DİN & DİYANET DOSYASI : Osmanlı topraklarındaki 5 milyon Müslümanın göç hikayesi


Osmanlı topraklarındaki 5 milyon Müslümanın göç hikayesi

25 Nisan 2019

TCA, tarihçi Prof. Justin McCarthy ile Osmanlı topraklarındaki 5 milyon Müslümanın göç hikayesini, harita olarak yayımladı.

WASHINGTON – Turkish Coalition of America (TCA), tarihçi Prof. Justin McCarthy ile tarih kitaplarında pek yer verilmeyen Osmanlı topraklarındaki 5 milyon Müslümanın acı göç hikayesini, harita olarak yayımladı.

TCA, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış döneminde yaşanan ama Batılı tarihçiler tarafından genellikle sadece Osmanlı’daki Hıristiyanlara odaklanılarak tek taraflı anlatılan göç konusunda madalyonun öteki yüzüne de dikkati çeken bir çalışmayı ortaya koydu.

Louisville Üniversitesi’nde tarih profesörü olan ve Osmanlı İmparatorluğu hakkında ayrıntılı demografik çalışmalarda bulunan Prof. McCarthy tarafından hazırlanan “Osmanlı İmparatorluğu’nda Zorunlu Göç ve Ölümler-Açıklamalı Harita”da, Osmanlı topraklarında, 1770-1923 yıllarında göç eden 5 milyon Müslüman tebanın yaşadığı göç gösteriliyor. Böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinin Ermeniler gibi sadece Hıristiyan nüfusu etkilemediğine, milyonlarca insanın acı ve zorluklar yaşadığına vurgu yapılıyor.

Ayrıca, Osmanlı topraklarında göçe zorlananların 5 milyonunun Müslüman, 1.9 milyonunun Hıristiyan olduğuna işaret eden harita, böylece savaş ve iç çatışmaların acılarını, düşünüldüğünün aksine, daha çok Müslümanların yaşadığını gözler önüne seriyor.

Hristiyanların 4 katı Müslüman öldü

Harita, 1864-1922 yıllarında yaşanan savaş ve iç çatışmalar sırasında hayatlarını kaybeden Müslümanların sayısının, Hıristiyanlarınkine oranla 4 katı fazla olduğunu da gösteriyor.

Harita, aynı zamanda, 1864-1922 yılları arasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sürecinde ölen 5 milyon Osmanlı Müslüman’a yönelik bir kayıt anlamına da geliyor.

Prof. McCarthy, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, Osmanlı topraklarında yaşayan değişik kimliklere mensup tüm grupların acı çektiğini ifade etti. Ancak, Müslümanların, özellikle de Türklerin en büyük acılara maruz kalan kesim olduğuna dikkati çeken McCarthy, “Haritanın, tüm bu insanların felaketlerle dolu kaderlerini göz önüne sereceğini umuyorum” dedi.

“Nesilden nesile aktarılan düşmanlık”

TCA Başkanı Lincoln McCurdy de kurum olarak bu yayını desteklemiş olmaktan gurur duyduklarını belirtti.

Prof. McCarthy’ye, “tarihin sayfalarında neredeyse hiç yer almayan Müslüman Osmanlı halkları hakkında bıkmadan ve yılmadan yaptığı kapsamlı araştırmaları dolayısıyla” teşekkür eden McCurdy, şunları kaydetti:

“Çok az Türk aile vardır ki büyükannesi veya büyükbabası, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kırım veya Kafkasya’dan gelmiş olmasın. Ya da Anadolu’da yaşanan savaslardan dolayı yaşadığı iç göçe dair acı bir hikayesi bulunmasın. Ancak, modern Türkiye’nin kurucuları, genç Cumhuriyetin, bir varoluş mücadelesinden çıkmış halkını, geçmiş yerine geleceğe bakmaya yönlendirmiş ve eski düşmanlarıyla barış felsefesini benimsemistir. Ne yazık ki, başka toplumlar, yaşadıkları trajedileri Türklere karşı nesilden nesile aktarılan düşmanlığa dönüştürdü.

Bu harita çalışması, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışı sürecinde Müslüman halkların kayıplarını göz ardı ya da inkar eden, geçmiş çağların ırkçı ve bağnaz yaklaşımlarının izlerini taşıyan zihniyete bilimsel bir cevaptır.”

McCurdy, TCA olarak, bu ve benzeri bilimsel çalışmalarla, halklar arasında doğru tarihsel söylemlere, karşılıklı acıları ve yasları paylaşmaya dayalı bir uzlaşma zemininin oluşturulmasına ve gelecek nesiller için daha barışçıl bir ortam yaratılmasına katkıda bulunmayı amaçladıklarını kaydetti. (11 Ocak 2011)

MİLLİ KALKINMA DOSYASI /// Bülent ERANDAÇ /// Ilısu Ve Gap : Bir ”Büyük Türkiye” Hikâyesidir


Bülent ERANDAÇ /// Ilısu Ve Gap : Bir ‘’Büyük Türkiye’’ Hikâyesidir

18 Mayıs 2020

Büyük TÜRKİYE HİKÂYESİDİR ILISU (HES). Temel atma töreninde ben de vardım. Yaptırmamak için iç ve dış bedbahtlar çok uğraştılar. DİCLE’NİN KOLYESİNİ TAKTIRMAMAK İÇİN çok hainlikler yaptılar.

Durduramadılar. Uzun yıllar masada bekleyen bu niyeti (Dicle’nin kolyesi) nihayet bir ILISU FATİHİ TAYYİP ERDOĞAN çıktı. Bitirdi. Milli (Gençlik) Bayramımızda, 19 Mayıs 2020 günü elektrik üretecek ilk tribünler dönmeye başladı. Ilısu’nun tribünleri dönerken, BÜYÜK TÜRKİYE ÇARKLARI DA DÖNECEK.

Ilısu Fatihi Erdoğan, Ilısu’yu milli bütçelerle tamamladı.

Aziz Türk Milleti, kendi göz nuru ile ILISU’ya hayat verdi. Kahraman Türk Milleti, ILISU VE GAP ile ne kadar övünse azdır.

Projeye karşı çıkanların, engelleyen yabancı ve yerli mahfillerin cibilliyetini çok biliyoruz. Yıllarca, Hasankeyf’te toprak altında da kalacak diyerek tarihi eserleri bahane ederek, tezgâh kurdular.

1996’da finansmanının sağlanması için proje yap-işlet-devret modeliyle ihaleye sunuldu. Ancak hiçbir şirket ihaleye katılmadı.

Bunun üzerine 1997’de projenin yapımı için Britanya, Avusturya, İsviçre ve İtalya’dan oluşan konsorsiyum kuruldu; fakat lider şirket, PKK aşkı uğruna çekilmesi üzerine bu ortaklık başlamadan dağıldı.

2004’de Avusturya, İsviçre, Almanya ve Türkiye şirketlerinden yeni bir konsorsiyum kuruldu.

Bu girişime karşı çevreci bazı derneklerle onları destekleyen, kontrollü kaos militanları, proje aleyhinde yoğun bir kampanya başlattılar. Toplanan imzalarla konsorsiyum da yer alan ülkelerin hükümet başkanlarına, Avrupa parlamentosuna ve Avrupa komisyonuna bu projenin durdurulması için başvurular yapıldı; Avrupa basınında çok sayıda yazılar yayınlattılar.

Neden?

Meselenin çevreyi ve kültürel varlıkları koruma adına hareket eden istihbarat örgütlerinin devşirdiği mahfillerin hiç değinilmeyen çok önemli yanı vardı. Ilısu Barajı’yla birlikte buradaki su güzergâhında inşası projelendirilen barajların tamamlanmasıyla geniş bir göl havzası oluşacak. Böylece Türkiye’nin elektrik üretim kapasitesi önemli ölçüde artacak, ülkemizin hızla artan enerji ihtiyacının en elverişli fiyatlarla karşılanmasında bu yeni barajlara büyük ihtiyacı bulunuyordu.

ABD Avrupa- Israil, Fırat ve Dicle suları konusunda Türkiye’yi kilitlemek için Ortadoğu su kaynaklarını uluslararası bir konu haline getirmeye de niyetlenmişlerdi. Yıllarca engellediler.

Kredi vermediler. Uluslararası mahkemeleri manivela gibi kullandılar.

Başaramadılar.

Aziz Türk Milleti, nefes borularını tıkadı, bölücü PKK’yı koruyup kollayanları. Büyük Türk Milleti, eski çağların uygarlıkların miras bıraktığı eserleri tek tek taşıdı yeni ebedi yerlerine. 550 yıllık Zeynel Bey Türbesi, yeni yerleşim yerindeki kültür parkına çoktan taşınırken, tek bir yabancı TV-Gazete orada yoktu.

El Rızk Camisi, Zeynel Bey Türbesi, hamamı, Kasr-ı Rabia’yı omuzlarımızda taşıdık. Görmediler, göstermediler.

Artık, ILISU’nun göllerinde boğulacak Avrupa’nın kuklaları PKK. Umdukları dağlara kar yağacak. Mezopotamya’nın bereketli toprakları üzerine kurulu, Dicle Nehri’nin hayat veren sularını içeren ILISU, tek dişi kalmış, PKK’ye kol kanat geren Avrupa’nın, ABD’nin hayallerini suya gömecek. GAP projesi, Ilısu barajı, kendi imkânlarımızla inşa edildi. Büyük Türkiye, Hem ekonomik çıkarlarımız hem de jeostratejik şartlarımız bakımından bunu başardı.

GAP’IN TILSIMI: KENDİ KENDİNE YETEN TÜRKİYE

İNSANLIK II. Dünya Savaşı’ndan beri yaşanan en büyük felaketle yüzleşiyor. Dünyanın Coronavirüs sonrasında hem siyasi hem de ekonomik olarak yeni bir hal alacağı konusunda kimsenin şüphesi yok.

Salgının sebep olduğu kritik bazı gelişmeler sadece önümüzdeki ayları etkileyeceği gibi olası savaşları da gündeme sokmaya aday görünüyor.

Corona sonrası SU VE GIDA SAVAŞLARINI tetikleyecek yeni gelişmelere dikkatle bakalım…

Koronavırüs gösterdi ki kimse kimseye yardım etmiyor.

İtalya Avrupa’dan yardım istedi, Avrupa Birliği yardım etmiyor.

Bugün sağlıkta yarın GIDA VE SU talebi artarsa ne olacak? YARINLARDA, GIDA VE SU ALMAK İSTEYENE KİMSE YARDIMCI OLMAYACAK.

BİR BÜYÜK TÜRKİYE HİKÂYESİDİR: GAP

GAP kapsamında 22 baraj ve 19 hidroelektrik santrali ile sulama şebekelerinin yapımı planlandı. GAP’ın tamamlanmasıyla 1,8 milyon hektar alanın sulamaya açılması, yılda 27 milyar kilovat-saat hidroelektrik enerji üretimi ile ülke enerji ihtiyacının büyük bir bölümünün karşılanması öngörüldü.

Tarım, sanayi, enerji, ulaştırma, eğitim, sağlık, kırsal ve kentsel altyapı yatırımları ile Bölge’nin ekonomik ve sosyal göstergelerinin ülke ortalamasına getirilmesi, Bölge halkının refah düzeyinin yükseltilmesi hedeflendi.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin sahip olduğu kaynakları değerlendirerek, bu yörede yaşayan insanlarımızın gelir düzeyini ve yaşam kalitesini yükseltmeyi, bölgelerarası farkları gidermeyi ve ulusal düzeyde ekonomik gelişme ve sosyal istikrar hedeflerine katkıda bulunmayı amaçlayan ve uluslararası alanda marka değeri olan bir bölgesel kalkınma projesidir.

GAP, ülkenin hidroelektrik enerji üretimine katkı sağlamaktadır. İşletmeye alınan HES’lerle Bölge’de yılda 20,6 milyar kilovat-saat elektrik üretimi kapasitesi oluşturuldu.

Güneydoğu Anadolu Projesi(GAP) kapsamında bölgede yapımı tamamlanan hidroelektrik santralleri (HES)

Türkiye’nin Hidroelektrik enerjisi üretiminin yarısını karşılıyor.

GAP kapsamında bugüne kadar 19 baraj-HES tamamlandı. Başta "Barajların Efendisi" adıyla anılan Atatürk Barajı olmak üzere, Karakaya, Keban, Birecik, Batman, Dicle ve Kralkızı’nın da aralarında bulunduğu barajlardan elde edilen enerji, Türkiye’nin hidroelektrik enerjisi üretiminin önemli bir kısmına tekabül ediyor.

Güneydoğu Anadolu Projesi’nin temel eksenini oluşturan ve GAP’ın tamamlanmasının ana koşulu olan sulama yatırımlarında çok önemli gelişmeler sağlandı.

Plan döneminde sulama ana kanallarının yapımı gerçekleştirilmiş; 1267,7 km’si 2008-2018 döneminde olmak üzere toplam 1.501,1 km ana kanal hizmete hazır hale getirildi. Sulamaya açılan alan 558.507 hektara ulaşmış; planın sulama hedefi %53 oranında gerçekleştirildi. Halen, 144.120 ha alanı sulayacak şebeke inşaatları devam ediyor.

Son yıllarda GAP Bölgesi’nden yapılan ihracat düzeyinde dikkate değer bir artış olmuş, Bugün 10 milyar dolarlık ihracat buradan yapılmaktadır.

GAP Bölgesi’nde 2006 yılından sonra kurulan 6 üniversite ile birlikte dokuz il de üniversiteye kavuştu. Yüksek lisans ve doktora eğitimini sağlamak üzere 10 enstitü kuruldu.

Bölge’nin diğer bölgelerle, limanlarla, komşu ülkelerle ve bölge içi illerle erişimini sağlayan, ekonomik ve sosyal gelişimini, ticaretini etkileyen ulaştırma altyapısı her yönüyle – karayolu ağı, havayolu ve demiryolu yatırımlarıyla – iyileştirilmiş ve güçlendirilmiştir. Bölge’de illeri birbirine bağlayan tüm ana yollar bölünmüş yol olarak tamamlanmış, otoyol bağlantısı kurulmuş ve 8 havaalanı ile tüm illerin hava ulaşımı sağlanmıştır. GAP Bölgesi’ndeki Türkiye’nin en büyük kargo havalimanı Şanlıurfa’dadır.

SONUÇ

MİLLİ VE YERLİ TÜRKİYE PARADİGMASI ÇOK ÇOK ÖNEMLİ. KENDİ KENDİNE YETEN TÜRKİYE, ALLAH’IN LÜTFU FIRAT-DİCLE’YE SAHİP TÜRKİYE. KENDİ MİLLİ İLACINI YAPAN TÜRKİYE. MİLLİ SİLAHLARINI YAPAN TÜRKİYE, 21. YÜZYILIN BÜYÜK TÜRKİYE’Sİ OLARAK AVRASYA’NIN KADERİNE HÜKMEDECEKTİR.

MİT DOSYASI /// ASIM ÖCAL : MİT İN TARİHİ VE İSTİHBARAT HİKÂYELERİ – BÖLÜM 4-


ASIM ÖCAL : MİT İN TARİHİ VE İSTİHBARAT HİKÂYELERİ – BÖLÜM 4-

E-POSTA : gazeteciasim

08 Mayıs 2020

Bugün yaşanan MİT mücadelesine baktığımızda aslında geçmişten bir fark gözükmüyor. Her gelen iktidar ya MİT i kendi çıkarları için kullanmış ya da bu birimin dışında kendine hizmet edecek bir servis ağı kurmaya çalışmıştır. Amaç kendi iktidarlarını sağlama almaya çalışmaktır. Menderes, Özal, Çiller, Erdoğan hep aynı yolu izlemişlerdir.

Örneğin Adnan Menderes in teşkilatı kendi muhalifleri için bilgi toplamada kullandığı hatta bunun için özel büro kurduğu bilinmektedir.

O dönem gazinoculuğa yeni başlayan Fahrettin Aslan milletvekillerinin gece hayatlarını dosya halinde toplar dönemin İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay aracılığıyla MENDERES’e ulaştırırdı. MENDERES bu dosyaları muhaliflerine şantaj olarak kullanırdı.

Ancak daha sonra fark edildi ki birileri de MENDERES i dinliyor.( bu gün de benzer şeyler yaşanıyor ) Menderes in gönül ilişkileri ile ilgili dedikodular çoğalınca, Menderes Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur’a araştırmasını ister. Bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkar ki, dinleme servisi çalışanları Amerikalıların eline geçmiştir. Dinleme istasyonlarını kuran Amerikalılar, burada çalışanları, özellikle de telefon dinlemesinde görev yapan memurları maaşa bağlamışlardır.

Müsteşar KORUR, raporunda, Amerikalıların MAH a hâkim olduklarını, İstanbul’daki MAH okulunun, servisin İstanbul örgütünün ve Yeşilköy’deki soruşturma teşkilatının Amerikalılardan alınan paralarla döndürüldüğünü belirtir. Amerikalılar paraları doğrudan ilgili servis amirine ve çalışanlarına, zarf içinde vermektedir. Para karşılığında iş isterler.

1956 da yapılan bu soruşturma sırasında ortaya çıkar ki, MAH a, Amerikalılar – belirlenebildiği kadarıyla – ayda 100 bin, İngiliz gizli servisi 30 bin, Fransızlar 7-8 bin, İtalyanlar da 4 bin lira vermektedirler. MENDERES Müsteşarına şu talimatı verir: ‘ keselim ilişkiyi. Yalnız, Amerikalıları darıltma yalım. Bize yapacakları para yardımını malzeme olarak yapsınlar.’

Bunun üzerine Amerikalılardan para alımını destekleyen ve uygulamayı başlatan MAH başkanı Behçet Türkmen, Bağdata elçi olarak atanır. Yıllar sonra da Coca Cola şirketinin Türkiye Temsilcisi olarak görev yapar. Oğlu İlter Türkmen de 12 Eylül döneminde Dış işleri bakanlığı görevinde bulunmuştur.

Çok eleştirilen CIA ile ilişkiler ilk 1950 den sonra başlamıştır. Bu işbirliği Türkiye’nin istihbarat faaliyetlerini zayıflatmıştır. Önemli istihbaratlar CIA tarafından Türkiye ye ikram edildiği için, ne sunulmuşsa onu yemişiz. Bu da Türkiye’nin kendi bünyesinde yapmış olduğu istihbarat faaliyetlerini zayıflatmıştır. Yani bize hazır sunulduğundan bu alanlarda gelişememiş iz.

1970 den sonra Almanlarla ilişkiler ilerletilmiş MİT e bilgisayar ağının kurulması sırasında Almanlar yardımcı olmuşlardır. Sistem ihraç eden ülke olarak Almanların bu yolla MİT i dinlediği ve izlediği zaman zaman iddia edilmiştir. Aslında Almanlar veya Amerikalılar aktardıkları teknik malzeme açısından hiçbir zaman birinci sınıf, kontrol edemeyecekleri ekipmanı kimseye vermezler. Bütün gizli servisler bir diğerine aktardıkları teknik malzeme açısından karşı tarafı denetleye bilecekleri araçları yeğlerler. Verilen teknik yardım son teknolojiyi kapsamaz demode olmuş aletler teknik yardım ve pazarlama kapsamında hibe edilmekte veya satılmaktadır.

Türkiye dış istihbarat açısından başka ülkelere hep bağımlı kalmıştır. Bu bağımlılık Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail gizli servislerine karşı olmuştur. Onlardan gelen dış istihbarat çoğunlukla kontrol edilmemiş ve doğru kabul edilmiştir. Oysa bu pek çok alanda hatalı bilgilenmenin ötesinde, yanlış yönlendirmelere açık olunmasını ortaya çıkarmıştır.

ASIM ÖCAL

İSTİHBARAT DOSYASI /// Asım Öcal : İstihbarat Hikayeleri – BÖLÜM 2…Cemile Hanım /// BÖLÜM 3 : Musatafa Sagir


Asım Öcal : İstihbarat Hikayeleri – BÖLÜM 2 – Cemile Hanım

E-POSTA : gazeteciasim

29 Nisan 2020, 22:49

Geçen yazıda M:İ:T ‘in kuruluş tarihiyle ilgili kısa bir özet yapmıştım. Bu sayıda ise bir istihbarat hikâyesi anlatacağım.

Kurtuluş savaşının kahramanları sadece cephede savaşan askerler değildir. O günün yurtseverleri canları pahasına mücadele etmiş Anadolu İhtilal inin kazanılması için silah kaçırmış, istihbarat toplamıştır. Profesyonel olmamalarına rağmen çok iyi bir istihbarat ağı kurmuşlar, bu amaçla hamal, tablacı, yankesici v.s her kesten her kesimden insanlar mücadeleye katılmışlardı.

Eski Atina büyükelçisinin kız kardeşi olan, iyi bir eğitim görmüş,26 yaşındaki CEMİLE hanım da bu gizli kahramanlardan biridir.

Şimdi CEMİLE hanımla ilgili bir anı anlatacağım:

Anadolu’nun paylaşımı sonrası İngilizler daha önce anlaştıkları İtalyanlar ve Fransızlara kazık atmışlardı. Bu nedenle Fransızlar Anadolu’daki İngiliz egemenliğine kendi çıkarları açısından karşı oldukları için, zaman zaman Türk gizli örgütlerine yardım etmişlerdir.

Yıl 1921,İngiliz gizli servisinin İstanbul’daki liderlerinden Binbaşı HEY tokatlıyan otelde Fransız servisinin ikinci bürosunun şefi Albay BLANC’ı bir Türk kadınıyla görmüş ve merak etmiştir. Sadık arkadaşı Cengiz den kadının kimliğini öğrenmesini ister. Cengiz in getirdiği bilgilere göre Tokatlıyan Oteli’nin terasında Albay BLANC ile oturan kadının adı CEMİLE hanımdır. Türkiye’nin eski Atina Büyükelçisinin kız kardeşidir. Kadın BLANC ile eğlenmemekte, görevini yerine getirmektedir. Görevi, BLANC ile Anadolu’ya yapılacak silah sevkiyatını konuşmaktır. Binbaşı HEY İngiliz servisini alarma geçirir. Fransız albay silah sevkiyatında yakalanacaktır. Tabi CEMİLE hanımın da gözünün yaşına bakılmayacaktır.

İngiliz ajanları Boğaza doğru yol alan, görünüşte masum bir Fransız Şilebini belirlemiş ve gözaltına almışlardır. Şilebin kaptanı ile CEMİLE Hanım arasındaki bir görüşme de İngilizlerce saptanmış ve bir kısmı dinlenmiştir. Boşaltma ertesi gece yapılacaktır ve CEMİLE’NİN ışık işaretleri Fransızlara yol gösterecektir. İngiliz Binbaşı CEMİLE nin göz hapsine alınmasını ve sıkı bir şekilde izlenmesini ister.

Beklenen gün gelmiştir. HEY ve aynı teşkilattan Albay MAXFİELD o gün Tarabya Palas’ın bahçesinde diğer ajanlarla birlikte CEMİLE hanımın çıkışını beklemektedir. CEMİLE gece saat 21.00 de otelden süzülerek, kapıda kendisini bekleyen arabaya biner. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaktadır. Otomobilin şoför koltuğunda Albay BLANC ın bir adamı vardır.

Otomobil hızla hareket eder. Arkasında İngiliz gizli servisinin araçları bulunan Fransız otomobili, İstanbul’un eski mahallelerinden birinde, Albay BLANC ın randevu yeri olarak kullandığı bir evin önünde durur. CEMİLE koşarak eve girer, birkaç dakika sonra çıkar. Takip devam etmektedir. Bu sırada Boğazdaki Fransız şilebi bütün lambaları sönük olarak karanlıkta yol alır. CEMİLE kıyıya varır, bir süre sonra CEMİLE ile şilep arasında beklenen ışık işaretleri başlar. CEMİLE yi takipteki dört İngiliz arabasındaki kişiler iner ve siper alırlar.

Binbaşı HEY, müdahaleye hazırlanırken üzerlerine çevrilen ışıldağın aydınlatmasıyla irkilir. Bu sırada yaylım ateş başlamıştır. İngilizler karşılık verir. Bir süre devam eden ateş sırasında isabet alan ışıldak kırılır. Silahlar susar. HEY, CEMİLE nin arabasına doğru koşar, öfkeyle bağırmaya başlar. Şoför soğukkanlı şekilde kendisinin bir Fransız olduğunu ve arabada da bir Türk diplomatının kız kardeşinin bulunduğunu belirterek, ‘ ben hanımın şoförüyüm. Işıldağımızı neden kırdınız?’ Diye sorar. İngiliz’in şaşkın bakışları arasında şoför devam eder: ‘ bizim hanımın romantik kaprisleri vardır, Fransız gemisinde kaptan olan sevgilisine, projektörün ışıklarıyla veda edeceğine söz vermişti. İşte kırdığınız o projektördür.’

HEY, sırılsıklam bir durumda, ne yapacağını bilmeden, herkesi gözaltına alıp, yaralı adamlarını toplayıp merkezine döner. CEMİLE yi bir büroya alır. Aydınlık odada CEMİLE hanımın peçesini kaldırır. Önce sararır, sonra morarır. Karşısında BLANC ın ortağı CEMİLE değil, adının Ahmet olduğunu gülerek söyleyen bir Arap durmaktadır. İngilizler için iş işten geçmiştir. CEMİLE hanım bir başka sahilde boşalttığı silahları çoktan Anadolu yollarına çıkarmıştır bile.

İşte bir macera filmini aratmayacak olaylarla dolu o günlerde kurtuluş savaşı böyle kazanılmıştır.

ASIM ÖCAL : İstihbarat Hikayeleri – BÖLÜM : 3 – Musatafa Sagir

02 Mayıs 2020, 13:52

Kurtuluş savaşı sırasında meydana gelen casusluk olaylarının en ilginçlerinden biri de Mustafa SAGİR olayıdır.

1921 yılı başlarında İstanbul’a orta boylu, yakışıklı, kırmızı suratlı bir Hintli gelir. Adı Mustafa SAGİR dir çok iyi Türkçe ve İngilizce konuşur. Tepebaşında İngiliz sarayının yakınındaki bir otelde kalır ve İstanbul’a gizli geldiği söylenir.

SAGİR bir süre sonra, İngilizce dersler vererek, odasına Mustafa Kemal, Enver ve Cemal paşaların resimlerini asarak dikkat çeker. Şehzadebaşı’nda tuttuğu evin kapısında ise Türk ve Hint Uhuvvet-i İslamiye Cemiyeti yazar. Karakol örgütünün önde gelen bazı subaylarıyla iyi dostluklar kurmuştur

Kuvvayı Milliyecilerle girdiği ilişkiler nedeniyle İngilizlerce tutuklanır. Ancak bunlar düzmecedir. SAGİR bir İngiliz casusudur. Bunu anlamayan İstanbul gizli servisi on yedi günlük esareti sonunda SAGİR’i kaçırır. Karakol örgütü vasıtasıyla Anadolu’ya geçirir.

Hintli casus kaçışından sonra gittiği her yerde kahraman gibi karşılanarak Ankara’ya kadar getirilir. SAGİR Ankara da Kılıç Ali Paşa, Ankara Valisi, Polis müdürü ve milletvekilleri tarafından karşılanır.

Adnan Adıvar ile görüşür. İstanbul üzerinden İsveç kanalıyla Hindistan’a ileteceği raporlar bulunduğunu, bunun için kendisine olanak yaratılmasını ister. Ankara da Hürriyet otelinin en üst katına yerleşen SAGİR, kendisini Hintli Müslümanların lideri olarak tanıtır.

SAGİR Mustafa Kemal tarafından kabul edilir ve kendisinin TBMM genel kuruluna takdimini emreder. TBMM Mustafa SAGİR’i büyük bir gösteri içinde alkışlarla karşılar. İlk raporlarını İstanbul’a geçer, bunları açık bırakmaya özen gösterir. Okunan metinlerde görünen bir şey yoktur.

Mustafa Kemal, SAGİR’e ilgisini devam ettirir, onun namına Hintli Müslümanlara telgraflar çeker. Adnan Bey ile arası iyi olan SAGİR yakalanabileceğini aklına hiç getirmez. Gönderdiği metinler uzmanlarca incelenince, görünen yazıların altında, görünmez mürekkeple yazılmış metinler bulunduğu ortaya çıkar.

Bir süre sonra geçtiği mesajlara yanıt gelmeyince Adnan Bey’e giderek durumu aktaran SAGİR için artık oyun bitmiştir. Adnan Bey çekmecesini açıp SAGİR in şifreleri çözülmüş mektuplarını gösterir ve tutuklatır. Kaldığı yerde yapılan aramada gizli dolaplarda çok sayıda evrak ile patlayıcı madde ve tabanca bulunur. On günlük sorgusu sonunda SAGİR itiraf ederek şunları söyler.

‘ Lawrence, Osmanlı İmparatorluğunu altınlara dayanarak yıkmıştı. İngilizler beni de milli hükümeti tabanca ile ortadan kaldırmakla görevlendirdiler. Maksadım Mustafa Kemal Paşayı öldürmekti. Bununla Türklerin Kurtuluş Savaşı duracak, milli hükümet yıkılmış olacaktı. Fakat başaramadım. Diğer arkadaşlarımın hiçbir şeyden haberleri yok, suikast planı benden başka kimse tarafından bilinmiyordu. Mustafa Kemal Paşa yı da Afgan Kralını öldürdüğüm gibi öldürecektim’

Mustafa SAGİR’i Ankara da kurulu bulunan istiklal mahkemesi yargılar ve idama mahkûm eder. SAGİR idam edildikten sonra, vasiyeti niteliğinde bıraktığı bir mektup İngiliz Konsolosluğu’na isteği üzerine iletilir. Mektupta şunlar yazılıdır;

‘ İngiltere hükümetinden aldığım vazifeyi sadakatle yaptım. Mahkeme sırasında her şeye rağmen İngiltere hükümetine ait hiçbir sır vermedim. Okuldaki kardeşimi İngiltere hükümetinin himaye ve şefkatine bırakıyorum’

SAGİR i ele veren, onunla İstanbul’daki İngiliz ajanları arasındaki rapor alışverişini sağlayacak olan Ferit Cavid tir. Cavid İngilizlerle temastan önce durumu Mustafa Kemal ve istihbarat komisyonu başkanı Rıza Bey’e bildirmiştir.

Bu olaydaki başarısızlığından ötürü gizli servis karakol örgütü kapatılır.

ASIM ÖCAL

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : “Çırpınırdın Karadeniz” Türküsünün Hikayesi


"Çırpınırdın Karadeniz" Türküsünün Hikayesi

Sizce "Çırpınırdın Karadeniz" Azerin’e ait bir şarkı mı? Tabi ki tüm Türklere ait fakat Azerin bu şarkıyı söylemeden önce bu şarkı yalnızca bir anonimdi. Sonra da onun şarkısı oldu. Ama Azerin anlatıyor; şanlı tarihin şanlı şarkısının hikayesi bilinmezse bu atalarımıza büyük ayıp olur. Gelelim bu şanlı türkünün hikayesine.

Çırpınırdın Karadeniz Türküsünün Hikayesi

Çırpınırdın Karadeniz şiiri, 1914 de Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesini büyük bir merakla ve heyecanla izleyen Azerbaycan şairi Ahmet Cevat Hacıbeyli tarafından yazılmıştır.

Bu şiir, Nuri Paşa’nın kumandasındaki Osmanlı askerlerinin Azerbaycan Türklerini Ermeni ve Rus soykırımından kurtarmak için yaptığı fedakârlığa atfen bestelenmiştir. Gence de yazılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Ahmet Cevat, Türkiye’ye gelerek Çanakkale başta olmak üzere çeşitli cephelerde Türk düşmanlarıyla savaşmıştır. Ermeni mezalimine uğrayan Kars, Ardahan ve Oltu’ya “Bakü Müslüman Cemiyeti Hayriyesi” adlı kuruluş kanalıyla gelmiş ve uzun süre kalarak, yetimleri ve açları doyurmuş, giydirmiştir.

Hikaye, İçeri Şehir ya da eski Kale Şehir Bakü’de geçer.

Epeyce yürüdükten sonra, çınar ağaçlarıyla gölgelenen bir meydana geldiler. Meydanın karşısında eski tarihi bir konak vardı. Emrah, “İşte bu bina dayı seni tanıştıracağım insanlar buradalar şu anda, haydi gidelim bizi bekliyorlar.” dedi.

Emrah’la dayısı Mürsel, konağın kapısına gelir gelmez daha kapıyı vurmadan kapı açıldı. Ev sahibi, Emrah’ı öz kardeşi gibi sarılıp öptü. Mürsel’e baktı. “Bu efendiyi bir yerlerden tanıyorum ama şimdi çıkaramadım” dedi. “Hele buyurun içeri girin konuşur tanışırız.”

Konuklar içeri girip ev sahibinin çalışma odasındaki sedirlere oturdular. Mürsel, “Ben sizi tanıyorum” dedi. “Kars’ta, Sarıkamış’ta, Ardahan’da Kardeş Kömeği Derneğinden. Ben o zaman yüzbaşıydım. Yüzbaşı Mürsel Ahıska’lı Hasan Ağa’nın oğlu.”

Bu vefalı adam eski dostunu karşısında böyle görünce çok üzülmüştü. “Hey gidi seneler hey” dedi. “İnsanları nasılda değiştiriyor.” İki koca adamda ayağa kalktılar birbirlerine hasret kalmış küçük çocuklar gibi sarıldılar.

Emrah, sevinçle ikisini seyrediyor, başını sağa sola sallıyordu. İçi mutlulukla dolmuştu. Orada bulunanların hepsi hayatlarının bir dönemini, topraklarını, sevdiklerini çok uzaklarda bırakmış, bezgin, yürekleri sızılı ve yorgunlardı. Yinede her şeye rağmen eski dostlar birbirlerini bulmanın heyecanı içinde sohbet ettiler, yemek yediler, kahvelerini içerken; ev sahibi Üzeyir Bey, bir kitaba uzandı. Arap harfleriyle basılmış bu antolojinin sayfalarından birinin arasına kalem koymuştu. Okumaya başladı. Okuduğu şiir, Azerbaycan’ın İstiklal Şairi Ahmet Cevat’ındı.

Üzeyir Bey durdu. Kıtayı bir daha okudu. Kâğıda çizdiği resme baktı. Sonra piyanonun üstündeki resme baktı. Taşbasması resim ona Türkiye’den gönderilmişti. Hamidiye’nin resmiydi. Türklerin gururu gemi, Sivastopul’u bombalayan, Yunan Harp gemilerini bombalayan gemi… Odada bulunanlar merak etmişlerdi. Üzeyir Bey, büyülenmiş gibi neye bakıyordu? Herkes ayağa kalkmış piyanonun üstündeki resme bakmaya başlamışlardı.

Üzeyir Bey konuklarına “Bugün 8 Eylül” dedi. “Türk Ordusu bir aydan fazladır harp ediyor. Ordularımız İzmir’e yaklaştı diye yazıyor gazeteler. Tanrım sen kötü gün gösterme, ordumuzu muzaffer eyle, kalemizi koru” diye dua etti. Hep bir ağızdan amin dediler.

Üzeyir Bey ayaktayken piyanonun tuşlarına bastı. Bir segâh nağme üstünde parmaklarını dolaştırdı. Sonra oturdu. Gözünü Hamidiye’den ayırmadan tuşlarda parmaklarını gezdirmeye başladı. Yüreğinden gelen coşkuyla Ahmet Cevat’ın mısralarını söylüyor nağmesini çalıyordu.

Misafirler büyülenmiş gibi dinliyorlardı. Birden odanın kapısı tıklandı. Çalıp söylemeyi kesti. Gelen yabancı değildi. Can dostu arkadaşıydı. Yeni gelen dost misafir, oradakilerin buğulu gözlerini, titreyen dudaklarını görünce telaşlandı. Konukların ellerini sıkıp, hal hatır sorduktan sonra döndü merakla “Üstat ne oldu? İyi misin?” diye sordu.

Üzeyir Bey, “Hiiç! Dostum iyim. Korkacak bir şey yok merak etme” dedi.

Adam piyanonun başına geldi, notaya baktı, melodiyi içinden okudu, güfteyi görünce çok endişelendi. “Üstat böyle şeyler yazılır mı? Adamı sürerler, hapislerde çürütürler, belki de asarlar” dedi.

“Evet! Dostum deliyim. Burada bulunanların hepsi de delidir. Vatanının, milletinin, namusunun delisi,” dedi. Bu cevabı alan misafir, odadakilere şöyle bir baktı. Hepsi gözlerini yere indirdiler. Cebinden çıkardığı, kırmızı boncuk üzerine ay yıldız işlemeli tespihini öptü.

“Eh öyleyse ben de deliyim! Çal”

Üzeyir Bey, bu şiiri bestelediğinden beri hayatının hiçbir döneminde böyle çalıp söylememişti bu eseri. Odadakiler de katılmıştı hep bir ağızdan üç dört kez çaldılar söylediler. Neredeyse sabah olmak üzereydi. Hiç birinin gözüne uyku girmiyordu. Türk Ordusu Yunan’ı önüne katmış kovalıyordu. İzmir’in kurtuluşu an meselesiydi.

O sabah bir ara konağın önündeki meydanda bir hareketlenme olduğunu fark ettiler. Topluluk gittikçe kalabalıklaşıyor ve evin önüne doğru geliyordu. Halk bağırıyordu. Camı açıp dinlediler.

”Üz-ze-yir Beyyy! Gözümüz aydııınnnn!” Üzeyir Bey telaşlanmıştı. “Ne oldu? Niye bağırıyorsunuz sabahın bu saatinde?”

Kalabalık, hep bir ağızdan haykırdı. “Telgraf geldi, ordumuz galabe geldi! Türk Süvarileri, İzmir’e girmiş, Yunan askeri kaçıyor! Onlar kovalıyorlar!”

Odada bulunanların hepsi sevinç ve coşkuyla birbirlerini kutladılar, sarıldılar, kiminin gözleri dolmuş, elini yüreğinin üstüne koymuş, sevinç çırpıntılarını dinliyor. Kimisi de göz yaşlarını koyuvermişti.

Üzeyir Bey piyanonun başına geçti, bir daha çaldı hep bir ağızdan okumaya başladılar. Dağ pınarlarının sesi gibi bir ses yayıldı odaya. Bu sadece bir türkü değildi, geceyi yaran ışık gibiydi. Yükselen notaların her biri yüreklere dokunuyordu. Mürsel, daha önce hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden bu kadar etkilenmemişti.

Bu adamın önünde diz çökmek, eline sarılıp öpmek istiyordu. Ama durdu, yanaklarından dökülen yaşları bastırmaya çalıştı. Emrah anlamıştı dayısının ne yapmak istediğini. Eğildi Üzeyir Beyin ellerine sarıldı ve öptü. Dayısına baktı. Mürsel memnun oldum der gibi gözlerini kırptı yeğenine. Onları bu derece etkileyen eser şuydu:

Çırpınırdın Karadeniz…

TARİH /// Türk İşi Dondurma Filminin Gerçek Hikayesi : “Broken Hill Çatışması”


Türk İşi Dondurma Filminin Gerçek Hikayesi : ”Broken Hill Çatışması”

Geçen yıl gösterime giren ”Türk işi dondurma” isimli Türk filmi, konusu yüzünden büyük ilgi uyandırdı ve toplumun dikkatini çekti.

Filmin konusu kısaca şöyle:

Avustralya’da yaşayan biri dondurmacı diğeri deve bakıcısı olan 2 Türk, Çanakkale savaşının başladığını öğrendikten sonra savaşa katılmak isterler ama İngiliz hükümeti, Avustralya dışına çıkmalarına izin vermez. Bunun üzerine 2 Türk vatansever bir plan yaparlar ve Çanakkale’ye Anzak askerlerini taşıyan treni durdurmaya karar verirler. Trene bir silahlı saldırı düzenlerler ve 56 saat boyunca Trendeki askeri birlikle kahramanca savaşırlar.

Filmde anlatılan bu olağanüstü hikaye, herkese aynı soruyu sordurdu: ”Acaba anlatılan olay gerçek mi?”

Bu sorunun cevabı hem evet, hem de hayır. Evet çünkü 1915 yılında Avustralya’da bir trene saldırı gerçekleşiyor. Ancak trene saldıranlar Türk değil 2 Afgan. Ayrıca saldırdıkları Tren askeri bir Tren değil sivilleri taşıyan bir Tren

Broken Hill Saldırısı Failleri Gül Muhammed ve Molla Abdullah’tan Geriye Kalan Mavzerler ve Osmanlı Bayrağını Taşıyan Dondurma Tezgâhı

Şimdi bu ilginç tarihi olayın ayrıntılarına geçelim…

Olay, Avustralya’nın Broken Hill kasabasında gerçekleşiyor. Broken Hill, Avustralya’nın Yeni Güney Galler bölgesinde olan küçük bir madenci kasabası.

Bu kasabada 2 Afgan göçmen yaşamaktaydı. İsimleri Kul Badsha Muhammed ve Molla Abdullah

Molla Abdullah, 1855 yılında Pakistan’ın İndia şehrinde dünyaya geldi. 1890 yılında Avustralya’ya deve taşımacılığı işi yapmak için göç etti. Deve taşımacılığı işini organize eden kişi de Abdul Wade isimli bir Afgandı

Molla Abdullah, Hindistan’da medrese eğitimi almış bir Müslümandı. Bu yüzden Avustralya’ya göç ettikten sonra buradaki Müslümanların da dini önderliğini yaptı.

Pikniğe yük treni ile giden çoğu kadın ve çocuklardan oluşan katar.

1910 yılına kadar deve taşımacılığı işini yapan Molla Abdullah, 1910 yılından sonra et kesimi işine girdi.Ancak devletten izin almadan hayvan kesimine başladığı için birkaç kez para cezasına çarptırıldı. Ayrıca mezbahasına domuzlar getirilince, hükümete karşı kin ve öfke beslemeye başladı. Saldırıdan sonra bulunan yazdığı notta bu öfkesini ifade ettiği görülmüştür.

Kul Badsha Muhammed ise okuma yazma bilmeyen bir Afgandı. Bir süre deve sürücülüğü işini yaptı. Ancak motorlu taşıtların artması yüzünden deve sürücülüğünü bırakıp seyyar dondurmacılık yapmaya başladı. Kul Muhammed farklı zamanlarda 4 kez İstanbul’a gelmiştir. Yani Osmanlı’yı bilen bir Afgandı.

Tarihe Broken Hill saldırısı olarak geçen saldırıyı gerçekleştirenler işte bu 2 Afgandır.

Saldırı şöyle gerçekleşmiştir:

1 Ocak 1915 tarihinde Broken Hill’den Silverton’a piknik için yola çıkan ve 1200 kadın ve çocuğu taşıyan 40 vagonlu bir yük treni, Broken Hill’den 3 km uzakta Beyaz kayalıklar bölgesine geldiğinde 2 Afgan tarafından saldırıya uğrar ve 4 kişi ölür 7 kişi yaralanır. Ölenlerin isimleri Alma Priscilla Cowie (17), William John Shaw (46), Alfred Elton Millard (31) James Craig (69) dir.

Saldırıda 17 yaşında hayatının baharında öldürülen Alma Priscilla Cowie

Saldırı sonrası halkın ateşe verdiği Alman kulüp binası

Saldırıda Molla Abdullah ve Kul Muhammed 90 dk boyunca olay yerine gelen güvenlik güçleriyle çatışır. Çatışma sonucunda Molla Abdullah olay yerinde ölür. Kul Muhammed ise kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeder.

Morg önünde saldırıda hayatını kaybedenler.

Sivilleri taşıyan bir trene silahlı saldırının gerçekleşmesi halkta büyük infial yaratır ve yakınlardaki Alman barını ateşe verirler. Aslında olayın Almanlarla bir ilgisi yoktur. Trene saldıran Afganlar, ellerinde Türk bayrağı taşıdığı için saldırıyı Türklerin yaptığı zannedilmiştir. Bu yüzden halk, saldırının intikamını almak için Türklerin müttefiki Almanlara ait olan bir barı yakmıştır.

Ertesi gün olayı haber yapan Avustralya basını da saldırganların taşıdıkları Türk bayrağı yüzünden “Broken Hill’de Ölüm Saçan Türkler”, “Türkler Piknikçilere Saldırdı”, “Broken Hill Muharebesi: Türkler ve Avustralyalılar”, “Broken Hill’de Heyecan Uyandıran Olay: Fanatik Türkler” vb. başlıklar atmışlardır. Saldırganların Afgan olduğu olaydan birkaç gün sonra anlaşılmıştır

Barrier Miner Gazetesi 1 Ocak 1915

Broken Hill Çatışması Duvar İlanı

Molla Abdullah ve Kul Muhammed’in ölümünden sonra Molla Abdullah’ın yazdığı tahmin edilen 2 Urduca diliyle yazılmış not bulunur. Notta hayvan kesimi için kendisini rahatsız eden Hıfs-ı Sihha Müdürü’nü öldürmek istediklerini, bunun dışında kimseye kin ve düşmanlıklarının olmadığını, herhangi bir örgüte mensup olmadıklarını ve padişahın cihad çağrısına uyduklarını yazmışlardır.

Molla Abdullah’ın yazdığı mektubun tam metni şöyledir:

“Ben Allah’ın önünde zavallı günahkar bir kulum ve onun merhametini istiyorum. Bu ülkede yaşayan fakir biriyim. Bir gün belediye denetçisi beni suçladı. Bir başka gün ben ona yalvardım yakardım, beni dinlemedi. Sinirli bir şekilde oturup derin derin düşünürken Gül Muhammed geldi. Kendi üzüntülerimizi birbirimize anlattık. Kendi isteğimle onun planlarına katıldım ve Allah’tan benim için kolay bir ölüm olmasını istedim, dinim açısından. İkimizin de kimseye bir düşmanlığı yok. Padişaha ve Kur’an’a karşı gelmek istemiyorum sadece denetçiye karşı bir kinim vardı, önce onu öldürmek istedim, başka kimseye kinim yoktu.”

Kul Muhammed’e ait olan ancak Molla Abdullah’ın yazdığı mektubun metni de şöyledir:

“Merhametli olan Allah ve Peygamberi Muhammed’in adı ile. Bu zavallı günahkar Sultan’ın bir kuludur. Benim adım Gül Muhammed, Sultan Hamid Han’ın mekanını 4 defa ziyaret ettim savaşmak için. Sultan tarafından imzalanmış emri ve mührü elimde, kemerimde şimdi, eğer silahla ya da tabanca mermileri ile yok olmazsa üzerimde bulursunuz. Sizin adamlarınızı öldürmem gerekiyor kendi inancıma ve Sultan’ın emrine göre. Kimseye karşı düşmanlığım yok bunu da kimseye danışmadım ve bilgilendirmedim. İnananlara elveda.”

Kul Badsha Muhammed ve Molla Abdullah’ın yazdıkları not

Notlarda bir gariplik vardır. Kul Muhammed’in notunda Sultan Abdülhamid’ten emir aldıkları yazar ama 1915 yılında padişah Sultan Reşad’tır. Bu da saldırganların terör eylemine Osmanlı’yı karıştırmak için yalan söylediklerini düşündürmektedir.

Çünkü bir görüşe göre saldırıyı gerçekleştiren Avustralya hükümetidir. Bu iddianın nedeni ise gönüllü asker toplamakta zorlanmalarıdır.

Broken Hill Tarih Kurumu üyesi Gordon Densie, Avustralya’nın asker toplamakta zorlanışını şöyle anlatır:

”Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü bulmaları gerekiyordu. Askere gönüllü alıyorlardı,mecburi hizmet yoktu, Avustralyalılar zorunlu askerliğe izin vermiyordu. Özellikle bubölge insanları çok duyarlı idi. O inanış o kadar güçlüydü ki kasabadan savaşa gidengönüllüleri taşıyan trenleri taslayıp camlarını kırıyorlardı. Onların savaşa gitmelerine karsı gösteri yapıyorlardı. Çünkü savasın onlarla ilgisi olmadığını biliyorlardı”

Asker toplamakta bu kadar zorluk çekiyorken böyle bir olay gerçekleştirerek halkta Türklere karşı bir kin ve öfke uyandırmak istemiş olabilirler. Zira bu olaydan sonra orduya gönüllü katılımlar bir anda artmıştır

Saldırı Avustralya’nın komplosu mu? Yoksa iki Afganın bağımsız eylemi mi? Bugüne kadar anlaşılamadı ama Broken Hill saldırısı tarih sayfalarında yerini aldı

TIBBIYELİ HİKMET

KAYNAK : https://tibbiyelihikmet.com/2020/01/04/turk-isi-dondurma-filminin-gercek-hikayesi-broken-hill-catismasi/