BİTKİLERİN DÜNYASI : BİTKİLERİN GİZLİ YAŞAMI


BİTKİLERİN GİZLİ YAŞAMI

1966 yılında, Amerika’nın tanınmış yalan makinesi uzmanı Clee Backster, güvenlik görevlilerine poligraf aygıtının kullanımı eğitimini verdiği okulunda uykusuz bir gece daha geçirdi. Sonra sırf eğlence olsun diye, yalan makinesinin elektrotlarını kocaman yapraklı tropikal bitkisinin üzerine yerleştirdi. Yalan makinesi çeşitli korku, sevinç, şaşkınlık gibi durumların elektriksel değişimlerini ölçtüğüne göre, belki bitki de su dökünce seviniyordur diye alaylı alaylı güldü.

Bitkiyi suladığında galvanometre zikzaklar çizerek aşağı doğru indi. Oysa yukarı doğru bir hareket bekliyordu Backster. Yaprağını sıcak kahveye soktuğunda da beklediği tepkiyi görmedi. Sonunda kibriti alıp bitkiyi yakmayı düşündüğünde her şey değişti. Bitki çılgınca galvanometrenin ibresini tavan yaptırdı. İnanamadı Backster. “Nasıl yani?” dedi kendi kendine, “Bitki düşüncelerimi mi okudu?”.

İnsanlık tarihinin önünde yeni bir dünya açılıyordu artık. Deneyler deneyleri kovaladı. Bitkilerin sadece düşünceleri okumakla kalmayıp çevrelerindeki her şeyi hissettikleri de çıktı ortaya. Kaynar suya atılan karideslerin ölümlerini, eline iğne battığında duyulan acıyı da hissediyordu bitkiler. Hatta kilometrelerce ötede olunsa bile yaşanan sevinç ve üzüntüleri de hissediyordu. Hatta korkudan baygınlık bile geçiriyordu.

Bir gün şehir dışından gelen bir botanikçi bayan içeri girdiğinde bütün bitkiler sessizleşti. Hiç birinden tepki gelmiyordu. Sanki hepsi birden sessizliğe bürünmüştü. Taaa ki o bayan havaalanından uçağa binip gittikten 45 dakika sonra yeniden tepki vermeye başladılar. Bayan botanikçinin bitkileri kurutup ölçümler yaptığını öğrendiği zaman anladı Backster, bayanı görünce bitkilerin korkudan bayıldıklarını.

Bir deney tasarladı. 6 yardımcısına aynı gece aynı saatlerde yapmak üzere farklı görevler verdi. Görevlerden biri gece yarısı gelip laboratuvardaki bitkilerden birini söküp parçalamaktı. Ertesi gün o gece bitkiyi parçalayan yardımcı içeri girdiğinde bütün bitkiler çılgınlar gibi haykırmaya başladı (galvanometrelerin ibrelerinin tavan yapmasını böyle adlandırıyor Backster). Bu deneyden anlaşıldı ki bitkiler sadece hissetmiyor, aynı zamanda hafızaları da var. Ve Amerika’da bazı adlî vakalarda bitkilerin şahitliğine başvurulmaya başlandı. Bitkiler asla yanlış sonuç vermiyordu çünkü yalan nedir bilmiyorlardı. Bu çalışmalar makale olarak yayınlanmaya başlayınca dünyanın dört bir yanından bilimadamları konu üzerinde çalışmalara başladılar. Sonuçlar akıl almaz. Koparılmış bir yaprak, kendisine güzel sözler söylenmesi durumunda normal yapraktan aylarca daha uzun süre canlı kalabiliyor. 120 km mesafedeki bir acıyı, sevinci hissedebiliyor.

İnsanların düşüncelerini okuyabiliyor, kötülük yapanları hafızasına kaydedebiliyor. Aynı zamanda bu bilgileri diğer bitkilerle de paylaşıyor. Kendisine kötü davranılan bitki üzüntüsünden intihar bile ediyor.

Yanındaki bitkinin susuz kalması durumunda kendi suyunu onunla paylaşıyor. Bitkiler, bütün canlılarla iletişim kurma konusunda bizim hayallerimizin ötesinde bir hassasiyete sahip. Her biri doğanın bir parçası. Belki bir gün onları daha iyi anlama imkânımız olursa bize tarihin bütün yaşanmışlıklarını bile anlatabilirler. Avatar filminin esin kaynağı da bu çalışmalar ve elde edilen sonuçları.

Bilelim ki dünyanın herhangi bir yerinde bir bitkiye kötü davranılırsa, bütün bitkiler bunu hissediyor. Hani “Kirazlı Kaz Dağı değil” diyorlar ya, emin olun Kirazlı’da kesilen bir ağacın acısını sadece Kaz Dağlarında değil, Munzur’daki, Kuzey Ormanlarındaki, Salda’daki, Toroslardaki ağaçlar da hissediyor. Bir gün biz de hissedeceğiz…

Kaynak: Bitkilerin Gizli Yaşamı, Peter Tompkins/Christopher Bird, 1973, Sungur Yayınları, Çev: Sulhi Dölek. Derleyen: Osman Kutlu

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// FATİH ÇEKİRGE : Çok gizli bir operasyon ve işte o kahramanlar


FATİH ÇEKİRGE : Çok gizli bir operasyon ve işte o kahramanlar

SURİYE’nin kuzeyinde bir kasaba..

Saat: 06.30…

Gün ağarırken hâlâ uyumamışlardı.

Bitmeyen bekleyiş, heyecan, dikkat… Ve göz kapaklarına yüklenen uykunun ağırlığı…

Köşedeki bakkal, dükkânın demir kepengini kaldırıyordu.

Gıcırdayan paslı bir ses…

Yan taraftaki depoda hâlâ bir hareket yoktu.

Acaba istihbarat mı yanlıştı?

Yoksa bir tuzak mıydı?

Belki de işbirliği yaptıkları yerel güçlerden örgüte bilgi sızmıştı.

Ya öyleyse…

Yıllarca bu mesleğe gönül vermiş, kahramanlık hayalleri kurmuş, yetişmiş, saha görevlisi olmuş, Kürtçe lehçeleri, Arapçayı, İngilizceyi öğrenmişti.

Aylardır yabancı bir ülkenin dağlarında, kasabalarında yaşıyordu…

Neredeyse yerelleşmişti.

Ama şimdi kariyeri risk altındaydı…

Operasyon günü gelip çatmıştı.

Türk Jandarma Özel Harekâtçıları sivil giyimli olarak çevreye yerleşmişti.

Yerel sivil polis oradaydı.

Telsizler susmuş öylece bekliyorlardı.

Dağlarda geçirdiği geceler, uykusuz yürüyüşler, kasabanın izbe hücre evlerinde geçen tehlikeli saatler gözünün önündeydi.

Ankara tam 4 kez istihbaratı teyit istemişti.

O da onaylamıştı.

Düşünmekten, sormaktan, kuşkudan beyni uyuşmuştu.

Belindeki silaha dokundu. Biraz güven geldi.

Ve o dakika deponun demir kepengi kalkmaya başladı. Az sonra yeşil ve eski bir minibüs yanaştı. İçinden 4 kişi indi. Ellerinde büyük paketlerle depoya geçtiler.

Tamamdı. Göz kapaklarındaki yük kalktı. Işıldadı.

Operasyon için “kod” verildi.

Ve…

Evet arkadaşlar… Bu haberimiz Suriye’nin kuzeyindeki Bab şehir merkezinde yaşandı.

Basılan yer, Türkiye’de bombalı eylem yapmayı planlayan DEAŞ’ın bomba imalathanesiydi.

Basanlar ise MİT, Jandarma istihbarat ve yerel polisti.

Ve önceki gün, 3 Ağustos saat 15.05’te…

AA haberi şöyle geçti:

Suriye’nin kuzeyindeki Bab’ın şehir merkezinde DEAŞ terör örgütünün bir bomba imalathanesi bulunduğu bilgisi üzerine, jandarma istihbarat birimleri ve MİT, jandarma patlayıcı madde uzmanlarının nezaretinde yerel güvenlik güçleriyle operasyon düzenlendi.

Operasyonda, Suriye’de ve Türkiye’de birçok bombalı eylem yapmayı planlayan DEAŞ’lı teröristler, yurtiçine giremeden ve eylem yapma fırsatı bulamadan bomba düzenekleriyle yakalandı.

Bomba imalathanesindeki aramada cep telefonu, telsiz, basma/baskıdan kurtulma, mekanik zamanlayıcı, kütleye duyarlı, sarsıntıya duyarlı ve elektronik kartla patlatılma özelliği olan 80 el yapımı patlayıcı (EYP) düzeneği ve bu düzeneklerde kullanılan, içinde dinamit lokumu ve fabrikasyon patlayıcıların da bulunduğu yaklaşık bir ton patlayıcı ele geçirildi.”

Evet, tam 1 ton patlayıcı ve düzenekleri…

Kim bilir hangimizin ocağına ateş düşecekti…

Kim bilir hangi aile, hangi ana baba kan ağlayacaktı…

Kim bilir hangi turizm merkezine gideceklerdi…

Kim bilir hangi sabah, hangi kanlı saldırıyla uyanacaktık. Ve Türkiye büyük bir yasa boğulacaktı…

Arkadaşlar…

Bu haber önceki gün ajanslardan öylece geçip gitti. Kimimiz gördük, okuyup geçtik. Kimimiz hiç görmedi. Televizyonların magazin haberleri arasında kaynayıp gittiği de oldu.

Binlerce haberin arasında kuru, basit bir operasyon olarak yer aldı. Oysa arkasında muazzam bir özveri, dikkat, uyum ve kahramanlık vardı.

İşte onu biraz olsun anlatabilmek için operasyon anlarını ve kahramanların ruh durumunu drama haline getiren bir giriş yaptım. Çünkü isimlerini hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bu gizli kahramanlar, o fedakârlıklarla hayatlarımızı kurtarıyorlar. Bu bilinsin istedim.

Her birinin alınlarından öperim.

MİT son zamanlarda yurtdışında çok başarılı operasyonlar yapıyor. Jandarma ve polis çok önemli harekâtlar yapıyor.

Ama bu operasyonun bir başka önemi daha var. O da şudur:

Biliyorsunuz, Türkiye Suriye’nin kuzeyinde teröre karşı bir güvenli bölge istiyor. Bunun için ABD ile çok ciddi bir müzakere yaşanıyor. Hatta son olarak Milli Savunma Bakanı Akar, komutanlarla bir fotoğraf yayınladı ve “Gerekirse biz tek başımıza o güvenli bölgeyi kurarız” dedi. Ardından Dışişleri Sözcüsü Hami Aksoy çok net olarak Türkiye’nin bu görüşünü açıkladı. İşte bu operasyon Türkiye’nin güvenli bölge konusunda ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

Bu güvenli bölge yalnızca Türkiye için değil, başta Avrupa olmak üzere bütün dünya için önemlidir.

Ve işte o nedenle soruyorum:

– Eğer oralarda olmasaydık, bu operasyon yapılabilir miydi?

– Oralara yerleşmesek, irtibat noktaları kurmasak, Fırat Kalkanı, Pençe gibi harekâtları yapmasak bu istihbarat alınabilir miydi?

– Güvenli bölge talebini doğrulayan bundan daha gerçek ne olabilir?

Sevgili çocuklar… Aslanlar… Koçlar…

Adlarınızı bilmiyorum. Kimsiniz, tanımıyorum. Ama bu memleketin kahraman çocuklarısınız…

Bombalar patlayınca gözyaşı döküyorsak eğer…

Bunları engelleyen siz gizli kahramanları da alkışlamalıyız.

Bir kez daha helal olsun…

TARİKATLER & CEMAATLER DOSYASI : Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan gizli tarikat raporu – BÖLÜM 1-2-3


Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan gizli tarikat raporu-1: Devlet eliyle büyüdüler!

Cemaatler 1980 sonrası demokratikleşme ve ekonomik büyüme ortamında geliştiler, palazlandılar ve büyük birer şirket ya da holdinge dönüştüler. 1990’lar boyunca ama özellikle 2000 sonrasında şirketler, holdingler kurdular, okullar açtılar…

‘Cemaatler bir taraftan şeffaf olmayan yapıları ile kendilerini korumaya alırken aynı zamanda şeffaf olmayan ilişki ağlarını kendileri lehine bir fırsata çevirdiler. Mali açıdan çok büyüdükleri için cemaatler aynı zamanda birer rant kapısı da oldu’

‘1983 sonrası… hemen hemen tüm siyasi partilerin ama özellikle muhafazakâr olanların cemaatlerle ittifaklar kurması… cemaatlere mutadın dışında bir büyüme fırsatı sunmuş oldu. 1985 ve sonrasında cemaatler sadece din öğretimi ve maneviyat eğitimi ile uğraşan yapılar olmakla kalmadı… ‘

‘Sahip oldukları insan kaynağını ticari/mali kazanımlar elde etmek için seferber etti; devlet bürokrasisinde gizlice örgütlenmeye ve bu konumlarını kendi mensupları lehine kullanmaya ve dolayısıyla devletteki kadroları liyakat kriteri dışında suiistimal etmeye başladılar.’

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı Tarikat Raporu, Kaynak Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Oktay Yıldırım’ın yayına hazırladığı raporda, Türkiye’deki tarikatlar tarihsel süreç içinde ele alınıyor, özellikle FETÖ yapılanmasının yarattığı tahribata işaret edilerek bundan sonra alınması gereken önlemlere yer veriliyor. Çalışmanın önsözünde yer alan değerlendirmeyi özetleyerek sunuyoruz. Ara başlıkları biz koyduk:

İSLAMI ANLAMA BİÇİMLERİ

Ülkemizde faaliyet yürüten (dini) yapıların bir kısmı, İslam tarihi boyunca var olan geleneksel teşekküllerin devamı niteliğinde, diğer bir kısmı ise sosyo-politik şartların ortaya çıkardığı yeni hareketlerdir. Bunların yanında henüz kurumsal yapılanma sürecini tamamlamamış, bir şahıs etrafında toplanan bireysel hareketler de söz konusudur. Çoğunlukla İslam’dan beslendiğini belirten bu şahıs veya teşekküllerin İslam’ı anlama ve bu anlayışı topluma sunma biçimlerinin tespit edilmesi, toplumu İslam dininin inanç, ibadet ve ahlakla ilgili konularında aydınlatmakla görevli Diyanet İşleri Başkanlığı açısından önem arz etmektedir. Öte yandan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din ve dini kavramları istismar ederek topluma zarar veren oluşumlara karşı vatandaşlarımızda farkındalık ve bilinç oluşturma vazifesinin de bulunduğu hususu izahtan varestedir.

TÜRKİYE’NİN DİNÎ HARİTASI

Şimdiye kadar ülkemizdeki dini oluşumlar son 100 yıldır izlenen din-devlet ilişkilerindeki iniş çıkışlı politikalar ve genellikle devletin dini yapılar üzerinde tahakküm kurma yönündeki eğilimi sebebiyle dini yapıların mağduriyeti çerçevesinde ele alınmaktaydı. Özellikle 1950 öncesi dönemde izlenen din-karşıtı katı politikaların ürünü olarak ortaya çıkan cemaatler Türkiye’ye özgü birtakım özellikler taşımaktaydı. Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla ilgili İnkılap kanunlarıyla varlıkları tanınmayan tarikatlar, maruz kaldıkları baskılar sonucu bu dönemlerde faaliyetlerini oldukça gizli bir şekilde sürdürerek hayatiyetlerini sürdürmeye çalıştılar.

Daha sonra ülkedeki demokratik yumuşamanın yaşandığı yıllardan itibaren bu yapılar, çeşitli dernek, vakıf vb. legal kuruluşlar şeklinde “cemaat” adı verilen bir örgütlenme biçimi geliştirdiler. Bu grupların temel amacı, İslam’ın devlet eliyle ve desteğiyle öğretilmemesi ve hatta yasaklanması sebebiyle İslam eğitiminde oluşan boşluğu doldurmak, toplumun manevi hizmetlerini yürütmek, dine karşı oluşan söylem ve politikaların etkisini kırmak ve en önemlisi de tıpkı Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi devletin tekrar dine karşı olumlu politikalara dönmesini sağlamaktı.

Türkiye’deki cemaatler büyük oranda devlet karşıtı bir söyleme ve anlayışa zemin olmamaya özen gösterdiler. Hatta bu sebeple Türkiye’deki İslami oluşumların “milli” karakteri bilimsel literatürde özellikle dikkat çekilen bir hususiyettir. Dini cemaatlerin milli karakterlerinin, yani devleti prensip olarak olumlayıcı yaklaşımlarının eskiden beri muhafazakâr çevrelerde yaygın olan din-ü-devlet söyleminin bir devamı olduğu düşünülebilir. Bu nedenle cemaatler Türkiye’de devletin kendilerine destek vermesine özel bir önem atfederler ve devlette görev alan müntesiplerinin çokluğuyla övünürler.

‘GİZLİ ÖRGÜTLENME ZORUNLUYDU’

Gerçi cemaatlerin devlet içindeki örgütlenmesi genellikle gizli olmak zorundaydı; çünkü Cumhuriyet rejimi en başından beri cemaatleri kendisine karşı tehdit olarak algıladı. Zira Cumhuriyet’in ilk on yıllarında izlenen politikalar doğrudan din karşıtı bir yol izlediği izlenimi vermekle kalmamış zaman zaman dinin eğitim, kültür, siyaset, hukuk, sanat, edebiyat ve benzeri kamusal niteliğe sahip her alandan silinmesi yönünde açık seçik düzenlemeler yapmıştır.

Türkiye’de 1950 sonrasından başlayarak devletin din politikaları zaman zaman eskiye dönme eğilimi taşısa da (özellikle askeri ihtilal dönemlerinde) genellikle artan oranda dini alanın özgürleştirilmesi ve cemaatlerin örgütlenmelerinin görmezden gelinmesi yönünde oldu. Hatta 1980 askeri darbesinden sonraki süreçte demokratikleşme yönünde önemli adımların atılmasıyla dini yapılar, ister devlet eliyle ister sivil yollarla, ciddi oranda büyüdü ve gelişti.

CEMAATLERİ SINIFLANDIRMAK

Türkiye’de dini cemaatleri sınıflandırma girişimleri olsa da bu konuda bilimsel literatür henüz yeterince olgunlaşmış değildir; çünkü bu türden çalışmalar soğukkanlı bilimsel/akademik araştırmalara konu edilmek yerine genellikle tarafgir değerlendirmelerle ele alınmıştır. 1950-1960 sonrası dönemde görünür hale gelen İslami yapıları 1980’e kadar cemaatler ve siyasi nitelikli yeni tip örgütlenmeler şeklinde iki grupta toplayabiliriz.

Birincisi, yani cemaatler, yukarıda da belirtildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki din politikalarının ürünü olup tamamıyla yerli yapılardır. Hilafetin kaldırılması, medreselerin kapatılması ve tekke-zaviyelerin ilgası gibi doğrudan dine yönelik uygulamaların doğurduğu travmanın sonucunda üç büyük cemaat grubunun doğduğunu söyleyebiliriz:

Nakşibendiler gibi sufi niteliği devam ettirip aynı zamanda siyasi/toplumsal pratikler de geliştiren tarikat yapıları,

Nurcular: Her ne kadar sufi eğilimler taşısalar da esasen sufi bir yapı olmayıp “cemaat” adını tam olarak hak eden Türkiye’ye özgü Said Nursi’nin yolunu izleyen/propaganda eden yapılar,

Süleymancılar: Sufilikle yeni cemaat yapısını başarılı bir biçimde uzlaştıran ve özellikle din eğitimi konusunda alternatif olma arzusu içinde olan Süleyman Hilmi Tunahan’ın takipçileri.

SİYASETİN AÇTIĞI YOLDAN…

Birinci gruptakiler tabiatıyla oldukça geniş, zengin ve yaygın ve az fark edilebilir yapılarken 1970’li yıllardan itibaren siyasetin açtığı yoldan siyasi/toplumsal/kamusal görünümünü artırmaya ağırlık verdiler. İstanbul merkezli üç büyük grup ve bir de Adıyaman merkezli bir dördüncü grup bu sufi-meşrep yapıların en önemli dört grubunu teşkil eder. Bunlar dışında da küçük veya orta büyüklükte başka örnekleri de ülkemizde bolca mevcuttur. Dört büyük grup şunlardır:

a. Mehmet Zahit Kotku’nun çevresinde oluşan İskenderpaşa Cemaati.

b. Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun Erenköy’de başlattığı ve sufi bir yapı olan Hüdai Cemaati.

c. Mahmut Ustaosmanoğlu’nun Fatih Çarşamba’da örgütlediği İsmail Ağa Cemaati.

d. M. Raşit Erol çevresinde ortaya çıkan ve bugün Semerkand/Menzil grubu olarak bilinen yapı.

İkinciler ise Said Nursi’nin Risalelerinin Kur’an tefsiri olarak okunmasına adeta ibadet gibi inanan özel nitelikli bir gruptur. Bu grup en başından itibaren çok güçlü bir bağlılık geliştirici bir eğitim anlayışı ile hareket etmiş ve bunu da Said Nursi’nin “özel, seçilmiş” konumunu bağlılarının zihnine kazımak suretiyle başarmıştır. Bu cemaat diğer cemaatlerden farklı olarak İslam’ı bir kişinin eseri üzerinden okumaya ve bağlılarının dini anlayışını bu eserin çerçevesini çizdiği sınırlarda tutmaya özel bir önem atfetmektedir. Bu anlayış altında örgütlenen yine pek çok büyük grup mevcuttur: FETÖ, Yazıcılar, Okuyucular, Meşveret Grubu vs.

Süleymancılar da tek kişinin adı üzerinden gelişen bir grup olmalarına rağmen Süleyman Hilmi Tunahan’ın görüşleri yazıya geçmediği için bunların dini anlayışları daha geniş ve geleneksel İslam klasikleri çerçevesindedir. Ama bu yapının en önemli özelliği çoğu cemaatlerde gördüğümüz gizil yöntemlerle bağlılarının sadakatini ebedileştirmektir. Bu açıdan onlar da Nurculara benzemektedir; yani kapalı devre çalışıp, müntesipleriyle cemaatin ilişkisini şeffaf olmayan bir tarza büründürüp sadakati bu şekilde güvence altına almaktadırlar. Nurculardan farkları ise bir tek ismin yazıları üzerinden dini öğretilerini şekillendirmemeleridir. Gerçi Sufi nitelikteki diğer cemaatlerde de tarikat şeyhi olan liderlerinin sınırlarını çizdiği o yapıyı karakterize eden bir özel anlayış her zaman mevcuttur.

DARBEDEN SONRA

1980’lere kadar durumun ağırlıkla bu şekilde devam ettiğini söyleyebiliriz. Yani devlete ve onun din politikalarına duyulan büyük kuşku, kanunen tanınmasalar da artık toplumda kabul görmüş olan cemaat yapılarını güçlendirdi ve kendilerini toplumsal meşruiyete kavuşturdu. Devlet 1980’li yılların ortalarına kadar bu yapıları kanunsuz ilan ederek kovuşturmaya tabi tutmuş ve ancak bu tarihten sonra yavaş yavaş kanunlardaki yasaklayıcı/kısıtlayıcı maddeler kaldırılmaya başlanmıştır.

Özal hükümeti bir taraftan devlet politikalarını daha demokratik ve liberal hale getirirken aynı zamanda bu demokratik ortamı besleyecek ekonomi-politikalar geliştirdi. Bu reformların neticesinde sivil hayat devlet karşısında gittikçe daha bağımsız bir konum almaya başlamış, dernekler, vakıflar daha özgür bir ortama kavuşmuştur.

‘İLİŞKİ AĞLARINI FIRSATA ÇEVİRDİLER’

Cemaatler 1983 sonrası demokratik ortamdan en çok yararlanan gruplar oldu; çünkü hem şeffaf olmayan yapılarını korumuş hem de şeffaflaşan Türk siyasi ve toplumsal ortamından daha fazla konum elde edebilmişlerdir. Hemen hemen tüm siyasi partilerin ama özellikle muhafazakâr olanların cemaatlerle ittifaklar kurması, onların halk nezdindeki itibarını ve oy potansiyelini kullanma yönünde istekli olmaları bütün bunlar cemaatlere mutadın dışında bir büyüme fırsatı sunmuş oldu. 1985 ve sonrasında cemaatler sadece din öğretimi ve maneviyat eğitimi ile uğraşan yapılar olmakla kalmadı, daha fazla ve geniş bir ilgi alanına sahip oldu.

Sahip oldukları insan kaynağını ticari/mali kazanımlar elde etmek için seferber etti; devlet bürokrasisinde gizlice örgütlenmeye ve bu konumlarını kendi mensupları lehine kullanmaya ve dolayısıyla devletteki kadroları liyakat kriteri dışında suiistimal etmeye başladılar. Cemaatler bir taraftan şeffaf olmayan yapıları ile kendilerini korumaya alırken aynı zamanda şeffaf olmayan ilişki ağlarını kendileri lehine bir fırsata çevirdiler. 1990’lar boyunca ama özellikle 2000 sonrasında şirketler, holdingler kurdular, okullar açtılar. Kısaca bir maneviyat okulu olarak başlayan ve din öğretimindeki boşluğu doldurmak için ortaya çıkan dini cemaatler bugün gelinen noktada ilk çıkış amaçlarını tamamen terk etmemiş olsalar bile bu amaçlardan oldukça uzaklaşmış görünüyorlar.

‘TARİHSEL GERÇEKLİK’

Bununla birlikte cemaatlere yönelik geliştirilecek politikaların Türkiye’nin son birkaç yıldır yaşadığı FETÖ problemi bağlamında ele alınması ciddi riskler taşımaktadır. Cemaatlerin FETÖ örnek gösterilerek ele alınması, FETÖ benzeri yapıların bunlar arasından çıkması ihtimali dile getirilerek konuya yaklaşılması Türkiye’deki dini yapıların tarihsel gerçekliğiyle ve dinamikleriyle uyumlu olmayan hatalı bir bakıştır. Aynı zamanda bu bakış açısı, cemaatlerle ilgili geliştirilecek özgün ve sahih politikaların yanlış bir noktadan hareketle ele alınması sebebiyle konuyu daha da karmaşık hale getirebilir. Çünkü FETÖ ihanet olayı bazı uluslararası istihbarat örgütlerinin bir devletin içinden manipüle edilebilmesi için buldukları işbirlikçileri kullanma problemidir. Bu geçmişte başka toplumsal yapılar iken mesela sağ ve sol cenahtan birçok dernek ve oluşum iken 1980 sonrasında bir dini yapı bu işbirliğinde kullanılmıştır. Bu bir ihanet eylemidir ve nev-i şahsına münhasır bir olay olarak ele alınmalıdır; yoksa sorun cemaat olmanın kendisi değildir.

Cemaatler 1980 sonrası demokratikleşme ve ekonomik büyüme ortamında büyüdüler, palazlandılar ve büyük birer şirket ya da holdinge dönüştüler. Mali açıdan çok büyüdükleri için cemaatler aynı zamanda birer rant kapısı da oldu. Mensuplarını destekleme, güçlendirme ve kayırma odaklı hareket eden bazı cemaatler diğerlerine göre daha çok bu rant pazarına dahil oldular.

‘İNCELEME YAPMAK KAÇINILMAZ OLMUŞTU’

Türkiye’nin 15 Temmuz 2016’da dini istismar eden Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) eliyle maruz kaldığı ihanet ve darbe girişimi, ülkemizde dernek, cemaat, tarikat veya vakıf adıyla faaliyet yürüten dini yapıların derinlemesine incelenmesini zaruri hale getirmiştir.

Ülkemizdeki dini oluşumların sahih İslami esaslara uygunluk açısından incelenmesi dini duyguları istismar eden, hakikati tekelinde gören, hedefine ulaşmak için her yolu mubah sayan, din hizmetlerini güç devşirmeye ve çıkar sağlamaya matuf bir araca dönüştüren, baskı ve şiddet üreten bazı dini görünümlü yapıların oluşmasına engel olacaktır.

Başkanlığın dini konularda en yüksek karar ve danışma organı olan Din İşleri Yüksek Kurulu, Türkiye’de faaliyet yürüten dini sosyal teşekküller (cemaatler), geleneksel dini-kültürel oluşumlar (tarikatlar) ve gelişen şartlar muvacehesinde ortaya çıkan yeni dini akımlar konusunda birçok faaliyet yapmıştır.

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun İnançlar ve Dini Oluşumlar Komisyonu koordinasyonunda gerçekleştirilen bu faaliyetler, 2016 yılında Türkiye’deki bütün yapıları kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu kapsamda Türkiye’deki “Dini-Sosyal Teşekküller, Geleneksel Dini-Kültürel Oluşumlar ve Yeni Dini Akımlar” üzerine yapılan çalışmalar araştırılmış, her bir şahıs ya da teşekkül hakkında ayrıntılı raporlar hazırlanmıştır.

Raporlar; ismin/yapının 1. Kısa biyografisi (oluşum ise, tarihsel süreci), 2. Öne çıkan görüşleri, 3. Faaliyetleri ve 4. Değerlendirme olmak üzere dört ana başlık etrafında kaleme alınmıştır. Hazırlanan raporların, ilgili kişinin/yapının kendi eserlerinden, konuşmalarından elde edilmiş veya akademik çevrede hazırlanmış çalışmalara dayanması, tasviri/betimleyici bir üslupla yapılması benimsenmiştir. Ayrıca isimler/teşekküller hakkında yapılan bu çalışmaların uzun vadeli devam etmesi ve sürekli güncellenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

‘DEVLET AKLI GEREKLİ ‘

Bir kısım guruplar bu kurtulmuş cemaat söylemini çok profesyonelce yapmakta, bir kısmı da daha bayağı yollar izlemektedir. Daha kaba ve göze sokan bir yöntem izleyen cemaatler genellikle eğitim seviyesi düşük mensup sahibi cemaatlerdir; daha okumuş olanlar ise bu cemaat ruhunu yeni, farklı ve bilimsel bir iş yaptığı hazzını vererek kazandırmaktadırlar. Kitaplarda yazan her türlü bilgiyi adeta kutsayarak doğru kabul eden ve sonrasında kitapta yazan şeyi dobra dobra anlatan bir söylem, mensuplarında hakkı her zaman ve şartta söyleme cesaretine sahip bir şeyh/hoca efendi izlenimi yaratmaktadır. Yani hurafe, bağlılığı güçlendirmek için bir katalizör görevi görmektedir. Kişi, bu hurafe saçma gibi görünse de ona inandığında inanılmaz bir tatmin duygusu yaşamaktadır. Böylece hocasına bağlılığı kat be kat artmış olmaktadır.

Netice itibariyle dinin temel kaynaklara dayanarak ilmi yöntemlerle doğru anlaşılması ve yorumlanması, Ehl-i Sünnet gelenekte olduğu gibi kucaklayıcı otantik fonksiyonunu icra etmesi açısından Türkiye’de en işlevsel olabilecek yapılar -bütün eksikliklerine ve zayıf yönlerine rağmen- yine Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat fakülteleridir. İslam dünyasına da örnek olacak sağlıklı bir dini anlayışın neşvünema bulması, devlet aklının bu kurumları desteklemesine ve önlerini açmasına bağlıdır."

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gizli tarikat raporu-2 : Liderleri ve öne çıkan faaliyetleri

4.8.2019 03:38

FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı tarikatlar araştırmasını özetlediğimiz yazı dizimize, bugün tarikatların incelenmesiyle devam ediyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın raporunda tek tek incelenen tarikatlarda dikkat çeken husus, liderlerinin farklılık yaratmak için İslam dinine aykırı fikirler savunması, yan kuruluşlarla ticarete atılmaları ve en önemlisi de bir süre sonra siyasetin bir parçası olmaları. Bazıları ise radikal fikirler nedeniyle teröre bulaşmış. Bu tehlikeler raporda da belirtilmiş…

İşte Diyanet’in raporunda tarikatlar:

1) MENZİL/SEMERKAND CEMAATİ

Oluşum Nakşibendiliğin Hâlidî kolunun ülkemizdeki uzantılarından biridir. Menzil tarikatı diye de bilinen bu kolun kurucusu Siirt civarından Adıyaman’ın Kahta ilçesi Menzil köyüne gelip yerleşen Gavs Bilvanisi olarak da bilinen ve Seyyid soyundan geldiği iddia edilen Abdülhakim el-Hüseyni ve Gavsı Azam mahlaslarını kullanan Abdülhakim Erol’dur.

– Faaliyetleri

Menzil Cemaati faaliyetlerini Semerkand Yayın Gurubu adı altında Semerkand Tv, Radyo 15, Semerkand Yayınevi, Hacegân Yayınevi, Semerkand Dergisi, Semerkand Çocuk Dergisi, Semerkand Aile Dergisi, Genç Okur Dergisi ile sürdürmektedir. Yayınevleri aracılığıyla hepsi de tasavvufî görüşleri içeren pek çok kitap neşretmiştir. Televizyon ve radyo programaları, yukarıda zikredilen görüşleri yoğun olarak işlemektedir.

– Değerlendirme

Menzil grubu ülkemizdeki benzeri yapılar içerisinde en çok taraftara sahip olanlardan biri olarak görülmektedir.

Son zamanlarda Menzil Grubunun bürokraside teşkilatlandığı ve kamuda etkinliğini artırdığı yönünde kamuoyunda bir kanaat dillendirilmeye başlanmıştır. Doğru olması halinde bu tezahürün ülkemizde orta ve uzun vadede sıkıntılara yol açacağı değerlendirilmektedir.

2) İSKENDER EVRENOSOGLU

1933 yılında İznik’te doğmuştur. İlk, orta ve lise tahsilini Bursa’da tamamlamış, 1956 yılında bugünkü adıyla Marmara Üniversitesi Banka ve Muhasebe bölümünden mezun olmuştur.

TKP içinde faaliyet yürütmesi, Milli Gazete, Sebil Dergisi ve Doğuş Dergisi gibi yayın organlarında yazılar yazması kayda değerdir.

İskender Evrenosoğlu’nun öldüğü, ancak müntesipleri tarafından bu bilginin gizlendiği iddiaları bulunmaktadır. Yerine Fazıl Nimet müstear ismini kullanan Abdulcabbar Boran’ın geçtiği söylenmektedir.

– Öne Çıkan Görüşleri

Evrenosoğlu, kendisinin “Mehdi-resûl” olduğunu iddia etmektedir.

– Faaliyetleri

Nur TV, MPL TV, Mihr Dergisi, Mihr Takvimi, Radyo Nur (91.6), Nur Radyo, Radyo Ankara, Radyo Hidayet Çağı, Radyo Hakkın Sesi, Radio Glueckseligkeit bu grubun basın ve yayın organlarıdır.

– Değerlendirme

Evrenosoğlu’nun görüşleri, İslam dininin değişmez esaslarına, Kur’an ve Sünnetin temel hükümlerine kesin olarak aykırıdır.

3) İHSAN ŞENOCAK

1974 yılında Samsun’da doğdu. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden, 1999’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu.

– Öne Çıkan Görüşleri

Şenocak, kendisini “Ehl-i Sünnet savunucusu” olarak görmekte ve gelenekte yaygın kabul gören görüşler dışındaki farklı dini görüş ve düşünceleri genellikle oryantalizme hizmet olarak sunmakta ve bazı muhaliflerini “oryantalizmin uşağı” olarak nitelemektedir. Bazı konuşmalarında toplum tarafından yadırganabilecek bir üslup kullandığı gözlemlenmektedir.

– Faaliyetleri

Şenocak, 1996 yılında Yedibeyza Dergisi’ni neşretti. 2005-2010 yılları arasında yayınlanan İnkişaf Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Milli Gazete ve Yeni Şafak’ta müstear isimle yazılar yazdı. 2008’de Tv5’te “Köprü” programını hazırlayıp sundu.

– Değerlendirme

Konuşma ve yazıları incelendiğinde, Şenocak’ın dar ve abartılı bir Ehl-i Sünnet yorumunu savunduğu, ümmetin birliği, cihad gibi konulardaki kendine özgü görüşleriyle “aksiyoner bir Müslüman” kimliği oluşturmayı hedeflediği görülmüştür.

4) NURETTİN YILDIZ

1960 yılında Trabzon’un Of ilçesinde doğdu. Öğrencilik yıllarında Milli Türk Talebe Birliği ve Akıncılar Teşkilatı’nda aktif görevler üstlendi. İmam-hatip lisesinin ardından, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde bir dönem eğitim gördükten sonra Mekke Ümmü’l-Kurâ Üniversitesi’ne geçiş yaptı. Burada Usul-i Fıkıh bölümünü bitirdi.

– Öne Çıkan Görüşleri

Yıldız, yeni fikirler ortaya koymaktan ziyade bir davetçi ve hatip rolüyle kendisini sunmaktadır. Dinde reforma karşı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Hasan el-Bennâ ve Seyyid Kutub gibi isimleri örnek almaktadır.

– Faaliyetleri

Kitap yayınlama dışında, Yeni Akit Gazetesinde yazılar yazmaktadır. Geçmişte Milli Gazete ve Milat gibi gazetelerde yazıları çıkmıştır. Aylık yayınlanan Altınoluk Dergisi’nde 2010 yılından beri yazmaktadır. Yine Sosyal Doku Vakfı’nca çıkarılan Genç Doku ve Elifelif dergilerinde yazmaktadır.

– Değerlendirme

Yıldız’ın söylemlerinde öne çıkan dört husus şunlardır: Cemaatçilik-ümmetçilik ve hilafet ideali, Kadın konusunda aşırı gelenekçi tavır, Üslup kaynaklı sorunlar,

İlahiyat fakültelerine son derece muhalif. Özellikle kadın, cinsellik ve aile gibi konularda suiistimale açık söylemlere sahip olduğu da söylenebilir.

5) ŞAHIMERDAN SARI (VASAT GRUBU)

1960 yılında Adıyaman’da doğdu. 1978’de İmam Hatip Lisesinden mezun olduktan sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nda imam olarak göreve başladı ve 1995 yılında bu görevinden istifa ederek ayrıldı. 1997 yılında Gaziantep kitap fuarında İncil basım ve dağıtımı yapan Müjde Yayınevi’ne yapılan bombalı saldırıyı, Şahımerdan Sarı’nın cemaati VASAT’ın yaptığı iddia edilmiştir. Saldırıdan bir gün sonra bombayı atanlar yakalanmış akabinde de itirafçı sıfatı ile serbest kalmış, Sarı ise örgüt lideri suçlaması ile tutuklanıp 18 yıl hüküm giymiş ve 10 yıl hapis yatmıştır. 2007’de cezaevinden çıktığında vaaz ve etkinliklerine devam etmiş, tekrar tutuklanacağını öğrenince de Erbil’e kaçmıştır. Erbil’de tutuklanmış olup Türkiye’ye iade edilmemiştir. Yargılama süreci devam etmektedir.

– Faaliyetleri

Dini bakımdan marjinal bir görüşü tespit edilememiştir. Ayrıca, devlete karşı herhangi bir söylem veya eylemi gözlemlenmemiştir. Bu haliyle mevcut oluşumun vasat bir yol izlediği müşahede edilmiştir.

6) HİZBU’T-TAHRÎR

1953 yılında Ürdün’de, işgal altındaki Doğu Kudüs’te Filistin asıllı İslam âlimi Takiyuddin en-Nebhanî tarafından kurulmuştur.

Hizbu’t-Tahrir, kurulduktan sonra bölgede faaliyetlerine gayri resmi olarak devam eder. Yasaklanmasına ve çeşitli baskılara maruz kalmasına rağmen Arap coğrafyasında sesini duyurur ve toplumsal bir taban oluşturmaya çalışır. Hizbu’t-Tahrir faaliyet alanını 90’lı yılların başında genişletmeye başlayarak, Endonezya, Pakistan, Bangladeş’te yapılanır. Hareket, politik/siyasal İslam ilgisini İslam dünyasında yaymaya çalışır. Körfez savaşı gibi olayların meydana getirdiği radikalleşmenin etkisiyle Ürdün, Suriye, Kuzey Afrika, Türkiye ve Güney Orta Asya’ya yayılır. Ortadoğu’da baskılara maruz kalan üyeleri Batı Avrupa’da yeni yapılanma yoluna gider, özellikle ikinci nesil göçmenler arasında yayılır.

Hizbu’t-Tahrir mensupları, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle Orta Asya’da yapılanmak için çalışmalara başlamışlar, bu bölgede 90’lı yılların ikinci yarısında hızla genişlemişlerdir. Bu bağlamda Özbekistan ve Kırgızistan’da faaliyetleri dikkat çekmektedir.

– Öne Çıkan Görüşleri

Yapı, hilâfetin yeniden kurulmasının tüm Müslümanlar üzerine farz olduğunu savunur. Bu nedenle yapıya göre, hilâfetin kurulması yolunda en ufak bir ihmal dahi büyük bir günah ve isyandır. Allah bu günahı işleyenleri şiddetli bir şekilde cezalandıracaktır.

– Faaliyetleri

Hemen hemen bütün dünya ülkelerinde örgütlenen hareket 1960’lı yıllardan itibaren de Türkiye’de faaliyet göstermeye başladı. Bir grup Ürdünlü öğrencinin Türkiye’ye gelmesiyle toplumsal zemin ve propaganda ortamı buldu.

– Değerlendirme

Yapı, İslam’ın fıtrata uygun evrensel bir ideoloji olduğunu vurgulayarak bunu gerçekleştirmek için hilafet ihdasının farz olduğunu dile getirir. Haklarında, küresel güçlerin kontrolü ve desteğiyle faaliyet yürüttüklerine dair iddialar bulunmaktadır.

7) MUSTAZ’AFLAR HAREKETİ (HİZBULLAH)

Cemaata Ulamayê İslami (İslam Alimleri Cemaati) adıyla 1979 yılında Batman’da ortaya çıkan hareketin kurucusu, 1952 yılı Batman doğumlu, Mülkiyeli Hüseyin Velioğlu’dur. Oluşum, ismini sonradan “Hizbullah” olarak değiştirmiştir. İlim Kitabevi etrafında gelişen oluşum, cami merkezli bir yapılanmaya gitmiştir. Yapı, kendisine öncelikli faaliyet bölgesi olarak Güneydoğu Anadolu bölgesini belirlemiş ve 1990’ların başına kadar medrese hocaları, seydalar, şeyhler ve eğitimli kişilerle temas kurmaya çalışmıştır.

1979-1991 yılları arasında şiddete bulaşmayan hareket, 1991-2001 arasında taktik değiştirerek esas kabul ettiği Tebliğ, Cemaat ve Cihad aşamalarını terk ederek PKK’ya, kendi çizgisindeki Menzil Grubu’na (Fidan Güngör Grubu) ve bölgedeki bazı kanaat önderlerine yönelik şiddete başvurmuş ve illegal bir hüviyete bürünmüştür.

Hareket, doğal merkezi Diyarbakır başta olmak üzere Bismil, Silvan, Mardin, Nusaybin, Cizre, Tatvan, Adana, Konya ve İstanbul’da 17 Ocak 2000 tarihinde gerçekleşen Beykoz Operasyonuna kadar Velioğlu kontrolünde faaliyetlerini yürütmüştür. Velioğlu’nun operasyonda öldürülmesinden sonra Cemal Tutar, İsa Altsoy ve Edip Gümüş’ün harekete liderlik yaptığı belirtilmektedir.

Beykoz Operasyonu ile devlet, örgütün üyelik arşivini ele geçirmiş ve arşivdeki isimlere yönelik 17 bin civarında tutuklama yapmıştır. Bu tutuklamalarla dağılan hareket, 2004 yılında Mustazaflarla Dayanışma Derneği adıyla dernekleşerek, hem mağdur/mustazaf kabul ettiği tutuklu müntesiplerine ve onların yakınlarına sahip çıkmak suretiyle toparlanmaya başlamış, hem de legal alanda faaliyette bulunmayı tercih etmiştir. Her ne kadar “tağûtî” sistem ve “darülharb” kabul ettikleri devletin denetimine girmek örgüt içinde bazı itirazlara neden olsa da faaliyetlerine devam eden Dernek, 2012 yılında Hizbullah’ın devamı olma gerekçesiyle kapatılmıştır.

Mustazaflar Derneği’nin kapatılmasından sonra hem kapatılmasının zor olması hem de propaganda imkânı derneğe göre daha iyi olmasından dolayı hareket, partileşme kararı almış ve 2013 yılında Hür Dava Partisi (Hûda Par) adıyla partiye dönüşmüştür. Muztazaflar Hareketi, hem dernekleştikten hem de partileştikten sonra Hizbullah’ın devamı olma problemi veya ithamı ile karşılaşmıştır.

– Öne Çıkan Görüşleri

Mustazaflar hareketi; akılcılık, mealcilik, tekfircilik ve ırkçılık gibi akım ve düşünceleri prensipte reddeder.

Hareket, kendini dini naslara bağlı olarak görmekte ve dinin ahlak, ibadet, itikatla ilgili bütün prensiplerini kabul etmekte, bu prensiplerin ihyasını engelleyen tağuti zulüm rejimlerine karşı mücadeleyi hedeflemektedir.

– Faaliyetleri

Mustazaflar Hareketi, 1979-1991 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin medrese, üniversite, lise, ortaokul, işçi, esnaf, memur, köylü bütün kesimlerini içine alan tebliğ, davet, eğitim ağırlıklı çalışmalar yapmıştır.

Propaganda için cami dersleri, ev sohbetleri, kitabevleri, Hizbullah’ın tarihçesini anlatan kitaplar, İnzar, Nisanur, Kelhaamed dergileri, haftalık Doğru Haber Gazetesi, Dua Yayıncılık, İlke Haber Ajansı, web siteleri ve televizyon yayınlarını kullanmaktadır.

– Değerlendirme

Hareket, tarihinde yaşananlardan dolayı kimilerine göre tekrar şiddete başvurma potansiyeline sahiptir.

8) YENİ ASYA GRUBU (MEHMET KUTLULAR)

Yeni Asya Grubu’nun lideri Mehmet Kutlular, 1938 yılında Balıkesir’de doğmuştur. 14 yaşına kadar Gönen’de yaşayan Kutlular, 1957 yılında askere gitmiş ve Risale-i Nurlarla ilk tanışması da askerlik döneminde olmuştur. Askerlik sonrası 11 yıl Zübeyir Gündüzalp’la beraber olmuş ve onun derslerine devam etmiştir. 1970 yılında çıkarılmaya başlanan Yeni Asya Gazetesi sayesinde gazetenin ismi cemaatle bütünleşmeye başlamış ve bu grup Yeni Asya cemaati olarak anılır olmuştur.

– Öne Çıkan Görüşleri

Bu grup, siyasi hayatımızdaki önemli değişikliklere rağmen Demokrat Parti misyonunun temsilcisi olarak gördüğü ve siyasi yelpazede neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş partilere destek veren siyasi kimlikleriyle, diğer nurcu gruplardan ayrılmaktadır.

Yeni Asya Grubuna göre AK Parti ve yöneticileri, “dini siyasete alet eden” bir zihniyetin ve “Milli Görüş” çizgisinin temsilcileri olup Türkiye’yi bu görüşe çekme niyetini bugün için gizlemektedirler.

– Faaliyetleri

Yayıncılık bu grubun en önemli faaliyet alanının oluşturmaktadır. Başlıca yayınları ise şunlardır: “Yeni Asya Gazetesi”, “Yeni Asya Yayınları”, “Köprü”, “Bizim Aile”, “Genç Yaklaşım”, “Genç Yorum” ve “Can Kardeş” dergileri.

– Değerlendirme

Politikayla yoğun ilişkisi sebebiyle diğer Nurcu gruplardan ayrılan ve siyasal anlamda ülkemizin yaşadığı onca değişikliklere rağmen “demokrat hareketin efsaneleştirip kendisini bir siyasi partiye (DP) angaje eden Yeni Asya Grubu, geldiği konum itibariyle misyonunu önemli ölçüde yitirmiş ve farklı bir alana kaymış görünmektedir.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından hükümete yönelik aşırı muhalif tutumları ile paralel olarak FETÖ’yü destekler mahiyette yayınlar yaptıkları bilinmektedir.

9) MEHMET OKUYAN

1965 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Trabzon Çaykara’da, orta öğrenimini Trabzon Hayrat’ta tamamladı. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1987 yılında mezun oldu.

– Öne Çıkan Görüşleri

Geleneksel din anlayışının Kur’an’dan uzaklaştırdığı tezini savunan Okuyan, bu noktada tek de kalsa doğrunun kendi söylediği olduğuna kesin olarak inanmaktadır.

– Faaliyetleri

Okuyan, başta Hilal TV olmak üzere çeşitli kanallarda programlara katılmaktadır.

– Değerlendirme

Okuyan, Kur’an’ı hiçbir yardımcı kaynak olmadan doğrudan anlamayı ve tefsir etmeyi benimseyen bir anlayışa sahip olarak, geleneksel birikimi ve hadis külliyatını göz ardı etmektedir.

10) MUSTAFA İSLAMOĞLU

1960 yılında Kayseri’nin Develi ilçesinde dünyaya geldi. Babası, Ahmet İslamoğlu’dur.

Eğitimine Yüksek İslam Enstitüsü’nde başlamış, akabinde İlahiyat Fakültesi’nde, daha sonra da Ezher Üniversitesi’nde İslam Hukuku Fakültesi’nde sürdürmüştür. Ancak bu okullardan mezun olup olmadığı bilinmemektedir. İslamoğlu bazı görüşlerinden dolayı 90’lı yıllarda 2.5 yıl cezaevinde yatmıştır.

– Öne Çıkan Görüşleri

Mustafa İslamoğlu itikadi konularda birtakım farklı yaklaşımları dile getirmektedir. Kadere imanın Kur’an’da yer almadığını söyleyerek bunu “çıkıntı iman maddesi” olarak nitelemektedir.

– Faaliyetleri

Tefsir ve Esmâü’l-Hüsnâ dersleri, Konferanslar, basılı yayınları (onlarca kitap), Ders, hutbe ve diğer videolarını içeren görüntülü yayınlar. Hilal TV, Kur’anî Hayat Dergisi.

– Değerlendirme

Seksenli yıllardan beri çeşitli yazıları, konferansları ve kitaplarıyla tanınmaya başlayan İslamoğlu’nun, ilerleyen yıllar boyunca görüşlerinde, düşüncesinde, söylemlerinde, dil ve üslubunda farklılaşmalar dikkat çekmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gizli tarikat raporu-3 : Süleymancılar için ‘istihbarat’ uyarısı

5.8.2019 02:28

Diyanet’in tarikatlara ilişkin değerlendirmelerini yayımlamaya devam ediyoruz. Diyanet’in dikkat çektiği tarikatlardan biri de Süleymancılar. Raporda Süleymancıların ‘ciddiye alınması’ gerektiği belirtiliyor.

Paylaş

Tweet’le

Süleymancılarla ilgili şu değerlendirme yapılıyor: Süleymancılarla ilgili olarak, onların, birtakım yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantısı olduğu iddialarının ciddiye alınması ve yeni bir FETÖ ile karşılaşmamak için gerekli incelemelerin yapılması, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN CEMAATİ

Süleyman Hilmi Tunahan’ın (1888-1959) öncülüğünde ortaya çıktığı için ona izafeten “Süleymancılık” olarak bilinir.

Süleyman Hilmi Tunahan

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Nakşî geleneğin içinde filizlenmekle birlikte kendilerini bir tarikat olarak nitelemeyen oluşumun son derece içe kapalı yapısı nedeniyle görüşlerini sağlıklı bir şekilde tespit edebilme imkânı pek bulunmamaktadır. Yayın organları olan “Yedi Kıta” dergisi “Tarih, İnsan ve Hayat” dergisi aktüel içerikli olup, cemaatin kendine özgü görüşlerini yansıtan bilgilere buralarda rastlanmamaktadır.

FAALİYETLERİ:

Cemaatin faaliyetleri günümüzde orta ve yükseköğretim öğrencileri için yurtlar, Süleymaniye Özel Eğitim Kurumları ve Kur’an kurslarıyla devam etmektedir. Yurt, kurs ve okulların finansmanı, sahip oldukları çok sayıdaki holding ve halktan toplanan yardımlarla karşılanmaktadır.

Süleymancıların, Kur’an kurslarına Diyanet’in ismini kullanarak yardım topladıkları, cenazelerde para karşılığı Kur’an okuma ve ıskat hususlarında da oldukça aktif davrandıkları bilinmektedir. Süleymancılarla ilgili olarak, onların, birtakım yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantısı olduğu iddialarının ciddiye alınması ve yeni bir FETÖ ile karşılaşmamak için gerekli incelemelerin yapılması, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Zira uzun yıllar cemaat bünyesinde çalışmış, içyüzlerine vâkıf olduktan sonra onlardan ayrılmış olan ve cemaat içinde “Kozan imamı” olarak bilinen Mustafa Akyıldız, oluşumun din anlayışı ve yapılanmasıyla ilgili oldukça ciddi iddialarda bulunmaktadır. Buna göre, cemaatin Türkiye genelinde bölgeler bazında “kolordu kumandanlığı” ismi altında yapılandıkları öne sürülmektedir. Cemaat hakkında dile getirilen bir başka iddia da 16 yıldır derin güçler tarafından kontrol altında tutulduğudur. 1980 darbesinden sonra arkadaşıyla hapse alınan Kemal Kacar’ın, o dönemki MİT tarafından hapiste anlaşmaya zorlandığı, anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldığı söylenmektedir.

İSMAİLAĞA CEMAATİ

Nakşibendi tarikatının Hâlidiyye kolunun günümüz temsilcilerinden biri. İsmailağa adı, 56. Şeyhülislam İsmail Efendi (ö. 1137/1725) tarafından Çarşamba’da (Fatih-İstanbul) yaptırılan camiden alınmıştır. Cemaat’in Mahmut Ustaosmanoğlu’ndan sonra öne çıkan isimlerinden Hızır Ali Muratoğlu ve Bayram Ali Öztürk, suikast sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir.

Mahmut Ustaosmanoğlu

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Cemaatin, dini görüş ve fetvaları genellikle Diyanet İşleri Başkanlığı ile uyum arzeder. Bazı konularda farklı görüş ve fetvaları da vardır.

FAALİYETLERİ:

Cemaatin, özel okullar, medrese ve Kur’an Kursları, basın-yayın organları gibi çeşitli kurumları vardır. Cemaat mensubu yazarların kitap ve yazıları İsmailağa Yayınları, Siraç Yayınevi, Ahıska Yayınları, Lalegül Yayıncılık, Çelik Yayınevi, Kitap Kalbi Yayıncılık, Yasin Yayınevi, Hüküm Kitap gibi yayınevleri tarafından basılmaktadır.

DEĞERLENDİRME:

Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yaşlı ve hasta olması nedeniyle yapı içerisinde bazı isimler etrafında birbirleriyle çatışan/çekişen müstakil gruplaşmaların olduğu görülmektedir. İndirgemeci tercihler Müslümanları ayrıştırma riski taşımakta; birlik, beraberlik ve kardeşliğini de olumsuz etkileyebilmektedir.

ADNAN OKTAR

1956 yılında Ankara’da doğdu. Lise mezunu. Dini bir eğitim aldığına dair bir bilgiye rastlanmamıştır.

Adnan Oktar

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Harun Yahya müstear ismiyle öne çıkan Oktar, evrim ve Siyonizm karşıtlığı ile özellikle muhafazakâr kesim arasında şöhret basamaklarını tırmandı. Oktar’ın, http://www.harunyahya.org sitesinde kamuoyuyla paylaştığı kitaplar arasında en dikkat çeken “Müşrikler İstemese de Mehdi” adlı kitabıdır. Onun Siyonizm karşıtlığı ise Yahudi devleti ile yakın temaslar kurarak, Filistin’in Yahudilerin hakkı olduğunu savunabilecek bir noktaya savrulmuştur. Faaliyetleri Oktar, faaliyetlerini kurucusu olduğu Bilim Araştırma Vakfı (BAV) aracılığı ile yürütmektedir. Evrim karşıtı 300 adet kitap yazdırmış ve bu kitaplar 70’den fazla dile tercüme edilmiştir. Öte yandan A9 kanalının internet versiyonunda İslami kurallara, örf ve adaba yakışmayacak programlar yapmaktadır.

DEĞERLENDİRME:

Oktar’a göre evrim teorisi; materyalizm, nazizm, komünizm ve Budizm gibi ideoloji, din ve inançlarla doğrudan bağlantılı, şeytanî bir öğretidir. Seksenli ve doksanlı yıllarda o, bu düşünce ve yaklaşımlarıyla İslami kesimin dikkatini çekmiş ve desteklerini elde etmiştir. Oktar, etrafındaki bakımlı kız ve erkeklerden oluşan bir propaganda grubuna sahip olmakla birlikte aslında bir tabandan ve doktrinden yoksundur.

ALPARSLAN KUYTUL (FURKAN VAKFI)

Bu başlık altında selefi eğilim taşıyan yedi şahıs/grup üzerinde incelemeler yapılmıştır: Abdullah Yolcu, Alparslan Kuytul, Feyzullah Birışık, Halis Bayancuk (Ebu Hanzala), Kul Sadi Yüksel, Mehmet Balcıoğlu (Ebu Said Yarpûzî) ve Mehmet Emin Akın. Kuytul, 1965 yılında Adana’da dünyaya geldi. Mısır’ın Ezher Üniversitesi İslam Hukuku Fakültesi’nden 1997’de mezun oldu. 1994 yılının Kasım ayında Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’nı kurdu.

Alparslan Kuytul

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Kuytul, kendi çizgisini Rabbani ve tevhîdî bir hareket olarak nitelemektedir. Demokrasi, anayasa, kanun ve laiklik gibi yönetim şekil ve rejimlerini reddetmekte; ümmetin bu konularda sapkınlığa düştüğünü iddia etmektedir.

DEĞERLENDİRME:

Kuytul’un, devlet karşıtlığı söylemi, darbecileri ve FETÖ’yü savunmaya, bunun yanında birçok milli meselede Türkiye düşmanlarını tercih etmeye kadar ulaşmıştır. Öte yandan FETÖ elebaşına benzer şekilde Hz. Peygamber’in adını istismar ederek onun kendi mitinglerine katıldığını iddia etme noktasına gelmiştir.

AHMET MAHMUT ÜNLÜ (CÜBBELİ AHMET)

1965 İstanbul Fatih doğumlu Cübbeli Ahmet diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, ilkokuldan sonra ortaokulu dışarıdan bitirmiş, Fatih İsmailağa’da ve Rize’nin Pazar ilçesinde Tütüncüler Köyü Kur’an Kursu’nda medrese eğitimi almıştır. 1999 yılında yaptığı 17 Ağustos depremiyle ilgili konuşmasından dolayı 13 ay hapis yatmıştır. Yine 12 Ekim 2011 tarihinde Karagümrük Çetesi operasyonu kapsamında gözaltına alındıktan sonra 7 Aralık 2012 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere tahliye olmuştur.

Ahmet Mahmut Ünlü

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Aylık dergide ve haftalık sohbetlerinde sıkça yer verdiği dualar sebebiyle bazı kesimlerin İslam diniyle alay ettikleri gözlemlenmektedir. Cinsel uzva üflenecek dua, cehennemi haram kılan dua vb. dualar örnek gösterilebilir.

FAALİYETLERİ:

Altmıştan fazla derleme ve tercüme mahiyetinde eseri olan Ünlü, geniş kitlelere ulaşmaktadır. Ünlü, Arifan dergisinde yazılar yazmakta, her çarşamba ve perşembe akşamı Lalegül TV’de ve Lalegül FM’de sohbet programı yapmaktadır.

DEĞERLENDİRME:

Hadis Usulüne adeta tavır alması ve ilmi eleştirileri dikkate almaması, ciddi bir problem olarak görülmelidir. Dini ticarî amaçlarla kullanması dikkat çekmektedir.

ERENKÖY CEMAATİ ERENKÖY

Cemaati, ismini şeyhleri Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun 1955’ten sonra İstanbul’da görev yaptığı Zihni Paşa Camii’nin bulunduğu Erenköy semtinden alır. Öne Çıkan Görüşleri Nakşiliğe bağlı bu cemaatte tasavvufî söylem ön plandadır. Bazı yönlerden sahih İslam öğretisiyle çelişkili görülen rabıta, istiğâse, istimdat, müridin gassâl elinde meyyit gibi olması gerektiği vb. düşünceler bu cemaatte de benimsenmiştir.

Mahmut Sami Ramazanoğlu

FAALİYETLERİ:

Cemaate bağlı vakıf ve kuruluşlar arasında en dikkat çekenleri, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, Muradiye Kültür Vakfı ve İLAM (İlmî Araştırmalar Merkezi)’dır. Sadece hayri hizmetler değil; okullar, kurslar vb. aracılığıyla eğitim ve öğretim faaliyetleri de yürütmektedirler.

DEĞERLENDİRME:

Erenköy cemaati Nakşibendiliğin esnaf ve zanaatkarlar kolu olarak bilinir. Üst gelir düzeyine sahip mensupların sayılarının oldukça fazla olduğu ifade edilmektedir. Geleneksel tarikat anlayışlarında görülen ve özgün dini telakki ve uygulamalar açısından sakıncalı olarak değerlendirilebilecek bazı hususlar, Erenköy Cemaatinde de bulunmaktadır. Bununla birlikte söylem ve eylemleri itibariyle uyumlu ve mutedil bir görüntü sergilemektedir.

IŞIKÇILAR CEMAATİ

Işıkçılar Cemaati’nin kurucusu, “Tam İlmihal Saadet-i Ebediyye” kitabının yazarı Hüseyin Hilmi Işık’tır. Nakşîlerin bir kolu olduğu iddia edilir. Işık’ın 2001’de vefat etmesiyle damadı Enver Ören oluşumun lideri olmuştur. Ören, 1970 yılına kadar İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. “Türkiye Gazetesi” adını alan gazeteyi 1970 yılında çıkarmaya başladı. Ören, 1975 yılında da İhlas Vakfı’nı kurdu. 1993 yılında İhlas Holding adıyla şirketleşti, İhlas Haber Ajansı’nı ve TGRT’yi kurdu. BDDK tarafından el konulan İhlas Finansı da 1995’te kurmuştur. Ören, 2013 tarihinde vefat etmiştir. Yerine geçen oğlu Ahmet Mücahit Ören, Amerika’da yaşamaktadır.

Hüseyin Hilmi Işık

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Hüseyin Hilmi Işık’ın kaleme aldığı, 1963’te bastırılan “Tam İlmihâl” adlı (temel referans aldıklaı) kitapta, Hanefi mezhebinin temel yaklaşımıyla bağdaşmayan vurgular dikkat çekmektedir. Faaliyetleri İhlas Holding, Türkiye Gazetesi, TGRT Haber, TGRT FM, TGRT Belgesel Tv, İhlas Eğitim Kurumlan, Hakikat Kitabevi, Hüseyin Hilmi Işık’ın eserleri, İhlas Vakfı, Türkiye Takvimi, Türkiye Çocuk dergisi, İrfan Turizm (hac umre hizmetleri).Ayrıca birçok internet sitesi aracığıyla da çeşitli yayınlar yapmaktadırlar.

DEĞERLENDİRME:

Klasik anlamda bir tarikat veya dini bir cemaatten farklı bir yapıdır. Dini lideri: Hüseyin Hilmi Işık. Ön plana çıkan isimler: Mücahid Ören, Osman Ünlü, Mehmet Ali Demirbaş, Mehmet Said Arvas ve Ramazan Ayvallı. Oluşum siyasi olarak milliyetçimuhafazakâr bir çizgidedir. Öte yandan oluşumun bazı söylemlerinin din istismarına kapı araladığı görülmüştür. H. Hilmi Işık’ın öğretileri doğrultusunda, devletle barışık, siyasilerle yakınlık içerisinde bir çizginin benimsendiği görülmektedir.

NURETTİN ŞİRİN

1964 yılında Trabzon’da doğdu. 1982 yılında Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girdi. 1985 yılında aylık İstiklal (daha sonra Şehadet) degisini, 1990-93 yılları arasında aylık Tevhid dergisini çıkardı. Haftalık ve günlük yayınlanan Selam Gazetesi’nde köşe yazarlığı ve haber müdürlüğü yaptı. 1979, 1981, 1989, 1995, 1997 yıllarında tutuklanarak cezaevine konuldu, yaklaşık 10 yıl hapis yattı. Halen Kudüs TV genel yayın yönetmenliğini yapmaktadır.

Nurettin Şirin

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Şirin’in düşüncesinin ana merkezini Kudüs davası oluşturmaktadır.

FAALİYETLERİ:

Şirin; http://www.velfecr.com, http://www.israhaber.com internet siteleri ve “İsra Kültür Merkezi” aracılığıyla sosyal faaliyetlerini sürdürmektedir.

DEĞERLENDİRME

Türkiye’deki İran-Hizbullah lobisinden olduğu yönünde değerlendirmelere rastlamak mümkündür. Asıl amacının “vahdet” söylemi altında takiyye yapmak suretiyle Şiiliği yaymak, İran ve Hizbullah propagandası yapmak olduğu söylenmektedir ki yazdığı yazılar, TV programlarındaki söylemlerde bu iddianın izdüşümlerini görmek mümkündür. Genel yayın yönetmenliğini yaptığı Kudüs TV de günümüzde bu lobinin medya ayağı gibi değerlendirilmektedir.

İSKENDERPAŞA CEMAATİ

Nakşibendiyye Tarikatının Hâlidiyye koluna bağlıdır. Aralarında Muhammed Zahid Kotku’nun şeyhi Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendinin de bulunduğu 116 kişiye hilâfet veren Ahmet Ziyaüddin Gümüşhânevî (18131893) yayılmalarında önemli bir rol oynamıştır. Gümüşhânevî’den sonra Şehzadebaşı İsmail Paşa Medresesi müderrisi Mustafa Feyzi Efendi (1267/1851) pek çok talebe yetiştirmiştir. Onun hilafet verdiği talebelerinden Mehmet Zahit Kotku (1897-1980), çeşitli camilerde imamlık görevi ifa etmiştir. Fatih İskenderpaşa Camii’ndeki görevini vefatına kadar sürdürmüştür. Cemaatin başına Kotku’dan sonra damadı Mahmud Es’ad Coşan (1938-2001) geçmiş, 2001 yılında hayatını kaybetmiştir. Yerine, 1963 doğumlu olan oğlu Nureddin Coşan geçmiştir. Nureddin Coşan Ankara İmam-Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra Suudi Arabistan’da Arapça eğitimi, ABD’de işletme eğitimi almıştır. Babası Es’ad Coşan’ın vefatı üzerine, vasiyeti gereği onun sorumluluk ve görevlerini devralmıştır.

Esad Coşan

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Cemaat mensuplarının geleneksel tasavvuf ritüelleri bağlamında diğer Nakşi cemaatlerden çok farkları bulunmamaktadır.

FAALİYETLERİ:

Cemaatin bir diğer özelliği siyasetle ve siyasetçilerle yakından ilgilenmeleridir. Zahid Kotku döneminde, cemaatin önde gelen isimleri Milli Nizam ve Milli Selamet Partisi’nin kurulmasında aktif rol üstlenmişlerdir. Ancak daha sonra cemaat ile Necmettin Erbakan ve çevresi arasında ihtilaf çıkmıştır. Mahmud Esad Coşan 1987 yılında Refah Partisi’ni desteklemişse de Coşan daha sonra kendi partisini kurma çabasına girmiştir. 28 Şubat döneminde ise Büyük Birlik Partisi’ne yakın durmuştur. Türkiye’de tarikat-siyaset-ticaret ilişkisi bağlamında İskenderpaşa Cemaati önemli veriler barındırmaktadır.

HAYDAR BAŞ

1947 yılında Trabzon’da doğdu. 1970 yılında Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. Kullandığı akademik unvanlar ile ilgili yaygın kanaat, usulüne uygun olarak elde edilmediği yönündedir. Çeşitli devlet okullarında yedi yıl öğretmenlik yapmış ve İPA A.Ş.’nin Bölge Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur. Baş, Bağımsız Türkiye Partisi’nin genel başkanlığını yapmaktadır. İddiaya göre Haydar Baş, Kâdirî şeyhi Hacı Mustafa Hayri Öğüt’ün 1979 yılında vefatının ardından onun yerine geçmiştir. Kâdirîliğin bir kolu olan bu teşekkül, onunla birlikte “İcmalciler” veya “Haydar Baş Grubu” olarak tanınmıştır.

Haydar Baş

ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Baş’ın, özellikle son dönemde yazdığı eserlerde, yazılı ve görsel medyaya yansıyan görüşlerinde, Şii vurgulu söylemlerinin ön plana çıktığı gözlemlenmektedir. Ona göre Hz. Ali’den başka halife yoktur, Mehdi hayattadır ve insanların arasında dolaşmaktadır.

FAALİYETLERİ

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP), BAŞ Şirketler Grubu, BAŞ Çelik Fabrikaları, BAŞ Ticaret A.Ş., BAŞ Isı Sanayi. Özel Meltem Kolejleri, İlmî Araştırmalar Vakfı, Özel Meltem Hastaneleri, Özel Meltem Diş Poliklinikleri. İcmal dergisi, Öğüt dergisi, Mesaj dergisi, Yeni Mesaj Gazetesi, Meltem Radyo/TV, Mesaj TV, Kadırga TV, Sıhhat TV, Köy TV, Av TV, Kanal 99.

DEĞERLENDİRME:

Baş ve grubunun, özellikle son dönemlerde söylemlerine yansıyan Şiî vurgusuna bakıldığında, mezkûr çevrelerle yakın bir ilişki içinde olduğu çıkarımını yapmak mümkündür.

YARIN: SONUÇ DEĞERLENEDİRMESİ.

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/diyanet-isleri-baskanligi-ndan-gizli-tarikat-raporu-1-devlet-eliyle-buyuduler-turkiye-agustos-2019

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/diyanet-isleri-baskanligi-nin-gizli-tarikat-raporu-2-liderleri-ve-one-cikan-faaliyetleri-ozgurluk-meydani-agustos-2019-2

ARAP DOSYASI : Suudi Arabistan ve BAE’nin gizli planı deşifre oldu !!!! Hedef “Türkiye’yi yıkmak”


Suudi Arabistan ve BAE’nin gizli planı deşifre oldu !!!! Hedef "Türkiye’yi yıkmak"

Suudi Arabistan ve BAE’nin Türkiye’ye yönelik kirli planı ortaya çıktı. Cemal Kaşıkçı’nın katil zanlılarını azmettirmekle suçlanan ve ülkenin fiili yöneticisi konumunda olan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ‘Türkiye’yi yıkmak’ için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve AK Parti iktidarını hedef alacağı belirtildi.

Katar krizinde dikkat çeken haberleriyle gündeme gelen Londra merkezli yayın organı Middle East Eye (MEE), Suudi Arabistan’ın stratejik bir plan uygulama kararı aldığını iddia eden, çarpıcı bir habere yer verdi. David Hearst ve Ragıp Soylu imzalı haberde Cemal Kaşıkçı cinayetinin perde arkasını deşifre eden Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik kirli bir planın işleme konduğu ifade edildi.

Hedef Türkiye ve Erdoğan

Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait bir belgeye dayandırılan haberde, Cemal Kaşıkçı’nın katil zanlılarını azmettirmekle suçlanan ve ülkenin fiili yöneticisi konumunda olan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ‘Türkiye’yi yıkmak’ için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve AK Parti iktidarını hedef alacağı belirtildi.

Plan BAE ile birlikte hazırlandı

İstihbarat bilgilerine dayandırılan ve gizli bir raporda ayrıntılarına yer verilen planın, Birleşik Arap Emirlikleri’yle birlikte hazırlandığı vurgulandı. “Suudi Arabistan Aylık Raporu, Sayı 24, Mayıs 2019” başlıklı istihbarat raporu, BAE ve istihbarat birimlerine yakınlığıyla bilinen Emirates Policy Center tarafından hazırlandığı belirtildi.

Amaç Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu kırmak

Raporda Türkiye’ye yönelik kirli planları uygulamaya konulduğu belirtilirken, planın asıl amacının Türkiye’nin iç karışıklıklarla uğraşmasını sağlayarak bölgesel nüfuzunu kırmak olduğu bildirildi. Türkiye’yi zayıflatmak için öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı iktidardan düşürmek olduğu ifade edilen planda, muhalefeti de bu yönde kullanmaya çalışacakları belirtildi.

Ekonomik boykot da plana dahil

Planda, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu kırmak için çeşitli argumanların kullanılacağı belirtilirken bunlar arasında ekonomik boykotlar da var. Türkiye’nin hedef alınması yönünde talimatların olduğu belirtilen raporda, Türkiye’deki Suudi yatırımların kademeli olarak sona ermesi, Suudi turistlerin ziyaretlerinin azaltılması, Türk mallarının ülkeye girişinin kademeli olarak düşürülmesi de yer alıyor.

Türkiye’nin İslami rolü en aza indirgenecek

Raporda dikkat çeken bir diğer ayrıntı ise Türkiye’nin İslam dünyasındaki nüfuzu oldu. Suudi ve BAE ortaklığındaki istihbarat raporunda yer alan planda, Türkiye’nin İslami konulardaki etkisinin kırılmasının ‘en önemli’ konulardan biri olduğu vurgulandı.

‘Şimdi karşı koyma vakti’

Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından Suudi Arabistan’ı zor durumda bıraktığı ve BM başta olmak üzere ABD Kongresi tarafından azmettiricisi olarak Prens Selman’ın gösterildiği belirtilen raporda, Türkiye’ye ‘karşı koyma vakti’nin geldiğini belirtilmesi dikkat çekti.

Planın uygulamaya konduğu gösteren ilk kanıtlar

Haberde, geçtiğimiz haftalarda Suudi Arabistan’a girişi engellenen ve Duba Limanı’nda 12 gündür bekletilen tekstil ve kimyasal yüklü 80 Türk tırının, bu planın uygulamaya konduğunun ilk kanıtlarından olduğu vurgulandı. Diğer tarafından Cidde Limanı’nda ise meyve ve sebze yüklü 3 tırın bekletildiği belirtildi.

Öte yandan Türkiye’yi ziyaret eden Suudi turist sayısında ise geçen senenin ilk 6 ayındaki rakamlara göre yüzde 15 azalma olduğu belirtildi.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı verilerini baz alan haberde, Suudi yatırımlarının 2018 itibariyle 2 milyar doları bulduğu belirtilirken, Türkiye’nin Suudi Arabistan’a yaptığı ihracatın ise 2,64 olduğu bildirildi.

Türkiye her şeyin farkında

Türkiye, Suudi Prensin ilişkileri koparma girişimlerine karşı çeşitli önlemler alırken buna karşı Kral Selman ile doğrudan iletişim kurma yöntemini tercih ediyor.

MEE’ye konuşan Türk yetkililer, Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye yönelik hamlelerinin farkında olduğu ifade edildi.
Haberde ismi belirtilmeyen bir Türk yetkili, "Ne yaptıklarının farkındayız. Yaptıkları ayan beyan ortada. Bunu Suudi destekli sosyal medya kullanıcılarından ve Suudi medya organlarındaki tavırlarından görebiliyoruz" şeklinde konuştu.

"Durumu takip ediyoruz"

Bir diğer Türk yetkili ise, "Suudi turistlerin sayısı düşüyor, Suudi Arabistan’a yönelik ihracatlarımızda problemler yaşıyoruz. Durumu takip ediyoruz" açıklamasında bulundu. Ancak Riyad yönetiminin çabalarının beyhude olduğunu da belirten Türk yetkili, Suudi hükümetine rağmen vatandaşlarının Türkiye’deki tutumlarını değiştirdiğine inanmadığını vurguladı.

"Suudiler Erdoğan’ın popülerliği konusundaki anketi kontrol etmeli"

Suudilere bir örnekle cevap veren Türk yetkili, "İstanbul, hala Suudi turistlerle dolu. Suudi yetkililer, BBC’nin Erdoğan’ın Ortadoğu’daki popülerliği konusundaki anketini kontrol etmeli. O zaman başarısız olduklarını anlayacaklar" ifadesinde bulundu.

Kral Selman ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında samimi diyalog

Prens Selman’ın Türkiye’yi hedef alan tutumlarına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Kral Selman’ın arasında samimi bir diyalog olduğunu belirten başka bir Türk yetkili, Perşembe günü gerçekleşen görüşmede limanda yaşanan sorunların gündeme geldiğini söyledi.

Kral Selman’dan Türkiye’ye ‘Suriye’ desteği

Filistin ve Suriye konularının ele alındığı görüşmenin olumlu bir havada geçtiğini belirten Türk yetkili, Kral Selman’ın Türkiye’nin Suriye hakkındaki endişelerinde haklı olduğunu ve Türkiye’ye bu konuda destek verdiğini ifade etti.

Erdoğan, Suudi Kralı Türkiye’ye davet etti

Görüşmede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Kral Selman ve Veliaht Prens de dahil kraliyet ailesini Türkiye’ye davet ettiği öğrenildi.

GÖÇMEN DOSYASI /// Hacı TONAK : ’89 “Soydaş” Göçü ve Jivkov’un Gizli Planları


Hacı TONAK : ’89 “Soydaş” Göçü ve Jivkov’un Gizli Planları

Trajik ‘89 göçünün 25. Yılını geride bıraktık. Yıl boyu konu ile ilgili toplantılar, seminerler, sergiler düzenlendi. Bursa Göç Tarihi Müzesi açıldı. Belgeseller yapıldı. Hacı Tonak, bu yazısında hem bunları değerlendiriyor; hem de dönemin Bulgaristan yöneticilerinin (Bulgaristan Komünist Partisi politik büro üyeleri) ’89 göçüne ilişkin hesaplarını ve planlarını hatırlatıyor.

xxx

Basınımızda, özellikle Bursa basınında “Soydaş Göçü” yahut “Soydaş Zorunlu Göçü” olarak adlandırılan ‘89 göçünün üzerinden çeyrek yüz yıl geçti bile. Geçen yıl Bursa’da olduğu kadar öteki büyük kentlerde, hatta Bulgaristan’da ’89 göçünü ve sonuçlarını çeşitli açılarda değerlendiren çok sayıda etkinlik gerçekleştirildi.

Bursa Büyükşehir Belediyesi, bu ve benzeri alanlarda birikimi, duyarlığı, katkısı tartışılmaz Ahmet Erdönmez’in küratörlüğünde ve Bursa konusunda olağanüstü özverili ve üretken tarih bilimcimiz Prof. Dr. Yusuf Oğuzoğlu hocanın danışmanlığında, Bursa Göç Tarihi Müzesi’ni hayata geçirdi. Müze ve özenle hazırlanmış tanıtım broşürü, ’89 benzeri göçlerin asla bir “kader” ve “kaza” değil, ama şaşmaz şekilde egemenler tarafından işlenmiş büyük bir suç olduğuna ilişkin kanıyı güçlendiriyor. Müzede bir tarih labirenti gibi düzenlenmiş bölümler, zorla göçürme suçunun hemen her zaman toplumsal, dinsel, etnik farklılıklardan beslendiği ve suçluların kendilerini gizlerken bundan yararlanmayı iyi bildiklerini düşündürten ayrıntılarla dolu. O kadar iyi biliyorlar ki tarihin sayfalarına yalnızca zorbalıkları ve cinayetleri ile girseler bile, toplumun bir kesimi tarafından kahramanlaştırılıp yüceltiliyor, hatta putlaştırılıyorlar. Ne var ki eşkıya dünyaya hükümdar olamıyor, olsa da uzun sürmüyor hükümdarlığı.

’89 göçünün mimarı Todor Jivkov ve takımının alçaklıklarıyla oranlı itibarsızlığı bunu gösteriyor. Onların, bir zamanlar dilediğince yönettiği güya “sosyalist” Bulgaristan’da, Bulgar parlamentosu göçün mağdurlarından resmen ve alenen özür diliyor bugün; ve mağdurların örgütü Bal-Göç, orada ’89 göçü ile zulmünü teşhir eden sergi açıyor; hem de kapalı bir salonda değil, o zulmün sahnesi olmuş meydanlarda yapıyor bunu.

Bursa’da, 89 göçüne ilişkin önemli etkinliklerden biri de Mümin Ceyhan Bursa Araştırmaları Kütüphanesi’nde yapılan forumdu. Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Mümin Ceyhan ve Bal-Göç Genel Başkanı Doç.Dr. Yüksel Özkan’ın açılış konuşmaları duygulu, sıcak ve yaraya merhem olacak türdendi. Prof.Dr. Hüseyin Mevsim, Yard. Doç. Dr. İsmail Selimoğlu, Doç. Dr. İbrahim Yalımov, Yard. Doç. Dr. Seher Boykoy, Dr. Vildane Özkan, Gazeteci Rıdvan Tümenoğlu, Şair Hilmi Haşal ile Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Tarih ve Turizm Büro Sorumlusu Onur Ulutaş göçün uluslararası ve ulusal boyutu, sivil toplum yönü, politik tarafları ile edebiyat ve basındaki yansımalarını değerlendirirken, çok sayıda katılımcı söz alıp tanıklığını aktardı. Sergide ise göçe ve göçün basındaki yansımalarına ilişkin çok sayıda fotoğraf izlenime açılmıştı. Onur Ulutaş’ın sunduğu belgesel, ’89 göçünde yaşananları doğrudan tanıklıklarla aktarması bakımından önemliydi.

İstanbul ve Ankara’da da ’89 göçü ve genel olarak göç olayları ile sorunlarını tartışan, inceleyen etkinlikler yapıldı. Örneğin Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nca Atatürk Kültür Merkezi’nde “Elveda Doğduğum Toprak” başlıklı bir sergi açıldı. Anadolu’nun 150 yıllık göç tarihinden kesitler sunan sergi, fotoğrafları kadar iliştirilmiş bilgiler bakımından da çarpıcıydı.

’89 göçünden geriye bakıldığında, öncesinde bu bölgeden ’51 ve ‘52 göçü ve başka göçler var. Örneğin bir kısmı Bursa’da yerleşmiş 1923-1924 göçü var. Bunun, diğerlerinden farkı bir mübadele, yani karşılıklı göç olmasıydı. Gene de, devletlerarası bir anlaşmaya dayanmasına ve devletler bakımından göçün sağlıklı, insani ve insanı yıpratmayan koşullarda yapılması gibi yükümlülükler içermesine karşılık göçenlerin büyük sorunlar, büyük sıkıntılar yaşadıklarını bugünkü yaşlı kuşak, büyüklerinin anlattıklarından biliyor. Günümüz gençlerinin dinledikleri mübadele öyküleri ise, bu kuşağın o zamanki yaşı gereği, çok da sorgulamadan ve olsa, olsa yarım yamalak bir algılamayla belleğine kaydettiklerinden ibaret. Kaleme alınmış, sahneye ve sinemaya aktarılmış gerçek yaşam öyküleri de yok değil, ama bire bir yaşanmışlıkları aktarmak konusunda yazı ki çok eksiğimiz var.

Mübadil olmak da, olmamak da sorun

Özellikle gazeteciler, mübadeleden 75 yıl, 80 yıl sonra vefat eden, ama Türkiye’de defnedilmeyi vasiyet etmiş Müslümanların çocukları ile torunlarının “mutlu son”a ulaşan veya ulaşmayan çabalarına tanıktır. Bunlardan belleğimde yer eden biri, ebedi uykusunu Reyhan’da gönül bağıyla bağlandığı İsmail Hakkı dergahı haziresinde uyumak isteyen, besbelli dergahın Batı Rumeli’deki gönül erlerinden, diyelim ki Mehmet Bey merhumun yakınlarının çabasıydı. Başbakan Ecevit’e ulaşmışlar ve Mehmet Bey’in vefatından önceki son arzusunu iletmişlerdi. Ecevit, duyarlıkla ilgilenmiş, merhumun son arzusunun yerine gelmesi için gerekli talimatları vermişti.

Ne var ki Yunanistan’dan kaynaklanan güçlükler vardı, öncelikle engel çıkaran. Başbakan rica etmiş bunlar da aşılmıştı; ama Türkiye’de dergah ve tekkeleri tanımayan, dolayısıyla bunlarla herhangi bir bağı reddeden yasalardan kaynaklanan güçlükler nasıl aşılacaktı? İşte o aşamada Mehmet Bey’in çocuklarının, torunlarının neredeyse ümitsiz görünen çabasına yakından tanık olmuştuk. Nihayetinde gene başbakan, bütün yetkilerini kullanarak yakınların çabasına yardımcı olmuş ve merhumun vasiyetinin yerine getirilmesini sağlamıştı.

Bu olay göstermektedir ki kimi durumda göçün sıkıntıları, zorlukları, hatta çileleri istenmeyen yerde yaşamaktansa baş göz üzerine ve içten bir kabulün, samimi bir rızanın konusu olabilmektedir.

Dedeleri, büyükanneleri mübadele ile Türkiye’ye göçmüş Prof. Dr. Hüseyin Mevsim, ’51 göçünü dünyadan habersiz bir çocuk olarak da değil, bir bebek olarak yaşayan Mümin Ceyhan’ın kurduğu ve adını verdiği Bursa Araştırmaları Kütüphanesi’ndeki Göç konulu toplantının açılışında, mübadillerin Bursa’ya ulaşıncaya değin yaşadıklarını hatırlattıktan sonra salonu dolduran dinleyicilere şöyle sormuştu:

Pekiyi bütün bunlar kaleme alındı mı?

Yanıtını da şöyle vermişti:

Hayır alınmadı!

Alındı mı, alınmadı mı üzerine kısa bir tartışma başlamış, kimi dinleyici bu konuda yeterince kitap yayımlandığından, kimi de yeterli olmasa bile hayli yayının yapıldığından söz etmişti.

Önceki yıl gene göç konusunun ele alındığı çok sayıda bilim insanının katkıda bulunduğu İstanbul’da başlayıp Bursa’da sonlanan sempozyumun son oturumunda dile getirilenleri hatırladım. O gün, söz alan hemen tüm konuklar özellikle bize, yani Bursalılara bu konudaki eksikliğimizi hatırlatmakla kalmamış, anıların kaleme alınmasının tarih ve toplum bilimleri açısından taşıdığı önemi de vurgulamıştı. Bursa’da ’89 göçünün 25.yılında yapılanlar, çok geç kalınan bir konuda elden gelenin yapıldığını göstermesi bakımından önemli.

Çarpıcı bir şey: Yunanistan’da, mesela Selanik’te Küçük Asya Federasyonu diye bir dernek kurulmuş; göçle ilgili ya da mübadelede buradan oraya gidenlerle ilgili olarak herkes ne yaşamış, neye tanık olmuş ve eski yurdu ile ilgili ne biliyorsa anlatmış. Gerekirse kroki çizmiş, nerede yaşamışsa oranın belli başlı özelliklerini bu kroki üzerinde işaretlemiş. Bildiği ya da aklında kaldığı kadarıyla, o bölgede kimler yaşıyor, bunlar orda hangi isimle veya lakapla anılıyor; bunların tümünü not etmiş ve götürüp o derneğe teslim etmiş! Mübadele ile oralara göçmüş olanların torunları bugün Özlüce’ye veya Görükle’ye veya Dereköy’e veya Trilye’ye geldiğinde dedelerinin, büyükannelerinin yazıp çizip not ettiklerinden eski İynesi’yi, Potomya’yı, Kuvikliya’yı mezarlığı, meydanı, meyhanesi, kahvehanesi, aşhanesi, kilisesi, camisi, muhtarlığı ve öteki kamu yapıları ile biliyor.

Bizde geç kalınan budur ve telafisi de yoktur.

’89 Göçünün Perde Arkası

Yirmi beşinci yılı dolayısıyla ’89 göçü yalnızca anılan etkinliklerde ve basında değil, olasılıkla devlet katında ve uluslar arası platformlarda da tartışıldı. Bu ikincilerin konuyu ele alışlarında ve değerlendirmelerinde kamuya açık olmayan bir tarafın var olduğu hep söylenir. Dikta rejimlerinde, kolay beriye hesap sorulamadığı ve hükümetlerden açıklık talep etmek kimsenin aklına gelmediği (!) için bu kapalılık daha da geçerlidir. Hak ve Özgürlük Partisi (HÖH), yaklaşık on yıl önce Komünist Partisinin arşivlerinden seçilmiş belge ve tutanaklara dayanan ve ’89 göçünün iç yüzünü deşifre eden bir kitap çıkarmıştı. İki yüz sayfalık kitap “İsim Değiştirme Kampanyasının Gerçekleri” adını taşıyordu.

Kitapta yer verilen belgelerden biri 6 Haziran 1989’da toplanan politbürodaki görüşmelere ilişkindi ve gözlerinin içine baka baka halka yalan söylemenin tipik örneklerinden birini sunuyordu. Bulgaristan Komünist Partisi Politbürosunun o günkü toplantısında şunlar konuşulmuştu:

Todor JİVKOV: İsyan eylemlerini durdurduk. Artık ortada isyan yok. Bu insanlara pasaport başvurularını kolaylaştırmalıyız. Meseleyi dramatik hale getirmeyelim. Maksimum sayıda insanı göç ettirmek için elimizden geleni yapmak durumundayız. Ancak en az 200 bin kişiyi göçe zorlamalıyız. Veriler gösteriyor ki eğer bunu yapmazsak birkaç yıl sonra er veya geç bir Kıbrıs’a dönüşebiliriz. Bu halkın yıllık nüfus artışı ne kadar?

Georgi TANEV: 15 bin civarında.

Todor JİVKOV: 20 yıl sonrasını düşünebilir misiniz?

İvan PANEV: Gitmek isteyen 7 komünist var.

Todor JİVKOV: Komünistlerin gitmek istemesi çok iyi değil.

Grigor STOİÇKOV: Bu insanlar şimdi evlerine kapanıp bekliyorlar. Sorun yaratıyorlar.

Todor JİVKOV: En önemlisi onları işyerlerine döndürmek olacak. Eğer dönmezlerse tedbir alınmalı. Onlara, başka bir bölgeye gidecekleri, orada çalışacakları ve evlerine burada çalıştırılacak başka insanların yerleştirileceği söylensin.

Grigor STOİÇKOV: Hükümet kararı gerekiyor.

Todor JİVKOV: Ama bu karar basında yer almamalı.

Penço KUBADİNSKİ: Jivkov’un yaptığı açıklama çok büyük bir olaydır. Bu tutum bütün dünyaya yayıldı. Bunu sonuna kadar değerlendirmeliyiz. Kesinlikle tereddüt etmemeliyiz. Mesela Razgrad bölgesindeki Beli Lom’da 1800 kişinin yüzde 90’ı pasaport başvurusu almış bulunuyor. Biz onlara şöyle demeliyiz; sizi durdurmayacağız, ancak rekoltenin toplanması da size düşer. Önce buğday ambara girecek, ondan sonra gideceksiniz!

Todor JİVKOV: Çalışmayan pasaport alamayacak.

Penço KUBADİNSKİ: Türkiye’nin amacı, Bulgaristan’da ekonomik sorunlar yaratmak. Buna karşı koyacak gücümüzün olduğu bilinmelidir. Göçü durdurmadan duruma hakim olmamız gerekir. Bence 300 bin kişi göç eder. Bu durum, işgücünde kısmi bir kriz yaratabilir, ancak panik yaratmayacak.

Todor JİVKOV: Türkiye onları kabul etmeyi reddedecek.

Penço KUBADİNSKİ: Türkiye kapıları açmazsa suçun Türkiye’ye ait olduğunu söyleyeceğiz. Gidip geri döndüklerinde ise biz onlara, “Siz Bulgarsınız, nereye gidiyorsunuz? Gitmeyin demedik mi?” diyeceğiz.

Todor JİVKOV: Bu işi boş bırakmayalım… Onları bando mızıka ile uğurlamamız gerekir.

Penço KUBADİNSKİ: Doğru, çünkü kovulmadıklarını görecekler. Bazı işletmeleri kapatmak zorunda kalsak bile önemli değil. Öğrencilere hızlı meslek kursları vermeliyiz, hemen traktör veya biçerdöver koltuğuna oturabilmeliler. Emekliler için de önemli, onlar da mesleğinde çalışıp maddi anlamda teşvik edilmeli.

TSONEV: Evleri konusunda ne yapacağız?

JİVKOV: Evleri ile ilgili spekülasyon olmasın. Onları bir nevi parasız almalıyız. Toplumsal örgütlerce satın alınırsa daha iyi olur. Onların yerine gelecek işçilere bu evleri verebiliriz.

PAPAZOV: Ben Burgaz’daydım. Orada 70 bin Türkleştirilmiş Bulgar, 100 bin de Çingene var. Şimdi baktığımda Macaristan’da Çingeneler parti kuruyorlar, bizde ise 300 bin Çingene yaşıyor. Onlardan da parti kurmak isteyenler olabilir. İçişleri bakanlığı bu işi ciddi olarak takibe almalı. Yaptığımız, aslında büyük bir siyasi vurgun sayılır.

MLADENOV: Bence yoldaş Jivkov’un açıklaması, politikayla uğraşmaya başladığımdan beri gördüğüm en büyük siyasi hamlelerden biri. Eğer bunun tarihte bir emsali varsa öğrenci eylemleri sırasında De Gaulle’ın çıkıp, ”Buraya kadar” demesine benzetilebilir (Fransa’da 1968’de patlak veren büyük boyutlu gençlik eylemi ile devlet başkanı De Gaulle’ın bu eyleme karşı tutumundan söz ediliyor).

Burada bitiyor, politbürodaki konuşmalar. O gün orada başka neler konuşuldu, kayıt altına alınmadığı için bilmiyoruz, ama Kubadinski’nin sözlerindeki ikiyüzlülüğü aşacak ne olabilir ki: “Türkiye kapıları açmazsa suçun Türkiye’ye ait olduğunu söyleyeceğiz. Gidip geri döndüklerinde ise biz onlara, ’Siz Bulgarsınız, nereye gidiyorsunuz? Gitmeyin demedik mi?’ diyeceğiz…

Aralık,2014/H.Tonak

Hacı TONAK

E-Posta: hacitonak

KAYNAK : https://www.belgeseltarih.com/89-soydas-gocu-ve-jivkovun-gizli-planlari/

SURİYE DOSYASI /// Ahmet TAKAN : Erdoğan’ın önündeki “gizli” Suriye raporu…


Ahmet TAKAN : Erdoğan’ın önündeki "gizli" Suriye raporu…

E-POSTA : ahttakan

18 Temmuz 2019

Çok sabırlı ve de çok hoşgörülü milletiz… Bunun da bir sınırı var elbette!.. Türk milletinin dünya üzerinde kıyas götürmeyecek bu engin sabrı ve hoşgörüsü kurduğu tüm devlet yapılarının da ana özelliklerinden bir olmuştur tarih boyunca. Hatta başımıza ne gelmişse de bu yüzden gelmiştir!.. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yakın tarihe bakmak yeter de artar…

Suriyeli mülteciler meselesi;

ADSIZ’da toplum huzurumuzu kaçıran sıkıntıları ve ileride daha da büyüyebilecek sorunları defalarca dile getirdik. İktidarın yanlış politikalarını eleştirdik. Araplaşmayı ve Araplaştırmayı matah bir iş sanan iktidar, söylenenleri duyuyor mu?.. Türkiye’yi içine soktukları stratejik çukurdan bir nebze kurtarmak için adım atma ihtimalleri var mı?.. Onca problemlerimizin yanı sıra Suriyeli mülteciler konusunda da çok sıkıntılı günler geçiriyor devlet koridorları. R. Erdoğan’a çözüm önerilerini de içeren "gizli" ibareli raporlar sunulduğunda haberdarım. Erdoğan, bunların çoğunu okudu ama bugüne kadar önerilenlerden hiçbirini gündemine getirmedi. Erdoğan’a sunulan en son raporun içeriği "artık bıçak kemiğe dayandı" mahiyetindeydi. Devlet koridorlarından ulaştığım o raporun ayrıntıları oldukça çarpıcıydı. Kayıt dışı kalmak şartıyla okuduğum bölümler "beka"nın nasıl tehdit altında olduğunu açık seçik gösteriyordu. Değerli YENİÇAĞ okurlarına ancak şu şekilde bir özet yapabilirim;

"Suriyeli sığınmacılardan, Suriye, Afganistan, Pakistan, İran, Libya, ABD, adam devşiriyor Hepsi El-Kaide terör örgütü benzeri bir yapının altında ve en üstlerinde yine İngiliz organizasyonu çıkıyor. İngiltere, bu yüzden şu ana kadar hiçbir konuda Türkiye üzerine tartışmaya girmiyor. Türkiye’nin Suriye’deki hakları ve benzeri konularda sesini çıkarmıyor, susuyor. İngilizler, tamamıyla Türkiye’yi istihbarat ağıyla kuşatıyor…"

O koridorlarda, konuştuğum güvenilir kaynaklar, "Cumhurbaşkanı da son dönemde bu raporları detaylı bir şekilde inceledi ve Suriyeliler konusunda söylemlerini değiştirdi" diyor. Başka neler konuşuluyor devlet koridorlarında?..

" Suriye sınırında konuşlanan askeri birliklerde izinler iptal edildi. Menbiç’e yönelik bir harekatın olasılığı gündemde. Bu nedenle görüşmeler uzadıkça uzuyor ama sorunun nerede bitirileceği konusunda net bir görüş birliği yok. Menbiç’e operasyon yapılarak Türkiye’deki Suriyelilerin oraya götürülmesi planlanıyor. Zira, güney illerinin demografik yapısındaki değişiklikten devlet yetkilileri son derece rahatsız, konunun bir an önce çözülmesi isteniyor. Yapılacak şey, Suriyeli mültecileri kendi topraklarına bırakmak. ABD bir taraftan da zaten Esad ile görüşüyor. Oradaki PKK-PYD’ye bir özerklik konusunda antlaşma noktasına gelindi. Ancak bu yapı Esad’a bağlı olacak. Buradan gidecek Suriyelilere de ne olacağına Esad karar verecek. Bundan sonrası Suriye hükümetinin işine kaldı. Ne yaparsa onlar yapacak. ABD’ye rağmen de olabilir, anlaşarak da olabilir. Daha karar verilmiş değil gibi duruyor."

ABD ile S-400 krizi çözülmeden, Türkiye, Suriye’de ne adım atabilir?.. ABD Başkanı Trump’ın ne kararlar alacağı belli olmadan R. Erdoğan bir hamle yapabilir mi?.. Her şey Arap saçına dönmüş durumda. Gel de çık işin içinden!..

Türkiye’deki Suriyelileri bir millî mesele haline getirmemiz şart oldu!.. Tarihin akışına bakarak şu soruları tekrar tekrar sormamız lazım;

"İngitere’nin neden hiç sesi çıkmıyor?"…

Abdullah Gül’ün, Ali Babacan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun tekrar piyasaya sürülmesi sadece basit bir tesadüf mü?..

***

Sıcak gündemin önemli bir maddesi olması sebebiyle, saraydaki Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi revizyon çalışmalarından da kısa notlar iletelim;

Sarayda hala tam bir netlik yok. Siyasi kulislerde, "Geri adım atmak istemiyorlar. ‘Revizyon’ dediklerinin sadece Cumhurbaşkanı’nın partisinden istifa etmesi olduğu anlaşılıyor. Parti genel başkanlığını bırakmasının ötesine geçmeyecek bir revizyon gibi görünüyor. Cumhurbaşkanı olarak bundan sonra devam edecek. Tarafsız kalacak. En azından partisinden istifa etmiş olacak. Bunun dışında net bir değişiklik yok. Sadece bunun üzerine çalışılıyor. Bir kere daha seçilebilir ihtimali de masada duruyor" diye konuşuluyor.

Heyecanla beklediğiniz (!) kabine revizyonuna gelince… Ankara, "bugün-yarın açıklanabilir" diye geri sayıyor!.. Ali Babacan’ın partisine geçmeyeceğine ve kabine de yer almak istemediğine dair haberler çıksa da yaşantısına İngiltere’de devam eden Mehmet Şimşek konusu hala belirsizliğini koruyor… Nedenini ise AKP kaynakları "Berat Albayrak’ın durumundan dolayı. Bu konuda her an için her şey olabilir" diye izah ediyor!..

Kaynak Yeniçağ: Erdoğan’ın önündeki "gizli" Suriye raporu… – Ahmet TAKAN