GÜNDEM ANALİZİ : TRUMP, TALİBAN VE COVID-19


TRUMP, TALİBAN VE COVID-19

Yazan Doç. Dr. Dilek Yiğit

26 Mayıs 2020

Afganistan’da son açıklanan verilere göre COVID-19 vaka sayısı 8.676’a ulaştı; can kaybı 193. Hem Afgan hükümeti hem de ABD hükümeti pandeminin Afganistan’da bir felakete dönüşme riskinden kaygı duymakta.

Zira iç catışma ortamındaki Afganistan’da sağlık sistemi oldukça zayıf ve sınır kontrolleri de etkili değil. Virüsün Afganistan’da hızla yayılma riskinin kaynaklarından biri de, salgından en fazla etkilenen ülkelerden olan İran’da yaşayan yüzbinlerce Afganın ülkelerine dönüşü. 1 Ocak- 18 Nisan arasında 255.000 Afgan İran’dan Afganistan’a, saglık kontrolleri yapılmaksızın, giriş yapmış. Birleşmiş Milletler Nisan ayında günde 1.500 Afganın Iran’dan Afganistan’a giriş yaptığını açıkladı. Dönenlerin ne kadarının enfekte olduğu bilinmese de, İran sınırı Afganistan açısından adeta " virüs kapısı" gibi değerlendiriliyor.
Afganistan hükümeti, pandemi karşısında başlıca üç önlem aldı; karantina uygulamak, pandemiye karşı kamu farkındalığını artırmak ve ihtiyaç içindeki vatandaşlara gıda yardımı yapmak. Ancak bölgeden gelen bilgiler halkın karantina kurallarına uymadığı yönünde. Taliban da kontrolü altındaki bölgeler için önlemler aldı. COVID-19 bilgilendirme kampanyaları düzenleyen Taliban halka "evde kalın" çağrıları yapıyor. Bölge uzmanları bir "hükümet" gibi davranan Taliban’ın Afganistan hükümetini halkı pandemiden koruyamamakla eleştirdiğini belirterek, örgütün COVID-19′ u hükümet- karşıtı propaganda malzemesi yaptığına dikkat çekiyor.
Bu noktada iki soru akla geliyor.
Birincisi pandemi ABD’nin Afganistan politikasını nasıl etkileyecek?
İkincisi ise pandemi Afganistan-içi barış sürecini nasıl etkileyebilir?
Bilindiği gibi geçtiğimiz Şubat ayında Afganistan’da barışın temini amacıyla ABD ve Taliban arasında bir anlaşma imzalanmıştı; bu anlaşma uyarınca ABD askeri aşamalı olarak Afganistan’dan çekilecek (çekilmenin Mayıs 2021’de tamamlanması öngörülüyor), Taliban Afganistan hükümeti ile görüşmelere başlayacak ve kontrolü altındaki bölgelerde radikal örgütlerin faaliyet göstermesine engel olacak.
Anlaşmaya yönelik eleştiriler ABD’nin Taliban’a ödün verdiği noktasında yoğunlaştı; bu tür eleştirilerde haklılık payı olabilir. Ama Trump için önemli olan Taliban’a ödün verilip verilmemesi değil, ABD askerinin Afganistan’dan çekilmesi."Herkes kendi başının çaresine bakmalı; bir 20 yıl daha orada kalamayız" diyen Trump "ABD-sonrası Afganistan"ın tamamen Taliban’ın kontrolüne girmesinden de rahatsızlık duymayacağı sinyali veriyor; zaten böyle bir ihtimal bizzat Trump tarafından dile getirildi.
Anlaşmanın akdedildiği Şubat ayından itibaren ülkenin şiddet ortamında bir iyileşme olmadı. Hatta dün (21 Mayıs 2020) ABD’nin Afganistan özel temsilcisi Khalilzad taraflara şiddete son vermeleri çağrısında bulundu. Bir gün önce Taliban üyelerine "amaca odaklanın, safları sıklaştırın" çağrısı yapmıştı. Bu çağrı Taliban’ın önceliğinin barış süreci olmadığının yeni bir göstergesi gibi. Zaten ABD’de Taliban’ın anlaşmadan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeyeceği yönündeki görüşler yaygın.
Anlaşmanın Taliban için tek bir anlamı var; o da ABD askerinin Afganistan’dan çekilmesini sağlayacak olması…
Pandeminin yarattığı koşullarda, öncelikle, ABD hükümetinin Afganistan hükümeti tarafından açıklanan COVID-19 vaka sayılarının doğruluğundan şüphe duymakta olduğunu belirtelim. Vaka sayısının açıklanandan çok daha fazla olduğunu düşünen ABD Afganistan’ın pandeminin merkezlerinden birine dönüşmekte olduğundan kaygılanıyor. Bu kaygıya, doğal olarak, Afganistan’daki ABD askerinin COVID-19’dan nasıl korunacağı yönündeki kaygı eşlik ediyor. Basında yer alan bilgiler Afganistan’daki ABD askerleri açısından tanı kiti temini sorunu olmadığı yönünde; ancak enfekte olan ABD personeli olup olmadığı yönünde henüz bilgi yok.
Afganistan basınında yer alan haberlere göre Trump, askeri ve güvenlik politikası danışmanlarına ABD askerinin tamamının çekilmesi yönünde calışmalara başlaması talimatını vermiş; pandemi Trump’in Afganistan’dan çekilme isteğini artırmış görünüyor; bu durumda ABD askerinin Afganistan’dan çekilme hızı artabilir.
Ancak Trump’ın ABD askerinin tamamının Afganistan’dan çekilmesi için, bir başka deyişle çekilme sürecini hızlandırması için pandemiyi gerekçe göstermesi eleştirilere açık bir konu. Zira COVID-19 salgını küresel bir mesele, o nedenle pandemi deniliyor ve ABD’nin 150’den fazla ülkede askeri varlığı söz konusu. Bu durumda ABD salgının olduğu her yerden askerini çekecek mi? Mesela İtalya’dan…?
Bu soruya "evet" olarak yanıt verilemeyeceği açık. Öyleyse Trump COVID-19 salgınını Afganistan politikası hedefleri için araçsallaştırmış görünüyor.
Kısaca Taliban’in hükümet-karşıtı propaganda için araçsallaştırdığı COVID-19, Trump açısından Afganistan’dan bir an önce tamamen çekilme isteğini artıran bir faktöre dönüşmüş durumda.
Afganistan-içi barış görüşmeleri açısından, acil bir sağlık meselesinin tarafları bir araya getirmek için fırsata dönüşebileceğini düşünenler yanıldı. Bilindiği gibi ABD-Taliban arasında akdedilen anlaşma uyarınca Taliban’ın Afganistan hükümeti ile görüşmesi gerekiyor. Geçtiğimiz Mart ayında başlaması gereken bu görüşmeler, seçim sonuçları üzerindeki anlaşmazlık, tutukluların serbest bırakılması sürecine dair iddia edilen aksamalar nedeniyle başlamadı. COVID-19 da hükümet-Taliban görüşmelerini öteleyecek yeni bir gerekçe olarak sahneye cıktı. Hükümet pandemi ile mücadeleyi Taliban ile görüşmekten daha öncelikli bir konu olarak görüyor, Taliban da pandemiyi masaya oturmak için bir neden olarak değil de hükümetin meşruiyetini zayıflatmak için bir araç olarak görüyor.

GÜNDEM ANALİZİ : Cami provokasyonu, Sevda Noyan ve Fatih Tezcan bize neyi hatırlatıyor… Bir emekli asker olarak tüylerimi ürpertiyor


Cami provokasyonu, Sevda Noyan ve Fatih Tezcan bize neyi hatırlatıyor… Bir emekli asker olarak tüylerimi ürpertiyor

Alican Türk yazdı…

27.05.2020

12 Eylül öncesinin o kanlı günleriydi. Sağ-sol çatışmalarında günde 15-20 kişi ölüyordu.

Ama bizim mahallemiz sakindi. Her yerde olduğu gibi mahallemizde de sağcı-solcu bilinen gençler olsa da, çok şükür siyasî içerikli bir kavga gürültü olmamıştı.

Ne de olsa hepimiz çocukluktan beri top-misket oynayarak, topaç çevirerek birlikte büyümüştük.

1979’un sonlarında mahallemize tanımadığımız, yaş itibariyle bizlerden birkaç yaş büyük 4-5 gencin gelişiyle huzurumuz kaçar gibi oldu. Muhtemelen üniversite öğrencisiydiler. Sokağımızın en sonundaki boş bir evi kiraladılar. Bıyıklarının şeklinden ne’ci oldukları hemen anlaşılıyordu. Zaman zaman mahallemizden kendilerine yakın olan birkaç kişiyle görüşür, başka kimseyle ilgilenmez görünürlerdi.

Bir gün top oynamak için her zamanki toprak sahamızda arkadaşların toplanmasını beklerken ilginç ve ürkütücü bir olaya tanık olduk. 250-300 m. ötemizdeki "yan mahalleden" bir grup genç kendi bölgelerinde bir duvar üzerinde oturmuş bekleşiyorlardı. Birden bizim mahalleye taşınan bu gençler belirdi, karşı tarafta oturan "karşıt görüşlü" (!) gençlere doğru hızlı adımlarla yöneldiler, aradaki mesafe 50-60 m. olunca bellerinden tabancalarını çekerek onlara doğru ateş etmeye başladılar. Hepimiz donakaldık. Karşıdaki gençler oturdukları duvarın gerisine atlayarak çil yavrusu gibi dağıldılar. Sonra bizimkiler sanki bir şey olmamışçasına, oldukça soğukkanlı biçimde geri dönüp, önce evlerinin yanındaki boş inşaata girdiler, biraz sonra oradan evlerine geçtiler ve kısa bir süre sonra da kıyafetlerini değiştirmiş olarak evden çıkıp yine sokak aralarında volta atmaya başladılar.

Hepimiz olayı dehşet içinde izlemiştik.

Çok geçmeden 12 Eylül geldi. Tabii bu gençler evi boşaltıp çoktan ortadan kaybolmuşlardı.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra bir gün işten gelen babamın anneme şunları söylediğini duydum:

– Yahu biliyor musun, hani şu bizim sokağın aşağısına gelen gençler vardı ya, meğer bütün bu civardaki evlerde oturanlar kimdir, ne’cidir, ne yaparlar, hangi partiye oy verirler falan, herkesin tek tek çetelesini tutmuşlar. (O günlerde "fişleme" kavramı pek kullanılmıyordu.)

Rahmetli babam bu bilgiyi nereden duymuştu bilmiyorum ama benim beynime kazınmıştı o konuşma…

ÜRKÜTÜCÜ RAPOR

Yine 12 Eylül öncesini yaşayanlar hatırlayacaklardır: O dönemde Devrimci gruplar daha ziyade Ortadoğu’ya-Filistin’e gidip silahlı eğitimler yaparken, Ülkücüler (Milliyetçiler) ile Akıncılar’ın (İslâmcılar) yurt içinde çeşitli yerlerde kurdukları kamplarda eğitim yaptıkları medyaya yansıyordu. Nitekim o dönemin siyasal İslâmcıları olan Akıncılar’ın (AK-GENÇ) Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde 14 ayrı kampı olduğu tespit edilmişti. Örneğin Bolu’ya bağlı bir köy yakınlarındaki ormanlık alanda çoğu imam hatipli 30 gencin kaldığı bir "eğitim" kampını basan jandarma, kamptaki gençlerden birinin üzerinde bir tabanca, çadırında 43 dinamit lokumu, ateşleme fünyeleri ve mermiler bulmuştu. (İşin ilginci, o tarihlerde 17-18 yaşında olan o genç "büyüyünce" AKP’den milletvekili de olacaktı.)

12 Eylül’den sonra bu kamplar, eğitimler de bitti tabii…

Ama siyasal İslâmcıların ülkenin laik demokratik düzenini değiştirerek yerine şeriat hukukuna dayalı bir devlet kurma isteği hiç bitmedi. 1980’lerin sonundan (özellikle 1990’ların başlarından itibaren) bazı gruplar yine silahlı eylemlere başladılar. Muammer Aksoy cinayetiyle birlikte bir dizi suikast zinciri yaşandı.

28 Şubat’tan hemen önce (1995-1997 arası) MİT ve Emniyet raporlarına yansıyan "irticaî terör örgütleri" ile ilgili bilgiler hem dikkat çekici hem de ürkütücüydü. Raporlarda; Türkiye’de İran, Suudi Arabistan, Libya, Mısır, Cezayir, Suriye gibi ülkelerce desteklenen 30 civarında radikal İslâmcı grubun faaliyet gösterdiği belirtiliyordu. Dahası, raporlarda bunların "şimdilik ‘tebliğ’ yoluyla ‘cemaatleşmeye’ gittikleri, bu şekilde oluşturulacak kitle ile politik bir güç elde edip bundan da silahlı kadrolar teşkil etmeyi hedefledikleri, stratejilerinin üçüncü safhasında ise ‘cihad’a yönelecekleri ve böylece arzu ettikleri teokratik devlet modelini gerçekleştirmeyi amaçladıkları" vurgulanıyordu.

Evet, raporlar ürkütücüydü… Bu gelişmeler karşısında dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e 28 Şubat MGK toplantısından tam 1 ay önce geniş kapsamlı bir brifing vermişti. Brifingde irticaî grupların silahlanma girişimlerine dikkat çekilmiş, dönemin büyükşehir belediye başkanlarından birinin bir televizyon kanalında "iktidarın birinci timsali silahtır, silah kimde ise iktidar ondadır; Türkiye’de sivil iktidar henüz silaha hakim olamadığı için asker güçlü gözüküyor" şeklindeki konuşmasına vurgu yapılmış ve iktidarın silah ruhsatı verme yetkisini bir genelge ile İçişleri Bakanlığı’ndan alarak valilere devretmesi eleştirilmişti. Öyle ki, "silah ruhsatı konusunda getirilen kolaylıktan da istifade ile irticaî unsurlar büyük bir hızla otomatik av tüfeği, ruhsatlı ve ruhsatsız seri atışlı tabanca, makinalı tabanca ve piyade tüfeği temin ederek silahlanmaktadır" denilerek Türkiye genelinde ruhsatlı tabanca ve tüfek miktarı sayısal olarak verilmekte,"ruhsatsız silah miktarının bunun 2 -3 misli olduğunun tahmin edildiği" belirtilmekte, ayrıca "irticaî unsurların PKK terör örgütünün oluşturduğu boşluktan ve de silah ve uyuşturucu kaynaklarından da yararlanarak Güneydoğu ve İran üzerinden önemli miktarda silah ve mühimmat temin ettikleri yolundaki haberlere" vurgu yapılmaktaydı.

O dönemde şahsen benim hatırladığım bir başka Emniyet raporunda da, İç Anadolu’da bir av tüfeği fabrikasında üretilen bir kısım silahın üretim hatası gibi gösterilerek üzerindeki seri numaralarının silindiği ve irticaî gruplara aktarıldığına değiniliyordu.

O MADDEDE NE YAZIYORDU

"Mevcut laik demokratik düzeni ve cumhuriyet rejimini yıkarak yerine din temelli bir devlet kurmak isteyen" bu grupların "silahlanma faaliyetleri" 28 Şubat 1997’deki MGK toplantısında da masaya yatırılmıştı. Nitekim o toplantıda alınan meşhur 406 Sayılı MGK Kararlarının "Rejim Aleyhtarı İrticaî Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler" başlıklı 18 maddelik Ek kararlarının 14’üncüsü tam da buna ilişkindi. Şöyle söyleniyordu:

"14- Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir."

Yani, tekrar altını çizmek gerekirse, siyasal İslâmcı bazı kesimlerin silahlanma konusundaki çabaları 28 Şubat MGK toplantısında ve sonraki süreçte üzerinde önemle durulan hususlardan biriydi.

Şimdi bütün bu anlatılanları bir araya getirirsek;

1. 12 Eylül öncesinde görüldüğü üzere bazı siyasî örgütlerin ya da grupların mahalle mahalle, ev ev demografik analizler yapması ve "hedef tespitleri" çıkarması,

2. Yine 12 Eylül öncesinde görüldüğü üzere siyasal İslâmcı grupların kamplar kurarak silahlı eğitimler yapması,

3. 12 Eylül’den yaklaşık 10 yıl kadar sonra Türkiye’yi bir şeriat devleti haline getirmek isteyen bir kısmı dış destekli İslâmî terör örgütlerinin tekrar etkinlik göstermeye başlamaları,

4. Söz konusu grupların 1990’ların ilk yarısında başlayan silahlanma çabalarının devletin resmî raporlarına yansımış olması ve bu kapsamda 28 Şubat döneminde konuya devletin en üst güvenlik kurumu olan MGK’da dikkat çekilmiş olması,

5. TSK içerisinde çöreklenen FETÖ yanlısı gruplarca gerçekleştirilmek istenen 15 Temmuz darbe kalkışmasından hemen sonra Emniyet ve TSK’ya ait 100 binin üzerinde silahın kayıp oluşu,

6. Medyaya da yansıdığı üzere geçtiğimiz yıl (2019) Türkiye’de düzenlenen Uluslararası İslâm Birliği Kongresi’nde, başkenti İstanbul olacak şekilde ASRİKA adlı bir şeriat devletinin kurulması yönünde alınan kararlar ve SADAT’ın da bu çalışma içerisinde yer alması (ki bilindiği üzere TSK’dan irticaî gerekçelerle ihraç edilen pek çok asker kökenli şahsın SADAT içinde yer alması da ayrı bir tartışma konusu olmuştu),

7. Yine sosyal medyaya yansıdığı gibi, 15 Temmuz sonrası çeşitli silah fuarlarında sergilenen bir kısım av tüfeklerinin tanıtımında kullanılan üslûp ve imalar,

8. 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkan ve kendilerini "Özel Halk Harekâtı" adıyla tanımlayan birtakım grupların hem genel hem de sosyal medyaya yansıyan görüntüleri,

9. Yine "Cübbeli" namlı sözde bir tarikat şefinin ("şeyhinin" değil) "2000’e yakın Selefî derneğin silahlandığı" yönündeki açıklamaları,

10. Fatih Tezcan adlı bir gazetecinin (ki şahsen bu kişinin kimliği ve gerçekten bir medya mensubu olduğuna ilişkin ciddi kuşkularım bulunmaktadır) "bir daha sokağa çıkarsak kimleri nereden toplayacağımıza ilişkin listelerden, zulalardan, yaşanacaklardan haberiniz var mı sizin? Bir sürek avı başlar ki, bir intikam faslı başlar ki durduramazsınız bu ülkenin gençliğini" şeklindeki aleni tehditleri,

11. İşte bunların üzerine geçtiğimiz günlerde Sevda Noyan’ın "15 Temmuz kursağımızda kaldı, yapamadık istediklerimizi… Boş bulunduk… Yanlış anlaşılmasın, doğru anlaşılsın; bizim aile şöyle 50 kişiyi götürür. Biz bu konuda çok donanımlıyız maddi ve manevi olarak… Liderimizin yanındayız ve asla yedirmeyiz bu ülkede, onu söyleyeyim. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim hâlâ sitede böyle 3-5 var, benim listem hazır açıkçası" şeklindeki söylemlerini de ekleyip bir daha düşünün…

Hepsi birlikte daha bir anlam kazanıyor mu?

TÜYLERİMİ ÜRPERTEN BAŞKA DÜŞÜNCELER DE VAR

Ve dahi bütün bunların yanında, 28 Şubat döneminde RP’li bir milletvekilinin "Kim iktidar Müslümanın eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa o ya cahildir ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir" şeklindeki sözleri de aklıma gelince tüylerim ürperiyor. (İlgili kişinin bu sözleri RP’nin kapatılmasında rol oynayan etkenlerden biridir.)

Tabii bir emekli asker olarak aklıma gelip tüylerimi ürperten başka düşünceler de var… Meselâ, hani yukarıda 12 Eylül’den önce çeşitli grupların ülke içinde kamplar oluşturdukları ve silahlı eğitimler yaptıklarını söylemiştik ya… Acaba diyorum, şimdilerde yine ülkenin değişik bölgelerinde gizli gizli eğitim yapılan, bazı özel maksatlarla adam yetiştirilen benzeri kamplar var mıdır?

Ve dahi, 12 Eylül öncesinde mahallemize gelip kapı kapı siyasî eğilim, etnik ve mezhepsel köken gibi konularda "düşmanca niyet ve saiklerle" yapılan çalışmalara benzer faaliyetler içinde bulunanlar da olabilir mi? (Doğrusu Sevda Noyan’ın açıklamaları bu yönde gibi görünmektedir.)

Ve son olarak… İzmir’deki cami provokasyonunun bütün bu gelişmelerle bağlantısı olabilir mi?

Neyse, eminim ülkemizdeki bütün vatandaşların can ve mal güvenliğinden sorumlu İçişleri Bakanlığı ve diğer güvenlik kurumları bir iç savaş tezgâhlamak isteyen alçakça zihniyetlere karşı gerekli tedbirleri alıyordur.

Alican Türk

Odatv.com

GÜNDEM ANALİZİ : Türkiye 18 Yılda Nasıl Bu Hale Düşürüldü ???


Türkiye 18 Yılda Nasıl Bu Hale Düşürüldü ???

Yazan Cahit Armağan Dilek

04 Mart 2020

AKP-Erdoğan yönetimi, 18 yıl önce iktidara geldiklerinde PKK terör örgütüyle müzakere masasına oturmamış PKK’yı askeri olarak yenmiş teröristleri topraklarının dışına çıkarmış bir Türkiye teslim almışlardı.

Adana Mutabakatıyla Suriye, PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmişti. Suriye yola gelmişti.

Ortadoğu’da bütün ülkelerde büyükelçilerimiz vardı, diplomatik ilişkiler gelişiyordu. Türkiye saygın ve sözü dinlenen bir devletti.

İran-Irak savaşındaki arabuluculuk yapabilmiş Türkiye’nin, İran ve Irak ile ilişkileri dengeliydi. İran’daki dini rejime rağmen ilişkiler gelişiyordu.

Irak ile ilişkilerimiz 1991’deki ABD müdahalesi, Keşif Güç görevlerine rağmen iyiydi. Filistin-İsrail sorununda arabuluculuk yapabilecek güvenilen devlettik.

Libya ile ticari ilişkilerimiz gelişiyordu. Türkler büyük yatırım-inşaat ihaleleri almıştı.

Mısır devlet başkanı Suriye ile Adana Mutabakatının kolaylaştırıcısı olmuştu. Türk-Mısır ilişkileri sorunsuzdu.

Kıbrıs’ta ver kurtul fikri hakim değildi.

Ege’de 18 adamız henüz işgal edilmemişti.

Doğu Akdeniz’de, Rum-Yunan ikilisi bütün kıyıdaş ülkelerle üçlü ittifaklar oluşturmamış, bu ittifak halkalarını Doğu Akdeniz’den Balkanlara Türkiye’yi kuşatan bir ittifak zincirine dönüştürmemiş, Doğu Akdeniz’i paylaşmamışlardı.

NATO, Karadeniz’e davet edilmemiş, Karadeniz NATO/ABD gölü olmamıştı. Ruslar, Türk yurdu Kırım’ı ilhak etmemiş, Karadeniz’i askeri olarak tam kontrol altına almamıştı.

Ekonomik krizler aşılabiliyordu. G20’de bir ara 16. sıralardaydık

Liste çok uzun ama geçen 18 yıl içinde yaşananlardan bazıları ve gelinen nokta şu:

Türkiye, tarihinin en derin ekonomik krizini yaşıyor. Kişi başı milli gelir azalıyor. G20’den çıkma riski var.

PKK iktidarı müzakere masasına oturttu, siyasi aktör muamelesi gördü, Suriye kuzeyinde 60-70 bin kişilik ABD özel kuvvetlerinden eğitim almış donatılmış ABD ve Avrupa ülkelerinden siyasi ve askeri tanınırlık gören bir yapıya dönüştü.

Yanlış Suriye politikaları nedeniyle Şam ile PKK ortaklık, Fırat’ın doğusunda PKKistan ilan aşamasına gelindi.

Musul başkonsolosluğumuz IŞİD terör örgütünce işgal edildi çalışanlar esir alındı. Irak’ın kuzeyinde PKK kontrolünde "no mans land" oluştu.

PKK hamisi Barzani, stratejik ortak ilan edildi, Barzani’nin özerkliğine ses çıkarılmadı, Irak’ın bölünmesinin önü açıldı. Şimdi aynı hatalı hamle ÖSO gibi gruplar ve oluşturulan yerel yönetimlerle Suriye’de yapılıyor.

PKK’nın hem ABD hem Rusya ile ortak olması engellenemedi.

Irak kuzeyi ile Suriye kuzeyinde oluşan özerk yapıların birleştirme projeleri görülemedi.

Kuzey komşumuz Rusya güney sınırlarımızdan kuşattı komşumuz oldu.

Libya iç savaşının bir parçası olundu.

Kıbrıs’ta, Türk kimliği silinme tehdidinde, ikinci Girit olma yolunda.

Irak’ta, Suriye’de Doğu Akdeniz’de Libya’daki bütün hatalı politikalar için Türk askeri sahaya sürüldü. Dış politikadan anladıkları sadece askeri gücü kullanmak oldu.

Hesapsız, öngörüsüz, anlık karalarla oluşturulan iç politikayı hedefleyen dış politika kararlarıyla 18 yılda Türkiye’nin her şeyi alt üs oldu, ters yüz oldu.

Türkiye’nin Irak’tan Libya’ya kadar uzayan cephede ateşe sürüklendi. Rusya ve ABD dört bir yandan Türkiye’yi çifte kuşatmaya aldı.

Gelinen noktada, Irak, Suriye, Libya’dan şehit haberleri sıradanlaştı. Siyasi hedefi nihai hedefi bilinmeyen belli olmayan İdlib’teki savaştan da şehitler gelmeye devam ediyor.

Tam da bu ortamda şehit edebiyatı piyasaya sürülüyor. Neymiş şehitler tepesi boş kalmamalıymış. Türk vatanında şehit kanıyla sulanmamış bir karış toprak var mı ki halen şehit gelsin diye dini duygular ve kavramlar istismar ediliyor?

Ve şehitlik edebiyatına vatan millet edebiyatı eşlik ediyor.

İktidarın küçük ortağına göre İdlib’ten çekilirsek Hatay’dan olurmuşuz.

Erdoğan’a göre "Bugün Kamışlı’da, Resulayn’da, Tel Abyad’da, İdlib’de vermediğimiz savaşı, yarın Şırnak’ta, Mardin’de, Gaziantep’te, Hatay’da vermek zorunda kalırız."

Bu edebiyatla hem başarısızlıkların üstü örtülüyor hem de sanki savaşa girmek, çok şehit vermek başarıymış gibi gösteriliyor.

Soralım: 80 yıl bölgesinde barış adası olan Türkiye Cumhuriyeti 18 yılda neden bu hale düştü? Neden engelleyemedi çevresindeki kuşatmayı?

Suriye’de Irak’ta olanları, ortaklık yapılan dış güçlerin asıl/nihai hedefinin Türkiye olduğu şimdi mi anlaşıldı?

İdlib’teki hatalı politikanın sonucu içine düşülen açmazların hesabı verileceğine Çanakkale ile bir tutularak milletin aklıyla dalga geçiliyor.

Çanakkale’de Türk’ün vatan toprağı işgalcilere karşı korunuyordu. Atatürk biliyordu ki, Çanakkale geçilirse vatan elden gidecekti. Onun için ölmeyi emretti. İdlib kimin vatan toprağı? Çanakkale ile ne ilgisi var?

Suriye’de, Süleymanşah türbesinin de bulunduğu vatan toprağı terk edip çekilmek ama Suriye toprağını Suriye ordusuna karşı korumak hangi aklın eseri veya hangi dış gücün dayatması?

Haydi gelin Türkiye’yi yönetemediğinizi ve politikalarınızın iflas ettiğini itiraf edin.

GÜNDEM ANALİZİ /// GÜRSEL TOKMAKOĞLU : Kovid Sonrası Gerginlik


GÜRSEL TOKMAKOĞLU : Kovid Sonrası Gerginlik

Pasifik, Ortadoğu, Doğu Akdeniz, ABD, Çin, Rusya, İran, İsrail, Filistin, Libya… Kovid sonrası acaba insanlık sağduyu ile hareket eder mi diye iyimser düşünenlere ilk gelen sinyaller doğrultusunda cevap, daha gergin bir dünya bizi bekliyor. Hemen son gelişmelere bakalım.

Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de konuşabileceğimiz her konunun merkezine koyduğumuz İsrail’de 3 seçim sonrasında nihayet bir hükümet kurulabiliyor. Binyamin Netanyahu ile Mavi-Beyaz İttifakı lideri Benny Gantz anlaştılar. Başbakan Netanyahu görevini bırakmadan bütün İsrail projelerini sürdürmeye devama edecek. İran ve Filistin meseleleri en sıcak olanları.

İsrail’de yeni hükümet henüz kurulurken ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ziyaretini gerçekleştiriyor. Pompeo COVID-19 pandemisi süresince hiç durmadı desem yeridir. Pompeo Afganistan’a güya Taliban ile görüşmeye diye gitti ama Çin heyeti ile önemli bir toplantı yaptı. Konuşulan konu Çin’e gözdağı vermek oldu, konu Wuhan Viroloji Laboratuvarı, ticaret, terör ve İran idi.

Şimdi de İsrail’e ziyaret gerçekleştiren Pompeo İran ve Filistin üzerine yapılan planları gözden geçiriyor. İran’da Kovid sonrası rejime daha fazla yüklenilecek ve rejim değişikliği yönündeki plana uygun adımlar sıklaştırılacak. Filistin ile alakalı bundan önce açıklanan Yüzyılın Anlaşması diye sunulan Filistin halkını, hakkını ve hukukunu yok saymaya ilişkin eylem planı belirginleştirilecek.

Pompeo’nun, “İsrail’in Çin ile iş birliği yapması, Washington’un Tel Aviv ile önemli projelerde çalışmasını tehlikeye atıyor,” demesi manidardır. Yeni döneminde Netanyahu’nun Çin ile işbirliğini azaltması beklenmektedir. ABD özellikle istihbarat alanında Çin hakkında müşterek çalışma alanı bulunabileceği üzerinde durmaktadır. Bu konu bölgesel ve teknolojik istihbarat konularıdır.

ABD ve İsrail yetkilileri yan yana gelince başka birçok mesele için de sözleşildiğini düşünmeden geçmemek gerekir. Zira bölge üzerinde çalışmaları olan Rusya ve Çin hakkında ABD’nin mutlaka karşı düşünceleri olacaktır. Özellikle ABD, Rusya’nın Suriye rejimini desteklemesine son vermesini beklemektedir. Bu ABD ve İsrail’e Doğu Akdeniz’deki Rus üslerinin kapatılması yolunu açacak önemli bir konudur.

ABD’nin İran Özel Temsilcisi Brian Hook, eğer Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), ekim ayında sona erecek İran’a yönelik uluslararası silah ambargosu yenilenmez ise nükleer anlaşmada yer alan ihlal durumunu göz önüne alacaklarını ve ABD’nin İran için yeni yaptırımlar mekanizmasını hayata geçireceklerini işaret etmesi, bir tehdit mahiyeti taşımaktadır. Bu durum BM daimi üyeleri Rusya ve Çin’e karşı dolaylı yolla bir gönderme olarak nitelendirilebilir.

Diğer konu ise Libya’dır. Rusya’nın gizli kapaklı Libya’da ipleri eline geçirmek adına sahada darbeci Halife Hafter’i desteklediği ortadadır. Daha yeni 1.200 kişilik Wagner Grubu lejyonerinin Hafter’i desteklemek için bölgeye gönderilmesi ve BM kararı olduğu halde uçaksavar silahları dahil Rus menşeili çok sayıda silah ve mühimmatın sahaya aktarılması dengeleri değiştirme arzusu ilgili bir çabadan kaynaklanmaktadır. Rusya’nın BM daimi temsilcisi Vasiliy Nebenzya’ya bu husus sorulduğunda, Rusya’nın Wagner ile ilgisi yok cevabını vermesi hiç de şaşırtıcı olmamıştır. Halbuki Rus derin yapılarının idaresini Putin’in aşçısı Yevgeny Prigozhin’e verdiği Wagner, ABD’nin de benzer bir yapısı olan Black Water ile denktir ve yetkililerce bundan bizim haberimiz yok denmesi beyhudedir.

Halen Libya’da Trablus’un batısı Vuttiye hava üssü civarında ve güney bölümündeki Tarhuna dolaylarında meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH/GNA) bağlı güçlerin darbeci Hafter kuvvetlerine (LNA) karşı saldırıları başarıyla sürmektedir. Bu gelişen yeni duruma karşılık Hafter’e Rusya, BAE ve Mısır’dan destekler sürmektedir. Fransa Libya üzerinde etkili olmaya çalışmaktadır. İtalya bu durumdan huzursuzdur. Almanya BM çerçevesinde ilerleyen Berlin Konferansı sürecine uyulmasını hatırlatmaktadır.

ABD ve İsrail, Libya ve dolayısıyla Doğu Akdeniz hakkında yeni bir plan üzerine çalışmaktadırlar. Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgelerle ilgili ortak bir strateji için ilkeleri belirliyorlar. Burada Türkiye tezlerine yakın hareket etmek istediklerine dair sinyaller alınmaktadır. Hatta bazı konular için NATO dahi devreye konabilecektir.

Çin de kendini Libya’da gösteriyor. Özellikle Çin’in öteden beri ekonomik yönden Kuzey Afrika ülkelerine olan ilgisi bilinmektedir. Çin yatırımlarıyla bölgeye sızmış durumdadır ve ABD buna karşı önlem almanın peşindedir.

Çin demişken bir sıcak gelişmeyi hatırlayalım. ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham Başkan Trump’a koronavirüs salgını konusunda kendileriyle işbirliği yapmaması nedeniyle Çin’e yaptırım uygulama yetkisi veren tasarıyı sundu. Bu denek oluyor ki yürürlükte olan Ticaret Savaşı yaptırımlarına ilave olarak Trum ortamı daha da gerebilecek başka tedbirleri alabilecek ve şüphesiz bunların içinde güvenlikle ilgili konuları kapsayan bir dizi önlemler yer alacak.

Bütün bu sıraladığımız gelişmeler Pasifik’ten Doğu Akdeniz’e kadar Ortadoğu’yu da merkezine alacak biçimde ama esasen ABD ve İsrail birlikteliğiyle bundan sonra sürdürülebilecek hususları içermektedir. Bunlar Kovid sonrası daha gergin bir dünya için ipucu niteliği taşıyan göstergelerden birkaçıdır.

ABD’nin başından bu yana düşman ilan ettiği, dokümanlara kaydettiği bir karşı blok var, hatırlayalım, Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore. Bu blokla Pasifik’ten Doğu Akdeniz’e ABD kendi mücadelesini sürdürmekte kararlı. Kovid sonrasında Suriye, Doğu Akdeniz, Libya, İran ve Filistin sahalarında ABD ve İsrail birlikteliğiyle bazı somut hamlelerin görüleceğini beklemek gerekiyor. Buna karşılık da Rus, Çin ve İran hamleleri olacak.

Gürsel Tokmakoğlu