GÜNDEM ANALİZİ /// Suay Karaman : MEHDİ GELECEK…


Suay Karaman : MEHDİ GELECEK…

Emekli tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin yönetim kurulu başkanı olduğu Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM), 15 Ekim 2011 tarihinde kurulmuştur. Adnan Tanrıverdi daha sonra Cumhurbaşkanı askeri Başdanışmanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyeliği yapmıştır. ASSAM’ın amacı, İslam ülkelerini bir çatı altında toplayarak, ortak irade ve güç birliği oluşturmak için fikri çalışmalar yapmak olarak açıklanmıştır.

Bu amacı gerçekleştirmek için ASSAM, Uluslararası İslam Birliği Kongreleri düzenlemektedir. Bu kongrelerin amacı ise İslam ülkeleri coğrafyası başta olmak üzere dünya siyasetinde güncel sorunlarla ilgili olarak akademik ve siyasal bir zemin üzerinde saptamalar yapmak ve karar vericilere çözüm önerileri sunmak olarak açıklanmaktadır.

Birinci kongre, 23-24 Kasım 2017 tarihinde yapılmıştır. Kongre sonucunda İslam Ülkeleri Parlamentosu’nun kurulması ve her İslam ülkesinin, bakanlar kurulunda İslam Birliği Bakanlığı kurulması gerektiği kanaatine varılmış ve ASSAM Yönetim Kurulunca onaylanan ‘İslam Ülkeleri Konfederasyonu Deklarasyonu’ basın yoluyla dünya kamuoyuna duyurulmuştur. Ayrıca bildirilerde vurgulanan hükümler dikkate alınarak İslam Ülkeleri Konfederasyonu Anayasa taslağı hazırlanmıştır.

İkinci kongre, 1-2 Kasım 2018 tarihinde yapılmıştır. Kongrede İslam ülkeleri arasında gümrük birliği, ortak pazar, para birliği, ticaret bölgeleri kurulması önerilmiştir. Üçüncü kongre, 20-21 Aralık 2019 tarihinde “İslam Birliği İçin Savunma Sanayi İşbirliği Usul ve Esasları” ana başlığı altında yapılmıştır. Birinci kongre sonrasında hazırlanan İslam Ülkeleri Konfederasyonu Anayasası, son kongrede kitap olarak basılmış ve dağıtılmıştır.

ASSAM yönetim kurulu başkanı Adnan Tanrıverdi, son kongrede yaptığı konuşmada: “İslam Birliği olacak mı, olacak. Nasıl olacak? Hz. Mehdi geldiği zaman. Peki, Mehdi ne zaman gelecek? Allah bilir. Peki, bizim işimiz yok mu, ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte ASSAM bunu yapıyor” sözleriyle gündeme oturmuştu. Adnan Tanrıverdi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden irticai faaliyetleri nedeniyle atılmış ve Türkiye’de özerkliği savunmaktadır. Mehdi bekleyen bu başdanışman, 15 Temmuz sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri ve askeri okullardaki yeniden yapılanmanın kendisinin yönlendirmeleri doğrultusunda gerçekleştiğini söyledi. Böyle biri, Türk Ordu’sunda üst rütbelere gelirken, bunu göremeyenler de aymazlık ve sapkınlık içindedirler.

İslam Ülkeleri Konfederasyonu Anayasası’na göre devletin adı ve şekli: ASRİKA (Asya-Afrika) İslam Devletler Birliği’dir. ASRİKA İslam Devletler Birliği Konfederal Cumhuriyettir. ASRİKA İslam Devletler Birliği, kuvvetler ayrılığı sistemi uygulanarak, başkanlık sistemi ile yönetilir. Başkenti İstanbul, resmi dili Arapçadır.

Üçüncü kongrede basılı kitap olarak dağıtılan bu anayasa, yaklaşık bir buçuk yıldır ASSAM internet sitesinde bulunmaktadır. Bu anayasaya ve yapılan kongrelere göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, anayasası, ismi, bayrağı, resmi dili, üniter yapısı ve yönetim şekli gibi temelini oluşturan varlıkların tümü değiştirilmek istenmektedir. Böylece şeriat anayasası olan yeni bir ülke ve yeni bir yönetim kuracaklarını açıklamışlardır. Kurulacak yeni devletin başkenti İstanbul, resmi dili Arapça olarak ifade edilmiştir. Bu, demokratik-laik cumhuriyeti ortadan kaldıran bir darbe ve vatana ihanet suçudur. Ancak bu suça karşı yaptırımda bulunacak Cumhuriyet Başsavcılarını da bulmak artık neredeyse olanaksızdır. Üstelik bu son kongre THY, MKEK, ASELSAN, TAİ, HAVELSAN ve bazı belediyelerin de aralarında bulunduğu kuruluşların desteği ile yapılmıştır.

Özellikle bu şeriatı savunan anayasa ortaya çıkınca gelen tepkileri önlemek amacıyla Adnan Tanrıverdi, Cumhurbaşkanlığı askeri Başdanışmanlığı ile Güvenlik ve Dış Politika Kurul Üyeliği görevlerinden istifa etti. Görevinden istifa etmesi söylediklerini, yaptıklarını ortadan kaldırmaz. Danışmanlığını yaptığı AKP Genel Başkanı da, 25 Kasım 2019 tarihinde düzenlenen 6. Din şûrasındaki konuşmasında; “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz, yaşamımızı İslam dini kurallarına göre düzenlemeliyiz” demişti. Her ikisi de aynı söylemlerde bulunmaktadırlar. Cumhurbaşkanının askeri başdanışmanı olan bir yobaz anayasa ve yasalara aykırı işler yapıyor, toplantı düzenleyip, İslam Anayasası hazırlıyor ama kimse bu kişiye tek soru sormuyor, soramıyor.

Laikliği korumak isteyenler laik cumhuriyeti yıkmak için çalışanları sadece seyretmekte yetiniyorlar. Açık açık İslam Devleti isteyenlere karşı gerekli ve yoğun tepkiler verilmemekte, sanki ödüllendirilmek istenmektedirler. Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” kanıtlanan bir siyasi iktidarın, laik ülkeyi yönetmesi gibi bir durum dünyanın hiçbir yerinde yoktur, olamaz da. Benzer şekilde “laiklik tehlikede değildir” diyen bir ana muhalefet başkanı varken, Atatürk’ün aydınlık ülkesi göstere göstere şeriatın karanlığına doğru sürüklenmektedir. Kemalist ilkelere bağlı, tam bağımsızlıktan yana ve emperyalizm karşıtlığında birleşenlerin oluşturacağı örgütlü güç ile bu şeriat artıklarına son vermek için daha ne bekleniyor?

İlk Kurşun Gazetesi, 13 Ocak 2020.

GÜNDEM ANALİZİ /// Rafael Sadi : Cübbeli Ahmet haklı ama…


Rafael Sadi : Cübbeli Ahmet haklı ama…

Gerek Yahudi gerekse Türk kültüründe ölenlerin ardından sevinç çığlıkları atılmaz, şeker ve baklava dağıtılmaz. Ölenler düşman olsa bile bu sevinç gösterileri pek makbul olmadığı gibi aslında insancıl da değildir.

Tabii bu genel kültür çerçevesidir. Bu çerçevenin dışında hareketler de ne yazık ki mevcut. Herkesi aynı çerçevenin içinde tutmak olası değildir.

Dikkatinizi çekmek istediğim ve az bir şey de anlamakta zorluk çektiğim bir durum ortaya hasıl oldu, bu imha eylemi sonunda…

Bu şahsın aslında azılı bir Türkiye düşmanı olduğu, Türkiye karşısında yıllarca terör faaliyetlerinde bulunmakta olan PKK ve de yeni yeni palazlanmakta olan YPG sempatizanı olduğu AKP Milletvekili Şamil Tayyar’ın tweetinden de anlaşılmaktadır.

Odatv’nin bu haberinde daha başka AKP yanlısı isimlerin değişik ve benzer konudaki mesajları beni bu soruları sormaya yönlendirdi.

NASIL HER FIRSATTA KUCAKLAŞIP ÖPÜŞEBİLİYORUZ

Bu durumu yani İran yönetiminin PKK ve YPG destekçisi olduğunu Şamil Bey biliyorsa herhalde AKP yönetimi ve devletin en başındaki kişiler de Genel Kurmay Başkanımız da biliyor olsa gerek.

Fırat Kalkanı ile Barış Pınarı Harekatı’nı sabote etmeye kalkan bir lke ile nasıl oluyor da stratejik şiirleri sıralayabiliyoruz ve de her fırsatta kucaklaşıp öpüşebiliyoruz.

Yeni Akit gazetesinde, Cübbeli Ahmet Hoca’nın Kasım Paşa ile ilgili sözleri ise evlere şenlik beddularla dolu Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, şahsi Instagram hesabından, ABD tarafından hava saldırısında öldürülen İranlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye dair açıklama yaptı.

“Allah, Sünnî kâtili Haşdi Şabi’nin kurucusu Kâsım Süleymânî ve diğerlerinin kabrini ateşle doldursun” ifadesini kullanan Ahmet Hoca, şunları yazdı:

İran’a bağlı Haşdi Şabi (el-Haşdü’ş-Şa‘bî) milislerinin kurucusu ve yöneticisi, Suriye’deki savaşta milyonlarca Müslümanın katline sebep olan, çoluk-çocuk ve kadın demeden bütün Müslümanlara işkence eden, ırzlara tasallut eden Kâsım Süleymânî ve Haşdi Şabi’nin üst düzey yedi büyük komutanının gebertilmesi bütün Müslümanları sürûra gark etmiştir. Allâh-u Te‘âlâ kabirlerini ateşle doldursun. Âmîn!

Kâsım Süleymânî’nin yönettiği Haşdi Şabi, Müslümanları öldürmekle yetinmeyip ciğerlerini söken ve ağızlarında çiğneyenlerdir. İşte İran budur! Haşdi Şabi budur! Fırsat bulsalar Türkiye’deki Ehl-i Sünnet’e de aynı böyle yapacaklar!

Türkiye’de 15 Temmuz gecesi kalkışılan darbe girişimi esnâsında Fetö ve Amerika Türkiye’yi işgal edecekken Suriye’de kutlama yapanlar da, PKK’yı ve PAJAK’ı destekleyenler de bunlardır! İşte böylece Allâh-u Te‘âlâ’nın bir kânunu dahî yerini bulmuştur ki; “Şüphesiz Allah bir zâlimden intikâmını diğer zâlimle alır”. Burada da kâfir ve zâlim olan Amerika eliyle, Hamaney nezdinde “yaşayan şehit” diye adlandırılan ama bizce gebermiş bir zındık sayılan Kâsım Süleymânî ve adamlarından intikâmını almıştır.

NEDEN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ GÜN AKLINA GELDİ

Ahmet Hoca muhtemelen haklıdır ve doğruları yazmıştır. Yazmıştır da neden bu adamın öldürüldüğü gün bunları yazmak aklına geldi ki?

Önceden bu şahsın ne mal olduğunu bilmiyor muydu?

Kasım Paşa’nın ve İran yönetiminin Türkiye karşıtlığı bu denli açığa çıktıktan sonra bu ülkeyle nasıl işbirliğine devam edebilecek mera konusudur.

İran’ı Hafter Libyası yanında yer alması halinde bu ittifak nasıl yürüyecek?

Ekonomik ve siyasi menfaatleri tabii ki anlıyorum ama yine de PKK’nın yanında olan bir devlet ile nasıl işbirliği yapılabilecek diye de soruyorum… Hayırlısı olsun ne diyebiliriz ki?

Rafael Sadi

Odatv.com

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : PROJE 2020


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/proje-2020/

Çok şükür; çok kötü günleri geride bırakarak yeni bir yıla girdik ve bugün 2020’nin ilk mesai günü. Sizler de geçtiğimiz yıla nazaran daha kötü günlerin bizleri beklediğini görebiliyor ve idrak ediyor musunuz? “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” özlü sözü durumu gerçekten çok güzel anlatıyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Aynı şeyler 2016, 2017 ve 2018 için de geçerli olmuştu. Tüm zamanların en ünlü bilim insanı Albert Einstein “Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir” diyor. Türkiye’nin şu andaki durumu da aynen bu bilim insanının tanımladığı gibi!

Türkiye’de işlerin düzelebilmesi ve her gün, her hafta, her ay ve her yıl daha da kötüye giden durumun iyileştirilebilmesi için ya iktidarın kafasının değişmesi lazım ya da kafayı değiştirmemekte ısrar eden iktidarın değişmesi lazım. Görebildiğim kadarı ile bu iktidarın kafasını değiştirmesi çok zor, hatta imkânsız gibi! Değişememesinin esas nedeni ise; iktidar çağdaş bir dünya görüşüne sahip değil, Türkiye’nin kurucu ideolojisi ile çok ciddi sorunları var ve milli değil.

İktidar Değişimi Şart

Bugün geldiğimiz durum itibarıyla; Türkiye’nin güvenliği, huzuru, iç barışı, çıkarları ve refahı için iktidarın gitmesi adeta gerek şart ama yeter şart değil. Tabii ki iktidar gidince bir anda her şey çok güzel olmayacak. Ama iktidar gitmeden ülkemiz için bir düzelme ve iyileşme beklemek Albert Einstein’ı bir defa daha haklı çıkarmaktan başka bir işe yaramaz!

Bu yılın gelecek yılları da derinden etkileyecek en önemli girişimi ve birlikteliği “PROJE 2020” olmalı! Yani Türkiye için iktidar değişimi projesi. Burada değişimden kastımız; antidemokratik, gayri anayasal, gayri hukuki yöntemler değil ve darbecilik hiç değil! Biliyorsunuz; demokratik ve çağdaş ülkelerde iktidarın değişmesi için istekte bulunmak ve bunun için mücadele etmek hem normal hem de demokratik bir hak. Ama ne yazık ki bizim ülkemizde ve bu iktidar döneminde bu talep suçlanma ve korku vesilesi oldu!

Gümbür Gümbür Gidecekler

Bazen soruyorlar; “Dünyanın neresinde baskıcı ve otoriter yönetimler ve liderler demokratik yöntemlerle gitmiştir?” diye. Ben de cevaben “Gümbür gümbür gidecekler ve hesap da verecekler” diyorum! Tek sorun; ülkemize acı çektiriyorlar, kaynaklarını tüketiyorlar! Sadece tarihe bakın, yeter! Nerede Ortaçağ’ın o güçlü monarşileri, tek adam yönetimleri? Güçlü ordularına, zaptiyelerine ve engizisyonlarına rağmen, birer birer yıkılıp gittiler. Onlar da sonuna kadar dini kullanıyordu! Yıkanlar ise yazmaktan, konuşmaktan, bilim ve fikir üretmekten başka gücü olmayan aydınların ve bilim insanlarının önderliğinde ve yol göstericiliğindeki halktı. Yakın dünya tarihi de bunun sayısız örnekleri ile dolu.

Yapılması gereken; ülkemizi felakete doğru sürükleyen iktidara karşı bir araya gelmek, Millet İttifakı’nı korumak, “armudun sapı, üzümün çöpü” demeden, “geçmişte sen yanlış yerde durmuştun” diyerek ötekileştirmeden büyümek, dindar insanlarımızı din tacirleri ile aynı kefeye koymamak ve kucaklamaktır. Bugün iktidara karşı mücadele eden normal bir yurttaşımız bir birim mücadele ediyorsa, İslami kimliği daha önde olan bir yurttaşımız en az beş birim mücadele etmeli. Çünkü İslam, yaşadığımız topraklarda iktidar nedeniyle çok itibar kaybetti!

Gelelim Libya İşine

Şimdi de başımıza Libya işi çıktı! Libya’da emperyalizm tarafından tetiklenen ve sürdürülen bir iç savaş var. Bu savaş uzarsa kazanan emperyalizm, kaybeden Libyalılar olacak. Türkiye’yi yöneten iktidar iradesi bu emperyalist savaşın ateşine epey bir zamandır odun taşıyordu ve şimdi de Meclis’ten yetki alarak benzin dökme peşinde. Aynen Suriye’de olduğu gibi!

İç savaşta kardeş kardeşi öldürür, hem de acımasızca. Türkiye‘ye düşen görev; bu savaşta taraf olmak değil, taraflar arasında arabulucu olmaktır! Türkiye, tarihten gelen özelliği ve ağırlığı nedeniyle, Libya‘da taraflar arasında arabulucu olma ve savaşı sonlandırma imkânına sahip olan belki de tek ülke. Ama böyle giderse, iktidar bu pis ve emperyalist savaşta iyice taraf olarak Türkiye‘nin bu imkânını ve itibarını yok edecek. Gazi Türkiye Büyük Millet Meclisi, kuruluşunun 100’üncü yılını idrak edeceğimiz bu önemli yılda bu duruma asla geçit vermemeli!

İktidar Mavi Vatan Peşinde Değil!

Libya’ya asker göndermek; ülkemizin çıkarına, güvenliğine ve bölgedeki itibarına zarar verir! Ayrıca destek verilen taraf; Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisine düşman olan İhvancı (Müslüman Kardeşler) bir yönetim. Bu yapı Libya’nın sadece yüzde 6’sını kontrol ediyor, kuşatma altında ve her an düşebilir. Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği bu kadar kolay riske edilir ve kumar oynanır mı? Ama iktidar, Libya iç savaşına asker göndermeyi meşrulaştırabilmek, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti düşmanı bir yapıya verdiği desteği sanki milliymiş gibi bir havaya sokarak halkımızı kandırmak için Libya ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması mutabakat muhtırasını imzaladı ve bunu kullanmaya çalışıyor.

İktidar Mavi Vatan peşinde değil. Olsaydı; daha önce Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan edilir, Libya ile daha önce deniz yetki alanları konusunda anlaşma yapılır, Suriye, İsrail ve Mısır ile masaya oturulurdu. Ama iktidarın İhvan ve Hamas sevgisi ve ideolojik yakınlığı yüzünden bu üç ülkeyle de kavgalıyız. Kavgalı olmak ülkemize kaybettiriyor, kazandırmıyor!

İhvan’la Birlikte Olan Kaybeder!

Libya, Suriye’ye de benzemez. Suriye, Türkiye’nin dizinin dibinde, bir taş atımı mesafede. Libya ise deniz aşırı ve epey uzakta! Türkiye, halen içinde bulunduğu her türlü durum itibarıyla, deniz aşırı böyle bir yerde uzun soluklu bir savaşı sürdürebilecek imkân ve kabiliyette değil. Kaybederiz, çok zarar ziyan görürüz.

Diğer taraftan herkes bilmeli ki; İhvan’a oynayan, yüzde yüz kaybeder. İhvan Mısır’da kaybetti! Suriye’de kaybetti. Sudan’da da kaybetti! Sudan’da halk, diktatör Ömer Beşir ve onunla beraber hareket eden İhvan’ı yıktı ve yeni rejim Sudan’ın Türkiye ile yaptığı askeri işbirliği antlaşmasına son verip, bu kapsamda Kızıldeniz’de Türkiye’ye kiraladığı Suakin Adası’nın anlaşmasını da iptal etti!

Diplomatlar ve Askerler Ses Verin!

Kimse İhvan’la ve onların milisleriyle beraber olmak istemiyor. Bugün için Trablus yönetimine destek verenler bile İhvan yüzünden mütereddit ve yüzlerini laik görünümlü Hafter’e doğru döndürüyorlar. Aynen Suriye’de olduğu gibi olacak. Suriye vekâlet savaşının ateşine beraber odun taşıdığımız ülkeler bile Türkiye Suriye’ye girince –Katar hariç- karşımıza geçti. Libya’ya Türk Askeri fiili olarak girdiğinde de bugün Trablus yönetimine destek verenler ve İslam ve Arap dünyası da dâhil olmak üzere herkes karşımızda olacak! Sonunda Libya’da İhvan kaybedecek, dolayısıyla Türkiye de kaybedecek ve bizim 27 Kasım’da imzaladığımız deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasıyla ilgili mutabakat muhtırası da aynen Suakin Adası kiralama anlaşması gibi kadük olacak. Daha da kötüsü; yeni yapı taraf olunduğu için Türkiye’ye düşmanlık yapacak.

Hey Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatları ve Genelkurmay Başkanlığı’nın vatansever askerleri! Ses verin! Bunları ve başımıza gelecek daha bir sürü felaketleri iktidara anlatmıyor musunuz? “Atatürk, Libya’da 109 yıl önce bizim yaptığımızın tam tersini yaptı ve emperyalizme karşı savaştı. Biz ise Libya iç savaşında taraf olarak, emperyalizmin planına yardımcı olmuş oluyoruz” demediniz mi?

Türker Ertürk

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : YANLIŞ POLİTİKALARI DOĞRU KARARLARLA DÜZELTMEYE ÇALIŞMAK


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : YANLIŞ POLİTİKALARI DOĞRU KARARLARLA DÜZELTMEYE ÇALIŞMAK

Bu günlerin en güncel konusu olan Libya meselesi, yanlış politikaların doğru kararlarla düzeltilmeye çalışılmasının son örneğidir. Bir noktada buna “köprüden önce son çıkış” da diyebiliriz. Ancak bu ve buna benzer konuların başarıya ulaşması çok zordur. Büyük fedakârlıklar ister bedeli yüksek olur.

Askeri literatürde “yığınakta yapılan hata, sonradan düzeltilemez” “stratejide yapılan hata taktiklerle düzeltilemez” diye tabirler vardır. Bu nedenle seçilecek politika ve uygulanacak stratejilerin başlangıçta doğru tespit edilebilmesi gerekir. Bunun için, gerçek verilere/referanslarla dayanan ve bu işi bilen kişilerce yapılan iyi bir durum muhakemesine ihtiyaç vardır.

Yanlış politikalar

Doğu Akdeniz’de etkili olabilmenin yolunun, buraya kıyıdaş ülkelerle iyi ilişki ve doğru diplomasi yürütülmesinden geçtiği öngörülememiştir. İlişkilerde ideolojik düşüncele ve duygusallığa ağırlık verilmiş, gerçekler görmezden gelinmiş, sonrasında da iş inada binmiştir.

Suriye

Suriye ile olan ilişkilerde, Esat’ın başarılı olamayacağı düşünülmüş, kontrolü kaybetmesinin sınır güvenliğimizi tehlikeye atacağı anlaşılamamış, ona olan Rusya’nın desteği görülememiş, ABD’nin teröre destek verebileceği hesaplanamamıştır. Daha sonra da kendi halkına verdiği eziyet ve zarar ön planda tutularak, ulusal çıkarlarımız geri plana bırakılmıştır. Yanlış politika ve stratejileri düzeltebilmek için, Rusya ve İran ile sağlanan mutabakatlar neticesinde, Suriye kuzeyine yapılan üç büyük harekâtla ve İdlip’teki uygulamayla durum kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.

Bu kapsamda diplomatik ilişkilerimiz kesilmiş, Doğu Akdeniz’de Suriye’yle yapılması gereken yan deniz yetki alanı anlaşması gerçekleştirilememiştir.

İsrail

İsrail’le olan ilişkilerin kontrollü götürülememesi, ABD’deki Yahudi Lobisinin bugüne kadar Türkiye lehinde olan davranışlarının ve etkisinin tersine dönmesine neden olmuştur. Bu da, “sözde” Ermeni meselesinden yaptırımlara kadar uzanan konularda sıkıntıların ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir.

Bunların sonucunda İsrail’le diplomatik ilişkilerimiz kesilmiş, Doğu Akdeniz’deki Rum-Yunan ittifakıyla birlikte hareket etmesinin önü alınamamıştır.

Lübnan

Lübnan’la ilişkilerimizin kötü olmamasına rağmen onunla da zamanında deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması yapılamamıştır.

Mısır

Doğu Akdeniz’de geniş bir kıyısı olmasından dolayı deniz yetki alanları için önemli bir durumda bulunan Mısır’la da zamanında bu konuda bir anlaşma yapılması mümkün olmamıştır. Sonradan da dünyanın tanıdığı yönetime, “darbeci” sıfatıyla uzak durulmuştur.

Bu ülkeyle de diplomatik ilişkiler kesilmiş, çok önemli olabilecek deniz yetki alanları anlaşması zamanında yapılamamıştır.

Diğer

Bütün bunların yanında geçmişte, AB’den müzakere tarihi alabilmek uğruna Kıbrıs konusunda yapılan politik hatalar, Yunanistan’ın teşebbüs ve uygulamalarına ses çıkarılmaması ve iç politikada çeşitli ideolojik ve siyasi düşüncelerle, TSK’nın etkisizleştirilmesi başta olmak üzere, başka konulara odaklanılması, yönetimin asıl memleket meselelerine eğilmesini ikinci plana itmiştir. GKRY’nin deniz yetki alanları konusunda kıyıdaş ülkelerle yaptığı anlaşmalara ve kurduğu ortaklıklara seyirci kalınmıştır.

Köprüden önce son çıkış Libya

İşte böyle bir ortam içinde, kendimizin ve KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimizi korumak, deniz üstü ve altı kaynaklarından hakkımız olanı alabilmek, etkinliğimizi kaybetmemek ve her türlü çıkarımızı gözetmek için, bu konudaki son nokta olan Libya’yla Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşma, hataları düzeltebilecek doğru bir adım olarak nitelendirilmektedir.

Ancak Libya, “Arap Baharı” ile başlayan bir iç çatışma içindedir. Bu çatışma halen devam etmekte ve gittikçe artmaktadır. Çatışmada başlıca iki taraf vardır. Bunlardan biri Trablus merkezli ve “ihvan” görüşlü Sarraj Hükümeti, diğeri de Tobruk merkezli Hafter hükümetidir.

Buradaki avantajımız, anlaşmayı BM’nin tanıdığı ve uluslararası kamuoyunun kabul ettiği Sarraj hükümetiyle yapmış olmamızdır. Hafter hükümeti yasadışı olarak görülmektedir. Ancak Rusya başta olmak üzere birçok ülke Hafter’i desteklemektedir. Hafter’i destekleyen ülkelerin, Doğu Akdeniz’de çıkar elde etmenin yolunun Sarraj hükümetini devirmekten geçtiğini hesapladığı ve stratejilerini buna göre yönlendirdiği anlaşılmaktadır.

Burada kritik olan husus, Hafter’in çok daha geniş bir alanı kontrol etmesi ve gücünün, aldığı desteklerin de katkısıyla daha fazla olmasıdır. Her an için Trablus hükümetini devirme tehlikesi mevcuttur. Bu nedenle Libya’yla yaptığımız anlaşmanın devamlılığının sağlanması Sarraj hükümetinin ayakta kalmasına bağlıdır.

Bu nedenle Askeri güvenlik ve işbirliği anlaşması yapılmış olup, şimdi de Libya’ya asker gönderilmesi için teskere TBMM’de oylanacaktır. Teskerenin kabul edilmesi beklenmektedir.

Türkiye’nin Libya’nın içinde bulunduğu bu çatışmada taraf olması, maalesef geçmişte yapılan politik ve stratejik hataların sonucunda karşı karşıya kaldığımız bir talihsizliktir. Ancak durumu kurtarmak için istemeyerek de olsa bir çare olarak görülmektedir. Diğer bir değimle “köprüden önce son çıkış” tır.

Türkiye’nin yapılan anlaşmayı ayakta tutabilmek için yapacağı askeri yardım ve vereceği desteğin boyutları çok geniş olabilir. Asker de gönderebilir. Ancak doğrudan bir çatışma içine girmekten mutlaka kaçınılmalıdır. Çünkü bu vatan savunmasından farklı bir durumdur. Türkiye caydırıcı hamleler yapmalı, diplomasiyi daima ön planda tutmalıdır.

GÜNDEM ANALİZİ /// Arslan BULUT : İstanbul senaryoları !!!


Arslan BULUT : İstanbul senaryoları !!!

E-POSTA : arslanbulut

26 Aralık 2019

Tayyip Erdoğan, aniden Tunus’a gitti. Çünkü Akdeniz’de bir anlaşma imzalanan Libya hükümetini ayakta tutmak için Tunus’un desteği gerekiyor. Bu önemli çaba sürerken, biz yine 2004 yılında bu sütunda yayınladığımız İstanbul senaryolarını hatırlayalım:

ABD askeri ve ekonomik, AB ise siyasi baskıyla, Türkiye’yi federe devletlere bölmeye çalışıyor. AB çevrelerinin öngörüsüne göre kurulması öngörülen federe devletlerin adları şöyledir: Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya!

***

ABD, İstanbul’daki "NATO’ya tahsis edilmiş" 3. Kolordu’nun Afganistan’a gönderilmesini istemiş, 1 Mart tezkeresi ile de İstanbul’daki Sabiha Gökcen Havaalanı’na yerleşmeye çalışmıştı.

2003 Nisan ayında Akşam muhabiri Ercan Yavuz’un haberine göre, Kamu Yönetimi Reformu için İsviçre Kanton Modeli ile İtalyan Birlik Modeli örnek alınmıştı.

Buna göre, İstanbul’un iki yakası, birbirinden bağımsız, iki süper başkan tarafından yönetilecekti. Avrupa yakası için "Rumeli Başkanı" Anadolu yakası için de "Anadolu Başkanı" sıfatı düşünülüyordu!

***

Bir de AKP iktidarının desteğiyle hazırlanan "Türkiye Markası Projesi" adıyla hazırlanan sözde turizm projesi vardı.

Proje çerçevesinde, "İstanbul Markası" incelenirken Napolyon’un "Bir dünya imparatorluğu kurulsa başkenti İstanbul olurdu" sözü hatırlatıldıktan sonra, "Matematiksel modellemelerle dünya merkezi olabilecek şehirlerin belirlenmesi amacıyla yapılan bir araştırmada İstanbul, Tel Aviv ve Kahire ile birlikte ‘dünya merkezi olabilecek bir şehir’ olarak belirlenmiştir" deniliyordu.

Sanki ABD’nin İstinye’deki Başkonsolosluk binası da bu türde bir hazırlığın eseriydi.

Projenin "İstanbul markası" bölümünde, "İstanbul, Müslümanlık Türklük gibi negatif çağrışımları olan kavramlardan soyutlanarak ele alınabilecek bir değerdir" deniliyor ve Ayasofya ön planda tutuluyordu.

Bu proje Yeni Şafak gazetesinde sürmanşetten "Tanıtımda devrim" diye duyurulmuştu…

Aslında İstanbul üzerine senaryolar, Tansu Çiller döneminde ısıtılmıştı. Ertuğrul Özkök, Çiller’in İstanbul’u başkent yapma fikrini gündeme getirmesini istemişti… Mesut Yılmaz’a verilen federasyon plânlarında ise İstanbul ayrı bir devlet haline getiriliyordu…

Sertap Erener de Eurovision şarkısında, arkasındaki Ayasofya siluetini kullanıyor ve Avrupa’ya, İngilizce olarak Harem dairesinden "Filmi başa saralım" diye sesleniyordu!

Rum kökenli olduğu anlaşılan bir şair de İstanbul’un fethinin 550’nci yılında Gülhane’deki edebiyat buluşmasında Bizans’ın dirileceğine dair sayıklamalarını paylaşıyordu.

***

Türkiye coğrafyasını Rio Tinto şirketi ile stratejik işbirliği yaparak paylaşan AMDL adlı şirketin raporunda ise "Türkiye Federal Devleti" deniliyordu.

Eski BM Genel Sekreteri Butros Gali ise İstanbul’daki Habitat Toplantısı’nda, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yanıbaşındayken "Türkiye Federal Cumhuriyeti" ve "İstanbul Federe Devleti" gibi ifadeler kullanmıştı.

İşte AKP’ye uygulatılmak istenen kanton modeli, böyle bir planın ürünüydü ve Erdoğan’a 2001 yılında gönderilen gizli memorandum da bunun açık belgelerinden biriydi… Memorandumda, "Ankara, merkezi hükümetin yetkilerini yerel yönetimlere devretmek zorundadır." deniliyordu.

***

Büyük Ortadoğu Devleti’nin başkenti olarak düşünülen İstanbul, turizm projesinde ise 3 dinin kutsal mekânı olarak gösteriliyordu!

Yahudilerin yeni bir yorumuna göre, vaad edilmiş topraklar; Tevrat’taki gibi Nil’den Fırat’a kadar uzanan bölgeyi değil, Nil Nehri ile İstanbul Boğazı arasındaki bölgeyi kapsıyordu.

Ve Aytunç Altındal’ın dikkat çektiği bir belge vardı:

1909 yılında ABD, İngiltere ve Fransa’nın üzerinde mutabakata vardığı bir istihbarat belgesine göre İstanbul bir dünya devleti yapılacaktı. Bu veriler ışığında diyebiliriz ki Kanal İstanbul, çok daha büyük bir projenin ilk adımıdır!

Kaynak Yeniçağ: ​​​​​​​İstanbul senaryoları! – Arslan BULUT

GÜNDEM ANALİZİ /// Suay Karaman : NEFRET


Suay Karaman : NEFRET

Cumhuriyet nefreti, demokrasi nefreti, laiklik nefreti, Türklük nefreti ve Atatürk nefreti siyasi iktidarın en hoşlandığı olgular arasındadır. Öyle ki son yıllarda eşsiz liderimiz Atatürk’e yapılan hakaretler büyük boyutlara ulaşmıştır. Anayasa açık açık ihlal edilmekte ancak dava açabilecek Cumhuriyet Savcıları bulunmamaktadır.

28 Kasım 2019 tarihinde 6. Din Şûrasının kapanış programında konuşan AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan akıl dışı ve suç unsuru taşıyan şu sözleri söyledi: “Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz. Biz İslam’a göre hareket edeceğiz.”

Bu sözler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin lâiklik ilkesinin yok sayılması demektir ve yürürlükteki anayasamızı ihlal suçudur. Bu anayasa ihlal suçu ve lâiklik ilkesinin yok edilmesi suçu hakkında gereğini yapacak yargıçlar beklenmektedir. Toplum, sessiz muhalefet partilerinin bu konuda tepki vermelerini beklemektedir. Bu beklentilerin boşuna olduğu bilinmektedir çünkü örgütsüz yığınlarla, önümüze konan her şeyi kabullenerek, ortaçağ karanlığına doğru yol almaktayız. 7 Aralık 2019 tarihinde Suriye merkezli Haznevi tarikatının düzenlediği toplantıya katılan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, tarikat lideri Muta el Haznevi’nin elini öperek, laikliğin yerlerde süründüğünü göstermiştir.

Kamu Gözetim, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu, 12 Aralık 2019 günü aldığı “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Kurallar”ı belirleyen kararını, fıkıh kurallarına yani İslam hukukunun dinsel ilkelerine dayandırdı. Ülkemizde hukuk birliğinin yok sayılmasına, anayasanın ihlal edilmesine yol açan ve Kuranı Kerim’den ayetler, Peygamberin hadis-i şeriflerinden, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çalışmalarından alıntılar yapılan bu şeriat hükümlerine dayalı karar, 14 Aralık 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi yayın organı olan Resmi Gazete’de yayımlanarak geçerlilik ve yürürlük kazanacak her metnin öncelikle Anayasamızın 2. maddesinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerine uygun olması açısından incelenmesi ve Anayasa’ya aykırı olduğu tespit edilen taslakların ilgili kuruma iade edilmesi gerekmektedir. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kanıtlanan siyasi iktidarın yönetiminde cumhuriyetimizin kurucu değerlerine ve laik hukuk devleti ilkelerine savaş açılmıştır.

Bugün ülkemizde 130 kamu ve 73 vakıf olmak üzere 203 üniversite bulunmaktadır. Bu üniversitelerin birçoğunda neredeyse imam eğitiminin ötesine geçemeyen medrese eğitimi yapılmaktadır. Günümüzde, ilahiyat fakültelerindeki akademisyenlerin, hukuk fakültelerine kaydırılması için yasal zemin hazırlanarak, Türk hukuk sistemi fıkıh kurallarına bağlanmak istenmektedir. İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi’nin Adalet ön lisans programının “Hukuk Dili ve Adli Yazışma” adlı ikinci sınıf ders kitabında Cumhuriyetimize ve Latin harflerine yönelik ifadeler bulunmaktadır. Prof. Dr. Fethi Gedikli tarafından yazılan kitapta, Osmanlı savunulurken, harf devrimi eleştirilmektedir. Kitapta, İslami fıkıh geleneği üzerinde inşa edilen bir hukuk sistemi olan ve 4 Ekim 1926 tarihinde kaldırılan Mecelle savunulmaktadır.

Mardin Artuklu Üniversitesi yerleşkesinde bulunan ve Mardin Anakent Belediyesi’ne bağlı Gençlik Merkezi bünyesinde açılan Genç Kafe’ye, işletmeci tarafından 13 Aralık 2019 tarihinde “Genel ahlak kurallarına uymayan öğrencilerimizin kafeye girişi yasaklanacaktır” ifadelerinin yer aldığı bir afiş asıldı.

19 Aralık 2019 tarihinde Kırıkkale Üniversite’sinde yeni bir skandal meydana geldi. Önceki skandal geçtiğimiz Haziran ayındaki mezuniyet töreninde İstiklal Marşı’nın okutulmamasıydı. Şimdi ise Genç Kalemler Topluluğu ile Bilim ve Sanat Topluluğu’nun, Dünya Arapça Günü ile ilgili gerçekleştirdiği etkinliğe ait broşürlerde, İstiklal Marşı’nın Arapça okunmasının programda yer aldığı görüldü. Program sırasında İstiklal Marşı, bir öğrenci tarafından Arapça şiir olarak okundu.

İstiklal Marşımız sadece Türkçe okunur. Türkçe dışında başka bir dilde okunamaz. Türkçe ezana karşı çıkanların, Arapça İstiklal Marşı okutmaları şehitlerimize, gazilerimize ve Türk Milletine saygısızlıktır, hakarettir.

İmam okulu açarak medrese seviyesinde eğitim yapanlar, ülkemizi karanlıklara sürüklemektedirler. Bu karanlıktan kurtulmanın yolu, Kemalizm’in Altı Oku’dur ve örgütlü toplum olmaktır. Şimdi sözü Fransız yazar Emile Zola’ya (1840-1902) bırakalım: “İrtica, saltanatını, bir ülkenin eğitimini ele geçirerek kurar ve böylece kökleşir kalır. Okullarda beyinleri yıkanan kuşaklar, yönetimde görev aldıkları zaman ülke çıkarlarının değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaklardır.”

İlk Kurşun Gazetesi, 23 Aralık 2019.