YOLSUZLUK DOSYASI : ”Sözde FETÖ uzmanı”na Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden 270 bin TL maaş !!!


”Sözde FETÖ uzmanı”na Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden 270 bin TL maaş !!!

Gazeteci İsmail Saymaz, kendisine "FETÖ uzmanı" olarak kart bastıran araştırmacı yazarın Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden 2009-2015 yılları arasında 4 yıl boyunca işe gitmeden toplam 270 bin TL maaş aldığı ortaya çıktı.

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi ‘belediyede işten çıkarılan işçiler’ tartışmasına sahne oldu.

AK Partili meclis üyelerinin belediyede yaşanan işten çıkarmalara ilişkin sorularını yanıtlayan Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş, “İşten çıkarılanlardan biri kendisine FETÖ uzmanı diye kart çıkartmış, bu nedenle işe gelmiyor” dedi.

İSMAİL SAYMAZ: 4 YILDA 270 BİN TL MAAŞ ALDI

Gazeteci İsmail Saymaz, sosyal medya adresinden yaptığı paylaşımda ‘FETÖ Uzmanı’ diye kartı basılan Çetin Acar’ın 4 yılda işe gitmeden 270 bin TL maaş aldığını aktardı.

Saymaz, 18 Eylül’de Acar’a “Neden işe gelmiyorsun” diye sorulunca Acar’ın “Devlete çalışıyorum” dediğini, bunun üzerine MİT’in Acar’ı tanımadığı şeklinde açıklama yaptığını aktardı.

İsmail Saymaz ayrıca Acar’ın işten çıkartılacağını belirtti.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ gizci, ezoterik ve kült bir örgüt


FETÖ gizci, ezoterik ve kült bir örgüt

“Kült Örgütler Kapsamında FETÖ ile Mücadele” raporu FETÖ mücadelesinin çok boyutlu ve uzun vadede yapılması gerektiğini ortaya koydu.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nün “Kült Örgütler Kapsamında FETÖ ile Mücadele” raporu, FETÖ mücadelesinin çok boyutlu ve uzun vadede yapılması gerektiğini ortaya koyarken tek merkezden idare edilen bir strateji veya doktrinin gerektiği vurgulandı.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü araştırmacıları Yağız Aksakaloğlu ve Metehan Kutlusan tarafından hazırlanan “Kült Örgütler Kapsamında FETÖ ile Mücadele” raporu Ağustos 2019’da yayınlandı. “Kült Örgütler Kapsamında FETÖ ile Mücadele” raporu, FETÖ ile mücadelenin çok boyutlu ve uzun vadeli olması gerektiğine belirtirken terörizmle mücadelede “teröristle mücadele” yalnızca bir safha olduğuna değiniliyor.

Rapora göre FETÖ, cemaat, hizmet hareketi ya da sivil toplum görüntüsü adı altında 1980’li yıllardan bu yana Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yasama, yürütme ve yargı kurumlarına, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı’na sızan, sızdırılan casusluk örgütünün genel isimlendirmesi diye adlandırılıyor. “Kült Örgütler Kapsamında FETÖ ile Mücadele” raporunda, FETÖ’nün 1980’lerden beri terör, casusluk, şantaj, hırsızlık, kundakçılık, illegal kayıt ve dinlemeler, rüşvet, gasp ve hâkim kiralama gibi suçlarına karşı gerekli cezai işlemlerin uygulanamaması hatta bu suçları açığa çıkaran kamu görevlilerinin çeşitli karşı suçlamalara maruz kaldığı belirtiliyor.

ALGIYA YÖNELİK İKİ ÖRNEK!

FETÖ’nün doğru tanımlanmasının gerektiği raporda yer alırken örgütün uygulamaya koyduğu algı yönetimine karşı farkındalık oluşturmanın gerekliliği vurgulanıyor. Bu kapsamda örgütün algı yönetimi kapsamında uygulamaya koyup dış basına servis ettiği “Fetullahçı Anneler ve Yaşayan Şehitler” örnekleri raporda irdeleniyor.

15 Temmuz Hain Darbe Girişimi sonrasında örgüt mensubu kadınlara yönelik operasyonlarda gözaltına alınan kadınların birçoğunun hamile olduğu raporun “Fetullahçı Anneler” kısmında yer alırken bununla birlikte örgütün kadınları soruşturmadan kaçırmak ve örgüt faaliyetlerini kadınlar üzerinden yürütmek istediği değerlendirmesi yapılıyor. Ayrıca ulusal ve uluslararası alanda elleri kelepçeli, mahpus hamile kadın görüntüleriyle mağduriyet psikolojisi oluşturmak istediği raporda yer alıyor.

FETÖ İLE MÜCADELE DAHA GÜÇLÜ OLMALI

“Kült Örgütler Kapsamında FETÖ ile Mücadele” raporunu Diriliş Postası muhabirine değerlendiren 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ortadoğu Araştırmacısı Metehan Kutlusan, FETÖ ile mücadelenin siyasal, ekonomik, toplumsal, dini boyutlarının yanı sıra meselenin yargı, eğitim ve kamu diplomasisi boyutlarının da olduğuna dikkati çekti. Kutlusan, “FETÖ ile mücadelede tam başarı sağlamak için “FETÖ’cü ile mücadele” her ne kadar başarılı ve özverili yürütülüyor olsa da başlı başına yeterli değildir” tespitini yaptı.

FETÖ ile mücadelenin Türkiye’nin bugünü ve geleceği açısından büyük önem arz ettiğini belirten Metehan Kutlusan, “Türkiye’de devletin ve Türk milletinin bütünüyle uzun soluklu ve engellerle dolu maratonda her ne olursa olsun mücadele etme azminde olması gerekmektedir” diyerek mücadelenin kararlılığını vurguladı.

Ortadoğu Araştırmacısı Kutlusan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Özetle FETÖ ile mücadelede birçok disiplini, akademisyeni ve uzmanı bir araya getiren tek bir merkezden koordine edilen bir strateji ya da doktrin oluşturulmadığı takdirde FETÖ ile mücadeleyi sulandıracak, akamete uğratacak veya FETÖ’nün kârlı çıkmasına sebep olacak odaklar faaliyetlerine hızla devam edecektir.

FETÖ’nün gizci, ezoterik ve kült yapısı dolayısıyla tehdidini fark edememek veya küçümsemek büyük bir hata olacaktır. Gelinen nokta da ne yazık ki bunu göstermektedir.”

FETÖ MÜCADELESİNE DOKTRİN ŞART!

FETÖ’nünyurtdışında diasporaya dönüştüğüne değinen Kutlusan, FETÖ’nünTürkiye aleyhine lobicilik faaliyetleri yürüttüğünü söyledi. Kutlusan, FETÖ ile mücadele kapsamında daha etkin ve isabetli kamu diplomasisi yürütülmesinin şart olduğunu belirtti. Ortadoğu Araştırmacısı Kutlusan, “Öte yandan yurt içinde FETÖ ile mücadeleye duyulan güven ve bu mücadelenin itibarı gün geçtikçe azalmaktadır. Elbette bunun sebeplerinden birisi de yine FETÖ’nünmanipülasyon faaliyetleridir” dedi.

Kült Örgütler Kapsamında FETÖ ile Mücadele RAPORU İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Cem Küçük : FETÖ, İbrahim Okur’a niçin saldırmadı ???


Cem Küçük : FETÖ, İbrahim Okur’a niçin saldırmadı ???

E-POSTA : cemkucuk

Mısır’ın eski devlet başkanı Cemal Abdülnasır’ın damadı Eşref Mervan çok enteresan bir kişilikti. Kumara, gece hayatına düşkün olan Mervan, kayınpederi zamanında istediği göreve bir türlü gelememişti. Sonradan MOSSAD’a bilgi sızdırmaya başlayan Mervan kimilerine göre İsrail’e para karşılığı bilgi satan biriydi. Kimilerine göre ise Mısır adına çalışan ve MOSSAD’a çalışıyormuş gibi görünüp İsrail’i tuzağa düşürmeye uğraşan biriydi. Yani iki tarafa birden çalışan bir "double agent", çifte ajandı. Bu tartışma hâlâ sürmektedir.

Dünya tarihinde sadece ajan değil tipoloji olarak da her tarafa çalışan bayağı kişi olmuştur. Ülkelerin iç siyasetinde de bu böyledir. Zamanında Susurluk’ta adı çok geçen Tarık Ümit böyle biriydi. Türkiye’de 17-25 Aralık’ta hem FETÖ’ye hem hükûmete çiçek dağıtan yargıç, memur, iş adamı, gazeteci sayısı sanıldığından fazladır.

Eski HSYK 1. Daire Başkanı, Taha Akyol’un kankası İbrahim Okur böyle biriydi. Üç gün önce eski adalet bakanı Sadullah Ergin mahkemede İbrahim Okur’u savundu. Mahkemelerde Sadullah Bey’in başka savunduğu tutuklu savcı ve hâkim var mı bilmiyorum ama Okur’u savunduğuna göre bir bildiği vardır. Sadullah Ergin 7 Şubat 2012’deki MİT krizinde Okur’un kendisiyle birlikte İstanbul’a geldiğini ve Başsavcı vekiline "Savcıların hukuksuz davrandıklarını tek tek önlerine koyduğunu" söylemiş. Sadullah Ergin’e göre Albay Hüseyin Kurtoğlu davasında katkısı olmuş. "İstanbul Alay Komutanı Albay Hüseyin Kurtoğlu hakkında yerel mahkeme tarafından verilen ve Yargıtay’ın ilgili dairesinde onanan ve haksız olduğu noktasında önemli delillerin olduğu dava içinde Birol Erdem’le beraber İbrahim Okur’un gayretleri olmuş ve karar tashihi karar aşamasında bu dosya karar düzeltme yoluna gidilmiş ve mağduriyetler bir nebze olsun telafi edilmişti" ifadesinde bulunmuş.

Sadullah Ergin, İbrahim Okur’un 17-25 Aralık’ta da katkıları olduğunu beyan etmiş ve şu ifadelerde bulunmuş: "Yine 17-25 Aralık soruşturmaları esnasında soruşturma savcılarının hukuku kanırtan hukuksuz uygulamaları önlemek için o dönem İstanbul Adliyesinde Başsavcı olan Turan Çolakkadı Bey’i moralmen destekleyip ona katkı sunan kişi gene İbrahim Okur idi."

Hatta 2011’de Zekeriya Öz’ü görevden alanın HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur olduğu çokça söylenmişti. Sözcü’den Saygı Öztürk 29 Kasım 2016’da bu konuda şunu yazmıştı: "Savcı Zekeriya Öz’ün görevden alınışının kuşkusuz ilginç bir perde arkası vardır. Görevden alınması, İbrahim Okur tarafından başkanlığını yaptığı 1. Daire’nin gündemine getirildiğinde üyeler âdeta şoke olmuştu. Üst makamın kendilerinden isteği, Zekeriya Öz’ü ‘kırmadan almaları"ydı. Başsavcı vekilliğine verildi. Öz, o dönemde kendini öyle bir yere koyuyor ki normal yollardan görevden alınmasını imkânsız görüyordu. Görevden alındıktan sonra HSYK’nın önemli bir yetkilisine ‘Benim alınmamı Sayın Cumhurbaşkanı mı (Abdullah Gül) yoksa Başbakan Recep Tayyip Erdoğan mı istedi?’ diye sordu. Yani, kendisini onlar istemedikçe kimsenin alamayacağını düşünüyordu. Haksız da değildi."

Buraya kadar her şey tamam. O zaman şunları da biz soralım: HSYK 1. Daire Başkanıyken Balyoz, Ergenekon, şike davalarında hâkim ve savcılarla ilgili onlarca şikâyet varken birini bile neden işleme koymadı? 2014 Eylül’ünde CNNTürk’te katıldığı Taha Akyol’un Eğrisi Doğrusu programında o zamanki tabirle paralel savcı ve hâkimlerin sayısının maksimum 3 bin civarında olduğunu ısrarla söyleme sebebi neydi? Şunu hatırlatayım, 15 Temmuz’dan sonra ihraç edilen savcı hâkim sayısı 4 binin üzerinde.

AK Parti’nin Elâzığ eski milletvekili Şuay Alpay 1 Ekim 2014’te "bütün dünyanın evrensel hukukunda suç olarak tanımlanan Zekeriya Öz’ün tehdit ve aşağılayıcı ifadelerini ‘düşünce özgürlüğü’ bağlamında değerlendirilmesini ve İbrahim Okur’un ve arkadaşlarının buna gıkı çıkmadığını söyledi. Alpay, Okur’un yaptıklarına olumlu bakılmasının mümkün olmadığını da ayrıca dile getirdi. O tarihlerde FETÖ’cü Zekeriya Öz, Tayyip Bey için "Sonu Kaddafi gibi olacak," "sonu Saddam gibi olacak" ifadelerini kullanmıştı.

Ayrıca İbrahim Okur 17-25 Aralık’tan sonra adli kolluk yönetmeliğinin değişmesine "hukuk devletine aykırıdır" diye karşı çıkmıştı. Eğer o madde değişmese Sayın Bilal Erdoğan’dan başlayıp herkesi tutuklayacaklardı. Ben o zaman Okur’un buna niye karşı çıktığını hiç anlamamıştım. 17-25 Aralık’ta isteseydi İbrahim Okur ve arkadaşları illegalitede sınırı aşmış savcı ve hâkimleri görevden alabilirlerdi.

Yine İbrahim Okur’un 2014 Ekim’indeki HSYK seçimlerinde Yüksek Kurul’a aday gösterdiği Yargıtay üyesi Mustafa Ateş 15 Temmuz sonrası tutuklanmıştı.

Hiç anlamadığım bir şey var: FETÖ hedef gösterdiği herkese saldırırken, fake hesaplarla, aktifhaber gibi siteler üzerinden karakter suikastı yaparken İbrahim Okur’a niçin hiç dokunmadı? FETÖ’cüler kendilerine en küçük eleştiri getirene bile operasyon çekerken Okur’u es geçtiler? Neden Okur’a FETÖ’cülerden tek bir saldırı bile olmadı? İnsan merak ediyor işte.

MEDYA DOSYASI : CEZAEVİNDEKİ FETÖ’NÜN KALEMŞÖRÜ NAZLI ILICAK’TAN MEKTUP VAR


CEZAEVİNDEKİ FETÖ’NÜN KALEMŞÖRÜ NAZLI ILICAK’TAN MEKTUP VAR

Nazlı Ilıcak: Burası evim oldu; bir çelik dolap, bir demir karyola, duvarlarda bağrımda fırtına koparan eski hayatıma dair fotoğraflar…

Kulaklarımda annemin sesi bana fısıldıyor: “Mini mini kızım"

Gülerek ona cevap veriyorum: “Mini mini annem”

Oysa İstanbul’da Emniyet’in nezarethanesindeyim. Annemi çoktan kaybettim. Ve ben burada tek başına, yapayalnızım. Demir parmaklıklar üzerime kilitlendi. Odada nöbetçi bir kadın polis masada oturuyor. Saatimi, kitabımı, her şeyimi aldılar elimden. Ne kalem, ne kâğıt… 40 santim eninde ahşap bir bank; tutuklu dilerse oraya uzanıp uyuyabiliyor; bir de, pis kokan, kirli üç beş battaniye…

Annemi düşünüyorum. Onun şefkatine, beni sarıp sarmalamasına ihtiyacım var.

“Mini mini annem” diye mırıldanıyorum.

Küçükken beni “Mini mini kızım” diye severdi. Ben de ona “Mini mini annem” cevabını verirdim.

Saat acaba kaç oldu? Ara sıra, nöbetçi polis memuruna soruyorum. Saatler geçmek bilmiyor. Çocuklarımın Emniyet’in kapısında olduğunu öğreniyorum. Beni görmelerine izin verilmiyor. Ah bir görebilsem, ellerini tutsam, onlardan cesaret alsam. Avukatla görüşmek de yasak. Darbe teşebbüsü sonrası ilan edilen OHAL bütün ağırlığıyla devam ediyor.

Filim şeridi zihnimde geriye doğru sarıyor. Bodrum’dayım. Deniz kenarındaki evimin terasında keyif çatıyorum. Mutluyum. Ertesi gün Briç grubum gelecek. Ardından oğlum, gelinim ve torunum. Odaları hazırladım; yatakları yaptım. Çok güzel, eğlenceli günler beni bekliyor. Sevinçliyim. Dudaklarımda tebessüm, hayallere dalıyorum. Torunum Kemal’e oyuncaklar satın aldım; bir sürü. Salıncağını kurdum. Kendime de bir bisiklet aldım. Sahilde Kemal’le beraber bisiklete bineceğiz… Meğer ben misafir ağırlamaya hazırlanırken, kaderin başka hesapları varmış. “Hayat sen planlar yaparken başına gelenlermiş” diye boşuna dememişler.

Birden asistanım Arzu’yu gördüm. Telâş içindeydi. “Bir şeyler oluyor Nazlı Hanım” dedi. “Televizyonu açın” Koştum, televizyonu açtım ve o korkunç manzarayla karşılaştım. Boğaziçi köprüsünün, Avrupa’dan Anadolu’ya geçen kısmı askerler tarafından tutulmuştu. Polis, askere karşı harekete geçmişti. “Darbe” deniliyordu ama daha önce yaşadıklarıma hiç benzemiyordu. Ordu içinde, emir komutaya uymayan bir kalkışma diye düşündüm. 27 Mayıs’tan beri yaşadıklarımı hatırladım; içim cızzz etti. Türkiye’nin başına yeniden çorap örmeğe kalkışanlara lânet ettim. Tam bitti derken tekrar başlıyordu ülkemizde bir başka darbe serüveni.

Peki ben neden tutuklandım? İşte buna bir anlam veremiyorum. Benim darbeyle ne ilgim var?

Nezarethanede saatler geçmek bilmiyor ve ben zihnimdeki sorulara bir cevap bulamıyorum.

Yavaş yavaş uyku bastırıyor. Battaniyeleri yere serdim ve üzerine kıvrılıp yattım. Hırkamdan da kendime yastık yaptım.

Darbeden bir hafta sonra akşam üstü beni Nuray Mert aramıştı ama, telefon yanımda olmadığı için cevap verememiştim; geri aradım; telefonu kapalıydı. Orada burada “Nazlı Ilıcak tutuklanacak” diye yazılar çıkıyordu. Gülüp geçiyordum. Neden tutuklanacaktım ki! Ben ne yapmıştım! Şahin Alpay bir mesaj atmış; “Yazılanlar doğru mu?” diye sormuş. İliştirdiği belgeyi açamadım.

Neler oluyordu?

O gece yarısı telefonum çaldı. Kızım Aslı İstanbul’dan arıyordu. Endişe içindeydi. Çengelköy’deki evimi polis basmış.

Ben “Herhalde Bodrum’a da gelirler” dedim. İçine birkaç parça eşya koyduğum bir çanta hazırladım.

Babamı hatırlıyorum… 27 Mayıs darbesi olmuştu. Babam ilk tutuklananlardan değildi. Küçük bir valiz hazırlayıp, yatağının altına yerleştirmişti. Her gün kaygıyla tutuklanacağı günü bekliyordu. Ben belli etmiyordum ama çok korkuyordum. O tarihte 16 yaşındaydım. Gazeteler, bizlere hakaret yağdırıyordu. Birçok dost evimizden ayağını kesmişti. Mevsim yazdı. Lâkin ülkenin üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. “Ordu gençlik el ele” diye sevinç çığlıkları atanlar vardı. Ben de gençtim, fakat sevinemiyordum. Aksine üzerimize bir kâbus çökmüştü.

Haziran’ın ilk haftasıydı. Birden Kalender’deki evimizin etrafını polis ve asker sardı. Babamın eline valizini verdiler; bir kucaklaşmadan sonra alıp götürdüler. Ona ne yapacaklardı? Nereye götürüyorlardı? Daha o an babamın hasreti içime çöktü. Acaba onu bir daha görebilecek miydim? Bir ömür boyu o sahne gözümün önünden gitmedi. 27 Mayıs travması benim hayatımı derinden etkiledi. Özgürlüklerin kıymetini o zaman anladım. Siyaset, asker çizmesi altında ezilirken, hukuk ve adaletin değerini kavradım. Babası yaşarken öksüz kalmanın acısını tattım.

Nezarethanedeyim… Hava sıcak… Ufak bir pencereden hafif bir esinti geliyor. Dışarısını hayal ediyorum; güneş ışığını özlüyorum.

Bodrum merkezdeki Emniyet Müdürlüğü’ne sabah saat 8’de asistanımın refakatinde teslim olmaya gittim. Saatlerce bir odada bekletildim. Sigara, çay, kahve içmeme izin verdiler. Bir telefon hakkım vardı; Mehmet Ali’yi aradım. Kırık dökük üç beş cümle:

“-Nasılsın?

-Ben iyiyim… Gözaltındayım. Bana bir avukat bulun…”

Bodrum’dan İstanbul’a arabayla mı gidecektim? Yoksa uçakla mı? “Parasını siz öderseniz uçakla gidebilirsiniz” cevabını aldım. Çok şükür! Çok şükür ama, havaalanında ve uçakta karşılaşacağım insanlar kim bilir ne düşünecekti? Yanımda polis memurlarını görünce ne diyeceklerdi? Bodrum’daki savcı, ellerimin kelepçelenmemesine izin vermişti. Böylece çok fazla dikkat çekmeyecektim. Bodrum havaalanında asistanımla vedalaştık. Yaşlı gözlerle ama, gözyaşlarımızı birbirimizden saklamaya çalışarak; son bir defa uzun uzun bakıştıktan sonra kucaklaştık. Bir bilinmeyene doğru yol alıyordum. Etraf cıvıl cıvıl. İnsanlar tatil telâşını yaşıyor. “Ateş düştüğü yeri yakar” Havaalanını saran bu neşeli hengame içinde, yalnızlığımla baş başaydım.

Sanki üzerime uymayan bir senaryoda başrol oyuncusuydum. Elime tutuşturulan kâğıtta “terör örgütü üyesi” yazıyordu. O an, hemen serbest bırakılmayacağımı anladım. Ama, 14 Temmuz’da gerçekleşen bir programda “subliminal darbe mesajı” verildiği gerekçesiyle, darbenin “asli faili” ilan edileceğimi, müebbet hapis cezasına çarptırılacağımı, cezaevinin adeta yeni evim olacağını doğrusu hesap etmemiştim.

“Evim” diyorum. Bunu bana torunum Kemal söyledi bir açık görüşte. “Babaanne geleceğim, geleceğim diyorsun; gelmiyorsun. Burası senin yeni evin oldu.”

Evet burası benim evim oldu. Tek başıma yattığım bir odam var. Bir çelik dolap, yere sabitlenmiş bir demir karyola, kantinden satın aldığım bir komodin, duvarlara yapıştırdığım eski hayatıma dair fotoğraflar. Daha doğrusu, canımdan kıymetli sevgili çocuklarım, torunlarım, abim, gelinler, yeğenler… ama onlara çok bakamıyorum. İnsanın yüreğinin hıçkırıkla sarsılmasının ne demek olduğunu burada öğrendim. Bakışlarım resimlere değince, bağrımda bir fırtına kopuyor… gözyaşlarıma hâkim olamıyorum.

Böyle zaaf anlarında Celal Bayar’ı düşünüyorum. Yassıada’da kaya gibi sağlam durmuştu. Belki kadın olmamın kırılganlığı, ben Bayar’ın metanetini sergileyemiyorum. Milli Mücadele döneminin Galip Hocası ile boy ölçüşecek değilim ya!

Sık sık beraber yargılandığımız Ahmet Altan’ı da hatırlıyorum. O, kadere adeta meydan okuyor. Keşke, daha dayanıklı, daha az kırılgan olsaydım.

Demirel, Zincirbozan’dan bana yazdığı mektuplardan birinde “Sel, kayadan ne aparır” demişti. Ama ben kaya gibi değilim ki! Dalından kopmuş bir yaprağın sonbahar hüznünü yaşıyorum.

12 Eylül günlerini hatırlıyorum. Demirel ile gizlice mektuplaşmamızı Orhan Keçeli sağlıyordu. Ben de Demirel’in görüşlerini isim vermeden makalelerimde kullanıyordum. 3 aylık bir mahkûmiyet aldığımda Demirel, eşim Kemal Ilıcak’a “Köye jandarma baskın düzenlediğinde kadınları öne çıkarırlar. Bizimki de o hesap oldu” demişti.

28 Şubat günleri de zihnimde canlanıyor. Tayyip Erdoğan, TCK 312’den mahkûm oldu. Siyaset yapamayacak. Pınarhisar Cezaevi’ne girecek. Eyvah!!! “Başörtülü milletvekili olamaz” diye TBMM’de Merve’yi protesto ettiler. Eyvah!!! Başörtülü kızlar üniversiteye alınmıyor. Eyvah ki ne eyvah!!!

Sonunda Fazilet Partisi kapatılınca, sadece Bekir Sobacı, Merve Kavakçı ve ben “laiklik karşıtı odak” olduğumuz gerekçesiyle siyaset yasağına uğradık. Bekir Sobacı 28 Şubatçılar için “sütü bozuk” demişti. Merve… Zaten kıyamet onun yüzünden kopmuştu. Ben de Merve’nin yanında durmuştum. Milli Görüş geleneğinden gelen onlarca insan arasından, ben, “laiklik karşıtı odak” ilan edilmiştim. AYM’nin oybirliği ile verdiği bu karardan sonra, Kemal Ilıcak’ın sözlerini hatırlamıştım. Benim her haksızlığa karşı öne atılmamı eleştirirken, “İlk düşen sen olmayacaksın” derdi. “Yani hislerinle değil, aklınla hareket edeceksin; susmayı, yutkunmayı bileceksin.”

15 Temmuz’da da ilk düşenlerden oldum.

Cezaevindeki odamın duvarları pembe. Pembe acaba umudu mu temsil ediyor? Oysa bu renk benim sinirlerimi bozuyor. İlk başlarda, duvara yazı yazıyordum; kurşun kalemle umut veren satırlar.

“Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklemez.”

“Kaza her lütfunu bir vakt için saklar.”

Sonra umut dolu tarihler atmışım: “26. Ağır Ceza’dan tahliye çıkabilir.”, “İstinaf Mehmet’i tahliye etti, bizi de edebilir.”

Oysa peş peşe iki karar: Her ikisinde de müebbet ağır hapis cezası… Onama…

Sonra “AYM Birinci Bölüm bizim başvurumuzu ele aldı” diye yazmışım duvara. 5 Temmuz 2018. Sanki hemen hak ihlali kararı verilecek de, çıkabilecek gibi sevinçliyim. Göklerde uçuyorum. Aylar ayları kovalıyor. Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım… Yıl tamamlanıyor. Ses yok. Dört duvar arasında hüzünlü bir yılbaşı daha.

Sonra müjdeyi telefonda Aslı’dan alıyorum. “Anne, AYM Genel Kurulu nihayet sizin dosyanızı görüşecek. Ahmet Altan’la senin başvurunu.”

Yeni bir sevinç dalgası!!! Yerimde duramıyorum. Yüreğimden ağır bir yük kalktı. Sevinçten uçmak ne demek daha iyi anladım. O kadar hafifledim ki, hakikatten uçtum uçacağım.

Cumhuriyetçiler için hak ihlali çıkmadı haberiyle ümitsizliğe düşüyorum. Ahmet ve benim dosyam ertesi gün görüşülecek. Arkadaşlar “19 Fetih oku” diye tavsiye ediyorlar. Dediklerini yapıyor, aynı zamanda umut ve endişeyle ertesi günü bekliyorum. Ve AYM’den hak ihlali çıkmayınca, yıkılıyorum.

Allah’ın isimlerini ihtiva eden bir dua hazırladım.

“Ey Melik… Yaratıcımızsın. Kâinatın sahibisin. Hepimizin sahibisin.

Er Rahman… Dünyada, bütün mahlûkata merhamet eden, ihsan eden sensin. Beni merhametinden mahrum bırakma.

El Cabbar… Dilediğini yapan ve yaptıran sensin. Sen istediğin zaman bütün sıkıntılar dertler biter. Sen ol dersen her şey olur.

El Fettah… Sen sıkıntıları giderensin. Benim de sıkıntılarımı gider, hayırlı kapılar aç.

El Lâtif… Sen lütfedensin; her şeye vakıfsın. Senin lütfuna muhtacım.

El Kerim… Sen karşılıksız verensin.

El Mucib… Duaları kabul edensin. Benim de sesli, sessiz dualarımı kabul buyur.

El Tevvab… Tövbeleri kabul edensin.

El Gaffur… Affı, mağfireti bol Allah’ım günahlarımı affet. Bu imtihanı yüz akıyla geçmemi sağla.

Sen Kahharsın… Her istediğini yapacak güçtesin.

Habirsin… Her şeyden haberdarsın.

Ne büyük bir haksızlığa uğradığımdan, çektiğim sıkıntılardan haberdarsın.

El Muksit… Haksızlığa uğrayanların hakkını alansın. Allah’ım sana sığınıyorum. Senden beni selâmete ulaştırmanı diliyorum.”

Ben Müşahede 12’de kalıyorum. Avlu, dikenli tellerin yanına iliştirilen bir aletle gözlem altında. Burada bir ben, bir de Büşra demirbaş olduk. Yanımıza koydukları diğer tutuklular geldikleri gibi gittiler. Ben her birine bağlandım; her birinin arkasından gözyaşı döktüm.

Bizim müşahede 3 odalı; bir de ortak alanımız ve avlumuz var. Kapılar kapanana kadar istediğimiz zaman avluya çıkabiliyoruz. Yanımızdaki müşahedeler, tek oda; yani hücre. Onları gardiyan bir sabah, bir de öğleden sonra kendi saatlerinde avluya çıkarıyor. Hal böyle olunca, bize göre on misli sıkıntı çekiyorlar. Zaman zaman kapıyı yumrukluyorlar; bazen buton sesine gelmeyince, gardiyanlara “Nöbetçi bayan” diye feryat ediyorlar. Kimi zaman çocukları çığlık atıyor; ağlıyor. Sessiz ve huzurlu bir ortamdan söz etmek mümkün değil ama, odada tek başıma yatabilmek, gecenin bir yarısında, ışığı açıp yatağımda kitap okuyabilmek önemli bir ayrıcalık.

Silivri’de gazetecilerin kaldığı 3 kişilik koğuşu da biliyorum. Çünkü ben de kaldım. 26. Ağır Ceza Mahkemesi, karar duruşmasını Silivri Mahkemesi’nde yaptı. Dolayısıyla beni tek başıma o koğuşlardan birine koydular. Siyah bir çöp torbasına çarşaf ve battaniyemi tıkıp, 1 geceliğine Bakırköy’den Silivri’ye taşındım. Tek başıma, korkunç bir gece geçirdim orada. Zaten ertesi günü 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nden müebbet hapis cezası alıp döndüm elleri kelepçeli jandarma refakatinde. Cezaevi dışına çıkınca kelepçesiz olmuyor. Bu yüzden hastaneye gitmiyorum. İlk aylarda, boş bulundum gittim. Hastanede, meraklı bakışlarla beni süzenleri, birbirini dürterek işaret edenleri görünce, artık gitmemeye karar verdim.

Bir defasında bana refakat eden jandarma er, hastanedeki arkadaşlarıyla telsiz iletişimi kurdu ve “Bir terörist getiriyorum” anonsu yaptı. Teröristi görmek için etrafıma bakındım. Arabada bir tek ben vardım. Meğer o terörist benmişim!

Cezaevinde kendimi gelenin geçenin darbe vurduğu bir boş çuval gibi hissettiğim anlar oluyor. Manevi darbeden söz ediyorum. Manevi darbe daha ağır, acısı kolay geçmiyor. Hatta hiç geçmiyor diyebilirim. Aleyhte ne yazılar çıkıyor; ne ağır sözler sarf ediliyor. Benim için “FETÖcü kocakarı” diye yazan bile çıktı. Acaba bu nefretin kaynağı ne?

Onurumuz kırılmıyor mu? Kırılıyor… Fakat takmamayı öğreniyorsunuz. “Takma Nazlı!” diyorum kendi kendime.

Masumiyetime sığınıyorum.

Bazen üçüncü bir göz olarak dışarıdan sorguluyorum.

Cezaevindeki bu tutuklu kadın ben miyim? Yemeğini, semaverin buharında ısıtan? Kahvesini ketilda yapan… Gündüzleri dikenli teller arasında güneşi gözetleyen; geceleri gökyüzünde mehtabın ışığında teselli arayan… Yapışkan kâğıtla fareler yakalayan, kırkayakları ayağıyla ezip çöpe atan…

12 Eylül döneminde, 3 ay Sağmalcılar’da yatmıştım. Alparslan Türkeş ve Agâh Oktay Güner terör örgütü yöneticiliğinden yargılanırken, “Onlar terörist değil” diye yazdığım için. Terör örgütü üyeliğinden değil, yürüyen bir davaya, müdahale ettiğim gerekçesiyle hüküm giydim. Sağmalcılar’da fare yoktu, ama hamam böceği çoktu. Koğuşta besledikleri kedi fareleri yakalıyordu. 12 Eylül’de sadece 3 ay yattım; şimdi ise 3 yılı aştım. Tam bin yüz elli beş gün.

“Bu ben miyim? Ben kimim ve neredeyim?” diye soruyorum kendi kendime.

Duvara astığım Türk bayrağı posterine bakıyorum. Atatürk resminin hemen yanı başındaki ay yıldızı görüyorum.

Burası Türkiye, benim vatanım. Öyleyse neden içerdeyim? Niçin öz vatanımda bu kadar garibim?

İnsanlar öz vatanlarında kendileri garip hissetmesinler diye ne çok emek sarf ettiğimi hatırlıyorum. Vefasızlığa ağlıyorum.

Uyumak en güzeli! Ah bir uyuyabilsem; deliksiz uyuyabilsem… Uykularım delik deşik. Kâbus dolu. Bazen güzel rüyalar da görüyorum. Beni alıp eski günlere götürüyor. Anneli, babalı günlere. Beni sarıp sarmalayan, üzerime titreyen, beni koruyup kollamaya, ayağıma taş değmesin diye uğraşan anne ve babamı görüyorum. Onlarla beraberim, güvendeyim. Gözlerimi açınca, o koyu pembe renkli duvarlarla karşılaşıyorum. Bu renkten nefret ediyorum. Onlar bana esareti hatırlatıyor. Ak güvercin olup uçmak istiyorum buradan.

Ak güvercinler değil ama, kumrular var avluda. Çift olarak, penceremin demir parmaklıklarına tünüyorlar. Sonra bir hasbihâldir başlıyor. Çenesi ne kadar düşük bu kumruların, uykumu kaçırıyorlar.

Bir tanesi, pencere kenarına yuva yaptı. Sonra yumurtladı. İki küçük beyaz yumurta. Dişisi yumurtaların üzerine oturdu. Yerinden kımıldamıyor. Erkek onu besliyor. Sonra yumurta kırıldı, içinden mini mini kuşlar çıktı. Anne, o kuşların da üzerine oturuyor, korumak için. Altında nefessiz kalıp ölecekler diye endişe ediyorum. Ama anne, konuya hâkim; nefes alabilecekleri kadar bir boşluk bırakmış. Her geçen gün biraz daha geliştiler. Artık anneleri onları yalnız bırakıyor. Keşke bırakmasaydı; zira biri avluya düştü ve öldü. Burada onu gömecek toprak yok ki! Her yer taş. Hemen gardiyana verdik. Diğeri yavaş yavaş önce kısa mesafede, sonra daha uzun mesafede uçmayı öğrendi. Ve gitti! O, cezaevinden tahliye oldu. Darısı başımıza…

Ah! Dönebilsem eski günlere…

Annem bana “Mini mini kızım” dese. Ben ona “Mini mini annem”

Onun bağrına yaslanıp kendimi güvende hissetsem. Önümde keşfedilecek koca bir dünya olsa. Öyle bir dünya ki, adil olsa… Öyle bir dünya ki, çocuklar, analar ağlamasa… Öyle bir dünya ki, insanlar kardeş olsa…

Ve hayat bayram olsa!!!

*Bu yazı, Nazlı Ilıcak tarafından T24’te yayımlanmak üzere Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde kaleme alınmıştır.

BND (ALMAN GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI /// Alman tarihçiden bomba sözler : FETÖ, Almanya’da BND ile işbirliğinde.


Alman tarihçiden bomba sözler : FETÖ, Almanya’da BND ile işbirliğinde…

Türkiye uzmanı, Alman tarihçi ve gazeteci Dr. Nick Brauns ile Gülen örgütünün Almanya‘daki faaliyetleri ve Federal Almanya hükümeti ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Nick Brauns, “Ya Alman devleti ile Gülen cemaati arasındaki işbirliği sadece gizli servis düzeyinde gerçekleşiyor. Ya da federal hükümet, Türk hükümetiyle sorun yaşamamak için Gülen cemaati ile işbirliğini ifşa etmek istemiyor” dedi.

Türkiye uzmanı, Alman tarihçi ve gazeteci Dr. Nick Brauns ile Gülen örgütünün Almanya’daki faaliyetleri ve Federal Almanya hükümeti ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Almanya merkezli Artı Gerçek’te yer alan haberde Süheyla Kaplan’a konuşan Dr. Nick Brauns, ,"Ya Alman devleti ile Gülen cemaati arasındaki işbirliği sadece gizli servis düzeyinde gerçekleşiyor. Ya da federal hükümet, Türk hükümetiyle sorun yaşamamak için Gülen cemaati ile işbirliğini ifşa etmek istemiyor" dedi.

haberde, Gülen örgütünün içinde bulunduğu cami, kilise ve sinagogu içinde barındıran ‘House of One’ (Birlik Evi) adlı proje 2020 yılında hayata geçeceği belirtildi. Geçtiğimiz hafta Berlin’de cami, kilise ve sinagogu aynı çatı altında toplayan ‘House of One – Bir Ev’ adlı projenin hizmete girdiği kaydedildi.

ALMAN MEDYASINA GÖRE FETÖ MAĞDURMUŞ!

Dr. Nick Brauns, ‘House of One’ projesinin girişimcileri Sankt Petri / Sankt Marien’in Protestan Kilisesi, Berlin Yahudi Topluluğu ve Potsdam’daki Abraham Geiger Eğitim Koleji olduğunu Müslüman tarafını ise Berlin’deki Gülen örgütü yanlısı "Berlin Kültürlerarası Diyalog Derneği’ temsil ettiğini belirtti. Bu derneğin internet sayfasında, "İlham veren Müslüman alimler Fethullah Gülen’in öğretilerine ve değerlerine geri dönen, ağırlıklı olarak Türk göç tarihine sahip Alman Müslümanlar tarafından kurulmuştur’ ifadeleri yer aldığını kaydeden Dr. Brauns, şunları söyledi:

"’Forum Diyaloğu’ adlı oluşum hatırlanacağı üzere Gülen hareketinin yarı resmi bir oluşumu olarak ortaya çıkmıştı… Bazı Alman ana medyasında Gülen cemaati, AKP iktidarı tarafından kitlesel anlamda baskıya uğrayan mağdur kesim olarak temsili bir rol oynadı. İşte böyle bir ortam Gülen cemaati yanlıları için önemli bir fırsat olarak görüldü ve ortak ‘House of One’ projesine dahil olmayı uygun gördüler. Diyaloğa hazır olduklarını ifade ederek, cemaatin açık bir Müslüman topluluğu olduğunu öngörerek, kamuoyuna olumlu bir imaj sunmak istediler. Berlin’de üç dini bir çatı altında toplamayı amaçlayan (kilise, sinagog, cami) projenin başlarında yer alan Gülen yanlısı imam Kadir Sancı, projenin açılış töreninde yaptığı konuşmasında, bu proje ile karşılıklı diyaloğun sağlanmasını temenni ettiğini ve ‘Işığın evi’ olması gerektiğini bildirdi. Bu söylem Gülen tarikatı içi bir nevi Işık Evi anlamına geldiğinin kodlarını vermektedir ki, Gülen hareketinin kökeni de Nurculuk tarikatının kurucusu ‘Işığın izleyicileri’ne dayanmaktadır. Gülen cemaati de bu projeyi bu anlamda kendi projelerine yakın görmektedir."

ÖRGÜT ALMAN İSTİHBARATI İLE ÇALIŞIYOR

Nick Brauns, ‘House "Federal hükümet bugünkü Gülen cemaatini nasıl görüyor?" sorusuna ise şu cevabı verdi: "Alman dış istihbarat teşkilatı Federal Haberalma Servisi’nin (BND) Başkanı Bruno Kahl, Türkiye’deki darbe girişiminden Gülen yapılanmasının sorumlu olduğundan şüphe ettiğini bildirmişti. Yine aynı şekilde Kahl, Gülen yapılanmasını dini ve seküler eğitim için bir araya gelmiş sivil bir oluşum olarak değerlendirmişti. İstihbarat Temsilcisi’nin bu değerlendirmesi, açıkça kamuoyunu manipüle etmeye yöneliktir. Alman hükümetince desteklenen ve hükümete siyasi danışmanlık eden SWP tarafından yayınlanan bir bültende, Gülen tarikatının siyasi bir proje olduğu Alman istihbarat Şefi’nin de gözünden kaçmış olmalı! 2018 yılında ‘Der Spigel’ dergisi, Ankara’daki Alman Büyükelçiliği’nin iç gizli raporunu ele geçirmişti, bu raporda ‘Gülen tarikatının Türkiye’de devlet kurumlarına yönelik kitlesel anlamda sızma’ planı yürüttüğü bilgisi yer alıyordu. Raporda Gülen cemaatinin, hiyerarşik bir biçimde mafya tipi örgütlendiğine de yer verilmişti. Federal Sol Parti Milletvekili Ulla Jelpke, geçen yıl Federal Hükümet ile Gülen hareketi içindeki dernekler arasında, hala ortak projelerin olup olmadığı konusunda hükümetin yanıtlaması istemiyle soru önergesi hazırladı. Federal Hükümet, istihbarat servislerinin gizlilik prensipleri ve ortak çıkarlarını tehlikeye atacağı gerekçesiyle soru önergesine cevap vermemeyi tercih etti. Başka bir ifadeyle ise, ya Alman devleti ile Gülen cemaati arasındaki işbirliği sadece gizli servis düzeyinde gerçekleşiyor. Ya da federal hükümet, Türk hükümetiyle sorun yaşamamak için Gülen cemaati ile işbirliğini ifşa etmek istemiyor."

ALMANYA FETÖ’NÜN YENİ MERKEZİ OLMUŞ!

Nick Brauns, "Gülen cemaatinin bugün Federal Almanya’daki rolü nedir?" sorusuna karşı ise şunları söyledi: "Almanya bugün Gülen hareketinin yeni merkezidir. Türkiye’den Gülen cemaatinin önemli kadroları buraya kaçtı. Uzun süredir kurulmuş olan ağları sayesinde Gülen cemaati yanlıları, ‘mağdur’ olan sempatizanlarını güvenlik altına alıyor ve kendilerine burada yerleşmeleri için yardım ediyor. Resmi Dairelerin sığınma istatistiki bilgilerine göre, artık Kürtlerden daha fazla Türk kökenli Almanya’ya kaçmaktadır. Bu da Türkler arasında yoğunlukla akademisyen sayısının bulunduğunu gösteriyor. Aynı zamanda, Türk mültecilerin sığınma başvurularını kabul oranı, Kürtlerden daha yüksektir. Özellikle Alman ekonomisine de fayda sağlayabilen iyi eğitimli Gülencilerin, Almanya’da sığınma hakkı elde ettiği görülüyor."

MUHSİN YAZICIOĞLU DAVASI /// FETÖ’den açığa alınan polis İsmail Kaya : ‘Amirim bu ifadeler insanı ipe götürür’


FETÖ’den açığa alınan polis İsmail Kaya : ‘Amirim bu ifadeler insanı ipe götürür’

20.9.2019

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasıyla ilgili dönemin Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Dursun Özmen’in yargılandığı davaya devam edildi.

Kahramanmaraş 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada tanık olarak dinlenen ve FETÖ’den açığa alınan polis İsmail Kaya, olay günü Muhsin Yazıcıoğlu’nun telefonundan yerlerinin tespit edildiğini belirterek, "İlyas Uçar bana olay yerinin 1.5 kilometre kadar yakınının tespit edildiğini ancak buna rağmen tam yerinin neden bulunamadığına anlam veremediğini söyledi" dedi.

Dönemin Kayseri Valisi Mevlüt Bilici’ye ‘Yazıcıoğlu yaşıyor, ayağı kırık’ bilgi notunu göndererek arama çalışmalarını sekteye uğrattığı iddiasıyla görevi kötüye kullanmak suçundan yargılanan Dursun Özmen, sağlık sorunları nedeniyle dün görülen 18’inci duruşmaya katılmadı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu ve Yazıcıoğlu’yla birlikte hayatını kaybedenlerin ailelerinin ve yakınlarının katıldığı duruşmaya o dönem Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde görev yapan ve FETÖ soruşturması nedeniyle açığa alınan polis memuru İsmail Kaya da katıldı.

“AMİRİM BU İFADELER İNSANI İPE GÖTÜRÜR, GÖNDERMEYELİM”

Kendisinin idari büroda memur olarak görev yaptığını ancak bilgi notu hazırlamak gibi bir görevi olmadığını belirten İsmail Kaya, o gün Sezgin Bozkurt’un nöbetçi olduğunu söyledi. Tüm bilgi notlarını Dursun Özmen’in, Sezgin Bozkurt’a yazdırdığını öne süren Kaya, “Ben tam olarak ne yazdığını bilmiyorum ama televizyona bakarak bir şeyler yazdırıyordu. Ben sadece gerekli yerlere iletmiştim. Bu talimatı Dursun Özmen’den aldım. Sezgin, sanık Dursun Özmen’e ‘Amirim bu ifadeler insanı ipe götürür, göndermeyelim’ şeklinde beyanda bulunmuştu. Ben de olay yerinin jandarma bölgesine ait olduğunu bizim sorumluluk alanında olmadığını belirttim ancak Dursun Özmen ‘Siz bilmiyorsunuz kardeşim’ demişti. Ben bilgi notlarını nereye göndereceğimi sordum. 81 ile bilgi notunu göndermemi istedi. Tüm bilgi notlarını bütün illere çekmiştim. Dursun Özmen bilgi notunu gönderdiğine ilişkin sürekli şahsi telefonda konuşuyordu ama kimle konuştuğunu bilmiyorum. Ben bu 81 ile bilgi notunu gönderdim ancak Kayseri iline yaklaşık 15 dakika sonra gittiği görülmüştü” diye konuştu.

“DAHA SONRA NE YAPTI BİLMİYORUM”

Olay günü Kayseri’den herhangi bir iletişime geçmediğini ifade eden Kaya, şöyle devam etti:

“Hatta Ali Kırcılı Göksun’da, emniyette o sırada devre arkadaşı ile görüşüyordu. Dursun Özmen’e Göksun Devlet Hastanesi’nde herhangi bir hazırlık olmadığını isterse devre arkadaşı ile görüştüreceğini söyledi. Bizim bu uyarılarımıza ve Ali Kırcılı’nın uyarısına rağmen bilgi notunu çekmemi istedi. Bilgi formu hazırlamadım çünkü bilgi formu şeklinde yazışma yoktur. Ben soruşturma aşamasında bilgi notunu Dursun Özmen’in talimatı ile hazırladığımı söylemiştim bu doğru değildir. O tarihte Dursun Özmen ‘Sezgin’le beni uğraştırma, Sezgin aksi biridir bilgi notunu sen hazırladığını söyle zaten ben de bu şekilde beyanda bulunacağım’ dedi. Şube Müdürü Mehmet Karatekin ise ‘Sıkıntı olabilir 81 ile bilgi notu gönderdiğini söyleme’ şeklinde beni yönlendirdi. Hatta sonrasında Mehmet Karatekin bu bilgi notlarını çektiğim hard diski aldı bu hard diski daha sonra ne yaptı bilmiyorum.”

“ALİ SÜLLÜ’NÜN OLAY GÜNÜ NEDEN ÇAĞRILMADIĞINI ŞİMDİ DAHA İYİ ANLIYORUM”

O tarihlerde FETÖ’nün sohbetlerine gittiğini ancak Sezgin Bozkurt’un gitmediğini ileri süren İsmail Kaya, “Bu arada şu an Ankara İstihbarat Şube Müdürü olan Ali Süllü o dönem büro amiriydi ancak mobinge tabi tutuluyordu. Olay günü onun çağrılması gerekirdi ancak çağrılmamıştı. Kendisi FETÖ’cü değildi, sohbetlere gelmezdi. Ben sonradan düşündüğümde onun olay günü neden çağırılmadığını şimdi daha iyi anlıyorum” dedi.

“DİĞER KİŞİLERİN CEP TELEFONLARINDAN TESPİT YAPILMIŞTI”

İfadesinde kestirme tabiri kullanan İsmail Kaya, avukatların kestirmeden kastının ne olduğunun sorulması üzerine şunları söyledi:

“Kestirme tabiri, rahmetlinin telefonundan alınan sinyalin nereden geldiğine yönelik en kısa yoludur. İlyas Uçar bana daha sonra olay yerinin 1.5 kilometre kadar yakının tespit edildiğini, buna rağmen tam yerinin neden bulunamadığına anlam veremediğini söyledi. Muhsin Yazıcıoğlu ile helikopterdeki diğer kişilerin cep telefonlarından tespit yapılmıştı.”

MAHKEME, EMNİYETTEN TELEFON SORGULAMA KAYITLARINI İSTEDİ

İsmail Kaya’nın dinlenmesinin ardından mahkeme, olayla ilgili kestirme işlemi için yapılan telefon sorgulama kayıtlarının (İDEA Sistemi) temini içim Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü ile Emniyet Genel Müdürlüğü’ne müzekkere yazılmasına karar verip davayı 9 Nisan 2020’ye erteledi.

HAKKI ÖZNUR AÇIKLAMA YAPTI

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasında ‘Yazıcıoğlu yaşıyor, ayağı kırık’ bilgi notunu dönemin Kayseri Valisi Mevlüt Bilici’ye göndererek arama çalışmalarını sekteye uğrattığı iddiasıyla Dursun Özmen’in yargılandığı davanın sonunda açıklama yapıldı. Aileler ve parti adına açıklamayı Büyük Birlik Partisi Kurucular Kurulu Üyesi Hakkı Öznur yaptı.

“MAHKEMEYE ÇAĞIRIYORUM”

Hakkı Öznur, Yazıcıoğlu davasının örtbas edilmeye çalışıldığını öne sürdü. Dün görülen duruşmada İsmail Kaya’nın anlattıklarının çok önemli olduğunu ifade eden Öznur, şunları söyledi:

“Bugün mahkemede İsmail Kaya açıkça samimi bir itirafta bulundu. O dönem, baştan beri diyoruz ya sahte delil ürettiler, arama kurtarma çalışmalarını sabote ettiler. Arama kurtarma yoktu, aramama kurtarmamam vardı. Aramdılar, kurtarmadılar, Keş Dağları’nda şehit edilmesini beklediler. İşte bugün bu arama kurtarma çalışmalarının sabote edilmesinde o dönem Maraş istihbaratında görevli olan şube müdür yardımcısı Dursun Özmen’in nasıl bir uydurma, sahte bir delil ürettiğini ve o gün Maraş istihbaratta görevli polisler üzerinde nasıl kumpas kurduğunu bugün açıkça İsmail Kaya mahkemede itiraf etti. İşte bugün Maraş istihbaratı ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda açıkça kumpas kurulmuştur. Orada çok gizli, çok alçakça kirli ve karanlık bir oyun tezgahlanmıştır. Maraş istihbaratında görevli bu Dursun Özmen denen elemanının hazırladığı bilgi notunun İstihbarat Daire Başkanlığı’nın ve diğerlerinin de bilgisi dahilinde olduğu bugün açıkça ortaya çıkmıştır. Ben o dönem Kahramanmaraş’ta, Kayseri’de, Ankara’da görev yapan asker, polis, bürokratları, namuslu, dürüst vatan evlatlarını mahkemeye çağırıyorum. Gelin İsmail Kaya gibi mahkemede konuşun. Mahkemelere gerçekleri anlatın, milletimiz sizden gerçekleri öğrenmek istiyor.”

FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI /// ASELSAN Cinayetlerini Aydınlatacak İtiraf : İnfaz Emrini FETÖ’cü Tuğgeneral Köroğlu Verdi


ASELSAN Cinayetlerini Aydınlatacak İtiraf : İnfaz Emrini FETÖ’cü Tuğgeneral Köroğlu Verdi

2006’da ölen F-16 teknisyeni Hafız Koca’nın cinayete kurban gittiği ortaya çıktı. Katil Mustafa Değirmenci, infaz emrini FETÖ tutuklusu Tuğgeneral Sadık Köroğlu’ndan aldığını itiraf etti.

18.12.2017

Temmuz hain darbe girişiminin ardından, 40 yıllık örümcek ağının çözülmesiyle beraber sıradan gibi görünen bir çok olayın da, aslında çok karanlık birer komplonun ürünü olduğu ortaya çıkıyor. Hrant Dink, Muhsin Yazıcıoğlu, Haydar Meriç, Cezvet Soysal, Zirve Yayınevi ile Rahip Santoro cinayetleri FETÖ’nün kirli emellerine ulaşmak için başvurduğu kriminal bir kaç örnekten sadece bir kaçı…

CİNAYETİ EMRETTİ

Star gazetesinden Kemal Gümüş’ün haberine göre; Ankara Başsavcılığı 11 yıl önce adi bir gasp sonucu katledildiği gerekçesiyle kapatılan F-16 teknikeri Hafız Koca cinayeti dosyasını tozlu raflardan indirerek yeniden incelemeye aldı. Savcılığı harekete geçiren ise Koca’nın katili Mustafa Değirmenci‘nin cinayeti Akıncı Üssü’nde yakalanan Tuğgeneral Sadık Köroğlu’nun talimatıyla işlediğini itiraf etmesi oldu. Jandarma muhbiri olduğunu itiraf eden katil Değirmenci, kendisine önce ASELSAN Mühendisleri Hüseyin Başbilen ile Halim Ünsem Ünal’ın öldürülmesi talimatı verildiğini ancak, bunları yapmadığını daha sonra ise Hafız Koca’nın öldürülmesinin emredildiğini söyledi. Jandarmanın kendisini bir çok operasyonda kullandığını itiraf eden Değirmenci cinayet talimatını ise o dönem Jandarma Binbaşı olan FETÖ’cü Sadık Köroğlu ile yine o dönem Jandarma İstihbarat astsubay oğuz kod isimli C.A, Astsubaylar A.E ile Y.Ç’den belirtti.

İTİRAF ETTİLER

Cinayetten 11 yıl sonra Hafız Koca’nın aslında jandarma içindeki FETÖ’cü istihbaratçıların organize ve planlı bir eylemi sonucu katledildiği kanaatine varan savcılığın, Milli İstihbarattan da destek alarak suç ortaklarının ortaya çıkarılmasında önemli verilere ulaştığı öğrenildi. Kırıkkale F Tipi Yüksek Güvelikli Cezaevinde yatan katil Mustafa Değirmenci’nin, Jandarma Okullar Komutanı Tuğgeneral Sadık Köroğlu’nun talimatıyla öldürdüğünü itiraf etmesi üzerine suç ortakları amcasının oğlu Caner Değirmenci ile Gökhan Ecer tekrar sorgulandı. Sorgulanan her iki mahkum da ifadelerinde, Mustafa Değirmenci’nin Jandarma İstihbaratla çalıştığını ve cinayeti işledikleri süreçte jandarma ile sık sık görüştüğünü doğruladı. Mahkumların verdiği bilgiler ışında Hafız Koca ile ASELSAN dosyasını tozlu raflardan indiren Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı derinleştirerek katilerin jandarma ile bağlantılarını mercek altına alındı.

"YAKIN OLMAN GEREK"

Terhisten sonra memur olan eşinin tayininin Şanlıurfa’ya çıktığını, oraya taşındıklarını anlatan Değirmenci, "Biz Urfa’dayken Binbaşı Sadık Köroğlu ansızın beni ziyaret etti. Bana ‘Ankara’ya yakın bir yerde olman gerek eşinin tayinini Çorum‘a aldıracağım’ dedi, kısa süre sonra eşimin tayini Çorum›a alındı. Köroğlu bu süreçte beni Jandarma Astsubay A.U ve A.İ ile tanıştırdı. Bana ‘bir ihtiyacın olursa A.İ›ye söyle halleder’ dedi. Beni silah kaçakçılığı yapan bir çetenin içine sokmak istediklerini burada muhbirlik yapacağımı söylediler. Dediklerini yaptım operasyondan önce silah kaçakçılığı yapan Sadık Polat onlarca silah satarken suç üstü yaptırdım." 2005 ten sonra Oğuz Kod isimli Astsubay C.U’nu kendisini Ankara’ya çağırdığını anlatan Değirmenci, "İl Jandarma Komutanlığında beni bir odaya aldılar. Oğuz Kod isimli C.U önüme bir dosya koydu içinde iki kişiye ait resim ve adres bilgileri vardı. Bu şahıslar vatan hainleri bunların temizlenmeleri gerekir bunu ancak sen yapabilirsin. Merak etme bizden de bir ekip takip edip seni kollayacak dedi. Ancak beni takip edecek olmaları üzerine korktum ve infazdan sonra beni de ortadan kaldırmak için takip edeceklerimi düşündüğüm için korktum ve yapamayacağımı söyledim. Bana çok kızdılar git biraz düşün dediler" şeklinde konuştu.

ARINÇ’IN EVİNE ATEŞ

Bir süre sonra o dönem binbaşı olan Sadık Köroğlu’nun kendisini çağırdığını itiraf eden Değirmenci şunları anlattı: "Sadık binbaşı beni Çubuk barajı civarında bir yere götürdü. Bana ‘tamam senden kimseyi öldürmeni istemiyorum ama bir evin önünde ateş edeceksin. Bülent Arınç’ın evinin önünde ateş edeceksin, seni yakalayacaklar cezaevine gireceksin yaklaşık iki yıl yatar çıkarsın’ dedi. Ben de Bülent Arınç devlet büyüğü başım çok ağrır yapamam deyince bana çok kızdı. ‘Eşini ve çocuğunu düşün iyi para da alacaksın seni kurtarırız" deyip gönderdi…"

HAFIZ KOCA’YI ÖLDÜR TALİMATI

Katil Mustafa Değirmenci cinayet olayını şöyle itiraf etti: 10 gün boyunca adeta saklandım ama Astsubaylar C.U, Y.Ç ile A.E gelip beni aldılar. Bu sefer bana verecekleri işi mutlaka yapmam gerektiğini söylediler. Bana içinde fotoğrafı, telefon ve adres bilgileri olan bir zarf verdiler. Hafız Koca’nın bilgileriydi. Ben de ‘bu işi yaparım ancak sizden kimse beni takip etmeyecek kimse yanımda olmayacak’ dedim ‘tamam’ dediler ve bana bu iş için 50 bin lira vereceklerini söylediler 25 bini orada verdiler. Akrabam Caner Değirmenci ile Gökhan Ecer’i çağırdım alkol aldık onlara işi tam anlatmadım ertesi gün NATO yolunca bir akrabamın dükkanında buluşacağımızı söyledim. Onlar gelince taksi durağındaki ankesörlü telefondan Oğuz kod isimli C.U’nun bana verdiği zarfın içindeki bilgi notu üzerinden konuya girerek Hafız Koca’yı aradım. İlk arayışımda eşi çıkmıştı o müsait değildi ikinci görüşmede Hafız Koca ile görüşüp aracını almak istediğimi söyledim ve Eryaman’da buluşmak için anlaştık." Değirmenci, Hafız Koca ile buluştuktan sonra planı uyguladığını ve Caner ile Gökhan’ın da korktukları için onları da ikna etiğini ve onlara da para verdiğini anlattı.

FETÖ’NÜN DELİ OĞLANI

Star’ın ulaştığı katil Mustafa Değirmenci’nin itiraflarında FETÖ’cü generalle tanışması şöyle yer aldı. Katil Mustafa Değirmenci 1997 yılında Tunceli İl Jandarma Komutanlığında vatani görevini yaparken astsubay M.Ş tarafından "işte bizim deli oğlan" diyerek kendisini Sadık Köroğlu ile tanıştırdığını söyledi. Terhis oluncaya kadar Astsubay M.Ş’nin kendisiyle ilgilendiğini bazen evine götürüp orada Sadık Köroğlu ile görüştürdüğünü anlatan Değirmenci, terhisten önce Köroğlu’nun, "sakin bir hayat yaşa yanlış bir işe bulaşma zamanı gelince biz seninle irtibata geçeriz" dediğini söyledi.

İFADEMİ JANDARMA EZBERLETTİ

Cinayetin ardından vereceği ifadenin dahi kendisine ezberletildiğini belirten tetikçi Mustafa Değirmenci, "Cinayetin ertesi gün NATO yolundaki akrabamın elektrik dükkanına giderken polisler beni aldı. Adliyede beni daha önce Çorum İl Jandarma Komutanlığında gördüğüm iki kişi karşıladı. Sadece üçümüzün olduğu bir odaya aldılar uzun uzun nasıl ifade vereceğimi anlattılar. Sen arabayı gasp ettin şahıs sana direndi sen de öldürdün bunun dışına çıkarsan eşin ve çocuğun ölür diye tehdit ettiler. Ben de savcıya bu şekilde ifade verdim. Zaten savcılığın odasında ifade verirken o jandarmalar da içeride bekliyordu."

FETÖNÜN LİSTESİNDE ADI VAR

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz darbe girişimine yönelik yürüttüğü soruşturmada darbenin başarılı olması halinde Tuğg. Sadık Köroğlu’nun Korgeneral rütbesi ile Jandarma Eğitim Komutanlığına atamasının yapıldığı tespitinde bulunmuştu. Köroğlu darbe gecesi kendi odasında ve Jandarma Albay Özkan Doğanay’ın makam odasında bulunan dahili hatları kullanarak Akıncılar Kışlası, Jandarma Genel Komutanlığı, Beştepe Karargahı ve Nizamiyeler dahil pek çok yere talimat vermişti.