GÜNDEM ANALİZİ /// Suay Karaman : KARA DELİK


Suay Karaman : KARA DELİK

AKP Genel Başkanı’nın ABD gezisi sona erdi ama sonuç nedir, neler oldu, neler yaşanacak henüz bir şey belli değil. Zamanla bunları göreceğiz. Belleklerde bir danışmanın, ABD yetkililerine “sakın deliğe süpürmeyin, kullanın” dediği bulunmaktadır.

2019 yılının Ocak ayında ABD Başkanı’nın sosyal medyadan paylaştığı “Kürtleri vururlarsa Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz” sözüne gereken tepki verilmemişti. ABD Başkanı’nın dünyanın en köklü devletlerinden biri olan Türkiye’ye karşı savurduğu bu tehdit, her yönüyle kabul edilecek gibi değildi. Ama sineye çekildi, basit sözlerle geçiştirildi. Tıpkı askerlerimizin başına çuval geçirilmesinde olduğu gibi…

Dışişleri Bakanı “stratejik müttefikler sosyal medya üzerinden konuşmazlar” diyerek, ABD başkanına sitem etmekle yetindi. AKP Genel Başkanı da “üzüldüğünü” söyledi. ABD başkanı bir müttefikini mahvetmekten söz ediyor, siyasi iktidarın yetkilileri “stratejik ortaklık” rüyaları görüyor ve üzülüyor. ABD başkanının tehditleri için ana muhalefet partisi sözcüsü “bu tehditler bize sökmez” açıklaması yaptı. Ana muhalefet partisinin genel başkanı da “kimse sokak kabadayısı diliyle Türkiye’yi tehdit edemez” dedi. Boş sözlerle toplumu aldatanlara sormak gerekir: “tehdit edemez” demenin ne anlamı var, adam zaten tehdit etmiş. ABD’nin bu tehdidine karşı etkili olarak ne yapılması gerekirdi, çözüm önerilerini söylemeden kaçak güreşerek toplumu uyutmaktadırlar. ABD’nin talepleri ile Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarının bağdaştırılabilir tarafı yoktur. Yıllardır ABD’nin güdümünde izlenen politikalar ile ülkemiz emperyalizmin oyuncağı durumuna getirilmiştir.

13 Kasım 2019 tarihindeki ABD ziyaretinden çok büyük beklentisi olanların umutları boşa çıktı. AKP Genel Başkanı Washington’da Türkiye’nin pozisyonunu ABD kamuoyuna açıklama fırsatı buldu ama ABD Başkanı hiçbir konuda geri adım atmadı. Kısaca bu geziyi sorun çözmek için değil yumuşamaya katkıda bulunmak için atılan bir adım olarak değerlendirmek gerekir. Zaten AKP Genel Başkanı da partisinin 19 Kasım 2019 tarihindeki grup toplantısında “istediklerimizi tam alamadık” sözleriyle durumu ortaya serdi.

ABD’deki zirvede Türkiye endişe ve tepkilerini dile getirdi, ABD ise mevcut tutumunu değiştirmedi. Müttefiklikle birlikte, PKK-PYD terörüyle ilişkisini de inkâr etmediği gibi YPG’yi terör örgütü olarak görmediğini de söyledi. S-400, F-35, sözde Ermeni soykırımı savlarında ve Suriyeli sığınmacılar konusunda gerçekçi bir çözüm ortaya konulmadı. Fethullah Gülen’in iadesi konusunda da herhangi bir gelişme olmadı. Terör örgütünün Suriye kolu YPG lideri Mazlum Kobani’nin ABD’ye davet edilmesi ile ilgili soruya ABD Başkanı; “sizin Cumhurbaşkanınızla da çalışıyoruz” diyerek her zamanki küstah yanıtlarına bir yenisini ekledi.

Gözden kaçırılmaması gereken önemli bir konu var: TBMM’de bütçe görüşmeleri yapılırken, Dışişleri Bakanlığı’nın bütçe raporunda terör örgütleri olarak PKK ile FETÖ yer almakta ancak PYD ile YPG bulunmamaktadır. Bu durumda, saklanmaya çalışılan bazı gizli ilişkilerin olduğu gerçeğinin altını çizmek gerekir.

9 Ekim 2019 tarihinde ABD Başkanı’nın gönderdiği, diplomatik dilden yoksun ve aşağılayıcı mektubun, ABD Başkanı’na geri takdim edilmesi, mektubun varlığını ortadan kaldırmadı. Zaten ABD Başkanı “mektubumu geri aldım” demedi. ABD Başkanı’nın ülkemizi ve yönetimi aşağılayan mektubunun gereği yapılacak mı diye saf saf bekleyenler, aynı küstahlığın devam ettiğini gördüler mi acaba? ABD Temsilciler Meclisi’nde ülkemiz ve Tayyip Erdoğan’ın ailesi aleyhine kararlar alındı. Ancak ABD’nin Tayyip Erdoğan ve ailesine mal varlığı ile gelir kaynaklarının değerine ilişkin herhangi bir yaptırımda bulunacak mı diye bekleyenlere de şunu söylemek gerekir: deliğe süpürmez, kullanırlar. Bu durumu kullanarak, istedikleri gibi yönlendirirler.

Bunlar hakkında nasıl bir gelişme olacağı henüz bilinmiyor ama bilinen bir şey var ki ülkemizde gündem değiştirilerek, Erdoğan ailesinin ‘mal varlığı ile gelir kaynakları’ gölgelenmektedir. Ülkemizin tüm sorunları yerini CHP‘ye yapılan yeni operasyona bırakmıştır ve gündem şimdilik değiştirilmiş gözükmektedir.

İlk Kurşun Gazetesi, 25 Kasım 2019.

GÜNDEM ANALİZİ /// Süleyman Çelik : PAPAZA KIZIP ORUÇ BOZANLAR VE MÜMTAZ SOYSAL


Süleyman Çelik : PAPAZA KIZIP ORUÇ BOZANLAR VE MÜMTAZ SOYSAL

E-POSTA : scelik44

1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamı sayesinde yayın hayatına başlayan YÖN dergisi, o yıllarda ilk gençlik dönemini yaşayan ve daha sonra “68’liler” olarak anılacak bizim kuşağın, ülkemiz sorunlarına duyarlı kesimi için “Aydınlanma kaynağı”, Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz Soysal gibi yazarları da aydınlanma öğretmenleri oldu.

1961 Anayasası’nı hazırlayanlar arasında da bu öğretmenlerimiz vardı. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Muammer Aksoy gibi büyük öğretmenlerimizin önderliğinde çalışan bu genç öğretmenlerimiz sayesinde, ülkemiz dünyanın en demokratik ve özgürlükçü anayasasına kavuşmuştu…

Bu öğretmenlerimiz, Yön’ün yanında bir “Aydınlanma Ocağı” olan Sosyalist Kültür Derneği’ni de kurmuşlar ve Cebeci’de, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin karşısında bulunan Seyhan Düğün Salonu’nda düzenledikleri “Cumartesi Söyleşileri” ile aydınlatma etkinliklerini sürdürüyorlardı.

Bu söyleşilerden birinde konuşmacı, eski Milli Birlik Komitesi üyesi Suphi Karaman, konu “Emperyalizm ve Petrol” idi. Sayın Karaman, emperyalistlerin petrol kaynaklarını ele geçirmek için işledikleri cinayetleri, mazlum uluslara yaşattıkları acıları, karşıt cepheler oluşturarak ülkeleri parçalamalarını ve işbirlikçi gerici iktidarlarla ilişkilerini örneklerle anlattı. O sırada petrolün millileştirilmesi tartışılıyor, biz gençler bu konuda eylemler yapıyor ve doğal olarak sağcı iktidar da karşı çıkıyordu. Konuşma bitip “soru- katkı” kısmına geçildiğinde, bir soru geldi: “Milli Birlik Komitesi iktidarı döneminde sözünüz yasaydı. O zaman neden bir yasa çıkararak petrolü millileştirmediniz?” Sayın Karaman bu soruya çok içten bir yanıt verdi: “o zaman biz bu konuları bilmiyorduk!..”

Milli Birlik Komitesi üyeleri gibi biz de bunları bilmiyorduk. Daha doğrusu kimse bilmiyordu. Çünkü bilenler “komünist” denilerek susturulmuş, susmayanlar hapislerde çürütülmüş, hatta öldürülmüşlerdi.

* * *

1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında her şey tartışılmaya başlayınca uyanmaya ve gerçekleri öğrenmeye başladık.

Atatürk öldükten sonra yolundan sapılmış, Kemalist dünya görüşü unutturulmuş, ülke Batılı emperyalistlere teslim edilmiş ve Atatürk halka, “Türkiye’yi Avrupalılaştırmak isteyen Batı hayranı bir asker” olarak öğretilmişti. Atatürk’ün bu şekilde öğretilmesi, Kurtuluş Savaşı yıllarından beri emperyalistlerle işbirliği içinde olan gericilerin Cumhuriyet düşmanlıklarını pekiştirmiştir. Emperyalistlerin tam da istediği buydu…

Öğretmenlerimiz sayesinde, Ulusal Kurtuluş Savaşımımızı, “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” karşı yaptığımızı öğrendik. Emperyalistler Sevr Antlaşmasıyla, “Türk’ü Anadolu’dan atmak olan bin yıllık hayallerinin gerçekleşmek üzere olduğunu” düşünüyorlardı ki Kurtuluş Savaşını kazanarak, heveslerini kursaklarında bırakmış olduğumuzu, anladık. İlk ulusal kurtuluş savaşını kazanması nedeniyle, emperyalistlerin yenilebileceğini kanıtlayıp mazlum milletlere umut ışığı olan Atatürk’ün temel ilkesinin, “her alanda tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı” olduğunu öğrendik. Yaptığı devrimlerle, ‘halkımızın aydınlanarak aklı ve bilimi kılavuz edinmesini, ülkemizin Avrupalılaşmasını değil, çağdaş uygarlığın üzerine çıkmasını’ sağlamaya çalıştığını kavradık.

* * *

Emperyalistler pes etmezler. Sevr Antlaşmasının mimarı olan ABD, Lozan’ı imzalamamış ve “bizim planlarımız uzun erimlidir, eninde sonunda gerçekleştiririz” diyerek “amacından vaz geçmediğini” açıklamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, hiç ummadığı şekilde kolayca kucağına düşmüş olan Türkiye’yi bırakması olası değildi. Uyanışı bastırmak üzere klasik “böl ve yönet” politikası devreye sokuldu.

Eskiden Tıp, Eczacılık, Diş Hekimliği, Veteriner ve Ziraat Fakülteleri öğrencileri, birinci sınıfı (FKB), Fen Fakültesinin bazı bölümlerinin öğrencileri ile birlikte, Fen Fakültelerinde okurlardı. Derslerimiz Fen Fakültesinin 1500 kişilik amfisinde yapılıyordu. Kısa sürede birbirimizi tanıdık; hepimiz “Kemalist solcu” idik. Cumhuriyet ya da Atatürk devrimleri karşıtı bir olay olduğunda, hep birlikte Kızılay’a inip protesto eylemlerine katılıyorduk. Yalnız bizler değil, tüm üniversite gençliği böyleydi. Örneğin, o yıllarda Kayseri cezaevinde yatmakta olan DP’lilerin affı için sağcılar gösteri yapmak istiyor, bu amaçla amfide dolaşarak öğrenci toplamaya çalışıyor, ama kimseyi götüremiyorlardı.

Önce Atlantik ötesinden hazırlanan projelerle kurulan kamplar, ocaklar, dernekler, dergahlar vb. mahfillerde sağcı gençlik yetiştirildi. Sonra “sağ- sol” çatışmaları başlatıldı. Her iki kesimin içinde de ajanlar cirit atıyordu. Solu da parçaladılar. Atatürk’e “burjuva devrimcisi” deyip kendilerine yeni idoller bulan fraksiyonlar oluştu. Fraksiyonlar kendi aralarında da çatışmaya başladı. Oysa Mehmet Ali Aybar gibi sağduyulu sosyalistler, “şiddet terörü, terör faşizmi doğurur” diyerek solcu gençlerin, çatışmalardan uzak durmalarını istemişlerdi. Ama eline bir tabanca tutuşturulan, devrim yapma hayaline kapıldı ve şiddet tırmanmaya başladı.

Sonunda sağduyulu aydınlar haklı çıktı. ABD, emperyalizm karşıtlarını ezmek için, güdümündeki generallere önce 12 Mart, sonra da 12 Eylül faşist darbelerini yaptırdı. Uyanışın önünü açan 1961 Anayasası, önce budandı, sonra antidemokratik yeni bir anayasa hazırlandı. Darbeler, güya Atatürkçülük adına, komünistlere ve gericilere karşı yapılıyordu. Ancak Mümtaz Soysal, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Alpaslan Işıklı gibi Kemalist aydınlar, “komünist” suçlamasıyla içeri alınıp işkencelerden geçirildiler, üniversitelerden atıldılar; gericilerin ise hep önü açıldı…

Aralarında, o yıllarda bizim kuşaktaki gençlerin idolü olan bir yazarın da bulunduğu bazıları çabuk çözülüp teslim oldular. Bunlar, “Atatürk” adını ağızlarından düşürmeyen Amerikancı generalleri, gerçekten Atatürkçü sanıp Kemalizm düşmanı oldular. Bir zamanlar düşmanı oldukları emperyalistlerin kanatları altına sığındılar. Gerici ve bölücülerle birlikte Cumhuriyetin tüm değerlerine, hatta Türkiye’ye, Türklüğe karşı oldular. Daha sonra Uğur Mumcu’nun, “ tosuncuklar” diyeceği bu yazarın oğulları, ABD’nin TSK’yı çökerterek Cumhuriyeti yıkma planının taşeronluğunu yapacaklardı.

Mümtaz Soysal ve arkadaşları, dönekler gibi “papaza kızıp oruç bozmadılar”, içeri girdikleri gibi Kemalist solcu/ ulusalcı kimliklerini korumuş olarak dışarı çıktılar, savaşımlarını kaldıkları yerden sürdürdüler.

“Hepimiz Ermeniyiz” diyen döneklerin tersine, Mümtaz Soysal Paris’te Ermeni teröristlerin öldürdüğü Türklerin avukatlığını, Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yaptı. 1990’larda milletvekili iken, emperyalizmin yeni sömürgecilik yöntemi olan özelleştirmeler ile Irak’ta kukla Kürdistan kurma projesi için oluşturulmuş “Çekiç Güç”e karşı mücadele etti. Koalisyon hükümetindeki Dışişleri Bakanlığı döneminde, uygulamak istediği “Kemalist Dış Politika” nedeniyle Başbakan Tansu Çiller, hatta kendi genel başkanı Murat Karayalçın ile ters düştü ve ilkelerinden ödün vermeyerek istifa etti. Böylece elleri rahatlayan bu ikili, 1838’de Osmanlı’nın İngiltere ile Balta Limanı anlaşması yapması gibi, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşması yaptılar.

CHP’nin kuruluş ilkelerinden uzaklaştığını görünce partiden ayrıldı ve arkadaşlarıyla birlikte Kemalist bir parti kurmak üzere çalışmalara başladı. Kuruluş öncesindeki “Bağımsız Cumhuriyet Hareketi”ne ben de katıldım. Ne yazık ki parti başarılı olamadı. Bu hareketin içinde olan Birgül Ayman Güler ve Hüsnü Bozkurt gibi bazı Kemalistler, daha sonra CHP’den milletvekili oldular. Ancak partide bu arkadaşlara tahammül edilemedi. Çünkü “papaza kızıp oruç bozanlar” CHP’yi ele geçirmişlerdi.

* * *

Gittiğin yerde seni karşılayan Kemalistlerle birlikte ışıklar içinde uyu öğretmenim…

GÜNDEM ANALİZİ /// Suay Karaman : ÇÖPE ATMAK


Suay Karaman : ÇÖPE ATMAK

28 Ekim 2019 tarihindeki “Zafer Çığlıkları” adlı yazımızda şöyle bir paragraf vardı: “ABD Başkanı Donald Trump’ın, AKP Genel Başkanına yolladığı 9 Ekim 2019 tarihli tehdit ve şantaj dolu düzeysiz mektubu “çöp sepetine attık” demekle iş bitirilmez. Bu mektuba yanıt veremeyenlerin, ABD’ye giderek tepki vereceklerini söylemeleri de gerçeği yansıtmamaktadır.”

Bu düzeysiz mektuptaki ifadeler kabul edilemez niteliktedir ve diplomatik kurallara aykırıdır. Siyasi iktidarın yetkilileri tarafından bu mektubun önce çöp sepetine atıldığı, ardından ABD’ye gidip masasına bırakılacağı söylendi ve şimdi de kendilerine takdim edileceği bildirildi. İşin özü, bu mektuptan sonra ABD’ye gitmek çok yanlış bir tutumdur. Bu mektubun ardından ivedilikle ABD’ye karşı ciddi yaptırımlarda bulunulması gerekirken, ABD’ye gitmek her şeyi kabullenmek anlamındadır.

Siyasi iktidar Suriye’nin kuzeyinde Barış Pınarı Harekâtı için bazı hedefler koymuştu. Barış Pınarı Harekâtı sürerken, ABD ile yapılan anlaşma sonucunda, harekâta ara verilmiştir. Bu ara sırasında Rusya ile de anlaşma yapıldı ve ardından harekât sona erdirildi. Ama siyasi iktidarın koyduğu hedefler yerine getirilmedi.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken, 29 Ekim tarihinde cumhuriyetimizin 96. yılını kutladığımız gün, ABD Temsilciler Meclisi’nde, “Ermeni Soykırımı’nı resmi olarak tanıyan” yasa tasarısı 11’e karşı 405 oyla kabul edildi. Kabul edilen tasarı ile 1915 olaylarının soykırım olarak resmen tanınması ve anılması öngörülüyor. Bu tasarının en yakın zamanda ABD Senatosu’nda da oylamaya sunulması beklenmektedir. Bu yapılanlar karşısında Türkiye’nin, Washington Büyükelçisi’ni Ankara’ya çekerek ABD’ye diplomatik tepki göstermesi gerekirdi. Benzer tasarıların diğer ülke parlamentolarında kabul edilmesine Türkiye tepki vermiş ve o ülkelerdeki büyükelçilerini Ankara’ya çağırmıştı. Ancak, Halkbank soruşturması ve bazı yöneticilerin mal varlığıyla ilgili sorunlar nedeniyle, ABD’ye tepki verilemediği bilinmektedir.

100 yıl önce emperyalizme karşı büyük bir başarı kazanarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, dünyada saygın bir konuma sahipti. Ancak günümüzde bu saygınlık yok olduğu gibi, emperyalizmin maşası durumuna getirildik. Ekonomisi güçlü olmayan, denk bütçeyi unutan, hukuk ilkelerini özümseyememiş, kamucu politikalardan uzaklaşmış, laik ve demokratik bilimsel eğitimi yapamayan devletlerin emperyalist güçler tarafından sömürülmesi doğaldır. Bugün “Yurtta barış, dünyada barış” sözü bırakılarak, komşularımızla savaş çığlıklarının atıldığı bir ortamdayız. ABD, yanına AB’yi de alarak, elindeki tüm verilerle, araçlarla ve NATO’yu da kullanarak ülkemize çullanmaktadır. Emperyalist güçler her sıkıştıklarında ‘sözde Ermeni soykırımı’ yalanına sarılmakta ve ülkemize baskı yapmaktadır. Sözde soykırım iddialarının Türkiye ile Ermenistan arasında değil, Türkiye ile emperyalizm arasında olduğunu öğrenmeliyiz artık. Sorgulamaktan ve düşünmekten yoksun olarak yetiştirilen kuşaklar ile ülkemizin gidişi iyi değildir.

Bu kötü gidişi önlemenin yolu dün 81. ölüm yılını andığımız büyük devrimci önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerine sahip çıkarak, örgütlü ve bilinçli bir toplum yaratmaktır. Büyük kurtarıcımız Atatürk’ün yolundan sapınca, başımıza neler geldiğini bilerek, gerçekleri öğrenmeli ve ulusalcı güçleri birleştirmeliyiz.

İlk Kurşun Gazetesi, 11 Kasım 2019

GÜNDEM ANALİZİ /// HÜSNÜ MAHALLİ : İŞLER YAKINDA ÇOK KARIŞACAK ANKARA DAHA DA SIKIŞACAK


HÜSNÜ MAHALLİ : İŞLER YAKINDA ÇOK KARIŞACAK ANKARA DAHA DA SIKIŞACAK

Hüsnü Mahalli terör örgütü IŞİD lideri Bağdadi’nin ölümünü değerlendirdi.

30 Ekim 2019

Hüsnü Mahalli bugünkü "Made in USA" başlıklı yazısında "Başta ABD ve Rusya olmak üzere tüm dünya YPG ile meşgul olacak ve Ankara çaresiz izleyecek. " dedi.

Mahalli’ye göre "Kobani Başkan Trump’la bir araya gelecek. Erdoğan’dan önce ya da sonra. "

İŞTE MAHALLİ’NİN DİKKAT ÇEKEN YAZISI

Hepsi USA yani ABD üretim ve tüketimi.

Hepsi siyasal İslam teorisinin ürünleri.

Tezgah CIA finans Vahabi Suudiler.

İslam ve insanlık düşmanı.

Mücahit denilen adamlar Afganistan’da Sovyet işgaline karşı savaştırılınca Suudi vatandaşı Usame Bin Ladin KAİDE’yi kurdu ve dünyanın başına bela oldu.

O sıralar Baba Bush başkan idi.

Sovyetler gidince bu kez mücahitler birbirini boğazlamaya başladı ve CIA TALİBAN’ı kurdu.

Bill Clinton zamanında.

Taliban ve Kaide ABD’nin başına bela oldu.

Kaide ve Taliban ideolojisi dünyanın her yerine yayıldı.

Özellikle yoksulluk cehalet ve dini bağnazlığın yaygın olduğu yerlerde.

Beş yıl kaldığı yeri gözetim altında tutan CIA Bin Ladin’i 2 Mayıs 2011’de öldürdü.

Kanlı Arap Baharı’ndan sonra.

Emri Obama verdi.

Taliban lideri Molla Ömer 23 Nisan 2013’de böbrek yetmezliğinden öldü ve yerine Mısırlı Zavahiri geldi.

Bin Ladin’in öğrencisi Ürdünlü Zarkavi Irak işgaline karşı savaştı ancak 7 Haziran 2006’da Oğul Bush’un emriyle öldürüldü.

Zarkavi’nin yerini Irak’ta Bağdadi aldı ama Zavahiri’nin emriyle Colani NUSRA’yı Suriye’de kurdu.

Colani şimdi İdlib’de bir yerde saklanıyor ama Amerikalılar 15 km uzağındaki Bağdadi’yi Trump’ın emriyle öldürdü.

Türk sınırına 6 kilometre uzaklıkta.

Kanlı Arap Baharı sonrasında Irak ve Suriye karışınca Bağdadi 2012’de IŞİD’i kurdu.

Peki Bağdadi nasıl oldu da Rakka’dan İdlib’e (300 km) gidebildi?

Türk istihbaratı TSK ile birlikte hareket eden on binlerce ÖSO militanı ve Türkiye ile iş birliği yapan binlerce kişi bu adamın nerede saklandığını neden bilmiyordu?

Trump’ın deyimiyle Amerikalılar adamı ‘Irak Suriye Rusya Türkiye ve Kürtlerin yardımıyla’ bulmuş.

Trump’ın ‘Kürtler’ dediği SDG-YPG Komutanı Mazlum Abdi ya da Kobani.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ‘görüş’ dediği adam.

Putin’le imzalanan son Soçi Anlaşması’nda SDG ön plandaydı.

Militanları sınır boyundan çekildi ama oralara Rusya destekli Suriye askerleri yerleşiyor.

Bağdadi’nin takip edilip öldürülmesinde önemli rol oynadığı söylenen Kobani ve ekibi şimdi Fırat’ın doğusunda on binlerce IŞİD’ci esirin bulunduğu kamplardan sorumlu. Bunların bir kısmını ABD alıp götürdü bir kısmı Türkiye’ye verildi geri kalanlar da belki Suriye devletine devredilir. Olağanüstü bir durum gelişmezse SDG/YPG Şam ile barışacak ve Fırat’ın doğusu Suriye devletinin kontrolüne geçecek.

Böylece ABD RUSYA ve AB ülkelerinin destek vermediği Ankara yakın gelecekte askerlerini bölgeden çekmek zorunda kalacak ve YPG konusunda Şam ile masaya oturmaya zorlanacak.

Sonra ya da önce herkes Fırat’ın batısına bakacak.

Özellikle İdlib.

Orada NUSRA ve lideri Colani var ve Ruslar başta olmak üzere herkes onun peşinde.

Canını kurtarmak için Bağdadi’yi Amerikalılara ihbar etmiş olabilir.

Öyle olsa bile Colani’nin işi zor ve Ankara er ya da geç bu konuda sıkışacak ya da sıkıştırılacak.

Ya Colani örgütü NUSRA’yı feshederek ve YPG gibi ağır silahlarını teslim edecek ya da Ruslar havadan tepesine inip işini bitirecek.

Bağdadi gibi.

Sonrasında Fırat batısı çözülecek.

Ama öncesinde Kobani Başkan Trump’la bir araya gelecek.

Erdoğan’dan önce ya da sonra.

Trump’tan sonra Putin de olabilir.

AB ülkeleri sırada ama en büyük sürpriz adamın Şam’a gitmesidir.

Yani Suriye devletiyle barışmasıdır.

İşte o zaman Ankara’nın işi daha da zorlaşacak ve riskler artacak.

Hamasi söylemler ve mehter takımının ‘Allah Allah’ nidalarıyla bir yere varılmıyor varılmaz.

Başta ABD ve Rusya olmak üzere tüm dünya YPG ile meşgul olacak ve Ankara çaresiz izleyecek.

Çünkü PYD/YPG/SDG birer Suriye örgütüdür ve Ankara’nın müdahale hakkı olmayacak.

İşler yakında çok karışacak ve Ankara daha da sıkışacak.

Suriye’ye müdahale etmenin bedeli her alanda ve her anlamda çok ağır oldu.

Kazanç ise sıfır.

Hatta ekside.

Amel Defteri’nde olduğu gibi!

LİNK : https://www.gercekgundem.com/dunya/129860/husnu-mahalli-isler-yakinda-cok-karisacak-ankara-daha-da-sikisacak

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : ABD VE RUSYA MUTABAKATLARI SONRASINDAKİ GELİŞMELER


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : ABD VE RUSYA MUTABAKATLARI SONRASINDAKİ GELİŞMELER

ABD’yle sağlanan 120 Km. genişlik, 32 Km. derinlikteki güvenli bölgede, Türkiye tarafından sahaya hâkim olma ve temizlik faaliyeti devam ediyor. Henüz tam kontrol sağlanmış değil.

ABD bölgeden çekildiğini söylemesine rağmen yeniden bazı yerlere yerleşiyor. Gidici değil. Değişik hesaplar içinde.

Telabyad-Resulayn arası dışındaki Rusya’yla mutabakat sağlanan bölgede Türkiye-Rusya müşterek devriye faaliyetleri başladı. Ne zamana kadar devam edeceği ve maksadı gerçekleştirip gerçekleştirmediği henüz belli değil.

Şam yönetimiyle PKK/PYD arasında Rusya marifetiyle bazı mutabakatlar sağlanmış görünüyor. Ancak sonrası bilinmiyor.

ABD yeni arayışlar içinde

Öncesinde Suriye’den çekileceğini söyleyen ve askerlerinin ve tesislerinin bir kısmını Irak’ın kuzey bölgesine kaydıran ABD, Barış Pınarı harekâtından ötürü Türkiye’yle yapmak zorunda kaldığı mutabakatla öngörülen Güvenli Bölge’nin yanında Menbiç ve Kobani bölgelerini de boşaltarak güneye çekilmişti.

Ancak gelişmeler ABD’nin bölgeden gidici değil, aksine uzun vadeli kalıcı olduğunu gösteriyor. Bu kapsamda, Barış Pınarı Harekâtı sırasında Suriye’nin kuzeyinden çekilen ABD ordusu, Suriye-Türkiye sınırındaki boşalttığı Aynularab’daki Sırrin üssüne yeniden yerleşmesinin ardından Rakka’nın batısındaki Cezre üssüne de döndü.

Deyrizor bölgesi ise petrol açısından ABD için önem taşıyor. Trump’ın petrolü sevdiğine ilişkin açıklaması çok önemli. ABD’nin bu petrolden 30 milyon dolar kazandığı söyleniyor. Bunu bir petrol gaspı ve kaçakçılığı olarak nitelendirmek mümkün. Bu bölgede hem kendi askerlerini bulunduruyor, hem de SDG dediği PKK/PYD’yi. Hatta bu petrolün kendi tabiriyle “Kürtlerin”, aslında PKK/PYD’nin parasal desteği için kullanılacağını söylüyor.

ABD bu bölgeyle de yetinmiyor, Kamışlı bölgesindeki petrolü de kontrol edebilme düşüncesiyle Rusya’yla rekabet ediyor. Kamışlı ABD ve Rusya arasında paylaşılamayan şehir/bölge konumunda.

Görüldüğü gibi durum, ABD’nin Suriye’den çekilmesinin sözde kaldığını gösteriyor. Diğer taraftan da PKK/PYD’ye desteğinin sınırlı kalacağı, onun yerine başka arayışlar içinde olacağına ilişkin emareler de var.

Hatırlanacağı üzere El-Kaide’yi ABD kurmuş, sonra onu düşman ilan etmişti. IŞİD, El-Kaide’den türemişti. Önümüzdeki dönemde IŞİD’in bir türevi veya başka bir terör örgütünün sahne alabileceğini de düşünmek gerekir. ABD’nin çok emek ve para harcadığı ve bir türlü terör örgütü olduğunu kabul etmediği PKK/PYD/YPG’den tamamen vazgeçmesi de beklenemez. Bu örgütün, Irak üzerinden İran’ın istikrarsızlaştırılmasında kullanılmasının mümkün olabileceği söylenebilir.

Rusya iyi bir satranç oyuncusu

Şurası muhakkak ki, Suriye sorununda şimdilik en karlı çıkan ülke Rusya. Uyguladığı politika ve stratejilerle Akdeniz ve Ortadoğu’da, Suriye üzerinden, var olan etkinliğini daha da artırmış durumda. Astana ve Soçi süreçlerine ilave olarak Türkiye’yle sağladığı siyasi, ekonomik, askeri işbirliği ve mutabakatlarla Türkiye’nin ABD ve Batı dünyasından uzaklaştırma çabalarında mesafe almış durumda. Ancak güvenilir bir müttefik olduğunu söylemek de abartılı olur. Karşılıklı menfaatler çerçevesinde konu bazında ittifaklar sağlanan bir ülke olarak görmek daha doğru olacaktır.

Rusya da PYD/YPG’yi bir terör örgütü olarak görmüyor ve onu ABD’den koparıp kendi kontrolünde tutarak bölgede kullanmayı tercih ediyor. Ayrıca gerektiğinde Türkiye’ye karşı bir argüman olarak kullanma düşüncesini de aklında tutuyor.

Diğer taraftan Rusya Dışişleri Bakanı’nın “Kürt sorunundan kaçamazsınız. Suriye’deki Kürtlerin geleceği hususunu askeri eylemler olarak konuşmak yerine, bu konuda sakin bir biçimde anlaşmaya varılmasını olanaklı yapan koşulları yaratmış olduk. Sorun, Suriye krizinin parçası olmaktan daha geniş bir problem. Irak’ta, İran’da ve Türkiye’de yaşayan Kürtler var. Kimse bu ülkelerin, Kürt sorunu nedeniyle yaşanan bir gerginlikten dolayı infilak etmesini istemez. Hiç kimse Kürtlerin kendilerini ikinci sınıf insanlar olarak hissetmelerini istemez.” şeklindeki açıklaması, Rusya’nın konuya bizim gibi bakmadığını açık olarak göstermektedir. Bu nedenle kimlerle ittifak içinde olduğumuza ve muhtemel gelişmelere dikkat etmemiz gerekmektedir.

Rusya da Suriye’de kalıcı

Rusya’nın Suriye’deki varlığının ABD’den daha önce olduğu ve bu konuda çok mesafe kat ettiği biliniyor. Suriye kriziyle bunu daha da pekiştirmiş durumda. Diğer bölgelere ilave olarak Kamışlı kentinde kalıcı konuşlanmaya yönelik girişimleri de var. Suriye rejiminin denetiminde bulunan havaalanına yakın bir alana üs kuran Rus güçleri, bölgeyi teknik cihaz ve personelle takviye etmiş, Kamışlı Havalimanı’na yakın olan Çiftçiler Sendikası’nı askeri üs olarak kullanılmaya başlamış durumda. Suriye rejiminin, Kamışlı hava alanını Rusya’ya 49 yıllığına kiraya verdiğine ilişkin haberler de var.

ABD güçleri de Kamışlı’da YPG’ye ait bir karargâha yerleşmiş. Soçi Mutabakatının dışında bırakılan Kamışlı’da, Şam rejimi, Rusya ve ABD arasında iktidar mücadelesi yaşanıyor. Ancak ibre Rusya ve Şam rejiminden yana.

Şam rejimi PYD’yi nasıl görüyor?

Şam yönetiminin Rusya’nın sözü dışında hareket etmesi mümkün değil. Mevcut durumunu ve varlığını ona borçlu ve ona bağımlı. Ancak bir noktada farklılık bulunuyor. O da PYD/YPG’ye dair görüş farkı. Suriye, PYD/YPG’yi Türkiye’den başka tek terörist bir örgüt olarak gören ülke.

Ancak bu görüş farkı PYD’yle mutabakat yapmasına engel olmuyor. Rusya’nın arabuluculuğunda Şam yönetimi ve PYD arasında sağlanan mutabakatla bazı bölgelerin özgürleştirilmesinde askeri işbirliği öngörülüyor. Şam yönetimi mevcut yerel yönetim ve meclislere şimdilik karışmıyor.

ABD’nin biraz yalnız bıraktığı YPG/PKK’nın Rusya’yla bağlantısı devam ederken, örgütün ortada kalmamak için Suriye rejimine yanaşmaya çalıştığı da görülüyor. PYD/YPG’nin beklentisi özerlik ve Suriye’ye 5nci Kolordu olmak. Bu yüzden, Fırat’ın batısında İdlib ve Afrin gibi yerleri geri almak için Suriye ordusuna yardım ederek, yeni yapılanmada yer edinmeyi umuyor.

Türkiye’nin politikaları ve öneriler

Türkiye’nin başlangıçtan itibaren uyguladığı yanlış politikaları doğru kararla düzeltmeye çalıştığı görülüyor. Özellikle Suriye kuzeyinde bir terör koridoru oluşmasını önlemek ve bir garnizon devlet kurulmasını engellemek için yaptığı Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Operasyonları takdire şayandır. Operasyonlar bu yönüyle amacına ulaşmıştır.

Başlangıçta doğru politikalarla Suriye yönetimiyle iletişim içinde olunmasının ve işgale karşı işbirliği yapılarak kontrolü kaybetmesinin önlenmesinin daha uygun olacağı, belki de o zaman bu operasyonlara bu ölçüde ihtiyaç kalmayacağı değerlendirilebilir.

Mültecilerin durumu

Türkiye’de en az 4 milyon mülteci/sığınmacı/misafir, adına ne derseniz deyin, Suriye’den gelen insan var. Bunların uzun süredir Türkiye’de bulunması ekonomik açıdan sıkıntı yaratıyor ve bunun yükünü de Türk Milleti çekiyor. Ayrıca sosyolojik ve kültürel sorunlar da gittikçe artıyor. Bir noktada bunların ülkelerine dönmesi Türkiye açısından son derece önemli bir konu haline gelmiş durumda. Barış Pınarı harekâtının amaçlarından biri de bu insanların ülkelerine dönmelerini sağlayacak bir güvenli bölge oluşturmaktı. Bu amaç da gerçekleşmiş oldu ve bölgede uygun bir ortam yaratılmak üzere.

Ancak bu insanlara, misafirliğin ötesinde, o kadar fazla imkân sağlanmış durumda ki, birçoğunun gitmek isteyeceğini söylemek oldukça zor. Hele gönüllülük esasına göre gitmelerini beklemek neredeyse mümkün görülmüyor. (kira yardımı, şahıs başına maaş, çocuk parası, ücretsiz alışveriş kartı, ücretsiz sağlık hizmeti, ücretsiz/düşük ücretli iletişim imkânı, ticaret kolaylıkları vs.)

Batının bu insanlara yardımcı olmakta ne kadar isteksiz davrandıkları ve konuya duyarsız kaldıkları açıkça görülüyor. Çok kısıtlı verdikleri, hatta verdi dahi denmeyecek ekonomik yardımları bir işe yaramıyor. Zaten bu kısır yardımlar da mülteciler Türkiye’de kalsın, başlarına dert olmasın diye. Türkiye hep kendi imkânlarını kullanıyor. Bunun sürdürülebilir olması beklenememeli. “Kapıları açarız” tehdidi bir sonuç vermiyor. Açılırsa acaba giderler mi? Bir kısmı gitmeye kalkarsa, Batı bakalım ne yapacak? Görmek gerekiyor.

Güvenli bölgede mültecilerin yaşam için gerekli tesislerinin yapılması ve sistemin kurulması için yapılan çağrılar bugüne kadar bir sonuç getirmedi. Ancak “ekonomik açıdan yardım gelmezse biz kendi imkânlarımızla yaparız” sözü, para gelecekse onu da engeller mi diye düşünmeyi gerektiriyor. Eğer biz yaparsak onun yükünün de Türk Milletinin sırtına bineceği ve bu takdirde, sonradan bırakıp gidilemeyeceğine göre, sahiplik ve kalıcılık durumunun ortaya çıkacağı dikkate alınmalı.

Suriye’nin üniter yapısı mutlaka korunmalı

Türkiye, Suriye’nin siyasi birlik içinde (Üniter) toprak bütünlüğünü ısrarla savunmalıdır. Sadece toprak bütünlüğünün sağlanması yeterli olamaz. Bu durumun güvenliğimiz ve bekamız için tehdit olduğu bilinmelidir. Konu, Türkiye’nin olduğu kadar Suriye, İran ve Irak’ın da sorunudur. Astana sürecinde bu konuda ağırlık konulmalı ve ilgili ülkelerle dayanışma içine girilmelidir.

Suriye’yle sadece Rusya üzerinden değil, doğrudan iletişime geçmede tereddüt edilmemeli, bu konudaki inattan vazgeçilmelidir. Rejimin bu konuda istekli olduğu da açıklamalardan anlaşılmaktadır. Suriye yönetiminin ülkede sağlayacağı merkezi kontrolün ilgili ülkelerin güvenliğiyle doğru orantılı olduğu göz ardı edilmemelidir.

Almanya’nın güvenli bölge konusunda sunduğu plan tehlike arz etmektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğü gözetilmekte, ancak Irak örneğinde olduğu gibi federasyon öngörülmektedir. Ayrıca ortada “Kültürel Özerklik” adı altında modeller dolaşmaktadır. Bunun Türkiye’ye yansımalarının olacağı dikkate alınmalıdır.

Yazıma Prof. Dr. H. Bağcı’nın bir panelde yaptığı benzetmeyle noktalamak istiyorum. “Rusya satranç oynuyor, birkaç hamle sonrasını düşünerek hareket ediyor. Türkiye ise tavla oynuyor ve zar atarak düşeş gelmesini bekliyor.”

Bölgede çok bilinmeyenli bir denklemi çözmeye çalışıyoruz. İşimiz çok zor. Ancak biz de satranç oynamaya gayret edelim.

GÜNDEM ANALİZİ /// Muhittin Taha Çalık : 2000 yıllık ‘Devlet Aklı’ tıkır tıkır işliyor ! ..


Muhittin Taha Çalık : 2000 yıllık ‘Devlet Aklı’ tıkır tıkır işliyor !..

Bugün komplo teorisi çizme vakti değil… 2000 yıllık devlet anlayışımızın, kalemimizle buluşma vakti! Metehan’ın yaktığı ışığı aralama vakti! Tıkır tıkır işleyen kader-i âlemde, sessizce ve dokunuşunu bırakmayı esirgemeyen gücün idaresini seslendireceğiz. Yaz kalem, dökülen döküldüğü yerde bitsin… Türkiye, her dönemin bir hâkim anlayışıyla beraberdi. Yeri geldi vatan dedi, silahla namusunu, yer yer sandığa olan inancıyla demokrasiye, yeri gelince de onu var eden siyasal akımıyla, kaosun veya darbelerin postallarına alkış tutarak huzura geçici merhaba diyerek, bir zaman ise inancını ortaya koyup her şeyi göze alıp çiğnenmeyi, çiğnendiği inancıyla da kandırıldığı günleri yaşamıştır. 16 devlet otoritesini günümüze kadar getirenler, 17. Devlet otoritesiyle milletini buluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk Milleti’nin beka savaşı ve yüz yıla yakın verdiği mücadelenin eseridir. Birçok etnik yapıdan oluşan devletimiz, devletsel millet anlayışıyla vardır, var olmaya da devam edecektir. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, bir devrin son çırpınışında, son millet haykırışında, sessiz kalmayıp, verilen görevi yerine getirmişler, yeni yüzyılın yeni hükmünü; Cumhuriyet’le, Demokrasi’yle, çağdaş dünya düzeniyle, ilim-bilim anlayışıyla, hakkı millet aklıyla, aklı da yeni Türkiye ile buluşturmuşlardır. Kalem tabi ki tarafsız olmaz, kalem tabi ki objektif yaklaşamaz. Zihinleri iyi veya kötü kuşatanlar var ya; hesapları tektir ve çıkarcıdır. Unutmayın saygıdeğer okuyucular! Bugün savunduklarımızla yaşadıklarımız, yaşadıklarımızla da savunduğumuz realiteler çelişkidedir. Kapkara bir Osmanlı demiyoruz ya da kapkara bir Cumhuriyet demiyoruz; diyoruz ki irade kadere, kader insana, insan hükme, hüküm de bir akışın çizgisini değiştirir. Değişim devrimden gelir. Bakış, yaşayış işte hepsi bu! Devrim aman çığlığına ses getirmek var, değişim şart deyip slogana fert olmak var. Tarafsız insan yoktur, tarafın hiç ettiği insan vardır. Kırmak, korunmak ya da aşmak değildir. Kırdığın çember de, kırdığın kalıp da, sürüklenen dünyada, sülük gibi dünyaya yapışmak var. Doğrular tektir, doğrunun gerçekleri ise sayısızdır. Bir kitap düşünmek lazım, her sayfasında, her cümlesinde, her kelimesinde barındırdığı sayısız ama tek bir hedefi gözeten mana… Tarihe dokunduk, tarih sustu, şahsiyetlere dokunduk, şahsiyetler bizim şahsiyetimiz oldu;

O zaman sessiz irade, sessiz hükmün, sessiz dokunuşun sahipleri dile gelsin!.. 2000 yıllık devlet aklı dile gelsin ki, milletle devletin kader bakiliği gün yüzüne çıksın!.. Sizlere bir “derin devlet yapılanması var” deyip, heyecan kazandırmak değil niyetim… “Derin Devlet” ile “DEVLET AKLI” kavramları çok farklı kavramlardır. Ve “DEVLET AKLI” nın “Derin Devlet” kavramı ile karıştırılmaması gerekir… “Derin Devlet”, devlet içerisinde aktörleri ve etkinlikleri dönemsel olarak değişen, tek parça olmayan, çeşitli klikleri/kanatları olan ve çoğu kez, istihbarat – iş adamı – mafya grupları – siyasetçi ve bürokratların bir araya gelerek oluşturduğu güç odaklarıdır. Bu güç odakları içinde ABD’ye Rusya’ya Almanya’ya yakın olan dönemsel olarak daha milli damara sahip olan çeşitli ekiplerin varlığı söz konusudur. Bu ekipler, ekiplerin güçleri ve yapılar içinde öne çıkan kişiler dönemsel olarak değişir… “DEVLET AKLI” yaklaşık 2000 senedir kesintisiz olarak varlığını sürdüren bir “MİLLİ STRATEJİK ÜST ZEK”dır.

Tarihe yolculuk yaptığımız vakit, bazı gerçekler karşımıza çıkıyor. Devlet- şahsiyet- istişare- akıl üstünlüğü- kuvvet birleşimi- siyasi nokta atışı (destekleyici konsorsiyum)- gücün odağı (meclis-i akviya) Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sadece gelişen tarihi olaylara bağlı olarak gerçekleşmiş gibi dursa da aslında bu “karar” 100 yıl önce alınarak aşama aşama hayata geçirilmiştir… -Tarih: 1774… Osmanlı İmparatorluğu Rusya ile giriştiği savaştan mağlup ayrılmış ve Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 18.y.y’da imzaladığı en ağır antlaşma olan Küçük Kaynarca’nın çok kritik bir özelliği vardır… -Osmanlı İmparatorluğu’nun “yazılı olmayan derin saltanat kurallarına göre” bir padişahın erkek çocuğu olmaması, hanedanda da tahta geçecek yeterlilikte bir erkek hanedan üyesi olmaması halinde tahta Kırım Hanı’nın geçirilmesi kuralı mevcuttur… -Yıllarca “özerk” olarak varlığını devam ettiren Kırım Hanlığı’nın işte tam da bu nedenle Hanları, Osmanlı İmparatoru’ndan icazet almak durumundadır. Yani Kırım Hanı’nı Osmanlı İmparatorluğu belirlemektedir. Ve yüzyıllarca Kırım için DEVLET AKLI tarafından “seçilmiş” aile Giray ailesidir… -İşte, Küçük Kaynarca Antlaşması ile birlikte, aslında bizim daha önce de belirttiğimiz gibi sistemini “rezervli” olarak çalıştıran DEVLET AKLI, KIRIM’ın kaybedilmesi ile aslında “rezerv seçilmiş hanedanı” kaybetmiştir ve bu toprak kaybından çok daha önemlidir… -Ve bu anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra, DEVLET AKLI harekete geçmiştir; Küçük Kaynarca Antlaşması,

DEVLET AKLI tarafından Osmanlı İmparatorluğu devletinin fiilen bitirildiği anlaşma olmuştur… Ve yeni devlet ve yeni sistem için çalışmalara başlanmıştır… -2. Mahmud’un tahta çıkışı ile birlikte ise bu “derin çalışmaların” çok daha somut bir hal aldığını görmekteyiz… -2. Mahmud tahta çıktığı 1808 yılında ilk icraat olarak bizatihi kendi sonsuz yetkilerini kısıtlayan “SENEDİ İTTİFAK”ı imzalayarak güç ve yetkilerini ayanlar ile bölüşmüştür. -Ancak, asıl kritik gelişme, 1822 yılında yaşanmıştır… Küçük Kaynarca Anlaşması sonrası Osmanlı Devleti, 1822 tarihinde halen 3 kıtada toprağı olmasına rağmen “BEKA SORUNU”nu masaya yatırmıştır… DEVLET AKLI artık tamamen devrededir… -1822 yılında 2. Mahmut, Reis-ül Küttab Arif Efendi’ye devletin geleceğinin nasıl kurulabileceğine dair bir özel rapor hazırlatır -Reis-ül Küttab Arif Efendi, 3 şıkkı olan bir “tezkire” hazırlar ve devlet karar vericilerine sunar. Bu şıklar, İslam kuralları içinde kalarak 3 kıtadaki toprakların savaşarak müdafaası, kademeli biçimde küçülerek Anadolu’ya çekilinmesi ve son şık olarak manda yönetiminin kabulüdür. -Devlet Karar Vericileri raporu alır, değerlendirir ancak o anki konjonktür itibariyle proje zamana yayılır. Ve 2. Mahmut, bu zamanı kazanabilmek için Batı tipi bir modernizasyona girilir devlet içinde. Aslında artık “Yeni Türk Devleti” için çalışılmaktadır… -Bu arada, Hristiyan tebaa üzerinde milliyetçilik akımları etkisini göstermeye başlamıştır. Bu nedenle 2. Mahmut, saltanatının son yıllarında ortaya “Osmanlı Vatanperverliği” kavramını atar… -Yeni kurulacak devletin sistemi ile birlikte “ideolojik alt yapısı” da hazırlanmaya başlamıştır… -Bu fikir, 3 Kasım 1839’da okunan Gülhane Fermanı ile “Osmanlıcılık” adı altında kavramsallaşacaktır. Amaç, uzun yıllardır bir arada yaşayan farklı dinlere mensup milletlerin kaynaştırılması ile milliyetçilik dalgasının OSMANLI üst kimliği ile kurulmasıdır… -Gülhane Fermanı ile kurumsallaşan Osmanlıcılık fikri akımı 1911 yılına kadar işe yarasa da bu tarihte Arnavutluk’un bağımsızlığını ilanı ile iflas etmiştir… -Bu arada, önemli bir gelişme olmuştur… Osmanlı Devleti’nde “Yeni Türk Devletinin kurum ve kadro altyapısının oluşturulması misyonu” yüklenen İttihat ve Terakki iktidara gelmiş ve 2. Meşrutiyet’i ilan ettirmiştir. -“Ne var bunda, ne alaka?” derseniz, tarihe bakınız isterseniz.

2. Mahmud, kendi yetkilerini Sened-i İttifak ile kısıtlarken tarih kaçtı? 1808… -Peki İttihat ve Terakki, iktidarı alıp, 2. Meşrutiyet’i ne zaman ilan ettirdi? Temmuz 1908… Yani tam 100 yıl sonra DEVLET AKLI, “Yeni Türk Devleti” için 2. aşamaya geçti. Artık Meclis ve 2 de parti vardı… -1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanı ile DEVLET AKLI, 2. aşamaya geçmiştir… Peki “Yeni Türk Devleti” sistem olarak da yenilecek miydi? Evet… Saltanat ne zaman kaldırıldı sevgili dostlar!.. -Saltanat, 3 Kasım 1922’de kaldırıldı.Yani daha ortada Cumhuriyet bile yok… Ama “Anadolu’da kurulacak yeni Türk Devleti için savaş veriliyor” Reis-ül Küttab Arif Efendi’nin sunduğu tezkirenin şıklarından birisi neydi? “Zamana yayarak Anadolu’ya çekilmek”… -Peki, Arif Efendi bu tezkireyi “Karar Vericiler”e ne zaman sunmuştu 1822…Yani saltanat bu tezkirenin tam da 100. yılında kaldırıldı… -Böylece, Sened-i İttifak ile 1808 yılında padişah yetkilerini kısıtlayan, bundan 100 sene sonra 1908 yılında 2. Meşrutiyet ile parlamenter rejime geçerek padişahı minimize etkiye indiren DEVLET AKLI, devletin Beka sorunu için rapor istemesinin ve Reis-ül Küttab Arif Efendi’nin sunduğu o raporun “Karar Vericiler”e sunulduğu 1822 yılından sonra 100. yılında devleti tamamen yenilemiştir… -Bu arada, 1900’lerin başında, Dünya’nın bile büyük savaşa sürükleneceği açıktır. Ancak sebep sadece “Paylaşım Savaşı” değildir. KÜRESEL MERKEZ AKIL, “ODAĞINDA BULUNAN” İngiltere hariç, Dünya’daki monarşilerin tasfiyesi kararını almıştır… -Nitekim, 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da Hohhenzollern, Rusya’da Romanof, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda Habsburg hanedanları tasfiye edilmiştir… Ancak DEVLET AKLI, bunu çok önceden görmüş ve bu nedenledir ki “Yeni Türk Devleti” bir Cumhuriyet olarak “tasarlanmıştır” Şimdi sormak gerekir: M. Kemal, devlet aklı tarafından “seçilen isim” yani özel seçilmiş kişi değil midir? Devlet aklı, iktidarları nasıl yönlendirir sizce? Ben de diyorum ki devletin çekiç gücü sayın Devlet Bahçeli ve Çift başlı Anka-kuşu sayın Doğu Perinçek (Biri Doğuya bakar, bir başı Batıya…) Sayın Erdoğan’a süreçte sahip çıkmaları bir ittifak mıdır? Yoksa devletin kontrol mekanizmasına dâhil edilişi midir? Ya da 17 yıllık iktidarın tasfiye süreci midir? -Bakınız: Yazar Celal Eren ÇELİK- Vesselam… .

Muhittin Taha Çalık, dikGAZETE.com

OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ ==> dikGAZETE.comhttps://www.dikgazete.com/2000-yillik-devlet-akli-tikir-tikir-isliyor-makale,1840.html

dikGAZETE.com

GÜNDEM ANALİZİ /// NEDRET ERSANEL : Washington’u anladınız, Moskova’yı anladınız, Ankara ‘yı anladınız mı ???


NEDRET ERSANEL : Washington’u anladınız, Moskova’yı anladınız, Ankara’yı anladınız mı ???

“Bu harekât, Barış Pınarı, Ortadoğu’yu ve devamını değiştirecek” yazdık ilk ve öyledir, değişiyor…

‘Terör koridoru/4 ülkeden parçalı sözde Kürdistan’ değil sadece, ‘Yüzyılın Planı’, ‘Küre Koalisyonu’, ‘Başkent Kudüs’, ‘Neom Projesi’, ‘Katar’ın ada yapılması’ hep düşmüştür.. Onların ‘Kürt Kartı’ dediği, ‘PKK kartı’ yırtılmıştır. ‘Arap NATO’su, ‘Avrupa Ordusu’ zaten yoktular, hayalleri ricat ediyor…

Şimdi Suriye’nin kuzeyine ‘Avrupa gücü’ (Almanya-Fransa-İngiltere) öneriyorlar.. Bu denli dağıldıkları görülmemişti, “losers’ club” yazabiliriz, ‘ezikler’ okuyunuz…

Şimdi Ankara’ya, ‘Bir araya gelelim, özledik’ dediler, oysa yıllardır ‘buyrun’ deniyor, Barış Pınarı’nı Birleşmiş Milletler’e ilk şikâyet eden İngiltere ve Fransa’ydı, yüz yıl sonra aynı yerde, Şanlıurfa ve Gaziantep’te randevu önerildi, ‘nerelerde çizdiyseniz o haritaları, oralarda silin’ sayabiliriz…

Mamafih görüşebiliriz… Ankara diplomaside/müzakerede form tutmuştur, geç kaldıkları bölgeye ‘donör’ olabilirler, ‘pahalıya patlayacaktır’…

***

Barış Pınarı ‘iki mutabakat muhtırası/memorendum of understanding’ üretti…

ABD ile ilki, Rusya ile ikincisi.

Bunlar aynıdır! Bir daha yazalım; Aynıdır! Aynı paranın iki yüzüdür, yazısı da turası da aynıdır. Tektir. BM Güvenlik Konseyi’nde harekâta karşı adım atılmasını iki süper güç tarihte ilk kez bir arada hareket ederek nasıl engellediyse, iki anlaşma da devamıdır…

Böylece Ankara’yı anlamaya artık başlayabiliriz… Başarı bu parayı atıp, dikine oturtmasıdır.

***

Eğer, harekât artı ABD-Rusya tek ise, Suriye’nin kuzeyi, hatta Ortadoğu ancak paftadır. Büyük iş görülüyor…

ABD ve Rusya uzlaşıları sadece açıklanan metinlerdeki kadar mı? Devamı olduğunu tahmin edebiliriz. Böylesi ‘belirsizlikler zamanı’nda her şey yazılı olamaz.

Mutabakatların ‘Ortadoğu jeopolitiğine yönelik anlamı’ kadar, küresel anlamını, Rusya-ABD-Çin üçgenindeki tercümesini, açıortayını Türkiye’nin çizdiğini sadece kavramak azdır, üzerine çalışmalıyız…

“ABD ile anlaştık, geri bastılar, Türkiye ve Rusya geldi” diyerek olmaz. Evet, öyle ama bu başlangıç. Harekâtın başlamasıyla birlikte İran şiddetle karşı çıktı. Soçi’den sonra yelkenleri hızla ve dramatik biçimde indirdi.

Neden?

Hadi, Cumhurbaşkanı Soçi’ye gitmeden fena hırpaladı, yalnızlıklarını anladılar, ondan ötürü.

Peki Çin?

Dünyanın hiçbir meselesinde hele Ortadoğu’daki anlaşmazlıklarda memnuniyetsizlik düzeyinde duruş açıklamayan Pekin de karşı çıkmıştı Barış Pınarı’na? Şimdi, “Huzur ve barış geleceğinden umutluyum” diyor?..

Ucu kendisine dokunuyor da ondan…

***

Çin Dışişleri Bakanlığı bu açıklamayı yaparken, Hindistan Başbakanı Narendra Modi Twitter’da, Henry Kissinger, Tony Blair, John Howard, Condoleeza Rice ve Robert Gates’le birlikte fotoğraf paylaşıyordu!

Çin’in Fırat’ın doğusu ile ilgisini, yeryüzü rekabetindeki yerini bu resim üzerinden dahi çözmek mümkündür. O zaman ABD ve Rusya anlaşmalarının neden ‘bir’ olduğu da anlaşılır.

Tıpkı Türkiye’nin bu anlaşmayı yapabilecekleri tek ülke olduğu gibi…

***

Ankara’yı artık bilmeliyiz… Ki, bu ülkenin bağımsızlığı adına yapılacakları ve dünyada üzerinde durduğu kaidenin kalınlığını anlayalım…

Harekât başlamadan ortaya çıkan, ‘Yeniden Asya’ neydi? Balkanlar ziyareti, takiben, Türk Dünyası ziyareti ve ‘6 devlet bir millet’ daveti neydi?..

‘Dünya beşten büyüktür’ deniyor, değil mi…

Cumhurbaşkanı: “Yeni dünya düzenini bir önceki zulüm ve acı üzerine değil, adalet ve barış üzerine kurmak istiyorsak önce bu konuda anlaşmamız, birlikte hareket etmemiz şart. Her şey o 5 üye için. Hatta biri için!”.(22 Ekim.) (‘Dünya 5’ten büyüktür’ aslında 1’den büyüktür’, N. Ersanel, Yeni Şafak, 29 Eylül.)

Madem öyle; bugünden sonra CENTCOM’un kapatılması konuşulmalıdır! İncirlik’teki nükleer silahların akıbeti konuşulmalıdır. ABD’nin bu silahları çekme arzusu var ise -ikide bir ‘orada güvendeler mi’ sorularından onu anlıyoruz- Cumhurbaşkanı’nın, “Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var ama benim elimde olmasın! Ben bunu kabul etmiyorum” açıklamasını hatırlamalıyız.

Hatta hatta… Başkan Trump’ın Suriye’den, zamanla Irak’tan çekilmesi söz konusu iken, petrol kuyularının başına asker dikmesinin Türkiye’ye ne söylüyor olabileceğini de tartmalıyız. Her mesaj biraz da pazarlıktır!

***

Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Astana/Soçi sürecini bölgenin tüm sorunlarının çözümü için anahtar olarak tarif etmesi, Rusya-Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni pozisyonunu betimliyor.

‘Türkiye’nin Suriye’deki varlığı’ cümlesi modern bir anlatımdır. ‘Türkiye eski topraklarına dönüyor’ cümlesi ise çoğunu rahatsız etse de, kastedilen, yüz yıl önce ayrıldığınız toprağa yeniden dokunduğunuzda kadim sinir uçlarının bunu ‘vücudun diğer tüm organlarına’ iletecek olmasıdır!

Bu yüzden, İsrail’e dikkat! Irak, İran, Mısır, Lübnan, AfPak hatta Hindistan, Afrika ve Akdeniz de eskisi gibi olmayacaktır.

Tek yapmamız gereken Ankara’yı anlamak! O ezberleri bozdu. Sahada ve masada kazandı.

Anladık mı?