EYP (YUNAN GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : YUNAN İSTİHBARATININ KISA TARİHİ


FERHAT ÜNLÜ : YUNAN İSTİHBARATININ KISA TARİHİ

Bundan tam bir yıl önce dünyanın belki de gazeteci kökenli ilk gizli servis patronu olan Yannis P. Rubatis’in halefi Panagiotis Kontoleon, kısa adı EYP olan Yunan Gizli Servisi Ethniki Ypiresia Pliroforion’un (Ulusal İstihbarat Teşkilatı) başına atandı.

Ne hikmettir ki, yeni atanan da istihbarat teşkilatı kökenli biri değildi. EYP’nin başına getirilene kadar Yunanistan’ın en büyük özel güvenlik şirketi olan G4S’yi yönetiyordu.

Kontoleon’un selefi Rubatis’i eski başbakan Aleksis Çipras getirmişti. Halef Kontoleon’u ise, eski Yunan başbakanlarından Konstandinos Miçotakis’in, baba mesleğini icra eden oğlu Kiryakos Miçotakis göreve getirdi.

Rubatis, vaktiyle Washington’da To Vima adlı gazete namına çalışmış bir kıdemli muhabirdi. 2015 yılında EYP’nin başına atandı, dört yıl gizli servis patronluğu yaptı. Rubatis’in 1986’da Pasok Hükümeti döneminde sözcülük yaptığı da vaki. Rubatis, 2008’de de Çipras’ın uluslararası ilişkiler danışmanlığını yürüttü.

1990’larda Avrupa Parlamentosu’nda Pasok milletvekilliği yapan Rubatis, Türk-Yunan ilişkilerine vakıf bir gazeteci olarak biliniyor. Belli ki gazetecilikten çok devlet göreviyle iştigal etmiş!

Gelgelelim mevcut başbakanın eski bir başbakanın oğlu olduğu, iki gizli servis başkanının da meslek, teşkilat dışından seçildiği bir ülkede böylesi nepotizm/liyakat problemleri varken diplomasi ve istihbarat işleri rayında gider mi! Gitmez.

İSTİHBARATÇILIKLA İLGİSİ OLMAYAN GİZLİ SERVİSÇİLER

Yeni EYP başkanının yardımcılığına ise üç yeni isim getirildi: Dionisios Meliçiotis, Vasilios Grizis ve Anastasios Miçialis. Bunlardan ilki Batı Atina Üniversitesi’nin rektörüydü, ikincisi Güvenlik Araştırmaları Merkezi (KEMEA) adlı devlet destekli bir düşünce kuruluşunun müdürüydü. Sonuncusunun CV’si ise nispeten yeni geldiği göreve daha uygun. Miçialis, diplomat kökenli ve Yunan Yeni Demokrasi Partisi’ni, ülkenin parlamentosunun Ulusal Dış Politika Konseyi’nde (ESEP) temsil ediyordu.

Başbakan Miçotakis’in yakın geçmişte yaptığı belki de ne alaka dedirtmeyecek tek ataması ise Ulusal Güvenlik (SEA) Danışmanı’nı değiştirmesiydi. Bu göreve atanan Aleksandros Diakopulos bir tümamiral. Bir dönem Yunanistan’ın Ankara Büyükelçiliği’nde Deniz Kuvvetleri Ataşesi olarak görev yaptı. Demek ki boşuna değildi, Diakopulos’un göreve gelmesinden sonra özellikle son sekiz aydır Akdeniz’de gerilimin tırmanması…

Nitekim Diakopulos, Oruç Reis sismik araştırma gemisinin Doğu Akdeniz’deki faaliyetleriyle ilgili tartışmalı açıklamaları nedeniyle istifa etti. Diakopulos, Yunan hükümetinin "Oruç Reis denize sismik kablo indirdi, ancak bölgedeki savaş gemilerinin gürültüsü nedeniyle araştırma yapamıyor" iddiası üzerine, "Bir kadın ya hamiledir ya değildir. Az hamile olmaz. Kendimizi kandırmayalım. Oruç Reis sismik araştırmalar yaptı" ifadelerini kullanmıştı. Bu sözleri tepki geçen Diakopulos geçtiğimiz ay hükümete istifası sundu.

Bugün Üç Boyutlu Portre’de Yunan istihbaratının kısa tarihine odaklanarak Doğu Akdeniz’deki Türk-Yunan gerginliğine farklı bir bakış açısı getirmeye çalışacağız. Başlayalım:

Yunan gizli servisi EYP’nin kökleri, Şubat 1908’de kurulan ilk yunan istihbarat teşkilatına dayanıyor. Bu teşkilatın ilk başkanı Panagiotis Danglis askeriye kökenliydi. O dönemde Yunan istihbaratı teknik istihbaratla ilgili bilgiler ve sorgu teknikleri konusunda -buraya dikkat- Fransa gizli servisi ve İngiliz gizli servisinden destek aldı.

Bu ilk teşkilat, 25 Eylül 1925’te National Special Security Service (YAK) adlı bir yapılanmaya dönüştürüldü. Bunu yapan İkinci Yunan Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Theodoros Pangalos’tu. Mezkûr teşkilat 29 Ocak 1926’da National General Security Service (YGAK) olarak isim değiştirdi. O dönemde bu kuruluşlar İçişleri Bakanlığı’na bağlıydı.

Ardından Ocak 1936’da Savunma Bakanlığı’na bağlı State Defense Service adlı bir teşkilat kuruldu. Bu servis de 1953’te EYP’ye dönüştürüldü.

Yeri gelmişken yazalım: Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) Yunan istihbaratının kuruluşunda hatırı sayılır bir etkisi var. Aslında EYP, nüfuzlu Yunan-Amerikan CIA ajanları tarafından kuruldu bile denilebilir. Bu ajanlardan en tanınmışı Thomas Hercules (Fetullah Gülen’in Herkül’ü ile karıştırmayalım!) Karamessines idi. Bu zat, sonradan CIA’de de yöneticilik yaptı, daha önemlisi CIA’in Şili Lideri Salvador Allande’yi devirip general Augusto Pinochet’i indirdiği ‘Project FUBELT’ kod adlı darbede aktif olarak rol aldı.

Modern Yunan istihbarat tarihi boyunca en uzun süreyle görev yapmış başkan ise Alexandros Natsinas idi. Natsinas, İkinci Dünya Savaşı ve Yunan İç Savaşı gazisi topçu bir korgeneraldi. FBI’ın yarım asırlık başkanı John Edgar Hoover’ın beşte biri kadar süreyle Mayıs 1953’ten Aralık 1963’e kadar gizli servis başkanlığı yaptı.

Bu dönemde Yunan istihbaratçılar, maaşlarını ABD’den aldılar. (Buna ancak Georgios Papandreou döneminde son verildi.) Dolayısıyla patron hiç tartışmasız Amerikalılardı. 1967-1974 arasında Albaylar Rejimi sırasında, Yunan servisi etkin muhalefeti susturmak için darbe rejimini koşulsuz destekledi.

EYP, Arnavutluk’ta komünist politikacı Enver Hoca döneminde anti-komünist espiyonaj faaliyetlerini CIA ile İngiliz İstihbaratı MI6’in koordinasyonunda yürüttü.

Yunan servisi bu dönemde Yunan toplumu içindeki komünist Arnavutlarla ilgili olarak İngilizlere bilgi temin etti. Sovyet Servisi KGB’nin yönlendirdiği Arnavut yetkililer ise o dönemde, Sovyetlere çalışan ‘efsanevi hain’ İngiliz casus yöneticisi Kim Philby’i maskeledi.

1970 ve 1990’larda Yunan servisi; ASALA, PKK ve Dev-Sol ile gibi Türkiye düşmanı terör örgütlerine destek verdi. PKK’nın o dönemdeki Lideri Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999’da Kenya Nairobi’de yakalanmadan önce İtalya ve Rusya’da kaldığı gibi Yunanistan’da kalmadı ama Yunan gizli servisi tarafından himaye edildi. Hatta Öcalan, Nairobi’de Yunan Büyükelçiliği’nden çıkarken yakalandı. Cebinde Yunanistan ve Güney Kıbrıs pasaportları vardı. Yunan servisi tarafından korunup kollanıyordu.

GENERALLERDEN DİPLOMATLARA

EYP, ciddi ödenek yokluğu çeken gizli servislerden. Servisin 2008’deki başkanı İoannis Korandis, "Türk gizli servisinin 498 milyon euro fonu var. Bizim gibi yılda 1.5 milyon euroyla casusluk olmaz" diye açıklama yapmıştı.

Yunan servisi, çalışanları sendika üyesi olan nadir gizli servislerden. EYP Çalışanları Sendikası Başkanı Kostas Angelakis, memurlarının maaşlarının bazı durumlarda Ekonomi Bakanlığı hademelerinin maaşlarından bile az olduğundan yakınmıştı.

Yunan gizli servisinde uzun yıllar boyunca generaller başkanlık yaptı. MİT’te de vaktiyle geçerli olan bu gelenek, 1996 Kardak Krizi’nden sonra dönemin Başbakanı Kostas Simitis tarafından bozuldu. Ve servis yöneticiliğine daha çok diplomatlar atanmaya başlandı.

EYP, hali hazırda tıpkı Milli İstihbarat Teşkilatı gibi iç ve dış istihbarattan sorumlu. Silahlı Kuvvetler ve Kıyı Emniyeti ile Hellenic Polis adı verilen teşkilatla ilişkili çalışanları da var.

EYP; özellikle Doğu Akdeniz’deki gerginlik konusunda Askeri İstihbarat Direktörlüğü (DDSP) ile koordineli çalışıyor. Daha önemlisi EYP, Avrupa Birliği gizli servisleri, özellikle de Fransız Gizli Servisi SDGE ve Alman Gizli Servisi BND ile yakın çalışıyor.

Yunanistan’ın, Türkiye’yi ‘Mavi Vatan’dan uzaklaştırmak amacıyla Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölgeler Anlaşması imzalamasında bu ülkelerin diplomatik ve istihbari aklının da etkisi var.

Malum olduğu üzere, bu anlaşmayla amaçlanan şey; Türkiye’nin 21 Temmuz ve ardından 10 Ağustos’ta sismik araştırma gemimiz Oruç Reis için NAVTEX ilan etmesiyle bozulmuştu.

Son olarak gerginlik için devreye giren NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, geçtiğimiz perşembe Türkiye ve Yunanistan liderleriyle yaptığı görüşmenin ardından iki ülkenin NATO bünyesinde ‘teknik görüşmelere başlama kararı aldıklarını’ açıklamıştı. Bizim Dışişleri Bakanlığımız "Yunanistan’ın, NATO Genel Sekreteri’nin bu inisiyatifine destek vermesini bekliyoruz" diye açıklama yaparken, Yunan tarafı bu görüşmeleri yalanlayarak belki de NATO tarihinde ilk kez üyesi olduğu paktın yönetimini tekzip eden bir NATO üyesi konumuna düştü. Atina, "Türkiye gemilerini çeksin, sonra müzakereye başlayacağız" diyerek NATO yönetimini açığa düşürdü.

Türkiye, NATO’nun girişimine destek verirken Yunan tarafı, sahadaki askeri gücüne bakmaksızın ipe un sermeye çalıştı. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, "Türkiye, herhangi bir diyaloga başlamadan önce tehdit politikasından vazgeçmeli" dedi. Tehdit politikası dediği ise Türkiye’nin uluslararası hukuk çerçevesinde kendi deniz yetki alanlarında yürüttüğü arama faaliyetleri.

ATİNA’NIN AKIL HOCASI PARİS

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, ‘NATO dayanışma ruhu’ çerçevesinde gerilime çözüm bulunması için ‘tüm ilgili müttefik ülkelerle yakın temasta olduğunu’ da belirterek gerilimde Yunanistan’ı provoke eden Fransa’ya da mesaj verdi.

Çünkü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un "12 Ağustos’ta Doğu Akdeniz’e asker göndereceğiz" demesinin üzerinden 24 saat geçmeden, Yunanistan ve müttefiki Fransa Girit açıklarında ortak tatbikata girişmişti.

Macron, 1 Eylül’de de savaş jetleri ve denizaltıyla birlikte Charles de Gaulle isimli amiral gemilerini Doğu Akdeniz’e göndereceğini duyurmuştu. (Bu gemi, daha önce Covid-19’dan ötürü karantinaya alınmış bir gemi. Gemide bulunan denizcilere de yapılan testler sonucunda gemideki 1760 insandan 1046’sında Corona tespit edilmişti.)

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz gerilimindeki akıl hocası Fransa. (Boşuna değil, Miçotakis’in, "Yunanistan’ın bu konuda AB başta olmak üzere yalnız olmadığının bilinmesini istiyorum" demesi.)

Türkiye’ye yüzme mesafesindeki Meis Adası’nın Atina lehine kıta sahanlığı sebebi olduğu gibi saçma tezi ilk ortaya atan da Fransız Haber Ajansı AFP idi.

Yunanistan ana karasına 580 kilometre uzaklıktaki Kastellorizo (Meis) adlı 10 kilometrekarelik Yunan adası nedeniyle Atina, 40 bin kilometrekare deniz yetki alanı talep ediyor. Olacak iş mi!

Bunun yanı sıra Yunanistan’ın Mısır ile 6 Ağustos’ta imzaladığı korsan anlaşma, Girit ve Rodos adalarının kıta sahanlıklarının kısmen kullanılması şartıyla Mısır’ın kıta sahanlığı ile dikey bir koridor oluşturulmasını hedefliyor. Bu anlaşmanın resmiyet kazanabilmesi için, iki ülke parlamentolarında onaylanması ve ilgili koordinatların Birleşmiş Milletler’e sunulması gerekiyor. Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırma Anlaşması ile Yunanistan’ın Girit, Karpathos ve Rodos adalarının güneyinde kalan bölgeyi kıta sahanlığı kapsamında gördüğünü ilan etmiş ve bu anlaşmayı Birleşmiş Milletler’e kaydettirmişti.

Ankara, BM’ye kaydedilmemiş Yunanistan-Mısır Anlaşması’nın ardından Oruç Reis araştırma gemisinin sismik çalışmalar için Akdeniz’e açılacağını yayımladığı NAVTEX ile duyurdu. 10-23 Ağustos arası geçerli olan NAVTEX kapsamında, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait iki savaş gemisi Oruç Reis’e eşlik etti. Yunanistan da aynı gün aynı bölge için NAVTEX ilan etti ve Türkiye’nin duyurusunun yasa dışı olduğunu iddia etti!

‘CASUS BELLİ’

Ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki karasularını 12 mile çıkarma kararı alması halinde bunun Türkiye açısından bir savaş sebebi olacağını açıkladı. Savaş sebebi kavramının diplomasi literatüründeki karşılığı ‘casus belli’. Latince bir deyim olduğu için Yunanlılar anlamını bizden daha iyi bilirler!

Bu kavram Soğuk Savaş döneminde Türk gizli servis çevrelerinde Yunanistan’la gerginlik hallerinde espiyonaj skandalları gündeme geldiğinde Türkçe düşünülerek ‘casus belli’ şeklinde ifade edilirdi.

Yunanistan’ın 12 mil kararının savaş sebebi kabul edilmesi de Türkiye açısından yeni bir karar değil. Türkiye Büyük Millet Meclisi 1995 yılında aldığı kararla, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkartmasının bir savaş nedeni olacağını duyurmuştu.

‘Savaş sebebi’ söylemine Yunan cephesinden gelen yanıt da acı alayla mukabele edilecek cinsten. Enerji Bakanları Kostis Hacidakis, ‘Türkiye’nin savaş tehditleriyle 19. yüzyıldaki gibi bir politika izlediğini’ iddia etti. (19. Yüzyılda savaşlı/savaşsız, hormonal biçimde büyüyen kendi ülkeleriydi hâlbuki! Bu büyüme, 20. Yüzyıl’da İstiklal Savaşı’yla durduruldu!) Üstüne bir de "Ege’nin karşı tarafındaki megalomani ve kendini beğenmişlik kötü bir akıl hocası" dedi. Kendi Megalo İdeaları (Büyük Fikir) ekseninde bizim ana karamıza yüzme mesafesindeki Meis Adası üzerinden kıta sahanlığı kurma saplantılarını görmüyorlar. Megalo İdea kılavuzlu asıl megalomani bu oysa ki!

GERGİNLİKLER TARİHİ

Türkiye ile Yunanistan ilişkileri tarihine genel bir göz atıldığında 199 yıllık mazinin büyük bölümü gerginliklerle dolu. Yunanistan’ın, 1821’de bağımsızlığını kazanmasından itibaren Türk-Yunan ilişkileri genellikle gerginlikler ve savaşlarla belirlenmiş.

Soğuk Savaş’ta bile Türkiye ve Yunanistan NATO üyesi iki komşu ülke olarak Varşova Paktı karşısında yer alsa bile ikili ilişkilerimiz hep gergin ya da mesafeli oldu bu ülkeyle. Yunanistan’la günümüzde sadece Doğu Akdeniz konusunda değil, pek çok konuda sorunumuz var. Kıbrıs sorunu, Batı Trakya sorunu, Patrikhane sorunu ve Ege sorunu bunlardan en önemlileri.

Şimdi oranlara dayalı bir Doğu Akdeniz karasuları resmi çizelim. İki ülkenin tezlerini de altına yazalım ve adaletli biçimde kimin haklı olduğuna karar verelim:

Şu anki 6 mil uygulaması çerçevesinde Ege Denizi’ndeki Yunan karasuları yüzde 43.6, Türk karasuları ise yaklaşık yüzde 7.4. Demek ki ‘casus belli’ olan korsan 12 mil kararını uygulayabilseler bu oran onların lehine iki kat değişecek. Hadi rakam da verelim: Karasularının 12 mile çıkması durumunda Yunanistan, Ege’nin yüzde 71.5’ine, Türkiye ise yüzde 8.7’ine sahip olacak. Yağma Hasan’ın Böreği!

Yunanistan’ın tezine göre Ege Denizi’nde yer alan Yunan adalarının da kıta sahanlığı var ve bu adalar kara ülkesinden farklı değerlendirilmemeli! Türkiye’nin tezine göre ise Yunan adalarının büyük çoğunluğu zaten Anadolu kara parçasının doğal uzantıları. Coğrafi gerçek bu zaten. Dolayısıyla bunların Yunanistan lehine kıta sahanlıklarına sahip olmalarının kabul edilebilir tarafı yok. Türkiye’nin bunu kabul etmesi, egemenlik haklarının ihlaline sessiz kalması demek. Bu da elbette mümkün değil.

Toparlayalım: Yunanistan’ın bundan 2 bin yıl öncesinin hülyalarıyla ‘Megalo İdea’nın (kendileri eril olan Megalo’yu, değil, dişil olan Megali’yi kullanıyorlar) peşine takılması, kendi mitolojilerindeki ‘Pandora’nın Kutusu’nu öyküsündeki gibi kutuyu açtırmaktan başka bir işe yaramaz. (Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü deyip buraya da noktaya koyalım.)

Ona kalırsa kendi anakaraları da dâhil Balkanlar; çok değil 200 yıl önce Türk toprağıydı. Türkiye’nin bir istilacı ‘Megalo İdea’sı yok, ama kendilerinin var.

Yunanistan’ın kısa istihbarat tarihini ve Türk-Yunan gerginliğinin bir özetini veren bu metin, Atina’nın ‘Megalo İdeası’ ile müktesebatı arasında ciddi bir uyuşmazlık olduğunu gösteriyor. Hoş, uyuşmazlık olmasa da ‘Megalo İdea’ya zaten ulaşamazlar, ama Türkiye’yi ‘megalomanlık’la yaftalarken kendi bugünlerine ve mazilerine bakmalarında yarar var.

Kurtuluş Savaşı’ndan Kıbrıs Barış Harekâtı’na, 1990’lı yıllarda ve 2000’lerde hiç eksilmeyen ‘savaş jeti it dalaşları’ndan aktüel Doğu Akdeniz gerginliğine Türk-Yunan meselelerinin özünde ‘Megalo İdea’ denilen saplantıları var. Bizans’ı diriltme amaçlı bu saçma ütopyanın peşinden gitmeye devam ederlerse kaybedecekler.

Mısır’la yaptıkları anlaşma ile Dimyat’a (Mısır’daki eski Akdeniz limanı) gittiler, ama şimdi evdeki bulgurdan (Meis gibi statüsü tartışmalı adalar) olabilirler.

MI6 DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : ‘Hısım’ diplomat, ‘hasım’ istihbaratçı


FERHAT ÜNLÜ : ‘Hısım’ diplomat, ‘hasım’ istihbaratçı

02 Ağustos 2020

Vaktiyle İngiliz gizli servisinin ‘süpermanvari’ hayali ajanı James Bond‘u oynayan Roger Moore’un soy adaşı olan Richard Moore, İngiliz Dış İstihbarat Servisi MI6’in (Diğer adıyla SIS-Secret Intelligence Service) başına atandı.

Richard Moore’un, 2014-2017 gibi Türk siyasal, istihbari ve diplomatik tarihinin kritik bir evresinde Birleşik Krallık‘ın Ankara Büyükelçisi olarak görev yaptığını sağır sultan bile biliyor. Hatta Moore’un Türkçe’yi, Anglosaksonlar’ın deyişiyle ‘advanced’ (ileri) seviyede konuştuğunu, Twitter’da Y ve Z kuşağına sempatik gelecek nüktedan söylemleriyle ve Beşiktaşlılığı ile gençlerin de hafızasında yer etmiş bir diplomat olduğuna da…

Fransa‘nın eski Ankara Büyükelçisi Bernard Émié’nin Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı DGSE’nin başına 2017 yılında atanmasından daha ilginç bir sürpriz oldu bu. Émié’nin DGSE’nin başına geçmesinden sonra Fransızların Suriye ve Libya sahası şöyle dursun İstanbul‘da bile Türkiye aleyhine istihbarat faaliyeti yürüttüğüne, bu maksatla mikro istihbarat hücreleri kurduğuna şahit olduk.

Tabii Fransa’nın, Türkiye aleyhine faaliyetlerinde Cumhurbaşkanı Emmaneul Macron’un haddi aşan tarz-ı siyasetinin de etkisi var. Ancak istihbarat teşkilatı başkanlarından beklenen şey, ülkelerinin siyasi yöneticilerini; kısa, orta ve uzun vadede ilgili ülkeyle ilişkileri bozacak diplomatik agresifliklerden uzak tutmaya ikna etmektir. Umarız Richard Moore bunu başarır. Zira imamlardan örgütün finansörlerine İngiltere’de Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) pek çok önemli ismi barınıyor.

RUSYA VE ÇİN’E ODAKLANACAK

İngiliz medyasında çıkan haberlere bakılırsa Richard Moore’un odaklanacağı iki ülke Rusya ve Çin olacak. Ruslarla İngilizler arasında Litvinenko ve Skripal’ın zehirlenme hadiselerinde şahit olunduğu üzere kıyasıya bir istihbari rekabet var. Bu, kuvvetle muhtemel artarak devam edecektir. Çin ise, ABD açısından olduğu gibi İngiltere açısından da bir ekonomik tehdit olduğu için Moore’un karşı faaliyet yürütmeye çalışacağı ülkelerden biri olacak.

Rusya demişken… Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov’un, yolu Türkiye’den geçmiş diplomatlardan biri olduğunu hatırlayalım. Peskov, 1990 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Ankara Büyükelçiliği’nde idari asistan olarak çalıştı. 1996’da da yine Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde başkâtip olarak görev yaptı. Peskov, 2015’teki uçak krizi döneminde arabulucu siyaset izleyen Ruslar’dan biriydi. Öyle ki, kızı Liza Peskova bile "Rusya gibi Türkiye de vatanım. Kimse bizi düşman etmeye çalışmasın" demişti.

ERDOĞAN DÖNEMİNDEKİ İSTİHBARAT DEVRİMİ

Peskov gibi Richard Moore da Türkiye’yi yakından tanıyan bir diplomat. Bu nedenle ülkemizin özellikle son on yılda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın liderliğinde nasıl bir ‘istihbarat devrimi’ yaşadığının farkındalar. Osmanlı döneminden bu yana bu topraklarda epey operasyon yürütmüş İngilizler’in, bu büyük değişimi gözlemleyebilecek kadar stratejik istihbarat konusunda tecrübeli oldukları izahtan vareste.

İngilizler, Moore’un gönderdiği raporlarla Türkiye’deki bu istihbarat atılımına yakından şahitlik ettiler. Richard Moore, daha önceden de Türkiye’de çalışmış bir isim, ama son görev dönemi çok daha önemli. (Ocak 2014-Aralık 2017.) Bu süreç; malumunuz olduğu üzere devletin FETÖ’ye karşı savaş başlattığı ve FETÖ’nün Temmuz 2016’da darbe ve iç işgal harekâtına kalkıştığı tarihleri kapsıyor. Moore, 23 Temmuz 2017’de yaptığı açıklamada 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında ‘Gülen Hareketi’nin olduğunu söylemişti. Eski Büyükelçi, her ne kadar FETÖ’yü ‘terörist örgüt’ olarak tanımadıklarını söylese de darbe teşebbüsünün arkasında FETÖ’nün olduğunu kabul etmişti.

İstihbarat, arka kapı diplomasisinde çok önemli bir unsur. Richard Moore’un İngiliz istihbaratının başına atanmasının en önemli sebeplerinden biri, belki de birincisi bu. Son atamayla birlikte şöyle bir tablo oluştu: Hali hazırda dünyanın üç önemli gizli servisinin (CIA, MI6 ve DGSE) başında Türkiye’yi yakından tanıyan, hatta Türkçe bilen (Haspel hariç) isimler var.

Soğuk Savaş döneminde gizli servislerin patronluğuna askeri uzmanların getirilmesi yönünde bir eğilim vardı. Türkiye’de de ordunun siyaset ve bürokrasi üzerindeki hegemonyasından ötürü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başına da generaller atanıyordu.

Türkiye, bu zinciri 1992 yılında Sönmez Köksal’ın MİT Müsteşarlığı’na getirilmesiyle kırdı. Buradan bakıldığında diplomat kökenli birini istihbaratın başına atama konusunda Türkiye en atik davranan ülkelerden biri oldu.

Ama MİT, yalnızca istihbarat diplomasisi alanında değil, casusluğa karşı koyma, sınırlarımız dışında operasyon yürütme ve siber istihbarat alanlarında da asıl atılımını 2010 yılından sonra yaptı.

140 YILLIK EVRİMİN SON HALKASI

Daha geriden alırsak… Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışını yaptığı MİT İstanbul Bölge Başkanlığı’nın yeni binasının inşaası, aslında 140 yıllık bir istihbarat evrimi sürecinin son halkası. Bina, bugüne dek Yıldız Serencebey’de yerleşikti. Çünkü 1880’de kurulan MİT’in atası Yıldız İstihbarat Teşkilatı (YİT) burada kurulmuştu.

II. Abdülhamid tarafından kurulan YİT, tarihimizin, Batılılaşma etkisinden uzak ilk istihbarat teşkilatıydı. Bununla birlikte dönemin koşulları gereği içe dönük, defansif bir yapıya sahipti. Zaten 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra lağvedildi.

Ardından I. Dünya Savaşı koşullarında kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, savaşın doğası gereği ofansif, operasyonel bir konseptle faaliyet gösterdi. Bu örgüt, o kadar dışa dönüktü ki, sonradan kurulan CIA’e bile ilham verdi. Derken Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından sonra 1926’da Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti’ni (bugünkü MİT) kurdu. MEH’in adı 22 Temmuz 1965’te MİT olarak değişti. MİT, yaklaşık 50 yıl NATO ve ABD’nin fazlasıyla nüfuz ettiği, ‘ithal istihbarat’la yetinen bir kurum olarak faaliyet göstermek zorunda kaldı.

Türkiye’nin özellikle 10 yıldır yükselen istihbarat ihtiyaçları, MİT’e yapılan yatırımları artırdı. 2014’te çıkan yeni yasa ile 140 senedir -savaş yılları hariç- ilk kez ‘dışa dönük’ istihbarat politikaları izlenmeye başlandı. 2016’daki FETÖ kalkışmasının bir sebebi de budur.

Türk İstihbarat teşkilatının Ankara’daki ‘Kale’sine taşınmasından sonra İstanbul’daki binasından yeni ‘Kale’ye taşınması da önemli bir viraj. Zira İstanbul, illa Türkiye karşıtı faaliyetler için değil, ama üçüncü ülkelerin birbirlerine karşı istihbarat faaliyetleri açısından kritik bir köprü. Soğuk Savaş’ta da öyleydi, bugün de öyle.

Bu anlamda Türk istihbaratının kaleleri, fiziki varlığı ile kelimenin yalnızca literal manasıyla değil, teknik anlamıyla da HUMINT (insana dayalı istihbarat) ve SIGINT’ın (Sinyal İstihbaratı) önemli bir üssü olmaya aday. Cumhuriyet’in 100. yılına yaklaşırken Türkiye’nin yeniden sahaya inmesinin zorunlu bir sonucu bu. İstihbarat, zamanımızda çok önemli bir milli güç parametresi. ‘Daha güçlü’ olmak için bu tür başlangıçlar elzem.

CIA BAŞKANI’NIN YOLU DA ANKARA’DAN GEÇTİ

Yabancı servisler on yıl öncesine kadar bunu bizden iyi biliyorlardı. CIA, bu servislerin başında geliyordu. Şimdiki CIA Başkanı Gina Haspel’ın da tıpkı Moore gibi ülkemizde bir süre görev yaptığı biliniyor. Haspel, Türkiye’ye son olarak Cemal Kaşıkçı cinayetinden sonra gelmiş ve vahşeti gözler önüne seren ses kayıtlarını epey etkilenerek dinledikten sonra Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan’ı tebrik etmişti.

Haspel -işkence mazisine rağmen- cinayetin ses kayıtlarını Ankara’daki eski MİT karargâhında dinlerken ‘duygulanmıştı’. Haspel, 23 Ekim 2018’de kalabalık bir ekiple Ankara’ya geldi. CIA Başkanı, dinlediği kayıtlardan çok etkilendi ve Hakan Fidan’a dönerek, "Her kim elde ettiyse bu kanıtlara ulaşmak çok önemli bir istihbarat operasyonu. Dünyada istihbarat tarihinde bir ya da iki kez görülecek türden bir başarı. Sizi tebrik ederim" dedi.

1 Ekim 1956 doğumlu Gina Haspel Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın ilk kadın başkanı. ‘Sert sorgulama’ teknikleriyle bilinen bir kontr-espiyonaj uzmanı. 2017’de CIA Başkan Yardımcısı oldu ve bir yıl sonra Donald Trump’ın isteğiyle kurumun başına getirildi.

Haspel, CIA’e Ocak 1985’te raportör olarak girdi. Çeşitli bölgelerde istasyon şefi olarak görev yaptı. İlk görev yerleri 1987-89 yılları arasında Etiyopya ve Türkiye idi. 1996-98 yılları arasında CIA’in Bakü İstasyon Şefliği’ni yaptı. 2001-2003 yılları arasında CIA’in Kontr-Terör Merkezi’ni yönetti. (Haspel hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: 18 Mart 2018’de bu köşede yayınlanan ‘CIA’in ilk kadın patronu: Gina Haspel’ başlıklı yazı: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2018/03/18/ciain-ilk-kadin-patronu-gina-haspel)

İNGİLİZLER’İN İÇİNDEKİ İRLANDALI!

Tekrar Richard Moore’a dönelim… Moore, sonbaharda yaklaşık altı yıldır MI6 başkanlığını yürüten Alex Younger’ın yerini alacak. Younger, halefinin ‘mükemmel bir seçim olduğunu’ söyledi ve Moore’u ‘sakin, angaje, düşünceli ve cesur’ diyerek övdü.

2018’de (Alex Younger döneminde) MI6 tarafından elemanlaştırılan eski Rus casus Sergey Skripal’ın Rusça’da ‘yeni gelen’ anlamında kullanılan ‘Noviçok’ adlı bir sinir gazıyla zehirlenmesi olayı hafızalarda. (Bu konunun ayrıntıları için bkz: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2018/04/08/gizemli-gizli-servis-suikastlari)

Reuters’in haber-analizine göre Richard Moore da Rusya ve Çin’den gelen hasmane casusluk faaliyetlerine karşı savunma stratejisine öncelik verecek. Bu hasmane davranışların özellikle siber casusluk alanlarında yoğunlaştığı biliniyor. İngiltere’nin prestijli gazetelerinden Guardian da, "Yeni istihbarat şefi, MI6’in odağını yeniden Çin ve Rusya gibi düşman devletlere yöneltme baskısı altında olduğu bir dönemde göreve geldi" diye yazdı.

Aslen İrlandalı olan Richard Moore (Birleşik Krallık’ın içindeki bir ‘İrlandalı’ ama İngiliz gibi davrandığı muhakkak) Libya doğumlu. Zira babası orada görev yapıyordu. Daha önce MI6’te ulusal güvenlik danışmanlığı yapan Moore kariyeri boyunca, Vietnam, Türkiye, Pakistan ve Malezya’da çalıştı.

Tıpkı Moore gibi diplomat olan ve 2009-2014 yılları arasında MI6’in başkanlığını yapan John Sawers, Moore için, "Richard’ı yıllardır tanırım. Moore, istihbaratın nasıl üretildiğini ve ulusal güvenliğin korunması amacıyla nasıl kullanıldığını bilir" dedi. BBC’de yer alan bir habere göre Richard Moore 1987 yılında MI6’e girdi. İlk görev yeri de İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği idi. (https://www.bbc.com/news/uk-53582938)

Moore, atama kararından sonra "Servisime geri dönmem ve liderlik etmem istendiği için memnuniyet ve onur duydum. SIS, MI5 (İç İstihbarat Servisi) ve GCHQ (Elektronik İstihbarat Teşkilatı) ile birlikte İngiliz halkının güvenliğini temin etmede ve Birleşik Krallık’ın deniz aşırı çıkarlarını desteklemede hayati rol oynuyor. Cesur ve adanmış SIS ekibiyle yeniden çalışmayı iple çekiyorum" dedi. Bu söylemle ‘yuvaya döndüğünü’ kendi de ikrar etmiş oldu.

Tam adıyla Richard Peter Moore, 9 Mayıs 1963 Trablus doğumlu. John Robert Moore ve Patricia Moore’un oğlu olarak doğdu. Ailesi İrlanda kökenli. Richard Moore, genetik bir rahatsızlıktan dolayı görme engelli olan Maggie Moore ile 1985’ten beri evli. Çiftin bir oğlu ve İstanbul doğumlu bir kızı var.

Moore, lisans eğitimini Oxford Üniversitesi’nde felsefe, politika ve ekonomi dallarında yaptı. Lisansüstü eğitimini Harvard Üniversitesi’nde tamamladı.

1988’de Vietnam’da, 1990-1992 arası Türkiye’de, 1992-95 arası İran’da, 1995-98 arası Pakistan’da ve 2001-2005 arası Malezya’da görev yaptı. 2005-2008 yılları arasında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nda (FCO) Ortadoğu Direktör Vekili olarak çalıştı.

Richard Moore, Türkiye’de iken ‘Y ve Z kuşağını etkilemek için’ Twitter’ı neredeyse bir troll gibi kullanıyordu. Daha doğrusu sempatik tweetler atıyordu. Ağırlıklı olarak Türkçe tweetler atan Moore, bir takipçisinin "Türkiye üzerinde oyunlar oynuyor musunuz?" sorusuna da "Golf oynuyorum, Belek üzerinde" diye ironik bir cevap vermişti. Moore, İngiliz basınında Twitter hesabı olan ilk MI6 Başkanı olarak lanse ediliyor, ama o hesabı muhtemelen kapatır. Tamamen kapatmasa bile yeni tweet atmaz. Atsa dahi istihbari sırları deşifre etmeyeceği izahtan vareste.

FRANSA’NIN TÜRKİYE ALEYHİNE FAALİYETLERİ

Yolu Türkiye’den geçmiş bir diğer gizli servis patronu Fransız diplomat Bernard Émié.

6 Eylül 1958 doğumlu Émié 1983’te Dışişleri Bakanlığı’nda kâtip unvanı ile mesleğe başladı. 1998-2002 yılları arasında Ürdün Büyükelçiliği, 2002-2004 arasında Dışişleri Bakanlığı Kuzey Afrika ve Ortadoğu Genel Müdürlüğü ve 2004-2007 yılları arasında Lübnan Büyükelçiliği yaptı. 2007-2011 arasında Fransa’nın Ankara Büyükelçisi oldu. 2011-2017 arasında Londra ve Cezayir Büyükelçilikleri yaptı. Sonra da Fransız Dış Güvenlik Genel Müdürlüğü DGSE’nin başına atandı.

Bernard Émié, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Türkiye’nin AB sürecine olan muhalefeti nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkilerin gergin olduğu bir dönemde Türkiye’de elçilik yaptı. Gerçi gizli servis patronluğu da, yine Türkiye karşıtı çizgisi ile bilinen Emmanuel Macron’un cumhurbaşkanlığı dönemine denk geldi. Émié’nin bu göreve gelişinden sonra Fransa’nın Türkiye karşıtı istihbarat faaliyetleri arttı.

SABAH’ın nisan ayında ortaya çıkardığı casusluk skandalı bunun bir kanıtı. Fransız gizli servisi için istihbarat toplayıp Fransa’nın İstanbul Başkonsolosluğu’na veren 4 kişilik hücre çökertildiğini SABAH duyurmuştu.

İstihbarat hücresinin bilgi topladığı dernekler arasında KADEM (Kadın ve Demokrasi Derneği), FETÖ’nün 2014’te Batı’ya şirin görünmek için operasyon düzenlediği STK’lardan olan KİSEM (Küresel İnsani Yardım ve Siyasi Eğitim Merkezi), Sadaka Taşı ve 2015’te sol terör örgütü MLKP’nin bombalı saldırı düzenlediği Öncü Nesil Derneği bulunuyordu. Casusluk hücresinin üyesi olan dört Türk vatandaşı TCK’nın 328. maddesi doğrultusunda yabancı devlet yararına, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının veya ülkemizde yaşayanların zararına olacak şekilde siyasi ve askeri casusluk faaliyetinde bulundukları gerekçesiyle yargılanıyorlar.

BOND İMGESİNİ AŞACAK MI!

Tekrar Moore’a dönüp yazıyı toparlayalım: Richard Moore’un selefi Alex Younger, 2017’de MI6’in yeni işe alımları konusunda yaptığı açıklamada hayali İngiliz ajanı James Bond’u kast ederek, "Bond, rakiplerimizin, her çalının ardında bir ajanımız olduğunu ya da gerçekte olduğumuzdan 10 bin kat daha büyük olduğumuzu düşünmelerini sağlıyor. Ama bu Bond şeyini (imgesini) aşmalıyız" demişti.

Bond’u oynayan en iyi iki aktörden biri olarak nitelendirilen Roger Moore da (Diğeri Sean Connery) yazının ilk cümlesinde belirttiğimiz gibi Richard Moore’un soy adaşıydı. 14 Ekim 1927 doğumlu aktör Roger Moore, 1973-1985 arasında yedi filmde James Bond rolünü oynadı.

MI6’in yeni patronu Richard Moore, Twitter’de gördüğümüz o klasik nüktedanlığı ile James Bond’un kendini tanıtırken yaptığı gibi "Moore" diyecek belki. "Ama Roger değil, Richard Moore…"

Yine 15 bin vuruşu aştık. Artık toparlayalım: Richard Moore’un Türkiye’yi yakından tanıyan ve FETÖ’nün de 15 Temmuz darbesinin arkasında olduğunu ikrar etmiş bir eski diplomat olarak Ankara’nın tepkisini çekecek istihbarat politikalarından uzak durmasını beklemek yersiz olmaz. Bununla birlikte istihbarat, doğası gereği çıkar odaklı bir iş olduğu için sırf ‘Beşiktaşlı’ diye Moore’un Türkiye’ye dostane davranacağına inanmak da safdillik olur.

Ülke olarak, Richard Moore’un istihbarat stratejisini önümüzdeki bir yıl içinde gözlemleyeceğiz. Burada ‘hısım’ gibi davranıyordu, orada bize ‘hısımlık’ yapmasını beklemiyoruz. Hatta artık gizli servis patronu olduğuna göre Türkiye’nin istihbari anlamda ‘hasmı’ ya da en azından rakibidir.

TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI /// FERHAT ÜNLÜ : YENİ KUŞAKLAR İÇİN TMT


FERHAT ÜNLÜ : YENİ KUŞAKLAR İÇİN TMT

Elmas; 17 Ekim 1959 tarihinde, yani 27 Mayıs 1960 darbesinden yalnızca altı ay önce Doğu Akdeniz‘in -yıllar sonra iki kahraman şehidimizin naaşlarının da bulunacağı- bin küsur metrelik sularının dibine gömüldü.

Elmas; 6 bin bomba, 500 tüfek ve çok sayıda mermi yüklü olduğu halde Kuzey Kıbrıs‘a giden Türk teknesinin adıydı. Ve Türkiye‘den Kıbrıs’a kendi özel olanaklarıyla silah taşırken Akdeniz’de boğulup ölen ‘bereketçi’ (Silah taşıyanlara verilen isim) bir mücahidin soyadından ilham alıyordu.

(22 Haziran 2012’de Suriye rejiminin düşürdüğü uçakta şehit olup Akdeniz’den cenazeleri çıkarılan iki pilotumuzun isimlerini de anıp, rahmet dileyelim: Gökhan Ertan ve Hasan Hüseyin Aksoy.)

Batırılan tekne, 1958 yılında Özel Harp Dairesi tarafından kurulan Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı’na (TMT) silah götürüyordu. Ancak devriye gezen bir İngiliz muharip gemisi Elmas’ı fark edince üç kişilik mürettebata "Tekneyi batırın" emri verildi. Bu emri veren kişi TMT’nin kurucularından Özel Harpçi Binbaşı İsmail Tansu idi.

Tansu, TMT’nin Lideri olan Özel Harpçi Daniş Karabelen’in yardımcısı bir albaydı. TMT’nin kuruluş projesi olan Kıbrıs’ın İstirdat (geri alma) Projesi’ni, kısa adıyla KİP’i hazırladı.

İsmail Tansu, TMT üzerine yazılmış en iyi kaynak olan Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu adlı kitabın yazarı. 2015’te vefat eden Tansu, 2008’de Ankara’da yaptığımız görüşmede bana Elmas’ın batırılması olayının ayrıntılarını anlatmıştı. Tansu, 27 Mayıs İhtilâli’nden üç ay sonra, 2 Eylül 1960 günü emekli olup TSK’dan ayrıldı. Bu, manidardır. Herkesin uyuduğu ya da uyuyormuş gibi yaptığı zamanda ordudan ayrılması anti-darbeci olduğunun da kanıtıdır.

BİR BAŞKA AÇIDAN 27 MAYIS

Bu hafta Üç Boyutlu Portre’de bir başka açıdan 27 Mayıs’ı anlatacağım. Zira Kıbrıs’ı ve TMT’yi anlamadan 1960 darbesinin dış dinamiklerini anlamak imkânsız. Önce bir hatırlatma: Haşmet Babaoğlu geçen perşembe günkü yazısında şu kritik cümleyi sarf etti:

"Yıl 1954…

Bir milletvekilinin sorusu üzerine dönemin Demokrat Partili Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü ‘Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur’ demişti."

Ardından da özetle Köprülü’nün halefi Fatin Rüştü Zorlu’nun (Yeni kuşaklar için not: 27 Mayıs’tan sonra idam edilen Dışişleri Bakanı) gelişi ile Kıbrıs’ı mesele edinmeye başladığımızı ve Menderes hükümetinin dış dinamikler nedeniyle, özellikle de Kıbrıs ‘yüzünden’ hedef alındığını yazdı. Özetin de özetini yapalım:

Kıbrıs’ın Türkiye açısından bir dış dinamik olarak kalmasını isteyen harici odaklar, iç dinamikleri harekete geçirerek darbeyi tertiplediler.

Ve bunu bir soruyla açayım: Kıbrıs’a silah yardımı ne zaman sonlandırıldı? Cevap: 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra… ‘Başvekil’ Adnan Menderes, her ne kadar TMT’yi kurmadan önce NATO‘yu karşısına almaktan çekinse de sonra riski üstlenmişti. Fatin Rüştü Zorlu, TMT’yi benimseyen ilk devlet adamıydı. Menderes’i ikna etmesi biraz zor oldu. Çünkü o günlerde ABD’nin ekonomik desteğine ihtiyaç duyan Menderes, Kıbrıs konusunda daha yumuşak bir profil çizmekten yanaydı. Beş ay sonra Menderes projeyi kabul etti ve TMT konusu Genelkurmay Başkanı’na havale edildi.

Menderes, NATO menşeli bir darbenin ardından idam edildiyse biraz da bu sebepledir cümlesi yanlış olmaz. Ve daha iddialısını söyleyeyim: Boşuna değildir Özel Harp Dairesi’nin TMT olayından sonra hedef seçilmesi. (Çünkü TMT, Türk derin devlet aklının NATO/ABD gladyosuna rağmen yürüttüğü ilk operasyondur.) Ve yine boşuna değildir, Kıbrıs’ın 1960 darbesinden sonra unutulması… Uzun bir süreliğine… 1974’e kadar…

1950’li, 60’lı ve 70’li yılların Türkiyesinde NATO/ Gladyo çizgisinin dışına çıkmak suikasttan darbeye ABD menşeli bir dizi komplo faaliyetine mesnet teşkil ederdi. Adnan Menderes, 1960 darbesinden önce Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) milli amaçlarla kullanmaya çalışmasının bedelini canıyla ödedi. Zira TMT, Türkiye’nin NATO ve Gladyo’ya rağmen milli imkânlarıyla kurup desteklediği bir örgüttü. Bugün Doğu Akdeniz’de haklarımızı savunabiliyorsak, Mavi Vatan meydan okuması ile dünyaya gerekli mesajı verebiliyorsak bu, inkâr edilemez ölçüde TMT sayesindedir.

Türkiye, Elmas yakalanana kadar ve hatta sonrasında Kıbrıs’a pek çok kez silah ve mühimmat gönderdi. Ankara’daki TMT merkezinde bulunan İsmail Tansu, İngiliz gemisinin, teknenin varlığını fark ettiğini anlayınca Elmas’ın mürettebatına şu mesajı geçti:

– Elmas’ı hızla su alacak şekilde delin. Üçünüz de lastik botla kıyıya doğru yaklaşın. Yakalanırsanız önceden söylediğim şekilde ifade verirsiniz. Allah yardımcınız olsun.

‘Bereketçiler’ şu cevabı verdi:

– Emredersiniz. Vatan sağ olsun, TMT var olsun.

TMT’nin ilk kurulduğu dönemlerde Ada’ya silah taşıyan gençlerden bazılarının bile örgütün varlığından haberi yoktu. 1958’de Kıbrıs’tan Anamur Limanı’na gelen üç Kıbrıslı genç MİT Adana Bölge Başkanlığı’nda (Dönemin Bölge Başkanı Fuat Doğu idi) istihbaratçılar ve İsmail Tansu tarafından sorgulandı. Tansu sorgu sonucunda bu gençlerin iki hafta önce kurulan TMT’den bihaber olduğunu anladı. Sorgu bittikten sonra gençler silah yüklü bir tekneyle Ada’ya gönderildi. İlk sevkiyat 16 Ağustos 1958’de yapıldı. Sonra, darbe olana kadar düzenli biçimde devam etti. Bu sevkiyatlarda denizde fırtınaya yakalanıp şehit olanlar, Ada’da arabayla iç kesimlere silah taşırken Rum örgütü EOKA tarafından yakalanıp öldürülenler oldu.

Bununla birlikte eski TMT mensuplarının anlatımlarına göre -olayın henüz farkında olunmadığı dönemlerde- İngilizlerin eskortu ile silah sevk edildiği bile vakiydi. Silahlar daha çok Mersin’in Taşucu Limanı’ndan yüklenir ve Küçüksu’dan Kıbrıs’a çıkarılırdı. Ayrıca Anamur’dan ve İskenderun’dan da tekneler kalkardı.

TMT’yi kurmak üzere Ada’ya giden ilk kişi Özel Harpçi Albay Rıza Vuruşkan’dı. Rıza Vuruşkan’ın (Rahmetli soyadıyla müsemma bir vatansevermiş) kod adı Bozkurt idi. (Kimi kaynaklarda Başkurt diye de geçiyor.) Vuruşkan, 31 Temmuz 1958 günü beş kişilik ekiple gelmişti Ada’ya. Seyahat ettiği pasaportta ‘Ali Conan’ yazıyordu. Sahte soyadı, muhtemelen fantastik çizgi karakter Conan’a göndermeydi.

Kıbrıs’a İş Bankası’nın Lefkoşa şubesi müfettişi maskesiyle gitmişti. Silah sevkiyatı onun gidişinden sonra başladı. Bu arada TMT üyelerine Kıbrıs’ta ve Türkiye’de askeri eğitim verildi.

Elmas battıktan sonra tüm dünya, Türkiye’nin, Ada’da Türkleri katleden Rum çetelerine karşı soydaşlarını silahlandırdığını anladılar. Olay dünya basınında haber oldu. Rum lider Makarios herkesi ayağa kaldırdı.

Oysa kendileri, Kıbrıs’ta Yunan Ordusundan Albay Grivas liderliğinde EOKA adında silahlı bir örgüt kurmuşlardı ve Türkleri Ada’dan silme planları yapıyorlardı.

İngiliz yazar Lawrence Durrell’in Kıbrıs’ın Acı Limonları adlı kitabında EOKA’nın nasıl silahlandırıldığı anlatılır. Durrell’in, kitabın notlarını tutarken Kıbrıs’taki İngiliz istihbaratında görevli olduğunu da anımsatalım.

Türkiye, Kıbrıs’a silah gönderdiği iddialarını ulusal güvenlik gereği hep reddetti. İngilizler ve Rumlar, Elmas’ı Akdeniz’in derinliklerinden çıkarmaya çalıştılar, ancak bunu başaramadılar. Elmas’ı batıran mürettebat ‘uluslararası kamuoyunun tepkilerini dindirmek için’ Türkiye’de yargılandı. Mürettebatın avukatı TMT’nin ‘Toros’ kodlu mücahidi Rauf Denktaş’tı.

Kıbrıs’ta EOKA’nın Türklere yönelik saldırılarına karşılık vermek amacıyla 1956 yılında Volkan Örgütü kurulmuştu. Bu dönemde Fazıl Küçük tarafından kurulmuş olan Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği ve Kara Çete gibi diğer örgütler başarısızlığa uğrayarak Volkan’a katıldı.

TMT’nin fikri tohumları, 23 Kasım 1957 akşamı Lefkoşa’da Kıbrıs Büyükelçiliği görevlisi Mustafa Kemal Tanrısevdi’nin evinde, Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Mustafa Kemal Tanrısevdi tarafından atıldı. Denktaş, 2 Ocak 1958 günü Fazıl Küçük’le gittiği Ankara’da Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yla görüştü ve konudan bahsetti. Zorlu Denktaş’a şayet gönderirlerse silah alıp alamayacaklarını sorunca Denktaş alabileceklerini söyledi. Zorlu konuyu Genelkurmay Başkanlığı’na bildirdi. Birkaç ay sonra örgütün kurulması için izin çıktı. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adının bu olaya karıştırılmaması da istendi. Bir başka deyişle casuslara söylenen klişe ilke burada da geçerliydi: "Yakalanırsan seni tanımam."

Nisan 1958’de Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş TMT’nin yapılanmasının ayrıntılarını konuşmak üzere Ankara’ya çağrıldı. Toplantıda 1958-60 arasında örgütte görev alacak 23 Türk askerinin adı belirlendi.

Rıza Vuruşkan’ın Ada’ya gidişinden kısa bir süre sonra altı subay daha Kıbrıs’a gönderildi. Örgütün kurulmasının ardından kişiliği, yaşı ve sağlığı itibarıyla uygun görülenler yemin ederek örgüte üye oldular. TMT üyesi olmak için yemin eden mücahitlere bir tutanak imzalattırılırdı. Gizli tutulan bu belgeye Nişan Yüzüğü kod adı verilirdi.

Ağustos 1958’de TMT’nin ilk hücresi kurulmuş oldu. Örgüt 18 yaşını geçmiş erkek veya kız gençlerle oluşturulacak, örgüte alınanların Türkiye’de veya Kıbrıs’ta eğitimden geçirilmesi zorunlu olacaktı. Örgüt mevcudu kısa vadede 5 bin, uzun vadede 10 bin olarak planlanmıştı. 1960 öncesinin hazırlıkları sayesinde Kıbrıs Harekâtı’nın başladığı 20 Temmuz 1974 tarihinde TMT üyesi 17 bin mücahit bulunuyordu.

TMT, 5 kişilik hücreler şeklinde örgütleniyordu. Her hücre bir ‘oğul’du. Hücreler bir araya gelip bölüğü, yani ‘petek’i oluşturuyordu. Tabur da peteklerden meydana geliyordu ve bu birimin adı da ‘kovan’dı.

MENDERES’İN ÖDEDİĞİ DİYET!

Bunları yeni kuşaklara anlatmak lazım. Bilhassa da Kıbrıslı yeni kuşaklara… Çünkü o toprakların nasıl bize yâr olduğunu tam olarak bilmiyorlar. FETÖ’nün cemaat olduğu zamanlarda (2011’de) cemaatçilere hitaben yazdığım bir şey vardı: "Bir devlet mi ele geçirmek istiyorsunuz? Önce Kıbrıs’a gidin, oradaki yavru devlette staj yapın, Türk devlet aklı sizin bu stajdan geçtiğinizi düşünürse belki Ankara’yı da size verir. Ama hiç zannetmiyorum."

O dönemde bunları yazabilmek kolay değildi. Bu yüzden hem cemaatçiler, hem de daha önemlisi Kıbrıslı gençler buna tepki gösterdi. Kıbrıs’tan "Bunları niye bize yolluyorsunuz?" yollu tepkiler işittim. Elhak haklılardı. Her ne kadar KKTC’nin Avrupa Birliği’ne entegre olmasını isteseler de onların ortak bilinçdışında TMT gibi bir arketip var. Büyüklerinden dinledikleri öykülerle kafalarında oluşmuş bu mitsel arketipi bilgiyle somutlaştırmak lazım gençlerin zihinlerinde.

Son olarak Nâzım Hikmet Ran’ın bir şiiriyle kapatalım. Zira darbeden yalnızca 11 ay önce, 25 Haziran 1959’da yazdığı ‘Kore’de ölen bir yedek subayımızın Menderes’e söyledikleri/Diyet’ adlı şiirinin son dizeleri enteresan. Nâzım’ın, kimileri için bir ‘tabu’ olduğunu bir anlığına unutup, yazının sonundaki soruyu sormaktan da sakınmayacağım.

"Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,

Ölüler otomobilden hızlı gider,

Kör gözlerim,

Kopuk ellerim,

Kesik bacaklarımla peşinizdeyim.

Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,

Göze göz,

Ele el,

Bacağa bacak,

Diyetimi istiyorum,

Alacağım da."

Bu bir ilham mıydı, bir istihbarat mı, yoksa salt muhalif bir dilek mi?

Kimse bu sorunun yanıtını kesin olarak veremez. En fazla üçüncü seçenek ağır basıyor diyebilirsiniz. Gelgelelim söylenebilecek tek kesin şey, bu mısralarda bahsi geçen ‘diyet’in kısa bir süre sonra ödendiği. Darağacı’nda…

İSTİHBARAT TEKNİKLERİ DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : MEDİKAL İSTİHBARATIN ESASLARI


FERHAT ÜNLÜ : MEDİKAL İSTİHBARATIN ESASLARI

Bundan 79 yıl önce, Haziran 1941’de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ordusu bünyesinde bir Medikal İstihbarat Altbölümü kuruldu. 2020’nin dünyasında Korona Pandemisi vesilesiyle yerli literatüre de girmeye başlayan ‘medikal istihbarat’ kavramının terminoloji tarihindeki miladı Haziran 1941’dir. Yani neresinden bakarsanız bakın, ABD’nin üç çeyrek asrı aşkın bir medikal istihbarat mazisi var.

Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu tür spesifik kavramların mucidi olageldiler hep. Ne var ki ilk kez olmasa bile, ‘bu kadar belirgin biçimde ilk kez’ ürettikleri bir kavramın hakkını veremeyecek ölçüde başarısızlığa düçar oldular. Ansızın insan hayatına mütecavizce giren ve muhtemelen bir süre daha muhatap olacağımız Covid-19 yüzünden elbette.

Bu hafta Üç Boyutlu Portre’de ‘medikal istihbarat’ın tarihçesini özetleyeceğiz. Yani özetin özetini yapacağız. Maksat; özet olmasına rağmen kapsamlı bir yazıyla hem siz kıymetli okurları -haber değeri olan bu bakir konu hakkında- bilgilendirmek, hem de Türkçe kaynak eksikliğini gidererek daha ileri araştırmalara öncülük etmek.

ABD, medikal istihbarat üzerine 1941’den bu yana en önemli çalışmalardan birini, belki de birincisini 1989 senesinde yaptı. 7 Temmuz 1989 tarihinde bir sahra talimnamesi yayınladılar. İstihbarat üzerine çalışan bir gazeteci olarak vaktiyle gladyo yapılarının, daha spesifik tanımı ile kontrgerilla örgütlenmelerinin deşifre edildiği sahra talimnamelerini okumuştum. Bunlardan en önemlisi Mayıs 1961’de yayınlanmış FD 31-15 isimli talimname idi.

Bizdeki Kara Kuvvetleri Komutanlığı Sahra Talimnamesi de FD 31-15’in, yani Amerikan versiyonun neredeyse birebir çevirisiydi. ABD’nin askeri ve istihbari olarak epey güdümünde olduğumuz 1952’den 2000’lere kadar bu tür şeyler normaldi. Bugün anormal görünse de bu bir gerçek. Öyle ya, pek çok şey gibi, istihbarat ve talimnameler de ABD’den ithaldi. Bahs-i diğer olduğu için geçelim. Ve…

İSTİHBARAT ÖNCEDEN UYARMIŞ

Asıl konumuza dönelim: 1989’daki medikal istihbarat talimnamesi şu önemli sorulara cevap arıyor:

– "Tıbbi tehdit ne demektir?

– Medikal istihbarat nedir?

– Medikal ya da tıbbi istihbarata kimler (Hangi kurumlar) ihtiyaç duyar?

– Tıbbi istihbarat üretmekten sorumlu olan kurumlar hangileridir?

– Medikal istihbarat nasıl elde edilir?"

47 sayfalık talimnamede bu sorulara ayrıntılı yanıt verilmiş. Günümüze gelirsek Amerikalılar, geçtiğimiz Şubat ayının 25’inde medikal istihbarat kavramının gereğini, Korona Pandemisi’nin -yaklaşmakta olan bir kasırgayı tespit eden meteorolojistler gibi- geldiğini görmüş ve gerekli uyarıları yapmışlar. Gerçi 25 Şubat 2020, Aralık 2019’da Çin Wuhan’da ilk ortaya çıktığı günden beri konuştuğumuz Covid-19’u haber vermek için epey geç bir tarih.

Associated Press (AP) Ajansı’nın 16 Nisan 2020’de servis ettiği ‘Amerikan medikal istihbaratı yeni virüsün izini sürdü ve uyardı’ başlıklı haberden anlıyoruz ki, 25 Şubat’ta Koronavirüs Pandemisi’nin ABD’ye gelmekte olduğu bildirilmiş ve tehdit seviyesi WATCHCON 2’den WATCHCON 1’e (ABD ordusunda riskin hayatiliğini ifade etmek için kullanılan uyarı sistemlerine verilen ad) yükseltilmiş.

Savunma İstihbaratı Teşkilatı’nın bir parçası olan bölüm, 17 Amerikan istihbarat örgütünden gelen gizli bilgileri de üç ay önce derlemiş. Tekrar altını çizelim, evet geç bir tarih ancak pandemi işinde halk diliyle harbiden çuvallayan Dünya Sağlık Örgütü’nün küresel salgın ilan etmesinden 15 gün önce hiç olmazsa.

Sonuçta ABD Başkanı Donald Trump’ın, Amerikalıların Koronavirüs konusunda panik olmamaları gerektiğini söylediği o günlerde Maryland’deki -varlığı çok sınırlı sayıda insan tarafından bilinen- istihbarat bölümünde alarm zilleri çalıyormuş. Ulusal Medikal İstihbarat Merkezi adlı bu bölümdeki uzmanlar birkaç on yıldır sessizce yaptıkları şeyi (yani yurtdışındaki Amerikan birliklerini veya ülke içindeki Amerikalıları tehlikeye atabilecek sağlık tehditlerini gözlemek ve izini sürmek işini) yapmaya devam ediyorlarmış. Bu merkezde tekmili birden istihbarat eğitimi de almış toplam 100 epidemiyolojist, virolog, kimya mühendisi, zehir bilimci (toksikolog) biyolog ve askeri tıp uzmanı çalışıyormuş.

USAME BİN LADİN AŞIYLA BULUNACAKTI!

Şimdi, uzun bir parantez açalım: Çok daha eski bir tarihte, 2000 yılında hazırlanmış bir medikal istihbarat raporunun bilgisine ise Korona Pandemisi’nden üç buçuk yıl önce, 5 Temmuz 2016’da yayınlanmış ‘Medikal istihbarat, güvenlik, küresel sağlık: Yeni sağlık ajandasının temelleri’ başlıklı makalede rastlıyoruz. G. Bowsher, C. Milner ve R. Sullivan’ın ortak çalışması olan bu makaleye göre ABD Ulusal İstihbarat Konseyi 2000 yılında ‘Küresel hastalık tehdidi ve bunun ABD açısından sonuçları’ başlıklı bir rapor hazırlamış. Yani ABD daha eski tarihlerde

-henüz ortaya çıkmamış olan Covid-19 üzerine değil- ama farklı salgınlar üzerine istihbari çalışmalar yapmış.

Aynı makalede medikal istihbaratla ilgili ilginç bir anekdot da var. Makalede El Kaide Lideri Usame bin Ladin suikastında da (2011 yılında öldürüldü) medikal istihbarat verilerinin kullanılmaya çalışıldığı belirtiliyor. Bu olay, o dönemde İngiliz Gazetesi The Guardian tarafından yapılan bir saha araştırması sonucu gündeme getirilmişti. Psikolojik Harekât (PH) ürünü olma ihtimaline binaen temkinli yaklaşıyorum ama ilginç bir haber olduğu için hikâye gibi anlatayım:

ABD, 2011’de -öldürülmeden kısa bir süre önce- Pakistan’da olduğunun istihbaratını aldığı Usame bin Ladin’i ülkenin her yerinde arıyordu. Bunun için zekice bir medikal istihbarat yöntemi de kullandı, her ne kadar bu plan sonradan suya düşse de… Plan şuydu:

CIA, Ladin’in bulunduğu yeri kesin olarak tespit etmek amacıyla saklandığı bölge olan Abbottabad’da sahte bir aşı programı başlattı. Bunun için bir Pakistanlı doktorla anlaşıldı. Ve bölgenin yoksul halkına aşı vurulmaya başlandı.

Sahte aşı programı, Ladin’in özel kuryesi Ebu Ahmed el Kuveyti’nin takibe alınmasından sonra başlatıldı. Maksat, Ladin’in yaşadığı evin tespit edilmesinden sonra orada bulunan kişinin gerçekten El Kaide Lideri olduğunu teyit etmekti. Bunun için de Ladin’in, daha doğrusu onun yakın soyundan birinin DNA’sına ihtiyaç vardı. Yani aşı vurma dümeni, Ladin’in alt soyundan birinin DNA’sına erişmek içindi. Sahte aşı programı kapsamında Ladin’in çocuklarından elde edilecek DNA, 2010’da ABD’de ölen kız kardeşinin DNA’sı ile eşleştirilmeye çalışılacaktı.

Pakistanlı doktor, bu amaçla civardaki yoksul köylerde Hepatit B aşısı yapmaya başladı. Derken doktor, daha varlıklı kişilerin ve Ladin’in yaşadığı banliyöye gidince Pakistan gizli servisi ISI’nin dikkatini çekti, böylece doktora takip-tarassut başladı. (Fena iş kotarmamışlar, helal olsun!) Sonra doktor gözaltına alındı ve CIA hesabına casusluk gerekçesiyle tutuklandı. Böylece plan suya düştü. Nihayetinde ABD Ladin’i öldürdü tabii, ama önceden DNA’sına erişme operasyonu başarısız oldu.

ÖLÜ SAYISI, ÖNGÖRÜYÜ ÜÇE KATLADI!

Bu uzun parantezden sonra tekrar AP Ajansı’nın haberini yaptığı 25 Şubat 2020 tarihli istihbarat raporuna dönelim. Rapordaki en önemli cümlelerden biri şu:

"Korona iki milyondan fazla insana bulaşacak ve sadece ABD’de 30 binden fazla insanın ölümüne neden olacak."

Bitirmekte olduğumuz hafta itibarıyla bile ABD’deki ölü sayısı bu öngörülen rakamın üç katından çok. (95 bin 87) Bir başka deyişle bu geç öngörülü rapor bile bugünün cari istatistiklerine göre ‘optimist’ kalmış.

Şimdi de yazımızın asıl konusu olan 7 Temmuz 1989 tarihli sahra talimnamesine dönelim tekrar. Talimnamenin asıl amacı dünyanın çeşitli yerlerindeki Amerikan askerlerinin salgın hastalıklara karşı medikal güvenliğini sağlamak. Talimnamede çarpışmalarda meydana gelebilecek yaralanmalarla ilgili tehdit öngörülerinden salgın hastalık riskinin tespitine ve teröristlerin savunmasız hedefler denilen hedeflerin bulunduğu hastanelere saldırma ihtimaline dek ‘medikal istihbarat’ın pek çok boyutu ele alınmış.

Talimnameye göre medikal istihbarat kavramı, ABD askeri ve istihbari toplulukları arasında İkinci Dünya Savaşı konuşulmaya başlanmış. (Jonathan D. Clemente tarafından kaleme alınan ‘medikal istihbarat’ başlıklı bir makalede de kavramın, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerikan istihbarat birimlerinin Avrupa’da yükselen totalitarizm ve Japonya ile istihbarat savaşında duyulan ihtiyaçlardan ötürü doğduğu analizine yer verilmiş.)

Talimnamede bir bölgedeki suyun kalitesinden, sıcaklık ve soğukluktan; salgın hastalık üretecek bakteri ya da virüslerin varlığının tespit edilebileceği belirtiliyor.

Bundan 30 yıl öncesi için epey erken uyarı anlamına gelen ilginç bir cümle de var talimnamede. Diyor ki, "Bulaşıcı hastalıklar muharebe güçleri için en büyük tehdidi teşkil edebilir. Bunlar doğal yollardan meydana gelen hastalıklar da olabilir, biyolojik silahlarla üretilmiş hastalıklar da…"

Hımm, ilginç…

BİLGİ, KOMPLO VE ŞÜPHE

İlginç, zira biz de bugün insanlık olarak biyolojik savaş senaryolarını hesaba katmak suretiyle "Covid-19 doğal virüs mü yapay virüs mü?" sorusunun cevabını arıyoruz. Daha önceki pandemi yazılarında geçtiği için burada tekrar ayrıntılara girmiyorum ama Covid-19’un yapay virüs olduğu yönünde bir kanıt yok. İhtimal dışı değil -ancak bu köşenin sürekli okurları bilirler- ispatlanana kadar bu tür iddialara ‘şimdilik kanıtsız komplolar’ olarak bakmaktan yanayım.

Bununla birlikte dünyaya karşı komplo kurmakla suçlanan Amerikalılar, 30 sene evvel en önemli resmi belgelerinden birinde biyolojik silahlardan, yapay virüs veya bakterilerden söz edebiliyor. Yani ‘komplo’ deyip geçmek de yanlış. Bu tür konularda biz gazeteciler açısından en doğru tutum şu: Kuşkucu biçimde her fikre açık olmak… Ve bu bir oksimoron da (kendi içinde çelişik kavram) değil. Çünkü insan kategorik olarak karşı olmadığı bir fikre şüpheyle de bakabilir, bakmalıdır da. Otuz yıllık talimnameden tam çeviriyle iki ayrı cümle aktarınca siz de bana hak vereceksiniz:

"- Tasarlanmış biyokimyasal kompleks bileşikler biyolojik savaş aracı olarak kullanıldılar.

– Genetiği değiştirilmiş mikroorganizmalar biyolojik savaş aracı olarak kullanıldılar."

Bunlar o tarih için bile ‘komplo’ değil. Ama şu ibare, açıkçası işi biraz sulandırmış:

"- Olası zihin değiştirme araçları…"

Bu kadar uçmasalar iyiydi. 1989 yılı, zihin kontrolü veya değiştirme komploları için çok erken. (Şimdi bile gideri az bu komploların!)

Ancak Hollywood filminde olur o dönemde.

Bu üç ifadenin, talimnamede modern savaş ve medikal tehdit başlığı altında yeni teknolojik gelişmelerin doğurduğu/doğurabileceği sonuçlar kısmında yer aldığını belirtelim de bağlamı anlaşılsın.

NAPOLYON’UN MEDİKAL FİYASKOSU

Talimnamede askeri tarihteki en büyük fiyaskolardan bazılarının hijyen ve dolayısıyla salgın kontrolündeki sıkıntılardan meydana geldiğine de değinilmiş. Hatta şu da denilmiş: "Her ne kadar tarih Napolyon’u büyük bir lider olarak kabul etse de Napolyon, medikal tehditleri değerlendirme konusunda başarısız oldu."

Buna örnek olarak da Napolyon’un 1803 yılında Haiti’ye Fransız kolonisi kurmak üzere 22 bin askerden müteşekkil bir birlik (neredeyse ordu) gönderdiğinde 20 bin askerin Sarı Humma’dan ölmesini göstermişler. Tarihi gerçek. O yüzden buna, bir gazeteci olarak bile şüpheyle yaklaşamayız!

On bin vuruşu aştık yine. Artık toparlayalım: Hiç şüphe yok ki (Burada da şüphe yok!) ABD, Korona Pandemisi’nin en çok kaybeden ülkesi. Yalnızca ölü sayısı itibarıyla değil, politik açıdan da öyle. Demek ki ‘medikal istihbarat’ın esaslarını üç çeyrek asırdır bilmek tıbbi savaş süreçlerinde başarıyı garanti etmiyormuş. Altı ay önce tanıştığımız, iki aydır da kerhen samimi olduğumuz Koronavirüs’ün bize öğrettiği yeni şeylerden biri de bu.

CASUSLAR DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Casusların ‘Araf’ı İstanbul


FERHAT ÜNLÜ : Casusların ‘Araf’ı İstanbul

Tarihte bilinen en büyük ‘hain casus’ olan Harold Adrian Russell Kim Philby, şimdilerde bir balık restoranı olan panoramik Boğaz manzaralı Münevver Ayaşlı Yalısı’nı ev ve çalışma ofisi olarak kullandığı iki yılın sonunda İstanbul’dan ayrıldı. Gittiğinde sene 1949’du.

Anthony Blunt, Guy Burgess, Donald MacLean ve hâlâ kim olduğu tartışmalı bir isimden oluşan meşhur ‘Cambridge Beşlisi’nin lideri olan Philby, ülkemize 1947 Şubatı’nda gelmiş, buradaki görevi bittikten sonra da Washington’a atanmıştı.

1963’te Beyrut’ta görevliyken deşifre olana kadar da İngiliz Dış İstihbarat Servisi MI6 ya da SIS’in üst düzey yöneticisi olarak Sovyetler Birliği’ne çalıştı. Foyası ortaya çıkınca Moskova’ya iltica etti. Philby, Asya ile Avrupa arasında köprü olan ‘casusların araf şehri’ İstanbul’dan yolu geçen tek istihbaratçı değil elbette.

Bu haftaki Üç Boyutlu Portre’de İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in (Meslektaşı Thomas Edward Lawrence ya da psikanalist/düşünür Carl Gustav Jung gibi tumturaklı bir ismi var) İstanbul’da 11 Kasım’da şüpheli biçimde ölümü vesilesiyle İstanbul’daki casusluk öykülerini okuyacaksınız.

Los Angeles nasıl melekler şehri olarak biliniyorsa İstanbul da Soğuk Savaş yılları, hatta Osmanlı’dan beri casuslar şehri olarak bilinir. Steven Spielberg’ün yönettiği Casuslar Köprüsü filminin adının içini, mecazi anlamda dolduran kent İstanbul’dur. Ne var ki Mesurier dâhil İstanbul’daki casuslar doğrudan Türkiye’ye hedef almaz, alamazlardı. Daha çok üçüncü bir ülkeye karşı çalışırlar ve ülkemizi lojistik merkez olarak kullanırlardı.

Ben Macintyre’ın Arkadaşlar Arasında Bir Casus: Kim Philby ve Büyük İhanet adlı kitabında yer alan bilgilere göre Türkiye’nin egemenliği sözkonusu olmadıkça İstanbul’daki casusluk faaliyetlerine göz yumuluyordu. Bir nihai tedbir olan tutuklama ve sınırdışı, ancak Pera Palas’ta İngiliz Başkonsolos Yardımcısı Chantry Hamilton Page’ın ağır yaralandığı bombalı saldırı ya da Almanya Büyükelçisi Franz von Papen’e suikast girişimi gibi ekstrem olaylarda istihbarat savaşı çığırından çıktığında yapılıyordu.

O yıllarda ajanlık öylesine aleni idi ki, bir istihbaratçı, Park Otel’in balo salonuna girdiği anda orkestra ‘Bebeğim, Ben Bir Casusum’ şarkısını çalmaya başlıyordu.

ROCKEFELLER’DAN YARDIM ALMIŞ

Kim Philby, Moda Yat Kulübü’nde Cam’bridge’ (Burası da ‘casuslar köprüsü’ imiş) Beşlisi’nin üyesi Guy Burgess’le birlikte bir gecede 52 brendi kadehi tüketecek kadar İstanbul’un gece hayatına uyum sağlamıştı.

1942’nin baharında İngiltere’nin Türkiye’deki operasyon faaliyetlerini yönetmek üzere İstanbul’a gönderilen Nicholas Elliott’ın ilk gecesinde götürüldüğü Taksim’s adlı mekân; şimdinin Cahidesi gibi restoran, gece kulübü ve kabare karışımı bir yerdi. Ancak Cahide’den farklı olarak İstanbul’un ‘casus merkez’lerinden biriydi.

Almanya Başkonsolosluğu’nun yanında bulunan eski Park Otel’in barı da casusların, martinilerini (Casus içkisi olarak bilinir ya) yudumladığı gayrimeşru istihbarat karargâhlarından biriydi.

O dönemin önemli casuslarından İlyas Bazna, yani Çiçero da, Almanya’ya da çalışan ama asıl olarak MİT’in atası Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti’nde hizmet eden bir istihbaratçıydı.

İngiliz casus eskisi ve yazar Ian Fleming’in (James Bond’un yazarıdır ama Sherlock Holmes-Arthur Conan Doyle misalindeki gibi kahramanından daha az meşhurdur) yolu da İstanbul’dan geçmişti. Fleming, Rusya’dan Sevgilerlefilmi için 23 Haziran 1963 tarihinde İstanbul’a gelmişti.

Graham Fuller 1960’larda genç bir CIA görevlisi olarak İstanbul’da çalıştı. Ha bu arada 1980 darbesinden sonra "Bizim çocuklar başardı" diyen dönemin CIA İstasyon Şefi Paul Henze’yi de unutmayalım.

O dönemde double ajanlar, muhbirler, fahişeler, alkolü fazla kaçırınca ‘ötenler’, uyuşturucu müptelaları, hepsi ama hepsi örümcek ağı gibi birbirine bağlı bir casusluk hücresinin parçası idiler.

Daha evvelinde, yani 20. Yüzyıl’ın başlarında Kızılay gönüllüsü, arkeolog, hemşire gibi maskelerle Türkiye’de casusluk faaliyetleri yürüten yabancı gizli servis elemanları vardı.

Daha da evveline gidelim. Emrah Sefa Gürkan’ın yazdığı 16. Yüzyıl Osmanlı’sında Karşı İstihbarat başlıklı çalışma, bize eskinin casusları hakkında bilgi veren çalışmalardan biri. Yerimiz sınırlı, oradaki bilgilerden yalnızca birini paylaşalım: 16. yüzyılda diplomasinin casusluğu absorbe ettiği ya da her ikisinin karşılıklı, daha net bir anlatımla birbirinin hilafına da olabildiğini yazıyor Gürkan.

Konu başlığımızı ilgilendiren boyutuyla o yıllarda zengin bir Yahudi banker olan ve Avrupa kraliyet aileleri ile teması bulunan Joseph Nasi’nin Avrupa’da epey dolaştıktan sonra bir casus olarak İstanbul’da faaliyet gösterdiğini de söyleyelim.

Eski casusluk hikâyeleri konusunda Servet Avşar’ın hazırladığı Birinci Dünya Savaşı’nda Casusluk Okulları, Casusluk Uygulamaları ve Osmanlı Devleti’nin Casusluğu Önleme Faaliyetleri başlıklı çalışma da önemli. Avşar’ın çalışmasında NİLİ adlı uzmanınca bilinen ve elbette İstanbul’da da faaliyet gösteren casusluk şebekesi hakkında önemli bilgiler verilmiş. Bu alandaki müstakil tek çalışmanın Celil Bozkurt’un kaleme aldığı Osmanlı Arşiv Belgeleri’nde NİLİ Casusluk Örgütü olduğunu da yeri gelmişken belirtelim.

NİLİ, Yahudiler’in kurduğu bir istihbarat örgütüydü, ancak İngilizlere de çalışıyordu. NİLİ, ‘İsrail’in İhtişamı Bitmeyecek’ anlamına gelen bir İbranice cümlenin (Netzah Israel Lo Ishakere) kısaltması. Bu casusluk şebekesi, Filistin cephesinde Kudüs dâhil Alman ve Türk subaylarından bilgi almak için fahişelerden, metreslerden istifade etmiş. Demek ki şimdilerde Mossad tarafından etkin biçimde kullanılan honey trapping (kadın cinselliğini kullanarak yürütülen istihbarat operasyonlarına verilen ad) yöntemini, atalarından miras almış Yahudiler. Servet Avşar’ın çalışmasının NİLİ ile ilgili bazı kısımlarına daha yakından bakalım:

"Birinci Dünya Savaşı esnasında Filistin’deki ordularımıza katılmak üzere Haydarpaşa’dan sevk edilen kıtaatımızın sınıf ve numaraları ve topların adedi şimendifer idaresi müstahdeminden biri tarafından düşmana ihbar edilmiştir."

Suriye sahası da dâhil Ortadoğu’da 20. Yüzyıl’ın başında faaliyet gösteren NİLİ, Filistin cephesinde İngilizlere hizmet ediyordu. NİLİ’nin yakalanan casuslarından Jozef Tobin sorgusundaki ifadesinde; "Ben ve Nauman Belkent, sık sık İngilizlerin tarafına geçerek oradan aldığımız emir ve talimatı Arason’un bu taraftaki vekiline getiriyorduk. Üçüncü ve dördüncü derecedeki ajanlarımızın topladığı bilgileri de bildiğiniz şekilde şişeler içinde İngilizlere yetiştiriyorduk" itirafında bulunmuştu.

Bu tarihsel arka planı verdikten sonra son dönemden de üç örnek sıralayıp odak konumuz Le Mesurier’e geçelim. İran’ın Eski Savunma Bakan Yardımcısı Ali Rıza Askari’nin 2006’da İstanbul’a geçtikten sonra ‘hassas nükleer’ sırlarla birlikte kuvvetle muhtemelen CIA, bir ihtimal de Mossad tarafından kaçırıldığını belirtelim.

Çok daha yeni iki örnek ise Kaşıkçı cinayetini ellerine yüzlerine bulaştırarak gerçekleştiren beceriksiz Suudi istihbaratçılar ve CIA’in eğittiği Birleşik Arap Emirlikleri casuslarıydı. (Bu casusların faaliyetlerini anlattığım yazı için bkz: Körfez’in stajyer casusları: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2019/04/28/korfezin-stajyer-casuslari)

DÜŞMAN İKİ İSTİHBARATIN TERKİBİ

Millli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan, Bilkent Üniversitesi kütüphanesinde bulunan ‘Intelligence and Foreign Policy: A Comparison of British, American and Turkish Intelligence Systems’ (İstihbarat ve Dış Politika: İngiliz, Amerikan ve Türk İstihbarat Sistemleri’nin Mukayesesi) başlıklı yüksek lisans tezinde (Mayıs 1999) Türk istihbarat sistemini, parlamenter denetimli İngiliz istihbarat sistemiyle totaliter Rus istihbarat sisteminin bir terkibi olarak nitelendirmişti. Bilhassa kendisinin göreve geldiği 2010’dan bu yana Türkiye’nin istihbarat anlayışında olumlu yönde pek çok değişiklik oldu.

Bu tezde anılan İngiliz ve Rus istihbarat sistemi deyince, Litvinenko, Skripal olaylarından sonra her ne kadar intihar ya da daha büyük bir olasılıkla kaza gibi görünse de Le Mesurier’in ölümü gündeme geliyor.

Kaynaklarımla yaptığım görüşmeler ile İngilizce ve Türkçe açık kaynaklara dayanarak Le Mesurier’in tuhaf hikâyesinin kapsamlı bir özetini yapmaya çalışayım.

TGRT Haber’deki Kozmik Masa’da zaman zaman yayına aldığım karşı casusluk uzmanı Metin Ersöz, Le Mesurier’in kurduğu Mayday Rescue adlı sözde yardım kuruluşunun Rockefeller Brothers Fund’dan finansal yardım aldığı bilgisini veriyor. Ersöz, "En son 2016’da kendi ekibinden 7-8 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir operasyonda da deşifre olmuş biri. Bu bir istihbaratçı için en kötü durumdur" diyor.

Le Mesurier, sivillere saldıran Esad rejimi güçleri için "Yaptıkları iş, katiyen aşağılayıcı" demişti. Elhak, bu doğru. Ne var ki kendilerinin yaptıkları işin de masum olduğu söylenemez.

Le Mesurier 25 Mayıs 1971 Singapur doğumlu. 1990’larda İngiliz istihbarat subayı imiş ve Yugoslavya’da sözüm ona barışı koruma gücü ile birlikte çalışmış. En az onun kadar önemlisi, 2002’de ne yaptığı. Bu yılın başlarında Kudüs’te çalışmış. Oradaki görevi cezaevindeki altı tutukluyu Ramallah’dan kaçırmakmış. Daha ilginci, 2006-2011 arasında Birleşik Arap Emirlikleri’nde oğul Bush’un kontr-terör danışmanı Richard Clarke’ın yönettiği Good Harbour adlı güvenlik şirketinde çalışmış. Manidar. Buradan da Suriye’ye geçmiş zaten.

KENDİ KENDİNE KOMPLO MU?

2013 senesinde Le Mesurier’in kurucusu olduğu Mayday Rescue’yu da kapsayan Beyaz Baretliler (veya Miğferler) kurulmuş Suriye’de. Bu yapının en yoğun faaliyeti Suriye sahasında. Bunun haricinde Somali ve Lübnan’da da faaliyet gösteriyorlar.

Şam’a göre Beyaz Baretliler El Kaide’nin doğal bir parçası. Hatta Esad, DEAŞ Lideri Bağdadi’nin öldürüldüğü operasyon için de Beyaz Baretliler’in istihbarat sağladığına inanıyor.

Mesurier’in ölümünde finansal sebeplerin de etkili olabileceği yönünde (zimmetine para geçirme dâhil) kanılar var. Bunu da araştırdım. Mayday Rescue adlı kuruluşun şirketi 18 Aralık 2014’te işe başlamış, Beyoğlu Vergi Dairesi’ne kayıtlı bir şirket. Şirketin bankalarda USD ve Euro cinsinden 216.468.50 TL değerinde varlığı bulunuyor. Ancak parasal ilişkiler nedeniyle öldürüldüğü ya da intihar ettiğine ilişkin de kesin kanıt yok. Yalnızca kanı var.

Kuruluşun sitesinde vakfa maddi destekte bulunan ülke ve kurumlar şöyle sıralanıyor: Birleşmiş Milletler, Danimarka, Almanya, Hollanda, İngiltere, ABD ve Kanada hükümetleri, Katar Kalkınma Fonu ve adı sanı bilinmeyen birçok hayırsever!

Mayday Rescue, Le Mesurier’in ölümünden sonra yaptığı açıklamada kurucularının casus olmadığını öne sürdü ve şöyle dedi:

"James ve geçmiş çalışmaları hakkında medyada yayılan yalan haberler çok üzücü. James, hayatının hiçbir döneminde İngiliz (ya da başka bir) istihbarat örgütünde yer almadı."

İnanıp inanmamak size kalmış. Kuruluşun 750 gönüllüsü var. Sadece bu kadarcık gönüllü ile son beş yılda 100 binin üzerinde hayat kurtardıklarını iddia ediyorlar. Nasılsa teyidi veya tekzibinin (‘Neither confirm nor deny’) imkânı yok. Buna da inanıp inanmamak sizin tercihiniz.

Oscar Akademisi, bunlara inanıyor olacak ki ve bu kuruluşun gayriresmi olarak bağlı olduğu Beyaz Baretliler adlı yapıyı o kadar masum buluyor olmalı ki Eylül 2016’da Netflix’de ve Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterilen ‘Beyaz Baretliler’e 2017’de en iyi belgesel ödülünü verdi. Akademi, bu tür politik işlere ödül veriyorsa mutlaka bir yerlerden telkin almıştır. Hollywood demişken… Le Mesurier’in bir James Bond hayranı olduğunun da altını çizelim. Evinde James Bond serisinin kitapları da dâhil çok sayıda polisiye, casusiye kitap bulunmuş.

Yavaş yavaş toparlayalım: Le Mesurier, 2016’da İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth’ten ‘Suriye’deki sivil savunma ve sivillerin korunmasıyla ilgili yaptığı hizmetlerden ötürü’ şövalyelik unvanı aldı.

Mesurier’in meslek hayatı gibi özel hayatı da epey yoğun geçmiş. Üç evlilik yapmış. İkinci evliliğinden iki kızı var ve onlarla yıllardır görüşmüyormuş.

Saraybosna’da ilk eşi Aurelie Marle ile tanışarak evlenmiş. Ürdün’de tanışıp evlendiği ikinci eşi Sarah Tosh’tan iki kızı var. Son evliliğini Emma Winberg ile geçen yıl yapmış. Onunla da Irak’ta tanışmış. Fazla ölüm görmenin Freudyen anlamda yaşam güdülerini tetikliyor olmasından mıdır bilinmez, ne hikmetse hep savaş bölgelerinde âşık olup evleniyor. Eskilerin lafıyla bu da şayan-ı dikkat.

Le Mesurier’le ilgili en net bilgilerden biri şu: Yaptığı işin etkisiyle psikolojik buhrana girdiği ve anti-depresan ilaç kullandığı. Kırmızı reçeteli ilaç da kullanıyor muydu bilinmez. Her halükârda psikotik rahatsızlığa ya da alkol, belki madde kullanımına bağlı bir esriklik ânında kaza veya intihar olasılığı ciddiye alınması gereken bir olasılık.

Le Mesurier’in ölümü her gün açığa çıkan yeni bilgilere rağmen halen esrarını koruyor. Bu esrar perdesi, nihai otopsi raporu ile kriminal olarak ve gizli servisimizin derin araştırmalarıyla da istihbari manada çözümlense bile komploların ardı arkası kesilmeyecektir.

Eğer işin içine uyuşturucu ya da doz aşımı alkol girdiyse fazladan bir komploya hiç gerek yok. Zira uyuşturucunun bizatihi kendisi ve alkolün ‘overdose’u insanın kendisine karşı kurabileceği en büyük komplo zaten. İradesizliğin insan hayatına kastettiği bir komplo…

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Terörle mücadelenin tarihçesi


FERHAT ÜNLÜ : Terörle mücadelenin tarihçesi

Tarih 15 Ağustos 1984: Terör örgütü PKK, Diyarbakır Lice’nin Fis Köyü’ndeki kuruluşundan altı yıl sonra ilk silahlı saldırısını Siirt’in Eruh ilçesinde gerçekleştirdi. (Örgüt, aynı gece Şemdinli’de de saldırı düzenlemişti.) Bu saldırı, 35 yıllık terörle mücadele mazimizde ilk şehidi verdiğimiz saldırıdır. Şehidimizin adı Süleyman Aydın’dı. Bu vesile ile rahmetle analım.
Eruh saldırısının talimatını veren terörist Mahsum Korkmaz‘ın adı, örgütün kolektif hafızasında sözde akademiler kurularak diri tutulurken Türkiye‘nin, ilk şehidini unutması ciddi bir pozitif propaganda eksikliğidir. Bahsi diğer… İkinci bir tarih vererek devam edelim: 9 Ekim 1998. Yerleştiği Suriye‘den 14 yıldır Türkiye’ye yönelik terör saldırılarını organize eden BTÖ-Bölücü Terör Örgütü’nün (Askeri yazışmalarda hâlâ böyle geçer) lideri Abdullah Öcalan, Ankara‘nın Şam’a baskıları sonucu Suriye’den ayrılmak zorunda kaldı ve İtalya, Yunanistan, Rusya gibi ülkeleri dolaştıktan sonra Kenya’nın başkenti Nairobi’de 15 Şubat 1999’da yakalandı. Bu yüzden PKK’lılar Öcalan’ın Suriye’den çıkışına ‘9 Ekim komplosu’ derler.
Bu iki önemli tarihte yaşananları anımsatarak başladım yazıya. Zira Çehov’un ‘Duvarda asılı tüfek patlar’ ilkesi gereğince hem 15 Ağustos’un, hem de 9 Ekim’in bu yazıda verilecek bilgiler bağlamında anlamı var.
15 Ağustos, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terörle mücadele ilk sınır ötesi harekâtının tarihi: 15 Ağustos 1986. Elbette 27 Mayıs 1984’teki sıcak takip operasyonunu saymazsak… Zaten o dönemde örgüt ilk silahlı saldırıyı düzenlememişti.

9 EKİM BİLİNÇLİ SEÇİLDİ
PKK’ya yönelik son askeri operasyonun tarihi olarak ise 9 Ekim 2019 seçildi. Hafıza-i beşer nisyan ile malul olabilir ama devletlerin hafızası fil gibidir. Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük askeri operasyonu. Bu harekât sayesinde PKK/PYD/YPG, yeni bir 9 Ekim komplosuyla tanışmış oldu!
Bu operasyonun başladığı Çarşamba günü yapımcı arkadaşlarım Harun Türk ve Baran Mayda ile birlikte Siirt’e gittim ve Türkiye’nin terörde ilk şehidi verdiği kentte örgütle mücadelenin nasıl gittiğini sahada gözlemleme imkânı buldum. Benim de büyük nenemin Adana’ya göç ettiği Siirt’in terörle mücadelede, tarihinin en ileri noktasında olduğunu müşahede ettim.
En son yazılması gerekeni en başta yazayım: Barış Pınarı öncesinde Irak’taki kampların etkisiz hale getirildiği Pençe-1, Pençe-2 ve Pençe-3’ün içerideki uzantısı olan Kıran-1, Kıran-2, Kıran-3 ve Kıran-4 harekâtlarının da kapsadığı Siirt kırsalında teröristler mağaralarından çıkamıyor. Toplam sayıları 30. İki yıl önce 120 kişi imişler. Yani örgüte katılım da neredeyse sıfırlandığı için dörtte üç oranında bir kadro zayiatı yaşamışlar. Ordu seferdeyken içeride asayişin berkemal olması önemli.
Çünkü örgütün Siirt, Diyarbakır, Hakkâri ve Şırnak gibi illerden gönderdiği teröristleri 2015-2016 sürecinde acılarla görüldüğü üzere İstanbul ve Ankara’daki canlı bomba saldırılarında kullandığı vaki. Bu saldırılardan birini (13 Mart 2016’daki Güvenpark saldırısını) gerçekleştiren Seher Çağla Demir adlı teröriste güzellemeler yazan Muhittin Demirtaş’ın ‘Barış Pınarı’ndan sonra "Kentlerde saldırılar düzenleriz" diye Türkiye’yi tehdit ettiğini de not düşelim. Ve halk deyimiyle ateş olsanız cirminiz kadar yer yakarsınız deyip geçelim.

PKK’NIN BELİ DEĞİL, BOYNU KIRILDI
İki günlük Siirt gezimizin önemli bir kısmında bize Vali Ali Fuat Atik ve Siirt Jandarma Alay Komutanı Tuğgeneral Hilmi Atabay eşlik etti. Önce terörle mücadelede son iki yılın ve son bir yılın verilerine ayrı ayrı bakalım.
1 Temmuz 2017 tarihinden itibaren Siirt’te faaliyet gösteren teröristlerden 103’ü sağ, 24’ü sağ olmak üzere 127’si etkisiz hale getirilmiş. 2017 yılında 508 operasyonda 60 terörist, 2018’de ise 719 operasyonda 56 terörist etkisizleştirilmiş.
1 Ocak 2019’dan bu yana ise 385 operasyon gerçekleştirilmiş. Bu operasyonlarda üçü turuncu, dördü gri ve biri mavi kategoride olmak üzere çoğu sözde lider kadrosuna mensup 38’i ölü, 7’si sağ toplam 45 terörist etkisiz hale getirilmiş.
Siirt’in dağlarında özellikle 1984 saldırısının yapıldığı Eruh kırsalı ile Pervari’deki Herekol bölgesi önemli, ki buralarda da terörist sayısı bir elin parmakları kadar azalmış.
Bölgeye iki yıl önce atanan Vali Atik, Siirtlilerin kendisinden önceki dönemde 2015’te başlayan hendek kalkışmalarına müsaade etmediğini memnuniyetle dile getiriyor. Diyor ki; "Her ne kadar terör örgütüne müzahir partiye burada oy çıksa da Siirt halkı örgüte ciddi biçimde mesafelidir. Son üç yıldır halkın devlet otoritesini somut biçimde gözlemler hale gelmesi bu mesafeyi uçuruma dönüştürdü diyebiliriz." Atik, şu süreçte PKK ile sütün içinden ak kılı seçmek, yani terörist ile vatandaşı ayırmak suretiyle mücadele yürütüldüğünü söylüyor. Benzer bir metafor daha önce FETÖ mücadelesi bağlamında ‘Pirinci içindeki beyaz taşı ayıklamak’ şeklinde kullanılmıştı.

‘ÖRGÜTE KATILIM BİTTİ’
Vali Atik, son dönemdeki mücadelenin devlet otoritesinin tesisi ve aynı zamanda devletin şefkatli yönünün gösterilmesiyle başarıya ulaştığını söylüyor:
"Buradaki nüans, terörist ile vatandaş arasındaki ayrımı net biçimde yapabilmek. Burada kimse potansiyel suçlu değil. İnsanları etnik kökenine göre kategorize ederseniz baştan yanlışa düşersiniz, ki geçmişte, 1980 ve 90’lı yıllarda burada görev yapmış bazı devlet yetkilileri bu hataya düştü.
Bizim jandarma alayda bir görüntüleme merkezimiz var. Biz buradaki elektronik verileri incelerken de kılı kırk yarıyoruz. Ve hatasından dönüp devlete sığınmak isteyen örgüt mensubunu da etkin pişmanlıkla korumaya alıyoruz.
Örgüte katılım yok şu anda. Son dönemde kırmızı, turuncu, gri listeden çok sayıda kişinin öldürülmesinde bunların sahaya inmek zorunda kalmasının etkisi var. Kandil ile sahadaki kadro arasında da ciddi restleşmeler yaşandığını biliyoruz.
Bu durum, devletin, kendisine sığınan örgüt mensuplarına artık kötü muamele etmediği gerçeğiyle birleştiğinde dağdan kopuşlar artıyor. Daha geçenlerde bir örgüt mensubunun babası geldi ve oğlunu bize teslim etmek istediğini söyledi. Bize teslim olan terörist sayısında da ciddi artış var." Vali’nin sözleri, terör örgütünün kapılara sözde celp bırakıp çocukları anne babalardan kopardığı 1990’lı yıllardan günümüze çok iyi bir noktada olduğumuzun ispatı niteliğinde. Şimdi anne babalar çocuklarını devlete teslim etmek istiyor, Diyarbakır Anneleri örneğinde gördüğümüz üzere örgüt evlatlarını vermezse HDP binası önünde direniş başlatıyor.

‘BBG EVİ GİBİ İZLİYORUZ’
Vali 90’lı yıllarda Siirt Kurtalan’da emniyet amirliği bir yapmış bir polisin çocuğu. Dolayısıyla bölgeyi tanıyor. O yıllarda konuşulan 1980’lerin Diyarbakır Cezaevi hikâyesinin ise bir mit (daha doğrusu manipüle edilmiş bir efsane) gibi örgütte halen konuşulduğunu, ancak dağa çıkanların bu efsaneye inancını yitirip devlete sığındığını söylüyor Vali.
Atik; Jandarma, Emniyet ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kurumsal koordinasyonunun terörle mücadeledeki güncel başarıda çok etkili bir faktör olduğunun da altını çiziyor ve ekliyor:
"Ama siyasi kararlılık birincil etken. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve İçişleri Bakanımızın desteği olmazsa biz bu noktalara asla gelemezdik." Terörle mücadelede mevsimler de önemli. Geçmişte kış döneminde örgütle mücadelenin zor olduğu görülürdü. Fakat günümüzde bu engel de bilhassa SİHA’lar ve Mehmetçik’in alan hâkimiyeti ile aşıldı. Sonbahar ise örgütle mücadele için iyi bir dönem. Çünkü bazen ormanlık arazide yapraklardan yararlanarak kamufle olan örgüt mensupları yapraklar dökülünce BBG Evi izlenir gibi izlenebiliyor.
Atik, bütün bu bilgiler ışığında şu cümleyle aktüel durumu özetliyor: "Geçmişte örgütün belinin kırıldığı söylenirdi. Bugün beli değil, boynu kırıldığı diyebiliriz gönül rahatlığı ile…

" BELKİ YARINDAN DA YAKIN…
Ali Fuat Atik, terörle mücadele kapsamında kültür ve turizm projelerine ve kente sermaye akışına da önem veren bir mülki amir. Bu kapsamda ikincisi düzenlenecek olan Siirt Kısa Film Festivali’ne AK Parti Genel Başkan Danışmanı Prof. Dr. Yasin Aktay’la birlikte destek oluyor. Atik, ‘Hamsi Festivali’ ile memleketi Trabzon ile ikinci memleketim dediği Siirt arasında dostluk köprüsü de kurmuş.
Atik, ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ felsefesini bölgede uygulamayı prensip edindiklerini söylüyor. Bu amaçla açık kapı politikası ile halkla buluşmanın önündeki tüm engelleri kaldırdıklarını da belirtiyor. Bölgedeki valinin halk tarafından sevilmesinin terörle mücadelede ne kadar kolaylaştırıcı bir faktör olduğu izahtan vareste.
Şunun altını çizelim: Artık teröristin yanı sıra terörle mücadele de etkin biçimde yürütüldüğü için dağa çıkışlar neredeyse sıfırlanmış vaziyette. Katılımın sıfırlanması önemli. Zira Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ örgüte 1984’ten günümüze dek 36 bin kayıp verdirildiğini ve bu manada örgütün aslında altı kez bitirildiğini söylemişti. Ama bütün bunlar teröristle mücadele edildiği, fakat terörle mücadele adımlarının yeterince atılamadığı bir dönem oldu. Bugün ise dağa çıkılmadığı için örgüt Türkiye sınırları içinde bitme noktasına geldi.
Siirt, 1984’ten bu yana terör örgütünün saldırılarından ötürü büyük acılar çekmiş bir şehir. 35 yıllık acı hikâyenin; başladığı yerde, ilk şehidimizi verdiğimiz bu kentte bitişini göreceğimiz günler de yakındır. İstiklal Marşımızın beşinci kıtasının son dizesinde şairin dediği gibi; belki yarın, belki yarından da yakın…

HAARP DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ /// BİR TABİ KOMPLO’NUN KISA TARİHİ : DEPREM


Anadolu sınırları içinde kayıtlara geçmiş ilk ‘tabii komplo’ –deprem– Amerika Birleşik Devletleri’nin Pensilvanya eyaletinin en büyük şehri Philadelphia’ya adını veren kilisenin yer aldığı antik kentin bulunduğu Manisa Alaşehir’de Milattan Sonra 17 yılında gerçekleşti. Depremin şiddeti ve kayıplar konusunda bir bilgi yok.

İki bin yıldır bu topraklarda gerçekleşmiş kaybı en fazla deprem ise 13 Aralık 115’de meydana gelen Antakya Depremi. O vakitler elbette Richter ölçeği yok. Bunun için taa 1935’i, Kaliforniya Teknik Enstitüsü’nde Charles Francis Richter ve Beno Gutenberg’in deprem ölçü birimini tasarladığı tarihi beklemek gerek. Ancak 115 depreminin 7,5 şiddetinde olduğu sanılıyor. 260 bin kişinin hayatını kaybettiği bu deprem, ‘Küçük Kıyamet’ olarak anılan 1509 Büyük İstanbul depreminden daha şiddetliydi.

19 Mayıs 526’da –Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun temellerinin atıldığı günden tam bin 393 yıl önce- medeniyetler şehri Antakya’yı bir deprem daha vurdu. Yaklaşık 8 şiddetindeki bu depremde ise 250 bin kişi hayatını kaybetti.

O vakitler kentin nüfusunun yaklaşık 300 bin olduğu düşünüldüğünde yüzde 80 oranında bir kayıp oranı açığa çıkıyor ki, günümüz için tam bir kıyamet senaryosu.

1268 yılında yine o yörede Kilikya’da, yani Adana bölgesinde meydana gelen bir büyük deprem var. Şiddeti 7. Kayıp sayısı 60 bin kişi. 1509’da -Fatih’in İstanbul‘u Fethi’nden 56 yıl sonra- meydana gelen Büyük İstanbul Depremi’nde ise 10 bin kişi öldü. 17 bin kişinin öldüğü 17 Ağustos 1999 depreminden sonra İstanbul ve çevresinde meydana gelen en büyük deprem bu.

Sıra Cumhuriyet tarihinin en büyük depreminde… 27 Aralık 1939’daki Erzincan depreminde 33 bin vatandaşımız hayatını kaybetti. Bu deprem; Türkiye sınırları içerisinde yaşanmış en şiddetli ve büyüklük olarak kaydedilen en büyük depremdi. Şiddeti 7,9 idi. Bu depremle birlikte ilk defa Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın varlığı keşfedildi. Deprem bilincinin oluşmasına vesile olan ilk Cumhuriyet zelzelesi diyebiliriz Erzincan Depremi’ne.

Yeri gelmişken… Yeryüzünde ölçülmüş en büyük deprem, 22 Mayıs 1960 tarihinde Şili’nin Cañete kentinde meydana geldi. Depremin şiddeti 9,5 idi. Enerji boşalımı olarak bakıldığında ise bir sonraki en büyük deprem 9,2 şiddetindeki 1964 Alaska depremi.

17 AĞUSTOS’TAN KALAN

Ve gelelim pek yakın tarihimizin kelimenin hem literal, hem sonuçları itibarıyla mecazi anlamda en sarsıcı/yıkıcı depremine: 17 Ağustos 1999 depremi. Bu depremin hafızamda bıraktığı anılardan birkaç cümleyle söz etmek ve hatta o dönemde çektiğim bir fotoğrafı paylaşmak istiyorum. Paylaştığım karede depremin harabeye çevirdiği Sakarya merkezde yıkık bir evin kırık camındaki yansımamızı çekmiştim. (Yanımda kişi meslektaşım İdris Saruhan.)

O zamanlar meslek hayatının dördüncü yılındaki heyecanlı bir muhabirdim.

Depremin merkez üssü Gölcük’te, Değirmendere’de, Sakarya merkez ve ilçelerde gördüğüm manzaralar içler acısıydı. Enkazdan insan kurtarma operasyonlarına şahitlik ettim. Başarı kaydedilen epey çalışma vardı. Ama çoğu başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Artık yıkıntılar altında canlının kalmadığı ikinci haftadan itibaren cenazelere ulaşma çalışmaları başladı. Çalışmalar uzadıkça kentlerin üstüne ızdırap dolu bir koku çörekleniyordu: Ölüm kokusu…

Depremin yazın sıcağında meydana gelmesinin yarattığı doğal bir sonuçtu bu. Ne var ki buna şükretmek lazımdı. Zira eğer deprem Kasım-Şubat arasında herhangi bir tarihte olsaydı enkaz altında kurtarılmayı beklerken soğuktan donanlar olacağı için (24 Kasım 1976 Van depreminde -10 derece soğukta yaşanan şey buydu) kayıplar muhtemelen en az iki katına çıkardı.

Bu depremde 17 bin 118 insanımızı kaybettik. Bu sayının içinde nice zengin öyküler var. Ama işte depremin en kötü yanlarından biri maalesef ölümü olağanlaştırılması. (Ölüm, temel hakikatimiz olduğu için olağandır. Ama her birimiz bir kere öleceğimiz için bireysel anlamda biriciktir, olağanüstüdür de.) Acıyı bir yekûn halinde getirip ülkenizin önüne yığması, bireysel hikâyeleri birer ayrıntıya dönüştürmesi.

1999’da cenaze sayısı çok olduğu için toplu definlere de şahitlik ettim. Son yolculuğuna bile yalnız başınıza çıkamayan insanların ve onları hakkıyla uğurlayamamış yakınlarının kederli öykülerine tanık oldum.

O yüzden 5,8’lik son İstanbul sarsıntısının insanımızda bu derece tedirginlik yaratması olağan. Hele de aradan geçen 20 yılda (Bu süreçte Z kuşağı hayatımıza girdi, bu kuşağın ilk mensupları 20’sine girmek üzere) İstanbul’un ve İstanbullu’nun depreme hazırlıklı olmadığı göz önüne alındığında tedirginlik kat sayısı yükseliyor. Gelgelelim bu tedirginliği, deprem kâhini Frank Hoogerbeets’in iç açıcı olmayan öngörülerini ‘müstakbel hakikat’ kabul edip paranoya seviyelerine taşımanın da gereği yok.

Depremle mücadele sabır isteyen ve kısa, orta, uzun vadeli tedbirler içeren zorlu bir iş. Şiddetli bir deprem ânında en önemlisi iletişim altyapısının çökmemesi ve insanların birbirlerine ulaşabilmesi. Buna sadece yakınlarınızın iyi olup olmadığını öğrenmek için ihtiyacınız olmuyor. Allah korusun, enkaz altında kalmış birine, cihazı sessizde olmadığı ve şarjı bitmediği müddetçe ulaşma imkânı da sağlıyor bu. 17 Ağustos depreminde arama kurtarma timlerinin bütün faaliyetlerini gözlemlemiş biri olarak çalışmalar esnasında bir nefes sesinin bile önem arz ettiğini, bazen toplu halde susmak ve enkazı dinlemek gerektiğini biliyorum. Ne kadar çok ses alırsanız, hatta mümkünse ne kadar çok iletişim kurarsanız o kadar hayatta tutma/kalma şansı artıyor. Gel gör ki bu son sarsıntıda GSM şirketlerinin verdiği sınav berbattı. Kazandıkları onca paranın hakkını veremediler.

Hazırlıksız olduğumuz düşünüldüğünde -hazırlıklı olsak da duaların istikameti bellidir- 5,8’lik sarsıntının bir başka büyük depremin öncüsü olmamasını, müstakil bir deprem olmasını dileyelim. Uzmanların yorumlarından anladığımız kadarıyla artçıların sayısı arttıkça bu ihtimal galebe çalacak.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın açıklamasına göre depremin ardından toplam 188 adet artçı meydana geldi. Bunların sayıları arttıkça ve şiddetleri küçüldükçe enerji boşalmış olacak ve risk katsayısı ciddi biçimde düşecek.

Umarız böyle olur ama hem devletin, hem yerel yönetimlerin, hem yardım kuruluşlarının, hem toplumun genelinin, hem de ailelerin depreme hazırlanması, giderek bireylerin bu konuda bilinçlenip kendini eğitmesi gerekiyor. Mesela işe maliyeti 440 TL olan deprem çantalarını edinmekle başlayabilir herkes.

HAARP SENARYOLARI VE ‘YAPAY KOMPLO’!

Depremi, yerkabuğunda beklenmedik bir anda ortaya çıkan enerji sonucu meydana gelen sismik dalgalanmalar ve bunun yeryüzüne yansıması olarak tanımlamak mümkün. Deprem kelimesi bir sismik olayın -Doğal bir fenomen olarak gerçekleşmiş veya insanların sebebiyet verdiği- ürettiği sismik dalgaları adlandırmak için kullanılıyor. Depremler genellikle fay hatlarının çatlamasıyla meydana geliyor. Bunun yanı sıra volkanik faaliyetler, toprak kaymaları, mayın patlamaları veya nükleer testler sonucunda da gerçekleşebilen depremler var.

Bir de teknolojinin şeytani maksatlarla kullanılmasıyla iklim dengesinin bozulduğu ve yapay deprem üretildiği yönünde senaryolar mevcut.

İyonosferin özelliklerini araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen bir çalışma olan Yüksek Frekanslı Aktif Aurorasal Araştırma Programı’nın (HAARP) depreme yol açtığı yönünde iddialar var.

1993 yılında faaliyete geçen bu program, iklim kontrol silahı, yapay deprem ve zihin kontrolü gibi komplo teorilerine konu oldu. Stanford Üniversitesi‘nde görev yapmış Prof. Dr. Umran İnan (Şimdi Koç Üniversitesi‘nin Rektörü), Popular Science dergisine verdiği demeçte iklim kontrolü ile ilgili komplo teorilerinin ‘tamamen yanlış bilgiye dayandığını’ belirtmiş ve şöyle demişti:

"Dünya gezegeninin (meteorolojik) sistemlerini ne yapsak bozamayız. Her ne kadar HAARP’ın yaydığı radyasyon çok büyük de olsa, bir şimşeğin gücü ile kıyaslandığında çok küçüktür ve tüm dünyada saniyede 50 ila 100 şimşek çakmaktadır. HAARP’ın yoğunluğu çok küçük."

33 bin kişinin hayatını kaybettiği 1939 depreminden 11 yıl sonra Erzincan’da doğan Umran İnan’ın söylediklerine belki kısa vade için itimat edebiliriz. Ama bireysel özensizliklerin bile iklime orta/uzun vadede kelebek etkisiyle negatif tesir ettiği günümüzde HAARP gibi büyük projelerin iklimi ve dünyayı etkilemediğini düşünemeyiz.

Asperger Sendromlu olduğu söylenen çocuk yaştaki Greta Thunberg’i Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde Türkiye ve muadili ülkeleri hakkaniyetsiz biçimde suçlamak için konuşturanların, ekolojik dengenin bozulması gibi bir kaygıları varsa işe HAARP’i tartışmaya açmakla başlamalılar. Ki bu da hiç işlerine gelmez.

Geçen hafta olduğu yine bir aforizmayla bitirelim. ABD’nin dünyaya ve iklime meydan okuyan tavrı, aklıma John Fowles’un Aristos adlı kitabındaki bir cümleyi getiriyor. Yazar başka maksatlarla söylemiş ama siz, insan-zaman-dünya ilişkisine de uyarlayabilirsiniz:

"Nükleer bir felaketin yapabileceğini zaman çoktan yapar."

Zaman da deprem gibi bir ‘tabii komplo’. Ama nükleer başta olmak üzere yapay faktörlerin, zamanın ve doğanın yok edici enerjisini açığa çıkardığını söylemek hiç de komplo olmaz.

CASUSLAR DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Körfez’in stajyer casusları


FERHAT ÜNLÜ : Körfez’in stajyer casusları

"Birleşik Arap Emirlikleri, eski CIA yetkililerine Körfez‘de bir casus imparatorluğu kurmak için para ödüyor."

Klasik Anglosakson gazetecilik üslubuyla yazılmış yukarıdaki cümle, 21 Aralık 2017 tarihinde ABD’nin etkili haber-yorum dergilerinden Foreign Policy‘de (FP) Jenna McLaughlin imzasıyla yayınlandı.

Bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce yayınlanmış bahse konu haberi, bu yazıda neden uzun uzadıya anlatacağımı, Türkiye‘de 15 Nisan‘da yakalanan iki Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) casusuna yönelik operasyonla ilgili birazdan yeni bilgiler verdiğimde anlayacaksınız. Evvela şu Körfez’deki ‘casus imparatorluğu projesi’ni tüm ayrıntılarıyla bir anlayalım. Bu yazının diline tercüme edersek ‘Körfez’in stajyer casusları’nı tanıyalım önce bir.

Abu Dabi‘deki Zayed Limanı’nın kuzeydoğusunda yer alan, şık bir yüzme havuzu ile çevrili tipik modern bir Körfez villasında bu stajyer casuslara eğitim veriliyor. Dersler basit bir konu başlığı ile başlamış: İstihbarat nedir? Ardından dört ve altı kişilik gözetim ekibinin nasıl fiziki takip yapacağı sorusunun cevabını içeren daha karmaşık derslere geçilmiş. Sonra da casusluk öğrencilerinin problem çözme kabiliyetleri geliştirilmeye başlanmış.
Ayrıca Abu Dabi’den otuz dakika uzaklıktaki Akademi adı verilen yerde silah eğitimi ve araba kullanma eğitimi veriliyor stajyer casuslara. Camp Peary’i anımsatan bir yer burası… Camp Peary ne? CIA’in karargâhının da bulunduğu Virginia eyaletindeki eğitim alanının adı.

Bu eğitimler eski CIA yetkilileri tarafından koordine ediliyor. Tesisler ve kurslar BAE’nin, Batı’yı model alan profesyonel bir istihbarat kadrosu kurması projesine uygun olarak biçimlendirilmiş. BAE bu eğitim için kesenin ağzını da açmış. Öyle ki FP’ye konuşan eski bir CIA çalışanı, "Para şahane. Günlük bin dolar. Bir villada veya Abu Dabi’de beş yıldızlı otelde kalıyorsunuz" diyor.

Bu istihbarat eğitiminin en önemli ismi Lawrence Larry Sanchez adlı bir CIA eskisi. Soyadı Lawrence olan İngiliz adaşı gibi casus!

Sanchez, CIA’in bir mahrem biriminden emekli. 2011’den beri tıpkı Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman gibi Türkiye karşıtı faaliyetleriyle bilinen Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile çalışıyor. (Zayed, Sanchez’e lüks bir tekne bile hediye etmiş.)

Prens Zayed, Blackwater adlı meşhur firmanın kurucusu Erik Prince’le (Bunun da soyadı Zayed’in ünvanlı ile uyumlu!) çalışmıştı. Prince, 2011’de New York Times’da yer alan bir haberde ayrıntıları deşifre edilen bir eğitim süreci yürütmüştü.

Daha bitmedi. Richard Clarke adlı bir Beyaz Saray kontr-terör uzmanı da Abu Dabi Veliaht Prensi’nin baş danışmanlığını yapmıştı. Good Harbor Security Risk Management adlı şirketin CEO’su olarak…

BAE CASUSLARINI EĞİTEN CIA’Cİ

Bütün bu projeler, ama özellikle şu eğitim faaliyeti, BAE’nin kendi CIA’ini yaratma idealinin bir parçası. İstihbarat üzerine çeyrek asırdır çalışan bir gazeteci olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Bence bu idealleri konusunda fazla hayalperestler. İki BAE ajanının burada yakayı ele verdiği son operasyon bunun kanıtı. Türkiye’ye gönderilen iki casus, kuvvetle muhtemel anlattığımız bu eğitim sürecinden, yani CIA eskisi Sanchez’in rahle-i tedrisinden geçmiş olmasına rağmen…

Eğitim işinin kilit adamı Sanchez, FP’nin yazdıklarına göre, uzun yıllar CIA’in örtülü operasyonlarında görev almış. Dönemin CIA Başkanı George Tenet, 11 Eylül saldırılarından kısa bir süre sonra, 2002’de Sanchez’i ‘New York Polis Teşkilatı’nın (Metnin bundan sonrasında İngilizce kısaltmasıyla NYPD olarak anılacaktır) istihbarat komisyonuna göndermiş. ABD devletinin o dönemki reflekslerini doğru anlayanlar bunun bir sürgün değil, terfi olduğunu görür. Çünkü Sanchez’in işi El Kaide hakkında ‘gerçek zamanlı istihbarat’ temin etmekti. Ama bunu ‘gerçek zamanlı istihbarat’ta daha sık kullanılan ELINT, yani Elektronik İstihbarat değil, HUMINT, yani İnsana Dayalı İstihbarat yöntemi ile yapacaktı. Her Müslümanı potansiyel suçlu olarak gören bir program kapsamında elbette! CIA ile NYPD arasında şüphelileri terör eyleminde bulunmadan yakalamayı amaçlayan çok tartışmalı bir programdı bu. Tam da o yıl gösterime giren Steven Spielberg’in Minority Report filminden fazla etkilenmişlerdi anlaşılan.

Program kapsamında New York’taki Müslümanlar camide, kitapçıda, hemen her yerde çok sıkı takibe alınmıştı. Sanchez, Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed el Nahyan ile New York’ta bu programı başlattığı zaman tanıştı. Onunla yakın dostluk kurdu ve sekiz yıldır da Veliaht Prens’le çalışıyor. Bu arada NYPD, 2008’de Abu Dabi’de bürovari bir yer açtı. 2012’de BAE de NYPD’a milyonlarca dolar para verdi.

BAE’nin bu dönemde ABD’ye daha fazla yaklaşmasının sebeplerinden biri, İkiz Kuleleri yıkan terör saldırısından sonra uluslararası terörle suçlanma endişesiydi. İşin doğrusu 11 Eylül saldırıları, Suud’u ve BAE’yi ABD’nin kucağına daha fazla itti. Zira terörle ilişkilendirilme tehdidi Demokles’in Kılıcı gibi bu ülkelerin üzerinde sallandı. ABD ve hatta İsrail bunu iyi kullandı. Öte yandan Muhammed bin Selman da, Muhammed bin Zayed de zaten bu ilişkiye teşne kişiler.

CIA’in eğitim programının son ayrıntılarını verip BAE casuslarıyla ilgili yeni bilgilere geçelim. (Gazetecilik kuralının tersine romanlarda olduğu gibi önemli kısmı sona bırakalım bu kez.)

Sanchez’le birlikte emekli istihbaratçılar ve eski askerler Emirlikler’deki öğrencileri, ajan olmanın yanı sıra ve paramiliter operasyonların nasıl yapılacağı konusunda da eğittiler. Paramiliter eğitimleri, Yemen gibi Suud ve BAE’in Vekâlet Savaşı yürüttüğü yerler için verildi.
Bu eğitim faaliyetleri, daha iki yıl önce bile Körfez’den Ortadoğu’ya ve oradan Mağrib’e uzanan kirli ittifakın ipuçlarını içeriyordu: BAE-Suud-İsrail ve Mısır ittifakı, aşağıdaki ülkelerde faaliyet yürütmek üzere bu eğitimleri verdi: Yemen, İran, Suriye, Katar, Eritre ve Libya. Bunlara bir de ülkemizi ekleyin.

Bu arada şunu da belirtelim: CIA çalışanları direkt eğitmen Sanchez’le irtibatlı değil, ancak CIA’in Abu Dabi’deki istasyon şefi, Sanchez’in misyonu konusunda bilgi sahibi. (İstasyon şefinin karısı da bir dönem Sanchez’in yanında çalışmış.) Yani bir zımni destek söz konusu. Zaten istihbaratta işler böyle yürür.

KAPLAN TİMİNİN BAE VERSİYONU

İmdi… Birleşik Arap Emirlikleri casuslarıyla ilgili operasyona dair yeni bilgilere geçmeden önce Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir diğer operasyonu hakkında da birkaç cümle kuralım.

Sincar’dan dört PKK’lının getirilmesi operasyonunda MİT ile Emniyet sıkı bir koordinasyon içinde olmuş. Daha önceki operasyonlarda TSK ile koordinasyonun önemi büyüktü. Bu operasyonda şahısların terör geçmişlerinin deşifresi bağlamında Emniyet’in katkıları olmuş. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı da Irak Merkezi Hükümeti ile iyi bir süreç yürüterek diplomatik katkı sağlamış operasyona.

Gelelim BAE casuslarına… 15 Nisan’da Esenyurt’ta bir evde ve otelde yakalanan BAE casuslarını tanımlarken bu kişilerin kelimenin tam anlamıyla casus profilinde olduğunu belirtmek elzem. Pek çok işte tanımlama yapmanın objektif kriterleri vardır. Mesela katilin tanımı, sadece bir kriminal şube polisi için değil, herkes için bellidir: Kasten adam öldüren kişi.

Ajan olmanın da kriterleri vardır. Tabii ki bu kriterleri önce istihbarat servisleri görürler, ama BAE’liler sıradan bir insanın da ajan diyebileceği profile uyuyor. Her ne kadar ‘James Bond tipinde, karizması’nda olmasalar da! (Hollywood filmlerinin zihnimize kazıdığı yanlış imajlardan biri de bu.)

Peki, BAE’liler ajan tanımına nasıl uyuyorlardı? Yabancı bir ülkede, Körfez ve diğer Arap ülkelerine mensup insanlardan eleman ağı kurmak, bunları para veya çıkar gibi motivasyonlar karşılığında devşirmek ve Türkiye’ye karşı istihbari anlamda hasmane faaliyet, yani espiyonaj/casusluk faaliyeti yürütmek yeterli kriterlerdi.

Casuslar, BAE yönlendirmesiyle bu işe giriştiklerini itiraf ettiler. Aldığım bilgilere göre Arap öğrenciler vasıtasıyla Suud ve BAE muhaliflerini tespit amaçlı faaliyetler yürütüyorlardı. Bu tür insanların gittikleri kafeler, kaldıkları yerlerle ilgili etütler yapıyorlardı. Yani aslında bizim, Kaşıkçı cinayetini anlatan Diplomatik Vahşet’te ayrıntılarını yazdığımız Suud keşif-istihbarat ekibi olan Kaplan Timi’nin Emirlik versiyonuydu bunlar.

Elemanları para dağıtarak devşiriyorlardı. Ee, para bol tabii. İşin kötü tarafı parayı dağıtınca da istihbarat ağına takılmak kolaylaşıyor. İki casusun İstanbul’da yürüttüğü faaliyetlerden biri Kaşıkçı cinayeti ile ilgili envanter ve hasar tespit çalışması idi. Daha önce kimyager ve toksikoloğun gelip burada cinayet delillerini karartmasının devamı gibi…

İki casusun, Filistinli Muhammed bin Dahlan’ın adamları olduğu da anlaşıldı.

Dahlan, İsrail’den aldığı destekle BAE’de, Filistin Başkanlığı’na oynayan bir Truva Atı. İstihbaratta False Flag (Sahte Bayrak) adı verilen operasyon türünün bir parçası şu anda. Ve Türkiye karşıtı faaliyetlerini paranın gücü ile yürütüyor. Ama bu istihbarat işleri sırf para gücüyle olmuyor işte.

Dahlan, BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in yakın adamı. İsrail’in Suud ve BAE üzerinden Mahmud Abbas’ın yerine Filistin Başkanı yapmak istediği isim. Dahlan, 15 Temmuz darbe ve iç işgal girişiminin başarıya ulaşması için epey uğraşmıştı, propaganda için para harcamıştı.

İSTİHBARATTA VEKÂLET SAVAŞLARI

İki casus Kaşıkçı cinayetinden birkaç gün sonra turist olarak gelmişler. İlk casusun isminin baş harfleri S. S. Casusluğa, Hitler’in Koruma Timleri’nin adı da S. S. olduğu için uygun bir isim! S. S., Ekim ayında Atatürk Havalimanı’ndan giriş yapmış. Diğeri (Z. H.) Bulgaristan’dan gelmiş. Burada kaldıkları süre boyunca takip edildiler. Kaldıkları otelde zaman zaman sabaha kadar çalıştıkları vakiydi. Hücreler oluşturup kontak kurdukları kişilerin profillerini çıkarıyorlardı. Amaçları burada bir casusluk networkü kurmaktı. İki BAE casusunun bu konuda deneyimli olduklarını öğrendim. Yani ‘know how’ları var. Bu da metnin başında ayrıntılı bilgilerle anlattığım BAE’deki eğitim sürecinden geçtiklerinin bir işareti aslında.

Bu olay, artık askeri anlamda olduğu gibi istihbari anlamda da bir ‘Proxy War’ yani Vekâlet Savaşı sürecinin içine girdiğimizi gösteriyor. Nasıl ki ABD, PYD gibi terör örgütlerini vekil unsur olarak sahada askeri manada kullanıyorsa İsrail, Suud’u, Suud da BAE’yi vekil tayin ederek istihbarat sahasında iş yapmaya soyunuyor.

BAE casusları, bağlı oldukları Dahlan gibi Filistin kökenli. Askeri geçmişleri var. S. S. bir tümgeneral. Patlayıcı uzmanı. Bir görüşmesinde "Yakında göreceksin, Muhammed Dahlan Filistin’in Başkanı olacak" demiş. Bulgaristan’dan gelen Z. H. de Filistin kökenli. O da patlayıcı uzmanı.

Bu arada Cemal Kaşıkçı’yı infaz eden 15 kişilik timin önemli üyelerinin de general olduğunu hatırlatalım. Adamlar bu tür operasyonlara general rütbesinde adamlarını gönderiyorlar. Daha aşağısı kurtarmıyor demek ki, generalden alt rütbelilere belli ki güvenemiyorlar!

Casusların buraya geliş amaçlarına dair önemli bir ayrıntıya 29 Nisan’da Yahya Bostan’ın Star Gazetesi’ndeki köşesinde rastladım. O ayrıntıdan da söz edelim. Ekim ayının ikinci haftasında Kaşıkçı ile elektronik posta yoluyla haberleşen bir İngiliz vatandaşı Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği’ne gelerek önemli bilgiler aktarmış. Bu bilgiler gizli koduyla kriptolu olarak Ankara’ya gönderilmiş. Cinayetten bir hafta önce Kaşıkçı, bu gizemli İngiliz şahsa gönderdiği elektronik postada mealen şöyle demiş:

"Prens Selman ve ortağı Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE), Türkiye, Katar ve birkaç ülkede, ülkeleri yönetilmez hale getirmek, başarabilirlerse yönetimleri devirmek için bir dizi faaliyete girişeceğini öğrendim. Bunun için yurtdışı ve yurtiçindeki bazı medya organlarını da kullanacaklar. Bu ülkelerde yeni medya organları kuracaklar. Bunun için büyük bir bütçe ayırmışlar."

OPERASYONUN DEVAMI GELECEK

Son iki cümleye dikkat. Çünkü bu konsepte uygun olarak İngilizler, bir yayın kuruluşlarını (The Independent) Suud’la ortak biçimde Türkiye’ye getirdi.

İngiliz şahıs, elektronik postalarının izlendiğinden kuşkulandığını söylemiş ve acaba Kaşıkçı bu yüzden mi öldürüldü demiş. Diplomatik Vahşet’te Neden başlıklı bölümde ayrıntılı biçimde anlattığımız Kaşıkçı’nın niye öldürülmüş olabileceği sorularına eklenen yeni bir yanıt daha. Mümkündür, şaşırtıcı olmaz.

İki casusla ilgili soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı şüphelilerin; siyasi ve askeri casusluk ile uluslararası casusluk suçlarından tutuklanmalarını istedi. Ve iki casus, İstanbul Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği tarafından tutuklandı. Rusya ile olduğu gibi (Yakın geçmişte iki Rus casus tutuklanıp altı ay kadar sonra bırakılmıştı) BAE ile bir istihbari centilmenlik anlaşması kolay kolay yapmayacağımıza göre epey bir yatarlar. Şimdiden geçmiş olsun!

Türkiye’nin BAE casusları ile ilgili operasyonun aslında devam etmekte olduğunu da belirtelim. Çünkü sorgularında açığa çıkan bilgiler doğrultusunda yürütülen yeni istihbari araştırmalar başka bilgi kapıları açacak. (Operasyonda ele geçirilen bilgisayar da inceleniyor.) Soruşturma sonucunda çok daha ilginç bilgilerin açığa çıkacağından eminim.

Bitirirken… Bu BAE casusları haberini, ilk olarak Reuters Haber Ajansı, üst düzey bir Türk yetkiliye dayandırarak vermişti. Daha önce Cemal Kaşıkçı’nın kayıp olduğu haberini de yine Reuters, yine ‘bir Türk yetkiliye dayandırarak’ duyurmuştu. Rastlantı değil bunlar, Türkiye’nin istihbarat diplomasisi tecrübesinin sonuçları. Ve bu tür tecrübeler Körfez’deki havuzlu villalarda bol para saçarak verilen ‘stajyer casus eğitimleri’nde edinilmiyor belli ki.

Eski MİT yöneticisi rahmetli Osman Nuri Gündeş ölümünden bir süre yaptığımız bir röportajda bana "Yabancı ülkelerin casusları Türkiye’ye staj yapmaya gelirlerdi" demişti. Fakat bunu, Türkiye’nin stajyer casusların bile iş yapabileceği bir yer olarak görüldüğü şeklinde algılamamak lazım. Tam aksine Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’ye, yani çalışması zor bir sahaya, işi öğrenmesi için gönderiliyordu yabancı ajanlar. BAE’nin stajyerleri de zor bir sahada iş yapmaya soyundular. Körfez’den gelip Boğaz’a cirit atmaya çalışınca da yakayı ele verdiler. Belli ki daha epey fırın ekmek yemeleri gerekiyor!

SUİKASTLER DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : “LUMİNOL” TEMİZLİĞİN SES KAYITLARI


FERHAT ÜNLÜ : “LUMİNOL” TEMİZLİĞİN SES KAYITLARI

Tüm zamanların en ilginç cinayetlerinden biri, belki de birincisi olarak nitelendirdiğimiz Cemal Kaşıkçı cinayetine dair yeni, kritik bir bilgiye eriştim. SABAH Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek ve Özel İstihbarat Şefi Nazif Karaman’la hazırladığımız ve cinayetin karanlık sırlarını gözler önüne seren Diplomatik Vahşet adlı kitabımızda yer almayan bir bilgi bu.


Kitap, bu köşenin okurlarının ve kitabı okuma fırsatı bulanların bildiği üzere ses kayıtlarının tapeleri de dâhil cinayetin istihbari, polisiye boyutuyla ilgili önemli bilgiler içeriyordu.


Ulaştığım yeni bilgi ise şu: Türkiye’nin elinde sadece infaz timi üyelerinin saat 12:00 sularında konsolosluk binasında yaptığı konuşmalar, hatta cinayetin günler öncesindeki konuşmalar ve elbette cinayet ânının konuşmalarının değil, cinayetten günler sonra yapılan konuşmaların da ses kaydı var. Bu kayıtlar, Suudiler’in, infaz timinin olay günü Türkiye’yi terk etmesinden sonra Kaşıkçı cinayetinin kriminal delillerini nasıl yok etme arayışına giriştiklerini ve luminol (kimyasal bir madde ile yapılan ayrıntılı olay yeri incelemesi) temizlik yaptığını gözler önüne seriyor.

Cemal Kaşıkçı cinayetini araştıran BM yetkileri, 30 Ocak’ta SABAH Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek ve yazarımız Ferhat Ünlü ile görüşme yaptı.?

BM HEYETİ’YLE YAPTIĞIMIZ GÖRÜŞME


Cemal Kaşıkçı cinayetini soruşturmak üzere Birleşmiş Milletler (BM) adına Türkiye’ye gelen Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard, avukat Helena Kennedy ve Dünya eski Adli Tıp Akademisi Başkanı Prof. Dr. Duarte Nuno Vieira ile 30 Ocak günü yaptığımız görüşmede de bu konu gündeme geldi. Heyet, cinayetle ilgili Türkiye’de ayrıntılı bir soruşturma yürüttü ve belli ki epey bilgi, bulguya da ulaştı. Callamard, Kennedy, Vieira bana ve Abdurrahman Şimşek’e iki saati aşan görüşme boyunca kitapla ilgili pek çok soru yöneltti.


BM’nin soruşturmasına katkı sağlamak adına soruların hepsini bilgimiz ölçüsünde yanıtladık. Heyette bulunan Duarte Nuno Vieira polisiye, Helena Kennedy hukuki, Callamard ise daha çok istihbari boyuta ilişkin sorular sordu.


Heyet, Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin ardından Türkiye’ye Suudi Arabistan tarafından gönderilen heyet içinde yer alan toksikolog ve kimyagerle ilgili de sorular yöneltti. Biz de bu kişilerin delil karartmak üzere Türkiye’ye geldiğini ve cinayet mahalli olan konsoloslukta delilleri kararttığını anlattık.

MİT BAŞKANI’YLA DA GÖRÜŞTÜLER


Bilindiği gibi Callamard ve heyeti, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan ile görüşmüştü. Heyet, Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğu’na alınmamıştı. Edindiğim bilgiye göre heyet, MİT Başkanı Hakan Fidan’la da bir görüşme gerçekleştirdi.


Bunun yanı sıra heyet, Kaşıkçı’nın yakın dostu AK Parti Genel Başkan Danışmanı Prof. Dr. Yasin Aktay ve Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz ile de görüşmüştü.


Callamard Türkiye’deki soruşturmasının ardından yaptığı yazılı açıklamada "Gazeteci Cemal Kaşıkçı önceden planlı bir şekilde vahşice öldürüldü. Kaşıkçı cinayeti Suudi Arabistan devlet yetkilileri tarafından gerçekleştirildi" ifadelerine yer vermiş ve "Türkiye’nin uluslararası hukuk paralelinde ivedi, etkili, kapsamlı, bağımsız, tarafsız ve şeffaf bir araştırma gerçekleştirme çabalarının Suudi Arabistan tarafından perdelendiğini ve zarar gördüğünü" belirtmişti.


Callamard ve heyeti, MİT’e ses kayıtlarının transkriptlerine ulaşmak için başvuruda bulunduklarını da görüşmemizde dile getirmişlerdi. Türkiye’den ayrıldıktan sonra tapelerin kendilerine verildiğine, hatta Callamard’ın ses kayıtlarını dinlediğine ilişkin haberler yayımlandı. Demek ki girişimlerinden sonuç almışlar.


Callamard, Türkiye’nin yürüttüğü soruşturmanın uluslararası toplumun duyarlı hale getirilmesinde büyük önem arz ettiğini ve Türk makamlarının bu yönde büyük çaba gösterdiğini görüşme sırasında bize söylemişti. Ülkemizde kaldıkları altı gün boyunca istedikleri kaynaklara erişebilmeleri bunun sağlaması oldu. Türkiye, Kaşıkçı cinayeti konusunda vicdanı en rahat ve dolayısıyla eli en güçlü ülke.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : FETÖ’YLE SAVAŞIN ANA ESASLARI


FERHAT ÜNLÜ : FETÖ’YLE SAVAŞIN ANA ESASLARI

Latince ‘terrere’ sözcüğünden türeyen terör, ‘korkudan dehşete düşmeye sebep olma’ anlamına geliyor. İlk olarak Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği sene, 1789’da Dictionnaire de la Academie Française’in ekinde yer almış. Devrim sürecinde yaşanan olayları anlatmak üzere… Mevzuatımızda terör, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun birinci maddesinde şöyle tanımlanıyor:


"Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa‘da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir." FETÖ, 2014 Ocak ayında Milli Güvenlik Kurulu kararıyla ‘Kırmızı Kitap‘a bir tehdit olarak girdiğinden beri terör örgütü. Diğer örgütlerden farklı olarak bilgi, insan ve para kaynağını, özellikle de bilgiyi, istihbaratı çok etkin biçimde kullanabiliyor. Terör tanımının belkemiğini oluşturan -silah da dâhilcebir, şiddet unsurlarını ise diğer örgütlerden farklı olarak zaman zaman ve bir strateji doğrultusunda, ‘ölçülü biçimde’ devreye sokuyor. 15 Temmuz hain darbe girişimi başta olmak üzere hiçbir terör eylemini de üstlenmiyor.

GENETİĞİ FARKLI TERÖR


Örgütün farklı doğası, genetiği hem onun terörle ilişkisinin tanımlanmasını geciktirmişti, hem de mücadelenin ancak 15 Temmuz 2016’dan sonra hakkıyla başlayabilmesine yol açtı. Örgütle mücadelenin derinden derine başladığı Şubat 2012 ile siyasi mücadelenin başladığı Ocak 2014 parantezini ve bürokratik mücadelenin çok sınırlı biçimde yapıldığı Ocak 2014 ile bürokratik mücadelenin de miladı olan Temmuz 2016 parantezini farklı bağlamlarda değerlendirmek gerekiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın öncülüğünde Şubat 2012’de başlayan mücadele ancak Temmuz 2016’da topyekün bir savaşa dönüşebildi.


O süreçten bu yana neler yaşadığını teorik çerçevede değerlendirelim: Bir örgütle mücadele sürecinde siyasi karar verildikten sonra yapılması gereken, örgütün elindeki silahların ve silah olarak kullandığı tüm enstrümanların alınmasıdır. 15 Temmuz’dan sonra ordu içindeki örgüt mensuplarının büyük oranda tavsiyesi ile örgütün elindeki en büyük silah alındı. Acil olanı buydu zaten.


Örgütün silah olarak kullandığı diğer unsurlar şunlardı: Bilgi (istihbarat), insan kaynağı ve para. Örgütün lider kültü etrafında şekillenmiş çarpık ideolojisiyle mücadelede her ne kadar akademi üzerine düşeni yapmamış olsa da örgütle ideolojik mücadelede de epey mesafe kaydedildi.


Şubat 2012’den bu tarafa aşama aşama örgütün bilgi tekeli büyük oranda kırıldı. FETÖ, bilgi kaçaklığı, istihbarat ticareti yapan örgüttü. Devletin milyonlarca petabaytlık bilgilerini gasp yoluyla girdiği meşru sistemin içinden çaldı ve yabancı ülkelere servis etti. Ancak artık devletin imkânlarıyla bilgiye erişemiyor, ki bu, böyle bir örgütle mücadele açısından hatırı sayılır bir ilerleme.


İnsan kaynağı, ‘üstü ihanet, ortası ticaret, altı ibadet’ ile ifade edilen tüm katmanlarda belirli oranda konsolide oldu ama kendine yeni insan kaynağı bulamıyor. 2013 yazında dershanelerin kapatılması kararından bu yana da insan kaynağının kesilmesi konusunda büyük ilerleme sağlandı.


Şirketlere kayyum atamaları başta olmak üzere çeşitli idari tedbirlerle de en azından yurt içindeki para kaynağının kesilmesi sağlandı.


2017’de MGK’ya sunulan FETÖ’yle Mücadele Raporu’na göre örgütün, 7.5 milyarı gayrimenkul, 41 milyar lirası şirket varlığı olmak üzere toplam 48.5 milyar lirası devlete geçti. Ancak örgüt yurt dışında finansal gücünü devam ettiriyor. Konvansiyonel bir terör örgütü olmayan FETÖ ile mücadelenin asimetrik doğasını devletin artık büyük oranda kavradığını, bu konuda epey tecrübe kazandığını söyleyebiliriz.


Silah, bilgi, insan ve para kaynağı tamamen kırılmadan örgütle mücadelenin nihayete ermesi de mümkün değil. Zira bunlar FETÖ ile mücadelenin esasları diyebileceğimiz ana unsurlar.