ERMENİ SORUNU DOSYASI : Türkiye hükümeti tarafından ifade özgürlüğü konusunda BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne gönderilen Sözlü Not


Sayın Turkish Forum üyeleri,

BM’de bir konuda (sözde Ermeni soykırımı) araştırma yaparken Türkiye hükümeti tarafından ifade özgürlüğü konusunda Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne gönderilen, 6 Haziran 2019 tarihli, savunma nitelikte, 4 sayfalık bir “sözlü not” (note verbal) tesadüfen gözüme ilişti. İfade özgürlüğü konusunda ilgilenenlerin faydalanabileceğini düşünerek rapor ektedir. Rapor İngilizce.

Sağlıkla,

F. Demirmen

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

NAZİZM DOSYASI : Nazi Almanyasında yargıçlar duruşmaya Nazi Selamı ile başlardı.


ÖZEL BÜRO NOTU : DEMOKRARTİK ÜLKELERDE SAVCI VE HAKİMLERİN MESLEKİ KARİYERLERİ HER ÜLKEDE PARLAMENTO TARAFINDAN BELİRLENEN BİR KOMİTE TARAFINDAN BELİRLENİR. BÖYLECE DENGE GÖZETİLİR. AMA TÜRKİYEDE HSYK DEDİĞİMİZ YAPI ADALET BAKANLIĞINA BAĞLIDIR. BU NEDENLE HAKİM VE SAVCILAR TASARRUFLARINDA BAĞIMSIZ KALAMAZ. AYNI NAZİ YARGIÇLARI ÖRNEĞİNDEKİ GİBİ.

Nazi Almanyasında yargıçlar duruşmaya Nazi Selamı ile başlardı.

Alman Hukuk Lideri Dr. Hans Frank 1936’da yargı mensuplarına hitaben yaptığı konuşmada Nazi döneminde yargının nasıl işleyeceğini ve yargıçların görevlerini şöyle açıklamıştı:

“Nasyonal Sosyalizm karşısında hukuk bağımsızlığı yoktur. Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: «Benim yerimde Führer olsa nasıl karar verirdi?» Her kararda şunu söyleyiniz: «Bu karar Alman halkının Nasyonal sosyalist vicdanıyla uyuşuyor mu?» İşte o zaman. Nasyonal Sosyalist halk devletinin birliğine karışmış ve Adolf Hitler iradesinin ölümsüzlüğünü tanımış olarak Üçüncü Alman İmparatorluğunun otoritesini kendi karar alanınızda her zaman İçin sağlayacak bir temel buldunuz demektir. ”(William Shirer – Nazi İmparatorluğu Cilt 1 Ağaoğlu Yayınevi 1970 s.426)

Resimlerde kimsenin önünde iliklemeye gerek duymasın diye cübbesinde düğme olmayan Alman Yargıçlar Hitler’in önünde Nazi selamı vererek Hitler’e ve Almanya’ya bağlılık andı içiyor.

Berlin Devlet Opera Evi’nde Berlin Ceza Mahkemesinin üyeleri 1 Ekim 1936’da Nazi selamı veriyorlar. Halk Mahkemesi yargıçları Nazi selamı veriyor.

TSK DOSYASI /// YAVUZ SELİM DEMİRAĞ : PİLOTLARIMIZA NE OLDU ???


YAVUZ SELİM DEMİRAĞ : PİLOTLARIMIZA NE OLDU ???

Günlük haber bültenlerinde etkili ve yetkililerin tekmili birden "FETÖ ile mücadelemiz kararlılıkla devam ediyor" klişesini kullanır. FETÖ’nün TSK’da en önemli ayağı GATA ile ilgili tek yapılan "Külliyen kapatmak" oldu. Yüzlerce pilotun uçuş ehliyetini alan çürük raporu yazan kelimenin tam anlamı ile "ÇETE" gibi çalışan FETÖ’nün doktorları serbestçe geziyor. GATA mezunu ve Türkiye’nin önemli psikiyatristlerinden Dr. Semih Dikkatli’nin tesbitlerini paylaşalım.

TSK neden pilotsuz kaldı?

“Ben GATA mezunu ve oradan emekli olma şerefine nail olmuş bir Emekli Hava Tabip Yarbayım. Uzmanlık alanım Psikiyatri olsa da ayrıca bir de "Uçuş Doktoru" unvanına sahibim. Okuldan mezun olduğumda ilk görev yerim Balıkesir 9’ncu Ana Jet Üs Komutanlığıydı. Ege üzerinde onlardan habersiz sinek uçamazdı. Hepsi her an harbe hazır müthiş pilotlardı. Bosna Savaşı sırasında altı ay İtalya’da NATO üssünde çeşit çeşit uçak ve helikopterlerin pilotlarının sağlıklarıyla ilgilendim. F-16 filomuzun pilotları o sırada havada 2-3 kez yakıt ikmali yapar 8-10 saat havada kalırlardı. Aşağıda füze tehdidi varken bile tek saniye tereddüt etmezler kimsenin uçak indirip kaldıramadığı hava koşullarında çekinmeden uçuş yaparlardı. Birçok NATO tatbikatında Türk filolarının doktorluğunu yaptım. Onların diğer ülke pilotlarından hem atış hem de yetenek açısından ne kadar üstün olduğunu gördüm. Tüm bu görevlerim sırasında hep hava pilotlarla çalıştım. Ardından Güneydoğu bölgesinde 4 yıl çalışma şansı buldum. Bu sırada çeşitli görevlerle Kara Kuvvetlerimizin kahraman ve cesur pilotlarıyla bölgede birçok kez uçma onurunu yaşadım. Kelle koltukta mücadele eden bu kahramanlara saygı duydum. Ardından önce Etimesgut Asker Hastanesinde pilotaj muayenelerine katıldım. Uçuş Doktoru bir psikiyatr olarak onların ruh sağlıklarının uçmalarına uygun olup olmadığı kararlarını verdim. Uçuş heyetinde bazı durumlara itiraz ettim ve hiç alışılmadık bir biçimde bir buçuk yıl sonunda Sağlık Komutanlığının kapanmış bir şubesinin olmayan masasına atandım. Aslında bir nevi açığa alındım. Lafın özü çalışmamız istenmiyor gibiydi. Ancak bazı değerli komutanlar sayesinde yoktan bir şube yarattık. TSK Sağlık Yeteneği Yönetmeliği TSK Personeli Sağlık Muayene Yönergesi PDR Yönergesi ve birçok uygulama emirleriyle çalışmalarımıza başladık. Hava Harp Okulları öğrencilerinin sağlık yoluyla yaşadığı gariplikler için mücadele ettik. Sonra bu FETÖ denilen alçakların birçok kara pilotumuzu sağlık gerekçeleriyle harcamak için nasıl uğraştıklarını gördük. "Pilotaj Görevine devam edemez" raporu düzenlenen pilotlarımıza binlerce saat uçuşun ardından işitmelerinde oluşan kayıp için "rahatsızlığı askerliğin sebep ve tesiriyle meydana gelmemiştir" raporu verdikten sonra bu kahramanlarla dalga geçerek "nereden bileyim kulaklarını diskoda sağır etmediğini" diyen doktorlar gördük. Bu hadiseyi yine genelkurmay adli müşavirliğine yazdığımız ayrıntılı bir yazı ve onların da desteğiyle atlattık ve pilotlarımızı görevine iade ettik. Sonra kardiyoloji kliniklerinde elenen pilotlarımızın elenmesinin önüne geçmek için çaba sarf ettik ve birçok raporu kontrol muayenesine göndererek pilotlarımızın göreve iadesini sağladık. Onların haksız ekolarla tanılar konulduğunu ilaç verilerek verilerinin bozulduğunu sonradan öğrendik.

Tüm askeri hastaneleri sağlık kurullarını çeşitli defalar denetledik ve birçok sahte raporu tespit ederek sorumlularını adalete teslim ettik. Sonra ne mi oldu? Sağlık Komutanlığı Kurmay Başkanı Kurmay Albay Mustafa Uluçakar’ın öncülüğünde askeri sağlık sistemindeki FETÖ uzantıları hakkında rapor hazırlama işine giriştik ve karşılığında Uluçakar Albay emekli edildi ve ben de rapor şubeden GATA’ya atandım. GATA’da psikiyatri kliniğinin heyet üyesi olarak göreve başladım ve burada bazı meslektaşlarımla verilen bazı atama raporlarının sınıf değişikliği raporlarının tuhaflıklarını fark ettik ve heyette kuş uçurmaz hale geldik ve tabi ki sonuç olarak bazılarımız heyetten uzaklaştırıldık. O sırada Ergenekon kumpasıyla tutuklanan Nejak Bek Korgeneralin çok değerli oğlu çok iyi bir nörolog olan Semai Bek heyetin çok dikkatli bir üyesiydi ve onun başına gelenler de ortadadır. Bu arada sağlık kurulları aracığıyla birçok subay astsubay tasfiye edilmeye çalışıldı ve benim gibi birçok vatansever askeri doktor onlara direndi. Evet aramızda FETÖ’cü serefsizler vardı ama sistemin içinde harika doktorlar da vardı. Şimdi sistemde ne pilotlar ne de doktorlar kaldı. Okullarımız kapatıldı ve şimdi emekli pilotları tekrar kazanmaya çalışıyoruz.

Yazık ki ne yazık…

Çok geç olmadan Harp Okullarını askeri liseleri GATA’yı ve askeri hastaneleri açmazsak daha çok emekli askerlerden yardım isteriz. Bu arada eminim benim gibi birçok askeri doktor askeri pilot ve diğer tüm branşlardan rütbeliler devleti için her an göreve hazırdır. Bugün çeşitli vesilelerle yakından tanıdığım kahraman pilotlarımızı anmak istedim. Bu vesileyle tüm hava şehitlerimizi saygıyla anıyorum. Ruhları şad gözleri ufukta olsun.”

Emekli Hava Tabip Yarbay

Semih Dikkatli

Uçuş Doktoru ve Psikiyatri Uzmanı

Bu konuya devam edeceğiz…

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/pilotlarimiza-ne-oldu-52948yy.htm

PENTAGON DOSYASI /// EMEKLİ BİR SUBAYIMIZ İFŞA EDİYOR : PENTAGON – MÜŞTEREK HIYANET MERKEZİ VE PKK


EMEKLİ BİR SUBAYIMIZ İFŞA EDİYOR : PENTAGON – MÜŞTEREK HIYANET MERKEZİ VE PKK

ABD özellikle Türkiye ile olan ilişkileri kapsamında arzu etmediği bir süreci doğrudan engellemek yerine o sürece bir şekilde müdahil olup süreci kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirme konusunda pek marifetlidir. Kurulacak Müşterek Harekat Merkezinin de Türkiye’nin Frat’ın batısında icra ettiği başarılı harekatların benzerinin Fırat’ın doğusunda yapılmasını önlemek içini boşaltmak için bir tuzak olduğu bilinmelidir. Hele hele işe önce İHA ile başlanması çok daha manidar. Tarih tekerrürden ibarettir derler ders alınsaydı hiç tekerrür eder miydi. Alın size bir ders….

Yıl 2009 güney doğudaki uzun süreli İHA görevlerinin ardından adını daha önce duymadığım bir göreve atandım; Combined Intelligence Fusion Center(CIFC) Director (Birleşik İstihbarat Füzyon Merkezi Direktörü). Ankara’da teşkil edilen bu birim Türkiye-ABD arasında istihbarat paylaşımı amacıyla teşkil edilmiş. ABD PKK terör örgütünün Irak’ın kuzeyindeki faaliyetlerine ilişkin Türkiye’nin istihbarat ihtiyaçlarını ben karşılarım demiş. Kâğıt üstünde her şey muhteşem ABD 10-15 civarında personelini Ankara’ya yollamış O dönemde Katar’da konuşlu Global Hawk İHA’larını EP-3 Sinyal İstihbarat Uçaklarını hatta uydularını bile Türkiye’nin emrine amade etmiş.

Büyük bir heyecanla göreve başladım. Hemen her gün üst düzey ABD’li yetkililerle muhatap oluyordum. NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı(ABD’li) ABD Büyük Elçisi James Jeffrey(şimdiki ABD Suriye Özel Temsilcisi) vs.vs. Adamlara brifing vermekten bıkkınlık gelmişti. Gariptir bizim taraftan üst düzey kimse pek uğramazdı. Belki de onlar da bunun bir oyun olduğunun farkındaydılar kim bilir.

Daha önce yapılan Mutabakat Muhtırasına göre Irak’ın kuzeyindeki muhtemel terörist hedeflerinin bulunduğu liste bir gün önceden ABD tarafına veriliyor bu hedeflere İHA ve Uydularla bir gün sonra bakılıyordu. Bir hafta geçti tek bir görüntü yok ikinci hafta yine aynı. Adamların filesi takılı voleybol sahaları eğitim alanları var kendileri yok. Tam bir hayal kırıklığı…Bu durumun İHA’ların gündüz saatlerinde bize tahsis edilmesinden kaynaklı olabileceğini değerlendirdim keza önceki tecrübelerim kapsamında gündüz 40-50 derece sıcaklıkta teröristin mağara dışına pek çıkmadığını biliyordum. İHA operasyonlarının geceye alınması gerektiğini Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’ndaki makamlara bildirdim. Onlar da ABD’lilerle görüş razı edebilirsen öyle yapalım dediler. ABD’li üst düzey yetkililere konuyu ilettim cevap HAYIR oldu. İHA’lar gece başka görevler için kullanılıyormuş. Ben de bu durumda sizden bir talebimiz olmayacak dedim. 2 gün sonra ABD’li bir yarbay koşarak mutlu haberi getirdi. Talebimiz kabul edilmişti. Büyük bir heyecanla tekrar hedef listeleri hazırlıyor gece sabaha kadar bizzat İHA uçuşlarını takip ediyordum. Değişen bir şey yok. Ortada bir gariplik olduğu kesin. O dönemde var olduğu değerlendirilen 6.000 civarındaki teröristin büyük çoğunluğu Irak kuzeyinde olmak üzere 4.000’i yurt dışında 2.000 ‘i yurt içindeydi. Yurt içinde kendi İHA’larımızla neredeyse her gün terörist görüntüsü alırken Irak Kuzeyinde görüntü alınamaması mantık dışıydı. Aslında mantık dışı olan bir şey yoktu. Tarafımızca bir gün önceden ABD’lilere verilen listeler kuvvetle muhtemel el altından teröriste ulaştırılıyordu. ABD hem bölgeye yönelik neler bildiğimizi ve neyin peşinde olduğumuzu öğreniyor hem de bölgedeki teröristleri bilgilendiriyordu. Bir taşla iki kuş…Bu konudaki görüşlerimi üst makamlara ilettiğimde boyumdan büyük değerlendirmeler yapmamam gerektiği söylendi. Yapacak tek şey vardı oturup iki satır emeklilik dilekçesi yazmak…

TSK DOSYASI /// MEHMET ALİ GÜLLER : TÜRK ORDUSUNA DARBENİN 4. AŞAMASI


MEHMET ALİ GÜLLER : TÜRK ORDUSUNA DARBENİN 4. AŞAMASI

27 Haziran 2019 Perşembe

“Güçlü ordu güçlü Türkiye” demektir… Ordu yurt savunması içindir ve “güçlü ordu” düşmanı caydırır! Yani ordunuzun güçlü olması savaşmaya gerek kalmamasının da sigortasıdır. Barış iklimleri ordunuzun silahınızın olmadığı iklimler değildir; tersine güçlü ordunuzun ve etkili silahlarınızın olduğu iklimdir.

Ve güçlü ordu en gelişmiş organizasyon olarak deprem gibi ulusal afetlerle mücadeledeki belirleyici rolünden dış politika hedefinizi gerçekleştirmenin aracı olmaya kadar pek çok öneme sahiptir.

Kısacası ordu milletin gözü gibi koruması gereken bir kurumdur. Oysa tersine bizzat milletin temsilcilerince orduya darbe üstüne darbe vuruluyor!

1. aşama: Ergenekon- Balyoz kumpasları

AKP-FETÖ işbirliğiyle yürütülen Ergenekon- Balyoz kumpasları Türk ordusuna darbenin 1. aşamasıydı.

21. yüzyılda AKP şeklinde partileşen tarikatlar koalisyonu 1. Meşrutiyet’ten beri kendilerine engel gördükleri “milli ordu”yu tasfiye etmek için ABD’nin de desteğiyle darbenin 1. aşamasını başlattılar.

“Askeri vesayetten kurtulmak” diye propaganda ettikleri darbenin 3 hedefi vardı:

a. Türk ordusunu ABD-AKP-FETÖ siyasetlerine itiraz edemez hale dönüştürmek.

b. NATO’ya mesafeli Avrasyacı komutanları tasfiye etmek.

c. “Komutanın değil imamın emrine itaat eden” subayların önünü açmak onları yükseltmek…

2. aşama: FETÖ darbe girişimi

1. aşama belli ölçülerde başarılı oldu ve AKP’nin YAŞ desteğiyle pek çok FETÖ’cü subay hızla yükseldi general oldu…

Ve o generaller AKP ile FETÖ’nün ayrışmasında 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulundular.

Fakat FETÖ’nün darbe girişimi hükümete olduğu kadar TSK’ye de darbe girişimiydi. Neyse ki gerçek subayların kararlı mücadelesinin öncülüğünde püskürtüldü.

3. aşama: ‘Allah’ın lütfu’ dönemi

FETÖ’nün darbe girişimi AKP’ye göre “Allah’ın lütfu”ydu. Darbe girişimini fırsata çevirip Türk ordusunu parçaladılar!

Gerçek anlamıyla parçaladılar orduyu parçalara bölüp bakanlıklara dağıttılar: Jandarma ve Sahil Güvenlik’i TSK’den koparıp İçişleri Bakanlığı’na bağladılar. Askeri hastaneleri TSK’den alıp Sağlık Bakanlığı’na bağladılar askeri okulları kapattılar ve harp okullarını tek bir üniversite çatısı altında birleştirip sivil rektöre bağladılar. Bazı askeri birimleri kapattılar “şehir dışına çıkarıyoruz” diyerek arazilerine el koydular. Yüksek Askeri Şura’yı “mini Bakanlar Kurulu”na çevirdiler; kimin general olacağına dışişleri adalet hazine ve eğitim gibi ilgisiz bakanlar karar verecekti!

4. aşama: Askerlik yasası

Ve Türk ordusuna darbenin 4. aşamasını da TBMM’den çıkardıkları “askerlik yasası” ile uyguladılar. Yeni askerlik yasasına göre askerlik artık 6 ay olacaktı “bedelli askerlik” sürekliydi ve parası olan bedelini ödeyerek o 6 ayı da yapmayacaktı…

6 aylık askerlik ve sürekli bedelli askerlik birisi hemen ikisi zaman içinde üç sonuç doğuracaktır:

a. Ordunun yarıya yakını bir anda terhis olacak.

b. TSK’nin “halk ordusu” özelliği ortadan kalkacak.

c. TSK’nin “milli ordu” karakteri aşınacak.

Sonuç

TBMM’den geçen Erdoğan’ın hızla onayladığı ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yasanın ne anlama geldiği açıktır:

1. Ordunun yarısının terhis edilmesi ancak mütareke dönemlerinde görülebilir!

2. Askerliğin 6 aya inmesi ve sürekli bedelli olması pratikte askersizlik demektir!

3. Darbenin bu son aşaması doğuracağı sonuçlar itibarıyla Türk ordusuna vurulmuş en büyük darbedir!

LİNK : http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1458677/Turk_ordusuna_darbenin_4 ._asamasi.html

TSK DOSYASI : ‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet Ordusu’


‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet Ordusu’

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/milli-ordu-yerine-hukumet-ordusu-245189h.htm

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, bugünkü yazısında YAŞ’ın yeni yapısını değerlendirerek, "Açık ki, bugünkü terfi düzeni “Milli Ordu” yerine “Hükümet’in Ordusu” algısını resmen yerleştiriyor. " dedi.

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, bugünkü yazısında son Yüksek Askeri Şura’da alınan son kararları ve YAŞ’ın yeni yapısını değerlendirdi. Terkoğlu, TSK’daki terfi sisteminin tek hakiminin hükümet olduğunu belirterek, "Artık bakan teklif ediyor, diğer hükümet üyeleri el kaldırıyor, askerler uygun bulmasa da terfi kararları alınıyor. TSK’nin geleceğinde Maliye Bakanı Damat’ın oyu önemli, 40 yıl asker üniforması giymiş orgeneralin görüşü önemsiz hale geldi. Askerler ne düşünürse düşünsün, ordunun teamülleri ne olursa olsun, hükümet kendi istediği orduyu kuruyor." dedi.

Bugünkü terfi düzenin ‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet’in Ordusu’ algısını resmen yerleştirdiğini ifade eden Terkoğlu, "binlerce yıla dayanan ordu geleneğini bir kararnameyle bozarak hükümetleştiriyoruz." dedi.

Barış Terkoğlu’nun yazısının tamamı şöyle:

‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet Ordusu’

Kullanırız ama pek bilmeyiz. “Şerh” sözünü Arapçadan aldık. Nişanyan’ın etimoloji sözlüğünde ilk anlamı için “açma, yarıp içini çıkarma”, ikincisi için “açıklama, yorumlama” yazıyor. İki anlam aslında birbirine bağlanıyor. Diyanet’in İslam Ansiklopedisi’nden “kesilen hayvanların iç organlarına bakarak yorum yapma”nın İslam’dan da eski bir fal geleneği olduğunu öğreniyoruz.

“Şerh”i en çok ağustos ve aralık aylarında duyardık. Sebebi var. AKP, 2002 yılının kasım ayında iktidara geldi. Bir ay sonra Yüksek Askeri Şûra’yı (YAŞ) taze başbakan Abdullah Gül yönetiyordu. Bir ilk oldu. Cemaat mensubu subayların ihracına dönemin başbakanı Abdullah Gül ve savunma bakanı Vecdi Gönül itiraz etti. Sonuç, oyçokluğu ile belirleniyordu. Şûra’da 15 asker ve 2 hükümet üyesi vardı. Eller kalktı. Askerler kazandı. Gül, karara şerh düştü. Erdoğan, Gül’ün demokratik hakkını kullandığını belirterek “kurallarauygun” dedi. O YAŞ’tan 6 yıl sonra Ergenekon kumpasına atılan o “şerh” için General Tuncer Kılınç, “hükümetin TSK’ye ilk meydan okuması ve ilk yumruğudur” diyecekti. “Şerh”, TSK’nin kurumsal teamülleri ile AKP-FETÖ ittifakının hedeflerinin karşılaşmasıydı. “Zamanı gelecek” mesajıydı. YAŞ’lar yıllarca hep “şerh”li geçti.

Şimdi soruyoruz ya… FETÖ ile mücadelede öne çıkan Cihat Yaycı ya da Mehmet Yüzbaşıoğlu neden terfi edemedi? “Afrin kahramanı” olarak tanıtılan İsmail Metin Temel ile çalışan Hakan Atınç, Mustafa Barut ve Erdal Şener neden emekli edildi? Kumpas davalarında hedef alınan Celalettin Bacanlı ve Sırrı Yılmaz gibi generaller ya da Bülent Olcay, Berker Emre Tok, Cemalettin Bozdağ, Şafak Duruer gibi amiraller neden gönderildi?
Hepsi bir buçuk saatte biten YAŞ’tan sonra hâlâ asıl meseleyi konuşmuyoruz.

YAŞ adım adım partileşti

15 Temmuz’dan sonra 150 civarında general ve amiral FETÖ gerekçesiyle ihraç edildi. Hükümet ise bunu gerekçe göstererek TSK’nin teamüllerine dayanan kuralları değiştirdi.
Darbe öncesinde 1612 Sayılı YAŞ Kanunu’nun 2. maddesi şöyleydi:
“YAŞ üyeleri; Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutam ile Silahlı Kuvvetler kadrolarında bulunan orgeneral ve oramirallerdir…”
Bu, 15 şûra üyesinden 13’ünün asker olması anlamına geliyordu. Kontrol askerlerdeydi. Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminden sadece 10 gün sonra, yani 25 Temmuz 2016’da, yayımladığı 669 sayılı KHK ile kuralı şöyle değiştirdi:
“YAŞ üyeleri; Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Başbakan Yardımcıları (5 kişi), Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve Milli Savunma Bakanıile Kuvvet Komutanlarıdır.”
Bu; 10 hükümet üyesine karşılık 5 asker demekti.

15 Temmuz 2018 tarihli kararnameyle YAŞ’ın yapısı yeniden düzenlendi. Buna göre YAŞ üyeleri: Cumhurbaşkanı yardımcıları, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı, Milli Eğitim Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanları oldu. Cumhurbaşkanı ise “gerekli gördüğü hallerde” toplantıya katılıyor. Yeni düzenleme ile Cumhurbaşkanı dışında YAŞ, 7 hükümet üyesi ve 4 asker üye haline geldi. Yetmedi… Terfileri belirleyen 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 49. maddesi daha önce “Genelkurmay Başkanının teklifi ve Yüksek AskeriŞûra’nın üçte iki çoğunluğunun kararı ile…” şeklindeydi. 1 Aralık 2018 tarihinde kabul edilen 681 sayılı KHK ile “Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşü alınarak Milli Savunma Bakanı’nın teklifi üzerine Yüksek Askeri Şûra’nın üçte iki çoğunluğunun kararı ile…” olarak değiştirildi.

Bu, TSK’deki terfi sisteminin tek hâkiminin hükümet olması demek. Artık bakan teklif ediyor, diğer hükümet üyeleri el kaldırıyor, askerler uygun bulmasa da terfi kararları alınıyor. TSK’nin geleceğinde Maliye Bakanı Damat’ın oyu önemli, 40 yıl asker üniforması giymiş orgeneralin görüşü önemsiz halegeldi. Askerler ne düşünürse düşünsün, ordunun teamülleri ne olursa olsun, hükümet kendi istediği orduyu kuruyor.

‘Bankamatik memurunu seçtiler’

Durumu sorduğum eski Askeri Hâkim Ahmet Zeki Üçok, ordunun kritik isimlerinin tasfiyesini “TSK’nin ihtiyaçları ile hükümetin kendilerini güvendehissettirecek kişilerin örtüşmediğinin göstergesi. Hükümet kendini güvende hissetme tercihini üstün kıldı” sözleriyle değerlendiriyor.
Gelinen noktayı da şu çarpıcı örnekle anlatıyor:
“2 yıldır kadro kuruluş yönergesi olmadığı için herhangi bir faaliyette bulunamayan, adeta bankamatik memuru gibi çalışan bir albayın; Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda FETÖ ile mücadeleyi neredeyse tek başına sırtlayan ve askeri yargıyı FETÖ üyelerinden temizleyen bir başka albayın yerine terfi ettirilmesini de aynı refleksin neticesi olarak değerlendiriyorum.”

Üçok, YAŞ’taki terfilerde askeri hiçe sayan düzenlemeyi doğru bulmadığı gibi yeni bir model öneriyor:
“YAŞ’ın bu yapısı mutlaka değiştirilmelidir. YAŞ’taki asker üye sayısı en az 5 ve üzeri olmalıdır ki ‘üçte iki oranı’nın içerisinde yer alabilsinler. Buçözüm, askerler ve hükümet üyeleri arasında uzlaşmayı sağlayacaktır.”
Açık ki bugünkü terfi düzeni “Milli Ordu” yerine “Hükümet’in Ordusu” algısını resmen yerleştiriyor. Genelkurmay çatı iddianamesi ek klasörlerinde, haksız olmadığımızı gösteren ilginç bir belgeyi gazeteci Müyesser Yıldız ortaya çıkarmıştı. Genelkurmay Personel Başkanlığı’nın YAŞ çalışmaları arasındaki “bilgi notu dosyası”nda “çeşitli kaynaklar”ın amiral ve generallerle ilgili tespitleri not edilmişti. Bir asker için “Reis düşmanı” yazarken, bir başkası için“terfi etmeli, hükümet yanlısı, eşi türbanlı” ifadeleri yer alıyordu.

Okullarda çocuklara Balkanlar’ın kaybedilişini “ordunun siyasallaşması” ile açıklıyoruz. Sonra neredeyse binlerce yıla dayanan ordu geleneğini bir kararnameyle bozarak hükümetleştiriyoruz. İktidara kurban ettiğimiz TSK’nin geleceği konusunda, askere “sana sormadık” diyoruz. Umut edelim, bu dönemin muhasebesine de bir başka hezimet sebep olmasın. Her “şerh” çok güzel olmadı ama belki de her “şerh”te bir hayır vardı…

TSK DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : “BU ORDUYU TUĞGENERALLE DE İDARE EDERİM” DERSENİZ !…


MÜYESSER YILDIZ : “BU ORDUYU TUĞGENERALLE DE İDARE EDERİM” DERSENİZ !. .

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Geçen Aralık’ta TSK Karargâhı ile 2’nci Ordu Komutanı Orgeneral İsmail Metin Temel arasında yaşanan anlaşmazlığın ardından Temel’in görevden alınmasıyla bu Ordu Komutanlığı boşaldı. 2. Ordu Komutanlığı’na 8 aydır 7’inci Kolordu Komutanı Korgeneral Sinan Yayla vekalet ediyor. 1 Ağustos’ta yapılan YAŞ toplantısında da 3’üncü Ordu Komutanı İsmail Serdar Savaş ile Ege Ordusu Komutanı Abdullah Recep’in görev sürelerini tamamlayıp kadrosuzluk nedeniyle emekli edilmesiyle Orgeneralsiz kalan Ordumuzun sayısı 3’e çıktı.

Gerek Doğu gerek Suriye gerekse Ege ve Akdeniz’de kritik gelişmelerin yaşandığı bir süreçte birbirinden önemli olan bu Ordu Komutanlıklarına YAŞ kararlarıyla eş zamanlı atama yapılması beklenirdi. Olmadı. Yeni görevlendirmelerin geçtiğimiz Cuma günü açıklanacağı beklentisi de gerçekleşmedi.

Sıkıntı olduğu açık. Zira adı üzerinde buralar Ordu ve Orgeneral atanması gerekiyor. Ancak şu anda tek bir Orgeneral var İsmail Metin Temel. 15 Temmuz’da darbecilerle mücadelesi aylarca konuşulmuş ardından “Afrin kahramanı” ilân edilmişken Genelkurmay’da pasif bir göreve çekilen bu isim 3’üncü Ordu veya Ege Ordusu Komutanlığı’na atanır mı pek ihtimal verilmiyor. Geriye görev süresi 1 yıl uzatılan 2 korgeneral ile bu YAŞ’ta Korgeneralliğe terfi ettirilen tek isim olan İrfan Özsert kalıyor. Bu da demektir ki; En azından 2 ordunun başına Korgeneral getirilmesi ihtimali yüksek.

-Ege Ordusu Niye Hedefte?-

Bu yazıda Ege Ordu Komutanlığı’nın üzerinde durmak istiyorum.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan 1 yıl sonra kurulan bu Ordumuzun en büyük özelliği NATO’ya bağlı olmayan tek ordumuz olmasıdır.

Ege Ordusu’nun ilk komutanı 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yapılan seçimlerde Turgut Özal’ın karşısına Milliyetçi Demokrasi Partisi Genel Başkanı olarak çıkan Turgut Sunalp ikinci komutanı da Kenan Evren’di.

Sonrasında Çetin Doğan Hurşit Tolon Işık Koşaner Şükrü Sarıışık Necdet Özel Hayri Kıvrıkoğlu Nusret Taşdeler Abdullah Atay Galip Mendi gibi birçok önemli isim Ege Ordusu Komutanlığı yaptı.

Çetin Doğan Hurşit Tolon Şükrü Sarışık ve Nusret Taşdeler’in kumpas davalarda tutuklanıp hapis yattığını keza Balyoz kumpasında “TSK’nın Ege ve buradaki adalar ile kayacıklar üzerinden Yunanistan’la kriz çıkarma planından” söz edildiğini de biliyoruz.

Şuraya geleceğim; Emperyalistler Ege Ordusu’nu hiçbir zaman kabullenmedi Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte 90’lı yıllardan itibaren de her fırsatta lağvedilmesini istedi.

Mesela 1997’de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekli olduktan sonra Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığı döneminde Boğazlardan sorumlu Başbakanlık Başdanışmanlığına getirilen Oramiral Güven Erkaya Nisan 2002’de o zamanki Başbakanı merhum Ecevit’e “Ege Denizi’nde Barış İçin Gizli Aksiyon” başlıklı bir plan sundu. Üç ayaklı planın ikinci kısmı Ege Ordusu’yla ilgiliydi ve “Türkiye’nin bu orduyu lağvetmesinden sonra Yunanistan’ın Ege’deki adalarını silahsızlandırması ve adalar üzerindeki hava sahasını da 10 mil değil 6 mil ilân etmesi” öngörülüyordu.

Bunu inceleyen Ecevit tek yeni unsurun “Ege Ordusu’nun kaldırılması” olduğunu belirterek “İşte bu Türkiye’de yetkili resmi kurulların gündeminde yer alan bir konu değildir. Sayın Erkaya’nın kişisel düşünceleridir. Bugün devletin resmi gündeminde bu konu bulunmuyor ele alınmadı” dedi.

Plan medyada yayınlandığında Güven Erkaya’nın “Bir kopyasını da Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’na verdim. İntibaları genel olarak müsbet. Destekliyorlar” açıklamasından hareketle “Ege Ordusu’nun kaldırılmasına Genelkurmay’ın da sıcak baktığı” öne sürülünce Genelkurmay şu sert açıklamayı yaptı:

“Son günlerde bazı basın-yayın organlarında Ege Ordusu’nun kaldırılması ile ilgili olarak ‘Genelkurmay Başkanlığı’nın konuya sıcak baktığı’ yönünde haber ve yorumların yer aldığı görülmektedir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu Ege Ordusu’nun kaldırılması konusunda hiçbir kimse ile görüş alışverişinde bulunmamış ve hiçbir ortamda bu yorumları destekleyecek bir beyanı veya iması olmamıştır. Ayrıca Genelkurmay Başkanlığı’nın gündeminde Ege Ordusu’nun kaldırılması ile ilgili herhangi bir konu yer almamaktadır. Basın ve yayın organlarında Ege Ordusu hakkında yer alan haber ve yorumlar yazarların kendi düşüncelerini ve değerlendirmelerini yansıtmaktadır. ”

Bu tartışmalarla birlikte meşhur “Rogers Planı” hatırlandı. Neydi bu plan? Kenan Evren’in 12 Eylül darbesini yaptıktan kısa bir süre sonra dönemin NATO Başkomutanı General Rogers’in “Asker sözü”ne güvenerek Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesi konusunda Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıydı. İçeriği açıklanmayan Rogers Plan’ın görünürdeki amacı buydu gerçekte ise Ege Ordusu’ndan başlayarak TSK’nın tasfiyesini hedeflediği hep konuşulmuştu.

Ancak şu kesindi; Rogers Planı’nın kabul edilmesiyle Türkiye’nin yıllardır savunduğu “Önce Ege’deki sorunlar çözülsün sonra Yunanistan NATO’ya dönsün” tezi “Önce Yunanistan NATO’ya dönecek sonra Ege’deki sorunlar halledilecek” şeklinde ters-yüz olmuştu.

Ege Ordusu’nun lağvı 2003 yılından itibaren ise AB üzerinden gündeme geldi getirildi. AB’ye uyum sürecinde TSK’da gerçekleştirilecek “Örgütlenme modelinde”; “Ege Ordusu’nun kaldırılıp bu birliklerin 1’inci Ordu içinde yeniden organize edilebileceğinden” söz edilirken “Böyle bir düzenlemenin AB ve NATO açısından askeri bir gereklilik olarak gündeme gelebileceği gibi Yunanistan açısından da bir jest niteliği taşıyacağı” savunuldu vs.

-Tolon’un Uyarısı-

İşte böylesine önemli ve yaklaşık 40 yıldır hedefte olan bu Ordumuzun Komutanının da emekliye sevk edilip yerine hemen atama yapılmaması üzerine emekli Orgeneral Hurşit Tolon’la konuşma ihtiyacı duydum.

Tolon “Ege Ordusu’nun kuruluş amacı çok açık. Tevdi edilen görevler belli. Amaç görevler ve birlik sayısı değişmedikçe komutanın Orgeneral veya Korgeneral olması çok önemli değildir. Korgeneral de stratejik sevk ve idare makamıdır” dedikten sonra şöyle devam etti:

“Bu coğrafyada çevremizde bu kadar risk varken TSK komutasında büyük ölçüde indirim yapılması uygun mütalaa edilmemelidir. TSK’da hiyerarşi esastır. ‘Ben üsteğmenle tabur komutanlığı yaparım. ‘ derseniz TSK’nın omurgasıyla oynarsınız. Bu ne TSK’nın varlık sebebi ne de gelenekleri ile bağdaşır. Her rütbenin kazanımı vardır. Korgeneral ve orgenerallik rütbeleri stratejik kademelerdir. O yüzden de ‘Ben tuğgeneralle yönetirim. ‘ diyemezsiniz. ”

-Ya Karşımızdakiler “Jest” Olarak Algılarsa-

Toparlarsak; Üç endişem var.

Birincisi şu:

Bilindiği gibi “AKP-Cemaat” ortaklığı döneminde Kuvvet Komutanı olmak için Ordu Komutanlığı yapma şartı kaldırıldı.

Acaba şimdi de Ordu Komutanlığı yapmak için Orgeneral olma şartının kaldırılmasının altyapısı mı hazırlanıyor?. . Ki bunun sonu sadece Kuvvet Komutanları değil Genelkurmay Başkanı’nın da Orgeneral veya Oramiral olmasından vazgeçilmesine varabilir.

İkincisi; Türkiye’nin yönünü yeniden AB’ye çevirdiği açıklanırken acaba 2003’lerdeki gibi “AB ve NATO’nun askeri gerekliliği” uyarınca “Ege Ordusu’nun kaldırılması” da mı gündeme getirilecek?

Üçüncüsü; Bunların hepsi vehim olsa bile bundan sonra Ege Ordusu’nun Orgeneral değil Korgeneral ya da Tümgeneral veya Tuğgeneral rütbesinde temsil edilmesini ya karşımızdakiler “Türkiye’nin yeni bir jesti” sayıp yeni umutlara kapılırsa?!.

Müyesser YILDIZ

12 Ağustos 2019