GÜNDEM ANALİZİ : Bir başka emekli komutan bakın ne diyor ????


Bir başka emekli komutan bakın ne diyor ????

Londra’da bir gün IISS’de bir konferans vardı.

Konu Türkiye olduğu için konferansa gittim.

Birkac konuşmacı Türkiye hakkında "jeo-politik önemi tarihi vb. " konularda konuşma yaptı.

En son bir profösör çıktı kürsüye.

Türkiye’nin modernleşme tarihi hakkında oldukça bilgili olduğu anlaşılıyordu.

Konuşmasında Osmanlinin yükselişi ve duraklama dönemini birkaç cümleyle anlattıktan sonra gerileme doneminde çöküşü durdurmak için gösterilen cabalardan bahsetti.

Sonra da 3.Selim döneminden başlayarak cumhuriyet donemi inkilaplarına kadar modernleşme sürecini özetledi.

Bu anlatim sirasinda; "Osmanlı’da modernleşme sureci ordu ile basladigindan 1980’lere kadar modernleşmede öncülüğü ordu mensupları yapmistir. " anlaminda ifadeler kullandi .

***

80 darbesinde de ordunun ülkeyi iç savaşın eşiğinden döndürdüğünü ilave etti.

Soru cevap sürecine gelindiginde soru soranlardan PKK sempatizani oldukları sordukları sorulardan anlaşilan birkaç kişi PKK olaylarini çarpitarak ordu ve turkiye’yi suçlar tarzda sorular sordular.

Profesör bu soruları detaylı bir şekilde cevapladı.

Özet olarak "PKK silahlı bir terör örgütüdür.

Dünyanın hangi ulkesi olursa olsun silahli teror orgutlerine silahla karşılık verir.

Türkiye kendini savunmaktan daha fazlasını yapmamistir. " dedi.

Sonra yine Turkiye vatandaşı olduğu anlaşilan biri söz aldi. "

Profesör askerlerin Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşmesinde öncü rol oynadigi iddianiz bana abartili ve tutarsiz bir iddia gibi geldi.

Ayrica 80 darbesini ovuyormuş gibi gorunen ifadelerinizi demokrasinin dogum yeri olarak bilinen İngiltere’nin bir profosöründen duymuş olmaktan dolayı çok şaşırdım. " dedi .

***

Profesor "Sanirim vaktimiz dolmak uzere bu sebeple soylediklerinize kisaca cevap verecegim.

Türkiye’de demokratikleşme yönündeki ilk köklü adım 2.Meşrutiyettir.

Meşrutiyet subaylarin cogunlukta oldugu Ittihat ve Terakki Partisi tarafindan ordu mensuplarinin onculugunde gerceklestirilmistir.

Cumhuriyet’i kurup saltanati kaldiranlar da başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere askerlerdir.

Bu yadsinamaz bir gercektir.

Ben asker degilim.

Burada askerleri ovmek gibi bir endise de tasimadan tespit ettigim gercekleri soyledim.

Peki neden askerler onculuk etmişlerdir?

Çunku Turklerin modernlesme sureci Ordunun modernlesmesi ile baslamistir.

Sanayi olmadigi icin avrupadaki gibi burjuva sinifi Osmanlida ortaya cikmamistir.

Ticaret de Turklerin elinde degil azinliklarin elindedir.

Universiteler ve sivil egitim askeri okullarin acilmasindan cok sonra yayginlasmaya baslamistir.

Fakat bu okullar cumhuriyet donemine kadar yetersiz kalmistir.

Okuma yazma orani cok dusuktur.

Okuyup yazanlarin da cogu askerdir.

1920’ler Turkiyesinde sivil aydin kesim neredeyse yok denecek seviyededir.

Doktor gibi ilk açılan sivil egitim kurumlarindan mezun olanlar bile avrupa ile kiyaslanmayacak kadar azdir.

Yani o donemde aydin denince akla gelen askerlerdir.

Bu sebeple modernlesme surecinde subaylar oncu rol oynamistir.

1980 darbesine gelince o dönemde tum dunya iki kutuplu düzenin sebep oldugu kanli olaylarla karşi karsiya kalmistir.

Avrupa’da da bircok ulke kanli catismalar yasamistir.

Italya’da basbakan kacirilip oldurulmustur.

Almanya’da kanli olaylar yasanmis ama Alman siyasetciler sorumluluk alip sert tedbirlerle olaylari kontrol altina alabilmistir.

Ingiltere ve diger Avrupa ulkelerinde de teror eylemleri yasanmistir.

Avrupa’da siyasetciler ve devlet kurumlari halkin ve aydinlarin destegiyle bu olaylari kontrol edebilmislerdir.

Ama bircok Asya Guney Amerika ve Afrika ulkesi ayni basariyi gosterememistir.

Bu sebeple bircok ulkede ic savas yasanmistir.

Bazi ulkelerde rejimler degismis bazi ulkeler bu ic savaslarda bölünmüştür.

Diger bazi Asya Ortadogu ve Guney Amerika ulkelerinde ise bu bölünme sureci askeri darbelerle durdurulmustur.

Elbette askeri darbeler demokratik bir ulke icin istenmeyen bir seydir.

Ama 80 darbesi ile Türkiye iç savaş yaşamaktan ve hatta bölünmekten kurtulmuştur.

Darbe oncesinde her gun onlarca patlama ve silahli saldirida onlarca insan olurken darbecilerin aldigi sert tedbirlerle olaylar kisa surede sona ermistir.

Ustelik Turkiye’de ordu bazi Asya Ortadogu Guney Amerika ve hatta Guney Avrupa ulkelerinde oldugu gibi hicbir zaman omur boyu suren ve babadan ogula geçirilmeye calisilan askeri diktatorlukler kurmamıştır.

Darbelerden sonra en kisa surede tekrar parlementer sisteme gecilmistir.

Turkiye’nin sorunu ordunun otoriter eğilimleri degil sivil elitin yetersizligidir.

Elbette askeri darbeleri desteklemiyorum ama insan hayatinin kutsal oldugunu dusunuyorum.

Bu anlamda iç savaş yaşanip yuzbinlerce insan olecegine sivil siyasetciler ve aydinlarin beceriksizligine halkin yasami ve devletin butunlugunu kurban etmek istemeyen bir askeriyenin tutumunu da anlayabiliyorum. "

***

Profesorun cumleleri muhtemelen bire bir boyle degildi ama aklimda kaldığına gore bunlari ifade etmişti.

Konferanstan sonra gidip kendisi ile biraz sohbet ettim.

Adam Turk tarihi ve toplum yapimiz hakkinda bizim aydınlarımızla karşılaştırılamayacak kadar çok şey biliyordu.

Bunu gorunce cok uzuldum.

Bizim derdimiz ne askeri darbeler ne siyasal islam ne de bolucu teror.

Bunlar asil sorunumuzun sadece bir sonucu.

Asil sorunu cozmeden bunlari cozemeyiz.

Cunku bunlari yaratan asil sorunumuz.

Kendi tarihini bilmeyen kendi halkini tanimayan bu yuzden ya rusca ya çince ya amerikan ingilizcesi ya Almanca-Fransizca-ingilizce veya Arapca gibi yabanci lisanlarla halkin sorunlarina recete yazmaya calisan siyasetci aydin sanatci vb. kesimlerdir.

***

Bu kesimler turkce recete yazmayi becerebilselerdi darbeler de olmazdi feto ve turevleri de olmazdi 80 oncesi anarsisi de olmazdi 80 darbesi de olmazdi pkk teroru de olmazdi.

Kimse sucu disarida veya baska bir yerde aramasin.

Tarlayi duzgun capalamayan zararli otla urun verecek olan bitkiyi ayiramayan birinin tarlasinda saglikli ve bol urun almayi beklemesi ahmakliktir.

Suc komsu tarla sahibinde ayrikta kanyaşı’da degil sorumlulugunu yerine getiremeyen tembel bilgisiz beceriksiz kisilerdedir.

GÜNDEM ANALİZİ : Suriye – Filistin Cephesi


Suriye – Filistin Cephesi

Geçenlerde tarihte kayıp özne olan Osmanlı’nın son dönemlerinde olan Kut Zaferi (Kut-ul Amare Kuşatması – 1916) bahsetmiştim bilenler bilir.

A – Şimdi de size çok tartışmalı olan Nablus Cephesinden bahsedeceğim.

Nablus Savaşı diye bilir çoğu kişi fakat Batı’da karşılığı Armageddon yani El-Megiddo savaşı. Bizim o dönem Suriye kazâmız olan “Mecidiye” bölgesine doğru ilk harekât yapıldığı için bu adı almaktadır. Bizde de Atatürk Nablus tepelerinde olduğu için Nablus savaşı olarak bilinir.

Yahudilerin Araplara bahsettiği Armageddon olmuş da haberimiz yok diyebiliriz.

Savaş ile ilgili ingiliz kaynaklarına göre asker sayıları şu şekildedir:

Allenby komutasında 69.000 İngiliz (12.000’i süvari), 35.000 Türk askeri mevcut. Arap Emirinin Oğlu Faysal’ın ordusu’nu hesaba katmamışlar bile. Onlara göre 25.000 Türk etkisiz hale getirilmiş ve 10.000 kişi kuzeye kaçmıştır.

LİNK : http://www.historyofwar.org/articles/battles_megiddo1918.html

Bilmek isteyenler için yazayım. O dönemde savaşlar sırasında uydudan gözetleme ihtimali olmadığı için telgraf tellerine bağlı orduların haberleşmesi. Her top atışı demek bağlantı kesilmesi demektir.

Şimdi gelelim diğer meseleye.

B – Bu savaşta iki tarafın nicelik olarak değil nitelik olarak ne durumdaydı:

1) İngiliz ordusu tam donanımlı ve son teknoloji silahlara sahiptir

2) Türk ordusu Sina yarımadası savaşları dahil olmak üzere çok kez saldırı hattına gitmiş ve yorgun düşmüştür. Silahlar ise Almanlar verdiyse belki iyidir.

3) Türk ordusunun Çanakkale’de de bildiğiniz gibi yiyecek yemekleri ve kıyafetleri olan varsa şanslıdır. O dönem herkes cephelerde olduğu için üretim durmaya yakın olmuştur.

4) İngilizler sömürge nüfusları sayesinde sürekli üretim olmuştur.

5) Faysal, Dürziler vb. bazı faktörler hesaba katıldığında iş daha vahim oluyordu. Cephe arkasında ve çöl taraflarında sürekli arka tarafa baskın yapılıyordu. Telgraf tellerini kesme ve ikmal yollarını kapama gibi durumlar olmuştur.

Atatürk 7. Ordu başına geldiğinde Gazze’de başlayan savaş Lübnan sınırına gelmiştir. Kudüs’ü kutsal mekan olduğu için tek kurşun atmadan terk eden kişi belki eleştirilebilir belki.

Asıl saldırı ile askeri harcayan komutanlar kim ise onlara laf etmeleri gerekirken gidip en son kaybedilecek orduyu kurtaran kişiye saldırılması art niyetli bir durum olduğunun göstergesidir.

C – Birinci dünya savaşını adım adım okursanız şunu görürsünüz:

1) Hava şartları savaşın kaderinde çok etkili olmuştur.

Alman – Fransız Cephesi, Sarıkamış, Filistin-Suriye

2) Saldıran taraf her zaman çok üstün sayıda asker ve cephane kaybetmiştir.

Alman Fransız cephesinde her saldıran kesim ordusunun yarısını kaybedip oturmuştur aşağı. Kazancı ise çok cüzî olmuştur.

3) Osmanlı askerleri ilk aşamalarda eski kültürde olduğu gibi sürekli saldırı içerisinde olmuştur gücü tükenip geri çekilmeler başlayana kadar.

Sina cephesi, Kars cephesi örneklerine bakarsanız faciaların da en çok bundan çıktığını görebilirsiniz.

D – Şimdi gelelim savaşın seyrine.

Savaşta ilk başta iki tarafın Ordusu düz bir hat şeklinde dizilmişlerdir.

İngiliz ordusu iki kat daha büyük olduğu için tek bir cepheye yüklenip bu hattı yarma hedefinde olmuştur. Bunun da en güzel yolu ova olan sahil şerididir.

1.gün

İngilizler 8. Ordu ve sahil bölgesine yüklendiği için o bölgede olan ordu Mecidiye kazasına kadar geri çekilmiştir. Nablus cephesi o sırada harp sebebiyle geri çekilen 8. ordu ile iletişime geçememiştir.

2. gün

O gün 8. Ordu çok toprak kaybetmiştir. Tüm sahil İngilizlerin eline geçmiştir Mecidiye düşmüştür. Lübnan’a yakın bulunan Yıldırım Orduları gelen İngilizler o bölgeye geldiğinde arkada cephe almıştır fakat kıyı şeridinin boşluğundan dolayı arkalarından dolaşan birlikler onları esir almıştır. İngilizlerin 7. ordunun arkasına sızma ihtimali arttığı, ordusu büyük zarar gördüğü ve demiryolları işgal edildiği için iki gün sonra Atatürk geri çekilmeye başlamıştır.

5. Gün

8. Ordu batı mevzilerini tamamen kaybetmiştir. Yıldırım ordularının olduğu arka mevzileri ele geçiren ingilizler 8. Ordu’nun gittiği şehri ele geçirmiş ve onların esir düşmesine sebep olmuştur. Atatürk ise şu an Şeria nehrinden doğuya (Ürdün bölgesi) geçerek ordusunu Haleb’e doğru çekmiştir.

E – Cephe Hakkında Çıkan Karalama Kampanyaları

Faysal’ın ordusunun baskın yaptığı yerlerden geçirmeseydi şu an belki de o ordu da Şam’a doğru çekilirken esir duruma düşecekti.

Bunu incelemeyen ve öğrenmek istemeyen birileri üzerinden manipülasyonlar ile insanları kandırmaya çalışmaktadır.

Şu an Türkiye’de Mecidiye savaşını bu kadar hezimet diye aktaranlar, zamanında Kadir Mısıroğlu ile Keşke Yunanlılar galip gelse diyen Yahudi artıkları olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim.

İngilizlerin sözlerini tutmadığını şu altta bulunan Faysal’a söz verilen toprakların hangilerinin nasıl verdiklerini tarihi analiz ederek anlayabilirsiniz. Hiçbirisi verilmediği gibi istediği büyük Arap İmparatorluğu yerine ailesinin arasında paylaşılmış şekilde üç parça çöl topraklarını vermiştir.

Aynı zamanda Filistin’de yapılan Müslüman açık Hapishanesinin kurulmasına sebep olmasını gördüğünüzde hangi tarafın Müslümanların yada hiç olmazsa Arapların da gerçek dostu olduğunu görebilir.

Gelelim o haberleri yapanlara (Sinirlerinizi Bozabilir):

1) http://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/1207000-filistin-suriye-cephesinde-neden-kaybettik

El – Lecun muharebesi diyerek ne kadar olaya yabancı kaldıkları ve başkaları tarafından servis edildiği görülebilir. Mecidiye lan bu savaş. Abdulmecid’e de Abdel-Megiddo yada Abdel-Lecun der bunu yazan Allah bilir.

2) LİNK : http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/vehbi-kara/el-megiddo-nablus-bozgunu-14867.html

Olayları bilip bilmeden konuşmak bu olsa gerek. 8. Ordu nerede 7. Ordu nerede bilmeden doğru yada yanlış bir haber mi diye teyit etmeden servis etmiş yazıları.

Bakmanızı tavsiye etmem fakat Müslümanlar eğer bu yazılar ile birlikte tüm kaynaklara baktığında hangisinin daha gerçekçi olduğunu anlayacaksınız rahat bir şekilde.

Bu da Türk anlatımı ile Nablus savaşı:

LİNK : http://blog.milliyet.com.tr/anlatilamayan-savas–nablus-meydan-muharebesi-/Blog/?BlogNo=557737

F – Misak i Millî Sınırları

Yabancı kaynaklar Musul olaylarını ayrıştırıcı makale yaptıklarında farkında olmadan bir gerçeği de bize göstermişlerdir.

Hep merak ederdim Misak-ı Milli sınırları nereden başlıyor nereye kadar gidiyor diye. Çok büyük bölge etnik olarak Müslümanlar çoğunluğu (Avrupa’da olan adıyla Türk) sağlıyordu balkanlarda.

Haber detaylarında da gördüğünüz üzere sınırlar sadece Batı Trakya ile değil Doğu Rumeli’de dahil tüm orta Balkanları kapsıyor.

LİNK : https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2016/10/21/the-history-of-mosul-in-five-maps/?utm_term=.335b3b637a12

Ctrl + F yapın ve şunu yazın.

The Turkey that never was

Harita cuk diye karşınıza çıkacaktır. Resim aynı zamanda altta bulunmaktadır.

Gördüğünüz gibi aslında Misak-ı milli hedeflerimiz o zaman daha Mübadele yapılmadığı için Selanik şehrinden Gümrü (Ahıska Türkleri) bölgesine kadar her yeri dahil etmiştir.

Aynı zamanda şu an bile İdlib bölgesinde yaşayan Türkmenlerin sınırların o dönem nereye kadar inmesi gerektiğini açık bir şekilde göstermektedir.

G – Sonuç

Vatan kolay kazanılmadı. Gerçekleri görmek ve kabul etmek büyük meziyettir. İftira atmak ise hiç kimseye yaramamaktadır.

Bonus olarak size 1 Kasım 1918 sınırlarını gösteren fotoğraf aşağıdadır. Orada İngiliz orduları ile Faysal kuvvetlerinin nasıl birlikte Şam’a kadar ilerledikleri, Mekke şerifinin nasıl hala Osmanlı için direndiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Birinci Dünya savaşını inceleyen birisi Osmanlı’nın Sırbistan’dan sonra en çok oranda sivili kaybettiği görülecektir. Sırbistan %24 Osmanlı %14 oranında. Sürekli saldırı taktiği, teknoloji ve iç karışıklıkların etkisi büyüktür bunda.

Hadi neyse Sırbistan için Pirus (Pyrrhus) Zaferi oldu ve koca Yugoslavya devletini kurdu. Osmanlı için ise büyük bir yıkım oldu. Atatürk olmasaydı ve Türkiye kurulmasaydı şimdi Osmanlı hayalleri olanlar bunu dile getiremeyecek kadar tarihe gömülmüş olurdu.

Tarihi haritalar ve yabancı kitapları okumayan kişiler aslında Serv Anlaşmasını sunan batılıların tercihleri arasında en Osmanlıyı var eden anlaşma olduğunu bilmiyorlardır.

Yabancı Arşivlerin birisinden çekilmiş bir fotoğraf vardı zamanında. O fotoğraflarda İç Anadolu dahil her yeri başkasına veren fotoğraflar vardı.

Amerikan veya İngiliz Muhipleri cemiyetleri paylaşımlarda ne kadar tepki gördülerse Serv anlaşmasına razı gelmeleri sağlanmış.

Tabi sonradan Kurtuluş savaşı verildi de o zaman kaybedilen toprakların bir kısmı geri alındı. Tabi alınamayan nicelerinin yanında o dönem olan şartlarda çok üstün bir başarı olarak kabul edilebilir.

Osmanlı devam etseydi Cumhurbaşkanı yerinde Padişah’ın olacağını da çok iyi biliyordur Erdoğan. Çok özlem duyduysa kimliğini umursamaz yerini bırakabilir istediği gibi Osmanlı Hanedanına. Akp içerisinde Osmanlılara bırakıyorum deyince de laf eden birisi çıkmaz tahminimce.

GÜNDEM ANALİZİ /// MÜYESSER YILDIZ : ”İçimizdeki Bizanslıların” Hazırlığından Haberiniz Var mı ???


MÜYESSER YILDIZ : ‘‘İçimizdeki Bizanslıların’’ Hazırlığından Haberiniz Var mı ???

E-POSTA : konuk_yazar

20 Temmuz 2020

Müyesser Yıldız, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu G4 Blok, 18 Temmuz 2020

Irak’tan Libya’ya, Ege’den Azerbaycan-Ermenistan hattına etrafımız ateş çemberi; ama biz neredeyse bir buçuk aydır sadece Ayasofya’yı konuşuyoruz.

Mecburen bir Ayasofya yazısı daha yazmam gerekti. Neden mecburen?

AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi kararını eleştirenleri, “içimizdeki Bizanslılar” diye nitelendirdiği için. Bu sözün ucunun Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’e kadar uzanabileceği yorumları yapılırken Kurtulmuş, Orhan Pamuk vs. gibi isimlerden söz etti.

Kurtulmuş’tan önce, iktidarın gazetesi Yeni Şafak’ın yazarlarından Tamer Korkmaz da “içimizdeki Bizanslılar” demeden bazı isimleri hedef aldı. Korkmaz’ın saydığı isimler arasında Fener Rum Patriği Bartholomeos da vardı.

Bartholomeos’un 15 Temmuz’da “ne haltlar karıştırdığını”, “FETÖ’ye yardım edip etmediğini” soran Korkmaz ayrıca Patrik’in Fetullah’ı çok sevdiğini vurgulayıp, “darbenin ardından Türkiye’ye ışınlanması planlanan Fetullah Hainini ‘ilk tebrik ziyaretinde!’ kuvvetle muhtemeldi ki, kendisini ‘ne kadar çok sevdiğini’ söyleyecekti” iddiasında bulundu.

Bilindiği gibi Bartholomeos Ayasofya’nın camiye çevrilmesi kararından önce bir açıklama yaptı. Bunun hayata geçirilmesinin milyonlarca Hıristiyan’ın İslam’a sırt çevirmesine yol açacağı uyarısında bulunan Patrik, “Aklıselimin üstün gelmesini umuyorum. Türk halkı, bu anıtın evrenselliğini vurgulama sorumluluğuna sahiptir.”dedi.

Yine Lambriniadis

Karardan sonra Bartholomeos herhangi bir açıklama yaptı mı bilmiyorum, ama sadece Rum-Yunan cenahı değil ABD açısından da en az Bartholomeos kadar önemli bir başka isim konuştu. Bu isim İstanbul doğumlu ve bir Türk vatandaşı olan Elpidophoros Lambriniadis…

Geçen yıl Fener Rum Patrikhanesi tarafından ABD’deki Rum Ortodoks Kilisesi Baş Piskoposluğuna atandı.

Kendisine Bartholomeos’un veliahdı diyebiliriz. Türkiye’den ABD’ye giderken “Ruhban Okulu’nun açılması başta olmak üzere Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlarda Beyaz Saray nezdinde lobi faaliyetlerinde bulunacağını” anlattı. ABD’ye indiğinde havaalanında Trump tarafından görevlendirilen ABD Sağlık Bakanı’nca karşılandı. Aynı bakan Lambriniadis yemin törenine de katıldı.

Lambriniadis ABD’ye gittikten çok kısa bir süre sonra da Beyaz Saray’da Trump tarafından ağırlandı.

Bu isme daha önce birkaç kez dikkat çektim. Neden?

Çünkü geçen yıl, göreve başlayalı henüz bir ay olmuşken Kıbrıs Barış Harekat’ımızın yıldönümünde, “Kıbrıs İşgalinin 45. Yıldönümü” başlıklı bir açıklama yayınladı. Kıbrıs Amerikan Örgütleri Federasyonu’nun düzenlediği “Kıbrıs’ın İşgali” törenine katıldı.

Milli Mücadele’mizin başlangıcı olan 19 Mayıs’a, Yunanistan gibi “Pontus Soykırımı”dedi.

29 Mayıs İstanbul’un Fethi’nin yıldönümünde de “Konstantinopol’ün düşüşü”nü andı. Dahası, Twitter hesabından Fener Rum Patriği Bartholomeos’un fotoğrafıyla birlikte şu mesajı paylaştı:

En önemli olan şey; Hıristiyan Roma İmparatorluğu’nun mirasının Ekümenik Patrik’in kutsal şahsında ve bu güne dek varlığını sürdüren Büyük Kilise’nin süregelen yardımcılarında vücut bulmuş olmasıdır.”

Bir Türk vatandaşı olan Lambiriniadis’in bu faaliyetlerinin hiçbiri Ankara’nın kılını kıpırdatmadı. Takip edebildiğim kadarıyla yalnızca İYİ Parti Denizli Milletvekili Yasin Öztürk “Ne oluyor?” diye soru önergeleri verdi.

Türkiye Karşıtı Fitili Ateşledi

Nihayetinde bu isim Ayasofya ile ilgili karardan hemen sonra da Başpiskoposluk Meclisi adına tüm Ortodokslar’a oldukça geniş kapsamlı bir çağrıda bulundu. Çağrıda öncelikle şu dikkat çekici ifadeler kullanıldı:

Son doksan yıldır müze ve kültürel anıt olarak kurumsallaştırılan, Mesih’in Büyük Kilisesi, Kutsal Bilgelik’in muhterem katedrali Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürüldüğü ıstıraplı günler… Bu korkunç ve gereksiz eylem tüm Ortodoks Hıristiyanları aslında dünyadaki tüm Hıristiyanlar ile tüm inançlı ve iyi niyetli insanları ağır yaraladı… Yas tutuyoruz… Yüzyıllar boyunca Konstantinopolis’e denizden veya karadan yaklaşan herkes Ayasofya’nın, Şehirlerin Kraliçesi’ni çevreleyen devasa duvarları üzerinde yükselen ihtişamını seyretti… O, Ortodoksluğun tam olarak kalbiydi, hala da öyle… Uzaktaki Ortodoks halklarını birbirine bağlayan Ekümenik konseylerin Ortodoks inancının bir sembolü olarak kaldı.”

Ardından, “Bu nedenle olanlara yanıt olarak Pentecost Günü’nde Havariler’e yöneltilen soruyu soruyoruz: ‘Kardeşler, o zaman ne yapmalıyız?’” deyip ilk olarak şunları söyledi:

Tanrı’ya, Ekümenik Patrik’imizin ve İstanbul’un Kutsal Ekümenlik Patrikliği’nin şahsında yaşayan Büyük Mesih Kilisesi’ni koruması için yalvarmalıyız. Tanrı’nın ortaya çıkıp inanç topluluğumuza ve aslında Türkiye’deki tüm dini azınlıklara karşı tezahür edebilecek her kötü niyeti dağıtması için dua etmeliyiz.”

Son bölümde ise şöyle konuştu:

Ve biz ayağa kalkmalıyız, sevgili Hıristiyanlar. Ayasofya’nın sessiz taşları için ayağa kalkmalı ve konuşmalıyız. Bu özgür Amerika ülkesinde Hıristiyan komşularımıza ve dostlarımıza gitmeli ve onların dualarını ve yardımlarını istemeliyiz. Yükselmeli ve seçilmiş liderlerimizle konuşup, yalnızca insan çeşitliliğine değil; ulusların, dinlerin, ırkların ve etnisitelerin birlikte barış ve uyum içinde yaşamasına izin veren statükoya da saygı duyan çağdaş anlayışa yapılmış bu meydan okumayı, vicdanlı ve doğrucu bir biçimde hareket ederek, mümkün olan her biçimde protesto etmelerini talep etmeliyiz.

Ayağa kalkmalıyız ve Tanrı’nın halkı olarak seslerimizi Washington eyaletinden Washington DC’ye kadar duyurmalı ve kalbimizi kaybetmemeliyiz, inancımızı kaybetmemeliyiz veya cesaretimizi kaybetmemeliyiz; çünkü mücadelemiz uzun olsa da, esas umudumuzdan yoksun değil. Bugün yaşayan ve Ayasofya’nın kilise ve cami olduğu dönemleri hatırlayan kimsenin olmadığını hatırlayın. Herkes onu ikisinden ilki [kilise] olarak, Parthenon ve Mısır Piramitleri ile eşit seviyede sayılan ve onurlandırılan bir uluslararası anıt olarak biliyor. Hıristiyanlar ile Müslümanlar için ve Tanrı’ya inancın dünyayı nasıl dönüştürebileceğine tutulmak isteyen tüm insanlar için bir karşılaşma yeri olmak şeklindeki mevcut durumunu sürdürmesine izin verilmelidir.

Bu nedenle, Ortodoks Hıristiyanlar olarak, haklı bir nedeni olan vicdanlı insanlar olarak ayağa kalkalım. Varlığımızı ve seslerimizi duyuralım. [Bu uğurda] Harcanan her nefesiniz, bizim mesajımızı taşıyarak dünyayı süpürecek olan ‘gürleyen güçlü bir rüzgâr gibi, Cennet’ten gelen bir sese’ eklenecektir – nefret içeren değil; sevgi, edep, anlayış ve karşılıklı saygı içeren.

Umudumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz, inancımızdan asla vazgeçmeyeceğiz ve sevgimizden asla vazgeçmeyeceğiz.

Bilgelik, ayağa kalk!”

Bu çağrının anlamı mı?

Fatih Kaymakamlığı’na bağlı olan Fener Rum Patrikhanesi’nin Sen Sinot (meclis) üyesi ve de Türk vatandaşı olan bu kişi, ABD’de ve dünyada ülkemize karşı başlatılacak belki de son zamanların en büyük lobi faaliyetinin fitilini ateşleyip başını çekiyor!

Ne alakası varsa, sanki Ayasofya ülkemizin tapu senedi olan Lozan Antlaşması’yla müzeye çevrilmiş gibi Lozan’a göndermede bulunanlar var.

Siz Ayasofya’yı Lozan’a bağlamayı bırakın da önce Lozan’da Fener Rum Patrikhanesi’nin İstanbul’da kalmasına, “Sadece Rumların dini işleri ile ilgilenmek ve siyasetle uğraşmamak” şartıyla izin verildiğini hatırlayın. Sonra her ikisi de Türk vatandaşı olan Bartholomeos ve Lambiriniadis’ten, “ Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diye hesap sorun.

Ama gayet iyi biliyoruz ki birilerinin gücü ancak bu ülkenin gerçek evlatları olan Barış’a, Murat’a, Hülya’ya, bana ve nice sahipsize yetiyor.

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

GÜNDEM ANALİZİ /// Osman Başıbüyük : Bu Kuşatmayı Yarmalıyız


Osman Başıbüyük : Bu Kuşatmayı Yarmalıyız

E-POSTA : osmanbasibuyuk

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

02 Eylül 2020

Sünni temelli Nakşibendî tarikatının iki kolu birbiriyle anlaşamazken, kabileler halinde yaşayan Arapları birleştirip onların liderliğine oynamak boş bir hayaldir. Türkiye’nin boş hayaller peşinde koşacak lüksü yoktur. Bu kafaları değiştirip laik Türkiye’ye dönmek zorundayız.

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 02 Mart 2020 (Güncelleme-02 Eylül 2020)

Kaynak: The World Bank

Zor bir yazı olacak. Bilgisayarın başına geçmekte tereddüt ettim. Sonra düşündüm. Kurmay subay susmaz. Biz görevimizi yapalım. Yetkilileri uyaralım. Dinlemezlerse sorumluluk onların olsun.

Soğuk Savaş’ın Yarattığı Kuşatma Etkisi

Orta Çağ’da kuşatma savaşları vardı. Şehri koruyan kalın kale duvarlarını yıkacak silah olmadığından fethin yolu şehri kuşatmadan geçiyordu. Yapılması gereken şey, kaleyi kuşatan orduyu, içeridekiler pes edene kadar besleyebilmek ve sabırla beklemekti. 3-5 ay sonra kale içerisindeki yiyecek ve su tükendiğinde, şehrin teslim olması kaçınılmazdı.

Türkiye, 2’nci Dünya Savaşı’ndan, 1990’ların başına kadar devam eden bir kuşatma altında yaşadı. Soğuk Savaş’ın başlaması, kutuplaşmayla birlikte bizi Batı kutbuna, NATO’ya mahkûm etmişti. Kuzeyimizde Sovyetler Birliği vardı. Karadeniz’deki diğer iki komşumuz, Romanya ve Bulgaristan da Doğu Blokunun üyeleri olarak kuzeybatıdaki kuşatmayı tamamlıyordu. Güneydeki iki komşumuz, Irak ve Suriye de Sovyetler Birliği’ne yakınlıkları nedeniyle hasmımızdı. Doğuda İran, Batı’da Yunanistan ile düşmandık. Türkiye’nin her tarafı kuşatılmıştı. Bir ülke ticaretinin en az yarısını komşularıyla yapar. Biz yapamıyorduk. Bu kuşatılmışlığın da etkisiyle 1990’lı yıllara kadar hep ekonomik krizlerle boğuştuk.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Türkiye’nin etrafını saran sanal düşman kuşağı birdenbire ortadan kalkmıştı. Sınır kapılarımız komşularımıza açılınca, ticaretimiz patladı. Kuşatmayı yaran Türkiye, büyük bir gelişme ivmesi yakaladı. 3 tarafı denizlerle çevrili Anadolu coğrafyasında kurulan bütün devletler büyümüş, imparatorluk olmuştu. Genç ve dinamik bir nüfusa sahip Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye’yi de böyle bir gelecek bekliyordu. Dünyayı yöneten güçler açısından bakarsanız, buna müsaade edilemezdi.

Soğuk Savaş Haritası Kaynak Pinterest

1990’lı yıllarda ülke, kimlik siyasetine zorlandı. Önce etnik temelde Kürt meselesi kaşındı. Bu yeterli olmayınca arkasından mezhep temelinde yeni bir fay hattı yaratmak maksadıyla Siyasal İslam iktidara getirildi. Bu kimlik siyaseti bizi halen de devam eden iç mücadelelere mahkûm etti. Ama ülke o kadar güçlüydü ki bir türlü yıkılmadı. Darbe ve iç savaş denemeleri bile başarısız olmuştu. Emperyal güçlerin başka bir yöntem denemesi gerekiyordu. Anladığımız kadarıyla şu an Orta Çağ’ın kuşatma taktiğinin günümüz sürümünü deniyorlar.

Batı mı Avrasya mı?

Daha önce yazmıştık tekrar hatırlatalım. 2011 yılında esmeye başlayan “Arap Baharı” rüzgârlarıyla birlikte Tunus, Libya, Mısır ve Suriye karıştı. Bir süre sonra bu rüzgârı estirmekte kullanılan Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin)’in liderleri soluğu İstanbul’da aldı. Gizli bir güç, bu saatli bombayı kucağımıza bırakmıştı. Çok geçmeden AKP Hükümeti, Müslüman Kardeşler’in hamiliğine soyundu. Biz PKK’yı nasıl görüyorsak Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün gibi birçok Arap ülkesi de Müslüman Kardeşler’i öyle görüyordu. Bu örgüt, bahse konu ülkelerin rejimlerine karşı büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Biz bu örgütü himayemize alınca söz konusu ülkelerle ilişkilerimiz bozuldu, neredeyse düşmanlık noktasına sürüklendik[1].

AKP Hükümeti, Haziran 2016’da CIA’nın tezgâhladığı, iç savaş çıkartmayı amaçlayan FETÖ darbe girişiminden sonra Batı’yı, Avrasya ile dengeleme stratejisine soyundu. Rusya, İran ve Çin ile iyi ilişkiler geliştirme çabasına girişti. Ancak bu çaba uzun süreli olmadı. Yanlış ekonomi politikaları neticesinde ülke, yine paraya sıkışmıştı. Üretimden uzaklaşan Türk ekonomisi, yeni bir döviz krizi ile karşı karşıyaydı. İşin kötüsü, ülkeden sermaye kaçışı da başlamıştı. Borç artarken yatırımlar düşüyor, bunun bir sonucu olarak işsizlik artıyordu. Tüketimin daralması aynı zamanda bütçe açığı demekti. Enflasyon ve bütçe açığı, zam olarak halkın sırtına binmişti. Yerel seçimlerde 10 büyük şehirden 6’sının kaybedilme sebeplerinden birisi de buydu. AKP Hükümetinin acil para bulması gerekiyordu. Dünyanın belki de tek para kaynağı ise Batılı küresel sermayeydi.

Kaynak: Yurt Gazetesi

Ama Batı ile aramız pek iyi değildi. ABD ve NATO’nun bütün itirazlarına rağmen Rusya’dan S-400 hava savunma füzelerini almıştık. Washington’un, PKK/YPG’yi silahlandırmasına sert tepki göstermiş, bütün tehditlerine rağmen resti çekip Barış Pınarı operasyonu ile Fırat’ın doğusuna girmiştik. Bu yaptıklarımız doğruydu. Batı’nın baskılarını Avrasyacılık ile dengeliyorduk. Fakat denge politikası para etmiyordu. Parasız bir şey de yapmak pek mümkün değildi. İktidarda kalmanın en önemli şartı, ekonomiyi rahatlatacak miktarda para bulmaktı. Batıya yanaşmaktan başka çare yok gibiydi.

Bu noktada AKP Hükümeti’nin karşısında iki önemli sorun duruyordu: 1) AKP Hükümeti, ABD’nin darbe tezgâhladığını, FETÖ’nün elebaşını hâlâ ülkesinde beslediğini, Türkiye’yi bölmek isteyen PKK/YPG’yi silahlandırdığını söyleyerek seçmenlerini partiye bağlı tutmuş, MHP’yi yanına çekmişti. ABD’nin Türkiye’ye yönelik izlediği politikalarda hiç değişiklik olmamışken şimdi birdenbire U dönüşü nasıl yapılabilirdi? Partiye oy veren büyük kitlelere bunu anlatmak pek kolay değildi. 2) Ankara, Batı’ya kafa tutmuştu. Batı ile Doğu arasında bir denge politikası izlemek yerine Batı’yı Rusya ve Çin ile müttefik olmakla tehdit eden bir politika izlemişti. Şimdi kapılarını çalarak Batı’dan nasıl borç isteyecekti?

AKP Hükümeti, bu çelişkileri yaşarken, gölge CIA Stratfor’un kurucusu George Friedman imdada yetişti. Friedman, MUSİAD’ın düzenlediği Vizyoner 2019 toplantısında mealen; “siz çok büyüksünüz, kabuğunuzu kırmak için sınırlarınızın ötesine geçmeniz lazım, Amerika Suriye’yi terk edince Türkiye bölgede önemli bir güç haline geldi, yavaş yavaş Suriye’ye doğru hareket etmelisiniz, biz size yardım ederiz” dedi[2].

George Friedman ve Recep Tayyip Erdoğan MUSİAD zirvesinde. Kaynak: Yeniçağ Gazetesi

Friedman şunu çok iyi biliyordu: AKP’li kadroların Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayali vardı. Amaçları Türkiye’yi yeniden İslam’ın lider ülkesi yapmaktı. Bu hedef için Müslüman Kardeşler örgütünü kullanma niyetleri barizdi. Türkiye’yi biraz teşvik etmek, biraz heveslendirmek, biraz da iteklemek yeniden BOP eşbaşkanlığına soyunması için yeterli olabilirdi. Friedman da bunu yaptı.

Kuşatma Stratejisinin Kilit Taşı Cihatçılar

ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra dünya hegemonyası için Afganistan ve Irak’a operasyon yapmış fakat bunda başarılı olamamıştı. Obama döneminde “Stay Behind” denilen arkada durup maşa kullanma stratejisine geri döndü. Avrupa’nın savaşacak askeri yoktu. ABD’li askerler de her seferinde Washington’a ayak diretiyordu. Ayrıca konvansiyonel operasyonlar, bütçeye büyük yük getirmekteydi. Robot askerler devreye girene kadar kendileri adına savaşacak bir taşeron bulmaları gerekiyordu.

Bu iş için cihatçı savaşçılar biçilmiş kaftandı. Kendilerini Afganistan, Bosna ve Çeçen savaşlarında ispatlamışlardı. Bu adamlar gözlerini kırpmadan ölümüne savaşıyordu. Hatta aralarında canlı bomba olup kendilerini patlatınca cennete gideceklerine inananlar bile vardı. İşin ilginç yanı, bu adamlar sadece kendi ülkelerinde değil cihat uğruna nereye götürsen orada savaşıyordu. Aldılar bu adamları önce Libya’ya götürdüler. Kaddafi öldürülüp Libya parçalanınca gemilere doldurup Suriye’ye getirdiler.

Cihatçılar. Kaynak: Al Masda News

Şimdi İdlib bölgesinde bu cihatçı Amerikan-İsrail özel kuvvetleri sıkışmış durumda. Rusya, Çeçen Savaşı’nda olduğu gibi gelecekte tekrar başına bela olmasın diye bu adamların kökünü Suriye’de kazımak istiyor. Eğer bu cihatçıların kökü kurursa, yakın zamanda yetiştirip başka Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştıracak tohum kalmaz. İşte İdlib krizi bu noktada patlak verdi.

Rusya bu cihatçı savaşçılarla birlikte 3,5 milyon nüfusu üstümüze sürüyor. Cihatçı savaşçılar arasındaki Amerikan-İsrail ajanları da bu operasyonda büyük pay sahibi. Katkı verenler arasında İranlı milisleri de unutmamak lazım. Türkiye ne bu cihatçı savaşçıları ne de Suriyeli nüfusu kabul edecek durumda değil.

İdlip Tuzağı

Durum böyle olunca AKP Hükümeti hem göçü önlemek hem de cihatçı savaşçıların kontrolünü ele alarak Müslüman ülkelerin liderliğine soyunmak adına İdlib’e daldı. Rusların tepkisi sert oldu. Hava kuvvetlerinin yaptığı taarruzla 33 Mehmet’imizi şehit ettiler, 32’sini yaraladılar. Bu olay üzerine Türk kamuoyunda infial oluştu. Hava savunması olmayan birlikler, Rus uçaklarının cirit attığı ama Türk uçaklarının giremediği bir bölgeye kurbanlık gibi gönderilmişti. Bütün oklar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üzerine çevrildi. Yenilgi algısı, Erdoğan’ın puan kaybına hız katabilirdi. Acilen bu algıyı kırmak için taarruz etmek gerekiyordu. Rusya da 33 askeri birden şehit ettiği için kendisini suçlu hissediyordu. Bu ortamda muhtemelen zımni bir anlaşma oldu. Rusya, Türk SİHA/İHA’larının İdlib’e girmesine göz yumdu. Amaç, Türk kamuoyunun tepkisinin azalmasına yardımcı olarak Ankara’yı daha kolay masaya oturtmaktı.

Önce şu hususun altını çizerek devam edelim. Suriye’de biz Esad rejimi ile karşı karşıya değiliz. Karşı karşıya olduğumuz güç, Rusya ve İran’dır. Her iki ülkenin de Suriye’deki varlığı, Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır. Bu konuda hiç tereddüt yok ama âli menfaatlerimiz için dengeleri gözetmek durumundayız.

Savaş öyle bir şey ki insanı içine çekiyor. Kahramanlık ve intikam duygularıyla yanıp tutuşuyorsunuz. Ben bile eski bir F-16 pilotu olarak, Rus S-400’lerini susturup, uçaklarımızın önünü nasıl açarım, sonra Hmeymim ve Lazkiye’deki Rus birliklerini nasıl yok ederim diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Gemileri yakamayız.

Kaynak: DW

TSK, birkaç gündür SİHA ve uzaktan atılan güdümlü mühimmatlarla İdlib bölgesini ve Suriye içlerini vuruyor. En son iki adet Su-24 uçağını düşürdük. Suriye’ye ciddi zayiatlar verdirdik. Bu arada Rus hava kuvvetleri ve hava savunma sistemleri suskun kaldı. Sadece Suriye ordusu bizim füzeleri ve SİHA’ları vurmaya çalıştı. Ama bizim topraklarımıza yönelik karşı mukabelede bulunmadılar.

Rusya, dünyanın en gelişmiş silah sistemlerine sahip bir ülke. İstese bizim uçakların kalkış yaptığı İncirlik, Diyarbakır gibi üsleri veya sınırdaki harekât merkezimizi vurabilir. Ne yazık ki bizim Rusların balistik ve seyir füzelerini durduracak ne yüksek irtifa ne de alçak irtifa hava savunma sistemlerimiz var. Rusya gözünü karartsa, TSK’yı çok kısa sürede felç edebilir. Nükleer silahları hesaba katmıyorum bile. Fakat bunu yapmıyor. Çünkü yaparsa, Türkiye’yi tamamen Batı’nın kucağına iter. NATO’yla birlikte bütün dünyayı karşısına alır. Türkiye’den geçen enerji boru hatlarını kaybeder. Hatta boğazlardan geçişi engellenerek, Akdeniz’den silinir.

AKP Hükümeti bunu bildiği için biraz pervasız davranıyor. Ama Rusya’nın da bir limiti var. Daha fazla Türkiye’nin Suriye’ye taarruzlarına izin vermesi, Putin’i hem içeride hem de dışarıda zora sokar. Rusya zaman zaman İsrail’in Suriye’deki İran milislerine taarruz etmesine göz yumuyor. Taarruzlar, Suriye askerlerine yapılmadığı için Esad rejimi Putin’in bu ikili oynamasına pek ses çıkarmıyor. Ama Türkiye’nin taarruzları devam eder ve Rusya bunu durdurmazsa, Esad rejimi ile Rusya arasında ciddi bir kriz çıkması kaçınılmazdır. Diğer yandan Rusya’nın Türkiye’ye karşı koyamıyor görüntüsü vermesi, Putin’e iç politikada ciddi puan kaybettirecektir. Bu değerlendirmelerle, Rus Savunma Bakanlığı, Şam yönetiminin İdlib’deki hava sahasını kapatması ardından, bu bölgede uçan Türk uçaklarının güvenliğini sağlayamayacağını açıkladı. Yani Türkiye’nin İdlip’deki ilerlemesine devam ettirmesi halinde çatışma çıkacağını kibarca söylemeye çalışıyorlar.

Kaynak: DW

Dikkat Türkiye’nin Kuşatılması Tamamlanabilir

Eğer Rusya, bir uçağımızı düşürür veya yine onlarca askerimizi şehit ederse ne olur? İşte o zaman Türkiye’nin kuşatılması tamamlanmış olur. Şöyle ki; Suriye’de Rusya ve İran ile karşı karşıyayız. Çatışma aleni hale gelince Rusya, İran ve Suriye sınırlarımız kapanır ve ticaret biter. Mültecileri Avrupa’ya göndermeyi koz olarak kullandığımız için bir süre sonra Yunanistan ve Bulgaristan da sınır kapılarını kapatır. Avrupa göçü durdurmak için Türkiye’ye yaptırım uygulamaya başlar. Zaten Irak’la aramız iyi değil. Müslüman Kardeşleri himaye ettiğimiz için diğer Arap ülkeleriyle de papazız. Sonuç itibariyle Türkiye’nin kuşatılmışlığı tamamlanmış olur. Geriye sadece beklemek kalır. Bu katı kuşatılmışlık kısa sürede ekonomiyi çökertir. Batılı para babalarından büyük tavizler vererek borç almak zorunda kalırız. Kürt açılımı tekrar dayatılır. Uygun ortam hazırlandıktan sonra halk hareketi tetiklenerek Türkiye aynı Suriye gibi Kürt kantonlarına mahkûm edilmeye çalışılır.

Biliyorum çok kötü bir senaryo çizdim ama bir kurmayın görevi, en kötü senaryoya göre plan yapmaktır. Bu kuşatmayı yarmalıyız. Rusya bizim dostumuz değil ama menfaat ilişkilerini korumak durumundayız. Klişe laf; devletler arasında kalıcı dostluklar veya düşmanlıkları yoktur, menfaatler vardır. 5 Mart’ta Moskova’ya gidecek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuyu iyi düşünmesi gerekir.

Ama bu kuşatma tuzağının en kilit noktası hiç şüphesiz cihatçı savaşçılardır. Gözü dönmüş, beyni yıkanmış bu katil sürüsü, Müslüman ülkelerden başka hiçbir ülkeye zarar verememektedir. Selefi düşünce ve ürünü olan bu cihatçı savaşçıların varlığı, eninde sonunda Türkiye’ye silah olarak geri dönecektir. Eğer AKP Hükümeti’nin bu adamları kullanma gibi bir fikri varsa bir an önce bu hatadan dönmelidir. Adnan Tanrıverdi‘nin İslam Birliği Kongresi’nde ortaya attığı şeriat anayasası umarım bir meczubun kaleminden çıkmış bir hatadır. Yoksa Türkiye’nin cihatçı savaşçılar sayesinde yaratılan bu kuşatmayı yarması mümkün olmaz.

Sünni temelli Nakşibendî tarikatının iki kolu birbiriyle anlaşamazken, kabileler halinde yaşayan Arapları birleştirip onların liderliğine oynamak boş bir hayaldir. Türkiye’nin boş hayaller peşinde koşacak lüksü yoktur. Bu kafaları değiştirip laik Türkiye’ye dönmek zorundayız.

[1] https://veryansintv.com/reisin-rabia-isareti-israile-calisiyor/

[2] https://veryansintv.com/mehmetciki-dusunuyorsaniz-friedmanin-idlib-tuzagina-dusmeyin/

GÜNDEM ANALİZİ /// MÜRTEZA ÖZTÜRK : Tarikatlar, Anayasa ve Din İstismarı


Tarikatlar, Anayasa ve Din İstismarı

Türkiye, sanki ilk defa oluyormuş gibi 2 gündür sapık şeyhin tacizini konuşuyor. Uşşaki tarikatı şeyhi tarafından Sakarya’daki dergahta taciz edilen 12 yaşındaki kızın şikayeti ile gündeme gelen bu rezil hadise ile ilgili herkes kınama mesajları yayınlıyor ve ahkam keserek şeyhin ahlaksızlığından bahsediyor.

Yani bu olay ortaya çıkmasaydı sorun yoktu. Sahtekar şeyh rezilliklerine devam edecekti, dergah dedikleri istismar yuvası kapanmayacaktı.

Ülkede böyle bir olay ilk defa yaşanıyormuş gibi ağzı açık şekilde hayret nidaları ile “şaşırmış” gibi görünmek en büyük kepazeliktir. İkiyüzlülüktür.

Bakın beyler, bu olay ne ilktir ne de son olacaktır. Bugüne kadar yüzlerce taciz vakası yaşandı. Günümüzdeki tarikat ve cemaatlerin izlediği yol, Allah’a değil, kendi yarattıkları dinin kurallarına göre yaşamaktır. Onun da üç temel yasası vardır. Para, cinsellik ve makam. Bu üç hedef için uydurulmuş hadisleri, sözde evliyaların kitaplarını kaynak gösteren deliller sunarlar. Ve bu amaçları için her yolun mubah olduğuna inanırlar. Müritlerini de böyle yetiştirir, köle yaparlar.

Fatih Nurullah takma adlı Uşşaki şeyhi de böyle yaşadı ve ne zaman ki, bir olay ortaya çıktı kıyamet koptu. Bu tarikatların nasıl yozlaştığını bilenler bile büyük bir sahtekarlıkla olayı eleştiren konuşmalar yapmaya başladı.

Peki, dün neredeydiniz?

Daha birkaç hafta önce bu sahtekar şeyh “Devleti ele geçireceğiz” dediği zaman neden sesiniz çıkmadı? “Elimi öpen cennete gider” dediğinde neden tepki göstermediniz?

Yalnız Fatih Nurullah mı bu zihniyette olan?

“Ben Halidi kolundanım diyen cennete gider” diyen Cübbeli, Kadınları bir köle olarak gören, araba kullanmalarının haram olduğunu söyleyen Mahmut Ustaosmanoğlu ve diğerleri farklı mı sanki?

“Badeleme” dedikleri rezilliği din adına savunanları ve uygulayanları bilmiyor musunuz?

Ali Kalkancı’lar, Adnan Oktarlar, FETÖ’nün katalogla sattığı kadınlar, Menzil’in depremi durdurduğunu iddia eden şeyhi, Nurcuların ayet diye tanıttıkları Said’in saçmalıkları, Süleymancıların yurtlar imparatorluğu, Cübbeli’nin yanmaz kefeni ile peygamber terliği ve yüzlerce örnekleri olan din istismarları…

Bunları eleştirmiyorsunuz, çünkü onlar sizin mahalleden!

Bu yaraya ne zaman neşter vurulacak?

Türk gençliğinin cehalet ve ihanet yuvalarında heba edilmesi, onların devlete, millete karşı düşman olarak yetiştirilmesi, tarikatların insafına terk edilmesi kabul edilemez.

“Aklı bir kenara koymadan cennete gidemezsiniz”, “İyi ki, okumamışım” gibi akıldan ve ilimden kopartılarak heba edilen bir gençlikten söz ediyoruz.

Tarikatların veya yurtların müfredatı tamamen anayasaya aykırıdır. Hurafelerden ve hadis dedikleri düzmece rivayetlerden oluşan beyin yıkama, köleleştirme üzerine kurulu bir eğitim sistemi var.

Bu şekilde gençliği istismar etmek anayasal suçtur. Bunu yapanlar da izin verenler de suç işliyor.

Bakın, Anayasa’nın 58. Maddesi bu konuda ne diyor.

58. Madde

A. Gençliğin Korunması

Devlet, İstiklal ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müsbet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.

Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır.

Görüldüğü gibi, devletin görevi gençleri cehaletten korumak ve müspet ilim ışığında eğitmektir.

Şimdi soralım, Atatürk’ün resmine bile tahammül edilmeyen, müspet ilimin yasak olduğu bu cehalet yuvalarına neden gençlerin gitmesine izin veriyorsunuz?

Gençlik ve Spor Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı bu sorumluluklarını yerine getirmek için ne yapıyor?

Hiçbir denetime tabi olmayan, kapalı kapılar ardında uyuşturulan gençlerin gittiği cehalet yuvaları için ne gibi tedbirler alıyorsunuz?

Dahası, Türk gençliğini neden tarikatların insafına terk ediyorsunuz?

“Din ve vicdan hürriyeti var diyerek “ Anayasa’nın 24. Maddesini öne sürenler ve bu madde ile istismarlarına yasal kılıf arayanlara, yine aynı maddenin son paragrafında şunlar yazıyor:

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

24. Maddenin son paragrafındaki “istismar” için yüzlerce örmek verilebilir. Bunu için öyle geniş bir araştırmaya da gerek yok. Yıllardır basında çıkan binlerce yazı ve videoyu görmek yeterli. Üstelik bu yayınları yapanlar, açıktan açığa din istismarı yaptıkları halde bir yetkili de çıkıp haklarında tek kelime konuşmuyor. Soruşturma açılmıyor.

Para, cinsellik ve makam için tarikatların yaptığı din istismarını görmezden gelmek de anayasa suçudur.

Türkiye 4 bir yandan ateş çemberine alınmış bir halde iken, milli birliğimizi, vatan bütünlüğümüzü korumak için yapılan mücadelede başarılı olmanın bir yolu da iç düşmanlardan kurtulmaktır.

Devlet, İstiklal ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği Türk gençliği, üç beş sahtekarın şehvetine, para ve makam hırsına kurban edilmemeli.

Kaynak: Tarikatlar, Anayasa ve Din İstismarı – Mürteza ÖZTÜRK

GÜNDEM ANALİZİ /// MÜYESSER YILDIZ : ”Kin Kapısını” bilir misiniz ????


MÜYESSER YILDIZ : ‘‘Kin Kapısını’’ bilir misiniz ????

Müyesser Yıldız, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu G4 Blok, 16 Ağustos 2020

24 Temmuz’daki 97. yıldönümünde adını bile anmadıkları Lozan Antlaşması’nı Yunanistan’la gerilim artınca hatırladılar.

Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli geçen Çarşamba yaptığı yazılı açıklamada, “Yunanistan Lozan Antlaşması’nı çiğnemektedir. Yunanistan’ın Ege’de alçakça işgal ettiği adalardan, adacıklardan ve kayalıklardan derhal çekilmesi, adaları silah ve askerden arındırması, Akdeniz’deki tahriklerine son vermesi, çok tehlikeli kapışma ve kutuplaşmaların önlenmesi açısından mecburiyettir.” dedi.

Aynı gün Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, Batı Trakya’daki Türk azınlığa ait ilkokulların sistematik bir şekilde kapatılmasına ilişkin bir soruyu cevaplandırırken Yunanistan’ı Lozan Antlaşması hükümleriyle bağdaşmayan bu politikaya son vermeye, okulları yeniden açmaya davet etti. Aksoy, Atina yönetiminin bu politikası sonucu son 25 yılda Türk azınlık ilkokulu sayısının 231’den 115’e indiğini de kaydetti.

Sadece okulların kapanması mı?.. Seçtikleri müftüleri tanımadı, hatta hapse attı… Vakıf mallarına el koydu… Mülk edinmelerini engelledi… Hepsi bir yana, kendilerine “Türk” demelerini yasakladı…

“Dışişleri Sözcüsü Aksoy’un milat aldığı son 25 yılın 18 yılında Türkiye’de kim iktidardaydı ve en temel insan haklarından mahrum bırakılan soydaşlarımızın bu çilelerini sona erdirmek için ne yapıldı?” diye sorsam…

Onların sorunları artarak devam ederken;

“AB reformları” ve “Yunanistan’la iyi ilişkiler” adı altında Vakıflar Yasası’nın değiştirilip ülkemizdeki azınlıklara mülk iadesi yapıldığını, tüm kiliselerin vergilerimizle onarıldığını hatırlatsam…

Fener Rum Patriği’nin “ekümenik” unvanını Lozan’a aykırı olarak kullanmasına ses çıkarılmadığını, Rum nüfusu olmayan yerlere metropolitler atanmasına seyirci kalındığını vurgulasam…

“Bizans veya Yunan ağzıyla konuşmak” ile suçlanma ihtimali olduğundan uzatmayıp Batı Trakya ile ilgili son gelişmelere geçeyim.

İlhak mı dedin?

Yine Çarşamba günü iktidarın amiral gazetesinden bir yazar, kelimesi kelimesine şunları yazdı:

Öyle görülüyor ki, müzakereye yanaşmaması halinde kaybeden Yunanistan olacak. Olası bir askeri krizde Midilli, Sakız ve Rodos hattındaki adalar ile Batı Trakya’nın Türkiye tarafından ilhak süreci pek de sürpriz sayılmamalıdır.”

İşte bunu okuyunca, “Eyvah!.. Soydaşlarımız ateş hattına mı sokuluyor?” diyecektim.

Dememe kalmadı, hemen ertesi gün iktidarın bir diğer gazetesi, Atina yönetiminin Batı Trakya’daki Türk azınlığı hedef aldığını ve tahrik peşinde olduğunu belirtip, İskeçe dağlık bölgesi Gökçepınar köyünde Yunan komando birliğinin ilk kez tam teçhizatlı eğitim yaptığını duyurdu.

Haberde, Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği Başkanı Av. Necmettin Hüseyin’in şu sözlerine de yer verilmişti:

“Yunanistan, Türkiye ile yaşadığı en ufak gerginlikte Batı Trakya Türklerini bir ödeme merkezi olarak görüyor, faturasını bize kesiyor… Bize, ‘Türk değilsiniz’ diyen Yunanlılar, Ayasofya’nın açıldığı günden bu yana, ‘Türkler buradan defolsun’ diyorlar.”

Bu haberden bir gün sonra da Erdoğan Cuma Namazı sonrasında şöyle konuştu:

“Batı Trakya’da soydaşlarımızın kabristanlarını silahla taradılar, ateş altına aldılar. Bunlar hiç olumlu sinyaller değildir. Biz soydaşlarımızın dirisini de ölüsünü de yalnız bırakmayız. Gereği neyse, vakti saati geldiğinde de gereğini yaparız. Bunu da çok açık ve net söylemiş olayım.”

İstanbul’un ortasında 199 yıldır kapalı bir kapı

Evet, Erdoğan’ın söylediği gibi Batı Trakya ile ilgili sinyaller maalesef hiç olumlu değil.

“Keşke gazete manşetlerinden veya köşelerinden, önünü arkasını düşünmeden kolayca ‘sefere’ çıkanları da bir uyaran olsa” demekle yetinip, Yunanistan’la ilgili bir başka tarihi olayı hatırlatayım.

Bilindiği gibi, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi konusunda Erdoğan sık sık “gençlik hayalimizdi” dedi ve bunu gerçekleştirdiklerini ifade etti.

Erdoğan değil, ama bir başka AKP’linin de bir gençlik hayali vardı; o hayal “Kin Kapısı”nın açılmasıydı.

“Kin Kapısı” ne mi? Bilmeyenler için özetleyeyim.

Yunanistan Osmanlı’dan bağımsızlığını 1821 yılında başlatılan Mora İsyanı ile kazandı. Devlet aleyhine ayaklanan Rumlar, binlerce Türk’ü katletti. Ayaklanmanın elebaşları kilise ve papazlardı. Padişahın emriyle İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi basıldığında, isyanın burada tezgâhlandığını gösteren belgeler ele geçirildi. Bunun üzerine Patrik Gregorius 2. Mahmud’un emriyle yargılandı ve vatana ihanetten Patrikhane’nin ana girişi olan orta kapının önünde idam edildi.

İşte o günden bugüne tam 199 yıldır o kapı kapalı. Görünürdeki gerekçe, Patrik Gregorius’un hemen kapının önüne gömüldüğü, mezarının üzerinden geçilmemesi için kapalı tutulduğu…

Gerçekte ise “Türk büyüklerinden birisi orada asılana veya İstanbul yeniden Rumların eline geçene kadar” kapının açılmamasına yemin edildiği herkesin bildiği bir sır. “Kin Kapısı” denmesinin sebebi de bu…

Kin Kapısı”nın AKP ile ilgisi mi?

Yıl 1994. Refah Partisi, Fener Rum Patrikhanesi’nin bulunduğu Fatih’te Mehmet Ali Şahin’i Belediye Başkan Adayı gösterdi. Seçim çalışmaları sırasında Şahin, “Benim bölgemde Kin Kapısı olmaz, dostluk kapısı olur. Başkan olduğumda Orta Kapı’dan gireceğim.” vaadinde bulundu.

Şahin kazandı; ama seçimler iptal edildi. Yenilenen seçimlerde başkanlık koltuğuna Sadettin Tantan oturdu.

Evet, Şahin Başkan olamayınca Orta Kapı’dan giremedi, yani “Kin Kapısı”nı açamadı, ancak bilindiği gibi sonrasında AKP’de yer aldı. Adalet Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı, TBMM Başkanlığı yaptı. Halen de Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi.

Ez cümle; gidişat itibariyle Şahin’in 26 yıl önceki bu vaadini de hatırlayıp hayata geçirmek, dosta düşmana çok anlamlı bir mesaj olmaz mı?

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

GÜNDEM ANALİZİ /// Osman Başıbüyük : Önemli Olan İktidarın Değil Devletin Bekasıdır


Osman Başıbüyük : Önemli Olan İktidarın Değil Devletin Bekasıdır

E-POSTA : osmanbasibuyuk

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

17 Ağustos 2020

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 06 Mart 2020 (Güncelleme – 17 Ağustos 2020)

Medya Büyük Bir Değişim Yaşıyor

Geçmişte ana akım medya çok rahatlıkla kamuoyunu yönlendirebiliyordu. Tek kanallı TRT’den başka seyredecek televizyon yoktu. O da ağırlıklı olarak devletin kontrolündeydi. Radyolar, daha çok eğlence ve müzik içerikli olduğu için siyasi hayatta çok etkili değildi. Siyaseti verdikleri haberlerle en çok etkileyen hiç kuşkusuz günlük gazetelerdi.

2000’li yılların başına kadar yazılı basın olarak gazeteler, toplumun nabzını tutmaya devam etti. Bu tarihlere kadar gazetecilikten para kazanmak mümkündü. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte durum hızla değişmeye başladı. Her geçen gün daha fazla sayıda insan, gazeteye para vermek yerine, internet üzerinden haberleri takip etmeyi tercih ediyordu.

Bu süreçte ana akım medya, ciddi ekonomik kayıplara uğradı ve hayatta kalmak için kaynak arayışına girdi. Bu mecburiyet, para kaynağını elinde tutan siyasi iktidara, önemli bir fırsat yaratmıştı. Siyasi iktidar, reklam verme veya başka yollarla medyaya kaynak aktarmaya başladı. Hâl böyle olunca Nasrettin Hoca’nın, “parayı veren düdüğü çalar” deyimi, medya üzerinde başka bir şekilde işlemeye başladı. Artık medya, hayatta kalmak için yandaş olmak zorundaydı. Yavaş yavaş televizyon ve gazeteler iktidarın kontrolüne geçerken, kadroları da hızla değişti. Bağımsız gazetecilerin yerini tetikçiler almaya başlamıştı. Medyada tek seslilik her geçen gün artıyor, doğru habere ulaşmak imkânsızlaşıyordu.

Vatandaşın bir kısmı, bir süre sonra her gün gazetelerde ve TV’lerde aynı hikâyeyi anlatan bilgi vermek ve gerçekleri söylemek yerine, halkı iktidar politikalarının mutlak doğruluğuna inandırmaya çalışan bu tetikçileri takip etmekten vaz geçti. Bu olgu, otomatikman internet gazeteciliğini tetikledi. İnternette herkes özgürce istediğini söyleyip, istediğini yazabiliyordu. Bir süre sonra her biri farklı görüşleri temsil eden yüzlerce internet haber sitesi türedi. Bu sitelerin yaptığı haber ve yorumlar, sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlarla hızla yayılıyordu. Artık insanlar, bir birey olarak, tercih ettikleri paylaşımlarla, sosyal medya üzerinden kendi muhalif gazetelerini oluşturmayı başarmıştı. Halkı, tek yönlü yayınlarla kontrol altında tutmak pek mümkün olmuyordu.

Bu dönemde daha çok iktidar tarafından, “troll” hesaplar kullanılmaya başlandı. Bu troller, yandaşların paylaşımlarını çoğaltarak sosyal medya üzerinde iktidar yanlısı bir algı oluşturmayı amaçlıyordu. Aynı TV ve gazetelerde olduğu gibi vatandaşın bir kısmı, yapılmak istenileni kolaylıkla anlıyor ve troll hesaplara takılmıyordu. Troller, sadece ve sadece kendi tabanlarına hitap etmekle sınırlı kalarak, halk arasındaki kutuplaşmayı tırmandırmaktan başka işe yaramadı.

Bu kutuplaştırmanın da yarattığı etkiyle halk, doğru bilgiler verdiğini düşündüğü internet sitelerine yönlendi. Muhaliflerin bu siteleri çok okuması, internet haberciliğini daha da ön plana çıkardı. Yıldızı parlayan sitelerden birisi de Odatv’ idi. Odatv’nin büyümesinde belki de en büyük etken, Ergenekon ve Balyoz gibi kumpaslara direnmesi ve bunun bir sonucu olarak da kendisinin de FETÖ’nün kumpasına maruz kalmasıydı. Bu sayede sosyal medya üzerinden yayılan büyük bir muhalif mecra haline geldi.

Kaynak: odatv4.com

Aslında Türkiye özelinde, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştığımız medyadaki bu dönüşüm süreci, dünyadaki bütün ülkelerde yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. İnternetin yaygınlaşması ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi sayesinde yaşadığımız Bilişim Çağı ve Küreselleşme bu süreci bütün dünyaya dayatıyor.

Olaya sadece iktidarlar açısından bakmayın. Devletler, internet gazeteleri ve YouTube üzerinden yapılan haberlerin sosyal medya üzerinden yayılmasını kontrolsüz bir mecra olarak görmeye ve bu kontrolsüz alanın ulus devleti tehdit ettiğini düşünmeye başladı. Bu algı, bütün dünyada otoriter yönetimlere kayışı hızlandırdı. İşte gerekçe ne olursa olsun Odatv’nin susturulmaya çalışılması sanki bu eğilimin bir parçası gibi.

Peki, bu yöndeki çabaların devlete ve millete bir faydası olur mu? Asıl mesele bu. İsterseniz bu önemli soruyu demokrasi penceresinden biraz açalım. Çünkü konuyu kavrayamazsak sonumuz hayır olmaz, tiranlaşan bir devlet ayakta kalamaz.

Demokrasinin Tanımı

Demokrasinin tek ve kabul edilmiş bir tanımı yoktur. Ancak herkesin üzerinde uzlaştığı ortak nokta kuvvetler ayrılığı olmadan demokrasinin olmayacağıdır. Kuvvetler ayrılığı kuramı, ilk kez 17’nci yüzyılda İngiliz düşünür John Locke tarafından ileri sürülmüştür. Locke, Orta Çağ’ın baskıcı felsefesi “mutlak monarşi yönetimi tartışılmaz bir yönetimdir ve gücünü Tanrı’dan alır” kuralını eleştirmiştir. Locke’a göre; bir devlette yasama, yürütme ve yargı erkleri Tanrı tarafından bir kişiye verilemez, bu erkler halktan gelen erklerdir ve devlet bu erkleri doğru kullanmadığı zaman halk direnme ve başkaldırma hakkına sahiptir.[1]

Fransız düşünür Montesquieu, Locke’un bu düşüncesini daha da geliştirmiştir. Montesquieu’ya göre, siyasal iktidarı ele geçirenler içgüdüsel olarak bu güçlerini sürdürmek isterler. Bu nedenle önlerinde engel bulunmazsa, her siyasal iktidar, kendi devamı için özgürlükleri çiğneyip, yetkilerini aşabilir. Bütün tarihsel deneyimler bunun kanıtlarıyla doludur. Montesquieu, gücün sınırlandırılması için kuvvetler ayrılığının şart olduğunu ve bu üç erkin birbirini denetleyerek genel dengeyi sağlaması gerektiğini söyler.

Kuvvetler ayrığı prensibini ne en çok atıf yapan ABD anayasasıdır. ABD anayasasının hazırlanmasına 85 makale kaleme alarak katkıda bulunan Kurucu Babalar da olarak adlandırılan Alexander Hamilton, James Madison ve John Jay, 47’nci Makalede; “… Yasama, yürütme ve yargı, yani tüm kuvvetler aynı elde toplanırsa, buna zorbalık/zulüm (tyranny-tiranlık) demek mümkündür. Bu yüzden anayasa devletin yetkilerini işlevlerine göre bölümlere ayırmaktadır. Ancak bu kuvvetlerin yatay ayrımı yeterli değildir. Her kuvvetin diğerlerine katkıda bulunmak, onları kontrol ve dengelemek, bir kuvvetin diğerlerine hükmetmesini önlemek için anayasal bir görevi vardır…” denmektedirler.

Kuvvetler ayrılığı prensibinin yasama, yürütme ve yargı erklerine, günümüzde medyayı da eklemek gerekmektedir. Medya, basın yayın organları ile kamuoyu üzerinde yarattığı büyük etki sayesinde aslında biraz önce saydığımız üç erkin de üzerinde bir denetim mekanizması görevi görmektedir.

Diğer yandan bu dört erkin güvenliğini sağlayan asker, polis ve istihbarattan oluşan güvenlik güçlerinin anayasaya bağlılığı da demokrasiyi yaşatan önemli bir unsurdur.

Darbe Yapanın Sonu Hayırlı Olmaz Tiranlık Memleketi Bitirir

Demokrasiden niçin bahsettiğimizi anlamlı hale getirmek için bir de darbenin tanımına bakmamız lazım. Darbe, kısaca yukarıda bahsettiğimiz demokrasinin 4 unsuruna zorla el koymak, hepsini tekelde toplamaktır. Darbe, 12 Eylül’de olduğu gibi anayasal yolların dışına çıkıp silah kullanarak ya da Hitler örneğinde olduğu gibi anayasal süreç içerisinde seçimle iktidara geldikten sonra devletin bütün erkleri tek elde toplanılarak yapılabilir.

Sonuç itibariyle, anayasal yolla da iktidara gelse, gücü eline geçiren otorite, bir daha iktidardan gitmemek için yasama, yürütme, yargı, medya, asker, polis ve istihbaratı tamamen kontrolü altına alıyorsa buna darbe denir. Bir süre sonra halk özgürlüğünü kaybetmeye başlar ve bir tiranlık doğar. Tiranlık yönetimi, hangi ülkede, hangi kültürde olursa olsun bir süre sonra mutlaka memleketin sonunu hazırlayacaktır. Canlı örneklerini bizzat komşularımız yaşamıştır.

1970’li yılların başında Irak’ta Saddam Hüseyin, Suriye’de Hafız Esad, Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Libya’da Muammer Kaddafi, anayasal yolların dışında yapılan askeri darbelerle iktidara gelmiştir. Hiç kuşkusuz hepsinin de amacı, halklarına özgürlük getirmek ve ülkelerine refah sağlamaktı. Ama bunu sadece kendilerinin yapabileceği yanılgısına düştüler. İktidarı bıraktıklarında, tüm kazanımların kaybedileceği yanılgısına kapıldılar ve iktidardan gitmemek için yavaş yavaş demokrasinin 4 ana unsurunu yani yasama, yürütme, yargı ve medyayı tekellerinde topladılar.

Yargıyı, vatandaşı devlete karşı koruyan bir kurum olmaktan çıkartıp, içine yerleştirdikleri müritlerle, topluma karşı kullanılan bir silah haline getirdiler. Güvenlik kuvvetleri, asker, polis ve istihbaratı kendi şahsi ordularına dönüştürdüler. Bu sayede dört lider de 30 yıldan fazla tek başlarına iktidarda kalmayı başardı. Fakat bu süreçte devlet mekanizması çürümeye başladı. Yolsuzluklar aldı başını yürüdü.

Hayata tutunabilmek için insanların bir gruba ait olması gerekiyordu. Aşiretler, tarikatlar ve cemaatler memleketi sardı. Millet, kabile topluluklarından oluşan bölünmüş bir yapıya dönüştü ve parçalandı. Her parça, devletten daha fazla pay almak istiyordu. Diktatörleşen liderler ise, iktidarda kalma uğruna, her kabileyi, cemaati veya tarikatı memnun etmek durumundaydı. Bu unsurlara her defasında daha fazla imtiyaz veriliyor ama bir türlü halkın memnuniyetsizliği azalmıyordu. Çünkü devletin kaymağını, sarayla birlikte şeyhler, dervişler ve aşiret liderleri yiyor, halka kuru etmekten başka bir şey kalmıyordu.

Çok uzun süreli iktidarlar, çevresinde kendisinden beslenen oligarşik bir yapı oluşturmuştu. Bürokrasiden iş adamlarına, akademisyenlerden medyaya, yargıdan istihbarata kadar devletin tüm kurumları bu oligarşik yapının elindeydi. İktidarın el değiştirmesi, bu oligarşik yapının da sahip olduğu imtiyazları kaybetmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla bu oligarşik yapı, devlet için faydalı olabilecek ama aynı zamanda kendisini tehdit edebilecek her türlü değişime ayak diredi ve sistem kilitlendi. Böylece bahse konu ülkeler, patlamaya hazır birer bomba haline geldi. Sonuçta; “Arap Baharı” ile fitili ateşleyip bombaları patlattılar.

Arap ülkeleri, bu süreçte kendilerini tüketirken, 30 tane partinin seçimlere girdiği, koalisyonlara mahkûm ama demokrasi ile yönetilen İsrail, bugün Ortadoğu’nun geleceğini tayin eder duruma geldi. Bütün gücü tekellerinde toplayan Müslüman liderler kaybetmiş, gücü paylaşan İsrail galip gelmişti. İşte tartışmasız gerçek buydu.

Sonuç

Medyadaki değişimden başlayıp, Odatv’den bahsettikten sonra konuyu nereye bağlayacaksın diye merak ediyorsunuzdur. Aslında varmak istediğim nokta çok basit.

Türkiye, son 20 yılını önce askeri vesayeti yok etme adına, sonra da kendi yarattığı FETÖ tehdidiyle mücadele ederken devlet mekanizmasını yıpratmakla geçirdi. Beka tehdidi oluşturan FETÖ’den kurtulmak için, yargı, yasama, yürütme ve medyada kısacası devletin her alanında olağan üstü tedbirler almak zorunda kaldık. Bu tedbirleri almak zorunda olan AKP, her fırsatı aynı zamanda iktidarlarını güçlendirmek için kullandı. Bu süreçte devlet mekanizması tamamen partileşti, kuvvetler ayrılığı prensibi iyice zayıfladı.

Mesela anayasa değiştirilerek dünyada örneği pek görülmeyen Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi. Meclisin yetkisi azalırken, Cumhurbaşkanının yetkisi tavan yaptı. Böylece neredeyse yasama ve yürütme tekelde toplanmış oldu. Yargı, FETÖ’den temizlenirken yerlerine başka cemaat veya tarikatlar mı getirildi bilmiyoruz. Ama Cumhurbaşkanının bazı konuşmalarından sonra harekete geçmelerine bakılırsa sanki bağımsız değillermiş gibi bir hava var. Asker, polis ve istihbarat birimlerine kimler alınıyor ve kimler terfi ettiriliyor düşünmek lazım! Ana akım medyanın hali ortada. Şimdi sıra geriye kalan internet medyasına gelmiş gibi gözüküyor.

Unutmayın bir devlet, kuvvetler ayrılığı prensibinden uzaklaştıkça, önce kendi insanının özgürlüğünü sınırlar, takiben bunun bir sonucu olarak kendi özgürlüğünü ve bağımsızlığını kaybeder. Kuvvetler ayrılığı olmayan devletler özgür değil sömürge olurlar. Çünkü yasama yürütme ve yargı erkinin tekelde toplanması bir anlamda diktatörlüktür. Diktatörlük adının tersine en zayıf devlet rejimidir.

Odatv’yi susturmaya çalışmak çözüm değil ancak yukarıda anlatmaya çalıştığımız kötü sona yaklaşılmak için atılan yeni bir adım olabilir. Türkiye’nin acil olarak bir anayasa değişikliğine ihtiyacı vardır. Bu değişiklikle birlikte liderlerin iktidarı 4+4 olacak şekilde en fazla 8 seneyle sınırlanmalıdır. Yoksa devletin bekası ile iktidarın bekası birbirine karıştırılarak Ortadoğu’da bütün Arap ülkelerin düştüğü tuzağa düşmekten bizi kimse kurtaramaz. Bu manada AKP iktidarının süresi çoktan dolmuştur.

Önemli olan iktidarın değil devletin bekasıdır.

[1] A. Timuçin, Düşünce Tarihi, Bulut Yayınları 2000, s. 194.

GÜNDEM ANALİZİ /// RİFAT SERDAROĞLU : Gerçek barbar kim ??? AKP üst yönetimi Türkleri- Türk Milletini hiç sevmez !!!


RİFAT SERDAROĞLU : Gerçek barbar kim ??? AKP üst yönetimi Türkleri-Türk Milletini hiç sevmez !!!

Gerçek barbar kim?

AKP üst yönetimi Türkleri-Türk Milletini hiç sevmez! “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü bu sebepten her yerden sildiler, “görüntü kirliliği yapıyor” (!) gerekçesiyle kaldırttılar. Milli andımızı bu nedenden dolayı yasakladılar. Bakmayın şimdi “Milliyetçik” söylemlerine! Referandum geçsin, yine “Biz Türk değiliz, AKP gelinceye kadar hepimiz zorla Türk’tük” demeye başlarlar! “Milliyetçiliği ayaklar altına aldık” diyen bunlar değil […]

AKP üst yönetimi Türkleri-Türk Milletini hiç sevmez!
“Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü bu sebepten her yerden sildiler, “görüntü kirliliği yapıyor” (!) gerekçesiyle kaldırttılar.
Milli andımızı bu nedenden dolayı yasakladılar.
Bakmayın şimdi “Milliyetçik” söylemlerine! Referandum geçsin, yine “Biz Türk değiliz, AKP gelinceye kadar hepimiz zorla Türk’tük” demeye başlarlar! “Milliyetçiliği ayaklar altına aldık” diyen bunlar değil mi? Sadece milliyetçiliği değil, milliyetçi geçinen Bahçeli’yi de kendilerine benzettiler!

AKP üst yöneticilerin tamamında “Arap Milliyetçiliği” hakimdir!
İkide bir saçmalamaları bu duygularını gizlemek içindir.
“Biz İslam Milletiyiz” derler, “Biz İbrahim Milletiyiz” derler,
“Biz milletiz” derler ama bir türlü “Türk Milleti” diyemezler.
Aynen Atatürk diyemedikleri gibi!

Kendilerini dünyanın patronu zanneden bazı devletler, uluslararası alanda da bizlere “Barbar Türkler” derler!
Peki, Araplar için “Barbar” derler mi? Demezler, çünkü onlara göre Arabın petrodolarları her türlü ayıbı örter…

Bu çağda Arap âlemi, bin yıl önce sahip olduğu hoşgörüye sahip değil. Bugün Arap âlemindeki çok sayıdaki aşiret-terör örgütleri-gruplar birbirlerinin kafalarını “Allahuekber” diyerek kesmekteler.
Kadınlar hala köle olarak kullanılmakta, kadının kendi başına araba kullanmasına izin verilmesi dahi, büyük bir gelişme olarak gösterilmektedir!

Mısır-Kahire’de 1930 yılında yayımlanan ve çok okunan bazı kitaplar, bugün dine aykırı oldukları gerekçesiyle toplattırılıp yakılıyor, yasaklanıyor!
9. yüzyılda, Bağdat’ta Abbasi Halifesinin huzurunda “Kur’an” üzerine yapılan ilmi tartışmaları, bugün hiçbir Arap ülkesinde ve Arap üniversitelerinde göremezsiniz!
Arap âlemi süratle karanlığa, barbarlığın çılgınlığına sürüklenmektedir. Hem de utanmadan Allah ve İslam’ı kullanarak…

Batıda barbarlık yok mudur? Olmaz mı, hem de katmerlisi vardır!
Batıda barbarlık açgözlülük, hoşgörüsüzlük ve içlerindeki kötülükten beslenir.
Örnek verelim, hem de çok yakın tarihten;
ABD, Irak’ı bir sürü yalan gerekçeler yaratarak işgal etti!
İlk işi Irak’ın, içinde 5 bin yıllık doğal tohumları bulunan
“Tohum Bankasını”, binlerce yıllık orijinal kitapları ve tarihi eserleri ülkesine götürmek oldu.
ABD Irak’ta, çiçek tarlasında yuvarlanan deve gibi Irak’ı mahvetti.
Ağzından, demokrasi-insan hakları-özgürlük gibi sözleri düşürmeden, 1,5 milyon insanın ölümüne, on binlerce Müslüman kadının tecavüze uğramasına, çocukların organları için satılmalarına sebep oldular.
Trilyonlarca dolar harcadılar ve Irak’ın doğal kaynaklarının geleceğine de el koydular. Eşbaşkanları da bunlara yardımcı oldu!
Irak, bu travmayı daha uzun yıllar atlatamayacak ve kışkırtılan mezhep kavgalarından dolayı daha çok ölümler yaşayacak!

Aynı ABD, PKK’nın Suriye kolu olan PYD’ye ağır silah vermeye devam ediyor. Türk Askerlerine karşı kullansınlar diye!

Şimdi biz Türkler “Barbar” oluyoruz ama, Araplar ve ABD gibiler medeni oluyor öyle mi?
Bunu gidin de her fırsatta Arap Kral ve Şeyhlerinin yanına koşan ve ABD’nin Eşbaşkanlığını yapmaktan çekinmeyen yeni “Rabiacı ve Bahçeli Milliyetçilerine” anlatın!
İkisi bir fidanın zehirsaçan dalı gibiler, onların feraseti bunu anlamaya yeter…

03 Mart 2017

GÜNDEM ANALİZİ /// YALÇIN BAYER : Şapka Devrimi ve Rize


YALÇIN BAYER : Şapka Devrimi ve Rize

‘‘RİZE çay memleketi ya, AKP’liler sanıyorlar ki, meydana Atatürk büstünün yerine bir çay bardağı heykeli yaparlarsa Rize uçuşa geçecek. Oysa Rizeli çay üreticileri, onca emeklerinin nasıl heder edildiğini, çaylarına ödenmeyen değerden ve zamanında ödenmeyen alacaklarından dolayı çok iyi bilmektedirler. Bu konuda AKP iktidarının Rizeli çay üreticisi için ne yaptığını bilen varsa çıkıp dile getirsin getirebilirse.”
Bu siyasetçinin bir cümlesi daha var:
“Osmanlıların torunu olarak hangi Osmanlı oyununa başvururlarsa başvursunlar, oyunları kendileri için tuzağa dönüşecektir.”
Biz de buradan ‘Şapka’ Devrimi’ne gelelim… Duayen politikacı Ali Topuz’un ‘Değişimi Yaşamak’ (1932-1972) ve ‘Düzeni Değiştirmek’ (1972-1980) adlı anı kitapları var. Kitapların bir bölümünün hazırlanmasında rahmetli meslektaşımız Hikmet Bila’nın katkısı var. Ali Topuz, çocukluğundan başlayarak yaşamını, partisi CHP’yi ve Türkiye’yi büyük bir açıksözlülükle anlatıyor. Tanıdık tanımadık ilginç portreler sunuyor.
Atatürk Cumhuriyeti’nin bir jandarma çavuşunun oğluna, milletvekili ve bakanlık kapılarını nasıl açtığını somut olarak gösteren değerli bir çalışma… Topuz’un siyasi yaşamı ise derslerle doludur.
Rize’de şimdilerde bir tartışma var; Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk büstünün kaldırılması isteniyor. Bizim anlatacağımız konu, Rizelilerin Şapka Devrimi’ne karşı çıkması… Rize ‘gerici’ olabilir mi? Cumhuriyet döneminde hiç öyle ‘vakası’ yok.
Ancak biz Topuz’un dedesinden yola çıkarak din eğitimi ve yakın siyasi tarihle ilgili değerlendirmelerine bakacağız. Orada Potamyalı (Güneysu) dedesi Şapka Devrimi’ne nasıl karşı çıkıyor.
Dedesi Mustafa Kandemir, Şapka İnkılabı’na karşı çıktığı için 10 yıl kürek mahkûmu olmuş. Babası medrese tahsilli bir asker… Said-i Nursi’nin Emirdağ’da gözetimini sağlamış. Kuran okumasını biliyor. Üstat’ın kaldığı eve gidip derslerine katılmış; Risale-i Nurları okumuş. Ali Topuz da, din eğitimi almış; dini nikâh yaptırmış. Sağcı, muhafazakâr bir siyaset adamının hayatından değil bu kareler. CHP’nin, Türk siyasetinin duayeni Ali Topuz’dan… İTÜ’yü bitirip mühendis ve mimar olmuş…
Topuz, Afyon Emirdağ’da Saidi Nursi’yi ziyaret ediyor; sonuçta ‘Nurcu’ olmuyor
ama Said’i Nursi’yi düşman olarak da görmüyor.
Şapka Devrimi’ne karşı Rizelilerin tepkisi ne?

BİR İNKILAP YAPILMIŞ…

“Atatürk şapka isyanından bir yıl önce Rize’ye geliyor. O sırada müftülerden bir kısmı birleşerek Atatürk’e dilekçe vermişler, medreseleri tekrar aç diye. Atatürk de ‘Biz medreseler yerine okullar açacağız’ demiş. O tarihte medreselerde hocalık yapanlar askerlikten muaftı ve para alıyorlardı. Yaptığım incelemelerde gördüğüm kadarıyla orantısız ceza uygulamışlar. İdam cezalarının olmaması gerektiğini düşünüyorum. Şapka isyanında Rize’de 18 kişi asıldı. Evet, bir inkılap yapılmış, otorite sağlanması lazım ama bunun için idam cezasını kullanmak fevkalade yanlış olmuştur. Suç işlemişse ceza vermenin çeşitli yolları vardır, hürriyetleri tahdit edersin, ama canını almak olur mu? Hangi hakla alıyorsun canını? İstiklal Mahkemeleri’ndeki, Yassıada’daki idam cezaları insanlık adına savunulacak şeyler değildi. Keşke bunlar olmasaydı.”

ŞAPKA DA GİYECEĞİZ..

Topuz, Şapka Devrimi’ni anlatmaya devam ediyor:
“Atatürk Şapka Kanunu’nu çıkarıyor. Ancak büyük tepki verilen bölgelerden biri de Karadeniz oluyor. 15 Aralık 1925 günü halk, “Biz zorla şapka giymek istemiyoruz, sarığımız bize yeter!” diyerek Ulu Cami önünde toplanıyor. Uyarının dinlenmemesi üzerine jandarma bunlara ateş açıyor, 17 kişi ölüyor. Rizelilerin isyanı karşısında yeni Cumhuriyet hükümeti, donanmanın en büyük harp gemisi olan Hamidiye kruvazörünü Rize sahillerine gönderiyor. Ulu Cami’nin bulunduğu Bataniye yamaçlarını dövüyor. Sadece bir gün içinde 143 kişinin yargılama işlemi bitiriliyor. 14 kişi 15’er yıl, 22 kişi 10’ar yıl, 19 kişi de 5’er yıl kalebent denilen ağır hapis cezalarına çarptırılıyor.”
Topuz, Yusuf Karslıoğlu’nun ‘Doğu Karadeniz Tarihi’ isimli kitabında Potamya’daki (Güneysu) direnişine de yer vermiş. Karslıoğlu, şöyle diyor:

DİK BAŞLI POTAMYALILAR

“Burada açıkça görülüyor ki, dik başlı Potamyalılar tahriklere kapılıp aşırı tepki gösterdikleri bir konuda bile gerçekleri gördükleri zaman, hiçbir karmaşık duyguya kapılmadan gerçeğin yanında yer alabiliyorlar. Bu davranış güçlü bir kavrama kabiliyeti ve dürüstlük sağlamıştır.”
Ali Topuz da Potamyalıları şöyle değerlendiriyor:
Başta bizim köylüler, İslahiye köylüleri olmak üzere dik başlı Potamyalılar, gerçekleri görüp vakit geçirmeden tertibi bozuyorlar ve isyanın daha da büyümeden bastırılmasına yardımcı oluyorlar.
Potamya’yı ve Potamya halkını şapka isyanını başlatanlar değil, isyanın bastırılmasına yardımcı olanlar temsil etmektedir. Potamya şapka isyanının başladığı yer değil, isyanın bastırıldığı yer olarak anılmalıdır. Doğru olanı da budur.”
Devamı yarın

* * * * *

“… Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun!”
Can YÜCEL

Polislerden mesaj var

POLİSLERDEN ‘benmerkezci ve hırslı yöneticilere’ bayram mesajı var:
Öncelikle bayramınızı kutluyoruz ve bu arada iyileştirilemeyen çalışma şartlarımızı ve bir türlü çözemediğiniz ek gösterge sorunumuzu bir yana bıraktık; kapattığınız, engellediğiniz, hakkımız olan izinlerimizin açılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Mesaj panosu

-BAYRAĞIMIZ gönderden indirilirken ve yırtılırken, dinci ve ırkçılar tarafından yakılırken, seccade yapılırken… Atadığın Cumhuriyet savcısı, bayrak geçtiğinde ayağa kalkmadığında neredeydiniz? Nerede olduğunun adresini halk 1 Kasım’da verecek, unutmayın?
Şevket ÇORBACIOĞLU
-BUGÜN gelinen noktada; 150 bin oy alarak; “Bizim baraj sorunumuz yoktur” deyip boşa kürek çekmek değildir. TSİP olarak diyoruz ki, seçimlerde CHP desteklenmeli; AKP ve Recep Tayyip Erdoğan iktidarı temelli olarak iktidardan gönderilmelidir.
Turgut KOÇAK
-NE olacak bu Adalar’ın hali… CHP belediyesi niye bu kadar beceriksiz.
Hayati ÖNEL

Kurban ihalesini Hicazi firması kazandı

CHP’li Umut Oran’ın Kurban Bayramı. canlı hayvan ithalatı ve besicilerin durumuyla ilgili açıklamasında Türkiye’nin Angus ve Limuzin’den sonra Uruguay’dan Hereford tosunu da ithal edildiğini, AKP uyguladığı yanlış politikalar yüzünden kurbanlık canlı hayvan fiyatları 13 yılda 7’ye katlandığını belirterek
“2015’te ilk 7 ay canlı hayvan ithalatı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 34 artarak 102,8 milyon dolara ulaştı. Türk toplumu olarak dünyanın en pahalı etiğini yiyoruz” dedi.
Oran, hazırladığı ‘kurbanlık’ dosyasında ilginç veriler ortaya koyuyor.
“Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) yerli hayvan yetiştiricilerini teşvik edip, halkın ucuz ve sağlıklı et tüketimini sağlayacağına ithalat organizatörü konumuna geldiğini” belirtiyor, bakanlığın canlı hayvan ithalatında sınırsız et ithali iznini ESK’ya verdiğini belirtirken şu vurğgulamayı yapıyor:
“Normal bir ithalatçı canlı hayvan ithalatı üzerinden %135, karkas et ithalatı üzerinden %225 gümrük vergisi veriyor. Fakat ESK sadece %0 ila %30 arasında vergiye tabi. Dolayısıyla ESK ithalat yapıyor ama ucuza alıp pahalıya satıyor, vatandaş yine ucuz et yiyemiyor. Çünkü ucuza ithal eden ESK bunu normal piyasa fiyatından hiç indirim yapılmadan perakende olarak satıyor. Getirdiği et de sadece büyük firmaların işine yarıyor.
Son olarak ESK 16 bin baş kurbanlık ithalatı için 1 Ağustos’ta ihale yaptı ve Ürdün merkezli Hicazi firması ihaleyi kazanınca 12 bin baş hayvan ithal edilmiş durumda.”
Ne yazık ki, et tüketimi ileri ülkeler seviyesine gelmiyor, çünkü bütün girdiler pahalı; kapalı mekanda hayvancılık yapıyoruz, meralarımız giderek elden çıkıyor; doğu ve güneydoğu yaylaları PKK Yüzünden kullanılamıyor.