GÜNDEM ANALİZİ /// MÜYESSER YILDIZ : Erdoğan’ın Bir Gençlik Hayali De Buydu


Erdoğan’ın Bir Gençlik Hayali De Buydu

E-POSTA : konuk_yazar

01 Ağustos 2020

Müyesser Yıldız, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, G4 Blok

Bir önceki yazımda Lozan’ın yıldönümünde ve Ayasofya’da kılınan Cuma namazında yaşananları değerlendirirken, AKP eski milletvekili Mehmet Metiner’in Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi isimli kitabından, geçmişte Erdoğan’ın Atatürk ve Lozan hakkında neler düşündüğünü anlattım. Ama bir yandan da Metiner’i yine hedefe oturturlar diye endişelendim.

Neyse ki Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Cuma hutbesinde isim vermeden Atatürk’ü “lanetlemesi”, üstüne hilafet çağrıları yapılması ve de Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın harf devrimine yönelik eleştirileri üzerine Metiner’in yaptığı paylaşımı okuyunca rahatladım. Metiner, yaşananlara şöyle tepki göstermiş:

“Bir yandan Atatürk’e saldırılar… Bir yandan alfabe tartışmaları… Bir yandan hilafet çağrıları… Uyanık olalım. Bunların hiç birisi tesadüf değil. Yeni bir fitnenin ve iç kışkırtmanın ayak sesleridir bunlar. 28 Şubat öncesini hatırlayın. Bu oyuna asla gelmemeliyiz.Meraklıları için işte açık açık söylüyorum: Ben ne hilafetçiyim ne de saltanatçı. Ben milletin değerlerine bağlı hür ve eşit vatandaşları olan demokratik bir cumhuriyetten yanayım. Her türlü fanatizme karşıyım. Biz hep birlikte Türkiye’yiz. Farklılığımız zenginliğimizdir.”

Günlerdir Türkiye’yi karıştıran bu olayların müsebbipleri belli. Ali Erbaş, Erdoğan’dan habersiz hutbede o sözleri sarf edebilir mi? Diğeri Erdoğan’ın oğlu. Hilafeti isteyenler de iktidarı destekleyen bir grup. O yüzden Metiner’in 28 Şubat benzetmesini anlayamadığımı belirtip bu gelişmelerle doğrudan ilgili Erdoğan’ın yeni “bombası” olan, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme tartışmalarına geleyim.

Sözleşmeyi imzalayan AKP iktidarı, Meclis’te tam kadro oy veren AKP. Dokuz sene sonra “aile yapısını bozduğunu, eşcinsel evliliklere izin verdiğini” iddia edip sözleşmeden vazgeçmeye niyetlenen de yine AKP. Oysa bizzat AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, “Türkiye’de bir grup bütün kötülüklerin anası olarak İstanbul Sözleşmesi’ni görüyor. Nafaka, eşcinsel evlilik diyor da yazmıyor bunlar bu sözleşmede. Hiç okumadan bununla alakalı bir sürü iddia ortaya koyuyor.”açıklamasını yapmadı mı?

Peki kim bu grup veya gruplar?

Geçenlerde gazeteci-yazar Murat Yetkin birisini yazdı. “Türkiye Düşünce Platformu” imiş; Mayıs’ta Erdoğan’a sözleşmenin feshi için bir rapor sunmuş. Platformda yer alanlar kadın konusundaki görüşleri malum kişiler. O yüzden raporun detaylarına girecek değilim.

Kaldı ki daha üç gün önce Erdoğan’a yakın isimlerden AKP İstanbul Milletvekili Hamdi Çamlı özetle şunları söyledi:

“Kadın erkek eşit değildir, eşitlik koca bir tantanadır. Allah nasıl şirk kabul etmezse, insan da kabul etmez. Kadın ve erkeği eşitliğe zorlayanlar en büyük kötülüğü yapanlardır. Onların fıtratına, yani yaradılışlarına müdahale etmemek gerekir.”

Herkes görüyor, anlıyor; mesele İstanbul Sözleşmesi değil. Bu adımla miras hukuku değişikliğinden çocuk evliliklerine, belki de çok eşliliğe giden bir yolun kapısı aralanacak.

Hatta hatta daha ötesi!..

Daha ötesi ne mi? Yeniden Mehmet Metiner’in kitabına başvurup geçmişte Erdoğan’ın demokrasi, laiklik ve de kadın hakkında ne düşündüğünü hatırlatayım. Metiner şunları anlatıyor:

“İlk gençlik yıllarında demokrasiyi tıpkı bu satırların yazarı gibi ‘küfür rejimi’ olarak kabul eden Erdoğan, bu rejimi yüzde elli birin yüzde kırk dokuz ve üzerindeki tahakkümü olarak görüyor, yerden yere vurmayı sürdürüyordu. Laikliği ise ‘din düşmanlüğü’ ve ‘dinsizlik’ biçiminde eleştiren bir siyasi argümanı dillendiriyordu. Erdoğan’ın demokrasiyi ve laikliği içselleştirmesi hayli zaman aldı, ama sonunda o çizgiye gelip oturdu işte. Bugün geldiği noktada samimi olduğuna inanıyorum.”

Kadın İffetinin Ölçüsü

Olanlar ortada. O yüzden “acaba” demekle yetinerek, “kadın” başlığına geçip yeniden Metiner’e kulak verelim:

“Bizim anlayışımıza göre kadın, ayakları altına cennetin serildiği kutsal bir varlıktı. Ya bir anaydı, ya bir eş veya bir bacıydı, mecbur olmadıkça çalışmamalıydı. O, eşine ve çocuklarına bakmakla yükümlüydü. Kadını iş yerinde başka erkekler arasında çalışan bir varlık olarak düşünemezdik bile. Böyle bir çalışma düzenini İslam dışı bulurduk. Dışarıda başı açık dolaşan kadın, iffeti ve namusu tartışmalı bir kadındı. Bu hafif tabiriyle günahkar bir kadındı, ‘fitne unsuru’ydu.”

Kadının Siyasetteki Sınırı

Kısa bir süre önce Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in, “AKP iktidarına kadar kadının adı yoktu.” sözü epey tartışıldı ya, peki AKP iktidarına kadar Erdoğan’a göre kadının siyasetteki adı ne olmalıydı?

İşte Metiner’in yazdıkları:

“1980’li yıllar… Tayyip Erdoğan, RP İstanbul İl Başkanı. Genç, inançlı ve hırslı bir politikacı. Politika onun için bir araç elbet. ‘İslami devlet’e giden yolda parti çalışması sadece sevap kazandıran bir uğraş. Referansı bütünüyle İslam olan Erdoğan, günah olduğu için kadın eli sıkmıyor… Kadınların siyasal çalışmalarda erkeklerle bir arada bulunmalarını günah sayıyor.”

Dahası var; “Kadınların seçme hakkı olabilir, ama seçilme hakkı asla.” deyip ayak direyenlerin safında yer alıyormuş!..

Erdoğan, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi kararı için, “Gençlik hayalimizdi.” demedi mi?

Buyurun, size bir gençlik hayali daha!

Tarikatlar ve cemaatleirn de kadın hakkındaki görüşleri belli. Onlar istiyor diye İstanbul Sözleşmesi’nin feshi düşünüldüğüne göre ister misiniz bu “hayal” de hayata geçirilsin!..

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

GÜNDEM ANALİZİ : ”Haçlı Seferi Başlattık” Demedikleri Kaldı


‘‘Haçlı Seferi Başlattık’’ Demedikleri Kaldı

Müyesser Yıldız, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu G4 Blok, 17 Temmuz 2020

AB 2004’teki Annan Planı referandumunda “EVET” diyen KKTC’ye vergi ambargolarının kaldırılacağı sözünü tutmazken, “HAYIR” diyen Rum kesimini AB üyeliğine aldı.

18 Temmuz 2020

Müyesser Yıldız, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu G4 Blok, 17 Temmuz 2020

Önceki yazıda Yunanistan ve patronlarının Türkiye’yi Ege’de İzmir Körfezi’ne hapsetme adımlarından söz ettim.

Bugün de ülkemizi özellikle Kıbrıs üzerinden Antalya Körfezi’ne hapsetmeye yönelik son gelişmeleri dikkatinize sunmak istiyorum. “Antalya Körfezi’ne hapsetme” ifadesi bizatihi Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’a ait. Kalın geçen hafta Anadolu Ajansı’na şu açıklamaları yaptı:

Doğu Akdeniz’e en uzun sahili olan Türkiye’yi yok sayarak sizin Doğu Akdeniz’de bir enerji haritası oluşturmanız, bir siyasi istikrar inşa etmeniz mümkün değil… Gereksiz, pahalı ve eninde sonunda başarısızlıkla sonuçlanacak projelere yönelmek yerine Türkiye ile bu konuların konuşulması, Türkiye’nin içinde olduğu planlarla birlikte hareket edilmesi herkesin menfaatine olacaktır. Bizim yaklaşımımız baştan beri hep bu oldu ama bizi Antalya Körfezi’ne hapsetmeye çalışan girişimlere de tabii ki bizim bigane kalmamız, tepkisiz kalmamız mümkün değil.”

Yunanistan’ın ve Rum kesiminin patronlarından Avrupa Birliği, Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borell, 25 Haziran’da Türk-Yunan sınırında mesajlar verdikten sonra Rum kesimine gitti. Savunma Bakanı Savvas Angelidis’le helikoptere binip Kıbrıs’ın batısında sondaj yapan Yavuz gemimizin olduğu bölgede incelemelerde bulundu. Rum tezlerini dinledikten sonra da, “Sizin sorununuz AB’nin de sorunu. Türkiye’den sondajlarını durdurmasını isteyeceğim. Türkiye ile deniz münhasır alan sorunlarınızı çözmek için yardımcı olacağım.”dedi.

Medyamız bu olayı, “Rum provokasyonuna alet oldu” şeklinde verdi, iyi mi?

Bu arada Rum lider Anastasiadis, AB Konseyi Başkanı Charles Michel ile video konferans görüşmesi yaptı; “başka bir Libya ya da Suriye olmak istemediklerini” belirten Rum lider, Türkiye’ye sert yaptırımlar uygulanmasını talep etti.

AB Kıbrıs’ta Garantör mü Oluyor?

Borell, Rum kesimi ziyaretinden on gün kadar sonra, 06 Temmuz’da Türkiye’ye geldi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu – Borell görüşmesine geçmeden önce şunları hatırlatmam gerekir:

Kıbrıs’ta üç garantör ülke var: Türkiye, Yunanistan ve İngiltere. “Çözüm” görüşmeleri de Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılıyor.

AB 2004’teki Annan Planı referandumunda “EVET” diyen KKTC’ye vergi ambargolarının kaldırılacağı sözünü tutmazken, “HAYIR” diyen Rum kesimini AB üyeliğine aldı. Dahası, o günden beri Türkiye’nin Rum kesimini “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımasını, deniz ve havalimanlarını onlara açmasını, ayrıca Rumların NATO üyeliğine onay vermesini istiyor.

Bu haliyle de AB fiilen Rum kesiminin garantörü rolünü oynuyor. Öyle ki 2-3 yıl önce müzakere masasına oturmak istedi. Ankara önce karşı çıktı, sonra “Yan odada durabilirsiniz.” noktasına geldi.

Çavuşoğlu – Borell görüşmesine gelelim. İktidar medyasının yazdığına göre Çavuşoğlu, AB temsilcisine ağzının payını vermiş. Acaba öyle mi?

Çavuşoğlu, Rum kesiminin AB’den destek görerek şımardığını belirttikten sonra AB’yi “çözümün tarafı” olmaya çağırdı ve “AB’nin arabuluculuğuna biz de destek veririz. Kıbrıs konuları ve diğer konularda yeter ki AB dürüst bir arabulucu olsun. Üyelik dayanışması yerine tarafsız ve objektif davransın, biz AB ile çalışmaya varız.” dedi.

Bu sözler “ağzının payını vermek” değil, anca “ağzına bal vermek” olur!..

Bilinçaltı Haçlı Kusuyor

Borell Türkiye dönüşünde Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen “Akdeniz’deki İstikrar ve Güvenlik: Türkiye’nin Olumsuz Rolü” başlıklı oturuma katıldı. AB’nin Türkiye’ye karşı yeterince sert davranmadığı eleştirileri yapıldı. Bunun üzerine Borell son Ankara ziyaretinde üye ülkelerin toprak bütünlüğü ve egemenlikleri konusunda endişeler ile Türkiye’nin faaliyetleri hakkındaki mesajlarını kesin ifadelerle verdiğini söyledi.

“Üye ülkelerin toprak bütünlüğü” ifadesinden kastı, Rumların tüm Kıbrıs’ın sahibi olduğu…

“Egemenlik”ten kastı ise Yunanistan’ın Ege’de at koşturması…

Ne kadar “dürüst ve tarafsız” davrandığı, davranacağı en baştan belli değil mi?

Asıl önemlisi şu sözleri:

Bu çatı altında neredeyse savaşçı bir hava oluştu. Bir an Türkiye’ye karşı Avrupa donanmalarını harekete geçirip Türk işgaline karşı koymak için kutsal ittifak çağrısı yapan Papa 5’nci Pius’u görür gibi oldum. Haçlı seferleri tarihin başka bir dönemine ait. Bizim aradığımız çatışma değil. Yapmaya çalıştığımız her türlü çatışmadan kaçınmaya çalışmak.”

Borell 1571 İnebahtı Deniz Muharebesi’ndeki Haçlı donanması komutanına atıfla, “Avusturyalı Johann’ı arıyorsanız bana bakmayın.”da dedi.

AB yetkilisinin bilinçaltındaki örnekleri görüyor musunuz?! Irak’ı “Haçlı Savaşı” diye işgal ettiler… Libya’yı yine “Haçlı Seferi” ile kan gölüne çevirdiler. Şimdi de Kıbrıs-Ege için “Haçlı Seferleri” hazırlanıyor!..

ABD de “Sefer”e Çıktı

Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşmalardan önce ABD’de Kıbrıs konusunda önemli bir gelişme yaşandı.

Dışişleri Bakanı Pompeo, Uluslararası Askeri Eğitim ve Talim Programı (IMET) kapsamında Rumlara askeri eğitim programı başlatıp fon sağlayacaklarını duyurdu.

Pompeo, “Bu, Doğu Akdeniz’de istikrarı sağlamak için bölgedeki kilit önemdeki ortaklarımızla ilişkilerimizin geliştirilmesi çabalarımızın bir parçasıdır” açıklamasını yaptı.

ABD Kongresi geçen yıl da Rum kesimine 1987’den beri uyguladığı silah ambargosunu bitirme kararı almış, konuyla ilgili yasada Rum Yönetimi, İsrail ve Yunanistan’ın önemine vurgu yapılmış, ayrıca “Akdeniz’de, Ege’de ve Ortadoğu’da tek taraflı, uluslararası hukuku ihlal eden ve iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyen davranışlara karşıyız.” denilmişti.

Kastedilen tabii ki Türkiye idi.

ABD’nin Rum kesimiyle ilgili son adımına Ankara’dan kim, ne tepki verdi?

Tabii yine Dışişleri Sözcüsü Hami Aksoy, “İki taraf arasında dengeyi gözetmeyen adımların adada güven ortamının tesis edilmesine, Doğu Akdeniz’de barış ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olmayacağını” söyledi.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in tepkisi de, “ABD’nin attığı bu son adım çözüme değil, çözümsüzlüğe destek verecektir. Doğu Akdeniz’i istikrarsızlaştırmaya dönük adımlarda kimse fayda görmeyecek. ABD’nin bu kararı istikrar arayışlarını bozan bir adımdır. Ada’daki her iki tarafa eşit davranmayan her adım, hukuka ve hakkaniyete aykırıdır. Türkiye ve KKTC kendi çıkarlarını sonuna kadar koruyacaktır.”oldu.

NATO’dan Manidar Zamanlama

ABD’nin Rumları askeri eğitim programına almasıyla eşzamanlı NATO cephesinde de dikkat çekici bir adım atıldı.

MSB, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde 12 yıldır projesi yürütülen “Çok Uluslu Deniz Güvenliği Mükemmeliyet Merkezi Komutanlığı” kurulduğunu ve NATO’ya akredite askeri kuruluş statüsü kazandığını müjdeledi!..

Bu gelişmeyi Cumhuriyet’e değerlendiren Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Emekli Koramiral Atilla Kezek, söz konusu merkezin deniz güvenliği konusunda NATO’ya danışmanlık yaparak yön vereceğini ve Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerde caydırıcı olacağını belirtti.

Kezek bu gelişmenin “Türkiye için uluslararası sahada önemli bir kazanım” olduğunu belirtip, “Son yıllarda Doğu Akdeniz’de, Yunan-Rum ikilisinin tek taraflı oldubittilerine ses çıkarmayıp, çoğunlukla bu ikilinin yanında yer alan NATO’nun, Türkiye’de kurulan ve deniz güvenliği gibi çok önemli konuda çalışan Mükemmeliyet Merkezi’ne uluslararası askeri kuruluş statüsü vermesi, Deniz Kuvvetleri’nin sessiz sedasız imza attığı bir başarıdır” değerlendirmesini yapmış.

Kusura bakmasın, değerli dostum Atilla Kezek’in bu iyimser yaklaşımına katılamıyorum. Aksine NATO’nun bizim faaliyetlerimizi kontrol altında tutmak ve Doğu Akdeniz’deki her adımdan haberdar olmak için bu zaman ayarlı “jesti” yaptığını düşünüyorum.

Bilmem ABD, AB ve NATO’nun Ege’den sonra Kıbrıs’ta da “Haçlı Kuşatması”na giriştiğini görebiliyor muyuz?

Sözde “müttefiklerimiz” tarafını bu kadar netleştirdiğine göre “Kıbrıs’ta çözüm” masasından kalkmanın zamanı hala mı gelmedi?

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

GÜNDEM ANALİZİ /// Mehmet Bedri Gültekin : Ayasofya kararı ve dış güçler masalı


Mehmet Bedri Gültekin : Ayasofya kararı ve dış güçler masalı

23 Temmuz 2020

Yarın Cuma namazı ile birlikte Ayasofya, büyük bir propaganda eşliğinde ibadete “açılıyor”. 1950’lere ait emlak kayıtlarında “cami” olarak geçen, 1980’lerden bu yana yani neredeyse 40 yıldır resmi görevli imamın namaz kıldırdığı Ayasofya’yı, “yeniden ibadete açıyoruz” propagandasındaki garabeti bir yana bırakalım.

Ayasofya tartışmaları ile birlikte Ak Parti’nin bu kararını destekleyenlerin en çok dillendirdikleri görüş; “Atatürk, 1934 koşullarında müzeye çevirme kararını, dış politikanın bir gereği olarak almıştı. Yaşasaydı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gene cami yapacaktı. Erdoğan ise bugün dışardan gelen baskıları göğüsleyerek Ayasofya’yı cami yapıyor. Böylece bağımsız bir devlet olmanın gereği yapılıyor.”

Yani Atatürk, dış baskılara boyun eğdi, şimdi ise başımızda dış baskılara boyun eğmeyen bir liderimiz var! Burada önemli olan, sayın Erdoğan’la ilgili olarak yapılan değerlendirmeden çok Atatürk’e yapılan saldırıdır.

Dış baskılar veya kimi ülkelerin bazı önemli konularda desteklerini almak için müze kararının alındığını söyleyenler arasında, o sıralarda gündemde olan “Boğazlar meselesi”nde “Ortodoks Rusya’nın desteğini” almaktan söz edenler bile çıkabiliyor.

Bazı arkadaşlarımız ise müze kararını, yaklaşan savaş tehdidine karşılık olarak Atatürk’ün Ortodoks Balkan ülkelerinin desteğini almak istemesine bağlıyorlar.

Bütün bu görüşler, tarihi gerçeklerle taban tabana zıttır. Ve böylesine iddialar öne sürmek aynı zamanda, büyük devlet adamı ve “İstiklali tam” ilkesine hayatı boyunca titizlikle sadık kalmış olan Atatürk’e de yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Sosyalist Sovyetler Birliği

Önce şu “Ortodoks Rusya’nın desteğini almak” konusu üzerinde duralım: Lozan barış görüşmeleri sırasında Boğazlar konusu gündeme geldiği zaman iki politika karşı karşıya geldi. Sovyetler Birliği, Boğazlar üzerinde Türkiye’nin kayıtsız şartsız egemenliğini savunuyor ve Boğazların, diğer ülkelerin savaş gemilerine tamamen kapatılmasını savunuyordu.

İngiltere ise Boğazların idaresinin Türkiye’ye verilmesine karşıydı. Tabi böyle olunca savaş gemileri içinde bir kısıtlama olmayacaktı. Türkiye o günün koşullarında bir orta yolu seçti. İki önerinin ortası olan geçici bir çözümle görüşmeler sonuçlandırıldı.

Sovyetler, Batı karşısındaki bu kararlı tavırlarının bedelini, Lozan görüşmelerini yürütmekle görevli büyükelçileri, Vatslav Vorovskiy’nin bir suikastle öldürülmesi ile ödediler. Lozan görüşmelerine katılan Batılı ülkeler bu cinayeti sessizlikle geçiştirdiler.

Öte yandan din ve dini kurumlar konusunda aşırı diyebileceğimiz karşı tavırlar içinde olan bir ülkenin, Ortodokslar için önemi olan Ayasofya konusunda “hassas” olduğunu düşünmek ise bir başka cehalet konusu.

Yani Boğazlar konusunda Sovyetlerin desteğini almak için Ayasofya müze yapıldı diyenler, Stalin’in ülkesinin Boğazlar konusunda en başından itibaren, kararlı bir şekilde kontrolün Türkiye’ye bırakılmasını savunduğunu ve bu uğurda bir büyükelçilerini feda ettiği gerçeğinden bihaber konuşuyorlar.

Balkan Paktı meselesi

Balkan Paktı, 9 Şubat 1934 tarihinde Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalandı. Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararı ise 24 Kasım 1934 tarihinde yani Pakt’a ilişkin imzanın atılmasından tam 10 ay sonra.

Yunanistan Başbakanı Venizelos’un Atatürk’ü Nobel Barış ödülüne aday olarak gösterdiği mektubun tarihi ise biraz daha eski. 12 Ocak 1934.

Peki bu durumda, “Atatürk, Ortodoks Balkan ülkelerini razı etmek için Ayasofya’yı müze yaptı” iddiası nereye oturuyor?

Gerçeğe sadakat duygusunu kaybetmek olabilecek en kötü şeydir. Ayasofya’nın müzeye çevrilme kararının o günün politik gelişmeleri ile hiçbir ilgisi yoktur. Şüphesiz müze kararının uluslararası alanda politik anlamda olumlu sonuçları mutlaka olmuştur ama Atatürk söz konusu kararı bu nedenle almadı.

Üstelik Pakt’ın oluşturulmasına ilişkin görüşmeler 1933 yılında yapılmışken… Başka bir ifadeyle ilgili Balkan ülkeleri. iki yıla yakın bir çalışmayla birlikte ortak bir pakt içinde yer almaya ikna edilmişler. Her şey bitmiş, aradan yaklaşık bir yıl zaman geçmiş ve Atatürk’ün tamamen bambaşka bir gerekçeyle aldığı müze kararını, getiriyoruz ve dışardan gelen baskı – veya istek ne derseniz deyin- sonucu karar alındı diyoruz!

Tarih bilinci

Müze kararının arkasındaki neden, birinci olarak Atatürk’ün tarihe bakışı ile ilgilidir. Anadolu’nun eşsiz tarihi mirası bizim en büyük zenginliğimizdir. Genç Türkiye Cumhuriyeti bu büyük zenginliğin mirasçısı olduğunun bilincindeydi.

Yeni kurulan tekstil sanayisinin Sümer adıyla, maden sektöründeki yatırım ve fabrikaların ise Eti adı ile anılması o tarihe bakışın sonucudur.

Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ile birlikte tarihin şafağındaki ve öncesindeki mirasın üzerine eğilme, Türk Tarih Kurumu’nun oluşturulması aynı anlayışın sonucudur.

İkincisi Atatürk, Anadolu’nun bu büyük tarihi mirasının aynı zamanda bütün insanlığın ortak mirası olduğunun da bilincindeydi. Türkiye, uygarlığın beşiğidir ve dünyanın neresinde olursa olsun yaşayan bütün halkların geçmişlerinin bir yerinde Anadolu mutlaka vardır.

Dolaysıya bu büyük mirası bütün insanlığın bilgisine ve yararlanmasına sunmak aynı zamanda milletlerin kardeşliğine ve barışa yapılabilecek en büyük hizmettir. Müze kararının arkasında yatan nedenler bunlardır.

Sayın Erdoğan Danıştay’ın verdiği karar üzerine yaptığı konuşmada 1934 yılında verilen kararın “tarihe ihanet” olduğunu söyledi.

Gerçekte 1934 yılında verilen karar değil de 2020 yılında alınan yeni karar, bu toprakların 15 bin yıllık tarihine ihanet olmuştur.

İlerde Tarih, bunu böyle kaydedecektir.

GÜNDEM ANALİZİ /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!


CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!

Mahiye Morgül, 1950 Rize doğumlu, Türk eğitmen, araştırmacı-yazar.
Bir anda Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen "çoklu baro" tartışmaları üzerine kendi düşüncelerini yorumladığı yazısı’nı göndermiş.

Bu değerli eğitmen, araştırmacı yazar okurumuzun iletisini bu sütunlarda aynen yayınlıyorum:

"27-28 Haziran 2020 Üniversiteye giriş sınavı kazasız belasız yapıldı diyecektim ki, olmadı, 12 öğrencinin sınav bitmeden yarım saat önce dışarı çıkartıldığını öğrendik.
Yürekler pır pır, acaba yanlış soru var mıydı, acaba çalınmış soru var mıydı?!
Alıştırıldık, bekliyoruz.
Biz mi bekliyoruz, küresel eğitim piyasasının devleri mi bekliyor?!
Ne oldu, bu sefer sınava şike sokamadılar mı?!
Küresel efendilerin beklentisine göre, velilerin, merkezi sınavlara güveninin sarsılması gerekiyor.
YÖK kaldırılsın ve serbest sınav piyasasına geçiş için "talep bu yöndedir" diye gündem yapılabilsin diye, güvensizlik ortamının yaratılması gerekiyor.
Küresel piyasaya göre eğitim modeline geçiş, öyle pat diye olmuyor?!
Dünya Bankası’na, istediği kadar taahhüt (GATS) versin birileri?!
Sat sat, kapat kapat, demekle olmuyor, ulusal direnç noktalarına takılıyorlar.
Eğitim piyasasına geçişin gereği olarak merkezi sisteme bağlı çalışan ne varsa bir bir lağvedilmesi gerekiyor.
SPAN (geçiş şirketi) danışmanları, Ankara’da YÖK Dünya Bankası Dairesi’nde işin başındayken, 1996’da MEB Matbaası kapatıldı, soru kitapçıkları özel matbaada basılmaya geçildi, iptaller yaşandı, soru kitapçıkları birilerine sızdırıldı, vb.
Sınav skandalları, GATS görevlisi Tansu Çiller’le başladı.
"Piyasacı sisteme geçiş" için istenen güvensizlik ortamı ustaca hazırlandı.
Sınavlara güven kalmadı.
1996’dan beri güvensizlik devam ediyor.
Eğer bu yıl sınav güvenli yapıldıysa, yani yol açıcıların önü bu yıl tıkandıysa, korkarım darbe bile yaparlar yolu açmak için.
Hüseyin Çelik’i bulup ona sormalı.
O biliyor.
28 kriter hazırlamıştı 2006’da, merkezi lağvediyoruz diyememişti de "Desantralizasyona geçtik" demişti.
Eğitimi küresel piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenliyoruz diyen Ziya Selçuk da aynı kadrodan Talim Terbiye’nin başındaydı.
EĞİTİMDE EMPERYALİST PROJENİN TEMEL FELSEFESİ BUDUR!
Müfredatların içini boşalt, böl parçala, parçalarını bir daha parçala, diplomaları itibarsızlaştır, bilgiye erişimi sanallaştır, sınav ve sertifika piyasasına geç…
Yaratılan güvensizlik ortamından beklenen şudur; fakülteler kendi sınavlarını kendisi yapsın diyecekler.
Fakülte hocaları oturup giriş sınavı hazırlamaz, onu serbest piyasada kurulan soru bankaları ve sınav şirketleri yapar, bundan piyasa kazanır.
Bir fakülte hangi sınav şirketine "denklik" vermişse, adaylar orada sınava hazırlanır, orada sınava girer.
TOEFL gibi.
Eğer, İstanbul’da bir mühendislik fakültesini istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır, Ankara’da mühendislik fakültesi istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır.
Biri olmadı, diğerinin sınavına gireyim derseniz, ayrıca para ödeyeceksiniz.
Sınırsız sınav hakkı verecek, 6 ay sonra isteyen "şimdi hazırım" derse, yine sınav olabilecek, yine sınav parası verecek.
Ama gördüğünüz gibi devlet güvencesinde değildir.
Piyasa kuralıdır, bilgiye erişim gittikçe pahalılaşacak.
Soru bankasından en yüksek fiyatla soru satın almanın yolları her zaman vardır; hatırlayalım, ABD’de ünlü bir aktör oğlunu Harward’a sokarken böyle bir skandal yaşandı.
Küresel kaos rüzgarı estiriliyor, farkındasınız.
Her gün gündem değişiyor, kafalar allak bullak, çünkü mavi balinaya yutulmamız için bulanık ortam gerekiyor.
İştahlarını kabartan şey, şu 15 milyon eğitim çağındaki çocuğun velisine harcatacakları para!
İçinde doğru dürüst bilgi olmayan derslerle sistem zaten SOS veriyor, hiç anlatmayayım.
Ekmeğin içi boşaldı, yemeye devam ettik.
Kitapların içi boşaldı okutmaya devam ettik.
Reddetmeyi bilmiyoruz, sonuçlarını ne olarak göreceğimizi düşünmüyoruz; artık başımıza ne gelirse bize müstehaktır.
İşte devam eden bir mahkememiz.
Hangi veli biliyor, çocuklarını mavi balinalar yutmasın diye odatv’de mavi balinalı bir ders kitabını eleştirdiğim için editörüm Barış Terkoğlu ile birlikte bana, ticari zarara sebebiyet vermekten dava açıldığını?!
MEB tarafından onay verilmemiş böyle bir kitabı okula sokan müdüre ve öğretmene soruşturma açılmıyor ama kitabı eleştiren bana açılıyor.
Yani mavi balina mesaj veriyor; çocukları mavi balinaya karşı duranı da yutarız, diyor.
Piyasaya devredilen eğitim işte budur; çocukları dev şirketler yutmak istediğinde direnen olmasın diye etrafa korku vermeleri gerek.
Göreceğiz, hakimlere güveniyoruz.
BAROLAR TÜRLÜ TÜRLÜ OLUNCA?!
Parçalamaya "çoklu eğitim" ile başladılar.
Parçalı eğitim diyemediler "çoklu zeka" dediler.
Parçalı Baro diyemiyorlar, Çoklu Baro diyorlar.
Avukatlar, protesto ettiler.
Haklıdırlar, daha önce yapılmalıydı.
Metin Feyzioğlu’na "5544/2006 sayılı Mesleki Yeterlilik Kurumu yasası hukuk dışı yollarla meclisten geçmiştir, bu kanun sizi de yiyecek" dediğim zaman bana verdiği cevap, baronun resmi sitesindedir.
"Yasa dışı bir durum yok" diye cevap verdiler.
Şimdi barolara ben ne diyeyim?!
Şeriat hukuku kursları veren baro da açılacak.
Kaç imza yetiyorsa çok daha fazlasını bulurlar.
Bakkal dükkanı açar gibi hukuk fakültelerini bunun için açtılar.
O kurstan sertifika alanlarla şeriat mahkemesinde hakim-avukat olunacaktır.
El Ezher’den denklik anlaşmasını Abdullah Gül yaparken de susmuştunuz.
Şu anda İslam Enstitüleri’nde Şeriat Hukuku dersleri var ve hocaları oralardan geliyor, farkında değilsiniz.
Baroda onlar bu dersi verir.
Geri kalan şudur; talep varsa şeriat mahkemesi de kurulur.
İşte piyasaya göre parçalı/çoklu hukuk.
Güle güle medeni hukuk…
Parçalı eğitim geldiğinde direnmeyenler, sıra parçalı hukuka geldiğinde direnemezler.
Parçalı eğitim, parçalı sınav, parçalı hukuk…
Bu sertifika piyasasından kim kazanacak?!
Kaybeden Türk halkı oluyorsa, kazanan kim?!
Evet.
Fakültelere giriş eğer sınav şirketlerine devredilirse, bundan kim kazanır?!"

Not:

Sayın Morgül, bu yazısında bizlere "özenle bulandırılan su’daki duruluk nedir ne değildir!?" anlatmaya çalışıyor.

Bir şey değişir, her şey değişir…
Kurnazlık bir zeka çeşidi değildir.
Neticede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk kitapları yazılarak, açık artırmada satılarak inşa edilmedi.
Ülkemizde toplumsal muhalefetin ve siyasi tartışmanın yoğunlaştığı bir dönem yaşanıyor.
Kaldı ki, sorun da, sorun’la çözülmez.
Bugün’ün sorunlarını çözmek için çağ’ın ruhu’na uygun düşen stratejik akıl şart.
Kanmak istemeyeni hiçbir mantık kandıramaz ise kabahat sadece kandıran’da olmasa gerek.
Kimi zaman ne’yin söylendiği önemlidir, kimi zaman kim’in söylediği, kimi zaman da kimin neyi söylediği vb.
Neticede her masal’ın da "gökten düşen üç elma" ile bağlanan bir final’i vardır.

Kaynak: PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK?! – Cüneyt Şaşmaz

GÜNDEM ANALİZİ /// Ceyhun BALCI /// MUSTAFA NECATİ : ARKASINDAN AĞLANAN ADAM


Ceyhun BALCI /// MUSTAFA NECATİ : ARKASINDAN AĞLANAN ADAM

Peşine düşülen, uğraşılan konulara bakınca içinizin ferahlaması bile beklenebilir. 1500 yıllı Ayasofya camileştiriliyor. Daha doğrusu anıtsal tanık Ayasofya üzerinden bilek güreşi yapılıyor.

Son sorun Mustafa Necati’nin adını evinden silmek! Yerine güncel iktidarın meşrebinden birinin adını yazdırmak.

Aslında her iki durum da Türkiye’nin kapısındaki çok ciddi ve önemli sorunları gündemden düşürme amaçlı.

Tarihten birer birer silinmek istenen değerlerimizi ne kadar tanıdığımız da kuşkulu!

Mustafa Necati, Tarancı’nın deyişiyle dante gibi ortasındayken ömrünün geçti gitti bu dünyadan!

Adamakıllı tanındığında ne denli erken bir ölüm olduğu daha iyi anlaşılır!

Mustafa Necati 1894 doğumlu!

Yaşamı işgale dek İzmir’de geçmiş. Milli Mücadele’yle birlikte Anadolu’nun yolunu tutanlardan.

Milli Mücadele’de silah tutan eli Cumhuriyet kurulunca kaleme sarılmış!

Mustafa Kemal’in en güvendiği kişilerden. Buna karşılık adını duyurmak derdi içinde olmamış.

Cumhuriyet’le birlikte önce Mübadele ve İskân Bakanı olmuş. O karmaşık sorunu çözüme kavuşturduktan sonra Adalet Bakanlığı!

Son durağı Milli Eğitim Bakanlığı olmuş! Yeni harflere geçiş döneminin bakanı olma onuruna erişmiş. Millet Mektepleri’nin mimarı olmuş!

Yaşamının sonu ve dolayısı ile acıklı öyküsünün de başlangıcıdır bu kutlu uygulama!

1929 yılının ilk gününde açılacak olan Millet Mektepleri törenlerini göremez. Durma ve duraksama bilmeyen bedeni günümüzde ölüme yol açması şaşılacak bir gerekçe olan apandisite yenilir. Bu nedenle de Mustafa Necati bir soyadından bile yoksun kalır.

Buna karşılık 3 devrim yasası olarak bilinen Hilafetin kaldırılması-Şeriye ve Evkaf vekaletinin varlığına son verilmesi-öğretimde birliğin sağlanması yasalarını bırakır ardında!

Unutmadan eklemeli!

Cumhuriyet kurulmadan önce İzmir’de yapılan İktisat Kongresi’nin de düzenleyicileri arasındadır.

Soğuk bir Ankara gününde Cebeci Asri Mezarlığı’nda sonsuz uykusuna yatarken Çankaya’da Atatürk Cumhuriyet’in Çoban Yıldızı için gözyaşlarını tutamamıştır.

İşte böylesi bir insanın anısı incitildi adı evinden silinerek!

Mustafa Necati’nin adı Ankara’daki anıevindensilinirken, Türkiye’nin başındakilerin meşreplerine uygun ama adını anmaya dilimin varmadığı birinin adı yazıldı. Bin odalı saray yaptırmaya muktedir olanlar kendi değer verdiklerine bir anıevi yaptıramaz mıydı? Kuşkusuz olasıydı. Ama, asıl amaç Cumhuriyet’i kuranlara ve devrimleri yapanlara vurmak olduğu için bu yolun seçilmiş olması şaşırtıcı olmadı!

Her şeye karşın bunu yapanların hakkını vermek gerek!

Cumhuriyet’i kurmakla kalmayan ve köklü devrim yasalarının altında imzası bulunan Mustafa Necati adını evinden silenleriçin doğru hedeftir!

Azim ve Karar, 25.06.2020

GÜNDEM ANALİZİ /// Mahiye Morgül : RİZELİ KUVVACI TORUNLARINI BEKLEYEN GÖREV


Mahiye Morgül : RİZELİ KUVVACI TORUNLARINI BEKLEYEN GÖREV

Rizeli Yazar Mahiye Morgül

Tarihçi Yazar İbrahim Balcı tarafından hazırlanan listeyi temel alarak 274 kuvvacı dedemizin mahalle ve köy tasnifini yaptık. Mahallesini tespit edemediğimiz 23 kahramanımız kaldı.

Gerçekte ise çok daha fazla milisin (800 milis) Haldoz (Portakallık) sahilindeki taka limanından takalara binip cepheye gitmiş olduğu kaynaklara girmiş bir bilgidir. Hatta mahallenin yaşlıları tarafından bir grup milisin bir gece İpsiz Recep Emice’nin komşularında misafir kaldıkları anlatılır.

Bu listeyi düzenlerken, başta İbrahim Balcı ağabeyimizden destek aldım, büyük emek ona aittir. Gece gündüz telefonunu bize açık tuttu, kendisine özel olarak teşekkür ediyorum.

Kahramanlarımızı Mahalle ve Köylerine göre listeleme fikri ve daha sonra bu listeleri afiş olarak her mahalle muhtarlığına hediye etme fikri bana (M.Morgül) aittir. Ekleme ve düzeltme yapmak üzere listeler bir süre askıda kalacaktır.

Mahalle ve köy tespitinde emeği geçen değerli Kenan Yanbeyoğlu (80) ağabeyime, değerli Faik Bakoğlu, İslam Yıldırım, Yakup Özkan dostlarıma ve canlı kaynak olarak kendi kuvvacı dedeleri hakkında bilgi veren değerli komşu ve arkadaşlarıma, İbrahim Çolak (74), Nezafet Çekmiş (95), Vasfiye Topçu (93), Cemil Aloğlu (85), Adnan Tiryaki (65), Reşat Demirci (72), Hafize Turna Günaydın (65), Yusuf Agun Günaydın (70), Orhan Naci Ak, Ahmet Tuzcu ve Melih Topçu’ya teşekkür ediyorum.

Canlı kaynaklardan aldığım bilgileri listeye eklemeye devam edeceğim. Ancak kuvvacı töresine saygımızdan bazı öğrendiklerimizi biz de yazmayacağız. Örneğin İngilizlerin meşhur intikamcı özellikleri nedeniyle isimleri sır gibi saklanan bazı kahraman denizcilerimizi biz de vermeyeceğiz. Bu nedenle Malta’dan 18 tutsağı denizaltıyla kaçıran Karadenizli kaptanın adı bu listede yoktur. Bir kaynak kişi mesela, büyük dedesinin Napoli’den İstanbul’a yürüyerek geldiğini anlatmıştır, “Haliçte otelde ölü bulundu” der ve anlarsın Malta’dan kutlu yolcularını alıp Napoli limanına demirleyen gemidendir. Noktayı koyarsın.

İntikamcı İngilizlere karşı bu isimler bir milli sır olarak bugüne kadar saklanmıştır. O kahraman denizci dedelerimiz, doğmamış torunlarını İngiliz hışmından korumak için sırlarıyla birlikte hakka yürüdüler.

Bir örnek daha vereyim. Malta sürgünü dedem Aka Gündüz, 1932 de Milliyet gazetesine Malta’dan kaçırılışı anlatırken en sonunda gazetecinin esirleri “kaçıran” denizcilerin kim olduklarını sormasına karşılık; “Benim de öbür tarafa götüreceğim bir sırrım olsun” demiştir.

Sırlarıyla gidenlere selâm olsun! Burayı okurken “Kaçıran” denizcilere dualarımızı gönderiyoruz.

Biliyoruz ki İngilizler işgalde, Malta ve Karasu yenilgilerine sansür uyguladılar, yıllar sonra dahi yetiştirdikleri muhipleri eliyle düzmece davalar açtırarak intikam peşinde koştular. Kuyruk acılarını hiç unutmazlar. Örneğin, yetiştirdikleri İngiliz Muhipleri eliyle 2009’da açılmış düzmece bir davada “150 yıllık Ergenekoncuların davasıdır” dediler, denizci subaylarımıza kumpas kurdular, başlarına “Balyoz” indirdiler. Bu bir intikam mahkemesiydi. Tıpkı İzmir 1926 kumpası gibi. O davada 1908 devrimini, yani 2.Meşrutiyeti yapan İttihatçı kadroları yargıladılar. Atatürk’e sözde suikast girişimiydi dava konusu. Bu bir dedikodudan ibaret iken, yargıç, İttihat ve Terakkinin 2.Meşrutiyet 1908 devrimini nasıl yaptıklarını, işgal altında İstanbul’da İngiliz karakollarını nasıl bastıklarını sorguladı. Böyle bir intikam davası İngiliz parmağı olmadan yapılamazdı.

100 yıl önce, geldikleri gibi gidenler bugün tefeci borsalarıyla yine borç vererek geliyorlar; mahallemizde Kuvayi Milliye anısına sit alanı olarak ilan edilmesini beklediğimiz sahilimizde kendilerine turistik hastane yapmayı planlıyorlar. Oysa Hz.Muhammed peygamberimiz bile Veda Hutbesi adıyla çevrilen vasiyetinde “Dışarıdan borç almayın, alırsanız borç kölesi olursunuz” demiştir.

Bizler, Rizeli kuvvacıların torunları, Rize valilik makamına dilekçeler vererek; dedelerimizin İngiliz işgalcilerine karşı silahlarını kuşanıp takalara bindikleri bu sahilimizde İngiliz tefecilerini yeniden görmek istemiyoruz.

Sahilimizde yapılması tasarlanan şehir hastanesi girişimlerinin durdurulmasını ve bu sahilin sit alanı ilan edilmesini talep etmeliyiz.

Biz, İngilizlerin ne kadar kindar olduğunu babalarımızdan dedelerimizden dinleyerek büyüdük. İşgal altında İngiliz karakollarından silah kaçıran ve yine İngiliz işgali altındaki Kocali Karasu’da Türklere yaşatılan mezalimi (soykırımı) “evliya” gibi koşup durduran kahraman dedelerimizin ruhunu incitecek bir girişimi kabul etmiyoruz.

Maske değiştirerek gelmeye hazırlanan İngiliz işgaline hayır diyoruz!

Onların kuvvacı dedelerimize besledikleri kin o kadar eskidir ki, buraya gelirlerse başımıza yeni ne çoraplar öreceklerini düşünmek gerekiyor.

Biz Rizeliler, yukarıda saygıyla andığımız ulu dedelerin torunları olarak, açıkladığımız tarihsel nedenlerle ve ayrıca hastaları gayrı sıhhi nemli ortama maruz bırakacağı için sahilde şehir hastanesi yapımına evet demiyoruz.

Eli kalem tutan her Rizeli, “Endişe duyduğumuz sakıncaları nedeniyle sahilde şehir hastanesi projesinin durdurulması için gereğini arz ederim” diyen bir dilekçeyi tez elden valilik makamına göndermelidir.

Kırklartepeli kaynak kişimiz Yasin Yazıcı diyor ki:“Karasu gazilerinden dedem Kakuli Huseyin’in savaşta kullandığı tüfeği halen Kırklartepe (Salarha- Kandava) köyünde evimizin duvarında dedemin hatırası olarak duruyor. Bizim köye eskiden yabancılar gelirdi, Ayane dağına çıkmak için yol sorardı, yolu göstermemiz için bize para verirdi.”

RİZELİLERE TARİHSEL NOTLAR

Şehrimizin tarihsel bir özelliği daha vardır.

M.Ö. 540 yılında ASKAROZ (Bahriye Körfezi) limanında büyük donanma kurarak Atina seferi yapan Serhaz /Çerkez/Kserkses (1.Darius’un oğlu) ile annesi AY ANA Artemis burada sefere hazırlandılar. Töreye göre Kırklar Kaleleri kadın orduların yeridir. Rize’de iki tane Kırklar Tepe vardır; Ayane yakınlarındaki Kırklar Tepe, bir de İspir Yolunda Kırklar Tepe. İspir yolundakinde söylenceye göre 40 mezar vardır.

Kadın ordusu kurarak oğluyla beraber sefere katılan anne Artemis adına Ayane Dağında bir kaya mezar ve üzerinde tepe şeklinde höyük olduğunu kuvvetle tahmin ediyorum. Rize’ye sivri bir tepeden bakan AYANE dağı orasıdır, diğer Ayane dağı hilal şeklinde olduğu için ona da AY ANA denilmektedir. Bir kaya mezar da SİRAHOZ’dadır, ki buradan zaman zaman altın heykeller çıktığı, yüz yıl kadar önce ise kayadan altın tabut düştüğü anlatılır. Asıl kaya mezar höyüğün aşağı kısmındadır, oraya erişim olanaksızdır. Bu kaya mezar Serhaz’ın değil babası olan Akmenid imparatoru 1.Darius’un olmalıdır, çünkü Serhaz’ın anıt mezarı İran Persepolis’te olup 200 yıl sonra İskender tarafından Atina seferinin intikamını almak için yakılmıştır.

Rize Sirahoz tepesi ve Hamzabey köy arsaları bugün İslampaşalı Yanbeyoğullarından satın alınmış arazi olarak görünmektedir. Yanbey ile Ayan Beyi sesdeştir. Bu arazilerin eskiden bahriye askeri yetiştirme ve donanma kurma görevi olan Ayan beyliğine ait olduğu kuvvetle muhtemeldir. Yakın zamana kadar bu bölgenin aynı işlevselliğine devam ettiğini düşünebiliriz; Kaptanı Derya Ateş Mehmet Paşa, Venedik korsanlarını ve Haçlı donanmasını perişan eden İslam Paşa buradan yetişmiştir. Ve son olarak 100 yıl önce son haçlı seferinde düşmanı denize döken Rizeli kuvvacı milislerimiz

Pers kraliçesi Artemis’in eşi 1.DARİUS, eşinden sıfat alarak AYANA BEYİ adıyla Sirahoz ve çevresine isim vermiş olmalıdır. Sirahoz’daki kaya mezarda yatan baba Darius (Toros/Boğa) Oğuzoğlu’dur, ki halen daha kaya mezarın denize bakan yamacının adı OKSOĞUN BAYIRI’dır. Oğlu Serhaz’ın sıfatı KOÇARİ idi ve Şiraz’da bugün Kaçar Türkleri aynen Rize’deki gibi Oy Nani Koçari türküsü ile tulum çalarak oynamaktadırlar.

Kısaca, Rize kaç binyıllık denizci yetiştirme yeridir, bu genlerimize işlemiş özelliğimizi İstiklal Harbine gönüllü koşan denizcilerimizden de anlıyoruz. Osmanlıda 1570 Kıbrıs seferinde Venedik haçlı ittifakını yenen İslam Bahriye Ordusunun paşasının sıfatı İslampaşa mahallemizde ve camimizde (2.Selim dönemi) durmaktadır. Keza 1863’de Kaptanı Derya Ateş Mehmet Paşa da bu mahalleden çıkmıştır. Diyebiliriz ki burası, tarih boyunca Venedik tacirlerine kuyruk acısı yaşatan denizci kahramanların yeridir.

Bu tepeler, Sirahoz ve Ayane Tepeleri ve bu sahil, bir an önce sit alanı ilan edilmeli, çevresine ziyaretçiler için büyükçe tarih levhaları asılmalıdır. Burada altın hazinesinden çok daha değerli olan bir mühür vardır, Mihri Mah (Mitra’nın Ay Yıldızlı Mührü) ve toprağı süren çiftçi resmi. Bu semboller yüz yıl önce görülen altın tabutun sembolleridir. İskender Gordion’da (MÖ.322) bu semboldeki çift süren öküz/boğa/(Taurus) heykelinin düğümünü kılıcıyla kesmişti! İkisi de buğdayın üretimini kutsayan binlerce yıllık kültür ve inanç sembolümüzdür.

Cumhuriyetimizin ilk kâğıt paralarında da aynı mühür vardı. Bu mühürler, onca yüzyıl süreklilik göstererek bugüne kadar geldi. Öküz, buğday, ay ve yıldız bizim birkaç bin yıllık tapu mührümüzdür. Rize’de köy evlerinin ana kapısında boğa/öküz (okhus) boynuzu çakılıdır.

Rize’deki bu kaya mezarlar, Sirahoz ve Ayane höyüklerindeki kaya mezarlar, Türk ve Pers ortak tarihimiz demek olan Akmenid imparatorluğunu yöneten Oğuzoğulları hanedanına aittir, bizim atalarımızdan bize en görkemli mirastır. Bunlar vatanımızın tapu mühürleridir. Onun için bu kaya mezarlar her şeyden daha değerlidir.

PARAMIZDA OĞUZLU SEMBOLLERİ

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında 1 Lira ve 5 lira: Çift süren boğa ve kurt!

100 yıl sonra bugün, 2005’de KURUŞ’tan BUĞDAY kaldırıldı.

Osmanlı parasında / Gümüş 25 Kuruş-1935 / 25 Kuruş 1955 /25 kuruş 1967

Sultan Reşat’ın parasında tıpkı Başoğuzlu parasındaki gibi dairesel yıldızlar görüyoruz. Arpa ve buğdaylı Kuruş binlerce yıl sonra 2005’de sona erdi, 2005’den itibaren BUĞDAYSIZ PARA dönemine girdik:

Antik Tarihte HİLAL ve BUĞDAYLI SASANİ ve AKMENİD paramız vardı. SASANİ İmp.Türkmeneli kraliçesi LEYLA ZEYNEP Sultan’ın (MS.270) parasında buğday ve hilal var:

SAMSUN-GOD (Oğuz) YÖRESİ PARASINDA DİŞİ KURT ASENA/Athena, MÖ.540 Ana Kraliçe Artemis’in sembolüdür.

BÜYÜK OĞUZ BEYİ Akmenid İmp. KURUŞ’UN TORUNU Serhaz’ın parasında çift öküz ve kurt başı bulunur. Bu semboller Gagavuz Yeri bayrağında da aynen vardır, çünkü onlar aynı dönemde merkezi Rize olan MİLET donanmasının denizcileri olarak orayı Roma zulmünden kurtarmaya gitmişlerdi.

MÖ.1.yy’da yine Büyük Kuruş’un soyundan Başoğuzlu VI.Mitridate’nin torunu Dorbey’in Parasında Ay Yıldız, 11 gezegen ve yazılarda OĞUZ adını okuyoruz:

BAZİLEUS ARİEROĞUZ EYZEBEYİSİ, FİLOPATOROS

Sondan başa okuyuşla: Oğuz Yeri Başoğuzlu Hanedanından Oğuz Beyi.

MÖ.5.yy’da Samsun/Amizos GOD YÖRESİ sikkesinde Oğuzoğulları Kralı Serhaz’ın başında Kurt/Beru şapkası ve annesi AyAna Artemis’in elinde şaman defi ve sırtında hayat ağacı hurmadalı görülmektedir. Onlar, Büyük Kuruş’un kızı ile torunudur.

Borç almayı “Faiz haramdır” diyerek yasaklayan ve bunu altın silindir üzerine yazarak borç köleliğini bitiren Büyük Oğuz Beyi AKMENİD İmparatorluğun Kurucusu Büyük KURUŞ’un adı bugün madeni paramızda 2.500 yıldan beri yaşamaktadır. Bu soy dünyaya bir de Peygamber hediye etmiştir; Hz.Muhammed Mustafa, o da aynı yoldan gitmiş, “Faiz haramdır, yabancıdan borç almayın, borç kölesi olmayın” diye vasiyet etmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk de aynı yoldan gitmiş, dışarıdan borç almadan bağımsız olunacağını göstermiş, milli ekonomisini kurmuş, aynı OĞUZLU sembollerini T.C. parasına koymuştur.

Atatürk’ün Askeri Lisede öğrenciyken yazdığı Oğuzoğulları adlı şiir bugün bize Atatürk’ün yukarıda anlattığımız tarihi, Akmenid imparatorlarına Oğuz (Ochus) Beyi denildiğini, çok daha fazlasıyla, çift süren öküz (Boğa/Toros) sembollerine kadar bildiğini gösteriyor.

OĞUZOĞULLARI

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır,

Tuna ezelden Türk diyarıdır.

Bilinen tarihler söylememiş bunu.

Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,

Dinleyin sesini doğan tarihin;

Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak,

Yalan tarihi görüp, doğru tarihe giden.

Asya’nın ortasında OĞUZOĞULLARI,

Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları.

Doğudan çıkan biz, batıdan yine biz,

Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.

Hep insanlar kendilerini bilseler,

Bilinir o zaman, ki hep biliriz.

Türk sadece bir ulusun adı değil,

Türk, bütün adamların birliğidir.

Ey birbirine diş bileyen yığınlar,

Ey yığın yığın insan gafletleri!

Yırtılsın gözlerindeki gafletten perde

Dünya o zaman görecek

Hakikat nerde, hakikat nerde?

(Kaynak: Hacı Angı “Çocuk Gözüyle Atatürk” Ankara 25.Basım)

Azim ve Karar, 25.6.2020

GÜNDEM ANALİZİ /// TÜRKER ERTÜRK : “MÜCADELEMİZ HİLAFETİN YOLUNADIR”


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/mucadelemiz-hilafetin-yolunadir/

Irak, Suriye ve Libya’da bugüne kadar gördüklerimiz ve bundan sonra göreceklerimiz, halen devam eden ve uzun soluklu olarak devam edecek olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) sonuçlarıdır ve yansımaları da olacaktır. Türkiye’nin de bulunduğu bu geniş coğrafya yeniden dizayn edilmeye ve siyasi haritası yeni baştan çizilmeye çalışılmaktadır.

Arap Baharı ise BOP’un realizasyonuna yönelik olarak Atlantik üzerinden bölgeye doğru estirilen ve bölgenin kendi doğal dinamiklerinden doğmayan rüzgârın adıydı. “Demokrasi, insan hakları ve otoriter yönetimler yıkılıyor” söylemleri ise estirilen bu rüzgârın pazarlamasıydı.

Tecavüz Projesi

AKP iktidarı, BOP’a ve onun bir girişimi olan Arap Baharına balıklama atladı, kendine bir fırsat doğduğunu sandı ve bu kapsamda çağdışı “Siyasal İslamcı” ideolojisini ve “Yeni Osmanlı” hayalini gerçekleştirebileceğini düşündü. O kadar inandı ki; BOP Eş Başkanı olduğunu bile açık açık söyledi! Hâlbuki bu proje emperyalizmin Türkiye de dâhil bölgeye tecavüz projesiydi.

İktidarın danışmanlığını, Dışişleri Bakanlığını ve Başbakanlığını yapan Ahmet Davutoğlu “Stratejik Derinlik” adlı kitabında “ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.” diye yazmıştı. “Stratejik Derinlik” kitabında akademik olarak açıklananı daha yalın ve halkın anlayabileceği bir dile çevirirsek Davutoğlu; “ABD’nin bölgedeki taşeronluğunu yaparsak, bu sayede hedeflerimize ulaşırız” demek istemişti.

Yabancıların Planlarıyla Olmaz!

İşte bu kapsamda Suriye’nin üzerinde çullandık, vekâlet savaşının ateşine odun taşıdık ama sonuç olarak kaybettik, hem de fazlasıyla! Bölge istikrarsızlaştı, 4 milyon Suriyeli sığınmacıyı kucağımızda bulduk, ülkemiz radikal İslamcı teröristlerle doldu, Suriye’nin kuzeyinde Türkmenlere ve Araplara karşı etnik arındırma yapıldı, terör örgütü PKK’nın uzantısı PYD, zengin petrol bölgeleri de dâhil olmak üzere Suriye’nin kuzeyine hakim oldu, Türkiye’yi güneyinden kuşattı ve bu yüzden üç askeri operasyon yaptık, sorunu yine de çözemedik. Kaybettiğimiz canlar, hala gelmeye devam eden şehitlerimiz, milyarlarca dolarlık kaynağımız heba oldu ve olmaya da devam ediyor. Daha fazlasını da kaybedeceğiz, çünkü iktidar hala yanlış yolda!

İktidarın anlamadığı veya anlamak istemediği şu; kiralık kapitalle kapitalizm olmaz, borç parayla ve yabancıların projeleriyle “Siyasal İslamcı” ve “Yeni Osmanlıcı” girişimler başarıya ulaşmaz. Ancak BOP‘un taşeronluğu yapılır, kaybeden biz, kazanan ise emperyalizm olur! Oysa Atatürk; “Hangi istikbal vardır ki yabancıların planlarıyla ve nasihatleriyle yükselebilsin? Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir” demiş ve uyarmıştı!

Davutoğlu ve Gül

Bugün Ahmet Davutoğlu çok büyük yanlışlar yaptıklarının, kullanıldıklarının ve Türkiye’yi kullandırdıklarının farkında mı, öz eleştiri yapıyor mu, bilemiyorum. Ama AKP’den ayrıldı, yeni parti kurdu ve iktidarı eleştiriyor. Gazeteciler özellikle bu konuları sormalı ve yanıt istemeli!

Abdullah Gül ise sanırım durumun biraz farkında! Çünkü Gül “Siyasal İslam tüm dünyada çöktü” demiş. Esasında çökmedi ve çökmez de! Siyasal İslam’ın çökmesi için İslam coğrafyasında aydınlanmanın gerçekleşmesi lazım! Bugün İslam coğrafyasında Türkiye başta olmak üzere, sadece bazı aydınlanmış vahalar var, hepsi o kadar! Bu yüzden İslam coğrafyasındaki acılar uzunca bir süre daha devam edecek ve bu coğrafya emperyalist çıkarlar için daha çok kullanılacak! Görülen o ki; Gül yaşadıklarından sonra Siyasal İslam’ın kendisi için bittiğini ifade etmek istemiş, tabii ki eğer samimi ise!

İktidar Yine Atatürk’ün Yaptığının Tersini Yaptı!

Atatürk, 109 yıl önce Libya’da emperyalizme karşı savaştı. İktidar ise Libya’da başından itibaren emperyalist proje içinde olarak büyük hatalar yaptı ve bugün de emperyalist hedeflere yönelik kışkırtılan iç savaşta taraf olarak hata yapmaya devam ediyor.

İktidar BOP’a, Arap Baharına nasıl inandı ve fırsat olarak gördüyse, bu kapsamda planlanan ABD ve İngiltere güdümlü Hilafet Projesi’ne de inandı. 2004’de, zamanın ABD Başkanı Clinton bir konuşmasında bu projeyi ifşa etti. İktidarın akıl danelerinden Kadir Mısıroğlu ise 2012’de bu işin peşinden gidildiğini itiraf etti. Hatta bu işin peşinde gidildiğini bir anlamda deşifre eden ve tepki çeken Adnan Tanrıverdi sessizce istifa ettirildi.

Ayasofya Çıkışı İslam Dünyasına Yönelikti!

ABD, Arap ülkelerinin liderlerinden gelen sert tepkiler nedeniyle Hilafet işinden hiç değilse şimdilik vazgeçti ama iktidar hala bu işin peşinde. Hesap verebilir olmadığından ve devamlı iktidarda kalmaya ihtiyacı olduğundan, Hilafeti can simidi olarak görmekte.

Akla hemen gelen soru şu; Türkiye’de Hilafet ilan edilse, bunu hangi İslam ülkesi tanır ki? Bir, en fazla iki! O bile zor! İktidar bunun farkında. Bu yüzden İslam ülkelerinin sokaklarına, eğitimsiz insanlarına, radikal örgütlerine ve kendi ülkelerinde yasaklanmış yapılara hitap etmeye ve desteklemeye çalışıyor. Ayasofya çıkışı bile iç kamuoyundan çok, dış kamuoyuna ve İslam dünyasına yönelikti. Şu anda oralarda bu konu hala tartışılıyor.

Dünyadaki En Büyük Elçiliğimiz Nerede?

Endonezya’nın Açe eyaletindeki faaliyetler, balkon konuşmalarında size saçma da gelse İslam dünyasına gönderilen mesajlar, Suriye’deki radikal İslami örgütlere verilen destek, Mısır’ı ve İsrail’i karşımıza alma pahasına İhvan seviciliği, Hamas aşkı, antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) içeren söylemler, yurt dışında yapılan camiler, vakıflar vasıtası ile İslam coğrafyasında yapılan girişimler hep Hilafet amacına yönelik, o ülkelerin iktidarlarına rağmen kitlelerde taban bulma ve ağ (network) oluşturma gayretleridir.

Türkiye’nin dünyadaki en büyük elçiliğinin Somali’nin başkenti Mogadişu‘da olduğunu ve burada bir askeri üssümüzün bulunduğunu biliyor musunuz? Ayrıca Katar fonlarıyla Yemen‘de Suudi Arabistan liderliğindeki Arap koalisyonuna meydan okunduğunu, koalisyonu parçalamak için Yemen Ulaştırma Eski Bakanı ve İhvan ile görüşme yapıldığını? Bu girişimler hangi stratejik hedefe ulaşmak için yapılıyor?

Türkiye’nin Değil, İktidarın Stratejik İhtiyacı!

İhvan tarafından desteklenen Sudan’ın diktatörü Ömer Beşir’le bu yüzden iş birliği yapıldı, ziyaretler gerçekleştirildi, askeri işbirliği mutabakatları muhtırası teati edildi ve Kızıldeniz’de Mekke’nin karşısındaki ada kiralandı. Ama diktatör Ömer Beşir’in devrilmesi üzerine Sudan’da Türkiye’deki iktidara iyi gözle bakmayan bir yapı iktidar geldi ve mutabakatlar çöpe atıldı.

Katar’da niçin askeri üs açtık? Hangi ihtiyaca yanıt veriyor? Katar’ın Suudi Arabistan’a karşı korunması desek; bunu yüzölçümü yaklaşık Kadıköy ilçesinin yarısı kadar olan bu ülkede 15 bin Amerikan askeri varken 600 askerimizle biz mi sağlayacağız? Eğitim desek; yine aynı şekilde, bize mi kaldı? Belli ki bu askeri üs Türkiye’nin stratejik ihtiyaçlarından değil, iktidarla Katar Emiri arasındaki stratejik ihtiyaçtan kaynaklanıyor.

Libya’nın Stratejik Önemi

Bir coğrafi bölgenin stratejik olup olmaması; nereden baktığınıza ve hangi stratejik hedefin peşinde koştuğunuza göre değişir. Örneğin; Malezya ile Endonezya’nın Sumatra Adası arasında kalan Malaka Boğazı, Çin için stratejik öneme sahiptir. Aynı şekilde, küresel hedefler peşinde koşan ABD için de! Ama Türkiye için stratejik bir önemi yoktur!

Libya, tarihsel bağlar ve Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan hedeflerine ulaşmak açısından Türkiye için stratejik öneme sahiptir. Ama iktidar Doğu Akdeniz çanağında yer alan istisnasız tüm ülkelerle kavgalıysa, özellikle de İhvan ve Hamas yüzünden Suriye, Mısır ve İsrail ile kavgaya hala devam ediyor ve buralarda büyükelçi seviyesinde temsil edilmiyorsak; niyeti ve stratejik hedefleri başkadır. Çünkü sadece Libya’nın batısında iç savaş halinde bulunan İhvan’a yakın bir parça ile mutabakat muhtırası yapmak bizi Mavi Vatan hedeflerimize ulaştıramaz. İktidar Libya’yı Mavi Vatan hedeflerine ulaşmak için değil, “Siyasal İslamcı” ideolojisi ve gerçekleşmeyecek bir hayalden ibaret olan “Yeni Osmanlı” hedefleri için stratejik görmektedir. Mavi Vatan söylemi ise Türkiye’deki kitlelerin kandırılması içindir!

Mısır’ın Tehdit Algısı

Geçtiğimiz Cumartesi günü (20 Haziran 2020) Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır ordusuna Libya’daki gerginliğe ilişkin yurtdışı görevlerine hazır olması emrini verdi. Bu çok tehlikeli bir gelişme. Çünkü Sisi, Türkiye’deki iktidarın Mavi Vatan peşinde olmadığını, Libya’ya Mısır’ı ve kaybettiği Sudan’ı karıştırmaya geldiğini, Libya’nın komşu ülkeleri olan Cezayir ve Tunus’ta kendine yakın örgütleri destekleme peşinde olduğunu yüksek bir tehdit algısı ile değerlendiriyor. Bunun anlamı; Mısır’ın her şeyi göze alabileceğidir.

Mısır’la itişip kakışmanın ve gerginliği arttırmanın Türkiye’ye kazandıracağı hiçbir şey yok. Mısır, Libya ile sınırdaş. Bu avantajını kullanarak ve yüksek tehdit algısı nedeniyle Libya’ya büyük güçlerle girebilir ve iç savaşa direkt olarak müdahil olabilir. Suudi Arabistan ve zengin körfez ülkeleri, Mısır’dan yana tavır koyacaktır. İsrail de hiç şüpheniz olmasın, Mısır ve Suudi Arabistan’dan yana olacaktır. Yunanistan’ı ve AB’nin iki lider ülkesinden biri olan Fransa’yı da buna ilave edebilirsiniz. ABD de İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan’dan vazgeçemeyeceği için son tahlilde karşımıza geçecektir. ABD’nin Libya’da iktidara verdiği destek sınırlıdır ve Türkiye’yi Rusya’dan uzaklaştırma amacına yöneliktir.

İktidarın çağdışı ideolojisinden ve hayalinden kaynaklanan tuttuğu bu yol ve sürdürdüğü bu politikalar, fahiş derecede yanlıştır. Buradan Türkiye için iyi şeyler çıkmaz ve üzülürüz. Ayrıca; halktan bunun için oy istendi mi? Seçim manifestosunda halen yaptıklarını yapacağını yazdı mı? İktidar, her türlü kaynaklarımızı ülkemizin güvenliği, refahı ve mutluluğu için değil kendi çıkarları, güvenliği ve gerçekleşme şansı olmayan rüyası için tüketmektedir. Uyandığınızda çok geç olabilir!

Türker Ertürk