GÖÇMEN DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ : Suriyeliler Konusunda Yapılan İftiralara Cevap


Prof. Dr. Ümit Özdağ : Suriyeliler Konusunda Yapılan İftiralara Cevap

08 Temmuz 2019

2011’de Suriye’de başlayan ve AKP Hükümetleri tarafından Beşar Esad rejimini devirerek Müslüman Kardeşleri iktidara getirmek için kışkırtılan Suriye iç savaşından Suriye’den sonra en zararlı çıkan ülke Türkiye olmuştur.

Esasen Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bünyesinde Polonya Dışişleri Bakanlığı’ndan daha az Arapça bilen diplomat olduğu gözönünde tutulur ise AKP’nin Suriye’de örtülü operasyon ile iktidar devirmesinin mümkün olmadığı da görülürdü. Zaten MİT 3 rapor vererek Suriye rejimini devirmenin mümkün olmadığını belirtmişti.

Erdoğan’ın Beşar Esad’ı devirme sevdasının Türkiye’ye ağır zarar veren sonuçlarını dört temel başlık altında toplamak mümkündür.

Bunlardan ilki,

1) Suriye’nin kuzeyinde gelecek on yıllarda Türkiye için en büyük tehdidi oluşturacak olan bir PKK’istanın kurulma süreci başlamıştır. Üstelik Saray rejimi “Bugün yarın tepenize iniyoruz” diye epeyce bir esip gürlemeden sonra ABD ile PKK-YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde hakim olması konusunda anlaşmıştır. Bu anlaşmanın yapıldığını,

a) Teröristbaşı Öcalan’ın son mektubu,

b) ABD’nin Suriye özel temsilcisi Jeffrey’in açıklaması,

c) Başkan Trump’ın Erdoğan’a söyleyerek, PKK’ya karşı askeri harekatı durdurdum şeklindeki açıklaması ayrı ayrı göstermektedir. Öte yandan bu sonbahardan itibaren yeni bir terörle müzakere sürecinin başlayacağı anlaşılmaktadır. “Bir gece ansızın gelebilirim” şarkısının yerini “Bir başka bahara kaldı mutluluğum” mısraları almıştır.

İkinci zarara gelince;

2) Erdoğan’ın Esad’ı devirme politikası ülkemize kayıtlı-kayıtsız olmak üzere toplam 5.3 milyon Suriyelinin dolmasına neden olmuştur. Şimdi Türk Milleti uyutularak, alıştırılarak Suriyelilere vatandaşlık verilmesi politikası izlenmektedir. 2040 yılında Suriyeli sayısı 10 milyona yükselecektir. Türkiye’nin birçok kenti Arap kenti haline dönüşecektir. Ülkemizin milli kimliğini muhafaza etmek mümkün olmaktan çıkacaktır.

Üçüncü ağır zarar ise;

3) Erdoğan’ın Esad’ı devirme politikasının bedelini Türk Milletinin 40 milyar Dolar borçlanarak ödenmesinden kaynaklanmaktadır. Suriyeliler için harcanan 40 milyar Dolar bugün yaşanan ekonomik krizin önemli nedenlerinden birisidir. Türkiye gibi 450 milyar Dolar dış borcu olan, Dolar için %7.5, Avro için %5.25 faiz ödeyen bir ülkenin Saray’ının Türk Milletinin sırtından bonkörlük yapmaya, halk soğan kuyruğunda bekler, gençler işsizlikten intihar ederken Suriyelileri yedirip içirme hakkı yoktur.

Ve dördüncü büyük zarar,

4) Erdoğan’ın Esad’ı devirme tutkusu Türkiye’yi ABD ile Rusya arasına sıkıştırmış ve Türk dış politikasının manevra alanını ortadan kaldırmıştır.

Türk halkının İYİ Parti’ye, Ak Parti’ye, CHP’ye, MHP’ye, HDP’ye, Saaadet Partisi’ne oy veren yüzde 90’ından fazlası Türkiye’nin başına ağır belalar açan bu Esad’ı devirme politikasının sona ermesini ve Suriyeli sığınmacıların evlerine dönmelerini istemektedir.

Peki, kimler Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını isteyenlerin başına Suriye’den Arapları kovan, aç kalmaları için evlerini ve tarlalarını yakıp yanan tarlaların kenarında halay çeken PKK YPG çeteleri ve onun Türkiye’deki uzantısı HDP adlı partimsi amorf yapı gelmektedir. PKK-YPG adlı etnik temizlikçi, emperyalizmin uşağı narkotik çete ve Türkiye’deki sahte siyasal uzantısı, Suriyelilerin evlerine dönmelerinin Kuzey Suriye’de kurulmak istenen terör devletinin engelleyeceğini bilmektedir.

Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını selefi cihatçı denilen IŞİD, Nusra ve benzeri adlarda örgütlenen kozmopolit, İslam ve İslam medeniyeti düşmanı, emperyalizmin beşinci kolu olan çeteler istemektedir. Çünkü bu çeteler gelecekteki terör alanı olarak Türkiye’yi hedeflemektedirler. Suriyelilere içlerinde büyüyecekleri koza olarak bakmaktadırlar. Bu küçük grubun AKP üzerinde büyük ve etkili şekilde baskı yaptığı görülmektedir.

Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verilmesinin propagandasını yapan üçüncü grup ise tanıdık bir güruhtur. Bu güruh, 2002’de “Kıbrıs’ın jeopolitik önemi yok, verelim gitsin” çığlıkları atanlardır. Bu güruh, 2007-2014 arasında “Kahrolsun Ergenekon, yaşasın cemaat” diye salya sümük Türk Ordusuna saldıranlardan oluşur. Bu güruh, 2009-2015 arasında “Öcalan güzellemesi yapan, Türk bayrağının isminin değiştirilmesi gerektiğini” söyleyenlerden oluşur.

Suriyeli sığınmacılara Türkiye’de kalsın diye çırpınan dördüncü grup ise FETÖ’cülerdir. Türkiye’nin karışması için her fırsatı sonuna kadar istismar eden bu çete şimdi Suriyelilerin kalmasının propagandasını yapmaktadır.

Şimdi bu güruhlar kumbaralarına yeni jeton atıldığı için koro halinde Suriyelilerin vatanlarına dönmelerini isteyen ve bunu ifade edenleri “ırkçı” olmakla ve halkı Suriyelilere karşı kışkırtmakla suçlamaktadırlar.

Bu dört grubun dışında başkaları da Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Kimdir bunlar? ABD, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Avrupa Birliği, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

İsrail, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Arap ülkeleri olan Lübnan ve Ürdün Suriyelileri entegre etmeyi reddedip geri yollarken, Türkiye’den imkansız olan istenmekte ve Suriyelileri entegre edin denmektedir. Çok entegre etmek istiyorsanız alın siz entegre edin.

Suriyelilerin Suriye’ye vatanlarına, doğdukları topraklara dönmesini isteyen bütün partilerden yurttaşlar, Suriyeli sığınmacıların ve Suriye’nin gerçek dostlarıdır. Çünkü bizler, bu noktada bütün Türk Milletinin iradesini temsil ediyoruz. Nereden mi belli? Gelin referandum yapalım. Biz biçare Suriyeli sığınmacılara değil, amacı önce Suriye’yi sonra bir iç savaşa sürükleyerek Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen emperyalist bir projeye karşı çıkıyoruz. Biz Saray’ın Türk halkını uyutarak Suriyelilere vatandaşlık vermesini reddediyor, Suriyeli sığınmacıların yurtlarına dönüşlerinin sağlanması için gereken politikaların uygulanması gerektiğini savunuyoruz. Bu konuyu ben Ümit Özdağ olarak kişisel olarak gündemde tuttum ve tutmaya devam edeceğim.

Saray rejimi Suriyeli sığınmacılar konusunun kamuoyunda tartışılmaması için elinden geleni yaptı. Suriyeli sığınmacılar konusu basında sansür edildi. Ancak ben Türkiye’nin 1 numaralı milli güvenlik sorunu olarak gördüğüm bu konuyu gündemde tutmak için yoğun bir çaba sarfettim. Kitap yazılmasını teşvik ettim ve yazdırdım. Çalıştaylarve paneller düzenledim. Konuyu değişik açılardan inceleyen raporlar yayınlattım. Mektuplar yazdım. Konferanslar verdim. İnternet siteleri kurdum. Sanal medyayı kullandım. Bütün sansüre rağmen konunun tartışılmasını sağladım. Bugün bütün Türkiye bu konuyu tartışıyor. 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri gösterdi ki, AK Parti’nin seçimleri kaybetmesinde ekonomik krizin yanında Suriyeli sığınmacılar politikası önemli rol oynadı.

Son 10 gündür içlerinde AK Parti milletvekillerinin de olduğu malum Annan Planı, FETÖ, PKK dostu bir güruh bana karşı “halkı Suriyeli sığınmacılara karşı tahrik ettiğim iddiası” ile hedef göstererek sanal alemdebir saldırı başlattılar.

Öte yandan bazı illerimizde polis Suriyeli sığınmacılar tarafından işlenen suçlara karşı sanal alemde demokratik tepki gösteren yurttaşların evlerini basıp bu insanları gözaltına alıyor.

Bana yönelik hedef gösteren saldırılar ve demokratik tepki gösteren yurttaşlara yönelik polis operasyonlarının arkasından Suriyelilere yönelik bir provokasyon gelecek. Kontrollü olaylar çıkarılacak ve sonra suç bizlerin üzerine bırakılmaya çalışılacak. Arkasından baskı operasyonları ile Suriyeli sığınmacılar konusunda demokratik muhalefet susturulmaya çalışılacak. Şimdiden açıkça uyarıyorum. Bu tür psikolojik operasyonlara hiç girişmeyin.

Bu vesile ile başta gençler olmak üzere Suriyeli sığınmacılar arasında suç işleyenlere tepki gösteren bütün yurttaşlarımıza sesleniyorum. Asla Suriyelilere karşı şiddet kullanmayın. Devlet güçlerini göreve çağırın. Polis, jandarma ve yargı bırakın görevini yapsın. Siz, Suriyeli sığınmacılar meselesini Türkiye’nin başına saran AK Parti’nin politik kadrolarına, demokratik tepkinizi iletin. AKPartili milletvekillerine tepkinizi gösterin. AKPartili belediye başkanlarına şikayetlerinizi iletin. AKP il ve ilçe teşkilatlarına gidip şikayetlerinizi anlatın. Şiddetten kesinlikle uzak durun.

Bölücüsü, emperyalizmin taşeronu, strateji ve jeopolitik cahili güruh ve hangi sınıftan olursa olsun bana yapılan hiçbir saldırı beni Türk Milletinin hukukunu, Anadolu’daki egemenliğini, refah ve güvenliğini koruma ve savunma konusundaki kararlılığımdan asla vazgeçiremeyecektir. Suriyelilere Türkiye’de vatandaşlık değil, Suriye’de vatan verme mücadelesini sonuna kadar sürdüreceğime tekrar söz veriyorum.

GÖÇMEN DOSYASI /// Prof. Dr. Esergül Balcı : Suriyelilerin İşyerlerindeki Arapça Tabelalar Sorunu


Prof. Dr. Esergül Balcı : Suriyelilerin İşyerlerindeki Arapça Tabelalar Sorunu

26 Haziran 2020

Milli kimliğin önemli unsurlarında biri dildir. Birbirleriyle anlaşabilen yani konuşabilen insanlar, bir arada yaşayabilirler. Bir arada yaşayabilmenin ve anlaşabilmenin yolu ise aynı dili konuşabilmektir.

Bir ülkenin kimliğini ve birliğini yok etmek istiyorsanız önce dilinden başlayacaksınız ki, yurttaşlar birbirleriyle iletişim kuramasınlar, birbirlerini anlayamasınlar, anlaşamasınlar, duygu ve düşüncelerini aktarıp paylaşamasınlar. Ülkemizde de şu anda farkında olarak veya olmayarak, yapılan ne yazık ki bu. Örneğin Corona günlerinde “salgın” demek yerine “pandemi” sözcüğünün dilimize yerleştirilmesi gibi. Bunun adı evrensellik oluyor ama özünde kültür emperyalizmi, güçlü ekonomi ve kültürlerin zayıfları etkisi altına alması, hatta giderek yok etmesi.

Böyle bir savaş sonucu, acıma duygularıyla ülkemize aldığımız Suriyeliler dil ve kültürleri ile neredeyse bizi istila ettiler. Onlar açılan Türkçe kurslarına rağmen, Türkçe öğrenmedikleri gibi, açtıkları iş yerlerine Arapça isimler koyup, kendi dillerinde konuşmayı tercih etmektedirler. Suriyeliler kendi dillerine yönelik bu hassasiyeti gösterirken Devlet olarak Türkçe’nin kullanımı ile ilgili biz ne yapıyoruz? Sorulması gereken asıl soru bu sanırım. Çünkü işyeri açma iznini resmi makamlardan alıyorlar. İzin verilmese ya da Türkçe isim şartı konsa elbette açamazlar. Kaldı ki aynı durum,diğer yabancıların ve Türk vatandaşlarının açtığı işyerleri için de söz konusu. Pek çok iş yerinin adı İngilizce. Belli tanınmış yurt dışı markaların uzantısı olan mağazalar değil bunlar üstelik.

Rusya Federasyonu’nda (Moskova) bulunduğum 1996-1998 yıllarında dikkatimi çeken en önemli konu, Rusların dillerini korumak için çıkardıkları yasa idi. Yasaya göre, açılan mağazaların ve iş yerlerinin hem adı hem de tabelaları Rusça olacaktı ve aksi halde ruhsat verilmeyecekti. Ülke yeniden yapılanma sürecinde, kendisini kapitalizmin kültür emperyalizmine karşı bu şekilde korumaya almış, buna dilinden başlamış, adeta bir kalkan oluşturmuştu. Aynı Türkiye’nin kuruluş yıllarında olduğu gibi.

Ülkemizde de kuruluş yıllarında, Türkçenin kullanılmasına önem verilmiş, bunun için; 1926 yılında çıkarılan “İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun” doğrultusunda, “Türk tabiiyetindeki her nevi şirket ve müesseseler, Türkiye dâhilindeki her nevi muamele, mukavele, muhabere, hesap ve defterlerini Türkçe tutmağa mecburdurlar” (md.1), denmiştir. Yine 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” uyarınca şirket ve tüm özel kuruluşların Türk harflerini kullanmaları, Türk Ticaret Kanunu (md.66/1) ve Vergi Usul Kanununa göre, (md.215/1) defterlerin Türkçe tutulması, zorunlu kılınmıştır. Ancak bu yasalarda tabelalarla ilgili kesin bir madde bulunmayıp, şirketlerin yazışmaları ile ilgilidir. Buna karşın, tabelalarla ilgili olarak Türk Standartları Enstitüsünün 2017 tarihli genelgesinin 4.1.1. maddesinde “tabelalar imla ve dil yönünden kusursuz, uygun punto kullanılarak yazılmalı, yazımlarında Türkçe kelimeler kullanılmalı, istenilmesi halinde yabancı dilde ifadeler parantez içinde Türkçe metnin altında küçük puntolarla yazılmış olmalıdır.” denmektedir. Burada da başka bir dilin kullanılmasına ilişkin kesin bir sınırlama bulunmamaktadır. Bu konuda 5216 sayılı yasa reklam, tabela, ilan konularında belediyeleri yetkili kılmıştır. Tabiidir ki, her ülkenin kendi milli dilini ülkesinde hakim kılmak üzere mevzuat düzenlemeleri yapması ve aykırı davranışlar için çeşitli yaptırımlar öngörmesi doğaldır.

Türkiye’de yaşayan diğer vatandaşlar gibi Geçici Koruma faydalanıcısı Suriyeliler de ilgili kurumlara bizzat başvurmak ve kayıt olmak suretiyle kendi işyerlerini açabilirler. Başvuranlar için yeni açılan işyerlerine yönelik olarak,Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından girişimcilik eğitimi, desteği gibi birtakım katkılar sağlanmaktadır. BMMYK ve Türkiye’deki diğer (Uluslararası) Sivil Toplum Kuruluşları (STK), girişimcilik desteklerinden faydalanmak isteyen Suriyelilere doğrudan ilgili kurumlara başvurmaları halinde,hibe desteği sağlamaktadır.Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti tarafından girişimcilere yönelik teşvik programları yürütülmektedir.

Suriyeli sığınmacılar, sayısal bakımdan çok kalabalık bir grup oluşturmaları nedeniyle, çeşitli ticari aktivitelerde bulunmakta, işyerlerine müşteri potansiyelini artırma ve kendi memleketlileri ile dayanışma adına veya kolay iletişim kurabilmek amacıyla, kendi dillerindeki isimleri tercih etmektedirler. Suriyelilerin bazı illerimizde çok yoğun şekilde hatta bazı yerlerde yaşayan nüfusun önemli bir oranını teşkil etmesi açısından Arapça tabelaların çok fazla olduğu gözlenmektedir.

Söz konusu yardımlar yapılarak iş yeri açmaları sağlanan Suriyeli sığınmacılar, Türkiye’deki yasaları hiçe sayarak, işyerlerine Arapça isim vermekte ve Arap alfabesini kullanmaktadırlar. Son yıllarda sığınmacıların yoğun olduğu İstanbul Fatih’te, Suriyelilerin lokanta açması ve yeni lokantalarda Latin alfabesi dışında yazılar yazılması üzerine, Fatih Belediyesi Bölge Koruma Kurulu’nun kararına istinaden “Yeni tabela standardı” uygulaması başlatarak, tabelalarda sadece Latin alfabesine izin verilmiştir.Belediyenin tebligatı doğrultusunda, bazı Suriyeli lokantalar, Arap alfabesiyle yazılan yazıları kaldırmış, yerine Latin alfabesini kullanmıştır.

Bir başka Suriyeli işadamı ilk işyerini açtığında,lokantasının logosu ve ismi için Türk Patenti Enstitüsü’ne başvurarak markasını tescil ettirmiş, ardından başka şubeler açmış, lokantasının tabelalarını Türkçe ve Arapça olarak yazdırmıştır. Belediyenin tebligatı üzerine tabelasındaki Arapça yazıyı kaldırmak istemeyen bu Suriyeli iş adamı hukuk mücadelesi başlatmıştır. Aynı işadamı, yürütmeyi durdurma ve işlemin iptali içinaçtığıdava dilekçesinde,dünyanın çeşitli ülkelerindeki ve Suudi Arabistan ile Almanya’daki Türk lokantalarında bulunan Türkçe tabelaları örnek göstermiştir. Dilekçede ayrıca tabelaların değiştirilmesinin, esnafa ciddi bir külfet getireceğine de yer verilmiştir.Burada küreselleşmenin ülkeleri her açıdan nasıl kuşattığını gözlerden kaçırmamak yerinde olacaktır.

Dava dosyasını inceleyen mahkeme, aldığı ara kararla Suriyeli işadamının yürütmeyi durdurma talebini reddetmiştir. Uygulamanın iptali ile ilgili olarak açılan davanın devam ettiğini söyleyen Suriyeli işadamı “Markamızı ve logomuzu tescil ettirdik. Şu anda Türkiye’de 9 şubemiz var. Lokantaya Arapça tabela asan ilk şirket olduk. O zaman kimse bize bir şey demedi” demiştir. Böylece Türk Patenti Enstitüsü’nün verdiği izni kendisine dayanak yapmıştır. Bu da ülkemizde kurumlar arasında oluşan iletişimsizliği, eşgüdümsüzlüğü, birbirinden kopukluğu ve çarpıklığı gösteren bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.Tabelasının üzerindeki Arapça yazıyı kaldırdığı takdirde müşteri kaybedeceğini söyleyen işadamı, tabelaları değiştiren Suriyeli lokantaların,Arapların çoğu Türkçe bilmediği için ciddi oranda (%70) müşteri kaybettiklerini belirterek, bu yüzden dava açtığını açıklamıştır. Ülke ve millet olarak biz onlar için milyarlarca dolar harcayıp ekonomimizi zayıflatırken, onlar kendilerine kucak açan ülkenin yasalarına uymayıp, kurallarını çiğnemekte, ekonomik çıkarlarını gözetmenin ötesinde, bir de kendi yaşam tarzlarını dayatmaktadırlar.

İzmir’de de Suriyelilerin yoğun olduğu bölgelerdeki işyerlerinin Türkçe olan tabelalarının yerini, Arapçaları almıştır. Basmane, Fevzipaşa Bulvarı, Anafartalar Caddesindeki lokanta, berber, tatlıcı, dönerci dükkanları ile tekstil mağazalarındaki tabela ve vitrinlerde,“Arapça tabelalar” dikkati çekmektedir. Ekonomik durumu iyi olan Suriyeliler bu semtlerde işyeri açıp, üzerindeki Türkçe tabelaları çıkartıp, Arapçalarını asmakta ve var olanı değiştirerek, kendi kültürlerini hakim kılmaya çalışmaktadırlar. Çevredeki birçok işyerinden Arapça müzik yükselmekte, böylece İzmir halkıbir zamanlar kentteki dükkanlara İngilizce isimler konulmasından memnun olmayıp bundan yakınırken,şimdi artık Suriyeli gerçeğine yavaş yavaş alıştırılmakta ve kabullenmeleri sağlanmaktadır. Böylece İzmirliler İngilizceden sonra, Arapçayateslim edilmektedir.

Adana Büyükşehir Belediyesi de aynı durumla karşı karşıyadır. Belediye, şehrin çeşitli noktalarında görüntü kirliliği oluşturan ve Türkçe’nin korunması çalışmalarına zarar veren tabela,led ışık ve posterleri ve Suriyeli sığınmacıların açtığı işyerlerinde kullanılan Arapça tabelaları kaldırmıştır.

Üç büyük şehrimizde yaşanan örneklerde görüldüğü gibi, Suriyeli sığınmacılar acıma duygularımızla ülkemize kabul ettiğimiz garip, mağdur insanlar olmaktan çıkıp, kendi çıkarları ve gelecekleri için Türkiye Cumhuriyeti’nin yasa ve kurallarına aykırı davranmanın ötesinde, dava yoluna giderek mahkemelerimizi de meşgul etmektedirler. Yasalarımızda küçük birtakım değişiklikler olsa da, Türk Dilini koruyan yasalar hala yürürlüktedir. Ancak asıl sorun ülkemizdeki pek çok konuda olduğu gibi, çoğunlukla uygulamadadır.Nitekim Suriyeli davacı işadamı,“lokanta açan ilk şirket olarak Arapça isme dört yıl önce kimse bir şey demedi” diyor. Geldikleri ülkenin kurallarına uyup dilini ve kültürünü öğrenmek yerine, kendilerini peygamber soyundan gelen kişiler olarak görmekte, buna din etkisi de girince ülkemizi tam tersine onlar dönüştürme, giderek Araplaştırma yoluna girmektedirler. Nitekim Hatay’daki bir Suriyeli sığınmacı “buralar bizim” diyebilmiştir. Bunda Suriye Devletinin okullarındaki ders kitaplarında Hatay’ın Suriye sınırlarında gösterilmesi göz ardı edilemez. Tabii burada iktidarın birtakım sorunları görmezden gelmesi, küreselleşme kapsamında her türlü etkiye açık hale getirmesi, hatta çanak tutması Suriyelileri rahat davranmaya yöneltmekte ve cesaretlendirmektedir.

Türkiye’de özellikle iş yeri isimlerinde yabancı kelimelerin kullanılması, vatandaşlarda Türkçe hassasiyetinin azalması, insanlarımızın anadilini kullanması ve dilin gelişimi açısından sorun oluşturabilir. Sürekli olarak olumsuz bir durum ile karşılaşıldığında, o duruma alışılıp giderek normal karşılanması gibi, yaşam alanlarında başka bir dildeki kelimelerle sıkça karşılaşma da normalleşmeye yol açar. Bu da Türkçe’nin kullanımı ve Türkçe hassasiyetinin vatandaşlarda özellikle de çocuklardaki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir.Bu nedenle farklı dillerde tabela kullanımına izin verilmemesi ve Türkçe’nin kullanımına özen gösterilmesi yerinde olacaktır.

Tüm bu nedenlerle,Türk Dilinin korunması için “Millî bir dil politikası” oluşturulması artık gerekliliğin ötesinde zorunluluk haline gelmiştir. Ülkemizde gerekli yasal düzenleme ve buna ilişkin önlemlerin alınmasının yanında, yeniden millî bir dil politikası geliştirilmelidir. Fakat bu yapılırken dilin politika aracı olarak kullanılmamasına özen gösterilmelidir. Bu amaçla, dil konusunda sorumlu olan kurumlar,çok başlılıktan uzaklaşmak için bir araya getirilerek, koordine edilmeli ve yeni yapılanma ile ciddi, işlevsel çalışma yoluna gidilmelidir. Bu konuda Devlet Kurumlarının eşgüdüm içinde hareket ederek ortak uygulama geliştirmeleri ve Türkçe’yi koruyabilmek için gerekli önlemleri almaları önem taşımaktadır. Aksi halde milli birliğimizin en önemli faktörü olan dilimiz, bir yandan İngilizce, bir yandan Arapça, diğer yandan da sosyal medya dili ve bu dildeki emojiler yoluyla tüketilip gidecek ve birbirimizi anlayamaz hale geleceğiz. Ne yazık ki,bunun ipuçlarını görmeye ve yaşamaya başladık bile.

GÖÇMEN DOSYASI /// Prof. Dr. Atilla Bitigen : Suriyeli Sığınmacılar ve Türk Sağlık Sistemi




Prof. Dr. Atilla Bitigen : Suriyeli Sığınmacılar ve Türk Sağlık Sistemi

27 Haziran 2020

Göç olgusu tarihin eski döneminden bugüne büyük açlık, savaş, kıtlık sebebi ile kitlesel nüfus hareketleri ile olmuştur. Göç eğer kontrolsüz olursa büyük imparatorlukları, medeniyetleri yıkan, devletleri çökerten bir afete sebep de olabilmektedir.

Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında diğer nedenlerle birlikte Kavimler Göçü’nün de büyük etkisi olmuştur(1). Bu yüzyılda açlık, kıtlık, büyük işgaller ve savaşlar yaşayan toplumlardan kaçış kitlesel göçün en önemli sebebidir. Diğer sebebi iklim değişikliği ile toprak azalması, temiz su kaynaklarında azalma ve nüfusu besleyemiyor olmasıdır. Afganistan savaşının en ağır bedelini Pakistan ödemiştir. Pakistan şimdi iç savaşın eşiğine kadar giden sürekli bir terörist başkaldırı ile uğraşmaktadır. Böyle giderse Türkiye’nin de Suriye’den gelen sığınmacılar nedeniyle aynı sorunla karşılaşması muhtemeldir. Bu arada cihatçılar batıya saldırılar düzenleyebilecekleri yeni bir terör üssü bulmuş oldu. Bunların hepsi Suriye savaşı başlarken öngörülebilirdi; hatta Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bu uyarıyı yapmıştı. Pakistan’ın yaşadığı tecrübeyi hatırlatan İngiliz The Telegraph gazetesi yazarı Peter Oborne, ülkemizi uyarmıştı.

Göçler toplumsal sorunlar, ekonomik sorunlar yanında toplum sağlığını da olumsuz yönde etkilemektedir. Eski çağlarda ticaret yapan, çok gezen tacirler yolu ile kültürel etkileşim sonucunda düşünce, fikirler ve dinler yayıldığı gibi mikroplar da yayılmaktadır. Örneğin Avrupa’yı kasıp kavuran büyük veba salgının sebebi Ukrayna’da ticaret yapan Cenevizli tacirler tarafından Avrupa’ya taşındığı gerçeğidir. 1347-51 arasında Avrupa’da 25 milyon kişinin ölmesine yol açan salgın… Çin ve Orta Asya’da başlayan veba, Kırım’daki bir Ceneviz ticaret merkezini kuşatan Kıpçak ordusunun, vebalı cesetleri mancınıkla kentin içine atmasıyla Avrupa’ya taşındı. Bu salgın hem ekonomik hem de psikolojik bir çöküşe sebep olmuştur. Hastalığın en çok Batı’da ilerlemesinin sebebi ise hem kıtlık döneminden çıkılmış olması hem de o dönemde batıdaki insanların çok fazla yıkanmıyor olmasıdır. Sokakların insan pisliği ve çöplerle dolu oluşu hastalığın bölgede yayılmasını kolaylaştırmıştır(2).

İşgal ile gelen işgalciler Amerika kıta’sını işgal ettiklerinde savaş gücü organizasyon gücü yanında daha önce karşılaşmadıkları yeni mikroplardan dolayı kitlesel ölümler yaşamış ve eski medeniyetleri tarihten silmiştir. Avrupalılar Aztek, Maya ve İnka medeniyetlerini sadece silah değil, taşıdıkları mikroplarla da yok etmişlerdir. 1521’de Aztek İmparatorluğu’nun başkenti Tenochtitlan’ı işgal eden İspanyollar’ın şeytanca bir planı vardı; Avrupa’dan getirdikleri mikrop: Tifüs, grip, kızamık ve çiçek…

Daha önce böyle bir "mikropla" karşılaşmamış olan Aztek, Maya ve İnka Medeniyetleri bu hastalıklara karşı hiçbir tedavi yöntemini bilmiyorlardı. Grip hastalığının yanı sıra kabakulak ve çiçek salgınlarını da beraberinde bu topraklara taşıyan Avrupalılar, söz konusu medeniyetleri soykırıma uğrattı. Onlara, çiçek salgınından muzdarip hastaların yatmakta olduğu bir hastaneden yastık, çarşaf, battaniye ve kıyafet hediye ettiler. Dostlarından hediye aldığını düşünen yerliler hiç tereddüt etmeden hediyelerini kullanmaya başladılar.

Önce bebekler sonra çocuklar ve yetişkinler…

Mikropların öldüremediği yerlileri ise kılıç ve silahla katlettiler.

Bu tarihte salgın hastalıkların birer “biyolojik silah” olarak kullanılmasının örneklerinden sadece biriydi.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)’ne göre Türkiye’ye yapılan dış göçler en çok Suriye, Afganistan ve Irak’tan olmaktadır(3). Suriye’de 2010 yılından beri yaşanan savaş, milyonlarca insanı etkileyerek ciddi bir nüfus hareketine neden olmuştur. Savaştan kaçanların önemli bir kısmı ülkemize sığınmışlardır(4). Türkiye’deki Suriyeliler 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu 91. Maddesine göre geçici koruma statüsü altında bulunurlar yani iltica başvurusu bulunmayan misafir statüsündeki zorunlu göç mağdurlarıdır. T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne göre 2017 yılı Ekim ayı itibariyle 3,22 milyon Suriyeli, geçici koruma kapsamında ülkemizde bulunmaktadır. Bu sayı Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 4’ünü oluşturmaktadır. Kayıtsız olan ve Türkiye üzerinden başka ülkelere gidenlerle birlikte yaklaşık 4,5 milyon Suriyeli olduğu resmi rakamlarca tahmin edilmektedir(3). Suriye harici ülkelerden gelen mülteci ve sığınmacıların sayısı ise 30 Haziran 2017 itibariyle 315,643’tür(5).

Suriyeliler ilk başta sadece sınır illerinde kamplarda yaşamakta iken savaş süresi uzadıkça ve gelen Suriyeli sayısı arttıkça kamplardan çıkarak diğer illere de giderek kendi imkânlarıyla buldukları yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Suriyeli sığınmacıların yaklaşık 230 bini kamplarda, geri kalan büyük kısmı kamp dışında yaşamaktadır. Suriyeli sayısı 2019’un ilk 11 ayı içerisinde 81 bin 226 kişi azaldı. Suriyelilerin yalnızca %1,69’u kamplarda yaşıyor.

Şehirlerde Yaşayan Suriyelilerin Sayısı:

21 Kasım 2019 tarihi itibarıyla şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı 3 milyon 624 bin 909 kişi oldu. Şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı geçen aya göre 6 bin 979 kişi arttı. Suriyelilerin %98,31’i şehirlerde yaşıyor.

Ülkemize gelen bu insanlar vize işlemleri yapılarak sağlık raporu ile bulaşıcı hastalığı bulunmadığına ait sağlık rapor ile kontrollü içeri alımı yapılmadı. Örneğin Suudi Arabistan umre veya Hac vazifesi için gideceklere bulaşıcı hastalığı olmadığına ait sağlık raporu istiyor. HbsAg ,. Anti-Hbs ,.Anti-HİV,.Anti HCV

.PA Akciğer Grafisi

Zatüre (Pnomokok), Menenjit (meningokok), Grip(influanza) aşı istiyor.

Bunlardan pozitif olması durumda tedavi olma ve kontrol altında olduğuna dair enfeksiyon uzmanı raporu istiyor.

Fakat biz bunu aynı prosedürle yapmadığımız için sonrasında mikrobik hastalıklarda artış yaşanmıştır. Göç idaresi bulaşıcı hastalığı olanlara tahdit kararı alınmasına sebep olan bulaşıcı hastalığı ile birlikte herhangi bir bulaşıcı hastalık (Hcv- Hbs-Ag, Tüberküloz, Hiv vb.) taşımadığına ilişkin, tam teşekküllü devlet hastanesinden alınan sağlık raporu ile giriş yasağı kararını normalde değerlendiriliyor. Türk ceza kanununda(TCK) 5237 sayılı kanun 54.maddesi d bendi kamu düzenini veya kamu güvenliğini ya da kamu sağlığı açısından ciddi risk oluşturanlar sınır dışı edilir. Fakat bu pratikte suç işleyenlerin sağlık taraması sonucu bulaşıcı hastalığı saptandığında, şüphelenirse asayiş kontrolü sırasında o zaman sağlık kuruluşuna sevk ediliyor. Genelde bulaşıcı hastalığı olup fuhuş suçu veya adli suça karışanlar sınır dışı ediliyor.

Türkiye’ye Giriş Yasağı Türkiye Cumhuriyeti Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından gerekli görülen bazı durumlarda Türkiye’ye giriş yapmak isteyen yabancı ülke vatandaşlarına ve Türkiye’den sınır dışı edilen kişilere Türkiye’ye giriş yasağı uygulanmaktadır. Kamu sağlığı açısından tehdit oluşturma ihtimali açısından ülkeye girmesi tehlikeli bulunan kişiler hakkında ülkeye giriş yasağı kararı verebilir. Girişinin yasaklanması durumu Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ve valiliklerin yetkisinde bulunmaktadır. Ülkeye girişin yasaklanması işlemi bu kurumların kararları doğrultusunda uygulanır. Yasağı en fazla 5 yıl sürelidir. Ancak hakkında ülkeye giriş yasağı kararı bulunan kişi ya da kişiler Türkiye’nin kamu düzeni, kamu sağlığı veya kamu güvenliği açısından ciddi tehdit yaratma potansiyelindeyse, Göç İdareleri Genel Müdürlüğü bu kişiler hakkındaki ülkeye giriş yasağı süresini en fazla 10 yıl daha uzatabilir.

Sığınmacıların nufus özellikleri oldukça önemlidir. Yaş aralığı tablosuna göre 0-18 yaş aralığında 1 milyon 733 bin 34 Suriyeli bulunuyor. 10 yaşın altındaki Suriyeli sayısı ise 1 milyon 72 bin 244 kişi (%29). 0-18 yaş aralığında olan çocuklarla, Suriyeli kadın nüfusunun toplamı ise 2 milyon 594 bin 371. Bu sayı toplam Suriyeli sayısının %70,36’sına denk geliyor. Türkiye’deki Suriyelilerin %47’si 0-18 yaş aralığında.

Suriyeli Genç Nüfus Oranı

Genç nüfus olarak tanımlanan 15-24 yaş aralığında 831 bin 341 kişi bulunuyor. Suriyeli genç nüfusun toplam Suriyeli sayısındaki oranı %22,55. Türkiye’nin genç nüfus oranı ise %15,8. Yaş ortalaması 22,54. Türkiye nüfusunun 2018 verilerine göre yaş ortalaması ise 31,7. Suriyeli Erkeklerin Sayısı Kadınların Sayısından Fazla, 55 üzeri yaş aralıklarında kadınların sayısının erkeklerden fazla olduğu görülüyor.

Suriyeli sığınmacıların yüzde %98,31’i kentlerde yaşamaktadır. Geçici barınma merkezi denilen sınırdaki kamplarda sadece %1,69’ü yaşıyor. Geçici barınma merkezlerinde yaşayan sığınmacıların sayısı ise 87 bin 464. Ülkemize gelen sığınmacıların 79 bin 894 Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığı verilmişti, şimdi ise 110 bine yükselmiş(son 4 ayda 17 bin 720), zamanla artacağı anlaşılıyor.. En fazla sığınmacı İstanbul’da, sonra sırası ile Gaziantep, Hatay, Şanlıurfa ve Mersin olarak tespit edilmiş. En yoğun Kilis’te nüfusun yüzde 82’sini Suriye’den gelen sığınmacılar oluşturuyor.

Kamplarda kalanların durumu genelde kamp dışındakilere göre daha iyi. Kamp dışında yaşayanlar barınma, sağlık hizmetlerine ulaşma, beslenme, hijyen gibi pek çok konuda sıkıntı çekmektedir ve büyük oranda sosyoekonomik düzeyi düşük semtlerde, metruk binalarda, derme çatma çadırlarda yaşamaktadır. Bazı evlerde birkaç aile birlikte yaşamaktadır. Hanelerde yaşayan birey sayısının ortalaması Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) verilerine göre 8,6’dır.

Konutlarda rutubet önemli bir sorundur ve astım, bronşit, alerji, kronik ağrı gibi hastalıklarla ilişkilidir. Kalabalık yaşam hava yolu ile ve temas ile bulaşan iltihap hastalıklarının ortaya çıkması ve yayılması için de bir risk oluşturmaktadır. Kamp dışında yaşayanların beslenme bozuklukları, temiz suya ulaşma problemi ve temizlik malzemelerine ulaşım zorluğu gibi problemleri de kampta yaşayanlara göre fazladır. AFAD kamplarında yaşayan Suriyeli sığınmacıların yüzde 27’si içme suyuna zor ulaştığını fakat sabun, bebek bezi, kadın hijyenik malzemeleri ve diğer malzemelere ulaşmada daha az zorluk çektiklerini belirtmişlerdir. Kamplarda vektörlere karşı ilaçlama ve su klorlaması yeterli düzeyde olmasına rağmen gastroenterit olgularının fazlalığı ve bit gibi paraziter hastalıkların yaygınlığı kişisel hijyen ve gıda hijyeni sorunlarını akla getirmektedir.

Yaşlı ve kadın mültecilerin olması gerekirken, genç ve çocuk mülteci sayısı çok fazla. Çocuk nüfus bulaşıcı hastalıklardan çok fazla etkilenmektedir. Kötü hijyen, yetersiz beslenme ve yoksulluk nedeni ile enfeksiyon hastalıkları artmaktadır.

Suriye savaş öncesi aşılanma oranı sağlık durumu ülkemize yakın iken savaşla hızla bozulmuş. Suriye’de 5 yaşın altında 3,2 milyon çocuk malnütrisyon (besin yetersizliği) riski taşımaktadır ve 8 bin 600’ü akut malnütrisyondan muzdariptir. Nüfusun üçte ikisinin temiz suya erişimi bulunmamaktadır. Savaş öncesinde bulaşıcı hastalıklara yönelik bağışıklıma oranı yüzde 80 eşiğinin üstünde seyretmekteyken savaş ile birlikte bağışıklıma oranı yüzde 45’e düşmüştür. Bu haliyle Suriye, DTP ve kızamık gibi en temel bağışıklama alanlarında yüzde 50’nin altında seyreden Somali, Ekvator düzeyine düşmüştür.

Uluslararası sığınmacıların geçiş yeri en fazla enfeksiyon riski olan ülkeyiz, buna bir de aşı karşıtlığı eklenince risk katlanarak artıyor. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) çocuklarına aşı yaptırmayan aile sayısının 2010’da sadece 183 iken, 2017’de 23.000’e çıktığını duyurmuştur.

Avrupa bulaşıcı hastalıklara yönelik bazı önlemler aldılar. İtalya da her çocuğun devlet kararı ile aşılanması kararı alındı, aşısı tam olmayan ve aşı kartı olmayan çocukların kreş ve okullara kayıt yapmaları yasaklandı. Almanya da parlamento herkese mecburi aşı yapılması için kanun çıkardı. Avrupa da kızamık çocuk felci eradike edilmişti fakat bu mülteci göçleri nedeni ile aşı takvimlerini yenilediler değiştirdiler yeniden vurulması kararını aldılar.

2011’de Suriye’de yüzde 90 olan Polio (çocuk felci) aşılanma oranı 2012’de yüzde 68’e düşmüş. Mülteciler kötü hijyen, beslenme yetersizliği, kalabalık ortamda yaşama nedeni ile salgın hastalıklar için uygun ortam oluşturuyor. Kendi ülkelerinde aşı takviminin gerisinde kalmış, kimliksiz, sağlık güvencesi olmayan çocuklar salgın hastalıklara karşı açık savunmasız oluyor. Sonuç olarak aşı ile önlenebilir hastalıklarda gözle görülen bir artışla sonuçlanmaktadır. Enfeksiyon hastalıklarında artış göçle birlikte artmakta hem sığınmacıları hem de toplum sağlığını tehdit etmektedir. AIDS, Kızamık, Tüberküloz ve Sıtma hem yerli hem yabancıda yıllık artış yaşanmaktadır(6).

Aşılanma Suriye’de, geçici barınma merkezi denilen göçmen kamplarında ve Türkiye de uluslar arası kuruluşların teşviki gönüllü sağlık çalışanlarının özverisi ve Türkiye’de sağlık bakanlığını yaptığı çalışma ile aşılamada güzel sonuçlar alınmaya başlanmıştır. Suriye’de 2 yılda 3 milyon çocuk aşılanmış POLİO bağışıklık tekrar yüzde 85’e çıkmış. Kampların olduğu illerde ve İstanbul bazı ilçelerinde 5 yaş altı her çocuğa çocuk felci (Polio) aşısı yapılması kararlaştırıldı. Sınırdan geren 0-15 yaş arası herkese polio, sınıra giden herkese Polio aşısı önerilmektedir. Suriye’den gelen 9 ay -15 yaş arası herkese, salgın olan bölgede 6-12 ay arası olan çocuklara Kızamık ek doz aşısı yapılmaktadır.

Bildirimi zorunlu bulaşıcı hastalıklarda kayıtsız tedavisiz daha fazla olduğu düşünülmekte resmi kayıtlı vaka sayılarında dahi artış mevcut. 2018 yılında bildirimi yapılan vak’alardan 25-29 yaş grubu, diğer yaş gruplarına göre daha fazla sayıda bildirilmiştir. Yıllar itibarıyla hastalık trendinde artış izlenmektedir. 2011 yılında HIV pozitif kişi sayısı 676 iken, 2018 yılında bu sayı beş katından daha fazla artış göstererek HIV pozitif kişi sayısı 3 bin 678 olmuştur. Tedavi edilmeyen tespit edilmemiş vakalar resmi sayının üzerinde olduğu düşünülmektedir.

İstanbul özellikle kontrolsüz sığınmacı nüfusun en fazla olduğu ilimiz. İstanbul Çapa Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zeki Kılıçarslan verem hastalığının özellikle İstanbul’da patlama yaptığını söylemiştir.

‘’Bunlar çok kötü koşullar altında yaşıyorlar. Kötü koşullarda yaşayan insanların verem olma ihtimali daha yüksek ve Türkiye’de ise İstanbul başta olmak üzere yeni bir durum ortaya çıkarttı. Son 30 yılda ilk defa İstanbul’da veremli hasta sayısı arttı. Halbuki son 30 yılda sayı olarak her geçen yıl azalıyordu. İstanbul’da hastalarımızın içinde yabancıların oranı yüzde 0,5’ten yüzde 8,7’ye çıktı. Bu son yılda artıştaki birinci neden, Suriyeli sığınmacılar oldu. Göçmenlerin Türkiye’ye gelmesi bir politikadır, bunu insani nedenlerle destekliyoruz ama burada sosyoekonomik ve sağlık açısından özel önlemler alınması gerekir. Eğer bunları alamazsak bu insanların hem kendileri hem de o insanlarla temasta bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları aynı şekilde risk altına giriyor" (Zeki Kılıçarslan). Kentlerde çok kötü koşullarda yaşayan sığınmacıların, o kötü koşullar nedeniyle verem olduğunu söylemiş. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelenlerde ise tüberküloz (verem) ve HIV AIDS görüldüğünü söylemiştir.

18. Türk Toraks Kongresi’nde ele alınan en önemli konulardan biri de Suriyeli sığınmacıların yaşadığı sağlık sorunları olmuş. Kongrenin basın toplantısında konuşan İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof.Dr. Zeki Kılıçarslan önemli uyarılarda bulunmuş.

"Türkiye verem konusunda 100 binde 20 oranıyla Avrupa’nın orta düzeyindeki bir ülke. Ancak son 10 yılda yapılan araştırmalar Suriyeli sığınmacılardaki verem sıklığının arttığını gösterdi. 2005 yılında binde 5 olan tüberküloz sıklığı yüzde 3,6’ya çıktı. İstanbul’da bu oran çok daha yüksek. İstanbul tüberküloz kontrolü açısından zaten en sorunlu ve kritik ilimizdir, Yabancı göçmen artışı ile birlikte bu durum yeni zorluklar yaratmaya başlamıştır. İstanbul ilinde tüberküloz olguları içinde binde 0,5 olan yabancı doğumlu hasta oranı 2014 yılı verilerine göre yüzde 8,7’ye yükselmiştir. Bu hastaların çoğu daha önce eski Sovyet Cumhuriyetlerinden ve Afrika ülkelerinden gelirken son iki yıl içinde bu durum değişmiş ve Suriyeli sığınmacılar birinci sırayı almıştır. Veremli bebek doğma oranı ise yüzde 8,7’i buldu. Bu artışı sağlayacak insani bir organizasyona ihtiyacımız var. Bu vak’alar arasında dirençli tüberkülozlular da var. Bu artış Türkiye’nin halk sağlığını da etkileyecek."

Kadın Sağlığı

Sığınmacılar genellikle maddi yetersizlik, sağlık güvencesine sahip olmama ve gidilen yerin dilini bilmeme nedeniyle sağlık hizmeti alma da sıkıntı yaşamaktadır. Ayrıca göç alan bölgedeki sağlık kuruluşu eksikliği ve sığınmacılara yönelik sağlık politikalarının yetersiz oluşu sağlık hizmeti sunumunu olumsuz etkilemektedir. Sığınmacı kadınların doğum öncesi bakım alma, sağlık kuruluşunda doğum, doğum sonu vitamin desteği ve bakımı gibi üreme sağlığı hizmetlerinden daha az yararlandıkları tespit edilmiştir. Doğum öncesi bakım dahil üreme sağlığı hizmetlerine erişimi olmayan ve bu hizmetler konusunda bilgi sahibi olmayan kayıt dışı sığınmacı kadınlar da önemli bir sorundur.

Sığınmacı kadınların doğum öncesi bakım alma, aile planlaması hizmetlerinden ve kadın sağlığını geliştiren, koruyucu hizmetlerden yararlanma gibi sağlık arama davranışını geliştirmek için bilinçlendirme çalışmaları yapılması gerekmektedir. Şiddet ve istismar mağdurları başta olmak üzere, sığınmacı kadınlar için ruh sağlığı konusunda danışmanlık, destek ve iyileştirme hizmetleri sunulmalıdır. Sağlık hizmetlerinden yararlanacak sığınmacı kadınların mahremiyetine saygı gösterilmesi ve bu süreçte gelmiş oldukları ülkelerin kültürel farklılıklarına duyarlı bakım verilmesi hizmetlerden etkin yararlanmayı sağlayacaktır(5).

Yetersiz ve dengesiz beslenme dolayısıyla vitamin eksiklikleri, anemi, çocuklarda büyüme gelişme geriliği ve hatta ölümcül olabilen malnütrisyon gibi ciddi sorunların görüldüğü bildirilmiştir. Çoğunlukla karbonhidrat ağırlıklı beslenme dolayısıyla obezite, ileriki dönemlerde de diyabet ve kalp hastalıkları gibi sağlık problemlerinin artacağı düşünülmektedir. Beslenme bozuklukları bulaşıcı hastalıkların yayılmasında da rol oynar. Ayrıca temiz suya ulaşamama durumunda da bulaşıcı hastalıklar başta olmak üzere pek çok hastalığın görülme sıklığı artar. Beslenme sorunları açısından bütün mülteciler risk altında olmakla beraber bebekler, çocuklar, yaşlılar, gebeler ve kadınlara bu konuda daha fazla dikkat edilmelidir. Örneğin, 2012 yılında kamplarda yaşayan sığınmacılar arasında akut malnütrisyon en fazla beş yaş altı çocuklarda görülmüştür. Bu durum, çocuklarda görülen yüksek mortalite ile de yakından ilişkilidir. UNICEF’in 2016 verilerine göre Suriyeli 2200’den fazla çocuğa beslenme taranması yapılmış ve 45 çocukta orta düzeyde akut malnütrisyon tespit edilmiştir. Şimşek ve arkadaşları tarafından 458 Suriyeli kadın arasında yapılan çalışmada 15-49 yaş grubundaki kadınların yüzde 93,4’ü öncelikli sorunlarının beslenme ile ilgili olduğunu ifade etmiştir. Aynı araştırmacı tarafından kadınların yüzde 50’sinde demir eksikliği, yüzde 45,6’sında B12 vitamini eksikliği ve yüzde 10,5’inde folik asit eksikliği olduğu saptanmıştır.

Suriyeliler ilk başta sadece sınır illerinde kamplarda yaşamakta iken savaş süresi uzadıkça ve gelen Suriyeli sayısı arttıkça kamplardan çıkarak diğer illere de giderek kendi imkânlarıyla buldukları yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Suriyeli sığınmacıların yaklaşık 230 bini kamplarda, geri kalan büyük kısmı kamp dışında yaşamaktadır.

Mülteci Kadınlardaki sağlık sorunları:

  • Beslenme bozuklukları
  • Anemi
  • Sıtma
  • Solunum yolu enfeksiyonları
  • HIV/AIDS dahil, CYBE(cinsel yolla bulaşan enfeksiyon)
  • Fiziksel ve cinsel şiddet
  • İstenmeyen gebelikler, riskli gebelikler
  • Düşükler, doğum komplikasyonları
  • Hastalıkların komplikasyonları
  • Depresyon, kaygı bozuklukları
  • Uyku bozuklukları ve post-travmatik stres bozukluğu…

Sağlıktan yararlanma sistemi

Tedavi Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerce ücretsiz yapılmaktadır. Aşıları ve rutin takipleri de sağlık ocakları tarafından ücretsiz yapılmaktadır. Türk vatandaşları muayene olduğu zaman katkı payı ödüyor, ilaca para ödüyor veya emekli ise maaşından otomatik kesiliyor. Türk vatandaşları için her aşamada ücret alınırken sığınmacılara ücretsiz, en pahalı aletler cihazlar kalp pili, bypass, karaciğer ve böbrek nakli, ilik nakli dahi, diyaliz tamamen ücretsiz olarak kamu hastanelerinde yapılmaktadır. Türk vatandaşları her eczaneden ilaç alabilirken Suriyeli anlaşmalı olan AFAD ile protokol imzalamış eczaneden ilaçlarını alabiliyorlar. Muadili yerine orijinal ilaç almak isterse fark ücretini ödüyor. Eczanelere AFAD ödeme yapıyor 3-4 ay geriden geç ödeme yapıyormuş ödeme öncesi vergi borcu yoktur belgesi şart koşuyor. Fatih Kıztaşı’nda sahibi ve çalışanlarının Suriyeli olduğu bir poliklinik ve bir de eczane, Akdeniz caddesinde diş poliklinikleri var. Zeytinburnu da Suriyeli doktorların çalıştığı poliklinik var.

Nufus cüzdanı şekline göre sağlıktan hizmet almak farklılık arz ediyor. 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununa göre 6 aydan az süreli ikamet tezkeresi sahibi yabancılara yabancı kimlik numarası verilememektedir. Kimlik kartı Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olmuşsa bizim kimlikle aynısı. Pembe kimlik kartı: 99 başlıyor ikamet izni var fakat çalışma izni olmayan geçici koruma altındaki sığınmacı sadece kamu hastanelerinden ücretsiz olarak hizmet alabiliyor. Mavi kimlik kartı(Mavi Kart) :çalışma izni olanlar SGK veya özel sağlık sigortası yaptırabiliyor özelden hizmet alabiliyor.

Özel hastaneye sadece acil durumlarda müracaat ederse İl Sağlık Müdürlüğü fatura inceleme komisyonuna fatura elden (manuel) gönderiliyor. Komisyon uygunluk verirse ilde belirlenmiş kamu hastanesinden birine fatura ödenmek üzere gönderiliyor. Devletten özele sevk olursa faturayı sevk eden hastane ödüyor. Acil hayati durum giderilerek kamu hastanesine sevk tercih ediliyor özel hastanede.

Sağlık bakanlığı otomosyon sistemi medulla sistemi üzerinden işler yürütülüyor. TDMS sistemine 120.01.53 koduyla göç idaresine tahakkuk kaydı yaptırılıyor. Ek ödenek planlaması bu kod üzerinden yapılıyor. Takip(provizyon) alınamazsa ücretli kayıt yapılıyor. Kamu hastanesi AFAD’a fatura ediliyor, Sağlık Bakanlığından ek bütçe talep ediliyor ödemeler bazen yapılıyor bazen size ayrılan global bütçeden karşılanıyor ek ödenek vermiyor.

Kanuni Sultan Süleyman Hastanesi’nde ve Zeynep Kamil Kadın Doğum Hastanesindeki doğumların %40 ve çocuk hastaları poliklinik toplam hasta içerisinde sığınmacılar yaklaşık yüzde 20-30 oluşturmaktadır. Süleymaniye doğum evinde %90 doğum Suriyeli sığınmacılardan, Esenler doğum evinde %70 oranında doğum yapanlar geçici koruma altındaki Suriyeli bayanlardan oluşuyor.

Hastalıklar benzer olmakla beraber beslenme yetersizliği ve çevre koşularının etkisi nedeni ile yoğun bakımda bakılan çocuk hasta oranları (%30) daha yüksek oranda tedavi edilmektedir. Tedavi sağlık bakanlığına bağlı hastanelerce ücretsiz yapılıyor. Aşıları ve rutin takiplerini sağlık ocakları tarafından ücretsiz yapılmaktadır. Türk vatandaşları muayene olduğu zaman katkı payı ödüyor, ilaca para ödüyor veya emekli ise maaşından otomatik kesiliyor. Türk vatandaşları için her aşamada ücret alınırken sığınmacılara her şey bedava hatta en pahalı aletler cihazlar kalp pili, bypass, karaciğer ve böbrek nakli, ilik nakli dahi, diyaliz tamamen ücretsiz olarak kamu hastanelerinde yapılmaktadır. Türk vatandaşları her eczaneden ilaç alabilirken Suriyeli anlaşmalı olan AFAD ile protokol imzalamış eczaneden ilaçlarını alabiliyor. En ucuz muadil ücretsiz orijinal ilaç almak isterse fark ücretini ödüyor. Eczanelere AFAD ödeme yapıyor 3-4 ay geriden geç ödeme yapıyormuş. Fatih Kıztaşı’nda sahibi ve çalışanlarının Suriyeli olduğu bir poliklinik ve bir de eczane var.

Hatay Antep Şanlıurfa kadın doğum ve çocuk hastanelerinin çoğunluk sığınmacılarda, diğer Anadolu illerinde kamuda sıra geç verilmesi sağlığa ulaşımın gecikmesi Suriyeli sığınmacılardan önce davranıp randevu almaları gerekiyor. Kanuni Sultan Süleyman Hastanesi’nde doğumların %40, Süleymaniye, esenler doğum evinde %70 ve çocuk hastaları toplam hasta içerisinde sığınmacılar yaklaşık yüzde 30 oluşturmaktadır. Hastalıklar benzer olmakla beraber beslenme yetersizliği ve çevre koşularının etkisi nedeni ile yoğun bakımda bakılan çocuk hasta oranları daha yüksek oranda tedavi edilmektedir. Sağlığa erişmeyi zorlaştırıyor yoğunluğu artırıyor acil poliklinik yükü artırıyor. DOĞUM evleri sığınmacı doğum hanesine dönüşmüş durumda.

Sığınmacılara sağlık hizmeti ücretsiz olduğu için çok sık müracaat mükerrer ilaç yazdırma acile ve polikliniğe gereksiz müracaat ediyorlar. Kayıtsız kimliksiz gebe geliyor ret edemiyoruz. Gebe takibi adrese dayalı adres bilgileri olmadığından aşı yapılamıyor, doktor performans ücretlerinin kesilmesi maddi kayba sebep oluyor. Türkçe bilmiyorlar, açlık tokluk alerji sorgusu ameliyat sezaryen öncesi doktor zorlanıyor. Röntgen Tomografi MR çekiminde gebeliğini gizleyenler nefes tutamayanlar nedeniyle mükerrer çekim gerekiyor.

Dil sorunu iletişimi zorlaştırmakta kamu ve özel hastanelere Arapça bilen tercüman istihdam edilmekte. AFAD Arapça İngilizce bilen Suriye uyruklu tercüman görevlendiriliyor, devlet hastanelerinde memur olarak ücreti AFAD ödüyor iletişimi sağlıyor. Özel hastanede ve Suriyeli müşterisi olan eczanelerde Arapça bilen eleman bulunduruluyor.

Arapça bilen eleman ilanları iş ilanlarında artış mevcut. Arapça bilen sağlık danışmanı-satış elemanı Arapça bilen Yardımcı eczacı-eczane çalışanı Arapça bilen teknisyen, Müşteri temsilcisi Arapça bilen Hasta Danışmanı Turizm Acentesinde rehber. Arapça bilen satış elemanı AVM-Büyük emlak satış ofislerinde Arapça bilen eleman Büro memuru.

Kaynakça:

  1. ÇAPAN F, GÜVENÇ B. Kavimler Göçü ve Batı Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü.21.Yüzyılda Eğitim ve Toplum Dergisi.2017.Sayfa 629-40.
  2. İSTEK E. AVRUPA’DA VEBA SALGINI VE SALGINDA DİN FAKTÖRÜ (VİYANA ÖRNEĞİ). TAD, C. 36/ S. 62, 2017, s. 173-204.
  3. Haziran 2017 İtibariyle UNHCR Türkiye İstatistikleri. Birleşmiş Milletler Mülteciler YüksekKomiserliği. http://www.unhcr.org/turkey/uploads/root/tr(71).pdf (erişim tarihi: 08.08.2017).
  4. Türk Tabipler Birliği Yayınları (2016). Savaş,Göç ve Sağlık. Ankara. https://www.ttb.org.tr/kutuphane/siginmacilar_rpr.pdf (erişim tarihi: 08.08.2017).
  5. Mülteci Kadınların Üreme Sağlığı 59, Dokuz Eylül Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Elektronik Dergisi http://www.deuhyoedergi.org ) DEUHFED 2018, 11 (1),56-60.

GÖÇMEN DOSYASI /// Kübra Ünlü : AB ve Suriyeli Sığınmacılar


Kübra Ünlü : AB ve Suriyeli Sığınmacılar

12 Haziran 2020

GİRİŞ

Göç, dünya tarihine baktığımızda savaş, kıtlık ve yoksulluk gibi sebeplerden ötürü sıkça karşılaşılan bir olgu olmuştur. Yapılan bu göçlerin yönü ise daima daha gelişmiş, bolluk bereket içerisinde olan yerlere doğrudur.

İçerisinde bulunduğumuz son 100 yılda ise bu göçlerin hedefinin Avrupa devletlerine doğru olduğunu görmek mümkündür. İşte bu sebepten ötürü 2011’de başlayan Suriye iç savaşından kaynaklanan göçün bir kısmı Avrupa’ya doğru olmuştur. Fakat, göç eden sığınmacıların çoğunluğu bunu başaramamış ve özellikle Avrupa’ya gitme amacıyla gelenler nedeniyle Türkiye geçiş alanı olarak kullanılmıştır. Hem Türkiye sınırları içinde kalan hem de AB üyesi ülkelerde bulunan Suriyeli sığınmacılar için kullanılan uluslararası hukuk statüsü ise ‘Geçici Koruma’ olmuştur.

Suriye iç savaşı kaynaklı göçün Avrupa’ya geçişinin engellenmesi için Avrupa Birliği (AB), tampon görevini üstlenmesi amacıyla Türkiye ile anlaşmalar yapmıştır. Bu makalede, AB’nin göç olgusuna bakış açısı değerlendirilerek Türkiye ve AB arasındaki sığınmacı krizi çalışılmıştır. Bu bağlamda, ilk bölümde AB’ne yönelik göç ve bu kapsamda Suriyeli sığınmacılar; ikinci bölümde ise AB ile Türkiye arasındaki sığınmacı krizi anlatılacaktır.

  1. Bölüm: Avrupa Birliği’ne Göç ve Suriyeli Sığınmacılar

1980’li yıllarda AB ülkelerinin göç politikasına bakıldığında, ortak pazar kurma amacı doğrultusunda özellikle işgücü piyasasını canlandırmak için göçü teşvik eden uygulamalar yürüttüğünü görmek mümkün idi. Ayrıca yaşlanan Avrupa nüfusunun olumsuz etkilerinden kurtulmak da temel amaçlar arasında yer almakta idi. AB’nin 1960’lı yıllarda yürüttüğü bu politikalar üzerinde zamanla teşvik edici özellik azalmaya başladı; fakat bu alandaki sınırlamalarının tam anlamıyla gerçekleşmesi 2001 yılında ABD’de yaşanan 11 Eylül krizi sonrasında oldu. Çünkü bu tarihten itibaren dünya artık uluslararası terörizm ile yüzleşmiş oldu. Bununla birlikte meydana gelen korku ve güvensizlik ortamı, yalnızca devlet politikalarına değil aynı zamanda kamuoyunda da göçmenlere karşı tepkiyi doğurdu ve “İslamofobi” yaygınlaşmaya başladı. Kamuoyunda meydana gelen bu İslamofobi olgusunun, daha çok 2015 ve 2016 yıllarında Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde meydana gelen terör saldırıları nedeniyle kendine güçlenmek için bir zemin bulduğunu söylemek mümkündür[1]. Kendilerini ‘islami’ olarak niteleyen terör örgütlerinin yaptığı bu saldırılar ve saldırıların farklı etnik kökene sahip, Ortadoğu’daki gerilimin etkisindeki kişiler tarafından yapılmış olması, Avrupa kamuoyunda göçmen ve mültecilere karşı kolaylıkla politize edilmesinin önünü açtı[2]. 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşından kaynaklanan göçün 2015 yılı itibariyle Avrupa’ya ulaşmasıyla ile bu durum hız kazanmış ve karar alıcıların uygulamaya koydukları politikalar üzerinde oldukça etkili oldu.

2011 yılında Suriye’de patlak veren iç savaşın ardından 2012 yılının başından itibaren önemli ölçüde yoğunlaşan Suriyeli sığınmacı göçü elbette ilk olarak sınır ülkelerini etkiledi. Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak bu göçün olumsuz etkilerini ilk hisseden ülkeler sıralamasında ilk sıralarda yerlerini aldılar. AB ise göçün yoğunluğunun zirve noktasına ulaştığı 2014 ve 2015 yılına kadar olumsuz etkileri neredeyse hiç hissetmemiş olacak ki bu yıllara kadar konuya ilişkin sessizliğini sürdürdü. Fakat her geçen gün artan sayıda sığınmacı teknelerle/botlarla Yunan adalarına ulaşmak amacıyla Akdeniz ve Ege sularına yöneldi ve Yunanistan kara sınıra doğru yığılmaya başladı. Suriyeli sığınmacıların Akdeniz ve Ege üzerinden Yunanistan ve İtalya’ya; Türkiye kara sınırı üzerinden ise hem Yunanistan hem de Bulgaristan’a yönelik göç hareketleri, bu ülkeler üzerinde olumsuz etkiler yaratmakla birlikte birliğin sınır güvenliğini sağlama konusundaki başarısını sorgulanır hale getirdi[3]. Tüm bunların yaşanması ile birlikte AB sessizliğini bozdu ve konuyla ilgili önemli adımlar atmaya başladı[4].

AB’nin içinde bulunduğu tehdidin giderilmesi amacıyla atılan ilk adımı ise Türkiye ile imzalanan “Mülteci Mutabakatı” oldu. 18 Mart 2016’da imzalanan anlaşma ile kısaca Türkiye topraklarını kullanarak yasa dışı yollarla AB’ye geçen Suriyeli sığınmacıları 1-1 esasına göre geri alıp, aynı sayıda Suriyeliyi AB’ye gönderecek, buna karşılık Suriyeli olmayanları geri alacaktı. AB Suriyeliler için proje bazlı kullanılmak üzere 3 + 3 milyar Euro para verecek, Türk vatandaşlarına vize serbestisi tanıyacak, ve bazı müzakere başlıklarını açacaktı[5]. ( Bir sonraki bölümde anlaşma maddelerine detaylı şekilde yer verilecektir.)

18 Mart Mutabakatı olarak da anılan bu anlaşma, AB açısından bakıldığında oldukça olumlu sonuçlar doğurmuş ve Avrupa sınırlarına ulaşan Suriyeli sayısında büyük oranda azalma meydana gelmiştir. Buna karşın AB, Türkiye’ye verilen sözleri tutmamış ve ülkemiz açısından olumsuz sonuçlar doğmasına neden olmuştur. (Bu konuya bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak değinilecektir.) Mutabakat sayesinde, Frontex’in[6] ilettiği bilgiye göre, 2016 yılının Nisan ayında Mart ayına göre, Yunanistan’a yönelik yasadışı göç % 90 azalmış; İtalya’ya yönelik olan ise % 13 azaldı. Toplamda bir aylık bir süre zarfında %50 oranında bir azalma meydana gelmiştir[7].

Sığınmacı krizinin doruğa yükseldiği sonbahar 2015’ten itibaren büyük ölçüde Türkiye ile varılan anlaşma sayesinde AB sınırlarına kaçak giriş oranında yüzde 95 düşüş kaydedildi. (Tablo 1.) Uluslararası Göç Ofisi’ne göre 2018’in ilk 16 haftasında AB’ye denizden sadece 18 bin 939 göçmen ulaşabildi. Bu rakam 2016’da 205 bin 613, 2017’de ise 44 bin 58 olarak kaydedildi. AB genelinde 2017’de 538 bin üçüncü ülke vatandaşına "ilticacı" statüsü verildi. Bu statüyü alanların 175 bin 800’ünü Suriye uyruklular oluşturdu[8]. Avrupa’ya yönelik gerçekleşen Suriyeli göç çok büyük oranda azalmasıyla, AB üyesi ülkelerinin göç sorununun etkisini de azalmış oldu. Yine de tam anlamıyla son bulduğunu söylemek mümkün değildir.

Tablo 1: Türkiye’den Yunanistan’a kaçak yolla geçenlerin sayısı

Göçün hedefi olan tüm ülkelerde olduğu gibi burada da özellikle ekonomik ve toplumsal açıdan sorunlar meydana geldi. Özellikle toplumsal açıdan bakıldığında İslamofobi’nin yükselmekte olduğu Avrupa’da toplumsal tepki daha yoğun oldu. Fakat birliğin tüm üyeleri aynı oranda etkilenmedi; çünkü üye ülkelerin hepsinde sığınmacılara yönelik uygulamalar aynı şekilde uygulanmadı. Birlik üyeleri arasında, özellikle Orta Avrupa devletleri, sığınmacıların dağılımı konusunda tartışmalar oldu. AB Komisyonu, Yunanistan, İtalya ve Macaristan’daki 160 bin kişinin Avrupa ülkelerine dağılımına ilişkin bir plan sundu. Ancak başta Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya olmak üzere çok sayıda doğu Avrupa ülkesi plana karşı çıktı[9]. Bu itirazlara karşın sabit kota uygulaması oy çokluğu ile kabul edildi. Bu uygulamaya göre; 17 bin 36 ile Almanya, Fransa 12 bin 962, İspanya 8 bin 113, Polonya 5 bin 82, Hollanda 3 bin 900, Çek Cumhuriyeti bin 591, Romanya 2 bin 475, Macaristan bin 294, Slovakya 802, Hırvatistan 568 sığınmacı alacaktı. Kota planı 28 üye ülkeden 23’ünü kapsadı. AB’nin göç politikalarına katılmayan İngiltere, Danimarka ve İrlanda dağıtımın dışında tutuldu[10]. AB üyesi ülkeler tarafından kabul edilen bu sığınmacıların ardından, AB sınırları içerisinde bulunan sığınmacı sayılarında Tablo 1’de de görüldüğü gibi artış gözlenmedi hatta büyük oranda azalma meydana geldi. Artışın önlenmesindeki en önemli etken ise kota anlaşmasından kısa bir süre sonra Türkiye ile yapılan anlaşma oldu. Bu konuda önemli bir diğer etken ise 2015 yılında gerçekleşen AB Zirvesi’nde alınan kararlar oldu. 2015 yılının Ekim ayında gerçekleşen AB liderleri zirvesinde bir yandan birliğin dış sınırlarını daha iyi kontrol altına alacak önlemler kararlaştırıldı; diğer yandan iltica başvurusunda bulunanların sevk edileceği "hotspot" adı verilen büyük ve hızlı kabul merkezlerinin kurulması konusunda mutabakata varıldı.

Tablo 2: 2008 ve 2019 arasında yıllara göre AB’deki sığınmacı sayısı

AB ülkelerinin aldığı bu kararlar ve uygulamalar, sığınmacıların üzerlerinde yarattığı sorumluluğu ve yükü büyük ölçüde Türkiye’ye kaydırmalarını sağladı. Kısacası yapılan bu uygulama, Türkiye için büyük bir dezavantaj kaynağı oldu.

  1. Bölüm: AB ile Türkiye Arasındaki Sığınmacı Krizi

İç savaşın şiddetlenmesiyle Suriye’den başlayan göç hareketi için Türkiye’nin Avrupa’ya geçiş güzergâhında bulunan bir ülke olması AB ve Türkiye arasında yaşanacak sorunların habercisiydi. Böylesine yoğun bir göç hareketinin yaratacağı olumsuz etkiler iki taraf için de kaçınılmaz olacaktı. Fakat 2015 yılına kadar Türkiye’ye gerçekleşen Suriyeli sığınmacı akını önemli boyutlarda sorunlara sebep olurken. AB göç sorunu konusunda sessizlik içerisinde kaldı. Türkiye’de 2015 yılında kayıtsızlarla birlikte neredeyse 2 milyon Suriyeli nüfus bulunmaktaydı[11]. 2015 yılına gelindiğinde göçün artık Avrupa sınırlarına dayanmasıyla AB konuya ilişkin girişimlerine başladı. AB ve Türkiye yetkilileri 15 Kasım 2015 ve 29 Kasım 2015’de bir araya gelerek; Suriye’deki iç savaştan kaçan sığınmacıları kabul eden Türkiye’nin desteklenmesi, AB’ye yönelik düzensiz göç akınının önlenmesine ilişkin işbirliğini öngören Ortak Eylem Planı’nın uygulanması kararı aldı. Sonrasında, 18 Mart 2016’da Türkiye-AB zirvesinin ardından kamuoyunda 18 Mart Mutabakatı ya da Göçmen Mutabakatı olarak bilinen anlaşma yürürlüğe girdi.

18 Mart 2016’daki zirvede düzensiz göçün sona erdirilmesi amacıyla anlaşmaya varılan ek maddeler ise şunlardı:

  • 20 Mart 2016 itibariyle Türkiye’den Yunan adalarına geçen tüm yeni düzensiz göçmenler Türkiye’ye iade edilecek. Yunan adalarına ulaşan göçmenler, usulüne uygun olarak kayıt altına alınacak ve sığınma başvuruları UNHCR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği) ile işbirliği içinde bireysel olarak işleme konulacak. Dayanaktan yoksun ya da kabul edilemez bulunanlar Türkiye’ye iade edilecek. Düzensiz göçmenlerin iade işlemlerinin masrafları AB tarafından karşılanacak,
  • Korunmaya muhtaç gruplara yönelik BM kriterleri doğrultusunda, Yunan adalarından Türkiye’ye iade edilen her bir Suriyeli için Türkiye’den bir diğer Suriyeli AB’ye yerleştirilecek (1’e 1 formülü). İlk etapta 18 bin kişi yerleştirilecek, daha sonra ilave en fazla 54 bin kişi gönüllülük esasına göre yerleştirilecek,
  • Türkiye, AB’ye yönelen yeni düzensiz göç güzergahlarının oluşumunu engelleyecek, deniz ve kara güzergahlarını önlemek için her türlü tedbiri alacak ve bu doğrultuda AB’nin yanı sıra komşu devletlerle de işbirliği yapacak,
  • Düzensiz geçişler sona erdiğinde ya da ciddi şekilde azaldığında AB üye devletlerinin gönüllülük esasına dayanarak katkıda bulunacakları Gönüllü İnsani Kabul planı devreye sokulacak,
  • 2016 yılı Haziran ayı sonuna kadar tüm kıstasların karşılanması şartıyla Türkiye lehine vize kolaylığı ve vize muafiyeti hususları değerlendirilecek, hız verilecek,
  • AB, Türkiye için Sığınmacı Mali İmkanı kapsamında başlangıç olarak tahsis edilen 3 milyar euronun ödenmesini hızlandıracak ve 2016 Mart ayı sonundan önce geçici koruma altındakilere yönelik projelerin finansmanı sağlanacak. Kaynaklar tamamıyla kullanılma aşamasına yaklaştığında ve yükümlülükler karşılandığında AB, Sığınmacı Mali İmkanı çerçevesinde 2018’in sonuna kadar 3 milyar euroluk ilave bir fonu devreye sokacaktı[12].

(18 Mart Mutabakatı’nda ayrıca, Türkiye’nin AB üyeliği sürecini canlandırmaya yönelik kararlılık teyit edilmiş ve 14 Aralık 2015’te 17. Faslın müzakereye açılmış olmasından duyulan memnuniyet de dile getirilmişti.)

Böylece AB, yapılan bu anlaşmayla Suriye iç savaşı kaynaklı sığınmacı krizinin yükünü Türkiye’nin omuzlarına bindirmiş oldu. Ayrıca anlaşmada AB’ne verilen sorumluluklar yerine getirilmedi. AB’nin taahhüt ettiği fonun tamamının 2019 yılı sonuna kadar ödenmesi kararlaştırılmasına rağmen şimdiye kadar (Mart 2020) 2,7 milyar euroluk kısmı Türkiye’ye ödendi. Toplamda 4,3 milyar eurosu sözleşmeye bağlanan fonun tamamının Türkiye’ye ödenmesinin en geç 2025 yılında olacağı söyleniyor[13].

Türkiye ve Avrupa Birliği 18 Mart 2016’da imzalanan ‘Göçmen Mutabakatı’ kapsamında, birliğin 2018’e kadar Türkiye’ye 6 milyar euro ödemesi bekleniyordu, ancak AB Komisyonunun son açıklamalarına göre şu ana kadar sadece 3,5 milyar euroluk ödeme yapıldı. Ayrıca Türkiye’nin AB üyeliğini canlandırmak adına herhangi bir girişimde de bulunulmadı. Buna karşın zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa’ya olan kapıları açma tehdidi olsa da Türkiye’nin kendi payına düşen sorumluluğu yerine getirerek sığınmacıların Avrupa geçişinde ciddi bir engel olduğunu belirtmek gerekir.

2020 yılının ilk aylarına kadar olan süreçte, AB’nin sorumluluk almayarak, adeta ülkemizin üzerine yıkmış olduğu sığınmacı sorunu pek çok kez gündeme getirildi. Ancak, yeni bir düzenleme yapılmamakla birlikte iki taraf arasındaki sığınmacı krizi her geçen gün derinleşti. Suriye’nin İdlib kentinde rejimin yoğun saldırıları nedeniyle Şubat 2020’ye gelindiğinde 1 milyon 200 bin kişi evlerini terk etmiş ve sınırımıza yığılmış bulunuyordu[14]. Bu durumun ülkemiz üzerinde oluşturduğu tehdit görmezden gelindi.

AB ile Türkiye arasındaki sorunun patlama noktasına gelmesi ise 28 Şubat günü Suriye’nin İdlib kentinde yaşanan çatışma sonrasi 36 askerimizin şehit olmasıyla gerçekleşti. Bu olay sorunun farklı bir boyuta evrilmesine neden oldu. İdlib’den gelen şehit haberlerinin ardından Türkiye, Suriye’den gelecek sığınmacıların Avrupa’ya geçişini engellememeye karar verdi. Bunun sonucunda başta Geri Gönderme Merkezlerinde yer alan sığınmacılar olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanından yalnızca Suriyeli değil Irak, Afganistan, Cezayir, İran, Fas, Sudan, Somali ve Türkmenistan gibi ülkelerin vatandaşlıkları da Yunanistan ve Bulgaristan sınırına yığılmaya başladı. Yaklaşık 2 haftalık bir süre boyunca sınırda bulunan sığınmacıların sayısı onbinleri aştı ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamasına göre, 135 bin 844 kişi Yunanistan’a geçti[15]. (Bu sayı Yunanlı yetkililer tarafından kabul edilmedi). Yunanistan sınırından geçen sığınmacılar bir yana yaklaşık 15 bin kişilik sığınmacı 2 haftalık bir süre boyunca sınır hattında bekleyişlerini sürdürdü; fakat burada Yunan polisi tarafından şiddete maruz kaldılar. Öyle ki Uluslararası Af Örgütü’nün, Ankara’nın Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacıları durdurmayacağını açıklamasının ardından Mart ayının başında Türkiye-Yunanistan sınırında yaşanan olayların bilançosuna ilişkin yayınladığı raporda, Yunan güçlerinin sınırı geçmeye çalışan sığınmacı ve göçmenlere gerçek mermi ve göz yaşartıcı gazla müdahalesi sonucu en az iki kişinin hayatını kaybettiğini, bir kişinin ise hâlâ kayıp olduğunu bildirdi[16]. Bu durum AB üyesi ülkelerden tepkilere neden oldu[17].

Mart ayının başında Yunanistan sınırında patlak veren sığınmacı krizi, Avrupa’yı derin bir telaş içine soktu. Türkiye’nin baraj ülke konumunu terk ediyor olması, Mart 2016’da yapılan anlaşmanın çöküşü anlamına gelecekti[18]. Anlaşmanın çökmesi ise Avrupa’yı göç dalgasına savunmasız bırakacak ve aslında bir bakıma en fazla sığınmacı barındıran ülke olarak Türkiye’nin omuzlarındaki yük belki de azalmış olacaktı.

Öte yandan, aslında AB ve Türkiye arasında imzalanan bu anlaşma, zaten özellikle Avrupa tarafından iyi yönetilmedi[19]. Sorumluluğun sadece Türkiye yüklenmesi ve AB üyesi devletlerin de yapması gerekenleri yapmaması onları bir bedel ödemeye itti. Mayıs 2020 yılı verilerine göre Türkiye’de 3,579,368 yalnızca Suriyeli sığınmacı bulunmakta; buna Afganistan ve Irak kökenli olanları ve kayıt dışı sığınmacıları eklediğimizde sayı 5 milyonu aşıyor. Türkiye böylesine ağır bir yükle tek başına baş etmek zorunda bırakıldı. Bunun, bir noktada kriz boyutuna ulaşması kaçınılmazdı. Yıllardır Avrupa’nın korkulu rüyası olan göç akını, şimdi kapılarına dayanmış oldu. Özellikle vermeyi plandığı ancak yalnızca yarısına yakınını verdiği maddi yardımın tamamlanması ve hatta daha fazla yardım yapılması Avrupalı ülkeler tarafından sessizce konuşulmaya başlandı.

Türkiye, Yunan sınır muhafızlarından gelen sert tepkinin ve Avrupalı ​​politikacıların ılık diplomatik tepkisinin ardından on binlerce insanın Avrupa’ya doğru hareket etmesine yardımcı olmak için iki haftalık operasyonunu sona erdirdiğinin sinyallerini verdi[20].

Tüm bunlar yaşanırken, Ocak ayında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan COVİD-19 salgını ise bir bakıma Yunanistan’ın, sorunu herhangi bir anlaşma ya da yeni bir düzenleme yapılmadan, sığınmacı akışından kurtulmasına neden oldu. Salgın, sınırdaki sığınmacıların çok büyük bir kısmının geri çekilmesine meşru bir zemin hazırlamış oldu.

Sonuç Yerine

AB, Suriye’deki iç savaşın başlangıcından bu yana içinde bulunduğumuz sığınmacı krizinin kendisine dokunmadıkça adeta görmezden gelmiştir. Milyonlarca Suriyeli; Türkiye, Lübnan ve çevre ülkelere akın ederken izlemekle yetinen ve 4 yıl boyunca, çözüm için hemen hiç sesini çıkarmayan AB, her geçen gün yüzlerce sığınmacının kapısına dayanması ile çözüm arayışına girmiştir.

Başlangıçta bireysel önlemler almaya çalışan ancak Yunanistan ve Bulgaristan üzerinden gelen kaçak girişlere engel olamayan AB olayın şoku ile birbirine düşme noktasına gelmiştir[21]. Yunanistan, İtalya, Bulgaristan, Sırbistan yalnız bırakıldıklarını sıkça dile getirirken; Hırvatistan ve Macaristan Sırbistan’ı, İtalya Avusturya’yı suçlamıştır.

Bütün bu bilgiler ışığında şunu net görmek gerekir ki; Mülteci Mutabakatı’ndan da anlaşılacağı üzere, AB Suriye iç savaşı kaynaklı sığınmacı krizinin yükünü Türkiye’nin omuzlarına bindirmiştir. Anlaşmaya ek getirilen maddelerde özellikle Türkiye’nin AB üyeliği sürecini canlandırmaya yönelik kararlılık teyit edilmesine ve Türkiye lehine vize kolaylığı ve vize muafiyeti hususları değerlendirilecek olmasına yönelik ifadelerin bulunması bir bakıma bu yükün karşılığı olarak boş vaat şeklinde değerlendirilebilir. Ayrıca AB’nin gerekli maddi yardımları karşılamamasına karşın, Türkiye hükümeti anlaşmanın yapılmasından bu yana sığınmacıların AB ülkelerine geçişinde adeta bir tampon görevi üstlenmiştir.

Sığınmacı krizi, COVİD-19 nedeniyle arka plana atılmış gibi görünse de önemini ve etkilerini sürdürmeye devam etmekte ve hatta içinde bulunduğumuz pandemi sürecinde tehdidin artmasına sebep olmaktadır.

KAYNAKÇA

Record number of EU terror attacks recorded in 2015, https://www.bbc.com/news/uk-36845647, Erişim Tarihi: 19.05.2020

Akdoğan, E.; Atalay, M., Avrupa Birliği’ni Değişime Zorlayan Güç: Göç, Süleyman Demirel Üniversitesi, İİBF Dergisi, Y.2017, C.22, Kayfor15 Özel Sayısı, s. 2438

Palacıoğlu, T., Suriyeliler, AB ve Türkiye Özelinde Mülteciler, İstanbul Düşünce Akademisi, 2018, İstanbul, s. 26

Avrupa Birliği iyi durumda değil, https://www.dw.com/tr/avrupa-birli%C4%9Fi-iyi-durumda-de%C4%9Fil/a-18703216, Erişim Tarihi: 19.05.2020

AGREEMENT between the European Union and the Republic of Turkey on the readmission of persons residing without authorisation, https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=CELEX:22014A0507(01)&from=EN, Erişim Tarihi: 11.05.2020

Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Dış Sınırlarının Yönetimi için Operasyonel İşbirliği Ajansı- European Border and Coast Guard Agency

Andrey V. Rybakov, Daniil A. Kvon, Migratory crisis in the European Union: Origin, Characteristics and Measures for Countering it, Artículo de investigación, /Vol. 8 Núm. 21: 14-22/ July- August 2019, p. 20

AB’de gündem göçmen krizi, https://www.dw.com/tr/abde-g%C3%BCndem-g%C3%B6%C3%A7men-krizi/a-44438608, Erişim Tarihi: 11.05.2020

Asylum Statistics, https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php/Asylum_statistics, Erişim Tarihi: 19.05.2020

Syria Regional Refugee Respons, https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113, Erişim Tarihi: 28.05.2020

Avrupa Birliğinin Suriyeliler İçin Türkiye’ye Ödediği Para, https://multeciler.org.tr/avrupa-birliginin-suriyeliler-icin-turkiyeye-odedigi-para/, Erişim Tarihi: 19.05.2020

İdlib’de 2,5 ayda 1 milyon 200 bin Suriyeli evini terk etti, https://www.cnnturk.com/dunya/idlibde-2-5-ayda-1-milyon-200-bin-suriyeli-evini-terk-etti?page=1, Erişim Tarihi: 19.05.2020

Süleyman Soylu’dan Yunanistan’a sığınmacı tepkisi, https://www.cnnturk.com/turkiye/icisleri-bakani-suleyman-soylu-cnn-turkte010403, Erişim Tarihi: 19.05.2020

Af Örgütü: Türkiye-Yunanistan sınırında iki sığınmacı öldürüldü, https://www.dw.com/tr/af-%C3%B6rg%C3%BCt%C3%BC-t%C3%BCrkiye-yunanistan-s%C4%B1n%C4%B1r%C4%B1nda-iki-s%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1-%C3%B6ld%C3%BCr%C3%BCld%C3%BC/a-53001976, Erişim Tarihi: 19.05.2020

Sığınmacı Krizi Nereye Evriliyor?, https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/uluslararasi-goc-rejimi-organize-riyakarlik, Erişim Tarihi: 19.05.2020

Will the EU-Turkey refugee deal collapse?, https://www.dw.com/en/will-the-eu-turkey-refugee-deal-collapse/a-52579348, Erişim Tarihi: 19.05.2020

A Balancing Act for Europe: Stop the Migrants, Support Greece, Assuage Turkey, https://www.nytimes.com/2020/03/04/world/europe/europe-migrants-turkey-greece.html, Erişim Tarihi: 19.05.2020

Turkey Steps Back From Confrontation at Greek Border, https://www.nytimes.com/2020/03/13/world/europe/turkey-greece-border-migrants.html, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[1] Record number of EU terror attacks recorded in 2015, https://www.bbc.com/news/uk-36845647, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[2] Akdoğan, E.; Atalay, M., Avrupa Birliği’ni Değişime Zorlayan Güç: Göç, Süleyman Demirel Üniversitesi, İİBF Dergisi, Y.2017, C.22, Kayfor15 Özel Sayısı, s. 2438

[3] Palacıoğlu, T., Suriyeliler, AB ve Türkiye Özelinde Mülteciler, İstanbul Düşünce Akademisi, 2018, İstanbul, s. 26

[4] Avrupa Birliği iyi durumda değil, https://www.dw.com/tr/avrupa-birli%C4%9Fi-iyi-durumda-de%C4%9Fil/a-18703216, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[5] 18 Mart 2016 Tarihli Türkiye AB Zirvesi Bildirisi, https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/18_mart_2016_turkiye_ab_zirvesi_bildirisi_.pdf, Erişim Tarihi: 11.05.2020

[6] Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Dış Sınırlarının Yönetimi için Operasyonel İşbirliği Ajansı- European Border and Coast Guard Agency

[7] Andrey V. Rybakov, Daniil A. Kvon, Migratory crisis in the European Union: Origin, Characteristics and Measures for Countering it, Artículo de investigación, /Vol. 8 Núm. 21: 14-22/ July- August 2019, p. 20

[8] AB’de gündem göçmen krizi, https://www.dw.com/tr/abde-g%C3%BCndem-g%C3%B6%C3%A7men-krizi/a-44438608, Erişim Tarihi: 11.05.2020

[9] Andrey V. Rybakov, Daniil A. Kvon, Migratory crisis in the European Union: Origin, Characteristics and Measures for Countering it, Artículo de investigación, /Vol. 8 Núm. 21: 14-22/ July- August 2019, p. 24

[10] Asylum Statistics, https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php/Asylum_statistics, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[11] Syria Regional Refugee Respons, https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113, Erişim Tarihi: 28.05.2020

[12] 18 Mart 2016 Tarihli Türkiye AB Zirvesi Bildirisi, https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/18_mart_2016_turkiye_ab_zirvesi_bildirisi_.pdf, Erişim Tarihi: 11.05.2020

[13] Avrupa Birliğinin Suriyeliler İçin Türkiye’ye Ödediği Para, https://multeciler.org.tr/avrupa-birliginin-suriyeliler-icin-turkiyeye-odedigi-para/, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[14] İdlib’de 2,5 ayda 1 milyon 200 bin Suriyeli evini terk etti, https://www.cnnturk.com/dunya/idlibde-2-5-ayda-1-milyon-200-bin-suriyeli-evini-terk-etti?page=1, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[15] Süleyman Soylu’dan Yunanistan’a sığınmacı tepkisi, https://www.cnnturk.com/turkiye/icisleri-bakani-suleyman-soylu-cnn-turkte010403, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[16] Af Örgütü: Türkiye-Yunanistan sınırında iki sığınmacı öldürüldü, https://www.dw.com/tr/af-%C3%B6rg%C3%BCt%C3%BC-t%C3%BCrkiye-yunanistan-s%C4%B1n%C4%B1r%C4%B1nda-iki-s%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1-%C3%B6ld%C3%BCr%C3%BCld%C3%BC/a-53001976, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[17] Sığınmacı Krizi Nereye Evriliyor?, https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/uluslararasi-goc-rejimi-organize-riyakarlik, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[18] Will the EU-Turkey refugee deal collapse?, https://www.dw.com/en/will-the-eu-turkey-refugee-deal-collapse/a-52579348, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[19] A Balancing Act for Europe: Stop the Migrants, Support Greece, Assuage Turkey, https://www.nytimes.com/2020/03/04/world/europe/europe-migrants-turkey-greece.html, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[20] Turkey Steps Back From Confrontation at Greek Border, https://www.nytimes.com/2020/03/13/world/europe/turkey-greece-border-migrants.html, Erişim Tarihi: 19.05.2020

[21] Palacıoğlu, T., Suriyeliler, AB ve Türkiye Özelinde Mülteciler, İstanbul Düşünce Akademisi, 2018, İstanbul, s. 26

GÖÇMEN DOSYASI /// MAHMUT Bİ : Yalova ve Balıkesir Vilayetine İskan Edilen Kafkas Göçmenleri


MAHMUT Bİ : Yalova Vilayetine İskan Edilen Kafkas Göçmenleri

09 Mayıs 2020 Cumartesi

Yalova ili, Samanlı Dağlarının kuzeye bakan eteklerinde kurulmuştur. Yalova’da yerleşim çok eski tarihlere (Prehistorik döneme) kadar gider. Yalova yöresi tarih içinde Bitinya, Roma, Bizans toprakları içinde yer aldı. Yalova’nın antik dönemdeki adı bilinmemekle birlikte, yöreye Pylophia ve Xenotochion dendiği, Bizans döneminde İtalizones toprakları ya da Yalakovası diye geçen bu yöre, 1337’de Emir Ali tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. XV ve XVI yüzyıl tarihçileri, yöre için Yalakova ve Yalakabad adlarını kullandılar. İstanbul’a bağlı iken 1995’te il oldu.

Tarihçi Halil İnalcık, 27 Temmuz 2009’da Yalova’da düzenlenen sempozyumda; Osmanlı Devleti’nin 1299 değil, 1302’de kurulduğunu şöyle açıklamaktadır:

“Orta Çağda Hanedan demek Devlet demektir. Türk Devletlerinde hanedanın kurulması için hutbe okunması ve sikke bastırılması gerekmektedir. Ancak, Türk ananelerinde Hakanlığı namzet olanlardan birisinin zafer kazanması gerektiğini ve bu durumu Tanrının ona bir Kut(Hanlık) vermesi şeklinde tasvir edildiğinden söz eder.

Buna istinaden; Osmanlı Beyliği’nin devlet statüsünü, 27 Temmuz 1302 tarihinde Yalakova’da (Yalova’nın o günkü adı) Bizans’a karşı yaptığı Bafeus (Koyunhisar) zaferi ile kazandığını, Osman Bey’den sonra oğlu Orhan Bey’in hiç itirazsız Osmanlı Beyliği’ne oturması, Hanedanın kurulmuş olduğunu ispatlamaktadır.

Yalova: İstanbul, İzmit ve Bursa vilayetlerinin kesişme noktasında yer aldığı için ulaşım açısından tarihten beri önemli konumda bulunmaktadır.

Doğu Roma döneminde Roma yolu, Osmanlı döneminde Hac Yolu ve bazı karayolları Yalova’dan geçmekteydi.

***

Rus istilası üzerine (1877-1878); Rumeli’de oturmakta olan Türk nüfusu ile birlikte Çerkeslerin de (hemen hemen tamamı) İstanbul tarafına doğru göç etmeleri yüzünden 300.000’den fazla bir nüfusun Edirne ile İstanbul arasında, daha sonra da Marmara Denizi’nin etrafına yığılmıştır.

II Abdülhamid devrinde Türk limanları arasındaki deniz taşımacılığı Avrupa kampanyaları, İdare-i Mahsusa ve Şirket-i Hayriye’ye ait Gemilelerle yapılıyordu. Bu devirde Osmanlı Şirketlerinin elinde 23 yolcu vapuru mevcuttu. Bu vapurlar, Boğaziçi, Marmara ve Karadeniz’de çalışıyordu.

Varna’dan ilk etapta Çerkes muhacirleri Mart 1878’den itibaren gemilerle sevk edilmeye başlandı. 800 muhacir, kiraladıkları bir gemi ile Varna’dan Mudanya iskelesine gelmişlerdir. Llyod kampanyasından kiralanan gemiler ve “Selimiye Fırkateyni”, “Taif”, “Feyziyye-i Bari”, “Sultaniye” ve “Mecidiye” vapurları ile muhacirler taşınmışlardır.

25 Şubat 1878’de “Umumi Muhacir Komisyonu”da bağlı olarak, “Sevk-i Muhacirin Komisyonu” da kuruldu. Göçmenlerin sevki için İzmit, Bandırma, Mudanya ve Gemlik’te birer memur bulundurulmasına da karar verildi.

İskân sırasında, göçmenlerle yerli ahali arasında üzücü ve nahoş olaylar meydana gelmiştir. Örneğin;

Muhacirlerin vilayetlere eşit oranda dağıtılamaması, başta Hüdavendigar, Aydın ve Biga olmak üzere Batı Anadolu’daki vilayet ve sancaklarda yığılmaları, yerli halkı ile Muhacirler arasında çeşitli anlaşmazlıkların çıkmasına sebep olmuştur. Bu anlaşmazlıkların çoğu göçmenlerin yerli ahalinin tasarrufunda bulunan topraklara yerleştirilmelerinden kaynaklanıyordu. Nitekim geçim sıkıntısı çeken muhacirler, yer yer yerli ahalinin topraklarını gasp ediyorlardı.

Yalova Vilayetinde Yerleşik Kafkas Göçmeni Köyler:

1.Bölgede mevcut 45 köyden Soğucak köyü Çerkesler tarafından 1860’lı yıllarda kurulmuştur. Köyün orijinal adı Şığauce (At oynatılan yer) olup, Maykop’a yakın bir yerleşim yerinin adıdır. Kabardeyler “Şızıxhuap” diye bilirler. Osmanlının iskan için tespit ettiği yer, Safran (Rum), Çengiler-Sugören(Ermeni)ve Elmalık (Ermeni) köylerinin ortasındadır. Tarihinde, Yalova Vilayetine bağlanmışlardır.

Kocaeli Vilayeti Karamürsel ilçesine bağlı Karadere, Fevziye, Tevfikiye, Aktoprak ve Örencik köyleri, 6 Haziran 1995 tarihinde, Yalova Vilayetine bağlanmışlardır.

2.Bölgede, Dağıstan’dan gelen Avar ve Darginler tarafından 1880’li yıllarda kurulan Güneyköy, Esadiye, Sultaniye ve Çiftlikköy’dür. Bu köylerin kurulmasına sebep olan kişi Şeyh Muhammed Medeni Hazretleridir. Sultan II Abdülhamid döneminde Bursa’ya gelen Medeni Hazretleri bir müddet İmam Şamil’in Naibi Muhammed Emin’in Bursa’da Armut köydeki çiftliğinde misafir olur. Bugünkü Güneyköy’ün olduğu yer o dönemde “Almalı” diye anılmış, daha sonra Sultan Reşad kendi ismini vermek suretiyle köyün adı “Reşadiye” olmuş. Son olarak da “Güneyköyü” ismini almıştır. O yıllarda Dağıstan’dan gelen yoğun göçler nedeniyle Güneyköyü yaklaşık bin haneye ulaştığından yer sıkıntısı baş göstermiştir.

Güneyköy’de birikenler dışında yeni göçlerle karşılaşılması üzerine; 1892’de Esadiye köyü, 1890’da Sultaniye ve Çiftlikköy’lere Dağıstan’dan gelen Avarlar iskân edilmişlerdir.

Şahabettin Özden; o dönemde Güneyköy’ün hiç yoktan kurulup, çevresinde saygın ve etkili eğitim-kültür ve ticaret merkezi kimliğini kazanmasının kuşkusuz eğitim ve öğretime verilecek önemle ilişkisi olsa gerek, diyor. Daha kuruluşunda üç cami v.s. çağına göre ileri sayılabilecek sosyal özellikleri, halen çevresindeki yerleşim yerlerindeki insanlar tarafından anlatılan özelliklerindendir. O döneme göre üstün sosyal yaşamı ve var olan eğitim kurumlarında yetişenlerin başta dini etkiler olmak üzere birçok yönden kültürel etkinlikleri köyün her döneminde önderlik yapan bir merkez kimliğini geliştirmiştir.

  • Mahmut Bi

MAHMUT Bİ : Balıkesir vilayetinde iskan edilen Kafkas göçmenleri

04 Nisan 2020

Kesin olmamakla beraber Balıkesir’in Prehistorik devirlerden beri iskân gördüğü ileri sürülür. 1243 tarihindeki Kösedağ yenilgisinden sonra, Anadolu Selçukluları bir daha toparlanamadılar. 1280li yıllarda, Anadolu’nun batı ucunda ulu bey olan Germiyanlı Türklerinin Beyi, başlarında Danişmend Gazi soyundan geldiği için Türkmenler arasında hürmet gören Kalemşah (Alemşah) Bey ve oğlu Karasi (Kara İsa) Bey, büyük bir Türkmen kitlesi ile Bizanslıların çok önceleri kısman boşalttıkları ve yer yer Türkmenlerin bulundukları Mysia (şimdiki Balıkesir) topraklarına girdiler.

Türkmen akıncıları Mysia’nın Marmara ve Ege sahillerini ele geçirince Emir Karasi, “Emir-ül Sevahil” unvanı ile burada yeni bir “uç” açmış oldu. Balıkesir de Beyliğin merkezi oldu. Orhan Bey zamanında 1345’te Osmanlı topraklarına katılan Karesi Beyliğinin yönetimine oğlu Süleyman Paşa getirildi. Karesi Beyliği’nin Osmanlı topraklarına katılması, I. Murat zamanında (1362-1385) tamamlandı. XIX. yüzyıl başlarına dek, Anadolu eyaletine bağlı “Sancak” şeklinde örgütlenmişti. 1867’de gerçekleştirilen reformla vilayetler teşkil edildi. Karesi Sancağı (Livalık) da Hüdavendigar vilayetine bağlandı. Ancak bir süre sonra Karesi sancağı, 5 Haziran 1881(7 Receb 1298) gün ve 3229 sayılı Meclis-i Mahsusa iradesi ile Biga, Balıkesir’e katılarak “Karasi Vilayeti” oluşturuldu. Yeni vilayetin ilk valisi Reşad Paşa idi. Karasi sancağı II. Meşrutiyetin ilanından sonra 28 Haziran 1909(9 CA 1327)’da bağımsız Mutasarrıflık haline getirildi. 1894’te Efkar adlı 15 günlük bir risale yayınlandı (15 Ocak). 10 Rabi-ül Evvel 1342 (21 Ekim 1923)’de bütün sancaklar vilayet haline getirilirken, Karasi de vilayet oldu. 1926 yılında eski hanedanlara ait vilayet isimleri kaldırıldığı sırada, Karasi deyimi kaldırılarak “Balıkesir” adı aynı ilin adı oldu.

Ayhan Aydın’ın araştırmasına göre; Kafkas göçlerinden önce XI. yüzyıldan itibaren, Asya’nın ortalarından, Horasan’dan göçebe olarak Anadolu’ya göç eden Oğuzlar (Türkmenler), Selçuklular ve Anadolu Beylikleri dönemlerinde belli düzenlere uydurulmak istenmişse de, çoğu kez, kendi töreleri dışında hiçbir hukuki düzen tanımamış, yaptıkları akınlarda verdikleri zarar ve ziyan ile harplere bile sebep olmuşlardı. Osmanlı devleti Anadolu üzerinde gücünü gösterip, hâkimiyetini kurunca Türkmenler düzensiz, programsız göçebeliği bırakarak belli bir hukuki düzenleme içinde “Konar-göçer” oldular. Bunların hepsi belli bir düzen içinde deftere tabi, kanunnamelerle belirtilen vergileri veren topluluklardı. Bir beyin yönetimi altında kendi geleneklerine göre yönetiliyorlardı. Bunlara “Yörük”, zaman içinde yerleşikliğe geçerek tarımla uğraşan Türkmenler ise “manav” olarak adlandırılmıştır. Bunlar gittikçe fakirleşen Yörüklere karşı bir asalet unvanı gibi kullanılmaya başlanmış, tarıma bağlı oldukları ve iyi toprakları işledikleri için zenginleşen “manav köyleri” fakir gördükleri Yörüklere biraz tepeden bakar olmuşlardı.

1842’de alınan bir karar ile Yörüklerin bulundukları sancak dışında yaylak ve kışlığa gitmeleri yasaklandı. 1861’den itibaren Konar-Göçerlerin (Yörüklerin) bulunduğu bölgenin valisi tarafından iskân edilmeleri kararlaştırıldı. Karasi sancağı o yıllarda Hüdavendigar vilayetine bağlı olduğu için, bu iskân hareketi zamanın valisi olan Ahmet Vefik Paşa tarafından 1862-64 yılları arasında zalimce davranarak gerçekleştirildi. Bugün bile “çadır yırtan paşa” olarak bilinmekte ve anılmaktadır.

Aslında, devletin kesin bir iskân hareketi ile aşiret düzenli bir vergiye bağlanacak, askere alma işlemleri düzene bağlanacak, konup göçmeler sırasında ortaya çıkan adli olaylar ve şikayetler önlenecek, devletin kullanılmayan toprakları ziraata açılacaktı. Nitekim emirler doğrultusunda aşiretler, obalar, oymaklar iskân yerlerine gittiler, sazlardan, kerpiçlerden evler inşa ederek iskâna geçtiler. Hayvancılığa dayalı ekonomileri nedeni ile konargöçer oymaklar yerleşikliğe geçince kendileri için büyük bir ekonomik yıkım oldu. Fakirleştiler, yoksullaştılar. Açlıkla karşı karşıya kalınca ormanları tükettiler. Ağaç ekme kültürü de gelişmediğinden bunların yerleştikleri köyler bugün çıplak tepeler arasında kaldı.

Karasi sancağına gönderilen yazıda, muhacirlerden “Ağnam Rüsumu”nun 1281(1864-1865) yılından itibaren alınması kararlaştırılmış, fakat kararın tatbikatı 1282 sonuna rastladığından, Muhacirleri n de bu konuya alışık olmamaları ve hele 1281 ve 1282 yılına ait Ağnam Rüsumu’nun birlikte alınmasının ağır geleceği düşünerek, verginin 1282’den itibaren alınması usulü benimsenmiştir.

Osmanlı Devleti Konar-Göçer Yörüklerin iskânı ile uğraşırken, Kafkasya Bölgesini işgal ve soykırım uygulayan Rusya’nın baskıları sonucunda Osmanlı topraklarına sürgün edilen yüz binlerce Kafkaslının iskân problemleri ile karşı karşıya kaldı.

Yukarıda da değinildiği üzere; Bab-ı Ali’nin bir emri vaki sonunda karşılaştığı bu göç olgusunun ileride kendisine yarar sağlayacağı düşüncesi bir teselli unsuru oluyordu.

Osmanlı Devleti, O dönemde Kırım, Kafkasya ve Rumeli’den zorunlu göçe tabi tutularak sürgün edilen Müslüman Türk ve Kafkaslı göçmenlerin iç bölgelerde uygun sahalara yerleştirilmeleri sureti ile içe dönük bir iskân politikası uygulamıştır.

1864 yılındaki göçler sırasında, Hüdavendigar sınırları dâhilinde bulunan Balıkesir sancağı yöresindeki iskan işlerini de yürütmek üzere vilayet dâhiline yeni “İskan-ı Muhacirin” memuru daha tayin edildi. Bunun yanına katip, tercüman ve on-on beş kişiden oluşan zaptiye de gönderilmiştir. 1864’te gelen göçmenlerin iskânları büyük ölçüde tamamlanmasından sonra, 1866’da vilayet ve sancaklardaki sevk ve iskân memurları lağvedilmeye başlandı.

Muhacirlere verilen arazi ya miriye aitti, ya da muhtelif sebeplerle sahipleri tarafından terk edilen topraklardı. Ancak genellikle bu çeşit topraklar halk tarafından gasp edilmiş veya mera olarak kullanılmış olduğundan, arazi tahkiki sırasında görevliler ile ahali arasında, iskân sonrasında ise göçmenlerle ahali arasında çekişmelere ve kırgınlıklara yol açmaktaydı. Nitekim talimatlarda bu hususa da dikkat edilerek görevlilere hatırlatılmaktaydı.

Nitekim, Karasi sancağında yerleşenlerden bazılarının akrabaları öteden beriden gelmişler, neticede tahsis edilen arazi bunların bütününe yetmeyince ahalinin arazisine saldırılar baş göstermiştir.

Bab-ı Ali’nin bütün gayretlerine rağmen iskân konusunda problemler meydana geliyor, şikâyetler eksik olmuyordu. Nitekim 1870 yılında özellikle Anadolu’daki iskân mahallerinde şikâyetlerin artması yüzünden yeni bir teftiş heyeti görevlendirilmiştir.

Bu bağlamda; muhacirlere dağıtılan arazinin adaletli taksim edilip edilmediğini, kabile liderlerinin devletin kanununa riayet konusunda uyarılmaları, muhacirlerin silah taşımalarının önlenmesi ve diğer hususlarda ıslahat yapmakla görevli olmak üzere, Hüdavendigar vilayeti Karasi sancağına, Bab-ı Ali ve Seraskerlikten birer memur ve zabit (binbaşı rütbesinde) gönderilmesi karalaştırıldı.

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Rumeli topraklarında cereyan eden 93 Harbi dolayısıyla Rusların istilasına uğrayan Rumeli’den Anadolu ve Ortadoğu taraflarına nakledilecek Çerkes- Abhaz göçmenleri ve İstanbul’a doğru göç etmekte olan Türk-Tatar göçmenlerinin durumları ile ilgilenmek üzere, 13 Ağustos 1877’de “Muhacirin Komisyonu”, 25 Ocak 1878’de ise “Umum Muhacirin Komisyonu”na bağlı olarak “Sevk-i Muhacirin Komisyonu” kuruldu. Göçmenlerin sevki için İzmit, Bandırma, Mudanya ve Gemlikte birer memur bulundurulmasına da karar verildi.

1878 Ocak ayı içinde Çanakkale Boğazı’na doğru büyük göçmen kitleleri akmaktadır. Burada bulunan Çerkes ve diğer göçmen grupları panik halinde Lâpseki’ye geçmişlerdir. 1878 Ocak ayı içinde Tekirdağ’da toplanan 15.000 göçmenden Bandırma’ya gelen 4.000 Çerkes Balıkesir’e yerleştirildi. Aynı tarihte Bandırma’ya 12.000 Çerkes geldi. Bandırma da toplam 30.000 göçmen bulunmaktaydı. İngilizlerin Bandırma’daki konsolos ajanı olan Mihalopulo’nun İstanbul’a gönderdiği 8 Şubat 1878 tarihli raporda Bandırma’ya 12.000’den fazla göçmenin geldiği, bunların 4.500 kadarının yakın köylere yerleştirildiğini ve çevrede 30.000’e yakın Rumeli göçmeninin bulunduğunu bildiriyor.

Balıkesir’deki komisyon öncelikle cami ve medreselerde barındırdığı göçmenlerin iaşe ve giyimini sağladı. Hastaların tedavisine, açlık ve soğuktan yarı ölü hale gelmiş olanların sıhhati ile ilgilendi. Daha sonra bunların Balıkesir bölgesinde bir an önce yerleştirilmeleri için çalışmalara geçti. Tüm bölgelerde olduğu gibi, iskân arazisi devletin uhdesinde bulunan vakıf toprakları, sultan çiftlikleri, köylerde ortak kullanım alanı olan hazine arazileri “miri topraklar”dı.

Özellikle Gönen, Manyas, Susurluk arazisi içinde geniş vakıf arazileri ve çiftlikleri bulunduğundan Çerkes göçmenlerin büyük bir kısmı bu topraklarda iskân edildi. Diğer gruplar kazalara ve büyükçe köylere, özellikle eski tımar çiftliklerine dağıtıldı.

93 Muhaciri Kırım Tatarlarının bir kısmı Bandırma’da kalırken, bir kısmı da köy ve kasabalara dağıtıldı.

Çerkes göçmenleri, iskân edildikleri bazı köylerde hiç anlamadıkları bir tarım biçimi ile karşılaştılar. Yerleştikleri yerlerdeki Türk veya Muhacir köylüler de hiç anlamadıkları bir dil ile konuşan ve kendi dillerini bilmeyen, camideki dualardan başka ortak yanları bulunmayan Çerkes göçmenleri ile anlaşamadılar. Bu tür köylerde aileler arasına serpiştirilmiş bir şekilde iskân edilmiş Çerkes göçmenleri zaman içinde köyleri terk ederek Çerkeslerin toplu olarak bulundukları köylere veya merkezlerde oluşturdukları Çerkes mahallelerine yerleştiler.

Balıkesir bölgesi dâhilindeki köylere iskân edilen Çerkes göçmenleri Kafkas örf ve adetleri meyanında dillerini de korudular.

Çerkeslerin bir arada yaşadıkları göçmen köylerinde çoğunlukla Kafkas kültürünü bugünlere dek yaşattılar. Adige Xabze dediğimiz Kafkas örf ve adetlerini uygulamaya geldikleri gibi, dillerini de muhafaza etmişlerdir.

93 Muharebesi sonunda Tuna boylarından Evlad-ı Fatihan, Tatarlar, Çerkesler geldiler. Kırıla, döküle, kaybola, katledile, yüz binlerle geldiler.

Balıkesir sınırları dâhilinde kurulan Çerkes köylerinin dışında, bölgeye daha sonraları Ubıhlar, Abhazlar, Çeçenler ve Dağıstan bölgesi halkından Lezgiler ile kökenleri peygamber sülalesine dayanan Seyyidler gelerek Balıkesir ili içinde kendilerine yurt edindiler.

Balkan Savaşı sırasında Sırpların zulüm ve katliamından kaçan Kalacına Boşnakları da Balıkesir’e getirildi. Bunlar; Balya, Havran, Edremit, Burhaniye ve Ayvalık’a yerleştirildi. Ayvalık’a giden Boşnaklara düşman gözüyle bakıldı. Sarımsaklı mevkiinde iskan edilen Boşnaklar ile Küçükköy Rumları arasındaki çatışma ve geçimsizlik had safhadaydı. Çanakkale Savaşları sırasında İngilizlere yardımda bulunan Küçükköy Rumları Balıkesir, Bursa, Kirmasti, Kütahya, Ankara ve hatta Kayseri’ye kadar gönderildiler. Daha sonra dönen Rumların bir kısmı Ayvalık’a yerleştiler.

1880-1881 yıllarında; Bandırma, İzmit ve Alemdağ taraflarına gönderilen Çerkesler’den bazısının “Ahali-i Mutavattınaya Tasallut etmekte ve hayvan mallarını yağma etmekte bulundukları” bildirilmiştir.

Vital Cuinet’e göre; 1885 yılında 1577 Pomak Karasi merkez kazasına iskân edilmiştir.

Bab-ı Ali tarafından 93 Harbinden sonra özellikle 1885 yılından sonra 740.000’den fazla Türk ve Müslüman ahalinin göç ettirilmesine karar verilmişti. Göç edecek olan ahaliden takriben 160.000 kadarı öncelikle Gelibolu, Edirne ve İstanbul arasında tespit edilen boş arazilerde iskân edilmesi, geri kalan 600.000 dolayındaki Müslüman ise Hüdavendigar ve aydın vilayetleri meyanında Karesi (Balıkesir) vilayetine de 35.000 kişi iskân edilmiştir.

Daimi olarak iskan edilmek üzere Balıkesir vilayetine dağıtılan ve kendilerine arazi verilen Muhacir ailelerinin konut ihtiyaçları valiliklerce karşılanıyordu. Buna karşılık, Muhacirlerin evlerini genişletmek amacıyla kesip nakil edecekleri kerestelerden kanuna uygun vergi alınacaktı. Öte yandan, devlet göçmenlerin ormanları tahrip etmemelerine, orman sahalarında köy kurulmamasına dikkat ediyordu. Buna rağmen 1885 yılında Muhacirlerin düzensiz ve plansız kesimleri neticesinde, Balıkesir’deki ormanlar tahrip olmuş durumdaydı. Meskenler yapıldıktan sonra kurulan yeni mahalle veya köylere isimler verilmekteydi. Eğer bu köylerde miri ve vakıf arazisi üzerinde yapılacak hane ve avlu için temlikken senet verilmesi, ağıl vs yapılacakların mukataaya bağlanması hükmü getirilmiştir.

93 Harbinin üzerinden on yıl geçtikten sonra bile, göçün devam etmekte olduğu ve aynı savaş yıllarındaki gibi, gelenlerin sevk ve tanzimi için merkez ile taşranın yoğun bir çaba gösterdiği anlaşılmaktadır.

Örneğin; 16 Mart 1887(20 Cemaziyyel-Ahir 1304- 4 Mart 1303) tarihli belgeye göre, 1302 Martı başlangıcından sonuna kadar (13 Mart 1886- 12 Mart 1887) geçen bir sene içinde İstanbul’a gelenlerle taşraya sevk edilen muhacirlerin miktarını bildiren “Muhacirin Sevkiyat Müdiriyeti”ne bağlı “Journal Komisyonu”nun tebliği, Muhacirin İdare-i Umumiyesi Reisi tarafından Sadarete sunulmuştur.

Bu tebliğe göre düzenlenen çizelgeye göre; İstanbul’a gelen göçmenlerden 2.803 hane, 13.343 kişiden bir kısmı, diğer vilayetler meyanında Balıkesir’de de iskan edilmek üzere sevk edildiği belirtilmektedir.

1889 yılında Karesi’nin Manyas nahiyesinde bulunan koyun kafiri ve geyikler çiftliklerinde yerleştirilen Çerkesler zamanla çiftlik sahibi ve köylülerin tasarrufunda bulunan 12.000 dönüm mera ve tarlaları gasp etmişlerdir. Mülk sahiplerinin şikayeti üzerine, bunların hukuklarını korumak amacı ile, bölgeye Liva İdare Meclisi Azasından Müftü Efendi’nin başkanlığın özel bir heyet gönderilmişse de bir netice alınamamıştır. Olaya müdahale eden II Abdülhamid; kuvvet kullanılması sonucu çıkması muhtemel hadiselerin önüne geçilmesi amacıyla ve göçmenleri maddi zarara uğratmamak için, miri arazilerle, yerli ahalinin tasarrufundaki tarlaların sahiplerinden satın alınarak göçmenlere terk edilmesini sağlamak üzere bölgeye özel memurlar gönderilmesini sağlamıştır.

1307 tarihli Hüdavendigar Salnamesine göre; 1890’lı yıllarda Hüdavendigar vilayetine sevk edilen toplam 151.787 göçmenden 46.220 nüfus Karesi Sancağına dahil aşağıdaki kazalara iskan edilmişlerdir:

  • 465 kişi Balıkesir(merkez)
  • 585 kişi Bandırma
  • 769 kişi Gönen
  • 766 kişi Edremit
  • 164 kişi Kemer
  • 136 kişi Bigadiç
  • 335 kişi Sındırgı

Bilindiği üzere; İskân-ı Muhacirin talimatının 29. Maddesine istinaden köy ve kasabalarda bulunan hali, miri ve mevkuf araziden Muhacirlere yeterli miktarda toprak verileceği hükme bağlanmıştır.

Sadaret, vilayetlere gönderdiği emirlerde göçmenlere arazi verilirken arazi kanununun 131. Maddesine de uyulmasını istemiştir.

Buna rağmen Balıkesir’e sevk edilen göçmenlerin arazi ihtiyaçları giderilemeyince, arazi sıkıntısına bir çözüm bulabilmek amacıyla “Manyas göl ayağının” temizlenerek göldeki su seviyesinin indirilmesi ve Manyas Ovası’ndaki bataklıkların ıslahı ile 100.000 dönümlük bir arazinin iskana açılması için 1890’lı yıllarda bir proje geliştirilmiştir.

Karesi Gazetesi’nin 11 Şaban 1334-30 Mayıs 1332 (1916) tarih ve 8-112 sayılı nüshasında verilen haberde:

“Yeni kadro mucibince teşkil edilen Liva Muhacirin Müdüriyetine Konya Muhasebe-i Hususiye Müdürü Hüseyin Hüsnü ve birinci katipliğine dairede müstahdem Kemal, ikinci katipliğe İzmit Muhacirin İdaresi katibi Ziya ve hesap memurluğuna Liva Tasfiye Komisyonu katiplerinden Hikmet ve Şefki, memurluğa hariciye Nezareti Hulafayı Sabıkasından Ziya Bey ve Efendiler tayin olmuşlardır” denilmektedir.

Ses Gazetesi’nin 21 Teşrinsani 1918-16 Sefer 1337 tarih altı nolu nüshasında verilen haberde:

“Balıkesir’de 2.500 İslam Muhaciri vardır. Bunların bir kısmı malum evlere, diğer birçoğu da medreselere yerleştirilmişti. Şimdi yakalarından tutularak zavallılar sokaklara atılmaktadırlar. Bu muameleler günahtır ve ayıptır. Artık kendilerine merhamet gösterilmesini, bu felaketzede kardeşlerimizin zulümden kurtarılmasını rica ederiz” denilmektedir.

Balkan Savaşı neticesinde 440.000 kadar göçmen Anadolu’ya göç etmiştir. Mc Carthy’ye göre 1912-1920 döneminde Balkanlardan göç edenlerden Karesi vilayeti (Balıkesir)ne toplam 14.687 kişi iskân edilmiştir.

Hüdavendigar vilayeti salnamelerine göre; XIX yüzyıl sonlarında bütün Batı Anadolu’da olduğu gibi, Balıkesir’de de Rum ve Ermeni artışı dikkati çekmektedir. (Balıkesir vilayeti dâhilinde yaşayan gayrimüslimlerin oranı yüzde 50 oranında idi.)

Tarih içinde Bulgaristan’dan ayrılan bazı küçük gruplar iş aramak için Rumeli dışında Anadolu topraklarına da yayılmışlardır. Bunların bir kısmı da Balıkesir vilayeti toprakları içinde, tarım işçisi, çobanlık, amelelik, duvarcılık, bakkallık gibi işlerle uğraştılar.

Balıkesir vilayeti dâhilinde iskân edilen 11 eski Bulgar köyü halkı Balkan Savaşından sonra Bulgaristan’a gerisin geri göç ettiler.

Ayvalık Rumlarının Osmanlı Devleti içinde özel bir özerkliği vardı. Bölgede Müslümanların iskânına izin verilmiyordu. 1821 Yunan İhtilali sırasında Ayvalık Rumları da İhtilale katıldılar. Balıkesir Mutasarrıfı’nın emri ile Kepsut yöresinden sevk edilen Çepniler Rum ayaklanmasını bastırdıktan sonra bölgeye iskân edilmişlerdir.

Balıkesir Vilayetinde Yerleşik Kafkas Göçmeni Köyler:

Balıkesir bölgesine sevk edilen Kafkas halkından;

1)Çerkeslerin iskân edildikleri köylerden;

  • 7 adedi Bandırma,
  • 3 adedi Dursunbey,
  • 19 adedi Gönen,
  • 10 adedi Manyas,
  • 15 adedi Susurluk,
  • 2 adedi İvrindi,
  • 2 adedi Kepsut,
  • 5 adedi Merkezde,
  • 1 adedi Balya,

Olmak üzere toplam 67 köyde iskân edilmişlerdir.

2)22 adet köyde Ubuhlar var.

3)Dağıstan bölgesinden gelen Avar ve Lezgiler dört köyde, Seyyidler ise bir köyde iskân edilmişlerdir.

4)Çeçenler; Bandırma merkezinde, Gönen ilçesi Ortaoba ve Muratlar’da yaşamaktadır.

  • Mahmut Bİ

GÖÇMEN DOSYASI : LÜBNAN – IRAK – ÜRDÜN’DEKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR SORUNU


LÜBNAN’DAKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Yazan Kübra Ünlü

12 Mart 2020

ÖZET

2011 yılında Orta Doğu’da çeşitli ülkelerinde baş gösteren ve daha sonra “Arap Baharı” olarak anılacak olan iç karışıklıklar zinciri, mart ayında Suriye’ye sıçradı.2020 yılında, aradan geçen yaklaşık 9 yıla rağmen, Suriye’de hala etkisini sürdüren bu iç karışıklık tüm uluslararası alanı özellikle sığınmacı sorunuyla oldukça meşgul etmiştir.

Suriye’deki iç savaş nedeniyle milyonlarca insan ya ülke içinde yerinden edilmiş ya da başka ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Suriyelilerin neden olduğu bu göç dalgası ilk başta sınır ülkelerini etkilemiştir. Savaştan kaçan Suriyelilerin sığındığı ülkelerin en fazla bulunduğu ülkeler sıralamasında birinci sırayı Türkiye alırken, ikinci sırada Lübnan yer almıştır. Suriye’de iç savaşın başlamasının ardından uzayan süreçte Lübnan’a gerçekleşen göçün yoğunluğu Lübnan üzerinde çok yönlü olarak olumsuz etkiler yaratmıştır.Bu çalışmada, Suriye iç savaşını takiben dünyanın birçok yerine olduğu gibi Lübnan’a da gerçekleştirilmiş olan sığınmacı akınının etkileri ve Lübnan’ın Suriyeli sığınmacılar için izlediği politikalar ve uygulamalar ele alınacaktır.

GİRİŞ

Suriye iç savaşının başlangıcından bu yana, Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’nün (BMMYK) 2019 yılı verilerine göre, ülkesini terk eden toplamSuriyeli sığınmacı sayısı 5 milyon 625 bin 871[1]. Fakat bunlar kayıt altına alınmış olanlardır ve kayıt dışı göçün varlığını göz ardı etmemek gerekir.Kayıt dışı olanlar da göz önüne alındığında bu sayı fazlasıyla artacaktır.Sığınmacıların çok büyük bir kısmı Türkiye, Lübnan, Ürdün gibi sınır ülkelerine göç etmiştir.En fazla sığınmacı sayısı Türkiye’de olmakla birlikte nüfusa oranına bakıldığında en büyük oran,nüfusunun %25’ini oluşturan Suriyeli sığınmacılar ile Lübnan’a aittir[2].

Lübnan, 1940’lı yıllarda Arap – İsrail savaşları nedeniyle ülkesine göç etmiş olan 400 bin Filistinli nedeniyle sığınmacı sorununu çok uzun yıllardır yaşayan bir ülke olmuştur[3]. Lübnan içerisinde yaşayan bu Filistinlileri ‘geçici mülteci’ statüsünde kabul etmiş ve bu kişilere vatandaşlık vermemiştir[4]. Daha önce yoğun bir göçe maruz kalmış olan LübnanSuriye’de iç savaşın başlamasının ardından ülkesine gerçekleşen göçü kabul etmekle birlikte bir takım tedbirler almıştır. Ayrıca ülkenin yakın tarihinde yaşanan binlerce insanın hayatını kaybettiği, ekonomik ve sosyolojik açıdan derin yaralar oluşturan 15 yıllık iç savaş deneyimi mültecilere yönelik tedbirlerin alınmasına neden olan ikinci bir etken olmuştur.

LÜBNAN VE SURİYE İLİŞKİLERİ

1943’te Fransız mandasından kurtulup bağımsız olan Lübnan, 1946’da bağımsız olan Suriye tarafından bağımsızlığı uzun süre kabullenilmemiş bir ülkedir. Öyle ki Suriye çok uzun yıllar Lübnan’ı Suriye toprağı saymış ve hatta 1970’li yıllarda Lübnan’ın karşı karşıya kaldığı iç savaşta etkin rol oynamıştır. Suriye uzun yıllar Lübnan’ı kendi topraklarından saymış ve Lübnan’ın bağımsızlığını ancak 1991 yılında tanımıştır[5].

1943’te bağımsız olan Lübnan, dini yapısının giriftliği nedeniyle uzun süre siyasi istikrarı sağlamakta zorlanmış bir ülkedir. Lübnan, 1970’li yıllara kadar pek çok iç savaşla boğuşmuş ve bu iç savaşlar nedeniyle de dış müdahaleye maruz kaldı. 1975 yılına gelindiğinde, Hıristiyan ve Müslüman gruplar arasında bir çatışma patlak vermiş ve bu çatışmaya bir haftalık bir süre sonrasında ateşkes ilanına rağmen durulmadı vekısa sürece iç savaş halini alan bu çatışmada birçok grup etkin rol oynadı[6]:

1) Nasırcı sosyalistler

2) Suriye ve Irak yanlıları olmak üzere ikiye ayrılan Baas’cılar

3) Suriye milliyetçilerinin desteklediği Suriye Halkçı Partisi

4) Marksist-Leninist’ler.

Göründüğü üzere, iç savaşta etkin rol oynayan gruplardan ikisinde Suriye’nin etkisinin vardır. 1976 yılı başlarında çatışmaların iyice artması ve Filistinli milislerin yoğunlaşan faaliyetleri nedeniyle Suriye, iç savaştaki etkinliğini artırma çabasına girmiştir.Suriye iç savaş süresince bir kısım kuvvetini Lübnan’a sokarak, tarafların arasına girmeye ve ateşkes sağlamaya çalışmıştır. Bundaki bir maksadı da, Filistin gerillalarını ve Filistin Kurtuluş Teşkilatını kendi kontrol altına almaktır. 1976 yılının ekim ayına gelindiğinde Lübnan’daki Suriye kuvvetlerinin sayısı 30 bine ulaşmıştır[7].1976 Ekiminde Riyad’da yapılan Arap zirvesinde, Lübnan’da sayıları 30.000’e çıkmış bulunan Suriye kuvvetlerinin Arap Barış Gücü adı ile görev yapması kararlaştırıldı. Yani bu kuvvetler, Suriye’yi değil, bütün Arap ülkelerini temsil etmiş olacaktı. Yapılan Arap Zirvesi’nin ardından Lübnan’daki iç savaş görünürde bitmiş olsa da etkileri 1989 yılına kadar devam etti. Lübnan’ın yaşadığı iç savaş durumu da onu, İsrail’e karşı savunmasız hale getirmişti. İç savaş sürecinde Arap Barış Gücü adıyla Suriye’nin Lübnan’a yerleştirdiği güçler tam anlamıyla bir işgal gücü haline gelmişti.

Lübnan İç Savaşı, ülkeyi Suriye ve İsrail müdahalesine daha açık hale getirmiş ve Güney Lübnan 1982’da başlayarak uzun süre İsrail tarafından işgal edilirken Kuzey Lübnan ise Suriye güçleri tarafından işgal edilmişti.1985 yılında İsrail güçleri, ABD baskısı ve işgalin neden olduğu ekonomik sorunlar nedeniyle Lübnan’daki işgale son verdi. Fakat buna rağmen Suriye güçleri Lübnan’ı terk etmedi. Çünkü Lübnan’da yaşanan çatışmalar durulmak bilmiyor ve Suriye de bu durumu fırsat bilerek bölgeden çıkmıyordu. Bu durum Lübnan’ı Suriye’nin bir eyaleti haline getirdi. Bu durum ise 2005 yılına kadar devam etti[8].

Suriye’nin Lübnan’daki etkinliğin sona ermesi ise Hariri Suikastı nedeniyle olmuştur. Bir dönem Lübnan’da başbakanlık da yapmış olan Refik Hariri, Ağustos 2004’te yapılan anayasa değişikliğiyle Suriye yanlısı Maruni devlet başkanı Emil Lahud’un devlet başkanı seçilmesine tepki olarak Ekim ayında başbakanlık görevinden istifa etmiş ve Suriye karşıtı muhalefetle birlikte hareket etmeye başlamıştı. Hariri, Mayıs 2005’te yapılacak genel seçimlere muhalefetin en güçlü adaylarından bir olarak seçim hazırlığı içerisinde idi ve bu sırada bir suikast sonucu hayatını kaybetti[9]. Suriye, ulusal ve uluslararası geniş bir kitle tarafından Eski Baş­bakan Sünni lider Refik Hariri suikastının sorumlusu olarak görülünce ve Lübnan topraklarından fiilen çekilmek zorunda kalmıştır. Ancak Hariri’nin ölümünün ardından çok kültürlü bir yapıya sahip olanLübnan, siyaseten iki keskin kutba ayrılmış ve siyasal aktörleri, Suriye karşıtı ve Suriye taraftarı olmak üzere varlık göstermiştir[10]. Bu tarihten sonra da Suriye ve Lübnan arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler devam etmiştir. Özellikle ekonomik ilişkiler oldukça ileri seviyede seyretmiştir. Ayrıca, 2011’de iç savaş başlamadan önce 400 bin civarında Suriyeli işçi Lübnan’da istihdam ediliyordu[11].Fakat 2011’de Suriye’de patlak veren kriz ekonomik açıdan Lübnan için var olan kaynakların önünü tıkamış ve ayrıca Suriye krizi nedeniyle bir milyonun üzerinde Suriyelinin de Lübnan’a sığınmasıyla birlikte, sığınmacı meselesi başka hiçbir ülkede olmadığı kadar siyasal yaşamı etkilemeye başlamıştır.

Lübnan ile Suriye arasında çok uzun bir sınır hattı bulunmaktadır. Bu sınır hattı ise Lübnan’ın tek kara ticaret yolunu oluşturur. Ekonomik açıdan bakıldığında, Suriye’deki güvenlik durumu ve sınırların kapatılması, Lübnan’ın tek kara ticaret yolunu kapatmış ve ihracat düşüş göstermiştir[12]. Siyasi açıdan bakıldığında ise, özellikle Lübnan’ın hem askeri hem siyasi kanadı bulunan ve Şii yanlısı siyasi parti olan Hizbullah’ın Suriye iç savaşında etkin rol oynaması Lübnan’daki terör eylemlerinin artmasına neden olmuştur.Ayrıca, Suriye iç savaşı sürecinde Lübnan siyasetinin bu savaş nedeniyle tamamen kilitlenmesi Lübnan’ı dış tehditlere karşı daha kırılgan hale getirmiş, terör eylemlerinin artması da terör kaygısı gün geçtikçe artmıştır.

LÜBNAN’IN SURİYELİ SIĞINMACILAR İÇİN UYGULADIĞI POLİTİKALAR

Suriyelilerin, savaştan kaçmaya başladıklarında, göç edecekleri mekanı seçmelerindeki önemli bir etken coğrafi yakınlık olmuştur. Bu nedenle sayılarının en fazla olduğu ülkeler içinde Türkiye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Irak gibi ülkeler yer almaktadır. Suriye’den yola çıkan bu göç dalgaları ulaştığı her ülke üzerinde az ya da çok etkiye sebep olmuştur. Göç dalgasının etkilerinin en büyük olduğu ülkeler ise başta Türkiye ve Lübnan olmuştur.

2011’de iç savaşın patlak vermesinin ardından çevre ülkelere sığınan Suriyelilerin büyük bir kısmı daha önce de belirttiğimiz gibi Lübnan’a göçmüştür.Lübnan ise, 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye taraf değildir ve ülkeye göç eden Suriyelileri resmi olarak “yerinden edilmiş kişiler” olarak tanımlamaktadır. Lübnan, 1950’lerden itibaren tecrübe ettiği Filistinli mülteci sorunu nedeniyle Suriye’den gelenlerin kalıcı olmasının önüne geçmeye çalışmıştır. Suriyeli mültecilerin kalıcı yerleşiminin önlenmesi Lübnan’ın mülteci politikasının temelini oluşturmaktadır[13].

Suriye’den gelen sığınmacıların sayıları çok hızlı bir artış içinde olmuştur.BMMYK’nın 2014 verilerine baktığımızda; 2012’de Lübnan’da 18.000 Suriyeli sığınmacı,2013 itibariyle, 356.000,ve 2014 Nisan ayına gelindiğinde 1 milyon olduğunu görüyoruz. YineBMMYK’nın aktardığına göre, Lübnan’daki BM personelleri 2014 yılında her gün 2.500 yeni sığınmacı kaydediyordu[14]. Sığınmacı sayısındaki bu artış Lübnan nüfusunda bir yılda % 20’lik bir artış meydana getirmiştir. Bu oran 2014 yılına kadar artarak devam etmiştir[15].

Göçün başlangıcından itibaren temkinli bir tavır içinde olan Lübnan, Suriye krizinin ardından ülkesine göç eden Suriyeliler için özellikle kamp kurmamıştır. Hükümetin bu uygulamadaki amacı gettolaşmanın ve dolaylı yoldan kalıcı olmanın önüne geçmek olmuştur. Diğer göç alan ülkelerde olduğu gibi Lübnan halkı ve hükümeti de başlangıçta Suriyeli sığınmacılar konusunda her ne kadar temkinli davransa da ılımlı yaklaşmışlar ve yardım konusunda yapıcı uygulamalar yapmışlardır. Fakatiç savaşın devam etmesi ile ülkeye giren sığınmacı sayısının her geçen yıl artması( Tablo 1.), onlar için yapılan uygulamalarda değişikliğe gidilmesi sonucunu doğurmuştur.

Tablo 1. 2013 – 2016 arası Lübnan’daki Suriyeli sığınmacı sayıları

Suriyelilerin Lübnan’a girişlerine ilişkin var olan ikili anlaşmaları sürdürmek çerçevesindeki tepkisizlik politikası (no-starategypolicy), sığınmacılar için açık sınır politikası olarak yorumlanmış ve ülkedeki sığınmacı sayısı hızla artmaya başlamıştır. Suriyeliler için mülteci statüsünü kullanmak Lübnan’ıntercih etmediği bir uygulama olmuştur[16]. Lübnan, kayıt işlemleri konusunda Türkiye’nin uygulamalarının aksine temkinli davranmış ve bu kayıt işlemlerini de Birleşmiş Milletler ile birlikte yürütmüştür.Suriyelilerin Lübnan’da yasal olarak yaşayabilmeleri için Lübnan Genel Güvenlik Ofisi’ne başvurarak kayıt olmaları gerekmekteydi. Kayıt olmak için kimlik, adres ve Lübnan’a giriş tarihini belirten evraka ve 15 yaşından büyük herkes için kişi başı 200 dolara ihtiyaç vardı. Her yıl yenilenmesi gereken kayıt işlemleri için de bu 200 dolarlık ödeme tekrarlanmakta idi. Lübnan hükümeti, Suriyeliler için herhangi bir kamp kurmama yoluna gitmiş olsa da göç eden Suriyelilerin bir kısmı kendi imkanları ile kamplar kurup buralarda yaşamaya başlamışlardır.Ayrıca Lübnan hükümeti başlangıçta uyguladığı açık kapı politikasını fazla sürdürmemiş ve uygulamaya koyduğu vize ve ikamet politikalarıyla ağırlığını koymaya çalışmıştır[17]. Hükümetin, sığınmacı meselesinde temkinli davranışına bir diğer örnek ise, 2011’den bu yana yaklaşık 50 bin Suriyelinin, BM’nin yerleştirme programına dahil edilerek Almanya, ABD, İsveç ve Fransa gibi ülkelere yerleştirilmiş olmasıdır[18].

Lübnan, ülke içi ekonomisi zayıf bir devlet olması ve Suriye iç savaşından kaynaklanan göç sorununun bütün yükünü tek başına omuzlayamayacağı nedenleriyle, Lübnan’a sığınan Suriyelilerin temel ihtiyaçlarının önemli bir bölümü kendi karşılamaktan ziyade bu konu için BMMYK ve diğer uluslararası kuruluşlarla birlikte STK’lardan edinilen yardımlarla karşılanmasını sağlamıştır[19]. Açıkça belirtmek gerekirse Lübnan’daki Suriyelilerin temel ihtiyaçları için Avrupa Birliği ülkeleri, Kuzey Amerika ülkeleri ve Arap ülkelerinden gelen yardımlar, Suriyeliler için yapılan yardımların %88’ini oluşturmaktadır[20].

Göçün yoğun olarak gerçekleştiği ilk yıllarda, Lübnan’daki Suriyelilerin sağlık hizmeti BMMYK tarafından ücretsiz gerçekleştirilmekteydi. Bununla birlikte Lübnan, Suriyeli sığınmacıların sağlık hizmetleri konusunda oluşturduğu yükten de rahatsız olmuştur. 2013 yılında Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre hastanelerde oluşan Suriyeli yoğunluğuna dikkat çekerek, Suriyeli sığınmacıların sağlık sorunlarının halk sağlığı açısından risk oluşturduğunu belirtmiştir[21].Lübnan hükümeti, zamanla sayılarının artması nedeniyle hastalardan iki dolar bakım ücreti almaya başlamıştır. Sığınmacıların, sağlık hizmetlerine ulaşımının zor olması ve ulaşıldığında da ücret gerektiriyor olması burada yaşayan Suriyelilerin Suriye’ye dönmesinde tetikleyici bir rol oynamıştır[22].Öte yandan acil tedavi ihtiyacı olan hastalar için sağlık hizmeti bedelinin %75’i karşılanmaktaydı.

2014 yılına gelindiğinde sayıları 1 milyonu aşmış[23]olan Suriyeli sığınmacıların etkileri Lübnan’da çok boyutlu olarak hissedilmeye başlanmış ve bu nedenle de Eski Lübnan Başbakanı Necip Mikâti konu ile ilgili olarak bir basın toplantısı düzenlediği bir basın toplantısı ile “…Suriyeli mülteci sayısı Lübnan nüfusunun dörtte birine ulaşmış durumda. Bu sebeple komşu ülkelerden ve uluslararası toplumdan Lübnan’ın yükünü hafifletmek için Suriyeli mültecilerin kendi topraklarında barınabileceği güvenli bölgeler oluşturulması için girişimde bulunmasını istiyoruz…” ifadelerini kullanarak Lübnan’ın içinde bulunduğu zor durumu izah etmeye çalışmıştır. Bu olayın ardından, Lübnan Dışişleri ve Göçmenler Bakanı CebranBassil, bir açıklama ile Suriyeli sığınmacıların durumunu bir kriz olarak nitelendirmiş ve bu krizin Lübnan’ın varlığını tehdit ettiğini belirtmiştir[24].

2014’ten itibaren oldukça görünür hale gelmiş olan Suriyeli sığınmacı meselesi nedeniyle ekim ayından itibaren Lübnan hükümeti daha fazla sığınmacı alamayacağını duyurmaya başlamıştır. Bundan sonra Lübnan, yalnızca kadınları ve onların çocuklarını ayrıca acil tıbbi yardıma ihtiyaç duyanları sığınmacı olarak kabul edecekti[25]. 2014 baharına gelindiğinde, toplumsal sorunlar gözle görülür hale gelinceyeni hükümet, daha önce görmezden gelinen gayri resmi sınır geçiş noktalarını kapatarak çalışmalarına başlamıştır. Ekim 2014’te ise hükümet, Suriyeli mültecilere ilişkin politika prensipleri raporunu onaylamış ve Söz konusu rapor, yerinden edilmiş Suriyelilere ilişkin üç ana hedefi kabul etmiştir[26]:

  • Suriyelilerin sayısını Lübnan’a erişimlerini sınırlandırarak ve Suriye’ye geri dönmelerini teşvik ederek azaltmak,
  • Suriyelilere yönelik güvenlik uygulamaları ve kontrollerini arttırmak,
  • Yerel ve ulusal otoritelerin yükünü rahatlatmak

Lübnan hükümeti 2015 Ocak ayına gelindiğinde ise BMMYK sunduğu talep ile kayıt işlemlerini durdurmuş ve göçün önüne geçmeyi amaçlamıştır[27]. Kayıt işlemlerinin durdurulmasının ardından görece azalma meydana gelmiş fakat bununla birlikte kayıt dışılık sorunu artmaya başlamıştır. Ayrıca her yıl yenilenmesi gereken kayıt işlemlerinin gerektirdiği 200 dolarlık ödeme de, ülke içinde kayıtdışı Suriyelilerin artmasına neden olmuştur.2015 yılından itibaren göçü engellemek için yapılan bu uygulama vize şartıyla desteklenmiştir. Lübnan hükümeti Suriye’den gelen sığınmacılarda 2015 yılı itibariyle vize şartı aramaya başlamıştır[28]. İç savaşın başlamasının ardından 4 yıllık bir süre içinde pasaportları olmadan, yalnızca kimlik kullanarak ve herhangi bir şart aranmadan Lübnan’a girebilen Suriyeliler, yapılan bu uygulamaya göre giriş nedenini belirtmek ve bu nedeni ispatlayacak evrak göstermek zorunda kalacaktı. Bu evraklarla Suriyelilere,sınırlı gün sayısı için giriş izni veya geçici ikamet verilecekti. Ayrıca yine bu uygulamayla, turistik gerekçe ile Lübnan’a girmek isteyen Suriyeliler ise otel rezervasyonunu kanıtlayan evrak, bin dolar ve kimliğini ispatlayan belge (nüfus cüzdanı veya pasaport) ibraz etmek zorunda olacaktı ve tedavi amacıyla gelen Suriyelilere de hastaneden aldıkları belgeyi göstermek şartıyla 72 saatlik giriş izni verilecekti[29].

Lübnan hükümetinin 2015 yılında uygulamaya koyduğu ‘vize’ şartı her ne kadar kayıt dışı sorununun tetikleyicisi olsa da aynı zamanda girişlerde de büyük engel teşkil etmiş ve Lübnan içerisindeki Suriyeli sığınmacı sayısının göç yoluyla artmasının önüne geçmiştir[30].

2015 yılında Lübnan Çalışma Bakanlığı’nın, işverenlere Suriyeli birini çalıştırabilmeleri için işin Lübnan vatandaşları tarafından yapılamayacağını açıkça göstermeleri ön koşulunu getirmesi ve böylece Suriyeli sığınmacıların çalışma yolunu tamamen kapatması, hükümetin göçü önlemek amacıyla yürüttüğü politikalardan biri olmuştur[31].

Lübnan, 2015 yılında başlattığı kayıtları durdurma politikasının ardından 2017’den itibaren ülke içinde var olan Suriyelilerin geri dönüşlerinin başlaması için çalışmalara başlamıştır. Konuyla ilgili ülke içinde yürüttüğü politikaların yanı sıra uluslararası alanda da sesini duyurmaya çalışmış ve hem ABD, Rusya, Fransa gibi devletlerden hem de BM gibi uluslararası örgütlerden geri dönüşler için yardım talebinde bulunmuştur. Ayrıca, mevcut Suriye hükümeti ile de işbirliği içerisinde olmuştur.2017-2019 yılları arsında Lübnan Genel Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı açıklamaya göre, yalnızca kayıtlı 200 bin Suriyeli, Lübnan’ın farklı illerinden kendi vatanlarına dönmüştür[32].

Suriyelilerin ülkelerine geri dönüş sürecinde Lübnan hükümetinin politikalarının yanı sıra Lübnan’da İran destekli Şii hareket Hizbullah’ın lideri Hasan Nasrallah, yurtlarına dönmek isteyen Suriyeli sığınmacılara yardım komiteleri kurarak hükümetin bu uygulamasına destek vermiştir[33].

Suriye’de iç savaşın ardından yaşanan göç dalgalarının yoğunluğu tüm dünyanın gündemini oluşturmuş ve bu göçe maruz kalan ülkeler için, sorunları da beraberinde getirmiştir.Sayı açısından bakıldığında Türkiye’den sonra en fazla sığınmacı barındıran ülke konumunda olan Lübnan, aynı zamanda yerel nüfusa olan yoğunluğuaçısından bakıldığında en fazla yoğunluğa sahip olan ülkedir. Lübnan, göçün başladığı ilk yıllardan bu yana gerek BM aracılığıyla gelenleri kayıt altına alarak gerekse, kalıcı olmamaları yönünde politikalar izleyerek geri dönüşleri için belirli uygulamalar yaparak ülkesini bu göç tufanından koruma yoluna gitmiştir.Yapılan bu uygulamalar Suriyeli sığınmacıların Lübnan üzerindeki etkilerini sıfırlamaya yetmemiş fakat minimize etmiştir. Nitekim bir ulusun güvenliğini korumadaki temel amaç sıfırlanamayacağı bilinen tehditlerin etkilerinin minimum maliyetle atlatılmasıdır.

SURİYELİ SIĞINMACILARIN LÜBNAN ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Coğrafi yakınlık ve geçmişten gelen sosyo-kültürel/tarihi ilişkiler nedeniyle Lübnan, savaş dolayısıyla göçmek zorunda kalan Suriyeliler için tercih edilebilir bir ülke olmuştur. Sığınmacı yoğunluğun en fazla olduğu Lübnan göçün başladığı andan itibaren karşılaşabileceği etkileri en aza indirgemeye çalışmıştır.Fakat böylesine yoğun, ülkenin yaklaşık dörtte birini oluşturan, bir göç çok boyutlu olarak toplumsal, ekonomik ve siyasi sorunları da beraberinde getirmiştir. Suriye ve Lübnan’ın geçmişten gelen bağlarını ve hem siyasi hem de ekonomik ilişkileri düşünüldüğünde Suriye’den Lübnan’a gelen sığınmacıların ve Suriye iç savaşının Lübnan üzerindeki etkileri diğer ülkelerden farklı özellikler göstermektedir.

Nüfusu neredeyse yarı yarıya Müslüman ve Hıristiyanlardan oluşan Lübnan 1943 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra yönetimini Hıristiyan başkan ve Müslüman başbakan şeklinde sürdürüyordu[34]. Çok çeşitli dini bir yapıya sahip olan Lübnan’da, ülkede neredeyse kalıcı hale gelmiş olan Filistinliler nedeniyle sahip olduğu bu çeşitlilik dengesi bozulmaya başlamıştı. Zaten bozulmaya başlamış olan bu denge, bir başka Arap toplumun ülkeye yoğun biçimde göçmeye başlamasıyla büyük bir tehdit altında kalmaya başladı. Lübnan’da, yaklaşık % 30 Şii, % 30 Sünni ve % 35 Hıristiyan olmak üzere büyük mezhep grupları arasında bir tür denge mevcuttu. Ancak, Suriyeli sığınmacıların büyük bir çoğunluğunun Sünni olmasıbu dengenin bozulma ihtimalini doğurmuştur. Buradan hareketle, Suriyelilerin Lübnan’a gerçekleştirdiği yoğun göçün, en fazla siyasi çerçevede sorun yarattığı ya da uzun vadede yaratacağı korkusu sonucuna ulaşılabilir.

Suriyeli sığınmacı krizinin diğer ülkelerde meydana getirmediği ve Lübnan’a özel diyerek tabir edebileceğimiz bir etkisi iseSuriye’deki mevcut çatışmanın ortaya çıkardığı mezhepsel ayrılıkların, Maruniler de dâhil olmak üzere özellikle Sünniler ve Şiiler arasında bir gerginlik olarak Lübnan’a sıçrama olasılığıdır[35]. Ayrıca Lübnan’da askeri bir kola da sahip olan Hizbullah siyasi partisinin fiilen Suriye’de rejimin yanında savaşa dahil olması toplumsal ve mezhepsel kutuplaşmayı körüklemiş, ülkede siyasi, sosyal ve ekonomik problemlerin bir çıkmaza sürüklenmesine neden olmuştur[36].Öte yandan, bazı saha raporlarında, Suriyeli mültecilerin de başta Hizbullah olmak üzere Suriye yanlısı rejim gruplarının muhtemel saldırılarından korktuğu belirtilmektedir.

Suriyeli sığınmacıların Lübnan üzerinde yarattığı siyasi etkilerin dışında özellikle değinilmesi gereken bir diğer etki alanı ise ekonomidir.Sığınmacılar Lübnan üzerinde yarattığı ekonomik etkiler Türkiye’de olduğu kadar büyük olmamakla birlikte negatif yönde gerçekleşmiştir. Lübnan Cumhurbaşkanı MişelAvn, 2020 Şubat ayında Fransız bir dergi ‘ValeursActuells’ dergisine verdiği bir demeçte, Suriye’de cereyan eden iç savaşın ve ülkesine sığınan Suriyelilerin Dünya Bankası verilerine göre 25 milyar dolarlık bir kayba neden olduğunu açıklamıştır. Ülkesinin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıyı aktaran Avn yıllardan beri yaptığı ‘sığınmacıların geri dönüşlerini sağlama’ çağrısını da yineledi[37].

Göçün başladığı ilk yıllarda, Lübnan hükümeti sığınmacılar meselesiyle ilgili olarak daima BMMYK ile işbirliği içerisinde olmuş ve sığınmacıların giderleri büyük oranda BM, AB, STK ve Kuzey Amerika ülkelerinin sağladığı fonlar tarafından karşılanmıştır. Fakat 2014’e gelindiğinde sayılarının 1 milyonun üstüne çıkmasıyla yapılan yardımlar da yetersiz kalmaya başlamıştır. Ayrıca sığınmacıların tüm giderleri zaten yalnızca bu yardımlarla karşılanmıyordu. Lübnan’ın da devlet bütçesinden yaptığı harcamalar vardı. Ülke, ticaret, turizm ve yatırımlardaki düşüş ve kamu harcamalarındaki artış da dahil olmak üzere Suriye’deki çatışma nedeniyle ciddi ekonomik sorunlara maruz kaldı.Bu ekonomik anlamda ilerleyen negatif etki, sadece Lübnan halkı için değil aynı zamanda Suriyeli sığınmacılar tarafından da yoğun biçimde hissedilmiştir. Suriyelilerin yaklaşık %70’i yoksulluk sınırının altında bir gelirle hayatını sürdürmeye çalışmaktadır[38]. Lübnan hükümetinin sığınmacılar için kamp uygulaması yapmamasının bir sonucu olarak Suriyeliler kendi çadırlarını kurarak resmi olmayan kamplar oluşturmuşlardır. Suriyeli sığınmacıların üçte birinden fazlası, yerel halk için büyük bir ekonomik yük oluşturdukları Bekaa, Akkar ve Baalbek-Hermel vilayetleri gibi Lübnan’ın yoksul bölgelerinde yaşamaktadırlar[39].

Lübnan’da 2014 yılında %20’lerde seyreden işsizlik, 2017 yılının sonunda %46’ya yükselmiş ve kadın işsizliği %60 düzeyinde seyretmeye başlamıştır[40].Suriyeliler, tıpkı Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılarda olduğu gibi, düşük ücretle ve daha uzun süre çalıştıkları için, Lübnanlıların iş bulma imkânları sınırlanmıştır. Bu durum ise ekonomik sıkıntıların yanı sıra toplumsal bir tepkiye de neden olmuştur.Lübnan’da gerçekleşen bu ekonomik gerilemenin tek sebebi olarak Suriyeli sığınmacıları görmek doğru olmayacaktır. Zira hem Lübnan’ın ekonomik büyüklüğü yeterli refah seviyesinde değildir, hem de Suriyeliler dışında ülke içinde farklı ülkelerden gelmiş olanlar da vardır. Ayrıca bölgede var olan karışıklıklar da Lübnan ekonomisinde olumsuz etki yaratmıştır.

Kitlesel olarak meydana gelen göçün toplumsal olarak meydana getirdiği reaksiyonlar elbette yadsınamaz bir gerçektir. Kitlesel göçlerle karşı karşıya kalan ülkelerde, hükümetlerin izledikleri politikalar, ekonomik gerçeklikler vesiyasi olumsuzlukların her birinin toplumda karşılığı olur. Öte yandan gelen nüfusla bir arada yaşayan halkın uzun vadede huzursuzlukları olması çok doğaldır. Nitekim Lübnan’da da Suriyeli sığınmacılar kaynaklı toplumsal huzursuzluklar meydana gelmiştir. Toplumsal tepkilerin oluşmasında en temel etken aslında Suriyelilerin kalıcı olmasının önüne geçmek amacıyla yapılmış olan kamp kurmama uygulamasıdır. Kalıcı olmalarının yanında gettolaşmaların ve radikalleşmelerin de engellenmesi amacıyla yapılmış bu uygulama gelen Suriyelilerin ülkenin çeşitli bölgelerinde halkla iç içe yaşamasına neden olmuştur. Başlarda Lübnan halkı konuyla ilgili tepkili olmasa da sayılarının her geçen gün artması ve bulundukları sürenin uzaması toplumsal bir tepkiye sebep olmuştur.Ayrıca Suriyelilerin yerleşmeyi tercih ettikleri bölgelerin ekonomik seviyelerinin düşük olması da bu tepkinin sebeplerinden biridir. Sığınmacıların ekonomi üzerindeki etkisi, toplumda başlarda hoşgörüyle karşılanan göçün zamanla gergin bir istenilmeyen olgu haline gelmesine neden olmuştur.

Lübnan hükümetinin 2015’te başlattığı kayıtları durdurma uygulaması, kayıtların her yıl yenilenmesi ve bu yenileme işleminin maliyetli olması ülke içindeki kayıt dışı sığınmacı oranını geniş çaplı etkilemiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki; yapılan kayıt işlemleri,tam anlamıyla kayıt dışı girişlerin önüne geçmek için yeterli olmamıştır. Bu durum ise Lübnan içerisinde güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. 2016 yılından itibaren ise Lübnan Suriyeli sığınmacılar meselesini ‘ulusal güvenlik’ kapsamında ele almaya başlamıştır. Bu durumun en önemli sebebi ise resmi olmayan kampların IŞİD militanlarının sığınak olarak kullandıkları yerlerden biri haline gelmesi olmuştur[41]. Ayrıca Hizbullah’ın Suriye iç savaşında oynadığı etkin rol de Lübnan’daki terör olaylarında artışa neden olmuştur.Başka bir deyişle, Lübnan teröre ve terör eylemlerine açık bir hale gelmiştir.

Güvenlik sorunlarının altında yalnızca terör sorununun yattığını düşünmek hata olacaktır. Yüksek Yargı Konseyi başkanı Jean Fahed’e göre, Suriyeli sığınmacılar 2016 itibariyle Lübnan hapishane nüfusunun yüzde 27’sini oluşturmuşlardır ve bu tutukluların % 46.3’ü terör suçundan yargılanırken, ger kalan kısmı karmaşık ve farklı birçok suç nedeniyle yargılanmaktadır[42].

Lübnan Cumhurbaşkanı MişelAvn, sığınmacılar meselesini ekonomik, siyasi, toplumsal bir sorun olmasının yanı sıra; Lübnan’ın varlığına tehdit oluşturan bir unsur olarak görmektedir. Bu nedenle de uluslararası alanda bu konuda sık sık görüşlerini dile getirmekte ve özellikle içerisinde barındırdığı Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmeleri konusunda yardım çağrısında bulunmaktadır[43].

SONUÇ

2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaşın dünya kamuoyunda yarattığı en büyük sorun sığınmacı meselesi olmuştur. Özellikle Suriye’ye sınırı bulunan devletler az ya da çok oranda göç sorunundan etkilenmişlerdir. Şüphesiz ki savaşın meydana getirdiği bu büyük sığınmacı yükünün en ağır payını Türkiye ve Lübnan taşımaktadır. Bu ağır yükü taşıma konusunda, Suriyeli sığınmacıların Türkiye ve Lübnan üzerinde yarattığı etkiler büyük oranda benzerlik gösterse de kendilerine has özellikler de taşımaktadırlar.

Lübnan nüfusunun yaklaşık 4’te birini oluşturan Suriyeli sığınmacılar, Lübnan’ı toplumsal, ekonomik, siyasi ve güvenlik alanlarında geriye çekmiştir. Lübnan iç savaşın başlamasından bu yana geçen 9 yılda,önceki tecrübelerine dayanarak, izlediği politikalarla zararını en aza indirmeye çalışmış fakat yeterli derecede başarılı olamamıştır.Örneğin; kayıt esasına önem vermiş olmasına rağmen kayıt dışı göç sorunun önüne geçememiştir. Terör saldırılarından kendini koruyamamıştır. Lübnan, ülkesine sığınan Suriyelilerin oluşturabilecekleri sorunlar zincirini en başından itibaren engellemeye çalışmıştır. Bu zinciri engellemek için ise yaptığı uygulamalardan en göze çarpanı girişleri durdurma olmuştur. Ayrıca Lübnan hükümeti iç savaşın başlamasının ardından gelen Suriyelilerin -2011 yılından itibaren- kalıcı olmayacakları konusunda vurgu yapmış ve bütün politikalarını da bu amaçla yürütmüştür.

Savaş nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan Suriyelilerin yaşadıkları sorunlar ise göz ardı edilemeyecek boyuttadır.Gerek %70’inin yoksulluk sınırının altında yaşıyor olması, gerek kadınlar ve özellikle kız çocuklarının mecbur bırakıldıkları durumlar Suriyelilerin yaşamlarının zorluğunu da açığa çıkarmaktadır.

Hem göç edenlerin hem de göçün gerçekleştiği bölgenin içerisinde bulunduğu kriz ortamı, uzun vadede daha büyük krizlere evrilebilecek bir potansiyele sahiptir. Bu nedenle atılacak her adımın, alınacak her önlemin önemi hayati niteliktedir.

KAYNAKÇA

Özdemirci, Ayşe S., Lübnan 2015, Sakarya Üniversitesi, 2015, https://docplayer.biz.tr/116861921-Lubnan-ayse-selcan-ozdemirci.html, Erişim Tarihi: 20.01.2020

Doğrusözlü, Cüneyt, Lübnan 2013, Sakarya Üniversitesi, 2013, https://ormer.sakarya.edu.tr/uploads/files/lubnan_2013.pdf, Erişim Tarihi: 20.01.2020

Sander, Oral, Siyasi Tarih 2, 29. Baskı, 2019 Mayıs, İmge Kitapevi

Sarı, Cahide, Okur, A. M., Lübnan’da Suriyeli Mültecilerin Durumu, Agora Derneği, Nisan 2019

Tınas, Murat, Lübnan’daki Suriyeli Mülteciler: Hükümet Stratejisi Yokluğunda Ekonomik, Siyasi ve Mezhepsel Zorluklar, ORSAM, Mayıs 2017, Say. 62

Sarah E. Parkinson, OrkidehBehrouzan, NegotiatingHealthand Life: SyrianRefugeesandThePolitics of Access in Lebanon, SocialScienceandMedicine, Oct. 2015

Özdemirci, Ayşe S., Suriye İç Savaşı’nın Lübnan’a Etkileri (2011-2016), Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, Cilt 3, Say. 2, Aralık 2016

Françoise De Bel-Air, Migration Profile: Lebanon, Robert Schuman Center forAdvenced, Studies, EuropeanUniversityInstitude, May 2017

Özdemirci, Ayşe S., Suriye Krizi Sonrasında Lübnan’da Mülteci Sorunu, ORMER Perspektif Serileri, Mart 2014, No.1

Pirinççi, Ferhat, Suriye’ye Komşu Ülkelerin Suriyeli Mültecilere Yönelik Politikaları, TESAM Akademik Dergisi, Temmuz 2018, s. 39-60

LauranneCallet-Ravat, Suriyeli Mülteci Akını Yönetiminde Türkiye’deki Belediyelerin Rolü, Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Orta Doğu ve Batı Asya Teşkilatı, Ocak 2016

Armaoğlu, Fahir, 21. Yüzyıl Siyasi Tarih Cilt 2, 11. Baskı, Ayraç Sanal Yayınevi, Sayfa 364-440

IRAK’TAKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Yazan Kübra Ünlü

19 Mart 2020

GİRİŞ

2011 yılında başlayan Suriye iç savaşının kaynağını oluşturduğu ve özellikle Suriye’ye komşu ülkelerden başlayarak birçok ülkeyi çok boyutlu olarak etkileyen sığınmacı sorunu, son yıllarda uluslararası alanı da oldukça meşgul etmektedir.

Suriyeli sığınmacıların neden olduğu bu sorun; gerek ekonomik, gerek siyasi, gerekse insani boyutu ile çok sayıda devlet ve uluslararası örgütlerin gündemini oluşturmuştur. İç savaşın ardından ilk olarak komşu ülkelere gerçekleştirilen göç, ulaştığı her coğrafyayı benzer ya da farklı sorunlar silsilesi ile karşı karşıya bırakmıştır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) 2020 Şubat ayı verilerine göre, dünya geneline bakıldığında 5,561,824 Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır. Bu sığınmacıların 3,587,226’sı Türkiye’de; 910,256’sı Lübnan’da, 655,435’si Ürdün’de ve 247,568’si Irak’ta bulunmaktadır. Bahsettiğimiz bu ülkeler sığınmacıların en fazla bulunduğu ve dolayısıyla etkilerini en çok hisseden 5 ülkedir. Bu çalışmada Suriye’ye sınır komşusu olan Irak’ta bulunan Suriyeli sığınmacılar konu edilecektir. Öncelikle Irak ve Suriye arasındaki siyasi ilişkilerden bahsedilecek, ardından Irak ve özellikle Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi içerisinde yaşayan Suriyelilere uygulanan politikalarla birlikte bölgedeki Suriyelilerin durumu ele alınacaktır.

IRAK VE SURİYE İLİŞKİLERİ

Irak, her ne kadar 1932 yılında Haşimi Hanedanlığı’nın kurulmasıyla bağımsız olsa da tam anlamıyla bağımsızlığını alması 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından İngilizlerin bölgeyi terk etmesiyle 1950 yılında gerçekleşmiştir. Benzer şekilde Suriye de 1920 yılında San Remo Konferansı sonrası 1946 yılına yani 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesine kadar Fransız işgali altında kalmıştır. 1946’da Fransızların bölgeyi terk etmesinin ardından Suriye de bağımsızlığına kavuşmuştur. Bağımsızlıklarını yeni sayılabilecek tarihlerde almış olan bu iki komşu ülke, uzun yıllar Baas Rejimleriyle yönetilmiştir. Irak’ta 1968, Suriye’de ise 1970 yılında Baas Rejimleri iktidara geçene kadar iki ülke arası ilişkiler yoğun olamamıştır. Zira iki ülke için de Baas öncesinde tam anlamıyla siyasi istikrarın olduğu söylenemez. Hal böyle olunca bu iki komşu ülke, dış politikadan ziyade iç politikaya odaklanmışlardır.

Irak ve Suriye’de Baas rejiminin iktidarı ile birlikte her iki ülke de otoriter bir hal almaya ve aynı zamanda siyasi açıdan istikrarı sağlamaya başlamıştır. İki ülke arasındaki ilişkiler ise bundan sonra gerginleşmeye başlamıştır. Özellikle Irak’ta Saddam Hüseyin’in iktidara gelmesinin ardından iki Baas ülkesi neredeyse iki hasıma dönüşmüş, bölgesel politikalardaki rekabet ve ayrışma üst seviyelere yükselmiştir. Genel olarak dönemin iki kutuplu dünya sistemindeki yerleri, Filistin davasındaki tutumları, mezhepçiliğe ve otoriterliğe evrilen politikaları iki ülkeyi birbirinden uzaklaştırmaya yetmiştir. Bunun dışında, Suriye Baas Partisi’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne bakışı, Lübnan iç savaşında oynadığı etkin rol ve İran Irak savaşı ile Körfez krizi sırasındaki tavrı ilişkilerin iyice gerilmesine neden olmuştur. Esas itibariyle bu iki ülke arasında meydana gelen bu uyuşmazlığın temelini, Suriye ve Irak’ın, egemenlik sınırları dışına taşmış olan stratejik hedeflere yönelmesi oluşturmuştur. Suriye, kendisinden koparılmış olduğunu düşündüğü Lübnan, Ürdün, Filistin ve Hatay’ı da kapsayan Şam merkezli ve Doğu Akdeniz eksenli “Büyük Suriye’yi” Pan-Arap fikrinin öncelikli şartı olarak görmüştür. Irak ise Arap Birliği’nin Bağdat merkezli ve Basra eksenli bir alanda gerçekleşebileceğini düşünmüş; Kuveyt, Mezopotamya, Şattü’l Arap ve İran’ın Huzistan bölgelerini de kapsayan “Büyük Irak” fikrini ön şart olarak görmüştür. Bu iki farklı hedef Irak ve Suriye’nin ayrışmasının odak noktasını oluşturmuştur.

IRAK’TAKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Suriye iç savaşının başlamasının ardından milyonlarca Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Ülkelerini terk eden bu sığınmacıların en yoğun olduğu ülkeler Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’tır. 2020 yılı Şubat ayı itibariyle Irak’ta bulunan Suriyeli sığınmacı sayısı 247, 568’dir. Diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında buradaki sığınmacı nüfusununun büyük bir kısmı kamplarda yaşamaktadır. Irak ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nde bulunan Suriyelilerin dağılımı şekil 1.’de gösterildiği gibi yoğun biçimde Erbil, Duhok ve Süleymaniye şehirlerindedir.

Şekil 1. UNHCR Irak’taki Suriyelilerin yaşadıkları yerler,

Irak, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne ve aynı zamanda 1967 tarihli Ek Protokol’e de taraf değildir. Irak, mültecilerin durumuna ilişkin ulusal hukuk sisteminde iki kanunu kabul etmiştir. Bunlar 1971 tarihli “Siyasi Mülteciler Kanunu” ve 2009 tarihli “Göç ve Yer Değiştirme Bakanlığı 21 Numaralı Kanun”dur. 2009 tarihli kanun daha kapsamlı olmakla birlikte her ikisi de günümüz Suriyeli sığınmacıların haklarını güvence altına alma konusunda eksik kalmaktadır. Bu da bizi Irak’taki sığınmacılar konusunda hukuksal bir eksikliğin varlığını düşünmeye itmektedir. Örnek vermek gerekirse Irak merkezi yönetimi az evvel bahsettiğimiz sözleşmelere taraf olmaması nedeniyle Suriye’den gelen sığınmacılara bir mülteci statüsü vermemiş ve bu sayede bazı ekonomik yükümlülüklerden tabi değildir.

Suriye’den Irak’a göçün ilk dalgası 2012 yılında başlamış ve 2015 yılına kadar artarak devam etmiştir. Irak’ı merkezi yönetim ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimini tek bir bütün olarak ele alırsak, Irak’a göç eden Suriyeli sayısının yıllara göre dağılımı Şekil 2.’de gösterilmiştir. Aşağıdaki şekilde de görüldüğü üzre Irak’ta diğer ülkelerden farklı farklı olarak kamplarda yaşayan sığınmacı oran oldukça yüksektir. Bu durumu şu şekilde açıklamak mümkündür; bölge ülkelere oranla en az Suriyeli sığınmacı Irak’ta bulunmaktadır ki bu da kampların kapasitelerini uygun hale getirmektedir.

Şekil 2. Irak’a Sığınan Suriyelilerin Yıllara göre Oranı,

Suriye’den göç eden nüfusun tercih ettiği ülkelere baktığımızda yoğunluğun komşu ülkelerde olduğunu görüyoruz. Bu durum şunu da gösteriyor ki, göç eden nüfusun göç edeceği yer üzerindeki tercihini etkileyen en önemli unsur coğrafi yakınlık olmuştur. Fakat burada dikkat çeken bir husus vardır; iç savaşın başladığı 2011 yılı, Suriye’den göçün de başladığı tarihtir. Türkiye, Lübnan ve Ürdün üzerine gerçekleşen göçler az sayıda da olsa 2011 yılında başlamıştır. Irak ise bu konuda bir istisna oluşturmaktadır. 2012 yılının Mart ayına gelindiğinde yani iç savaşın birinci yılında Türkiye’de 10,658, Lübnan’da 7,058 ve Ürdün’de 3000’i aşkın Suriyeli sığınmacı bulunuyorken Irak’ta yalnızca 180 Suriyeli bulunmaktaydı. Bunun farklı sebepleri vardır. Bu sebeplerden ilki, diğer ülkelerin aksine Irak’ın içerisinde bulunduğu siyasi istikrarsızlık ve iç meseleler nedeniyle açık kapı politikası uygulamamasıdır. Ayrıca Irak üzerine yapılan göçlerin çok büyük bir kısmı Suriye’nin Kuzeyi’nden gerçekleşmiş ve yine çok büyük bir kısmı Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne olmuştur. Bunun sebebine ise üç açıdan bakmak gerekir. İlki; Irak Merkezi yönetiminin 2013 yılında acil durumlar dışında sınırlarını Suriyelilere kapatması sebebiyle sığınmacıların Kuzey Irak Bölgesel Yönetimini tercih etmesidir. İkincisi ise, Suriye’nin Kuzeyinde bulunan halkının çoğunluğunun Kürt kökenli olması ve göç eden Kürt kökenli Suriyelilerin etnik ve toplumsal yakınlık nedeniyle Kuzey Irak’ı tercih etmesidir. Üçüncü ve sonuncusu da 2003 yılında gerçekleşen İkinci Körfez Savaşı nedeniyle Iraklı birçok kişi Suriye’nin kuzey kesimine göç etmişti ve bu kez Suriye’de patlak veren iç savaş buradaki Iraklıların da ülkelerine dönme çabasına girmesine neden olmuştur. UNCHR, göç eden nüfusun etnik kimliğine yönelik bir çalışma gerçekleştirmemiştir. Buna karşın Suriye’den Irak’a göç eden sığınmacıların göç hareketini başlattıkları yerlere baktığımızda bu bölgelerde daha çok Kürt kökenli Suriyelilerin yaşadığını görebiliriz. (Kamışlı, Ayn El Arab, Hasake…)

2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaştan kaynaklanan göç özellikle güvenlik sebebiyle gerçekleşmiştir. Ülkenin bir çok yerinden yapılan bu göçlerde ekonomik ve toplumsal diğer sebepler güvenlik sorunlarının çok gerisinde kalmıştır. Suriye’nin kuzeyinden Irak, özellikle Kuzey Irak, yönüne yapılan göçlerde ise ana sebep her ne kadar güvenlik nedeniyle olsa da bu kişilerin güvenliğini tehdit eden unsur iç savaştan ziyade bölgede etkin hale gelen PKK/PYD terör örgütü güçleri idi. Şöyle ki; PKK/PYD güçleri özellikle ABD ve IŞİD terör örgütünün de yardımlarıyla Suriye’nin kuzeyinde belirli bölgeleri kontrol altına aldıktan sonra bölge halkı üzerinde baskı oluşturmaya başlamıştır. Suriye’nin kuzeyinde bulunan PKK/PYD terör örgütünün Esad rejimiyle iş birliği içerisinde olarak Kamışlı ve civarında güçlenmesi ve bölgede oluşturduğu tehdit göçün 2012 yılından itibaren başlamış olmasına açıklayıcısı niteliktedir. Yine de Kuzey Irak bölgesine ve Irak’a göç eden nüfusun tamamının Kürt kökenli olduğu söylenemez. Zira Suriye’nin kuzeyinde Sünni Araplardan göç eden nüfus içerisinde yer almıştır. Bunun sebebi de Esad rejiminin Sünni Araplar üzerinde oluşturduğu baskıdır.

2011 yılının son aylarında Irak’a oldukça az sayıda Suriyeli sığınmacı göç etmiş olsa da 2012 yılının Temmuz ayının sonuna gelindiğinde bu sayı 6000’e ulaşmıştır. Irak üzerine gerçekleşen ilk göç dalgası ise bu olmuştur. Bu göçün ana sebebi daha evvel de bahsettiğimiz üzre bölge üzerindeki PKK/PYD terör örgütünün oluşturduğu tehdit olmuştur. Bölgede rejim ve muhalifler arasındaki çatışmaların yarattığı istikrarsızlık, ekonomik nedenler ve Kürt gençlerin zorunlu askerlik görevini yapmak istememesine karşın askerliğe zorlanıyor olmaları temel sebeplerdir.

İlk göç dalgası ve daha sonrasında Irak Merkezi Yönetimi ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin Suriyeli sığınmacılar için uyguladıkları politikalarda büyük farklılıklar olmuştur. İlk olarak, Irak Merkezi yönetimi Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne göre daha sıkı bir politika izlemiş ve özellikle ilk göç dalgasının ardından sınırlarını acil durumlar dışında sınırlarını kapatmıştır. Irak Merkezi Yönetimi diğer ülkelerin de aksine açık kapı politikası izlememiştir. Aslına bakılırsa Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi de başlangıçta PKK/YPG ile içerisinde bulunduğu çekişme nedeniyle zaman zaman sığınmacılara kapıları kapatmış, fakat bu çekişmenin iç politikaya yansımaları ve sınırda yığılan sığınmacılar nedenleriyle 2013 yılının Ağustos ayında kapılarını açmak zorunda kalmıştır. Bu tarihten sonra da sınırlarını mümkün olduğu kadar sığınmacılar açısından geçişken hale getirmiştir. Ayrıca Kuzey Irak, Irak Merkezi Yönetiminin aksine, hem kamp içindeki hem de kamp dışındaki Suriyeliler için daha esnek politikalar izlemiştir. Kuzey Irak’ta bulunan Suriyeliler isteklerine bağlı olarak kamp içinde ya da kamp dışında barınma hakkına sahiptir. Bunun yanı sıra kamp dışında ikamet serbestlikleri de vardır. Buna karşın Irak merkezi hükümetinin uyguladığı politikaya göre sığınmacıların ülke içerisinde serbest dolaşma hakları yoktur. Fakat yine de kamp içindeki sığınmacılar kamu hastaneleri ve eğitim olanakları dahil tüm temel hizmetlerden yararlanabilmektedirler.

IRAK’TAKİ SURİYELİLERİN DURUMU VE YEREL HALK İLE İLİŞKİLERİ

Irak’a yönelik göçlerde Irak’ta iki farklı yönetim olması nedeniyle bölgede bulunan sığınmacılara yönelik politikalar ve sığınmacıların genel durumunu iki farklı açıdan ele almak gerekmektedir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bölgeye gerçekleşen göçlerin % 97 gibi büyük bir oranı Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nde bulunmaktadır. Bu oranın böylesine fazla olmasının sebebini bir önceki bölümde ele almıştık. Sığınmacıların bölgelere alınması için bölgelerde uygulanan farklı uygulamaların yanı sıra, yerleşen nüfusa yönelik uygulamalarda da farklılıklar olmuştur.

Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, sığınmacılar için Irak merkezi yönetimine göre daha tercih edilebilir bir alan olmuştur. Sığınmacıların gelmeye başlamasının ardından, sığınmacılar için Erbil, Duhok ve Süleymaniye şehirlerinde kamplar kurmaya başlamıştır. Kampları, Birleşmiş Milletler ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarından yardım almış olsa da, büyük oranda kendi çabasıyla kurmuştur. Bölgeye yönelik göç 2012 yılında başlamış ve hızlı bir şekilde artış göstermiştir. 2012 yılının Kasım ayına geldiğinde yaklaşık 60,000 Suriyeli sığınmacı bölgeye gelmişti. Toplamda Irak bölgesindeki Suriyeli sayısına bakacak olursak bu sayı başlangıç için oldukça fazla idi. 2012 yılındaki ilk göç dalgasının ardından Suriye’nin kuzeyinden gelen terör tehdidi bir süreliğine da olsa kapıların sığınmacılara kapanmasına neden olmuştur. Fakat sınırdaki yığılmalar ve sınırlar içindeki artan baskı yönetimin kapıları yeniden açmasına neden olmuş 2013 yılının Ağustos ayında kapılar açılmıştır. UNHCR verilerine göre 2020 Şubat ayı itibariyle Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi içerisinde 245 bin civarında Suriyeli bulunmaktadır. Bunların 100 bine yakını ise kamplarda yaşamaktadır.

Kuzey Irak Yönetimi, merkezi yönetimin aksine, sığınmacılar için oldukça esnek politikalar izlemiştir. Örneğin; kamplar sığınmacıların yalnızca konaklamak için kullandıkları bir alan haline gelmiştir. Sığınmacıların kamplar dışında serbestçe dolaşma hakları ve şehir merkezlerinde çalışma hakları bulunmaktadır. Ayrıca Kampların idaresi için Suriyeli sığınmacılar için Meclis (Higher Council of Camp) oluşturulmuştur. Bu Meclis, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi yetkilileri ile iletişimin sağlanmasından, kamp içindeki ihtiyaçların ve sıkıntıların tespit edilip yetkililere iletilmesinden, gelen yardımların kamp içinde dağıtımından, sığınmacılara ilişkin istatistiklerin (toplam sayı, eğitim durumu, geldiği yer vb.) tutulmasından sorumludur.

Bölgede yaşayan Suriyelilerin bir kısmı geçimlerini kendileri sağlıyor olsa da sığınmacıların yönetim üzerinde ekonomik bir yük oluşturduğu gerçeği yadsınamaz. Bölgede sığınmacıların gelmesiyle aynı dönemlerde başlayan ekonomik küçülme bu durumun bir göstergesi olarak karşımıza çıkmıştır. Özellikle UNHCR ve sivil toplum kuruluşları tarafından yapılan yardımların oranları oldukça düşüktür. Yardımda bulunan sivil toplum kuruluşlarının başında ise “Barzani Yardımlaşma Vakfı” gelmektedir. Hem yönetimin hem de Birleşmiş Milletlerle birlikte sivil toplum kuruluşlarının yardımları sayesinde özellikle Duhok kentinde bulunan Dumiz kampında temel ihtiyaçları giderebilecek sistemler ve dükkanlar bulunmaktadır. Fakat ne yapılan yardımlar ne de kurulan sistemler sığınmacıların içerisinde bulundukları ekonomik sıkıntıyı gidermeye yetmiştir. Ayrıca sığınma süresinin uzaması kaynakların azalmasına neden olmuş ve zamanla kamplarda yaşam daha zor hale gelmiştir.

Dumiz Kampı

Kuzey Irak’ta bulunan Suriyeliler için avantajlı bir durum olarak kültürel ve etnik yakınlığı görebiliriz. Sığınmacılar ve yerel halk arasındaki bu yakınlık ise uyum konusunda önemli rol üstlenmiş ve yerel halkta sığınmacı kaynaklı huzursuzlukların önüne geçmiştir. Ayrıca bir süre önce Iraklı Kürtlerin Saddam Hüseyin döneminde göçe maruz kalmış olması empati duygusunu öne çıkarmıştır. Öte yandan etnik ve kültürel yakınlığa rağmen dil konusunda sorunlar yaşanmıştır. Zira Suriyeliler, Kürtçenin Kırmançi lehçesini konuşurken yerel halk Kırmançi’ye yakın bir lehçe olan Bahtinani konuşmaktadır. Bu sorunun kendini gösterdiği alan ise eğitim olmuştur. Suriyeli öğrenciler, farklı lehçelerde bile olsa Kürtçe konuşmakta fakat ülkelerinde Arapça eğitim görmekte idi. Burada eğitim dilinin değişmiş olması ve buna ek olarak niteliğinin düşük olması eğitim için sorun teşkil etmiştir. Göçün başlangıcında ortaya çıkmış olan bu eğitim sorunu uzun süre devam etmiştir. Eğitim sorununda niteliğin düşük olmasının yanı sıra yeterli mali destek de sağlanamamıştır. Ayrıca sığınmacıların içerisinde bulunduğu ekonomik durum da eğitim için elverişsiz durumdadır. Sığınmacılar gerekli temel ihtiyaçlara olan erişimlerinin kısıtlı olması onları eğitimden çok çalışmaya itmiştir. Özellikle genç erkek kesimin çalışmak ve aileye bakmak konusundaki yükümlülükleri onları eğitimden yana tercih kullanmaktan alıkoymuştur. Bunun dışında, yerel halk ve sığınmacılar arasındaki temel sorun, aslına bakılırsa diğer birçok ülkede olduğu gibi, sığınmacıların ucuz işgücünü oluşturmaları sebebiyle yoksul kesimde oluşturdukları memnuniyetsizlik olmuştur.

Suriyeli sığınmacıların sağlık imkanlarına erişimleri konusunda da sorunlar yaşanmıştır. Kuzey Irak’ın sağlık hizmetleri konusunda yetersiz kalması ve Birleşmiş Milletler ile birlikte sivil toplum kuruluşlarından elde ettiği yardımların kısıtlı olması da sağlık hizmetlerinin azlığına neden olmuştur. Ayrıca şöyle bir genelleme yapmak mümkündür ki, savaştan çıkmış bir nüfusun savaşın üzerinde bıraktığı derin etki nedeniyle psikolojik travmaları içerisinde olmaları kaçınılmazdır. Bu nedenle, fiziksel sağlık problemlerinin yanı sıra psikolojik sağlığın da tedavi ihtiyacı doğmuştur. Fakat bu ihtiyaçları giderme konusunda Kuzey Irak Bölgesel yönetimi de yetersiz kalmıştır. Bölgede yaşayan sığınmacıların bu travmalarını atlatabilmelerindeki önemli etken tıbbi tedaviden ziyade bölge halkı ile aralarındaki kişisel ilişkiler ve arkadaşlıklar olmuştur.

Kuzey Irak’ta bulunan Suriyelilerin etnik yakınlıkları ve kültürel bağları onları burada uzun süre yaşama isteğine itmiş ve bölgesel yönetim de verdiği ekonomik yüke karşın sığınmacıların geri dönmeleri için herhangi bir politika izlememiştir. Yine de 2016 yılından sonra sığınmacıların küçük bir kısmında da olsa geri dönüşler gözlenmiştir.

Irak merkezi yönetimi, bölgeye göç eden nüfusun yalnızca %3 civarında küçük bir bölümünü barındırmaktadır. UNHCR Şubat ayı verilerine bakıldığında 3 bin civarında Suriyeli, Ninova, Kerkük ve Anbar’daki kamplara yerleştirilmiştir. Ayrıca 2012 yılının Ağustos ayından itibaren Irak yönetimi acil durumlar dışında sınır kapılarını sığınmacılara kapatmıştır. Bu bölgedeki Suriyelilerin az olmasının başlıca sebeplerinden biri budur. Ayrıca Irak, uluslararası alanda ne 1951 Cenevre Sözleşmesi ne de 1967 Ek Protolü’ne taraf olmaması nedeniyle sığınmacılara herhangi bir statü tanımamıştır. Irak yönetimi Suriyelilere herhangi bir statü vermediği için temel ihtiyaçlar dışında yardımda bulunmamıştır. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne oranla daha sıkı politikalar uygulayan Irak yönetimi, sığınmacılara kamp dışına çıkma yasağı uygulamaktadır. Bu durum ise dolaylı yoldan sığınmacıların çalışmaları ve kendi geçimlerini sağlamaları konusunda kısıtlamayı meydana getirmiştir.

SONUÇ

2011 yılında başlayan ve neredeyse tüm dünyaya etkisini altına alan Suriyeli sığınmacı krizinin en az etkilediği komşu ülke Irak olmuştur. Barındırdığı nüfusun azlığı, göçün yoğun gerçekleştiği Kuzey Irak ile göç eden nüfus arasındaki dil, din, kültür ve etnik köken yakınlığı bu etkilerin diğer ülkelere oranla daha az olmasına yol açmıştır. Özellikle Türkiye ve Lübnan için çok boyutlu ve ulusal güvenlik sorunu haline gelmiş bu sığınmacı krizine Irak açısından bakıldığında komplike ve ulusal güvenlik seviyesine ulaşmamış olduğunu görüyoruz. Bu bölgedeki esas sorun, sığınmacıların temel ihtiyaçlarını giderme konusunda yaşadıkları sorunlardır. Irak’taki sığınmacılar, başta yiyecek ve su olmak üzere sağlık, eğitim, güvenlik gibi konularda zor şartlar yaşamaktadırlar.

KAYNAKÇA

Can, A., Keskin, B., PKK’nın Kuzey Suriye Örgütlenmesi PYD/YPG, SETA, 2016

Cleveland, William L., A History of the Modern Middle East, Westview Press, Forth Edition, Boulder, 2009

Çağ, G., Eker, S., Ortadoğu’da Baas Rejimleri; Suriye Irak, Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya -Strateji Dergisi, Say. , 57-72

Hana A. El-Ghali, Aamr Ali, Nadine Ghalayini, Higher Education and Syrian Refugee Students: The Case Of Iraq, Issam Fares Institute for Public Policy and International Affairs, March 2017

Izaddin A. Aziz, Claire V. Hutchinson, John Maltby, Quality of life of Syrian refugees living in

camps in the Kurdistan Region of Iraq, November 2014

Orhan, O., Suriye’ye Komşu Ülkelerde Suriyeli Mültecilerin Durumu: Bulgular, Sonuçlar ve Öneriler, ORSAM, Rapor No: 189, Nisan 2014

Pirinççi, F., Suriye’ye Komşu Ülkelerin Suriyeli Mültecilere Yönelik Politikaları, TESAM Akademi Dergisi Temmuz 2018 Sayısı, Say. 39-60

İNTERNET ERİŞİM

https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/5

https://data2.unhcr.org/en/documents/download/74316

https://www.voanews.com/middle-east/more-syrians-escaping-northern-iraq

https://www.dec.org.uk/articles/syrian-refugees-in-iraq

https://www.theguardian.com/global-development/2013/aug/30/syrian-refugees-iraq

https://www.dunyabulteni.net/irak/kuzey-iraktaki-suriyeliler-de-zorda-h283435.html

https://www.refugeesinternational.org/reports/2015/10/14/beyond-emergency-assistance-syrian-refugees-in-northern-iraq-and-jordan

https://www.youtube.com/watch?v=Av0sddhRBNk

https://www.aljazeera.com/news/2019/10/3-000-syrian-refugees-arrive-northern-iraq-191019114737599.html

ttps://www.al-fanarmedia.org/2020/01/new-syrian-refugees-in-iraq-struggle-to-access-education

https://www.amerikaninsesi.com/a/kuzey-iraktaki-siginmaci-kapmlarinda-zorlu-yasam/4014315.html

https://blogs.lse.ac.uk/mec/2016/09/21/syrian-refugees-and-the-kurdistan-region-of-iraq/

https://www.arabnews.com/over-60000-syrian-refugees-iraq-un

ÜRDÜN’DEKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Yazan Kübra Ünlü

05 Mayıs 2020

2020 yılının ilk ayları itibariyle gerek salgından etkilenmiş gerekse etkilenmemiş olsun, dünya gündemini meşgul eden coronavirüs salgını bu denli etkiye sahip olmadan hemen önce bildiğiniz gibi 9 yıldır Suriye’de devam eden iç savaş nedeniyle meydana gelen sığınmacı krizi gündemi meşgul etmekteydi.

Hem uluslararası ilişkiler hem de insani bir kriz bağlamındaki bu geniş çaplı kriz, dünya üzerinde azımsanamayacak bir etkiye sahipti. Şu dönemde küçük büyük onlarca ülkeyi etkileyen salgın, sığınmacı krizinin gündemdeki yerini almış olsa da kriz önemini yitirmemiştir. Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği (UNHCR) Nisan ayı verilerine göre, dünya çapında yayılmış 5,563,101 (kayıtlı) Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır. Bu sığınmacıların en yoğun bulundukları ülkeler ise sırasıyla; (3,587,578) Türkiye, (910.256) Lübnan ve (656,213) Ürdün’dür[1].

Sığınmacıların yoğun olarak yaşadıkları her ülkede çeşitli sorunlar meydana getirmiş olmaları kaçınılmaz bir gerçektir. Sığınmacıların en yoğun yaşadığı üçüncü ülke konumundaki Ürdün, diğer ülkelerden farklı etkilere sahip olmuştur. Zira Ürdün, Suriye ile aynı zamanda Arap Baharı sürecine girmiş bir ülkedir. Her ne kadar Arap Baharı sürecini Suriye’ye oranla çok daha hafif atlatmış bir ülke olsa da Ürdün, sığınmacılardan kaynaklı yükün etkilerini omuzlarında hissetmekten kurtulamamıştır. Bu çalışmada ele alınacak olan konu; Ürdün’de bulunan Suriyeli sığınmacıların, Ürdün üzerindeki etkileri ve burada sığınmacılar için kullanılan uygulamalardır. Bu doğrultuda öncelikle Arap Baharı başlangıcı itibariyle Ürdün-Suriye ilişkilerinden bahsedilecek, ardından da Ürdün’deki Suriyelilerin etkileri ve onlar için uygulanan politikalar ele alınacaktır.

ARAP BAHARI SÜRESİNCE ÜRDÜN-SURİYE İLİŞKİLERİ

2010 yılında Tunus’ta başlayıp çok geçmeden neredeyse tüm Arap coğrafyasına yayılan “Arap Baharı” 2011 yılının Ocak ayında Ürdün’de belirtilerini göstermeye başlamıştı. Ekonomik açıdan zayıflığı ve halkın beklediği reformların gerçekleşmemesi sürecin burada da yaşanacağının habercisi idi. Fakat bölge ülkelerine kıyasla Ürdün’de patlak veren Arap Baharı çok daha farklı özellikler gösterdi. Bunun sebebi ise her şeyden önce Ürdün’ün, bölge monarşilerinin aksine liberal reformlar çabasında olması idi[2]. Bunlar yalnızca ekonomik alanda değil aynı zamanda politik alanda da yürütülen reformlardı.

Öte yandan, güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanmaması, göstericilerin beklentilerinin karşılama konusunda engel oluşturacağı düşüncesiyle şiddetten kaçınmaları ve hükümetin göstericilerin seslerine kulak verme çabaları Arap Baharı sürecinin hem kısa sürmesini hem de olumsuz etkilenme oranının oldukça az olmasını sağlamıştır. Ayrıca, 1946 yılından bu yana Ürdün’de Haşimi Krallığı bölge ülkelerine göre en istikrarlı rejimlerden biri olagelmesi ve halkın huzursuzluğunun büyük oranda ekonomik nedenlerle olması da rejim üzerindeki etkileri azaltmıştır. Öte yandan Ürdün Kralı 2. Abdullah, süreci daha karmaşık ve şiddetli geçirmelerinden de aldığı dersle daha reform yanlısı bir tutum sergilemiştir. Ürdün’de ekonomik reformların yanı sıra halkın siyasi alanda meydana gelen şikâyetleri nedeniyle 2011 – 2018 yılları arasında tam 6 kez başbakan değişmiştir[3]. Bu süreç içerisinde Arap Baharı olarak adlandırılan süreç tam anlamıyla Ürdün’de ciddi değişiklere neden olmamış, bununla birlikte şiddetli çatışmalara da dönüşmemiştir.

Ürdün’de olduğu gibi Suriye’de de 2011 yılının ilk aylarında Arap Baharı sürecinin adımları atılmış, fakat tam anlamıyla olayların şiddetlenmesi Mart ayı itibariyle gerçekleşmiştir. Ürdün’de geçen yumuşak havanın aksine Suriye’de oldukça gergin çatışmalar halini alan bir ortam oluşmuştur. Olayların her geçen yıl biraz daha karmaşık hale gelmesi ve yalnızca ulusal faktörlerin değil aynı zamanda uluslararası faktörlerin de bölgede etkin rol oynamasıyla içinde bulunduğumuz 2020 yılında artık Arap Baharı olmaktan çıkmış, içerisinde uluslararası aktörlerin de bulunduğu iç savaş halini almış bir durumla karşı karşıya kalınmıştır.

2011 yılında Ürdün’de olayların patlak vermesinin ardından iç politikada bazı siyasi değişimler yapılmakla birlikte[4], Ürdün Kralı Abdullah bu süreçte diplomasi trafiğini de kesmemiştir. Özellikle kendisiyle aynı dönemde böyle bir sürece girmiş olan ve etkilerini daha derinden hisseden sınır komşusu Suriye ile ilişkilerine önem verme çabasında olmuştur. Zira, Ürdün, yakın komşuluk ve ticari ilişkileri nedeniyle Suriye’de yaşananlardan olumsuz etkilenmiştir. Suriye-Ürdün ilişkilerinde Suriye’ye yönelik uluslararası ambargo kararının yansımaları ile sığınmacı sorunu önem taşımıştır. Ürdün yönetimi ekonomik nedenlerle Suriye’ye yönelik ambargo kararının uygulamasına katılmaya yanaşmamıştır. Dönemin Ürdün Dışişleri Bakanı Nasır Cude, Ürdün ekonomisinin Suriye’ye uygulanan yaptırımlardan dolayı zarar göreceğini iddia ederek Arap Birliği’nin Suriye’ye yönelik ambargo kararından istisna tutulmalarını istemiştir. Bakan Cude, Ürdün’ün Suriye’de ekonomik çıkarları olduğunu, Ürdünlü binlerce öğrencinin Suriye’de eğitim gördüğünü, ortak sınır ve su kaynakları gibi meselelerin iki ülke arasındaki işbirliğini zorunlu kıldığını dile getirmiştir[5]. Suriye’de oldukça şiddetli devam eden çatışmalar nedeniyle meydana gelen sığınmacı akışı da Ürdün-Suriye ilişkilerinde önemli rol oynamıştır. Özellikle 2011 yılının Mart ile Aralık ayları arasında binlerce Suriyeli sığınmacının Ürdün’e geçmiş olması ilişkileri zorunlu hale getiren bir diğer neden olmuştur[6]. Suriye’nin istikrara kavuşması, bu gibi nedenlerden dolayı, elbette bir sınır komşusu olarak Ürdün için büyük önem arz ermiştir. Fakat bu süreçte Kral Abdullah, “tarafsız” olsa da Esad yanlısı da olmamıştır. Hatta öyle ki Kral Abdullah Suriye Cumhurbaşkanı Esad’ın iktidardan çekilmesini istemiştir. Kral Abdullah’ın bu çağrısı, Arap Baharı boyunca bir Arap liderin, diğer bir Arap lidere ilk kez görevi bırakma çağrısı olmuştur.

Öte yandan 2011 yılında Suriye’de patlak veren çatışmalarda Ürdün hükümetinin her ne kadar ulusal ve uluslararası kamuoyunda Suriye krizinde tarafsız olduğunu duyursa da üstü kapalı bir şekilde muhaliflere destek verdiği düşünülmüştür[7]. 2014 yılında Suriye’nin Amman Büyükelçisi Behçet Süleyman, Ürdün’ün Suriye iç savaşındaki pozisyonu hakkındaki eleştirilerini sosyal medyada sürdürmesi üzerine 26 Mayıs tarihinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Bunun üzerine, Suriye yönetimi de Ürdün’ün Şam maslahatgüzarını istenmeyen adam ilan etmiştir[8]. Bu tarihten sonra da iki ülke arasındaki ilişkiler zamanla kopuk hale gelmiş ve iki ülke arasında tam anlamıyla diplomatik girişimler olmamıştır. Ayrıca yaklaşık hükümetten bağımsız olarak 3 bin Ürdün vatandaşı da Suriye’de rejim karşıtı tarafta fiziki olarak çatışmıştır[9].

Başlangıçta, Suriye’nin içerisinde bulunduğu durum, Ürdün üzerinde ekonomi ve sığınmacı konularında derin etkiler yaratmakta iken, zamanla güvenlik sorunları da meydana gelmiştir. En önemli güvenlik sorununu ise IŞİD terör örgütü oluşturmuştur. Ürdün’ün sınırlarında oluşan terör ve çatışmalardan kaynaklı güvenlik sorunları iki ülke arasında silahlı çatışma haline gelen sorunlara yol açmıştır. Terör sorunu birçok kez Ürdün’ün Suriye sınırları içerisine silahlı saldırılarda bulunmasına neden olmuştur[10].

Ürdün, içerisinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve güvenlik gibi farklı açılardan etkilendiği Suriye iç savaşının sona erdirilmesi amacıyla uluslararası alanda gerek devletler gerekse devlet dışı örgütler bazında çok sayıda diplomatik girişim içerisinde olmuştur. Bütün bunlara karşın bir sonuç alınamamış, aksine sorun her geçen yıl daha da karmaşık hale gelmiştir. Bütün bunlar çerçevesinde Ürdün, içerisinde barındırdığı ve yerli nüfusunun yaklaşık % 10’unu oluşturan kayıtlı/kayıtsız 656,213 Suriyeli sığınmacı ve buna bağlı olarak ekonomik ve sosyal sorunla baş başa kaldı.

ÜRDÜN’DEKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Ürdün, sınırları içerisinde farklı uyruklardan çok sayıda sığınmacı/mülteci barındıran bir ülkedir. Özellikle Arap-İsrail savaşları ve yakın geçmişte Irak’ın işgal edilmesi nedenleriyle Suriye iç savaşı öncesinde de büyük bir sığınmacı nüfusuna sahip olagelmiştir. Ürdün’de Suriyeli nüfusun varlığı ise aslına bakılırsa Suriye iç savaşından daha eskiye dayanmaktadır. Coğrafi açıdan iki ülke arasındaki geniş kara sınırı, ortak kültür ve etnik yapı bu ülkelerde insanları birbirine bağlayan bir unsur olmuştur ve savaş öncesinde de Ürdün’de yaşayan yaklaşık 700 bin Suriyeli bulunduğu bilinmektedir. 2020 yılı verilerine göre Ürdün’ün toplam nüfusu 10,181,862’dir[11]. Toplam nüfusun yüzde 10’undan fazlasını Suriyeliler oluşturmaktadır.

Suriye’de iç savaşın şiddetlenmesinin ardından, bölge halkının büyük çoğunluğunda başlangıçta sınır komşularına ve ardında özellikle Avrupa kıtasına göç süreci de başlamıştır. Bölgeden çevreye doğru gerçekleşen bu göç hareketinde en fazla sığınmacının kayıtlı olduğu ülkeler içinde üçüncü sırada Ürdün yer almaktadır. Ürdün’de 2020 Nisan ayı UNHCR verilerine göre 656,213 Suriyeli yaşamaktadır. Savaş öncesinde oraya yerleşmiş olan ve savaş nedeniyle de geri dönemeyen 700 bin civarındaki Suriyeli[12] de hesaba katıldığında 1 milyon 400 bine yakın Suriyelinin Ürdün’de yaşadığını görüyoruz. Fakat burada işlenecek olan temel konu daha çok UNHCR tarafından kaydedilmiş Suriyeliler üzerine olacaktır.

Arap Baharı sürecinde Suriyelilerin göç etmek için seçtikleri ülkelerden birinin Ürdün olmasının birden çok nedeni bulunmaktadır. Öncelikle belirtilmesi gereken ilk neden, yoğun göç alan diğer ülkelerin de seçilme nedeni olan, coğrafi yakınlıktır. Ürdün ile Suriye arasında bulunan 375 km’lik kara sınırı göçün bir kısmının bu yönde ilerlemesinin ana sebebidir. Bir diğer önemli neden ise etnik, dini, kültürel açıdan yakınlık ve akrabalık ilişkileridir. İşte bu nedenlerle 2011 yılında Suriye’den Ürdün’e başlayan sığınmacı akışı, 2014 yılına kadar artarak devam etmiş, 2014 sonrasında neredeyse tamamen durmuştur (Tablo 1.). Meydana gelen bu sığınmacı akışının durmasının temel sebebi Ürdün hükümetinin Ekim 2014’te açık kapı politikasına getirdiği sınırlama olmuştur. Hükümetin yaptığı bu sınırlama sığınmacı açışını keskin bir biçimde azaltmış fakat diğer taraftan da insan kaçakçılığı riskinde artışa neden olmuştur[13]. Buna karşın, Ürdün hükümeti zaman zaman sığınmacılara kapılarını kapatmıştır. Hükümeti bu uygulamayı gerçekleştirmeye iten şey ise ekonomik sıkıntılar olmuştur[14].

Tablo1. Ürdün’deki Suriyeli Sığınmacıların Yıllara Göre Dağılımı

Ürdün’de yaşayan Suriyelilerin yaklaşık olarak yüzde 20’lik bir kesimi kamplarda yaşamaktadır (124,019). Ürdün’de Suriyeliler için toplam beş kamp/geçici merkez kurulmuştur. Bu kamplar şöyledir; Zatari, Azrak, Emirati Jordian, Kral Abdullah Kampı ve Siberkent Göçmen Kampı. Bunlar Ürdün yetkilileri ile UNHCR tarafından kayıtların yapıldığı merkezlerdir[15]. Kamplar genellikle ülkenin kuzeyinde yer almaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Ürdün’de bulunan Suriyeli sığınmacıların yüzde 20’si kamplarda yaşamaktadır ve kamplar kapasitelerinin çok üstünde sığınmacı barındırmaktadır. Kamp dışında yaşayan sığınmacıların en çok tercih ettikleri iller ise İrbid, Mafrak, Amman ve Zarka’dır. Bu iller arasında Amman’ın tercih edilme nedeni diğer illerden farklı olarak iş bulma olanaklarının daha fazla olmasıdır. İrbid, Mafrak ve Zarka’nın tercih edilmesinin temel nedeni ise sınıra yakın olmalarıdır.

Ürdün, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni imzalamamış bir ülkedir. Ürdün’de, Suriyeliler dahil tüm sığınmacılar Yabancı Kanunu (Alien Law) çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu kanun, uluslararası hukukun genel prensibi olan göçmenlerin yaşam ve özgürlüğünü tehdit eden yere geri gönderilmemesini temel alan bir anlaşmadır[16]. Ürdün, İşkence ve Diğer Zalimane Gayri insani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne taraftır. Sözleşmenin 3. Maddesi de sığınmacıları tehlike ve işkence görme ihtimali olan ülkeye göndermeyi yasaklamıştır[17].

Ürdün Suriyeli sığınmacılara ilişkin açık kapı politikası uygulamaktadır. Resmi ya da resmi olmayan yollarla gelen tüm Suriyeli sığınmacıların güvenliğini sağlamaktadır. Suriyelilerden, ülkeye girişte vize ve oturma izni talep edilmemektedir. Ürdün’e geçiş için pasaportlarının olması yeterlidir. Ürdün, dört kategoride yer alan Suriyeli grubun geçişine onay vermemektedir. Bu gruplar sırasıyla; Suriye’de yaşayan Filistinliler, askerlik çağındaki bekâr erkekler, Suriye’de yaşayan Iraklı göçmenler ve belgesi olmayanlardır[18].

ÜRDÜN’ÜN SURİYELİ SIĞINMACILAR İÇİN UYGULADIĞI POLİTİKALAR

Ürdün, geçmişten gelen mülteci/sığınmacı sorunları nedeniyle özellikle Türkiye ile kıyaslandığında tecrübeli bir ülke olmuştur. Sahip olduğu bu tecrübe Ürdün’e uyguladığı politikalar konusunda yardımcı olmuştur. Öncelikle, göçün başladığı ilk yıllarda kendisinin içinde bulunduğu siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunlara karşın mümkün olduğunca sığınmacılar konusunda uluslararası alanda çağrılarda bulunmuş, diplomatik ilişkilere önem vermiş ve başta Avrupa ve ABD olmak üzere uluslararası devlet dışı aktörlerden yardım almıştır[19]. Bu süreçte Ürdün hükümetinin kurduğu diplomatik bağlantılar yalnızca yardım alma konusunda değil aynı zamanda Suriye’de barışın tesis edilmesi konusunda da olmuştur. Zira Suriye’de barışın tesis edilmesi bir bakıma sığınmacıların ülkelerine dönmeleri anlamına gelmektedir. Ürdün, Suriye’deki soruna kalıcı bir çözüm bulmak amacıyla gerek bölgesel aktörler, gerekse bölge dışı aktörlerle çeşitli diplomatik bağlantılar kurmuştur[20].

Göçün başladığı ilk zamanlardan itibaren Ürdün’ün izlediği kayıt politikası, kayıtların UNHCR tarafından alınmasını sağlaması olmuştur. Buna karşın, kayıt sorunu tamamen ortadan kalkmamış ve bu durum yalnızca ekonomik sorunları değil aynı zamanda, yanı başında çeşitli terör örgütlerinin konuşlandığı ve büyük çatışmaların yaşandığı Suriye’den kaynaklanabilecek güvenlik sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Kayıt işlemlerinde, gelen Suriyeliler büyük oranda bilgilerinin Suriyeli yetkililere ulaşması ve bu nedenle geri döndüklerinde sorun teşkil etmesinden korktukları için kendilerini gizleme çabasında olmuşlardır. 2013 yılının Mayıs ayında, konuyla ilgili önemli bir adım atılmış ve gayri resmi geçiş yapılabilecek noktalardaki güvenlik önlemlerini artırarak tamamen kapatılmış, yalnızca Cabir’de bulunan resmi sınır kapısı açık bırakılmıştır[21]. Ürdün hükümetinin izlediği bu politika o yıl içerisinde yaklaşık bin Suriyeli sığınmacının kaçak yollarla girmesini engellemiştir. Suriyeli sığınmacılar kayıtlarının alınmasının ardından çeşitli kamplara yerleştirilmiştir.

Ürdün hükümeti, genel olarak Suriye’den gelen ve sığınma talebinde bulunan kişilerin talebini kabul etmiş fakat sığınma talebinde bulunmak için bazı özel şartlar getirmiştir. Buna göre, yalnızca kadınlar, çocuklar ve acil tıbbi ihtiyacı olan siviller sığınma talebinde bulunabilmiştir[22]. Kayıt altına alınan Suriyelilerin izinsiz kamp dışına çıkmaları yasaklanmıştır. Kamp dışında yaşamak için yine özel bir şart konulmuştur. Buna göre, kamp dışına çıkmak isteyen Suriyelilerin bir Ürdün vatandaşının kefil olması halinde istekleri kabul edilmiştir[23]. Başlangıçta düzenli bir şekilde işleyen bu uygulamanın zamanla kampların kapasitelerinin çok üstünde sığınmacı barındırmaları nedeniyle esnetilmek zorunda kalındığını belirtmek gerekir. Bu uygulamaların sonucunda UNHCR’ın son verilerine göre kamplarda yaşayan toplam Suriyeli sığınmacı sayısı 124,019’dur.

Gelişmişlik seviyesi düşük ve kıt kaynaklara sahip Ürdün için sığınmacılar büyük bir ekonomik yük oluşturmuştur. 2011 yılının ardından Ürdün, önceki deneyimlerine dayanarak, uluslararası alanda ekonomik destek çağrılarında bulunmuş, finansal kredi başvuruları yapmış ve çok sayıda ülke ile diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, İran, Körfez İşbirliği Teşkilatı, ABD, Kanada, İngiltere, Rusya, Japonya, AB, IMF ve elbette BM’den özellikle Suriyeli sığınmacılar kapsamında yardım almıştır[24]. Ayrıca Ürdün, kurduğu diplomatik ilişkilerde yalnızca ekonomik yardımlar için değil, aynı zamanda Suriye’de var olan krizin sonlandırılması için de çaba göstermiştir. Suudi Arabistan’ın Güvenlik Konseyi üyeliğini reddetmesi nedeniyle, 07 Aralık 2013 tarihinde yapılan oylama ile 178 ülkenin oyunu alan Ürdün, 2014-2015 dönemi arasında iki yıllığına Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmiş ve 1 Ocak 2014 itibariyle yeni görevine başlamıştır[25]. 2014-2015 yılları içerisinde, Ürdün’ün BM Güvenlik Konseyi Geçici üyeliği, Suriye’deki krizin sonlandırılması adına atacağı adımlar için etkin rol oynamıştır.

Ürdün’de bulunan Suriyeli sığınmacıların sağlık hizmetlerine erişim Ürdün hükümeti ve UNHCR tarafından ücretsiz olarak karşılanmıştır, fakat UNHCR daha çok kamplarda yaşayan Suriyeliler için sağlık hizmetleri sağlamıştır. Kamp dışında yaşayan sığınmacılar için bir kart sistemi uygulanmış ve sağlık hizmeti ücretlerinin bir kısmı UNHCR tarafından ödenmiştir. Artan sığınmacı sayısıyla birlikte meydana gelen ekonomik yükün, Suriyelilerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişimlerinde engel teşkil etmeye başlamasıyla birlikte hükümet, Kasım 2014 itibariyle Suriyelilerin sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için belirli miktarda ücret ödemeleri gerektiğini açıklamıştır[26].

Ürdün, toplam 10,182,710 olan nüfusunun yaklaşık % 23’ü sığınmacı olan bir ülkedir[27]. Bunların büyük bir kısmını Afgan ve Suriye uyruklular oluşturmaktadır. Böylesine yoğun sığınmacı nüfusunun ülke için oluşturduğu ekonomik yük ve zaten kıt olan kaynakların gittikçe yetersiz hale gelmesi Ürdün için önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu nedenlerden ötürü, Ürdün hükümeti sığınmacıların ülkelerine dönmeleri için adımlar atmaktadır. Özellikle Suriyeli sığınmacılar konusunda Suriye’nin durumu buna çok da elverişli görünmemektedir. Buna karşın Suriye’ye dönüş yapan bir kısım Suriyeli görmek mümkündür[28].

SURİYELİ SIĞINMACILARIN ÜRDÜN ÜZERİNE ETKİLERİ

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) tanımına göre göç (migration), bir kişinin veya bir grup insanın uluslararası bir sınırı geçerek veya bir devlet içinde (süresi, yapısı ve nedeni ne olursa olsun ) yer değiştirdiği nüfus hareketleridir. Buna mültecilerin, yerinden edilmiş kişilerin, ekonomik göçmenlerin, aile birleşimi gibi farklı amaçlarla hareket eden kişilerin göçüde dâhildir[29]. Göçe neden olan etmenler ile göç sürecinin izlediği seyir göç edilen yer üzerinde bıraktığı etki üzerinde belirleyici olur. Suriye’den 2011 yılından beri devam eden göç hareketi de ulaştığı ülkeler üzerinde önemli etkiler meydana getirmektedir.

Ürdün, dünyada en fazla Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan 3. ülke konumundadır. Son veriler göz önüne alındığında nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan Suriyeli sığınmacılar, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Ürdün’de de misafir olmaktan çıkmışlardır. Sayıları 700 bine yaklaşan ve kayıtsızlarla birlikte düşünüldüğünde 1 milyonu aşan Suriyeli sığınmacılar, Ürdün için çeşitleri sorunlara neden olmuşlardır. Ürdün, Arap-İsrail ve Irak Savaşları sonrasında ev sahipliği yaptığı Filistinliler ve Iraklılar nedeniyle edindiği tecrübelerle, Suriye kaynaklı göçü yönetme politikalarında, özellikle ekonomik açıdan temkinli olmaya çalışmış ve sığınmacı yükünü aza indirgemeye çalışmıştır. Fakat Suriye’de devam eden durumun son bulmaması, sorunun çözülmesinin önünde büyük bir engel oluşturmuştur.

Suriyeli sığınmacılardan kaynaklanan etkiler, birkaç farklı açıdan ele alınabilir. Öncelikle, incelenmesi gereken etki ekonomik alanda meydana gelen etkidir. Ürdün, kırılgan bir ekonomiye sahip ülke olarak bir anda mevcut nüfusunun %10’u kadar yeni bir nüfusu ağırlamak zorunda kalmıştır. Suriye’de devam eden çatışmaların Ürdün’ün ticari ilişkilerini zedelemesi ve Suriye ile yapılan ticaretler sayesinde elde edilen gelirin de ortadan kalkması, zaten dar olan Ürdün ekonomisinin daha da daralmaya başlaması anlamına gelmiştir. Sanayi üretimi zayıf, su ve petrol gibi doğal kaynakları yetersiz olan ve topraklarının %80’i çöl olan Ürdün’ün sığınmacı yükünü tek başına göğüslemesi mümkün olmadığı için hükümet, hem Batılı ülkelerle hem de bölge ülkeleri ve uluslararası kuruluşlarla iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Ayrıca burada yaşayan Suriyeli sığınmacıların büyük bir kısmının işgücü piyasalarında oluşturduğu olumsuz etki de dikkate alınmalıdır. Ürdün, içinde bulunduğu sığınmacı krizinden kaynaklanan ekonomik etkileri azaltmak adına gerek bölgesel gerekse bölge dışı aktörlerle diplomatik ilişkilerini kullanmıştır.

Bölgesel olarak kurduğu iyi ilişkiler sayesinde sığınmacılar için aldığı yardımlar için örnek olarak, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün’de bulunan resmi sığınmacı kamplarından olan Emirates Jordan Kampı için fon sağladığından bahsedebiliriz[30]. Bu kamp, Ürdün içerisinde bulunan diğer kamplar ile karşılaştırıldığında en iyi koşullara sahip olan sığınmacı kampıdır. Bunun dışında Katar’dan da çok kez ekonomik yardım almıştır[31]. Ürdün, bölge ülkeleriyle içinde bulunduğu iyi ilişkiler sayesinde aynı zamanda, uluslararası alanda destek sahibi olmuştur.

Öte yandan, bölge dışı aktörlerle de kurduğu ilişkiler sayesinde ekonomik yükünü bir parça da olsa rahatlatan Ürdün, özellikle 2014-2015 BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği sayesinde siyasi anlamda da Suriye krizine ilişkin daha belirgin adımlar atmıştır. Bölge dışı aktörler arasında; ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler yer almıştır[32]. Ayrıca bütün bunların yanı sıra Ürdün’de yaşayan ve kayıt altında olan Suriyeliler için UNHCR göz ardı edilemeyecek miktarda fon sağlamaktadır. Gerek kamp içinde gerekse kamp dışında yaşayan sığınmacılar için yardım sağlamaktadır. Suriyeliler UNHCR’dan ayda 400 JD (Yaklaşık 570 USD) nakit yardımı almaktadır (2014 yılına ait verilerdir). Şehir merkezlerinde yaşayan Suriyeliler için UNHCR tarafından oluşturulmuş 3400 kişilik gezici ekip bulunmaktadır. Bu ekip, sığınmacıların yaşadığı evleri ziyaret etmektedir. Ziyaretler ile hem kontrol yapılmakta hem de Suriyelilerin durumuna ilişkin güncel verilere sahip olunmaktadır. Bu şekilde ihtiyaç listesi de oluşturulabilmektedir[33]. Son 5 yılda UNHCR’ın Ürdün için ayırdığı bütçe, 2 milyar dolar civarındadır[34]. Tüm bu veriler göz önüne alındığında Ürdün’ün sığınmacılar için Türkiye ile kıyaslandığında çok küçük bir miktar harcama yaptığını görebiliriz. Hatta sığınmacılar konusunda yaşadığı krizi fırsata çevirdiği söylenebilir.

Suriyeli sığınmacıların Ürdün üzerinde yarattığı etkiler içerisinde bahsedilmesi gereken bir diğer konu ise güvenlik konusudur. Bölge ülkeleri için genel bir güvenlik sorunu olan terör örgütlerinin yarattığı tehdit elbette Ürdün için de geçerli olmuştur. Burada en önemli nokta, Ürdün’e göç eden sığınmacıların içerisinde kayıtsız bir kesimin olmasıdır. Zira kayıtsız olan bu grup içerisinde terör örgütleriyle bağlantısı bulunan kişilerin olması muhtemeldir. Öte yandan, Suriye’deki iç savaşa katıldığı düşünülen yaklaşık 2000 Ürdün vatandaşının Ürdün’e dönmeye başlaması ile birlikte, bu kişilerden kaynaklanan adli olayların artması, ayrıca Suriyeli sığınmacılardan kaynaklanan adli olaylarda da artış yaşanması, Ürdün’de güvenlik algılamalarında değişiklik meydana getirmiş ve yeni güvenlik yasalarını yürürlüğe koymasına neden olmuştur. Bu yasa, güvenlik güçlerine terörist faaliyet ve eylemlerin önlenebilmesi maksadıyla önemli yetkiler vermiştir[35].

Ürdün’ün Suriyeli sığınmacılar nedeniyle yaşadığı sorunlar arasında diğer ülkelerden farklı olarak ele alınması gereken bir sorun daha bulunmaktadır: Su sorunu. Ürdün, dünyada su kaynakları bakımından sıkıntı çeken üçüncü ülke konumundadır ve bölgeye gerçekleşen göçle birlikte artan nüfus yaşanan su sıkıntısının derinleşmesini tetiklemiştir. Yüzeysel su kaynaklarının yetersizliği, yeraltı su kaynaklarına yönelmeyi zorunlu kılmış ve bu durum artan maliyet nedeniyle ülke ekonomik açıdan da etkilenir hale gelmiştir[36].

Yukarı bahsedilen tüm sorunlar kaçınılmaz şekilde toplumsal alanda da karşılık bulmuştur. Göçün başladığı ilk yıllarda, yerli halk tarafından ılımlı karşılanan Suriyeli sığınmacılar sürecin de uzamasının etkisiyle rahatsız olmaya başlamışlardır. Ekonomik yetersizlikler, su kaynaklarının azlığı ve güvenlik problemleri, zaman zaman protestolara dönüşen halk tepkilerinin artmasına neden olmuştur. Kırılgan bir ülke konumundaki Ürdün’ün ekonomik zayıflığı halkta karşılığını “işsizlik” ve dolayısıyla fakirlik olarak bulmaktadır. Ürdün’ün iş kanunları, sığınmacıların sağlık, eğitim, mühendislik ve teknik meslekler de dahil olmak üzere birçok iş sektöründe çalışmalarını engellemiştir. Bu nedenle Suriyeliler fiziki emek gerektiren işlerde ve düşük ücretler için çalışmaktadır[37]. Suriyelilerin ucuz işgücü olarak görülmesi, işverenleri Suriyeli işçi çalıştırmaya itmiştir. Bu durum ise yerel halkta işsizlik oranlarını artırmaktadır. Bu da Suriyelilerin, Ürdün vatandaşlarının gözünde işlerini ellerinden alan insanlar olarak görülmesi sonucunu doğurmuştur.

SONUÇ

2011 yılından itibaren, Suriye iç savaşı kaynaklı yaşanan ve farklı oranlarda da olsa tüm dünyayı etkisi altına alan sığınmacı krizi, Ürdün üzerinde de etkili olmuştur. Hem geniş kara sınırı olması, hem de kültürel ve etnik sebeplerle tercih sıralamasında üst sıralarda yer alan Ürdün, sığınmacı krizinden ciddi oranda etkilenmiştir. Özellikle su kaynakları bakımından yaşadığı sıkıntılar üzerine fazladan binmiş bir yük olmuştur. Ürdün, ekonomik açıdan meydana gelen etkileri büyük orandan aldığı dış yardımlarla azaltmayı başarmış olsa da farklı alanlarda oluşan olumsuzlukların azaltılması konusunda yetersiz kalmıştır. Toplumsal açıdan doğan huzursuzluk ortamı gün geçtikçe artan bir niteliğe sahiptir. Zira uzayan Suriye iç savaşı süreci Suriyelileri diğer ülkelerde olduğu gibi Ürdün’de de kalıcı bir hale getirmeye başlamıştır. Bütün bu sorunlar bir araya geldiğinde zaten kırılgan bir yapıya sahip olan Ürdün için tehdit oluşturmaktadır. Zira Arap Baharı sürecini hafif geçiren Ürdün’ün hâlihazırda yaşadığı ekonomik ve sığınmacı kaynaklı sorunlar her an yeni bir Arap Baharı ile karşı karşıya kalmasına neden olabilir.

Uzun yıllardır devam etmekte olan sığınmacı krizi; ülkelerin iç ve dış politikalarını, ekonomilerini, toplumlarını ve hatta güvenliklerini derinden sarsan bir sorun yumağıdır. Son günlerde tüm dünyayı içinden çıkılamayacak sorunlar silsilesiyle baş başa bırakan coronavirüs salgını sürecinde arka plana itilmiş olan sığınmacı krizi, salgın sürecinde dahi ele alınması gereken bir kriz niteliğindedir. Gerek sığınmacıların yaşadıkları kamplar bağlamında, gerekse Arapça lehçe farklılığı ve sağlık hizmetlerine erişim bağlamında sorunun derinleşmesi muhtemeldir. Bu durumun uzun vadede büyük bir insani kriz halini almaması için alınması zorunlu olan önlemler bulunmaktadır. Bu önlemler, yalnızca ülkelerin tek tek iç politika kapsamında atması gereken adımları değil aynı zamanda uluslararası arenada alınması gereken önlemleri kapsamaktadır. Krize sığınmacı yoğunluğu yüksek olan ülkeler açısından bakıldığında ise sorumluluk alanlarının genişlemesi ve ilgili kurum ve kuruluşların da iş yükünü artırarak ekonomik açıdan etkiye neden olması, sığınmacı krizinin bir başka boyuta daha evrilmesine yol açmaktadır.

KAYNAKÇA

Akbaş, Zafer, Ürdün 2011, Ortadoğu Yıllığı 2011

Çakır, Nurdan Bozkurt, Suriye’den Göç ve Güvenlik: Türkiye-Ürdün Karşılaştırması, 2017, s.35

Luigi Achilli, Syrian Refugees in Jordan: A Reality Check, Şubat 2015

Murat Yeşiltaş, Burhanettin Duran, Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Örgütler, SETA 2018

Özşahin, C., Battır, O. , Arap Baharı Sonrası Ortadoğu Bölgesel Dönüşüm ve Reaksiyonlar, 2019, Hiperyayın

ORSAM, Rapor No:189, Suriye’ye Komşu Ülkelerde Suriyeli Mültecilerin Durumu: Bulgular, Sonuçlar ve Öneriler, Nisan 2014

Oruç, Haydar, Ürdün 2014, Ortadoğu Yıllığı 2014, 2014

Yıldırım, Bilal, Ürdün 2013, Ortadoğu Yıllığı 2013

Richard Perruchoud , Jillyanne Redpath, Uluslararası Göç Hukuku, Göç Terimleri Sözlüğü

İNTERNET ERİŞİM

https://data2.unhcr.org/en/situations/syria, Erişim Tarihi; 05.04.2020

https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/36, Erişim Tarihi: 05.04.2020

http://www.ydh.com.tr/HD9580_urdun-suriyeye-yaptirim-konusunda-yan-cizdi.html, Erişim Tarihi: 05.04.2020

ABD’den Ürdün’e 6 milyar dolarlık yardım, https://www.iha.com.tr/haber-abdden-urdune-6-milyar-dolarlik-yardim-710856/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Canada ‘proud’ of supporting Jordan in refugee crisis — PM, http://www.jordantimes.com/news/local/canada-proud%E2%80%99-supporting-jordan-refugee-crisis-%E2%80%94-pm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Esad Çağrı Yaptı, Ürdün’deki 28 Bin Suriyeli Ülkesine Döndü, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/urdunden-28-bin-suriyeli-ulkesine-dondu/1329430, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Global Focus Jordan, http://reporting.unhcr.org/jordan, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Jordan: Economic Inclusion of Syrian Refugees (January 2020), https://reliefweb.int/report/jordan/jordan-economic-inclusion-syrian-refugees-january-2020, Erişim Tarihi: 07.04.2020

İşkence ve Diğer Zalimane Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne Taraf Olan Ülkeler; https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/TreatyBodyExternal/Countries.aspx, Erişim Tarihi: 07.04.2020

It is not enough to wait for conflict to end, https://www.jordantimes.com/opinion/ferid-belhaj/it-not-enough-wait-conflict-end , Erişim Tarihi: 07.04.2020

Jordan elected to serve on UN Security Council, https://news.un.org/en/story/2013/12/457222, Erişim Tarihi; 07.04.2020

Jordan downplays expulsion of Syria’s ambassador, (27.05.2014), https://gulfnews.com/world/mena/jordan-downplays-expulsion-of-syrias-ambassador-1.1339465, Erişim Tarihi: 05.04.2020

Jordan, Qatar businessmen discuss further cooperation, http://www.jordantimes.com/news/local/jordan-qatar-businessmen-discuss-further-cooperation, Erişim Tarihi: 07.04.2020

The UAE is Providing Significant Support to Help the Syrian People, https://www.uae-embassy.org/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

United Nations Treaty Collection https://web.archive.org/web/20121114081432/http://treaties.un.org/Pages/ViewDetailsII.aspx?&src=UNTSONLINE&mtdsg_no=V~2&chapter=5&Temp=mtdsg2&lang=en, Erişim Tarihi: 07.04.2020

United Nation Treaty Body Country Database, https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/TreatyBodyExternal/Countries.aspx Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdünlü pilot IŞİD’e esir düştü, (25.12.2014), https://www.milliyet.com.tr/dunya/urdunlu-pilot-isid-e-esir-dustu-1989488

Ürdün’den IŞİD’e ağır saldırı, (09.02.2015), https://tr.euronews.com/2015/02/09/urdun-den-isid-e-agir-saldiri,Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün askerlerine bombalı saldırı: En az 6 ölü, (21.06.2016) Erişim Tarihi: 07.04.2020

https://www.worldometers.info/world-population/jordan-population/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün, yardım almazsa artık daha fazla mülteci kabul etmeyecek (02.02.2016), https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160202_urdun_krali_roportaj Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün: Kapılarımızı Suriyeli Sığınmacılara Açmayacağız, https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201806301034085385-urdun-kapilarimizi-suriyeli-siginmacilara-acmayacagiz/, (30.06.2018), Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün’deki Suriyeliler ülkelerine gönderiliyor, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/urdundeki-suriyeliler-ulkelerine-gonderiliyor-245047h.htm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün’deki Suriyeliler ülkelerine gönderiliyor, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/urdundeki-suriyeliler-ulkelerine-gonderiliyor-245047h.htm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Worldometter, Jordan Population, https://www.worldometers.info/world-population/jordan-population/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Suriye Krizinin Kronolojisi, https://www.21yyte.org/tr/merkezler/suriye-krizinin-kronolojisi, Erişim Tarihi 05.04.2020

$7.3b Jordan Response Plan endorsed, http://www.jordantimes.com/news/local/73b-jordan-response-plan-endorsed Erişim Tarihi: 07.04.2020

[1] https://data2.unhcr.org/en/situations/syria, Erişim Tarihi; 05.04.2020

[2] Akbaş, Zafer, Ürdün 2011, Ortadoğu Yıllığı 2011, ss. 305

[3] Özşahin, C., Battır, O. , Arap Baharı Sonrası Ortadoğu Bölgesel Dönüşüm ve Reaksiyonlar, 2019, Hiperyayın, s. 185

[4] 2011 yılı içerisinde Ürdün’de üç kez başbakan ve hükümet değişimi yapılmıştır.

[5] http://www.ydh.com.tr/HD9580_urdun-suriyeye-yaptirim-konusunda-yan-cizdi.html, Erişim Tarihi: 05.04.2020

[6] https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/36, Erişim Tarihi: 05.04.2020

[7] Suriye Krizinin Kronolojisi, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, https://www.21yyte.org/tr/merkezler/suriye-krizinin-kronolojisi, Erişim Tarihi 05.04.2020

[8]Jordan downplays expulsion of Syria’s ambassador, (27.05.2014), https://gulfnews.com/world/mena/jordan-downplays-expulsion-of-syrias-ambassador-1.1339465, Erişim Tarihi: 05.04.2020

[9] Murat Yeşiltaş, Burhanettin Duran, Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Örgütler, SETA 2018, s.224

[10] Ürdünlü pilot IŞİD’e esir düştü, (25.12.2014), https://www.milliyet.com.tr/dunya/urdunlu-pilot-isid-e-esir-dustu-1989488; Ürdün’den IŞİD’e ağır saldırı, (09.02.2015), https://tr.euronews.com/2015/02/09/urdun-den-isid-e-agir-saldiri; Ürdün askerlerine bombalı saldırı: En az 6 ölü, (21.06.2016) Erişim Tarihi: 07.04.2020

[11] https://www.worldometers.info/world-population/jordan-population/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[12] ORSAM, Rapor No:189, Suriye’ye Komşu Ülkelerde Suriyeli Mültecilerin Durumu: Bulgular, Sonuçlar ve Öneriler, Nisan 2014, ss. 20

[13] Luigi Achilli, Syrian Refugees in Jordan: A Reality Check, Şubat 2015, s. 6

[14]Ürdün, yardım almazsa artık daha fazla mülteci kabul etmeyecek, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160202_urdun_krali_roportaj, (02.02.2016); Ürdün: Kapılarımızı Suriyeli Sığınmacılara Açmayacağız, https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201806301034085385-urdun-kapilarimizi-suriyeli-siginmacilara-acmayacagiz/, (30.06.2018), Erişim Tarihi: 07.04.2020

[15]Achilli, a.g.e, s. 3

[16] United Nation Treaty Collection, https://web.archive.org/web/20121114081432/http://treaties.un.org/Pages/ViewDetailsII.aspx?&src=UNTSONLINE&mtdsg_no=V~2&chapter=5&Temp=mtdsg2&lang=en, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[17]İşkence ve Diğer Zalimane Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne Taraf Olan Ülkeler; https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/TreatyBodyExternal/Countries.aspx, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[18] ORSAM, a.g.e., ss. 23

[19] Yıldırım, Bilal, Ürdün 2013, Ortadoğu Yıllığı 2013, ss.228-229

[20] Yıldırım, a.g.e., ss. 231

[21] Yıldırım, a.g.e., s. 237

[22] Achilli, a.g.e, s. 4

[23] ORSAM, Rapor No 198, s. 24

[24] Yıldırım, a.g.e.; Akbaş, a.g.e., It is not enough to wait for conflict to end, https://www.jordantimes.com/opinion/ferid-belhaj/it-not-enough-wait-conflict-end , Erişim Tarihi: 07.04.2020

[25] Jordan elected to serve on UN Security Council, https://news.un.org/en/story/2013/12/457222, Erişim Tarihi; 07.04.2020

[26] Çakır, Nurdan Bozkurt, Suriye’den Göç ve Güvenlik: Türkiye-Ürdün Karşılaştırması, 2017, s.35

[27] Worldometter, Jordan Population, https://www.worldometers.info/world-population/jordan-population/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[28]Esad Çağrı Yaptı, Ürdün’deki 28 Bin Suriyeli Ülkesine Döndü, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/urdunden-28-bin-suriyeli-ulkesine-dondu/1329430, Erişim Tarihi: 07.04.2020; Ürdün’deki Suriyeliler ülkelerine gönderiliyor, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/urdundeki-suriyeliler-ulkelerine-gonderiliyor-245047h.htm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[29] Richard Perruchoud , Jillyanne Redpath, Uluslararası Göç Hukuku, Göç Terimleri Sözlüğü, s. 35-36, https://publications.iom.int/system/files/pdf/iml31_turkish_2ndedition.pdf, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[30] The UAE is Providing Significant Support to Help the Syrian People, https://www.uae-embassy.org/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[31] Jordan, Qatar businessmen discuss further cooperation, http://www.jordantimes.com/news/local/jordan-qatar-businessmen-discuss-further-cooperation; $7.3b Jordan Response Plan endorsed, http://www.jordantimes.com/news/local/73b-jordan-response-plan-endorsed Erişim Tarihi: 07.04.2020

[32] ABD’den Ürdün’e 6 milyar dolarlık yardım, https://www.iha.com.tr/haber-abdden-urdune-6-milyar-dolarlik-yardim-710856/; Canada ‘proud’ of supporting Jordan in refugee crisis — PM, http://www.jordantimes.com/news/local/canada-proud%E2%80%99-supporting-jordan-refugee-crisis-%E2%80%94-pm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[33] ORSAM, Rapor No:189, s. 24

[34] Global Focus Jordan, http://reporting.unhcr.org/jordan, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[35] Oruç, Haydar, Ürdün 2014, Ortadoğu Yıllığı 2014, 2014, s. 201

[36] ORSAM, Rapor No:189, s. 31

[37] Jordan: Economic Inclusion of Syrian Refugees (January 2020), https://reliefweb.int/report/jordan/jordan-economic-inclusion-syrian-refugees-january-2020, Erişim Tarihi: 07.04.2020

GÖÇMEN DOSYASI /// Teoman Ertuğrul TULUN /// SURİYELİ MÜLTECİLER SORUNU : AB’NİN DUYARSIZLIĞINA KARŞILIK BİRLEŞİK KRALLIĞIN GERÇEKÇİLİĞİ


Teoman Ertuğrul TULUN /// SURİYELİ MÜLTECİLER SORUNU : AB’NİN DUYARSIZLIĞINA KARŞILIK BİRLEŞİK KRALLIĞIN GERÇEKÇİLİĞİ

Analiz No : 2020 / 10

06.04.2020

Giriş

Avrupa Birliği (AB) üyesi iken Birleşik Krallık (İngiltere), Almanya ve Fransa ile birlikte Birliğin önde gelen “E3” grubunun bir parçasıydı. AB üyesi olarak, ABD ile AB arasındaki transatlantik ilişkilerde bir köprü görevini üstlenmişti. AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikasında (ODGP) liderlik rolü oynamıştı. Bu bağlamda, ODGP politikalarının çoğunda deneyimli İngiliz diplomasisinin izlerini görmek mümkündü. Güçlü askeri ve köklü diplomatik mirasının, nükleer silaha sahip devlet statüsünün, BM Güvenlik Konsey daimi üyeliğinin, ekonomik gücünün, istihbarat kapasitesinin ve NATO üyeliğinin İngiltere’ye sadece AB’de değil dünya çapında önemli bir yer sağladığına şüphe yoktur.

İngiltere 31 Ocak 2020’de resmen AB’den ayrıldı. AB şu anda 28 yerine 27 üyeden oluşan bir kulüp ve artık AB’de “E3” bulunmuyor. Yaklaşık bir yıl önce, “Brexit Sonrası: Gerçek Bir Karolenj Avrupa Birliğinin Ayak Sesleri” başlıklı AVİM analizimizde aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştık:

“Kısacası, rakamlar ve siyasi-askeri güç söz konusu olduğunda, Brexit’in AB’yi toplam gücü bakımından önemli ölçüde zayıflatacağına şüphe yoktur. Brexit’ten sonra AB’nin çekirdeğinin siyasi olarak 1200 yıl önceki Karolenj imparatorluğuyla örtüşen bir bölgeye çekileceğinin de vurgulanması gerekir… Fransa ve Almanya bu ortak girişimle ‘Avrupa için sorumluluk üstlendiklerini’ iddia ediyorlar. Bunu yaparken, diğer AB devletlerini bir kenara koyuyor, AB’de ve Avrupa’da ayrıcalıklı ‘çekirdek statülerini’ ilan ediyorlar. ‘Avrupa için sorumluluk üstlenmek’ kisvesi altında geçmişin Fransız ve Alman merkezli ‘değişken geometri’, ‘çekirdek Avrupa’, ‘çok hızlı Avrupa’ ve ‘iç içe geçmiş halkalar halinde Avrupa’ kavramlarına geri dönmeyi arzuluyorlar… Bu hegemonyacı ‘çekirdek Avrupa’ yaklaşımının bir anlamda sadece Brexit’in altyapısını hazırlamakla kalmayıp, Türkiye’nin AB üyeliğini engellemenin yolunu açtığını da belirtmek gerekir. Bu Fransız-Alman ‘işbirlikçi hegemonya’ anlayışının Avrupa’ya birlikten ziyade ayrılıklar getirmesinin güçlü bir olasılık olduğunu söylemek mümkündür” [1].

Bu bağlamda, eski İngiltere Başbakanı Theresa May’ın 2017 Davos Dünya Ekonomik Forumunda İngiltere’nin Brexit sonrası dış politikasının ana noktalarını açıkladığı konuşmasına değinmekte yarar bulunmaktadır. Bu konuşmada dile getirilen bazı görüşler, günümüzdeki gelişmelere ışık tutabilecek niteliktedir. Yukarıda bahsedilen analizimizde değinilen konuşmanın ilgili bölümleri aşağıda yer almaktadır:

“Avrupa Birliği’nden ayrılma kararımız, ortak çıkarları ve değerleri paylaştığımız Avrupa’daki dostlarımızın reddi değildir. Onlardan daha fazla uzaklaşmak ya da kıtamızı güvenli ve güçlü tutmaya yardımcı olan işbirliğini durdurmak amacı da yoktur. Ayrıca bu Avrupa Birliği’ni baltalama girişimi de değildir. AB’nin bir kurum olarak başarılı olması, güçlü ve zorlayıcı biçimde İngiltere’nin ulusal çıkarları ile uyumlu kalmaya devam edecektir. Bu, bizim açımızdan sadece Parlamenter demokrasiyi ve ulusal kendi kaderini tayin hakkını onaran bir oylamadır. Kendimizi denetlemek ve kendi kararlarımızı almak için bir oylamadır. Ve en önemlisi, eylemde ve maneviyatta daha da küresel ve uluslararacı (enternasyonalist) olmaktır. Çünkü biz millet olarak buyuz. Britanya’nın tarihi ve kültürü, derin biçimde uluslararacıdır (enternasyonalist). Biz bir Avrupa ülkesiyiz ve ortak Avrupa mirasımızla gurur duyuyoruz, ama aynı zamanda her zaman Avrupa’nın ötesine daha geniş bir dünyaya bakmış bir ülkeyiz…”

Türkiye’nin Omuzlarına Binen Ağır Yük: Suriyeli Mülteciler

Brexit bağlamında da, Türkiye’nin Suriye’de devam eden iç savaştan kaçan Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapma ve AB ülkelerine yönelmek isteyen mülteci akışını düzenleme konusundaki önemli çabaları ön plana çıkıyor. Zira Suriyeli mülteci sorunu, bir yanda Brexit sonrasındaki AB’nin diğer yanda İngiltere’nin bu ciddi bölgesel soruna nasıl tepki vermeyi seçtiğini açıklığa kavuşturmaya hizmet ediyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) “Suriye Bölgesel Mülteci Yanıtı” sayfasında yer alan “İşlevsel Sayfa – Mülteci Durumları” bölümündeki en son verilere göre, halen Suriyeli mülteciler değerlendirme listesinde “Toplam İlgili Kişi” başlığı altında 5.563.951 kişi Suriyeli mülteci olarak gösterilmektedir. Bu toplam sayı içinde Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 3.588.131’dir [2]. Bu sayı, dünyadaki toplam Suriyeli mülteci sayısının % 64,5’ine karşılık gelmektedir. Bu sayının yaklaşık % 46’sını 0-18 yaş arası çocukların oluşturduğunu belirtmek gerekir [3]. Bu bağlamda Türkiye, Suriye iç savaşının kayıtlı mültecileri için açık ara en çok ev sahipliği yapan ülke konumundadır. Uluslararası basın haberlerinde Türkiye’nin “mülteci yüküyle başa çıkmak için 40 milyar dolar harcadığı” bildirilmektedir [4].

Uluslararası medya kuruluşlarının haberlerinde geniş bir şekilde yansıtıldığı gibi, geçtiğimiz ay kuzeydoğu Suriye’nin İdlip iline yapılan ve 33 Türk askerinin de şehit edildiği yoğun bombardımanlardan sonra, kuzeydoğu Suriye’den Türkiye’ye doğru büyük bir mülteci hareketi başlamıştır. Bu yeni dalga, Türkiye’yi bu büyük mülteci dalgasının yükünü artık kaldıramayacağını ilan etmeye zorlamış ve Türkiye, mültecilerin Avrupa’ya seyahat etmesine izin vereceğini açıklamıştır [5].

Daha sonra olanlar Washington Post gazetesi tarafından şu şekilde haber yapılmıştır:

“Yine aynı kâbusu görüyoruz. Avrupa Birliği sınırının hemen yanındaki insansız bölgede mahsur kalan mültecileri güvenlik kuvvetleri göz yaşartıcı bombalarla ve şiddet kullanarak dağıtıyor. Güneşli bir günde, Yunan sahil güvenliği, Ege’yi geçen kauçuk botlardaki mültecileri engelliyor. (Yunan) Deniz devriyesi, yardım teklif etmek yerine mültecileri korkutuyor ve uyarı ateşi açıyor. Daha sonra bir mülteci botu battıktan sonra en az bir çocuğun boğulduğunu öğreniyoruz” [6].

Yunanistan’ın Suriyeli mültecilere karşı bu acımasız tepkisine en yetkin yanıt BM mülteci ajansından gelmiştir. BMMYK’nın bu konudaki açıklamasının ilgili bölümleri aşağıda yer almaktadır:

“Tüm Devletler sınırlarını kontrol etmek ve düzensiz göç hareketlerini yönetme hakkına sahiptir. Ancak bunu yaparken aynı zamanda aşırı veya orantısız güç kullanımından kaçınmalı ve sığınma taleplerini düzenli bir şekilde ele alma sistemlerini korumalıdırlar.

Ne Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesi ne de AB mülteci yasası, sığınma başvurularının kabulünün askıya alınması için herhangi bir yasal dayanak oluşturmaktadır. Bu konuda Yunan Hükümeti AB’nin İşleyişine İlişkin Antlaşma’nın (TFEU) 78 (3) maddesine başvurmuş olmakla birlikte, bu hükmün, Konsey tarafından Komisyonun önerisi üzerine bir veya daha fazla Üye Devletin, üçüncü ülke vatandaşlarının ani bir girişi ile ortaya çıkan acil bir durumla karşı karşıya kalmaları ve uluslararası kabul görmüş sığınma talep hakkını ve geri göndermeme ilkesini askıya alamamaları durumunda uygulanan bir önlem olduğu hususu AB hukukunda da vurgulanmaktadır. Bir Devletin topraklarına düzensiz giriş yapan kişiler de, sığınma talep etmek için yetkililere gecikmeden başvurmaları halinde cezalandırılmamalıdırlar… Aynı zamanda, hâlihazırda milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’ye ve Suriye’ye komşu ülkelere de uluslararası destek sürdürülmeli ve hızlandırılmalıdır… ”[7].

BMMYK’ye ek olarak, BM Mültecilerin İnsan Hakları Özel Raportörü Felipe González Morale şunları ifade etmiştir:

“Sığınmacıların ve göçmenlerin sınır dışı edilmesinin yasaklanmasını ve geri göndermeme ilkesini ihlal eden haberlerden dolayı büyük endişe duyuyorum… Yunanistan, uluslararası insan hakları hukukunda yasal dayanağı olmayan sığınma başvurusunun askıya alınmasına ilişkin kararını derhal iptal etmelidir. Bireysel olarak değerlendirilme hakkı, insan haklarının ve mültecilerin korunmasının temel taşıdır. Bu hak askıya alınamaz… İnsanların uygun bir süreç olmadan geri döndürülmesi kaçınılmaz olarak ölüm, işkence, kötü muamele, zulüm veya diğer onarılamaz zararlarla karşı karşıya kalabilecekleri durumlara yol açacaktır… Yunanistan, göçmenleri ve onlara yardım edenleri tehdit ve saldırılara karşı korumak sorumluluğu altındadır… Yetkililer derhal kınanmalı ve bu tür eylemleri dolayısıyla hesap verebilirlik sağlanmalıdır”[8]. (italik yazım vurgu yapmak için yazar tarafından eklenmiştir)

AB Suriyeli Mülteci Sorununa Nasıl Yanıt Verdi?

AB’nin, etkili kurallara dayalı uluslararası düzene verdiği değerle gurur duyduğu varsayılmaktadır. AB Dışişleri Bakanları, “İdlib’deki kriz” ve “AB’nin Türkiye ile dış sınırlarındaki durum” konusunu ele aldıkları 6 Mart 2020 tarihli olağanüstü toplantıda bir bildiri kabul etmiştir. Bu bildirinin, uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı olan Yunanistan’ın uygulamalarına tam destek veren ifadeler içeren bazı bölümlerinin, sadece AB ilke ve değerleri ile değil, aynı zamanda 1951 Mültecilerin Statüsüne İlişkin BM Sözleşmesi ile de açıkça çeliştiği dikkat çekicidir. Bu bildiride yer alan, uluslararası hukuku ve insan haklarını ihlal eden eylemlerde bulunan Yunanistan’a açık destek ifade eden paragraftan bazı bölümler aşağıdadır:

“AB, Türkiye’nin artan göç yükünü, ülkesinde karşı karşıya kaldığı riskleri ve 3,7 milyon göçmene ve mülteciye ev sahipliği yapmak için gösterdiği büyük çabaları kabul ederken, Yunan-Türk sınırındaki durum konusundaki ciddi kaygılarını yinelemekte ve Türkiye’nin göçmen baskısını siyasi amaçlarla kullanmasını şiddetle reddetmektedir. AB dış sınırındaki bu durum kabul edilemez. AB ve üye ülkeleri AB’nin dış sınırlarını etkin bir şekilde korumaya kararlıdırlar… AB, benzeri görülmemiş bir durumla karşı karşıya olan Yunanistan’ın yanı sıra, AB’nin dış sınırlarını yönetme çabaları dâhil benzer şekilde etkilenebilecek Bulgaristan, Kıbrıs ve diğer Üye Devletler ile tam dayanışmasını yineler. Konsey, 4 Mart 2020 tarihinde Komisyon tarafından açıklanan pratik desteği memnuniyetle karşılamaktadır. Bu bağlamda Batı Balkan ortakları ile de yakın işbirliği sürdürülecektir” [9].

İngiltere’nin Suriyeli Mülteci Sorununa Gerçekçi ve Dengeli Yaklaşımı

Fransa ve Almanya yönetimindeki AB’nin duyarsız ve sorumsuz yaklaşımının aksine, eski AB üyesi İngiltere’nin kuzey Suriye’deki güncel gelişmeleri ve Suriyeli mülteciler sorununu AB’den daha fazla sahiplenen bir şekilde değerlendirdiğini gözlemliyoruz. Bu yaklaşımın en son örneği, 3 Mart 2020 tarihinde Ankara’da Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesinin ardından İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab tarafından yapılan basın açıklamasında görülmektedir. Bu bağlamda İngiltere Dışişleri Bakanı şunları ifade etmiştir:

“Türkiye’nin Suriye’deki insani krize karşı övgüye değer biçimde karşılık vermesi nedeniyle şükranlarımı ifade ediyorum. Türkiye, yıllardır milyonlarca Suriyeli mültecinin ve dahası diğer yerinden edilmiş kişilerin muazzam yükünün taşınmasına destek oldu. Çoğu zaman kendinizi göz ardı edilmiş hissettiniz”[10].

Bu sözleriyle Raab, sorunun temel noktasına değinmekte ve çabaları için Türkiye’ye hak ettiği takdiri dikkatli bir üslupla dile getirmektedir. Böylece İngiltere, AB’nin aksine, Türkiye’nin yıkıcı Suriye iç savaşı ve bu nedenle mülteci haline gelen insanlar konusunda karşılaştığı zorlukları görmezden gelmeyen bir tutum ortaya koymaktadır.

Sonuç

Son Suriyeli mülteci krizinde AB’nin, Yunanistan’ın uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerini AB dayanışması gerekçesiyle koşulsuz bir şekilde destekleyerek kayda değer bir hata yaptığını ve zaten düşüşte olan saygınlığını daha da aşındırdığını söylemek mümkündür. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 22 Mart 2020 tarihli Financial Times gazetesinde yayınlanan “Suriyeli Mültecilere AB Hareketsizliği İnsan Vicdanında Bir Lekedir” başlıklı makalesinde bu hususu vurgulamaktadır. Bu bağlamda, Çavuşoğlu şunları belirtmektedir:

“AB, insan hakları ve uluslararası kurallara dayalı düzen için fener gibi yol gösteren bir dünya gücü olarak telakki ediliyordu. Ancak Yunanistan’ın mültecilere yönelik davranışı ve AB’den hâlâ aldığı coşkun destek hakkında bir şey yapılmadığı takdirde, bu iddia çökecektir” [11].

Mevcut gelişmeler, İngiltere’yi kaybeden AB’nin Fransa ve Almanya’nın hegemonik yönetimi altında geçmişe göre daha duyarsız ve sorumsuz politikalar izleyebileceğini göstermektedir. Zaman, bu tür politikaların, siyasi hedefleri ve uluslararası saygınlığı açısından AB’ye neye mal olacağını gösterecektir.

*Fotoğraf: https://www.maritime-executive.com/

[1] Teoman Ertuğrul Tulun, “After Brexit: The Footsteps of a Truly Carolingian European Union”, Center For Eurasian Studies (AVİM), 15 Mart 2019, blm. Analysis, 2019/5, https://avim.org.tr/en/Analiz/AFTER-BREXIT-THE-FOOTSTEPS-OF-A-TRULY-CAROLINGIAN-EUROPEAN-UNION.

[2] United Nations High Commissioner for Refugees, “Syrian Regional Refugee Response”, Operational Portal Refugee Situations, 19 Mart 2020, https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113.

[3] Mülteciler Derneği, “Türkiye’deki Suriyeli Sayıs”, Mülteciler Derneği, 26 Mart 2020, https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/.

[4] Francesco Guarascio ve Tuvan Gumrukcu, “EU, Turkey in Stand-off over Funds to Tackle New Migrant Crisis”, Reuters, 06 Mart 2020, blm. World News, https://www.reuters.com/article/us-syria-security-turkey-eu/eu-turkey-in-stand-off-over-funds-to-tackle-new-migrant-crisis-idUSKBN20T1RH.

[5] Matina Stevis-Gridneff ve Carlotta Gall, “Erdogan Says, ‘We Opened the Doors,’ and Clashes Erupt as Migrants Head for Europe”, New York Times, 29 Şubat 2020, blm. Europe, https://www.nytimes.com/2020/02/29/world/europe/turkey-migrants-eu.html.

[6] Ishaan Tharoor, “Europe Can’t Wish Away Syrian Refugees”, Washington Post, 03 Mart 2020, blm. Analysis, https://www.washingtonpost.com/world/2020/03/03/europe-cant-wish-away-syrian-refugees/.

[7] “UNHCR Statement on the Situation at the Turkey-EU Border”, United Nations High Commissioner for Refugees, 02 Mart 2020, blm. Press Releases, https://www.unhcr.org/news/press/2020/3/5e5d08ad4/unhcr-statement-situation-turkey-eu-border.html.

[8] “UN Expert Raises Alarm over Migrant, Asylum Seeker ‘Pushbacks’ at Turkey-Greece Border”, UN News, 23 Mart 2020, https://news.un.org/en/story/2020/03/1059992.

[9] Maria Daniela Lenzu, “Statement of the Foreign Affairs Council” (European Council Council of the European Union, 06 Mart 2020), Statements and remarks, https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2020/03/06/statement-of-the-foreign-affairs-council-on-syria-and-turkey/.

[10] “Foreign Secretary’s Joint Press Conference Turkish Foreign Minister, March 2020” (Foreign & Commonwealth Office, 03 Mart 2020), https://www.gov.uk/government/speeches/foreign-secretarys-joint-press-conference-turkish-foreign-minister-march-2020.

[11] Mevlüt Çavuşoğlu, “EU Inaction on Syrian Refugees Is a Stain on Human Conscience”, Financial Times, 22 Mart 2020, blm. Opinion, https://www.ft.com/content/43bcdc3c-694b-11ea-a6ac-9122541af204.

GÖÇMEN DOSYASI /// Pınar Tarcan : Geri Kabul Anlaşması Neydi ? Bugünkü Tablo Ne ?


Pınar Tarcan : Geri Kabul Anlaşması Neydi? Bugünkü Tablo Ne ?

Türkiye ile AB’nin geri kabul anlaşması şartları ne içeriyordu? Bugünkü tablo ne söylüyor?

İstanbul – BİA Haber Merkezi04 Mart 2020, Çarşamba 17:15

Aslında sadece güvenlik, çocuklarının iyi koşullarda yetişmesi, en basitinden ölmemesi, daha sonra mümkünse önceki hayat koşullarının devamlığı (mümkün olamıyordu)

Türkiye ve AB arasındaki mülteci anlaşmasından başlarsak…

AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması ve Vize Serbestisi diyaloğu aslında peşpeşe gelişmişti. Türkiye’de o dönem geri kabul anlaşması ayrıntılarından çok "vize serbestisi" gündemdeydi ki şu an sözü bile edilmeyen bir ayrıntı olarak kaldı.

Anlaşma, "bu topraklarda kalan hem AB üye ülkeleri ile Türk vatandaşlarının geri kabulüne hem de üçüncü ülke vatandaşları ve vatansız kişiler dâhil olmak üzere diğer tüm kişilere ilişkin hükümleri kapsıyordu."

Anlaşma maddeleri ne diyordu?

Maddeleri özetlersek anlaşma şöyle bir tabloya sahipti:

o 20 Mart 2016’dan itibaren Yunanistan adalarına geçen yeni "düzensiz göçmenler" Türkiye’ye iade edilecek.. Adalara ulaşan göçmenler, uluslararası hukuk kurallarına göre kayıt altına alınıp sığınma talepleri bireysel işleme konulacak. Talepleri dayanaksız bulunanlar Türkiye’ye iade edilecek.

o Birleşmiş Milletler’in belirlediği kriterler uyarınca, Yunanistan adalarından Türkiye’ye iade edilen her bir Suriyeli için Türkiye’den bir başka Suriyeli AB ülkelerinden birine yerleştirilecek.

o Türkiye deniz ve kara güzergahlarını önlemek için ve Avrupa Birliğine yönelik yeni "yasadışı göçmen" akışını önlemek için her türlü önlemi alacak. AB ve komşu ülkelerle işbirliği yapacak.

o "Düzensiz geçişler" bittiğinde (bitmeyecekti) ya da büyük ölçüde azaldığında AB’ye üye ülkelerin gönülllük esası devreye girecek.

o Türkiye lehine vize kolaylığı ve vize muafiyeti hususları ise 2016 yılı Haziran sonuna kadar tüm kriterlerin yerine getirilmesi karşılığıyla gündeme alınacak vize muafiyeti kısmına hız verilecek.

o Türkiye’ye mültecilere sağlanan ödenek dahilinde ayrılan 3 milyon Euro’luk bütçenin ödenme süreci hızlanıp, 2018 sonuna kadar 3 Milyar Euro ek fon sağlanacak.

Bir kampanya unsuru olarak mülteciler

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye teşekkür ettiği çok sayıda açıklamanın yanı sıra Türkiye yönetimi paranın tam olarak ödenmediğini savundu.

Resmi hükümet dilinin "sığınmacı" olarak tanımladığı mülteciler dış ve iç politika krizlerinin de odak noktası oldu.

Seçim kampanyalarında hem iktidar hem muhalefet tarafından farklı açılardan gündem olan Suriyeliler sosyal medya dahil pekçok mecrada Türkiyelilerin de hedefi haline geldi.

2019’a girdiğimiz yılbaşını Taksim’de kutlayan Suriyeliler sosyal medyada uzun süre gündem oldu. Hatta #ÜlkemdeSuriyeliİstemiyorum hashtag’i Twitter’da trendtopic’ler arasında birinci sıraya yükseldi.

Irkçılık yeni bir deterjan mı?

Mesajlar arasında Macaristan-Sırbistan sınırında ülkeye girmeye çalışan bir baba ve oğlu tekmeleyen Macaristanlı gazeteci Petra Laszlo için "Haklıymış" diyenler bile vardı.

Oysa, Prof. Dr. Melek Göregenli konuyla ilgili şunları söylemişti:

"Bir toplumsal bağlamda herkes için koşullar ağırlaştıkça, eşitsizlik adaletsizlik yoksulluk artıkça, günah keçilerine ihtiyaç oluşur, gerçek sebeplerden toplumu uzaklaştıran ve hatta öfkesini yönelterek bir tür adaletin gerçekleştiği duygusu yaşayacağı ‘bizden olmayan tehlikeli yabancılar’a yönelecek güçlü bir nefret, esas vatandaşı bir arada tutmak için kullanışlıdır.

"Irkçılığın, ayrımcılığın bu kadar yaygınlaşabilmesi kuşkusuz, doğru bilgilerin paylaşılmasında üzerine düşeni yeterince yapmayan, kendisi de bu dili ve yaklaşımı toplumu oluşturan farklı kesimlere karşı neredeyse mutad bir siyaset dili haline getirmiş olan iktidarın da sorumluluğu."

Ve o sınırlar açıldı

27 Şubat’ta İdlib’de Türk askerlerine yönelik saldırının ertesi sabahı hükümetin sık sık sözünü ettiği şey gerçekleşti, mülteciler akın akın sınırlara yollanmaya başlandı.

Edirne Sınır Kapısı, o günden beri soğukta bekleyen hatta bugün itibarıyla öldürülen insanları ağırlıyor.

Türkiye hariç değil

Çeşitli ülkelerde "Hiçbir insan yasadışı değildir" mottosunu savunan bir grup aktivistin yanı sıra mülteciler politik koz olarak kullanılmaya devam ederken, 2020 dünyası aslında tarihe kazınacak olaylar zinciri yaşıyor.

Geri kabul anlaşmasına dönersek, çoğu uygulama kağıt üzerinde kaldı.

Vebali savaş koşullarını ülkesinde yaşamayan tüm ülke yönetimlerinin-Türkiye hariç değil…

(PT)

Pınar Tarcan

bianet politika ve çevre editörü. Habertürk ve Vatan gazetelerinde muhabirlik ve politika editörlüğü yaptı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü mezunu.