FETÖCÜ POLİSLER DOSYASI : FETÖ’nün “emniyet mahrem yapılanmasının” bilinmeyenleri


FETÖ’nün "emniyet mahrem yapılanmasının" bilinmeyenleri

FETÖ’nün emniyet mahrem yapılanmasında yer aldığı belirlenen Ercan Şahin’e "silahlı terör örgütü yöneticiliği" suçundan verilen 16 yıl 6 ay hapis cezasının gerekçeli kararı yazıldı.

Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesince verilen hükmün gerekçeli kararında, FETÖ’nün "emniyet mahrem yapılanması"nın, gizli tanık "Garson" un Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına teslim ettiği iki SD karttaki bilgiler doğrultusunda deşifre edildiği bildirildi.

Karttaki verilerde örgütün yapısı, işleyişi, mali kaynakları, kamu kurumlarına sızma stratejisi ve kendisinden olmayanlar üzerinde oluşturduğu baskı, örgütün emniyet yapılanmasında yer alan mahrem imamlar ve üst düzey örgüt yöneticilerinin kod isimlerinin yanı sıra geçmişteki görevleri, operasyonel telefon hat numaraları ile özel hayatına ait bilgilerin yer aldığı belirtildi.

7 büyük bölge, 10 temsilcilik

Gerekçeli kararda, FETÖ’nün emniyet mahrem yapılanmasının, 7 büyük bölge (BB) ve bunlara bağlı küçük bölgeler ile 10 ana temsilcilikten oluştuğu ifade edildi.

Büyük bölgelerin Ankara BB, Ege BB, Erzurum BB, Gaziantep BB, İrfan Bey BB (Polis Akademisi ve Polis Koleji), Marmara BB ve Okul BB (Polis Okulları) olduğu belirtilen gerekçeli kararda, büyük bölgenin alt birimlerini oluşturan yapılanmalara ise küçük bölge (KB) denildiği anlatıldı.

Küçük bölgelerin il ve ilçelerden oluştuğu bildirilen gerekçeli kararda, "Emniyet Mahrem Hizmetler Yapılanması Kodlamaları" başlığı altında FETÖ’nün Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) içindeki yapılanmasına da yer verildi.

FETÖ’nün EGM bünyesinde örgütlenmesinin 10 ana temsilcilik şeklinde olduğuna işaret edilen kararda, şu tespitlerde bulunuldu:

"FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün Emniyet Genel Müdürlüğü içindeki yapılanması, Ankara Büyük Bölge Temsilciliği, İstanbul/Marmara Büyük Bölge Temsilciliği, İzmir/Ege Büyük Bölge Temsilciliği, Gaziantep Büyük Bölge Temsilciliği, Erzurum Büyük Bölge Temsilciliği, İrfan Bey Temsilciliği (Polis Akademisi ve Polis Koleji), Okul Büyük Bölge Temsilciliği (Polis Okulları), Dil Kursu Büyük Bölge Temsilciliği (İDB – Yıldız), Kimya Dersi Temsilciliği (KOM), Tarih Dersi Temsilciliği (TEM) olarak 10 ana kısımdan oluşmaktadır. Bu kısımların üstünde bunları yöneten bir birim abisi vardır. Bu kişi sözde EGM’yi yöneten imamdır.

Emniyet imamına bağlı çalışan bir sekreter vardır. Bu sekreter, FETÖ’nün mali ve personel yapısını takip eder. Temsilciliklere bağlı küçük bölge mesulü/genel müdürü vardır. Her temsilciliğin altında dörder küçük bölge bulunmaktadır."

Mahrem yapının unvanları

Gerekçeli kararda, örgütün mahrem yapılanmasında görev alan imamlara sorumlulukları ve hiyerarşik konumlarına göre "temsilci", "genel müdür", "müdür", "genel sekreter", "küçük bölge sekreteri", "il sekreteri", "rehberlikçi/ramcı", "bilişim/ATM/sosyal medya", "zümre başkanı/müdür yardımcısı" ve "öğretmen" unvanı verildiği anlatıldı.

Kararda, gizli tanık Garson’un beyanı ve savcılığa teslim ettiği SD kartlarda yer alan bilgilere göre bu unvanları taşıyan mahrem yapıdaki imamların görev alanları ve sorumlulukları şu şekilde sıralandı:

"Temsilci: Türkiye genelindeki 5 büyük bölgenin en başındaki kişidir. Bu temsilciler doğrudan emniyet imamına bağlıdır ve kendilerine bağlı 4 küçük bölgeden sorumludur.

Genel müdür: Küçük bölgelerin en başındaki isimdir.

Müdür: Küçük bölgelere bağlı illerin en üstündeki kişidir.

Genel sekreter: Büyük bölgede amir ve memurlar için temsilci adına personel, izdivaç, mali konular, ümit (örgüte yeniden kazandırılması gereken kişi) ile ilgili işleri takip edip raporlayan kişidir.

Küçük bölge sekreteri: Küçük bölgede amir ve memurlar için genel müdür adına personel, izdivaç, mali konular, ümit ile ilgili işleri takip edip raporlar.

İl sekreteri: İl müdürü adına personel, izdivaç, mali konular, ümit ile ilgili işleri takip edip raporlar.

Rehberlikçi/ramcı: Hem öğretmenlerin (mahrem abilerin) hem de öğrencilerin (EGM personeli) yıllık faaliyette bulunması gereken dini konuları belirler, yönlendirir ve denetler. Bu kişiler temsilci adına faaliyet yürütür.

Bilişim/ATM/sosyal medya: Bu kişiler örgüt içinde temsilciye, genel müdüre ve müdüre bağlıdır. Bunlar adına örgüt üyelerinin dijital anlamda tedbirli olup olmadıklarını kontrol eder, tedbiri zayıflatabilecek konuları tespit edebilmek için arama tarama faaliyetlerinde bulunurlar. Örgütsel faaliyetler için sosyal medyayı da etkin kullanırlar.

Zümre başkanı/müdür yardımcısı: Müdür pozisyonundaki kişilere yardımcı olur ve ilin büyüklüğüne göre sayıları değişebilir.

Öğretmen: Örgüt üyesi EGM personeliyle birebir ilgilenen, toplantılar yapan ve örgütsel talimatları doğrudan ileten mahrem imamlardır."

Mahrem imamlar da sınıflandırılmış

Kararda, emniyet mahrem yapılanmasındaki sözde üst düzey yönetici ve mahrem imamların sorumluluklarına göre ayrıca harflerle kodlandığı, böylece bu kişiler arasındaki hiyerarşinin belirgin hal kazandığı ifade edildi.

Gerekçeli karara göre "AAA" temsilciyi, "AA" genel müdürü, "A" müdürü, "BB" okul biriminde görevli müdür yardımcısını, "B" müdür yardımcısını ve zümre başkanını, "C" ise öğretmeni ifade ediyor.

TARİKATLER & CEMAATLER DOSYASI /// DİYANET’TEN SÜLEYMANCILAR RAPORU : FETÖ BENZERİ TEHLİKE. CİDDİYE ALINMALI


DİYANET’TEN SÜLEYMANCILAR RAPORU : FETÖ BENZERİ TEHLİKE. CİDDİYE ALINMALI

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Flaş gelişme… Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’deki tarikat ve cemaatlere ilişkin değerlendirmelerini rapor ediyor. Diyanet’in raporunda dikkat çektiği tarikatlardan biri de Başta Antalya ve Alanya’da faaliyetlerini sürdüren Süleymancılar yer alıyor. 70 yılı aşkın süredir varlığını sürdüren cemaat bu seneye kadar yerel ve genel seçimlerde genel olarak sağ partilere ve adaylara destek vermişti. . Raporda yabacı istihbarat örgütleriyle bağlatıları var iddiaları ve FETÖ benzeri bir tehlikeye dikkat çekilerek Süleymancıların ‘ciddiye alınması’ gerektiği belirtiliyor. .

Kaynak; Alanya Gazetesi

Diyanet’ten Süleymancılar raporu: Yabancı istihbarat örgütleriyle bağlatı iddiaları ve FETÖ benzeri tehlike ile karşılaşmamak için. ‘Ciddiye alınmalılar’. .

Süleymancılarla ilgili şu değerlendirme yapılıyor: Süleymancılarla ilgili olarak onların birtakım yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantısı olduğu iddialarının ciddiye alınması ve yeni bir FETÖ ile karşılaşmamak için gerekli incelemelerin yapılması üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN CEMAATİ

Süleyman Hilmi Tunahan’ın (1888-1959) öncülüğünde ortaya çıktığı için ona izafeten “Süleymancılık” olarak bilinir.

CEMAATİN ÖNE ÇIKAN GÖRÜŞLERİ:

Nakşî geleneğin içinde filizlenmekle birlikte kendilerini bir tarikat olarak nitelemeyen oluşumun son derece içe kapalı yapısı nedeniyle görüşlerini sağlıklı bir şekilde tespit edebilme imkânı pek bulunmamaktadır. Yayın organları olan “Yedi Kıta” dergisi “Tarih İnsan ve Hayat” dergisi aktüel içerikli olup cemaatin kendine özgü görüşlerini yansıtan bilgilere buralarda rastlanmamaktadır.

Süleymancılara Kurban kesimi ve deri toplama yasağı

Aydınlık Gazetesi’nin haberine göre; Cemaatin faaliyetleri günümüzde orta ve yükseköğretim öğrencileri için yurtlar Süleymaniye Özel Eğitim Kurumları ve Kur’an kurslarıyla devam etmektedir. Yurt kurs ve okulların finansmanı sahip oldukları çok sayıdaki holding ve halktan toplanan yardımlarla karşılanmaktadır.

Süleymancıların Kur’an kurslarına Diyanet’in ismini kullanarak yardım topladıkları cenazelerde para karşılığı Kur’an okuma ve ıskat hususlarında da oldukça aktif davrandıkları bilinmektedir. Süleymancılarla ilgili olarak onların birtakım yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantısı olduğu iddialarının ciddiye alınması ve yeni bir FETÖ ile karşılaşmamak için gerekli incelemelerin yapılması üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Zira uzun yıllar cemaat bünyesinde çalışmış içyüzlerine vâkıf olduktan sonra onlardan ayrılmış olan ve cemaat içinde “Kozan imamı” olarak bilinen Mustafa Akyıldız oluşumun din anlayışı ve yapılanmasıyla ilgili oldukça ciddi iddialarda bulunmaktadır. Buna göre cemaatin Türkiye genelinde bölgeler bazında “kolordu kumandanlığı” ismi altında yapılandıkları öne sürülmektedir. Cemaat hakkında dile getirilen bir başka iddia da 16 yıldır derin güçler tarafından kontrol altında tutulduğudur. 1980 darbesinden sonra arkadaşıyla hapse alınan Kemal Kacar’ın o dönemki MİT tarafından hapiste anlaşmaya zorlandığı anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldığı söylenmektedir.

LİNK : https://www.alanyagazetesi.com.tr/diyanet-ten-suleymancilar-raporu-feto-benzeri-tehlike-ciddiye-alinmali-505

SUÇ DOSYASI : ESKİ MİT’Çİ İdris Karagöz’e FETÖ’den hapis


ESKİ MİT’Çİ İdris Karagöz’e FETÖ’den hapis

MİT Başkanı Hakan Fidan’ın bir dönem özel kalem müdürü olarak çalışan ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ihraç edilen tutuklu İdris Karagöz, FETÖ üyesi olmak suçundan 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşması dün görüldü. Duruşmaya tutuklu olarak katılan İdris Karagöz, suçlamaları kabul etmezken “Patates hat kullanmadım” dedi. Karagöz, hakkında ifade veren eski MİT’çi itirafçı Selman Fettahoğlu ile çok kısa süre çalıştığını belirtti. Hakkındaki suçlamaların maddi delillere dayanmadığını ileri süren sanık Karagöz beraatını talep etti.
Mahkeme, savunmasının ardından kararını açıkladı. Karagöz, “Anayasal düzeni ihlal”, “casusluk” suçlarından beraat ederken, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Özel mülakatla MİT’e girdi
İdris Karagöz’in MİT’e alınış süreci, gazeteci Toygun Atilla’nın İfşa adlı kitabında anlatılmıştı. “MİT’teki köstebekler” başlıklı bölümde durum şöyle özetlenmişti:
“Karagöz, bizzat Hakan Fidan’ın yaptığı mülakatla Aralık 2010’da MİT Müsteşarının özel kalem müdürlüğünde göreve başladı. 1 yıl burada aralıksız çalışan Karagöz, 2011 Ağustosu’nda tekrar İstanbul’a MİT Bölge Başkanlığına Bölgeler Üstü Konular Şube Müdürlüğü’ne şube müdürü olarak döndü. 2012-2015 arası 3 yıl süre ile Tunus Büyükelçiliği’nde yurt dışı görevindeydi. 2015 Ağustos’unda yurda döndüğünde ise yeni görev yeri MİT Sinyal İstihbarat Daire Başkanlığı Şube Müdürlüğü’ydü. MİT Sinyal İstihbarat Daire Başkanlığı, teşkilat içinde pasif görev olarak nitelendirilen bir birim. Hatta, Milli İstihbarat Teşkilatında FETÖ’cü olduğundan şüphelenilen MİT mensuplarının pasifize edilmek için gönderildiği, görevlendirildiği bir yerdi.
Bütün bunlardan çıkan sonuç şu ki; MİT özellikle 2014’ten sonra kendi içinde FETÖ ile yaptığı mücadele, bu yapının üyesi olduğunu düşündüğü teşkilat mensuplarını pasif görevlere atamış, konuyu adli bir tahkikata dönüştürmemişti!
İdris Karagöz örneği de tam bunun sağlamasıydı.15 Temmuz 2016’daki darbeden 2 gün sonra yani 17 Temmuz 2016’da açığa alınmış, 2 Ağustos 2016’da meslekten ihraç edilmişti. 24 Ağustos 2016’da ise sorgudaydı. Buradan da anlaşılıyor ki, MİT İdris Karagöz’ün FETÖ’cü olduğunu biliyordu ve sadece pasifize etmekle yetinmişti.”

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// OSMAN BAŞIBÜYÜK : S-400 Krizinde Kim Kazandı ???


OSMAN BAŞIBÜYÜK : S-400 Krizinde Kim Kazandı ???

KAYNAK : https://sunsavunma.net/s-400-krizinde-kim-kazandi/

3 Temmuz 2019

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 03 Temmuz 2019

Türk Subayındaki Değişim

1993 yılında Çekiç Güç kapsamında görev yapan Amerikan helikopter ve nakliye uçaklarında biz genç subayların nöbetçi olarak uçmasına karar verilmişti. Amaç, ABD’nin, Kuzey Irak’ta PKK’ya yardım yapmasını önlemekti.

O dönemden itibaren Türk subayının kafasındaki ABD algısı değişmeye başladı. Bu değişim en üst seviyede ilk defa kendisini 2002 yılında gösterdi. Dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, Harp Akademileri Komutanlığı’nın düzenlediği uluslararası bir toplantıda; “Türkiye’nin, Rusya ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum” demişti.

ABD’ye başlayan bu güvensizlik, Türk subayının aklına “kendi silahımızı kendimiz yapmamız gerekiyor” fikrini soktu. 1993 yılından itibaren komuta kademesi, her geçen gün artan oranda bu yönde bir çabanın içerisine girdi. Türkiye’nin bağımsızlığı ve bağımsız bir dış politika izlemesi için bu şarttı.

Zaman içerisinde bu düşünceye sahip komutan ve subaylar Avrasyacı olarak fişlenmeye başladı ve bir süre sonra kumpas davalarla tasfiye edildi. Yerlerine Amerikancı fetöcüler getirildi. Onlar da başarısız bir darbe girişimiyle tasfiye oldular. Yaşanan bu süreçte, Soğuk Savaş döneminden itibaren Batı istihbaratı tarafından palazlandırılarak kullanılan ve nihayetinde iktidara getirilen Siyasal İslamcılar da gerçekleri görmeye başladı.

S-400 Krizi ile Yeni Bir Kırılmanın Eşiğindeyiz

Türkiye’nin, Rusya Federasyonu’ndan S-400 hava savunma füzelerini almakta ısrar etmesiyle çok daha büyük bir kırılmanın eşiğine geldik. S-400, Türkiye’nin ABD’den kopuşuna sebep olabilir. Konuyu biraz açalım.

Foto: AFP

1990’larda PKK’yı destekleyen ABD, bugün Suriye’de müttefik olarak tercih ettiği PYD/YPG’yi ağır silahlarla donatıp, koruma altına aldı. Türkiye’ye yönelik diğer bir önemli tehdit Doğu Akdeniz’den kaynaklanıyor. Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda ABD, Türkiye’nin rakiplerine tam destek veriyor. Geçtiğimiz günlerde ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, Türkiye karşıtı EastMed Yasası’nı kabul etti. Yasa; ABD’nin Doğu Akdeniz’de etkinliğini arttırarak Yunanistan, İsrail ve Rum Yönetimiyle ortaklığını ilerletmesini öngörüyor.

Bütün bu süreçte yaşananlar yavaş yavaş Türkiye’nin tehdit algılamasını değiştirmeye başladı. Ankara, açıktan dillendirmese de tehdidin Doğu’dan değil de Batı’dan kaynaklandığını görüyor. Bazı kimseler, Türkiye’nin Rusya, İran ve Çin’e yaklaştığı için ABD tarafından sıkıştırıldığını düşünebilir. Bu düşünce temelsizdir. Görüleceği üzere Ankara, kendi isteğiyle değil, Bürüksel ve Washington tarafından itildiği ve tehdit edildiği için mecburen Doğu’ya kaymıştır. 1993 yılından günümüze kadar değişik hükümetler iktidara gelmiş olmasına rağmen bu gidişat değişmemiştir. 28 Şubat 1997 Muhtırası ve 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ’nün yaptığı darbe girişimi de bu gidişatı değiştirmeye yetmemiştir. Bu çıkarımdan hareketle, önümüzdeki dönemde AKP’nin politika değiştirmeyeceği veya AKP iktidardan indirilip yerine bir başkası getirilse dahi Batı’nın politikaları değişmediği müddetçe Türkiye’nin bu yöneliminin değişmeyeceği söylenebilir.

Türkiye’yi Ekonomik Yaptırımlarla Hedef Almak ABD’nin İşine Gelmez

S-400 meselesine geri dönelim. ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan, mevkidaşı Hulusi Akar’a gönderdiği mektupla; Türkiye’nin, 31 Temmuz’a kadar S-400 alımını sonlandırmaması durumunda F-35 programının tamamen iptal edileceğini, ayrıca ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) kapsamında Türkiye’ye yaptırım uygulanabileceğini belirtti. Yani bir anlamda Washington, Ankara’ya ültimatom verdi. Böylece Türkiye’de siyaset ve ekonomi 31 Temmuz’a endeksli hale geldi. Bu tarih merakla beklenirken 29 Haziran’da G-20 Zirvesi kapsamında gerçekleştirilen Erdoğan-Trump görüşmesi bir rahatlama yarattı. Trump’ın, yaşanan kriz konusunda Obama yönetimini suçlayarak Türkiye’ye hak vermesi ekonomik yaptırımlar konusunu rafa kaldırmış görünüyor. Zaten ABD’nin bu yönde davranması kendi çıkarlarına uygun olmazdı. Yaptırım ve ambargo konusunda iki önemli unsuru dikkatinize sunarak konuyu biraz açalım:

1) Yaptırım veya ambargo, belli sürede başarı sağlayamazsa hedef ülkeye bağışıklık kazandırır.

2) Hedef alınan ülke sayısı arttıkça, yaptırım ve ambargo onları birbirine yanaştırarak yeni ittifaklar doğmasına yol açar.

Ambargo, hedef ülke halkının, yaşam şartlarını zorlaştırarak, mevcut yönetime isyan etmesini sağlamak ve böylece istenmeyen hükümeti devirip yerine yandaş bir hükümet getirmek maksadıyla kullanılan bir araçtır. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi uzun sürede sonuç alınamaması durumunda, İran ve Rusya Federasyonu örneklerinde olduğu gibi bağışıklık yaratır. Hedef ülkeleri, Batı ekonomik sisteminden bağımsız yaşama yöntemleri bulmaya zorlar. ABD, Türkiye’ye ekonomik yaptırımlar uygulayarak Ankara’yı Moskova- Pekin-Tahran eksenine yanaşmaya zorlamak istemez. Türkiye, zorlanırsa Avrasya ittifakına balıklama dalacaktır. Batı, ticaret savaşlarının kızıştığı bu dönemde, Türkiye gibi bir pazarı karşı tarafa kaptırmak istemeyeceğinden ekonomik içerikli yaptırımlar beklenmemelidir.

Uzmanlara göre ekonomik yaptırım tehditleri savurmayı alışkanlık haline getiren ABD Başkanı Donald Trump. Foto: Carlos Barria/Reuters

Erdoğan Bağımsız Bir Türkiye mi İstiyor Yoksa Trump’a Teslim mi Oldu?

Türkiye’ye yönelik ciddi ekonomik yaptırımların uygulanamayacak olması, bizi boş bırakacakları anlamına gelmez. Trump ile Erdoğan’ın kapalı kapılar arkasında ne konuştuğunu bilmiyoruz, birçok senaryo yazılabilir. Biz iki tanesini ele alalım:

1) Trump’ın iş dünyasından geldiğini ve iyi pazarlık yaptığını biliyoruz; daha önce Suudi Arabistan’a 110 milyar dolar değerinde silah satmıştı. G-20 zirvesi vesilesiyle Osaka’da yapılan heyetler arası görüşmenin basına fotoğraf verilen bölümünde Trump, Türk heyetine dönerek; “ne güzel insanlar bunlar, onlarla ilişki kurmak ne kadar kolay” dedi. Tabi bu ifade tercümanın çevirisi. Trump’ın kullandığı “deal with” kelimesinin alışveriş, ticaret yapmak anlamı da var. Hal böyle olunca acaba Trump bize neler sattı diye düşünmemek elde değil. Bu ihtimalde Trump, Rusya’dan S-400 alınmasına ses çıkarmama karşılığında, Türkiye’nin 116 adet F-35A uçağının yanı sıra Deniz Kuvvetleri’nin istediği 32 adet F-35B uçağının da satın alınma taahhüdünü elde etmiş olabilir. Belki de başka silah sistemleri de satmıştır, bilemiyoruz.

Eğer Türkiye, 148 adet F-35 uçağı alırsa, bu miktardaki uçağın alım ve idame masrafları milli silah projelerini ve milli silah sanayini bitirecektir. Daha da önemlisi Türkiye, önümüzdeki en az 30 yıl daha ABD’ye bağımlı kalacak ve bağımsız dış politika izleme yeteneğini kaybedecektir. Türkiye’nin Avrasya açılımı son bulacak, yeniden ABD’nin uydusu konumuna geri dönmüş olacaktır. Bu senaryonun gerçekleşmesi, 1993 yılından itibaren başlayan, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki kendi silahını yapma düşüncesinde olan subay neslinin de tükenmiş olduğu anlamına gelmektedir.

2) Eğer Erdoğan, büyük sözler vermediyse; Ankara’nın niyeti, 24-30 adet uçak alarak F-35 programından kurtulmaksa; işte o zaman yaptırımlarla karşılaşacağız demektir. Yaptırımlar yine askeri alanda olacaktır. Ancak sadece Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasıyla sınırlı kalmaz. Askeri alanda çok ciddi yaptırımlar beklenmelidir.

Türkiye’nin Acil Olarak Silahlanma Stratejisini Gözden Geçirmesi Gerekmektedir

Askeri yaptırımların hedefi, Doğu Akdeniz ve Ege’de askeri dengeyi Türkiye’nin aleyhine çevirmeye yönelik olacaktır. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz EastMed yasası kapsamında Yunanistan’a 3 milyon dolar yardım yapılması kararlaştırılmıştır. Zaten bu yöndeki emareler geçen yıl görülmeye başlamıştı. Atina ile Washington arasında imzalanan anlaşmaya göre, Yunanistan’ın 84 adet F-16 uçağı modernize edilecek. Türkiye’nin elindeki F-16 uçaklarının da çok önemli bir kısmı 2010 yılında başlayan bir program çerçevesinde modernize edildi. Ancak iki ülkeye sunulan modernizasyon programı arasında çok önemli bir fark var: Yunan uçaklarında yeni nesil APG-83 SABR radarı olacak. Bu radar, hava savunma ve deniz hedeflerine taarruz görevlerinde dengeyi değiştirebilecek kabiliyetlere sahip. Türkiye’nin S-400’de ısrar etmesinin sebeplerinden bir tanesi de Ege’de değişecek hava savunma ve deniz kontrolü dengesini yeniden tesis etme düşüncesidir.

Eğer ikinci senaryo gerçekleşirse, Türkiye elindeki Amerikan menşeili silah ve teçhizatı idame ve işletme konusunda çok ciddi zorluklarla karşılaşacaktır. Ayrıca milli olarak yürüttüğü silah projelerinde kullandığı parçaların dışarıdan tedarikinde de önemli sıkıntılar yaşanacaktır. Askeri ambargo altında, elindeki sınırlı kaynaklarla Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de milli menfaatlerini koruyabilmesi için silahlanma stratejisinde çok ciddi değişiklikler yapma ihtiyacı doğacaktır. Bu konuyu bir başka yazıya bırakarak noktalayalım.

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// OSMAN BAŞIBÜYÜK : Jet pilotlarımıza ne oldu ???


OSMAN BAŞIBÜYÜK : Jet pilotlarımıza ne oldu ???

KAYNAK :

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 08 Haziran 2019

Milli Savunma Üniversitesi

Altı ay kadar önce iş sebebiyle İstanbul’a gitmiştim. Tesadüfen yetiştiğim ocak, kartallar yuvası Hava Harp Okulu’nun önünden geçerken nizamiyenin üstüne asılmış tabela dikkatimi çekti. Tabelada M.S.Ü. yazıyordu. Koskoca Harp Okulu artık Milli Savunma Üniversitesi olmuştu. Osmanlı’dan bize kalan yüzlerce yıllık geleneği bir kalemde silmiştik. Askeri okulların rektör ve dekanları artık sivildi. İçim burkuldu, tarifi mümkün olmayan bir acı hissettim, gözlerim doldu…

İçinde yetiştiğim kuruma zarar vermemek adına susmanın iyi bir çare olduğunu düşünmüştüm. Ta ki ODATV’nin 01 Temmuz tarihinde yayınladığı, eski askerlere gönderilen bir mektubu okuyana kadar. Mektup, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın eski pilotlarına gönderdiği bir çağrıydı. Aynı gün İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon davasında kararını açıkladı. Tüm sanıklar Ergenekon silahlı terör örgütü ile ilgili, “silahlı örgüt kurmak, yönetmek, üyelik, yardım ve yataklık” suçlarından beraat etmişti. Eş zamanlı yaşanan bu iki olayın sebep sonuç ilişkisi açısından birbiriyle bağlantısı var. Başımıza tekrar benzer felaketler gelmemesi için gelin hikâyeyi bir de benden dinleyin.

Jet Uçaklarımızı Uçuracak Pilot Yok

Hava Kuvvetleri, gönderdiği mektup ile 21 yıl hizmet etmeden ayrılmış tüm eski pilotlarını göreve çağırıyordu. Eskiden Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da mecburi hizmet 15 yıldı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu süre kanun hükmünde kararname ile 21 yıla çıkarıldı. Kanun hükmünde kararnameye göre, çağrılan pilotların Hava Kuvvetlerine geri dönmeleri isteğe bağlı değil, geri dönmeye mecburlar. Dönmeyenlerin lisansları iptal edilerek, sivil sektörde uçmaları engellenecek.

Çağrılanlar arasında müstafi subaylar da var. Örneğin 1995 yılında yabancı uyruklu bir bayanla evlendiği için o günün kanunlarına göre ordudan ilişiği kesilmiş pilotlar dahi göreve çağrılıyor. En son 24 yıl önce bir askeri uçakta uçmuş pilotlar yeniden vatan savunmasına çağrılıyor. Durumun vahametini siz düşünün. Hava Kuvvetlerinde savaş uçaklarımızı uçuracak pilot kalmamış.

Peki, bu noktaya nasıl geldik? Bu vahim tablodan kim sorumlu?

Kumpasın Mimarları

Ergenekon mahkemesi Temmuz 2008’de başlamıştı. Bugün Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi sıfatını taşıyan, maaşının 13 bin TL’den 18 bin TL’ye çıkarılmasını eleştirenlere “edepsizler”, “seni ne ilgilendiriyor” diyen Bülent Arınç, aynı tarihlerde Ülke TV’de yaptığı bir konuşmada Ergenekon operasyonları için, “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” demişti.

‘‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’’ sözlerinin mimarı Bülent Arınç

AKP Hükümetinin niyeti belliydi; “b.k”lardan kurtulacaktı. 25 Haziran 2009 gece yarısı saat 01.30 da askerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan yasal düzenleme alelacele Meclisten geçirildi. 8 Temmuz Çarşamba günü de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yasayı onayladı. Bu yasa değişikliği neticesinde artık askerler, anayasal düzene karşı işlenen suçlar kapsamında sivil mahkemelerde yargılanacaktı. Böylece TSK’yı tasfiye etmek için tasarlanan toplu davaların önü açılmış oldu. Arkasından Balyoz, İnternet Andıcı, Askeri Casusluk ve Şantaj gibi bir sürü kumpas davası geldi. Peki, bu mahkemelerdeki hâkim ve savcıların hepsi bu kumpaslara alet olacak mıydı? Ona da çözüm bulundu. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa değişikliği referandumu ile Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun üye sayıları artırılarak yeni atanan üyelerle yüksek yargının dokusu değiştirildi. Askeri yargıda da eksik kalan düzenlemeler tamamlandı.

Bu kanun değişiklikleriyle yüksek yargı, tamamen FETÖ’nün kontrolüne verildi. Böylece FETÖ, operasyon mahkemelerine kendi adamlarını atayabildi. Dikkatinizi çekerim, bu kanun değişikliklerini FETÖ yapmadı, AKP ne istedilerse verdi. TSK’nın içindeki istemedikleri asker tipini temizlemek her ikisinin de ortak planıydı.

FETÖ’nün TSK’da tasfiye ile kadrolaşma operasyonu tüm hızıyla devam ederken, Uluslararası Savunma ve Danışmanlık Şirketi (SADAT)’ın kurucusu, şimdilerde Cumhurbaşkanı başdanışmanı emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, 2011 yılında Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER)’ne verdiği bir röportajda darbe tehlikesini önleme konusundaki düşüncelerini söyle açıklıyordu:

“…Ergenekon davalarının açılması, 2010 Askeri Şurası ve bu sene (2011) Genelkurmay Başkanı’nın istifa etmesi gibi gelişmeler birer dönüm noktasıdır…

…Askerin tam olarak sindiremediği meseleler var. Yani silahlı kuvvetlerdeki kadrolaşmayı birkaç yıl içerisinde temizlemek mümkün değil. Silahlı kuvvetlerde, İslami inancı yaşayanların devlet kadrolarında yer almasını bir tehdit olarak algılayan bir zihniyet iş başında. Bu, zaman içerisinde düzelecek…

…(Darbe tehlikesi) Tabii ki var. İstikrarı devam ettirmek için tedbirleri almak lazım. Darbelerin dayandığı yasal mevzuatı değiştirmek lazım. Askeri kadrolaşmayı milletin dokusunu yansıtacak şekle döndürmek lazım. Bugün ancak belli bir ideolojinin sahipleri subay astsubay kadrolarına geçebiliyor. Yetenekli olan aranıp seçilebilmeli. Diğer ideolojik meseleler subay astsubay seçimini etkilememeli. Kadrolaşma ne kadar sürede olmuşsa, normalleşme de o süre içerisinde olacak. Bu darbe geleneğinden tamamen kurtulmamız lazım…”

E.Tuğg. Adnan Tanrıverdi, yukarıdaki açıklamalarıyla TSK’nin mevcut komuta kademesindeki Atatürkçü, laik, ulusalcı/milliyetçi general ve amirallerin tasfiye edilmelerinin yeterli olmayacağını, dindar bir kadrolaşma yaratılması için albay ve altındaki rütbedeki subayların da iyi seçilmesi gerektiğini söylüyordu.

Tanrıverdi’nin tarif ettiği adamlar, 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen aşağılık darbe girişiminin baş mimarlarıydı.

Pilotlar TSK’dan Nasıl Uzaklaştırıldı?

2010 Haziran ayında Balyoz davası başladı. Komutanlarının, ağabeylerinin Balyoz davasında yargılandığını gören 15 yıllık mecburi hizmet süresini doldurmuş 1995 mezunu pilotlar “aman bizim de başımıza bir iş gelmeden gidelim” düşüncesiyle Hava Kuvvetlerinden ayrıldı. Balyoz davası kapsamında, 2011 Haziran ayında ilk havacı personel tutuklamaları başladı, tutuklananların %90’ı pilottu. Bu gelişme üzerine, 15 yılını tamamlayan 1996 mezunu pilotlar da istifa ederek sistemi terk etti. Hükümet asıl büyük darbeyi 2012 yılında indirdi. Mecburi hizmeti 10 yıla indirerek 1997-2002 yılı arasında mezun olan pilotlara da kapıyı gösterdi.

Kullanıldıktan sonra eğitim yardımcı malzemesi olarak kullanılan M72 LAW

Ergenekon davasında aralarında Genelkurmay eski başkanı E.Org. İlker Başbuğ’un da bulunduğu 275 sanığa müebbet cezaları verildiği günün ertesinde, 06 Ağustos 2013’te AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, Twitter hesabından yaptığı açıklamada; “Ergenekon davası, Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuki hesaplaşmasının adıdır. Bu dava 27 Mayıs’tan, 12 Mart’tan, 12 Eylül’den, 28 Şubat’tan, 27 Nisan’dan süzülüp gelen bir müdahale ruhundan hesap sorulmasıdır. Ergenekon davası Türk demokrasisinin geleceği açısından önemli bir dönüm noktasıdır.” diyordu. Bu zavallı adam, CIA’nın tezgâhladığı bütün eski darbeleri, sahte darbe davalarıyla vatanseverlerin üzerine yıkıp bu işten ilelebet sıyrılmak istediğinin farkında değildi. Kim bilir belki de farkındaydı!

09 Ekim 2013 tarihine gelindiğinde de FETÖ’nün Yargıtay 9. Dairesi, Balyoz Davası’nda 237 vatansever askerin mahkûmiyet kararını onadı. Bu arada 2010 ve 2011 Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararlarında adı kumpas davalarda geçen askerler terfi ettirilmeyip emekliye sevk edildi. Necdet Özel beyefendinin Genelkurmay Başkanı olmasıyla birlikte askerlerin direnci kırıldı, 2012 ve 2013 YAŞ kararlarıyla kumpas davalarda yargılanan bütün general ve amiraller emekli edilirken yerlerine FETÖ’cüler general ve amiral yapıldı.

Bütün bu olanlar, TSK üzerinde dehşet etkisi yaratmıştı. FETÖ’nün yarattığı dehşetten korkan subay, astsubay ve uzman erbaşlar akın akın TSK’dan istifa ve emeklilik yoluyla ayrılmaya başladı. FETÖ, bu süreci TSK’nın istihbarata karşı koyma (İKK) birimlerine yerleştirdiği elemanlarıyla daha da hızlandırıyordu. Bu birimlerin özel hayatlara, etnik ve mezhep kökenlere göre yaptığı fişlemeler ve akıl almaz sorgulamalar, hedef seçilen askerleri istifa etmeye mecbur ediyordu. Netice itibariyle bu dönemde FETÖ ve onu destekleyen Hükümet, 30 bine yakın masum askerin tasfiye olmasını sağladı.

Bu askerlerden yaklaşık 900 kadarı jet pilotuydu. Bu rakama; 2002 yılından kumpas davaların başladığı 2008 yılına kadar geçen sürede, FETÖ’nün internet ve imzasız mektuplar yoluyla tasfiye ettiği pilotları da eklerseniz sayının binli rakamların çok üstüne çıktığını görürsünüz.

Uyardık, Dinleyen Olmadı!

Bütün bunlar olurken hükümeti uyarmaya çalıştık. 24 Aralık 2012 tarihli “Cemaat mi Gladyo mu?” başlıklı makalemizde, FETÖ’nün bir gladyo örgütü olduğunu; 17 Ocak 2013 tarihinde “Başbakan R.T.Erdoğan’a Açık Mektup” başlıklı makalemizde, Türkiye için en büyük tehlikenin ordu içindeki Cemaat cuntası olduğunu, bu gidişle ileride komutan yapacak Cemaatçi olmayan subay bulamayacağını; 24 Ocak 2014 tarihinde kaleme aldığımız “Her Tasfiye Bir Kadrolaşma Operasyonudur” başlıklı makalemizde 2010 yılından itibaren generalliğe terfi eden subayların en az yarısının Cemaatçi olduğunu, en önemli tehlikenin darbe tehlikesi olduğunu; 06 Mart 2015 tarihinde kaleme aldığımız “Son Yaşanan Uçak Kazalarının Sorumlularını Açıklıyorum” başlıklı makalemizde Cemaatin Hava Kuvvetlerinde nasıl kadrolaştığını; 8 Mart 2016 tarihli “Cemaat’in Tek Kurtuluşu: Darbe” başlıklı makalemizde, darbeden 5 ay önce, YAŞ kararları öncesinde FETÖ’nün darbe yapacağını anlattık. Daha bunlar gibi onlarca makale kaleme aldık. İsteyen Galeati Yayıncılık’tan çıkan “Nereden Nereye” isimli kitabımıza bakabilir.

Maalesef bizi dinleyen, sesimizi duyan olmadı. FETÖ, Hava Kuvvetlerinin neredeyse bütün savaş pilotu kadrosunu ele geçirdi ve neticeyi hepiniz biliyorsunuz. Bu üniforma giymiş teröristler Meclisimizi bombaladı. O gece uçaktan atılan bombalarla 118 insanımız yaralandı, 68 canımız şehit oldu.

Sonuç: FETÖ’cü pilotlar da tasfiye edilince Hava Kuvvetlerinde pilotumuz kalmadı. İşte size peygamber ocağını dağıtan hikâyenin özeti. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “bir savcı bulun bu iddiaları delillendirin” demesiyle başlayan Ergenekon süreci işte böyle sonuçlandı. Şimdi mektupla pilot arıyoruz. AKP Hükümeti, askeri vesayeti bitiriyoruz maskesiyle kendi ordusuyla savaştı ve onu yendi. Savaşsak belki düşen uçak sayısı kadar pilot kaybeder bu kadar zayiat vermezdik.

Benzer Hataları Tekrar Ediyoruz

Bazı okurlar bütün bunları niçin tekrarladın, zaten biliyoruz, niyetin iktidarı yıpratmak mı diyebilir. Asıl söyleyeceklerime şimdi sıra geldi. Aynı hataya tekrar düşüyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz sonrası darmadağın olan TSK’yı tekrar toparlama görevini, FETÖ operasyonları esnasında burnunun ucunu göremeyen veya görüp de birlikte hareket etmeyi tercih eden SADAT kurucusu (!) E.Tuğg. Adnan Tarıverdi’ye verdi. TSK’nın komuta bağlantılarının nasıl değiştirildiği, Harp Okullarının nasıl üniversiteye çevrildiği konularına burada girmiyorum. Önemli konu, askeri okullara nasıl öğrenci alındığı ve bu durumun jet pilotu eğitimini nasıl etkileyeceğidir.

Yavuz Selim Demirağ defalarca Yeniçağ Gazetesi’nde yazdı. Harp Okullarına öğrenci alım komisyonlarında görev yapanların cemaatlerle iltisaklı ve irticai faaliyetlerle daha önceden ordudan ilişiği kesilmiş SADAT elemanları olduğunu iddia etti. Biz de o dönem, TSK’da bulunan arkadaşlarımızdan durumu teyit eden yönde bilgiler almıştık. Gelen bilgilere göre, komisyonlardaki kim tarafından seçildiği belli olmayan (!) bazı sivil ve bazı asker üyelerin telefonlarında çeşitli listeler vardı. Bu üyeler pırlanta gibi çocuklara 30-35 puan verirken işe yaramaz gözüken tiplere 100 verip okullara girmesini sağlıyordu.

Birkaç sene içerisinde Harp Okullarına tarikat bağlantılı adam yerleştirmenin etkisi ortaya çıktı. İyi Parti Milletvekili Ümit Özdağ, 2018 Ağustos ayında Cem TV’de katıldığı bir programda, Kara Harp Okulu’nda cuma namazını hangi tarikatın imamı kıldıracak diye kavga çıktığını, konunun Genelkurmay’a kadar gittiğini söyledi.

Bu konunun jet pilotlarıyla ne ilgisi var diyeceksiniz. Konuyu hiç dolaştırmadan direkt söyleyeyim. Şeyhinin dizinin dibinde, kafasında takkesi, boynunu 30 derece sola bükmüş şekilde oturan adamdan jet pilotu olmaz. Kimse yanlış anlamasın, bunu muhafazakâr bir aileden gelen ve çok uzun yıllar F-16 uçağında öğretmenlik yapmış tecrübeli bir pilot olarak tüm samimiyetimle söylüyorum. Burada mevzu kesinlikle kişinin dindar olup olmamasıyla ilgili değil. Kendisini Allah’a ulaşma yolunda bir aracıya, bir şeyhe teslim etme ihtiyacı duyan kişide özgüven eksikliği vardır. Birine teslim olmak, aslında bir çeşit sorumluluktan kaçış yoludur, mesuliyeti başkasına havale etmektir. Jet pilotunun ölürken dua edecek vakti olmaz. Hava muharebesi başladıktan sonra en geç 30 saniye içerisinde ya ölür ya öldürürsünüz.

Örneğin bir savaş gemisinde yüzlerce kişi vardır, jet pilotu gökyüzünde tek başınadır, danışacak soracak kimsesi yoktur; her şeyi tek başına yapar. Savaş gemisinin Gölcük’ten Rodos Adası civarına gitmesi en iyi ihtimalle 15-16 saat alırken, bu süre zarfında bir jet pilotu düşman derinliklerine üç defa bombalarını atıp gelmiş, 4’üncü sortisine hazırlanıyordur. Jet pilotları, Osmanlı döneminde deliler adı verilen en önde savaşan askerlere benzerler. Ancak arada önemli bir fark vardır; jet pilotlarınız ölürse, koskoca bir ülke diz çökebilir. Çünkü bugün tehdit havadan gelmektedir.

35-40 milyon dolarlık bir uçağı sıradan birine teslim edemezsiniz. Hele ki önümüzdeki yıllarda kaybettiklerinizin yerine yenisini koymanız pek mümkün olmayacakken. Devletin bekasını etkileyecek pozisyondaki pilotları seçerken hiç kimseye iltimas tanınamaz, karakter özelliği, liyakat ve yetenek esas olmalıdır.

Neden Müritten Jet Pilotu Olmaz?

Tarikat müritlerinden jet pilotu yapmaya çalışmanın üç önemli sakıncası vardır. Bu sakıncaları sırayla inceleyelim:

1) Müritler, yukarıda tarif etmeye çalıştığımız sebeplerden dolayı uçuş eğitiminde ciddi oranda başarısız olabilirler. Savaş pilotu yetiştirmek çok meşakkatli, çok pahalı ve çok zaman alan bir iştir. Bakın darbe girişimi üzerinden üç sene geçti. Bu süre zarfında yetiştirebildiğimiz F-16 pilotu sayısı 10-15’ten fazla değildir. Çok ciddi savaş pilotu açığımızın olduğu bu dönemde seçilen adayların eğitimde başarısız olmaları bırakın harcanan para ve emeği, ciddi anlamda zaman kaybına neden olur.

Arizona’da düşen ABD Hava Kuvvetlerine ait bir savaş uçağı

2) FETÖ örneğini hatırlayalım. FETÖ zaman içerisinde uçuş okulunun dahi kontrolünü ele geçirmişti. Başkalarını sebepsiz yere elerken, kendi yeteneksiz müritlerini zorlamayla pilot yaptı. FETÖ’cü pilotların gelecekte komuta kademesine gelmesi planlandığı için kariyer yapmaları amacıyla yeni mezun pilotlar ilk fırsatta ABD’ye yüksek lisans eğitimine gönderildi. Oradan döner dönmez ellerine sorular verilerek Harp Akademilerine sokulup kurmay yapıldılar. Kariyerlerini tamamlamak için bir de yurtdışı görevi yapmaları gerekiyordu, onu da yaptılar. Bu süre zarfında doğru düzgün uçamadıkları için doğal olarak uçuş tecrübeleri çok azdı. Bu handikapa bir de uçuş okulundan zorlama ile mezun edilmeleri eklenince, FETÖ’nün Hava Kuvvetlerine hâkim olduğu dönemde pilot hatalarından kaynaklanan çok sayıda kaza oldu, bir sürü uçak kaybettik. Tarikatların tamamında, kendi adamını koruma içgüdüsü vardır, hatta bu bir mecburiyettir. Bugün Harp Okulu’na öğrenci alırken komisyonda torpil geçen, yarın yukarıda anlattığımız FETÖ’nün hatalarının aynısı tekrarlayacaktır. Türkiye’nin uçak kaybetmeye tahammülü yoktur.

3) Tarikat odakları, TSK içerisinde kaçınılmaz olarak paralel emir komuta zincirleri yaratacaktır. Bugün tarikat ve cemaatlerin davranışlarına bakın, hepsi her seçim dönemimde değişik siyasi partilerle pazarlığa girer.

Tarikatlara pazarlık gücünü sağlayan, ellerindeki mürit sayısı ve siyaseti etkileme yetenekleridir. Bugün TSK’ya yerleştirdikleriniz sizi destekliyor olabilir. Ama yarın ne olacağını bilemezsiniz. FETÖ örneği ortadadır. Milletin teveccühü değişip yarın iktidara başkasını getirdiğinde asker ile girişilecek güç mücadelesi, ülkeyi yeni bir darbeye daha sürükleyebilir. Bu kötü senaryo olmasa bile, bugün nasıl FETÖ’cü pilotları tasfiye etmek zorunda kaldıysak, gün gelir geleceğin METÖ’cü pilotlarını da tasfiye etmek zorunda kalabiliriz. O zaman savaş uçaklarımızı kim uçuracak? Bugün 50 yaşındaki adamları uçurmak için geri çağırıyorsunuz, 10 sene sonra başınıza gelecek benzer bir olayda geri çağıracak adam da bulamazsınız.

Yine biz yetkilileri önceden uyaralım, tedbir alıp almamak onlara kalsın.

Çözüm Bulunmalı

Şu an kaşı karşıya olduğumuz pilot sıkıntısını çözmek için daha yaratıcı tedbirlere ihtiyaç var. Yapılması gereken; gençlerin eğitimini hızlandırırken, pilotların çok daha erken yaşlarda harbe hazır olarak kıtalara çıkmasını sağlamaktır. Örneğin, Hava Harp Okulu eğitimi ile uçuş okulu eğitimi birleştirilebilir. Günümüzde M.S.Ü. Hava Harp Okulu, 4 sene eğitim sonrasında mühendis diplomasıyla mezuniyet vermektedir. Okulu bitiren bir teğmenin kıtaya harbe hazır bir pilot olarak çıkması için ilave alması gereken eğitimlerin toplam süresi yaklaşık 2,5 yıldır. Harp okulunda öğrenciler ilk 2 sene akademik eğitimi tamamladıktan sonra uçuş eğitimine başlatılabilir. Geri kalan 2 sene zarfında da pilotaj eğitimi, harbe hazırlığa geçiş ve harbe hazırlık eğitimleri tamamlanarak mezun olan teğmenler doğrudan kıtalara harbe hazır olarak gönderilebilir. Böylece Hava Kuvvetleri bir pilottan 2 sene daha fazla yararlanacaktır. Ayrıca genç pilotların performansı çok daha yüksektir, aynı sporcularda olduğu gibi 40’lı yaşlardan sora jet pilotlarının da performansı düşer. Bu konular, üzerinde düşünülmeye değerdir.

Son Söz

Şimdi gelelim sonuca; şu an karşı karşıya olduğumuz pilot açığını, 15 sene mecburi hizmetini tamamladıktan sonra ayrılıp, 10 senedir sivilde uçan, 50 yaşına dayanmış eski pilotlarla kapatmaya çalışmak etili bir çözüm yöntemi değildir. Ama yine de hiç kimse merak etmesin, zamanında FETÖ ile el ele “b.k” benzetmesiyle sistemden uzaklaştırılan bizler geri döner, bu millet için gözümüzü kırpmadan savaşırız. Bu arada; oğluna, damadına askerlik yaptırmayanlar, askerliği kısaltıp kışlaları boşaltanlar, paralı askerliği daimî hale getirerek ordu-millet kavramını bitirenler, sizler evinizde rahat oturun, lüks teknelerinizde oynaşın, 18 bin liralarınızı güle güle harcayın, biz Mustafa Kemal’in askerleri geri gelir, kanımızın son damlasına kadar bu vatanı bekleriz.

MİT DOSYASI /// TUNCA BENGİN : FETÖ’cüler kaçıyor MİT kovalıyor


TUNCA BENGİN : FETÖ’cüler kaçıyor MİT kovalıyor

Fetullahçı Terör Örgütü’ne yönelik yürütülen soruşturmalar ve açılan davalar sebebiyle yurt dışına kaçan ve haklarında yakalama kararı olan çok sayıda kişi var. Ve bunların hepsi de kendilerine kucak açan ülkelerin hamiliğinde Türkiye aleyhine faaliyetlere devam ediyorlar. Üstelik de Türkiye tarafın-dan ısrarla yinelenen iade edilme taleplerine rağmen. Dolayısıyla da FETÖ temizliğinde yurt içinde TSK başta olmak üzere devletin tüm kadrolarına sızan kriptoları bulmak kadar yurt dışına tüyen bu hainleri getirip adalete teslim etmek boyutu da önemli. Hem yapanın yanına kâr kalmaması hem de bu niyetteki kişilere “İhanet ettiğimiz zaman benden bunun acısını çıkartırlar” korkusunun sinmesi açısından. Nitekim bu bağlamda da geride bıraktığımız üç yılda MİT nefes kesen operasyonlar yaptı ve 18 ülkeden 100 civarında FETÖ’cüyü paketleyip Türkiye’ye getirdi… Diğerlerinin de yerleri, yurtları belli ve her an paketlenmek üzere MİT’in nefesi hepsinin enselerinde… Dahası, bu hainlerin bulun-dukları yerde etkisiz hale getirilme olasılığı bile konuşuluyor. Yani o karanlık geceden bu yana üç yıl geçmesine rağmen yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da daha görülecek çok hesap var. Ki dün bu durumu konuştuğum üst düzey bir istihbarat yetkilisinin sözleri de MİT’in bu konudaki kararlılığını çok net ifade eder nitelikteydi:

“Bunların kesinlikle cezalandırılması lazım çünkü suç işlediler. 251 kişi öldürüldü. Bunlar muhalif falan değil, fiilen suç işlediler darbeye katıldılar. Bunların getirilmesi lazım ki kamu vicdanı rahatlasın. Başta Fetullah Gülen olmak üzere liderlerinin hepsi ortalıkta yok, dolayısıyla bunlarla hesaplaşmanın bir şekilde sonuna kadar devam etmesi gerek ve edilecek.”

Peki ya bunların bulundukları yerde etkisiz hale getirilme olasılığı?

“Mümkün ama diplomatik krize sebep olurlar. Mesela İngiltere ile Rusya arasında bir zehirlenme olayı nedeniyle yaşananlar malum. Onun için Almanya’da, İngiltere’de ve ABD’de bunları yapamaz-sınız. Şu olabilir; orada bulacağınız insanlara bunları yaptırabilirsiniz ama bu örtülü olur. Resmi olma-yan birileri gider yapar, yani bir taşerona yaptırırsınız bu işi. Ancak daha sonra o taşeronlar başınıza bela olabilir. Geçmişte bunun örnekleri var. Susurluk skandalı ve mafyavari örgütlenmeler gibi. Onun için o ülkelerle daha farklı bir yöntem bulunması lazım. Sonuçta onların hepsinin elinde öldürülen 251 kişinin ve 2 bin 194 yaralının kanı var. Yani Almanya’da cinayet işlemiş, Türkiye’ye kaçmış bir adamı politik gerekçelerle Türkiye vermemezlik edemez, veriyor zaten. İki konunun ayrılması lazım; siyasi muhalif ayrı ama fiilen suçu sabitlenmiş darbeye katılanların ve elinde kan olanların mutlaka Türkiye’ye getirilmesi lazım ve onlar bu korkuyla yaşamalılar…”

Özetle; yurt dışındaki FETÖ’cüleri paketleyip getirme konusunda MİT son derece kararlı ve bu bağ-lamda da nefesi enselerinde ama o hainlerin CIA, MOSSAD, BND, MI6 gibi dünyanın sayılı gizli servis-leri tarafından korunup kollandıkları da bir gerçek… Çünkü henüz kullanım süreleri dolmuş değil. O nedenle de MİT’in işi oldukça zor ancak bu sadece hainlerin hesap verme zamanının belki biraz gecikebileceği anlamında…

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// YANDAŞ YAZAR ABDURRAHMAN DİLİPAK’TAN CANLI YAYINDA FETÖ İTİRAFI : SİYASİ AYAĞI AKP’DİR !!!!


YANDAŞ YAZAR ABDURRAHMAN DİLİPAK’TAN CANLI YAYINDA FETÖ İTİRAFI : SİYASİ AYAĞI AKP’DİR !!!

Katıldığı bir televizyon programında AKP’yi eleştiren Akit yazarı Abdurrahman Dilipak “FETÖ’nün siyasi ayağı AKP’dir” dedi.

23 Haziran seçimlerinde Ekrem İmamoğlu’nun 800 bini aşkın bir oy farkıyla İBB Başkanı olmasının ardından iktidara yakın isimlerden özeleştiri gelmeye devam ediyor.

Akit TV’de bir programa katılan Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak “FETÖ’nün siyasi ayağı AKP’dir. AKP’nin 3’te 2’sinin FETÖ’yle fotoğrafı var” şeklinde konuştu.

“Seçim sonuçlarının bu şekilde çıkmasında bu yanlış politikanın da payı var. Bankada hesabı var diye bir sürü adamı ihbar ettiler. Onu ihbar edenler asıl kriptolar kendilerini akladılar. AK Parti’nin 3’te 2’sinin FETÖ’yle fotoğrafı var. Türkçe Olimpiyatları il il gezdirilirken gitmeyen teşkilat mı vardı? Vali de oradaydı kaymakam da oradaydı belediye başkanı da oradaydı vakıflar dernekler sendikalar herkes kucak kucağaydı. Aynı kafayla gidilirse Ergenekon yok dediler FETÖ de yok derler. ” ifadelerini kullandı.

LİNK : https://www.abcgazetesi.com/akit-yazarindan-canli-yayinda-itiraf-fetonun-siyasi-ayagi-akpdir-25534