KISA ÖYKÜLER : Notre Dame’ın Kamburu kitabının hikayesi – QUASİMODO ÖLDÜ !!!


Naci Kaptan / 16.Nisan 2019

BÖLÜM I

Notre Dame’ın Kamburu kitabının hikayesi 1482li yıllarda Paris şehrinde geçer . Çan sesleri ile güne başlayan halkın önemli bir gün olmadığı halde çanlar neden çalmaktadır.O gün için herhangi bir kutlama veya bir idam günü olmadığını düşünen halk şaşkınlık içinde güne başlar.

Öykümüze devam edelim ;

Sene 1480
Yer Paris

Yağmurlu , karanlık bir gece idi . Dar ve karanlık sokakta gölgelere karışmış zayıf bir kadın , güğsüne bastırdığı bohçayla ses çıkartmadan ve endişeyle çevresine bakınıyor ve yağmurdan korunmak için saçak altlarına yakın yürüyordu . Ara sokaktan katedralin olduğu büyük meydana çıktı ve köşenin karanlığında durarak çevresine baktı . Meydandan geçen yaşlı bir adam ve bir karı kocanın yan sokağa girerek gözden kaybolmalarını bekledi. Ayak sesleri karanlığın içine karışarak kayboldu . Kadın bohçayı göğsüne daha sıkıca bastırarak katedralin orta avlusuna süzüldü . Karanlıkta kalan yüksekçe bir mermerin üzerine göğsündeki bohçayı yavaşça bıraktı . Bohçanın içinden hırıltılı bir bebek nefesi geliyordu . Gözlerinden süzülen yaş yağmur damlalarına karıştı . Dua etti , koşar adımlarla yine geldiği gibi karanlıklara karışıp kayboldu.

Kadının adı Gudule idi , hemşirelik yapıyordu . Çok yoksuldular . Dört sene önce doğum yapmış ve bir kız çocuğu dünyaya getirmişti . Hasta ve ateşle yatarken çingeneler kız çocuğunu çalarak yerine sürekli ağlayan , çirkin bir erkek çocuğu bırakmışlardı

Fransada yaşamın çok zor olduğu halkın ağır vergiler altında inlediği zamanlardı . Halk arasında Vergi memurları için şöyle deniyordu: Köylü şeytanı resmetse onu vergi tahsildarı kılığında resmeder köylü mızraklarının hedefinde vergi tahsildarları vardı .

Otlaklarından bataklık bölgelerine kadar Fransa, köylülerden tüccarlara farklı toplumsal sınıfların kan kıyamet vergi isyanlarına tanık olduğu zamanlardı .. Vergilere isyan eden tüccarlar, ittifaka girdikleri köylülere ihanet edip,köylülerin taleplerini yok saydığı , soyluların krala karşı birlikte çıktıkları yolda taraf değiştirip köylüleri katlettiği insanların güce tapındığı yoksullara yaşam hakkı tanınmadığı zamanlardı .

Yokluk yoksulluk adaletsizlik hüküm sürüyordu .Köylülerin toprakları Senyörlere , düklere ,Lordlara ait idi . Topraksız köylüler büyük kentlere göç ediyordu . İşte bu şartlar altında yoksul hemşire Gudule ,çalınmış kızına karşılık kendisine terk edilen erkek çocuğuna bakamamış ve katedralin avlusuna bırakmıştı . Hemşire Gudule’nin daha sonraları delirdiği anlatılır.

BÖLÜM II

Katedralin adı Nötre Dame idi.
Quasimodo’nun trajik öyküsü işte böyle başladı .

Katedralin avlusuna bırakılmış olan bebeği baş rahip Claude Frollo bulur ve sahiplenir.Bebek anlatılamayacak derecede çirkindir ve de kamburdur . Rahip Frollo özveriyle bu çirkin bebeği sahiplenip evlat edinerek büyütür. Paskalya sonrası ilk pazar günüyle ilgili olarak adını Quasimodo koyar.

Quasimodo, büyüdükçe rahip Claude Frolloya bir köpeğin sahibine bağlı sadakatla büyür.Büyüdükçe çirkinliğinin farkına vararak insanlarda kaçar ve katedralde kulesinin içinde yaşar . insandan çok bir maymunu andıran uzun kolları; eğri, girintili çıkıntılı burnu, sırtında büyük bir kambur vardır.Sağ gözünde altında , gözünü kapatan büyük bir yumru vardır .

Quasimodo katedralin bir parçası olmuştur. Görüntüsü nedeniyle insanlardan kaçmaktadır . Büyüdüğü zaman rahip Claude Frollo tarafından katedralin zangoçluğunu yapmakla görevlendirilir. Görevi kilise çanlarını çalmak olan Kuasimodo nun kulakları çanların gürültüsünden sağır olmuştur

Sürekli çirkinliğiyle alay eden halkın içine karışmaktan hiç hoşlanmaz. Zamanla insanların her söylediğini bir alay veya lanet saymaya başlamış, insanlara duyduğu kin her gün büyümüştür. Sağırlığı sebebiyle sadece yalnız kaldığında bozduğu bir suskunluğa gömülmüştür. Notre Dame Katedrali’nin çan kulesi en sevdiği yerdir. Marie adını verdiği büyük çan en büyük neşe kaynağı ve sevgilisidir.

BÖLÜM III

1482 yılındaki Aptallar Festivali Fransa kralı II. Louisin oğlunun düğün hazırlıklarıyla aynı zamana rastlar. Bu festivalde yılın en çirkin adamı seçilecektir. Quasimodo en çirkin adam seçilir. . Halk yılın çirkin adamını omuzlarında taşımaya başlar. Paris sokaklarında dolaşırlarken geçimini dans ederek, eğittiği keçisiyle oyunlar yaparak sağlayan Esmeralda ile karşılaşırlar. Herkes Esmeraldanın ince, kıvrak vücuduna, güzel dansına hayran olur. Herkes büyülenmiş gibidir.

Çirkin olduğu kadar ince hassas, duygusal bir insan olan Quasimodo , Esmeraldayı görünce ona aşık olur. Çirkin adam Quasimodo, aşık olduğu güzel Esmeraldayı kaçırmayı planlar. kader ağlarını örmektedir. O güne kadar dünya arzularından uzak, tam bir dini hayat yaşamış olan rahip Frollo, genç ve güzel bir bakire olan Esmeraldaya göz koymuştur . Rahip Frollo Quasimodo yardım edeceğini söyler.

Plan yaparlar , Parisin karanlık sokaklarından birinde Quasimoda ve rahip Frollo Esmeraldayı kaçırmaya çalışır. O sırada muhafız bölüğü komutanı Yüzbaşı Phoebus gelir ve Esmeralda’yı kurtarır. Quasimodo ve Frollo kaçar. Frolloyu tanıyamazlar ama Quasimodoyu tanırlar. Quasimodo ceza olarak çarmıha gerilir, kırbaçlanır. Sırtı kan içindedir. Susuz kalır. Kendisini seyredenlerden yalvarırcasına su ister. Herkes güler ve onunla alay eder. Qasimodoya suyu güzel Esmeralda verir. Quasimodo göz yaşlarını tutamaz.

BÖLÜM IV.

Esmeralda vaktiyle hemşire Guduleden çalınan kızdır. Esmeralda geçmişi hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Geçmişiyle olan tek bağı, boynuna astığı bir bebek patiğidir. Onun yardımıyla annesini bir gün bulabileceğini umut etmektedir.

Rahip Frollo hala Esmeraldayı arzulamaktadır, Esmeralda ise kendisini kurtaran yüzbaşıya aşıktır. Rahip Frollo yüzbaşıya sezdirmeden onu kullanır. Yüzbaşıyla Esmeraldanın buluşmalarını sağlar. Bu sırada yüzbaşıya saldırır, onu bıçaklar. Rakibini öldürdüğünü sanan rahip oradan kaçar. Suç Esmeraldaya kalır. Yüzbaşıyı öldürmeye kalkışmaktan idama mahkum edilir.

İdam edilmek üzere kilise önüne getirilen Esmeraldayı Quasimodo, balkondan sarkıttığı bir iple kaçırır ve kilisedeki bir odaya saklar. O yıllarda inanışa göre kiliseye saklanmış olan bir kişiye azılı katil de olsa dokunulamaz. Esmeralda kilisede kaldığı dönemlerde Quasimodo onu daha çok sever ama asla onu incitecek bir davranışta bulunmaz.

Rahip Frollo çingeneleri Esmeraldayı kaçırmaları için kışkırtır. Çingenelerin Esmeraldayı kurtarmak için geldiğini bilmeyen Quasimodo tek başına onlarla çatışmaya girer. Bu kargaşayı fırsat bilen rahip Frollo arkadan dolaşıp Esmeraldayı kaçırır. Onu idam edileceği Greve Meydanına götürür. Kıza, kendisini severse onu ölümden kurtaracağını söyler ama kız kabul etmez. Rahip kızı cezalandırmak için yıllar önce çingeneler tarafından kızı kaçırılan hemşire Gudulenin yaşadığı fare deliği dedikleri yere atar. Çingenelere kini olan Guduleye onu bırakmamasını, onu idam edilirken göreceğini ve böylece çingenelerden intikamını alacağını söyler.

Esmeraldayı Gudulenin eline bırakan Frollo, kızın yerini haber vermek üzere çavuşların yanına gider. Hemşireyle Esmeralda boğuşurken hemşire kızın boynunda asılı patiği görür. Onun kendi kızı olduğunu anlar. Sonra onu kurtarmaya çalışır. Ne var ki çok geç kalır. Askerler, Esmeraldayı idam etmek üzere Gudulenin elinden alır. Gudule, Esmeraldayı kurtarmak için bütün gücüyle uğraşırken düşüp başını kaldırıma çarpar ve ölür.

Rahip Frollo, Esmeraldanın idam edilme sahnesini yüzünde haff bir tebessümle Notre Dame Kilisesinden izleyince Quasimodo öfkelenir ve Rahip Frolloyu tuttuğu gibi kilisenin balkonundan aşağı atar. Oluklara tutunmaya çalışan rahip dayanamaz ve düşer. Quasimodo onun düşüşünü izler. Rahip ölür. O günden sonra Quasimodoyu gören olmaz.

Sonraki kral VIII. Charles Döneminde, suçluların cesetlerinin atıldığı mahzen açılır. Mahzende bir kadına sarılmış hâlde kambur bir erkek cesedi vardır. Belli ki Quasimodo burada Esmeraldanın ölü bedenine sarılmış ve ölümü beklemiştir. Onu sarıldığı iskeletten ayırmaya çalıştıklarındaysa Quasimodo toza dönüşür.

NOTRE DAME KATEDRALİ KISA TARİHÇESİ

Notre Dame Katedrali tarihi aslında yapımından da önce başlıyor diyebilirim. Bugün dev kilisenin bulunduğu yerde önceleri (M.S. 4. YYda yapıldığı düşünülen) küçük bir Roma şapeli varmış. 1163 yılında şehrin piskoposu Sullynin hayali olan ve Papa 3. Alexander tarafından da desteklenen kilisenin yapımı başlamış ve bu inşaat yaklaşık 170 yıl sürmüş.

1334 yılında yapımı tamamlanan ve Gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan kilise takip eden yıllarda Jeanne Darcın yargılanması, Napolyonın taç giyme töreni, De Gaulleün cenaze merasimi gibi önemli toplumsal olaylara da ev sahipliği yapmış.

Aslında Notre Dame Katedrali Fransız Devrimi sonrasında göz ardı edilmiş, oldukça da tahrip olmuş. Ancak Victor Hugonun burayı ülkenin ruhani merkezi olarak görmesi ve bu doğrultuda eski ihtişamını kazandırmaya çalışması sanırım kilisenin başına gelen en iyi şeylerden biri.

Ünlü yazarın Notre Dame de Paris Katedralini merkeze alarak yazdığı ünlü romanının 1831yılında yayımlanmasından sonra tekrar dikkatleri üzerine çeken yapı 1864 yılında 23 yıl sürecek bir restorasyon sürecine girmiş ve o günden beri de tüm görkemiyle ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor.

Yeri gelmişken, katedralin ilk yapımındaki mimarının kim olduğu bilinmiyor ancak 1800lü yıllardaki restorasyon çalışmalarının başında Eugene Emmanuel Viollet le-Duc yer almış.

***

15.04.2019 Notre Dame Katedrali Yangını


Dünya kültür mirasları arasındaki en önemli eserlerden Notre Dame Katedrali 15.04.2019 tarihinde alevler arasında kaldı. Yangının sebebinin ise katedralde yürütülen restorasyon çalışmaları olduğu söyleniyor. Henüz yangın söndürme çalışmaları devam etmekle birlikte katedralin önemli bir kısmı ve kule külahlarından biri çökmüş durumda.

Notre Dame Katedrali hem tarihi hem mimari hem de sanatsal öneminden dolayı sadece Fransaya mal edilen bir hazine değil, tüm dünyaya ait bir kültür mirası idi. Bugün bu eşsiz sanat eserinin gözlerimizin önünde alevlere yenik düşmesini izlemek modern çağın en acı trajedilerinden.

***

1831’de yazılan Notre Dame’ın Kamburu (Fransızca: Notre Dame de Paris, İngilizce: The Hunchback of Notre Dame)

Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis’e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı, l’Evénement adlı bir gazete çıkardı. 1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı, 1870’de Fransa’ya döndü. 1871’de Paris Komünü’nü desteklemese de komüncüleri savundu. 1831 yılında yayımlanan romanı Notre Dame’ın Kamburu klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alır.

Quasimodo, Victor Hugo tarafından romanında Çingene Esmeralda’ya aşık olan çirkin, kambur, aksak ve sağır zangoç. Romandaki Quasimodo, vahşi ve asil ruhluluğun trajik bir örneğidir.

Naci Kaptan / 16 Nisan 2019

KISA ÖYKÜLER : İRAN ASILLI İNGİLİZ VATANDAŞI ISHBEL VE HAYAT ARKADAŞI LUCY’NİN DRAMATİK HİKAYESİ


Ishbel ve Lucy

Ishbel Türkiye’de Lucy ile birlikte

İngiltere doğumlu bisikletçi Ishbel Holmes, çocukluğunda tacize uğradı, annesi tarafından terk edildi, evsiz kaldı, uzun süre intihar düşüncesinden kurtulamadı. Dünyayı tek başına bisikletiyle gezen Holmes, Türkiye’de peşine takılan bir sokak köpeği ile kurduğu olağanüstü bağın onu nasıl kurtardığını yazdı:

Bisiklet selesine oturduğum ilk anı hatırlıyorum. Manchester’da yaşarken babam 20 kiloluk patates çuvalları biraz daha ucuz oluyor diye şehrin öbür ucuna bisikletiyle giderdi. Ben daha beziyle gezen bir bebektim. Bisikletin arkasında, patateslerle beraber oturur, onunla gezerdim.

Babam Manchester’da okurken annemle tanışıp ona aşık olmuş. İran Devrimi sonrası Tahran yurt dışında okuyan İranlı öğrencilere para vermeyi bir anda keserek onları ülkeye geri getirmeye çalışınca, babamın hiç parası kalmamış. Bisikleti de hayatta kalabilmek için en önemli araç haline gelmiş.

Babam iş bulsun diye İskoçya’ya taşındığımızda daha 2 yaşındaydım. Ancak annemle ilişkileri yürümedi ve ayrıldılar.

Annemle kalıyordum. Bir gün babamı ziyarete gittiğimde bir arkadaşı dizine oturmamı istedi ve elleri bacağımdan yukarı uzandı. 7 yaşındaydım. Tek hatırladığım çok kötü hissettiğimdi. Korkunç bir kız olduğumu düşünüyordum. Sanırım kendimden de o zaman nefret etmeye başladım.

Babam beni bir kez daha ziyaret ettikten sonra bir anda ortadan kayboldu. Benim yüzümden gittiğini düşündüm.

Ben ve iki kardeşim büyüdükçe, annem giderek hayatla mücadele etmekle zorlanır hale gelmişti. Ailede yaşanan tüm sorunların suçunu benim üzerime atıyordu.

Annemle ilişkim acınası haldeydi. Aramız gerginleştikçe, ben kendimi geri çektim. 16. doğumgünüm yaklaşırken tedirginliğim artıyordu. Annemin benden vazgeçeceği gün yakındı, biliyordum.

Korktuğum oldu ve doğum günümden kısa süre sonra annem beni sonsuza dek hayatından çıkardı. Evin kapısını yüzüme kapadığı an, hayatımın en zor anlarından biriydi. Yavaş çekim bir filmde gibiydim, saatlerce yürüdüm.

Daha sonra bana bir koruyucu aile buldular ama tek istediğim eve geri dönmekti.

Bir gün haftasonları çalıştığım yerden yürüyerek dönerken bir araba yanımda durdu. İçindeki bir grup erkek, göle nasıl gideceklerini sordu. Onlarla gelip yolu gösterip gösteremeyeceğimi sordular, "Seni hemen geri getireceğiz" dediler. Arabaya bindim ama beni geri getirmediler. Issız bir yere götürüp bana tecavüz ettiler.

Kimseye bunu anlatmadım çünkü benim suçum olduğunu, kötü bir kız olduğum için cezalandırıldığımı düşündüm. Olanları aklımdan çıkararak bununla baş etmeye çalıştım. O sırada insanların bana istediğini yapmasına alışmıştım. Kendi gözümde bir değerim yoktu. Doğru düzgün yemek yemiyordum. Kendimden o kadar nefret ediyordum ki, ölmek istiyordum.

Lucy ile Antalya’da güneşe karşı seyahat ederken

Adamlar yeniden peşime takıldı ama arabalarına binmeyi reddettim, koşarak kaçtım. O kadar çaresizdim ki bir telefon kulübesi bulup annemi aradım. Ağlıyordum, yalvarıyordum, ne isterse yapacağımı söylüyordum. Ona "İstediğin gibi bir kız olmaya hazırım. Çok kötü şeyler oluyor" dedim. Olanları anlattığımda beni suçladı, değişmem gerektiğini söyledi.

Artık tek istediğim ölmekti. Bir noktada, intiharı önleme çağrı hattını her 20 dakikada bir arar olmuştum.

21 yaşındayken kaldığım evsizler yurdundan atıldım. Bana bağıran görevli kadın, sefaletin içinden çıkamayacağımı söylüyordu. Söyleyiş şeklinde öyle bir şey vardı ki, kendi kendime "Artık buna daha fazla izin veremem" diye düşündüm. Bir karar vermek zorundaydım. Ya intihar düşüncesinin beni tüketmesine izin verecektim, ya da kendimi yaşamaya adayacaktım.

Ishbel, İranlı kadınlar bisiklet takımından arkadaşları ile birlikte

Ishbel, İranlı kadınlar bisiklet takımından arkadaşları ile birlikte

Düştüğüm yerden kalkmak, yaptığım en zor şeydi. Bir anda "Süper kadın"a dönüşmedim tabii ki; emekleyerek içine düştüğüm yerden çıktım.

Üniversiteye yazıldım, ardından otobüsten daha ucuz oluyor diye kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Şehirdeki bir bisiklet kulübüne katıldım. Aralarındaki tek kadın bendim. Önceleri hep arkalarda kalıyordum ama yavaş yavaş onlara yetişmeye başladım.

Bisiklete binmeyi çok seviyordum çünkü her şeyden kaçmanın muhteşem bir yoluydu. Hayatım giderek daha iyi bir hâl aldı. Bisikletten inmediğim için o dönem endorfin hormonum tavan yapmış olmalı. O dönem ilk kez bir yere ait olduğumu da hissettim. 2014’te Glasgow’da İngiltere Milletler Topluluğu’nun olimpiyatları için bisiklet yarışları pisti kuruldu. Pistte öylesine bisikletimle turlarken, hemen oracıkta bana takıma katılmam teklif edildi ve kabul ettim. Daha ilk yarışımda İskoçya’nın önceki olimpiyat madalyasının sahibini de geçerek altın madalyayı kazandım.

Tam o sırada İran’a gidebileceğim bir fırsat çıktı. Aslında benim için doğru zamandı ama bazı aile üyeleri oradaydı ve çekiniyordum.

Tahran’dayken İranlı takıma katılmam istendi. "Bu, İran’la ve babamla bir bağ kurmak için bir fırsat" diye düşünerek kabul ettim. Daha önce kadın hakları mücadelesinde yer almamıştım ama İran’da durum olağanüstüydü. Kadın bisikletçilerin gördüğü muameleye karşı ses çıkaranların arasına katıldım.

Ishbel in the Andes

Kavurucu sıcakta örtünmek zorundaydık. Kadınların ellerinden "erkeklerle mesajlaşmamaları ve dikkatlerinin dağılmaması" için telefonları ellerinden alınıyordu.

Kadına yönelik ayrımcılığa karşı mücadelem hiçbir şeyi değiştirmedi. Ben de sonunda Tahran’ı terk ettim ve Türkiye’ye uçtum.

Türkiye’ye geldiğimde tesadüfen, aylardır bisiklet turu yapan bir adamla tanıştım. O an istediğimin bu olduğunu anladım. İskoçya’ya geri döndüm ve neyim varsa sattım. Fransa’nın Nice şehrine uçtuktan sonra, dünyayı bisikletimle gezmeye başladım.

Ishbel Brezilya'da

Ishbel bisikletiyle tek başına 20’ye yakın ülkeye gitti.

Lucy ile ilk karşılaşma

Marmara Denizi boyunca devam ederken arkama bir köpek takıldı. Pedalıma basıp ilerlemeye çalıştım ama beni takip etti. Aslında durmayı düşünmüyordum, dünyayı bisikletle geziyordum, bir sokak köpeğiyle ne yapacaktım ki?

Ancak açık renkli tüyleri olan bu köpek bana yetişmeye çalıştı. Mesafe artarken dayanamadım ve frenleri sıktım.

Bana yetişti ve bir metre kadar mesafeden bana eşlik etmeye başladı. Arada bir elimi uzattım ama aynı mesafeyi korudu. Bir kamp alanı bulup durduğumda o da yanıma geldi.

Ertesi gün onu alıp köye geri bırakmayı düşünürken, dört köpeğin ona saldırdığını gördüm. Bir grup halinde olmaları, köpeğin olanlara tepki veriş şekli, beni 16 yaşıma geri götürdü. Ne kaçmaya çalışıyor, ne de onlara karşı koyuyordu.

Ben de aynıydım.

Aniden her şey bulanıklaştı. Bisikletimden indim, bağırmaya başladım. İçimde nereden geldiğini anlamadığım bir güç belirdi ve köpekleri kovmayı başardım. Birkaç adım geri attım ve gözyaşlarına boğuldum. Lucy için ama daha çok kendim için ağlıyordum.

Ishbel ve Lucy

Ishbel ve Lucy

Artık benim hayat amacım onu güvende tutmaktı çünkü güvende olmamanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordum.

İsmini Lucy koydum.

Yolculuğumun bundan sonrası tamamen farklıydı. Lucy kendime değer vermemi, gücümü bulmamı sağlamıştı. Değişmiştim. Artık bir kurban değildim. "Eğer kendimi koruyamazsam bu köpeği nasıl koruyacağım" diye düşünüyordum.

Kendimi sevmenin bir yolunu bulmalıydım. Ben de Lucy’e baktığım gözle kendime bakmaya başladım. Onu korumaya, iyi beslenmesini sağlamaya çalıştıkça, otomatik olarak kendime de böyle davranır oldum.

Lucy sayesinde ilk kez koşulsuz sevmenin ne olduğunu gördüm. Dönüştürücü bir deneyimdi. Uyanmıştım ve şoktaydım.

Lucy’nin çadırımın önünde oturduğunu gördükçe, "Benim hayatım da tam olarak buydu" diye düşündüğümü hatırlıyorum. İşte o zaman kendi kendime şöyle demiştim: "Vay canına, şu başardığın şey inanılmaz."

İlk kez kendimle gurur duymuştum.

Lucy’e söz verdim. Dünyadaki tüm Lucy’lere ve arkadaşlarına yardım edecektim.

Bir sokak köpeği hayatımı değiştirdi. Sanki hiçbir insanın yapamadığını yaptı. Beni kurtardı.

Olivia Lang’in röportajından

Ishbel’in kitabı "Ben, bisikletim ve Lucy isimli sokak köpeği" hem İngiltere hem ABD’de basıldı. Ishbel ayrıca, worldbikegirl.com ve ishbelholmes.com internet sitelerinden deneyimlerini paylaşıyor.

İllüstrasyon: Katie Horwich

İŞKENCE VAKALARI DOSYASI : CIA tarafından kaçırılıp işkence yapılmıştı ! İşte tarih tarih Afiyet Sıddıki’nin hikayesi…


CIA tarafından kaçırılıp işkence yapılmıştı ! İşte tarih tarih Afiyet Sıddıki’nin hikayesi…

Hayrettin Karaman’ın köşesine taşımasıyla gündeme gelen Pakistanlı bilim insanı Afiyet Sıddıki’nin hikayesini derledik…

TIMETURK | ÖZEL
PINAR HİLAL BALTA

Hayrettin Karaman’ın Arapça bir mektupla kendisine ulaştırılan Afiyet Sıddıki‘nin hikayesini, dünkü köşe yazısında aktarmasıyla gündeme gelen Pakistanlı bilim insanı Sıddıki, yazıyı okuyan herkesin yüreğini dağladı. Afiyet Sıddıki’nin hikayesini öğrenen binlerce kişi sosyal medyada konuya ilişkin paylaşımlar yaptı.

2003 yılında Pakistan’da CIA tarafından yakalandığı ve 2008 yılında mahkemeye çıkarıldığı günden beri "Afiyet Sıddıki" konusunu takip eden TIMETURK‘un ilgili tarihlerden itibaren yayınladığı haberleri derledik. İşte konuyu yakından izleyen isimlerin ulaştırdığı bütünle Afiyet Sıddıki’nin yaşadıkları…

AFİYET SIDDIKİ KİMDİR?

Amerikan İstihbarat Teşkilatı CIA’in hedef aldığı Afiyet Sıddıki’nin hikayesi ilk kez 2005 yılında karşımıza çıktı. Onu tanımamıza sebep olan isimse Karaman’ın da yazısında işaret ettiği (ve Taliban’a esir düştükten sonra Müslüman olmasıyla dikkat çeken) İngiliz Gazeteci Yvonne Ridley. Ridley’in Sıddıki’ye ulaşmasını sağlayan kişiyse tıpkı onun gibi hedef alınan ve Bagram Hapishanesine kapatılan Pakistan asıllı İngiliz vatandaşı Moazzam Begg.

Türk kamuoyu Moazzam Begg’i 2014 yılında İngiltere’de görülen bir davayla tanıyor. Begg’in yargılandığı davanın Türkiye’de bilinmesinin sebebiyse mahkeme önünde yapılan bir konuşma. Söz konusu konuşma Yunan kökenli Müslüman vaiz ve davetçi Hamza Tzortzis tarafından yapılmış, Türkçe’ye tercüme edilmesiyle Türk kullanıcılar tarafından da Youtube’da milyonlarca kez izlenmişti. (Videoya ulaşmak için TIKLAYINIZ)

YAN HÜCREDEN GELEN ÇIĞLIK SESLERİ

CIA tarafından 2002 yılında (Afganistan’daki ABD güçlerinin kontrolünde) Bagram Hapishanesine kapatılan Muazzam Begg, son olarak bulunduğu Guantanamo Hapishanesi’nden çıkıp vatandaşı olduğu İngiltere’ye döndüğünde (2005) günlükler yayınladı. Begg’in günlüklerinde yer verdiği bir ayrıntıysa Yvonne Ridley’in dikkatini çekmişti. Yan hücrede bulunan "650 numaralı" mahkum. Günlüklerinde bu kadın mahkumun çığlık seslerinin kendisine yapılan işkenceleri dahi unutturduğunu yazan Muazzam Begg, şu ayrıntılara yer veriyor: "650 numaralı mahkum, işkence, tecavüz ve dayağa maruz kalan; tek kadın olması sebebiyle tuvalet ihtiyacını da erkekler tuvaletinde ve onların önünde gidermek zorunda kalan biriydi."

NE ZAMAN ve NEREDE KAÇIRILDI?

Yvonne Ridley, okuduklarının ardından "650 numaralı mahkuma" ulaşmak istiyor ve onun hakkında araştırma yapıyor. Ulaştığı bilgiler (2005) şu şekilde: "Bu mahkum, en küçüğü bir aylık, en büyüğü dört yaşında üç çocuk sahibi; annesini ziyaret etmek amacıyla Karaçi’den İslamabad’a yolculuk yapmak üzere havaalanına gittiği sırada (2003) ortadan kaybolan Pakistanlı Doktor Afiyet Sıddıki." Kimse o tarihten sonra ona ne olduğunu bilmiyor. Fakat Ridley, Amerikan basınında bu kadının Pakistan polisi tarafından tutuklanarak ABD güçlerine teslim edildiğine dair bir-iki habere rastlıyor.

AKTİVİSTLER HAREKETE GEÇTİ

O dönemde Ridley’in ulaştığı bilgilerle harekete geçen aktivistler, İslamabad’daki Yüksek Mahkemeye başvuruda bulunularak, Pakistan hükümetinin Doktor Afiyet Sıddıki hakkında araştırma yapması ve gerekli her türlü bilgiyi halka vermesi için bir dava açtı.

ABD, AFİYET SIDDIKİ’Yİ NEYLE SUÇLUYOR?

1972 Karaçi doğumlu Afiyet Sıddıki’nin CIA tarafından kaçırılıp, ABD hükümetince hedef olmasının sebebiyse (ne o zaman ne de şimdi ispatlanamayan) El Kaide ile ilişki suçlaması. Suçlamaya ilişkin net olarak delillendirilemeyen dayanak, Sıddıki’nin ABD’de kullandığı posta kutusunun El Kaide tarafından da kullanıldığı iddiası. Bir diğeriyse 11 Eylül olaylarını planlayan isim olduğu belirtilen Khalid Sheikh Mohammed‘in sorgu sırasında Afiyet Sıddıki’nin adını söylediği iddiası. Google’da yer alan bilgilere göre Afiyet Sıddıki 2002 yılında ilk eşi Amjad Mohammed Khan‘dan boşanıyor. Hayrettin Karaman’ın kendisine ulaştırılan mektupta Khan’ın "Sıddıki’nin bilimsel çalışmalarını ABD’ye sızdırdığı" belirtiliyor. Karaman’ın yazısında boşanma sebebi olarak bu gösterilirken; Khan, ABD basınına Sıddıki karşıtı demeçler veriyor. Eski karısının "aşırı görüşleri olan biri" olduğunu iddia ediyor.

Afiyet Sıddıki, 2003 yılında CIA tarafından kaçırılmadan önce bir başka evlilik yapıyor. Evlendiği kişiyse Ammar al-Baluchi. Baluchi’nin, 11 Eylül’den sorumlu tutulan isim Khalid Sheikh Mohammed’in yeğeni olduğu belirtiliyor. Bu kesin olarak doğrulanamasa da bilinen bir diğer gerçek Sıddıki’nin kaçırıldığı 2003 senesinde Baluchi’nin de ortadan kaybolduğu. Sonrasında öğreniliyor ki aynı sene Ammar al-Baluchi de ABD tarafından kaçırılmış ve Guantanamo hapishanesine kapatılmış. Sonrasında Baluchi’den haber alınabilen tarih ilk olarak 2006 oluyor.

AFİYET SIDDIKİ NASIL BİRİYDİ?

Dr. Sıddıki’yi tanıyanlar ve onun kişiliği hakkında açıklamalarda bulunanlar özellikle İslam dünyasında yaşananlara ilişkin aktif tutumundan söz ediyorlar. Okuduğu Massacuhuets Institute of Technology’de öğrenciyken yerel hapishanelerdeki Müslümanlara Kur’an ve diğer İslami kitaplar vermek için organizasyonlar düzenlediği; kampüste de çok aktif olduğu ve Boston Magazine’de çıkan bir haberde kendisine yer verildiği belirtiliyor. Bu haberde Sıddıki’nin okulda insanları İslam hakkında bilgilendirmek için harcadığı çabadan söz ediliyor; bazı cümleleri aktarılarak "O, insanları İslam’a kazandırmak için açılan standlarda dava masasının nasıl işletileceğini de gösterdi" ifadeleri kullanılıyor.

Bosnalı yetimler için düzenlenen organizasyonlarda söz aldığı, bir keresinde bir camide yaptığı konuşmada "Burada kimin birden fazla botu var?" dediği, kalkan ellere "Bosna’da kış yaklaşıyor, öyleyse onların hepsini bağışlayacaksınız" cevabı verdiği belirtiliyor.

Öte yandan Pakistanlı Sıddıki’nin Muhammed Ali Cevher’in yeğeni olduğu da o sırada basında yer alan haberlerden biri. Muhammed Ali Cevher, Birinci Dünya Savaşı sırasında Pakistan’da kurulan Hilafet Hareketi’nin kurucu isimlerindendi. Bu hareket sayesinde toparlanan maddi yardımlar, Osmanlı’ya destek için İstanbul’a iletiliyordu. (Konuya ilişkin haber için TIKLAYINIZ)

2008’DEKİ MAHKEME

Sıddıki, 2008 yılında Afganistan’da görev yapan ABD’li askerleri öldürme teşebbüsü sebebiyle Bagram Hapishanesi’nden ABD’ye gönderildi. Pakistanlı Doktorun, Viyana ve Cenevre Antlaşmaları’na aykırı olarak davasının ilk gününe kadar konsolosluğa erişimi engellendi. 6 Ağustos 2008 tarihinde New York’ta mahkemeye çıkarıldığında zor yürüdüğü açıkça görülen Afiyet Sıddıki’nin silahla yakın mesafeden yaralandığı avukatı tarafından açıklandı.

Afiyet Sıddıki, duruşma sırasında 2003’ten beri herhangi bir kanuni temsilcisi olmadan zorla tutulduğu gizli hapishanelerden, gördüğü işkencelerden ve çocuklarından haber alamamasından söz etmek istedi. Fakat hakim, bu olayların davayla alakalı olmadığını söyleyerek Sıddıki’yi susturdu. Pakistanlı Doktorun anlattıklarını dinlemek istemeyen bu hakim, Türkiye kamuoyu tarafından tanınan isim Richard Bermen. Bermen, 2014 yılında FETÖ’nün davetlisi olarak İstanbul’a gelen, 2016’daysa Halk Bankası eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın yargılandığı davanın yargıçlığını yapan ismin ta kendisi.

Dava sırasında konuşan ABD askerleri, Sıddıki’nin 2003 yılında Pakistan’da olduğunu, 17 Temmuz 2008’de Afganistan’ın Gazni eyaletinde yerel güvenlik güçleri tarafından yakalanarak kendilerine teslim edildiğini iddia etti. FBI raporlarını kaynak gösteren askerler, 5 yıldır kayıp olduğu ve Bagram ile Guantanamo Hapishanelerinde kaldığını kabul etmediklerini söyledi.

FBI tarafından görevlendirildiklerini belirten askerler, 17 Temmuz 2008 tarihinde Sıddıki’yi teslim almak üzere gözaltı merkezine gittiklerini, Sıddıki’nin tutuklu bulunduğu odada perdenin arkasından üstlerine atlayıp silahlardan birini ele geçirdiği ve ateş etmek niyetiyle silahı onlara doğrulttuğunu söyledi. Askerlerin atladığı gerçek, bulundukları duruşma öncesinde kendilerinin Sıddıki’yi yakın mesafeden ve göğsünden vurduklarıydı. Söz konusu duruşmada Sıddıki hakkındaki somut suçlama işte bu "saldırı girişimi" iddiasıydı. Savcı Michael Garcia, yakalandığı sırada Afiye Sıddıki’nin üzerinden bomba yapım kılavuzları ve ABD’deki bazı önemli binalarla ilgili belgeler çıktığını ileri sürdü. Fakat bunlar da doğrulanamadı. Sıddıki’nin ortaya çıktığı bu tarih, Türk basınında da "Afiyet Sıddıki, Afganistan’da yakalandı. ABD askerlerine ateş açtı ve mahkemeye çıkarıldı" şeklinde yer aldı. Fakat yine basının atladığı ayrıntı Sıddıki’nin 2003’ten beri kayıp değil, önce Bagram sonra Guantanamo Hapishanelerine kapatılarak işkence gördüğüydü. Özetle 2008’de yakalanma gibi bir durum da ne kadar gerçek sorgulanmalı.

Sıddıki’nin avukatı Elaine Whitfield Sharp ise iddiaları ‘uydurma hikayeler’ diye niteledi. Whitfield Sharp, müvekkilinin yakalanmadan önceki birkaç seneyi yasadışı örgütlerle bağlantı içinde geçirdiği iddiasını reddetti.

Duruşma sonrası basın açıklaması yapan Fevziye Sıddıki kardeşinin masum olduğunu ve 2003 ila 2005 yılları arasında ortadan kaybolduğunu, yeğenlerine de ulaşılamadığını söyledi. Pakistan Uluslararası İnsan Hakları Örgütü, Dr. Afiyet Sıddıki’nin 5 yıldır tutuklu olduğunu ve ağır işkencelerden geçtiğini açıkladı. Örgüt, Bagram ve Guantanamo’dan salıverilen Pakistanlı esirlerin Dr. Afiyet’e bu esir kamplarında rastladıklarını bildirdi.

Olaylar Türkiye’de de ses getirdi. Yaşananlara tepki gösterilen bazı köşe yazıları yazıldı ve konuya ilişkin MAZLUMDER’de "650 Numaralı Esir DR. AFİYET SIDDIKİ Serbest Bırakılmalıdır!" başlıklı basın açıklaması yapıldı.

Dr. Afiyet Sıddıki’nin kız kardeşi Dr. Fevziye Sıddıki (Fowzia Siddiqui)

“AKIL SAĞLIĞI YERİNDE DEĞİLDİR” KARARI ALINMAK İSTENDİ

Duruşmayı takip eden tarihlerde hakim Richard Bermen, Sıddıki’nin akıl sağlığının yerinde olmadığını ve “çocuklarıyla ilgili halisünasyonlar gördüğünü” belirterek tedavi edilmesi gerektiğini söyledi. ABD kanunlarına göre, ‘ruhsal durumu bozuk’ olanlar yargılanamıyor ve akıl hastanesine yatırılıyor.

“YA KUR’AN’A BASARSIN YA DA…”

Afiyet Sıddıki’nin dosyasını yakından takip eden Pakistanlı Senatör Talha Mahmud, 29 Kasım 2009’da TIMETURK‘e yaptığı açıklamada, geçen yıl Sıddıki’yi hücresinde ziyaret ettiğini, sağlık durumun iyi olmadığını, kaldığı hücrenin kapısının demir parmaklıklardan oluştuğu ve bu hücrede olan tuvaletin ve banyonun herkes tarafından görüldüğünü söyledi. Afiyet Sıddıki’nin Kur’an-ı Kerim hafızı olduğunu ve hücresinde günü sık sık Kur’an okuyarak geçirdiğini söyleyen Talha Mahmud, Amerikan askerlerinin Sıddıki’ye yaptıkları işkenceleri de aktardı. Mahmud, ABD askerlerinin Sıddıki’ye "ya Kur’an-ı Kerim’e basıp tuvalete gidersin ya da seni çırıl çıplak soyarız" dediğini aktardı.

2010’DA 86 YIL HAPSE MAHKUM EDİLDİ

38 yaşındaki Sıddıki, 23 Eylül 2010 tarihinde Manhattan’daki ABD Bölge Mahkemesi’nde görülen davada 86 yıl hapse mahkum edildi. Bu kararın gerekçesiyse ABD askerlerine ateş açtığı iddiasıydı. Sıddıki, burada da askerlere ateş etmediğini, 2003’te kaçırıldığını ve işkenceye uğradığını belirterek yaşadıklarını anlatmak istedi. Fakat hakim Richard Bermen, Sıddıki’yi yine dinlemedi.

Mahkemeyi takip eden isimlerden Ebu Sabaya karşılaştığı manzarayı şu şekilde anlatıyor:

"Afiyet’i kefalet duruşması için mahkemde gördüğümde afalladım. Sol taraftaki kapı yavaşça açıldı ve içeriye zayıf, aksayan ve bitmiş bir kadın, kafasını zar zor dik tutarak tekerlekli sandalye üzerinde girdi. Üzerinde Guantanamo-tarzı turuncu hapishane üniforması ile güçsüz kafasında kemikleri görünen, kollarını örtmesi için aşağıya salınan beyaz bir başörtüsü vardı. (Hapishane üniforması kısa kollu.) Avukatları çabucak etrafına oturdular ve duruşma başladı. Avukatı onun durumunu anlatmaya başladığından neden bu kadar mutsuz ve umutsuz olduğunu daha iyi anlamaya başladım: ABD gözaltından tutulurken beyin hasarı oluştu. Böbreklerinden biri gözaltındayken alındı. Yine gözaltında bağırsaklarının bir kısmı alındığı için yediklerini sindiremiyor. Silahla vurulmasından sonra alındığı ameliyattan kaynaklan yara izleri ve dikişleri halen tam olarak iyileşebilmiş değil. Tüm vücudunu baştanbaşa kaplayan göğsünde büyük bir yara var. Tüm bunlarla birlikte Afganistan’daki üstün körü ameliyattan kaynaklanan "sürekli karın acısı" yaşıyor. Ona verilen tek ilaç hafif baş ağrısı ilacı ve gözaltındayken doktor kontrollerine gitmiyor ya da onu görmeye doktor getirmiyorlar." (Mahkeme izlenimleri için TIKLAYINIZ)

İNGİLİZ GAZETECİ YVONNE RIDLEY: ABD ASKERLERİNİN ANLATTIKLARININ TAMAMI YALAN

2010’daki mahkemeden iki hafta önce konuyu takip eden ve dünyaya duyuran isim olan Yvonne Ridley, bu sürecin ve ABD askerlerinin yalan beyanlarının o basın açıklamasından sonra geniş şekilde ABD basınında yer aldığını söyledi. Ridley, kaleme aldığı yazıların birinde konuya ilişkin şu ifadeyi kullanıyor: "Tüm bunlar tesadüf mü? Belki, ancak eğer FBI Amerikan medyasına dağıttıkları öküz saçmalıklarına inanacağımızı sanıyorlarsa gerçekten gidip hayal dünyasında (La La Land-Los Angeles) yaşasınlar." (Yazıya gitmek için TIKLAYINIZ)

Ridley’in Sıddıki için verilen karar üzerine kaleme aldığı yazı için TIKLAYINIZ.

Ridley tarafından 2013 yılında kleme alınan yazı için TIKLAYINIZ.

2018 yılında takas iddiaları gündeme geldi. Zaman zaman Pakistanlı yetkililerden açıklamalar gelse de İngiliz Gazeteci Yvonne Ridley, konuya ilişkin kaleme aldığı bir yazıda (Haziran 2018) takasın bizzat Pakistan İstihbaratı tarafından engellendiğini öğrendiğini duyurmuştu.

2018’DE YAŞANANLAR?

Geçen senenin ortalarında Pakistanlıları sokağa dökecek bir haber geldi. Habere göre Afiyet Sıddıki, Teksas’ta kaldığı hapishanede hayatını kaybetmişti. Haberin duyulması üzerine Pakistan’dan hareket eden özel bir danışman, hapishaneye ulaşıp Dr. Sıddıki ile iki saatlik bir görüşme gerçekleştirdi ve haber yalanlandı.

Ridley, bu haber çıkmadan önce Taliban ile iletişimini kullanarak, örgütün elindeki Amerikan askeri Robert Bergdahl ile Sıddıki arasında bir takas gerçekleştirmeye çalıştığını fakat bunun hayata geçirilemediğini anlattı. Bu esnada Ridley, sıklıkla Afganistan ve Pakistan’a ziyaretlerde bulunuyor ve Taliban’la ABD arasında her iki esirin de hayatta olduğuna dair kanıtlar taşıyarak iletişimi sağlamaya çalışıyordu. Ancak süreç devam ederken Taliban’la yaptığı ve tarihini vermediği bir görüşme sırasında örgütün kendisine "takasın iptal olduğunu" söyleyerek hiçbir açıklama yapmadığını belirtti. Ridley, bu haberi aldığında çok öfkelendiğini ve riskli bir harekette bulunarak karşısındaki isimlere sesini yükselttiği anlattı. Bir süre sonraysa Taliban’dan cevap geldiğini ve olayın içeriğini öğrendiğini belirterek şunları yazdı:

"Sonunda, onca sessizliğin ardından Taliban’ın cevabı geldi. Pakistan İstihbaratı, ISI, Afgan Talibanı ile yaptıkları görüşmeler sırasında takastan haberdar olmuş, sebebi hakkında kesin bilgiler vermemekle birlikte Dr. Sıddıki’nin kesinlikle serbest kalmaması gerektiğini, zaten Pakistan’a dönebilse birkaç gün içinde öldürülmüş olacağını belirtmiş. Sebebini sorduğumda, Afganlar olarak Pakistan Gizli Servisi’ni ciddiye aldıklarını ve Molla Ömer’in bu kadar adaletsiz bir takasa neden razı olduğunu anlamadıklarını söylediler. O an bilmediğim ise Molla Ömer’in vefatının üzerinden birkaç ay geçtiği ancak kamuoyunun bir yıl daha bu ölümden haberdar olmayacağıydı. Bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra tercüman bana şunları söyledi: "Birçok savaşçımız çatışmalarda yaralandı ve ISI onları Pakistan’da tedavi etmeyi kabul etti. Onların yardımı olmasa şu an çok daha zor koşullarla cebelleşiyor olurduk. Onlara ihtiyacımız var. Şeyh Usame’yi teslim etmeyerek Amerika’ya kafa tuttuğumuzda bir ülkemiz vardı. Biz savaş istemedik, onu bize Amerika getirdi. Ülkemizi geri alıncaya kadar 2001’de olduğumuz kadar güçlü değiliz. Anlıyorsunuz umarım." Kalktım, rehberimle birlikte oradan ayrıldım. O tarihten sonra Taliban ile tekrar görüşmedim. Müsait olduğum ilk anda da Amerikalı kaynağıma anlaşmanın yattığını bildirdim. Doğal olarak büyük bir hayal kırıklığı oluştu ama neden yattığını açıkladığımda şaşırdılar. Ancak neden sonra Amerikan yetkililer esir askere karşılık 5 üst düzey Taliban yetkilisini teklif ettiler. Bu 5 üye şu an Katar’da yaşıyor. Güvenilir bir kaynağım, eğer kendilerinin yerine Dr. Sıddıki’nin serbest bırakılma ihtimali olduğunu bilseler, Guantanamo’da kalmayı tercih edeceklerini söyledi. Pentagon aslında Bergdahl evine dönebildiği için gayet mutluydu ancak Dr. Sıddıki takas edilemediği için ödemeleri gereken ağır bedel onları kızdırmıştı." (Ahmed İhsan tarafından 19 Haziran 2018 tarihinde Mepanews için tercüme edilen makaleden)

KONU ŞU ANDA NEDEN GÜNDEMDE?

Türkiye basınında dün Hayrettin Karaman’ın yazısıyla tekrar hatırlanan Dr. Afiyet Sıddıki’nin tekrar gündeme gelmesinin sebebiyse Pakistanlı doktorun ülkesine döneceğine ilişkin dedikodular. Afiyet Sıddıki’nin mücadelesi ve başına gelenler, Pakistanlı her ailenin evinde bilinen, zaman zaman konuşulan, yakından takip edilen bir konu. Henüz resmi hiçbir doğrulanma yapılmasa da Sıddıki’nin eve döneceğine ilişkin haber Pakistanlı oyuncu Hamza Ali Abbasi tarafından Twitter’da paylaşıldı. Abbasi, bir hafta önce 15 Mart 2019 tarihinde yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: "Dr. Aafia Siddiqui yakında evde olacak."

PEKİ BU HABERİN ARKASINDA NE VAR?

Sıddıki’nin eve dönme ihtimali Pakistan yönetimiyle doğrudan ilgili değil. Konunun mihenk taşını Katar’da devam eden ABD-Taliban barış görüşmeleri oluşturuyor. İddialara göre Taliban, ABD’ye serbest bırakılması için 10 kişilik bir isim listesi ulaştırdı. Bu arada Pakistan’ın Houston’daki başkonsolosu, kasım ayında cezaevinde ziyaret ettiği Dr. Afiyet Sıddıki’den bir mektup alarak, Pakistan lideri İmran Khan’a ulaştırmıştı.

İngiliz gazeteci Yvonne Ridley’in (yukarıda yer verdiğimiz) Haziran 2018’deki açıkladıkları Kasım 2018’de Afiyet Sıddıki’nin kız kardeşi tarafından doğrulandı. İmran Han’ın başbakan seçilmesinden sonra yine Kasım ayında Pakistan basınına açıklamalarda bulunan Afiyet’in kız kardeşi Fevziye Sıddıki "Afiye Sıddıki’nin serbest bırakılmasından sadece birkaç imza uzaklıktayız" açıklamasında bulundu. ABD’nin daha önce esir-takası teklifinde bulunmasına karşın Pakistan Hükumetinin bunu önemsememesinden yakındı ve Pakistan’ın ABD tarafından sunulan bir teklifi geri çevirdiğini belirtti. Haber Türkçe olarak 10 Kasım 2018’de Asya’nın Sesi sitesinde yer aldı.

Sorgusuz, sualsiz hedef alınan mazlumların adalete kavuşması dileğiyle…

KAYNAKLAR (ulaşmak istediğiniz haber için başlıklara tıklayınız)

– 650 No’lu esirin çığlıkları

– ‘650 no’lu’ esir 5 yıl sonra mahkemede

– Ya Kur’an’a basarsın ya da seni soyarız!

– Afiyet’i kurtarmak her Müslüman’a farzdır

– Hayrettin Karaman’ın yazısı için tıklayınız

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// Prof. Dr. Ata ATUN : RUMLARIN DOĞALGAZ HİKAYESİ – ENERJİ ENSTİTÜSÜ


Prof. Dr. Ata ATUN : RUMLARIN DOĞALGAZ HİKAYESİ – ENERJİ ENSTİTÜSÜ

Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs adasının Kuzey yarısında yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkler ile Türkiye’yi yok sayarak tek taraflı ilan ettikleri egemenlikleriyle, tek başlarına anlaşmalar yapmakta, ittifaklar imzalamakta. Tabi burada önemli olan Rumların ne yaptığı değil, üst akılların bölgedeki girişimleri.

Bu üst akıllardan biri Avrupa Birliği (AB). Bunun nedeni de AB’nin yumuşak karnının enerji olması. Bilindiği üzere Avrupa kıtasında artık ne kömür kaldı, ne de başka bir toprak altı zenginliği. Yaşam koşullarının maddi açıdan zorlaşması nedeni ile aileler küçüldü, nüfus artma yerine gerilemeye başladı. Yüzyıllardır sömürgelerinden elde ettikleri varlıklarını tüketme sürecine giren Avrupa, enerji gereksinimini de Rusya’dan petrol ve doğalgaz alarak karşılayabiliyor. Diğer üretici ülkelerden tedarik edilen petrol ve doğalgaz, taşımacılık ve depolama nedeni ile Rusya’nınkinden daha pahalı. Bu mecburi bağ nedeniyle AB’nin boğazına Rusya’nın eli yapışmış durumda. Bu elin birgün boğazlarına basma ihtimalini gözardı edemeyen AB için de Rusya’dan kurtulmak farz olmuş gibi.

Gelelim gaz olayının farklı olaylarla gerekçelendirilerek uzandığı durum ve mecralara; Suriye’nin petrol kaynakları ve üretimi bilinenden çok daha zengin. Petrol yerin sadece 250 metre altında olduğu için çıkarması çok kolay. Ülkede toplam 14 petrol kuyusu var ve üretim 6-7 milyar varil civarında. Kıyaslama yapmak gerekirse, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olduğu iddia edilen Suudi Arabistan’ın petrol üretimi ise 12 milyar varil düzeyinde. Sadece bu bilgi bile niye Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de olduklarını açıklamakta.

Tüm bu verilerden ağzı sulanan ABD’nin Suriye macerası, Irak gibi başarı ile sonuçlanmadığı gibi tersine fiyasko oldu. Ağababasının hazin girişiminden eli boş dönmesi yüzünden, Suriye’den ümidini kesen AB de perde arkasından düğmeye basmış durumda. (Zaten Güney Kıbrıs Rum Yönetimini tek taraflı olarak AB’ye kabul etmelerinin nedenlerinden biri de Doğu Akdeniz’de, Süveyş kanalının ağzında ve İsrail’den taş atımı uzakta bir yerlerde hükümranlıklarını sürdürmekti.) Protokol 10 ile toprakları içinde kattıkları Kıbrıs adasının Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde doğalgaz yataklarının keşfedilmesi, gerçekte pek de tesadüf değil. Hedefi Doğu Akdeniz’de, AB üyesi bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesinden çıkarılacak doğalgazı ve olası petrolü, bir şekilde AB’ye kanalize etmek ve enerji açığını bu şekilde kısmen de olsa gidermek. Geçen yıl İsrail, Kıbrıs Rum ve Yunanistan arasında yapılan anlaşmanın hedefi de bu anlaşma ile varlığı tespit edilen doğalgazın Avrupa’ya taşınması. Bu nedenle de 2018 yılı içinde Kıbrıs Rum, Yunanistan ve İsrail liderleri birkaç kez toplandılar ve 2018 sonunda da EastMed doğal gaz boru hattı projesinin mutabakatını yaparak, imzaları attılar. Uzmanlar şimdilik bu projenin teknik nedenler ve denizdeki derinlikler nedeni ile gerçekleşemeyeceği görüşünde.

İmza atmak, her şey olmuş bitmiş, Rumların korsanlığı da kabul edilmiş demek değil.

Rumlar, korsanca davranıp tek taraflı ilan ettikleri ve Doğu Akdeniz’in önemli bir kısmını kaplayan Münhasır Ekonomik Bölgelerinin, Türkiye ile Anlaşma yapmadan yasallık kazanamayacağını çok iyi biliyorlar. Tek taraflı ilan ettikleri Münhasır Ekonomik Bölgelerini zorla Kıbrıslı Türklere ve Türkiye’ye kabul ettirmek için de İsrail, Mısır, İtalya, Fransa ve Yunanistan’la çeşitli başlıklar altında sadece kağıt üstünde geçerli olan anlaşmalar yapmak yoluna gidiyorlar. Güya gözdağı verip, Türkiye ile mücadeleye girecekleri, ne pahasına olursa olsun bu ülkelerin kendi yanlarında olduğu mesajını vermeye çabalıyorlar.

Neyse ki, Türkiye’nin eşzamanlı olarak Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de gerçekleştirdiği “Mavi Vatan” tatbikatı Rumları pembe hayallerinden uyandırmış durumda. Tatbikatın ardından ani bir aydınlanma gelmiş, ABD, AB ve doğal gazla ilgili diğer ülkelerde de aynı farkındalık oluşmuş gibi. ABD ve AB borsalarında faaliyet gösteren şirketler, başta Exxon olmak üzere, çekincelerini şirketlerinin bağlı oldukları devletlere ve hisse kaydını yaptırdıkları borsalara bildirmiş durumdalar. Borsa yönetimi izin vermediği müddetçe tek bir kuruş dahi harcayamayacaklarını çok iyi biliyor yatırımcı firmalar.

İçine girilen bu aşamada tek çare, son 56 yıldır sürmekte olan Kıbrıs sorununun bir şekilde, AB’nin Kıbrıs adasının tümünün üzerindeki hükümranlığının kalıcı olacağı ama Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin de itiraz etmeyeceği, Kıbrıslı Türkleri Rumların saldırılarından koruyacak garantilerin ve Türkiye’nin garantörlüğünün de devam edeceği bir yöntemle çözmek. Bundan sonraki aşamada neler olacağını hep birlikte göreceğiz ve yaşayacağız.

Prof. Dr. (İnş. Müh.), Dr. (Ulus. İliş.) Ata ATUN

Akademisyen,

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışman

İSTİHBARAT DOSYASI /// HÜSEYİN ÇEŞİTCİOĞLU /// Bir hikaye : 28 Şubatçıların istihbaratı


HÜSEYİN ÇEŞİTCİOĞLU /// Bir hikaye : 28 Şubatçıların istihbaratı

Şubat soğukları bastırmış eve kapanmıştım. Huzursuz ve gergin dolanıp duruyordum. Bu girdaplı psikolojiden telefonun sesiyle sıyrılmak zorunda kaldım. Arayan yiğit arkadaşım öğretmen Sungur’du. Apartmanın karşısında olduğunu hemen aşağı inmemi söyledi. Neden, niçin veya yukarı gel demeden peki dedim ve askerin gece tatbikatındaki gibi aşağıya indim. Selamlaşıp kucaklaştık. Yürümeye başladık.

Hava kurşun gri bir tondaydı. Ortalığa ağırlık ve sıkıntı çökmüştü sanki. Hava ayaz mı ayaz. İnsanlar sanki silüet gibi silik ve belirsiz görünüyordu. Ya da bana öyle geliyordu. Gözler yorgun, yüzler durgundu. Aşağıdan yukarıya bir sis ortalığı kaplıyordu. İnsanlar birbirine kırgın ve küs gibi bakıyordu. Bazıları öfkeli ve gergin görünüyordu. Tek tük görünen kediler köşelere büzüşmüş ve kemikleri görünüyordu. Aç köpekler kıyılara büzüşmüştü. Yaramaz çocuklar onları rahatsız etmekten zevk alıyordu.

Bu ruh halinde yürürken tren istasyonunun önünden buldum kendimi. Sungur’un gözüne baktım; atladık trene. Trendeki insanlar sanki hastalık ve acı çekiyordu. Eski gösterişçi ve satıcı görünümlerden eser yoktu. Cenaze treni demem abartı olur ama cenaze kokusu duyuyordum. Yani taze ölü vücudu kokusu. Trende toplu cenaze taşıma aracı gibi geldi bir an. Yani öyle hissettim. Eski uçaklara uçan tabut derler ya; trenimiz de sanki cenaze katarı taşıyordu. Fakat bu toplu cenazelerin ne ağlayanı ne uğurlayanı vardı. Hayatın öldüğü veya gömüldüğü bir ülkenin ölüleri gibiydi bunlar. Müzik ve zekalı telefon sesleri bile kesilmişti. Rüzgarla yayılan bir sinyal kesici tüm ses ve nefesleri küt diye kesmişti. Karanlık bir uçurumdan yuvarlanarak atılan derin bir uçuruma götürülür gibiydik. Üstüne toprak bile saçılmayacaktı sanki. Biyonik sırtlanlar ve akbabaların işi kolay olmalıydı!

Tren son durak olan Fatih’te durdu. Biz Sungur’la indik. Diğerlerini hatırlamıyorum. Daha doğrusu ilgi ve bağlantı alanıma girmedi. Sungur’un eliyle işaret ettiği karayoluna vardık. Kenardan kenardan gergin ve hızlı adımlarla yürüyorduk. Yolda her çeşit araç olduğu halde tek bir ses duyulmuyordu. Yalnızca şubat ayazının vızıltı ve uğultusu her yeri kaplamıştı. Yol boyu asırlık kızılçamlarla donatılmış daha ilerisi vahşi bir cangıl gibiydi. Yokuşa saran ağır yüklü küçük iki kamyon gibi ilerliyorduk.

Derken Sungur ağzını açtı ve konuşmaya başladı. Ben de dinlemeye.

Yine böyle bir 28 şubat soğuğu günlerindeydik. Hiç bitmeyecek gibi geliyordu ve öyle gösteriliyordu. Ev ve fabrikalardan çıkan ağır ve kirli hava tüm şehri kaplamıştı. Barbarların ağır karbonlu nefesleri de atmosfere karışmıştı. Ağır metal ve egzoz kokuları havayı demirden ağır yapıyordu. Sırtlan ve yılan soluklarına benzer sesler çıkaran adamlar her an her yerde karşımıza çıkıyordu. İşte tam bu günlerde.

Muratpaşa Camii karşısındaki işhanında tanınmış bir gazetenin bürosu vardı. Tirajı küçük tüm dini gazeteler bu bürodaki elemanlarca ev ve iş yerlerine gün ışımadan dağıtılıyordu. İşte ilk orda tanıştık Selanikli ile. Karakter oyuncu çehreli, masmavi gözlü orta boylu, etine dolgun, beyaz tenli bir insandı. Sıcak tabii bir görüntüsü vardı. Adını Kemal olarak tanıttı. Masmavi gözleri zeka pırıltısıydı sanki. Sağ orta parmağında yemyeşil iri taşlı gümüş çerçeveli belirgin bir yüzüğü vardı. Büro temsilcisi ise, müslüman sakallı genç 30’larında bir insandı. Samimi, heyecanlı, sıcak bir mümin duruşluydu. Gazino, gece kulübü gibi yerlerde çalışıp hidayete erdiğini, namazlarını kılıp doğru yolu bulduğunu söylüyordu. Adının Kemal olduğunu söyleyen kişiyle bu büroda tanıştık.

Selanik göçmeni bir aileden geldiğini söyledi Kemal. İşte bu Kemal dini gazetelerin tahsilatını yapıyormuş. Dağıtıcı büro adına. Ay sonunda ev adreslerine gidiyor, abone paralarını kapıda veya evin içinde tahsil ediyormuş. Bu işi bisikletle yapıyormuş. Adresler elde dolaştığı ev ve işyerindeki paraları toplayıp büroya teslim ediyormuş.

Ben de tanıştım dedi Sungur. Ama zaman kötü, ortam zift rengi. Bana ders yaptığımız günü ve dersaneyi sordu. Yüzü beyaz, temiz ve müslümanca görünüyordu. Ben de tarif ettim. Hatta yazdı kağıda. Bürodan ayrılınca yanlış tarif ettiğimi anladım. Bilerek değil farkına varmadan. Dersane caddesini bir büyük cadde tam ortadan kesiyordu. Cadde iki bölümden oluşuyordu. Tarifi tam ters yönde yapmışım bilmeyerek. Sonra telefon etti ve nur dersanesini bulamadığını söyledi. Bu sefer yalan olmayan doğrularla adresin doğrusunu geçiştirdim.

Heyecanlarak "Ee..?" dedim Sungur’a.

Nefes nefese uzun yokuşu çıkıp duruyorduk. Soluklarımızın dumanı ağzımızın kenarlarından yayılıyordu. Yorgunluktan eser yoktu, göğsümüz demirci körüğü gibi açılmıştı. Yolun sağlı sollu içlerinden yabani kuş ve çakal ulumaları geliyordu. Ama tek bir motor sesi, egzoz homurtusu duyamıyorduk. Sungur’un sesi ve nefesi iyice açılmıştı. Maratoncu bir konuşması vardı. Yani en uzuna ayarlı.

Bir gün derse gittiğimde ne göreyim. Tahsilatçı Kemal dersanede. İkimiz de şaşırdık. Ders arasında konuştuk. Cemaatin tanınmış bir kişisinden adresi almış. Bürodaki yetkili cemaat yetkilisi diye birinin adını vermiş. Adresi ondan almış. Dersi ve ortamı çok dikkatle süzüyor hiçbir şeyi gözden kaçırmak istemiyordu. Ders bittikten sonra bir odada sohbeti koyulaştırdık. Benim ondan şüphelendiğimi anlamıştı. Hemen kimliğini bana uzattı. Baktıp emekli subay kimliğiydi. Hiçbir tuhaflık görünmüyordu. O an aklıma üstadın; "içinizdeki casusu bilseniz bile deşifre etmeyin" sözü geliverdi. Adam içten gibi anlatıyordu.

Subaylıktan erken emekli olmuş. Çünkü dindar olduğu için çok zordaymış. Dayanamayıp onlar atmadan kendi ayrılmış. Çoğunluk doğu ve güneydoğuda görev yapmış. Bu arada sonradan dindarlığını kabullenmeyen eşinden de ayrılmış. Çok yüklü bir tazminat ödeyip evini de satmak zorunda kalmış. Karısı alabildiğine çekilmez biriymiş. Bu arada bir tarikata girmiş onlara parasını kaptırmış. Onları kötülüyordu. Sonra bir başka tarikata girmiş ordan da kötü şekilde ayrılmış.

Sungur burda durdu nefeslendi. Gözümün içine baktı ve Selanikli Kemal istihbaratta maskeleme denen "uydurma hikayesini" anlatıyordu anladım dedi.

Daha hızlı yürümeye başladık.

Çünkü bu konuyu yeni okumuştum. Dünyaca meşhur bir istihbarat teşkilatı, ünlü bir İngiliz yazara kendi hikayesini yazdırmış. Reklam ürkütme ve cezbetme amaçlı bir istihbarat biyoğrafisi idi bu kitap. Burda birçok istihbarat gerçeği de anlatılıyordu. Kemal’le konuşunca maskeleme konusu aklıma geliverdi.

O anlatmaya devam ediyordu. En son nurculara katılmaya karar vermiş. Bu arada dini gazete tahsilatını zevkle yapyormuş. İzmir’den Antalya’ya taşınmak zorunda kalmış. Çekilmez karısının şerrinden kaçmak zorunda kalmış!.

Kemal ders günleri erkenden dersaneye geliyordu. Bazen gençlerin odalarına ve mutfağa daldığını görüyordum. Öğrencilere gelen ev kurabiyelerini sevdiği için mutfağa girdiğini söyledi bi sefer. Kemal’e evine götürmesini söyledim. Evinin bodrum katta ve girilmeyecek kadar berbat olduğunu söylüyordu. Zaman zaman bu konuyu tekrarladım. Her seferde yeni yalanlı mazeretler üretiyordu. Konu bence netleşmişti. Adam istihbaratçıydı.

Bu konuyu arkadaşlara açtım. Onlar kendinden emin karşıladılar. Üstadın alenileştirmeyin ifadesi hatırlatıldı. Belki nurcu olur diyenler oldu. Bizim gizli ve kapaklımız yoktu. Bu yüzden çekinecek ve kovacak bir durumda yoktu. Ama daha dikkatli hareket ve konuşmakta fayda vardı.

Günler böyle geçip gidiyordu. Kemal bana kendinin yanlış biri olmadığını ispatlamaya çalışıyordu. Gariban, zavallı konuma girdiği oluyordu. Kemal’in başka tarikat ve cemaat kötülemelerini kestirdim. Ama cadıkarı hikayelerini anlatmayı sürdürdü. O da bana yoklama çekiyordu. Niçin beyaz giyindiğimi sordu birgün. Yazın başka ne giyilebilir şeklinde ortalama bir cevap verdim. Başka gün kardeşler arasındaki farklılıkları, hizmet tarzlarını gündeme getirmeye çalıştı. Yine ortacı cevaplar verdim. Ama biliyordum ki görevini yapıyordu.

"Ne gibi bir görev?" dedim. Anladığım 28 Şubat sonrası dindarların genel durum değerlendirmesini yapıyordu. 28 Şubat sonrası müslümanların genel durumu ne? Korkanlar, çekilenler, ileri atılanlar. Gazete tirajlarının durumu. Hasar tespit ve değerlendirme raporu gibi. Mesela bu ev kurabiye ve çörek işini çok abartıyordu. Bu vesileyle ev derslerine de gelmeye başladı.

Özellikle gazete parası toplarken evlere davet ediliyormuş. Bu fırsatları kaçırmadığını düşünüyorum. Düşünsene; tertemiz yüzlü subaylıktan ayrılma mücahit bir abi gazete parası toplamak için ev ev geziyor. Üstelik ailesi dağılmış, geçimsiz bir eş yüzünden düzeni bozulmuş. Üstelik bisikletle dolaşarak bu işi yapacak kadar mütevazi bir subay müslüman. Tabii ki ikram ve ifşaaların haddi hesabı olmaz. 28 Şubat darbecileri ve sorumluları ile ilgili tam tekmil hikayeler anlatılıyor. Çünkü insanların canı yanmış, mağdur olmuş, çocukları okullardan atılmış. Bunları dert yanacak, subay dindar bir mağdurdan daha iyi kim olabilir ki. Üstelik hikayelere kendisi daha ketçaplı hikayelerle katılıyorsa.

Sungur anlatır ben dinlerken yokuş az daha dikleşmişti. Ama ilk defa karşıda Beydağları’nın zirvesi belirmişti. Sisler arasında beyaz karlı zirveler gelinliği hatırlatıyordu. Beyaz-lacivert bulutlar yarış yapar biçimde süzülüyordu. Uzaktan sessiz ve hızla uçuştukları görülüyordu..

Bu hikaye bitmeyecek gibiydi. Üstelik karanlık çöküyordu. Biz ise hem soğuğa hem kuzeye hem dağın dar geçidine doğru yürüyorduk. Üstelik korkunç bir karanlık bastırmıştı. Sadece şehirler arası yolu takip ediyorduk. Dağ başlarına yakın bahçeli evlerden çoban köpekleri uluyordu. Bazen birbirine dalıp boğuşuyorlardı. Şehirden iyice uzaklaşmıştık. Yollarda askeri araç ve tanklar sıklaşmış kontroller iyice artmıştı. Mehmetçik homurdansa, öfkelense de vatan millet işi deyip şevkle ve yorulsa da dinlenmeden görevdeydi.

Yolumuz dar ve engebeli Çubuk Boğazı’na düşmüştü. Meşhur Çubukbeline doğru tırmanıyorduk. Türküsünde olduğu gibi söyledi Sungur; "Yol ver bana Çubukbeli geçeyim." Ana yoldan sapıp patikaya düşmüştük bu sefer.Çünkü daralan boğazda yürüyecek asfalt kenarı kalmadığı gibi, karanlıkta yol kenarı iyice tehlikeli hale gelmişti.

***

Sonunda arkadaşım muallim Sungur hikayeyi özetledi. Çok uzundu ama özetlemek istedi.

Bir gün seni çaldırdığım gibi telefonum çaldı. Telefonlar telliydi ahizeyi kaldırdım. Ses Selanikli Kemal’in sesiydi. İzmir’den arıyormuş. Hayırdır dedim. Görevim bitti İzmir’e döndüm dedi. O zaman istihbarat bölge başkanlığı İzmir’deydi. Şimdi burda, anladım dedim. Börek ve çörekler için çok teşekkür ediyordu. Bu arada cadaloz karısıyla tekrar barıştıklarını söyledi.

Kaynak: Bir hikaye: 28 Şubatçıların istihbaratı – Hüseyin ÇEŞİTCİOĞLU

SİBER GÜVENLİK DOSYASI : 52 yıl önce yayımlanan ilk siber güvenlik makalesinin hikayesi


52 yıl önce yayımlanan ilk siber güvenlik makalesinin hikayesi

ARPANET’in emeklemeye başladığı yarım yüzyıl önce bir araştırmacı, bu teknolojinin getireceği riskleri sezerek ilk siber güvenlik makalesini kaleme aldı.

Ronald Reagan’ın izlediği War Games filminden esinlenerek, ordu bilgisayarlarının hacklenebilmesinin mümkün olup olmadığı genelkurmay başkanına sormadan 20 yıl önce ABD Savunma Bakanlığı ARPANET adlı bir projeyi hayata geçirdi.

Bakanlığın alt birimlerinden ileri seviye savunma projeleri üreten Advanced Research Project Agency’nin (ARPA) sponsoru olduğu ARPANET’in amacı projelere dahil olan şirketlerin, araştırmacıların ve üniversitelerin aynı ağ üzerinden bilgi ve belge paylaşabilmesiydi. Her geçen gün daha fazla şirketin ve üniversitenin bilgisayar kullanmaya başladığı günlerde, her bir bilgisayarın telefon modemleri ile birbirine aynı ağ üzerinden bağlı olması ARPA için çok daha ekonomik ve verimli bir çalışma şekli oluşturuyordu.

Nisan 1967 yılında yani ARPANET görücüye çıkmadan biraz zaman önce Willis Ware adlı bir mühendis ekonomik ve verimli olmasıyla göz dolduran ARPANET’in gündeme gelmeyen başka bir özelliğini “Security and Privacy in Computer Systems” başlıklı makalesinde ortaya koydu ve çalışmasını New York’da düzenlenen Joint Computer Conference’da sundu.

İLK SİBER GÜVENLİK MAKALESİ

Dünyadaki ilk elektronik bilgisayarı dizayn edenlerden John von Neumann’ın asistanı olarak 1940’lı yıllardan beri Princeton Üniversitesi’nde bilgisayar alanında (o zamanlar böyle bir araştırma alanı net bir şekilde tanımlanmamıştı) çalışmalar yürüten Ware (aynı zamanda da RAND Corporation’da çalışmaktaydı) makalesinde ‘kaynak paylaşımı’ ve ‘çevrim içi’ bilgisayar ağlarının riskleri üzerinde durmuş, bilgisayarların birbirinden bağımsız ve izole bir şekilde bulunması durumunda bu risklerin ortadan kalkacağını savunmuştu. Bu fikirlerine rağmen Ware’in bilgisayarlar arasında bir ağın kurumasına karşı çıktığı düşünülmez. ARPANET’in hedeflerini takdir etmekle birlikte, yaptığı iş böyle bir projenin bilgisayar mahremiyeti ve güvenliği konusunda bazı endişeleri de beraberinde getirdiğini ortaya koymaktır.

Ware’e göre farklı bölgelerde bulunan bilgisayarlara birden çok kullanıcı erişmeye başlarsa, belirli yeteneklere sahip olan kişiler ağdaki diğer bilgisayarlara sızabilirler. Özellikle bilgisayarların oldukça pahalı olduğu o günlerde, Pentagon ile iş yapan şirketlerin gizli ve tasnif dışı bilgileri (confidential / unconfidential) aynı bilgisayarlarda tutarak maliyeti düşürme isteği de göz önüne alındığında, Ware, Savunma Bakanlığı’nın bilgisayarlarda tutulan gizli projelerine yabancı devlet ajanlarının ulaşabileceğini varsayıyordu.

Günümüz standartlarına göre oldukça kısa olan makalesi (4 sayfa) ARPANET’in yöneticileri tarafından fark edildi. ARPANET’in direktör yardımcısı Stephen Lukasik makaleyi projenin baş bilim insanı olan Lawrance Roberts’a götürdü. Roberts iki yıl önce o zamanlar çalıştığı MIT’nin Lincoln Laboratuarındaki bir bilgisayar ile Santa Monica’da bulunan başka bir bilgisayar arasında 1200 baud hıza sahip bir iletişim hattı kurmayı başarmıştı. Bu başarısından dolayı kendisinden daha sonraki yıllarda ‘bilgisayar çağının Graham Bell’i’ bahsedilecekti.

MAKALE BAZILARINI MEMNUN ETMEDİ

Ware’in makalesi Roberts’ı mutlu etmemişti. Yöneticisi olan Lukasik’e projeye güvenlik ile ilgili yeni bir gereklilik koymaması için neredeyse yalvaracaktı. ARPANET gibi bir sistemin oldukça karmaşık olduğunu Rusların böyle bir sistemi anlayıp içine sızmasının on yıllar alacağını söyledi. O zamana kadar da adım adım güvenlik ile ilgili şartları yerine getirmeye başlayacaklarına dair söz verdi.

Roberts haklıydı. Bu sözleri söyledikten sonraki 40 yıl boyunca dünyadaki bilgisayarlar kimsenin hayal bile edemeyeceği şekilde birbirine bağlandı. Ruslar, Çinliler ve diğer milletlerden araştırmacıların ARPANET gibi bir ağ kurabilecek teknik seviyeye gelmesi yıllarını aldı. Fakat Roberts sözünü tutamamıştı çünkü web’in yayılması kimsenin beklemediği bir hızda gerçekleşmişti.