GÜNDEM ANALİZİ /// Yuval Noah Harari yazdı : Koronavirüsten sonra dünya


Yuval Noah Harari yazdı : Koronavirüsten sonra dünya

2017’de çıkardığı çok satan Sapiens kitabıyla geniş kitleler tarafından tanınan İsrailli tarihçi koronavirüse ilişkin Financial Times’ta bir yazı kaleme aldı.

23.3.2020

Bu fırtına bir süre sonra geçecek ancak bugün vereceğimiz kararlar gelecekte yıllar boyunca hayatlarımızı değiştirecektir.

FIRTINA DİNDİKTEN SONRA NASIL BİR DÜNYAYA UYANACAĞIZ?

İnsanlık bugünlerde küresel bir krizle karşı karşıya. Bu kriz belki de bu neslin tanık olduğu en büyük kriz. İnsanların ve devletlerin önümüzdeki birkaç haftada vereceği kararlar uzun yıllar boyunca dünyaya yön verecektir. Bu kararlar sadece sağlık sistemlerini değil aynı zamanda ekonomiyi, siyaseti ve kültürleri de değiştirecektir. Gelinen noktada hızlı ve kararlı bir şekilde adımlar atmalıyız. Bu adımlar atılırken uzun vadeli sonuçları da mutlaka hesaba katmalıyız. Alternatifler arasında seçim yaparken yalnızca hali hazırdaki tehdidin bertaraf edilmesini değil aynı zamanda fırtına dindikten sonra nasıl bir dünyaya uyanacağımızı da düşünmeliyiz.

HER KRİZ TARİHİ SÜRECİ HIZLANDIRIR

Evet, fırtına dinecek, insanlık yok olmayacak, çoğumuz hayatta kalacağız ancak bu süreçten sonra farklı bir dünyaya uyanacağız. Kısa vadeli acil durum önlemleri hayatın değişmez bir parçası haline gelecek. Acil durumların doğası gereği her kriz doğal tarihi süreci hızlandırır. Normal şartlar altında alınması yıllar sürecek tartışmaların sonucuna bağlı olan kararlar böyle durumlarda saatler içinde yürürlüğe konulur. Henüz çok yeni ve hatta tehlikeli teknolojiler hayata geçirilir zira hiçbir şey yapmadan beklemenin oluşturacağı riskler daha büyüktür.

Koca koca ülkeler büyük ölçekli sosyal deneylerin kobay faresi haline gelir. Herkes evden çalıştığında ve sadece belirli bir mesafeden iletişim kurduğunda ne olur? Tüm okullar ve üniversiteler internet üzerinden eğitime geçerse ne olur? Normal şartlar altında devletler, şirketler ve eğitim kurumları asla bu tür deneyler yapılmasına müsaade etmezdi. Ancak şu anda normal şartlar altında değiliz. Bu kriz döneminde önümüzde yapılması gereken iki mühim seçim bulunmaktadır. İlk seçim, totaliter denetim ile vatandaş yetkilerinin arttırılması ikincisi ise ulusalcı nitelikte bir izolasyon ile küresel dayanışma arasında yapılacaktır.

50 YIL ÖNCE İSTİHBARATLAR TÜM İNSANLARI TAKİP EDEMEZDİ FAKAT ŞİMDİ DURUM TAM TERSİ

Salgının durdurulması için tüm halkların belirli kurallara uyması gerekmektedir. Bunu başarmanın iki ana yolu mevcuttur. İlk metot devletin insanları izlemesi ve kurallara uymayanları cezalandırmasıdır. Günümüzde, tarihte ilk defa teknoloji sayesinde herkesin her an takip edilmesi mümkündür. Bundan 50 yıl önce KGB 240 milyon Sovyet vatandaşının her birini 24 saat gözetlemesi ve elde edilen istihbarat nitelikli verileri işlemesi imkân dahilinde değildi. KGB hepsi insan olan ajanlar ve analizciler ile işini yürütürdü ve her vatandaşın peşine onu takip edecek bir ajan yerleştirecek hali yoktu. Bugün ise devletler etten kemikten hasıl casuslar yerine aynı anda birçok noktada bulunabilen sensörler ve güçlü algoritmaları tam da bu amaçla kullanmaktadır.

ÇİN’DE HASTALARIN TAKİP EDİLDİĞİ UYGULAMALAR GELİŞTİRİLDİ

Koronaya karşı verdikleri savaşta birçok devlet bu tür yeni izleme araçlarını çoktan devreye soktu. Bu bağlamdaki en önemli vaka Çin’dir. Çinli yetkililer, insanların akıllı telefonlarını yakından izleyerek, hali hazırda çalışan milyonlarca yüz tanıma kabiliyetine sahip kameraları kullanarak ve insanların ateşlerini ve tıbbi vaziyetlerini raporlayıp bildirmelerini zorunlu hale getirerek sadece virüs taşıyıcılarını tespit etmekle kalmayıp bu insanların hareketlerini takip edebildi ve temas ettikleri herkesi belirleyebildi. Hasta insanlara olan uzaklığınızı gösteren birçok akıllı telefon uygulaması dahi yapıldı.

İSRAİL’DE TERÖRİSTLER İÇİN KULLANILAN TAKİP TEKNOLOJİLERİ HASTALAR İÇİN KULLANILDI

Bu tür teknolojilerin kullanımı sadece doğu Asya ile sınırlı değil. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu tarafından normal şartlar altında teröristlere karşı kullanılan takip teknolojisinin Korona hastalarının tespit edilmesi için kullanılmasına izin veren bir kanunu yürürlüğe sokuldu. Mesele ile alakalı görev yapan meclis alt komitesi bu kanunun yürürlüğe girmesini engellemeye çalıştığında ise Netanyahu “olağanüstü hâl yönetmeliği” kartını oynayarak adeta zorla kanunun komisyondan geçmesini sağladı. Birileri bu durumun daha önce birçok kez yaşandığını söyleyecektir.

"TAKİP" KONUSUNDA DİKKATLİ OLMALIYIZ

Geçtiğimiz son birkaç yılda hem devletler hem de şirketler insanları takip etmek, hareketlerini izlemek ve yönlendirmek amacıyla her geçen gün daha gelişmiş teknolojiler kullanmaktadır. Ancak eğer dikkatli olmazsak bu salgın gözlem tarihinde bir dönüm noktası olarak literatüre geçecektir.

DERİ ALTI TAKİP TİRİNE BİR ANDA GEÇİŞ YAPILACAKTIR

Bunun sebebi ise daha önce bu tür sistemleri kullanmaktan kaçınan devletlerde dahi yüksek teknolojili kitle izleme-takip sistemlerinin kullanılmasının normalleşmesinin önü açılacak ve “deri üstü” takip tipinden “deri altı” takip tipine bir anda geçiş yapılacaktır. Şimdiye kadar devlet siz akıllı telefonunuzun ekranında bir bağlantıya tıkladığınızda parmağınızın sizi tam olarak nereye götürdüğü ile ilgileniyordu ancak Korona ile bu alakanın odağı değişecek. Devletin artık bilmek istediği parmağınızdan gelecek veri ile ateşinizin kaç olduğu ve o derinin altındaki kan basıncı olacaktır.

TAM OLARAK NASIL İZLENDİĞİMİZ HAKKINDA EN UFAK BİR FİKRİMİZ YOK

Takip-izleme sistemleri hakkında nasıl düşüneceğimizi belirlerken karşı karşıya kaldığımız en büyük sorunlardan birisi hiçbirimizin bugün tam olarak nasıl izlendiğimizi bilmemesi ve geleceğin neler getireceği hakkında en ufak dahi bir fikrinin olmamasıdır. İzleme sistemlerinin teknolojisi son sürat gelişmektedir. 10 yıl önce bilimkurgu olan şeyler bugün artık mazi olarak görülmektedir.

BİYOMETRİK BİLEZİK ÖRNEĞİ

Farazi olarak şu örneğe bir göz atalım; devletin vatandaşlarından 24 saat boyunca insanın ateşini ve kalp atış hızını kaydeden bir biyometrik bilezik takmasını talep ettiğini düşünün. Elde edilen verilerin devlet tarafından üretilen algoritmalar tarafından depolanıp analiz edildiğini kabul edelim. Bu algoritmalar daha sizin bile haberiniz yokken hasta olduğunuzu tespit edebilir. İlaveten nerelerde bulunduğunuzu, kimlerle görüştüğünüzü bilir. Böylelikle enfeksiyon zincirinin uzamasının önüne hızlı bir şekilde geçilebilir hatta bu zincir tamamen bitirilebilir. Bu tür bir sistem gerçekten de olası bir salgının sadece birkaç gün içinde daha yayılma safhasında iken sonlandırılması için yararlı olacaktır.

BU BİYOLOJİK TAKİBİN SONULARI NE OLABİLİR?

Kulağa çok hoş geliyor değil mi? Ancak madalyonun diğer tarafında ise bu sistemin hayata geçmesi için doğal olarak dehşet verici yeni izleme sistemlerinin meşru hale getirilmesi olacaktır. Mesela, benim CNN yerine Fox News sitesinde bir yerlere tıkladığımı bilmeniz sizin benim siyasi görüşlerim ve hatta belki karakterim hakkında bir şeyler öğrenmenizi sağlayacaktır. Ancak ben o haber sitesinde bir video açıp izlerken siz benim vücut sıcaklığımın, tansiyonumun ve kalp atış hızımın nasıl değiştiğini bilirseniz beni nelerin güldürdüğünü, nelerin ağlattığını ve nelerin çok çok sinirlendirdiğini de bilirsiniz. Sinirlenmek, sevinmek, sıkılmak ve sevmek temelde tıpkı ateş ve öksürük gibi birer biyolojik olaydan ibarettir. Öksürüğü tespit eden bir teknoloji aynı zamanda kahkahaları da tespit edebilir. Eğer şirketler ve devletler bizim biyometrik verilerimize toplu şekilde erişim sağlarlarsa bizi kendimizi bildiğimizden daha iyi tanırlar.

CAMBRIDGE ANALYTICA SKANDALI TAŞ DEVRİNDEN KALMA BİR OLAY

Böylelikle sadece bir olay karşısında nasıl hissedeceğimizi önceden bilmekle kalmayıp aynı zamanda duygularımızı yönlendirerek ister bir siyasetçi olsun ister bir ürün olsun bize istediklerini kabul ettirebilirler. Cambridge Analytica’nın seçim sürecinde verileri haksız yere çalıp kullanması biyometrik takip meselesinin yanında taş devrinden kalma bir iş kalır. 2030 yılında her vatandaşın 24 saat biyometrik bir bilezik takmak zorunda olduğu bir Kuzey Kore’yi gözünüzün önüne getirin. Şanlı liderin konuşması sırasında bileziğiniz herhangi bir sinirlenme işareti gösterirse işiniz oracıkta bitirilir.

İSRAİL ÖRNEĞİ

Bazıları biyometrik izleme sisteminin acil durumlarda kullanılmak üzere sadece geçici bir önlem olarak kullanılması ve acil durumun sona ermesinin ardından sistemin de fişinin çekilmesi fikrini ortaya atabilir. Ancak geçici önlemlerin olağanüstü hallerden, özellikle de ufukta yeni bir acil durum tehlikesi görüldüğü dönemlerde daha uzun yaşamak gibi ilginç bir özelliği vardır. Mesela benim kendi ülkem İsrail 1948 yılındaki savaş sırasında olağanüstü hâl ilan ederek basının sansürlenmesi, mülke el konulması ve puding yapılmasının kısıtlanması (şaka değil) gibi meseleleri meşru hale getirmişti. 1948’deki savaş çoktan kazanıldı ancak İsrail olağanüstü hâl ilanını hala geri çekmediği gibi o yıl alınan birçok “geçici” önlemi de hala yürürlükte tutmaktadır (olağanüstü puding kanunu 2011 yılında büyük bir merhamet örneği olarak kaldırılmıştır).

KORONA BİTİRİLSE BİLE DEVLETLER BU VERİ TAKİP SİSTEMLERİNİ KALDIRMAYI KABUL ETMEYEBİLİR

Koronalı hasta sayısı sıfıra inse dahi “veri oburu” bazı devletler farazi biyometrik izleme sistemini yürürlükten kaldırmayı ikinci bir Korona dalgası korkusu, orta Afrika’da yeni bir Ebola türünün zuhur etmesi veyahut herhangi başka bir sebeple reddedebilir. Özellikle son yıllarda mahremiyetle alakalı bir savaş verilmektedir. Korona virüsü bu savaşın gidişatını değiştirecek etken olabilir zira insanlar sağlık ile mahremiyet arasında seçim yapmak zorunda kaldığında genellikle sağlığı tercih eder.

İNSANLAR MAHREM VE GÜVENLİK ARASINDA SEÇİM YAPMAMALI

İnsanlardan sağlık ile mahremiyet arasında bir tercih yapmaya zorlanması problemin aslında köküdür zira bu “hatalı” bir seçimdir. İnsanlar aynı anda mahremiyetlerinden ödün vermeden sağlığını koruyabilecek bir vaziyette olmalıdır. Korona virüsünü durdurmak ve sağlığımızı korumak için totaliter denetim rejimlerine teslim olmayı değil sade vatandaşların elinin kuvvetlendirilmesini tercih edebiliriz. Geçtiğimiz son birkaç hafta içinde virüs salgınının kontrol altına alınmasına yönelik en başarılı örnekler Güney Kore, Tayvan ve Singapur’dan geldi. Bu ülkeler takip-izleme uygulamalarını belirli bir seviyede kullandılar ancak başarılarının arkasındaki asıl nedenler geniş kitlelere test yapılması, salgın ile alakalı verilerin şeffaf bir şekilde paylaşılması ve iyi bir şekilde bilinçlenmiş toplumun kendi isteği ile işbirliği yapması oldu.

İnsanların kendi iyiliklerine olan önlem ve uygulamalara iştirak etmesinin tek yolu merkezileştirilmiş denetim ve ağır cezalar değildir. İnsanlara bilimsel gerekçeler açıklandığında ve halk yöneticilerinin bu gerekçeleri her zaman şeffaf bir şekilde paylaşacağına inandığında yapılması gereken her neyse tepelerinde “biri bizi gözetliyor” kameralarına gerek olmadan da yapmaktadır.

Kendi iyiliğini kendi sebeplerinden ötürü düşünen ve doğru bilgiye erişimi olan bir halk her zaman hareketleri kontrol edilen cahil bir halktan daha güçlü ve etkindir.

EL YIKAMA MESELESİ

Mesela ellerin sabunla yıkanmasını ele alalım. Bu basit mesele insan hijyeni hususundaki en büyük gelişmelerden birisidir. Son derece basit bir hareket sayesinde her yıl milyonlarca hayat kurtulmaktadır. El yıkamak sanki hep hayatımızda olan bir uygulamaydı gibi düşünürüz ancak insanların ellerini sabunla yıkamasının önemini bilim adamları 19. yüzyılda keşfetmiştir. Daha önceleri doktorlar ve hemşireler bile bir ameliyattan diğerine ellerini yıkamadan başlamaktaydı. Günümüzde milyarlarca insan her gün “sabun polisinden” korktukları için değil bilimsel gerekçeleri anladıkları için ellerini sabunla yıkamaktadır. Benim ellerimi yıkama sebebim virüs ve bakteri diye adlandırılan canlıların varlığından haberdar olmam ve bu küçücük organizmaların hastalıklara neden olduğunu ve sabunun onları vücudumdan uzaklaştırdığını biliyor olmamdır.

Ancak bu seviyede bir işbirliği ve uygulamaya güven tesis edilebilmesi için güven şarttır. İnsanlar bilime, yetkililere ve medyaya güvenebilmelidir. Geçtiğimiz son birkaç yılda sorumsuz siyasetçiler kasti bir biçimde bilime, kamu yetkililerine ve medyaya olan güvene zarar verdi. Aynı siyasetçiler bu sefer de halka gerekeni yapacağı noktasında güvenmedikleri için otoriter yönetim tarzına geçiş yapılması için fırsat kollamaktadır.

Normal şartlar altında yıllar süren çabalar neticesinde zedelenen güven duygusu bir gecede tamir edilemez. Ancak şu anda yaşadıklarımız normal şartlar değildir. Kriz zamanlarında fikirler de hızlı değişebilir. Kardeşlerinizle yıllarca bir konu hakkında birbirinize muhalif düşünceler nedeniyle tartışmalar yapabilirsiniz ancak olağanüstü bir durum hasıl olduğunda aniden sanki gizli bir güven ve birlik havuzu keşfetmişçesine birbirinizin yardımına koşarsınız. Bir takip-izleme rejimi tesis etmek yerine insanların bilime, kamu yetkililerine ve medyaya olan güvenini tazelemek için çok geç kalınmış sayılmaz. Kesinlikle yeni teknolojilerden faydalanmalıyız ancak bu teknolojiler vatandaşların elini güçlendirmelidir. Şahsen vücut sıcaklığımın ve tansiyonumun izlenmesinden ben gocunmam ancak bu veriler mutlak kudrette bir devletin tesisi için kullanılmamalıdır. Bunun yerine verilerimiz kişisel kararlar alırken daha fazla bilgiye dayalı bir seçim yapmamız ve devletin verdiği kararların hesabını tam olarak vermesine yönelik çabalar için kullanılmalıdır.

TAKİP SİSTEMLERİ KİŞİLERİ İZLEME FIRSATI SUNARKEN, KİŞİLER DE DEVLETLERİ İZLEYEBİLİR

Kendi tıbbi vaziyetimi 24 saat gözetleyebilseydim sadece diğer insanlar için bir risk haline gelip gelmediğimi değil aynı zamanda hangi davranışlarımın sağlığıma iyi geldiğini de öğrenebilirdim. Aynı şekilde eğer Korona virüsünün yayılması ile alakalı güvenilir istatistiklere erişim ve inceleme fırsatım olsa devletin bana yalan söyleyip söylemediğini ve salgınla mücadele için doğru adımları atıp atmadığını takip etme fırsatım olurdu. Şu unutulmamalıdır ki, söz konusu takip-izleme teknolojileri sayesinde devletler kişileri izleme fırsatı bulurken bunun tam tersi yani kişileri devletleri izlemesi de mümkündür.

Bu yüzden Korona salgını çok büyük bir vatandaşlık imtihanıdır. Önümüzdeki günlerde her birimiz bilimsel verilere ve sağlık sistemi uzmanlarına yerli yersiz konuşan komplo teorilerinden ve sadece kendi çıkarını düşünen siyasetçilerden daha fazla güvenmeyi tercih etmelidir. Doğru seçimi yapamadığımız takdirde, sağlığımızın korumanın tek yolunun bu olduğunu düşünerek en kıymetli özgürlüklerimizden kendi rızamızla vazgeçtiğimiz günler yakındır.

KÜRESEL BİR PLAN GEREKİYOR

Yazının başında da bahsettiğimiz üzere insanlığın yapması gereken ikinci seçim ulusalcı izolasyon ile küresel dayanışma arasındadır. Bizatihi salgın ve beraberinde getirdiği mali kriz küresel meselelerdir. Dolayısıyla her iki mesele de yalnızca küresel çapta bir işbirliği sayesinde aşılabilir niteliktedir.

İlk olarak yapmamız gereken küresel seviyede bilgi paylaşımını sağlamaktır. İnsan ırkının virüslere karşı en büyük avantajı bu bilgi paylaşımıdır. Çin’deki bir Korona virüsü ile ABD’deki bir Korona virüsü insanları daha etkin bir biçimde hasta edebilmek için ellerindeki notları paylaşamaz. Ancak Çin, Korona virüsü ve nasıl alt edileceğine dair Amerika’ya çok önemli dersler aktarabilir. Milanlı bir İtalyan doktorun sabah keşfettiği bir bilgi akşamleyin Tahran’da hayat kurtarabilir. İngiliz hükümeti nasıl bir politika izlemesi gerektiğine dair şüpheye düştüğünde yaklaşık bir ay önce kendisiyle aynı durumda olan Güney Kore’den tavsiyeler alabilir. Ancak bütün bunların gerçekleşmesi için küresel bir işbirliği ve güven ortamına ihtiyaç vardır.

Ülkeler ellerindeki bilgileri paylaşmaya, büyüklük taslamadan yardım kabul etmeye ve kendilerine verilen verilere ve çıkarılan derslere güvenmeye açık olmalıdır. Gerekli tıbbi ekipmanların özellikle de test kitleri ve solunum cihazlarının üretimi ve dağıtılması için küresel çapta çaba gösterilmelidir. Her ülkenin eline geçen her bir ekipmanı düşüncesizce biriktirmesi yerine koordineli şekilde gösterilecek küresel çaba sayesinde hayat kurtaracak özellikteki ekipman üretimi büyük ölçüde hızlandırılabilir. İlaveten bu ekipmanlar daha adil bir şekilde dağıtılabilir. Tıpkı savaş zamanında devletlerin anahtar sanayi alanlarını millileştirmesi gibi Korona virüsüne karşı insan tarafından yürütülen bu savaş hayati öneme sahip üretim hatlarının “insanlaştırılmasını” zorunlu hale getirebilir. Az sayıda vaka görülen zengin bir ülke, çok sayıda vakanın görüldüğü fakir bir ülkeye elindeki kıymetli tıbbi ekipmanı göndermeye ve gelecekte kendi sınırları içinde vaka sayısında artış olması ve yardıma ihtiyaç duyması halinde diğer ülkelerin kendisine aynı şekilde mukabele edeceğine güvenmeye açık olmalıdır.

SAĞLIK ÇALIŞANLARININ AYNI HAVIZDA TPARLANMASI

Benzer şekilde sağlık çalışanlarının da aynı havuzda toplanmasına yönelik küresel bir çaba da gündeme gelebilir. Diğer ülkelere nazaran virüsten daha az etkilenen ülkelerin tasarrufundaki personel, ağır darbe almış yerlere gönderilerek oradakilerin zor zamanlarında yanında olunmalı ve hastalığın yaygın olduğu yerlerden son derece değerli tecrübe edinilmelidir. Gelecekte salgının odak noktalarının değişmesi halinde de yardım bu sefer de yeni noktalara yönlendirilmelidir.

Mali sahadaki küresel işbirliği de en az tıbbi işbirliği kadar hayatidir. Mali sistemin ve tedarik zincirlerinin son derece küresel nitelikte olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ülkelerin diğerlerini boş verip sadece kendilerini kurtarmak için harekete geçmesi halinde ortaya çıkacak sonuç kaos ve krizin daha da derinleşmesi olacaktır. Küresel bir hareket planına ihtiyacımız var ve bu ihtiyaç gelinen noktada son derece ivedi hale gelmiştir.

SEYAHAT YASAKLARI

Atılması gereken bir diğer adımda seyahat hususunda küresel bir anlaşmaya varılmasıdır. Tüm uluslararası seyahati aylarca durdurmak çok büyük zorlukları beraberinde getirmesinin yanı sıra Korona virüsüne karşı yapılan savaşa da sekte vuracaktır. Ülkeler, bilim adamları, doktorlar, gazeteciler, siyasetçiler ve işadamları gibi en azından hayati önem arz eden kişilerin sınırlardan rahatça geçmesini sağlamak amacıyla işbirliği içinde olmalıdır. Bunu yapmanın yollarından birisi, yolcuların kendi ülkelerinde seyahat etmeden önce gerekli kontrollerden geçmesi üzerine kurulu küresel bir anlaşma olabilir. Eğer sadece dikkatlice kontrol edilip herhangi bir soruna rastlanmayan insanların uçağa binmesine izin verildiğinden emin olunursa ülkeler bu yolcuların kendi sınırları içinde seyahat etmesi hususunda daha esnek olacaktır.

Ancak ne yazık ki şu anda devletlerin hiçbiri bu bahsedilenleri yapmamaktadır. Uluslararası kamuoyunun üyelerinin hepsi adeta aynı anda felce uğradı. Odada yapılması gerekenleri söyleyecek bir kişi bile yok. Küresel liderlerin haftalar önce olağanüstü toplanıp bir ortak acil durum hareket planı üzerinde mutabık kalmış olması lazım gelirdi. G7 ülkeleri liderleri daha bu hafta içinde video konferans üzerinden görüşebildi ve bu görüşmeden herhangi bir karar veya plan çıkmadı.

Yakın geçmişteki küresel krizlerde (2008 mali krizi ve 2014 Ebola salgını) küresel liderlik rolünü ABD üstlenmişti. Ancak bugünkü hükümet liderlik görevini bıraktı ve Amerika’nın “harikalığının” insanlığın geleceğinden daha önemli bir mesele olarak gördüğünü açık ve net bir şekilde ortaya koydu.

Bu hükümet en sıkı müttefiklerini dahi yalnız bıraktı. AB ülkelerinden gelen tüm seyahatleri durdurma kararı alındığında birlik ile böylesine ağır bir önlemin alınmasına dair fikir alışverişinde bulunmak bir yana AB’ye önceden haber verme zahmetine dahi girilmedi. Yeni Covid-19 aşısının telif haklarını satın alıp tekel oluşturmak için bir Alman ilaç şirketine bir milyar dolar teklif edildiği iddiaları Almanları son derece kızdırdı. Şu anki hükümet yarın yolundan dönüp küresel bir hareket planı oluştursa dahi asla sorumluluk üstlenmeyen, hatasını kabul etmeyen, yapılan her iyi şeyi kendisine mal edip her kötü şey için başkalarını suçlayan bir liderin peşinden gidecek kişi sayısı çok az olacaktır.

ABD tarafından ortada bırakılan boşluk diğer ülkeler tarafından doldurulmadığı takdirde devam eden salgının önüne geçilmesinin zorlaşması bir yana bu durumun meydana getireceği prestij kaybı uzun yıllar boyunca uluslararası ilişkileri zehirlemeye de devam edecektir. Bununla birlikte, her krizin bir fırsat olduğu da unutulmamalıdır. Bu salgının, insanlığın, küresel birliğe sahip olunmamasının meydana getirdiği derin tehlikelerin farkına varması için bir vesile olacağını ummalıyız.

İnsanlığın bir seçim yapması gerekmektedir. Bölünmüşlük yoluna mı gireceğiz yoksa küresel birlik yoluna mı adapte olacağız? Bölünmüşlüğü seçtiğimiz takdirde sadece krizin uzamasına neden olmakla kalmayacak aynı zamanda gelecekte daha da kötü felaketlerin önünü açmış olacağız. Küresel birliği seçersek bu yalnızca Korona virüsüne karşı değil aynı zamanda 21. yüzyılda insanlığa musallat olacak gelecekteki tüm salgın ve krizlere karşı da bir zafer kazanılmış olacaktır.

* Yazının tamamı Mepa News tarafından Türkçe’ye tercüme edildi ve Timeturk için kullanılırken ara başlıklar eklendi.

GÜNDEM ANALİZİ /// Ömer Özkaya : Küresel konsolidasyon


Ömer Özkaya : ​Küresel konsolidasyon

17 Mart, 2020

Henüz dehşeti ve boyutları tam anlamıyla kavranamamış küresel bir felaket olan koronavirüs, devletlerin ve insanların yapamadığı tüm konsolidasyonları yapmaya başlamış görünmektedir. Sayısız komplo teorisi ile gerçek kimliği örtülerek tanınmaz hale getirilse de olağanüstü sonuçları zaten kimlik ibraz etmesini gerektirmeyecek kadar ağırdır.

Küresel çapta tüm insanlar için biraz durup düşünme ve “ne yapıyoruz biz?" sorusunu sordurma fırsatı oluşturması, koronavirüsü "nimet"e dönüştürebilirdi. Ne yazık ki bu olağanüstü fırsat ta kaçırılmak üzeredir.

İnsanlığın; sürekli zıvanadan çıktığı tüm tarih boyunca, bireysel, toplumsal ve devletsel muhasebelerden kaçındığı ve kaçınacağı, evrensel bir gerçekliktir. Bu bağlamda bireylerin, şirketlerin ve devletlerin kendi tüm defolarını, kasıtlı düşünce, davranış ve yıkımlarını, dramatik ve trajik koronavirüs örtüsüyle kamufle edebilme olanağı bulmuş olmaları da küresel fırsatçılık zihniyetinin dışavurumu olarak belirmektedir.

Tam bir kıyamet sahnesini andıran market alışverişlerindeki çılgınlık ve histeri, insanlık dairesine zaman zaman giren "insan"ın gerçekten muhasebe yapamayacak denli sürekli panik halinde olduğunu, yürekleri sızlatan müthiş bir trajedi olarak yüzlerimize vurmaktadır.

Ne yazık ki bu tabloyu görmekten çok uzağız. Marketten bir tuvalet kağıdı paketini fazladan kapmayı, yüzlerce dünya savaşı kazanmış gibi anlatan bireylerin çocuklarının ne tür bir insanlık, ahlâk ve erdem vizyonuna sahip olabileceklerini öngörmek çok kolay olsa gerek.

Bu noktada “gemisini kurtaran kaptan” aforizmasını önemle not etmek gerekmektedir.

Kahramanlarını utandırmayı ve “kahramanlık eşittir, enayilik” denklemini her zaman kurdurtmayı başarmış Âdemoğlu, şüphesiz yaşanan trajedinin failidir.

Dövüşmeye mecbur bırakılmış ve galip gelenin yaşama şansı (olanağı değil) bulma olasılığı üzerine kurulmuş toplumsal ve uluslararası ilişkiler ağı, evrensel açmazları da algılamayı zorunlu kılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında da “gemisini kurtaran kaptan” aforizması, tüm küresel vahşet ve dehşetleri "normal" karşılayan "insan"a dönüştürüyor Âdemoğlu’nu.

Koronavirüsün yıkıcılığı ve dehşeti "insanların" şu ana kadar ürettiği yıkımların ve dehşetlerin yanında çok da komiktir. Her ne kadar düşünülenin bin misli ve hatta milyon misli sonuçlara yol açacak olsa da koronavirüsün yıkıcılığının, "insan" zihnindeki yıkıcılığın yanında sembolik kaldığını görmek daha da acıdır.

Tüm bireylere, şirketlere, toplumlara devletlere zarar verdiği kadar konsolidasyon sağlama olanağı ile yarar da sağlama potansiyeli, koronavirüsün yıkıcılığını daha da katlayacaktır.

Nietzsche’yi çıldırtan "insan"lığın, bizzat onu yaratan tarafından da iyi bilindiğini unutmamak gerekir.

Ezoterik çevrelerde Tanrı’ya en yoğun imanın Yahudilerde olduğu bu nedenle de en ciddi ve önemli ateistlerin de Yahudiler arasından çıktığı ifade edilir. Çünkü çok güçlü imana sahip bireyin Tanrı’nın "kayıtsızlığı" karşısında onu yok sayması da an meselesidir. Bunun için İslam, tevekkül ve sınav kavramları ile aşırı imandan ateizme kayılabilecek alanı epey daraltmıştır. Bununla beraber Allah veya Tanrı olgusunun arızalı algılanışı, insanı da sürekli arızalı hale getirmektedir.

Koronavirüsün, bu arızalı insana, bir defa daha çok yoğun bir şekilde mercek tutma olanağı vermesini de yine sonsuz nimetlerden biri olarak görmek akıllıca olacaktır.

Yine ezoterik okullarda "insan" gerçeğini ve beynini anlatmak ve algılatmak için kullanılan yöntemler, geniş kitlelerin bu iki gerçeği bilmediği olgusunu sürekli teyit eder. “Olmak ya da olmamak” aforizması, yani “bir” ve “sıfır” rakamıyla ifade edilen gerçeğin ezoterik karşılığı, insanın beyinli fakat akılsız bir varlık olduğu olgusuna vurgu yapar. Koronavirüsün bir kez daha teyit ettiği evrensel gerçek, budur.

"Tanrı dünyada yapacağı işler için insanların ellerini ve beyinlerini kullanır. Fakat bu, kullanılan insanları ve organları kutsal yapmaz" diyen ezoterik kuralı anımsamadan geçmemek elzemdir.

Koronavirüsün bireysel, toplumsal ve küresel vicdan olgusunu tahkim etmesi en önemli kazanım olacaktır.

GÜNDEM ANALİZİ /// GÜLSE BİRSEL : GELECEKTE DE….


GÜLSE BİRSEL : GELECEKTE DE….

GELECEKTE de bugün olduğu gibi para değil meyve sebze yiyeceğiz.

Gelecekte de o meyveler sebzeler raflardan değil ağaçlardan toplanacak.

Gelecekte de balları gıda endüstrisi değil arılar yapacak.

Gelecekte de sütü nükleer santrallardan değil ineklerden sağacağız.

Gelecekte de yumurtayı inşaat sektörü değil tavuklar yapacak.

Gelecekte de çocuklarımıza beton harcı değil muhallebi inşaat demiri değil pirzola yedirmek isteyeceğiz.

Gelecekte de deniz kenarında pet şişeleri değil; kalamarları karidesleri pişirip yiyeceğiz.

Gelecekte de suyu AVM’lerin yürüyen merdivenlerinden değil derelerden içeceğiz.

Gelecekte de çocuklarımızın eline yesinler diye altın külçesi değil ekmek vereceğiz.

Gelecekte de ekmeğe petrol değil zeytin ezmesi süreceğiz.

Gelecekte de balıkları sitelerin havuzlarından değil temiz denizlerden tutacağız.

Gelecekte de havayı klimalar değil ağaçlar temizleyecek.

Gelecekte de doğayı meteoroloji değil; ormanlar denizler dereler dengeleyecek.

Dengelemezse gelecekte denizlerde oh oh diye diye yüzmek yerine selde boğulacaksınız.

Dengelemezse gelecekte tatlı bir meltemle serinlemek yerine bir hortumda kaybolacaksınız.

Dengelemezse bugün yağmurlu günlerde aradığınız güneş sizi ailenizle birlikte yakıp kavuracak.

Dengelemezse sıcak güneşli günlerde bazen özlediğiniz tatlı yağmurlar büyüyüp evinizi köyünüzü alıp götürecek.

Dengelemezse gelecekte şimdi yarısını yiyip kalanını attığınız bir tek elma için birbirinizle boğaz boğaza geleceksiniz.

Dengelemezse gelecekte ne yiyecek bir lokma ne yaşanabilecek iklim ne bir ot dikecek toprak bulabileceksiniz.

Gelecekte de bir gram oksijen bir yudum su yani 1 saniyelik yaşam için bu dünyaya bu doğaya muhtaçsınız.

“Aman bu çevreciler ya bunlar da orman diye tutturdu amaçları başka efendim memleket gelişmesin mi yenisi dikilir” filan diyenler; orman yakan ve o yangınların içinde sıkışıp kalmasını dilediğim terör örgütleri; çevreyi zerre kadar takmayan yakıp yıkan dereleri denizleri toprakları ağaçları doğadaki hayvanları ekosistemi göz göre göre duman eden aç kalmalarını dilediğim açgözlü şirketler ve onları destekleyenler…

Sizin için tekrar yukarıdakileri hatırlattım.

Gelecekte de bugün olduğu gibi en büyük servet beton değil beyin olacak.

Ve yukarıdakileri anlayacak kadar beyniniz yoksa zaten gelecek filan da olmayacak.

LİNK : https://www.yurtgazetesi.com.tr/politika/gulse-birsel-den-sert-ifadeler-acgozlu-sirketler-ve-onlari-h137899.html

GÜNDEM ANALİZİ /// Osman DİYADİN : Bütün Türkler bir gün ansızın delirecektir !!!!..


Osman DİYADİN : Bütün Türkler bir gün ansızın delirecektir !!!!..

İstiyorlar ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölgesindeki gelişmelere kayıtsız ve sessiz kalsın, sınırında terör devletinin kurulmasına izin versin!..

E-POSTA : o.diyadin

Yüreğimiz yanıyor…

Böyle bir ortamda birileri siyasi emelleri uğruna hain saldırıyı kullanarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hayasızca suçlayıp sorguluyor…

Evet Erdoğan hatalı(!)

VİCDANLI olması…

İNSAN olması…

NAMUSLU olması…

ZALİM olmaması…

BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN demeyip o yılanın asıl hedefinin Türkiye olduğunu ve yarın Türkiye’yi sokacağını görüp önlem alması!

İşte Erdoğan bunun için hatalı!

“Suriye’de ne işimiz var?” diyenlerin bölgemizde bir terör devleti kurulmaya çalışıldığını, o terör devletinin kuzey ayağını bölgemize taşıma noktasında Akdeniz’e açılmak zorunda olunduğu için İdlib üzerinden büyük bir oyun oynandığını, bununla birlikte ‘Büyük İsrail Projesi’nin taşlarının örüleceğini görmemeleri gaflet ve delalettir…

Erbakan Hoca’nın 1992’de yaptığı efsane konuşmasında “Eğer bir gün mesele Suriye olursa, bilin ki hedef Türkiye’dir” sözlerini bir hatırlayın..

(Hatırlamayanlar youtoube’dan açsın izlesin)

Tayyip Erdoğan bu büyük oyunu bozan adamdır!

Mesele budur!

Erdoğan’ın yıllar önce kendisine “BOP’un eş başkanı” elbisesi dikmeye çalışanlara karşı o elbiseyi yırtıp atması oyunun bozup dik durmasıdır..

***

Sevgili dostlar…

Biz bugün Suriye’ye girmezsek yarın Suriye (PKK, YPG) Türkiye’ye girecektir ki, Türkiye’nin ,Tayyip Erdoğan’ın bütün hamlesi yarını görüp bunun önüne geçmek içindir…

Biz devlet olarak ne kadar vicdanlı olmaya çalışsak da, karşımızdaki güçlerin kendi çıkarları için her defasında samimiyetsiz, kalleş, hain, iki yüzlü olduğunu gören bir Türkiye gerçeği artık vardır…

Kuşkusuz acı bedeller ödüyoruz…

Rejim güçleri yapmış, yapmamış ne önemi var!

Katil Esed’in bu hain saldırıyı bütün varlığını borçlu olduğu Rusya’ya, Putin’e rağmen gerçekleştirme şansı olabilir mi?

Aptal mıyız?

Türkiye’ nin üzerine oynanan büyük oyunu görüp, güçlü bir aktör olması karşısında şaşkın olanlara dikkat edin sözde Türkiye seviciliği yaparken ‘Bu sorunlar Erdoğan yüzünden Türkiye’nin başına geliyor‘ gelerek algı operasyonu ile Türk milletini etkilemeye çalışıyor…

Çünkü Tayyip Erdoğan’ı güçsüz hale getirmeden,devirmeden Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirme şanslarının olduğunu her kumpas girişimlerinde gördüler!..

Esed’in ABD RT Nevs kanalına yaptığı son açıklamasında olayı saptırıp Erdoğan’ı sultanlık hayali ile suçlayarak “Erdoğan kendini yeni Osmanlı sultanı sanıyor. Bölgeyi denetleme hevesinde.” şeklindeki sözlerini bu noktada iyi okumak gerek…

İstiyorlar ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölgesindeki gelişmelere kayıtsız ve sessiz kalsın, sınırında terör devletinin kurulmasına izin versin!..

Evet Tayyip Erdoğan; ABD’nin, Rus’un, İngiliz’in, Fransız’ın var olduğu bölgede, savaş için değil barış için ve kendi ülkesinin bekası için vardır..

Ve bunun için bölgedeki gelişmeleri denetlemektedir..

O nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakkını hukukunu koruyup kollayan bir Cumhurbaşkanını karşılarında görmelerini hazmedemiyorlar!

Bütün mesele inanın bu!

Bunun adı sultanlık ise sultanlık, liderlik ise liderlik, başkomutanlık ise başkomutanlık, Cumhurbaşkanlığı ise Cumhurbaşkanlığıdır!

Başımızın üzerinde yeri var!..

***

Şöyle tarihe bir bakın ne zaman bu millet, bu devlet başını kaldırmış, gücünü dünyaya göstermeye başlamışsa, her zaman ‘Otur oturduğun yerde, yoksa!..’ diyerek küresel tehdit ve bölgedeki işbirlikçileri karşısına dikilmişler..

Ne yazık ki buna içerideki işbirlikçileri de eklenmiş!

Öyle bir hainlik ki bu…

Hala Esed ile iş tutanları…

Hala Esed ile görüşelim diye her gün nara atanları…

Ve hala 34 kahramanımızın şehit edilmesinin katili olan Esed için tek kelime tepki göstermeyenleri bu güzelim ülke topraklarında yaşıyoruz!

Bir düşünün…

Suriye Rejiminin, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı propaganda aracı olarak CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun videolarını kullanması çok enteresan!

Bu millet artık herkesi iyi tanıyor…

Şehit cenazesinde izledik…

Bir şehit yakını cenaze töreninde Kemal Bey ile yan yana durmamak için Emniyet Müdürünün ısrarlarına rağmen önce araya mesafe koyuyor ona bile dayanamayınca yerini değiştiriyor!..

Neden?

***

Ya bu ülkede çalışan Rus Haber Ajansı Sputnik’in yaptığı…

“Çalınan İl: Suriye’nin Bir Köşesi, 80 Yıl Önce Neden Fransa Tarafından Türkiye’ye Verildi?” başlıklı haber yapıp, Hatay’ın Türkiye’ye katılışı ve gerçekleştirilen referandumla ilgili yanlı iddiaları ortaya koyma cesaretlerine bir bakın..

Gözaltına alınmışlar..

Tabi ki bir bedeli olacak…

Dünyanın hiçbir ülkesinde bunun adı basın özgürlüğü olamaz..

Ayrıca Sputnik çalışanları Türk’müş?

Vallahi yabancı medya kuruluşlarında çalışan herkes, bir gün mutlaka böyle bir yol ayrımına geleceğini bilmeli!

Kaldı ki bir kısmı zaten potansiyel satılık oldukları için o adreslerde olsa gerek!

Peki Sputnik’in başında kim var!

1915’te Türkiye’den tehcir edilen bir Ermeni ailenin kızı!

Yani anlayacağınız hiçbir şey tesadüf değil!

Adamlar Hatay’a bile ‘çalınmış eyalet’ derken kuş beyinliler de ‘İdlip’te ne işimiz var’ diyor.

En acısı ne biliyor musunuz?

Savaşan bir orduya moral bozgunu yapmak, orduyla millet arasında fitne fesat çıkartmak amacıyla açıklama yapan bazı emekli subayları bilerek veya bilmeyerek düşman adına psikolojik harp yürüten ajan gibiler..

Her biri hainlere yalanlarla, abartılarla malzeme vererek suç işliyor!..

Peki böyle dönemler için TC Anayasası ne diyor?

Okuyalım mı: ***

İçişleri Bakan Danışmanı Mazhar Yıldırımhan’ın önemli bir paylaşımı vardı..

Diyor ki;

Önemli bir paylaşımı vardı…

Diyordu ki;

‘Türkiye PKK ve Fetö terör örgütlerinin hem sahadaki militanları ile hem de siyasi ayakları ile mücadele ediyordu. Şimdi de Esedin suriyedeki militanlarını ezerken ülke içinde de el muhaberatın siyasi ayakları ile mücadele etmek durumunda. El muhaberat ne de çok ayak bulmuş!..’

Aynen öyle..

Bütün bunları üst üste koyun neler yaşandığını anlarsınız!

CHP’ nin TBMM’de kapalı (Gizli) oturum isteme meselesini unutmayalım!

Kime bilgi verilecek?

Daha dün ‘ESED ile görüşmeye hazırız.. ESED’e yalvaracaklar’ diyenlere mi? 34 şehidimiz için kaleme alınan bildiriye imza atmayan HDP’ ye mi? PKK’ nın, PYD’nin, Öcalan’ın, Esed’in siyasi kanadı gibi çalışanlara mı?

Kalsın kardeşim!..

***

Bakın…

Türk vatanına sevdalıların bir yemini vardır…

Bilen bilir!

Denir ki;

Varlığına, birliğine ve yücelerin en yücesi olduğuna inandığımız, ol deyince olduran ve gönüllerimizi iman nuruyla dolduran:

Allah’a, vatana, millete, bayrağa, Kur’an’a ve silaha yemin olsun!

Şehitlerim, gazilerim emin olsun!

Türk gençliği olarak;

Komünizme, kapitalizme, faşizme, Siyonizm’e ve her türlü emperyalizme karşı mücadelemiz, son nefes, son nefer, son damla kana kadardır!

Unutmayalım ki…

Zafer, asIa mahvoIdukIarını zannedenIer tarafından kazanıIamaz!

***

Ve…

Suriyeli mültecileri ülkemizden kovup katil Esed rejimine teslim etmeyi seçim vaadine koyan alçaklar var ya!

Şimdi çok üzülmüşler, tepki gösteriyorlar kapıların açılıp Suriyelilerin gidişine…

Çok ALÇAKSINIZ çok!

34 askerimiz şehit olunca ‘Atamız bir asker için Menemen’i yakıyordu’ diye ortalığa düşen de onlar. Sonra kalleşçe şehit edilen(bölgede barış için bulunan) 34 askerimiz uğruna tüm Suriye sahasını yakmaya başlayınca ‘Savaşa hayır’ öyle mi?

Çok ALÇAKSINIZ çok!..

***

Türk Milleti için tarihe not düşülmüş düşmanlarına yönelik anlamlı bir söz vardır…

Denir ki;

“Bütün Türkler bir gün ansızın delirecektir!

O zaman Tanrı Türk’ü değil, sizi korusun!”

İşte 34 şehidimizin ardından bugün o günleri (Türklerin delirdiği günleri) yaşıyoruz!..

Türkler için artık sınır yok. Sınır sadece zihinlerde!..

‘Bahar Kalkanı ‘ zulme kalkan, umudun ise habercisi oldu...

Ellerimiz semaya kalktı…

İmam-ı Rabbani (ks) der ki;

"İki ordu vardır:

Biri gaza ordusu, Diğeri de dua ordusu.

Ve bu savaşlar, bu iki ordunun ittifakı ile kazanılır."

İşte o iki ordu;

Malazgirt’te, Çanakkale’de, Dumlupınar’da olduğu gibi yine birleşti!..

Anlayacağınız;

Türkler yine delirdi!..

GÜNDEM ANALİZİ /// ARSLAN BULUT : TÜRKİYE NEDEN TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜ ???


ARSLAN BULUT : TÜRKİYE NEDEN TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜ ???

Mehmetçikler, Türkiye’yi yönetenlerin yanlış kararları sonucu uçmağa vardı. Artık ne desek boş ama yine de gerçekleri hatırlatalım.

İdlib’de, son hava saldırısından önce Suriye ordusunun topçu ateşi sonunda beş Türk askerinin şehit düşmesi üzerine ABD için strateji üreten kuruluşlardan Washington İnstitute’ye 2018 yılı başında çok ayrıntılı bir Suriye raporu hazırlayan Fransız akademisyen Fabrice Balanche’nin İdlib krizi hakkında yaptığı çalışmayı da tekrar tekrar gündeme getirmiştim.

Balanche, İdlib raporunun sonunda, "Moskova, Tahran ve Şam’ın bu bölgedeki El Kaide’yi ortadan kaldırma girişimi, askeri açıdan başarılı olabilir ve Türkiye destekli güçleri imha edebilir ama Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilere ciddi zararlar verir. Bu sebeple İdlib savaşında, Suriye veya Rus kuvvetlerinin, Türk gözlemci noktalarını hedef alması, ABD’nin Ankara ile yakınlaşması için bir fırsat teşkil edebilir." demişti.

Adam neredeyse koordinat vererek, İdlib’de neler olacağını rapor olarak yazmıştı…

Biz de 2019 yılı Ağustos ayında "Ankara, İdlib’deki apsenin deşilmesi sırasında cerahatin Türkiye’nin yüzüne sıçramaması için çalışmalıydı. Türkiye, kendi başına belâ olacak bir örgüte bu kadar ılımlı yaklaşmamalıydı. Sivillerin korunması için de teröristlerin İdlib’den tasfiye edilmesi gerekirdi. Türkiye’yi yönetenlerin bu tutumu, ileride daha büyük sorunlara yol açacaktır." diye uyarmıştık!

***

Türkiye, milli devlet aklı ile yönetilse, tek bir uçak uçuramadığı bölgede kara harekâtına girişir miydi? Böyle bir harekatın Türk askerini ölüme göndermek olduğunu komutanlar neden gündeme getirmedi? Mehmetçik göz göre göre tuzağa düşürülmüş olmadı mı?

Biz defalarca "HTŞ’yi koruma çabası, Türkiye’nin başına bela olacak" diye uyarmadık mı? Son olarak, 11 Şubat’ta "Türkiye, Suriye politikasını acilen gözden geçirmelidir. Bu olayların sebebi, Mehmetçiğin teröristlerle Suriye ordusu arasına sokulmasıdır. Askeri gözlem noktaları uygulaması yanlıştır. Derhal son verilmesi gereken bu uygulamayla göz göre göre Türk askerinin hayatı hiçe sayılmıştır." demedik mi?

***

Saldırıdan sonra ABD’den gelen açıklamalar da Türkiye’yi uyandırmaya yetmiyor!

ABD’nin NATO Büyükelçisi Kay Bailey Hutchison, Türk askerlerine yönelik hava saldırısından sonra, "Türklerin, kimin güvenilir ortak olduğunu; kimin güvenilir olmadığını görmesi gerekir. Umarım Cumhurbaşkanı Erdoğan bizim onların geçmişte ve gelecekte ortakları olduğumuzu görür… S-400’ten vazgeçmeleri gerekiyor" dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı "NATO müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız" diye açıklama yaptı.

NATO’nun olağanüstü toplantısından sonra açıklama yapan Genel Sekreter Jens Stoltenberg de "NATO Türkiye’nin yanındadır. Hava savunması dahil Türkiye’ye destek veriyoruz" dedi.

Hava savunması için nasıl bir destek verecekler? Şimdi destek verseler bile bu tutum, Türkiye’yi Suriye batağında Rusya ile çatışmaya girmesi için teşvik etmek anlamına gelmiyor mu?

Türkiye, Rusya ile savaşa girecek olsaydı Boğazlar’ı kapatır, iki Rus firkateyninin geçişine izin vermezdi. Asıl maksat, NATO ordularını Türkiye’ye yerleştirmek olabilir!

***

Türk birliğine yönelik hava saldırısından itibaren, Twitter, Facebook ve Youtube’un engellenmesi, iyi bir algı oluşturmadı. İlk açıklamaların Hatay valisi tarafından yapılması da çok üzücü… İdlib operasyonunu Hatay valisi mi yönetti?

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalması için akılla yönetilmesi gerekir. Türkiye’de bir devlet aklı var ama, Amerikan aklının etkisine girmiş bulunuyor. Buna bir de ideolojik aklı ekleyin…

Yanlış emirleri uygulamaktansa istifa etmek Türkiye’yi daha büyük badirelere sürüklemekten koruyabilirdi. Meselâ Necip Torumtay olsa hava üstünlüğü sağlamadan kara harekâtı yapar mıydı?

Şimdi sorgulamamız gereken şudur: Türkiye göz göre göre neden tuzağa düşürüldü?

GÜNDEM ANALİZİ /// SELCAN TAŞÇI HAMŞİOĞLU : BUNLARA RAĞMEN KURULDU… BUNLARA RAĞMEN KORUNACAK !!!!!


SELCAN TAŞÇI HAMŞİOĞLU : BUNLARA RAĞMEN KURULDU… BUNLARA RAĞMEN KORUNACAK !!!!!

Soruyorsunuz ya şimdi:

– Baştan sona silme hakaret aşağılama tehdit ve şantaj olan bir mektuba neden Yarabbi şükür denildi?

– Suriye’nin kuzeyine yaptığımız harekat terör örgütünü bitirmek üzere idiyse neden terör örgütünü "özgürleştirecek" bir şekilde neticelendi? Şehitlerimiz hangi gizli pazarlıklara feda edildi?

– Rusya’yla kapalı kapılar arkasında konuştuklarımız kapının önünde ilan ettiklerimizden ibaret mi?

"O zaman" da Damat Ferit İngilizlerle yaptığı gizli anlaşmada İngilizlere "Mustafa Kemal bize de size de karşı ya bizim bir ordu göndermemize izin verin ya da siz bir askeri kuvvet göndererek stratejik noktaları işgal edin" demişti.

Bir "kararname"yle Kuva-yı İnzibatiye’yi kurduğunu ilan etmişti. O kararnamenin birinci maddesi:

– Kuva-yı İnzibatiye’nin asıl görevi Kuvayı Milliye adı altında eşkıyalığı meslek edinen kötü adamların yakalanması ve bastırılmasıdır!

***

Bir Osmaniye Kaymakamı vardı; Mesut Fani… "400 yıldır altında yaşadığımız bayrak denilen o kırmızı paçavradan ne fayda gördünüz? Bugün muazzam bir devletin (Fransa) şanlı bayrağı üzerimizde dalgalanıyor. Bari bundan istifade ederek mesut yaşayalım" diyebilmişti; "bez parçası"cı takımın aynısı değil mi!

***

Sindiremiyorsunuz tabii;

"Devlet"in en tepesinde el bebek gül bebek "bakılan" gazeteci sıfatlıların dilinde bir gün "katil devlet" oluyor bir gün "seri katil" Türkiye Cumhuriyeti. Cumhuriyet Türkiyesi’ne kast eden terör örgütlerinin ise "güçlendirilmesi" beklentileri.

"O zaman" da "İstiklal Harbi"nin "Vatan ve millet menfaatına aykırı bir savaş" olduğunu savunuyordu gazete manşetleri! Çoğunluk "Bizim için yapılacak tek şey bir devletin siyasi beraberliğidir o devlet de İngiltere’den başkası olamaz. Olamaz! Olamaz. " Diyenlerin elindeydi.

Çarşaf çarşaf "Milliyetçilik demek çetecilik demektir. Soygunculuk ve yağmacılık demektir. Milliyetçilerin amacı milleti soymak aç bırakmak ve tamamen öldürmektir" diye yazanlara göre "medeniyetin temsilcileri"ydi ülkenin işgalcileri.

Misak-ı Milli’yle bile dalga geçildi:

– Bereketi bol olsun başımıza bir milli daha çıktı geceler bir milli daha doğurdu. Millet anamız yine varlığını gösterdi ortaya bir yavru daha attı: Misak-ı Milli. Aman Allah’ım! Söylenmesi ne güç ne çirkin ne gayri milli…"

Sindirilecek gibi mi!

***

Birer korkak böcek gibi kaçıp saklandıkları sığındıkları ülkelerden Türkiye aleyhine atıp tutanlara sinir oluyorsunuz ya;

"O zaman" da Türk ordusunda albaylığa kadar yükselmiş ama cebinden "drahmi"ler fışkıran Yunanlılar tarafından Savaştepe’de Türk’e karşı görevlendirilip Türk taarruzu başlayınca Selanik’e kaçanlar vardı. Kaçtıkları ülkelerden Türk’e Yunan İngiliz Fransız propagandası yapıyorlardı.

***

Hani şimdi öz yurdunuzda garip hissediyorsunuz ya siz kendinizi…

Bakın Yüzbaşı Selahattin Bey "o zaman"ın İstanbul’unu nasıl anlatmıştı:

"Bağımsızlık peşinde koşan Arap Kürt Rum temsilcileri İstanbul’a doluşmuşlardı. Bir evin kapısında ‘Trabzon Rum İmparatorluğu Temsilciliği’ bir başka kapıda ‘Pontus Cumhuriyeti’ bir başkasında ‘Kürt Krallığı’ biraz ötede ‘Klikya Ermenileri Temsilciliği’ güzel bir konağın girişinde ‘Arnavutlar ‘Birliği’ gibi levhalara ve uydurma bayraklara rastlanıyordu… İstanbul’da aranıp bulunamayan yalnız Türklük’tü. Payitaht tam bir uluslararası kent niteliğine girmişti. Bu şehirde en hakir en zavallı olanlar Türklerdi. Türklerde ne hayat yeteceği kalmıştı ne şeref… Türk de Türklüğünü bir günah gibi saklayarak kenara çekilmişti…"

***

Kızarmayanlar adına sizin yüzünüz kızardı değil mi Putin sehpanın üzerinden "o harita"yı kaldırttığında…

"O zaman" da bir Türk’ün haritası istenmiyordu "masada"; "Anadolu’da Türk’ten başka her azınlığa devlet kurma hakkı tanınmalıdır"da buluşmuş gibiydi bütün milletler dünyada!

***

Yokmuş gibi davranınca yok olmuyor… Önce ailesi sonra "Mehmet"imizi evlat bilen koca bir milletin yüreğinde kolay kolay kapanmayacak bir yara haline geldi kendine "Türk" diyenlerin o lanetli gecede köprüde bir gariban Türk askerini linç edişi…

Böylesi bir gözü dönmüşlüğün tek emsali Menemen sanırsınız değil mi?

"O zaman" da Bolu’da vücudunu delik deşik ederek boğazına ip bağlayarak sokaklara sürükleye sürükleye katletmişlerdi 32. Kafkas Piyade Alayı’ndan Abdülkadir’i…

***

Ezanını Cumhuriyete borçlu olan camilerimiz Atatürk’süz Cumhuriyet’siz hutbeler geçidi…

İtirazım yok ağır tabii.

Ve fakat…

"O zaman" da "din" sözüm ona "Yunanlıların dinsizleri terbiye etmek için Cenab-ı hak tarafından gönderildiğini" "camilerin Yunanlılar sayesinde dolduğunu söyleyebilen ahmakların" "Venizelos hazretlerinin sağlığı için dua eden haysiyetsizlerin" "işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan alçaklar"ın "büyük bir devlete karşı gelmenin küfür olduğunu savunan cahiller"in elinde oyuncak edilmemiş miydi?

***

Atatürk silah arkadaşları ve öyle ülkenin toplumun halkın tamamı filan değil bir avuç Türk bütün bunlara rağmen kurdu Cumhuriyeti.

Cumhurbaşkanı haklı:

"Millet ve devlet olarak varlığımızı ve geleceğimizi korumak amacıyla yine tarihi bir mücadelenin içindeyiz…"

Ve biz "bir avuç Türk" bugün de bütün bunlara rağmen koruyacağız kutlu emanetimizi!

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bunlara-ragmen-kuruldu-bunlara-ragmen-korunacak-53719yy.htm

GÜNDEM ANALİZİ /// FEHİM TAŞTEKİN : KAÇAK SAVAŞTAN KAÇIRILAN CENAZELERE


FEHİM TAŞTEKİN : KAÇAK SAVAŞTAN KAÇIRILAN CENAZELERE

E-POSTA : ftastekin

24 Şubat 2020

“Birkaç” ve “tane”… İstismar siyaseti en usta olduğu bir alanda bile inceliğini yitiriyor. Üstelik Erdoğan ifadesinin devamında Libya’da uluslararası hukuk karşısında Türkiye’yi suçlu durumuna sokacak başka bir gerçeği de artık izlemiyor: “Suriye Milli Ordusu’ndan ekiplerimizle beraber oradayız. ”

Siyasetin çağrısı “Bir tek insanımız ölmesin” değil aksine “Şehitler tepesi inşallah boş kalmayacak. ”

ÖLÜM VAAT EDEN BİR STRATEJİ.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bunu tekrarlaması Libya ve Suriye’de kararlılığın daha doğrusu gözü kararmışlığın bir ifadesi. Fakat gelen cenazelerin halktaki karşılığından tam emin olamadılar ki Libya’daki kayıpları sessizce gömüyorlar. Halktan kaçırma ölen subayın devre arkadaşlarının feveranıyla ortaya çıkıyor. Bunun üzerine gelen itiraf da fecaat arz ediyor: “Birkaç tane şehidimiz var. ”

“Birkaç” ve “tane”… İstismar siyaseti en usta olduğu bir alanda bile inceliğini yitiriyor. (Libya Ulusal Ordusu’nun iddiasına göre kaybedilen asker sayısı 16. Ve 100 kadar da Suriyeli milis. )

Üstelik Erdoğan ifadesinin devamında Libya’da uluslararası hukuk karşısında Türkiye’yi suçlu durumuna sokacak başka bir gerçeği de artık izlemiyor:

“SURİYE MİLLİ ORDUSU’NDAN EKİPLERİMİZLE BERABER ORADAYIZ. ”

Birkaç asker ölürse iler tutar tarafı kalmamış Suriye ve Libya siyaseti tutunacak bir gerekçe bulur içeride iktidara imanı pörsümeye başlayan kitleler güdülenir muhalif sesler susturulur karşı tarafta Rusya geri ittirilir beri tarafta NATO’nun desteği alınır! Duygusuzca! Ve de ahmakça!

***

İdlib iktidarda domino sendromu uyandırmışa benziyor. Burada oyunu kaybederse savaşa yaptığı yatırımın semerelerini toplayamadan perde inecek. İdlib kavgasını Libya ve Doğu Akdeniz’deki hesaplarla bağlantılı hale getirmeleri toptan çöküş korkusunu gösteriyor. İdlib kayıp algısında ‘gulyabani’ ‘gölge’ etkisi yaratıyor.

Ankara gazetecilerine sufle veren saray erbabı İdlib’de aklını yitiren siyaseti şuraya bağlamış:

“İdlib’de atacağımız bir geri adım Libya başta olmak üzere diğer alanlarda da geri adım atacağımız anlamını doğurur; Suriye sahasındaki diğer alanlarda rejim için talepte bulunma kolaylığını yaratır. ”

Suriye’de başarı şansı olmayan bir gidişata son vermek yerine bataklığı Libya’da başka bir yanlışla büyüten Erdoğan İdlib’i kendisi için bir Pirus Savaşı’na dönüştürüyor.

Tüm dünyaya ilan ettiği net bir takvim var: “1 Mart’a kadar Suriye ordusu 12 Türk askeri gözlem noktasının gerisine çekilmezse Türkiye zor kullanacak. ”

TAKVİMDE 5 YAPRAK KALMIŞ.

Bu ihtarın hayata geçirilmesi sahadaki yeni tablo bu tabloyu oluşturan Suriye Rusya ve İran’ın kararlı tutum ve Türkiye’nin müttefiklerinden gelen ikircikli yaklaşım dikkate alındığında tam teşekküllü bir savaşı gerektiriyor. Erdoğan da sonunda İdlib’de olup bitenin adını ‘savaş’ olarak koydu. Fakat en azından hava sahasının Türk uçaklarına açık olmadığı bir savaşın hedefe götürmeyeceği bunda ısrar etmenin çok fazla kayıp anlamına geleceği aşikâr. “Rusya bir kenarı çekilsin de ben bir savaşayım” diyen bir mantıkla gidiyorlar. Suriye ordusu 15 yerde Türk askerini kuşatma altında bırakacak şekilde M-5 otoyolunu açınca Türkiye de geçen hafta Suriye Ulusal Ordusu Ulusal Özgürlük Cephesi ve Heyet Tahrir el Şam gibi ortaklarıyla bir püskürtme hamlesine kalkıştı. Önceki iki saldırıdan farklı olarak bu kez Türk askerine nokta atışıyla yanıt veren Rusya oldu. Çatışmanın boyut değiştireceğine dair bir mesajdı.

***

Bu minvalde bir tırmanışın çok kötü yerlere gideceği bir kez daha görüldü. O yüzden masada harita pazarlığı için tüm kanallar zorlanıyor. Erdoğan Almanya ve Fransa liderlerinin dahliyle yapılması öngörülen dörtlü zirveyle Rus lider Vladimir Putin’in bileğini azcık bükecek bir ağırlık kazanmak istiyor. Erdoğan zirvenin 5 Mart’a İstanbul’da olacağını söyledi ama Kremlin “Müzakereler sürüyor” diyor. Birkaç hamleye rağmen sahada durumu tersine çeviremeyen Erdoğan 6 Mart’ta Astana ortaklarıyla yapacağı toplantıya elini güçlendirerek gitmeyi umuyor. O zamana kadar fiili haritanın nereye ‘mim’ atacağını da bilmiyoruz.

Bu süreçte karşılıklı olarak demiri biraz soğutma ihtiyacı sahaya da yansımıyor değil. Suriye ordusu Türkiye’nin Afrin’in altından İdlib kent merkezine inecek şekilde oluşturduğu bariyeri zorlamak yerine operasyonu İdlib’in güneydoğusuna kaydırdı. Böylece M-5’in ardından M-4 otoyolunun açılmasını öngören orijinal plana dönüldü. Malum bu yolların açılması Türkiye’nin Soçi Mutabakatı ile verdiği taahhütlerin başında geliyor.

Müzakere öne çıkarken de Türkiye’nin pozisyonunu tahkim etme arayışı sürüyor. ABD’den istenilen Patriot bataryaları gelirse bunların Hatay’a yerleştirilebileceği Rusya ve Suriye uçaklarının bu şekilde engelleneceği Rusya’nın karşılık vermesi halinde Montrö Sözleşmesi’nin 20 ve 21’inci maddelerini işletilip Rus gemilerinin boğazlardan geçirilmeyeceği Türkiye hava sahasının Rus uçaklarına kapatılacağı gibi senaryolar iştahla servis ediliyor. Hayatta dayak yememiş adamın kıyamet senaryoları. Elbette her bir adımın Rusya tarafında karşılığı var. Yokmuş gibi davranmaları işlerine geliyor. Gerçek uygulanabilir giriş ve çıkış için yol haritaları olan iyi düşünülmüş bir stratejiden söz edilemez. Bunun olmadığı beyanatlara çarpıcı şekilde yansıyor. Mesela Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar Suriye hava sahasını kontrol eden Rusya’nın çıkaracağı zorlukların nasıl aşılacağı sorusuna tuhaf bir naiflikle “Rusya’nın bu konuda karışmaması ile aşılır” yanıtını veriyor. Yani bir savaş çıkmayacaksa bu ancak Rusların inayeti sayesinde olacak!

Ruslar sanki bu savaşı yürüten ana aktör değil! “Türk Akımı’nda ortak olduk Akkuyu Nükleer Santrali’ni Ruslara verdik NATO’ya nanik yapıp S-400 aldık bunların hiç mi hatırı yok” der gibiler. Bunların hatırı domateste bile geçmiyor!

Yani Akar Suriye hava sahasını kullanıp Suriye ordusunu vurmak için Rusya’ya “Sistemi kapat” ricasında bulunuyor. “Müsaade edersen seni Suriye’de yenilgiye uğratacağım!”

Buna yanıt Şam’dan veriliyor. Genelkurmay Başkanlığı Suriye hava sahasına girecek her hangi bir yabancı cismin vurulacağını açıklıyor. Bu Rusya ile konuşulmadan yapılacak bir açıklama değil.

***

Savaş borusu ötüp dursa da “1 Mart’a kadar rejim çekilmezse gereğini yapacağız” ihtarından her halükarda geriye düşüş var. Saray’ın İletişim Başkanlığı’na göre Erdoğan 21 Şubat’ta telefonda Putin’e “Rejimin dizginlenmesi şart” dedi. Ne ala! Rusya’yı kim dizginleyecek?

Kremlin’e göre ise görüşmede Putin terör tehdidinin bertaraf edilmesinin önemine Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne vurgu yaptı. Maalesef üç vurgunun da muhatabı Türkiye. Üçü de Erdoğan’ın Astana bildirilerinde altına imza attığı şey. Erdoğan Afrin El Bab Cerablus Azez Ras’ul Ayn ve Tel Ebyad gibi geri kalan parçalarda kontrolü koruyup Suriye’ye dayatmalarda bulunabilmek için El Kaide ve türevlerinin üslendiği İdlib’deki statükonun korunmasını çare olarak görüyor. Burayı bir ön cephe olarak kurguluyor. Bunun için de Soçi Mutabakatı’na metinden kopuk anlamlar yüklüyor.

Ne var ki harita iki ayda çok dramatik bir şekilde değişti ve Suriye ordusunu Suriye’nin kentlerinden geriye itmek mevcut güç dengeleriyle mümkün gözükmüyor.

Ruslar en kötü senaryoyu bertaraf etme adına yeni bir haritayla Türkiye’yi sınırlandırmaktan yana. Bunu Adana Anlaşması’na dayandırılan 5 kilometrelik güvenlik alanını genişleterek yapmayı öneriyorlar. Rus kaynaklara göre önerilen haritanın derinliği 15 kilometreyi bulabilir. Sığınmacılar için bu alanda geçici barınma imkanı olabilir. Ankara’nın tenezzül etmediği bir harita. Görünüşte hiç esnemiyor. Ancak “İşte Halep işte arşın” misali sahadaki çıkmaz karşısında Türk askerinin şu anda bulunduğu 20-35 kilometre derinliğinde yeni bir hattın pazarlığını yapıyor olabilir. Hava sahasının kullanılamadığı ama sınırdan obüs toplarının etkili olabildiği bir menzil. Başka bir senaryo; Erdoğan’ın İdlib’de kalan bölgede kontrolün Türk ordusuna geçeceği bir statü için bastırdığı yönünde. Bu Afrin’de olanın İdlib’de tekrar edilmesi anlamına geliyor. Moskova’nın yol haritası bu seçeneğe de kapalı.

Her ne ise üzerinde uzlaşılacak şu ya da bu haritanın geçici olacağını peşinen kabullenmeleri gerekiyor. Rus ruletini Türk tabancasıyla oynamanın Türkiye’yi getirdiği çıkmaz bu. Türkiye’nin kalan son itibarını da bahse yatırdılar. Bir tarafta kumar diğer tarafta kaçırılan cenazeler. Bu yönde ısrar çöküş sahnesinin tekrar tekrar çekilmesi anlamına geliyor.

Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak Son Çağrı Yeni Ufuk Tercüman Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git Diren Kal” “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.