GÜNDEM ANALİZİ /// NACİ KAPTAN : TÜRKİYE ABD TARAFINDAN BİR TEHDİT ALTINDA MIDIR ?


Sayın Türker Ertürk değer vererek okuduğum yurtsever saygın bir asker ve yazardır . Aşağıda paylaşmış olduğum yazısında ABDnin bir HAYDUT DEVLET (Rogue State)olduğunu yazmış ki bu tanımıçok doğrudur . ABD Dünyanın her bir bölgesinde ve kendi ülkesinden onbinlerce km uzaklıktaki ülkelerde karargah kurmuş , askeri ve örtülü eylemlerde bulunmuş ve doğrudan veya dolaylı olarak veya askeri güç kullanarak bu az gelişmiş / yoksul ülkelerde yönetimde söz sahibi olmuştur. İşte HAYDUT DEVLET olmak budur .

Peki herkesi haydutlukla suçlayan ama kendisi en büyük haydut devlet olan ABD (Trump) neden Türkiyeye karşı düşmanca davranarak Ulusal onurumuzu aşağılacak söylem ve davranışlarda bulunuyor ? Neden Terörist grupları eğitip ordulaştırarak silahlandırıyor ve sınırımıza yığıyor ? BOPta sıra Türkiyeye mi geldi ?

TÜRKİYE ABD TARAFINDAN BİR TEHDİT ALTINDA MIDIR ?

ABD TÜRKİYEYE KARŞI BİR KUŞATMA UYGULAMAKTA MIDIR ?

ABD İLE TÜRKİYE ARASINDA BİR SAVAŞ OLASILIĞI VAR MIDIR ?

Bu üç soruya vereceğim yanıt ; EVETtir.

OLGULAR ;

Trump ülkemizi doğrudan tehdit etmektedir. Delidir ne söylese yeridir diyemezsiniz! Türkiyeye karşı söyledikleri ve ekonomik kıskaca alma çalışmaları unutulmamalıdır ;

1. ABD Başkanı Donald Trump, terör örgütleri FETÖ ile PKK adına suç işlediği ve casusluk yaptığı iddiasıyla yargılanmasına devam edilen ABDli din adamı Andrew Craig Brunsonın serbest bırakılmaması durumunda Türkiyeye geniş yaptırımlar başlatacağı tehdidinde bulundu. (27.07.2018 )

2. 14.01.2019 Eğer Türkiye Kürtleri vurursa, Türkiyeyi ekonomik yönden mahvederiz. 20 millik (32 km) güvenli bölge kuracağız. Aynı zamanda Kürtlerin Türkiyeyi provoke etmesini istemiyorum Bu deyişi not ediniz .

3. Türkiyeye ABD ile ticarette vergi avantajı sağlayan Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi (GTS) kapsamındaki ülkeler listesinden Türkiye çıkartıldı (17.05.2019)

4. ABD Başkanı Donald Trumpın, Ortadoğu politikasında özellikle İsrailin varlığı için tehdit olarak gördüğünü sıkça vurguladığıİranın ekonomisini hedef alarak siyasi rejimini zor durumda bırakma politikası devam ediyor. Bu çerçevede ABD yönetimi, Türkiyenin de aralarında bulunduğu 8 ülkeye geçici süreyle İrandan petrol alımına devam etmeleri konusundaki ayrıcalığı da Mayıs başında sona erdirdiğini açıkladı. İrana yönelik Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği ambargo kararı olmasına rağmen ABD yönetimi, eğer kendisi tarafından ilan edilmiş yaptırımlara uyulmazsa Türkiye gibi üçüncü ülkelere ve İranla ticaret yürütecek şirketlere ticari yaptırımlar uygulayacağını yineledi. (06.05.2019)

5. 20 Mart 2019 Kudüs Zirvesinde ABD Dışişleri Bakanının Türkiye için kullandığı malign (habis) tanımlaması

ABDnin ASKERİ GÜÇ KULLANMA OLASILIĞI

Aslında ABD Türkiyeye karşı barış ortamında İKİ KEZ planlı askeri güç kullandı ;

1. MUAVENET MUHRİBİMİZ 2 Ekim 1992de Display Determination-92 / Kararlılık Gösterisi-92 adlı NATO tatbikatı sırasında Egede ABD uçak gemisi Saratoganın ateşlediği 2 adet Sea Sparrow füzesiyle planlı ve bilerek vuruldu . 5 denizcimiz şehit oldu . 22 denizcimiz yaralandı . Muhrip görev dışı kaldı .

2. ÇUVAL OLAYI 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irakın Süleymaniye kentinde Amerikan askerleri tarafından Türk Özel Kuvvetleri Bürosuna yapılan baskınla, 11 Türk askerinin başlarına çuval geçirilip kelepçelenerek esir alındı.ABD böylece 1 Mart tezkeresinin reddine karşılık verdi. Daha sonraları CIA ajanı Henri barkey bir toplantıda şunu söyledi ; AKP ile anlaşarak Türk ordusunu kafesledik

SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ , BU NEDENLE SÜREKLİ TETİKTE OLMAK GEREK !

A * ABDnin Güneydoğu sınırımızda KÜRT DEVLETİ kurma projesi

1. (11.12.2017) Pentagon 2018de YPGye yardım için 500 milyon dolar ayırdı. YPGye 12 bin kalaşnikof, binlerce ağır makineli tüfek, roket atar, anti-tank füzesi, uydu telefonu ve gece görüş dürbünü gönderilecek. Pentagonun 2018 Mali Yılı Bütçesinde Suriyede IŞİDe karşı savaşan muhalefete yani PKKnın Suriye kolu YPGnin ana omurgasını oluşturduğu SDGye (Suriye Demokratik Güçleri) 500 milyon dolarlık yardım öngörülüyor.Yapılacak silah yardımının bütçesi 104 milyon dolar olarak hesaplandı. Bütçe detayında 12 bin adet AK-47 Kalaşnikof otomatik tüfek, 6 bin PKM makineli tüfek, 3 bin 500 DShK ağır makineli tüfek, 3 bin adet RPG-7 roketatar, bin adet Türkiyede PKKlıların üzerinde yakalanan AT-4 veya SPS-9 sofistike anti-tank füzesi, 80 adet 60 mm, 80 adet 82 mm ve 75 adet 120 mm havan topu bulunuyor. Bu silahlarda kullanılacak mühimmatlara ise 157.6 milyon dolar ayrıldı.

SİLAH YARDIMI 8 KAT ARTTI

2. Emekli albay ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi Başkanı Erol Başaran Bural, YPGye yardımın artmasınışöyle değerlendirdi: 2017de Suriye eğit-donat programına 250 milyon dolar tahsis edilmişti. Silahlı gruplar için 13 milyon 200 bin dolarlık hafif ve ağır silahların alınmasını öngörülmüştü. Yapılan yardımlar yeterli gelmediğinden talep edilen 180 milyon dolarlık ek bütçeyle birlikte PKK/PYDye 2017 yılında yapılan yardım toplam 430 milyon dolara ulaştı.

30 BİN SİLAHLI ADAM

3. Pentagonun bütçe detayında şu anda bölgede 25 bin silahlı adam olduğu belirtiliyor. Bu yıl 5 bin kişinin daha eğitilerek bu gruba katılacağı ve 2018 sonunda ABD yardımıyla sahada savaşan 30 bin silahlı terörist olacağı ifade ediliyor.

LİNK : https://www.mynet.com/abdden-ypgye-2018de-500-milyon-dolarlik-silah-daha-110103549070

60 BİN KİŞİLİK ORDUYA YETER

4. (22 Aralık 2018) Suriye kuzeyindeki PKKlı teröristlere ABD tarafından ilk kapsamlı sevkiyat 2014 yılında yapıldı. Hatta o dönem havadan atılan cephanenin bir kısmı PKKya bir kısmı da DEAŞa gitti. ABD ordusu, o günden bugüne toplamda 22 bin TIR ve 5 bin kargo uçağı dolusu silah, araç, teçhizat ve cephaneyi terör örgütüne teslim etti. Bu miktarda cephanenin en az 60 bin kişilik bir orduyu donatabileceği belirtiliyor. 60 bin kişilik bir orduyu donatacak sayıdaki silahların Türkiyeye karşı kullanılmasından endişe ediliyor.

LİNK : https://www.yenisafak.com/dunya/o-silahlar-ne-olacak-3416572

Kürt grupları eğiten ve silahlandıran , düzenli ordu olarak yapılandıran , Türkiyeye tehdit oluşturan bu grupları koruma kalkanı altına alan bu nedenle de sözde stratejik ortak olduğunu zanneden ülkeyi MAHVEDERİMdiye tehdit eden HAYDUT bir devletle karşı karşıyayız .

Sorudur ; ABD , PKK / PYD / YPG habire isim değiştiren ama özde aynı olan bu gruplardan neden düzenli ordu yaratıyor ?

ABD bu oluşumlara neden 2014 yılından buyana 22 bin TIR ve 5 bin kargo uçağı dolusu silah, araç, teçhizat ve cephaneyi teslim etti 60 bin kişilik orduyu donatacak silah , cephane neden verildi ? Bu güç kime karşı kullanılacak ?

Türkiye ABD tarafından Güneydoğudan kuşatılmıştır. Devam edelim

BATIDAN EGE DENİZİNDEN KUŞATMA

EGE ADASINDA BULUNAN ADA ADACIK VE KAYALIKLARIMIZ YUNANİSTAN TARAFINDAN İŞGAL EDİLDİ SİLAHLANDIRILDI

1933, 1943 tarihli İngiliz haritalarıyla, 1951 ve 1957 tarihli Amerikan haritalarında adaların Türkiyeye ait olarak gösterilen Egedeki Koyun, Hurşit, Fornoz, Eşek, Nergizçik, Bulamaç, Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba ve Ardacık adacıkları ve İzmir önlerindeki Venedik Kayalıkları ile Girit Adası etrafındaki Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi ve Koufonisi adacıklarının Yunanistan tarafından işgaline AKP iktidarı sessiz kaldı . Adalara 5 bin Yunan askerinin konuşlandırıldığı ve Lozan hilafına silahlandırıldığı gündemdedir. Yunan ordusu anakaraya çok yakın olan adalarımızda köşe başlarını tutmuştur . Bunlar öncü kuvvettir .

YUNANİSTANIN EGE ADALARINI İŞGALİ ABD SENARYOSU İLE PEKİŞTİRİLİYOR VE TÜRKİYE SAVAŞA ÇEKİLİYOR !

ABDnin tatbikat uygulamalarının ve nezaketinin dışına çıkarak doğrudan Türkiyeyi hedef aldığı 2 tatbikat . Bu tatbikat senaryolarında NATO müttefiki bir ülkenin senaryoda açık şekilde düşman statüsüne alınması Türkiyeye ciddi bir mesaj ve diplomatik hakarettir.

1. (Millenium Challenge 2000 gibi) jenerik bir coğrafya, uydurma isimler ya da semboller üzerinden Türkiyeyi isim vermeden ve açık tarifle işgal edilecek ülke olarak tanımlayarak mesaj vermeye çalışıyordu.

2. (Aegean War) Senaryo, Kıbrısa Yunanistanın balistik füzeler yerleştirmesini Türkiyenin bunu önlemesi ve fırsattan yararlanarak benzer silahların yerleştirileceği Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve İstanköy adalarını işgal etme niyeti üzerine kurgulanmış. Senaryo gereği, Egede gerçekleştirilen deniz kampanyasında silahlıçatışma alanı olarak sadece deniz tarafı kullanılmış. ABD 6. Filosu, başlangıçta Yunanistanın ve Güney Kıbrısın toprak bütünlüğünü sağlamak ve Yunan Donanmasının yokoluşunu önlemek için Kıbrısa giden Türk amfibi konvoyuna ve filosuna karşı Aegis sınıfı kruvazörleri gönderiyor. Türkiye birini batırıyor. Onlar da adaya giden Türk tank çıkarma gemisini (LST) batırıyor. Gemiyle birlikte 700 kişi kaybediliyor. Daha sonra savaş Egeye yayılıyor, Türkiye Boğaz önü ve Doğu Ege adalarını işgale yöneliyor. (E. Tüma. Cem Gürdenizin makalesinden )

LİNK : http://nacikaptan.com/?p=67634

Batıdan kuşatma Yunanistan ile başlatılmış ve göreceli olarak güçlendirilmektedir. ABD ve AB ardında beklemektedir.

GÜNEYDEN KUŞATMA & DOĞU AKDENİZ HAVZASINDA KİMİN KAÇ GEMİSİ VAR?

Doğalgaz sebebiyle son aylarda ciddi hareketliliğin gözlendiği Akdenizde şu an 60 civarında savaş gemisi bulunuyor. Bu gemiler Türkiyenin güneyinde tehdit oluşturacak düşman bir filo olarak kabul edilmelidir.

Aralarında NATO ve Türkiyenin de yer aldığı 12 ülke Akdenizdeki olayları deniz güçleriyle yakından takip ediyor. Akdenizde; ABDnin uçak gemilerinden Harry Truman, USS Roosevelt ve USS Donald Cook adlı modern destroyeri ile toplam 12 muharip gemisi var. Rusyanın ise 25 savaş gemisi bulunuyor. NATO üyesi Fransanın Doğu Akdenizde Charles de Gaulle adlı uçak gemisinin yanı sıra 2 fırkateyni, bir denizaltısı yer alıyor. Bölgede ayrıca İtalyanın ve İngilterenin 2, Kanada, İspanya, Belçika, Portekiz, Yunanistan ve Hollandanın ise birer savaş gemisi seyir halinde. Tabii ki Türkiye de bölgede yeteri miktarda deniz gücü bulunduruyor.

TRİLYONLARCA DOLAR

Rakamlara dudak uçuklatan cinsten. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezinin tahminlerine ve Türkiyenin elindeki verilere göre, Doğu Akdenizde toplam 15 trilyon metreküplük doğalgaz ve 55 milyar varil petrol rezervi var. İkisinin toplam değeri onlarca trilyon dolar ediyor.

GAZZE ABLUKASININ TEMELİ

Tunus ile Sicilya Adasının doğusundaki bölgeyi ifade eden D. Akdeniz, dünyanın en büyük hidrokarbon yataklarından biri. Bölgede ilk büyük keşif, İsrailin Tamar yatağıydı. 200 milyar metreküplük bu doğalgaz yatağı 2001 yılında açılmıştı. Ki bu alan İsrail Filistin bölgesi dahilinde. Bu yüzden 2006 yılında Gazze ablukaya alındı. Ardından daha büyük doğalgaz yatakları bulundu. En büyükleri ise İsrailin 650 milyar metreküplük Leviathan ve Mısırın 850 milyar metreküplük Zohr yatakları oldu. 2011 yılında, Kıbrıs kıta sahanlığında yeni bir doğalgaz yatağı bulunmuş ve buna Afrodit ismi verilmişti. Halihazırda burada bulunan doğalgaz miktarının, 200 milyar metreküp olduğu değerlendiriliyor.

İngiltere Kıbrısa yığınak yapıyor: 121 savaş uçağı yerleştirecek!

(9.4.2019) İngiltere Hava Kuvvetlerine ait 121 adet F-35B tipi savaş uçağının, sonbaharda Kıbrıs Rum Kesimindeki Ağrotur Üssüne geleceği bildirildi. İngilterenin şu anda 17 tane olan F-35B savaş uçağı sayısı, 138e çıkarılacak.

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/ingiltere-kibris-a-yiginak-yapiyor-121-savas-ucagi-yerlestirecek-dunya-nisan-2019

KIBRISTA FRANSAYA DENİZ ÜSSÜ

(22.05.2019) Kıbrıs Rum yönetiminin Fransaya deniz üssü verilmesini öngören askeri anlaşmayı, 6 ay içinde hayata geçireceği bildirildi. Anlaşmaya göre Fransa donanması, Rum sözde parsellerindeki doğalgaz çalışmalarının güvenliğini de sağlayacak; çakışan alanlara yönelik muhtemel Türk müdahalelerini de göğüsleyecek.

LİNK : https://sptnkne.ws/m3ED

BÖYLECE TÜRKİYE GÜNEYDEN DE KUŞATMA ALTINDADIR.

Yunanistan ,Bulgaristan, Romanya, Gürcistandaki ABD askerleri ayrı bir hikayedir.

İÇTEN KUŞATMA

1. Ülkemiz ağır yoğunluklu bir İSTİKRARSIZLAŞTIRMA baskısı altındadır . Öncelikli olarak Türk toplumu iktidar tarafından KÖKEN ve İNANÇ üzerinden bölünmüş , düşmanlaştırılmış ve birbirine hasım kılınmıştır .

2. Çıkarcı özelleştirmeler ve akıl almaz oranda dış borçlarla , hesapsız harcamalarla EKONOMİ çökmüş, işssizlik , enflasyon , pahalılık nedeniyle toplum direnci kırılmıştır.

3. TSKnın hiyerarşik düzenli yapısı dağıtılmış, askeri okullar kapatılmış, komuta heyeti siyasetin içine çekilerek liyakat ortadan kaldırılmış, Askerlik görevi sermayeleştirilmiştir. Askerlik süreci ise sürekli kısaltılmaktadır . Hatta bayram öncesi 6 ayını tamamlamış olan erlerin terhisi söz konusu olmuştur. Sayısı belki 100 bin civarı olan 6 aylık askeri bir anda kışladan gönderdiğinizde doğabilecek güvenlik zafiyeti Milli güvenliğimizi tehlikeye sokacaktır . Daha sonra terhis olayı bayram sonrasına bırakılmıştır. Bekleyelim görelim!

4. Ülkemize yaklaşık 5 milyon Suriyeli kayıtsız olarak alınmıştır . Bu Türkiyenin demografik yapısını değiştirmek için yapılmış planlı bir operasyondur . Bir milyon Suriyeli asker olacak yaştadır ve bu sayı bizim ordumuzun toplamından fazladır. Türkiye içinde her an bir karmaşa çıkartabilecek yapı ve çoğunluktalar.

Türkiye 2002den bu yana gittikçe artan siyasi , ekonomik , sosyal kargaşa ve savrulmalarla zayıflamıştır . Bu zafiyeti en çok yaşayan Ergenekon, Balyoz operasyonlarıyla en değerli kuşaklarını kaybeden TSKnın savaş gücü kasıtlı ve planlı olarak kırılmıştır . TSK komuta kademesi siyasetin parçası yapılmıştır.

Devlet ehil ve akil kişiler tarafından yönetilmiyor. Liyakatli, bilgili kişiler devletten uzaklaştırıyor . Devlet kurumları zayıflıyor . Ülke zayıflıyor ve işgale açık hale geliyor . Sonuç olarak Türkiye BOP kurallarına uygun sistematik olarak zayıflatılmış ve güç kaybına uğratılmıştır . İşte bu nedenle Yunanistan fiili yaptırımlarla adalarımız işgal ediyor fakat herşeyden sorumlu olduğunu söyleyen saraydaki yöneticimiz sessiz kalıyor . Ülkemiz işgal altında Gen.Kur.Başkanı da sessiz !!!

ABD bizi açıkça düşman ilan ediyor, hakaret ediyor Anayasal kurumlarımız çökertildi. yargıçöktü. Ekonomi çöktü. İhvan-ı müslimci yönetimin aklı fikri laik cumhuriyeti de çökertmek . Çevrede dostumuz kalmadı . Üzülerek söylüyorum ki Türkiye Osmanlının hasta adam devrine yol almaya başladı.

Görüşüm ; S 400 Hava savunma sistemi gecikmeden alınmalıdır . ABDnin sadece savunmaya yönelik sistemi almamıza karşıçıkmasının ardında TÜRKİYENİN SAVUNMASIZ kalması isteği yatmaktadır . Bu sistem BOP kurgusuna karşı bize kalkan sağlayacaktır . ABD ve müttefiklerinin saldırı gücünü düşürecektir. Türkiye NATOda kalarak olası bir savaşa karşı en azından Natonun içinde az da olsa bir koruma kalkanınıüzerinde tutmalıdır .

Marshall planında ökseye tutulan Türkiye, sancılı ve zor da olsa bu açmazdan çıkacaktır.

UNUTMAYALIM ;

ABD – FRANSA – YUNANİSTAN -İSRAİL -İNGİLTERE PASTAYI PAY ETMEK İÇİN APORTTA BEKLİYOR !

Naci Kaptan / 01.06.2019

GÜNDEM ANALİZİ /// SERVET AVCI : UNUTMA TRABZON !!!!


SERVET AVCI : UNUTMA TRABZON !!!!

Dünyada 200’e yakın ülke var… Futbol sahalarında millî maçlar dışında sadece Türkiye’de millî marş okunur… O da Trabzon’da başlamıştır ve ülkenin diğer şehirlerine yayılmıştır… Futbol Federasyonu’nun selâmlama dışında, İstiklâl Marşımızı da kural hâline getirmesi yıllar sonradır…

Millî hassasiyetiyle oluşturduğu fiilî durumun ülkede kural hâline gelmesine yol açan Trabzon, sırf siyasî aşağılık dolayısıyla sana ‘Pontus’ diyenleri unutma!..

***

Doğu Karadeniz sahil yoluna indiğinizde, Samsun’dan Sarp’a kadar yol boyu bütün üstgeçitler şehit isimleriyle doludur… Eren Bülbüllerin, Ahmet Çamurların, Bahattin Baştanların, Murat Uzunların, Soner Yıldırımların, Ali Alemdarların ve bu vatan için gözünü kırpmadan Peygamber kucağına koşan nice şehitlerin, bayrak direklerine Türk bayrağı çektiği için canları alınanların bayraktar şehridir Trabzon…

Rus işgalinde, işgalcilerle Metropolit Hristantos arasındaki anahtar teslim töreninden bu yana bu kadar incinmemiştin… Bu alçaklığı sakın unutma!..

***

İşgal yıllarında, içerideki Rum çetecilerin saldırıları yetmiyormuş gibi, Rus gemileri Trabzon sahillerine Ermeni çeteciler indiriyordu… Tarihçi Mahmut Goloğlu’nun aktardığı gibi türküler yakılıyordu Trabzon’da: "Trabzon’un dört tarafı meteris / meteristen telli kurşun atarız / üç kardeşiz bir orduya yeteriz / kâfir Urus yaktın yıktın evimi…"

Bir seçim uğruna bugün de kahpece bir saldırı altında Trabzon… Rakip aday Trabzonlu diye, işgal yıllarının Rus’unu, Ermeni’sini ve Rum’unu aratmayacak tarzda saldırıyorlar Trabzon ve Trabzonluya… Kafana namussuzca çakılmaya çalışılan bu paslı çiviyi sakın unutma Trabzon!..

***

Okumayanlar için tekrar edelim: "Çünkü devletin ihtiyaç hissettiği yer ve zamanda gözler hep onu aradı… 1959’da devlet eliyle Trabzon’dan ilk göç yaşandı… Çaykara’dan 408 aile Hatay’ın Kırıkhan ilçesine yerleştirildi… Onu Uzungöl ve Baltacılı’dan 160 ailenin Van’ın Özalp ilçesine göçü takip etti…

Aynı dönemde Şahinkaya köyünden 61 aile için Gökçeada yolu gözüktü… Kimilerine göre ‘kritik’ bölgelere yapılan bu ‘demografik müdahale’-şimdiki deyimle- bir ‘derin devlet’ operasyonuydu…

Barış Harekâtı’ndan sonra bir nüfus hareketi de Kıbrıs için geçerliydi… 1975’te Çaykara, Sürmene ve Araklı’dan aileler ‘mevsimlik işçi’ statüsü altında Kıbrıs’taki Türk mührünü perçinlemeye götürülerek, boş köylere yerleştirildiler…

İşte Trabzon ve Karadeniz, vatana er lâzım olduğunda nazarların odaklandığı iklimin adıydı…"

O adı unutma ve unutturma Trabzon!..

***

Bak şimdi siyasette ‘ne olursa olsun kazanma’ adına nasıl da kızgınlık ve kompleks içinde kıvrana kıvrana salya akıtıyorlar sana…

O yüzden unutma!.. "Bu Trabzonlu, bunun hesabı başka" diyen çatal dilleri… Dönüş hızıyla elektrik bile üretebilecek çaptaki zenneleri… "Müslüman görünen Pontuslar" diyerek ‘dünün çözümcüleri’ni yalamaktan dilleri köseleye dönenleri… Ekrem İmamoğlu için Trabzon’da toplanan mahşerî kalabalığa ‘Rum Pontus Cemiyeti’ yakıştırması yapan sütü bozukları… İmamoğlu’na karşı mücadeleyi ‘Pontus’a karşı’ mücadele olarak sunan siyaset yosmalarını… Sakın unutma!..

***

Ve tabii, yere batasıca siyaset uğruna bir şehir bu kadar hayasızca saldırı altındayken, ağzını açamayan siyasetçileri de… ‘Mezarlıkta ıslık çalan’ Trabzon’un sözde milliyetçi sivil toplum kuruluşlarını da… ‘İmamoğlu belki bayramlaşmaya katılır’ korkusuyla bayramlaşmayı iptal eden ve yıllardır hâkim siyasetin yan kuruluşu gibi faaliyet gösteren kulüp yöneticilerini de… Yeri geldi mi "Ülkenin en güçlü yerel basını" olmakla hava basmaya kalkan ama Trabzon bu denli adice bir tutumun hedefi haline geldiğinde ‘ölü taklidi’ yapan bir kısım yerel basını da…

Sakın unutma Trabzon!..

Unutma ki sonra utanma Trabzon!..

GÜNDEM ANALİZİ /// Ömer Sağlam : Bakın Şu Pontuslu Ekrem İmamos’a.


Ömer Sağlam : Bakın Şu Pontuslu Ekrem İmamos’a…

Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Burası İstanbul, burası Konstantinopol değil. Burayı böyle görmek isteyenler var. Böyle görmek isteyenlere karşı 22 günümüz var” dedi.

Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli: “Yani Yunan medyasında olan biten olayları ‘ya olur mu ne alakası var, işte onlarla benim hiçbir alakam yoktur, o ziyaretlerimin amacı budur ya da Makarios’un heykelini dikmemin amacı budur. Tabii aynı şekilde Papandreu’nun kendisini özel olarak ziyarete gelmesinin amacı budur’ diye makul, mantıklı herkes tarafından kabul edilebilecek açıklamalar yapması gerekiyor ama tık yok. Beyni bu milletin emrinde değil, çıkıp bunu bile söylemiyor. Olur mu öyle şey, ben her şeyimle Türk milletine aitim demiyor, diyemiyor. Sadece bu konuyla ilgili sorulan soruları geçiştirerek, olayı kapatmaya çalışıyor. Bir kez daha bu millet için ne yapılması gerekiyorsa elbette hemşehrilerimiz onu yapmaya hazır. Topal Osman Ağamız ne yapmışsa, Pontuslulara karşı hangi mücadeleyi vermişse, onların bu topraklarda tekrar yeşermemesi için, hayat bulmaması için, işgal edilmemesi için hangi mücadeleyi vermişse, hangi yaklaşımla hareket etmişse, hangi kahramanlık duygularıyla hareket etmişse şimdi Giresunlular da, Topal Osman Ağa’nın torunları da yine aynı amacı, aynı hain projeyi ortadan kaldırmak için bu mücadeleyi verecek inşallah” dedi.

İçişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Ersoy: “Çok basit bir şey söylüyorum. Yunan gazetesi İstanbul’u bir Yunan kazandı diye manşet attığında ben o gazeteyi tanımıyorum diye yalan konuşmayı tercih edeceğine, ne alaka ben Rum çocuğu falan değilim Türkoğlu Türk’üm, diyemeyen CHP’nin adayı yerine Topal Dursunun Oğlu Binali Yıldırım kazansın diyorum…(Bekir Albayrak isimli bir hemşerisinin kendisini eleştirmesi üzerine) Bekir Bey benim için İstanbul’u Yunan olduğu iddia edilen ve kendisinin de inkar etmediği, hatta o gazeteye röportaj verdiği halde tanımıyorum diye yalan konuşmayı tercih ederek geçiştiren birine teslim etmemek de çok önemli. İnsanların cebine müdahale gereğini bu önceliğim ortadan kaldırmaz. Bir Yunan’ın İstanbul’a Başkan olmasıyla ekonomimiz de düzelmez ayrıca…” dedi.

Ak Parti Erzurum Milletvekili İbrahim Aydemir: “Rakibimiz olan adayın (İmamoğlu) orada (Beylikdüzü) iz bırakan icraatları var. İz bırakan diyorum, bizim yüreğimizde yara açmış icraatlardır bunlar. Milletin bütün değerlerine düşmanlık besleyen bir ismi evlatlarımızın dahi genetik olarak unutmayacağı bir ismi orada sembol bir isim hale getirdi. Putunu dikti. Kim bu Makaryos. Kıbrıs’ta onlarca kardeşimizi katletmiş, bütün hayatını Türk İslam düşmanlığına dizayn etmiş biri. Beylikdüzü’nde kendince ölümsüz hale getirdi. Bu adam İstanbul’da başarılı olursa Allah muhafaza Beylikdüzü’nde başlattığı girişimi İstanbul’da zirvelere taşıyacak. Fatih Sultan Mehmet Han’ın yanına bu imansızların putlarını dikecek. Bu bir vatan vazifesi. Bu bir mücahit vazifesidir. 23 Haziran’da sandıklar açılıncaya kadar bu mücadeleye destek vereceğiz.” dedi.

Ak Parti Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu: “Ne diyor Yunan medyası, İstanbul’u Yunan kazandı. Bir dakika ya! Bu arkadaş nereli? CHP’nin adayı nereli? (Dinleyenlerin Trabzon diye cevap vermesi üzerine devamla) Hesap büyük, olay büyük” dedi.

İstanbul Ticaret Borsası Başkanı ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkan Yardımcısı Ali Kopuz: “Süleyman Soylu’yu (Trabzon’da) protesto eden gruba bakın, tamamı Ekrem gibi Müslüman gözüken Pontuslar” dedi.

23 Haziran’a kadar bakalım kimler daha neler söyleyecek!

İktidar Partisi mensuplarının bu tür çıkışları, AKP’nin kurulduğu tarihlerde bu partiye sempati ile bakan ve Başbakan olduğu tarihlerde Sayın Erdoğan’dan kedisini hediye olarak alacak kadar(1) kendisine yakın duran Habertürk yazarı Fatih Altaylı’yı bile çileden çıkardı sonunda. “Bölmedik bir Karadeniz kalmıştı” başlıklı dünkü yazısında, tepkisini şöyle dile getirmiş Altaylı:

“Bir belediye başkanı altı üstü. Gecesini gündüzüne katıp, kentte yaşayanların hayatını kolaylaştırmaya çalışacak biri. Daha önce 16 başkan gelmiş, gitmiş. Gelecek olan 17. Ötesi değil. Ama olan bitene bakarsan, sanki bunun ötesinde bir durum var. Birileri tutturmuş gidiyor bir Pontus muhabbeti. Yahu arkadaşlar, (buradaki arkadaşlar kelimesi lafın gelişidir. Bu ülkeyi bölen, vatandaşlarını kendince aşağılayan birisi arkadaşım falan olamayacağı gibi adam da sayılmaz) bir belediye başkanlığı için ülkeyi bir kez daha bölmek neyin nesidir! Önce Doğu’yu böldünüz, Türk ve Kürt diye. Sonra Orta Anadolu’yu, Alevi ve Sünni diye. Ege ve Marmara zaten buralardan gelen göçlerle bölünmüşlüğü tattı. Kala kala bir Karadeniz kalmıştı, sıra ona mı geldi! Ya size oy verecekler ya da Pontuslu olacaklar öyle mi! Gerçekten delirdiniz mi, yoksa deli taklidi mi yapıyorsunuz! Bir ülke bu kadar hainliği, bu kadar ihaneti nasıl taşıyor, ne sağlam mayası varmış diyorum kendi kendime. Ama bu mayası bozuklar o mayayı da bozmak için ellerinden geleni yapacaklar belli ki! Niye? Bir belediye için. Hay sizin belediyenize be kardeşim. Ne belediyeymiş be. Koskoca Karadeniz’i Rum ili yaptırdı size.”(2)

Gazeteci Fatih Altaylı, bizim söylemek istediklerimizi bitamam söylemiş, bize fazla söyleyecek söz bırakmamış. Ancak fırsat bu fırsat diyerek onun sözlerini biraz daha güçlendirmek için birkaç kelam da biz etmiş olalım:

Madem Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanları’nın cinslerini ve cibilliyetlerini tartışmaya açtınız, Mansur Yavaş’a “Makedonyalı”, Ekrem İmamoğlu’na “Pontuslu” dediniz, şu halde bu konu sizin için beka meselesi haline geldi demektir. Bu durumda gelin 82 milyon olarak herkes soyunu sopunu ortaya koysun! Böylece kimin ne mal olduğu bir güzel ortaya çıksın, millet de ona göre en doğru kararı versin, ister misiniz? Ya da bu işi siz yapın ve herkesin gelmişini, geçmişini, cinsini, cibilliyetini, cemaziyelevvelini dökün ortaya! Nasıl olsa devletin vatandaşlar hakkında tutmuş olduğu kayıtlar elinizin altında! Elinizi tutan mı var?

Unutulmasın ki; benzer bir tavır Milli Mücadele sırasında da sergilenmişti. O sırada İslamcı siyaset izleyen iktidardaki Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın himayesinde ve bu partiye yakın siyaset izleyen, başında İskilipli Mehmet Atıf Efendi’nin bulunduğu Teali İslam Cemiyeti’nin hazırlayıp İngiliz ve Yunan uçaklarıyla cephedeki askerin ve sivil halkın üzerine atılan bildiride Mustafa Kemal ve Kuvay-ı Milliye’nin önder kadrosu için de “Ecnası muhtelife türediler ve Selanik dönmeleri” tabiri kullanılmıştır(3).

Mansur Yavaş’tan sonra Ekrem İmamoğlu da soy kütüğünü açıklamış bulunuyor. Vatandaş 4 erkek çocuğu askere giden, üçü şehit olup, Gazi olarak geriye dönen İstiklal Madalyalı 4. delikanlıdan türeyen bir vatandaşmış bakın(4). Peki sizin akrabalarınız arasında kaç şehit ve kaç gazi var?

Ayrıca şu sözler de kendisine aittir: “…Kimsenin hakkında da kötü bir şey düşünmüyorum. Ama benim geçmişimle ilgili uğraşmasınlar. Kaldı ki komşumuz Yunanistan’ın ismini anıyorlar. Ne demek istiyorlar? Ben Türk’üm. Benimle ilgili ne demek istiyorlar? Bu ülkede farklı etnik kökeni olan insan var. Onlar için ne demek istiyorlar?”(5).

Bir taraftan “Bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle de Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız…”(6) diyeceksiniz, bir taraftan da Yunanistan’da Bulvar gazetelerinden birisinde, bir alçak tarafından para karşılığı yaptırıldığı kuvvetle muhtemel olan bir çarpıtma habere istinaden, “Türk’üm” diyen ve bunu belgeleriyle ortaya koyan bir adama kalkıp Rum ve Pontuslu imasında bulunacaksınız!

Velev ki öyle olsun; ne var bunda? Madem “Büyük Devlet” olmakla ve dünyanın 20 büyük ekonomisi içinde yer almakla övünüyorsunuz şu halde bir kentin belediyesinin etnik kökeni farklı bir kişi tarafından yönetilmesinden neden bu kadar korkuyorsunuz? Üstelik siz bunu, şu anda İngiltere’nin başkenti Londra’nın Sadık Han isimli Pakistan asıllı bir Müslüman Belediye Başkanı tarafından yönetildiğini bile bile yapıyorsunuz. Hem batıyı sürekli “İslam düşmanlığı” yapmakla ve “İslamifobia” ile itham ediyorsunuz hem de kendi vatandaşlarınızı itham ediyorsunuz.

Unutmayın ki; Orhan Gazi’den sonraki Osmanlı Padişahlarının hemen tamamına yakınının anneleri Türk dışı etnik kökenlerden geliyordu. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve yükselmesinde birçok ulustan insanlar görev almışlardır. Mihal Gazi’den tutun da Gazi Evrenos’a kadar birçok Bizanslı ve Rum da üstün hizmetlerde bulunmuştur Osmanlıya. Fatih Sultan Mehmet’in Çandarlı ailesiyle birlikte Türk sadrazam geleneğine son vermesinden sonra, Osmanlı’da devşirme, dönme ve mühtedi sadrazamlar ve vezirler döneminin başladığına değinmeye bile gerek yok.

Yine unutmayın ki; Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşlarından ve danışmanlarından birisi Suheyb-i Rûmi isimli Bizanslıydı. İlk Müslümanlardan olan ve özellikle ok atmakta mahir olan Suheyb-i Rumi (ya da Şuayb-i Rumi), Bedir, Uhut ve Hendek savaşlarında kahramanlıklar göstermiş bir Müslüman idi. Hz. Peygamber’in hakkında hadis söylediği ender sahabelerden birisidir Süheyb-i Rûmi ki; o hadislerden birisi şöyledir:

“İlk Müslümanlar dörttür: Ben Arap milletinin ilk Müslümanıyım. Suheyb b. Sinan Rumların ilk Müslümanı, Selmân-ı Fârisî Farsların ilk Müslümanı, Bilâl de Habeşlilerin ilk Müslümanıdır.”

Bir başka hadisinde ise şöyle demiştir Resulullah: “Süheybi incitmeyiniz”

Halife Hz. Ömer’in bir suikast sonucu yaralanması üzerine Süheyb-i Rumi’nin üç gün boyunca Müslümanlara imamlık yaptığı ve namaz kıldırdığı söylenmektedir.

Ramazan Bayramı’na şeker bayramı denilmesine kafayı takan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, geleceğimizi ilgilendiren böyle önemli bir konuda açıklama yapmaması enteresandır.
Allah bu millete acısın.
Çünkü bugün tarihinin en büyük toplumsal yarılmasını ve ayrışmasını yaşıyor Türk Milleti…

Ömer Sağlam
07.06.2019

1- https://www.haber7.com/medya/haber/90146-erdogan-ile-altaylinin-kedi-hikayesi
2- https://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli-1001/2485261-bolmedik-bir-karadeniz-kalmisti,
3- Bildiri metni için bkz. Güner, Zekâi; Orhan Kabataş, Millî Mücâdele Dönemi Beyannâmeleri ve Basını, T.C. İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1990, s. 218-223,
4- https://www.gazetedamga.com.tr/cumhuriyet-ve-dedem-mevlut-makale,1299.html
5- https://tr.sputniknews.com/turkiye/201906041039236296-imamoglu-kotu-laf-edenler-iclerinden-ne-geciyorsa-aynaya-baksinlar-yuzlerinde-gorurler-onu/
6- http://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogan-milliyetcilik-ayak-altinda-22621388

GÜNDEM ANALİZİ : “KEŞKE YUNAN KAZANSAYDI” DİYEN SOYSUZLARA !!


“KEŞKE YUNAN KAZANSAYDI” DİYEN SOYSUZLARA

57 yıldır Almanya’da yaşayan 80’in üzerinde bir dostumun anlattıkları, düşman çizmesi altında nasıl onur kırıcı bir yaşam sürdürüldüğünün çarpıcı bir örneğini oluşturmaktadır.

Türkiye’deki aile büyüklerinin ölümlerinden sonra kalan mirasın yakınlarınca nasıl paylaşıldığını anlatan dostum, en çok babasından kalan kitapların kaybolmasından yakınmıştı. Babasının kitaplarla ilgisini sorduğumda , şunları anlatmıştı:

“ Babam nalbanttı. Pek bir şey okuduğu da söylenemezdi. Ama evimizde bir çok kitap vardı. Eski yazı olduğu için içeriklerini bilmiyorum ama dini kitaplar olduğu kesindi. Çünkü bunlar, Eskişehir Müftüsü’nün evindeki kitaplığından alınmıştı. Nasıl mı? Şöyle:

Yunanlılar Eskişehir’i işgal ettiklerinde, bir grup subay Müftünün evine yerleşmişti. Babam o zamanlar 12-13 yaşlarında imiş. Müftünün evi bizim mahallede olduğu için Yunan subayları sokakta gördükleri babamı yanlarına çağırıp oraya buraya göndermişler. Zamanla gel-git işlerinde kullanılan babam, Müftünün evindeki helada bazı kitaplar görmüş. Yunan subayları kitapların sayfalarını kıçlarını silmek için kullanıyorlarmış. Eski yazı olduğu için babam bunları Kur’anı Kerim diye oradan alıp evimize taşımaya başlamış. Kitapları aldığında yerine yenileri konuyormuş. İşte bu şekilde evimize taşınan kitaplar babamın ölümüne kadar bizde kaldı. Almanya’da olduğum için içerikleriyle fazla ilgilenemedim. Babam ölünce de kardeşlerim mirası paylaşmışlar, bu arada kitaplar da kaybolmuş. “

Evet, “Keşke Yunan kazansaydı” diyen geri zekalılar, Yunan kazansaydı kutsal kitabınızın sayfalarını kıçını silmek için kullanacaktı. Bunu mu istiyordunuz?

“YUNANLILAR’IN GÖZÜNDEN KURTULUŞ SAVAŞI” ADLI MAKALEYİ BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

GÜNDEM ANALİZİ /// SİNAN MEYDAN : FARKINDA MISINIZ ??? SEVR’İ UYGULUYORSUNUZ !!!.


SİNAN MEYDAN : FARKINDA MISINIZ ??? SEVR’İ UYGULUYORSUNUZ !!!.

Sevr Antlaşması 152-155 arası maddelere göre; 50 bin kişilik bir askeri birlik dışındaki tüm ordu terhis ediliyordu. 168. maddeye göre tüm askeri okullar kapatılıyordu. “Askere Alma” başlığını taşıyan 165. maddeye göre “zorunlu askerlik” kaldırılıyor ve askerlik süresi 12 aya indiriliyordu

Yeni askerlik kanununa göre bedelli askerlik süreklilik kazanacak; parası olanlar 30 bin TL vererek askerlik yapmayacak parası olmayanlar ise sadece 6 ay askerlik yapacak. Bu kanun kabul edildiğinde askerlik yapmakta olanlardan 6 aylık askerliğini tamamlamış olanlar üç ay içinde terhis edilecek. Böylece mevcut ordunun dörtte üçü terhis edilmiş olacak. Bugün dört bir yandan kuşatılmış Türkiye bir anda neredeyse “ordusuz” kalacak. İşte o zaman ciddi bir “beka” sorunumuz olacak!

Peki neler oluyor?

Türkiye’nin “ordusuzlaştırılması” ne anlama geliyor?

Cevap “seçmeli ders” yapılan tarihte gizli!

İngiliz Lord Curzon

YENİ ASKERLİK KANUNUYLA ESKİYE DÖNÜŞ

Başkanlık sistemiyle (anayasa+meclis+saray düzeniyle) fiilen cumhuriyetten meşrutiyete dönen Türkiye bu yeni askerlik kanunuyla meşrutiyetin de gerisine Tanzimat’a dönüyor. Anlayacağınız nerede biteceği belli olmayan geri dönüş tüm hızıyla sürüyor.

Şöyle ki Osmanlı’da 1846’da “Bedel-i Şahsi” uygulamasına geçildi. Buna göre “kura” çıkıp 5 yıllık zorunlu askerlik yapmak istemeyenler bedel parası ödeyerek kendilerinin yerine bir başkasını askere gönderebilecekti. 1865’te “Bedel-i Şahsi” kaldırılıp “Bedel-i Nakdi”ye geçildi. Böylece zorunlu askerlik yapmak istemeyen Osmanlı zenginleri “bedel akçesi” ödeyerek askerlikten kurtuldu. Osmanlı’da askerlik fakir Anadolu delikanlılarının Türk çocuklarının işi haline geldi.

İkinci Meşrutiyet’ten sonra 1909’da çıkarılan askere alma kanunuyla askerlikten muaf olan İstanbul halkının ve Müslüman olmayanların da askerlik yapması zorunlu hale getirildi. Mart 1914’te çıkarılan askerlik kanununa göre ise 18 yaşını dolduran her erkek askerlik yapacaktı.

Cumhuriyet döneminde 1927’de 1111 Sayılı Askerlik Kanunu çıkarıldı. Bu kanuna göre askerlik “bir vatan görevi” kabul edildi. Bu kanun sadece -askerlik süreleri değiştirilerek- bugüne kadar geldi. Bu yeni askerlik kanunu ise sadece askerlik süresini değil cumhuriyetin askerlik sistemini tamamen değiştiriyor.

Bu yeni askerlik kanunu bir geriye dönüştür. Öyle ki Osmanlı’nın 1846 Askerlik Kanunnamesi’ne göre padişahın özel ferman çıkararak “askerlikten muaftır” dediği kişiler askerlik yapmıyordu. Yeni askerlik kanununun 45. maddesinde de aynen şöyle denilmektedir: “Cumhurbaşkanınca gerekli görülen sahalarda özel olarak görevlendirilen gönüllüler Cumhurbaşkanınca belirlenen şartlara uydukları takdirde askerlik hizmetinden muaf tutulur. ”

Yani 1846’da “padişaha” verilen yetkinin bir benzeri 173 yıl sonra 2019’da “cumhurbaşkanına” veriliyor.

ÖNCE ORDUYU BİTİRMEK İSTEDİLER

1. Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı’ya 30 Ekim 1918’de imzalatılan Mondros Ateşkes Antlaşması aslında orduyu bitirme planıydı. Antlaşmaya göre Osmanlı ordusu dağıtılacaktı. Düzeni sağlamak için sınırlı sayıdaki geçici birlikler dışındaki tüm ordu silahlarıyla birlikte İtilaf devletlerine teslim olacaktı.

Padişah Vahdettin Mondros’tan hemen sonra 5 Kasım 1918’de “İngilizleri memnun etme politikası gereği” ordunun onda dokuzunun terhis edilerek erlerin memleketlerine gönderilmesine ilişkin kararnameyi hiç itiraz etmeden imzaladı. (Tarih Vesikaları Dergisi 3387 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi S.29 Belge 745. )

Mondros’tan sonra İngilizler büyük bir hızla Türk ordularını dağıtıp ordu komutanlarını tutuklayıp silah ve cephaneye el koymaya başladılar.

O günlerde Konya’da Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa anılarında şöyle diyor: “Konya’ya bir İngiliz subayı gelip demiryolunun denetimini eline aldı bütün cephane ve silah depolarının kapısına kilit taktırdı. Silahların mekanizmalarını toplayıp bir sandığın içine doldurttu. Ve üzerine işgalin mührünü bastı. ”

YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİN ORDU DÜŞMANLIĞI

Padişah Vahdettin’in vazgeçemediği Sadrazam Damat Ferit İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb’e aralarında Ahmet İzzet Mustafa Kemal Kazım Karabekir ve Ali Fuat paşaların da bulunduğu gizli bir liste vererek “siyasi düşmanlarım” diye nitelediği bu kişilerin tutuklanarak Malta’ya sürgün edilmelerini istedi.

İngilizler Medine Müdafii Fahrettin Paşa’yı Irak Cephesi komutanlarından Ali İhsan Paşa’yı ve Kafkas Cephesi komutanlarından Yakup Şevki Paşa’yı tutuklayıp Malta’ya sürdü. Kafkasya’da başarılı işler yapan Nuri Paşa’yı Albay Mürsel Bey’i ve Albay Rıfat Bey’i hapsettiler. Kut Zaferi’nin kahraman komutanı Halil Paşa’yı da tutukladılar.

“Madde 168 Osmanlı askeri kuvvetleri gelecekte yalnız gönüllü askerlerden oluşacaktır. ”

Osmanlı Genelkurmayı’nda “İtilaf devletlerine güçlük çıkaracak” ne kadar gözü pek general varsa hepsi görevden alınıp tutuklandı.

Damat Ferit “Kuvayı Milliye’nin hakkından ben gelirim” diyen emekli Süleyman Şefik Paşa’yı Harbiye Nazırı yaptı. 14 Ağustos 1919’da Harbiye Nazırı olan Süleyman Şefik Paşa Vahdettin’in Kuvayı Milliye’yi ezmek için kurduğu Kuvayı İnzibatiye’nin başına geçmekle kalmadı Türk ordusunun kalburüstü birçok komutanını da görevden aldı.

Vahdettin’in Şeyhülislamı Mustafa Sabri ordunun tasfiye edildiği o günlerde üstelik İzmir’in işgalinden 15 gün sonra “Ordunun görevi oruç tutmaktır!” diye bir açıklama yaptı. 
Şeyhülislamın bu açıklamasından üç ay sonra 27 Ağustos 1919’da Alemdar Gazetesi’nde çıkan bir yazıda “Ordunun beş vakit namazda padişaha duadan gayrı bir şey bilmemesi lazımdır!” deniliyordu. İstanbul Müftüsü Dürrizade de 11 Nisan 1920’de yayınladığı fetvada “Millici paşaların öldürülmelerinin dinen caiz olduğunu” bildiriyordu.

Yerli işbirlikçilerin ordu düşmanlığı İngilizleri aratmıyordu.

Ordusuz Türkiye projesi: SEVR

Saray hükümetinin görevlendirdiği Osmanlı heyeti 10 Ağustos 1920’de Paris’te Sevr’i imzaladı. Atatürk’ün önderliğinde Milli Mücadele kazanıldı. Emperyalist paylaşım planı Sevr tarihin çöplüğüne atıldı. Lozan imzalandı. Ancak emperyalizmin Sevr hayali hiç bitmedi.

433 maddelik “idam fermanı” Sevr Anadolu’nun ortasına sıkıştırılmış ve iyice küçültülmüş Türkiye’nin aynı zamanda “ordusuz bir Türkiye” olmasını amaçlıyordu.

Sevr Antlaşması’nda Türk ordusunun asker subay silah sayısı hatta subay başına ve tabanca başına kurşun sayısı bile tek tek belirlenmişti.

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon Sevr Antlaşması öncesinde 20 Mart 1920’de “Türklere askerliği yasaklayacaklarını” söylüyordu: “Türkler için askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Kuşkusuz Türkler askerlik yapmak isterlerse başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ancak İngiltere buna bile karşıdır. Çünkü Türkler öteki düşmanlarımızdan farklıdır başka bir yerde bile askerlik yapmaları iyi değildir. Türkiye’ye dönüp yeni bir askeri dönem başlatabilirler. ” (Doğan Avcıoğlu Milli Kurtuluş Tarihi C.1 İstanbul 1998 s. 106. )

Gerçekten de Sevr’in 152’den 208’e kadar tam 56 maddesi “Ordusuz Türkiye” projesine yönelikti.

Sevr’in 152-155 arası maddeleri Türk ordusunu dağıtırken silahlı güç olarak yalnızca üç küçük yapı bırakıyordu. Bunlar: 1. Padişahın güvenliğini sağlayacak 700 kişilik özel koruma birliği (hassa alayı) 2. İçeride düzen ve güvenliği sağlayacak 35 bin kişilik jandarma birlikleri 3. Jandarma birliklerini destekleyecek 15 bin kişiyi aşmayacak özel birlikler. Toplam 50 bin kişi civarındaki bu askeri birlik dışında kalan tüm ordu 6 ay içinde terhis edilecekti.

Sevr’in 168. maddesi; tüm askeri okulları kapatıyordu. Sadece izin verilen birlikler için 1 subay okulu ve her yersel bölgede 1’er küçük astsubay okulunun açılmasına izin veriyordu.

Sevr’in “Askere Alma” başlığını taşıyan 165. maddesi zorunlu askerliği kaldırıyor barış döneminde 36 ay olan askerlik süresini 12 aya indiriyordu.

Sevr Türkiye’nin kara deniz ve hava gücünü tamamen yok ediyor hava sahasını yabancılara açıyordu: 184. madde “Türkiye’de yapılmakta olan -denizaltılar da dâhil- bütün gemiler yok edilecektir” diyor; 188. madde Deniz Kuvvetleri’ne alınacak subay ve erlerin sayı ve niteliğine Müttefiklerarası Deniz Kuvvetleri Denetleme Komisyonu’nun karar vereceğini söylüyor; 191.madde “Türkiye’nin askeri kuvvetlerinde hiçbir kara deniz hava kuvveti bulunmayacaktır” diyor; 192. madde “işbu antlaşma yürürlüğe girişinden başlayarak iki ay içinde Türk kara ve deniz kuvvetlerinde kadrolu olan bütün havacı personel terhis edilecektir” diyor; 193. madde “Müttefik devletlerin uçakları Türkiye’nin tümünde; havadan transit geçiş ve iniş özgürlüğüne sahip olacaktır” diyordu.

Sevr’in 207. maddesi Türkiye’nin herhangi bir yabancı ülkeden askeri destek veya askeri eğitim almasını yasaklıyordu. Ayrıca Müttefik Devletlerin de kendi ordularına hiçbir Osmanlı uyruğunu almayacakları belirtiliyordu. Böylece Lord Curzon’un istediği gibi Türklere askerlik yasaklanmak isteniyordu.

Atatürk’ün önderliğinde Milli Mücadele kazanılıp Lozan imzalanmasaydı işte Sevr’in bu maddeleriyle “Ordusuz Türkiye” projesi hayata geçirilecekti.

SEVR’E UYGUN ADIMLAR

Benim gördüğüm şu: Önce NATO sonra FETÖ eliyle TSK zayıflatıldı. Son 15 yılda Sevr’in askeri maddeleri tek tek hayata geçirildi geçiriliyor.

Önce 2007’den itibaren TSK’ya yönelik Ergenekon Balyoz ve Askeri Casusluk gibi FETÖ kumpasları başladı. TSK sanık PKK tanık yapıldı. Bu süreçte ordunun “Kozmik Oda”sına bile girildi. Özellikle “MİLGEM” gibi projelerle güçlenen Deniz Kuvvetleri bitirilmek istendi?

15 Temmuz sonrası OHAL kararlarıyla Jandarma İçişleri Bakanlığı’na kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Sivillerin Jandarma Genel Komutanı olabilmesine olanak sağlandı. Genelkurmay Başkanı sivil dönemlerde ordu komutanı olmaktan çıkarıldı. Böylece Sevr’in 152. maddesinde istenildiği gibi ordunun adeta bir polis gücüne dönüştürülme yolu açıldı.

“Madde 168 Türkiye’de ancak izin verilen birlikler için subay ve astsubay yetiştirmek amacıyla kesinlikle zorunlu bulunan aşağıdaki okullar kalacaktır. Subay okulu… Her yersel bölge için birer küçük astsubay okulu. ”

15 Temmuz sonrasında OHAL kararlarıyla 1800’lerde kurulan askeri liseler Kara Harp Okulu Deniz Harp Okulu ve Harp Akademisi kapatıldı. Böylece Sevr’in 168. maddesinde istenildiği şekilde askeri okullar kapatılmış oldu. Sevr’in 168. maddesinde askeri okullar kapatıldıktan sonra 1 subay ve her yersel bölgede 1’er astsubay okulu açılması istenmişti. Bilindiği gibi! 15 Temmuz sonrasında Milli Savunma Üniversitesi açıldı.

Son olarak da yeni askerlik kanunuyla Atatürk’ün 1111 Sayılı Askerlik Kanunu değiştirilerek askerlik parası olan için bedelli parası olmayan için 6 aya indirildi. Böylece Sevr’in “Askere Alma” başlığını taşıyan 165. maddesinin istediği biçimde “zorunlu askerliğin kaldırılması” yolunda önemli bir adım atıldı.

Şimdi soruyorum; Türkiye üstelik dört bir yandan kuşatılmışken neden anayasadaki ifadesiyle “hak ve ödev” olan askerlik “hak ve ödev” olmaktan çıkarılmak isteniyor? Neden ordunun büyük bir bölümü terhis ediliyor? Askeri okullar niye kapatıldı?

İktidar son yıllarda yapılan askeri düzenlemelerle Sevr’e uygun adımlar atıldığını görmüyor mu?

GÜNDEM ANALİZİ /// SERENDİP ALTINDAL : ÇOK GÜZEL ŞEYLER .


SERENDİP ALTINDAL : ÇOK GÜZEL ŞEYLER …

Türkiye’mizde askerliğin neredeyse sıfırlanma noktasına getirilmekte olduğu, düşündürücü olmaktan öte, provokatif bağlamda endişe vericidir de. Çünkü aynı paralelde hak edilmiş bir belediye Başkanlığı mazbatasının, verilmişken haklı sahibinden geri alınması, büyük bir kargaşa yaratıyorsa, sanki ana milli mesele buymuş gibi sıfırlanan milli askerliğin bir milli misak sorunu olduğu da arada Şeytanca boğuntuya getiriliyor demektir.

Hele diğer yanda tam da elimizden diğer Ege adalarımız gibi sessizce kaymakta olan Kıbrıs, yeni bir 1974 şartları statüsü oluşturmaktadır. Ve bir de Akdeniz Gaz sultasının paylaşımı nedeniyle hakkımız olan yeraltı kaynaklarımız, bağırta bağırta elimizden alınıyorken, bizi ordusuz da bırakacak olan Şeytanlığın, seçim rüzgârına kapılmış milletçe ıskalanmakta olduğu ise yürekleri hoplatıyor.

USA liderliğindeki emperyalist Batı, milli haklarımızı dahi yeni; ama daha da keskin bir SEVR mentaliyle bize çok görürken, Osmanlı’dan kalma yarı sömürgeliğimizi bile tama dönüştürme gayreti içine giriyor. Biz ise Erdoğan heyulası yapay bir Devletçilikle, büyüklük uykusunda çok güzel rüyalar görmeye devam ediyoruz.

Bu arada USA, Batı liderliğini yeniden pekiştirmek amacıyla, korkulan Türkiye’yi, daha önceden sinsice hazırladığı işgal planı çerçevesinde kilit noktalarımıza oturttuğu elemanlarıyla yavaş yavaş kıvama getirerek büyük şovu için sonuçta, ülkemize nihai darbeyi vurmaya hazırlanıyor. Düşüncesi, ne hikmetse son günlerde ön planda sunularak böyle bir algı yaratılmaya çalışılıyor.

Ne var ki bu bir uçuk senaryodur aslında. USA bunu, nüfusunun yüzde 66 sının Türkçe konuştuğu bir Dünyada olsa olsa ancak hayal edebilir. Çünkü Türkiye gibi 82 milyonluk Asya/Avrasya tabanlı bir Dünya Devletinin, manevra nitelikli oldubitti işgali, Amerikan menşeli uçuk Savaş filmlerinde bile yer alamaz. Çünkü bu ancak güldürü filmine veya sonu bütün iştirakçiler için acıklı bitecek, yeni bir devler savaşı trajedisine dönüşebilir neticede.

Oysa böylesi bir abartı, aslında açık ara yine kazanması gereken bir İmamoğlu, şayet yine asosyal bir keten pereye getirilipte seçimi kaybederse, endişeli ve de sindirilmiş muhalefetin fazla ses çıkarmaması amacını taşıyan yeni bir taktik olduğunu da akla getiriyor.

Biz nasıl olsa yeni bir Belediye seçimi arifesinde ‘illaki çok güzel şeyler(!)’ yapmayı umut etmekle uğraşıyoruz. Elbet birileri için çok güzel şeylerin olacağı kesindir. Lakin içimizdeki ve dışımızdaki ÖTEKİLER hiç de bizimle aynı görüşte değiller. İşte bunu da unutmamak lazımdır. Aman dikkat edelim de bu ‘çok güzel şeyler’ yeni bir Taksim Parkı dalametresine dönüşmesin…

Oysa bu tarz yorumların dilaltı edilip, derin bir uykuda olan İnkılap okunun, cilalanıp, parlatılarak yeniden aktif yaşama dönüştürülmesi gerekti. Yani bütün güzel şeylerin en tepe noktasında bunun olması elzemdi. Türk Milleti İnkılap rüzgârıyla yelkenlerini şişirerek önce yarım kalan Cumhuriyet Devrimini noktalamalıydı. Bundan daha güzel ve çok daha muhteşem bir şey olabilir miydi acaba Türk Ulusu için. İşte USA ve yardakçıların bir takım hayalleri varsa, bu da bizim en güzel hayalimiz olmalıydı hiç olmazsa.

Son 17 yılda sağı solu budanan Anayasamız, yeni bir milli heyecan, şevk ve dinamizmle, 1924 Anayasası kıvamında lakin güncel tamamlamamalarıyla revize edilip milli bekanın emrine tahsis edilmelidir. Çünkü İnkılap ruhu olmazsa hiçbir Devrim de olamaz. Ya da mevcut devrim 1938 den sonra olduğu gibi uykuya dalar. Cumhuriyet Devriminin yarıda kalmasının tek nedeni, İnkılap ruhunun, Atatürk’le birlikte aramızdan ayrılmasıydı.

Daha da hazini, bir başka ifadeyle, bu da mı başımıza gelecekti cinsindendir. Yoksa ülkemiz, ordusu sinsi bir planla tasfiye edilerek USA ve yardakçılarına silahsız teslim mi edilmektedir. Çünkü karşımızdaki güçlerin bundan başka da bir çare ve kozları yoktur. Yani güçleri tarihte hep olduğu üzere Türk Ulusunun karşısında, ancak entrikaya ve yeni Bizans oyunlarına yeter.

Ki bu esasen geçmiş yüzyılların da Latin geleneğidir. Sonra da bu kafalar yiğitlikten, kahramanlıktan ve insan haklarından dem vurur. Ve bütün ilkeleri kendilerine mal ederler. Ve aynı bağlamda da hep içimizden işbirlikçiler aramışlar, satın almışlar ve onları bize karşı kullanmışlardır.

Aslında hepsini geçiniz! Çünkü biz çok iyi tanırız onları demek yeterlidir. Şimdi ayni bileşkede Erdoğan ve Trump arasında, İslam payandalı, BOP çerçeveli yeni bir ittifak mı oluşturuldu yoksa. Acaba damat efendinin acil Trump ziyareti, bu ittifakın açılış parantezi miydi?

Öyle veya böyle, altında ya da üstünde, neresinden bakılırsa bakılsın Türk Milleti her an patlamaya hazır bir cephaneliktir. Hele de ateşle yanına bile yaklaşmaya hiç gelmez. Onun içinde yılan gibi süzülüyorlar ya içimize. Ki bunun nedeni ise Türk’ün taklidi ve kopyası olmayan özeğinde gizlidir. Aslında tarih okumasını bilenler, bunun böyle olduğunu da çok iyi bilirler. Yani biz bir kere daha hatırlatmış olalım da. Arif olan anlar belki…

Eski tüfeklerinin yeniden AKP koltuklarına davet edilmeleri veya bunlara yeniden ikbal dağıtma ihtiyacı, elbette artık yenir yutulur tarafı kalmayan AKP imajının yarattığı kaybın asgariye indirilmesi içindir. O zaman bu eski tüfeklere, Partileriyle istedikleri şartlarda yeni antlaşmalar yapmalarının da önü açılmış oluyor demektir. Ki bu da tükürdüğünü yalayan AKP’nin son aptallığı, daha doğrusu da tükenmişlik çaresizliğidir.

Diğer bir şık da hesap günü geldiğinde Erdoğan’ın, tek sorumlu olmamak üzere eski günahkâr yoldaşlarını tekrar yanına toplayarak, sorumluluğu paylaşmak nedenli ve onları yeniden aktive ederek dikkatleri dağıtıp, yasal paradigmanın sadece kendi üstüne odaklanmasını önleme planımıdır acaba? O zaman da bu zevatın, tufaya gelmemek, açık vermemek üzere çok dikkatli olmaları gerekecektir, kendi hesaplarına.

O halde hepsine birden söylemek gerekirse: Efendiler! Şayet iddia ettiğiniz gibi akil olsaydınız, Binali’nin sadece menfaat yandaşlarına, İmamoğlu’nun ise gerçek ve mağdur vatandaşların tümüne, yani ağırlıklı ekseriyete hitap ettiğini de anlardınız.

Dolayısıyla da ikilinin arasındaki fark, geceyle gündüz farkıdır. Binali’nin işi artık Allaha kaldığı için şimdilerde mehdilerle filan yanyana pozlar veriyor. Bunların da bilincinde olduğunuz düşünülerek, seçim günü bütün asosyal kozlarınızı kullanacağınız da hesaplanıyor aslında. Bakalım göreceğiz.

Ayrıca günahsız ve hakları da tarafınızdan gasp edilmiş bir adama, hiç utanıp, sıkılmadan yaptığınız karalama ve iftira operasyonlarınızla, hasmınızın oy potansiyelini kendi aleyhinize ne kadar arttırdığınız acaba o akil kafalarınızca da kabul gördü mü veya görebilir mi?

Velhasıl bütün bilinmeyenler hakkında sorduğumuz sorular, aslında aklımızın da varlık nedenidir. O halde ortak varlığımız için yapabileceğimiz en akılcı şey, açken önümüze konan ve menşeini bilmediğimiz bir lokmayı bile yutmadan önce, sorgulamaya devam etmek değil midir?

Bazı kamu Bankalarının yönetim kurullarına atanan eski AKP tüfeklerine bakıldığında; okumadığı veya usulen okuyup da anlamadığı Bankalar mevzuatlı belgelere sadece imza etmek üzere o ballı pozisyonlara atandıkları anlaşılıyor. Öyle ya sonuçta ballı maaşların da bir karşılığı olacaktır hiç şüphesiz. Bütün bu atamalar, AKP iktidarının, hep kontrolü elinde tutmak amacıyla neden kilit pozisyonlara kalifiye olmayan ve sorumluluk taşıyamayacak elemanlar atadığının da şaşmaz bir göstergesidir.

Her şeylere rağmen en samimi dileklerimle, Bayramınızı gönlünüzce ve en güzel şeylerle dolu dolu yaşamanızı diliyorum, sevgili dostlarım ve okurlarım.

Serendip Altındal