ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ATATÜRK’E AÇILAN HAKARET DAVASINDA NE ÇIKTI ??


ATATÜRK’E AÇILAN HAKARET DAVASINDA NE ÇIKTI ??

Sözcü gazetesi yazarı tarihçi Sinan Meydan’ın yeni kitabı “Hafıza” İnkılap Kitabevi tarafından yayımlandı.

Sözcü gazetesi yazarı tarihçi Sinan Meydan’ın yeni kitabı “Hafıza” İnkılap Kitabevi tarafından yayımlandı. Tarihçi yazar Sinan Meydan Hafıza adlı çalışmasında “unutturulmak istendiğini” söylediği yakın tarihi yazdı.

“Hafızanı silip yeniden biçimlendirmelerine izin verme! Unutma hatırla” diyen Sinan Meydan yakın tarihin dikkat çeken olaylarını yirminci yüzyılında başların Türk siyasetinde ve basında yaşananları ele aldı.

Sinan Meydan kitabın “Komutanlara Hakaret” başlıklı bölümünde Milli Mücadele’deki ihanetleri nedeniyle 150’likler listesine alınan Mevlanzade Rıfat’ın Hukuki Beşer gazetesinde ordu komutanlara “ali sefiller” ve “haydutbaşları” diye hakaret etmesini ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün cevabını anlattı.

Bu bölümde; Atatürk’ün 24 Mart 1919’da tüm ordu komutanlarını “hırsızlıkla” suçlayıp komutanlara “ali sefiller” ve “haydutbaşları” diye hakaret eden yazıyı okur okumaz kaleme sarıldığı okuyucuya aktarıldı.

İşte “Komutanlara Hakaret” başlıklı bölümde anlatılanlar:

“Mütareke günleri asker sivil tüm yurtseverlerin sudan bahanelerle tutuklanıp Bekirağa zindanlarına hepsedildiği veya Malta’ya sürgün edildiği günlerdi. İttihatçılar yargılanıyordu. O günlerde I. Dünya Savaşı yenilgisinin sorumlusu olarak görülen İttihatçılar ve subaylara hakaret ediliyordu.

İşte o ortam içinde Mevlanzade Rıfat’ın Hukuki Beşer gazetesinde ‘Damat Ferit hükümetine gerekçeli sorular’ başlığı altında seri makalelerle geçmişin hesabı sorulmaya başlandı.

24 Mart 1919 tarihli Hukuki Beşer gazetesindeki ‘Üçüncü soru’ şöyleydi: ‘Kağıt paranın güya geçerli olmadığı yerlerde ordu ve mülkiye memurlarının ihtiyaçları için milyonlarca altın ve gümüş para basılarak bazen vagon ordu komutanı denilen ‘ali sefillere daha doğrusu haydutbaşlarına’ teslim edildi…’

Görüldüğü gibi burada şerefli ordu komutanlarına -hiç ayrım yapmadan- ‘ali sefiller’ ve ‘haydutbaşları’ diye hakaret ediliyordu

Kuşkusuz ki o gün bu yazıyı pek çok ordu komutanı okudu. Ancak bu yazıyı tek bir ordu komutanı tepki gösterdi. O komutan Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ydı.

Atatürk 24 Mart 1919’da tüm ordu komutanlarını ‘hırsızlıkla’ suçlayıp komutanlara ‘ali sefiller’ ve ‘haydutbaşları’ diye hakaret eden yazıyı okur okumaz kaleme sarıldı. Bu alçakça iftiraya ve hakaretlere karşı hemen bir dilekçe yazıp Harbiye Nezareti’ne başvurdu. ”

“NE SEFİL VİCDANSIZLIKTIR”

“Atatürk dilekçesinde şöyle diyordu:

‘(…) Bu ifade ile ordu kumandanlarının ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ ve dolayısıyla orduların ‘haydut’ oldukları ilan edilmiş oluyor. Müdafaalarına hiçbir vakit lüzum görmeyeceğim bazı şahıslara taş atmak isterken vatan ve millet için tam bir saflık ve masumiyetle ve her türlü mahrumiyet ve zorluklar içinde namuslu vazifesini hakkıyla yapan Osmanlı ordularını ‘haydut’ ve aynı mahrumiyet ve zorluklar içindeki ve tek dayanakları namus ve haysiyetleri olan söz konusu orduların kumandanlarını ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ diye niteleyip teşhir etmek ‘ne büyük ahlaksızlık’ ve ‘ne sefil vizdansızlıktır. ’

Osmanlı ordularını onun namuslu kumandanlarını bu şekilde teşhir edebilmek kabiliyeti ancak vatan ve milletin mahvolup dağılmasını arzu eden ‘bir alçakta’ bulunabilir. Ben Fevzi Paşa Nihat Paşa Yakup Şevki Paşa Ali İhsan Paşa Cevat Paşa vb. gibi namus ve istikametlerinden asla şüphe edilmeyecek olan ordu kumandanı arkadaşlarımın bu rezilce teşhire karı ne diyeceklerini bilemem. Yalnız kendi adıma ve hesabıma bildiririm ki benim (…) başlarında bulunmakla iftihar ettiğim kahraman ordular haydutlardan değil soylu Osmanlı milletinin namuslu evlatlarından oluşuyor. ‘O sefil müfteri’ şunu da kesin olarak bilmelidir ki ben hiçbir vakitte vagon vagon altın teslim alan ‘sefil’ ve ‘haydutbaşları’ndan değilim. Dolayısıyla Harbi Umumi içinde komuta ettiğim Anafartalar Grubu İkinci Ordu Yedinci ordu ve en sonunda Yıldırım Orduları Grubu ve şahsım adına bu namussuzca iddiayı red ve sahibini tel’in ederim. ‘Bu müfteri’ hakkında gereken kanuni işlemin yüksek nezaretinizce uygulanmasını istirham ederim. ’”

“HÜKÜMET SAVCILIK VE DİĞER KOMUTANLAR SUSARKEN ATATÜRK KONUŞTU”

“Görüldüğü gibi Atatürk Türk ordusunun fedakar komutanlarına ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ diye hakaret edilmesinin ‘ahlaksızlık’ ve ‘sefil vicdansızlık’ olduğunu söylüyor. Türk ordusunun ‘haydutlarından’ değil milletin ‘namuslu evlatlarından’ oluştuğunu belirtiyor. Komutanlara hakaret eden kişiye ‘o sefil müfteri’ diye sesleniyor. Bu ‘namussuzca iddiayı’ reddedip iddia sahibini ‘tel’in ettiğini’ ifade ediyor. ‘Bu müfteri’ hakkında yasal işlem yapılmasını istiyor.

Ne gariptir ki Harbiye Nezareti bu dilekçeyi dikkate alıp gereken kanuni işlemi yapmak yerine dilekçeyi Türk ordularına hakaret eden o gazeteye gönderdi.

Atatürk’ün bu dilekçesi 25 Mart 1919’da Hukuki Beşer Alemdar Vakit Yeni Gün ve Zaman gazetelerinde yayımlandı.

Komutanlara hakaret karşısında genelkurmay hükümet savcılık ve diğer komutanlar susarken tek bir kişi Atatürk konuştu.

Ancak yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali gazeteyi çıkaran Mevlanzade Rıfat ‘hakarete uğradığını’ belirterek Atatürk’ü mahkemeye verdi.

Atatürk İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek için hazırlıklar yaparken bir gün bir mahkeme celbi aldı. Asıl hakarete uğrayan ordu komutanları ve kendisi olduğu halde ‘hakaret sanığı’ olarak mahkemeye çağrılıyordu. ”

“YAMAN ÇATMIŞTIK”

“Sonra neler olduğunu bizzat Atatürk’ten dinleyelim:

‘Yaman çatmıştık! Aklımı başıma topladım. Kumandan değildim. Siyasi bir şey de yapamazdım. Hukuk çareleri bulmalı idim. Bu mahkemede bulunmak isterdim. Fakat o zamanki İstanbul gazetelerinin en aşağısı ile karşı karşıya gelmek çok gücüme giden bir şeydi. Bundan başka davanın bazı yüksek politikacılar tarafından tasarlanan bir plan neticesi olduğunu da düşünüyordum. Ne yaparsam yapayım mutlaka mahkûm olacaktım…’

Atatürk düşünüyor taşınıyor; avukat Sadettin Ferit Bey’i davet ediyor. Kendisine durumu anlatıp fikrini soruyor. Sadettin Ferit Bey ‘Dava önemlidir. Mahkûm olma ihtimaliniz vardır’ diyor. Atatürk gülerek ‘Amma yaptın canım! Ben hiç de mahkûm olma niyetinde değilim’ karşılığını veriyor. Bunun üzerine Sadettin Ferit Bey ‘Elbette! Müsaade ederseniz davacının vekili ile konuşayım’ deyince Atatürk şunları söylüyor: ‘Hayır müsaade edemem. Ben haklı olduğumu biliyorum. Davacının avukatıyla görüşmeye ne lüzum var? Bu iş yolumun üstüne çıkan bir dikendir. Biraz daha zamana ihtiyacım var. Davayı lehime de kazanmanızı istemiyorum. Yalnız bana zaman kazandırabilir misiniz’ Sadettin Ferit Bey Atatürk’e söz veriyor ve verdiği sözü de tutuyor. Birkaç defa mahkemeye gidip davayı dağıtıyor. Atatürk’e zaman kazandırıyor. Atatürk 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Samsun’a doğru hareket ettiğinde dava hâlâ bitmemişti.

6 yıl sonra…

Tarih: 22 Eylül 1925… Günlerden Salı…

Atatürk Ertuğrul yatıyla Mudanya’ya geçiyor.

Bir ara Atatürk’ün gözü yatta bulunan Avukat Sadettin Ferit Bey’e ilişiyor.

‘Sadettin Bey’ diyor. ‘Hatırlıyor musun? Sen bir davadan ötürü benim vekilimdin. İstanbul’da benim aleyhime bir ceza davası açmışlardı. O Dava ne oldu? Beni mahkûm ettiler mi?’

‘Hayır Paşam’ diyor Sadettin Ferit Bey.

Atatürk kendisini dava edeni hatırlamayıp adını soruyor. Atatürk’ün hatırlamadığı o kişi Mevlanazade Rıfat’tı. Mevlanazade Rıfat bütün ayrılıkçı Kürtçü hareketlerde yer almış Milli Mücadele’deki ihanetleri nedeniyle 150’likler listesine alınıp yurt dışına sürülmüştü. 1922’de bir Yunan albayla San Remo’ya gidip orada ‘kaçak padişah’ Vahdettin’den para sızdırmıştı. Ayrıca 1929’da Halep’te basılan ‘Türkiye İnkılabının İç Yüzü’ adlı kitabında Milli Mücadele’yi Padişah Vahdettin’in planladığı yalanını ortaya atmıştı.

Uzatmayalım…

UNUTMA Kİ! DÜN ATATÜRK KARŞITI MEVLANZADE RIFATLAR TÜRK ORDUSUNUN ŞEREFLİ KOMUTANLARINA HAKARET ETMİŞTİ. BUGÜN DE ONLARIN ‘FİKİR ARTIKLARI’ KOMUTANLARA HAKARET EDİYOR.

Dün komutanlara yapılan hakaretlere karşı tüm yetkililer sessiz kalmış sadece Atatürk konuşmuştu. Bugün yetkililer sessiz kalmamalı. Nasıl cevap vereceklerini bilmiyorlarsa yüz yıl önce Atatürk’ün verdiği cevaba baksınlar. ”

Odatv.com

LİNK : https://odatv.com/ataturke-acilan-hakaret-davasinda-ne-cikti-26101907.html

HUKUK DOSYASI /// CAN ATAKLI : “Hakaret etti” diyerek, zavallı insanları söğüşlemek için özel bürolar kurulmuş


CAN ATAKLI : “Hakaret etti” diyerek, zavallı insanları söğüşlemek için özel bürolar kurulmuş

YENİ ÖĞRENDİM

“Hakaret etti” diyerek, zavallı insanları söğüşlemek için özel bürolar kurulmuş

Bu köşede dün yazdığım yazı, medya çevrelerinde çok ses getirdi.

Tanınmış bir televizyon sunucusunun sosyal medya hesaplarına mesaj gönderen 18 bin kişi hakkında suç duyurusunda bulunduğunu sonra da bu kişilerle para pazarlığına girdiğini yazmıştım.

“Şeytanın bile aklına gelmez ama yandaşın aklına geliyor” demiştim.

Özeti şu: Sosyal medya hesabınıza gönderilen yorumlarda hakaret olduğunu ileri sürerek bir kişi hakkında suç duyurusunda bulunuyorsunuz.

Yasa gereği bu suç dosyası Uzlaşma Kurulu’na gönderiliyor.

Avukatlarınız, suçlanan kişilere “3 bin lira öder ve bir de özür mektubu yazarsanız davadan vazgeçilecek” diyor.

Korkuya kapılan bu sıradan sosyal medya kullanıcıları da ağınıza düşüyor, artık ne koparırsanız kârınız oluyor.

Benim yeni öğrendiğim bu tezgah, aslında bir süredir uygulanıyormuş.

Bir yakınım, “Çok tanınmış bir kadın yazar, benim hakkımda da suç duyurusunda bulunmuştu” dedikten sonra “Ama ben istenilen rakamı vermedim, dava açılmasını istedim, tabii açamadılar” diye devam etti.

Çünkü tazminat davası açmak için de harç yatırılması gerekiyor.

O zaman astarı yüzünden pahalı hale geliyor.

Ancak daha güzelini yine çok ünlü bir televizyon sunucusu anlattı.

Ama o yandaş yalaka takımından değil. Muhalefetin güçlü seslerinden biri.

“Bir ay kadar önce” dedi, “bir avukatlık bürosundan arayan kişi görüşmek istedi. Ben de kabul ettim, ziyaretime geldi” diye devam ettikten sonra gerisini şöyle getirdi;

“Adam geldi, hoş beş ettikten sonra sosyal medya hesabımı incelediklerini, bana yönelik çok sayıda hakaret içeren mesaj olduğunu gördüklerini söyledi. Bunun için kendilerine yetki verilmesi halinde hepsi için dava açabileceklerini, Uzlaşma Kurulu’nda yapılacak pazarlıklar sonucunda bu kişilerden alınacak paraları yüzde 50-50 paylaşabileceklerini belirtti.”

Ünlü televizyon sunucusu bu teklife çok şaşırmış.

“Peki” demiş, “millet aptal mı ki bu paraları versin?”

Avukat, “Aptallık değil, korku” demiş ve eklemiş; “Sizin arkanızda çok güçlü avukat ordusu olduğunu, sizinle baş edemeyeceğini düşünür pek çok kişi, böylece talep ettiğimiz parayı mutlaka verir.”

Muhalif sunucu, “Yok kalsın, bu yolla gelecek paranın bir hayrı olmaz” diyerek teklifi reddetmiş.

Demek ki bu konuda hizmet veren avukatlık büroları bile kurulmuş.

Yalnız, sanıyorum bu sistem yandaş yalaka takımı için daha geçerli.

Çünkü onlar dava açtığında, sosyal medya kullanıcıları daha çok korkar.

Çünkü arkasında iktidarın olduğuna inanırlar ve bununla uğraşmaları halinde hapse gireceklerini bile düşünürler.

Buna karşı muhalif kişilerden o kadar korkulmaz.

Çünkü yargının muhalif biri için lehte karar vermeyeceğini düşünürler, ayrıca iktidarın kendilerini koruyacağına inanırlar.

Şimdi benim merakım, bir kadın yazar ile 18 bin kişiye suç duyurusunda bulunan televizyoncu dışında, bu yöntemle milleti söğüşleyen başka kaç kişi var?

Öyle ya, bu işin bürolarını bile açmışlarsa sayı azımsanmayacak ölçüdedir.

Bİ SORALIM BAKALIM

Günler geçti, hâlâ çocukları dağa kaçıranlar ele geçmedi

Artık kendilerinin bile “Bu, hükümetin desteği ile süren bir gösteri” dedikleri “çocukları dağa kaçırılan annelerin eylemi” 29’uncu gününe girdi.

Yandaş medya, annelerin feryadını dile getiriyor her gün.

Gerçi bir iki medya organı ısrarla sürdürmese kimsenin ilgileneceği de kalmadı.

En azından, “Sen neden hâlâ tepki göstermedin” teröründe bir azalma var.

Yandaş medya, “Kim gitti, kim hâlâ gitmedi, kim tweet attı, kim atmadı” çetelesini tutmaktan yoruldu belki de.

Annelerin acısı elbette gerçektir.

Çirkin ve kötü olan bu acıyı sürekli deşmek ve sonuç alınmadığı halde sırf iktidarın yerini pekiştirmek için sürdürmektir.

Ayrıca bunca zaman içinde konuyla ilgili sorumlu bir kişinin bile bulunmaması da çok manidar geliyor bana.

Anneler çocuklarının kaçırıldığını söylüyor.

Yandaş medya ve iktidar yetkilileri, dağa kaçırmanın HDP binalarından başladığını ileri sürüyor.

Ama nedense hâlâ tek sorumlu bile yok.

Oysa sonuçta, buralarda herkes birbirini bilir. Gençleri dağa götüren bir sistem varsa bunların sorumluları da bilinir.

İktidar yetkilileri ve yandaşlar ısrarla kaçırılma merkezinin HDP binaları olduğunu söylüyorlarsa mutlaka bildikleri vardır.

O halde neden hâlâ tek bir HDP’li “çocukları dağa kaçırma suçundan” yakalanmıyor?

BUNU YAZMAK GEREK

Amerika’da Başkan’ın telefon konuşmaları kaydediliyor

Başkan Trump’ın başı çok sıkı dertte.

Çünkü Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’nin son hamlesi ile “başkanlıktan azil” süreci başlatılmış oldu.

Pelosi, Trump’ın Ukrayna Cumhurbaşkanı’ndan siyasi rakibi hakkında suçlamalarda bulunabilmek için yardım talep ettiğini ileri sürüyor.

Peki Pelosi bu suçlamayı neye dayandırarak yaptı?

Trump’ın bu ülkenin cumhurbaşkanı ile yaptığı telefon konuşmasının kayıtlarına göre.

Bu durumda, “Trump’ın telefonları mı dinleniyor?” sorusu sorulabilir bizdeki gibi.

Hayır, telefonlar dinlenmiyor ama mutlaka kaydediliyor.

Bu kayıtlar da asla açıklanmıyor ve saklanıyor.

Ne zaman ciddi bir suçlama yapılır, işte o zaman bu kayıtlar da dinleniyor.

Pelosi, Beyaz Saray’da çalışan ve bu kayıtlara ulaşma yetkisi olan bir CIA ajanından almış bilgiyi.

Böyle bir görevi olan kişinin söyledikleri ciddiye alınıyor ve doğru kabul ediliyor.

Dikkat ederseniz, Amerika’da hiç kimse “dış güçler”den söz etmiyor. Pelosi’ye “hain veya terörist” suçlamasında da bulunmuyor.

Hukuk devleti olunca böyle oluyor işte.

Şimdi işin bizi ilgilendiren tarafına gelelim.

Trump’ın azlini isteyenler, Başkan’ın Erdoğan ile yaptığı telefon konuşma dökümünün de açıklanmasını istiyor.

Çünkü aynı kaynak, Erdoğan’la konuşmalarda da Trump’ın Amerika Anayasası’na aykırı biçimde davrandığını ileri sürmüş.

Tabii acaba Erdoğan’ın konuşmaları da kaydedilip devlet koruması altında saklanıyor mu?

Ben bizde telefonların kaydedildiğini sanmıyorum.

Erdoğan, Beyaz Saray’a bile büyükelçiyi değil sadece tercümanlarını götürüyor ve kripto tutulmuyor biliyorsunuz, telefonlarını kaydettirir mi hiç?

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Erdoğan’ın market alışverişi ile marka reklamı yaptılar

Yerel seçimlerden önce İstanbul ve Ankara’da “sözde tanzim çadırları” açılmıştı biliyorsunuz.

Meyve sebze fiyatlarının bir anda artması üzerine iktidar güya önlem olarak “üreticiden tüketiciye direkt hat” kurmuştu.

Üreticiden, piyasa fiyatları ile alınan ürünler buralarda ucuza satılmıştı.

Ancak bu sistem tutmamıştı, giderek kendiliğinden yok olmuştu.

Seçimlerde alınan yenilgiden sonra da tamamen ortadan kaldırılmıştı.

Ancak geçen bu süre içinde bu işin aslında tatlı bir gelir getireceği düşünülmüş olmalı ki, Erdoğan’ın evine yakın bir yerde Tarım Kredi Kooperatifleri’nin marketi açılmış.

Erdoğan da pazar günü burada alışverişe gitmiş.

Tabii bu nasıl kooperatif bilemedim.

Çünkü raflarda bilinen markaların ürünleri var.

Bu ürünler başka yerde daha yüksek fiyata satılırken, burada nasıl ucuz oluyor onu da anlamak mümkün değil.

Ama asıl dikkatimi çeken Erdoğan’ın, geçtiğimiz hafta “yapay katkılar kullanarak gıda maddesi ürettiği ve böylelikle halkı kandırdığı” iddia edilen ve sahibi bir yandaş olan markanın ürünlerinden paket paket arabasına atması oldu.

Erdoğan, bunu bilerek mi yaptı yoksa denk mi geldi bilemiyorum.

Ancak danışmanları özellikle bu kareleri seçip medyaya dağıttığına göre, yapılanın pek hoş olmadığını söylemek istedim.

Cumhurbaşkanı makamındaki bir kişinin, ürünlerinin niteliği tartışılan bir markayı kollaması en azından devlet adamı anlayışı ile pek bağdaşmaz gibi geliyor bana.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Atatürk Havalimanı kimin kontrolünde?

Artık İstanbul’un yeni bir havaalanı var.

İktidarımıza göre bu havaalanı “dünyanın en büyük havaalanı” ve bu nedenle Atatürk Havalimanı kullanılmıyor.

Görünüş öyle ama Atatürk Havalimanı, Cumhurbaşkanlığı’nın özel havalimanı haline geldi.

Erdoğan, nedense yeni havaalanını kullanmak yerine, Atatürk Havalimanı’nı kullanıyor.

Kolaylık olsun diye mi, güvenlik nedeniyle mi, yoksa yeni havaalanına pek güvenmediği için mi bilemiyorum.

Atatürk Havalimanı, bir de bazı özel girişimler için kullanılıyor.

Ama kullanıcılar da Erdoğan Ailesi’nin fertleri.

Önce damat Bayraktar için açıldı Atatürk Havalimanı.

Teknofest burada düzenlendi.

Şimdi de İstanbul’un her yanı bilboardlarla donatılmış, yine aileden Bilal Erdoğan’ın Okçular Vakfı, Atatürk Havalimanı’nda festival düzenlemiş.

Merakım şu; Atatürk Havalimanı’nın idari yetkisi kimde?

Örneğin bu festivallerin yapıldığı yerde bir etkinlik yapmayı düşünsem kimi arayacağım, hangi prosedürler geçerli olacak?

Yoksa Atatürk Havalimanı artık bir aile havaalanı haline getirildi ve tüm etkinlikler onlar için mi?

SOSYAL MEDYA : SOSYAL MEDYADA İSMET İNÖNÜ, EKREM İMAMOĞLU GİBİ ÖNEMLİ KİŞİLERE HAKARET EDEN KİŞİ BELLİ OLDU


ÖZEL BÜRO NOTU : BÖYLELERİ İÇİN EN İYİ YÖNTEM TÜM DUYARLI KİŞİLERİN HESAPLARINDA BU TÜR DENSİZLERİ İFŞA ETMELERİDİR. NE KADAR ÇOK HESAP İFŞA EDERSE O KADAR REZİLLİK KATSAYISI ARTAR. AMA TABİ BAZILARININ YÜZÜ ÇİFT MASTARLI OLDUĞU İÇİN TELEVİZYONDA BİLE İFŞA ETSELER YİNE REZİLLİKLERİNDE GERİ KALMIYORLAR. O DA AYRI BİR DURUM.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ANALİZ /// LEVENT GÜLTEKİN : Yalanı, iftirayı, hakareti mubah gören dindarlık


LEVENT GÜLTEKİN : Yalanı, iftirayı, hakareti mubah gören dindarlık

E-POSTA : acikcenk

7-8 yıl önce AK Parti’nin yanlış politikalarını, buna suskun kalan İslamcıları, İslamcılık anlayışını eleştirdiğimde muhafazakar/dindar yazarlardan, gazetecilerden şöyle itirazlar alıyordum: “Tamam haklısın ama bunları niçin açıktan söylüyorsun?

Veyahut “Amacın ne?” Ya da “Böyle yaparak mahalleye zarar veriyorsun.”

Kimileriyse “Böyle yaparak düşmanın eline koz veriyorsun” diyerek beni ‘düşmanın değirmenine su taşımakla’ itham ediyordu.

Sonunda hem ülkenin hem de dindar mahallenin geldiği durum ortada.

O günlerde bu eleştirilerimi, itirazlarımı düşmanların değirmenine su taşıma olarak gören yazarlar şimdilerde iktidar muhalifi oldu.

Mahallenin, dahası ülkenin içine düştüğü durumdan şikayet ediyorlar.

Fakat geçmişte bu yazarların bana söylediklerinin bir benzeri şimdilerde onlara söyleniyor.

Yeni Şafak yazarı, dindar/muhafazakar mahallede ilim insanı olarak kabul edilen Hayrettin Karaman geçtiğimiz günlerde bir yazı kaleme aldı.

Karaman yazısında mealen şöyle diyor: Doğrucu Davut olmak her zaman iyi bir şey değil.

Doğruyu ne zaman, nerede söyleyeceğini bileceğin kadar hikmet sahibi olman gerek.

İktidarın bazı yanlışlarını eleştireyim derken iktidara zarar vermek, düşmanların değirmenine su taşımak İslami açıdan caiz değil.

Hayrettin Karaman isim vermeden iktidara yeni muhalif kimi İslamcı/ dindar/ muhafazakar yazarları düşmanın değirmenine su taşımakla itham ediyor.

Kimi yeni iktidar muhalifi İslamcı/ dindar/muhafazakar yazarlar da yazdığının yanlış olduğunu söyleyip Hayrettin Karaman’a itiraz etmiş.

Kaderin cilvesine bakın ki iktidarın politikalarını eleştirdiğim için 4-5 yıl önce bana “Düşmanın değirmenine su taşıyorsun”diyenler şimdilerde benzer suçlamanın muhatabı olmuş.

Mesele yeni muhalif olan kimi yazarların öngörüsüzlüğü, bilgisizliği, dar görüşlü olmaları ya da tahribata neden olan sürecin bir parçası olup ‘badel harab ül Basra’ (Basra harap olduktan sonra) muhalif olmaları veyahut geçmişte verdikleri tepkilerin benzerinin şimdi onlara veriliyor olması değil.

Esas mesele Hayrettin Karaman’a itiraz eden yeni muhalif kimi İslamcıların Karaman’ın iktidara yapılan eleştirileri ‘düşmanın değirmenine su taşımak’ olarak gören anlayışına neyin kaynaklık ettiği üzerine kafa yormamaları.

Din yani inanç referans alınarak bir toplum, bir ülke oluşturulmaya çalışıldığında kaçınılmaz olarak ‘biz ve onlar’ayrımına gidileceği ‘onlar’ denilen toplum kesiminin ‘düşman’ veyahut ‘istikameti bozuk rakipler’ olarak görüleceği gerçeği ortadayken, sorunun kişilerden kaynaklandığını sanmak gerçekçi bir yaklaşım değil.

Yani kimi İslamcılardaki ‘ötekini’ düşman görme anlayışına, o düşmanı alt etmek için yalanın, iftiranın, hakaretin, aşağılamanın kolayca yapılmasına neyin kaynaklık ettiği üzerine kafa yormak gerekiyor.

Lafı eğip bükmeden söyleyeyim.

Hayrettin Karaman’ın iktidara yeni muhalif kimi İslamcılara yaptığı ‘düşmanın değirmenine su taşıyorsunuz’ ithamına bu suçlamanın muhatabı olanların da benimsediği din anlayışı kaynaklık ediyor.

Hayatı savaş ve cihattan ibaret gören, bu yaklaşımla toplumu, ülkeyi, dünyayı kendi İslam anlayışına göre şekillendirmeyi amaç edinen, bu amaç için ‘harp hiledir’ gibi bir hadisi temel alıp rakip olarak algıladığı ötekini düşman gören, düşman gördüğü için de her türlü hileyi, yalanı, iftirayı, kabalığı, hakareti meşru göre din anlayışıdır son yaşadığımız olumsuzlukların nedeni.

Müslüman olduğu için kendini hak, Müslüman olmayanları batıl görüp “Hak ile batıl mücadelesi kıyamete kadar sürecek” diyen ve savaş meydanındaki stratejilere vurgu yapmak için söylenmiş ‘harp hiledir’ gibi hadisleri her alanda referans alan dolayısı ile yalana, iftiraya, hakarete dayalı bir yaşam vaaz eden bir dindarlık anlayışı…

“Düşmanın eline koz vermemek için gerçekleri söylemeyelim”, “Zafere ulaşmak için gerçek niyeti belli etmeyelim”, “Amacımıza zarar verir bu nedenle doğruları söylemeyelim”, “Yolsuzluk, liyakatsizlik, şatafat gibi küçük sorunları dert etmeyelim” gibi yaklaşımlar ülkeyi tahrip etti.

Hem dine zarar verdi hem de dindarlara.

Hal buyken açıktan eleştiri yapmamayı, doğruları söylemek için kimin işine yaradığına bakmayı öğütlemek, ‘büyük amaç var küçük şeylere takılmayalım’ anlayışını sürdürmek anlaşılır gibi değil.

Toplumsal barış, ülke ağır yara almışken hâlâ ‘biz ve onlar’ ayrımını sürdürmek dahası onları ‘öteki’ ve ‘düşman’ görmek gelinen durumun vahametini kavrayamamaktır.

Kaldı ki toplumu iki yüzlü olmaya zorlayan bu sakat yaklaşımla, doğruluğu, dürüstlüğü, adil olmayı ertelemeyi vaaz eden bir din anlayışı ile nereye varabiliriz ki?

Sorun Hayrettin Karaman’da veyahut böyle yazan kişilerde değil.

Esas sorun bu düşünceye kaynaklık eden anlayışta.

Bu anlayışı masaya yatırmadan sağlıklı sonuç elde etmek mümkün değil.

Çünkü toplumu, ülkeyi Müslümanlık ile boyamayı amaç edindiğinizde, bunu hak ve batıl mücadelesi olarak gördüğünüzde, bu elbiseyi giymek istemeyenler doğal olarak yok edilecek düşman gibi görülüyor.

Bu nedenle yalanlarla, iftiralarla, hakaretlerle tek tek mücadele etmek yerine bütün bunlara kaynaklık eden anlayışı masaya yatırmak gerekiyor.

Mahalle kültürünün, inanç esaslı toplum, ülke yaratma çabalarının nelere mal olduğu sahici şekilde kavramak gerekiyor.

Kaldı ki bu sadece inanç için değil, kimlik, ideoloji eksenli toplum yaratma çabaları da benzer sonuçlar doğuruyor.

Kimin işine yarayacağına bakmaksızın doğruları söylemek, adil ve dürüst olmak, ülke yararını mahalle yararı üstünde görmek, iftiradan, hakaretten, yalandan uzak durmak insan olmanın gereğidir, Müslüman olmanın değil.

Erdem, kimin işine yarayıp yaramayacağına bakmadan kimsenin görmediği anda bile doğru olanı yapmaktır.

Hayrettin Karaman’ın doğruları söylerken “Kimin işine yarayıp yaramayacağına bakılması gerekiyor” demesinin altında ülkenin değil mahallenin yararını gözeten, toplumu, ülkeyi dindarlaştırma amacı güden anlayış yatıyor.

Hem bu anlayışa sahip olup hem de Hayrettin Karaman’a itiraz etmek…

Hem inancı hak ve batıl mücadelesi olarak görüp hem de batıl ile mücadelede “Harp hiledir” diyerek her türlü yalanı iftirayı, hakareti mubah gören anlayışla yapılan ‘hilelere’ karşı çıkmak…

Demek istediğim şu: Müslümanlık anlayışınızla, toplumsal ilişkileri dinle dizayn etmek yaklaşımınızla, bütün ülkeye din elbisesi giydirme gibi anlamsız düşüncelerinizle hesaplaşmadan mevcut iktidara itiraz etmenin yararı yok.

Mahalle kültürünü terk etmeden, inanç esaslı bir toplum, ülke yaratma hayalinden vazgeçmeden yani ülkeyi dindarlık ile boyama sevdasını bütünü ile bir tarafa bırakmadan, ahlaklı, erdemli, adil, namuslu birey olmak için dindar olmak gerekmediği gerçeğini kabul etmeden dinin bireysel tercih olduğunu, topluma dayatılamayacağı gerçeğini görmeden, devletin dinle sağlıklı ilişkisi için özgürlükçü laiklik anlayışı ile barışmadan toplumun bir kesimini öteki, ‘düşman’ gören bu yaklaşımdan kurtulamayız.

Hayrettin Karaman’ın yazdıklarına “Kişisel düşünce” diyerek itiraz eden kimi İslamcı yazarlar meseleye biraz da buradan bakmalılar.

İRTİCA DOSYASI /// AKP’Lİ BAŞKANDAN KADINLARA HAKARET : ASALAK GİBİ YETİŞTİRİP FAHİŞE GİBİ GİYİNDİRİP SOKAĞA SALDIĞINIZ EVLATLARINIZ…


AKP’Lİ BAŞKANDAN KADINLARA HAKARET : ASALAK GİBİ YETİŞTİRİP FAHİŞE GİBİ GİYİNDİRİP SOKAĞA SALDIĞINIZ EVLATLARINIZ…

AKP’nin Zonguldak merkez ilçe Karaelmas Mahalle Başkanı Hasan Kahveci sosyal medya üzerinden kadınları hedef alan bir paylaşımda bulundu.

AKP’nin merkez ilçe Karaelmas Mahalle Başkanı Hasan Kahveci sosyal medyadan kadınları hedef aldı.

"Sanki Allah ramazan ayında Zonguldak sokaklarında yiyin için diye vahyetmiş! Şu asalak gibi yetiştirip fahişe gibi giyindirip sokağa saldığınız sözde Müslüman evlatlarınız sebebiyle ebedi cehennem azabına tutulacaksınız korkumuz bu! Bu kadar günahın arasında nasıl helak olmuyoruz şaşırıyorum!” diyen Kahveci kendisine tepki gösterenlere de “Evet fahişe ve daha ötesi” diyerek hakaretlerini sürdürdü.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre Hasan Kahveci tepkiler ve şikâyetler üzerine dün hesabını askıya aldı.

AKP İl Başkanı Zeki Tosun konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Söz konusu şahısla ilgili araştırmalarımız sürüyor. Partimizin üyesi ise gereği yapılacaktır” dedi.

LİNK : http://haber.sol.org.tr/turkiye/akpli-baskandan-kadinlara-asalak-gibi-yetistirip-fahise-gibi-giyindirip-sokaga-saldiginiz

SİYASİ DOSYA : REİS’in hapse ilk kez ŞİİR okuduğu için değil seçimlere itiraz ederken ettiği hakaret nedeniyle girdiğini biliyor muydunuz ???


Saat sabahın dördü…

Kaybeden aday hışımla İlçe Seçim Kurulu’ndan içeri girdi. Kurul Başkanı hâkime döndü ve bağırdı: “Şu haline bak sarhoş adam. Şu adalete bak. Kimlere kalmış. Seni yakacağım. Hepinizi adli tıbba göndereceğim, seni süründüreceğim. Yakacağım.”

Tarih: 27 Mart 1989.

Yer: Beyoğlu İlçe Seçim Kurulu.

Hakaret eden ise Beyoğlu’nda başkanlık seçimini yüzde 21.7 oy alarak kaybeden Recep Tayyip Erdoğan. Hakaret ettiği kişi, İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Nazmi Özcan.

Erdoğan oyların sayımında “kesin bir şey olduğunu” düşünüyordu. İtirazı reddedilince kurulu basmış ve ağzından hakaretler dökülmüştü. Bununla da kalmamış, hâkimin sarhoş olduğunu ispatlamak için onu adli tıbba götürmeye çalışmıştı.

Erdoğan yargıdan kaçtı.

Nazmi Özcan, Anadolu’nun birçok yerinde görev yapmış bir hâkimdi. “Delikanlı” denilen bir duruşu vardı. Silah taşıyordu. Sinirlerine hâkim oldu. Hayatında kimseye dava açmamıştı. O gün Erdoğan’ı adalete teslim etmeye karar verdi.

Özcan’ın yanı sıra 7 sandık görevlisinin daha imzasıyla tutanak tutuldu. Erdoğan, 31 Mart 1989 tarihinde polis nezaretinde Beyoğlu Adliyesi’ne getirildi. Tutuklama talebiyle Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. Avukatı Erdoğan’ın tutuklanacağını anlayınca, “Reis! Hemen gitmemiz lazım buradan” dedi. Erdoğan kaşla göz arasında kayıplara karıştı. O gün Erdoğan’a “kaç” diyen avukat sonradan AKP’de milletvekili olacak Zeyid Aslan’dı. Evet, Meclis’te gazetecilere “Bacak aranızı çektirip gazeteye bastırsam”, milletvekiline “Terbiyesiz. Senin kıçını si..erim” diyen, Meclis Komisyonu’nda Yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu’na uçan tekme atan kişi.

Hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılan Erdoğan, 27 Nisan tarihinde adliyeye geldi. Kardeşi Mustafa Erdoğan aracılığıyla “birahane sahibi ve kumar işleriyle ilgilenen” Kudret Bey’e haber göndermişti. Kudret Bey, adliye binasındaki “dostları”yla görüştükten sonra Erdoğan’a “gidebilirsin” demişti. Erdoğan, tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderildi. Sadece 4 Mayıs 1989 tarihine kadar, yani bir hafta cezaevinde kaldı. Tekrar hâkim karşısına çıkarıldı ve 500 bin TL kefaletle serbest bırakıldı. Yargılama sonunda 6 ay hapis ve 20 bin TL para cezasına çarptırıldı. Hapis cezası TCK’nin 72. maddesi gereğince 920 bin TL para cezasına çevrilerek tecil edildi. Yani Erdoğan hapse ilk kez “şiir okuduğu” için değil, seçimlere itiraz ederken ettiği hakaret nedeniyle girdi.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Fatih Ergin, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Atatürk’e hakaretlerde bulunan Yunan asıllı yazar Hamza Andreas Tzortis YANLILARINA SESLENDİ !!!


AŞAĞILIK ADAM Hamza Andreas Tzortzis’İN AÇIKLAMASININ VİDEOSUNU BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

Bak Tzortzis’i alkışlayan genç !

Dokuz Sütun Gazetesi yazarı Fatih Ergin, bugünkü yazısında Boğaziçi Üniversitesi’nde 2014 yılında yaptığı konuşmada Atatürk’e hakaretlerde bulunan Yunan asıllı yazar Hamza Andreas Tzortis’e ve onu alkışlayanlara tepki gösterdi.

Bugünkü yazısında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yaptığı konuşmada Atatürk’e hakaret ettiği ortaya çıkan ve büyük tepki toplayan Yunan asıllı İngiliz yazar Hamza Andreas Tzortzis’e tepki gösteren Dokuz Sütun Gazetesi yazarı Fatih Ergin, “Tzortzis aslında Atatürk başaramasaydı olacak olanları, Atatürk yapmış gibi söylüyor. Batı emperyalizminin Atatürk’ten intikamını Türk insanını din üzerinden Atatürk’e düşman ederek alma stratejisini, Boğaziçi Üniversitesi’nde Türk gençlerinin beynine nakşetmeye çalışıyor.” diyerek tepki gösterirken, Tzortzis’i alkışlayan gençlere de seslendi.İşte Fatih Ergin’in yazısı;BAK TZORTZİS’İ ALKIŞLAYAN GENÇ!Yunan asıllı İngiliz yazar Hamza Andreas Tzortzis’in sosyal medyada ortaya çıkan Boğaziçi Üniversitesi’nde 2014 yılında yaptığı ve Atatürk’e “şeytanın dostu” diyerek hakaret ettiği konuşması ile gördük ki; Türk düşmanlığını İslamcılık maskesinin ardına gizleyen yerli ve milli münafıkların yanında, bir de devşirme İslamcımız oldu! Dolasıyla, “Keşke Yunan kazansaydı” diyen malum zat, Türk’ün tarihine, Türk milletinin değerlerine saldıramayacak duruma geldi diye düşünmesin kimse! Fesli zat yoksa, muadili, Yunanistan’dan ithal, devşirme İslamcı var!Peki ne gösterdi bize, Yunan kırmasının İslam adına Atatürk’e ettiği hakaretler? Bunların, yani siyasal İslamcıların, Türk düşmanlığı yapmadıkça yaşayamayacağını! Millet varlığına düşmanlıklarının, sadece Türk milleti özelinde olduğunu! Düşünün; Müslüman olmuş Yunan asıllı bir İngiliz, Atatürk’ün istiladan kurtardığı bir ülkede Atatürk’e saldırıyor. İstiklal Harbi’ni kime karşı verdik? İngiliz’e ve Yunan’a karşı değil mi? Peki, Atatürk önderliğindeki Milli Mücadele kaybedilseydi ne olacaktı? Türk vatanı İslam’dan, Müslümandan arındırılmayacak mıydı? Türk milletinin bir bölümü Orta Asya’ya dönüş yoluna düşecek, Anadolu’da kalanlardan ise hayatı bağışlananların torunlarının adı, “Andreas, Tzortzis” vs olacaktı! Tzortzis aslında Atatürk başaramasaydı olacak olanları, Atatürk yapmış gibi söylüyor. Batı emperyalizminin Atatürk’ten intikamını Türk insanını din üzerinden Atatürk’e düşman ederek alma stratejisini, Boğaziçi Üniversitesi’nde Türk gençlerinin beynine nakşetmeye çalışıyor.Boğaziçi Üniversitesi’nde Atatürk’e hakaret eden Hamza Andreas Tzortzis, 2017’de Bilal Erdoğan’ın Yüksek İstişare Kurulu üyesi olduğu TÜGVA’nın etkinliğine de katılmış ve TÜGVA bu Türk düşmanına plaket vermiş. 2014 yılında Atatürk’e “şeytan” diyen Tzortzis, Erdoğan’a o etkinlikte övgüler düzmüş. Sizin anlayacağınız; İslamcılar, dün de Yunanla beraberdi, şimdi de! Ancak, Tzortzis’in Atatürk hakkında söylediklerini alkışlayan Türk gençlerine şunları hatırlatmanın bir milli görev olduğunu düşünüyorum; bak Tzortzis’i alkışlayan genç! Tzortzis’in dediği gibi, Atatürk bu ülkeden İslam’ı kaldırmak istemedi! Böyle bir isteği olan biri, hayatı pahasına kurtuluş mücadelesine girmez, Tzortzis’in mensubu olduğu Yunan ve İngilizlerin işgaline karşı, bu ülkeden İslam’ı kaldıracakları düşüncesiyle, başkaldırmazdı! Atatürk, dinin taassup haline gelmesine karşıydı ve Türk milletinin asırlardır geri kalmasında bu durumun etkisini çok iyi tahlil etmişti. İslam’ın, bidatlardan, Arap kültüründen, hurafelerden, tarikatların yörüngesinden kurtulması ve özündeki saflığa ve berraklığa kavuşmasını, Türklerin İslam’ı sadeliği ile yaşamasını istiyordu. Onun içindir ki, Kuran-ı Kerim’in Türkçe tefsirini yaptırdı. Türkçe tefsir konusunu milli bir mesele görüp devlet politikası haline getirdi. Atatürk İslam’ı kaldırmak istediğinden mi, Allah’ın emirlerini Türklerin Kuran’dan öğrenmesini sağlayacak Türkçe tefsiri yaptırdı? Atatürk, İslam düşmanı olduğu için mi, Elmalı Hamdi Yazır ile tefsir öncesi yaptığı yazılı anlaşmaya, ‘bu tefsir, Hanefi fıkhı ve Maturidi itikadı üzerine kaleme alınacaktır,’ maddesini koydurttu? Gerçi Türk Müslümanlığı Maturidilik temeline dayanır ama Türkiye’de ne yazık ki alnı secdeden kalkmayanlar bile bu gerçeği bilmezler. Bu gerçeği bilmedikleri için de, Atatürk’ü din düşmanı zannederler!Evet, Atatürk bu topraklardan İslam’ı kaldırmak istemedi ama Tzortzis’in mensubu olduğu milletlerin orduları, yani Yunan ve İngiliz orduları, Atatürk karşısında galip gelseydi olacak olanlardan bazıları yine de oldu bu ülkede. Türklük etnisite ve alt kimlik ilan edildi! Andımız yasaklandı. Devletin adının kısaltması olan TC ibareleri kamu kurumlarından kaldırıldı. Ülkenin milli kazanımı olan iktisadi kuruluşları yabancıların eline geçti. Türkçülük bölücülük ilan edildi. Türk Ordusu’nun kahraman komutanları sanık, PKK’lı teröristler tanık yapıldı… Daha sayayım mı Tzortzis’i alkışlayan gençler?Hangi iktidarın zamanında oldu, Yunan kazansa olacak olan bu hadiseler? Bilmelisiniz şu gerçeği; hayattayken yenemedikleri Mustafa Kemal’i, öldükten sonra yenmeye çalışanlar, yine başaramayacaklar. Çünkü Türk milletini Atatürk’ten koparacak bir güç icat edilemez. Ve yine bilin ki, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, herhalde sizin gibiler için söylemiş şu sözünü; “İnsan Türk olur da nasıl Mustafa Kemal Paşa’dan yana olmaz?

Kaynak Yeniçağ: Bak Tzortzis’i alkışlayan genç!