AK PARTİ DOSYASI /// Ferhat AKTAŞ : Batan gemi AKP iktidara ne zaman veda eder ???


Ferhat AKTAŞ : Batan gemi AKP iktidara ne zaman veda eder ???

FERHAT AKTAŞ: İstanbul seçiminin sonuçları Türkiye’de AKP döneminin sonuna gelindiğinin ilanı oldu

İktidar partisi AKP, 17 yılın ardından nihayet barutu tüketme noktasına geldi. Çıkışı itibariyle boşluğa doğan, mevcut sistem partilerinin erimeye yüz tuttuğu verili dönemde parlatılan ve ABD menşeli ‘ılımlı muhafazakâr’ gömleğiyle iktidara taşınan AKP için yolun sonu görünüyor. Yeni rejim inşasına yerleşik sınırları alt üst etme pahasına girişen, konjonktürün ona sağladığı fırsatları avantaja çeviren ve geleneksel iktidar elitlerinin teslimiyetçi yaklaşımlarından güç bularak genişleyen iktidar alanı tüm makyajlara, komplike algı yönetimine ve bürokratik partizanlığa rağmen çıkmaza girdi, bariz çözülme peş peşe yaşadığı yenilgilerle durdurulamaz bir hal aldı.

AKP’yi ‘batan gemi’ metaforu ile tanımlamak bir nevi ‘eşyayı adıyla çağırmaktır.’ Son İstanbul seçimi sonrası uğradığı ağır yenilgiyle birlikte ‘topal ördek’ yakıştırması da üzerine yapıştı. Artık yenilgili durumu yengiye çevirebilecek imkân ve olanaklara sahip değil. Mutlak lider, parti-devlet yaratımı neticesinde siyaset kurumunun kimyasını bozduğu ve devasa bir bürokratik güce eriştiği halde Türkiye’nin DNA’sı ile kendi genetik özelikleri arasındaki uyumsuzluk iflas eden organlarla beraber gövdeyi kötürümleştirdi. Mevcut iktidar hastalığı siyasal İslamcı bünyenin mevcudiyetiyle saplantılı noktalara sürüklenmesine, kendine abartılı misyonlar yüklemeye ve 80 milyon halkı bir muktedir edasıyla yönetebileceğini sanma hevesine yol açtı. Vesayet rejimiyle hesaplaşma partalı üzerinden geçici yol arkadaşlarını kullanarak kendi vesayet düzenini inşa etmesi, BOP eş başkanlığı diye tarif ettikleri bölgesel taşeronluk vazifesiyle İhvan-i Müslimin hamiliğine oynaması ve Suriye’ye çöreklenmesi, içeride ve dışarıda ona siyasal ömrünü uzatma, olduğundan daha güçlü görünme fırsatları sundu. Emperyalist ABD ve AB’nin bölgede çıkarlarına hizmet eden heveskar süvarileri oldu. Bu ‘stratejik ortaklık’ Suriye bahsinde kimi tali problemler yaşansa da günümüze kadar devam etti.

Yeni rejimin bileşkesi siyasal İslamcı güçleri kamuda kadrolaşmalarının önünü açarak bir bütün olarak kendine yedeklemesi, bu doğrultuda giriştiği tasfiyelerle ayrıksı otları temizlemesi ve çevreden merkeze doğru gücü tek elde toplaması ömrünü uzatan faktörler olarak işine yaradı. Kaçınılmaz şekilde MHP’lileşmesi, ülkücü-faşist hareketle olan kader birliği ona manevra yapabilme fırsatları doğururken gelinen aşamada MHP’nin hızla tabela partisi olma yolunda gerilemesine, paradoksal biçimde AKP’nin de Türk-İslam sentezinin sözcülüğünü üstlenerek MHP’lileşmesine vesile oldu. Türkiye’nin en gerici, şoven ve militarist güçleriyle paydaşlık kuran, bunların toplamına yaslanan AKP, başkanlık sistemi adıyla saray yönetimine geçişi sağladığı halde temel sorunlara çözüm üretemedi, sorunları yeni sorunlar yaratarak işin içinden çıkılamaz hale soktu ve uç boyutta ayyuka çıkan partisel yozlaşmayla seçmen desteğini kayda değer oranda geri dönüşsüz kaybetti. Mevcut realite ve siyasal iklim bir sonraki seçimlerde iktidarı kaybedeceğine işaret ediyor.

17 yıldır parti medyasına dönüşen yaygın propaganda aygıtlarıyla empoze ettiği hamaset dilinden öte ülkeye kattığı herhangi bir şey olmayan AKP’nin erimesinin gecikmesinde muhalefet dinamiklerinin yanlışları da önemli bir etken oldu. Parlamenter sistemin tasfiyesine yol açan süreçlere şu veya bu şekilde payanda olarak AKP’nin aradığı ortamı ona ‘altın tepsi içinde’ sundular, dış politika alanında iktidarın yedeğine düşen omurgasızlıkla nefes aldırdılar. ‘Yetmez ama evet’ goygoyculuğu, AB’cilik, vesayetle hesaplaşma teraneleri sonraki yıllarda muhalefet dilinin seyrelmesine, sokağın terk edilmesine ve en kötüsü de icazeti tutumun hâkim olduğu ürkek siyaset tarzına yol açtı. Muhalefet alanının açmazları tersinden AKP’nin ciddi yapısal bunalımlara rağmen yol kat etmesine yaradı.

Aynı muhalefet dinamikleri geleneksel okumalarla gerçeği kabullenmemek için ‘kılı kırk yararak’ hareket etti; yargı, bürokrasi ve silahlı kuvvetlerde vücut bulan büyük dönüşüme dair cesur çıkışlar yapamadı ve ‘laik-demokratik cumhuriyet’ illüzyonuna ya fayda umarak ya kanarak ya da korkarak inandı. Muhalefeti soyut iddialarla ‘terörle’ irtibatlandıran tipik siyasal İslamcı kurnazlığa cepheden net karşı duruş sergilenemedi. Oysa muhalefetin elinin altında bu yönlü sistematik suçlamalar yapanların maskesini her vesileyle düşürecek doneler fazlasıyla mevcuttu. AKP operasyonel medyasıyla akıl almaz komplo teorilerine mesai harcarken, muhalefet karşılıksız temennilerle iktidara itidal çağrıları yapıyor, ‘milli birlikten’ dem vuruyordu. Kimi dönemler defansif bile sayılamayacak politik muhalefetle karşı karşıya kalındı. Saha içinde oyun kuran değil, kenarda top toplayan aymazlık hali, miadını daha önceleri doldurması gereken AKP’ye ömrünü uzatmalara götürme koşulları sağladı. Halihazırda muhalefet dinamikleri eskiye nazaran daha derli toplu hareket ederken, ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik krizlere dikkat çekerek kitlelerde oluşan tepkiyi görünür şekilde açığa çıkarmaya başladı. AKP’nin ‘fetret devri’ yerini bariz çözülmeye bırakırken gelişmeler ilk defa muhalefetin iktidara talip olabileceği nesnel zemin yarattı. Siyasal İslamcıların ‘bizden sonrası tufan’ yollu safsata kurguları en geniş kitleler nezdinde alıcı bulmuyor ve iktidar değişimi talebi yükselen baskın eğilim olarak karşılık bulacağı somutluğu arıyor.

“İstanbul’u kaybedersek Türkiye’yi kaybederiz”

AKP’nin ‘bir yol hikayesi’ İstanbul’dan başlayıp bugünlere geldi. Kendileri bunu ‘aşk ilişkisi’ gibi süslü yakıştırmayla dillendiriyor olsa da meselenin aslı astarı öyle değil, ilgili oluşlarının siyasal meşruiyetle alakası var. Ülkenin marka şehri İstanbul iktidarda tutunmanın mihenk taşıdır. Türkiye siyaset kurumunun tarihine dönüp bakıldığı vakit (ara dönemler hariç) İstanbul’un kimin iktidar ve kimin alaşağı olacağına karar veren rolü görülür. Buradaki seçmen eğilimi ülkenin aynasıdır. Ya “atı alan Üsküdar’ı geçer” ya da kaybetmenin acı sonuçlarına katlanır. Ayrıca İBB’nin ekonomik getirim sağlayan iştirakleri devasa bir bütçeye hükmetme anlamı taşır. İBB’nin konsolide edilen bütçesi 18 bakanlıktan bile fazla. Ülkenin üretim ve ticaret hacmini karşılayan konumuyla İstanbul’un önemini şu örnekle tarif edebiliriz; ‘devletin kasasına giren her 100 liranın 41 lirası’ bu şehirden karşılanıyor. Bu tabloya siyasi başkent Ankara’yı ve Ege ile Akdeniz şehirlerini eklediğinizde devletin büyük oranda bütçesini AKP-MHP ittifakının yerel seçimleri kaybettiği şehirlerden gelen girdilerle sağladığı görülüyor. Seçmenin verdiği mesaj gayet açık. Uyarı mahiyetinde değil, değişim yönünde güçlü bir mesajdır.

AKP-MHP ittifakının İstanbul’u kaybetme süreci pişkinliğe, yalan dolana, istismara, partizanlığa, gericiliğe ve oldubittiye verilmiş en güzel cevaptı. 31 Mart seçiminde tüm manipülasyonlara rağmen az bir oy farkıyla Ekrem İmamoğlu’nun kazanması üzerine Devlet-i Aliyye-i Osmaniye ve Beni Ümeyye (Emevî) saray entrikalarını aratmayan komplolar ve ayak oyunları devreye girdi. Cumhurbaşkanı RT Erdoğan, “13-14 bin oy farkıyla kimsenin kazandım havasına girme hakkı yoktur” diyerek olacakların işareti verdi. Berat Albayrak, Bilal Erdoğan, Süleyman Soylu, Devlet Bahçeli ve Binali Yıldırım diğer siyasi kişiliklerle birlikte İstanbul, dolayısıyla da Türkiye seçmeninin iradesine karşı dayatma seçime karar verdi. İlk etapta ilçe seçim kurullarında oyları tekrar tekrar saydıran, ‘Ali cengiz oyunlarına’ başvuran AKP-MHP ittifakı, 18 gün süren fiili işgalle İBB’deki devir-teslimi geciktirdi. 18 Nisan’da ilk mazbatasını alan İmamoğlu koltuğuna oturur oturmaz ‘oyuncağı elinden alınan çocuklar gibi’ ağlaşan siyasal İslamcılar ortalığı ayağa kaldırdı; akıl almaz iftiralara ve mağduriyet palavralarına sarıldı. 6 Mayıs tarihli skandal YSK kararıyla İstanbul BB seçiminin tekrarlanması resmiyet kazandı. YSK, kendi hukuk kaidelerini ve içtihatlarını gelen siyasi talimatla yok sayarak seçim sisteminin altını adeta dinamitledi, seçmenin iradesine yargı darbesi yaptı. Sonrasını biliyorsunuz; kargaların bile güldüğü mesnetsiz iftira kampanyası devreye girdi. “Seçim yenileniyor; çünkü çaldılar.” Kim çaldı, sandık memurlarının çoğu iktidara yakınken nasıl böyle bir şey olabildi? Cevap yoktu.

İstanbul’u 25 yıl boyunca yöneten ve yandaşlara bir nevi İsrafbol’a çeviren AKP, mantıki olarak siyasi iktidarının devamına eşitlediği İBB’nin çok yönlü rantı için Makyavelist pratikle Trump ve Putin’den tutalım, İmralı, TRT Kürdi ve Barzani kartına kadar seçim kazanmaya yarar sağlayacağını hesap ettiği denklem dışı faktör ve aktörlerden gelen mesajları gündeme getirdi. Havuz medya ile bankamatik troller seferberlik halinde hareket etti, yalanlara level atlatıp dezenformasyonda sınırları zorladı. Zaten oldukça problemli ve iğdiş edilmiş olan burjuva siyaset kurumu bunlarla birlikte rezillik ötesi entrikaları, pespaye yalanları ve pes dedirten iğreti pragmatizmi gördü. Siyasal İslamcılık ülkenin başına gelebilecek en büyük felaketti ve seçim arifesinde yeniden iktidar yozlaşmasının trajikomik sonuçlarına şahitlik ettik.

13 bin oy farkını beğenmeyen, kibirlenerek seçmene ‘azgın azınlık’ diyen ve devletin olanaklarını seferber ederek seçim kampanyası örgütleyen AKP iktidarı ne pahasına olursa olsun seçimi alabileceğini düşünüyordu. Malum mahfillerden üfürülen “Reis seçimi yeniliyorsa mutlaka kazanılacağını biliyordur” gibi kof özgüven içeren yaklaşımlar revaçtaydı. İmamoğlu’nu hedef alan sistematik medya linci, Ordu VİP provokasyonu ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik gerçekleşen fiili linç saldırısı sürecin beklenildiği üzere olağanüstü iklimde yaşanacağını gösterdi. 31 Mart-23 Haziran seçimi, 7 Haziran-1 Kasım seçimleri gibi bir netice doğuracak diye beklentilere kapılan siyasal İslamcılar için ‘çantada keklikti.’ Kampanyanın sonlarına doğru baş gösteren panik hali, Erdoğan ve Bahçeli’nin görünür vaziyette sahaya inmesi gelen bozgunu durdurma gayretiydi. Adeta İstanbul’a mitil atmışlardı. Kimilerinin ifade ettiği, ‘AKP ve MHP örgütleri yeterince çalışmadı’ bahanesi kesinlikle doğru değildi. Aksine devlet gücünü arkalayıp sahada en çok bunlar çalıştı. Ama değişim isteyen halk kararını AKP’nin yenilgisi temelinde verdiği için iradesini güçlü şekilde sandığa yansıttı ve siyasal İslamcılara tarihi bozgun yaşattı. ‘13 bin oy neymiş’ diyenler, 1 milyona yaklaşan farkla yüzleşince ‘süt dökmüş kediye döndü.’ “Azgın azınlık” denilen çoğunluk, 23 Haziran günü, şımarık, küstah ve çapsız siyasal İslamcılara anlayacakları dilden “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” dedi. 27 Haziran günü, İBB binası önünde toplanan İstanbullular hem İstanbul hem de ülkede ‘bir devrin kapandığı, yeni devrin başladığı’ tarihi değişimi coşkuyla selamladı.

23 Haziran’da tekrarlanan İstanbul BB seçimi AKP-MHP ittifakının sürece yüklediği anlam gereği bir yerel seçim olmanın ötesinde muhtevaya sahipti. Sandıkta aldıkları ağır yenilginin siyasal iktidarı derinden etkiyeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. İstanbul seçiminin sonuçları Türkiye’de AKP döneminin sonuna gelindiğinin ilanı oldu. Artık şunu söylememiz şaşırtıcı olmayacak; ilk genel seçimde AKP iktidara veda edecek ve RT Erdoğan Cumhurbaşkanı koltuğunu kaybedecek. Erken seçim de bu olasılığın niteliğini değiştiremez. Türkiye’nin krizden çıkış yolu AKP’nin siyasal iktidarı kaybetmesinden geçiyor. O da olacak.

Ferhat AKTAŞ

TARİH /// Turhan ÇALAY : Kumlalı Ramazan Reis’in Gemisi Korsanlarca nasıl zaptedildi ?


Turhan ÇALAY : Kumlalı Ramazan Reis’in Gemisi Korsanlarca nasıl zaptedildi ?

Venedik Devlet Arşivi’nde bulunan 1560 tarihli Osmanlıca belgeye göre hadisenin tespiti…

Osmanlı Devleti’nin denizlerde en güçlü olduğu bir dönemde, Arnavutluk’un Draç kasabası açıklarında ilginç bir olay yaşanır. Kumlalı Ramazan Reis, ticaret yapmak amacıyla bölgeye gelmiştir. Denizde seyir halindeyken, Venedikli korsanlar Ramazan Reis’in gemisini zaptederler. Gemide bulunan zeytinyağı, pirinç ve diğer mali ara el koyarlar. O dönemde Venedik ve Osmanlı Devleti arasındaki ticari anlaşmaya göre, böyle olaylar yaşandığında, iki devlet, karşılıklı olarak zarar ve ziyanı tazmin edecektir. Ramazan Reis de hakkını aramak için Istanbul’daki Venedik Balyosuna / elçisine başvurur. Görüşme anlaşmayla sonuçlanır ve Ramazan Reis, 1.100 altın fori alarak bütün haklarından feragat eder. Taraflar, yaptıkları anlaşmayı İstanbul kadısına onaylatırlar. Bu anlaşmanın metni İstanbul Balyosu tarafindan Venedik hükümetine gönderilir ve olay sonuçlanır.

Gemlik, Kumlalı Ramazan Reis’le ilgili 1560 yılının 8 Eylül tarihinde İstanbul kadısı huzurunda, Venedik Balyosu’yla Ramazan Reis’in uzlaşması ve sulh yapılmasıyla ilgili belgenin dayanakları; Yavuz Sultan Selim’in Venedik Devleti’yle yaptığı antlaşmalar ve oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın 1540 yılında bu ülkeyle yaptığı ticari antlaşmalarının sonucudur. Daha sonra bu ve buna benzer antlaşmalara “Kapitilasyonlar” denilmiştir.

Kanuni’yle antlaşmalar yapılırken, karlı çıkan tarafın Osmanlı Devleti olduğu sanılmıştır. Çünkü Venedik, Osmanlı’nın bu antlaşmayı imzalamasıyla, üç yıl içinde 100.000’er altından 300.000 altın Filori ödemeyi kabul etmiştir. Karşılıklı olarak ticaret gemileri iki devletin kara sularında ve limanlarında, gümrük vermek şartıyla (gümrük vergisi %5’tir) her türlü ticareti yapabileceklerdir. Bu antlaşma sonucunda her iki taraf, yani Osmanlı Devleti ve Venedik tüccarlarına karşılıklı olarak ticari serbestlik tanınmıştır. Bunlardan başka bu antlaşma sonucunda karşılıklı olarak iki ülkenin ticaret gemilerine karşı korsanlık sona erecektir. Eğer herhangi bir olursa; korsanların ticaret gemilerine verecekleri her türlü zarar ve ziyanı iki devletin üstleneceği kararlaştırılmıştır. Bundan böyle Venedik, İstanbul’da bir Balyos bulundurabilecek ve iki ülke arasındaki bütün anlaşmazlıklar, Balyosla görüşüp neticelendirilerek karara bağlanacaktır.

Mayıs 1542 yılındaki bir olaydan sonra, Osmanlı Kaptanı Deryası Barbaros Hayrettin Paşa bile, Venedik Balyosu’yla zararının karşılanabilmesi için sulh yapmak zorunda kalmıştır. Mayıs 1542’de henüz Preveze Deniz Zaferi’nin üzerinden 4 yıl bile geçmeden, Venedikli korsanlar Barbaros’un içerisinde inci ve bunlar gibi değerli mallar yüklü iki “Kalita”sını Filo Kaptanı Murat Reis’le birlikte ele geçirmişlerdir. Barbaros, bulunduğu mevki dolayısıyla bizzat Venedik Doçu’yla irtibata geçmiş, bu konuyla ilgili, Ocak 1543’te Doç’a mektup yazsa da, bir netice alamamıştır. Araya aracılar sokmuş ve bunların sonucunda Venedik Doçu’yla anlaşarak, zararı olan 27.750 altın Filoriyi İstanbul’daki Venedik Balyosu’ndan alarak sulh olmuştur.

Büyük Kumlalı Ramazan Reis’in macerasına gelirsek; Venedik’in İstanbul Büyükelçisi tarafından ülkesine gönderilen, Zilhicce 967/8 Eylül 1560 tarihli ve 86 numaralı belgenin özeti şöyledir: Venedik kapudanlarından Contarini’nin saldırısına uğrayarak, gemisiyle birlikte, gemisindeki malları da zaptedilen Gemlik Kumlalı Ramazan Reis’in zarar ve ziyanına mahsuben Venedik Balyosu Marino Cavalli’den 1.100 flori (altın) alıp, sulh olduklarına / anlaşma yaptıklarına dair Galata Kadısı’nın tescil / kayıt belgesi.

Belgenin Latin harflerine çevirisi şöyledir:

“El-emir fi el hakika, kema-zir fi, El vesika. Hırz-ı efkar Ab-dülbari, Abdülbaki bin Mehmed Kefevi el mevali bağlta / balta.

Mehr (i) sebeb (i) tahrir kitab oldur ki; Vilayet-i Anadolu’da kasaba-i Kumla’dan Ramazan Reis ibn-i Recep nam kimesne, meclis-i şer-i şerıfde, Venedik Beğleri’nin vekili ve kaymakamı “Marino Kavalli” nam Balyos’un, kaziye (i) atiyye (i) tasdike bi-ma hüve tarik’ül sübut, şera ve vekalet-i sabite olan, iş bu hamilii’l-Kitap Mikel bin Petro mahzarında ikrar ve takrir-i meram idüb, eyiddi-ki: ‘Bundan akdem Draç nam kasaba kurbunda deryada gelürken, Venedik kapudanla-rından Kontarini nam Efrenci gelüb, benüm gemüm içinde nice eşyam ile gemüm basub, alub, ba’ade ben dahi Asitane-i Saadet’e gelüb, arz-ı hal ittüğümde, evvel zamanda gemüm alub, kabız idüb, içinde olan esbablardan zeytinyağı ve pirinç ve sair olan esbabı zayi olmak ile haliya, mezburun Venedik Beğlerinin vekili olan merkum Balyos’un yedinden cemmi gemüm içinde olub, zayi olan esbabım mukabelesinde 1.100 tam altun Flori alub, kabz idüb, zikr olan gemüm içinde olub, zayi olan esbaba müteallik merkum Balyos’un vekillerinin zimmetlerin ibra’a ilam ile ibra ve iskat ettim’. ‘Şol vech üzere ki, kaziyen mezbureye müteallik mezkurlar ile minba’ d davam dahi vakıa olursa, And el-hüküm mesmu-u olmaya didik de’; Mesfur Mikeli bil-muvacehe tasdik idüb, ma vakıa gıb-el taleb ketb olunub, yedine defa’a olundu. Adı; El Hace bi zikir mecra-i ola. Tahriren fi evasıt Zilhuice (Zilhicce), min şehvar. Sene; seba ve sittin ve tesamiye?” şuhud-ül hal: ‘Mehmed Çelebi ibni Kasım el Katib’ ve ‘Mustafa bin Ali’ ve ‘Hüseyin bin Abdullah’ ve ‘Keyvan bin Abdullah’ ve `Graham min El-Hazrin’ ve ‘Ali Dede bin Mehmed’ ve ‘Ali bin Hüseyin’ ve ‘Hamza bin Abdullah’ ve ‘Muslihiddin bin Sinan’ ve ‘El-Hac Ferruh bin Abdullah’.”

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa

Değerlendirme ve Sonuç

Gemlikli reislerin o günkü gemilerle uzak diyarlara gidip ticaret yapabilmeleri dikkat çekicidir. Bu dönemde Bursa çok önemli üretim ve ticaret merkeziydi. Mudanya, Gemlik, Kumla ve Eşkel limanları Venedik gemileri-nin yanaştığı limanlardı. Bunun sebebi; o yıllar, Osmanlı Devleti’nin denizde donanmasının, karada ordusunun en güçlü olduğu yıllardır. Akdeniz adeta bir Türk Gölü gibidir. Venedik’le yapılan antlaşmalardan doğan güven ortamı, karşılıklı yapılan ticaretin üst seviyeye çıkmasını sağlamıştır. Ara sıra bazı münferit olaylar da meydana gelmektedir. Bunlardan biri de Ramazan Reis’in başına gelen olaydır. Bu olaydan 30 yıl önce, Osmanlı Arşiviinde bulunan 1530 tarihli ve 166 numaralı İcmal Defteri bizlere bir fikir vermektedir. 1530 yılında, Kumla ve Karacalar’da 52 evli erkeğe karşılık, 55 yetişkin bekar erkeğin bulun-ması, bazı başka sebepler olsa da, en önemli sebebinin aylarca açık denizlerde seyahat eden ve belki de evine yılda bir kez ancak uğrayabildiğinden, evlenmeye fırsat bulamayan denizcilerin çokluğundan olduğunu düşün-dürmektedir. Gemlik Körfezi’nin çevresinde, bilhassa Samanlı Dağları’nda o yıllardaki ahşap gemileri yapmak için kereste elde edilen kıymetli ağaçlar vardı. Bunların varlığını, aynı devirde tutulan “Mühimme Defterleri”ndeki kayıtlardan anlıyoruz. En iyi gemi küreği yapmaya uy-gun gürgen ağaçları bu dağlarda bulunurmuş. Kanuni, bunların kesilmesine engel olunması için, çevredeki bütün kadılara ferman yazmıştır. Kios’a Gemilük / Gemlik adının verilmesi ve burada çeşitli ticaret gemileri ve Osmanlı Devleti’ne çağının en büyük savaş gemileri olan kalyonların yapılması boşuna değildir. Gemlik’in Türkler tarafından ele geçirilmesinde denizcilerin büyük payı vardır. Körfezdeki sahillerde köyler kuran bu denizcilerin torunlarının uzak deryalara açılıp ticaret yapmaları normal karşılanmalıdır.

Sonuç: Kumlalı Ramazan Reis, 1.100 altın Floriyi alıp, hakkına razı olmuştur.

Turhan ÇALAY

1953 Yılında Bursa Çalıköy’de doğdu. Evli ve üç çocuk babasıdır. İlk yazısı 2012 yılında BURSAV “Bursa Araştırmaları ve Kent Kültürü Tarih Vakfı Dergisi’nde yayınlandı. Araştırmaya Çalı’dan başladı. Çalı ile ilgili Osmanlı arşiv belgelerinden yola çıkarak BURSAV’da Osmanlı Belgeleri ışığında Fodra, Tahtalı ve Yaylacık köyleri gibi köylerin tarihlerini yazdı. "Şehrengiz" ve "Bursa’da Yaşam" dergilerinde araştırma yazıları yayınlandı. Osmangazi Belediyesi’nin, Bursa’nın alınışı dolayısıyla çıkardığı Köy Kitapları’na katkı yapmaktadır. Mayıs 2018’de doğduğu yer olan “Çalıköy”ün aynı adla kitabı yayınlandı. Halen çevrede yaşayanların “Sıra Köyler” dedikleri ve doğudan batıya doğru birer inci tanesi gibi sıralanmış olan; Misi, Demirci, Çalı, Yaylacık, Tahtalı, Kayapa, Hasanağa ve Akçalar köylerinin kitabı üzerinde çalışmaktadır. Osmanlıca bilmektedir. E-Posta: turancalay

ASKERİ İSTİHBARAT DOSYASI /// Onur DİKMECİ : DENİZ İSTİHBARATININ ÖNEMİ VE İLK İSTİHBARAT GEMİMİZ UFUK KORVETİ


Onur DİKMECİ : DENİZ İSTİHBARATININ ÖNEMİ VE İLK İSTİHBARAT GEMİMİZ UFUK KORVETİ

Ülkelerin güvenlik sistemlerinin ayrılmaz parçası olan istihbarat kavramı, teknolojik ilerlemeler doğrultusunda çok boyutlu yapıya evrilen bir disiplini oluşturmaktadır.

Teknolojik gelişmelere paralel olarak istihbaratın temin edilebileceği önemli bir saha, istihbarat gemileri vasıtasıyla denizler olmuştur. İstihbarat gemileri ile toplanan veriler, rakibin savunma elektronik sistemleriyle ilgilidir. Özellikle de radarlar, füze sistemleri ve uçaklar gibi unsurların tespit veya analizlerinde bu tip gemiler önemli bir görevi ifa etmektedirler.

Denizlerden temin edilen istihbarat, yalnızca deniz araçlarıyla temin edilmemekle birlikte, bugün pek çok ülke istihbarat gemilerinden yararlanmaktadır. Aşağıdaki görsel, bu ülkelerin istihbarat gemilerinin kapasiteleri hakkında bir fikir vermektedir.

İstihbarat Gemileri[1]

Genelde denize kıyısı olan ya da deniz güvenliği öncelikli ülkelerin, uzun yıllardır istihbarat gemilerine sahip olduğu görülmektedir. Deniz gücünün ekonomik kulvarı dahil olmak üzere ülkelerin kalkınmasında yegane faktör olarak kullanılması önerisi, Alfred Thayer Mahan’a aittir. Bugünkü ABD donanma militarizminin kaynağını da oluşturan Mahanist görüş sayesinde ABD, dünya denizleri ve okyanuslarına hâkim olma stratejisini geliştirmiştir.[2] Bu strateji, yalnızca ABD ile sınırlı kalmamıştır ve Yunanistan ve Japonya gibi ülkeler dahil olmak üzere deniz harp okullarında okutulmaktadır.

Büyük bir imparatorluk kurabilmek için sıcak denizler politikasını asırlar önce geliştiren Rusya ise istihbarat gemilerinden aktif faydalanan önemli bir diğer ülkedir. 1945’den bu yana istihbarat gemileri geliştirme projelerini uygulayan Rusya, bu alanda 21 istihbarat gemisi projesini yürütmüştür.[3]

Denizlerin ve deniz istihbaratının önem kazandığı global güvenlik sisteminde Türkiye de, ilk istihbarat gemisi olan Ufuk’u 9 Şubat 2019 tarihi itibariyle denize indirmiştir. 94,5 metre tam boyu, 3,6 metre su çekimiyle Ufuk Korveti, alanının lideri olmaya namzet bir gemidir. Gemi, 10 tonluk bir helikopter için gerekli platforma sahiptir.

Ufuk Korveti, ağır iklim koşullarında kesintisiz 45 gün seyir yapabilecek kapasiteye sahiptir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı törende belirttiği üzere: “Sinyal istihbaratının[4] önem kazandığı günümüz dünyasında, Ufuk, Türkiye’nin denizlerdeki gözü olacaktır.[5]

Gelişen dünya şartlarında ülkelerin müstakil sınırları ve bu sınırlar dahilinde oluşturdukları güvenlik paradigmaları mevcut olsa bile, bir bölgenin istikrarı ve güvenliği diğer bölgelerden ayrı değerlendirilemeyeceği için ulusal güvenlik, uluslararası güvenliğin ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Bu bakımdan son dönemde Doğu Akdeniz’de yaşanan enerji yarışları ve olağan dışı silahlanma, aynı zamanda yalnızca bu bölgeyle ilgili değil, diğer denizlere ve okyanuslara da yansıyacak gelişmeleri tetikleyecektir.

Bu sebeple Türkiye’nin kıyısının bulunduğu coğrafî bölgede gelişmeleri yerinde okuyamaması ya da kurulacak denklemin dışında kalması, aynı zamanda Türkiye’nin diğer denizlerde de inisiyatif üstlenme stratejisini olumsuz etkileyecektir. Bu durum, kara güvenliğinin de sarsılmasına yol açacak ve bu yüzyılın projesi olarak ortaya atılan deniz ve kara yolu temelli “Tek Kuşak Tek Yol” inisiyatifinde merkez konumda bulunan değerini aktif olarak sergileyemeyecek ve kilit bir aktör olabilme vasfını yitirecektir.

Türkiye’nin kıyısının bulunduğu coğrafi bölgede, özellikle de Doğu Akdeniz bölgesinde son dönemde yaşanan önemli gelişmeler şunlardır;

  • Mısır, Fransa’dan iki adet Mistral tipi helikopter gemisi tedarik etmiştir.
  • İsrail, Almanya’dan SAAR6 tipi korvetleri ve havadan bağımsız tahrik sistemine sahip Dolphin tipi denizaltıları tedarik etmiştir
  • Rusya, Suriye’de deniz üssü kurmuştur ve bölgede gemileri bulunmaktadır.
  • ABD’den yola çıkan ve yüzlerce zırhlı ekipman taşıyan Patriot isimli gemi, Doğu Akdeniz’e giriş yapmıştır.
  • Güney Kıbrıs Rum Kesiminde Fransa, İngiltere, Rusya ve Avrupa Birliği’nin faydalandıkları deniz üsleri bulunmaktadır.
  • Bölge ülkelerinden bazılarının aralarında oluşturmaları beklenen ekonomik temelli birlik teorisi, henüz çok yeni bir girişim olsa bile bu yönde faaliyete geçirilecek bir paktın askeri kabiliyeti ya da organizasyonları da olması beklenmektedir.
  • Avrupa Birliği Sınır Güvenlik Birimi FRONTEX, bölgede çeşitli operasyonlar sürdürmektedir.

Bu gelişmelerden yola çıkarak şu sonuçlara varabiliriz;

1) Bölgenin, bölge temelli güvenlik anlayışı kavramı ortadan kalkmıştır ve global bir oyun sahasına dönüştüğü anlaşılmaktadır.

2) Bölgede olağan dışı bir silahlanma mevcuttur.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz rekabetinde güçlü bir oyuncu olabilmesi için uygun silah ve araç-teçhizat temin etmesi ve bu silah ve teçhizatın olabildiğince yerli kaynaklardan temin edilmesi, başarılı bir milli güvenlik sistemi için önemli bir gerekliliktir.

Sonuç olarak Türkiye’nin önemli bir ihtiyacını karşılayacak istihbarat gemisi Ufuk’un faaliyete başlayacak olması, uzun vadeli milli stratejiler için umut verici bir gelişme olmuştur.

Onur DİKMECİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
Dipnotlar

[1] Signals Intelligence Collection Ships of European Navies, http://www.navalanalyses.com/2015/01/naval-forces-5-signals-intelligence.htmlhttp://www.navalanalyses.com/2015/01/naval-forces-5-signals-intelligence.html, 17.01.2015

[2] Alfred Thayer Mahan, çev. A.Tunçer Büyükonat, Deniz Gücünün Tarihi Üzerine Etkisi 1660-1783, 2011, Grifin, İstanbul

[3] All Russian Intelligence Ships, http://russianships.info/eng/intelligence/

[4] Sinyal İstihbarat ile İlgili Ayrıntılı Bilgi İçin Bknz; Onur Dikmeci, Sinyal İstihbarat ve Türkiye’deki Mevcut Durum, http://sahipkiran.org/2019/01/28/sinyal-istihbarati/

[5] Basın Bültenleri, 09.02.2014

ASKERİ İSTİHBARAT DOSYASI : Türkiye’nin ilk istihbarat gemisi denize indi


Türkiye’nin ilk istihbarat gemisi denize indi

Türkiye’nin ilk istihbarat gemisi olan Ufuk Korveti, denize indi. 94.5 metre tam boyu, 3.6 metre su çekimiyle alanının lideri olan gemi, Türkiye’nin de denizlerdeki gözü olacak.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin ilk istihbarat gemisi özelliğini de taşıyan, test ve eğitim gemisi Ufuk’un denize iniş töreninde konuştu. Erdoğan, savunma sanayiinde tarihi bir adım atıldığını belirterek, "Ufuk Korveti, Türkiye’nin denizlerdeki gören gözü olacaktır" dedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Ufuk Korveti’nin denize iniş töreninde konuştu. "Buradaki kardeşlerimiz kışın soğuğuna denizin rüzgarına aldırmayarak, çalışarak Türkiye’nin kalkınma hamlesine öncülük ediyorlar. Sadece Tuzla bölgesindeki tersanelerde son 16 yılda iki bin geminin tamiri, onarımı gerçekleşmiştir. Tersanelerimizin bu seviyelere ulaşması ülkemiz ekonomisi adına çok çok önemlidir. İnşallah önümüzdeki dönemde elbirliği içinde başarı çıtamızı daha da yükseklere taşıyacağız. Türkiye’yi diğer alanlarda olduğu gibi, gemi üretimi, tamiri alanında da dünyanın lider ülkelerinden biri yapacağız" dedi. Erdoğan, şöyle devam etti:

‘ALANININ LİDERİ OLACAK’

“1.5 yıl önce denize indirdiğimiz Kınalıada Korveti’nin ardından beşinci gemimiz Ufuk Korveti’ni de denize indireceğiz. 94.5 metre tam boyu, 3.6 metre su çekimiyle Ufuk Korveti alanının lideri olmaya namzet bir gemidir. Gemi, 10 tonluk bir helikopter için gerekli platforma sahiptir.

Ufuk Korveti; ülkemizin ilk istihbarat gemisi olma özelliği taşıyor. Ufuk korvetimiz ağır iklim ve deniz şartlarında 45 gün boyunca kesintisiz seyir yaparak milli güvenliğimize yönelik tehditleri anında tespit edebilecektir. Özellikle sinyal istihbaratının hayati önem kazandığı günümüz dünyasında Ufuk Korveti’nin çok büyük bir boşluğu dolduracağına inanıyorum. Ufuk Korveti, Türkiye’nin denizlerdeki gören gözü olacaktır. Suriye kaynaklı tehditlerle, Ege ve Karadeniz’deki gelişmeler sonrasında bu ihtiyaç çok daha acil hale gelmiştir.

Reklamdan sonra devam ediyor

Bugün bile müttefiklerimizle yaşadığımız en ufak bir anlaşmazlıkta silah alım anlaşmalarını gündeme taşıdıklarını görüyoruz. Bölgemizdeki despotları silah ve mühimmata boğanlar, konu ülkemiz olunca kırk dereden su getiriyor. Dünyanın en eli kanlı teröristlerine silah verenler, mesele Türkiye olunca engeller çıkarıyorlar. DEAŞ’den PKK’ya kadar Müslümanların kanını döken bütün terör örgütlerinin elinde batılı ülke mahreçli silahlar var. Suriye’nin kuzeyinde etnik temizlik faaliyeti yürüten YPG’nin elinde müttefiklerimizin bombaları, silahları var. Türkiye’nin eli kolu bağlı şekilde beklemesi mümkün değildir. Tarih ders almayanlar için tekerrür eder.”

‘TANK PALET SATILMIYOR’

“CHP Genel Başkanı, yaptığımız onca açıklamaya rağmen, inatla ve ısrarla halen bu fabrikanın yabancılara satıldığı yalanını söylüyor. Karasu’daki konuşmamda da söylediğim gibi, Tank Palet Fabrikamızın satılması, yani mülkiyetinin devri asla söz konusu değildir. Fabrika arazisindeki her türlü taşınmazın mülkiyeti devlete aittir ve öyle kalacaktır. Hatta şu anda bu alanı yapan firma; yüzde 50 Katar, yüzde 50 Türk ortaklığı olan bir firmadır. Ve şu anda buraya yaklaşık 40-50 milyon dolar gibi de bir yatırım yapmak suretiyle fabrika elden geçirilecektir. Yapılan iş, sadece işletme hakkının belli şartlar ve süreler dahilinde ki bu 25 senedir; ülkemizin öncü kuruluşlarından birilerine devredilmesidir. Fabrikada çalışan kardeşlerimizin özlük haklarında da hiçbir gerileme yaşanmayacaktır.”

ÖZEL SEKTÖR VURGUSU

“Olmadık iftiralarla, yalan yanlış bilgilerle milletimizin kafasını karıştırmaya çalışanlar en büyük zararı Türk savunma sanayine veriyor. Bunlar akla ve vicdana sığmayan iddialarıyla, birçok başarılı projeyi hayata geçiren kamu özel sektör işbirliğini de dinamitlemeyi hedefliyor. Şu gerçeğin altını çok net çizmek istiyorum. Savunma sanayinde özel sektör düşmanlığı yapmak; ‘Türkiye insansız hava aracı üretmesin… İşte bugün burada olduğu gibi korvetler, istihbarat gemileri üretmesin’ demektir. Bunların yegane amacı Türkiye’yi ekonomide IMF’ye, diplomaside batıya, savunma sanayinde de belli başlı devletlere mahkum etmektir.”

GÖÇMEN DOSYASI /// HULUSİ ÜSTÜN : BU KADAR ARAPLA BU GEMİ ARTIK BATIYA GİTMEZ !!


HULUSİ ÜSTÜN : BU KADAR ARAPLA BU GEMİ ARTIK BATIYA GİTMEZ

Dün Fatih’teydim.

Suriçi’nde yürümek benim için tarihin içinde seyahattir.

Tarihi kişiliklerle yoldaşlık ecdadımla sohbet ilk gençlik yıllarımı yad etmek okul dönemlerini hatırlamak evliliğim ilk çocuğum…

Her sokağı her köşe başı ya yaşanmış ya okunmuş ya duyulmuş hatıraların mekanıdır.

. . .

Dün Dülgerzade’den Zeyrek’e Yavuzselim’den Balipaşa’ya yürüdüm. .

Fatih bambaşka bir yer olmuş.

Rayihası değişmiş yasemin ve öd ağacı kokuyor.

Sokakta Türkçe konuşan kimse yok…

Haleb’in köylüsünden Lübnan’ın Dürzisine Iraklısından Libyalısına Tunuslusuna Ürdünlüsüne kadar Arab’ın envai çeşidi oradaydı.

Entarili kıfayelisi de var taytlısı uzun saçlısı da Marunisi de Nusayrisi de Mesihisi de…

Hepsi neşeli hepsi gülümseyen hepsi yüksek sesle konuşan hepsi özgüvenli bir çoğu özgürlüğün rüzgarıyla sermest hoş görülecek olmanın bilinciyle sarhoş…

Gruplar halinde yürüyorlar.

Aralarında tek başına yürüyen mutsuz yüzlü suskun ürkek Türkler fark ediliyor.

. . .

Lokantalarda ful felafel humus…

Gar sabunu ve zahter yığınları…

Her köşe başında egzotik kokular satan dükkanlar.

İnsanın üstüne üstüne yürüyen sokaktaki kadınlara aç nazarlarla bakakalan sporcu gençler halinden tavrından şaşırtıcı bir özgüven dökülen kadınlar köyündeymişçesine kaşınarak dolaşan entarili yaşlılar sokak aralarında gürültüyle koşturan çocuklar….

Dedim ki ‘Selahaddin’den beri fütuhat görmeyen Arab’ın en son fethi bu. ’

Kuşatmayla aldığımız şehri farkında olmadan başkalarına verdik.

. . .

Arapça konuşan kalabalıkların içinden geçip Akdeniz Caddesine döndüm…

İki delikanlı küskün küskün konuşuyorlar birbirleriyle yanlarından geçerken gülümsedim.

‘Caddenin başından bu tarafa yürüyorum. Bir Türkçe söz değmedi kulağıma… Sizi görünce mutlu oldum’ dedim.

‘Sorma abi biz Türkçe konuşan biri geçince çevirip öpüyoruz. ’ diye karşılık verdi esprime gençlerden biri.

. . .

Ara sokaklarda onlarca satılık tabelası.

Fatih’te satılık tabelası görmek nadirattandı.

Arapça ‘İcar’ tabelaları asılı camlarda.

. . .

Fatih’in eskisi Siirt Arabı bir tanıdığa uğradım.

‘Bir binada beş altı daireye Araplar oturunca binada kalan yerli aileler satıp gidiyor. Zaten iç sokaklarda apartman katlarında yaşlı insanlar var. Dışarı çıkamaz oldular. Yerliler buraları terk edip gidiyor’ dedi.

Akşemsettin Caddesine Şam Caddesi der olmuşlar.

. . .

Şimdi bu yazdıklarımın altına yorumlar döşenir… Ne ırkçılığım kalır ne imansızlığım ne muhalifliğim…

Hiç biri değil…

Makul olmaya çalışıyorum.

Hiç bir devlet kendi iradesi ve kendi tasarrufu ile ülkesinin demografik etnik ve sosyal yapısını değiştirmez.

Türkiye’nin etnik yapısı geri dönülemez bir şekilde değişti.

Hiç bir devlet kalbi mesabesindeki tarihi şehri bir başka halkın istilasına açmaz.

Mesela İtalya’ya giden mültecilerin Roma’nın şehir merkezinde İngiltere’nin Buckingam’ında şehrin yerlilerini dışarı çıkaracak ölçüde homojen bir şekilde yerleşmelerine izin verilemez.

Hiç bir ülkenin gözbebeği olan şehirde o ülkenin yabancısına yerleşecekleri yerde ezici çoğunluğu oluşturacak şekilde ticari imtiyaz tanınarak orayı ele geçirme imkanı verilmez.

Osmanlı büyük göç dalgaları yaşamıştı.

Ne 1850’lerde Kırım’dan imparatorluğa akan milyonlarca insana ne 1864 Kafkasya Sürgünlerine ne 1912 Balkan bozgununda savrulan insanlara ne de mübadillere İstanbul’da topluca oturabilecekleri bölgeler göstermedi.

Devletlerin iskan politikası olmalıdır.

her devletin nazarında göçmenler yeni arı kolonileridir.

doğru yerde petek gösterirseniz balından istifade edersiniz

doğru yerde yer gösteremezseniz o arılar sizi sokar.

. . .

Demem o ki;

Arap’tan Fars’tan rahatsız olduğum yok.

Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’i gibi ‘Bila tefrika-i cins ü mezhep’ kriterini esas alan bir adamım ben.

Savaş mağduru bir halka yardım etmek kucak açmak insani bir şeydir.

Ama böyle olmamalıydı…

Böyle olmaz…

. . .

Bu şuna benziyor…

Sokakta karşılaştığınız bir ihtiyaçlı kişiye karnını doyurması için para verebilirsiniz.

Ama onu alıp evinize getirmezsiniz.

Evinize getirseniz de kendisine yatak odanızı vermez eline kumandayı tutuşturmaz baba koltuğuna oturtmazsınız.

Eğer bunu yaparsanız her türlü istismara razı olduğunuz anlamına gelir bu.

İhtiyaçlı kişi sizi istismar etmek zorunda kalır.

. . . . . .

Türkiye’ye gelen Suriyeliler Iraklılar Libyalılar Afganlılar Pakistanlılar İranlılar Ürdünlüler Mısırlılar…

‘Gelenlerin her biri memnun ki yerinden çok seneler geçti dönen yok seferinden…’

Bir tek politik tasarrufla içeri alınan bunca insanı hiç bir politik tasarrufla buradan geriye döndüremezsiniz…

Vatanlarından çıkmak için birbirini çiğneyen bu kitle ülkelerine geri dönmemek için karşılarına çıkan her türlü gücü ezer geçer.

Nitekim duymuşluğum var

‘Allah razı olsun Suriye’de savaşı çıkaranlardan… O savaş çıkmasaydı Türkiye’ye gelemezdik’ diyeni…

. . .

Türk Avrupa ve Asya’nın arasında bin yıldır icra edilen bir görevin adıdır.

Ve Türk dünya politiği açısından varlığı zorunlu bir aktördür.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim…

Türk bu göç ile kimliğini oluşturan en temel yapıtaşlarını yükselen bir balondan aşağı atmıştır.

Önümüzdeki yüzyıllardan sonra bu topraklarda Türk’ün varlığını koruyup koruyamayacağı tartışılır hale gelmiştir.

BU bir hissiyat değil çok temel bir sabit delilim var.

İstanbullu kimliği nasıl son otuz kırk yıl içinde hiç var olmamışçasına yok olmuşsa…

Türk kimliği de böylesi bir yok oluş sürecine girmiştir.

Kırk yıl elli yıl değil ama üç kuşak sonra bu kimlik bu topraklarda varlığını bu şekilde sürdüremez.

Tarihin temel aktörlerinden birisi olan bu halk geçmişte tarihin temel aktörlerinden olan bir çok halk gibi İskitler gibi Keltler gibi Hunlar gibi eriyip dönüşür.

Balkanlarda Bulgarlar ne ise Anadolu’da da Türk o olur.

. . .

Tabii biz kimiz ki öngörümüz ne ola…

Onca kitap okuduk da bir şey mi olduk…

Onca kitap yazdık da ne ettik…

Onca mektep medrese tahsil ettik onca mesele etüt ettik onca gezdik gördük de ne oldu.

Tabii ki biz bilmeyiz işin doğrusunu…

Konuşuyoruz işte…

. . .

Aylardır karar vermişliğim var; baktığım şeyde olumsuzluğu fark etmeyeceğim diye.

Olumsuzu eksiği ve endişe verici olanı değil olumlu olanı Tamam olanı ve güzelliği görmeye çalışacağım

Bu prensip doğrultusunda bakacak olursak olumlu bir takım yanları da var bu işin.

Artık kakuleli kahveyi her yerde bulmak mümkün.

Eskiden ramazandan ramazana tattığımız humus da felafel de her yerde var…

Tek dilli idik çocuklarımız iki dilli olmak durumunda.

Doğuda mı batıda mıyız belli değildi.

İçinde bu kadar Arab’ın olduğu gemi batıya gidemez gayri.

En azından bir istikamet sahibi olduk.

MİLLİ KALKINMA DOSYASI : DEVLET GEMİ İNŞA MÜHENDİSİ FETHİ ALGON’U 1946’DA TATVAN’A YOLLAR


DEVLET GEMİ İNŞA MÜHENDİSİ FETHİ ALGON’U 1946’DA TATVAN’A YOLLAR

İLETEN : Oraj POYRAZ – 0raj.p0yraz

Kocaman bir iç deniz üzerinde hiç deniz taşımacılığı yok. Fethi Algon eşini ve iki oğlunu alır Kurtalan Ekpresi ile önce Siirt Kurtalan’a oradan da 8 saat (122 km) süren bir yolculukla Tatvan’a varır.

Vardıklarında manzara şudur Tatvan’da.

Yol yok

Okul yok

Elektrik yok

Su şebekesi yok

Türkçe bilen yok

Bakkal bile yok

Yok yok yok yok…

Fethi Algon önce tersaneyi kurar ve Van Gölü üzerinde yolcu taşımacılığı yapacak gemilerin kosterlerin römorkörlerin üretimine başlar iskelelerin yapımları da başlar eş zamanlı Gevaş Ahlat Erciş ve Van’da.

Sene 1950’de Van Gölü üzerinde yolcu taşımacılığı başlamıştır bile. Siirt Kurtalan’a gelenler karayolu ile Tatvan’a oradan da göl çevresinde nereye gidecekse… Fethi Algon bakar ki herkes feribot saatlerini yakalayamıyor der ki Denizcilik Bankası’na "buraya otel lazım".

Bunun üzerine Doğu Anadolu’nun ilk ve tek dört yıldızlı oteli Tatvan’a inşa edilir vatandaş feribot beklerken rezil olmasın diye. İstanbul’dan Yalova’dan şefler otel müdürleri getirilir personelinin eğitimi için. Otelin adı Denizcilik Bankası Oteli’dir. Bu arada tersane arazisi bir kampüs haline getirilir. 1950 gibi senede Van Gölü’nde yelken yapılır. Çevre illerden sayısız insan yelkenli izlemeye gelir. Fethi Algon’a devletin gönderdiği paralar Diyarbakır üzerinden gelir. Çünkü en yakın Ziraat Bankası oradadır. Mecido isimli bir eşkiya yolda parayı getirenleri soyar bütün paraları alır. Jandarma bile Mecido’ya bulaşmak istemez. Fethi Algon Mecido’ya haber salar gelsin görsün beni diye. Mecido bir eşkiyadır ama devletin adamı çağırmıştır sonuçta. Kalkar gider. Fethi mühendis derdini sorar. Mecido: “Adam vurdum eşkiyayım diye kime bana iş vermez ne yapayım”? Fethi Algon 1.90 boyundaki bu dev adama Tatvan tersane Kampüsü’nde bekçilik işi verir.

Mecido eşkiyalığı bırakır. Karda tipide çoru çocuğu okula götürmek dahil her işe canla başla koşar. Tersanenin has adamı olur.

Tatvan’da okul yoktur. Mühendis Fethi Algon’un oğlanlar okula başlayacak olunca kaymakama valiye çıkıp okul konusunu dile getirir. Sene 1948’dir. Vali kaymakam "yok öyle bir para bizde okulu yapın biz öğretmeni atayalım" der. Fethi Algon bulur buluşturur tersane kampüsünde bir oda kara tahtaya 25 öğrencinin eğitim alacağı bir derslik kurar valiye kaymakama haber salar atayın öğretmeni. Böylelikle Tatvan’ın ilk okulu açılır. Öğrenci sayısı 25’dir. 23’ü Türkçeyi ilk defa okulda duyar. Fethi Algon ve ailesi 1959 senesine kadar Tatvan’da kalır ve bugün bile Bitlis il merkezinin daha önünde anılmasını sağlayan altyapıyı atarlar Tatvan’da. Sonra geldikleri yer olan İstanbul’a dönerler. Bozulan Türkçeleri nedeniyle çocukların lakabı artık kırodur İstanbul’da. Oğlanlardan küçük olanı Atilla yıllar sonra Denizcilik Bankası’nda müfettiş olur. 1970ler filan. Tatvan denetlemesi vardır. Gönüllü olur. Yine Kurtalan Ekspresi ile Bitlis Tatvan’a varır. 3 gece 4 gün.

Tatvan’da babası zamanında açılan Denizcilik Bankası oteline yerleşir. Resepsiyonda dev gibi ama beli bükülmüş bir adam vardır. Resepsiyonda kavga etmektedir. Üstü başı perişandır. Atilla zar zor tanır adamı. Babasının eşkiyalığı bırakıp işe aldığı eşkiya Mecido. Sarılırlar ağlaşırlar dertleşirler. Babası gittikten sonra gelenler ne yapıp edip kovmuştur Mecido’yu Tatvan tersanesinden. Eşkiyadır adam vurmuştur katildir diye… Oğlunun açtığı bakkal dükkanı geliri ile kıt kanaat geçinmektedirler Tatvan’da.

Sorarım size? Fethi Algon da devlettir sonrasında gelenler de? Bu devlet nasıl bir şeydir? Hele deyin bana. O değil de Fethi Algon’un torunu Burcu Algon bugün Azerbaycan yelken milli takımının koçu. Cumhuriyet’in yarattığı katma değer bugün Cumhuriyet’in sınırlarını aşıyor.

Yalnız nasıl zamanlarsa eşkiyası bile kalite. Öyle bir Türkiye’ymiş.