FRANSA DOSYASI /// Mehmet ASAL : FRANSA VE FRANSIZLAR NEDEN TÜRKLERİ SEVMEZ ???


Mehmet ASAL : FRANSA VE FRANSIZLAR NEDEN TÜRKLERİ SEVMEZ ???

Fransa ve Macron kırmızı çizgiyi ve haddini yine aştı!

Fransa Türkiye’ye karşı kıta sahanlığında Oruçreis gemisiyle yaptığı araştırmaya karşılık, Yunanistan’ı desteklemek için asker gönderiyor…

Macron’un Doğu Akdeniz’e asker göndereceğini ilan etmesi Yunanistan’da sevinç çığlıklarıyla karşılandı, Başbakan Miçotakis Fransızca Twitter mesajıyla teşekkür etti.

Ankara’ya bölgede yürüttüğü doğalgaz arama faaliyetlerini durdurma çağrısı yapan Macron, "Aralarında Yunanistan’ın olduğu Avrupalı ortaklarımızın da işbirliği ile gelecek günlerde Doğu Akdeniz’deki Fransız askeri varlığını geçici olarak güçlendirmeye karar verdim" dedi.

To Vima gazetesi ise hafta içinde Güney Kıbrıs’a iki adet Rafale savaş uçağı indiren Fransa’nın, bununla da kalmayıp bir helikopterin katılımıyla Yunan savaş gemileriyle tatbikat yapacağını yazdı.

Gelelim tekrar Fransa’ya. Tüm Emperyalist güçlerin Türkiye ve Türk toprakları üzerinde gözü olmakla birlikte, Fransa; Osmanlı Döneminde elde ettiği büyük imtiyazları, kapitülasyonları Cumhuriyet ile birlikte kaybettikten ve özellikle Güney Doğu Anadolu’yu ve Kilikya’yı terk etmek, akabinde Hatay’ı da kaybetmek, Büyük Ermenistan ve Kürdistan’ı kurduramamaktan ötürü Lozan’dan bu yana tam bir Türk ve Türkiye düşmanı ülke konumuna gelmiştir. Türkiye’nin karşısında ve aleyhinde hangi dernek, cemiyet, örgüt, topluluk varsa Fransa daima onların yanındadır.

Asırlarca dünyayı sömürmüş olmanın verdiği alışkanlıkla kendilerini dev aynasında görmekte, hala yönetip yönlendirebileceklerini düşünmekte, Türkiye Cumhuriyeti’ni de eski Osmanlı sanmaktadır.

Liberté, égalité, fraternité, Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarının atıldığı 1789 Fransa’sı bugün, başka ırkları ve dinleri küçümseyen, İngilizceyi bilse dahi konuşmayan bir millete dönüşmüştür. Fransızlar kibirlidirler son 2 büyük dünya harbinde de kolayca teslim olup ciddi bir zafer elde edememelerine rağmen konu büyük savaşlardan açıldığımda “mangalda kül bırakmazlar” Fransızları; İngilizler de sevmez, Almanlar da hatta İspanyol ve Portekizler de. Bugün 5 asır önceki Rönesans ve Reformların, 2 asır önceki hak ve özgürlüklerin savunucusu ülke değildir Fransa.

Fransa 1954’ten 1962’ye kadar 8 yıl süreyle Cezayir’in Bağımsızlık savaşına karşı çıkarak bir buçuk milyon Cezayirli Müslümanı katletmiş, Fransız Devrimi ile özleştirilmesine rağmen bugün onun getirdiği kavramlardan çok uzak davranışlar içerisinde bir ülkedir. Tunus ve Çad’da ki Sömürüsü, zemin hazırladığı Ruanda Soykırımı ve daha niceleri saymakla bitmez. Tüm bunlara rağmen halen bazı Türklerin Frankofon hayranlığının nedeni anlamakta bu nedenle ciddi zorluk çekmekteyim.

Fransa, yönetimde yarı-başkanlık sisteminin uygulandığı üniter bir devlettir. Ülkenin başlıca ilke ve ülküleri İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde açıklanmıştır.

Fransa, Avrupa Birliği adlı siyasi ve ekonomik örgütlenmenin kurucu üyelerinden biridir ve birlik üyesi ülkeler içinde yüzölçümü en büyük olanıdır. Ülke, bunun yanında Birleşmiş Milletler ‘in de kurucu üyelerinden, Frankofon’un, G8 Zirvelerinin, Latin Birliği’nin ve NATO’nun da katılımcılarındandır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinden biridir. 360 etkin savaş başlığı ve 59 nükleer santraliyle önemli bir nükleer güçtür. Nükleer Enerji de Dünya da ABDden sonra gelen 2nci ülkedir. Bugünkü kalkınmışlığının da en önemli nedeni bu enerji fazlasıdır.

Fransa, 17. yüzyılın ikinci yarısından bu yana dünya genelinde uluslararası ilişkiler alanında önde gelen ülkelerden olmuştur. 18. ve 19. yüzyıllar arasında, dönemin en büyük sömürge imparatorluklarından birini kurmuştur. Bu dönemlerde Fransa’nın sınırları güneydoğu Asya’dan batı Afrika’ya kadar uzanmış, etki ettiği bölgelerdeki toplumların kültür ve siyasetlerinde belirgin izler bırakmıştır.

Beş asırlık köklü ilişkilerimiz temelinde, önemli bir ticari ve ekonomik çıkar yatmaktadır.

Fransa’da 360.000’i aşkın çifte vatandaş olmak üzere 700 bini aşkın Türk nüfus yaşamaktadır. Fakat Türkleri ve Türkiye’yi hiç sevmeyen, 150 yıldır kâh Kürtler, kâh Ermeniler vasıtasıyla parçalamaya çalışan sözde bir NATO müttefikimizdir, NATO’ya dönüşü de 2009 yılında Türkiye’nin verdiği onayla olmasına rağmen. Türkiye’nin gerek nüfusu gerek se dini nedeniyle AB’ne alınmasına en açık ve pervasızca karşı çıkan ülkedir.

Nüfusu Fransa dışındaki 5 yerleşim Bölgesi ile birlikte yaklaşık 68 milyondur. Fransız halkı da pek çok Avrupalı halk gibi kendi toplumundan başka toplumlarla ilgilenmez. Fransız aydınları halkının bu özelliğini itiraf ederler. Fransız yazar Ydewalle şöyle der: “Orta tabakadan bir Fransız, genel fikirlere ilgi duysa bile çok dar bir çerçeve içinde yaşar. Oturduğu kenti çok iyi tanır, fakat ülkesini pek tanımaz. Sınırların ötesinde olup bitenler hakkında ise yetersiz ve çarpıtılmış bilgi sahibidir”

Bu sözlerden şunu anlayabiliriz: Bir Fransız’a, bir başka millet hakkında ne söylenirse ona inanır; tıpkı, günümüzdeki yalan üzerine kurulu Ermeni propagandasına veya PKK’nın barışçı olduğuna inandığı gibi.

Fransızlar ve tüm ‘Batılılar’ “Türk korkusunun beslediği gizli Türk düşmanlığına inançla!” yetiştirilirler. Türkler hakkındaki gerçek dışı olumsuz sözlere hemen inanırlar. Bizlerin de gerek tanıtım gerekse dış politika olarak zafiyetimiz de ortada olunca bu anlaşılması hiç te zor olmayan bir durumdur. Tüm Batılılar gibi Fransızlar da Türk’lere karşı temelsiz bir gizli düşmanlık vardır. Türkler zararına oluşan bu bilinçaltı kirliliği; Türkler ‘zayıf’ düştüğü her anda, rahatça açığa çıkma eğilimindedir.

Fransızlar, Türklere önce, İspanya’daki Müslümanlara dedikleri gibi ‘sarsarian’ adını vermiştir. 14. yüzyılda ‘Maure’ demeye başlamış, daha sonra da ‘Musulman’ sözünü kullanmışlardır. Ama 19. yüzyıldan sonra ‘Türk’ sözcüğü ‘Müslüman’ adıyla eş anlamlı olarak kullanılagelmiştir.

Haçlı Seferleri’nin olduğu 11. ve 12. yüzyıllar, Türkler açısından Avrupa’da olumsuz algılamanın doğduğu yıllardır. Seferden dönen -beyin gücüne değil, kaba güç özelliğine sahip- Fransızlar, ailelerine, çevrelerine abartılı savaş öyküleri anlatmışlardır. Büyük bir kahraman olduklarını vurgulamak için “insanüstü yaratıklarla” nasıl savaştıklarını masal karışımı kurgularla aktarmışlardır. Türkleri-Müslümanları, bir başka deyişle ‘o yenilmez canavarları’ nasıl yendiklerini abartının doruklarında dolaşarak tasvir etmişler… “Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kana susamış canavarlar” olarak anlatılan Türk, o yıllardan beri Fransızların ve diğer Avrupalıların, bilinçaltına ’korku’ öğesi olarak yerleştirilmiştir. Osmanlının 15 ve 16. yüzyıllardaki gücü de, bu masallara adeta destek olmuş; bu masalları gerçeğin iklimine taşımıştır. 1570’lerde Montaigne’in “Denemeler” inde belirttiği “Türk Padişahı, dünya ne kadar küçükmüş, dermiş…” diye başlayan o masum cümleleriyle, ‘Türk gücünü’ açıklarken, dolaylı olarak, o uydurma masalların Batı bilinçaltında ‘gerçeğe’ dönüşmesine yardım etmiştir…

Türklerin Akdeniz’deki egemenliği Fransız halkında Türk düşmanlığının iyice kökleşmesine neden olmuştur. Bakış açılarına ‘dinî ölçü’ egemen olunca, İslâm cephesinde yer alan Türklerin varlığı, Türk’ün peşinen ‘kötü’ olmasını doğurmuştur. Kanuni’nin Fransa’ya ‘kapitülasyon’ ihsanları, Fransız kültürüne serbestlik de bu durumu değiştirmemiştir.

17. yüzyıl başlarında bir Fransız için Türk, dış görünüş bakımından bir ‘dev’, ahlâkî bakımdan da Hıristiyanlara zulüm yapan ‘şeytanî bir yaratık’ tır. Bu temaları, 1631’de Paris’te haftalık olarak yayımlanan bir Gazetede görmek mümkündür.

Aslında; Türk-Fransız diplomatik ilişkilerinin tarihi 1483 yılına uzanmaktadır. Sultan II. Bayezid, anılan tarihte, Fransa’da tutulan kardeşi Cem Sultan hakkında bilgi almak üzere XI. Louis’ye Ilımlı (Limni) adasından Yunan kökenli bir Elçi göndermiştir. Osmanlı İmparatorluğu nezdinde mukim ilk Fransız Büyükelçisi Jean de la Forest de 1535 yılında göreve başlamıştır. 1535 yılında kapitülasyonların verilmesiyle Fransa, Osmanlı Devleti nezdinde en ayrıcalıklı devlet konumuna gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, ilk Büyükelçisi Yirmi sekiz Mehmet Çelebi’yi 1721 yılında Fransa nezdinde atamıştır.

17. yüzyıldan itibaren Anadolu toprakları üzerinden Doğu Akdeniz’in kontrolünü sağlamaya çalışan ve bu amaçla Ermenileri kullanan, onların bağımsızlık talebiyle isyan etmesinde önemli bir rol oynayan devlettir Fransa.

Genç Türkiye Cumhuriyeti ile Fransa arasındaki ilişkilerin temelini ise Kurtuluş Savaşı sırasında imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması oluşturmaktadır.

  • Fransa, Ermenilere verdiği desteği ve Ermenilerle iş birliğini İstiklâl Harbi yıllarında da sürdürmüş ve Anadolu’dan tahliye ettiği isyancı Ermenilerinden oluşan üç taburluk kuvveti Kıbrıs’ın Monarga köyünde eğittikten sonra Urfa, Antep ve Maraş’ın işgalinde kullanmıştır.
  • Ancak Kuvay-ı Milliye’nin Fransız kuvvetlerine karşı yürüttüğü başarılı mücadeleden sonra bölgede tutunamayacağını anlayan Fransa, 21 Ekim 1921’de TBMM ile Ankara Antlaşmasını imzalamış ve Anadolu topraklarını işgal için getirdiği Ermeni lejyon askerleriyle birlikte Anadoludan çekilmek zorunda kalmıştır. Ermenilere Anadolu’da yurt kurma girişimlerini Lozan görüşmeleri sırasında da dile getiren Fransa’nın özerklik verilmesi konusundaki talebi Türk Heyeti tarafından ısrarla ve taviz verilmeden reddedilmiştir.
  • Fransa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcından günümüze kadar Ermeni meselesinde izlediği politikalar hep Türkiye aleyhinedir. Cumhuriyet döneminde de Ermenilere verdiği desteği sürdüren Fransa 1937 yılında ilk Ermeni soykırım anıtını açmış ve Fransa’da günümüze kadar 40’dan fazla soykırım anıtı dikilmiştir. Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez’in 1975 yılında ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu) tarafından şehit edilmesiyle başlayan süreçte ASALA’nın gerçekleştirdiği 37 eylemle Fransa ASALA’nın Türklere karşı en çok eylem gerçekleştirdiği ülke haline gelmiştir. Fransa 1998’ten başlayarak günümüze kadar Parlamentosunda Türkiye’yi soykırımla suçlayan birçok karar almış, ancak Fransız Anayasa Mahkemesi Fransız Parlamentosunda alınan bazı kararları iptal etmiştir. Fransız Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararlarından ve AİHM’nin Perinçek davasında verdiği karardan sonra Fransız yönetiminin geri adım atması beklenirken Fransa Devlet Yönetimi, Ermeni tezlerine desteğini sürdürmeye devam etmiştir.
  • Türkiye ile Fransa arasında yaşanan İskenderun sancağı (Hatay) sorunu;

Türkiye Lozan görüşmelerinde büyük bir başarı kazanarak bağımsızlık hakkını ve hükümranlığını muhasım ülkelere kabul ettirmekle birlikte 25 Nisan 1920’de Fransız mandasına bırakılan İskenderun Sancağının Türk toprakları içine alınması mümkün olamamış ve mandater ülke sıfatıyla Fransa bu bölgeyi Halep üzerinden Suriye’ye bağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra tüm ülkelerle iyi ilişkiler kurma politikası kapsamında Fransa ile karşı karşıya gelmemek düşüncesiyle elverişli şartların oluşmasına kadar sorunun çözümü ertelenmiş ve 30 Mayıs 1926 tarihinde Türkiye ile Fransa arasında akdedilen Dostluk Anlaşmasıyla İskenderun Sancağı bölgesinin statüsü teyit edilmiştir. Ancak Fransa’nın 22 Aralık 1936’da Suriye ile imzaladığı ve Suriye’ye bağımsızlık verilmesini öngören anlaşma ile İskenderun Sancağının da Suriye’ye bağlanması tehlikesinin ortaya çıkması üzerine Türk Hükümeti sorunun halledilmesi için Fransa ve Milletler Cemiyeti (MC) nezdinde girişimlerde bulunmuştur. MC sorunun halli için bir gözlemci heyeti görevlendirmiş, heyet 31 Aralık 1936’da göreve başlamıştır. Soruna bir çözüm bulmak amacıyla Fransa ile görüşmelerini sürdüren Türkiye’nin Hatay’ın bağımsız bir devlet olmasına ilişkin önerisi başlangıçta Fransa tarafından reddedilmiş ve Fransa takip eden dönemde Dersim isyanını destekleyerek Türkiye’nin dikkatini Hatay’dan Dersim’e çekmeye çalışmıştır. Dersim ve Hatay’daki Alevileri Türklere karşı kışkırtan Fransa Türkiye’nin sıkıştırılması çabaları kapsamında Ermenileri de kullanmış ve Hatay bölgesindeki Ermenilere silah dağıtmıştır.

Fransa’nın Hatay bölgesinde Türklere karşı Ermenileri kullanmaya kalkışması üzerine Türkiye Ermeni Patriği Mesrop Maroyan, Türkler aleyhine çalışan Ermenileri ikaz etmek üzere Hatay’a iki Ermeni Rahip göndermek için İçişleri Bakanlığından izin istemiştir. Bunlar arşivlerde yer almaktadır.

Fransa’nın Suriye’nin bağımsızlığını tanıması konusunda imzalanan anlaşma gereğince icra edilen Hatay seçimleri öncesinde Fransızların seçim sonuçlarını etkilemek için başvurduğu uygulamalara tepki gösteren Türkiye’nin talimatına uyan Türklerin çoğu seçimlere katılmamıştır. Türkiye’nin itirazı üzerine seçim yönetmeliği üzerinde yapılan değişikliklerden sonra MC gözetimi altında 3 Mayıs 1938’de başlayan seçimlerde ise Fransız manda yönetimi bölgedeki Türklerin seçmen kaydı yaptırmasını önlerken Suriye’deki Taşnak ve Hınçak Ermenilerini Hatay’a getirerek İskenderun Sancağına vatandaş olarak kaydetmiş, Fransız manda yönetiminin söz konusu uygulamaları üzerine Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkiler gerginleşmiştir

Atatürk’ün 20 Mayıs 1938’de Mersin’e, ardından 24 Mayıs 1938’de Adana’ya giderek buradaki askeri birlikleri denetlemesi ve sınıra 30.000 kişilik kuvvet yığması Türkiye’nin kararlılığını göstermesi açısından etkili olmuştur. Türkiye’nin bu kararlı tavrı karşısında geri adım atmak zorunda kalan Fransa önce seçimleri ertelemiş ve Hatay’daki temsilcisini değiştirmiş, ardından Abdurrahman Melek’i Hatay Valisi olarak atamıştır. Daha sonra Fransa Türkiye’nin teklifini kabul etmiş ve MC kararıyla Sancak’ın toprak bütünlüğünün Türkiye ile Fransa arasında yapılacak bir anlaşma ile teminat altına alınması kararlaştırılmıştır

22-31 Temmuz 1938’de yapılan seçimler sonucunda Türkler İskenderun Sancağındaki 40 milletvekilliğinden 22’sini kazanmış ve 2 Eylül 1938’de Hatay Meclisi toplanarak Hatay Devleti’nin kuruluşunu ilan etmiştir. Takip eden süreçte Türkiye ile Fransa arasında 23 Haziran 1939’da “Hatay Anlaşması” imzalanmış bir yıl kadar bağımsız kalan Hatay Devleti Hatay Meclisi’nin 29 Haziran 1939’da oybirliği ile aldığı kararla Türkiye’ye katılmıştır.

Böylece Fransa’nın Kilikya diye adlandırdığı Çukurova bölgesinde Ermenistan kurma hayalleri ve Antakya bölgesini Türkiye’den koparma çabaları İstiklâl Harbinde savaş yoluyla, Hatay’da ise diplomasi ve kriz yönetimi yoluyla önlenmiştir.

  • Bernard Lewis Olayı;

1993’te Le Monte gazetesinde yayınlanan makalesi nedeniyle Profesör Bernard Lewis aleyhinde, Fransız-Ermeni Dernekleri Forumu tarafından açılan dava üzerinde bir nebze durmakta yarar vardır. Lewis, yazısında, "Osmanlı hükümetinin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur… Türklerin `tehcire’ (Ermenilerin savaş alanından alınarak başka yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru nedenleri vardır… Zira, Ermeniler Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı" demişti. Gerçek de buydu… Ama, Forum, Lewis’i, "Türklerin 1,5 milyon Ermeni’yi imha ettiğini kabul etmeyerek Ermeni ulusuna hakaret ve iftira etmekle" suçluyordu. Mahkeme, Forum’u haklı bularak Lewis’i 10 bin frank para cezasına mahkûm etmiştir.

  • Fransa’nın Müslüman dünyasıyla karmaşık ve uzun tarihi;

Öncelikle, Fransa’nın diğer batılı ülkelere nazaran Müslüman dünyasına ev sahipliği açısından daha uzun soluklu ve yakın bir ilişkisi vardır.

Fransa’nın 1830 yılında Kuzey Afrika ülkesi Cezayir’i işgaliyle birlikte Müslüman Afrika, Fransa’nın arka bahçesi haline gelmiştir.

2. Dünya Savaşı’nın ardından çok sayıda kuzey Afrikalı Müslüman, sanayileşmeyle birlikte açılan yeni fabrikalarda çalışmak üzere Fransa’ya gelmiş ve Afrikalılar Fransa’ya ilk geldiklerinde Paris ve Lyon’un endüstrileşmeye başlayan kuzeydeki kırsal bölgelerine yerleştirilmiştir.

Post-sanayileşme döneminde fabrikalar kapanmış ancak bu bölgeye göçen Afrikalılar ilk yerleştikleri bölgelerde yaşamaya devam etmiştir. Burada çocukları hatta torunları olmuştur. Fransız toplumunda oluşan bu azınlık yıllarca ayrımcılığa maruz kalmıştır.

Ancak yıl 2005’e geldiğinde Fransız toplumunda yaşanan ötekileştirme ve ayrımcılığa keskin bir reaksiyon gösterilmiştir. Fransız banliyölerinde başlayan ayaklanmayı, hükümet kanadından yapılan açıklamalar da körüklemiştir. Olayların başladığı banliyölerde yaşayanların yarısı 20 yaşın altında ve işsizlik oranın yüzde 40’ın üstündedir. Gerginlik sona ermişse de huzursuzluk devam etmiştir. Fransız banliyölerinde yaşayan mutsuz Müslüman azınlığın ‘Cihat’ yoluyla etki altına alınması da o dönemde oldukça kolay olmuştur.

  • Fransa’nın Cezayir üzerindeki süren etkisi;

Fransa, kendi sömürgeleri olan diğer Avrupa ülkelerinin aksine eski sömürgesinden tamamen elini çekmemiştir. Cezayir gerek ekonomik gerekse askeri olarak Ortadoğu ve Afrika’da Fransa’nın ulusal çıkarlarını savunmaya devam etmiştir. Irak ve Suriye’de El Kaide ve IŞİD’e karşı mücadelede Cezayir asıllı Afrikalı Müslüman askerler de varlık göstermiş hatta IŞİD sosyal medya aracılığıyla Fransızca yayınladığı mesajlarda, “Kız ve erkek kardeşlerinize karşı günah işliyorsunuz” ifadelerini kullanmıştır. IŞİD’e yönelik saldırılarda Afrikalı Müslüman askerlerin yer alması terör örgütü safında büyük tepki çekmiştir. Müslümanların Müslümanlara karşı savaştırılmasının azmettiricisi olarak algılanan Fransa, bu nedenle IŞİD’in öncelikli hedefi haline gelmiştir.

  • Fransa’nın sosyal politikaları;

Fransa’nın IŞİD’in hedefinde olmasının önemli sebeplerinden biri de ülkede yaşayan Müslüman azınlığa karşı uygulanan yaptırımlar sayılabilir. Örneğin 2010 yılında kamuya açık alanlarda Müslümanlar için sembolik öneme sahip olan peçenin yasaklanması toplum tabanında büyük bir öfkeye neden olmuştur. Yine Mayıs 2015’te Fransa’nın güneyindeki Beziers şehrinin aşırı sağ partili belediye başkanı Robert Menard’ın “anaokulu ve ilkokula giden Müslüman çocukları fişlediğini itiraf etmesi” büyük bir skandala yol açmıştır. Skandal açıklama sonrası belediye başkanı hakkında soruşturma açılmıştır.

  • Fransa’daki Hristiyan nüfusun yoğunluğu;

Laik bir devlet olmasına karşın Fransa’da nüfusun çoğunluğunun Katolik oluşu ve ülke tarihinde kilisenin ağırlıklı konumu, Paris’in Müslüman azınlıkla ilgili politikalarının sorgulanmasına da zemin hazırlamaktadır. Fransa’nın aşırı dincilikle mücadelesi de zaman zaman bu perspektiften algılanır.

IŞİD’in yayınladığı tehdit mesajlarında –yalnızca Fransa için değil– Koalisyon güçlerine katılan tüm ülkelerin askeri güçleri için “Haçlı ordusu- Haçlı seferi” ifadesini kullanması da bu iddiayı doğrular niteliktedir.

  • Fransa’nın dine karşı muhalif tutumu – Hiciv Tolerasyonu;

Fransa’nın organize dinlere (sadece İslamiyet için değil) muhalefeti ve bundan beslenen geleneksel bir mizah anlayışı mevcuttur. Charlie Hebdo’nun IŞİD tarafından hedef alınmasının en önemli nedenlerinden biri de İslam dinini hicveden karikatürleridir…

Ancak Fransa’nın ikinci kez hedef alınmasının ardında, Charlie Hebdo saldırısından sonra halk tabanının ve hükümet kanadının bu hicve karşı yüksek tolerasyon göstermesi, hatta bu yayınların altı çizilerek basın özgürlüğü kapsamında sayılması, bunun defalarca deklare edilmesi gösterilebilir.

Son olarak Avrupa’daki radikal sağın yükselişi de saldırıların hedefinde Fransa’nın olmasının sebeplerinden biri sayılabilir. Radikal Sağın Fransa’daki temsilcisi Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Cephe’nin Charlie Hebdo saldırısının ardından Fransa’daki İslami değerlere tezat söylemleri büyük tepki çekmiştir. Sağcıların propagandavari, nefret dolu söylemleri radikalleşmeye yol açmaktadır. Tüm bu söylemler de Fransa’daki Müslümanların kendilerini dışlanmış hissetmesine ve IŞİD gibi nefret vaazcılarının onları kandırmasına ve kolayca etkisi altına almasına temel hazırlamaktadır.

  • FRANSA’nın Türkiye’de ki okulları ve buna karşılık Fransa’da ki Türk Okullarına bakışı;

Türkiye’de de hem Özel hem de büyükelçilik destekli Fransız okulları bulunmaktadır. Hatırlanacak olursa başta Devlet Okulumuz Galatasaray olmak üzere, Saint Joseph İstanbul, Saint Joseph İzmir, Saint Benoit, Saint Pulcherie, Saint Michel, Notre Dame De Sion Liseleri vardır. Ayrıca Fransız elçiliğine bağlı iki okul da vardır. Bunlar; Ankara’daki Charles de Gaulle ve İstanbul’daki Pierre Loti’dir. Ayrıca NDS (Neslin Değişen Sesi, Notre Dame De Sion ) ve Küçük Prens ( Saint Joseph) kültürü ile hizmet vermeye çalışan Özel İlköğretim Kurumlarıdır. Ayrıca Ankara ve İzmir’de Tevfik Fikret Liseleri de Fransızca hazırlık ve eğitimi ile öğrenim yapmaktadır.

Bu okulların hukuki statüsü yoktur. Türkiye’de görevli Fransızlar için kurulmuştur, ancak yüzde 80 öğrencileri Türklerdir. Türkiye’nin, “Fransız eğitim sistemiyle uyumlu olarak açmayı öngördüğü okullar için Fransa Hükümeti büyük zorluklar çıkartmaktadır.” Üstelik te Fransa da yaklaşık 800 000 Türk yaşarken Türkiye’de yaşayan Fransız sayısı yok denecek kadar azdır. Bu da Fransa’nın tek taraflı Kültür ihraç etmeye çalışırken, Adalet, Eşitlik, Özgürlük ilkesine aykırı şekilde farklı kültürleri ülkesinde istememesinin ve bencil davranışın en açık örneğidir.

Fransız Milli Eğitim Bakanı Jean Michel Blanquier "Türk hükümetinin bu liseler aracılığıyla islamcı ideolojiyi yaymaya çalıştığını" söylemesi aslında Türkiye’de ki Fransız Okullarının amacının da Katolik Hristiyanlığı yaymak ya da hoşgörü gösterilmesini sağlamak olduğunun bir bakıma itirafı gibidir.

Türkiye’de ki Fransız Okullarının hepsi Osmanlı döneminde kurulmuş ve bugün hâlâ pek çok ailenin, “biraz da Fransız hayranlığından veya ebeveynlerin bu okullarda okumuş olmasından kaynaklanan”, Fransızca diline ve fonetiğine duydukları ilgi ile çocuklarını göndermeye hevesli oldukları okullardır. Fransa’da hiçbir Devlet Okulu Fransızlara Türkçe Dilini seçenek olarak sunmazken bizim hala Devlete ait ilköğretim Okulları ve Liselerde ikinci dil olarak Fransızca okutulmasına müsaade etmemizin ve bu maksatla Fransızca Öğretmeni atamaları yapılmasının değerlendirilmesini siz bu yazıyı okuyanlara bırakıyorum. (Örnek; Pertevniyal Lisesi, Burak Bora Anadolu Lisesi, Gazi Anadolu Lisesi vb. gibi)

Fransa’da Türk Dili ve Edebiyatı veya Türkoloji eğitimi veren iki üniversite bulunuyor. Bunlardan ilki Paris-Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı olan Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Ulusal Enstitüsü (INALCO). Diğeri ise Strasbourg Üniversitesi bünyesindeki Türk Etüdleri bölümü. Her iki bölümde lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde eğitim ve devlet diploması veriliyor. Osmanlıca dersleri de mevcut. Fransa’da ayrıca, bölüm seviyesinde olmasa da birçok üniversitede Türkçe, Türk edebiyatı, tarihi, siyaseti ve coğrafyası dersleri verilmekte. Ancak Fransızlara Türkçe Öğreten bir Fransız Devlet Lisesi yok. Çünkü hiçbir Fransız Orta Öğrenim Seviyesinde Türkçe’ye ve Türkiye’ye ilgi duymuyor. Acaba neden?

Osmanlı döneminde, Türkiye’de Levanten dediğimiz yabancılar da yaşıyordu ve Türkiye’de ki bu okullar biraz da onların çocukları için açılıyordu aslında. Ama sonra Tanzimat’la beraber Fransızca kültür dili haline gelince, her cemaatten aile çocuğunu bu okullara göndermek istemiştir. Yandaki haritada kırmızı alan; 1800-1900 başında İstanbul dışındaki Fransız Levanten Okullarının olduğu bölgeyi göstermektedir.

On dokuzuncu yüzyıldan başlayarak seçkin ve aydın sınıfların tercih ettiği dil olan Fransızca uzun yıllar diplomasi dili olarak da kabul edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun özellikle İstanbul’da yaşayan Hıristiyan topluluklarının eğitimiyle yükümlü olan dinsel okulları resmen tanıdığı bilinir. Yirminci yüzyılda bu dinsel okullar Türkiye’de Tevhid-i tedrisat kanununun kabulüyle Türk öğrencilere de eğitim vermeye başlamıştır. Bunlar sıradan birer eğitim kurumu değildir. Amaçları; Fransız hayranı, biraz muhafazakâr, sosyal, özgüveni yüksek, belli uluslararası değerlere sahip bireyler yetiştirmektir. İşin bir ilginç yanı da eskiden bu okullarda din adamlarının ders veriyor olması ve bunların misyonerlik görevi üstlenmiş olmalarıdır.

NETİCE:

Tüm bu anlatılanları ve çıkarılması gereken sonucu 1-2 cümlede toparlamak gerekirse;

Fransa Devlet Politikası olarak Türkleri ve Müslümanları sevmez. Fransız halkı ise kendisinden başkasını beğenmez ve güvenmez. Türkiye’nin AB’ne girme isteği, Fransa var oldukça gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir.

Bunu bilerek Fransa ile karşılıklı menfaatleri dengeleyen, haysiyetli, laik çizgide ilişkiler sürdürülmeli ama asla Fransa’ya güvenilmemeli, her an Türkiye’yi yok etmek isteyecek politikaları kolayca ve acımasızca uygulayacakları unutulmamalıdır.

KITA SAHANLIĞI DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN VE FRANSA, TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA HAYDUTLUK YAPIYOR !…


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN VE FRANSA, TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA HAYDUTLUK YAPIYOR !…

*Tayyip Erdoğan, 15 Ağustos 2020’de, Rize’de katıldığı toplantıda Doğu Akdeniz’deki gerilim hakkında konuştu. Erdoğan, “Kıta sahanlığımızda haydutluğa asla boyun eğmeyeceğiz. Yaptırım ve tehdit dili karşısında geri adım atmayacağız. Mavi Vatan’ı aynı kararlılıkla koruyacağız” dedi.

*Ancak, Yunanistan ve Fransa, Türk Kıta Sahanlığı’nda yani Mavi Vatan’da haydutluk yapıyor. Hem de göstere göstere.

*Doğu Akdeniz’deki gerilim, Yunanistan’ın 06 Ağustos 2020’de Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzalamasıyla başladı.

*Yunanistan’ın Mısır ile MEB Sınırı Anlaşması imzalaması üzerine Türkiye, 10 Ağustos 2020’de 1024 / 20 numaralı NAVTEX yayınlayarak Türk Araştırma Gemilerinin Sismik Çalışma yapacağı sahaların coğrafi koordinatlarını bildirdi.

*Sismik Çalışma sahaları, Birleşmiş Milletler’e deklare edilen ve BM Genel Sekreterliği tarafından yayımlanan Türk Kıta Sahanlığı’nın içinde yer alıyor.

*Fransız savaş gemisi ve uçakları, Türkiye’nin NAVTEX ilan ettiği ve sismik araştırma yaptığı bölgede, Yunan savaş gemileri ile birlikte 13 Ağustos 2020’de Müşterek Deniz Tatbikatı yaptı.

*Tatbikat öncesinde duyuru yapmayan Yunanistan ve Fransa, Doğu Akdeniz’deki seyir güvenliği ile uçuş güvenliğini tehlikeye attı. 06 Ağustos 2020’de ilan edilen Sözde Yunan Kıta Sahanlığı yerine Türk Kıta Sahanlığı ve NAVTEX ilan ettiğimiz bölgede Askeri Tatbikat yapan Yunanistan ve Fransa, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile uluslararası hukuku ihlal ederek haydutluk yaptı.

TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA, DİĞER DEVLETLER ASKERİ TATBİKAT VE ATIŞ YAPAMAZ !…

*Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) hükümleri, Sahildar Devletin Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı’nda, diğer devletlerin Askeri Tatbikat ya da Manevra yapmasına, silah veya patlayıcı madde kullanmasına izin vermiyor.

*Malezya bile MEB ve Kıta Sahanlığı’nda, diğer devletlerin askeri tatbikat yapmasına izin vermezken, Yunanistan ve Fransa’nın, Türk Kıta Sahanlığı’nda askeri tatbikat yapmasına seyirci kalınması kabul edilemez.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KITA SAHANLIĞI DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN VE FRANSA, TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA HAYDUTLUK YAPIYOR !…


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN VE FRANSA, TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA HAYDUTLUK YAPIYOR !…

*Tayyip Erdoğan, 15 Ağustos 2020’de, Rize’de katıldığı toplantıda Doğu Akdeniz’deki gerilim hakkında konuştu. Erdoğan, “Kıta sahanlığımızda haydutluğa asla boyun eğmeyeceğiz. Yaptırım ve tehdit dili karşısında geri adım atmayacağız. Mavi Vatan’ı aynı kararlılıkla koruyacağız” dedi.

*Ancak, Yunanistan ve Fransa, Türk Kıta Sahanlığı’nda yani Mavi Vatan’da haydutluk yapıyor. Hem de göstere göstere.

*Doğu Akdeniz’deki gerilim, Yunanistan’ın 06 Ağustos 2020’de Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzalamasıyla başladı.

*Yunanistan’ın Mısır ile MEB Sınırı Anlaşması imzalaması üzerine Türkiye, 10 Ağustos 2020’de 1024 / 20 numaralı NAVTEX yayınlayarak Türk Araştırma Gemilerinin Sismik Çalışma yapacağı sahaların coğrafi koordinatlarını bildirdi.

*Sismik Çalışma sahaları, Birleşmiş Milletler’e deklare edilen ve BM Genel Sekreterliği tarafından yayımlanan Türk Kıta Sahanlığı’nın içinde yer alıyor.

*Fransız savaş gemisi ve uçakları, Türkiye’nin NAVTEX ilan ettiği ve sismik araştırma yaptığı bölgede, Yunan savaş gemileri ile birlikte 13 Ağustos 2020’de Müşterek Deniz Tatbikatı yaptı.

*Tatbikat öncesinde duyuru yapmayan Yunanistan ve Fransa, Doğu Akdeniz’deki seyir güvenliği ile uçuş güvenliğini tehlikeye attı. 06 Ağustos 2020’de ilan edilen Sözde Yunan Kıta Sahanlığı yerine Türk Kıta Sahanlığı ve NAVTEX ilan ettiğimiz bölgede Askeri Tatbikat yapan Yunanistan ve Fransa, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile uluslararası hukuku ihlal ederek haydutluk yaptı.

TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA, DİĞER DEVLETLER ASKERİ TATBİKAT VE ATIŞ YAPAMAZ !…

*Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) hükümleri, Sahildar Devletin Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı’nda, diğer devletlerin Askeri Tatbikat ya da Manevra yapmasına, silah veya patlayıcı madde kullanmasına izin vermiyor.

*Malezya bile MEB ve Kıta Sahanlığı’nda, diğer devletlerin askeri tatbikat yapmasına izin vermezken, Yunanistan ve Fransa’nın, Türk Kıta Sahanlığı’nda askeri tatbikat yapmasına seyirci kalınması kabul edilemez.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// İlhan KARAÇAY : Cem Sultan’ın hazin hikayesi ve Fransa’da 5 yıl kaldığı şato


İlhan KARAÇAY : Cem Sultan’ın hazin hikayesi ve Fransa’da 5 yıl kaldığı şato

17 Temmuz 2020

Fransa’da Osmanlı-Türk izlerini takip ederken güneye doğru gittik. Cem Sultan’ın buralarda bir yerde, gözetim altında yaşadığını biliyorduk. İşte o yeri aramaya başladık. Sonunda kendimizi Bourganeuf kasabasında bulduk.

Cem Sultan’ın tam 5 yıl gözetim altında yaşadığı Zizim Şatosu karşımızdaydı.Fatih Sultan Mehmet’in oğullarından Beyazid, kardeşi Cem Sultan’ı en büyük tehdit olarak algılamıştı. Bu nedenle de Cem Sultan hep sürgünde yaşadı. Cem Sultan, önce Rodos’ta yarı esir ve yarı şaşaalı bir yaşam sürdürdü. Zira Rodos Şövalyeleri Cem Sultan’ın tutulması ve bakımı için Beyazıt’tan çok büyük meblağlar alıyorlardı. Ama Cem Sultan, annesinin kardeşi olan, yani dayısı olan Macaristan Kralı’nın yanına gitmek istiyordu. Orada hazırlanıp kardeşinin üzerine hücum etmeyi planlıyordu. Bayezid ise, Cem Sultan’ın Rodos’ta kalmasını istiyordu. Zira bir gün Rodos’u işgal edip Cem Sultan’ı da ele geçirmeyi planlıyordu.

Rodoslular, bu varsayımdan çok korkmuşlar ve Cem Sultan’ı Roma’daki Papa’ya, Papa da daha sonra Fransız Kralı’na satmışlardı. Şimdi para kazanma sırası Fransızlardaydı. Cem Sultan pek çok yerde barındırıldı. Ama en çok barındırıldığı yer, Bourganeuf’teki şato oldu. Fransa Kralı, Cem Sultan için muhteşem bir şato inşa ettirmişti. Bu şatoya da Zizim adı verilmişti.

CEM SULTAN’IN TUTUKLU KALDIĞI ZİZİM ŞATOSU : Fatih Sultan Mehmet’in oğulları Bayezid ile Cem Sultan arasındaki husumet sonunda Cem Sultan Zizim adlı bu şatoda tam 5 yıl tutuklu kaldı. İlhan Karaçay Zizim Şatosu’nu buldu ve hüzün verici hikayeyi bilenlerden dinledi.

İşte biz o şatoyu bulduk. Cem Sultan’ın hazin hikayesini ve öldürülüşünü araştırmacılar kanalıyla dile getirdik. Tam 30 yıldır Zizim Şatosu’nun karşısında ikamet eden Kadir Akar, işçilik yaptığı Borganeuf kasabasında yıllarca arşivleri karıştırmış. Kadir Akar, Zizim Şatosu’nun gölgesinde bize tarihi şöyle açıkladı:

Cem Sultan (1459 – 1495), Fatih Sultan Mehmet’in en küçük oğludur, 23 Ocak 1459 tarihinde Edirne Sarayı’nda dünyaya geldi. Doğum haberi Fatih’e, Yunanistan seferine giderken ulaştı. Cem, dört yaşına geldiğinde çeşitli hocalardan dersler almaya başladı. Bu eğitim on yaşına kadar sarayda devam etti. Rumca dâhil pek çok dili mükemmel öğrendi. Önce Kastamonu Sancakbeyliği’ne daha sonra da Konya Valiliği’ne tayin edildi. Dönemin ilim ve kültür merkezi olan Konya’da üç yıl kaldı.

3 Mayıs 1481’de Fatih Sultan Mehmet’in ölümü üzerine, Amasya’da bulunan Şehzade Bayezid ve Konya’da bulunan 22 yaşındaki Cem Sultan’a haberciler gönderildi. Veziriazam Nişancı Karamanî Mehmet Paşa, Sultan’ın vefatını bir süreliğine gizlemeye çalışmışsa da bunu başaramamıştı. Duruma kızan Yeniçeriler ayaklanıp sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa’yı öldürdüler ve Şehzade Bayezid’in, İstanbul’da bulunan oğlu Korkut’u saltanat naibi ilan ederek onu tahta çıkardılar.Ancak Cem Sultan’a gönderilen haberci, yolda Şehzade Bayezid’in kayınbabası ve Anadolu Beylerbeyi olan Sinan Paşa tarafından yakalandı ve öldürulmesi neticesinde Cem Sultan haberi aldığında iş işten geçmiş, en büyük destekçisi sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa da yeniçerilerin isyanıyla öldürülmüştü.. Cem Sultan, babasının vefatını dört gün sonra öğrenebildi. Şehzade Bayezid, İstanbul’a varır varmaz devlet idaresini eline aldı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR Türklerde Kartal ve Çift Başlı Kartal Tamgası

CEM SULTAN HİKAYESİNİ DİNLEYENLERİ AĞLATAN KADİR AKAR : Cem Sultan’ın Zizim Şatosu’nda 5 yıl tutuklu kalışının hazin öyküsünü en iyi bilenlerden biri olan Kadir Akar, bu şatonun hemen altında yıllardır yaşıyor. Kadir Akar yıllarca çalışmış olduğu dersini İlhan karaçay’a uzun uzun anlattı.

Bütün bunlardan sonra Cem Sultan, babasının meşhur Kanunnâme’sine koydurttuğu “Her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizâm-ı âlem için katletmek münasiptir. Ekser ulemâ dahi bunu tecviz etmişlerdir…” hükmü gereği öldürüleceğinden emin olduğundan, Konya civarında topladığı bir miktar askerle Bursa’ya doğru ilerledi. Cem Sultan 4000 kadar askeriyle birlikte 27 Mayıs 1481’de İnegöl önlerine geldi. Sultan İkinci Bayezid, Ayas Paşa idaresindeki bir orduyu Cem Sultan’ın üzerine gönderdi. 28 Mayıs’ta yapılan savaşı kazanan Cem Sultan Bursa’da padişahlığını ilan etti. Kendi adına hutbe okutarak para bastırdı ve çeşitli fermanlar yayımladı. Cem Sultan’ın bu saltanatı ancak yirmi gün sürmüştür.

Sultan II. Bayezid’e gönderdiği arabulucularla, kendisinin Anadolu’da, Sultan Bayezid’in de Rumeli’de padişah olmasını ve Osmanlı topraklarını eşit olarak paylaşmalarını, kan dökülmemesini talep eden Cem Sultan’a, Bayezid “Hükümdarlar arasında akrabalık yoktur.” şeklindeki Arap atasözüyle karşılık vermişti.

Bundan sonra taraflar daha üstün ve avantajlı duruma sahip olabilmek için gayret göstermişler. Sultan II. Bayezid, ordusuyla birlikte Cem Sultan’ın üzerine yürüdü. Yenişehir Ovası’nda 20 Haziran 1481 tarihinde yapılan savaşı kaybeden Cem Sultan, Konya’ya geldi. Ancak Gedik Ahmet Paşa komutasındaki kuvvetlerin takibi sürünce, Cem Sultan yanına ailesini de alarak ve Osmanlı topraklarını terk ederek, Adana, Halep, Kahire’ye, ve oradan da Hac mevsiminde Hicaz’a gitti

Cem Sultan, hacca giden tek ‘Osmanoğlu’dur. Başka hiçbir padişah veya şehzade hacca gitmemiştir. Orada yazdığı şiirlerinde saltanat kavgasından tamamen vazgeçtiği, hac farizasını yerine getirmenin verdiği iç huzuru, taç ve tahta için değişmek istemediğini belirtti. Hac’dan sonra tekrar Kahire’ye gelen Cem Sultan, çeşitli telkin ve tahriklerle yeniden talihini denemek istedi. 27 Mayıs 1482’de Konya’yı kuşatan Cem Sultan, Sultan İkinci Bayezid’in yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırarak Ankara’ya gitti. Oradan da tekrar Mısır’a gidecekti, ancak yollar tutulmuştu. 2. Bayezid bu defa Cem Sultan’a bütün masraflarının karşılanması şartıyla Kudüs’te ikamet etmesini teklif etti; ancak bu teklif reddedildi. Başta Karamanoğlu Kasım Bey olmak üzere etrafındaki bazı kimseler saltanat mücadelesine Rumeli’de devam etmesi tavsiyesinde bulundular. Rumeli’ye geçmek için de Rodos şövalyelerinin gemileri kullanılacaktı.Cem Sultan, ağabeyi Sultan II. Bayezid’den bir mektup aldı. Bu mektupta, padişahlıktan vazgeçtiği takdirde kendisine bir milyon akçe ödeneceği belirtiliyordu.

Bu sırada Rodos şövalyelerinden Pierre d’Aubusson onu Rodos’a davet etti. Rodos’a gelindiğinde (30 Temmuz 1482) Saint Jean şövalyelerinin reisi d’Aubusson ile varılan anlaşmaya göre, şövalyeler Cem Sultan’a yardım edecekler, karşılığında Rodos’tan alınan adalar geri verilecek, daimî bir sulh olacak ve masraflarına karşılık 150 bin altın alacaklardı. d’Aubusson bu anlaşmayı yaparken Avrupa kralları ve Papa’ya da mektuplar göndererek Cem’in Rodos’da olduğunu, durumdan istifade ile bir haçlı ordusu meydana getirilmesini ve Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasını teklif etmekteydi. Bu kıymetli rehinenin muhafaza edilmesi için de Fransa’nın uygun olduğunu müzakere etmekteydiler. Sultan Bayezid ise şövalyelere her yıl 45 bin düka altını vermek üzere bir anlaşma yaptı. Cem Sultan’ın Fransa’ya gönderilme kararı alınmasına rağmen hâlâ o, Rumeli’ye geçme plânları yapmaktaydı. Rodos’tan Sicilya’ya oradan Nis Limanı’na gelindi ve bir süre kalındı. Cem Sultan’ın Fransa’dan başka bir ülkenin eline geçmesini, Osmanlı Devleti açısından sakıncalı gören Sultan II. Bayezid, Fransa’ya bir elçi gönderek Cem Sultan’ın Fransa’da tutulmasını istedi.

Dük ile dostluğu şövalyeleri rahatsız ettiğinden, önce Lyon daha sonra da Pouêt adlı kaleye getirildi. Burada Sultan Bayezid’in elçisi Cem Sultan’la görüşmek istedi ise de, bu mümkün olmadı. Yeniden yapılan bir anlaşma ile Cem Sultan’ın Papaya [[VIII. Innocentius] teslim edilmesine karar verilince, şehzade yeniden yollara düştü. Böylelikle Cem Sultan’ın Fransa macerası 6,5 yıl sürmüş oldu.

Marsilya yolu ile Tolon’a oradan da 14 Mart 1489 günü Roma’ya gelerek Papa ile görüştü. Cem Sultan’ı kullanmak isteyenlerden birisi de Papa VIII. Innocentius idi. Papa, Cem Sultan’ı bahane ederek Osmanlılar’a karşı bir haçlı seferi düzenlenmesini istiyordu. Ancak bunda başarılı olamayınca, Cem Sultan’a Hıristiyan olma teklifinde bulundu. Ancak Cem Sultan bunu kesinlikle reddetti.Cem Sultan’ın tek arzusu Mısır’da bıraktığı annesi ve çocuklarına kavuşmaktı. Ancak Papa’nın başka plânları vardı. Çeşitli tekliflerde bulundular. Cem Sultan bunları “Din-i mübin-i İslâma ihanet edemeyeceği ve dinini cihan saltanatına değişmeyeceği” cevabıyla geri çevirdi.

Roma’da 5 yıl 11 aydan fazla kalındı. Başta Macaristan Kralı olmak üzere Memlûklu Sultanı ve diğerlerinin Cem Sultan’la ilgili talepleri Papa’yı çok zor durumda bıraktı. Bu sırada hem Cem Sultan’a hem de Papa’ya suikast teşebbüsleri olmaktaydı.

Fransa Kralı 8. Charles’in ısrarlı talepleri üzerine, Cem’in ona teslim edilmesi şartıyla Napoli’ye doğru yola çıkıldı. Ancak yolda fenalaştı. Muhtemelen teslimden önce Papa tarafından zehirlenmişti. Uygulanan bütün tedavi yöntemleri netice vermeyince şehzade, “Ailesinin Mısır’dan İstanbul’a getirilip gözetilmesi, kendisine hizmet edenlerin memnun edilmesi ve ölüsünün mutlaka Osmanlı ülkesine getirilmesi” şeklindeki vasiyetini yazdırdı. Sultan Cem`in Roma halkının fakirlerine para vermesi henüz insan sevgisinin tam oturmadığı Avrupa`da, Cem Sultan’ın bu hareketi taraftar toplama olarak karşılandı.

Cem Sultan’ın tutulduğu Melekler Kalesi – Roma (Sant’Angelo Şatosu – Castel Sant’Angelo)

Avrupa Hıristiyanlığının elinde siyasal bir koz olarak kullanılmak istenen Cem Sultan’ın, yaşadığı esir hayatının son dönemlerinde bir süre, Tiber nehrinin kıyısındaki Castel Sant’Angelo’da konakladığı bilinmektedir.

Cem Sultan Roma’ya getirildikten sonra bu kez Napoli’ye gönderildi. Bu kez, Cem Sultan’ın Napoli’de kaldığı yeri bulduk.

Cem Sultan burada, etkisini geç gösteren bir madde ile zehirlenmişti. Zehirli maddeyi aldıktan 3 gün sonra burada atına binerken düşen Cem Sultan hayata veda etmişti.

Böylece de Cem Sultan’ın çok hazin yaşam öyküsü burada sona ermişti.

Cem Sultan ve kardeşi Mustafa’nın Bursa’daki Türbesi

Cem Sultan vakası Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayezid’in Timur’un elinde esir düşüp, demir kafese hapsedilmesinden sonra ikinci büyük hadisedir. Rumeli’den tekrar Osmanlı topraklarına gelmek isteyen Cem Sultan, 14 yıl esir hayatı yaşadı. En son Papa’nın elinden Fransız Kralı tarafından kurtarılmış, ancak büyük bir ihtimalle zehirlendiği için bir hafta içinde yolda vefat etmiştir.

Cem Sultan’ın bakım masrafları için Papa, Sultan İkinci Bayezid’den yılda 40.000 altından fazla para kopartmayı başarmış, Cem Sultan’ı serbest bırakma tehditleriyle de Osmanlı fetihlerini durdurmuştu. Bu olay ileride Şehzade katli için de önemli bir mesnet teşkil etmiştir.

Cem Sultan, 25 Şubat 1495’de vefat etti. Ağabeyi Sultan II. Bayezid bu olaya çok üzüldü ve ölüm haberi duyulunca bütün Osmanlı ülkesinde gıyâbi cenaze namazları kılındı, üç gün matem tutuldu. Öldüğünde 36 yaşında olan şehzadenin ölüsünden de istifade etmek isteyen Avrupalılar cenazesini teslim etmeyip bundan da para kazanmanın yolunu buldular. II. Bayezid’in şiddetli tehdidiyle Napoli Kralı nihayet cenazeyi vermeyi kabul etti. Ölümünün üzerinden dört yıl geçmişti.

Şehzade Cem’in naaşı Bursa’da büyükbabası Sultan Murad’ın yaptırdığı caminin bahçesine kardeşi Mustafa’nın yanına gömülmüştür. Böylelikle Cem Sultan’ın Mısır’dan başlayan macerası 14 yıl sürmüş ve hüzünlü bir şekilde neticelenmiştir.

Vefatından 4 yıl sonra 1499 yılının Ocak ayında Cem Sultan’ın cenazesi Osmanlı topraklarına getirilerek Bursa’da kardeşi Şehzade Mustafa’nın yanına gömüldü.