , aydınlanma devrimlerini , Cumhuriyet tarihini saptırarak değersizleştirmeye çalıştıkları bir dönem içindeyiz.

Dünyada hiç bir ülke yoktur ki , kendilerine bağımsız bir devlet kuran , Ülkemizi işgal eden ve O dönemin en güçlü ,silahlı ülkelerini yenen ULUS KAHRAMANINI ve ASKERİ , SİYASİ başarılarını değersizleştirmeye çalışan hainleri bizde olduğu kadar çok olsun.

Ve Dünyada hiç bir siyasetçi yoktur ki , İşgal ettikleri makamlara gelmelerine neden olan Cumhuriyet rejimini kurarak eşitçilik sağlayan imkanlarla kendilerine yol veren Devlet adamına hakaretler eden , iftiralar atan hainleri Devlet kadrolarından ağırlasın , kamu kaynaklarıyla bu hainleri beslesin.

AKP iktidarının kamu yönetimine atadığı kadrolarındaki görevlileri ve örtülü ödenekten beslediği yandaş hain basın mensupları el ele LAİK CUMHURİYETİ yıkmaya çalışmaktadır.

DEVLET bir SİYASİ PARTİYE dönüşmüştür. Bazı KAMU YÖNETİCİLERİ ve ALT KADROLARI ve KAMU KURUMLARININ TAMAMI DEVLET SIFATINI KAYBETMİŞ ve AKP İKTİDARININ ORGANLARI HALİNE GELMİŞTİR.

Bu nedenle 2019 seçimleri Ülkemizin BEKASIYLA doğrudan bağlantılıdır. Çıkartılan O’hal yasalarıyla 2019 seçimleri için hileye açık tabanlı bir alt yapı hazırlanmıştır.

Bu derin karmaşa içinde Ülkemiz , AKP’nin yanlış politikalarıyla oluşturulan ve terörü besleyen siyasi karar ve eylemlerinin sonucu Suriye’de büyük askeri operasyonlara girişmek zorunda kalmıştır. Şehit olan gençlerimizin sorumlusu iktidarın yanlış dış politikalarıdır.

Cumhuriyet tarihimizin çarpıtılmaya çalışıldığı bu süreçte 1984 yılı Mart Ayından Milliyet gazetesinde Ömer Sami Coşar tarafından Fransız belgelerinden alınmış olan önemli bir yazı dizisini Hilafetin Kaldırılışının Fransız Belgeleriyle Perde Arkasını 6 Bölümde sizlerle paylaşacağım .

Naci Kaptan / 04.Mart.2018

Milliyet
Ömer Sami Coşar
3 Mart 1984

Hilafetin Kaldırılışının
Fransız Belgeleriyle Perde Arkası-1

Başlarken

Hilafet 3 Mart 1924 günü kaldı­rılmıştı. Bu önemli olayı, gazeteci araştırmacı Ömer Sami Coşar’ın Fransız kaynaklarına da dayanan ve şimdiye kadar gün ışığına çıkmamış hu­susları da içeren ilginç bir araştırmasıyla beraber yayınlıyoruz.

Bu araştırmada hilafetin kaldırılışı sırasında geçen ve bugüne kadar gizli kalmış olan bazı olayların perde arkasını ve hilafet konusunda ilginç gelişmeleri bula­caksınız. Mustafa Kemal Paşa ile İstanbul’a gönderilen Refet Paşa arasında gizil konuşmalar yapılır

Abdülmecid, General Pelle’ye akıl danışıyor

1922 yılı Kasım ayının ikinci yarısı… İstiklâl Savaşı zaferle son bulmuş. Düşmanla el birliği yaparak milletine karşı cephe alan Osmanlı padişahı Vahideddin (V. Mehmed) bir İngiliz savaş gemisine binerek yurttan firar etmiş! Ne sultan kalmış, ne halife! Milleti temsilen Türkiye Büyük Meclisi ve hükümeti var. Başkumandan Gazi Mustafa Ke­mal Paşa ve onun yolunda, ona güve­nerek yürüyenler için beklenilen değişiklik kendiliğinden olmuştur, geri­ye dönüşe de lüzum yoktur. Paşa, Sam­sun’da başlattığı kavganın, Anadolu’nun düşmandan temizlenmesi ile son buldu­ğunu kabul etmemektedir. Hedefi vatan­da geniş ve köklü bir düzen değişikliği yapmak, asırların getirdiği yıpranmış, köhne bir sistemi yıkıp atmaktır. Yalnız karşısında oldukça kuvvetli bir muhalefet var! Saltanatsız, halifesiz Türkiye’nin yaşayabileceğine inanmayan kişiler! Bunların arasında İstiklâl Savaşı’nın namlı paşaları da var. Kimsenin dili var­maz bunlara “vatan haini” demeye. Fa­kat bunlar, eskiye bağlarını koparmayan, birtakım hakikatleri Ga­zi gibi görmek istemeyen kişiler. Tarih bunun için onları şanlı hatıraları ile baş-başa bırakmış ve Gazi Mustafa Kemal’i de Atatürk yapmış…

Gazi Mustafa Kemal Paşa, saltanatı lağvettikten sonra, yeni halife konusunda Abdülmecid Efendi ile Refet Paşa aracılığı ile temas ediyordu. Aslında Mustafa Ke­mal’in Osmanlı hanedanından kalan bazı kişilere hiç güveni yoktu…

Gazi, 1 Kasım’da saltanatı lağvet­miş, aynı zamanda, bütün arzusuna rağ­men, hilafetten de yurdu kurtaramamış. Meclis yeni bir halife seçecek denmiş… Halifesiz Türkiye kurulmaz diyenler ge­çici galebelerine sevinmişler. Osmanlı hanedanından gelecek yeni halifeye öy­lesine peşin güvenenleri var ki:

REFET PAŞA’NIN ARACILIĞI

TBMM bu halifeyi seçecek! Bu da muhtemelen Abdülmecid Efendi olacak. TBMM Başkanı Gazi Mustafa Ke­mal Paşa ile Meclis’in İstanbul’a yol­ladığı temsilcisi Refet Paşa arasında telgrafla gizli konuşmalar yapılır. Hila­fet makamına oturacak bu kişinin ileri­ de padişahlık iddiasında bulunmaya­cağına dair açık söz vermesi lâzımdır, hatta elinden bir de senet alınmalıdır. Mustafa Kemal’in, Osmanlı hane­danının bu artıklarına hiç güveni yok­tur. Refet Paşa’ya çektirdiği şifre telgrafta der ki; “Gayet mahrem bir tarzda Abdül­mecid Efendi ile konuşun, hislerini, gö­rüşlerini öğrenin ve bize bildirin.” Saltanatın lağvından sonra ye­ni bir halifenin seçimi söz ko­nusu olduğunda Abdülmecid Efendi’nin adı akla geliyordu..

TBMM Başkanı bu işin çok gizli tutulduğunu, hükümet üyelerinin dahi bundan haberdar bulunmadığını, yalnız Başbakan Rauf Bey’in gelişmeleri takip etmekte olduğunu da Refet Paşa’ya bildirir. Fakat Mustafa Kemal ile müstak­bel halife arasında, Refet Paşa’nın ara­cılığı ile cereyan eden bu son derece mahrem temaslardan devamlı şekilde ha­berdar bir kişi daha var! Fransız devle­tinin İstanbul’daki Yüksek Komiseri General Pelle!

Abdülmecid Efendi, yabancı bir devletin temsilcisine, TBMM Başkanı’ndan kendisine ulaşan teklifleri du­yurmakta, akıl danışmaktadır. Bir ara Ankara’dan gelen bu teklifleri kabulde mütereddittir. General Pelle sonunda onu, bu teklifleri kabule razı edecektir. Türkiye Büyük Millet Meclisi 18 Kasım günü Abdülmecid’in hilafet ma­kamına oturtulmasını görüşür ve gizli bir celsede meseleyi karara bağlar. O ak­şam Mustafa Kemal Paşa Refet Paşa’­ya, halifenin ne sıfat kullanacağını, kıyafetinin ne olacağını bildirir. Halife­nin, Sultan Fatih gibi sarık sarması tek­lifi reddedilir. Daha bazı şartlara da boyun eğmek zorundadır Abdülmecid. Fransız generali Pelle’nin 19 Kasım günü Paris’e yolladığı iki uzun telgraf, Gazi Paşa’nın bu Osmanlı halifesine güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu ortaya koyan açık delillerdir.

ABDÜLMECİD’İN FRANSIZ DOSTLUĞU

Pelle; “Son derece acele” kaydı ile o gün Paris’e ulaştırdığı ilk telgrafta Abdülmecid’in Ankara ile olan gizli te­maslarından sefareti devamlı haberdar tuttuğunu belirtir. Halifenin, Fransa devletinin İstanbul’daki temsilcisine gü­veni sonsuzdur! Pelle şunları yazar: (1)

“Abdülmecid Efendi’nin hilafet makamına oturacağı artık katileşmiştir. Bu sonuç, Fransa’nın menfaatleri­ne en uygun sonuçtur. Mecid Efendi her zaman memleketimize karşı büyük dostluk beslemiştir. Fransız fikir haya­tına, edebiyatına bağlılığı kuvvetlidir. Bir zamanlar İngilizlerle dostluk kur­ma yoluna da sapmış ise de şimdi ye­niden ve tamamiyle bize dönüktür. Geçen 2 Kasım’daki davranışı da bu­na delildir. Cihan Savaşı’nda ölen as­kerlerimizi anma törenine başyaverini yollamış ve kendi adına da mezarları­na çelenk koydurtmuştur! Abdülmecid Efendi ile özel ve çok samimi bağlarım var. Eşi prensesi takdim ettiği tek Avrupalı benim. Eşimle kendilerini sarayda birçok defalar zi­yaret ettik.”

YENİDEN SEÇİLME Mİ, TANIMA MI?

Aynı günün gecesi General Pelle (sa­at 21.45 – çok gizli) kaydı ile hükümetine bir telgraf daha yollar. Bir noktanın he­nüz anlaşılamadığını belirtir. Halifenin önem verdiği bir nokta olacak bu:

“TBMM Abdülmecid’i halife mi seçmişti yoksa halife olarak mı tanı­mıştı.”

General Pelle, bu konudaki şüphe­lerine rağmen Mecid Efendi’nin Ankara’nın kararına uyduğunu, halifeliği kabul ettiğini müjdeler ve şunları yazar Paris’e;

“Haber henüz resmen açıklanma­dı. Daha önceki telgraflarımda da size duyurduğum gibi, halife ile Ankara ara­sındaki bütün görüşmelerden başından itibaren haberdardım. Halifenin bana gösterdiği bu itimatdan, lüzum hasıl ol­dukça faydalanacağım… Bizlere kar­şı ilgisiz kalmasına imkân yoktur. Her ne kadar halifenin yetkileri şimdilik sı­nırlandırılmış gibi görünüyorsa da, bu haliyle de sempatilerini kazanmış olma­mız bize ancak fayda sağlar. Selefi, İngilizlerin elinde bir esirden başka şey değildir.”

Yüksek Komiser, “Hükümdarın eninde sonunda siyasi kuvvete de ye­niden kavuşacağına” inanmaktadır. Birçok delillerin bu görüşünü kuvvetlen­dirdiğini ekler. Yalnız bu delillerin ne­lerden ibaret olduğunu açıklamaz, Fransa’nın, sonucu güvenle beklemesi gerektiğini önemle kaydeder. Ayrıca der ki: “Yetkileri sınırlandırılmış bir hal­de iken de Abdülmecid’den faydalan­mamız mümkündür!”

Fransa’nın İstanbul’daki Yüksek Komi­seri General Pelle, Abdülmecid Elendi ile temas ediyor ve bunların sonucunu ül­kesine bildiriyordu. Pelle, Abdülmecid ile “çok samimi” ve “özel” bağları oldu­ğunu da belirtir…

General Pelle’nin hükümetine son bir tavsiyesi var:

“Yeni halifenin müşkül durumlara düşürülmemesine özellikle dikkat edilmesi şarttır. Fransız gazeteleri, Ab­dülmecid’in Fransa’ya karşı beslediği dostluktan çok ihtiyatlı bir şekilde bahsetmelidirler. Ziyadesiyle bu dostluğu­na değinmezlerse, halifeyi müşkül durumlara düşmekten kurtarmış olur­lar!”

ABDÜLMECİD FRANSIZLARA GÜVENCE VERİYOR

Birkaç gün sonra, 26 Kasım’da, Pelle bir telgraf daha yollar. Abdülme­cid’in göreve başlarken ettiği yeminden bahseder, Büyük Millet Meclisi’ne sa­dık kalacağına dair sözlerini hatırlatır ve der ki;

“Benimle olan özel konuşmalar­da halife değişik bir dil kullanıyor! Baş tercümanımı saraya yollayarak kendisinden yeniden mülakat rica et­miştim. Halife, gelenin sefaretin yalnız baştercümanı olmasına rağmen huzu­ra kabulde ısrar etmiş, kendisi ile konuşmuştur. Kendisine, Fransa’nın büyükelçisi ile sık sık buluşup konuşmak alışkanlığını katiyen kaybetmemek niyetinde olduğunu söylemiş, Fransa’­ya olan bağlılığını, hayranlığını, min­nettarlığını tekrar teyit etmiştir.”

Generale göre, Abdülmecid baştercüman Cuinet’ye der ki:

“Mösyö Poincarre’nin parlamen­toda imparatorluğumdan bahsederken kullandığı lisan beni çok duygulandır­dı. Bana güvenebilirler. Fransa ile Türkiye arasında samimi bir dostluğun sağlam temellerinin atılması için hükü­metim nezdinde her türlü müdahalele­ri ve tavsiyeleri yapacağıma inanma­lıdırlar.”

Yüksek Komiser şu sonuca varır:

“Halifenin siyasi bir rol oynamak­tan vazgeçmediği açık açık görülüyor. Kendi tarafından yarın kabul edilece­ğim.”

Ertesi günü General Pelle ve İngi­liz Komiseri Henderson, peşi peşi sıra Abdülmecid’in huzuruna girerler. Yal­nız bu defa ziyaretler bilinmektedir; An­kara temsilcisi Dr. Adnan da oradadır, önemli bir konuya temas edilmez.

ANKARA’DA MÜCADELE

Aradan iki gün geçer, ne gibi ha­berler sefarete ulaşmıştır? Fransız Yük­sek Komiseri yeniden konuya değinen uzun bir telgraf hazırlar ve bunda şöyle der;

“Barıştan sonra, şimdi Ankara’­da duruma hâkim olan paşalarla İttihat Terakki’li politikacıların arasında mücadele başlayacaktır. Seçim meka­nizmalarını ve devlet memurlarının ço­ğunluğunu ellerinde bulunduran tecrübeli politikacılar olan İttihatçılar eninde sonunda durama hakim olacaklardır. Muhtemeldir ki sultan-halife o zaman anayasal bir hükümdar olarak, eskisi gibi, tekrar tahtına oturtulacak­tır.” (2)

Generale göre, Mustafa Kemal Pa­şa’nın İttihatçılar tarafından devrilme­si muhakkak gibidir ve bunun için de Fransa şimdiden Abdülmecid’i şiddetle desteklemelidir. Halife koyu bir Fran­sız taraftarıdır ve Türk milliyetçiliğinin de göz bebeğidir! Onu desteklemek, ye­niden padişah olmasını sağlamak Fran­sa’nın menfaatlerine çok uygundur.

Fransız temsilcisine göre, Abdülme­cid’in temin etmesi muhtemel bir mü­him sonuç da şu olacaktır: Ankara’daki müfrid görüşlü olanları bertaraf ederek bütün mutedil görüşlü kişileri bir ara­ya getirmek! “Müfrid” denilen yeni büyük dev­letlerin her türlü müdahalelerini redde­den, tam bağımsızlık isteyen kişilerinde başında Gazi Mustafa Kemal Paşa vardır.

(1) Fransa Dışişleri Bakanlığı arşivi (F.D.B.A.) Turquie; Cilt. 110 (Af­faires Religieuses Elections du Nouveau Halife)

(2) (F.D.B.A.) Aynı cilt

Hilafetin Kaldırılışının Fransız Belgeleriyle Perde Arkası-2

Abdülmecid’in gözü Anadolu’da

İstiklâl savaşı zaferle biterse Vahidettin’in tahtını koruyamayacağını hesaplayan Abdülmecid umutlanıyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın yetkilerini uzatan yasa Mec­liste görüşülürken bazı mebuslar M. Kemal’e karşı tavır­larını ortaya koy­muşlardı.

GAZİ Mustafa Kemal Paşa’nın kurmayı aklına koyduğu yeni devlet için, hakikaten büyük bir tehlike imiydi Abdülmecid Efendi? Gazi Paşa’ya rağmen, saltanatı ye­niden kuracak bir güce mi sahipti? 57 yaşına varan bu adamın ömrü saray duvarlarının gerisinde, yarı hapis ha­linde geçmişti. Çocukluğu korkularla doluydu. Daha sekiz yaşında iken Ba­bası Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmişlerdi. Hemen sonra, kimine göre intihar etmiş, kimine göre katledilmiş­ti! Büyük kardeşi Yusuf İzzettin, bilek­lerini makasla keserek hayatına son vermişti. Bundan sonra Mecid Efendi, resim yaparak veya piyano başında ya da ya­bancı gazeteleri okuyarak durgun haya­tını sürdürmüştü. Son padişah Vahidettin, Malta Adası’nda İngiliz bayrağının gölgesin­de nihayet kendini emniyette hissettiği ilk günlerde, Mecid Efendi’nin seçimi­ni duyuyor, berberi Şükrü’ye diyordu ki; ”Bizim budala, demek saltanat­sız Hilafet’e razı! Yani bir tekke şeyhi olacak!”

FRANSIZLARA GÖRE, ABDÜLMECİD’İN HAYATI

Abdülmecid bir budala mıydı? Kendisi ile yakından ilgilenen Fran­sız Büyükelçiliği’nin istihbarat subayı, onun bir hayat hikâyesini hazırlamıştı. Elçilik arşivindeki dosyalardan çıkarı­lan bu hayat hikâyesinin en ilginç yönü şuydu:

“1908 Meşrutiyet ilânından sonra Abdülmecid, İttihatçı subaylara sokul­mak; onların gözüne girmek için teşeb­büslerde bulunmuş, kendisini bir Meşrutiyet aşığı olarak göstermeye dik­kat etmiştir. Her fırsatta koyu bir Meş­rutiyetçi olarak ortaya atılmıştır. Yalnız İttihatçılar Abdülmecid’e güvenememişlerdir. Onu, “fazlasıyla diplo­mat, fazlasıyla kurnaz” bir kişi olarak tanımışlardır. Bunun içindir ki, Abdülmecid’i bir yana bırakmışlar ve istibdatcı, saltçılık yanlısı, bağnaz olduğunu bile bile Vahideddin’i veliaht durumu­na getirmişlerdir.”

Halife Abdülmecid, Mustafa Kemal’in zafere ulaşmasından sonra, Vahideddin’in yerini koruyamayacağını ve sıranın kendine geleceğini düşünüyordu.

Mustafa Kemal Paşa da 1908 İhti­lâli’ni yapan genç subayların arasınday­dı. Şüphesiz ki Abdülmecid’i o da yakından tanıyordu. Abdülmecid’in, İstiklâl Savaşı’nın sürdüğü ve Anadolu ordusunun ilk ga­lebelerini elde ettiği günlerdeki davra­nışları da onun ne derece kurnaz olduğunu ortaya koyuyordu. Bir ara oğ­lunu Anadolu’ya yollamış, Ankara ile bağlar kurmak istemişti. İşgal altında­ki İstanbul’da, sarayı ve tüm hareket­leri İngilizler tarafından devamlı bir şekilde takip edilirken, bu gibi teşebbüs­lere yalnız kendi inisiyatifi ile girişmesi­ ne imkân olabilir miydi? Bir takım güçler ona yardımcı olmuş ve hatta yönetme­miş miydi?

KURNAZ VE SİNSİ

Kurnaz bir adamdı Abdülmecid. Kurnaz olduğu kadar sinsiydi. İntihar eden ağabeysi Yusuf İzzettin’deki akli dengesizlikler onda yoktu. İstiklâl Sa­vaşı zaferle son bulursa Vahideddin tah­tını muhafaza edemezdi. Anadolu ise saltanatsız halifesiz yaşamazdı. Demek ki sıra ona gelecekti. Bu hesapları tek başına mı yapmıştı? Yoksa bir yaban­cı devletin bunda kendisine yardımları da var mıydı? Gazi Mustafa Kemal daha o yıllar­ da Abdülmecid’in bu oyununu sezmiş, İstanbul’dan yolladığı oğlu Ömer Fa­ruk’u Anadolu’nun sınırından geri gön­dermişti. Anadolu’nun ne sultana ve ne de halifeye ihtiyacı vardı. İstiklâl Savaşı daha sonuca varama­dan umduğuna kavuşamayan Abdülme­cid şimdi Anadolu’nun kahramanı, Türk milletinin göz bebeği, yurdun kur­tarıcısı Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı tek başına altedebilir miydi? Yeni halife bu­na inanacak kadar budala değildi. Ona gene de ümit veren, onu cesaretlendi­ren birtakım güçler vardı ortada. Bu güçlerin Abdülmecid’e, Abdül­mecid’in de bu güçlere ihtiyacı vardı. Onları birleştiren gaye birdi:

– Mustafa Kemal Paşa’yı altetmek, her ne pahasına olursa olsun tesirsiz hale getirmek. Kışlasına dönmesini, yurdu idareye devamdan vazgeçmesini sağla­maktı!

Mustafa Kemal Paşa’ya karşı bu kavgayı çoktandır sürdüren bu birtakım güçlerin büyük bir noksanı vardı. Gazi Paşa’ya karşı birleşirken bir bayrağa ih­tiyaç duyuyorlardı. Zaferin kahramanı­na karşı o sırada bir bayrak bulmak kolay değildi. İşte bu düşünceler, bu entrikalar o birtakım güçlerle, Abdülmecid’i birleş­tirecekti. Halife bayrağı altında Gazi Mustafa Kemal’e karşı! Ve ne acıdır ki, halife bayrağı altında, İstiklâl Savaşı’nda sonuna kadar görevini yapmış tertemiz kahramanlar, paşalar da toplanacaklardı. Gazi’ye karşı… Abdül­mecid’in yanında…

TEHLİKELİ GÜÇLER

Yurt için en büyük tehlike bu güç­lerden geliyordu. Ve bunlarla halife işbirliğine koşacaktı. Bir kısmı öz menfaatleri peşindeydi! Fakat bir kısmı da, Mustafa Kemal Paşa’nın kendileri­ ne anlatmaya, göstermeye çalıştığı ha­kikatleri bir türlü kavrayamayacak, göremeyecek kadar kör insanlardı… Bu güçler, bu vatan için ne derece tehlikeli oyunlara girişebileceklerini, Mustafa Kemal’den kurtulmak için ne­ler yapmaya muktedir olduklarını sava­şın içinde, Büyük Taarruz’dan birkaç ay önce açık açık göstermişlerdi. Bu milletin üç yıldır süren fedakar­lıklarını birden hiçe indirmek pahasına…

Naci Kaptan Ara not ;

TBMM’de GAZİ PAŞAYA MUHALİF OLAN İTTİHATÇI KARA VASIF (Karakol) KİMDİR ?

Kara Vasıf, Vasıf Karakol (1872 – 9 Aralık 1931, İstanbul), Türk asker ve siyaset adamı.İttihat ve Terakki içinde faal bir çizgi izlemiş, İstanbul’un işgali üzerine ilk gizli direniş örgütü olan Karakol Cemiyeti’ni kurmuş, Son Osmanlı Meclisi Mebusanı (1920) ve TBMM 1. Dönem’de milletvekilliği yapmıştır.

Türkiye’nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na girmiş, İzmir suikastı sanığı olarak yargılanıp aklanmıştır.23 Kasım 1921’de Sivas Mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi. Mecliste 2. Grup içinde yer aldı. Mustafa Kemal’e yönelttiği eleştirilerle dikkati çekti. 1923’te yenilenen TBMM’nin 2. Dönem’ine aday olmadı. 1925’te muhalefetin siyasal örgütü olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına girdi ve genel sekreterliğe getirildi. 1926’da Mustafa Kemal’e düzenlenmesi planlanan İzmir Suikastı olayıyla ilgili olarak, birçok eski ittihatçı ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yöneticisiyle birlikte tutuklandı. İstiklal Mahkemesindeki yargılama sonunda aklandı.

( LİNK : https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Vas%C4%B1f_Karakol )

Devam edelim ;

En tehlikeli oyunlarını 5 Mayıs’ta sergilemişlerdi. Meclis’te çoğunluğa ya­kın kişileri de kandırarak Başkumandan­lık Kanunu’nu uzatmamaya kalkışmışlardı. Elebaşılarından biri, İt­tihatçı Kara Vasıf ;

Sakarya’dan beri or­du kıpırdayamıyor, kıpırdayamayacak” derken alkışlanmıştı. Ordunun kıpırdayamamış olmasından bahsedilmesi mi bu Meclis üyelerini alkış tutmaya sürük­lemişti? “Milleti rezil ediyorlar” diye bir Erzurum Mebusu Hüseyin Avni, her fırsatta Mustafa Kemal’e kinini kusan bir eski subay, Selahattin Bey! O da;

– Taarruz edecek misiniz? Diye Mustafa Kemal Paşa’ya sor­muş, Başkumandan da kendisine:

-Taarruz edeceğiz, demiş. Fakat zaman geçmiş, taarruza geçi­lememiş, demek ki Selahattin Bey haklı ve Mustafa Kemal haksız… Başkuman­danlığı, yetkileri kısılarak uzatılsın…

Başkumandanlık Kanunu ortada kalmış. Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı gelmişler Mustafa Kemal Pa­şa’ya, istifalarını getirmişler. Sabretme­lerini isteyerek Meclis’e gitmiş ve savaş halinde ordudan bahsedecek, gizli celse istemiş.

Naci Kaptan Ara not ;

HİLAFETİ SAVUNANLAR Afyon milletvekili Hoca Şükrü Efendi

Aynı cephede bulunup hilafeti savunanlar, saltanatın kaldırılması (1 ‎Kasım 1922) ve Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923) ‎dönemlerinde önemli hareketlere giriştiler. 17 Kasım 1922’de ‎yurdu terk eden Halife padişah Vahdettin’in yerine, ertesi günü yeni halifenin ‎seçimi sırasında, seçilecek halifenin yetkilerinin, padişahın boşluğunu ‎doldurabilecek şekilde fikirler öne sürülmüş, hatta, Afyon milletvekili Hoca Şükrü Efendi yayınladığı kitapçıkta (Ocak-1923), ‎Halifenin dünyanın dört bir yanına yayılmış, çeşitli ırktan üç yüz milyonluk ‎İslam âlemine sözü geçecek bir devlet başkanından söz etmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra da basın kanalıyla Halife Abdülmecit ‎Efendi’nin görevden çekileceği söylentisini yaymak suretiyle ;
‎ ‎
“manevi hazineye (yani halifeliğe) saldırmak ‎isteyenler Türk’ü çekemeyen Müslüman Uluslar değil, biz Türkler ‎kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla ‎sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz !” ‎ gibi yazılar yayınlanmıştır.”

LİNK :

Devam edelim ;

Afyonkarahisar Mebusu Şükrü Ho­ca sinirlenmiş bu teklife. Saltanatçı, halifeci Hoca bağırmış:

”Milletten neyi saklıyorlar. Aleni celsede söylesinler söyleyeceklerini. Mil­let de duysun, öğrensin!”

İşte zaferden sonra Abdülmecid’in etrafında kenetlenecek grubun adamla­rı bunlar!

Gazi Paşa, söyleyeceklerini düşma­nın duymasının ne kadar tehlikeli oldu­ğunu anlatmış, askeri bilgiyi, savaş devam ederken, ulu orta, açık açık or­taya dökemeyeceğini belirtmiş, konuş­muş ve nihayet Meclis’in bir çoğunluğunu yanına çekmiş, Başkuman­danlık Kanunu, tüm yetkileri ile bir-üç ay için yeniden uzatılmış… Bu kişilerin Mustafa Kemal’e karşı öylesine kinleri vardı ki, durmamışlar­dı. Bir tehlikeli oyun daha hazırlamış­lardı. Sanki bunlara göre Türkiye için en büyük tehlike ne Yunan ordusu, ne İngiltere, ne Fransa ve ne de bunların işgal kuvvetleri idi. Bu büyük tehlike, onların nazarında Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan geliyordu. Ne pahasına olursa olsun, Mustafa Kemal’in yetkilerini iyice kısmak lâzım­dı.


Hilafetin Kaldırılışının Fransız Belgeleriyle Perde Arkası-3

Fransa’nın Ankara’daki temsilcisi Albay Mougin Paris’e telgraf çeker:

“Meclis, Mustafa Kemal’in yanında değil“

İngiltere savunma Bakanlığı’nın kanaatine göre; Mustafa Kemal’in yetkileri daha da kısılacaktır. M. Kemal’e karşı grubu idare edenler. Rauf(Orbay), Celaleddin Arif ve Vehbi’dir.

ANKARA’dan gelen haberler o gün Londra’da Lloyd Geor­ge’un sekretaryasında sevinç ya­ratmıştı! 1922 yılı Temmuzunun ikinci yarısındaydık. İngiltere başbakanının Yunan taraf­tarı politikasına yapılan saldırılar son zamanlarda şiddetlenmişti. İngiliz ordu­larının Genelkurmay Başkanlığı’na yük­selmiş Mareşal Wilson gibi şahsiyetler dahi Lloyd George’un bu siyaseti ile ki­me hizmet ettiğini anlayamıyorlardı. Mareşal diyordu ki:

“Anadolu’da savaşı devam ettir­mek, Yunanlıları bu şekilde inatla des­teklemek, İngiliz menfaatlerine uygun değildir. Britanya İmparatorluğu en ge­niş İslâm ülkesidir. Müslüman vatandaşları, milyonlarca insan, başbakanımızın bu politikasından şikâ­yetçidirler.”

Bir başka İngiliz generali Towshend, Anadolu’da Mustafa Kemal’in ordusu­nu yakından gördüğünü, son derece di­siplinli, silahları tamamlanmış bir kuvvet teşkil ettiğini açıklamış ve Yunan ordu­sunun hezimete uğramaya mahkûm ol­duğunu belirterek Anadolu’da savaşın yeniden patlamasına mutlak olarak mani olunmasını istemişti (1).

Yok yere kan dökülmesi bu şekilde önlenebilecekti. Yeni bir savaşa gerek kalmadan, Anadolu’nun boşaltılmasını savunanlar, Avam Kamarası’nda da çoğalıyordu.

Lloyd George ve kabinesi, belki de bu gelişen baskı altında Mustafa Kemal’­in şartlarına boyun eğecek, Yunan or­dusunun Anadolu’dan çıkıp gitmesi için ciddî teşebbüslere girişecekti. Onbinlerce insanın ölmesi, yaralanıp sakatlan­ması, şehirlerin yakılıp yıkılması, kış arifesinde yüzbinlerce kişinin evsiz bark­sız kalması ihtimalleri iyice zayıflamış­tı. İngiltere Başbakanı Lloyd George’un Yunan yanlısı politikası eleştiriye uğru­yordu. İngiliz ordularının genelkurmay başkanlığına kadar yükselmiş Mareşal Wilson (sağda) gibi şahsiyetler dahi, bu siyaseti yadırgıyordu. Fotoğrafta, Ma­reşal Wilson, Fransız Mareşali Foch ile.

Mustafa Kemal Paşa bu savaşı hiç istemiyordu. Fakat hazırdı savaşa. Açık açık ilân ediyordu bunu. Onun teklifi üzerine, barışı kurtarabilmek için son bir teşebbüs yapılıyor ve Meclis kararı ile İçişleri Bakanı Fethi Bey Avrupa’ya yol­lanıyordu. Paris’e ve özellikle Londra’ya son barış çağrılarını yapacaktı.


Başkumandanlık yetkilerine karşı

Aradan üç gün bile geçmemişti.. Mustafa Kemal Paşa’nın başkuman­danlık yetkilerini ellerinden almak için iki ay önce çırpınmış olan aynı kişiler, bu defa gene Mustafa Kemal’in şahsını hedef tutan ikinci bir darbeyi planlıyorlardı. Tek hedefleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nın bazı yetkile­rini ellerinden almaktı. O sırada sanki Meclis için en âcil mesele buydu! Bu yet­kilerin o haliyle devamını bu beyler ken­dilerine hakaret sayıyor, Meclis’in haklarına kavuşması kavgasını sürdür­düklerini iddia ediyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa ise, hemen bir buçuk ay sonra patlayacak Büyük Taarruz’un hazırlıkları ile meşgul olurken…

Sonraları saltanatın kaldırılmasına ağlayacak, hilâfeti ve halifeyi kurtara­bilmek için her çareye başvuracak bu milletvekilleri grubu, 8 Temmuz’da ne kadar sevinçli idiler. Meclis Başkanı’nın, Gazi Mustafa Kemal’in, hüküme­tin ve üyelerin Meclis tarafından seçiminde bundan böyle rol oynaması konusu olamayacaktı. Hükümeti ve üye­lerini gizli oyla Meclis seçecekti. Gazi Paşa’nın bundan böyle aday göstermeye hakkı yoktu. Anayasa’ya göre ida­reyi elinde tutan Meclis Başkanı ile hükümeti arasındaki bağlar koparılmıştı. Aslında fazla bir şeyi değiştirmiş olmu­ yorlardı. Yalnız ortada bir jest vardı! Ve bir şeyler kazanmışlardı. Neydi ka­zandıkları?

Paris’e giden telgraf

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 8 Temmuz tarihli bu kararı, Anadolu’nun bir buçuk ay sonra yanıp yıkılmasında, onbinlerce Türk’ün şehit olmasında, bü­yük halk kitlelerinin sefalete düşmesin­de acaba ne ölçüde tesirli olmuştur? Bu sorunun cevabı araştırılmalıdır.

Meclis’in kararından kısa zaman sonra Fransa’nın Anrkara’daki temsil­cisi Albay Mougin, Paris’e yolladığı telgrafında şu bilgileri verir:

“Meclis’in aldığı karardan sonra hükümet üyeleri istifalarını verdiler. Meclis’te bir grup milletvekili Musta­fa Kemal’i yıpratmaya çalışıyor. Bu fa­aliyetin başında Kara Vasıf ile İsmail Canbolat var. Mustafa Kemal’e karşı muhalefeti özellikle Kara Vasıf sürük­lemektedir. Bundan sonra Meclis’in Mustafa Kemal’in yanı başında olduğu­nu söylemek zordur. Hatta söylenemez. Milletvekilleri bu defa ağır bastılar. Hü­kümet üyelerinin seçiminde hiçbir mü­dahale tanımıyorlar. Mustafa Kemal’in elinden yetkilerini aldılar!”

Londra’ya giden bilgiler

Fakat en ilginç tepkiler Londra’dan gelmişti. Londra’da görevli Fransız Ataşemiliteri General La Panousse 20 Temmuzlu telgrafında şu bilgileri vermişti (2):

“Millî Savunma Bakanlığı Entelijans Servisleri’nin Doğu Seksiyonu, Ankara’daki kabine değişikliklerini memnunlukla karşıladı. Yeni hüküme­tin kuruluş şekli, siyasî bir uzlaşmaya doğru atılmış çok mühim bir adım ola­rak addediliyor. Yeni kabinede İngilizlerin “mutedil” kişiler olarak gördükleri şunlardır:

—Rauf Bey: eski bir bahriye suba­yı, Meclis Başkan Yardımcısı.

—Fuad Bey: Sağlık Bakanı, Yusuf Kemal ile Avrupa’ya gelmişti.

— Celaleddin Arif: Adliye’ye geti­rilmiştir. Roma Sefiri.

— Kâzım: Ticaret Nâzırı.

— Vehbi Efendi: Eğitim Bakanı, Bekir Sami ile Londra’ya gelmiştir.

İngiltere Savunma Bakanlığı’nda hâkim olan kanaate göre, Ankara’da idareyi ellerine geçiren bu “mutediller” Mustafa Kemal’in yetkilerini daha da kısmaya kararlıdırlar. Son zamanlarda bunlar çok kuvvetlenmişlerdir. Bu gru­bu idare edenler Rauf (Orbay), Celâleddin Arif ve Vehbi’dir. Grubun çoğunluğunu hocalar teşkil etmektedir. Muhafazakâr kişilerdir. Padişaha da bağlıdırlar. Entelijans servislerinin istihbaratı­na göre, Ankara’da iktidara gelen bu yeni grubun İstanbul hükümeti ile bir yakınlaşma yolu araması ve Müttefik Devletler’e karşı davranışlarında da “uzlaşıcı” çarelere başvurması ihtimal­leri kuvvetlidir.”

Yunanlılara İngiliz öğüdü: “Biraz daha dişinizi sıkın”

Lloyd George’a yetmişti bu bilgiler! Bekleyecekti. Hatta Anadolu üzerin­deki baskısını daha da kuvvetlendirerek… Nasıl olsa Ankara, Mustafa Kemal’in kontrolünden sıyrılıyordu ve savaş ye­rine konuşma yolları ile pazarlığa enin­de sonunda yanaşacaktı. Hemen o günlerde Londra’ya gel­miş, ellerinde para kalmadığını anlata­rak yeni krediler açılmadığı takdirde Anadolu’daki savaşı derhal durdurmak, işgal altındaki toprakları süratle boşalt­mak zorunda olduklarını söyleyen Kral Konstantin’in bakanlarını; “Biraz daha dişinizi sıkın, sabredin, meselenin bir hal şekline bağlanması ya­kındır. Pazarlık masasına yakında otu­rulacaktır. Yunan ordusunun pazarlıklar sırasında Anadolu’yu işgal altında bulundurması bizim için büyük bir güç olacaktır.” diyerek, elleri boş, gerisin geri yollamış­lardı Atina’ya!

Londra’dan bu şekilde ümitsiz geri gönderilenlerden biri Gunaris idi. Ye­nilgiden sonra Atina’da idareyi ele alan­ların astıklarından biri…

Fethi Bey Londra’da

Ağustosun ilk günlerinde Mustafa Kemal Paşa’nın temsilcisi Fethi Bey Londra’ya ulaşıyor, Lord Curzon ve­ya Lloyd George ile temas arıyordu. Hiçbir önem vermemişlerdi ona. Hatta eski hükümetin bu İçişleri Bakanı’nın Ankara’da duruma hâkim olan yeni Meclis grubunca kurulmuş yeni hükü­mette de görevini muhafaza edip etme­diğini araştırmışlar, müspet bir cevap almalarına rağmen gene de Fethi Bey’i kabul edecek, onunla barış konusunu görüşecek bir tek kişiyi karşısına çıkar­mamışlardı. Fethi Bey’in, Anadolu’da yeniden savaşın çıkacağına dair sözleri ile alay etmişlerdi. Ankara’daki “mutedillerin”, “hocaların” böyle bir yola gidilmesine imkân vermeyeceklerine inanmış bir hal­leri vardı. Mutlak olarak uzlaşma ara­yacaklardı. Meclis’teki bu grup, 8 Temmuz ka­rarı ile düşman karşısında Başkuman­danın kuvvetini, prestijini yıpratmıştı. Yurda ettiği zararın ölçüsü hesaplanamazdı… Bundan sonra İngiltere Başbakanı, Türkiye üzerindeki baskısını birden şid­detlendirme yoluna giriyordu. 4 Ağustos’ta yaptığı konuşma ile İstanbul üzerine yürüyerek Anadolu’yu korkutup sindireceğini, İstanbul’un da Yunan tarafından işgal edilmesi ihtimalinin An­kara’yı hemen uzlaşma yollarına geti­receğini hesaplayan Yunan Kralı Kosti’nin bu delice planını açıkça des­teklemiş, yeni savaş çağrılarında bulun­muştu. Bu nutuk, Atina’da şenliklere yol açmıştı.

Ve 22 gün sonra Anadolu’da yeni­den kan dökülüyordu.

Büyük taarruza başlamaktan başka çare kalmamıştı Gazi Mustafa Kemal ile etrafındakiler için! Bu sonuca varılmasında birinci Bü­yük Millet Meclisi’nin saltanatçı, halifeci o grubunun hiç mi suçu yoktur?

(1) – General Tovvshend’in Anadolu’daki gezisinden Londra’ya dönerken Beyrut’­ta General Gouraud ile yaptığı konuş­manın zaptı (F.D.B.A. Turquie; Cilt 190. Relations ave l’angleterre) 8 Ağustos 1922.

(2) – F.D.B.A. Turquie, Cilt: 97


Hilafetin Kaldırılışının Fransız Belgeleriyle Perde Arkası-4

Halife Abdülmecid, Osmanlı Bankası’nın Fransız Müdürü ile Ankara’nın yasağına rağmen ikili bir görüşme yaptı

“Fransa’ya hizmet edersem mesut olurum“

Abdülmecid Fransız Steeg’e şunları da söylüyordu:

“Bazı milletvekilleri bana geldiler, Meclisin kararlarını desteklediğime dair elimden imzalı bir kâğıt almak istediler. Reddettim.”

ABDÜLMECİD’in hilâfet maka­mına oturtulmasından sonra, ne kadar Mustafa Kemal aleyhtarı varsa cümlesi halifenin etrafında küme­lenmeye başlıyordu. Bunların arasında, vatanperver oldukları kadar saf kişiler de vardı… Refet Paşa bunlardan biriydi!.. İstanbul’a Büyük Millet Meclisi’nin temsilcisi olarak gönderilmişti. Orada herkesin üzerinde bir duruma sahipti! Yalnız Paşa’nın halifeye öylesine bir bağ­lılığı vardı ki!.. 5 Ocak 1923 tarihinde Abdülmecid’in seryaverine bir mektup yollamış, (Konya) adlı atının “halife hazretleri” tarafından bir hediye olarak kabul edilmesinden duyacağı sevinci, şu sözlerle anlatmaya çalışmıştı:

“Hayvanın, tarafı Hilafetpenahilerinden takdir edilmesini lutfu İlâhi te­lakki ediyorum. Büyük bir cüretkârlık olacağını bilmekle beraber, İstiklâl Mu­harebesinin tarihi bir hatırası olduğu için, eski sadık bir askerin gaza yadi­gârı olarak takdim ettiği Konya’nın ha­life hazretleri tarafından lütfen kabulünü ve halife hazretlerinin en kal­bı ve en ubudiyetkâr hislerle ellerini öp­tüğümün arz ve iblagına tavassut etmelerini Seryaver Şekip Bey’den ri­ca ederim…”

Ve Seryaver Şekip Bey, Refet Paşa’ya; “Hilafetpenah efendim”lerinin bu hayvanı hediye olarak kabul ettiğini duyurduğu zaman kimbilir İstiklâl Savaşı’nın bu paşası ne kadar sevinmişti? Acaba hiç mi farkına varmıyordu, Abdülmecid’i tehlikeli yolunda ilerleme­ye ittiğinden, cesaretlendirdiğinden…

O günlerde Ankara’da da bir faali­yet vardı. Halifenin yetkilerinin artırılması için milletvekillerinden İsmail Şükrü Hoca (Afyon) ile, Necati (Trab­zon) bir teklif hazırlamışlar, Meclis’e ge­tirmişlerdi…

Yasağa rağmen ikili görüşme

Ne kadar güvenleri vardı bu Abdülmecid’e?.. Dolmabahçe Sarayı’nda da bir şey­ler konuşuluyordu… Osmanlı Bankası’nın Müdürü Mös­yö Steeg, halife tarafından kabul edil­mişti!.. Mustafa Kemal Paşa ile, Meclis’in koyduğu açık yasağa rağmen, bu mülakatta Ankara’yı temsilen ne Re­fet Paşa, ne de Dr. Adnan (Adıvar) var­dı. Osmanlı Bankası müdürü bu Fransız’ın Türk devletinin halifesi ile ne işi olabilirdi? Fransız yüksek komiseri, Steeg-Abdülmecid konuşmasının zabıt­larını okuyunca sevinmiş, şu yorumu ek­lemişti; (1).

“İstanbul’un, ananelerine bağlı mu­hafazakâr çevrelerinde hâkim kanaat şudur: Bütün kuvveti ellerinde topla­yan bir meclis sistemi yıkılmaya mah­kûmdur ve ilk seçimlerde de yıkıla­caktır. İstiklâl Savaşı’nın getirdiği hâkimiyet-i milliye prensibi muhafaza edilecek, fakat bu sistem, anayasaya uydurulmuş bir hükümdarla birlikte yü­rütülecektir. Şimdiki halifenin de bu görüşü paylaştığından şüphe edilmeme­lidir. Abdülmecid son derece ihtiyatlı bir kişidir, hatta çekingendir denebilir. Güçlü meclise ve son zaferleri ile daha da kuvvetlenen Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya karşı açık açık bir mücadele­ye atılmayacaktır. Buna rağmen, hali­fenin sözleri ve davranışları dikkatle izlenmelidir. Ne yazık ki Abdülmecid, Ankara’nın buradaki temsilcileri tara­fından sıkı bir şekilde kontrol altında tutulmaktadır. Refet Paşa ile Adnan Bey, kendileri de hazır olmadan hiçbir yabancıyı kabul etmemesi için kendi­sine tenbihatta bulunmuşlardır. Fakat nasıl olduysa halife, Osmanlı Bankası Müdürü Steeg ile uzun süre başbaşa ka­labilmiştir. Kendisinden bu konuşma­nın bir özetini yapmasını istedim. Bunu size yolluyorum.”

Konuşmanın yapıldığı o günlerde Lozan Konferansı gergin bir hava için­de sürüp gitmekteydi. Fransız delegele­ri, yeni Türkiye’yi ekonomik boyunduruk altında tutmaya devam ede­bilmek için İngilizlerden de daha hırslı, daha hırçın davranıyorlardı. Türk ga­zeteleri, Hüseyin Cahid’in TANİN’i ha­riç, Fransa’ya ağır bir dil kullanarak saldırmaktadırlar. Ayrıca, Fransız sömürge idaresine tâbi Hatay’dan, Suriye’den üzücü ha­berler akmaktadır. Özellikle Hatay’da Türkler çok müşkül durumdadırlar.

Ortadoğu’da nüfuz kavgası

O sıralardadır ki, halife, Ortadoğu bölgesinde İngilizlerle Fransızlar arasın­da sürüp gitmekte olan nüfuz kavgasında Fransa’ya elinden elen yardımları yapacağına dair birtakım sözlerde bulunur.

İngilizler, Suriye’nin Fransa’ya bı­rakılmış olmasından dolayı üzgündür­ler. Kendi adamları Kral Faysal’ı (Arap Kralı) olarak Şam’da tahta oturtmak amelindedirler ve uğraşmaktadırlar. (Mekke Şerifi) unvanını taşıyan Hüseyin de İngiliz Sömürgeler Bakanlığı’nın adamıdır.

Abdülmecid, Osmanlı Bankası Mü­dürüne şöyle der:

“Fransa’nın hizmetine, memnun­lukla, Şerif Ali Haydar’ı verebilirim! Suriye’de Emir Faysal’a karşı ondan faydalanabilirsiniz. Şerif Ali Haydar, son derece kültürlü ve aklı başında bir kişidir. Kendisine saygı duyarım ve ona kefil de olurum!..

V. Mehmet (Vahideddin) Ali Haydar’ı, Mekke Şerifi iken geri çağırmakla ve yerine Hüseyin’in getirilmesini ka­bul etmekle hata yapmıştır. Fakat ben Hüseyin’i (Hicaz Kralı) olarak tanımı­yorum. Hicaz Kralı diye bir unvan ola­maz. Halifeler, iki mukaddes şehrin hizmetkârları unvanını taşımışlardır. Tek hükümdar Peygamberimizdir ve ben onun hizmetkârıyım. Mekke Şeri­fi ancak, halifenin izni ile görevine de­vam edebilir. Aksi halde, hac anlamını kaybeder. Ben, Hüseyin’i Mekke Şe­rifi olarak tanımıyorum ve tanımaya­cağım. Benim nazarımda Mekke Şerifi Ali Haydar’dır.”

Bahsi geçen Ali Haydar o sırada Şam’dadır ve Fransız idaresinin hizme­tindedir! Osmanlı Bankası Müdürü sorar:

– Ali Haydar Suriye’de kalmaya devam ederken de Mekke Şerifi unva­nını muhafaza edebilir mi?

Halife, Fransa’ya yaranabilmek için ne yapacağını bilmemektedir:

– Eğer Fransa uygun ve faydalı görüyorsa Ali Haydar’ı kendisine bıra­kır ve Mekke’ye bir başka şerif tayin ederim!

Abdülmecid kimi kime veriyor, ki­mi nereye tayin ediyor? Hangi kuvvete dayanarak Hüseyin’i Mekke’den çıka­rıp bir başkasını yerine oturtacak? Türk ordusuna mı başvuracak?

Fransa’ya hizmet etmenin zevki . Steeg’in ayrılmadan bir sorusu da­ha var:

Acaba halife hazretleri, majes­teleri bu konuşmamızı Mösyö Poincarre’ye bildirmeme müsaade buyururlar mı?

Halife o kadar sevinçli ki:

Elbet, memnuniyetle. Bilirsiniz, Fransa’yı ne kadar çok severim ve ona hizmet etmek imkânım bulursam, ken­dimi mesut sayarım.

Giderayak Halife, Steeg’e göre, ağır ağır konuşarak, kelimeler üzerinde du­rarak şunları söyler:

“Bazı milletvekilleri bana geldiler. Meclisin kararlarını desteklediğime dair elimden imzalı bir kâğıt almak istedi­ler. Reddettim. Saltanatsız bir hilafeti kabul ederken, siyasî meselelerden uzak durmak zorunluğu içinde kaldığımı ha­tırlattım. Hilâfet makamını işgal etmem yolundaki çağrıya uydum. Bugün bu makamdayım ve memleketimin hizme­tinde olarak bu makamda kalacağım. Memleketimin arzusuna uydum, yarın da uyacağım.”

Bu son sözlere ve söyleniş şekline General Pelle, büyük önem veriyordu. Bu sözler başlı başına bir program teş­kil ediyordu. Ve saltanatı hiç de aklın­dan çıkarmadığına işaretlerdi. Yüksek komiser, Abdülmecid’in söy­lediklerini bir-iki noktada düzeltmek ge­reğini de duyuyordu:

Ali Haydar hiçbir zaman Mekke Şe­rifi olarak görevde bulunmamıştı. Sa­vaş içinde Sultan Reşad, İngilizler yanına geçen Hüseyin’i azletmiş ve ye­rine Ali Haydar’ı tayin etmişti. Fakat, askerî hareketlerin gelişmesi karşısında Ali Haydar hiçbir zaman Mekke’ye ula­şamamış, Şam’da kalmıştı.

Sağdan itibaren Refet Paşa, Hüseyin Rauf (Orbay), Kâzım (Karabekir) Ali Fuad (Cebesoy) ve Dr. Adnan (Adıvar)

Halife kimin?..

Halife, Büyük Millet Meclisi’ne ye­minini unutup böylesine bir yabancı dev­letin hizmetine girerken, Ankara’da da bir milletvekili halifesine hizmet için ne yapacağını bilemiyordu. Afyonkarahisar Milletvekili İsmail Şükrü, “Hilafet-i İslâmiye ve BMM” adlı broşürünü bas­tırıp Ankara’da dağıtmaya başlamıştı. Diyordu ki:

“Halife Meclis’in, Meclis halifenindir!” 15 Ocak 1923 günü… Mustafa Kemal Paşa’yı isyan ettir­mişti bu sözler. Broşürün dağıtılmasın­dan bir-iki gün sonra İzmit’te halka konuşurken şöyle demişti:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi ha­lifenin değildir ve olamaz.”

Gazi Mustafa Kemal, Anadolu’yu örnek alarak, sömürge idarelerine kar­şı ayaklanan Arap milliyetçilerine sev­gilerini ve başarı dileklerini telgraflarla iletirken halife, sömürgeci bir devletin hizmetine giriyordu!

Gazi’nin, o sırada Abdülmecid’in Osmanlı Bankası Müdürü ile neler ko­nuştuğuna dair etraflı bir bilgisi yoktu. Fakat, bunu seziyordu. O seziş kabili­yeti vardı. Nasıl oluyordu da, İstiklâl Savaşı içinde parlamış kahraman paşa­lar, Kâzım Karabekir’ler, Refet’ler ve Hüseyin Rauf (Orbay) gibi kişiler, Ab­dülmecid’in hilâfet bayrağı altında top­lanıyordu?

(1)-(F.D.B.A.) Turquie. Cilt: 98.

Fotoğraf: Hilâfetin kaldırıldığı dönemin olayları içinde adları önemle geçenlerden bir grup. Sağdan itibaren Refet Paşa, Hüseyin Rauf (Orbay), Kâzım (Karabekir) Ali Fuad (Cebesoy) ve Dr. Adnan (Adıvar)

Bölüm III – IV – Devam edecek

KAYNAKLAR ; http://mustafakemalim.com/hilafetin-kaldirilisinin-fransiz-belgeleriyle-perde-arkasi/

Milliyet gazetesi Mart 1984 tarihli nüshaları

(Toplam ziyaret: 25, Bugunku ziyaret: 26)