SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// SİNAN MEYDAN : DERSİMDE ZEHİRLİ GAZ KULLANİLDİ İDDİASİNA CEVAP !!!!!! SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ ????


SİNAN MEYDAN : DERSİMDE ZEHİRLİ GAZ KULLANİLDİ İDDİASİNA CEVAP !!!!!! SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ ????

16 Aralık 2019

1 Aralık 2019 Pazar gecesi Alman ARD kanalında “Unutulan Katliam: Atatürk Alevileri Nasıl Öldürdü?” adlı bir belgesel yayımlandı. Thorsten Mack ve Karaman Yavuz’un hazırladığı 6 dakikalık belgeselde şöyle denildi: “Türk arşivlerinde bulunan 1937 tarihli önemli bir belge Dersim’den sorumlu generalin zehirli gaz talebinden sonra Nazi Almanya’sına 20 ton zehirli gazın ısmarlandığını gösteriyor. Kemal Atatürk Türkiye’yi modern ulus devlet haline getirirken Hitler’le birlikte çalıştı katliam yaptı!”

Bugün Alman ARD kanalının bu çirkin iddiasına cevap vereceğim!

“DERSİM’DE ZEHİRLİ;GAZ” İDDİASININ TARİHİ

Alman ARD kanalında gündeme getirilen bu “zehirli gaz” iddiası yeni değil; Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarının 50 yıldır dile getirdikleri bayat bir iddia bu!

Bu iddiayı yıllar önce ilk olarak Nuri Dersimi “İntikam! İntikam! İntikam! (…) Kürdistan denen ana yurdun kurtuluşu için intikam!” diye haykırdığı “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı propaganda kitabında ortaya attı. (1) Daha sonra harekat sırasında Ankara’da olan ancak yıllar sonra anılarında harekatı görmüş gibi anlatan İhsan Sabri Çağlayangil siyaseten “CHP’yi lekelemek için” bu zehirli gaz iddiasını tekrarladı. (2) 2011-2014 arasında birçok gazete bu iddiayı dile getirdi. Alman ARD kanalından önce -son olarak- Mayıs/Haziran 2019’da Dersim Gazetesi’nde “Zehirli Gaz Belgelerini Açıklıyoruz!” başlığıyla zehirli gaz iddiası dillendirildi. Manşetten verilen belgede Türkiye’nin Almanya’dan gaz ABD’den uçak istemesi bunların alınıp Dersim’de kullanıldığı biçiminde çarpıtılarak yorumlandı. Oysaki o belgede istenen gazın alındığına ve Dersim’de kullanıldığına ilişkin hiçbir ifade yok.

Nisan 1915’te Almanlar Belçika Ypres’te zehirli gaz kullandılar. (3) I. Dünya Savaşı sırasında zehirli gazlar nedeniyle 1 milyona yakın tıbbi vaka gerçekleşti 90 bin insan öldü. (4)

17 Haziran 1925 tarihli Cenevre Protokolü’nde boğucu zehirli gazların savaşlarda kullanılması yasaklandı. (5) Türkiye bu yasak kararını 1929’da kabul etti. (6)

Ancak Cenevre Protokolü zehirli gazların kullanılmasını engelleyemedi: İspanyollar Fas’ta İspanya karşıtı sivillere hardal gazıyla saldırdı. (7) 1935’te İtalya Habeşistan’a saldırdığında zehirli gaz kullandı. Bu nedenle 1930’larda pek çok ülke zehirli gazlara karşı “aktif” ve “pasif” korunma önlemleri almaya başladı. İşte o ülkelerden biri de Türkiye’ydi.

Türkiye 1927-1939 arasında zehirli gazlara karşı şu “pasif korunma önlemlerini” aldı:

1927’de “Muharebe Gazlarından Korunma Talimatı” yayımlandı.

1928’de “Cephe Gerisinin Havaya (Gaza) Karşı Korunması Talimatnamesi” yayımlandı.

1931’de “Halk İçin Havaya (Gaza) Karşı Korunma Talimatı” yayımlandı.

Bu talimatlara göre il ilçe ve bucaklardaki askeri ve mülki amirler havaya (gaza) karşı gerekli tüm önlemleri almakla ve halkı bilgilendirmekle görevlendirildi.

1932’de Ankara Mamak’ta bir kimya laboratuvarı açıldı.

1933’te “Hava Hücumlarından Korunma Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyet 1934’te “Cankurtaran” adlı bir dergi çıkardı. Dergi halkı zehirli gazlara karşı uyardı.

1933’te “Zehirli ve Boğucu Gazlar ve Hava Hücumlarından Korunma İşleri Müdürlüğü” kuruldu.

1934’te “Zehirli Gazlarla Bunları Kullanmaya Mahsus Vasıtaların Memlekete Sokulması ve Yaptırılmasını Yasaklayan Kanun” kabul edildi.

1934’te hava taarruzlarına karşı halkı bilgilendirmek ve savunma önlemleri almak için İçişleri Bakanlığı’na bağlı “Seferberlik Müdürlüğü” kuruldu.

1935’te Türk Hava Kurumu’nun (THK) 6. Kongresi’nde konuşan Başbakan İsmet İnönü “Türkiye’nin hava (gaz) tehlikesine maruz olduğunu bilmeliyiz ve söylemeliyiz” diyerek halkı THK’ya yardıma çağırdı.

1935’te “Kimya Harbinden Korunmaya Mahsus Kanun” çıkarıldı.

1935’te “Hava Taarruzlarına Karşı Korunmada Yurt Sıhhat İşleri Talimatı” hazırlandı.

1935’te Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı “Hava ve Zehirli Gaz Mücadele Şubesi” oluşturuldu.

1935’te THK “Hava (Gaz) Tehlikesini Bilenler Üyeliği” başlattı. Bu kampanyaya katılanlar THK’ya uçak alımı için yardım edecekti. Kampanyaya Atatürk ve İnönü de katıldı.

1935’te “Vilayetlerde Açılacak Zehirli Gazlardan Korunma Kursları Hakkında Talimat” çıkarıldı. 1935’ten itibaren yurdun her tarafında önce asker sivil resmi görevliler; öğretmenler öğrenciler doktorlar sonra halk için hava saldırılarından ve zehirli gazlardan korunma kursları açıldı. Kurslara katılmayanlara para cezası verilecekti. 1935’ten itibaren okullarda zehirli gaz dersleri ve konferansları verilmeye başlandı. 1935’te İstanbul’da “Hava (Gaz) Tehlikesi Mitingi” yapıldı. Anadolu’da da pek çok ilde ve ilçede hava (gaz) tehlikesi konusunda halkı bilinçlendirmek için toplantılar yapıldı konferanslar verildi. Bu toplantılardan biri de 1936’da Dördüncü Umum Müfettiş ve Tunceli Valisi Abdullah Alpdoğan tarafından Elaziz’de yapıldı. (8). Atatürk düşmanları 1936’da Elazığ’daki “bu pasif korunma toplantısını” bile “Dersim’de gaz kullanıldığının belgesi!” diye pazarlamaktan çekinmediler.

1935’ten itibaren zehirli gazlar konusunda halkı bilgilendirmek için sergi afiş ve broşürler hazırlandı. “Sıhhiye Mecmuası” “Kızılay Mecmuası” “Havacılık ve Spor” “Türk Hava Mecmuası” “Ülkü” gibi pek çok dergide zehirli gazlar konusunda yazılar çıktı. ; Örneğin 1934-1935’te Ülkü dergisinde Hikmet Rıfat “Zehirli Gazlar” adlı bir yazı dizinde tüm zehirli gazları halka tanıttı. (9) Bu konuda çok sayıda kitap çıktı. Neredeyse her hafta gazetelerde zehirli gazlar konusunda halka bilgi verildi. Ağaçlandırma çalışmaları yapıldı.

1935’te Ankara’da Kızılay Gaz Maskesi Fabrikası açıldı. Fabrikada yılda 300 bin maske üretilecekti. Burada yapılan maskelere “Türk Halk Maskesi” veya “Kızılay Maskesi” adı verildi. Gaz maskesi satışını artırmak için kampanyalar düzenlendi.

1935’ten itibaren gaz saldırılarına karşı sığınaklar yapmak için çalışmalara başlandı. Yeni yapılacak tüm binalara sığınak zorunluluğu getirildi.

1936’da “Savaş Zamanlarında Işıkların Söndürülmesi ve Karartılması Talimatnamesi” hazırlandı.

1937’de “Hava Müdafaa Genel Komutanlığı” kuruldu.

1937’de “Gaz Genel Komutanlığı” kuruldu.

1938’de “Vilayet Hava Korunma Komisyonları” kuruldu.

1938’de “Hava Taarruzlarına Karşı Korunma Kanunu” kabul edildi. (10).

Atatürk Türkiye’si II. Dünya Savaşı öncesinde zehirli gazlara karşı aldığı bu “pasif korunma” önlemleriyle kendi halkını korumak istedi. Bütün bu çalışmalar insanı “öldürmek” için değil “yaşatmak” için yapıldı.

Alman ARD kanalının “Türkiye Dersim’de zehirli gaz kullandı!” iddiası 1937’de Türkiye’nin Almanya’dan gaz istediğini gösteren bazı arşiv belgelerine dayanıyor. (Bu belgeleri internette görebilirsiniz). ARD bu gazın “Dersim’de Alevileri katletmek için istendiğini!” söylüyor. Oysaki istenen gazların alındığını ve dahası Dersim’de kullanıldığını gösteren bir belge yok.

Peki o zaman “Neden Türkiye 1937’den itibaren yurt dışından gaz istedi?” Çünkü 1930’ların sonlarında birçok ülke hava (gaz) saldırısına karşı “pasif” ve “aktif” korunma önlemleri alıyordu. İşte Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nın ufukta göründüğü 1937’de ve 1938’de yurt dışından “gaz istemesi” de muhtemel bir hava (gaz) saldırısına karşı bir “aktif korunma” önlemiydi.

1925 Cenevre Protokolü’ne rağmen bazı Avrupa ülkeleri zehirli gaz üretimine devam ettiler. Uzmanlar geleceğin savaşlarında zehirli gazların kullanacağını söylüyordu. (11) 1931’de “Havacılık ve Spor” dergisindeki “Zehirli Gaza Karşı Sivil Halkı Ne Şekilde Koruyabiliriz?” başlıklı bir makalede aynen şöyle deniliyordu: “Almanya Amerika İtalya Fransa İngiltere Rusya bütçelerinden gaz yapmak için milyonlarca lira ayırıyorlar. Muharebede hiçbir kuvvet bu hükümetleri gaz kullanmaktan men edemeyecektir. ” (12).

1930’larda “zehirli gaz” en tehlikeli savaş silahı olarak görülüyordu. Nitekim 1935’te İtalya Habeşistan’da zehirli gaz kullandı.

Atatürk 1 Kasım 1935 tarihli meclisi açış konuşmasında şöyle dedi: “Son uluslararası olaylar Türk milleti için kuvvetli bir hava ordusunun ne denli önemli olduğu konusunda bir kanıt olmalıdır. Çok emekle kurduğumuz canımızla korumaya ant içtiğimiz kutsal yurdun havadan saldırılara karşı güvenlik altında bulunması demek bize saldıracakların kendi yurtlarında bizim de aynı zararları yapabileceğimize güvenimiz demektir…” (13) Görüldüğü gibi Atatürk Türkiye’ye saldıracakları caydırabilmek için “kuvvetli bir hava ordusuna” sahip olmamız gerektiğini belirtiyordu. İşte bu “güçlü hava ordusunun” silahlarından biri de gazdı. Türkiye işte böyle bir ortamda II. Dünya Savaşı öncesinde “aktif korunma için” gaza sahip olmak istedi.

Türkiye Atatürk’ün de imzaladığı 07.08.1937 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla Alman şirketlerden bazı zehirli gazlar ile bunları uçaklara doldurma aygıtı satın almaya karar verdi. 18. 08. 1938 tarihinden itibaren gaz üreticisi Alman şirketlerle görüşmelere başlandı. Ancak görüşmeler sonuçsuz kaldı.

Bunun üzerine Türkiye 20.03.1938’den itibaren hem “gaz” hem de bu konuda “uzman” isteğiyle gaz üreticisi bir İngiliz şirketine başvurdu. Ancak İngiltere bu gazları ve gaz uzmanını ancak 1939 Nisan ayı sonunda gönderebileceğini bildirdi. (14) Bilindiği gibi II. Dersim Harekatı 1938’de gerçekleştirildi. O sırada Türkiye’nin elinde zehirli gaz yoktu.

Gaz Şube Müdürü Nuri Refet Bey hava birlikleri için gaz satın almak gazlı bomba yaptırmak için Almanya’ya gönderildi. Zehirli gazlardan korunmak için Almanya’dan gaz sığınak uzmanı Dr. Scossberger Türkiye’ye getirildi. Gaz konusunda bilgi almaları için Bnb. Ethem ve Tğm Şaban Emül 1.5 ay Almanya’da eğitime gönderildi. (15) Ayrıca hava hücumlarından korunma uzmanı Alman Hamsley de Türkiye’ye getirildi. (16).

Türkiye ufukta görünen II. Dünya Savaşı’na hazırlıksız yakalanmak istemiyordu. Bir taraftan “pasif korunma önlemi” olarak zehirli gazlardan korunmak diğer taraftan “aktif korunma önlemi” olarak zehirli gazlara sahip olmak istiyordu. Başka türlü “caydırıcı” olamazdı.

Demem o ki Türkiye’nin kendi halkını gaz saldırısından koruma çabasının (aktif korunma önleminin) belgelerini “Dersim’de zehirli gaz kullanıldığının kanıtı!” diye pazarlıyorlar.

1- Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim İstanbul 1994 s. 306. ;

2- Turgut Özakman Cumhuriyet Türk Mucizesi İkinci Kitap s. 809-810.

3- Havacılık ve Spor 15 Nisan 1931 S. 45 s. 740.

4- Bülent Bakar Hava Taarruzlarına Karşı Türkiye’de Pasif Korunma İstanbul 2019 s.17 23 24.

5- Havacılık ve Spor S. 45 s. 741.

6- Resmi Gazete 20.01.1929.

7- Bakar s.20.

8- Cumhuriyet 28. 6 1936.

9- Ülkü 1934-1935 S.14-17.

10- Bakar s. 21-179. Sabit Çetin İkinci Dünya Savaşı’nda İstanbul ve Trakya’da Alınan Tedbirler: Pasif Korunma ve Tahliye Basılmamış Yüksek Lisans Tezi Ankara 2008 s. 12-60.

11- Türk Hava Mecmuası 15 Kanunuevvel 1928 S. 62 s. 930 931.

12- Havacılık ve Spor 1 Nisan 1931 S.44 s.724.

13- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Ankara 2006 s. 834-835.

14-; Cengiz Özakıncı ”İngiliz Devlet Arşivinden Gizli Belgelerle Kanıtlıyoruz: Dersim’de Zehirli Gaz Kullanılmadı” Bütün Dünya 1 Haziran 2012 s. 73-77. ;

15- Hakan Arslantürk Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Sivil Savunmanın Tarihi Gelişimi Basılmamış Doktora Tezi Ankara 2005 s. 44 Çetin s.15 Bakar s. 64.

16- Bakar s.204.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/dersimde-zehirli-gaz-kullanildi-iddiasina-cevap-siz-kimi-kandiriyorsunuz-5511341/

TSK DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : GENELKURMAY KAPATILACAK MI ???


MÜYESSER YILDIZ : GENELKURMAY KAPATILACAK MI ????

26.08.2019

TSK’yı şekillendiren YAŞ toplantıları eskiden 3 gün sürerdi. Önce 1 günde bitirilir oldu. Bu yıl ise sadece 1.5 saatte tamamlandı. Toplantıdan sonra açıklanan terfi/emeklilik kararları ile geçen hafta yayınlanan tayin/atamalara tepki için çok sayıda subay emeklilik dilekçesi vermeye başladı.

Doğu-Güneydoğu Irak’ın kuzeyi ve Suriye’de PKK/YPG terör örgütüne karşı alarm durumundayız…

Ege-Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan ikilisi ve bunların arkasındaki bilumum emperyalist güçlerle bilek güreşindeyiz…

İşte bu şartlarda onlarca subay emekli ediliyor ya da emekliliğini istiyor ama birkaç medya kuruluşu dışında haber bile olmuyor.

Hoş Ergenekon/Balyoz/Casusluk kumpaslarında bir kalemde yüzlerce subay tutuklandı da kaç tanesi umursadı?

Ülkenin Genelkurmay Başkanı Silivri’ye atıldı da ne oldu?

Veya bir diğer Genelkurmay Başkanı gidişata tepki için emekliliğini istedi de kaç gün konuşuldu ki 5-10 generalin emeklilik dilekçesi vermesi haber değeri taşısın değil mi?

ORAYA KORGENERAL VERİRLERSE

YAŞ kararlarından sonra bu yıl hiç kimsenin Orgeneralliğe terfi ettirilmemesi nedeniyle 2’inci 3’üncü ve Ege Ordu Komutanlıklarının Korgenerallerle idare edilmeye çalışılabileceğine dikkat çekmiştik.

O günlerde Balyoz kumpasında yıllarca hapis yatan emekli bir general şu mesajı gönderdi:

“Yunanistan’da 2 sene yeni kurulan NATO karargâhında görev yaptım. Orada Ege Ordu’nun adı 4’üncü ordudur. Buraya Korgeneral verilirse bayram ederler. ”

Öyle de oldu 22 Ağustos’ta yayınlanan Cumhurbaşkanlığı kararı ile sadece Ege Ordusu’na değil 2 ve 3’üncü Ordulara da Korgeneral atandı yani bu komutanlıkların seviyesi düşürüldü.

Düşünün Genelkurmay Karargâhı’nda kızakta “Afrin kahramanı” olan bir Orgeneral İsmail Metin Temel var ama ilaç niyetine de olsa hiç bir yere atanmıyor ve Korgenerallerle idare tercih ediliyor. Bu durumda iki ihtimal akla geliyor; Ya Temel’in “günahı” çok büyük ya da Orduların yapısının artık böyle olması isteniyor!

EMEKLİLİK GEREKÇELERİ

Son kararlara tepki için emeklilik dilekçesi verdiği belirtilen generallerin gerekçelerini merak edenler için kısaca anlatalım.

Birincisi 30 Ağustos geçmeden hiç biri konuşmak istemiyor.

Ancak öğrendiğimiz kadarıyla; Komutanlardan birisi daha YAŞ öncesinde terfi ettirilmediği takdirde pasif bir göreve verilmesini emekli olacağını söylemiş. Yönetim de öyle uygun görünce emekliliğini istemiş.

Bir diğeri Korgeneral rütbesindeki bir görevdeyken Tümgeneral seviyesindeki bir göreve atanmasını kabul etmemiş.

Bir başkası; 15 Temmuz darbe teşebbüsünün en önemli davalarından birisinin çok önemli tanıklarındandı. Aynı karargâhla ilgili davanın birisinde mahkemeye gelip tanıklık yaparken diğerinde dinlenmesi sağlanamamıştı. O süreçte peş peşe önemli görevlere atanırken bu yıl Güneydoğu’ya tayin edilince emekliliğini istemiş.

Dördüncü bir isme gelince; İnanmayacaksınız ama “Mobbinge” maruz kaldığı için emeklilik dilekçesi vermiş. Doğruysa bir yandan böyle bir durum sözkonusu. Öte yanda Mahkeme kararıyla emrindeki askerlere “Mobbing” uyguladığı tespit edilip cezaya çarptırılan bir başka generalin görev süresinin YAŞ kararıyla uzatılması gerçeği var!

GENELKURMAY KAPATILACAK MI

Bu detaylardan sonra genel tabloya geçelim.

ABD ve AB 1999’dan itibaren “Askeri vesayetin sona erdirilmesi” için Genelkurmay Başkanlığı ile Kuvvet Komutanlıklarının Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasını istiyordu.

Bu talep AB’nin Türkiye İlerleme Raporu’nda “AB NATO ve AGİT standartlarına rağmen Genelkurmay Başkanı Savunma Bakanı’na karşı sorumlu olmak yerine hala Başbakan’a karşı sorumludur” şeklinde dillendirildiğinde 2002’de dönemin AKP’li Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül mevcut düzenlemenin devam edeceğini söyledi. O günün Komuta kademesi ise “Geçmişte denenmiş ve askeri işlerin siyasallaşmasına yol açmış” bu uygulamanın Türkiye’nin ihtiyaçlarına uymadığını bildirdi.

AB 2004’te aynı talebi tekrarladığında da Savunma Bakanı Gönül “Ortak gündemimizde olmayan bir konu üzerinde Türkiye çalışma yapmak zorunda değil” dedi.

Benzer talepler hazırlanan çeşitli uluslararası raporlarda da yer aldı ama beraberinde şunun altı çizildi:

“Kendi sahaları içinde askerlerin mesleki uzmanlığı kabul edilmeli ve izlenecek politika konusundaki tavsiyelerine saygı duyulmalıdır. ”

Malûm ABD ve AB’nin bu isteği 20 yıl sonra 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından hayata geçirildi.

Kuvvet Komutanlıkları ile bağı kopan Genelkurmay Başkanlığı adeta MSB’nin altında bir Genel Müdürlük konumunda kaldı… İzlenecek politikalar konusunda görüşlerini soran veya dikkate alan da yok…

Şuraya geleceğiz; Bu yılki YAŞ kararlarıyla sadece 1 Tümgeneral Korgeneralliğe terfi ettirildi. O isim de son açıklanan atama kararıyla Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’ndan MSB Savunma ve Güvenlik Genel Müdürlüğü’ne getirildi.

Genelkurmay’da görevli birkaç isim daha MSB’de görevlendirildi.

İşte bu atamalar askeri çevrelerde “Yoksa Genelkurmay kapatılacak mı?” gibi dikkat çekici bir değerlendirmeye yol açtı.

“Emperyalistler bile bu kadarını istememişti” demekle yetinip askeri kulislerde konuşulan bir başka iddiaya geçelim.

“Orduların seviyesi düşürülüyor… Terfi/tayin mekanizması alt üst ediliyor… Kurmay subaylar yerine sivil kökenlilerin ağırlığı arttırılıyor…” ya;

Tüm bunların sebebiyle ilgili bir çalışmadan söz ediliyor.

Deniyor ki; “TSK’nın yeniden yapılandırılması kapsamında Doğu-Batı Ordusu şeklinde iki ordu sistemine geçilmesi düşünülüyor”!

Doğruysa bir kez daha tekrar edelim.

Evet emperyalistler NATO’dan bağımsız tek ordu olan ve “4. Ordu” diye bilinen Ege Ordusu’nun lağvedilmesi peşindeydi ama bu kadarını onlar bile istememişti!

Ülkemizin içinde bulunduğu şartlarda bunların konuşuluyor dahi olması karşısında hepimizin acilen şapkamızı önümüze koyup “TSK nereye sürükleniyor?” diye sorması gerekmiyor mu?

Müyesser Yıldız

Odatv.com

LİNK : https://odatv.com/genelkurmay-kapatilacak-mi-26081931.html

MİLLİ KALKINMA DOSYASI /// Prof. Dr. Haluk Günuğur : Böyle bir girişim Montrö Sözleşmesi’nin sonu olur


Prof. Dr. Haluk Günuğur : Böyle bir girişim Montrö Sözleşmesi’nin sonu olur

LİNK : https://odatv.com/boyle-bir-girisim-montro-sozlesmesinin-sonu-olur-05012059.html

Nurzen Amuran sordu, Gedik Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Günuğur yanıtladı…

Odatv, 05.01.2020 08

Nurzen Amuran: Kamuoyunun gündeminden düşmeyen Kanal İstanbul Projesiyle ilgili 1595 sayfalık “ÇED raporu” kimseyi ikna edemedi. Sadece İstanbul için taşıdığı riskler yanında uluslararası hukuk açısından da pek çok soruyu beraberinde getiriyor. Bu hafta da boğazların uluslararası hukuk açısından önemini dile getirelim diyoruz. Konuğumuz Prof. Dr. Haluk Günuğur…

Uluslararası hukuk açısından Montrö Sözleşmesinin ne ifade ettiğini bir de sizden öğrenelim.

Haluk Günuğur: 20 Temmuz 1936 tarihli Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi ile sadece İstanbul Boğazı değil aynı zamanda Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı da sözleşmeye dahil edilmiştir… Bilindiği gibi bu Sözleşme, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan (Lausanne) Barış Antlaşması’nın Boğazlarla ilgili statüsünü değiştirmiştir. Gerçekten, Lozan’a göre Boğazlar Bölgesine Türk askeri yerleştirilemiyor, buralarda tahkimat yapılamıyor, savunma tedbirleri alınamıyordu. Asıl sorun buydu. Yabancı askerler Boğazlar bölgesinden çıkarılmıştı ama bölgeye Türk askeri de sokulamıyordu. Hem Çanakkale Boğazı, hem Marmara Bölgesi, hem de İstanbul Boğazı silahsız, askersiz, savunmasız bırakılıyordu. Lozan statüsüne göre bu bölgede, hiçbir istihkâm, hiçbir topçu tesisi, hiçbir deniz üssü olmayacaktı.

Amuran: Bu durumda Boğazlar üzerinde egemenlik hakkımız yoktu, değil mi?

Günuğur: Elbette. Dokuz devlet temsilcisinden oluşan bir “Boğazlar Komisyonu” görev üstlenmişti. Bu Komisyonun başkanı gerçi Türk’tü ama Türkiye, dokuz üyeli komisyonda sadece bir oya sahipti. Kaldı ki, Boğazlardan savaş gemilerinin ve uçakların geçişini Türkiye denetleyemiyor, sadece Boğazlar Komisyonu bu yetkiyi kullanıyordu. Bu uygulama ile dediğiniz gibi bu statü, Türkiye’nin ulusal egemenliğiyle bağdaşmıyordu.

Amuran: Size göre Montrö Sözleşmesiyle nasıl bir güvence sağlandı?

Günuğur: 9 Kasım 1936 tarihinde yürürlüğe giren Montrö Sözleşmesi ile Türkiye’ye “mutlak egemenlik devri” yapıldı. Türkiye’nin bölgede silahlanması sağlandı. Türkiye, Montrö öncesinde Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmek isterken, Birleşik Krallık’ın desteğini aldı ve Lozan’dan sonra bölgede “koşulların değiştiği” tezine dayandı. Haklıydı. Koşullar değişince anlaşmalar, sözleşmeler de değiştirilebilirdi. Bu ilkenin Uluslararası Hukukta yeri vardır. “Rebus Sic Stantibus” kuralı bunu öngörür.

Amuran: Türkiye Boğazların egemenliğini devralırken, Uluslararası boyutta hangi konularda sorumluluk üstlenmiştir?

Günuğur: Montrö Sözleşmesi 3 konuyu dengelemiştir. Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası yükümlülüğü de olmuştur:

1. Türkiye’nin kendi ulusal güvenliği,

2. Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerin güvenliği,

3. Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin çıkarları.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Montrö Sözleşmesi son derece önemli olmuştur. Bu Sözleşme yapılmamış olsaydı, Türkiye büyük olasılıkla İkinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalacaktı.

Amuran: Montrö, savaşın dışında kalmamızı nasıl sağladı?

Günuğur: Montrö olmasaydı;

– Savaşan tarafların Boğazlardan geçecek savaş ve ticaret gemileri engellenemeyecekti,

– Ayrıca, askerden arındırılmış statüdeki Boğazların her iki yakasındaki Türk toprakları, güvenlik açısından çok hassas bir konuma geleceğinden, Birleşik Krallık ve müttefikleri, Türkiye’yi savaşa sokmak için her türlü kışkırtma ve tahrik faaliyetlerini kolaylıkla uygulama imkânına sahip olacaklardı. Montrö ayrıca savaş yıllarında SSCB’ye yapılan askeri yardımların Boğazlardan geçmesini önlemiş ve bu yardımların Baltık denizinden yapılmasını zorunlu kılmıştır.

Amuran: Gerçekten bir “güvenlik mekanizması” oluşturması Montrö’nün en önemli özelliklerinden biri. Sözleşmenin içeriğine bakacak olursak, hangi düzenlemeler sizce çok önemli?

Günuğur: Montrö Sözleşmesi gemilerin geçiş düzeni bakımından son derece kapsamlı hükümleri öngörmüştür. Sözgelimi, savaş zamanında ve barış zamanında geçiş rejimleri farklıdır. Her iki durumda da ticaret gemileriyle; savaş gemilerinin geçiş koşulları da farklıdır. Savaş durumunda Türkiye’nin savaşan devlet olup olmaması da geçiş rejimini etkilemektedir. Türkiye savaşan devlet ise müttefiklerin ve düşmanların gemilerine tanınan geçiş koşulları da farklıdır. Karadeniz’de kıyısı olan, olmayan devletlerin savaş gemilerinin Karadeniz’de kalış süreleri, sayıları, tonajları ve ön bildirimleri de farklıdır. Türkiye’nin kendini “savaş tehdidi” altında hissetmesi durumundaki yetkileri de ayrıca düzenlenmiştir. Buna göre Türkiye, sözleşmenin 21. maddesine dayanarak, Boğazlardan geçişleri sınırlama ve hatta tamamen kaldırma yetkisine sahiptir. Montrö’de bu yetki Türkiye’ye uluslararası barış ve istikrar kriterlerine göre verilmiştir. Bu düzenlemede Türkiye’nin Bölgedeki rolü ve etkinliği de göz önüne alınmıştır.

Amuran: Ancak Montrö Sözleşmesi’nin süresi belliydi. Sanıyorum 20 yıl için yapılmıştı, değil mi?

Günuğur: Evet, Montrö Sözleşmesi 20 yıllık bir süre için yapılmıştı. Bu süre 1956’da dolmuştur. Bu tarihten 2 yıl önce ihbar etmek suretiyle sözleşmeyi tüm taraflar kendileri açısından fesh edebilecekti. Ancak bu hak hiçbir devlet tarafından kullanılmamıştır. Ayrıca her 5 yılda bir sözleşmenin kimi maddelerinin değiştirilmesi taraflarca istenebilecekti. Fesih hakkı kullanılmadığı gibi, madde değişiklikleri talebi de gelmediğinden, yaklaşık 84 yılını dolduran sözleşme ilk günkü gibi ayaktadır ve tüm âkit taraflar bu sözleşmenin arkasındadır.

Montrö Sözleşmesi’nin 29. maddesine göre, değişiklik önerileri Sözleşmenin 14 ve 18. maddelerinde yer alan ve geçecek gemilerin tonajı, Karadeniz’de kalış süreleri ve gemi sayıları ile geliş bildirim (ihbar) süreleri ile ilgili hükümleri kapsıyorsa, oybirliği ile değil, taraf ülkelerin ¾ çoğunluğu ile bu hükümler değiştirilir. Bu ¾’lük oranın içinde hem Türkiye kesinlikle olacak, hem de Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin de ¾’ü bulunacaktır. Kısacası sözleşmenin hükümlerinin değiştirilmesi olanaksız değil, ama son derece zordur.

Amuran: Kamuoyunda tartışılan Kanal İstanbul Projesi Montrö Sözleşmesini nasıl etkiler?

Günuğur: Türkiye Cumhuriyeti topraklarında böyle bir kanalın açılması önünde hukuken bir engel olmamakla birlikte, böyle bir girişim Montrö Sözleşmesi’nin sonu olur. Diğer âkit taraflar yine uluslararası hukukta geçerli olan “Rebus Sic Stantibus” kuralını kullanarak sözleşmeden çekilebilirler. Bu durumda Montrö ile Türkiye’ye tanınan Boğazların ve Marmara denizinin kontrolü yetkisi Türkiye’nin elinden çıkar.

Amuran: Son derece riskli bir durumla karşılaşırız değil mi, sonuç ne olur?

Günuğur: Örneklerle anlatayım. Başta ABD olmak üzeri birçok büyük devletin savaş gemileri, herhangi bir tonaj limiti olmaksızın, ön bildirimde bulunmaksızın, Karadeniz’de kalış sürelerini ve geçecek gemi sayılarını kendileri belirleyerek gelip, Kanal’dan değil yine Boğazlardan geçerler…

Bu gemilerin, açılması düşünülen kanaldan geçmelerini zorlayacak bir “hukuki düzenleme”de olamaz. Türkiye de, kısıtlamasız geçen savaş gemilerine Çamlıca ve Bebek sırtlarından bakmak zorunda kalırlar… Bu konu savaş gemileri dışında, “ticaret gemileri” için de böyledir. Çünkü uluslararası hukukta ana kural “geçiş özgürlüğüdür”. Oysa Montrö bu özgürlük anlayışını “kontrollü özgürlük” kuralına bağlamıştır. Şimdi Kanal İstanbul ile Türkiye, elindeki bu “beka” boyutundaki yaşamsal kozu bir anlamda terk etmek gibi anlamsız bir girişime sürüklenmektedir. Tamam, da ne karşılığında?

Uluslararası ilişkiler çıkarlar üzerine kuruludur. Ne alındı ya da alınacak ki tek taraflı olarak bu hukuksal kozları elinizden çıkartıyorsunuz?

Amuran: Peki size göre kanalın açılışının amacı ne olabilir?

Günuğur: Amaç İstanbul Boğazı’ndaki trafiği azaltmak ise bu mümkün olmayacaktır. Bir yandan savaş gemilerini Kanaldan geçmeye zorlayamayacağınız gibi, ticaret gemilerini de zorlayamazsınız. Çünkü Boğazdan geçen tankerler ton başına 0.90 dolar öderken Kanal için düşünülen bedelin ton başına 5 dolar olduğu duyumları alınmıştır. Bu bedel önceki bedelin 5 katından fazladır. 50.000 tonluk bir gemi Boğazdan 45.000 dolara geçerken, aynı tonajda gemi kanaldan 250.000 dolara geçecektir. Bir geçişte 200.000 dolarda fazla para kaybetmeyi hangi nakliye firması kabul eder ki? Dolayısıyla kanal olsa bile gemiler yine Boğaz’ı seçeceklerdir. Ayrıca, Kanalın açılması bu bölgede yeni bir şehirleşme ve rant paylaşımı sağlayacaksa, bu konu “uluslararası hukukun konusu dışında” olduğu için ben buna yanıt vermek istemem. Konunun uzmanları değerlendirmeli. Sonuçta öngörülen geçiş bedelleri nedeniyle, geçiş için Kanal yerine yine Boğaz’a yönelecek gemiler Boğaz trafiğini azaltmayacaktır.

Amuran: Sadece İstanbul Boğazını değerlendirdik. Oysa Montrö Sözleşmesinde geçiş düzeni sadece İstanbul Boğazını değil Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazını da kapsıyor, değil mi?

Günuğur: Elbette, bu gerçek unutulmamalıdır. İstanbul Boğazı Möntrö Sözleşmesi’nde öngörülen 3 unsurun sadece biridir. Sözleşmede geçiş hükümleri; dediğiniz gibi İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı geçiş düzenini kapsıyor. Bu paketten herhangi bir unsur çekilip çıkartılamaz. Yani, artık uluslararası hukukun parçası olan bu “Paket delinemez”… Kanal ile birlikte Montrö’nün yürürlükte olacağını varsayarsak (ki bence bu olamaz) Karadeniz’den gelen bir gemi Kanal İstanbul’dan geçip Marmara Denizi’ne inse bile bu denizi ve Çanakkale Boğazını hangi hukuksal statüye göre geçecek sorusu akla gelecektir. Boğazı kullanmayan bir gemi Marmara Denizi’nde seyrederken Montrö paketini delmiş olacaktır.

Bu durum Akdeniz’den gelen gemiler için de aynıdır. Önce Çanakkale Boğazını ve Marmara Denizi’ni Montrö’ye göre geçen bir gemi (ticaret veya savaş) Kanal İstanbul’u kullanarak Karadeniz’e çıkmaya mecbur bırakılamaz. Uluslararası hukuka göre burada “takdir yetkisi” gemi kaptanına aittir. Kaptan sembolik geçiş ücreti ödeyerek, üstelik “Boğaz ve yalı manzaralı” geçiş varken, neden Kanaldan paralı geçişi seçsin ki?

Amuran: Eğer Montrö uygulanamaz hale gelirse, Karadeniz’e geçmek isteyen tüm ülkelerin gemileri ihbar süresine bakmadan istedikleri kadar Karadeniz’de kalabilme olanağını bulacaklardır. Bu durum bütün ülkelerin işine gelir ama en çok hangi ülkenin işine gelir sizce?

Günuğur: Bundan da en çok ABD yararlanacaktır. Karadeniz’e “uçak gemisi, su altından gizlice denizaltı” dahi sokabilecek, Karadeniz’de deniz üssü kurabilecektir. O nedenle belki de bu proje bir anlamda aslında “ABD Rüyası”dır. Eğer öyle ise ve Rusya da sonuçta böyle düşünüyorsa, bu durum Rusya açısından bir CASUS BELLİ (Savaş nedeni) olabilir. Kime karşı? Tabii ki Türkiye ve ABD’ye karşı… Bundan da en çok Türkiye zarar görür. Yetkililerin bunu düşünmesi gerekir…

Amuran: Montrö bize önemli yetkiler tanımış ancak 19 Aralık günü Cumhurbaşkanı Cenevre’de “Montrö’de bize tanınan bir hak yok. Gemiler Boğazlardan istedikleri gibi gelip geçiyorlar. Öyle bir durum var” demişti.

Günuğur: Hayır! Öyle bir durum yok. Kontrol mekanizması Türkiye’nin elindedir. Şöyle ki: Savaş gemilerinin geçişi en az 15 gün önceden Türkiye’ye bildirilmelidir. Bu geçiş gemi sayıları ve tonajları bakımından sınırlıdır. Boğazlar üzerinde savaş uçaklarının uçmasının kesinlikle yasak olması yanında, savaş gemileri ancak gündüz geçebilirler. Denizaltılar ise ancak su yüzünden geçmelidir. Uçak gemileri ise hiç geçemez. Kıyıdaş olmayan devlet gemileri Karadeniz’de 21 günden fazla kalamaz. Bu gemilerin toplam tonajı 45.000’i geçemez. Bunlar kontrol değilse nedir?

Montrö varken Karadeniz’de kıyısı olsun olmasın hiçbir gemi öyle elini kolunu sallayarak Boğazlardan geçemez. Dolayısıyla, savaş ve ticaret gemilerinin geçişi tamamen Türkiye’nin kontrolü altındadır.

Bu hukuksal tablo karşısında Cumhurbaşkanının belki de ABD’nin “hayali” olan Kanal İstanbul sadece “hoş bir hayal ya da seda” olarak kalmalı ve asla uygulamaya geçirilmemelidir. Öyle ya, boşuna dememiş üstat; “Bâki kalan boş kubbede hoş bir seda imiş…” Öyle kalsın…

……………………………………………………..

……………………………………………………. (Söyleşinin gerisi Libya’ya asker göstermekle ilgili)

Amuran: . . . . Çok teşekkürler.

Günuğur: Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Odatv.com

GÜVENLİK DOSYASI : Geleceğin Güvenliği ve Asya


Geleceğin Güvenliği ve Asya

Dünyanın merkezi Asya-Pasifik bölgesine kaymaktadır. Bu bölgenin stratejik sorunları karmaşık bir nitelik taşımaktadır ve diğer bölgeleri etkileyebilecek durumdadır. Bu nedenle, geleceğin güvenliği bahsinde, Asya’daki stratejik sorunlar yakından izlenmelidir. …

ÖZET

Dünyanın merkezi Asya-Pasifik bölgesine kaymaktadır. Bu bölgenin stratejik sorunları karmaşık bir nitelik taşımaktadır ve diğer bölgeleri etkileyebilecek durumdadır. Bu nedenle, geleceğin güvenliği bahsinde, Asya’daki stratejik sorunlar yakından izlenmelidir.

Gerçekten, Soğuk Savaşın bitişi ile revizyonist ülkelerin ortaya çıkarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tesis edilmiş uluslararası düzeni değiştirmek istemeleri, büyük güçlerin rekabetine sebebiyet vermiştir. Ayrıca, bu gelişme, küresel bir dengesizlik yaratmaktadır. Bundan başka bu durum, karmaşık bir güvenlik ortamına da yol açmaktadır.

Hür ve açık şeklinde tanımlanabilecek uluslararası düzene karşı meydan okumalar devletler arası stratejik rekabete de sebebiyet vemiştir. Bu gelişme ayrıca küresel düzensizliğin ortaya çıkışını sağlamıştır. Bu ortam içinde, Asya’da Çin’in revizyonist bir ülke olarak tutum takınması, ABD ile rekabetçi bir ilişkiye sebebiyet vermiştir.

Çin’in bir süper güç halini alması, 21. yüzyılın en önemli olayıdır. Bu gelişme, ABD’nin dış ve ekonomik politikalarını şekillendirmiştir. Bu durum ayrıca, ABD’nin Asya-Pasifik’teki genel çıkarlarına bir tehdit teşkil etmiştir. Bu şekilde, Çin merkezli bir dünyanın ortaya çıkışı, Asya-Pasifik’teki dengeyi etkilemiştir.

Bu sunumun amacı, Çin’in bir süper güç olarak ortaya çıkışının doğurduğu, stratejik sorunların geleceğin güvenliğini şekillendirecek unsurlar olarak ortaya koymaktır.

Anahtar Kelimeler: Asya-Pasifik ülkeleri, bölgesel stratejik sorunlar, bölgesel güvenlik, Güney Çin Denizi, Bir Kuşak Bir Yol Girişimi

GİRİŞ

Bugün, Asya-Pasifik bölgesi dünyanın merkezi haline gelmiştir. Bu gelişmenin temel nedeni Çin’in ekonomik dönüşümü ve Hindistan’ın gösterdiği ekonomik büyümeye dayalı başarısıdır.

Asya-Pasifik ülkelerinin son zamanlarda savunma ve askeri modernleşmeye yönelik harcamalarındaki artış dikkat çekmektedir. Asya-Pasifik bölgesi ekonomik bakımdan dünyanın en dinamik bölgesi olması yanında, savunma alanında da en çok harcamada bulunulan bölge haline gelmiştir. Bu çerçevede, saldırı silahları alımı hız kazanmıştır. Bölge ülkeleri saldırı denizaltıları, deniz savaşı kabiliyetlerini artırıcı gelişmiş silahlar ve süpersonik savaş jetleri ile silahlı kuvvetlerini her gün daha ileri düzeye getirmektedirler. Bu bakımdan, ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) Bölgesel Forumu’nun 1994’te kurulmasından itibaren, ASEAN Ülkeleri güvenlik işbirliğine büyük önem vermeye başlamışlardır.

Asya-Pasifik’teki en önemli stratejik problem, Çin’in revizyonist bir ülke olarak ortaya çıkması ve İkinci Dünya Savaşı sonrası başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin oluşturdukları düzene meydan okumasıdır. Soğuk Savaşın sona ermesi ile revizyonist ülkelerin ortaya çıkarak İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmuş bulunan düzene meydan okumaları, büyük güçler rekabetine yol açmıştır. Ayrıca bu gelişme, mevcut küresel düzene bir tehdit oluşturarak, kaygan ve değişken şeklinde tanımlanabilecek küresel düzensizliği meydan getirmiştir. Hür ve açık uluslararası düzene karşı bu meydan okumalar devletler arasında stratejik rekabete yol açmış ve küresel düzensizliğin ayrılmaz bir parçasını oluşturmuştur. Bu bağlamda, Asya- Pasifik’te Çin’in revizyonist bir ülke olması ABD ile rekabetçi bir ilişki içine girmesine yol açmıştır.

Büyükelçi (E) Prof. Dr. Ali Engin OBA, "Geleceğin Güvenliği" isimli kitabından alınmıştır.

“Geleceğin Güvenliği” e-kitabı için Tıklayınız

“Geleceğin Güvenliği” Kitabı için Tıklayınız

PARAPSYCHOLOGY & MYSTERY FILES : ALL THATS INTERESTING – PART 28


ALL THATS INTERESTING – 28

NOT : RESİMLERİN ALTINDAKİ YAZIYA TIKLADIĞINIZDA İLGİLİ SAYFA AÇILIR.

The 2019 Year-In-Review From All That’s Interesting

florida-man-mugshots-featured-1.jpg

Guns, Gators, And DIY Castration: 11 Florida Man Headlines We Still Can’t Understand

Florida man was bolder — and dumber — than ever this year.

skull-of-a-peruvian-child-sacrifice-victim-og.jpg

From The Largest Child Sacrifice Ever Found To Giant Sloths, Here Are 2019’s Biggest Archaeological Finds

fighting-grandma-vs-polyana-vianna-featured.jpg

The Craziest Crime Stories Of 2019, From A Napoleon-Inspired Beheading To A Naked Satanic Intruder

At least three of these stories feature burglars who got more than they bargained for when their victims turned out to be total badasses.

strange-news-stories-featured.jpg

The Strangest News To Come Out Of 2019, From A Meth-Fueled Death Party To A ‘Genderless Alien’

king-tut-coffin.jpg

The Biggest History News Stories Of 2019, From Tut’s Tomb To The Knights Templar

Discover why 2019 was a big year for historical discoveries with this look back at the most important history news stories of the year.

roman-mcconn-with-white-dog-1.jpg

11 Of The Happiest News Stories That Came Out In 2019

siberian-foal-mummy.jpg

The Biggest Science Stories Of 2019, From A Mummified Horse To A Scientist-Cyborg

This was an amazing year for science news, including stories about the progress toward resurrecting the woolly mammoth, historic face transplants, and more.

PARAPSYCHOLOGY & MYSTERY FILES : ALL THATS INTERESTING – PART 27


ALL THATS INTERESTING – 27

NOT : RESİMLERİN ALTINDAKİ YAZIYA TIKLADIĞINIZDA İLGİLİ SAYFA AÇILIR.

A Very Christmas Edition Of The All That’s Interesting Newsletter

krampus-child-og.jpg

Meet Krampus — The Terrifying Anti-Santa Who Eats Bad Children

In Central Europe folklore, Saint Nick has a partner who deals with the naughty children by eating them, drowning them, or carrying them off to Hell.

santa-claus-tomb.jpg

Archaeologists Believe They’ve Discovered The Tomb Of Santa Claus

jesus-tile-mosaic-featured.jpg

This Is What Jesus’ Friends And Family Actually Called Him — And No, It Wasn’t Jesus

The "J" sound in Jesus’ name does not exist in Hebrew or Aramaic, which is evidence in itself that Jesus was called something entirely different.

please-ladies-og.jpg

The Very Strange World Of Vintage Christmas Ads

jesus-weed.jpg

Jesus May Have Used Cannabis To Perform Miracles, Experts Say

Allegedly, a recipe for Jesus’ anointing oil in the New Testament indicates an ingredient that might actually be cannabis.

vintage-santa-letter-1.jpg

120-Year-Old Letter To Santa Found Enclosed In A Book In England

jeremiah-the-prophet-writing.jpg

Who Actually Wrote The Bible?