TARİH /// İlhan KARAÇAY : Cem Sultan’ın hazin hikayesi ve Fransa’da 5 yıl kaldığı şato


İlhan KARAÇAY : Cem Sultan’ın hazin hikayesi ve Fransa’da 5 yıl kaldığı şato

17 Temmuz 2020

Fransa’da Osmanlı-Türk izlerini takip ederken güneye doğru gittik. Cem Sultan’ın buralarda bir yerde, gözetim altında yaşadığını biliyorduk. İşte o yeri aramaya başladık. Sonunda kendimizi Bourganeuf kasabasında bulduk.

Cem Sultan’ın tam 5 yıl gözetim altında yaşadığı Zizim Şatosu karşımızdaydı.Fatih Sultan Mehmet’in oğullarından Beyazid, kardeşi Cem Sultan’ı en büyük tehdit olarak algılamıştı. Bu nedenle de Cem Sultan hep sürgünde yaşadı. Cem Sultan, önce Rodos’ta yarı esir ve yarı şaşaalı bir yaşam sürdürdü. Zira Rodos Şövalyeleri Cem Sultan’ın tutulması ve bakımı için Beyazıt’tan çok büyük meblağlar alıyorlardı. Ama Cem Sultan, annesinin kardeşi olan, yani dayısı olan Macaristan Kralı’nın yanına gitmek istiyordu. Orada hazırlanıp kardeşinin üzerine hücum etmeyi planlıyordu. Bayezid ise, Cem Sultan’ın Rodos’ta kalmasını istiyordu. Zira bir gün Rodos’u işgal edip Cem Sultan’ı da ele geçirmeyi planlıyordu.

Rodoslular, bu varsayımdan çok korkmuşlar ve Cem Sultan’ı Roma’daki Papa’ya, Papa da daha sonra Fransız Kralı’na satmışlardı. Şimdi para kazanma sırası Fransızlardaydı. Cem Sultan pek çok yerde barındırıldı. Ama en çok barındırıldığı yer, Bourganeuf’teki şato oldu. Fransa Kralı, Cem Sultan için muhteşem bir şato inşa ettirmişti. Bu şatoya da Zizim adı verilmişti.

CEM SULTAN’IN TUTUKLU KALDIĞI ZİZİM ŞATOSU : Fatih Sultan Mehmet’in oğulları Bayezid ile Cem Sultan arasındaki husumet sonunda Cem Sultan Zizim adlı bu şatoda tam 5 yıl tutuklu kaldı. İlhan Karaçay Zizim Şatosu’nu buldu ve hüzün verici hikayeyi bilenlerden dinledi.

İşte biz o şatoyu bulduk. Cem Sultan’ın hazin hikayesini ve öldürülüşünü araştırmacılar kanalıyla dile getirdik. Tam 30 yıldır Zizim Şatosu’nun karşısında ikamet eden Kadir Akar, işçilik yaptığı Borganeuf kasabasında yıllarca arşivleri karıştırmış. Kadir Akar, Zizim Şatosu’nun gölgesinde bize tarihi şöyle açıkladı:

Cem Sultan (1459 – 1495), Fatih Sultan Mehmet’in en küçük oğludur, 23 Ocak 1459 tarihinde Edirne Sarayı’nda dünyaya geldi. Doğum haberi Fatih’e, Yunanistan seferine giderken ulaştı. Cem, dört yaşına geldiğinde çeşitli hocalardan dersler almaya başladı. Bu eğitim on yaşına kadar sarayda devam etti. Rumca dâhil pek çok dili mükemmel öğrendi. Önce Kastamonu Sancakbeyliği’ne daha sonra da Konya Valiliği’ne tayin edildi. Dönemin ilim ve kültür merkezi olan Konya’da üç yıl kaldı.

3 Mayıs 1481’de Fatih Sultan Mehmet’in ölümü üzerine, Amasya’da bulunan Şehzade Bayezid ve Konya’da bulunan 22 yaşındaki Cem Sultan’a haberciler gönderildi. Veziriazam Nişancı Karamanî Mehmet Paşa, Sultan’ın vefatını bir süreliğine gizlemeye çalışmışsa da bunu başaramamıştı. Duruma kızan Yeniçeriler ayaklanıp sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa’yı öldürdüler ve Şehzade Bayezid’in, İstanbul’da bulunan oğlu Korkut’u saltanat naibi ilan ederek onu tahta çıkardılar.Ancak Cem Sultan’a gönderilen haberci, yolda Şehzade Bayezid’in kayınbabası ve Anadolu Beylerbeyi olan Sinan Paşa tarafından yakalandı ve öldürulmesi neticesinde Cem Sultan haberi aldığında iş işten geçmiş, en büyük destekçisi sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa da yeniçerilerin isyanıyla öldürülmüştü.. Cem Sultan, babasının vefatını dört gün sonra öğrenebildi. Şehzade Bayezid, İstanbul’a varır varmaz devlet idaresini eline aldı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR Türklerde Kartal ve Çift Başlı Kartal Tamgası

CEM SULTAN HİKAYESİNİ DİNLEYENLERİ AĞLATAN KADİR AKAR : Cem Sultan’ın Zizim Şatosu’nda 5 yıl tutuklu kalışının hazin öyküsünü en iyi bilenlerden biri olan Kadir Akar, bu şatonun hemen altında yıllardır yaşıyor. Kadir Akar yıllarca çalışmış olduğu dersini İlhan karaçay’a uzun uzun anlattı.

Bütün bunlardan sonra Cem Sultan, babasının meşhur Kanunnâme’sine koydurttuğu “Her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizâm-ı âlem için katletmek münasiptir. Ekser ulemâ dahi bunu tecviz etmişlerdir…” hükmü gereği öldürüleceğinden emin olduğundan, Konya civarında topladığı bir miktar askerle Bursa’ya doğru ilerledi. Cem Sultan 4000 kadar askeriyle birlikte 27 Mayıs 1481’de İnegöl önlerine geldi. Sultan İkinci Bayezid, Ayas Paşa idaresindeki bir orduyu Cem Sultan’ın üzerine gönderdi. 28 Mayıs’ta yapılan savaşı kazanan Cem Sultan Bursa’da padişahlığını ilan etti. Kendi adına hutbe okutarak para bastırdı ve çeşitli fermanlar yayımladı. Cem Sultan’ın bu saltanatı ancak yirmi gün sürmüştür.

Sultan II. Bayezid’e gönderdiği arabulucularla, kendisinin Anadolu’da, Sultan Bayezid’in de Rumeli’de padişah olmasını ve Osmanlı topraklarını eşit olarak paylaşmalarını, kan dökülmemesini talep eden Cem Sultan’a, Bayezid “Hükümdarlar arasında akrabalık yoktur.” şeklindeki Arap atasözüyle karşılık vermişti.

Bundan sonra taraflar daha üstün ve avantajlı duruma sahip olabilmek için gayret göstermişler. Sultan II. Bayezid, ordusuyla birlikte Cem Sultan’ın üzerine yürüdü. Yenişehir Ovası’nda 20 Haziran 1481 tarihinde yapılan savaşı kaybeden Cem Sultan, Konya’ya geldi. Ancak Gedik Ahmet Paşa komutasındaki kuvvetlerin takibi sürünce, Cem Sultan yanına ailesini de alarak ve Osmanlı topraklarını terk ederek, Adana, Halep, Kahire’ye, ve oradan da Hac mevsiminde Hicaz’a gitti

Cem Sultan, hacca giden tek ‘Osmanoğlu’dur. Başka hiçbir padişah veya şehzade hacca gitmemiştir. Orada yazdığı şiirlerinde saltanat kavgasından tamamen vazgeçtiği, hac farizasını yerine getirmenin verdiği iç huzuru, taç ve tahta için değişmek istemediğini belirtti. Hac’dan sonra tekrar Kahire’ye gelen Cem Sultan, çeşitli telkin ve tahriklerle yeniden talihini denemek istedi. 27 Mayıs 1482’de Konya’yı kuşatan Cem Sultan, Sultan İkinci Bayezid’in yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırarak Ankara’ya gitti. Oradan da tekrar Mısır’a gidecekti, ancak yollar tutulmuştu. 2. Bayezid bu defa Cem Sultan’a bütün masraflarının karşılanması şartıyla Kudüs’te ikamet etmesini teklif etti; ancak bu teklif reddedildi. Başta Karamanoğlu Kasım Bey olmak üzere etrafındaki bazı kimseler saltanat mücadelesine Rumeli’de devam etmesi tavsiyesinde bulundular. Rumeli’ye geçmek için de Rodos şövalyelerinin gemileri kullanılacaktı.Cem Sultan, ağabeyi Sultan II. Bayezid’den bir mektup aldı. Bu mektupta, padişahlıktan vazgeçtiği takdirde kendisine bir milyon akçe ödeneceği belirtiliyordu.

Bu sırada Rodos şövalyelerinden Pierre d’Aubusson onu Rodos’a davet etti. Rodos’a gelindiğinde (30 Temmuz 1482) Saint Jean şövalyelerinin reisi d’Aubusson ile varılan anlaşmaya göre, şövalyeler Cem Sultan’a yardım edecekler, karşılığında Rodos’tan alınan adalar geri verilecek, daimî bir sulh olacak ve masraflarına karşılık 150 bin altın alacaklardı. d’Aubusson bu anlaşmayı yaparken Avrupa kralları ve Papa’ya da mektuplar göndererek Cem’in Rodos’da olduğunu, durumdan istifade ile bir haçlı ordusu meydana getirilmesini ve Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasını teklif etmekteydi. Bu kıymetli rehinenin muhafaza edilmesi için de Fransa’nın uygun olduğunu müzakere etmekteydiler. Sultan Bayezid ise şövalyelere her yıl 45 bin düka altını vermek üzere bir anlaşma yaptı. Cem Sultan’ın Fransa’ya gönderilme kararı alınmasına rağmen hâlâ o, Rumeli’ye geçme plânları yapmaktaydı. Rodos’tan Sicilya’ya oradan Nis Limanı’na gelindi ve bir süre kalındı. Cem Sultan’ın Fransa’dan başka bir ülkenin eline geçmesini, Osmanlı Devleti açısından sakıncalı gören Sultan II. Bayezid, Fransa’ya bir elçi gönderek Cem Sultan’ın Fransa’da tutulmasını istedi.

Dük ile dostluğu şövalyeleri rahatsız ettiğinden, önce Lyon daha sonra da Pouêt adlı kaleye getirildi. Burada Sultan Bayezid’in elçisi Cem Sultan’la görüşmek istedi ise de, bu mümkün olmadı. Yeniden yapılan bir anlaşma ile Cem Sultan’ın Papaya [[VIII. Innocentius] teslim edilmesine karar verilince, şehzade yeniden yollara düştü. Böylelikle Cem Sultan’ın Fransa macerası 6,5 yıl sürmüş oldu.

Marsilya yolu ile Tolon’a oradan da 14 Mart 1489 günü Roma’ya gelerek Papa ile görüştü. Cem Sultan’ı kullanmak isteyenlerden birisi de Papa VIII. Innocentius idi. Papa, Cem Sultan’ı bahane ederek Osmanlılar’a karşı bir haçlı seferi düzenlenmesini istiyordu. Ancak bunda başarılı olamayınca, Cem Sultan’a Hıristiyan olma teklifinde bulundu. Ancak Cem Sultan bunu kesinlikle reddetti.Cem Sultan’ın tek arzusu Mısır’da bıraktığı annesi ve çocuklarına kavuşmaktı. Ancak Papa’nın başka plânları vardı. Çeşitli tekliflerde bulundular. Cem Sultan bunları “Din-i mübin-i İslâma ihanet edemeyeceği ve dinini cihan saltanatına değişmeyeceği” cevabıyla geri çevirdi.

Roma’da 5 yıl 11 aydan fazla kalındı. Başta Macaristan Kralı olmak üzere Memlûklu Sultanı ve diğerlerinin Cem Sultan’la ilgili talepleri Papa’yı çok zor durumda bıraktı. Bu sırada hem Cem Sultan’a hem de Papa’ya suikast teşebbüsleri olmaktaydı.

Fransa Kralı 8. Charles’in ısrarlı talepleri üzerine, Cem’in ona teslim edilmesi şartıyla Napoli’ye doğru yola çıkıldı. Ancak yolda fenalaştı. Muhtemelen teslimden önce Papa tarafından zehirlenmişti. Uygulanan bütün tedavi yöntemleri netice vermeyince şehzade, “Ailesinin Mısır’dan İstanbul’a getirilip gözetilmesi, kendisine hizmet edenlerin memnun edilmesi ve ölüsünün mutlaka Osmanlı ülkesine getirilmesi” şeklindeki vasiyetini yazdırdı. Sultan Cem`in Roma halkının fakirlerine para vermesi henüz insan sevgisinin tam oturmadığı Avrupa`da, Cem Sultan’ın bu hareketi taraftar toplama olarak karşılandı.

Cem Sultan’ın tutulduğu Melekler Kalesi – Roma (Sant’Angelo Şatosu – Castel Sant’Angelo)

Avrupa Hıristiyanlığının elinde siyasal bir koz olarak kullanılmak istenen Cem Sultan’ın, yaşadığı esir hayatının son dönemlerinde bir süre, Tiber nehrinin kıyısındaki Castel Sant’Angelo’da konakladığı bilinmektedir.

Cem Sultan Roma’ya getirildikten sonra bu kez Napoli’ye gönderildi. Bu kez, Cem Sultan’ın Napoli’de kaldığı yeri bulduk.

Cem Sultan burada, etkisini geç gösteren bir madde ile zehirlenmişti. Zehirli maddeyi aldıktan 3 gün sonra burada atına binerken düşen Cem Sultan hayata veda etmişti.

Böylece de Cem Sultan’ın çok hazin yaşam öyküsü burada sona ermişti.

Cem Sultan ve kardeşi Mustafa’nın Bursa’daki Türbesi

Cem Sultan vakası Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayezid’in Timur’un elinde esir düşüp, demir kafese hapsedilmesinden sonra ikinci büyük hadisedir. Rumeli’den tekrar Osmanlı topraklarına gelmek isteyen Cem Sultan, 14 yıl esir hayatı yaşadı. En son Papa’nın elinden Fransız Kralı tarafından kurtarılmış, ancak büyük bir ihtimalle zehirlendiği için bir hafta içinde yolda vefat etmiştir.

Cem Sultan’ın bakım masrafları için Papa, Sultan İkinci Bayezid’den yılda 40.000 altından fazla para kopartmayı başarmış, Cem Sultan’ı serbest bırakma tehditleriyle de Osmanlı fetihlerini durdurmuştu. Bu olay ileride Şehzade katli için de önemli bir mesnet teşkil etmiştir.

Cem Sultan, 25 Şubat 1495’de vefat etti. Ağabeyi Sultan II. Bayezid bu olaya çok üzüldü ve ölüm haberi duyulunca bütün Osmanlı ülkesinde gıyâbi cenaze namazları kılındı, üç gün matem tutuldu. Öldüğünde 36 yaşında olan şehzadenin ölüsünden de istifade etmek isteyen Avrupalılar cenazesini teslim etmeyip bundan da para kazanmanın yolunu buldular. II. Bayezid’in şiddetli tehdidiyle Napoli Kralı nihayet cenazeyi vermeyi kabul etti. Ölümünün üzerinden dört yıl geçmişti.

Şehzade Cem’in naaşı Bursa’da büyükbabası Sultan Murad’ın yaptırdığı caminin bahçesine kardeşi Mustafa’nın yanına gömülmüştür. Böylelikle Cem Sultan’ın Mısır’dan başlayan macerası 14 yıl sürmüş ve hüzünlü bir şekilde neticelenmiştir.

Vefatından 4 yıl sonra 1499 yılının Ocak ayında Cem Sultan’ın cenazesi Osmanlı topraklarına getirilerek Bursa’da kardeşi Şehzade Mustafa’nın yanına gömüldü.

TARİH : Pek Çok Efsaneye Konu Olmuş Roma Krallığı’nın Başlangıç Hikayesi


Pek Çok Efsaneye Konu Olmuş Roma Krallığı’nın Başlangıç Hikayesi

MÖ 753 – 509 arasında var olmuş ve sonrasında da Roma Cumhuriyeti ile Roma İmparatorluğu’nun kuruluşuna giden yolu başlatmış olan Roma Krallığı’nın hikayesi.

efsanevi roma tradisyonuna göre olaylar şöyle cereyan ediyor

truva‘dan kaçan aeneas‘ın oğlu ascanius, italya’nın latium bölgesinde yer alan alba longa‘yı kurduktan nesiller sonra alba longa kralı numitor‘un kardeşi amulius, abisini devirerek kral olur ve abisinin kızı rhea silvia‘yı vesta rahibesi yapar ve böylece kendisini garanti altına aldığını düşünür.

ancak rhea silvia, savaş tanrısı mars’tan remus ve romulus isimli ikizlere hamile kalır. daha sonra amulius, ikizleri tiber nehrine bırakır ancak ikizler kıyıya varırlar ve bir dişi kurt tarafından emzirilirler.

romulus ve remus büyüdükten sonra alba longa’ya döner ve amulius’u devirirler. daha sonra alba longa’dan ayrılıp bir şehir kurmaya karar verirler. şehri kurduktan sonra kimin ismini alacağından doğan bir tartışmadan sonra romulus, remus’u öldürür ve şehrin adı roma olur. şehrin ilk kralı da romulus olur. kuruluş tarihi olarak da m.ö. 21 nisan 753 kabul edilir.

Romulus

tradisyona göre cumhuriyete kadar 7 kral gelip geçer ve bunların son 3’ü etrüsk kökenlidir. krallar sırasıyla; romulus, numa pompilius, tullus hostilius, ancus marcius, lucius tarquinius priscus, servius tullius ve lucius tarquinius superbus’tur.

yine tradisyona göre ilk kral romulus, sabinlerle savaştıktan sonra bir anlaşma yapar ve krallığı ortak yönetirler. ikinci kral numa pompilius da sabin kökenlidir. tradisyona göre romulus ve etrüsk kralları hariç, krallar seçimle başa gelmişlerdir.

Numa Pompilius

bugün bilinenlerle tradisyonu tümden reddetmek doğru sayılmaz

her ne kadar savaş tanrısından hamile kalan bir kadın, kurt tarafından emzirilen çocuklar gibi ögeler içerse de, bazı kısımları hakiki özlere dayanmaktadır.

örneğin roma’nın, alba longa şehrinden gelen kolonistlerce kurulmuş olabileceği, roma köylerinde sabinlerle latinlerin beraber yaşadığı gibi.. nitekim roma’nın yedi tepesinden birinde sabinlerin bir köy kurduğu bugün biliniyor.

ancak efsanevi diye bahsedilen kralların bir nevi kabile şefleri olabileceği belirtiliyor. çünkü henüz o tarihlerde roma, tepelerinde kurulu köylerden oluşan, şehirleşmenin görülmediği bir yer.

roma’yı roma şehri yapanın etrüskler olduğu yine bugün biliniyor. şehrin kanalizasyon sistemi, yolları, su kemeri, şehir kapısı gibi yapıları bu dönemde yapılıyor. hatta köylerin ortasında bir bölgede henüz o zamana kadar kurutulmamış bir bataklık bulunuyor, bunu da etrüskler kurutuyor. şehri zirai ve iktisadi açıdan kalkındırıyorlar.

Etrüskler: İtalya’nın Tiber ile Arno nehirleri arasındaki Etruria bölgesinde MÖ 6. yy’a kadar yaşayan halka verilen isim.

tradisyonda etrüsk kralların gelişi, ancus marcius’un tarquinius priscus’u çocukları için vasi olarak görevlendirmesi şeklinde aktarılıyor. çocukların küçük olmasından ötürü kral olan priscus daha sonra bu şekilde devam edip yerini damadına bırakıyor, o da ilk etrüsk kralın torunu olan tarquinius superbus’a.

gerçekte ise o sıralarda zaten güçlü olan bir etrüsk şehrinin, alelade bir köy federasyonu olan roma’yı ele geçirmesi şeklinde yorumlanabilir.

Bir Etrüsk müzisyeni.

tradisyonda ilk iki etrüsk kralı kötü anlatılmaz ama son etrüsk kralı, aynı zamanda son roma kralı da olan tarquinius superbus oldukça zalim biri olarak aktarılır. en son kralın oğlu bir romalının karısına sarktıktan (tecavüz olabilir) sonra başlatılan isyanla şehirden kaçmak zorunda bırakılır.

sonuçta bazı etrüsk aristokratlarıyla da birleşerek kralı kovan romalı aristokratlar (patrici) cumhuriyeti ilan ederler. bunun da tarihi m.ö. 508/7 olarak kabul edilir.

krallık devrinde roma bir köy federasyonundan şehre dönüşmüş, zirai ve iktisadi atılımlar yaşamış, kendi aristokratlarını ortaya çıkarmış, patrici ve pleb şeklinde iki farklı sınıflı bir toplum oluşturmuştur.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Türk Bayrağının Ortaya Çıkış Hikayesi


Türk Bayrağının Ortaya Çıkış Hikayesi

Çocukluğumuzdan beri öğrendiğimiz ”gökteki ay ve yıldızın yansıması” mevzusundan daha farklı bir hikayesi varmış.

aslında bize kitaplarda öğrettikleri gibi bir sokaktan geçerken gökten yansıyan ay ve yıldızın yerdeki yansıması mıymış dersiniz? iyi ki o sokaktan geçiyorduk, ya arka sokaktan geçseydik ne olacaktı?

iStock.com

bizim bayrağımızın bir tarihi vardır. bayrağımızda ilk defa hilal ve yıldızı 3. selim bir araya getirmiştir. o zamana kadar her gelen padişah bir bayrak ortaya çıkarıyor. 3. selim diyor ki "her ülkenin bayrağında bir çok hilal var ama benim ülkemin bayrağı farklı olmalı, yeryüzünde tek olmalı" ve sonra 3. selim bayraktaki hilal sayısını bire düşürüyor ve yanına sekiz köşeli yıldızı koyuyor. sekiz köşeli yıldız şekil biliminde "zafer" anlamına gelir. daha sonra sultan abdülmecid zafer madalyalarının da sekiz köşeli olduğunu ve bayraktaki yıldızın farklı bir yıldız olması gerektiğini söylüyor ve sekiz köşeli yıldızı beş köşeye indiriyor. beş köşeli yıldızın anlamı ise "insan" dır.

iStock.com

arkadaşlar hepimiz artık bayrağımızı tesadüfen bulmadığımızı öğrenmiş olduk. lütfen ona sahip çıkalım ve onu yakanları, ona saygı duymayanları ve onun hikayesini bize adam gibi öğretmeyip raslantılar silsilesi içinde basitleştirerek anlatanları hep beraber burdan kınayalım.

iStock.com

çünkü bizim bayrağımız dünyadaki en güzel bayrak‘tır. onun anlamı ve önemi bütün bayrakların üstündedir.

kaynak: sunay akın – türk bayrağı

BİYOGRAFİ DOSYASI : Zamanında Maksimum Fiyat Uygulayan Roma İmparatoru Diocletianus’un Hazin Hikayesi


Zamanında Maksimum Fiyat Uygulayan Roma İmparatoru Diocletianus’un Hazin Hikayesi

Ekonominin temel sorunlarını çok iyi gözlemleyebileceğiniz bir hikaye.

tüccarların insanları kazıkladığını ileri sürüp enflasyonu dizginlemek için “maksimum fiyat fermanı”nı yayınlayan roma imparatoru diocletianus’un hikayesi:

tam adıyla gaius aurelius valerius diocletianus, roma imparatorluğuna m.s. 284 ve 305 yılları arasında hükmetmiştir. roma imparatorluğu o göreve geldiğinde yıkılmanın eşiğinde olduğu yazılıdır tarih kitaplarında. o da göreve gelir gelmez böyle düşünüyor olacak ki bir takım reformlara girişmiştir. diocletianus ilk olarak kendine dominus et deus ("efendi ve tanrı" yani dominate) şeklinde yeni bir unvan seçti. ardından, devletin mevcut yapısının sürdürülemez olduğunu düşündüğü için cumhuriyetçi yapıyı silerek, daha otokratik bir yönetim sistemi getirmiştir.

asıl yapmış olduğu ve benim ilgimi çeken reformları ekonomi alanındadır

göreve geldiğinde zaten düşük olan vergiler askerlere gidiyordu. en kolay ve hızlı çözüm, gümüş sikkenin değerini düşürmek ve daha fazla para basmaktı. ancak bu durum yüksek enflasyon ve imparatorluk sikkelerine güvensizlik ortaya çıkardı. bazı yerlerde takas ekonomisi ortaya çıktı. daha sonra tüccarların insanları kazıkladığını ileri süren diocletianus “maksimum fiyat fermanı”nı yayınladı. bu fermanla binden fazla ürünün fiyatları sabitlenmiş, maaşlar sabitlenmiş ve fazla fiyat biçen tüccarlar ölüm cezasıyla tehdit edilmişti. mamafih, ferman enflasyonu dizginlemek yerine malların karaborsaya düşmesine ve kıtlıklara neden oldu. bazı şehirlerde ferman görmezden gelindi ve çok başarısız olarak kaldırıldı.

ben bu hikayeyi nasıl keşfettim derseniz, tüm bu olaylar ülkemiz kütahya ili sınırları içerisinde aizanoi antik kenti’nde bulunan ve tahıl pazarı olarak kullanılan dünyanın ilk ticaret borsasının duvarlarında yazılıdır. mezkur yazıda, döneme ilişkin bazı emtiaların fiyatları da şöyle belirtilmiş: kuvvetli bir köle 30 bin dinara eşit, bir eşek 15 bin dinar ve bir at 90 bin dinara eşittir.

velhasıl memleketimiz çok güzel ve tarih, tekerrürden ibaret…

kaynaklar:

LİNK : http://www.kutahyakulturturizm.gov.tr/…en-yeri.html
LİNK : https://tr.m.wikipedia.org/wiki/diocletianus

SAVAŞLAR DOSYASI : Dünyanın En Şanssız Savaş Gemisi USS William D. Porter’ın Film Gibi Hikayesi


Dünyanın En Şanssız Savaş Gemisi USS William D. Porter’ın Film Gibi Hikayesi

II. Dünya Savaşı yılları, Franklin Roosevelt, kamikaze yapan Japon uçakları ve dahası… USS William D. Porter’ın keyifle okuyacağınız öyküsü, buyrun.

denizcilik tarihi, içerisinde birçok ilginç hikayeyi barındırır

tabii ki bu hikayelerin baş aktörleri de gemilerdir. şahsen her ne kadar gemileri insanlar yönetiyor olsa da gemilerinde bir ruhu olduğuna inanırım. dolayısıyla bu hikayelerde her ne kadar insan unsuru ön planda olsa da gemilerin isimleri o gemiyi yüzdüren insandan daha fazla anılır. bu hikayelerin baş kahramanı olan gemilerin isimleri bazen kahramanca çarpışmalarda, bazen şansızlıklarıyla, bazen yok edişleriyle, bazen yok olmalarıyla ve bazen uğursuzlukları ile ön plana çıkmıştır. bu hikayelerin bazıları tekdüze olup; bazıları da oldukça ilginç olayları içerisinde barındırır.

işte ilginç hikayeleri içerisinde barındıran gemileri anlatacağım yeni bir yazı serisi ile ilk gemimizin macerasını anlatmaya başlayalım. açıkçası ilk hikaye için özel bir gemiden başlamam lazımdı ve bunun için, hikayesini en sevdiğim savaş gemisinden başlamanın en doğru karar olacağına kanaat getirdim. dolayısıyla da ilk yazının konusu olarak, amerikan fletcher sınıfı destroyer uss william d. porter’da karar kıldım.

peki, bu destroyerin hikayesi nedir?

hemen anlatayım.

uss william d. porter, fletcher sınıfına ait bir destroyerdir. fletcher sınıfı, bilmeyenler için 1939 yılında tasarlanmış bir destroyer sınıfıdır. fletcher sınıfı destroyerler diğer destroyerler gibi torpido esaslı değil topçu esaslı bir tasarımdı. bundan önceki en son destroyer tasarımları olan porter ve somers sınıfı destroyer tasarımlarından memnun kalmayan amerikan donanması, bu yeni tasarımı daha alçak tuttu ve tamı tamına 175 tane ürettiği fletcher sınıfı destroyerlerin ilki olan uss fletcher’ı 30 haziran 1942’de suya indirdi. tüm bu 175 adet fletcher sınıfı destroyer, tamamen 1942 ve 1944 arasında üretildi ve 1944 yılından itibaren bunların daha bir gelişmiş modeli olan allen sumner ve gearing sınıfı destroyerlerin üretimine geçildi.

konumuza dönecek olursak, uss william d porter, 2. nesil fletcher denilen, kare formunda köprüye sahip olan daha modern versiyon gemilerden bir tanesiydi. 7 mayıs 1942’de texas’ın orange şehrinde inşa edilmeye başlandı ve 27 eylül 1942’de, yani sadece 4.5 ay sonra suya indirildi. suya indirildikten 9.5 ay sonra da 6 temmuz 1943 günü, kaptanlığına yeni atanan wilfred walter komutasında göreve başladı. 30 temmuz 1943 günü küba’ya hareket etti ve 1 ay süren testlerden sonra 7 eylül’de amerikan donanması’nın atlantik okyanusu’ndaki operasyon merkezi olan virginia eyaletinin norfolk şehrine demirledi. william porter’ın amerika’nın birçok eyaletinden toplanan genç ve deneyimsiz, aslen çiftçi olan mürettebatı da merakla ilk görevlerini beklemeye başladı. beklemeye başladılar başlamasına ama başlarına gelecek olanı o zaman biri onlara anlatsa, ne onlar ne de siz saygıdeğer okuyucular inanırdı.

aslında bu hikaye 1941’de, yani 2 yıl önce başladı. nazi almanyası sovyetler birliği’ni işgale girişince, o zaman aslında ingiliz etkisi altında zayıf bir ülke olan iran’ın petrol kuyularını güvene almak için sovyetler birliği kuzeyden, ingiltere ise güneyden iran’ı işgal ettiler. yani 2. dünya savaşı’nda iran, işgal edilmiş bir ülke konumundaydı.

II. Dünya Savaşı dönemi Avrupa ve Orta Doğu.

peki, bu gelişmelerle konumuzun ne alakası var?

uss william d porter göreve başlayıp ilk operasyon atamasını beklerken, 2. dünya savaşı tüm hızıyla ve şiddetiyle devam etmekteydi. bu savaşta müttefik kuvvetleri oluşturan 3 ülkenin liderleri; amerikan başkanı franklin roosevelt, sovyetler başkanı stalin ve ingiltere başbakanı winston churchill, avrupa ve dünya’nın geleceğini konuşmak üzere tahran’da bir araya gelmeye karar verdiler.

bu görüşmenin arifesinde sovyetler birliği, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tank savaşı olan kursk muharebesi’nde almanya’yı yenmişti. sovyetler birliği bu galibiyet sonrası bendinden boşalan sel suyu gibi almanlar karşı hücuma geçmişti. bu hücum altında ezilmeye başlayan almanya’nın da, zayıflığı görülür görülmez savaş sonrası yeni sınırlar ile ilgili konuşulması elzem hale gelmişti. stalin’in aklında ileride yapılacak görüşmelerde de masaya koyacağı polonya’nın doğu bölgesini sovyetler’e istemek vardı. eğer stalin’in istekleri yerine getirilmez ise hali hazırda yürütülen işbirliğinden vazgeçeceği biliniyordu. bu bağlamda batılı müttefiklerinde stalin’in kızıl ordusunun desteği olmadan bu savaşı kazanamayacağı aşikardı. dolayısıyla sırf stalin’in desteği devam etsin diye churchill ve roosevelt, almanlara karşı cesurca bir direniş gösteren polonyalıları stalin’in insafına bırakmak zorunda kaldılar.

işte william d. porter’ın hikayesi bu noktada başlıyor. yukarıda bahsi geçen tahran konferansına gitmesi gereken ve pearl harbor saldırısından hemen sonra amerika’nın savaşa girdiğini radyodan bizzat duyuran amerikalıların belki de gelmiş geçmiş en saygın başkanı olan franklin roosevelt’in sağlığı çok kötüye gidiyordu. üstelik de bilmeyenler için, roosevelt bel altından felçliydi ve tekerlekli sandalyeye mahkumdu. dolayısıyla tahran konferansı’na uçakla gitmesi mümkün değildi.

Stalin, Roosevelt ve Churchill, Tahran’da.

merkezinde amerikan başkanı’nı taşımak olan bu çok önemli ve gizli görev için de o zamana kadarki gelmiş geçmiş en büyük amerikan silahı olan yeni ve modern zırhlı uss iowa’da karar kılındı. uss iowa (bb-61) zırhlısı hem 35 knot ile hem gelmiş geçmiş en hızlı zırhlıydı, hem de en güçlü silah sistemlerine sahipti. bunlara ek olarak kendisi de bir “komuta gemisi” olarak tasarlandığı için, uss iowa’nın içinde küvete kadar varan ekstra lüks özellikleri de vardı.

uss iowa’ya bu görevde özellikle denizaltı tehlikesine karşı koymak üzere, destroyerlerin eşlik etmesinde karar kılındı. bu çağrılan destroyerlerden biri de, tam da ilk görev atamasını bekleyen uss william d porter’dı.

william d porter mürettebatı görev atamasını okuduğunda heyecandan ne yapacağını şaşırdı. ilk görev ataması amerikan başkanını korumak olan bu destroyerin genç mürettebatı, bir hayli heyecanlandı ve denizcilik tarihinin en büyük saçmalıklar silsilesi bu heyecan vasıtasıyla da başladı.

uss iowa zırhlısı bu görev için çoktan yola çıkmıştı ve plan icabı uss william d porter’ın yolda ona katılıp eşlik etmesi gerekiyordu. 12 kasım 1943 günü bu heyecanla apar topar yola çıkmaya çalışan uss william d porter destroyeri, limandan çıkmak için geri manevralar yaparken birden hemen yanında duran destroyerde çok büyük bir gürültü duyuldu ve güvertesinden de birçok malzemenin suya düştüğü görüldü….

işte mürettebatın ve geminin ilk vukuatı buydu: william d porter’ın mürettebatı heyecandan geminin demir çapasını tam olarak çekmemişlerdi ve havada duran çapa, gemi manevra yaptıkça yandaki diğer destroyerin tüm gövdesini yarmış ve diğer gemiyi sallayarak güvertesinde ne var ne yoksa suya dökmüştü.

uss william d porter’ın kaptanı wilfred walter, alelacele heyecanla özür dileyerek limandan resmen kaçtı ve iowa’ya yetişmek üzere gaza bastı.

william porter görev gücüne yetişmesine yetişti ama limanda olan “çapa kazası” aslında bu dakikadan sonra olacaklar için kocaman bir işaretti ve meydana gelecek olan şeylerin adeta habercisiydi.

william porter’ın “işyerindeki yeni ve çömez eleman” edasıyla şirinlik yaparak katıldığı görev gücü, kuzey afrika’ya doğru yola çıktı

uss iowa’nın özellikle destroyer refakatinde bulunmasının başlıca sebebi, atlantik okyanusu’nda alman u-botlarının kaynıyor olmasıydı ve bir torpido saldırısı, amerikan başkanı için o anki en büyük tehlikeyi arz etmekteydi. dolayısıyla da tüm filoya “radyo sessizliği” emri verilmiş ve sesli herhangi bir iletişim aracının kullanılması yasaklanmıştı. bu emir doğrultusunda filodaki tüm gemiler sadece işaret ışıklarıyla ve mors alfabesiyle haberleşeceklerdi.

işte tüm bu filo, denizaltı tehlikesine karşı son derece tetikte ve diken üstünde ilerlerken birden dev bir patlama sesi duyuldu. hidrofonlarda patlamanın su altından geldiği de anlaşılınca tüm filo alarma geçti. bu patlamayla civarda bir alman denizaltısı olduğuna kanaat getirilmişti. alarm verildiği için hemen tüm radyolar açılıp tüm gemilerle bağlantı sağlandı ve tüm mesajlaşmalardan sonra tüm gözler bizim minik acemi destroyerimiz olan william d porter’a çevrildi: çünkü gelen patlama bir torpido saldırısı değil, uss william d porter’ın güvertesinden sıyrılıp suya düşen ve derinlik ayarı yapılmadığı için suya düştüğü gibi patlayan bir derinlik bombasıydı. gemi mürettebatı ilk görevlerinde “amatörlüklerini belli etmişlerdi”. işin daha da kötüsü, william d porter bu bombayı uss iowa’ın neredeyse dibindeyken düşürmüştü.

bu olaya rağmen sefer devam etti. devam etmesine etti de, bu sefer beklenmedik başka bir şey oldu. denizcilikte “rogue wave” denilen gizli dalgalar vardır ve bu dalgalar, aniden beliren 2 metreden başlayan yüksekliklerde olup; günümüzün en büyük gemilerine bile tehlike arz etmektedirler. işte bizim minik destroyerimiz, başına gelen talihsizliklerin sonu yokmuş gibi bu gizli dalgalardan biri tarafından çarpıldı.

çarpma neticesinde; geminin güvertesinde bulunup bağlanmamış ne varsa bu kocaman dalga tarafından yıkanıp denize püskürtüldü. bu denize püskürtülen şeyler arasında, bir daha asla bulunamayacak olan, mürettebattan bir denizci de vardı… ancak bu dalga sadece bununla da yetinmeyip geminin kazan dairesini de devre dışı bıraktığı için destroyer birden motor arızasıyla günün yarısını kaybedip tüm filonun gerisine düştü… durum böyle olunca da destroyer mürettebatı ister istemez radyo sessizliğini bir daha bozup uss iowa’ya rapor vermek durumunda kaldı. yaptıkları hatalardan ve sessizliği bozmalarından ötürü birde komutanlarından azar işittiler.

william d porter’ın başına gelen tüm bu aksilikler ve şanssızlıklar artık bitmeliydi. olabilecek her türlü şanssızlık yaşanmıştı ve bir daha herhangi saçma bir şeyin tekrarlanmaması için kaptan walter tüm gemiyi alarm durumuna geçirmişti. artık herkes pür dikkat nöbette duracak ve başka bir şanssızlığın yaşanmasına fırsat verilmeyecekti.

ertesi gün, yani 13 kasım 1943 günü uss iowa’nın komutanı, geminin hava savunma sistemlerini başkan roosevelt’e göstermek için ufak bir tatbikat düzenlemeye karar verdi. bu tatbikat doğrultusunda havaya balonlar bırakılacak ve görev gücünde görevli tüm gemiler, bu balonları patlatarak hava savunma sistemlerini göstereceklerdi.

Franklin Roosevelt

tatbikat başladı ve balonlar bırakıldı

birden tüm gökyüzü, balonları patlatan makinalı tüfeklerin sesleri ve mermi izleriyle kaplandı. her şey yolunda gidiyordu ve uss william d porter mürettebatı da tatbikatın bu kısmını harikulade yerine getirmişti. başlarına gelen şanssızlıklardan sonra gemideki mürettebatına demirden bir disiplin uygulayan kaptan walter, bu disiplini korumak için tüm tatbikata ek olarak, kendi de bir mini tatbikat yapmaya karar verdi. bu doğrultuda da torpido ateşlemesinden sorumlu personel, torpido atış tatbikatı yapacaklardı. tatbikat gereği tüm torpidoların patlayıcı başlıkları çıkartıldı ve tatbikata geçildi. birinci torpido, ateşlendi. ardından ikinci torpido, ateşlendi. üçüncü torpido, ateşlendikten sonra muazzam bir tıslama sesi duyuldu.

3. kızaktaki torpido, hızla suya fırlayarak 360 derecelik çevre açısı içinde dosdoğru uss iowa’nın üzerine ilerlemeye başladı. çünkü tatbikat gereği bir hedef belirlenmesi gerekiyordu ve etrafta uss iowa’dan daha iyi bir hedef olacak başka bir gemi yoktu. dolayısıyla william d porter mürettebatı uss iowa’yı hedef olarak seçip, tüm torpidoları ona kilitleyip, üzerine de gerçek bir torpidoyu üstüne ateşlemişlerdi…

william d porter’ın torpidolardan sorumlu subayı teğmen seward lewis kaptan walter’a dönüp torpido ateşleme emri verip vermediğini sorduğunda, kaptan walter’ın yanıtı aynen şu şekilde oldu:

“ne?!?!?! yoo, hayır…”

birden tüm gemi içinde, belki de hayatlarının en büyük paniğini yaşayan yüzlerce insan deliler gibi koşturmaya başladı. radyo sessizliği emri vardı ve utancından ne yapacağını şaşıran kaptan walter, kesinlikle radyonun kullanılmasını istemedi. kaptan yerin dibine girmişti ve utançtan ne yapacağını ve ne diyeceğini şaşırmıştı.

ilk başta iowa’ya mors alfabesiyle mesaj vermeye çalıştılar. ama uss iowa’daki sinyalci mesajı yanlış anladı ve “arkanızdan geliyor.” mesajını “arkanızdan geliyoruz.” şeklinde çevirdi. saniyeler hızla ilerliyordu ve torpido hızla iowa’nın tam da üstüne gidiyordu. en sonunda panik içinde radyoya sarılıp konuşarak değil de kodlarla iletişim kurup iowa’ya “torpido geliyor.” mesajını ilettiler. üzerine torpido geldiğini öğrenen ve o an güvertede olup hem de torpidonun geldiği tarafta olan başkan roosevelt, tüm olayı önemsemeyip aksine meraklanarak torpidoyu görmek istedi ve tekerlekli sandalyesinin güvertenin en kenarına götürülmesini istedi.

uss iowa, mesajı alır almaz gemiyi tam sürate çıkarttı ve geminin hızlanmasıyla oluşan dev dalgaya çarpan torpido, infilak etti.

olayı müteakip, hemen william d porter köprüsüyle iletişim kuruldu ve torpidonun hangi istikametten geldiği soruldu. bu bir denizaltı torpidosu olmalıydı… ancak kaptan walter, utançtan sesi kısılmış biz vaziyette fısıldayarak şu cevabı verdi:

“biz fırlattık…”

işte william d porter efsanesinin en komik anı da bu dakikada yaşandı. dev gibi olan uss iowa zırhlısı, 16 inch’lik 9 topunu da william d porter’a çevirdi ve yolculuğun bu dakikadan sonraki kısmının, bizim minik destroyerimiz olmadan devam edeceği mesajını verdi.

gelen “filodan ayrılın” mesajı üzerine en yakındaki deniz üssünün bulunduğu bermuda’ya dönmesi emrini alan william d porter’ın 273 mürettebatı, limana varır varmaz amerikan deniz komandoları tarafından makineli tüfeklerle sarılarak tutuklandı. bu, amerikan donanması’nda halen günümüze kadar eşi benzeri olmayan bir olaydır. dolayısıyla amerikan donanması içerisinde yaşanmış ilk ve tek olaydır.

gemi mürettebatı tutuklandıktan sonra mürettebat içerisinde bir casus olup olmadığına dair bir soruşturma başlatıldı. yapılan soruşturma sonunda da, ortada bir casus olmadığı ortaya çıktı. bir casus yoktu. ama bir suçlu vardı. o da, torpidoların güvenlik anahtarlarından sorumlu deniz eri lawton dawson idi. er dawson arkadaşlarının ceza almasını vicdanı elvermediği için suçunu itiraf etmişti. er dawson tatbikat sırasında torpidonun patlayıcı başlığını açık unutmuştu. bunu anlatırken evinin anahtarını unutur gibi veya ocakta çaydanlığı unutur gibi, torpidonun fırlatma anahtarını açık unuttuğunu olağan bir olaymış gibi anlatmıştı. dolayısıyla yaptığı hataya acımadılar. yargılama neticesinde, er dawson tam 14 yıl ağır iş cezasına çarptırıldı. yani anlayacağınız dille, sıradan bir er, unutkanlığı sebebiyle tam 14 yıl hapishanede taş kıracaktı. ancak tam da bu sırada başkan roosevelt araya girdi ve söz konusu askerle bizzat görüşerek cezanın iptal edilmesini sağladı. roosevelt’in ne kadar babacan bir adam olduğunu bu olaydan anlayabilirsiniz. bununla birlikte tüm mürettebatta affedildi. ancak hangi ülkede olursa olsun, askeriyede yerleşmiş bir “sürgün” geleneği vardır ve uygunsuz hareket edenlerin cezası, normalde kimsenin istemeyeceği belirli sürgün bölgelerine gönderilerek burada aklanana kadar beklemek ve nöbet tutmaktı.

uss william d porter, sürgün olarak alaska’ya gönderildi. daha doğrusu, alaska’nın güneyinde bulunan ve japon işgali riski bulunan aleut adalarına…

mürettebatın şanssızlığı en nihayetinde bitmişti ve yeni bir başlangıç için, burası ideal bir yerdi. ortam değişmişti ve hepsinden önemlisi, atmosfer değişmişti… geminin gönderildiği bölge soğuk ve uzaktı. ama yine de tüm mürettebat, kendilerini yenilemiş ve psikolojik olarak huzurlu, mutlu ve neşeli hale gelmişlerdi.

belki de biraz fazla neşeli…

1943’ü 1944’e bağlayan 31 aralık gecesi, aleut adaları’ndaki amerikan üssü yılbaşı partisi yapıyordu. ancak gemiler boşaltılmamış ve herkes kendi partisini kendi gemisini yapıyordu. kuzey kuvvet komutanı hariç…

amerikan donanması’nın aleut adalarındaki tüm komuta merkezi, komutanın villasının arka bahçesinde parti yapıyordu. ancak birden dev bir patlama sesi duyuldu. tüm merkez alarma geçti. kuzey kuvvet komutanı’nın villasının arka bahçesinde gerçekleştirilen yılbaşı partisinin ön bahçesinde kocaman bir patlama krateri açılmıştı… birden herkes kafasını kaldırdı, çevirdi ve merminin ateşleme sesinin geldiği yöne baktı: ufukta tek bir gemi vardı. anlayacağınız üzere bu gemi william d porter’dan başkası değildi.

yılbaşı partisi yapan askerlerden biri sarhoş olup; taretin içinde yaslandığı ateşleme kolunu hareket ettirmesiyle topu ateşlemiş ve top mermisi de gidip kuzey kuvveti komutanının evinin ön bahçesine düşmüştü. bu mermiyle sadece komutanın çiçek bahçesi değil, william d porter’ın son saygınlığı da yok olmuştu…

bu olay sonucunda gemiyi merkeze geri çağırdılar ve 30 mayıs 1944 günü kaptanını değiştirdiler… kaptan walter görevden alınıp yerine charles melville keyes adında yeni bir kaptan atandı…

bu kan değişikliğinden sonra william d porter destroyeri önce 1944’ün ikinci yarısında filipinler çıkarmasına gönderildi. mürettebattakiler, burada gösterdikleri iyi performansla da, 1945’te 2. dünya savaşı’nın en kanlı cephelerinden birisi olan okinawa’da görevlendirildiler.

okinawa cephesi de, william d. porter için gayet güzel başladı. burada başlıca görevleri filoyu hem denizaltılara karşı korumak, hem kıyı atış desteği vermek, hem de ve en önemlisi, kamikaze uçaklarını savuşturmaktı.

ancak şanssızlıklar burada da yakalarını bırakmadı ve japon kamikazelerini vurmaya çalışan william d porter yanlışlıkla o sırada kendi görev gücünden bir başka fletcher sınıfı destroyer olan uss luce’ye ateş etti. ancak kazara olan bu olayda yine de kamikaze uçaklarını başarı ile defettiler.

peki, bu kadar şansızlıklarla dolu bir kariyerden sonra william d. porter’a ne oldu dersiniz? tabi ki görevden alınıp hurdaya ayrılmadı.

uss william d. porter’ın sonu bile başlı başına bir şanssızlık abidesidir

şöyle ki, bizimkiler okinawa’da gayet başarılı bir hava savunma göstermişler ve 6 japon kamikaze uçağı düşürmüşlerdir. ancak bunların yanında istemeden 3 amerikan uçağı da düşürmüşlerdir. gelgelelim kendi uçağını düşürmek, o zamanlar “olabilecek” kazalardan birisiydi.

ancak william d. porter’ın düşürdüğü 6 kamikaze uçağının sonuncusu, aynı zamanda şanssız destroyerin sonu oldu.

10 haziran 1945 günü sabah 8:15’te, bir japon val bombardıman uçağı, kamikaze görevi için hızla william d. porter’a doğru çarpmak üzere alçaldı. sancak tarafından gelen bu uçağın kendisine çarpmasını engellemek için destroyer hemen iskeleye kırdı ve kamikaze için dalan japon uçağı ıskalayarak suya çakıldı. ancak işte talihsizlik bir kere yapıştı mı bırakmıyor… hızı sebebiyle suya çarptıktan sonra da dalarak ilerleyen uçağın taşıdığı tek bomba, tam da geminin altındayken patladı…

tam altında gerçekleşen bu patlama sebebiyle gövdesinde dev bir delik oluşan william d. porter destroyerinin mürettebatı, tam 3 saat direnmesine ve gemiyi batmaktan kurtarmaya çabalamasına rağmen en sonunda “gemiyi boşalt” emri verildi ve bu emirden sadece 12 dakika sonra sancak tarafına yatarak batmaya başladı. şanssızlığı bir efsane haline gelen william d. porter’in son fotoğrafı suyun altında dikine batarken görülen burun kısmı oldu:

ve tarihin en şanssız gemisinin hikayesi, böylece sona erdi

her ne kadar çok dalga geçilse de, william d. porter’ın başına gelenler tamamen bir şanssızlık serisidir ve denizcilerin şansa neden o kadar çok inandığının simgelerinden biridir.

ancak insanların ve dalga geçenlerin görmezden geldiği bir şey vardır ve o da şudur ki, tüm bu olaylı kariyeri boyunca, lakabı “willie dee” olan bu gemi, sadece ve sadece tek bir denizci kaybetmiştir. o denizci de, gizli dalgada kaybolan denizcidir ve yukarıda belirttiğimiz gibi bir daha asla bulunamamıştır.

“willie dee”nin batışı esnasında bile kimse ölmemiş ve bu ilginç destroyer, tüm mürettebatına kariyeri boyunca güvenli bir yuva olmuştur.

gelgelelim bu geminin efsanesi başını alıp yürümüş ve günümüze kadar bir komedi malzemesi olmuştur. texas’ta inşa edildiği için, özellikle okinawa’daki seferi sırasında diğer amerikan gemilerinin askerleri sanki teslim olurcasına ellerini havaya kaldırarak kuzey-güney arasında geçen amerikan iç savaşı’na gönderme yaparak “ateş etmeyin! biz cumhuriyetçilerdeniz” diye bağırırlar ve eğlenirlerdi…

yazının görseller ile desteklenmiş versiyonuna blog sayfamızdan ulaşabilirsiniz. (bkz: historeal)

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Adolf Hitler’in En Sevdiği Fotoğrafçı : Heinrich Hoffmann’ın Hayat Hikayesi


Adolf Hitler’in En Sevdiği Fotoğrafçı : Heinrich Hoffmann’ın Hayat Hikayesi

Babası gibi fotoğrafçılık mesleğini seçerek Adolf Hitler’in favori fotoğrafçısı olmayı başaran Hoffmann’ın öyküsü.

1885-1957 yılları arasında yaşamış, hitler’in en sevdiği fotoğrafçı. babası gibi fotoğrafı seçmişti hoffmann. 1908’de doğru yerde, doğru zamanda olması ve çektiği bir kaza fotoğrafı ününün pekişmesine sebep oldu. bundan sonra, en azından uzunca bir süre, yürü ya kulum hikâyesi…

ertesi sene kurduğu atölyesi ile basına fotoğraf sağlamaya başladı. tematikleri arasında savaşın eşiğindeki almanya’nın politik yaşamı, figürleri, bilim adamları, modacıları sayılabilir. birinci dünya savaşı’nın kopması ile birlikte önceleri münih’te çalışmaya devam eden sin, savaşın son yılında fransa’da cepheye sürülmüştü. savaşın bitimi ile birlikte tekrar eski işine döndü. yavaş yavaş aşırı sağ eğilimli oluşumlarda yerini almaya başladı. dietrich eckart ve völkischer beobachter eksenine yaklaştı.

1920 yılında nsdap üyesi oldu ve giderek sivrildi. birkaç sene sonra almanya’da yükselen bir adamın, portrelerini çekiyordu. bu adam, ileride çok yakın dostu da olacak, adolf hitler idi. hoffmann, partinin yayın organlarında, propaganda metinlerinde hep imzası olan isimlerden biri olmuştu. büyük bir servete kavuştu. führeri ile olan yakın ilişkisi, kızı henriette’nin baldur von schirach ile olan evliliğinde iyice ayyuka çıkmıştı; hitler, şahit olduğu düğünde, genç evli çifte bir de köpek hediye etmişti.

Hitler’in etrafındaki subay ve generaller (Heinrich Hoffmann ön sıradaki uzak sağ tarafta)

1937’de açılan grosse deutsche kunstausstellung sergisi için hitler tarafından eser seçmekle görevlendirildi. bu arada bir de kendisine profesör ünvânı bahşedilmişti. entartete kunst sergisi için oluşturulan komisyonda da yer aldı; nazilerin sanat terminatörlerinden biri oldu.
ikinci dünya savaşı bittikten sonra hapse konan ismin arşivi bir manada, olanların ya da bir tarihin vesikalarıydı. yargılandı, 1950’de tutukluluk hâline son verilen hoffmann, 1957 yılında münih’te ölmüştü.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Az Bulunur Cinsten Bir CV’ye Sahip Celal Şengör’ün Hayat Hikayesi


Az Bulunur Cinsten Bir CV’ye Sahip Celal Şengör’ün Hayat Hikayesi

Tam adıyla Ali Mehmet Celal Şengör, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli profesörlerden biri. Peki Türk jeolog Celal Şengör, nasıl bir hayat yaşadı? İşte kendisinin başarı dolu hayatının özeti.

24 mart 1955’te istanbul’da, kendisinin tanımlamasıyla ‘henüz ortalığın buram buram atatürk koktuğu ve demokrat parti’nin daha bu ortamı bozamadığı’ bir dönemde dünyaya geldi. balkan harbi sırasında balkanlar’dan kaçan rumeli göçmeni bir ailenin oğlu olarak doğan celal şengör; herkesin en az 2 dil konuştuğu, avrupalı havanın hakim olduğu ve en önemlisi de zengin olan bir ailede yetişti. cumhuriyet kurulduktan sonra zenginleşmeye devam eden bir aileydi şengör ailesi. okuma yazmayı bilmeyen büyük anne, sonradan öğrenen bir dede ve zeki olsalar bile bilim üzerine pek yoğunlaşmayan aile üyelerinin arasında celal şengör tamamen kendi keşfiyle bilime merak sardı.

ailesi tarafından sürekli pozitif bilimlere merak salması ve bunun üzerine okuması salık verilen celal şengör ufak yaşlardan beri doğaya, jeolojiye, dinozorlara, paleontolojiye (fosilbilimi) merak sarmıştı. celal şengör, ailesinin çoğu konuda açık fikirli olduğunu, kendisinin müslüman bir ailenin içinde ateist olmasının hiçbir problem yaratmadığını; ancak aile içerisinde sadece mustafa kemal atatürk’e laf söylenemeyeceğini, ailenin içinde mustafa kemal atatürk’ün dokunulmazlığı olduğunu söylüyordu. aslında bu pozitif bilim oku lafının tamamen mustafa kemal atatürk’ün söylediği bir söz olmasından dolayı ailesinin de celal şengör’e söylediğini bilinmekte.

celal şengör, çocukluğunda yeşilköy’de oturdukları sırada çok yalnız büyüyen birisiydi. kendisi bu dönemde arkadaşlık edecek birisini arıyordu ve bu açığı da kitaplarla kapattı. zaten imkanı bol olan bir aileden geldiği için ne isterse alma durumu olduğundan, istediği tüm kitapları ya da araç-gereçleri rahatlıkla temin ettirebiliyordu. celal şengör’e okuma ve araştırma hevesi, bilim yapma hevesi de ortalama bu yaşlarda geliyor. celal şengör daha 5. sınıfa giderken tüm jeolojik dönemleri ezbere bilen birisi olarak jeolojiye o dönemlerde de merak sarmıştı. tabii kendisinin merakını esas oluşturan ve perçinleyen –her programda da defaatle söylediği gibi– jules verne’in kitaplarıydı.

celal şengör, bu kitapları okudukça bilime ve bilmeye daha fazla merak sarıyor. ailesinin bu konuda bir avantajlı, bir de dezavantajlı tutumu vardı. bunlardan avantajlı olanı: celal şengör ne isterse alıp o’na temin etmeleri. yani laboratuvar malzemeleri, mikroskoplar, teleskoplar vs. her şeyi direkt gidip alıyorlardı. ancak kendisini jeoloji konusunda ve bilim konusunda yönlendirecek, farklı şeyler gösterip ufkunu açacak kimse yoktu. bu da kendisi için bir dezavantaj oldu. her şeyi kendisi tanıyıp öğreniyor, deneme yanılma yöntemiyle yol alıyordu. bu dönemde ailesi de şaka yollu celal şengör’e takılıyor ve o’nun be jeoloji sevdasıyla ufaktan alay ediyorlardı. ailesindeki çoğu insanın gözünde aile şirketlerini devam ettirmesi ve para kazanması bekleniyordu kendisinden; ancak celal şengör’ün hayatındaki kırılma noktalarından birisi de burada yaşanıyordu. şirketlerin başına geçmek yerine kendisi bilim yapmaya karar verdi ve kendisine o dönemde destek çıkan tek isim de babası oldu.

ilkokula şişli terakki’de başladı ama 5. sınıfta hocasıyla girdiği bir münakaşa sonucunda okuldan atıldı. yanılmıyorsam emir timur ile yıldırım beyazıt arasındaki bir tartışmadan dolayı çıkıyordu bu kavga. hoca, yıldırım beyazıt’ı birazcık abartarak anlatınca celal şengör, emir timur ile alakalı bildiklerini söylüyor ve tartışma kızışınca celal şengör, öğretmenine “cahil” dediği için okuldan atılıyor. oradan beyazıt ilkokulu’na geçti ve eğitimine orada devam etti. gittiği okul, milli eğitim bakanlığı’nın bir deneme okulu olduğu için şişli terakki’den çok daha kaliteli bir okul olarak dizayn edilmişti. deney yapılan, normal sıra sisteminin olmadığı, sınıfın kendine ait kütüphanesi bulunan farklı bir okulmuş burası ve bu imkanlar sayesinde de celal şengör’e çok şey katmış burası.

celal şengör, ilk girdiği ortaokul sınavlarının hepsinden çaktı. hiçbir yere yerleşemedi. daha sonra tanıdıklar vasıtasıyla ışık lisesi’ne girdi. kendisi yatılı olarak okudu ve o dönem ışık lisesi’nin çok kaliteli ve geniş kütüphanesinde bulunan tüm jules verne kitaplarını bitirdi. celal şengör, ışık lisesi’nde kendi hayatına etki eden iki önemli isim olduğunu söylüyor. bu isimler: tabiat bilgisi öğretmeni nuriye güneyi ve matematik hocası ziya bey. celal şengör’ün bu jeoloji ilgisini ilk fark eden, tabiat bilgisi hocası nuriye güneyi oluyor. kendisine jeoloji laboratuvarının anahtarını teslim edecek kadar da güveniyor.

orta sınıfı da bitirdikten sonra robert koleji’ni kazanıyor. robert kolej’e gitmeden önce nuriye hanım ile sohbet ediyorlar. nuriye hanım yine celal şengör’e jeoloji’den vazgeçememesini tembih ediyor. jeoloji’den çok az adam çıktığını ve bu alanda yeni insanlara ihtiyaç olduğunu, celal şengör’de de bu yeteneğin var olduğunu söylüyor. robert kolejin’de de coğrafya öğretmeni tarık inözü sayesinde bu jeoloji merakı giderek gelişiyor. kendisi daha lise ilk sınıftayken, birçok arazi gezisine gidiyor ve birçok coğrafya bilgisini yerinde test etme ve doğrulama şansına sahip oluyor. celal şengör’ün en büyük şansı, okullara gittiği dönemlerde hep işinin en iyilerinden birkaç isimle tanışmış olması oluyor. ancak hayatındaki en büyük dönüm noktalarından birisiyse, lise 3’e giderken ihsan ketin ile tanışması oluyor. annesinin bir arkadaşı vasıtasıyla tanıştığı ihsan ketin, celal şengör’e asistan olarak daha lisedeyken bir kadro ayarlıyor. ve gerçekten celal şengör üniversitesini bitirip doktorasını yaptıktan sonra itü’de kadroya yerleşiyor. şüphesiz ki celal şengör’ün hayatına dokunan en büyük isimlerden birisi ihsan ketin. kendisi yine lise 3’teyken nüzhet dalfes ve sırrı erinç gibi adamlarla da tanışma şansı elde ediyor.

lise dönemi bittikten sonra celal şengör jeoloji okumak için amerika birleşik devletleri’ne gitmeden önce annesinin tavsiyesi üzerine berlin ve münih’e giderek almancasını geliştiriyor. celal şengör, kendisini kabul eden stanford üniversitesi gibi kaliteli birkaç üniversite olmasına rağmen babasının tavsiyesi üzerine houston’a okumaya gidiyor. ancak 2. sınıfın sonunda daha fazla dayanamayıp john dewey sayesinde suny at albany’e geçiyor ve 1978 yılında lisansını orada bitiriyor. yüksek lisans ve doktorasını da bu üniversite bünyesinde alıyor. ayrıca 1981 yılında istanbul teknik üniversitesi maden fakültesi genel jeoloji kürsüsü’ne asistan oluyor.

celal şengör, 1986 yılında oya maltepe ile evlendi. oya hanım ile tanışmasını da kendisi bir programda anlatmıştı. birbirlerini çok iyi tanıyan iki aile olarak zaten uzun süredir birbirlerini bilen iki insanmış celal şengör ve oya maltepe. celal şengör, ilk olarak bu fikrini dayısına açıyor. ikisi de belirli derecede kültür birikimi olan, okumuşluğu ve bilgisi olan, aşağı yukarı aynı seviyede sayılabilecek bir ortamda yetişmiş iki insan. bu yüzden herhangi bir kültür çatışması ya da farklılığı çekecekleri o dönemlerde de düşünülmedi. 1989 senesinde celal şengör’ün oğlu asım şengör dünyaya geldi. bugün kendisi de babası gibi bir bilim insanı olup, biyolog olarak isviçre’de çalışmaktadır. celal şengör 1992 senesinde itü’de profesör oldu. 1993’te de türkiye bilimler akademisi’nin en genç kurucu üyesi oldu.

Oya Maltepe & Celal Şengör

kendisi londra jeoloji cemiyeti başkanlık ödülü, collège de france madalyası, rammal madalyası, guztav-steinman madalyası, bigsby madalyası gibi bir çok ödül kazandı. en son da 9 ekim 2017 tarihinde kendisinin arthur holmes madalyası alacağı duyuruldu. yer bilimleri alanında dünyanın en prestijli ödüllerinden bir tanesi olan arthur holmes ödülünü 20 nisan 2018 tarihinde viyana’da düzenlenen bir törenle aldı. ayrıca bu ödülü kazanan ilk türk oldu. kaliforniya üniversitesi, college de france, salzburg üniversitesi ve oxford üniversitesi gibi kurumlarda misafir profesörlük yaptı. amerika bilimler akademisi, avrupa bilimler akademisi ve rus bilimler akademisi üyesi oldu. kendisi, hafif asperger sendromu tanısı koyulan birisi; ancak celal şengör bunun kendisi için bir avantaj olduğunu söylüyor. bir kere çok iyi hafıza ve çok iyi odaklanma sağladığını söyleyerek, daha rahat çalışmasına faydalı olduğunu belirtiyor. hatta bu hastalık olmasaydı ben şu anki bilimsel başarılarıma ve akademik kariyerime sahip olamayabilirdim, diyor.

hayatı boyunca mesleğiyle alakalı yayınladığı 6 kitap dışında, zümrütname, hasan ali yücel ve türk aydınlanması, zümrüt ayna, bilgiyle sohbet popüler bilim yazıları, dahi diktatör, aptalı tanımak, newton neden türk değildi?, bilimin büyüsü ve bir toplum nasıl intihar eder? isimli popüler bilim, tarih ve felsefe kitaplarını yayınladı. kendisi 1 şubat 2020 itibarıyla toplamda 31921 atıf almış ve sadece 2020 yılında 222 bilimsel atıf almış bir bilim insanıdır.

BİYOGRAFİ DOSYASI : 1920’lerde İstanbul’u Gece Hayatıyla Tanıştıran Frederick Bruce Thomas’ın İlginç Hikayesi


1920’lerde İstanbul’u Gece Hayatıyla Tanıştıran Frederick Bruce Thomas’ın İlginç Hikayesi

Maksim kulübünü kimin açtığını biliyor musunuz? İşte bütün İstanbul’u caz ve gece hayatıyla tanıştıran, o dönem şehrin batılı muadillerinden geri kalmamasını sağlayan siyahi rusun, Thomas’ın ilginç hikayesi.

1920’lerde istanbul’un en popüler gece mekânı maksim’i işleten ve istanbulluları batı tarzı danslardan gece hayatı kavramına kadar her şeyle tanıştırdığı söylenen, istanbul’un tek siyah beyaz rusu frederick bruce thomas’ın hikâyesi…

mississippili eski bir kölenin oğlu olan frederik bruce thomas, abd’nin güney eyaletlerinden chicago ve new york’a zengin olma hayalleriyle iş aramaya gelip garsonluk ya da valelik yapan sayısız siyah gençten biriydi. bir macera duygusu ve amerika’nın yaldızlı çağının ırkçılığından kaçma arzusuyla önce londra ve paris’e sonra 1899’da ancak birkaç afro-amerikalı’nın yaşama hayalini kurduğu bir yere, rus imparatorluğu’na gitmişti. birkaç yıl içinde rus vatandaşlığına geçti, bir rusla evlendi ve fyodor fyodoroviç tomas adıyla moskova’nın en ünlü maîtred’lerinden biri oldu. çalıştığı mekân, yar, şehrin en kibar ve bütün imparatorlukta tanınan bir lokantasıydı. daha sonra yine moskova’da açtığı gece kulübü müşteri rekoru kırmış, gazetelerde çılgınca alkışlanmıştı.

thomas renk çizgisini aşmış, abd’de kalsa asla erişemeyeceği bir statü kazanmıştı. ancak siyaset ve devrim akıntıları ile baş etmek çok daha zordu. 1917 güzünden sonra, patlayan iç savaşta moskovalıların henüz saf tutmaya başladıkları sırada, thomas güneye, gönüllüler ordusunun elindeki görece güvenli bölgeye kaçtı. birçok rus tebaası gibi odesa’yı geçici bir sığınak olarak kabul etti. 1919’da güneye ilerleyen bolşeviklerden kaçan binlerce çar yanlısıyla birlikte yine ülke değiştirdi ve bu sefer kendisini istanbul’da buldu. denikin ve wrangel ordularının kalıntılarıyla şehre varan belki de tek siyah beyaz rus’tu.

thomas kısa sürede kendini toparladı. lancashire’lı meyhaneci bertha prcotor’la tanışmıştı. bertha’nın pera palas yakınındaki barı o sırada şehrin en ünlü mekânlarından biriydi. birlikte, şişli tramvay hattının sonunda yeni bir mekân açtılar. önce anglo -american villa and garden, sonra bertha’s, en sonunda stella adlarıyla bilinen bu mekân müttefik subaylarının en gözde yerlerinden biri oldu. işler o kadar iyi gitti ki thomas birkaç yıl içinde daha büyük bir yer açacak hâle geldi. 1921 güzünde pera merkezine daha yakın sıraselviler caddesi’nde yeni bir yer satın aldı. yeni dans ve yemek kulübüne moskova’daki eski mekânının adını verdi: maksim. belki de taksim meydanıyla uyaklı, zekice bir buluştu maksim adı. 1920’lerin ortasında, o sırada istanbul’da oturmakta olan willy sperco’ya göre, maksim sadece istanbullu’ların değil, gelip geçmekte olan ecnebilerin de en çok gittikleri yerdi. maksim eski rus soyluları ve bohem bozuntularıyla doluydu; herkes sigara ve içki içiyordu, sahnede siyahlardan kurulu bir jazzband vardı.

thomas istanbul’da ayakta kalmaya çalışanların en yeteneklilerinden biriydi; zamanın ihtiyaçlarına göre vites değiştirmeyi iyi biliyordu. şapka değiştirir gibi, batılı bir kulüp sahibinden bir türk harem sahibine dönüşebilirdi. bir grup amerikalı turist kulübe girerse thomas derhal başına fas geçirir, sahneye çıkacak koro kızlarına şalvar giydirirdi. böylece müşteriler biftek servis edilirken, sere serpe uzanmış köle kızlarla dolu osmanlı hareminde harika bir gece geçirirlerdi. gece sona erdiğinde, bu egzotik kulüp sahibi eğilip müşterilerin elini dostça sıkar, sonra onları good bye efendi sözleriyle kapıdan geçirirdi.

ama bu harika günler sürüp gidemezdi. thomas işini büyütürken biraz acele davranmıştı. rusların gidişiyle hem müşterileri azaldı hem de çalıştırabileceği adamlar. rakipleri de tek tek, mekânda hem yenilip içilip hem de dans edilen, genç kadınların garsonluk yaptığı bu yepyeni ve parlak modeli taklit etmeye pek hevesliydi. grand rue’de (istiklal caddesi) yeni kulüpler açılıyordu: rose noir, turquoise, karpiç, kit-kat… maksim’in açılmasından 5 yıl sonra thomas’ın borcu dağları aştı. borç verenler, o sırada gayri-müslim işadamlarına yapıldığı gibi, ya öde, ya da iflasını ilan et dediler. 1927’de kapılarını kapattı, ertesi yaz da bronşit sebebiyle öldü. türk işadamları daha sonra mekânı maksim gazinosu adıyla yeniden açtılar, ama eğlencenin neşesi sönmüştü artık. thomas’ın new york times’da çıkan ölüm ilanında, “savaş sonrasında dünya caza dalmıştı ve o, kozmopolit istanbul’un geride kalmamasını sağladı” diye yazıldı. gazeteler ona “cazın sultanı” adını yakıştırdılar, cenazesine yirmi-otuz eski dostu geldi, ama eski müşterilerinin çoğu daha yeni, daha heyecan verici mekânlara gider olmuştu.

kaynak: charles king – midnight at the pera palace

TARİH : 11 Yaşında Tahta Çıkıp 2 Kardeşini İdam Ettiren, Çılgın Hayat Hikayesiyle Padişah 4. Murat


4. Murat

11 Yaşında Tahta Çıkıp 2 Kardeşini İdam Ettiren, Çılgın Hayat Hikayesiyle Padişah 4. Murat

Sözlük yazarı "sifsi", 28 yıllık yaşamına 32 tane çocuk, sayısız şiir, bolca eş sığdırarak vefat eden ilginç bir yaşamı ele almış. Alkol yasaklarından sanatçı kişiliğine kadar çok yönlülüğüyle 4. Murat’ın hayatına bakıyoruz.

4. murat, osmanlı padişahları içinde en ilginç olanlardan biridir. on bir yaşında 1623 yılında tahta çıkar. on yedi yıl saltanatta kalır ve yirmi sekiz yaşında ölür.

on bir yaşından yirmi sekiz yaşına kadar altı vezir-i azam idam ettirir. osmanlı padişahları içinde vezir-i azam öldürtme şampiyonluğu kendisindedir. bunlar; mere hüseyin paşa, ıspartalı kemankeş kara ali paşa, hadım mehmet paşa, boşnak hüsrev paşa, topal recep paşa ve tabanıyassı mehmet paşa…

tahta çıktığında ilk önce kardeşlerine dokunmamış ancak revan seferi sırasında beyazıt ile süleyman ve bağdat seferi sırasında da kardeşi kasım’ı boğdurtmuştur. geriye sadece ibrahim kalmıştır. bu ibrahim de dördüncü murat öldükten sonra tahta geçen ve deli ibrahim olarak anılan padişahtır.

Deli İbrahim

dördüncü murat sayısız kadına sahip olmakla birlikte eşi olarak anılanların başlıcaları şunlardır:

kösem sultan hediyesi şemsperi haseki, gürcü asıllı ve asilzade maçutadze ailesinden saraya hediye edilen huriçehre haseki, eşleri arasında en güclü olup evlendiğinde doğrudan haseki sultan ünvanını alan, arnavut, asilzade ve jonima ailesinden hasan bey’in kızı ayşe haseki sultan, kösem’in yetiştirdiği boşnak, abdullah kızı sanevber haseki, gürcü olup dadiani hanedanından ve mingrelya hükümdarı ıı. levanti dadiani’nin kızı şemsişah haseki, çerkes kabardey hükümdarı aleguko şogenukov’un kızı ayşe mahziba haseki ve ıv. murad’ın ikinci hasekisi olup 3 sultan ile 1 şehzade annesi esma haseki sultan’dır.

evliya çelebi, yirmi sekiz yaşında ölen dördüncü murat’ın 32 çocuğu olduğunu yazar. bilinenler ise şunlardır:

şehzade süleyman, şehzade ahmet, şehzade mehmet, şehzade alaaddin, safiye sultan, gevherhan sultan, ismihan kaya sultan, rukiye sultan, bedia sultan (ayşe bedia sultan), hafsa.

şair padişahlardandır. (bkz: #56722512). arapça ve farsça bilen padişah "muradi" mahlası kullanarak hem divan hem de aşık tarzında şiirler yazmıştır.

4. Murat

istanbul’da emirgan semti vardır. bu semt dördüncü murat’ın revan seferi sırasında kendisine sığınan ve kaleyi savaşmadan teslim eden revan’ın iranlı valisi adına kurulmuş bir yerdir. revan valisi tahmasb sultana sığınır ve sünniliğe geçer. adı da yusuf olarak değiştirilir. kendisi gibi oğlancı olan yusuf’tan çok hoşlanan sultan, ikramiye olarak onu önce halep’e vali gönderir, fakat dayanamaz, 2-3 ay sonra da istanbul’a getirtir. emirgan tarafı kendisine verilir. bundan sonra da orası "emirgun" olarak anılır.

nedir bu emirgun?

emir, bildiğimiz “emir”, yani “amir” demektir. ”kûn”, farsça “göt” demektir. (bu kelime kürtçe’de de “qun” dur). yani, istanbul halkı yusuf’u, “padişaha oğlan (göt) temininden sorumlu amir” olarak adlandırıp bu ismi takmıştır. çünkü istanbul’a geldiğinde zevk ve sefa âlemlerinde profesyonel olan yusuf, hemen kolları sıvar, padişaha hayal etmediği zevk ve sefa geceleri düzenleme işini ele alır. “emir-i kûn” da dillerde dolaşa dolaşa zaman içinde “emirguna” ve nihayet (günümüze kadar gelen) “emirgan” olarak telaffuz edilmeye başlanır. (bkz: )

dördüncü murat içki yasağı ve kendisinin çok içki içmesiyle de pek namlıdır. ölüm nedeni üzerine iki ayrı iddia vardır. batılı kaynaklar sirozdan, osmanlı kaynakları ise damla hastalığından öldüğünü iddia eder.