GÜNDEM ANALİZİ /// Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU : Al sana “ümmet”!


Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU : Al sana "ümmet"!

E-POSTA : selcantasci

12 Ekim 2019

Kendini, "Suriye krizi ve Filistin meselesi başta olmak üzere, ümmetin yüreğini dağlayan her yarayı sarmaya" adayan AK Parti iktidarı, "81 milyon vatandaşımız ve 6,5 milyonluk diasporamız yanında, Afrika’dan Asya’ya ve Amerika’ya kadar dünyanın dört bir yanında yüz milyonlarca kardeşimiz" olduğunu savunuyordu!

Yemeden içmeden, Barış Pınarı Harekatı’nı "kabul edilemez" bulduğunu ilan eden ilk uluslararası kuruluşlardan biri Arap Birliği oldu!

***

Irak, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE, Umman, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Moritanya, Cibuti, Komorlar, Sudan, Suudi Arabistan…

Türk Dışişleri’ne sorsan;

"Ortak kültürel ve tarihi bağlara dayanan ve son yıllarda ivme kazanan ilişkilerimizin olduğu" Kuveyt!

"İsrail savaşının ertesinde acil onarım ve yeniden imarına kapsamlı yardım" sağladığımız, "siyasi krizin çözümünde yapıcı rol" oynadığımız, "BM Geçici Görev Gücü UNIFIL’e kuvvet katkısı ve Başbakan Refik Hariri’ye düzenlenen suikastın aydınlatılması amacıyla BM Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan Özel Mahkemeye maddi destek" de bulunduğumuz, "dost ve kardeş" Lübnan!

"Köklü tarihi ve kültürel bağlara sahip" olduğumuz, "barış, istikrar ve toprak bütünlüğünü" desteklediğimiz ve "bütün platformlarda bu yönde çaba" sarfettiğimiz, "insani yardımlarımızı" sürdürdüğümüz Yemen!

"Yaşadığı büyük kuraklık felaketine uluslararası toplumun dikkatini çekerek, uluslararası izolasyonunun kalkmasına vesile" olduğumuz, "TİKA, Kızılay ve sivil toplum kuruluşlarımızın katkılarıyla ülkemizin en büyük yurt dışı operasyonunu yaptığımız", "insani yardım ve kalkınma alanında yarım milyar ABD dolarını geçen yardımda bulunduğumuz", "kurumsal sistemin bulunmadığı ve her türlü altyapı desteğine ihtiyacı olan ülkenin eğitim, sağlık, ulaşım, tarım… aklınıza gelebilecek her alanda yeniden inşa sürecine büyük katkı sağladığımız", Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle "Kimse gitmezken, gittiğimiz… ‘Benim’ diyen ülkelerin büyükelçilikleri yokken dünyada en büyük büyükelçiliğimizi açtığımız… Hastaneler kurduğumuz, okullar açtığımız" Somali!

Dünyada "devletini ilk tanıyan ülkelerden olduğumuz", "BM’ye ‘üye olmayan gözlemci devlet’ statüsünde katılımını destelediğimiz", "TİKA üzerinden Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs’te insani yardım projelerini desteklediğimiz", "Türk Kızılayı aracılığıyla Gazze Şeridi’ne yönelik başarılı kalkınma ve insani yardım projeleri yürüttüğümüz", "sağlık, tarım, teknik yardım, kültürel mirasın korunması, su temini, okul ve hastane inşası ile polis eğitimi gibi alanlarda" yanlarında olduğumuz, "AFAD’ın bölgede ofisi olmamasına rağmen, UNRWA aracılığıyla un yardımı faaliyetlerine devam ettiği", "2006-2015 yılları arasında yapılan resmi kalkınma yardımımızın yaklaşık 375 milyon ABD Doları’nı bulduğu", "2014-2017 yılları için 200 milyon ABD Doları tutarında yardım taahhüt edip ilk bir yılda yarısını gerçekleştirdiğimiz", "Tubas Türk Hastanesi ve Nablus Kız Okulu’nu inşa ettiğimiz", Cumhurbaşkanı’nın her fırsatta "İlk kıblemiz Kudüs’ü, işgalcilerin ve devlet terörü uygulayanların ihtiraslarına terk etmeyeceğiz. İsrail ve Amerikan yönetimlerinin Kudüs’ün izzetini ve onurunu ayaklar altına alan tacizlerine karşı mücadelemizi diplomaside en üst düzeyde vereceğiz" diye bas bas bağırdığı, BM kürsüsünden "Türkiye mazlum halkının yanında olmaya devam edecektir" diye haykırdığı Filistin!

Türk Dışişleri’ne sorsan, "Diplomatik ilişkilerimiz bir süredir maslahatgüzar seviyesinde sürse de, ortak tarihi mirastan güç alan köklü ekonomik ve toplumsal bağlarımızı muhafaza ettiğimiz" Mısır’ın çağrısıyla hem de!

***

"Besle kargayı…" diye başlayan o özlü sözün tam yeriyken, dün baktım, "millet", "ümmet" afyonlamasından uyanmasın diye hâlâ algı operasyonu çekmeye çalışıyorlar yandaş medyada:

"Münbiç’te duvarlara, ‘Ey Erdoğan İslam ümmetini kurtar’ yazdılar!"

***

Kimse kusura bakmasın ama, serde mazoşistlik yoksa, bu saatten sonra hâşâ "peygamber ilan etseler" kanmaması lazım kendini dindar, muhafazakar diye tanımlayanların da bu masallara!

Ahmak gibi mi duruyoruz?

Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, Barış Pınarı Harekatı’na karşı çıkan Arap Birliği’ne üye Filistin’in, Türkiye’ye destek vermediği iddialarının doğru olmadığı söylemiş ve "Filistin, Suriye’nin kuzey sınırında olanlara dair hiçbir açıklamada bulunmadı, bulunmayacak" demiş.

Peki, Macaristan’ın AB’ye yaptığı gibi, Arap Birliği’nin karşısına geçip "Ben bu karara ortak olmuyorum" demiş mi?

Dememiş.

Kendileri kaypak olabilir ama biz ahmak değiliz!

Kaynak Yeniçağ: Al sana "ümmet"! – Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

GÜNDEM ANALİZİ /// Murat AĞIREL : Şaşırıyorum


Murat AĞIREL : Şaşırıyorum

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/sasiriyorum-53523yy.htm

E-POSTA : murat.agirel

12 Ekim 2019

Türk Ordusu, Suriye’de terör örgütlerine karşı başlattığı operasyona devam ediyor. Operasyonu ve gelişmeleri hepimiz tüm dikkatimiz ile takip ediyoruz.

Öncelikle sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün "Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir" öğüdünü aynen savunuyorum.

Yıllardır yanlış uygulanan politikalar, milli menfaatlerin kişisel menfaatlerden sonra gelmesi işleri bu noktaya getirdi.

Bunun suçlusu en başta Erdoğan olmak üzere AKP hükümeti ve Davutoğlu siyasetidir.

Gelelim esas meseleye…

PKK (PYD/YPG) göz göre göre ABD, AB ve gibi emperyalist ülkelerin Suudi Arabistan gibi işbirlikçilerin verdikleri sınırsız destek ile Suriye’nin kuzeyini "işgal ederek" bir özerk yapı kurmaya çalışıyordu. Bu yapılmak istenen 1920 yılında bölünme projesi olan Sevr anlaşmasında da aynen vardı. Yani o zamanki bölünme projesi şimdi de devreye sokulmak istendi.

Ta en başında Suriye rejimi ile masaya oturup anlaşarak emperyalist planları bozmamız gerekiyordu.

Ne yazık ki yapılmadı.

Bugüne geldiğimizde operasyon kararı alındı ve başladı.

Bu saatten sonra ordumuzu desteklemek ve askerimizin burnunun dahi kanamadan görevini tamamlayıp dönmesi için arkasında durmak şart. Verilen destek AKP ve AKP Genel Başkanı sayın Recep Tayip Erdoğan’a değil Türk ordusunadır.

Operasyonun başlaması ile önce yurtiçinde ve sonra yurt dışında Türkiye aleyhine inanılmaz bir propaganda çalışması başlatıldı. Suriye’nin kuzeyini emperyalist ülkelerin silah, mühimmat, gıda yardımı gibi destekleri ile işgal eden PKK unsurlarını görmeyip Türkiye’yi işgalci olmakla itham ettiler.

Suriye, ABD, AB gibi ülkelerin ve NATO gibi uluslararası kuruluşların terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın Suriye’nin kuzeyini işgal edip demografik yapısını değiştirdiğini görmeyip yapılan operasyon, "Kürtlere karşı savaş yapılıyor" olarak nitelendirildi. Yapılan "savaş" değil terör örgütlerine düzenlenen bir operasyon oysaki…

Savaş iki devlet arasında olur. Karşımızda devlet değil bir terör örgütü var.

1982 yılında Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın organında çıkan bir makalede İsrail’in güvenliği için Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt bölgesi olarak üçe, Suriye’nin Nüsayri, Şam, Dürzi ve Halep Cumhuriyetleri olmak üzere dörde ayrılması gerektiği savulmuştu. Irak aynen makaledeki gibi üçe bölündü. Suriye ise Kürt Bölgesinin katılması ile beşe bölünmek üzereydi.

28 Eylül 2013 yılında New York Times gazetesinde de Robin Wright, Ortadoğu’daki 5 devletin parçalanarak 14 devlet oluşturacağını yazdı. Yayınladığı haritada Irak’ın Kuzeyi ve Suriye’nin kuzeyinde Kürdistan Devleti vardı.

Yine ABD eski dış işleri Bakanı Condoleezza Rice, Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini yazmıştı. BOP projesi 2000 ve 2004 Davos zirvesinde dillendirildi. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı da "eşbaşkanıyım" diye ifade etmişti.

Her şey ortadayken ben gerçekten şaşırıyorum…

Türkiye’yi "işgalci" gibi göstermeye çalışan kişilere, operasyonun PKK ya değil de Kürtlere karşı yapılıyormuş gibi gösteremeye çalışanlara şaşırıyorum.

Üstelik bu kişiler kendilerini "sol"da konumlandırıyor ve Kürtler üzerinden PKK’yı savunmaya çalışıyorlar.

Aynı kişiler antiemperyalist olduklarını söyleyip PKK’nın Suriye’nin kuzeyini işgal etmesini görmezden geliyor.

Aynı kişiler ABD’nin kuklası YPG ve PYD’nin emperyalizme para karşılığı hizmet etmesine ses çıkarmıyor. Dahası bunlar, uluslararası kanunlara göre meşru olan terörle mücadele hakkını kullanan Türkiye’ye işgalci deme küstahlığını gösteriyor.

Şaşırıyorum.

Ha bu arada…

Sayın Cumhurbaşkanı Recep tayip Erdoğan’ın bütün ülkenin birlik beraberlik içerisinde Türk Ordusunun ardında mevzilendiği bir dönemde Sırbistan dönüşü "Millet ittifakının zayıflaması gerekmektedir" söylemine de tepkiliyim.

Tüm dünya ülkemize karşı cephe almış ve açıklamalar ardı ardına geldiği bir dönemde muhalefeti ve iktidarı ile birlikte duruş sergiliyorken bütün herkesi "AKP ye üye olmaya" davet etmesine…

Şaşırıyorum…

Sanki sanırsınız ki AKP, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk partisi de Millet koşa koşa gidip kayıt yaptırsın! Sayın Cumhurbaşkanı’nın 17 yıldır yaptıklarını unutup,koşulsuz şartsız kendisini destekleyeceğini düşünmesine, böyle bir şeyin söz konusu dahi olmayacağını,Milletin desteğinin sadece Türk ordusuna olduğunu görmemesine…

Cumhurbaşkanı Danışmanı Fahrettin Altun’un Washington Post’ta çıkan yazısında "ABD’nin kazanımlarını korumak bizim çıkarımızadır" ifadesine…

Şaşırıyorum…

Emperyalist ülkenin kazanımı nasıl bizim çıkarımız oluyor…

Şaşırıyorum…

Sınırımızın hemen dibinde kurulmaya çalışılan özerk bir Kürdistan’ı önlemek içi operasyona başlamış iken Mevlüt Çavuşoğlu’nun bir kanalda operasyon 30 kilometre derinlikte bitecek açıklamasına…

Şaşırıyorum…

Mısır, İsrail, Arabistan gibi operasyona karşı açıklama yapan devlet liderlerine ağır şekilde cevap veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’ın küstah ve hadsiz bir şekilde her gün yaptığı tehditlere sessiz kalmasına…

Şaşırıyorum…

Operasyondan önce çok fazla seçenek vardı.

Halen de var.

Hali hazırda Suriye rejimi ile masaya oturmak emperyalist planları yırtıp atmak demektir.

GÜNDEM ANALİZİ /// SİNAN MEYDAN : FARKINDA MISINIZ ? SEVR’İ UYGUL UYORSUNUZ !.


İngiliz Lord Curzon

SİNAN MEYDAN : FARKINDA MISINIZ? SEVR’İ UYGULUYORSUNUZ !.

3 Haziran 2019

Sevr Antlaşması 152-155 arası maddelere göre; 50 bin kişilik bir askeri birlik dışındaki tüm ordu terhis ediliyordu. 168. maddeye göre tüm askeri okullar kapatılıyordu. “Askere Alma” başlığını taşıyan 165. maddeye göre “zorunlu askerlik” kaldırılıyor ve askerlik süresi 12 aya indiriliyordu

Yeni askerlik kanununa göre bedelli askerlik süreklilik kazanacak; parası olanlar 30 bin TL vererek askerlik yapmayacak parası olmayanlar ise sadece 6 ay askerlik yapacak. Bu kanun kabul edildiğinde askerlik yapmakta olanlardan 6 aylık askerliğini tamamlamış olanlar üç ay içinde terhis edilecek. Böylece mevcut ordunun dörtte üçü terhis edilmiş olacak. Bugün dört bir yandan kuşatılmış Türkiye bir anda neredeyse “ordusuz kalacak. İşte o zaman ciddi bir beka” sorunumuz olacak!

Peki neler oluyor?

Türkiye’ninordusuzlaştırılması”ne anlama geliyor?

Cevap “seçmeli ders” yapılan tarihte gizli!

YENİ ASKERLİK KANUNUYLA ESKİYE DÖNÜŞ

Başkanlık sistemiyle (anayasa+meclis+saray düzeniyle) fiilen cumhuriyetten meşrutiyete dönen Türkiye bu yeni askerlik kanunuyla meşrutiyetin de gerisine Tanzimat’a dönüyor. Anlayacağınız nerede biteceği belli olmayan geri dönüş tüm hızıyla sürüyor.

Şöyle ki Osmanlı’da 1846’da “Bedel-i Şahsiuygulamasına geçildi. Buna göre kuraçıkıp 5 yıllık zorunlu askerlik yapmak istemeyenler bedel parası ödeyerek kendilerinin yerine bir başkasını askere gönderebilecekti. 1865’te Bedel-i Şahsi” kaldırılıp Bedel-i Nakdiye geçildi. Böylece zorunlu askerlik yapmak istemeyen Osmanlı zenginleri bedel akçesi” ödeyerek askerlikten kurtuldu. Osmanlı’da askerlik fakir Anadolu delikanlılarının Türk çocuklarının işi haline geldi.

İkinci Meşrutiyet’ten sonra 1909’da çıkarılan askere alma kanunuyla askerlikten muaf olan İstanbul halkının ve Müslüman olmayanların da askerlik yapması zorunlu hale getirildi. Mart 1914’te çıkarılan askerlik kanununa göre ise 18 yaşını dolduran her erkek askerlik yapacaktı.

Cumhuriyet döneminde 1927’de 1111 Sayılı Askerlik Kanunu çıkarıldı. Bu kanuna göre askerlik “bir vatan görevi”kabul edildi. Bu kanun sadece -askerlik süreleri değiştirilerek- bugüne kadar geldi. Bu yeni askerlik kanunu ise sadece askerlik süresini değil cumhuriyetin askerlik sistemini tamamen değiştiriyor.

Bu yeni askerlik kanunu bir geriye dönüştür. Öyle ki Osmanlı’nın 1846 Askerlik Kanunnamesi’ne göre padişahın özel ferman çıkararak “askerlikten muaftırdediği kişiler askerlik yapmıyordu. Yeni askerlik kanununun 45. maddesinde de aynen şöyle denilmektedir: Cumhurbaşkanınca gerekli görülen sahalarda özel olarak görevlendirilen gönüllüler Cumhurbaşkanınca belirlenen şartlara uydukları takdirde askerlik hizmetinden muaf tutulur. ”

Yani 1846’da “padişaha verilen yetkinin bir benzeri 173 yıl sonra 2019’da “cumhurbaşkanına” veriliyor.

ÖNCE ORDUYU BİTİRMEK İSTEDİLER

1. Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı’ya 30 Ekim 1918’de imzalatılan Mondros Ateşkes Antlaşması aslında orduyu bitirme planıydı. Antlaşmaya göre Osmanlı ordusu dağıtılacaktı. Düzeni sağlamak için sınırlı sayıdaki geçici birlikler dışındaki tüm ordu silahlarıyla birlikte İtilaf devletlerine teslim olacaktı.

Padişah Vahdettin Mondros’tan hemen sonra 5 Kasım 1918’de “İngilizleri memnun etme politikası gereği”ordunun onda dokuzunun terhis edilerek erlerin memleketlerine gönderilmesine ilişkin kararnameyi hiç itiraz etmeden imzaladı. (Tarih Vesikaları Dergisi 3387 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi S.29 Belge 745. )

Mondros’tan sonra İngilizler büyük bir hızla Türk ordularını dağıtıp ordu komutanlarını tutuklayıp silah ve cephaneye el koymaya başladılar.

O günlerde Konya’da Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa anılarında şöyle diyor: “Konya’ya bir İngiliz subayı gelip demiryolunun denetimini eline aldı bütün cephane ve silah depolarının kapısına kilit taktırdı. Silahların mekanizmalarını toplayıp bir sandığın içine doldurttu. Ve üzerine işgalin mührünü bastı. ”

YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİN ORDU DÜŞMANLIĞI

Padişah Vahdettin’in vazgeçemediği Sadrazam Damat Ferit İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb’e aralarında Ahmet İzzet Mustafa Kemal Kazım Karabekir ve Ali Fuat paşaların da bulunduğu gizli bir liste vererek “siyasi düşmanlarım” diye nitelediği bu kişilerin tutuklanarak Malta’ya sürgün edilmelerini istedi.

İngilizler Medine Müdafii Fahrettin Paşa’yı Irak Cephesi komutanlarından Ali İhsan Paşa’yı ve Kafkas Cephesi komutanlarından Yakup Şevki Paşa’yı tutuklayıp Malta’ya sürdü. Kafkasya’da başarılı işler yapan Nuri Paşa’yı Albay Mürsel Bey’i ve Albay Rıfat Bey’i hapsettiler. Kut Zaferi’nin kahraman komutanı Halil Paşa’yı da tutukladılar.

Madde 168 Osmanlı askeri kuvvetleri gelecekte yalnız gönüllü askerlerden oluşacaktır. ”

Osmanlı Genelkurmayı’nda “İtilaf devletlerine güçlük çıkaracak”ne kadar gözü pek general varsa hepsi görevden alınıp tutuklandı.

Damat Ferit “Kuvayı Milliye’nin hakkından ben gelirim” diyen emekli Süleyman Şefik Paşa’yı Harbiye Nazırı yaptı. 14 Ağustos 1919’da Harbiye Nazırı olan Süleyman Şefik Paşa Vahdettin’in Kuvayı Milliye’yi ezmek için kurduğu Kuvayı İnzibatiye’nin başına geçmekle kalmadı Türk ordusunun kalburüstü birçok komutanını da görevden aldı.

Vahdettin’in Şeyhülislamı Mustafa Sabri ordunun tasfiye edildiği o günlerde üstelik İzmir’in işgalinden 15 gün sonra “Ordunun görevi oruç tutmaktır!” diye bir açıklama yaptı. 
Şeyhülislamın bu açıklamasından üç ay sonra 27 Ağustos 1919’da Alemdar Gazetesi’nde çıkan bir yazıda “Ordunun beş vakit namazda padişaha duadan gayrı bir şey bilmemesi lazımdır!deniliyordu. İstanbul Müftüsü Dürrizade de 11 Nisan 1920’de yayınladığı fetvada Millici paşaların öldürülmelerinin dinen caiz olduğunu”bildiriyordu.

Yerli işbirlikçilerin ordu düşmanlığı İngilizleri aratmıyordu.

Ordusuz Türkiye projesi: SEVR

Saray hükümetinin görevlendirdiği Osmanlı heyeti 10 Ağustos 1920’de Paris’te Sevr’i imzaladı. Atatürk‘ün önderliğinde Milli Mücadele kazanıldı. Emperyalist paylaşım planı Sevr tarihin çöplüğüne atıldı. Lozan imzalandı. Ancak emperyalizmin Sevr hayali hiç bitmedi.

433 maddelik“idam fermanıSevr Anadolu’nun ortasına sıkıştırılmış ve iyice küçültülmüş Türkiye’nin aynı zamanda ordusuz bir Türkiye”olmasını amaçlıyordu.

Sevr Antlaşması’nda Türk ordusunun asker subay silah sayısı hatta subay başına ve tabanca başına kurşun sayısı bile tek tek belirlenmişti.

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon Sevr Antlaşması öncesinde 20 Mart 1920’de “Türklere askerliği yasaklayacaklarınısöylüyordu: Türkler için askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Kuşkusuz Türkler askerlik yapmak isterlerse başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ancak İngiltere buna bile karşıdır. Çünkü Türkler öteki düşmanlarımızdan farklıdır başka bir yerde bile askerlik yapmaları iyi değildir. Türkiye’ye dönüp yeni bir askeri dönem başlatabilirler. ”(Doğan Avcıoğlu Milli Kurtuluş Tarihi C.1 İstanbul 1998 s. 106. )

Gerçekten de Sevr’in 152’den 208’e kadar tam 56 maddesi “Ordusuz Türkiye” projesine yönelikti.

Sevr’in 152-155 arası maddeleri Türk ordusunu dağıtırken silahlı güç olarak yalnızca üç küçük yapı bırakıyordu. Bunlar: 1. Padişahın güvenliğini sağlayacak 700 kişilik özel koruma birliği (hassa alayı) 2. İçeride düzen ve güvenliği sağlayacak 35 bin kişilik jandarma birlikleri 3. Jandarma birliklerini destekleyecek 15 bin kişiyi aşmayacak özel birlikler. Toplam 50 bin kişi civarındaki bu askeri birlik dışında kalan tüm ordu 6 ay içinde terhis edilecekti.

Sevr’in 168. maddesi; tüm askeri okulları kapatıyordu. Sadece izin verilen birlikler için 1 subay okulu ve her yersel bölgede 1’er küçük astsubay okulunun açılmasına izin veriyordu.

Sevr’in “Askere Alma”başlığını taşıyan 165. maddesi zorunlu askerliği kaldırıyor barış döneminde 36 ay olan askerlik süresini 12 aya indiriyordu.

Sevr Türkiye’nin kara deniz ve hava gücünü tamamen yok ediyor hava sahasını yabancılara açıyordu: 184. madde “Türkiye’de yapılmakta olan -denizaltılar da dâhil- bütün gemiler yok edilecektirdiyor; 188. madde Deniz Kuvvetleri’ne alınacak subay ve erlerin sayı ve niteliğine Müttefiklerarası Deniz Kuvvetleri Denetleme Komisyonu’nun karar vereceğini söylüyor; 191.madde Türkiye’nin askeri kuvvetlerinde hiçbir kara deniz hava kuvveti bulunmayacaktırdiyor; 192. madde işbu antlaşma yürürlüğe girişinden başlayarak iki ay içinde Türk kara ve deniz kuvvetlerinde kadrolu olan bütün havacı personel terhis edilecektirdiyor; 193. madde “Müttefik devletlerin uçakları Türkiye’nin tümünde; havadan transit geçiş ve iniş özgürlüğüne sahip olacaktır”diyordu.

Sevr’in 207. maddesi Türkiye’nin herhangi bir yabancı ülkeden askeri destek veya askeri eğitim almasını yasaklıyordu. Ayrıca Müttefik Devletlerin de kendi ordularına hiçbir Osmanlı uyruğunu almayacakları belirtiliyordu. Böylece Lord Curzon’un istediği gibi Türklere askerlik yasaklanmak isteniyordu.

Atatürk’ün önderliğinde Milli Mücadele kazanılıp Lozan imzalanmasaydı işte Sevr’in bu maddeleriyle “Ordusuz Türkiye” projesi hayata geçirilecekti.

SEVR’E UYGUN ADIMLAR

Benim gördüğüm şu: Önce NATO sonra FETÖ eliyle TSK zayıflatıldı. Son 15 yılda Sevr’in askeri maddeleri tek tek hayata geçirildi geçiriliyor.

Önce 2007’den itibaren TSK’ya yönelik Ergenekon Balyoz ve Askeri Casusluk gibi FETÖ kumpasları başladı. TSK sanık PKK tanık yapıldı. Bu süreçte ordunun “Kozmik Odasına bile girildi. Özellikle MİLGEM” gibi projelerle güçlenen Deniz Kuvvetleri bitirilmek istendi?

15 Temmuz sonrası OHAL kararlarıyla Jandarma İçişleri Bakanlığı’na kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Sivillerin Jandarma Genel Komutanı olabilmesine olanak sağlandı. Genelkurmay Başkanı sivil dönemlerde ordu komutanı olmaktan çıkarıldı. Böylece Sevr’in 152. maddesinde istenildiği gibi ordunun adeta bir polis gücüne dönüştürülme yolu açıldı.

Madde 168 Türkiye’de ancak izin verilen birlikler için subay ve astsubay yetiştirmek amacıyla kesinlikle zorunlu bulunan aşağıdaki okullar kalacaktır. Subay okulu… Her yersel bölge için birer küçük astsubay okulu. ”

15 Temmuz sonrasında OHAL kararlarıyla 1800’lerde kurulan askeri liseler Kara Harp Okulu Deniz Harp Okulu ve Harp Akademisi kapatıldı. Böylece Sevr’in 168. maddesinde istenildiği şekilde askeri okullar kapatılmış oldu. Sevr’in 168. maddesinde askeri okullar kapatıldıktan sonra 1 subay ve her yersel bölgede 1’er astsubay okulu açılması istenmişti. Bilindiği gibi! 15 Temmuz sonrasında Milli Savunma Üniversitesi açıldı.

Son olarak da yeni askerlik kanunuyla Atatürk’ün 1111 Sayılı Askerlik Kanunu değiştirilerek askerlik parası olan için bedelli parası olmayan için 6 aya indirildi. Böylece Sevr’in “Askere Alma başlığını taşıyan 165. maddesinin istediği biçimde zorunlu askerliğin kaldırılması”yolunda önemli bir adım atıldı.

Şimdi soruyorum; Türkiye üstelik dört bir yandan kuşatılmışken neden anayasadaki ifadesiyle “hak ve ödev olan askerlik hak ve ödev” olmaktan çıkarılmak isteniyor? Neden ordunun büyük bir bölümü terhis ediliyor? Askeri okullar niye kapatıldı?

İktidar son yıllarda yapılan askeri düzenlemelerle Sevr’e uygun adımlar atıldığını görmüyor mu?

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : BUGÜN İTİBARIYLA TÜRKİYE İÇİN ÇÖZÜM NEDİR ???


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : BUGÜN İTİBARIYLA TÜRKİYE İÇİN ÇÖZÜM NEDİR ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/bugun-turkiye-icin-cozum-nedir/

Bu yıl itibarıyla; Kurtuluş Savaşı, Aydınlanma Devrimleri ve çağdaş uygarlık rotası ile taçlandırılan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlatılan Millî Mücadelenin 100.yılını idrak ediyoruz. Karanlıktan aydınlığa geçiş mücadelesinin başlatılmasının üzerinden bir asır geçmişken, gönlümüz daha başka şeyler yazmayı ve konuşmayı arzu ederdi! Ama şimdilik ne mümkün! Çünkü ülkemizde hiç ama hiç iyi şeyler olmuyor ve iktidarın antidemokratik, baskıcı ve zorlayıcı yönetiminde zifiri karanlığa doğru tam yol ile seyretmekteyiz.

Belki 100 yıl önceki çapta değil ama bir anlamda geniş halk kesimlerinde farkındalık yaratacak, desteğini alabilecek, Cumhuriyetimizi fabrika ayarlarına getirecek, demokratik değerleri, hukuku ve adaleti egemen kılacak ve çağdaş uygarlık rotasına yeniden sokacak yeni bir milli mücadeleye ihtiyacımız var.

Yargı Reformu Dış Dünya İçin Makyaj

Tüm iktidarlar, ülkesine hizmet ederken yanlışlar da hatalar da yapabilir. Geçmişte bunlar oldu, bundan sonra da olacak. Ama halen ülkemizi yöneten iktidarın yaptıklarını yanlış veya hata olarak nitelemek doğru olmaz. İktidarın kurucumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le, Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisiyle, ilke ve devrimleriyle, çağdaşlıkla, ulus kimliğimizle ve ulus devlet yapımızla çok ciddi ve uzlaşmaz sorunları var.

Daha açık konuşmak gerekirse; ülkemizin güvenliği, iç barışı ve çıkarları ile iktidarın artık iyice açığa çıkmış olan gizli ajandası uyuşmuyor, hatta çatışıyor. İşte bu yüzden Türkiye, her konuda felakete doğru sürükleniyor. Ama bu felakete doğru sürüklenişi dillendirenleri ve halka anlatanları susturmaya, sansürlemeye çalışıyorlar ve haklarında bitmez tükenmez davalar açıyorlar. Bugün hukukun ve adaletin önündeki en büyük engel iktidardır. Bu nedenle; yargı reformu fiilen mümkün değildir. Sadece dış dünyayı kandırmaya yönelik makyaj girişimidir.

Artık Devlet Kurumları Yok Gibi!

İktidarın 17 yılın sonunda Türkiye’yi getirdiği yer tam bir felaket tablosu. Çağdaşlıkla ilgili tüm endekslerde; insani gelişmişlik, kadın erkek eşitliği, işsizlik, eğitim ve öğretimin kalitesi, basın özgürlüğü, demokrasi, hukuk, adalet ve yolsuzluk konularında Türkiye’nin karnesi, bu iktidar nedeniyle berbat ve yerlerde sürünüyor.

Devlet kurumları yok olmaya yüz tutmuş, birer parti kurumu, hatta tek adam kurumu haline gelmiş ve gelmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de durumu hiç iyi değil. İktidar, her geçen gün Türk Milletinin Ordusunu parti ordusu haline getirmeye çalışmaktadır. Geçen ay yapılan şura, Askeri Şura değildi. Bir parti şurasıydı. Geçmişin ince eleyip sık dokunan, kılı kırk yaran ve 3 gün süren şuraları gitti, yerine bir saatte bitirilen, girdileri AKP örgütünden ve saraydan verilen parti şurası geldi. Muz cumhuriyetlerini ve kabile devletlerini ayrı tutarsanız; dünyanın hiçbir yerinde böyle bir askeri şura yok. Bu; siyaseti Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine, iliklerine kadar sokar ve bizi tarihte yaşadığımız Balkan Savaşı (1912) hezimetine taşır.

Türk Diasporasını da Böldüler!

Dış politikamız yürekler acısı ve herkesle kavgalıyız! Nedeni ise iktidarın gizli ajandası, bu kapsamda geçmişin aklı olan Siyasal İslamcı ideolojisi, Yeni Osmanlı hayali, mezhepsel bakış açısı ve çağdaşlıkla olan sorunlarıdır. Diplomatlarımız da artık ehliyetten uzak. İngiliz ajanı şeyhin önünde el pençe duranlar, İslam’ın kutsal metinleri ile bakara makara diye dalga geçenler ve darbecinin kardeşi olanlar artık büyükelçi olarak bizi temsil ediyor.

Bulgaristan’da Türkler, yaklaşık olarak nüfusun yüzde 10’u. Soğuk Savaştan ve çok partili düzene geçildiğinden beri Bulgaristan’da Türklerin partisi olan Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH), her seçimde üçüncü parti çıkıyor ve koalisyon ortağı oluyordu. Ama laik bir parti olduğu için iktidarın husumetini üzerine çekiyordu. DOST adında Bulgaristan’da dinci bir parti kurdurdular. 2017 seçiminde Türk oyları bölündü, Türkler iktidar ortağı olma şansını kaybetti ve üçüncü parti durumuna Türk ve Müslüman düşmanı aşırı sağcı ve faşist ATAKA geldi. Yani izledikleri politikalarla yalnız Türkiye’deki halkı bölmediler, Türk Diasporasını da böldüler. Aynı durum, Avrupa’da ve Amerika’da da oldu!

Suriye’den Şehitlerimiz Gelmiyor Olacaktı

İktidar, Suriye’de de yanlış işler yaptı. Mart 2011’de başlayan emperyalizmin vekâlet savaşının ateşine odun taşıdı. Bu yüzden Türkiye’de terör azdı, 4 milyon Suriyeliyi kucağımızda bulduk ve güneyimizden PKK’nın uzantısı PYD tarafından kuşatıldık. Yanlış tarafta yer almasaydık; Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi harekâtlar yapılmak zorunda kalınmayacak ve o bölgeden şehitlerimiz gelmiyor olacaktı.

Petrol ve doğal gaz olarak çok zengin olan Doğu Akdeniz’e de iktidar sahip çıkmadı ve hala Münhasır Ekonomik Bölgemizi (MEB) ilan etmedi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ise önce MEB’ini ilan etti ve 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da İsrail’le anlaştı. Ayrıca iktidar, tüm uyarılara karşın Kıbrıs’ın 2004’te uluslararası anlaşmalara aykırı olarak AB’ye girmesine izin verdi ve aynı yıl Annan Planına evet dedi. Yani iktidar, bugüne kadar ülkemizin lehine hiçbir adım atmadı ama Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına sahibiyet gösteren Türk Deniz Kuvvetleri’ne, AB 2009 ilerleme raporunda şikâyet edildiği için Balyoz ve diğer kumpasları yaptı.

Denktaş’a Düşman, Yorgo ve Barzani’yle Dost Oldular!

Niçin Mısır’la kavgalıyız? Çünkü iktidarda İhvan aşkı var. Rabia da onun sembolü. İhvan ise Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı, cihatçı ve hilafetçi! Doğu Akdeniz çanağında, istisnasız herkesle kavgalıyız. Bu şekilde ülkemizin çıkarlarını ve güvenliğini koruyamayız.

İktidar geçmişte Rauf Denktaş’a düşmanlık yaptı. Ama Yorgo Papandreu için “Erzurum seninle gurur duyuyor” diye slogan attırdı. Aynı şeyi Barzani için Ankara’da AKP Kongresi’nde de yaptırdılar. Türk Milleti ancak kendisi için ter döken, katma değer üreten, savaşan ve can veren insanlarla gurur duyar!

Sızma Değil, Yardım Ve Yataklık Yapıldı!

FETÖ ile mücadele de tam bir palavra! Hani FETÖ’nün siyasi kanadı? 31 Ağustos 2013’de Pensilvanya’da, Gülen’in çiftliğinin önünde eylem yaptık. Ben dışarıda “Bu adamın yaşaması bile günahtır! Darbe hazırlığı içindeler! Askerin, polisin ve yargının içine yerleştirdikleri köstebeklerle darbe yapacaklar ve Gülen’i Humeyni gibi Türkiye’ye getirecekler!” diye konuşma yaparken, içeride AKP’li milletvekilleri vardı. Hani, yargılandılar mı? Bu konuşmamı haber yapan Anadolu Ajansı muhabirini bile sansürlediler ve bu yüzden bana düşmanlık ettiler.

Neymiş; Ecevit ve Demirel zamanında da cemaat tarafından devlete sızma varmış! Doğru, sızma vardı. Ama bu iktidar zamanında; atama, önünü açma, yardım ve yataklık vardı.

Halka Din İman, Kendilerine Han Hamam!

15 Temmuz Darbe Girişimi engellenebilirdi. Bu girişimin ne olup ne olmadığı konusu gerçekten sorgulanmadı, hesap verilmedi ve üstü kapatıldı.

Türkiye’de tam bir ekonomik iflas durumu söz konusu. Bu iktidarla, ekonomimizin düzelmesine imkân ve ihtimal yok. Yaptıkları; savurganlık, Cumhuriyetin ekonomik değerlerini haraç mezat satmak, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz!” yaklaşımı içinde olmak ve yüksek faizle borç para alarak saraylara ve yandaşlara sermaye transferi yapacak projeler üretmektir. Kafasında tüy bitmemiş yetimin hakkının yendiği dönem geçildi artık, bademleniyor ve tecavüz ediliyor!

Müslüman oldukları konusunda da ciddi şüphelerim var. Halka din iman pompalıyorlar, öbür dünyada cennet vaat ediyorlar ama kendileri için han, hamam, saraylar yapıyor ve bu dünyada cennetten köşeler inşa ediyorlar.

İhtiyacımız Olan Ortak Akıl

Son seçimlerden önce “Beka sorunu var” diyorlardı; halkı korkutmak ve kendilerine oy vermeye mecbur edebilmek için! Bugün ise beka sorunundan söz eden yok! Aslında Türkiye’nin gerçekten bir beka sorunu var ve bu sorunun nedeni iktidarın bizatihi kendisi. Bu iktidarın Türkiye’ye verdiği en büyük iki zarardan ilki toplumu ayrıştırması ve iç barışımızı dinamitlemeye çalışmasıdır. İkincisi ise 80 milyonluk bir toplumu tek kişilik akılla yönetilmeye mahkûm etmesidir. İhtiyacımız olan akıl, ortak akıldır. Bunu da en iyi geçekleştirebilecek sistem, parlamenter sistemdir.

Tabii ki bu iktidar giderse, her şey hemen güllük gülistanlık olmayacak. Bu 17 yılda ülkemize büyük zararlar verdiler. Ama bu iktidar gitmeden de hiçbir şey düzelmez ve her şey daha da kötüye gider. Bunu yaşayarak gördük ve görüyoruz.

Çözüm İki Safhalı

Türkiye’yi tekrar çağdaş uygarlık rotasına sokmak ve felaket sürecini durdurmak için iki safhalı bir çözüme ihtiyacımız var.

Birinci safha; iktidarın gönderilmesidir. Bunun için; kısır siyasi partiler çekişmesine girmeden, iktidara muhalif olan geniş kesimleri “armudun sapı, üzümün çöpü” diyerek ayrıştırmadan, “Geçmişte sen şöyle yapmıştın, hatta iktidara destek de vermiştin!” serzenişinde bulunmadan, herkesi ama herkesi ve hatta muhalif tüm siyasi partileri kucaklamak gerekir.

İkinci safha ise; Türkiye’nin rehabilitasyonu ve tahrip edilen kurumlarının onarılması safhasıdır. Bu, başka türlü birlikteliklere ihtiyaç duyar. Ama birinci safha aşılmadan ikinci safha için şimdiden saflaşmak; birinci safha için yapılması gereken birlikteliği bozar bizi felakete taşır.

Büyük Hesaplaşma

Halen ülkemizi felakete sürükleyen iktidarın karşısına çıkan herkes, her örgüt ve her siyasi parti -yeter ki Cumhuriyet değerleri ile bir sorunu olmasın- desteği ve ilgiyi hak eder. Bu nedenle geçtiğimiz Cumartesi (21 Eylül 2019), Rıfat Serdaroğlu’nun davetlisi olarak Çoban Ateşi Hareketi’nin Afyon’daki toplantısına katıldım ve özetle bu yazımda sunduğum durum tespitini ve çözümü anlattım. Bu arada, en başından beri iktidarın kendisini susturmak için açtırdığı sayısız davaya karşı korkmadan, tek başına kahramanlar gibi mücadele eden Rıfat Serdaroğlu’nu saygıyla selamlıyorum.

Sınıf arkadaşım E. Amiral Semih Çetin’in Destek Yayınlarından çıkan “Büyük Hesaplaşma” adlı romanını okumanızı tavsiye ederim.

Türker Ertürk

GÜNDEM ANALİZİ /// Mehmet Y. Yılmaz : Nutuk atmaya devam !!!


Mehmet Y. Yılmaz : Nutuk atmaya devam !!!

mehmetyyilmaz

27 Eylül 2019

Erdoğan’ın New York gezisinden elde, yandaş medyayı süslemek için Trump ile kapıda çekilmiş bir kare fotoğraftan başka bir şey yok

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın New York’a giderken ümidi ABD Başkanı Trump ile görüşmekti.

Böylece Fırat’ın doğusunda “Türkiye’nin sınır güvenliği için” yapılacak bir askeri harekata destek bulabileceğini, bunun için Trump’ı ikna edebileceğini düşünüyor olmalıydı.

Zaten Türkiye’de yaptığı konuşmalarda “Biz gerekirse bu işi tek başımıza hallederiz” çıkışı, biraz da bu ümitten kaynaklanıyor olmalıydı.

Öte yandan elindeki propaganda gücüne de güveniyordu.

Görüşmede bu yönde olumlu bir işaret çıkmasa bile, bu Türkiye’ye “istediğimizi aldık, Trump Reis’e hak verdi” diye pazarlanabilirdi.

Yani görüşmenin kendisi, görüşmenin sonucundan daha önemliydi ancak bir türlü gerçekleşemedi!

Elde yandaş medyayı süslemek için Trump’ın bütün devlet başkanlarına verdiği yemekte kapıda çekilmiş bir kare fotoğraftan başka bir şey yok.

Erdoğan’ın bunu nasıl pazarlayacağını, New York gezisinin bir zafer olduğunu nasıl anlatacağını bu yazıyı yazana kadar bilmiyordum, çünkü uçağı henüz havadaydı.

Ama yarından itibaren tek elden servis edilmiş haberler ile böyle bir hava yaratılmaya çalışılacağını şimdiden söyleyebilirim.

Ama bütün bunlar New York için yola çıkma hazırlıkları yapılırken söylenenleri unutturmaya yetecek mi, göreceğiz.

İçeriye yönelik olarak “bu nasıl müttefik, terör örgütüne silah yağdırıyor, bu işi birlikte düzeltmezsek biz tek başımıza yaparız” nutukları atılıyor, dışarı çıkınca bütün bu nutukların ham hamasetten fazla bir şey ifade etmediği de ortaya çıkıyor.

Dış politika, içeride milliyetçi seçmeni gaza getirecek nutuklar atılarak yönlendirilmeye çalışıldığında işte böyle oluyor.

Şimdi Erdoğan’ın önünde iki seçenek var: Ya gitmeden önce attığı nutuklarda verdiği sözü tutacak, ABD askeri ile çatışmayı da göze alarak Fırat’ın doğusunda bir güvenli bölge oluşturmak için düğmeye basacak.

Ya da içeride vatandaşı hamasi nutuklarla oyalamaya çalışırken, ABD’nin Kuzey Suriye’de bir Kürt özerk bölgesi oluşturmaktan vazgeçmesi için dua edecek. Bunu sağlamak için Rusya’nın gözünün içine bakacak.

Benim tahminim ikincisi gerçekleşecek: İçeriye bol nutuk, dışarısı için de bol dua!

Ama bu ikisi de dış politikada hiç işe yaramıyor, bunu hâlâ öğrenememiş olması da ayrı bir mesele!

***

Kamu kaynaklarını hortumlamanın bir başka yolu

Cumhurbaşkanı’nın küçük oğlu Bilal Erdoğan, Türkiye Gençlik STK’ları Platformu isimli bir kuruluşun toplantısında konuştu:

“TGSP üyesi olan vakıf ve derneklerimizin ciddi mali sıkıntıları olduğunu söylemeliyim. Onun için hep ayağımızı yorganımıza göre uzatmalıyız. Sırtımızı sadece belediye ve devletlere dayayarak iş yapma hastalığına yakalanmamaya çalışmalıyız. Bu bir hastalık haline gelmemeli. Mevzi olarak ihtiyacımız olduğu zaman başı sonu belli bir şekilde elbette yapılabilir.”

Erdoğan’ın bu sözleri, el kesesinden hayır işleme eyleminin açık bir itirafı.

Bunlar vakıflar ve dernekler kurmuşlar ama ne bu vakıflar ne de dernekler kendi gelirleriyle ayakta durabiliyorlar.

Arkalarında belediye ya da devlet desteği var ve bizlerin parasıyla siyaset yapmaya kalkıyorlar.

Belli ki son seçimlerden sonra büyük şehirlerdeki önemli kayıpları bu derneklere ve vakıflara akıtılan avantanın kesilmesine yol açmış.

Şimdi “herkes ayağını yorganına göre uzatsın” dönemi başlamış ama gördüğünüz gibi hala bir gözleri kamu kaynaklarında.

Her ne demekse “mevzi olarak ihtiyaç duyduklarında” ellerini yine bizlerin cebine sokacaklar demek ki.

Bu artık belediye bütçesinden mi olur, örtülü ödenek olanakları mı kullanılır, Diyanet İşleri’nin kendi bütçesinden dernek ve vakıflara dağıttığı paralar mı gelir, orasını kestirebilmek güç.

Diyanet İşleri’nin bu tür dernek ve vakıflara son dokuz yılda 1 milyar 82 milyon lira dağıttığını biliyor muydunuz?

Sadece geçen yıl dağıttığı avanta 88,6 milyon lira olmuş.

Belediye hesapları dağınık olduğu için toplu bir fotoğraf çekemiyoruz ama bir tek Diyanet İşleri’nin 9 yılda milyar lirayı geçtiğine bakarak, nasıl bir kaynağın bu ceplere transfer edildiğini tahmin edebilirsiniz.

Bunlar Sayıştay denetimine de tabi olmadan kamu kaynaklarını keyiflerince harcıyorlar.

Günün birinde bu iktidar gidip İçişleri Bakanlığı da el değiştirince hortumlamanın çapı ne kadar olmuş anlayacağız.

***

İslam dünyasında büyük teknolojik gelişme!

Belki dikkatinizden kaçmıştır, TÜBİTAK, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi üzerine büyük bir bilimsel çalışmaya imza attı.

Hedef, Türkiye’nin “hicri takvimle ilgili tezlerini” bilimsel metotlarla ispat etmek!

Bunu açıklayan kişi Sanayi ve Teknoloji Bakanı! Meselenin ne kadar teknolojik ve bilimsel olduğunu oradan anlayın.

Bu çalışma “imsak ve yatsı vakitlerinin tespiti konusunda İslam ülkeleri arasındaki ihtilafları” gidermeyi amaçlıyor.

Ve Sanayi Bakanı’nın verdiği müjdeye göre de ilk hilal tespiti, başarılı şekilde gerçekleştirilmiş!

Böylece Müslüman ülkeler arasında “bayram bugün başlıyor, yok hayır yarın başlıyor” tartışmasının da geride kalacağı düşünülüyor.

Astrometrinin tarihi Milattan Önce 190 yılına kadar gidiyor.

Neredeyse bir yüzyıldır da ayın hareketleri, saniye şaşmadan takip edilebiliyor.

Dev teleskoplar bizden milyonlarca ışık yılı uzaktaki gök cisimlerinin bile hareketlerini takip edebilirken, Müslümanlar “yeni ay doğdu, hayır doğmadı” tartışmasındalar!

Şimdi “Aygöz” ismi verilen bir teleskop bu işe tahsis edilmiş.

Hürriyet bu müjdeli habere neredeyse tam sayfa ayırmış. Habere göre bu iş için “12 santimetre açıklığa sahip apochromat teleskop” kullanılacakmış.

İnternette baktım, böyle bir teleskop 3 bin 199 dolara satılıyor, kargo da bedava.

Niye bugüne kadar bir tane alıp göğe bakmayı akıl edememişler, merak ettim.

Aklıma gelmişken söyleyeyim: Acaba Diyanet İşleri, TÜBİTAK ile işbirliğini bir adım ileri götürüp, cami müezzinlerine birer tane de çalar saat mi dağıtsa?

Yan yana iki cami bile ezan vaktini tutturamıyor da!

Hiç olmazsa sabah ezanı saatini tuttursalar işimizi görür, diğer vakitlerdeki bu uyumsuzluk şehrin gürültüsü içinde kaynayıp gidiyor çünkü.