TEKNİK TAKİP DOSYASI : 81 kişilik gizli ekip


81 kişilik gizli ekip

Ramazan Akyürek’in bugüne kadar gündeme gelmeyen, yasadışı dinleme ilişkin kurduğu 81 kişilik gizli ekibi,Caner Taşpınar’ın kaleme aldığı “Damat” adlı kitapta yer aldı.

19 Ocak 2007’de silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybeden Hrant Dink suikasta uğradığı Agos Gazetesi’nin eski merkezinin bulunduğu Sebat Apartmanı önünde anıldı.

13 yıl boyunca FETÖ’cü savcılar, sadece davayı Ergenekon davasıyla birleştirmek için uğraştı. Yok olan deliller ve kamera kayıtlarının üzerine gidilmedi.

Öte yandan, FETÖ’ye yönelik operasyonlarla birlikte Dink davasında ihmali bulunan kamu görevlileri sanık oldu.

Bu isimlerden en önemlisi, eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek…

Dink cinayetinde “büyük ağabey” olarak bilinen Erhan Tuncel, tetiği çeken Ogün Samast ve Samast’ın “Yasin Hayal vur dedi, vurdum” ifadesinden sonra alınan Yasin Hayal’den sonra gözaltına alındı.

Erhan Tuncel, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’in Yardımcı İstihbarat Elemanı olduğunu açıklamıştı. Hatta, Akyürek’e “Ramazan Ağabey” diye hitap ettiğini söylemişti.

Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nden Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı koltuğuna oturan Ramazan Akyürek, 27 Şubat 2015’te Dink suikastı soruşturması kapsamında Ankara’da gözaltına alınıp çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

81 KİŞİLİK GİZLİ EKİP

Ramazan Akyürek’in bugüne kadar gündeme gelmeyen, yasadışı dinleme ilişkin kurduğu 81 kişilik gizli ekibi, Odatv Editörü Caner Taşpınar’ın kaleme aldığı “Damat-Fethullahçıların AKP’li Kayınpederleri” adlı kitapta yer aldı.

Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan kitapta, Ramazan Akyürek’in tıpkı Dink davası sanığı Erhan Tuncel gibi Yardımcı İstihbarat Elemanı yaptığı Orhan Aykut’un özel açıklamaları dikkat çekti.

Kitapta, Akyürek döneminde yasadışı dinleme yaptığı iddia edilen “özel ekip” şöyle anlatıldı:

“Orhan Aykut, yasadışı dinlemelere ilişkin dinleme araçlarıyla ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nda bulunan bilgisayar sistemleri üzerinden Türkiye’de bulunan tüm telefon şirketlerine ait hatların bulunduğu yer bilgileri (HTS) tutuluyor. İstihbarat Daire Başkanlığı’nda ve Türkiye’nin 81 ilinde Ramazan Akyürek’in atamış olduğu personeline şifre verilmiştir. Bu şifre ile İstihbarat Daire Başkanlığı’ndaki bilgisayarına bağlanarak herhangi bir telefonu rahatlıkla dinleyebilir. Kim kimi aramış ya da adres gibi bilgilere çok rahat ulaşabiliyorlardı. Tabi bunları mahkeme kararı olmadan yapıyorlardı. İsrail’den 10 adet mobil dinleme aracı getirmişlerdi. 9 adet Kanada’dan getirdiler. Bu araçlar ortam dinlemeleri yapıyordu.”

“BEN YARDIMCI İSTİHBARAT ELEMANIYIM”

Kitapta, Orhan Aykut’un Akyürek’in Yardımcı İstihbarat Elemanı olduğu şöyle kaleme alındı:

“Orhan Aykut, Ramazan Akyürek ile 2006 yılında, yani henüz Trabzon Emniyet Müdürü olduğu dönemde tanıştı. Daha sonra Akyürek İstihbarat Daire Başkanlığı’na getirildi. Orhan Aykut, Akyürek’in yardımcı istihbarat elemanlarından biri yapıldı. Aykut buna ilişkin 18 Mayıs 2010 tarihinde Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı Ercan Başaran’a verdiği ifadesinde şöyle diyordu: ‘Bana ‘her türlü silahı taşıyabilir’ diye kimlik verdiler. Ayrıca istihbarat daire başkanlığı yazan her yere girip çıkabileceğim bir kimlik verdiler.’

Orhan Aykut, her defasında Ramazan Akyürek ile olan bağlantısını da anlatıyordu. Bu konuda en güvendiği şey yaptığı telefon konuşmalarıydı, ama bu konuda yanıldı! Savcılık, Orhan Aykut’un Akyürek’le olan telefon konuşmalarıyla ilgili ‘devlet sırrı’ olduğu kanaatine varıp bunları dosyaya koydurmamıştı.

Elbette, Orhan Aykut’un Akyürek’le ilişkisi sadece telefon konuşmalarıyla sınırlı değildi. Orhan Aykut, 27 Mart 2014 tarihinde bir basın toplantısı düzenledi. Bu basın toplantısında Akyürek ile katıldığı toplantıları anlattı:

‘27.12.2007 tarihinde İstanbul Kaşı Beyaz restoranında Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer ile birlikte akşam yemeği yediğimi TİB kayıtları ile tespit edebilirler. Ankara İlci Rönesans Oteli’nde İhsan Arslan, Mücahit Arslan, Ramazan Akyürek ve ben birlikte idim. O gün Ankara, Anafartalar’da patlama olmuş idi. (Görüşme tarihi 22 Mayıs 2007 C.T.) O gün saat 21:00 sıralarında silah-mühimmat gömme işleminin tamamlandığını bildirmek üzere sivil iki şahıs geldi. Ondan sonra dağıldık. Benim ve diğerlerinin orada bulunduğu TİB kayıtları ile kanıtlanabilir.’

Orhan Aykut’un Akyürek’le ilişkisini gösteren ve yardımcı istihbarat elemanı olduğuna işaret eden TİB kayıtlarının yanı sıra, dava dosyasında da göze çarpan bazı somut deliller de mevcut. Bu delillerden biri: kırmızı pasaport! Kırmızı pasaport taşımak elbette bir ayrıcalık. Kırmızı pasaportu; Genelkurmay Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve başkanvekili, Yargıtay 1. Daire Başkanı, Danıştay Başkanı, bakanlar, kuvvet komutanları, Jandarma Genel Komutanı gibi bürokratlar taşıyabilir. Fakat Orhan Aykut’un da bir kırımızı pasaportu vardı. Aracında yapılan aramada bu pasaport bulunmuştu.

Orhan Aykut, tahliye olduktan sonra kırmızı pasaportla ilgili bu kitap için bana şunları anlattı:

‘Ramazan Akyürek ve İhsan Arslan bana kırmızı pasaport verdi. Bu pasaportla istediğim gibi dolaşıyordum. VIP salonları kullanıyordum. Buna çok sayıda kişi şahittir.’

Sonra Orhan Aykut’a ‘Siz Ramazan Akyürek’in istihbarat elemanı mısınız?’ sorusunu yönelttim. Orhan Aykut, şu yanıtı verdi: ‘Evet. Ben yardımcı istihbarat elemanıyım.”

Odatv.com

LAİKLİK DOSYASI : VELİ-DER’DEN EĞİTİMDE LAİKLİK İÇİN SEFERBERLİK ÇAĞRISI


VELİ-DER’DEN EĞİTİMDE LAİKLİK İÇİN SEFERBERLİK ÇAĞRISI

Öğrenci Veli Derneği laikliği yeniden kazanmak için tüm toplumsal dinamiklerin ve demokratik kamuoyunun tam bir seferberlik halinde topyekûn mücadele etmesinden başka seçenek kalmadığını açıkladı

Öğrenci Veli Derneği mevcut iktidarın ve onun Milli Eğitim Bakanlığı’nın son yıllarda giderek artan ölçüde eğitimi dinselleştirme ve piyasalaştırma yönünde politikalar uyguladığını belirterek laikliği yeniden kazanmak için tüm toplumsal dinamiklerin ve demokratik kamuoyunun tam bir seferberlik halinde topyekûn mücadele etmesinden başka seçenek kalmadığını açıkladı.

Öğrenci Veli Derneği İzmir Şubesi “2019 LGS: SORUNLAR ÇÖZÜM ÖNERİLERİ” konulu bir rapor yayınladı.

Kamuoyuna sunulacak raporun sonuç bölümünde mevcut iktidar ve onun Milli Eğitim Bakanlığı’nın küçücük çocukları ve eğitimi kendi “ideolojik ajandasını” hayata geçirmek için bir “araç” gibi görmekten çekinmediği yurttaşlar arasında ayrım ve kutuplaştırma yarattığı ve gelinen aşamada eğitimde yaşanan sorunların çığ gibi büyüdüğü kaydedilerek şu görüşlere yer verildi:

“Veli-Der olarak yıllarca bu gidişata müdahale etmeye çalışarak çok sayıda etkinlikler gerçekleştirdik; sayısız toplantı panel çalıştay ve sempozyumlar düzenledik; imza kampanyaları ile toplumsal farkındalığı artırmaya ülkemizin geleceği olan çocuklarımızın hak ettiği bilimsel laik kamusal eşit ulaşılabilir ve parasız eğitimin önemini anlatmaya çalıştık. Ancak sesimizi iktidara ve Milli Eğitim Bakanlığı’na duyuramadık. Yıllardır “üç maymunu” oynamaya devam eden “yetkililer” bir ülkenin çocukları üzerinde bu denli hoyratça oynanmaması gerektiğini idrak etmeyerek bildiklerini okumaya devam ettiler!”

Laikliğin her geçen gün daha fazla tahrip edilerek içi tamamen boşaltılmış bir kavrama indirgendiğinin belirtildiği raporda laikliği yeniden kazanmak için tüm toplumsal dinamiklerin ve demokratik kamuoyunun tam bir seferberlik halinde topyekûn mücadele etmesinden başka seçenek kalmadığı belirtilerek şu görüşlere yer verildi:

“Ülkemizde birçok önemli ve öncelikli sorun olduğunu biliyoruz; işçiler haklarını alamıyor diledikleri sendikalarda örgütlenip gerektiğinde grev yapamıyor; tarımsal nüfus köylüler çiftçiler emeğinin karşılığını alamıyor; kamu çalışanları yüzdelik zamlarla yoksulluk sınırının altında yaşamaya zorlanıyor; emekliler asgari ücretin bile altında olan maaşlarıyla ayın sonunu getiremiyor… Ama ya çocuklar çocuklarımız! Tarikat-cemaat yurtlarında yanan yakılan tecavüze uğrayan; en temel hak olan eğitim hakkına hak ettikleri ve layık oldukları saygınlıkla ulaşamayan; geleceğe ve hayata dair umutları daha küçücük yaşlarında ellerinden alınan çocuklarımız!…Bir toplumun en kıymetli varlıkları çocuklardır! Bu ülkenin bütün çocukları için mücadele etmekten daha öncelikli hiçbir şey olmadığı inancıyla haydi mücadeleye!…”

Veli-Der İzmir Şubesi tarafından hazırlanan rapor ise şu şekilde:

2019 LGS- Sorunlar Zorluklar Dayatmalar

1. MEB 2019 LGS’ye merkezi sınavla öğrenci alan 1526 okulun 855’ini -yani yarısından fazlasını!- İmam Hatip Lisesi ve Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi olarak belirledi. Sınava katılan çocuklarımızın yaklaşık %10’unun yerleşmesi öngörülen bu “nitelikli” okulların toplam kontenjanı 139.120 olarak ilan edildi. Geçen sene sorduğumuz şu sorular bu sene için de geçerliliğini korumaktadır: Öğrencilerin %10’unun merkezi sınavla yerleştirileceği “nitelikli” okulları belirlerken hangi kriterler kullanılmaktadır? Bu “kriterler” kamuoyuyla neden paylaşılmamaktadır? Örneğin İzmir’de geçtiğimiz yıllarda yüzdelik dilim itibarıyla 3-4 ile öğrenci alan okullar listede yer almazken bu yıl yayınlanan tabloda yüzdelik dilimi 84 39 olan Necmettin Erbakan Anadolu İmam Hatip Lisesi hangi “niteliği” taşıdığı için “merkezi sınavla öğrenci alan ‘nitelikli’ okul” sayılmıştır?

2. Yukarıdaki örnekte de görüldüğü üzere en önemli sorunlardan biri olarak MEB’in ısrarla sürdürdüğü yanlış okullaşma politikası ve buna bağlı olarak da İHL ve MTAL okul türlerinin çocuklarımıza adeta zorla dayatıldığı tespit edilmiştir! Oysa 2018 LGS sonuçları göstermiştir ki çocuklarımızın en çok tercih ettiği okullar akademik eğitimin ön planda olduğu Fen Liseleri Sosyal Bilimler Liseleri ve Anadolu Liseleridir. Nitekim yayınlanan “Yerleştirmeye Esas Kontenjan Tabloları” incelendiğinde imam hatip ve meslek liselerinin yüzdelik dilimleri bu okulların tercih edilmediğini net biçimde ortaya koymaktadır. MEB uyguladığı yanlış okullaşma politikasını terk etmeli; merkezi yerleştirmede Anadolu Sosyal Bilimler ve Fen liselerinin sayıları ve kontenjanları artırılmalı; sanat ve spor liseleri daha kolay ulaşılabilir olacak şekilde nicelik ve nitelik yönünden geliştirilmelidir.

3. LGS tercih ve yerleştirme süreci çocuklarımızı ve velilerimizi çok büyük açmazlarla karşı karşıya bırakmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi öğrencilerimizin neredeyse tamamına yakını merkezi sınava girmiştir. Buna karşın her öğrenci öncelikle “yerel yerleştirme tercih ekranından” işlem yapmak zorundadır. Yerel yerleştirmede “tercih sayısı sınırı” “okul türü kısıtı” ve ikamet adresi önceliği ile “çemberler” içine hapsedilen çocuklarımız “bir yere yerleşemeyip açıkta kalma” kaygısıyla hiç istemedikleri tercihlere zorlanmaktadır. Yerel yerleştirmede yapılacak en fazla beş tercihten üçünün öğrencinin kendi kayıt bölgesinden seçmesi zorunluluğu birçok “kayıt bölgesinde” (ilçede) Anadolu Lisesi olmaması nedeniyle çocuklarımızı adeta “coğrafyan kaderindir kaderine razı ol!” denilerek umarsız biçimde istemedikleri okulları tercih etmeye zorlamaktadır. Bu “cendereden” kurtulmak isteyen ve “maddi durumu uygun” veliler özel okullara yönelse de çocuklarımızın -kabaca- %90 gibi büyük bir bölümü ya istemedikleri bir okul türüne kayıt yaptırıyor ya da “açık lise” tercihi ile yüz yüze kalıyor.

4. Eğitim kamusal haktır! MEB (ve “bir ve aynı anlama gelmek üzere” iktidar!) kısaca “eğitimde fırsat eşitliği” olarak tanımlanan evrensel ilke gereği bütün okulları “nitelikli” hale getirmek ve her bir çocuğumuzun istediği okulda eğitim görmesinin gereklerini yerine getirmekle sorumludur. Sorumluluk makamlarını işgal edenler bırakalım yüz binlerce çocuğumuzun mağdur ve mutsuz edilmesini bir tek çocuğun bile “eşitsizliğe ve haksızlığa” uğratılmasını önlemekle yükümlüdürler! Eğitim iktidarın kendi “ideolojik” eğilimlerinin tüm topluma egemen kılınması için kullanılacak bir araç değil aksine “çocuğun üstün yararının” korunup kollanması için her bir çocuğun kendi ayırdedici özelliklerini geliştirmesini sağlayan deyim yerindeyse her bir tekil çocuk için yeni formlar alabilen bir kamusal hizmet alanıdır. Kamusallık ve LAİKLİK her bir çocuğumuzun haklarının eşit olarak korunabilmesinin en temel güvencesidir bu bağlamda da eğitimin sorumluluğunu üstlenen herkes buna uygun davranmakla yükümlüdür!

5. İki senedir uygulanmakta olan LGS 2012 yılında hayata geçirilen 4+4+4 sisteminin en önemli sonuçlarından biri olarak yaşanagelen “örgün eğitimden kopuşu” daha da hızlandırmaktadır. Açık liselerdeki öğrenci sayısı iki milyona yaklaşmıştır. Eğitim “sistemimiz” herhangi bir örgün öğretim kurumuna yerleşemeyip zorunlu olarak açık liselere kaydını yaptıran çocuklarımızın varlığından hiç rahatsızlık duymadığı gibi bu gidişatı daha da olumsuz hale getirecek uygulamalara imza atmaktan da geri durmuyor. Öyle anlaşılıyor ki özellikle yoksul ailelerin çocukları “sistemin dışına atılarak kontenjan ağırlığından kurtulma şansı yaratan safralar” gibi görülmektedir. Nitekim uygulanan yanlış okullaşma politikaları nedeniyle imam hatip ve meslek liselerinin kontenjanlarının yarısı bile dolmazken Anadolu liseleri ikili öğretim zorunluluğuna teslim edilmekte; ek derslik kontenjan artışı talepleri görmezden gelinmekte; birçok çocuğumuz imam hatip ve/ya meslek lisesine gitmek istemediği için açık liselere kaydolmaktadır. Ayrıca önemle belirtmek gerekir ki 4+4+4 sisteminin uygulanmaya başlandığı 2012 yılında okula başlama yaşı önce 60 ay sonra da 66 ay olarak uygulanmıştır ve bu durum 2020 yılında 8. sınıfı bitirecek ve dolayısıyla ortaöğretime başlayacak öğrenci sayısında görülmedik bir yığılmaya yol açacaktır.

6. Sorunun çözümü için ne yapılması gerektiği açıktır: MEB yıllardır ideolojik saiklerle sürdürdüğü yanlış okullaşma politikasını terk etmeli; milyonların talep ve ihtiyaçlarına uygun olarak Anadolu Fen ve Sosyal Bilimler liselerinin sayısını ve kontenjanlarını artırmalı; “kıt kaynakların verimli kullanılması” ilkesi gereği sınıfları boş kalan imam hatip ve meslek liselerini Anadolu liselerine dönüştürmelidir. Keza “açık liselere” gitmek zorunda bırakılmış milyonlarca çocuğumuzu asıl olmaları gereken yere yani örgün eğitim kurumlarına kazandırmak için etkin önlemler alarak bu çocuklarımızın “ucuz iş gücü” olarak çalıştırılmasını adına “piyasa” denilen sömürü odaklarından kurtarılmasını sağlamalıdır. Mutsuzluğa ve geleceksizliğe terk edilecek bir tek çocuğumuz bile yoktur!

LİNK : https://www.birgun.net/haber-detay/veli-derden-egitimde-laiklik-icin-seferberlik-cagrisi.html

USULSÜZLÜK DOSYASI : AKP’NİN 17 YILDA SATTIKLARINI CİMER LİSTELEDİ !!!


AKP’NİN 17 YILDA SATTIKLARINI CİMER LİSTELEDİ !!!

22 Aralık 2019 Pazar

T. C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) CHP Kütahya Milletvekili Ali Fazıl Kasap’ın “Özelleştirme Listesi” bilgi talebini yanıtladı. AKP iktidarı boyunca 17 yılda özelleştirilen kamuya ait yüzlerce tesisin listede yer aldığı görüldü.

Sözcü Gazetesi’nden Ali Ekber Ertük’ün haberine göre; Cumhuriyet’in birikimlerinin satışından elde edilen gelirler de TL ve dolar bazında tek tek açıklandı. CHP Kütahya Milletvekili Ali Fazıl Kasap’ın bilgi talebini yanıtlayan CİMER şu bilgiyi verdi: “2002-2019 döneminde gerçekleştirilen uygulamalar kapsamında 11 liman 98 elektrik santrali 50 tesis ve işletme 11 otel 3 bin 917 taşınmaz ve araç muayene hizmetleri ile maden ruhsatları makine-teçhizat demirbaşlar isim hakları hizmet araçları ve markalar varlık satışı işletme ya da imtiyaz hakkı devri yoluyla özelleştirilmiştir. ” Yüzde 50’nin üzerinde kamu payı özelleştirilen 60 kuruluş ile 159 ayrı işletmede çalışan 117 bin 380 personelden 44 bin 555’i başka kuruluşlara geçti. Buralarda çalışan 72 bin 825 kişiden 9 bin 295’i ise işten çıkarıldı. 63 bin 530 kişi de özelleştirilen yerlerde kaldı. CHP’li Kasap “17 yılda Cumhuriyet’in birikimi yerli ve milli ne kadar kamu kuruluşu varsa elden çıkardı. Ülkenin geleceği ipotek edildi” dedi.

İşte özelleştirilen tesis ve işletmelerden bazıları:

Enerji Santralleri Şeker fabrikaları: Tekel binaları: HES’ler:
1 Ataköy Hidroelektrik Santrali 20 Kırşehir Şeker Fabrikası 30 Adana Sigara Fabrikası Bayburt 63 Kuzuculu
2 Beyköy Hidroelektrik Santrali 21 Turhal Şeker Fabrikası 31 Ballıca Sigara Fabrikası Çemişgezek 64 Turunçova- Finike
3 Çıldır Hidroelektrik Santrali 22 Çorum Şeker Fabrikası 32 Bitlis Sigara Fabrikası Girlevik 65 Besni
4 Denizli Jeotermal Santrali 23 Elbistan Şeker Fabrikası 33 İstanbul Sigara Fabrikası Bünyan 66 Derme
5 İkizdere Hidroelektrik Santrali 24 Muş Şeker Fabrikası 34 Malatya Sigara Fabrikası Çamardı 67 Erkenek
6 Kuzgun Hidroelektrik Santrali 25 Erzincan Şeker Fabrikası 35 Tokat Sigara Fabrikası Pınarbaşı 68 Kernek
7 Mercan Hidroelektrik Santrali 26 Erzurum Şeker Fabrikası 36 Yavşan Tuzlası Sızır 69 Kayadibi
8 Tercan Hidroelektrik Santrali 27 Afyon Şeker Fabrikası 37 Ayvalık Tuzlası İznik-Dereköy 70 Kovada
9 Engil Gaz Türbinleri Santrali 28 Bor Şeker Fabrikası 38 Çamaltı Tuzlası İnegöl-Cerrah 71 Hasanlar
10 Seyitömer Termik Santrali 29 Alpullu Şeker Fabrikası 39 Çankırı Kaya Tuzlası Suuçtu Çağ 72 Ladik-Büyükkızoğlu
11 Kangal Termik Santrali 40 Tuzluca Tuzlası Otluca 73 Durucasu
12 Yatağan Termik Santrali 41 Sekili Tuzlası Uludere 74 Arpaçay-Telek
13 Murgul Hidroelektrik Santrali 42 Kağızman Tuzlası Adilcevaz 75 Kiti
14 Çatalağzı Termik Santrali 43 Kaldırım Tuzlası Ahlat 76 Göksu
15 Kemerköy Termik Santrali 44 Kayacık Tuzlası Malazgirt 77 Berdan
16 Yeniköy Termik Santrali Varto-Sönmez 78 Kısık
17 Orhaneli Termik Santrali Değirmendere 79 Bozkır
18 Tunçbilek Termik Santrali Karaçay 80 Ermenek
19 Soma Termik Santrali
HES’ler:
81 Koçköprü 102 Adıgüzel Fabrika ve Tesisler Madenler
82 Engil 103 Kemer Sümer Holding: Seyitömer Linyitleri İşletmesi
83 Erciş 104 Almus Mazıdağı Fosfat Tesisleri Güney Ege Linyitleri İşletmesi
84 Hoşap 105 Köklüce Adıyaman İşletmesi Murgul Bakır İşletmesi
85 Haraklı-Hendek 106 Yenice Malatya İşletmesi Samsun Bakır İşletmesi
86 Pazarköy-Akyazı 107 Suçatı TÜMOSAN İşletmesi Yeniköy Linyitleri İşletmesi
87 Bozüyük 108 Değirmendere Bakırköy Konfeksiyon San. İşl. Bursa Linyitleri İşletmesi
88 Kayaköy 109 Karaçay Çanakkale Sentetik Deri İşletmesi
89 Esendal 110 Kuzuculu Diyarbakır İşletmesi
90 Işıklar 111 Anamur Beykoz Deri ve Kundura İşletmesi
91 Dere 112 Silifke Sarıkamış Ayakkabı İşletmesi
92 İvriz 113 Bozyazı
93 Fethiye 114 Mut-Derinçay Limanlar: Fabrika, Tesis ve Kamu Şirketleri
94 Manavgat 115 Zeyne Mersin Limanı Sakarya Traktör Sanayi
95 Doğankent 116 Menzelet İskenderun Limanı Ereğli Demir ve Çelik
96 Kürtün 117 Kılavuzlu Samsun Limanı Eti Alüminyum
97 Torul 118 Manyas Bandırma Limanı Eti Bakır
98 Gönen 119 Sütçüler Derince Limanı Eti Elektrometalurji
99 Karacaören 120 Tohma Salıpazarı Limanı (Galataport) Eti Gümüş
100 Kadıncık 121 Dinar Tekirdağ Limanı Eti KromGübre Fabrikaları
101 Şanlıurfa 122 Çine Çeşme Limanı PETKİM
Kuşadası Limanı HAVELSAN
Dikili Limanı THY
Trabzon Limanı TELEKOM
TÜPRAŞ

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : MONTRÖ ÖNEMSİZ DEMEK KENDİ AYAĞIMIZA SIKMAKTIR


MONTRÖ ÖNEMSİZ DEMEK KENDİ AYAĞIMIZA SIKMAKTIR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Montrö’de bize tanınan bir hak yok’ ifadesini emekli Büyükelçi Uluç Özülker ve Onur Öymen’e sorduk. Özülker ve Öymen Montrö’nün Türkiye için en önemli ve en başarılı anlaşmalardan biri olduğunu belirterek Montrö’nün mutlak suretle korunması gerektiğini vurguladılar.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Kanal İstanbul Projesi’ni anlatırken 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile ilgili “Montrö’de bize tanınan bir hak yok. İstedikleri gibi gelip geçiyorlar. Düşünün sizin boğazınızı kullanıyorlar ama hiçbir şey elde edemiyorsunuz. Ama Kanal İstanbul’da böyle değil” dedi. Erdoğan’nın Montrö açıklamasını emekli büyükelçiler Uluç Özülker ve Onur Öymen’e sorduk.

MONTRÖ İLE TESCİLLEDİK

Özülker Türkiye’nin iki kurucu anlaşmasından birinin Montrö olduğuna dikkat çekti: “Türkiye’nin iki tane kurucu anlaşması vardır. Bunlardan biri Lozan Antlaşması diğeri Montrö Boğazlar Sözleşmesidir. Lozan’da boğazlar bölümü bütün çevresiyle birlikte uluslararası bir komisyonun emrine verilmişti. Yani buralar Türkiye’nin toprağıydı ama Türkiye’nin emrinde değildi. Boğazlar Montrö’den sonra

doğrudan doğruya Türkiye’nin emri altına sokuldu ve onun bir parçası olduğu tescil edildi. ”

‘HİÇ BİR DEVLET MONTRÖ’YE DOKUNMADI’

“Montrö 16 devletin imzasıyla yapıldı. Bu 16 ülkenin bazısı şimdi yok. Yine aynı şekilde bu ülkelerin bazıları savaş galibi bazıları savaşların malubu durumunda bazılarıysa savaşa dahil bile değil ve Karadeniz’e kıyısı yok. Burada 16 ülkenin imzaladığı anlaşma tüm dünyayı bağlayacak bir anlaşma haline getirilmiştir. Montrö 20 yıllık olarak hazırlandı. 1956’da anlaşmanın süresi bitti. Önceden yazılı olarak müracaat edilmesi halinde revizyona tabi tutulabilir. Fakat bu yapılmamıştır. Çünkü herhangi bir şekilde buna dokunulursa altından büyük bir çapanoğlu çıkar. Ne imzacılar ne de imzası olmayan ülkeler Montrö’ye dokunmadı. ”

‘ABD KARADENİZ’DE GÜÇ OLMAYA ÇALIŞIYOR’

Özülker Montrö’nün esası itibariyle Karadeniz ülkelerinin lehine olduğunu belirtti. “Karadeniz ülkeleri savaş gemilerini istedikleri gibi boğazlardan aşağı indirebilirler. Buna karşı Karadeniz’e giren savaş gemileri sınırlandırmalara tabidir” diyen Özülker şu ifadeleri kullandı: “Siz Kanal İstanbul gibi bir proje yapıp Karadeniz ülkelerinin haklarından vazgeçmesini bekleyemezsiniz. Akdeniz’de yapılan tüm tatbikatları Karadeniz ile birlikte düşünmelisiniz. NATO Dışişleri Bakanları toplantısında alınan kararlarda Karadeniz’e farklı bir şekilde bakılmasının önü açıldı. Alınan kararlarda Karadeniz’in güneyine -burası netice itibariyele Türkiye oluyor- elektronik harp sistemlerinin konuşlandırılması vardır. Başka bir deyişle ABD burada Rusya konusunu gündeme getirerek Karadeniz’de de bir güç haline gelmenin peşindedir. Türkiye burada Montrö’yü konuşarak ABD’nin düşüncelerine hizmet etme konumuna gelmiş oluyoruz. ”

‘ANLAŞMA BİTERSE SİZDE BİTERSİNİZ’

İsmet İnönü’nün “Boğazlara çok dikkat edin orada Türkiye’nin her türlü hakkı hukuku vardır. Bunun kaybedilmemesi için her türlü mücadeleyi verdik. Bundan sonra da teyakkuz halinde olmak gerekir” sözünü hatırlatan Özülker “Bugüne kadar verilen mücadelelerle boğazları kendi toprağımız olarak idame ettirdik. Montrö Sözleşmesi Atatürk’ün emriyle 1933 yılında ortaya atılan bir Türk talebinin sonucudur. O zamanlarda Hitler güçlendi Stalin daha tehlikeli hale geldi. Bütün bu koşullar altında Atatürk ‘Bu topraklar uluslararası statüden çıkarılıp Türk toprağı haline getirilmelidir’ dedi. Bunun gereği yapılsın diye Milletler Cemiyeti’ne gidildi. Tüm anlaşma devletleri ile görüşüldü. Çok büyük mücadeleler verildi. Savaş arifesinde de olunduğu için ülkeler bize daha müzahir davranmak zorunda kalmışlardır. Bugün aynı sonucu almak çok zordur. Şunu da aklımızdan çıkarmamak gerekir ki; ABD Montrö’de imzacı değildir ama zımmen en büyük baskı ondan gelmektedir. Kimseye ‘boğazlardan serbest geçiş bitmiştir. Bundan sonra para vererek geçeceksiniz’ diyemezsiniz. Bu anlaşma ihlali olur. Anlaşma biterse siz de bitersiniz. ”

‘MONTRÖ ÖNEMSİZ DEMEK KENDİ AYAĞIMIZA SIKMAKTIR’

Emekli Büyükelçi Onur Öymen Montrö ile ilgili yapılan açıklamaların “doğru dürüst incelenmeden uzmanlarla konuşmadan” yapıldığını belirterek “Açın Lozan’ın Boğazlar Sözleşmesini ve Montrö Boğazlar Sözleşmesini yan yana koyun ne kazandığımızı görürsünüz” dedi.

Öymen şöyle devam etti: “Lozan’dan önce boğazlar işgal kuvvertlerinin elinde. Lozan’da bir çok şey kurtardık ama boğazlar bir komisyona teslim ediliyor. Montrö ile bu komisyon kaldırıldı Boğazlar tekrar askeri statüye açık hale geldi. Bunlar başlı başına güvenlik alanında mükemmel şeyler. Halka farklı bir düşünce yansıtılmak istenirse söylenebilir bunlar. Lozan içinde buna benzer ifadeler kullanıldı. Şimdi de Montrö’yü beğenmiyorlar. Montrö’süz bir yönetimin daha iyi olacağını düşünüyorlar. Halbuki bu dehşet verici bir senaryodur. Yeni bir anlaşmaya kadar Montrö geçerlidir. İkinci olarak Montrö dönemindeki uluslararası koşullar olmadığı için Türkiye’nin isteklerini kabul ettirme ihtimali sıfıra yakın. Montrö’nün öneminin olmadığını söylemek kendi ayağımıza ateş etmek gibi bir şey. 36’dan beri titizlikle korumaya çalıştığımız bir anlaşma bu. ”

‘MONTRÖ’NÜN ORTADAN KALKMASI ABD’YE YARAR’

“Montrö’nün ortadan kalması durumunda ortaya çıkaccak tabloya bir bakın. Bu en çok ABD’ye yarar. Çünkü kayıtsız bir şekilde giremedikleri tek deniz Karadeniz. Kanal İstanbul devreye girer girmez bu tartışma çıkacaktır. Montrö boğazlar için hazırlanmış bir anlaşma. Karadeniz’e giren bir gemi Kanal’ı kullandığı zaman kendini Montrö’ye bağlı sayacak mı? Saymayacak. Savaş gemilerinin durumu ne olacak? Kaza durumunda ne olacak? Savaş durumunda ne olacak? Siyasetçilerin bunu hiç gündeme bile getirmemesi ve yabancıların oyununu bozması gerekir. ”

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2019/12/25/montro-onemsiz-demek-kendi-ayagimiza-sikmaktir/

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Erdal Sarızeybek Yazdı : Saray’daki Gizli Tarikat.


Erdal Sarızeybek Yazdı : Saray’daki Gizli Tarikat…

Barzan, Musul vilayetine bağlı bir köydü. 1895 tarihli salnameye göre Musul vilayeti üç sancağa ayrılmıştı; Musul, Kerkük ve Süleymaniye. Musul’un yedi kazası vardı; merkez, İmadiye, Akra, Zibar, Duhok, Zaho ve Sincar. Kerkük’e ise beş kaza bağlıydı; merkez,Revanduz, Salahiye, Köysancak ve Raniye. Süleymaniye’nin de beş kazası sayılmıştı; merkez, Baziyan, Merge(Mergesor olmalı), Şehr-i Pazar ve Gülanber” . Tarihçi Ahmet Uçar, Barzan’a 1909’da ulaşıyor ve şöyle tarif ediyor;‘Kuzey Irak’ın Hakkâri’ye yakın uç noktalarından birinde, dağlık bir arazide kurulan Barzan Köyü, çevre köylere hâkim bir noktada bulunmakta, Musul vilâyetine bağlı ‘Zibar’ nahiyesinin de merkezini teşkil etmekteydi. Osmanlı Arşivi belgelerine göre, 1909’da, yine Barzan merkez olmak üzere üçüncü sınıf bir kazaya dönüştürülmüştü.’Bu kaza ve çevresinde Barzan, Zibar, Beçil ve Fakih Abdurrahman aşiretleri de vardı. Çoğu kez de birbirleriyle ‘aşiret kavgası’ yapıyorlardı. Meşhur Kürt tarihçilerinden Mehmed Emin Zeki’ye göre, ‘1931’de Barzan aşireti 2750 haneydi’ .Mesud Barzani de kendi köyünü şöyle anlatıyor; ‘Barzan, Erbil vilayetine bağlı olarak Irak Kürdistanı’nın kuzeyinin en uç noktasında yer alır. Bölgenin merkezi Mergesor kazasıdır. Kaza üç nahiyeden oluşur; Mergesor, Barzan ve Şirvan. 400 köyden oluşan bölge halkı tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır.’Altmışlı yılların sonlarında yapılan nüfus sayımına göre bölgenin nüfusu 35-40 bin civarına ulaşmıştı. Bölge dağınık ve engebeliydi. Ulaşım güçlükle yapılıyordu. Bölgeyi batıdan Zape Mezin (Büyük Zap) nehri bölüyor ve Barzan köyünün güneyinden geçiyordu .

Kaynak: Kürt Gerçeğinde Bilmediklerimiz/BÜYÜK SUİKAST

https://www.sarizeybekhaber.com.tr/kitap/index.php?route=product/product&product_id=177

Ancak araştırmacılar ‘iki Barzan’dan bahsediyor; Yahudi Barzan, Kürt Barzan. Yahudi Barzani’nin ortaya çıkışı 16 ve 17’nci yüzyılda, ki aynı zamanda Barzan coğrafyasındaki Baban, Soran ve Botan beylerinin en güçlü olduğu dönem. Kürt Barzan ise Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde yani 19’nci yüzyıl ve sonrasında ortaya çıktığı anlatılıyor ki, bu da beyliklerin yıkılıp yerini Halid-i Nakşibendi şeyhlerinin aldığı bir dönem yani Şeyh Ubeydullah’ın dönemi…Yahudi Barzan’ın kaynağı şöyle gösteriliyor;‘Kürt Yahudileri ile Kürt dilini ve kültürünü benimsemiş, tarih boyunca Kürdistan olarak tabir edilen Kuzey Irak ve Mezopotamya bölgesi sınırları içerisinde var olmuş, daha sonraki yüzyıllarda İslam dinine geçmiş ve İsrail kurulduktan sonraki süreçte Kuzey Irak’tan İsrail’e göç eden Yahudiler kastedilmektedir. Kürt Yahudileri, kökenleri itibariyle Kürt değil, İsrailoğullarının İbrani kavmindendirler.’ Tarihçi Ahmet Uçar da Yahudi Barzan’a ulaşmış. ABD’nde görevli Prof. Yona Sabar’ın araştırma sonuçlarına bakarak Barzan’ın Yahudi kimliği üzerine önemli açıklamaları yapıyor;‘Kuzey Irak’ta asırlardır ‘Tat’ diyalekti ile konuşan, ticaret ve küçük zenaatlarla uğraşan, birçok kasaba ve köyde sayıları az da olsa bulunan Yahudilere rastlanmakta idi. Kürtçe konuşan Yahudilerle ilgili ilk ciddi çalışmaları, kendisi de Kürtçe konuşan bir Yahudi olan Kaliforniya Üniversitesi İbrani Dili Profesörü Yona Sabar yapmıştı. Sabar, Tudelali Benjamin ve Haham David’in seyahatnamelerine dayanarak Kürtçe konuşan Yahudilerin tarihi ve etimolojik geçmişleri hakkında bilgi vermişti. Sabar’a göre, Kuzey Irak’ta on ikinci yüzyıl ve sonrasında zaman zaman İbnDuği, David Al-roy ve Menahem gibi Yahudi önderlerin öncülük ettiği ve onların Mesih (kurtarıcı) ilan edildiği Yahudi isyanları görülmüştü’. Sabar’ın iddiasına göre bölge Yahudileri daha çok yoksullar arasında yer alırken, özellikle ünlü Barzani ailesinden gelen hahamlar Kürdistan’ın birçok yerinde dini çalışmalar ve eğitim için merkezler kurmuşlardı. Bu dini merkezler, Mısır ve Filistin gibi uzak yerlerden bile öğrenci kabul ediyorlardı. Sabar, bu ailenin daha sonra ne zaman Müslüman olduğu konusu üzerinde durmuyordu. . Dr. Sinan Marufoğlu’nun bilimsel ve akademik çalışma sonuçları da Barzan’ın Yahudi kimliği tezini destekliyor. Buna göre, Yahudilerin Barzan coğrafyasına gelişinin tarihi çok eskiydi. MÖ. 7’nci yüzyılın sonu ve 6’ncı yüzyıla dayanıyordu. Babil Kralı Nabukadnassar tarafından Filistin topraklarında bulunan İsrail halkı esir alınmış ve bu esirlerin Irak(Babil) topraklarına sürülmesi üzerine, Barzan coğrafyasına Yahudilik girmişti. Bölgede bulunan Yahudi toplumun büyük bir kısmı, Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye gibi şehirlerin merkezlerine yerleşmişti. 1881-83 yıllarında yapılan nüfus sayımına göre, Musul ve Şehrizor(Kerkük) vilayetlerinde toplam 4.286 nüfuslu bir Yahudi topluluğu bulunuyordu 1855 yılındaki bir Osmanlı belgesi bir adım öteye geçerek, Musul’da yaşayan bir Yahudi Haham Barzani’nin kimliğini açığa çıkarıyor; ‘Kürtlerin Yahudi Hamamlarından, Musul’da bulunan ‘Haham Salum Barzan’ 1855 senesinde, bir Müslüman’a hakaret etmesi üzerine açılan hukuki dava sonucu, adı geçen Kürt Haham’ın önce Dersaadet’e oradan da Selanik’e uzaklaştırılmasına karar verilmiş ise de…’ Yahudi Haham Salum Barzan’ın varlığı ile Halid-i Nakşi Şeyhi 1’nci Abdusselam Barzani’nin Barzan’da hüküm sürdüğü yıllar birbiriyle örtüşüyor. Burada geçen Haham Salum Barzan ile Barzaniler ve köyü Barzan arasında bir bağ var mıydı, sorusunun cevabına bu izler takip edilerek kolayca ulaşılabilir…

Kaynak: Kürt Gerçeğinde Bilmediklerimiz/BÜYÜK SUİKAST

https://www.sarizeybekhaber.com.tr/kitap/index.php?route=product/product&product_id=177