TSK DOSYASI /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Cihat Yaycı’yı nereye koyacağını bilemeyenler için yol haritası


FATMA SİBEL YÜKSEK : Cihat Yaycı’yı nereye koyacağını bilemeyenler için yol haritası

Öncelikle belirtmek isterim ki bu yazıda derinlerden gelen bilgiler, sisler bulvarının ardındaki haber kaynakları vs. yok. Kaynak sadece kendi hafızam. Açık kaynaklara saçılmış binlerce taşı toplayarak akıl, mantık ve doğru öngörüye dayalı "makul" bir kule inşa etmeye çalışacağım.
Büyük sarsıcı olaylar yaşamış bir toplumun bireyleri olarak, kamuoyuna mal olmuş hiç kimsenin bütün hayatına kefil olunamayacağını öğrenmiş olmalıydık ancak kamplaşmanın kolaycılılığına alıştık. Sırtımızı dayayacak bir duvar bulmadan hiç bir adım atamayacak kadar karakter zaafına uğramış durumdayız.
Egemen bir devletin başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisi, milli ordusunun gruplar, siyasi görüşler, ideolojiler, cemaatler, tarikatlar vesaireye bölünmesidir ki sanırım bunu başarmış bulunmaktayız. Devletin ve ordunun binlerce yıllık teamülleri yerle bir olmasa, bir cumhurbaşkanı ile (üstelik parti genel başkanı) belki de ömründe bir kez bile karşılaşmayacak olan bir tümamiral, istifasının ardından "Kendisine ölene kadar sadık kalacağım" şeklinde bağlılık yemini edebilir miydi?
Aynı şekilde, bu yerle bir oluşu içselleştirmemiş bir muhalefet, "Milli bir askeri harcadılar", "Yunanlılar sevindi, Mavi Vatan öksüz kaldı" , "Fetö ile mücadele bitti" gibi akla ziyan açıklamalar yapabilir miydi? Devletin dış politikası bir subayın patentinde miydi ki Mavi Vatan öksüz kalıyordu? Veya Fetö ile mücadelede asli görev yargı, polis ve istihbaratta değil de bir deniz subayı mıydı ki Fetö ile mücadele sona eriyordu?
Epeydir medyada ve orduda kendisine hayli karizma yapmış olan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümgeneral Cihat Yaycı’nın önce tenzil-i rütbe olarak değerlendirilecek bir biçimde görevden alınıp sonrasında istifa etmesiyle, bütün kavramların hepimizin kafasında ne kadar çorbaya döndüğü bir kez daha ortaya çıktı.
Cihat Yaycı’nın ismine ilk kez Ergenekon ve Balyoz operasyonları sırasında, operasyonun medya ayağında görev yapan Taraf gazetesinde rastladım. Gazetenin 5 Ekim 2010 tarihli haberine göre, 2005 yılında kıdemli astsubay Suat Çakır, seyir halindeki Turgut Reis Fırkateyn’inde aniden kaybolmuş , ölüsü veya dirisi bir daha bulunamamıştı. Ailesinin başvurusu üzerine askeri savcılık soruşturma başlatmış, fırkateynin komutanı Yarbay Cihat Yaycı ise mürettebata Astsubay’ın intihar ettiği yönünde ifade vermeleri için baskı yapmıştı. Gazetenin iddiasına göre ellerinde Cihat Yaycı’nın müretebatı tehdit ettiğine dair ses kayıtları da vardı. Olayın akabinde, askeri savcılık soruşturmayı "astsubayın intihar ettiğine" karar vererek kapatmış, Oğullarının öldürülüp denize atıldığını iddia eden aile de susturulmuştu.
Haberi yazan, görevi Zekeriya Öz’ün siparişleri üzerine, hedefe konulan kişilerin tutuklanmasına yönelik zemin hazırlamak olan Taraf paçavrası olduğu için olayın doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Taraf’ın arşivinde böyle bir ses kaydı var mı, onu da bilmiyoruz çünkü gazete kapatıldı ve arşivi yok edildi. Bilmediğimiz bir başka şey de o dönem yarbay rütbesinde olan Cihat Yaycı’nın kendisini "cinayet" gibi ağır bir suçla itham eden gazete hakkında dava açıp açmadığı.
Ama şunu biliyoruz:
Taraf gazetesinin bu yayını etkili olmadı ve Yarbay Yaycı, geçen on yıllık süre içerisinde hiç bir engele takılmadan tümamiralliğe kadar yükselip, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın gözdeleri arasına girdi.
Yaycı’nın görevden alınmasına twitter hesabında isyan eden, Balyoz davası sanıklarından Emekli Tümamiral Semih Çetin’e, Cihat Yaycı’nın Ergenekon-Balyoz sürecinde nasıl bir tutum takındığını, tutuklamalara karşı çıkıp çıkmadığını, kendilerini cezaevinde ziyaret edip etmediğini sordum ve cevap alamadım ama Yaycı’nın kariyer basamaklarına geriye dönüp baktığımızda, Ergenekon-Balyoz sürecinde basbayağı araziye uyduğunu ve tutuklanan arkadaşlarından boşalan rütbeleri birer birer omuzuna taktığını görüyoruz.
Karizmatik Tümamiral’in gündemi dikkatli takip edenlerin nazarında nevzuhur ettiği ikinci durak, menfur 15 Temmuz darbe girişimi. Yaycı’nın ismi bu kez, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbe gecesi Marmaris’te kaldığı otelin çalışanlarının verdiği ifadelerde yer alıyor. Bir otel çalışanı ifadesinde, Yaycı’nın darbeden bir gün önce eşi ve oğlu ile birlikte otelde olduğunu ancak Erdoğan’ın otelden ayrılmasından yaklaşık 24 saat önce "apar topar" oteli terk ettiğini söylüyor. Dava dosyasına giren bu ifadenin akıbetini de bilmiyoruz. Bu ifade üzerinden Cihat Yaycı’ya yönelik bir soruşturma yapılıp yapılmadığını araştırmaya kalkışan bazı gazeteciler de "apar topar" tutuklanmıştı.
Liste savaşlarına gelince. Biliyorsunuz, hukukun olmadığı ülkelerde tutuklamalar, kapalı kapılar ardında hazırlanan listeler üzerinden yapılır. Listelerin gücünü bilen herkes de husumet duyduklarını tutuklatmak için kendi listesini hazırlar. O an için devlet hangisine itibar etmeyi lüzumlu görürse, o listedekiler tutuklanır. Sonra işler döner dolaşır, bu kez o listeleri hazırlayanlar tutuklanır. Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde böyle olmuştu. Anlaşılan o ki 15 Temmuz sonrası süreçlerde de böyle olacak/oluyor.
Cihat Paşa’nın listeler bazındaki durumu pek karışık. Hem "Fetöcüler" listelerinde, hem de "Fetö’nün hedefindeki askerler" listelerinde bolca yer almış. Örneğin, hayatı fişleme listeleri ile geçen Aydınlık gazetesinin 17 Mart 2014 tarihli sayısında Yaycı’nın adı "Donanmadaki 60 kişilik Cemaat Kadrosu" listesinde geçiyor. Aynı Aydınlık, 2017’den itibaren nedense birden bire Yaycı’yı "Fetö ile mücadele eden amiral" payesi ile el üstünde tutmaya başladı. İstifasıyla birlikte de "Olur böyle şeyler, donanmamız dimdik ayakta" mealindeki bir manşetle de Paşa’yı terk ediverdi. Dahası Doğu Perinçek, televizyona çıkıp kendisini "Savaş sırasında cepheyi terk etmekle" suçladı.
Amiral’in medya ile ilişkileri de bir askerde görmeye pek alışık olduğumuz türden değil. Gerçi bunu pek çok kişi yazdı ama biz tekrar hatırlatalım. Amiralimiz, medya ile çok cüretkâr biçimde iç içe. Sosyal medyada adeta bir trol ordusu, yazılı medyada kalemşörleri, görsel medyada yorumcuları var. Ne zaman Cihat Paşa’nın başı sıkışsa "Paşa’yı yedirmeyiz" nidaları ile harekete geçtiler. Görevden alınması pek ani ve pek gece yarısı olduğu için ön almakta maalesef gecikip bu kez "Paşa’yı yedirmeyiz" korosunu arkadan koşturdular ama artık iş işten geçmişti.
Peki bir asker, hem de üst düzey bir asker, alışılmış kalıpları ve yazılı kuralları kırarak neden bir medya ordusu yedeklemeye gerek duyar?
Bu konuda bilgim yok, yorum yapacağım:
Belli ki çetin bir kariyer savaşının içindeydi. Hedefleri ve o hedeflere ulaşmasını engelleyen rakipleri vardı. Bu çetrefilli savaşta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasında olduğundan pek emindi. Rahat hareket etme kabiliyetini bu güvenden aldığını anlıyoruz. Bir askerin medyadan zinhar uzak durması gerektiği prensibi de kendisine pek akıllıca görünmüyordu çünkü "çağımızda" medya desteği olmadan girişilecek bir savaş kaybedilmeye mahkûmdu. Oysa tam tersi oldu ve medya ile kurduğu pervasız ilişki, Paşa’nın sonunu hazırlayan sebeplerden biri olarak siciline yazıldı.
"Medya ve Cihat Yaycı" başlığını açmışken, Amiral’in medya ekibini de not düşelim:
Odatv. Aydınlık-Ulusal Kanal (görevden alınana kadar), Veryansın Tv, Sözcü, Nedim Şener, Müyesser Yıldız, Aytunç Erkin, Mustafa Önsel, Ali Türkşen, Ahmet Zeki Üçok. Bilhassa Üçok her zaman Yaycı’nın basın müşaviri gibi hareket etti.
Çoğunluğu Balyoz ve Ergenekon süreçlerinde zarar görmüş, bir kısmı AKP muhalifi, bir kısmı 15 Temmuz’dan sonra AKP’yi "şartlı" desteklemeye başlayan, çoğunlukla CHP’li, Atatürkçü bu zevat, Cihat Yaycı’nın "Tayyip Erdoğan’a ölene kadar bağlı kalacağım" şeklindeki açıklamasıyla nasıl ters köşeye düştüklerinin bilmem farkındalar mı? Bilhassa son zamanlarda kendisini konuşmanın şehvetine fazla kaptırdığı için sık sık çuvallayan CHP sözcülerinden Özgür Özel, bu açıklamadan sonra neler hissediyor, doğrusu merak ediyorum.
Burada CHP’den İyi Parti’sine, Odatv’den Sözcü’süne Cihat Yaycı’cı kesimin aslında sosyal medyada dolaşıp duran kalıplardan etkilenerek tavır oluşturduğu, "Fetö ile mücadele eden komutan", "Mavi Vatan’ın mimarı" gibi ezberlerden hareket ettiği tespitini yapalım. Kimsenin derinlemesine bir bilgi ve analize sahip olmadığı, "Bir twit atmazsam olmaz" kaygısıyla var olan ezberlere sarıldığı anlaşılıyor. Bu son söylediğim daha çok muhalif parti sözcüleriyle ilgili. Yaycı’nın medyadaki adamları daha "militan" ve daha operasyoncu.
Nedim Şener için bir bir parantez açmam gerekirse, bu arkadaş hayatı boyunca kliklerden birine dayanarak gazetecilik yaptı. Ergenekon’dan tutuklanma sebebi, sırtını dayadığı Emniyet ekibinin o konjonktürdeki ekipler savaşını kaybetmesidir. Cezaevinden çıktıktan sonra, bilhassa 15 Temmuz’la birlikte kendisine yeni klikler buldu. Cihat Yaycı’ya cansiperane yaslanmasının başta gelen nedeni de Tayyip Erdoğan’ın sonsuza kadar Yaycı’nın arkasında duracağını zannetmesi.
Bu tabloyu ortaya koyduktan sonra, Cihat Yaycı hakkındaki görüşüm şudur:
Her dönemin şartlarına uyan kariyerist bir bürokratla karşı karşıyayız. Gözünü daha yükseklere dikmişti. Hedef yüksekte olunca, insanın kanına siyaset girer. Paşa, rakipleriyle medya desteğini alarak mücadele etmeye karar vermişti. Siyasetin ve medyanın ne kadar kaypak alanlar olduğunu neticede bir asker olduğu için anlayamadı. Tayyip Erdoğan’ın sonuna kadar arkasında duracağına kendini inandırdı, donanma içinde adeta bağımsız hareket etmeye başladı. Oysa, Erdoğan’ın "harcanmış gözdeler" listesine bir baksa, kendisi gibi sivili-askeri ne çok insanın -hem de kendilerini en güçlü hissettikleri anda-hurdaya çıkarıldıklarını görecekti.
Şimdi "Saraya danışman yapılacağı" konuşuluyor. Kendisine tavsiyemiz, böyle bir şeyi kabul etmeden önce, Saray’da birer oda verilmiş ve bomboş oturan kaç danışman olduğunu bir sayması. Böyle bir görevi kabul ederse kendisini tamamen bitirir. Hiç değilse bir kaç kişinin hafızasında "onurlu davranıp istifa etmiş asker" olarak kalmak istiyorsa, hiç değilse bundan sonra Zekai Aksakallı ve Metin Temel gibi yapıp kulağının üstüne yatmalı ve kendini unutturmalıdır.
Hisse:
Elde ettiğiniz gücün ne kadarının kendinize ait olduğunu doğru tartamazsanız, kaybetmeniz kaçınılmazdır.

Fatma Sibel Yüksek
19/05/2020

Yazıya gelen açıklamalar ve ek belgeler:

1-Emekli Deniz Albay Tayfun Duman’ın açıklaması:

"Sayın Yüksek,

2009-2015 yılları arasında FETÖ tarafından sahte delillerle yaratılan Poyrazköy ve Balyoz davalarından yargılanan, zamanın komutanlarına suikast yapma yaftası yapıştırılan, bu kumpas davalar kapsamında 1226 gün cezaevinde kalan, 2013 yılı Aralık ayında cezaevinde iken emekli olmak zorunda kalan emekli bir deniz subayıyım. İsmim Tayfun Duman, ismimi internete yazıp basit bir tarama yaptığınızda kolayca bu bilgilere ulaşabilirsiniz.

19 Mayıs 2020 tarihli “Cihat Yaycı’yı nereye koyacağını bilemeyenler için yol haritası” başlıklı yazınızı üzülerek okudum. Yazınızda belirttiğiniz gibi; Ergenekon ve Balyoz operasyonları sırasında, operasyonun medya ayağında görev yapan Taraf gazetesi, suç üretme ve sahte delil yaratmaktan başka bir işlev görmedi. Bu sözde gazetenin o dönemde yaptığı yalan ve iftira dolu yayınlarla kamuoyunun algısını yönlendirerek birçok masum subayı yargısız infaz ettiği bugün herkesin malumudur.

Size bu yazıyı yazmamın sebebi; Taraf gazetesi gibi terör örgütünün medya ayağı olan gazetenin yazdığı yalan haberler ile bir yargıya varmanın ne kadar hatalı olduğunu göstermektir. Öncelikle yazınızda belirttiğiniz intihar olayının yaşandığı geminin ismi Turgut Reis değil Kemal Reis’tir. Ben yazınızda bahsettiğiniz intihar olayı yaşandığında Gölcük’te Kıdemli Fırkateyn komutanı olarak bu olay ile ilgili İdari Tahkikat Heyetinde görevlendirildim ve idari tahkikat esnasında bizzat tüm gemi personeli ile (Fırkateynde yaklaşık 200 kişi görev yapar ) tek tek görüştüm. Olayı Heyet olarak ayrıntıları ile inceledik ve raporumuzu ilgili birimlere sunduk. Gemi Komutanı Cihat Yaycı’nın personeli tehdit ettiğine dair maddi hiçbir delile rastlamadık ve tüm yaşananları ve delilleri değerlendirdiğimizde bu olayın “intihar olabileceği” konusundaki görüşümüzü ilgili makamlara bildirdik. Yazınızda düzeltilmesi gerek bir başka husus da; bu olayın Askeri Savcılığın kararı ile kapandığını ifade ettiğiniz kısımlardır. Oysa bu olay Askeri Savcılık tarafından mahkemeye taşınmış ve yapılan yargılama beraat kararı ile neticelenerek kesinleşmiştir. Başka bir ifade ile yazınıza konu ettiğiniz bu iddia tüm yönleri ile mahkemede araştırılmış, hüküm kurulmuş ve bu hüküm kesinleşmiştir.

Bu iddia hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmasına rağmen, kara bir propaganda makinesi olarak tarihin çöplüğünde yerini alan terör örgütü tetikçisi bir sözde gazetenin sözde haberine atıf yapılarak Cihat Yaycı’nın isminin karalanmasını ya da istemeyerek de olsa toplumda kötü bir algı yaratılmasını, olayların canlı şahidi ve tahkikatta bizzat görev almış bir subay olarak kabul etmem mümkün değildir. Kaldı ki bu sözde gazetenin haberinin daha sonra tekzip edildiğini de biliyorum.

Yazınızda Tümamiral Semih Çetin’e, Cihat Yaycı’nın Ergenekon-Balyoz sürecinde nasıl bir tutum takındığını, tutuklamalara karşı çıkıp çıkmadığını, kendilerini cezaevinde ziyaret edip etmediğini sorduğunuzu fakat bir cevap alamadığınızı belirtmişsiniz.
4 Haziran 2009’da FETÖ kumpaslarına ilk maruz kalanlardan birisi benim. O dönemde bir çok silah arkadaşım yanıma yaklaşmaya dahi korkar iken kendisi bana ilk geçmiş olsun dileklerini ileten nadir kişilerdendir. Cezaevi sürecinde de bir çok kez ziyaretlerde bulunduğuna şahidim. Hatta o dönemdeki iki yıllık yurt dışı görevi esnasında Türkiye’ye geldiği her izninde cezaevi ziyaretlerinde bulunmuştur.

Sonuç olarak 40 yıl vatanına milletine sadakat ile hizmet etmiş bir subayı terör örgütünün yayın organı olduğu tescilli olan bir sözde gazetenin iftiraları ile değerlendirmeniz en başta sizin yanlış anlaşılmanıza sebep olacak, toplumun da yanlış bilgilenmesine yol açacaktır.

Tüm bu sebeplerle yazınızın düzeltilmesini rica ediyorum."

2-Gazeteci Müyesser Yıldız’ın açıklaması:

"Sevgili Fatma Sibel; "Amiral’in medya ekibi" arasında adımı vermişsin. Asla böyle bir pozisyonda olmadım. Kendileriyle bir kez hiç de hoşuna gitmeyen bir yazımdan dolayı yine kendi isteğiyle görüştük. Görüşmenin çok da hoş geçmediğini, sonrasında hiçbir diyaloğumuz olmadığını belirteyim. Yaycı ile ilgili yazılarımda sadece olgu ve olayları aktarmakla yetindim. Şunu da ekleyeyim, Libya ile ilgili yazdığım yazılardan çok rahatsız olduğunu ve yaşadığı sürecin sebeplerinden birisinin bu olduğunu düşündüğünü de duydum. Bilgine."

Ek 1- Cihat Yaycı’yı cemaat mensubu olarak gösteren 2014 tarihli Aydınlık gazetesi listesi.

LİNK : https://www.aydinlikgazete.com/m/mansetler/iste-donanmadaki-60-kisilik-cemaat-kadrosu-h35858.html

Ek 2-Cihat Yaycı’nın bir astsubayın ölümünü ört bas ettiği iddia edilen 2010 tarihli Taraf gazetesi manşeti.

bilgiseli.txt

ÖZEL ASKERİ ŞİRKETLER DOSYASI /// Erdal Şimşek : Rusya’nın JİTEM’i Wagner’dir


Erdal Şimşek : Rusya’nın JİTEM’i Wagner’dir

26 Mayıs 2020

JİTEM, Türkiye’de uyuşturucu ve terörle mücadele için Jandarma içinde kurulmuş bir istihbarat grup komutanlığı idi.

Beyaz Toros’la özdeş hale gelip efsane oldu.

JİTEM’in kuruluş amacı ve görev sınırlarını belirleyerek sahaya sürdüler.

Süreç içerisinde JİTEM, bölgede devlet içinde devlet oldu.Görev alanını bütün Türkiye’ye yaydığı gibi, “Kuruluş Nizamnamesi”nin dışına çıkarak kendini kanunlar üstünde görmeye başladı.

Adı birçok karanlık ve kirli işlere karıştı. Ve Türkiye kontrolden çıkan bu istihbarat birimini sessiz bir şekilde JİTEM’i tarihin tozlu raflarına kaldırdı.

Rusya’da da Putin göreve gelip emperyalist emellerini hayata geçirmek için bir Gayri Nizami Harp yöntemleri ile çalışan birlik oluşturmak istedi.

Sovyet mirasına sahip Rus ordusu, uzun süre Sovyetlerin kontrgerilla yöntemi olan STEPNAZ’da ısrarcı oldular. Putin, koltuğunu sağlamlaştırdıkça, adım adım bu Sovyet zihinli askerleri tek tek ordudan temizledi.

Bu Süreçte daha önce peyki olan Balkanları bir daha eline geçmemek üzere kaybetti. Balkanlar, Batı ve Türkiye ile hızlı bir entegre sürecine girdiler.

Putin, Kuzey’deki ülkeleri de kaybedince, Kara Deniz’deki hakimiyetini kaybetmemek için dünyanın en barışçıl ülkelerinden biri olan Ukrayna’ya saldırdı.

İşte bu sırada Wagner’i gördük.

İlk kez 2013 yılında ortaya çıktı Wagner. Ortaya çıktıkları yer çok önemliydi. Almanya’nın eyaleti yapmaya çalıştığı Ukrayna’ydı. Ukrayna, Sovyetler dönemindeki sürgünlerden kalma bir Rus azınlığa sahipti. Ve bu Ruslar, Moskova’nın provokasyonları ile isyan hareketi başlattılar.

İşte bu isyan sırasında Ukrayna cephesinde orantısız bir sayıda keskin nişancılar ortaya çıktı.

Rus İstihbarat Servisi (FSB)’nin raporlarına göre bu keskin nişancılar Batı hatta ABD menşeli olduğu belirtiliyor. Ve araştırmalarını derinleştiren FSB, Blackwater isimli ABD’li bir paralı asker şirketi ile karşılaşır. Ukrayna’daki keskin nişancıların neredeyse tamamı Blackwater mensubu olduklarını tespit ediyor. Bunların içinde çok azı Sırp kökenli keskin nişancı oldukları da kayıt altına alınıyor Rus Milli İstihbarat Servisi (FSB) tarafından.

Ve işte tam burada Wagner ortaya çıkıyor. Daha önce Putin tarafından en yakın arkadaşı Yevgeni Prigozhin’e Kurdurduğu Wagner, tamamı eski asker, iç güvenlik istihbarat birimlerinin emekli savaşçılardan oluşuyor.

Rus nüfusun yaşadığı Ukrayna’nın Donbass kentinde Wagner boy gösterince iç savaş kızışır ve Ukrayna kaybeder.

Rusya’nın en iyi röntgenini çeken ve ASIAPOL’un kurucu başkanı Talat Çetin, Blackwater ile ilgili iddialarını daha da geriye götürüyor. Çekin, Blackwater, ilk olarak 2008 Gürcü-Rus savaşında ortaya çıkıyor. Osetya’da Blackwater keskin nişancı elemanları aracılığı ile birçok suikast düzenlediğini belirtiyor Çetin.

Asya Polis Teşkilatı Kurucu Başkanı Ulusal Güvenlik Uzmanı Çetin, “Wagner’in kuruluş amacı, Blackwater gibiydi. Blackwater, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakından hemen önce Balcwater Ukrayna’ya girdi. Doğu Ukrayna’da suikast işinde çalıştılar. Donbass’taki suikastların tamamında Blackwater etkin rol oynadı” diyor.

Rusya’da Özel güvenlik/koruma şirketleri yasal olarak kurulabiliyor. Bunların tamamı ÇOP kurumuna bağlı. Bu Şirketlerin gelişmişi (ÇVK) olarak 2013’te kuruluyor. Ve Özel güvenlik şirketleri bir yasaya tabi.

Ama Wagner’in bir yasası yok. Başı sıkışınca sahibi de yok. Herhangi bir sığınağı da yok. Rusya ona sahip çıkmaz. Çünkü Wagner diye bir özel güvenlik veya koruma şirketi resmi olarak kurulmamış Rusya’da

Yani bizim eski JİTEM gibi.

Aslında ne Wagner ne Blackwater, paralı askerlerden oluşan gruplar değil. Çünkü paralı asker şirketleri, parayı verenin kim olduğuna ve işin ne olduğuna bakmazlar. İş ve para nereden gelirse gelsin, onlar için bir anlamı yok. Örneğin, bugün Kuzey Kore’ye hizmet verirken aynı anda ABD’ye de hizmet verebilir.

Ama Wagner ve Blackwater bu şekilde asla çalışmazlar. ABD hükümetleri, kamuoyunun baskısından çekindikleri için kirli işlerinde resmi ordularını değil bu paralı orduyu kullanırken, Rusya da bütün illegal faaliyetlerinde ve operasyon yaptığı ülkelerde Wagner’i kullanır.

2013 Ukrayna ve sonra Suriye’de göründü. Wagner’in personelinin tamamı Özel birliklerde askerlik yapmış şahıslardan oluşuyor. Hiçbir Wagner askeri Türk askerine karşı silah kullanmayacağını söyler. Çünkü Wagner’in kuruluş amacı ABD yayılmacılığına karşı.

Dana önce de belirttiğim gibi Türk gelince gider demiştim ve şimdi de Libya’ya Türk gelince Wagner Libya’dan gitti.

Wagner’in hiçbir faaliyeti Türkiye’ye karşı değildir. Bazen Rusya ve Türkiye’nin karşı karşıya geldiği anlar oluyor. Bu aslında Rusya ile ABD’nin karşı karşıya geldiği sırada Türkiye’nin araya sıkışmasından kaynaklanıyor.

Hafter her ne kadar Rusya’da okusa da Kaddafi’ye ihanet ettiğini, ABD ajanı olduğunu Rus devleti çok iyi biliyor.

Hafter, Rusya’da masadan kaçmakla aslında kendisini yalnızlığa itti. Orada Hafter’e verilen görev Libya krizini devam ettirmekti. Batının Kuzey Libya’daki çıkarlarının sürdürülmesiydi.

Wagner’in yaptığı birkaç karanlık kanlı eylemleri bir sonraki yazımıza bırakarak konumuza dönersek, burada Sayın Talat Çetin’in yaklaşık 7 ay önce söylediği bir olaya dikkat çekmek istiyorum.

Kelimenin tam anlamı ile Rusya’nın devlet, toplum, siyaset ve güvenlik paradigmalarını çok iyi bilen Talat Çetin, tam 7 ay önce Wagner’in asla Türk askeri ile karşı karşıya gelmeyeceğini söylemiş. Türk askerinin Ortadoğu’da girdiği yerden Wagner tek mermi atmadan çekiliyor.

Bunun gerekçesini de şöyle izah ediyor Sayın Çetin:
“S. Arabistan’a müdahale ederek petrol fiyatlarını düşüren ABD, Libya’daki petrole de Avrupa üzerinden ulaşabilseydi petrol fiyatlarını daha da düşürecekti. Ve bu da Rus ekonomisine ağır bir darbe vururdu. Rusya Libya petrolünün Türkiye’nin eline geçmesinde bir sakınca görmüyor. Çünkü ABD’nin Türkiye’ye artık müdahale edemeyeceğini biliyor.”

Sayın Çetin’in Wagner ile ilgili bu kehaneti tam 7 ay sonra Libya’da ortaya çıktı. Türk askeri sahaya inince Wagner geri çekildi. Onun içindir ki geri çekilme esnasında Türk SİHA’lar bu gruba operasyon yapmadığı ortaya çıkıyor.

Bu yaşananları ve Wagner’in Orta Afrika Cumhuriyeti’nden Libya’ya, Suriye’den Ukrayna’ya kadar geniş bir coğrafyada Rusya’nın aleyhine olabilecek kişi ve eylemleri suikast yöntemi ile ortadan kaldırmasını incelediğimizde karşımıza bir JİTEM ortaya çıkıyor.

JİTEM, bir yandan PKK ve Kürtçülükle ile mücadele ederken, şu anda Irak siyasetinin en tepesine çıkan Kürtçü ayrılıkçı bir siyasetçinin uyuşturucusunu taşıdığı iddiaları hala canlılığını koruyor.

Pandemi süreci bittikten sonra Sayın Talat Çetin’le iletişime geçip bu kuruluş ve Rus 5. kol faaliyetleri hakkında uzun uzun konuşmak farz oldu artık.

LİBYA SAVAŞI DOSYASI /// Prof. Dr. Osman Köse : Rusya’nın Libya’daki askeri ağırlığı artıyor


Prof. Dr. Osman Köse : Rusya’nın Libya’daki askeri ağırlığı artıyor

E-POSTA : osmankose

25 May 2020

2011 yılında Devlet Başkanı Muammer Kaddafi isyancılar tarafından linç edilirken, bu ortamı hazırlayan Batılılar, Libya’nın daha refah ve huzurlu günlere doğru ilerleyeceğini, “demokrasi” ve “hürriyet” güneşinin “ezilmiş halk” üzerine geç de olsa doğacağını söylüyorlardı. Sömürgecilerin çizdiği söz konusu hayal tabloları Libya’da taraftar bulurken, bu masum ülkenin mazlumları 1911 İtalyan işgalinden tam bir asır sonra emperyalist güçlerin daha planlı bir şekilde üzerlerine geldiklerini her şey bittikten sonra ancak anladılar.

Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Libya, fiilen ikiye bölündü ve iç savaşın girdabına düştü. Libya’nın başkenti Trablus’sa BM, AB ülkelerinden bir kısmı ve Türkiye’nin de desteklediği başında Fayiz es-Serrrac’ın bulunduğu Ulusal Mutabakat Hükümeti hükmederken, Tobruk’ta da Rusya, Mısır, BAE, bir kısım AB ülkeleri ile bazı Arap devletlerinin destek verdiği Halife Hafter hüküm sürmektedir.

Halife Hafter, Libya’nın yaklaşık %94’üne hâkimken, Türkiye’nin son dönemde Serrac’a verdiği askeri destekten sonra bu oran %85’e kadar geriledi. Yine de ülkenin büyük kısmı, özellikle zengin petrol bölgeleri, 6 tane askeri üs ve stratejik yerler Hafter’in kontrolündedir. Türkiye’nin desteğiyle Libya’da dengeler son aylarda değişmeye başlarken, ülkenin en büyük askeri üslerinden olan Vatiyye, Trablus hükümetinin kontrolüne geçti. Bazı önemli beldelerle, çok sayıda etkin aşiret de bu başarıya paralel olarak Hafter tarafından ayrılarak Serrac’ı destekleme kararı aldılar.

Libya’daki dengelerin değişmeye başladığı bu aşamada, epeydir Libya politikasını aktif hale getirme gayretinde olan Rusya, yaptığı ataklarla dengeleri değiştirecek hamlelerde bulunmaktadır. Bu kapsamda, yılın başından beri Rus Güvenlik şirketi“Wagner”, Suriye ve etraf ülkelerden Libya’ya paralı askerler transfer etmektedir. Bingazi ile Şam arasında askeri ve sivil uçuşlar başlatılırken, Halife Hafter Şam’da elçilik açmıştır. Bu gelişmelerden sonra da bir kaç gün önce Rusya, Suriye’deki Hımeymim Hava Üssü’nden kaldırdığı 6 adet Mig-29 ve 2 adet de SU-24 savaş uçaklarını Hafter’im emrine gönderdi. Bölgedeki gözlemciler, bu sayının daha da fazla olduğunu söylemektedirler.

Rusya’nın askeri desteklerinden başka, Mısır ve BAE başta olmak üzere bazı Arap ülkelerinin de Hafter’e silah ve para yardımlarında bulundukları bilinmektedir. Rus uçaklarının gelmesinden sonra, Hafter yanlıları “Libya tarihinde görülmeyen ölçüde”, yakın zamanda Türk hedeflerine ve Trablus’a akın yapılacağı tehditlerinde bulunmaktadırlar.

Rusya’nın bu çıkışı, “Libya’nın Suriyelileştirilmesi” ve “vekâlet savaşları”nın önümüzdeki günlerde sıkça konuşulacağını göstermektedir. Bununla beraber Rusya’nın bölgede geleceğe yönelik düşüncelerinin ipuçlarını Putin’in yaptığı bu askeri manevralarda görmek mümkündür. Doğu Akdeniz enerji havzasının zenginliği Rusya’yı bölgeye daha da çok çekmektedir. Suriye’de konumunu sağlamlaştıran Rusya, Doğu Akdeniz’de önemli stratejik bir yerde olan Libya’da şimdiden sonra adından çok daha söz ettirecektir. Eğer bu hesaplar tutarsa, iç savaşın sona ermesinden sonra kurulacak olan “Libya masasında” Rusya güçlü şekilde yerini alacaktır. Diğer bir husus da Rusya’nın Afrika’da yapacağı açılım için Libya’nın stratejik önem taşımasıdır.

Rusya’nın, Libya üzerinden bölgedeki hedeflerini ne düzeyde gerçekleştireceği önümüzdeki yıllarda görülecektir. Fakat bu aşamada görünen Türkiye, uluslararası hukuka uygun şekilde Libya’da huzurun sağlanması için çaba sarf ederken, Rusya’nın da içinde bulunduğu modern sömürgeci devletlerin Libya’da kaosu körüklemeye çalışmaları gerçeğidir.