TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Terörle mücadelenin tarihçesi


FERHAT ÜNLÜ : Terörle mücadelenin tarihçesi

Tarih 15 Ağustos 1984: Terör örgütü PKK, Diyarbakır Lice’nin Fis Köyü’ndeki kuruluşundan altı yıl sonra ilk silahlı saldırısını Siirt’in Eruh ilçesinde gerçekleştirdi. (Örgüt, aynı gece Şemdinli’de de saldırı düzenlemişti.) Bu saldırı, 35 yıllık terörle mücadele mazimizde ilk şehidi verdiğimiz saldırıdır. Şehidimizin adı Süleyman Aydın’dı. Bu vesile ile rahmetle analım.
Eruh saldırısının talimatını veren terörist Mahsum Korkmaz‘ın adı, örgütün kolektif hafızasında sözde akademiler kurularak diri tutulurken Türkiye‘nin, ilk şehidini unutması ciddi bir pozitif propaganda eksikliğidir. Bahsi diğer… İkinci bir tarih vererek devam edelim: 9 Ekim 1998. Yerleştiği Suriye‘den 14 yıldır Türkiye’ye yönelik terör saldırılarını organize eden BTÖ-Bölücü Terör Örgütü’nün (Askeri yazışmalarda hâlâ böyle geçer) lideri Abdullah Öcalan, Ankara‘nın Şam’a baskıları sonucu Suriye’den ayrılmak zorunda kaldı ve İtalya, Yunanistan, Rusya gibi ülkeleri dolaştıktan sonra Kenya’nın başkenti Nairobi’de 15 Şubat 1999’da yakalandı. Bu yüzden PKK’lılar Öcalan’ın Suriye’den çıkışına ‘9 Ekim komplosu’ derler.
Bu iki önemli tarihte yaşananları anımsatarak başladım yazıya. Zira Çehov’un ‘Duvarda asılı tüfek patlar’ ilkesi gereğince hem 15 Ağustos’un, hem de 9 Ekim’in bu yazıda verilecek bilgiler bağlamında anlamı var.
15 Ağustos, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terörle mücadele ilk sınır ötesi harekâtının tarihi: 15 Ağustos 1986. Elbette 27 Mayıs 1984’teki sıcak takip operasyonunu saymazsak… Zaten o dönemde örgüt ilk silahlı saldırıyı düzenlememişti.

9 EKİM BİLİNÇLİ SEÇİLDİ
PKK’ya yönelik son askeri operasyonun tarihi olarak ise 9 Ekim 2019 seçildi. Hafıza-i beşer nisyan ile malul olabilir ama devletlerin hafızası fil gibidir. Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük askeri operasyonu. Bu harekât sayesinde PKK/PYD/YPG, yeni bir 9 Ekim komplosuyla tanışmış oldu!
Bu operasyonun başladığı Çarşamba günü yapımcı arkadaşlarım Harun Türk ve Baran Mayda ile birlikte Siirt’e gittim ve Türkiye’nin terörde ilk şehidi verdiği kentte örgütle mücadelenin nasıl gittiğini sahada gözlemleme imkânı buldum. Benim de büyük nenemin Adana’ya göç ettiği Siirt’in terörle mücadelede, tarihinin en ileri noktasında olduğunu müşahede ettim.
En son yazılması gerekeni en başta yazayım: Barış Pınarı öncesinde Irak’taki kampların etkisiz hale getirildiği Pençe-1, Pençe-2 ve Pençe-3’ün içerideki uzantısı olan Kıran-1, Kıran-2, Kıran-3 ve Kıran-4 harekâtlarının da kapsadığı Siirt kırsalında teröristler mağaralarından çıkamıyor. Toplam sayıları 30. İki yıl önce 120 kişi imişler. Yani örgüte katılım da neredeyse sıfırlandığı için dörtte üç oranında bir kadro zayiatı yaşamışlar. Ordu seferdeyken içeride asayişin berkemal olması önemli.
Çünkü örgütün Siirt, Diyarbakır, Hakkâri ve Şırnak gibi illerden gönderdiği teröristleri 2015-2016 sürecinde acılarla görüldüğü üzere İstanbul ve Ankara’daki canlı bomba saldırılarında kullandığı vaki. Bu saldırılardan birini (13 Mart 2016’daki Güvenpark saldırısını) gerçekleştiren Seher Çağla Demir adlı teröriste güzellemeler yazan Muhittin Demirtaş’ın ‘Barış Pınarı’ndan sonra "Kentlerde saldırılar düzenleriz" diye Türkiye’yi tehdit ettiğini de not düşelim. Ve halk deyimiyle ateş olsanız cirminiz kadar yer yakarsınız deyip geçelim.

PKK’NIN BELİ DEĞİL, BOYNU KIRILDI
İki günlük Siirt gezimizin önemli bir kısmında bize Vali Ali Fuat Atik ve Siirt Jandarma Alay Komutanı Tuğgeneral Hilmi Atabay eşlik etti. Önce terörle mücadelede son iki yılın ve son bir yılın verilerine ayrı ayrı bakalım.
1 Temmuz 2017 tarihinden itibaren Siirt’te faaliyet gösteren teröristlerden 103’ü sağ, 24’ü sağ olmak üzere 127’si etkisiz hale getirilmiş. 2017 yılında 508 operasyonda 60 terörist, 2018’de ise 719 operasyonda 56 terörist etkisizleştirilmiş.
1 Ocak 2019’dan bu yana ise 385 operasyon gerçekleştirilmiş. Bu operasyonlarda üçü turuncu, dördü gri ve biri mavi kategoride olmak üzere çoğu sözde lider kadrosuna mensup 38’i ölü, 7’si sağ toplam 45 terörist etkisiz hale getirilmiş.
Siirt’in dağlarında özellikle 1984 saldırısının yapıldığı Eruh kırsalı ile Pervari’deki Herekol bölgesi önemli, ki buralarda da terörist sayısı bir elin parmakları kadar azalmış.
Bölgeye iki yıl önce atanan Vali Atik, Siirtlilerin kendisinden önceki dönemde 2015’te başlayan hendek kalkışmalarına müsaade etmediğini memnuniyetle dile getiriyor. Diyor ki; "Her ne kadar terör örgütüne müzahir partiye burada oy çıksa da Siirt halkı örgüte ciddi biçimde mesafelidir. Son üç yıldır halkın devlet otoritesini somut biçimde gözlemler hale gelmesi bu mesafeyi uçuruma dönüştürdü diyebiliriz." Atik, şu süreçte PKK ile sütün içinden ak kılı seçmek, yani terörist ile vatandaşı ayırmak suretiyle mücadele yürütüldüğünü söylüyor. Benzer bir metafor daha önce FETÖ mücadelesi bağlamında ‘Pirinci içindeki beyaz taşı ayıklamak’ şeklinde kullanılmıştı.

‘ÖRGÜTE KATILIM BİTTİ’
Vali Atik, son dönemdeki mücadelenin devlet otoritesinin tesisi ve aynı zamanda devletin şefkatli yönünün gösterilmesiyle başarıya ulaştığını söylüyor:
"Buradaki nüans, terörist ile vatandaş arasındaki ayrımı net biçimde yapabilmek. Burada kimse potansiyel suçlu değil. İnsanları etnik kökenine göre kategorize ederseniz baştan yanlışa düşersiniz, ki geçmişte, 1980 ve 90’lı yıllarda burada görev yapmış bazı devlet yetkilileri bu hataya düştü.
Bizim jandarma alayda bir görüntüleme merkezimiz var. Biz buradaki elektronik verileri incelerken de kılı kırk yarıyoruz. Ve hatasından dönüp devlete sığınmak isteyen örgüt mensubunu da etkin pişmanlıkla korumaya alıyoruz.
Örgüte katılım yok şu anda. Son dönemde kırmızı, turuncu, gri listeden çok sayıda kişinin öldürülmesinde bunların sahaya inmek zorunda kalmasının etkisi var. Kandil ile sahadaki kadro arasında da ciddi restleşmeler yaşandığını biliyoruz.
Bu durum, devletin, kendisine sığınan örgüt mensuplarına artık kötü muamele etmediği gerçeğiyle birleştiğinde dağdan kopuşlar artıyor. Daha geçenlerde bir örgüt mensubunun babası geldi ve oğlunu bize teslim etmek istediğini söyledi. Bize teslim olan terörist sayısında da ciddi artış var." Vali’nin sözleri, terör örgütünün kapılara sözde celp bırakıp çocukları anne babalardan kopardığı 1990’lı yıllardan günümüze çok iyi bir noktada olduğumuzun ispatı niteliğinde. Şimdi anne babalar çocuklarını devlete teslim etmek istiyor, Diyarbakır Anneleri örneğinde gördüğümüz üzere örgüt evlatlarını vermezse HDP binası önünde direniş başlatıyor.

‘BBG EVİ GİBİ İZLİYORUZ’
Vali 90’lı yıllarda Siirt Kurtalan’da emniyet amirliği bir yapmış bir polisin çocuğu. Dolayısıyla bölgeyi tanıyor. O yıllarda konuşulan 1980’lerin Diyarbakır Cezaevi hikâyesinin ise bir mit (daha doğrusu manipüle edilmiş bir efsane) gibi örgütte halen konuşulduğunu, ancak dağa çıkanların bu efsaneye inancını yitirip devlete sığındığını söylüyor Vali.
Atik; Jandarma, Emniyet ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kurumsal koordinasyonunun terörle mücadeledeki güncel başarıda çok etkili bir faktör olduğunun da altını çiziyor ve ekliyor:
"Ama siyasi kararlılık birincil etken. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve İçişleri Bakanımızın desteği olmazsa biz bu noktalara asla gelemezdik." Terörle mücadelede mevsimler de önemli. Geçmişte kış döneminde örgütle mücadelenin zor olduğu görülürdü. Fakat günümüzde bu engel de bilhassa SİHA’lar ve Mehmetçik’in alan hâkimiyeti ile aşıldı. Sonbahar ise örgütle mücadele için iyi bir dönem. Çünkü bazen ormanlık arazide yapraklardan yararlanarak kamufle olan örgüt mensupları yapraklar dökülünce BBG Evi izlenir gibi izlenebiliyor.
Atik, bütün bu bilgiler ışığında şu cümleyle aktüel durumu özetliyor: "Geçmişte örgütün belinin kırıldığı söylenirdi. Bugün beli değil, boynu kırıldığı diyebiliriz gönül rahatlığı ile…

" BELKİ YARINDAN DA YAKIN…
Ali Fuat Atik, terörle mücadele kapsamında kültür ve turizm projelerine ve kente sermaye akışına da önem veren bir mülki amir. Bu kapsamda ikincisi düzenlenecek olan Siirt Kısa Film Festivali’ne AK Parti Genel Başkan Danışmanı Prof. Dr. Yasin Aktay’la birlikte destek oluyor. Atik, ‘Hamsi Festivali’ ile memleketi Trabzon ile ikinci memleketim dediği Siirt arasında dostluk köprüsü de kurmuş.
Atik, ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ felsefesini bölgede uygulamayı prensip edindiklerini söylüyor. Bu amaçla açık kapı politikası ile halkla buluşmanın önündeki tüm engelleri kaldırdıklarını da belirtiyor. Bölgedeki valinin halk tarafından sevilmesinin terörle mücadelede ne kadar kolaylaştırıcı bir faktör olduğu izahtan vareste.
Şunun altını çizelim: Artık teröristin yanı sıra terörle mücadele de etkin biçimde yürütüldüğü için dağa çıkışlar neredeyse sıfırlanmış vaziyette. Katılımın sıfırlanması önemli. Zira Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ örgüte 1984’ten günümüze dek 36 bin kayıp verdirildiğini ve bu manada örgütün aslında altı kez bitirildiğini söylemişti. Ama bütün bunlar teröristle mücadele edildiği, fakat terörle mücadele adımlarının yeterince atılamadığı bir dönem oldu. Bugün ise dağa çıkılmadığı için örgüt Türkiye sınırları içinde bitme noktasına geldi.
Siirt, 1984’ten bu yana terör örgütünün saldırılarından ötürü büyük acılar çekmiş bir şehir. 35 yıllık acı hikâyenin; başladığı yerde, ilk şehidimizi verdiğimiz bu kentte bitişini göreceğimiz günler de yakındır. İstiklal Marşımızın beşinci kıtasının son dizesinde şairin dediği gibi; belki yarın, belki yarından da yakın…

HAARP DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ /// BİR TABİ KOMPLO’NUN KISA TARİHİ : DEPREM


Anadolu sınırları içinde kayıtlara geçmiş ilk ‘tabii komplo’ –deprem– Amerika Birleşik Devletleri’nin Pensilvanya eyaletinin en büyük şehri Philadelphia’ya adını veren kilisenin yer aldığı antik kentin bulunduğu Manisa Alaşehir’de Milattan Sonra 17 yılında gerçekleşti. Depremin şiddeti ve kayıplar konusunda bir bilgi yok.

İki bin yıldır bu topraklarda gerçekleşmiş kaybı en fazla deprem ise 13 Aralık 115’de meydana gelen Antakya Depremi. O vakitler elbette Richter ölçeği yok. Bunun için taa 1935’i, Kaliforniya Teknik Enstitüsü’nde Charles Francis Richter ve Beno Gutenberg’in deprem ölçü birimini tasarladığı tarihi beklemek gerek. Ancak 115 depreminin 7,5 şiddetinde olduğu sanılıyor. 260 bin kişinin hayatını kaybettiği bu deprem, ‘Küçük Kıyamet’ olarak anılan 1509 Büyük İstanbul depreminden daha şiddetliydi.

19 Mayıs 526’da –Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun temellerinin atıldığı günden tam bin 393 yıl önce- medeniyetler şehri Antakya’yı bir deprem daha vurdu. Yaklaşık 8 şiddetindeki bu depremde ise 250 bin kişi hayatını kaybetti.

O vakitler kentin nüfusunun yaklaşık 300 bin olduğu düşünüldüğünde yüzde 80 oranında bir kayıp oranı açığa çıkıyor ki, günümüz için tam bir kıyamet senaryosu.

1268 yılında yine o yörede Kilikya’da, yani Adana bölgesinde meydana gelen bir büyük deprem var. Şiddeti 7. Kayıp sayısı 60 bin kişi. 1509’da -Fatih’in İstanbul‘u Fethi’nden 56 yıl sonra- meydana gelen Büyük İstanbul Depremi’nde ise 10 bin kişi öldü. 17 bin kişinin öldüğü 17 Ağustos 1999 depreminden sonra İstanbul ve çevresinde meydana gelen en büyük deprem bu.

Sıra Cumhuriyet tarihinin en büyük depreminde… 27 Aralık 1939’daki Erzincan depreminde 33 bin vatandaşımız hayatını kaybetti. Bu deprem; Türkiye sınırları içerisinde yaşanmış en şiddetli ve büyüklük olarak kaydedilen en büyük depremdi. Şiddeti 7,9 idi. Bu depremle birlikte ilk defa Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın varlığı keşfedildi. Deprem bilincinin oluşmasına vesile olan ilk Cumhuriyet zelzelesi diyebiliriz Erzincan Depremi’ne.

Yeri gelmişken… Yeryüzünde ölçülmüş en büyük deprem, 22 Mayıs 1960 tarihinde Şili’nin Cañete kentinde meydana geldi. Depremin şiddeti 9,5 idi. Enerji boşalımı olarak bakıldığında ise bir sonraki en büyük deprem 9,2 şiddetindeki 1964 Alaska depremi.

17 AĞUSTOS’TAN KALAN

Ve gelelim pek yakın tarihimizin kelimenin hem literal, hem sonuçları itibarıyla mecazi anlamda en sarsıcı/yıkıcı depremine: 17 Ağustos 1999 depremi. Bu depremin hafızamda bıraktığı anılardan birkaç cümleyle söz etmek ve hatta o dönemde çektiğim bir fotoğrafı paylaşmak istiyorum. Paylaştığım karede depremin harabeye çevirdiği Sakarya merkezde yıkık bir evin kırık camındaki yansımamızı çekmiştim. (Yanımda kişi meslektaşım İdris Saruhan.)

O zamanlar meslek hayatının dördüncü yılındaki heyecanlı bir muhabirdim.

Depremin merkez üssü Gölcük’te, Değirmendere’de, Sakarya merkez ve ilçelerde gördüğüm manzaralar içler acısıydı. Enkazdan insan kurtarma operasyonlarına şahitlik ettim. Başarı kaydedilen epey çalışma vardı. Ama çoğu başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Artık yıkıntılar altında canlının kalmadığı ikinci haftadan itibaren cenazelere ulaşma çalışmaları başladı. Çalışmalar uzadıkça kentlerin üstüne ızdırap dolu bir koku çörekleniyordu: Ölüm kokusu…

Depremin yazın sıcağında meydana gelmesinin yarattığı doğal bir sonuçtu bu. Ne var ki buna şükretmek lazımdı. Zira eğer deprem Kasım-Şubat arasında herhangi bir tarihte olsaydı enkaz altında kurtarılmayı beklerken soğuktan donanlar olacağı için (24 Kasım 1976 Van depreminde -10 derece soğukta yaşanan şey buydu) kayıplar muhtemelen en az iki katına çıkardı.

Bu depremde 17 bin 118 insanımızı kaybettik. Bu sayının içinde nice zengin öyküler var. Ama işte depremin en kötü yanlarından biri maalesef ölümü olağanlaştırılması. (Ölüm, temel hakikatimiz olduğu için olağandır. Ama her birimiz bir kere öleceğimiz için bireysel anlamda biriciktir, olağanüstüdür de.) Acıyı bir yekûn halinde getirip ülkenizin önüne yığması, bireysel hikâyeleri birer ayrıntıya dönüştürmesi.

1999’da cenaze sayısı çok olduğu için toplu definlere de şahitlik ettim. Son yolculuğuna bile yalnız başınıza çıkamayan insanların ve onları hakkıyla uğurlayamamış yakınlarının kederli öykülerine tanık oldum.

O yüzden 5,8’lik son İstanbul sarsıntısının insanımızda bu derece tedirginlik yaratması olağan. Hele de aradan geçen 20 yılda (Bu süreçte Z kuşağı hayatımıza girdi, bu kuşağın ilk mensupları 20’sine girmek üzere) İstanbul’un ve İstanbullu’nun depreme hazırlıklı olmadığı göz önüne alındığında tedirginlik kat sayısı yükseliyor. Gelgelelim bu tedirginliği, deprem kâhini Frank Hoogerbeets’in iç açıcı olmayan öngörülerini ‘müstakbel hakikat’ kabul edip paranoya seviyelerine taşımanın da gereği yok.

Depremle mücadele sabır isteyen ve kısa, orta, uzun vadeli tedbirler içeren zorlu bir iş. Şiddetli bir deprem ânında en önemlisi iletişim altyapısının çökmemesi ve insanların birbirlerine ulaşabilmesi. Buna sadece yakınlarınızın iyi olup olmadığını öğrenmek için ihtiyacınız olmuyor. Allah korusun, enkaz altında kalmış birine, cihazı sessizde olmadığı ve şarjı bitmediği müddetçe ulaşma imkânı da sağlıyor bu. 17 Ağustos depreminde arama kurtarma timlerinin bütün faaliyetlerini gözlemlemiş biri olarak çalışmalar esnasında bir nefes sesinin bile önem arz ettiğini, bazen toplu halde susmak ve enkazı dinlemek gerektiğini biliyorum. Ne kadar çok ses alırsanız, hatta mümkünse ne kadar çok iletişim kurarsanız o kadar hayatta tutma/kalma şansı artıyor. Gel gör ki bu son sarsıntıda GSM şirketlerinin verdiği sınav berbattı. Kazandıkları onca paranın hakkını veremediler.

Hazırlıksız olduğumuz düşünüldüğünde -hazırlıklı olsak da duaların istikameti bellidir- 5,8’lik sarsıntının bir başka büyük depremin öncüsü olmamasını, müstakil bir deprem olmasını dileyelim. Uzmanların yorumlarından anladığımız kadarıyla artçıların sayısı arttıkça bu ihtimal galebe çalacak.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın açıklamasına göre depremin ardından toplam 188 adet artçı meydana geldi. Bunların sayıları arttıkça ve şiddetleri küçüldükçe enerji boşalmış olacak ve risk katsayısı ciddi biçimde düşecek.

Umarız böyle olur ama hem devletin, hem yerel yönetimlerin, hem yardım kuruluşlarının, hem toplumun genelinin, hem de ailelerin depreme hazırlanması, giderek bireylerin bu konuda bilinçlenip kendini eğitmesi gerekiyor. Mesela işe maliyeti 440 TL olan deprem çantalarını edinmekle başlayabilir herkes.

HAARP SENARYOLARI VE ‘YAPAY KOMPLO’!

Depremi, yerkabuğunda beklenmedik bir anda ortaya çıkan enerji sonucu meydana gelen sismik dalgalanmalar ve bunun yeryüzüne yansıması olarak tanımlamak mümkün. Deprem kelimesi bir sismik olayın -Doğal bir fenomen olarak gerçekleşmiş veya insanların sebebiyet verdiği- ürettiği sismik dalgaları adlandırmak için kullanılıyor. Depremler genellikle fay hatlarının çatlamasıyla meydana geliyor. Bunun yanı sıra volkanik faaliyetler, toprak kaymaları, mayın patlamaları veya nükleer testler sonucunda da gerçekleşebilen depremler var.

Bir de teknolojinin şeytani maksatlarla kullanılmasıyla iklim dengesinin bozulduğu ve yapay deprem üretildiği yönünde senaryolar mevcut.

İyonosferin özelliklerini araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen bir çalışma olan Yüksek Frekanslı Aktif Aurorasal Araştırma Programı’nın (HAARP) depreme yol açtığı yönünde iddialar var.

1993 yılında faaliyete geçen bu program, iklim kontrol silahı, yapay deprem ve zihin kontrolü gibi komplo teorilerine konu oldu. Stanford Üniversitesi‘nde görev yapmış Prof. Dr. Umran İnan (Şimdi Koç Üniversitesi‘nin Rektörü), Popular Science dergisine verdiği demeçte iklim kontrolü ile ilgili komplo teorilerinin ‘tamamen yanlış bilgiye dayandığını’ belirtmiş ve şöyle demişti:

"Dünya gezegeninin (meteorolojik) sistemlerini ne yapsak bozamayız. Her ne kadar HAARP’ın yaydığı radyasyon çok büyük de olsa, bir şimşeğin gücü ile kıyaslandığında çok küçüktür ve tüm dünyada saniyede 50 ila 100 şimşek çakmaktadır. HAARP’ın yoğunluğu çok küçük."

33 bin kişinin hayatını kaybettiği 1939 depreminden 11 yıl sonra Erzincan’da doğan Umran İnan’ın söylediklerine belki kısa vade için itimat edebiliriz. Ama bireysel özensizliklerin bile iklime orta/uzun vadede kelebek etkisiyle negatif tesir ettiği günümüzde HAARP gibi büyük projelerin iklimi ve dünyayı etkilemediğini düşünemeyiz.

Asperger Sendromlu olduğu söylenen çocuk yaştaki Greta Thunberg’i Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde Türkiye ve muadili ülkeleri hakkaniyetsiz biçimde suçlamak için konuşturanların, ekolojik dengenin bozulması gibi bir kaygıları varsa işe HAARP’i tartışmaya açmakla başlamalılar. Ki bu da hiç işlerine gelmez.

Geçen hafta olduğu yine bir aforizmayla bitirelim. ABD’nin dünyaya ve iklime meydan okuyan tavrı, aklıma John Fowles’un Aristos adlı kitabındaki bir cümleyi getiriyor. Yazar başka maksatlarla söylemiş ama siz, insan-zaman-dünya ilişkisine de uyarlayabilirsiniz:

"Nükleer bir felaketin yapabileceğini zaman çoktan yapar."

Zaman da deprem gibi bir ‘tabii komplo’. Ama nükleer başta olmak üzere yapay faktörlerin, zamanın ve doğanın yok edici enerjisini açığa çıkardığını söylemek hiç de komplo olmaz.

CASUSLAR DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Körfez’in stajyer casusları


FERHAT ÜNLÜ : Körfez’in stajyer casusları

"Birleşik Arap Emirlikleri, eski CIA yetkililerine Körfez‘de bir casus imparatorluğu kurmak için para ödüyor."

Klasik Anglosakson gazetecilik üslubuyla yazılmış yukarıdaki cümle, 21 Aralık 2017 tarihinde ABD’nin etkili haber-yorum dergilerinden Foreign Policy‘de (FP) Jenna McLaughlin imzasıyla yayınlandı.

Bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce yayınlanmış bahse konu haberi, bu yazıda neden uzun uzadıya anlatacağımı, Türkiye‘de 15 Nisan‘da yakalanan iki Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) casusuna yönelik operasyonla ilgili birazdan yeni bilgiler verdiğimde anlayacaksınız. Evvela şu Körfez’deki ‘casus imparatorluğu projesi’ni tüm ayrıntılarıyla bir anlayalım. Bu yazının diline tercüme edersek ‘Körfez’in stajyer casusları’nı tanıyalım önce bir.

Abu Dabi‘deki Zayed Limanı’nın kuzeydoğusunda yer alan, şık bir yüzme havuzu ile çevrili tipik modern bir Körfez villasında bu stajyer casuslara eğitim veriliyor. Dersler basit bir konu başlığı ile başlamış: İstihbarat nedir? Ardından dört ve altı kişilik gözetim ekibinin nasıl fiziki takip yapacağı sorusunun cevabını içeren daha karmaşık derslere geçilmiş. Sonra da casusluk öğrencilerinin problem çözme kabiliyetleri geliştirilmeye başlanmış.
Ayrıca Abu Dabi’den otuz dakika uzaklıktaki Akademi adı verilen yerde silah eğitimi ve araba kullanma eğitimi veriliyor stajyer casuslara. Camp Peary’i anımsatan bir yer burası… Camp Peary ne? CIA’in karargâhının da bulunduğu Virginia eyaletindeki eğitim alanının adı.

Bu eğitimler eski CIA yetkilileri tarafından koordine ediliyor. Tesisler ve kurslar BAE’nin, Batı’yı model alan profesyonel bir istihbarat kadrosu kurması projesine uygun olarak biçimlendirilmiş. BAE bu eğitim için kesenin ağzını da açmış. Öyle ki FP’ye konuşan eski bir CIA çalışanı, "Para şahane. Günlük bin dolar. Bir villada veya Abu Dabi’de beş yıldızlı otelde kalıyorsunuz" diyor.

Bu istihbarat eğitiminin en önemli ismi Lawrence Larry Sanchez adlı bir CIA eskisi. Soyadı Lawrence olan İngiliz adaşı gibi casus!

Sanchez, CIA’in bir mahrem biriminden emekli. 2011’den beri tıpkı Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman gibi Türkiye karşıtı faaliyetleriyle bilinen Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile çalışıyor. (Zayed, Sanchez’e lüks bir tekne bile hediye etmiş.)

Prens Zayed, Blackwater adlı meşhur firmanın kurucusu Erik Prince’le (Bunun da soyadı Zayed’in ünvanlı ile uyumlu!) çalışmıştı. Prince, 2011’de New York Times’da yer alan bir haberde ayrıntıları deşifre edilen bir eğitim süreci yürütmüştü.

Daha bitmedi. Richard Clarke adlı bir Beyaz Saray kontr-terör uzmanı da Abu Dabi Veliaht Prensi’nin baş danışmanlığını yapmıştı. Good Harbor Security Risk Management adlı şirketin CEO’su olarak…

BAE CASUSLARINI EĞİTEN CIA’Cİ

Bütün bu projeler, ama özellikle şu eğitim faaliyeti, BAE’nin kendi CIA’ini yaratma idealinin bir parçası. İstihbarat üzerine çeyrek asırdır çalışan bir gazeteci olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Bence bu idealleri konusunda fazla hayalperestler. İki BAE ajanının burada yakayı ele verdiği son operasyon bunun kanıtı. Türkiye’ye gönderilen iki casus, kuvvetle muhtemel anlattığımız bu eğitim sürecinden, yani CIA eskisi Sanchez’in rahle-i tedrisinden geçmiş olmasına rağmen…

Eğitim işinin kilit adamı Sanchez, FP’nin yazdıklarına göre, uzun yıllar CIA’in örtülü operasyonlarında görev almış. Dönemin CIA Başkanı George Tenet, 11 Eylül saldırılarından kısa bir süre sonra, 2002’de Sanchez’i ‘New York Polis Teşkilatı’nın (Metnin bundan sonrasında İngilizce kısaltmasıyla NYPD olarak anılacaktır) istihbarat komisyonuna göndermiş. ABD devletinin o dönemki reflekslerini doğru anlayanlar bunun bir sürgün değil, terfi olduğunu görür. Çünkü Sanchez’in işi El Kaide hakkında ‘gerçek zamanlı istihbarat’ temin etmekti. Ama bunu ‘gerçek zamanlı istihbarat’ta daha sık kullanılan ELINT, yani Elektronik İstihbarat değil, HUMINT, yani İnsana Dayalı İstihbarat yöntemi ile yapacaktı. Her Müslümanı potansiyel suçlu olarak gören bir program kapsamında elbette! CIA ile NYPD arasında şüphelileri terör eyleminde bulunmadan yakalamayı amaçlayan çok tartışmalı bir programdı bu. Tam da o yıl gösterime giren Steven Spielberg’in Minority Report filminden fazla etkilenmişlerdi anlaşılan.

Program kapsamında New York’taki Müslümanlar camide, kitapçıda, hemen her yerde çok sıkı takibe alınmıştı. Sanchez, Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed el Nahyan ile New York’ta bu programı başlattığı zaman tanıştı. Onunla yakın dostluk kurdu ve sekiz yıldır da Veliaht Prens’le çalışıyor. Bu arada NYPD, 2008’de Abu Dabi’de bürovari bir yer açtı. 2012’de BAE de NYPD’a milyonlarca dolar para verdi.

BAE’nin bu dönemde ABD’ye daha fazla yaklaşmasının sebeplerinden biri, İkiz Kuleleri yıkan terör saldırısından sonra uluslararası terörle suçlanma endişesiydi. İşin doğrusu 11 Eylül saldırıları, Suud’u ve BAE’yi ABD’nin kucağına daha fazla itti. Zira terörle ilişkilendirilme tehdidi Demokles’in Kılıcı gibi bu ülkelerin üzerinde sallandı. ABD ve hatta İsrail bunu iyi kullandı. Öte yandan Muhammed bin Selman da, Muhammed bin Zayed de zaten bu ilişkiye teşne kişiler.

CIA’in eğitim programının son ayrıntılarını verip BAE casuslarıyla ilgili yeni bilgilere geçelim. (Gazetecilik kuralının tersine romanlarda olduğu gibi önemli kısmı sona bırakalım bu kez.)

Sanchez’le birlikte emekli istihbaratçılar ve eski askerler Emirlikler’deki öğrencileri, ajan olmanın yanı sıra ve paramiliter operasyonların nasıl yapılacağı konusunda da eğittiler. Paramiliter eğitimleri, Yemen gibi Suud ve BAE’in Vekâlet Savaşı yürüttüğü yerler için verildi.
Bu eğitim faaliyetleri, daha iki yıl önce bile Körfez’den Ortadoğu’ya ve oradan Mağrib’e uzanan kirli ittifakın ipuçlarını içeriyordu: BAE-Suud-İsrail ve Mısır ittifakı, aşağıdaki ülkelerde faaliyet yürütmek üzere bu eğitimleri verdi: Yemen, İran, Suriye, Katar, Eritre ve Libya. Bunlara bir de ülkemizi ekleyin.

Bu arada şunu da belirtelim: CIA çalışanları direkt eğitmen Sanchez’le irtibatlı değil, ancak CIA’in Abu Dabi’deki istasyon şefi, Sanchez’in misyonu konusunda bilgi sahibi. (İstasyon şefinin karısı da bir dönem Sanchez’in yanında çalışmış.) Yani bir zımni destek söz konusu. Zaten istihbaratta işler böyle yürür.

KAPLAN TİMİNİN BAE VERSİYONU

İmdi… Birleşik Arap Emirlikleri casuslarıyla ilgili operasyona dair yeni bilgilere geçmeden önce Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir diğer operasyonu hakkında da birkaç cümle kuralım.

Sincar’dan dört PKK’lının getirilmesi operasyonunda MİT ile Emniyet sıkı bir koordinasyon içinde olmuş. Daha önceki operasyonlarda TSK ile koordinasyonun önemi büyüktü. Bu operasyonda şahısların terör geçmişlerinin deşifresi bağlamında Emniyet’in katkıları olmuş. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı da Irak Merkezi Hükümeti ile iyi bir süreç yürüterek diplomatik katkı sağlamış operasyona.

Gelelim BAE casuslarına… 15 Nisan’da Esenyurt’ta bir evde ve otelde yakalanan BAE casuslarını tanımlarken bu kişilerin kelimenin tam anlamıyla casus profilinde olduğunu belirtmek elzem. Pek çok işte tanımlama yapmanın objektif kriterleri vardır. Mesela katilin tanımı, sadece bir kriminal şube polisi için değil, herkes için bellidir: Kasten adam öldüren kişi.

Ajan olmanın da kriterleri vardır. Tabii ki bu kriterleri önce istihbarat servisleri görürler, ama BAE’liler sıradan bir insanın da ajan diyebileceği profile uyuyor. Her ne kadar ‘James Bond tipinde, karizması’nda olmasalar da! (Hollywood filmlerinin zihnimize kazıdığı yanlış imajlardan biri de bu.)

Peki, BAE’liler ajan tanımına nasıl uyuyorlardı? Yabancı bir ülkede, Körfez ve diğer Arap ülkelerine mensup insanlardan eleman ağı kurmak, bunları para veya çıkar gibi motivasyonlar karşılığında devşirmek ve Türkiye’ye karşı istihbari anlamda hasmane faaliyet, yani espiyonaj/casusluk faaliyeti yürütmek yeterli kriterlerdi.

Casuslar, BAE yönlendirmesiyle bu işe giriştiklerini itiraf ettiler. Aldığım bilgilere göre Arap öğrenciler vasıtasıyla Suud ve BAE muhaliflerini tespit amaçlı faaliyetler yürütüyorlardı. Bu tür insanların gittikleri kafeler, kaldıkları yerlerle ilgili etütler yapıyorlardı. Yani aslında bizim, Kaşıkçı cinayetini anlatan Diplomatik Vahşet’te ayrıntılarını yazdığımız Suud keşif-istihbarat ekibi olan Kaplan Timi’nin Emirlik versiyonuydu bunlar.

Elemanları para dağıtarak devşiriyorlardı. Ee, para bol tabii. İşin kötü tarafı parayı dağıtınca da istihbarat ağına takılmak kolaylaşıyor. İki casusun İstanbul’da yürüttüğü faaliyetlerden biri Kaşıkçı cinayeti ile ilgili envanter ve hasar tespit çalışması idi. Daha önce kimyager ve toksikoloğun gelip burada cinayet delillerini karartmasının devamı gibi…

İki casusun, Filistinli Muhammed bin Dahlan’ın adamları olduğu da anlaşıldı.

Dahlan, İsrail’den aldığı destekle BAE’de, Filistin Başkanlığı’na oynayan bir Truva Atı. İstihbaratta False Flag (Sahte Bayrak) adı verilen operasyon türünün bir parçası şu anda. Ve Türkiye karşıtı faaliyetlerini paranın gücü ile yürütüyor. Ama bu istihbarat işleri sırf para gücüyle olmuyor işte.

Dahlan, BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in yakın adamı. İsrail’in Suud ve BAE üzerinden Mahmud Abbas’ın yerine Filistin Başkanı yapmak istediği isim. Dahlan, 15 Temmuz darbe ve iç işgal girişiminin başarıya ulaşması için epey uğraşmıştı, propaganda için para harcamıştı.

İSTİHBARATTA VEKÂLET SAVAŞLARI

İki casus Kaşıkçı cinayetinden birkaç gün sonra turist olarak gelmişler. İlk casusun isminin baş harfleri S. S. Casusluğa, Hitler’in Koruma Timleri’nin adı da S. S. olduğu için uygun bir isim! S. S., Ekim ayında Atatürk Havalimanı’ndan giriş yapmış. Diğeri (Z. H.) Bulgaristan’dan gelmiş. Burada kaldıkları süre boyunca takip edildiler. Kaldıkları otelde zaman zaman sabaha kadar çalıştıkları vakiydi. Hücreler oluşturup kontak kurdukları kişilerin profillerini çıkarıyorlardı. Amaçları burada bir casusluk networkü kurmaktı. İki BAE casusunun bu konuda deneyimli olduklarını öğrendim. Yani ‘know how’ları var. Bu da metnin başında ayrıntılı bilgilerle anlattığım BAE’deki eğitim sürecinden geçtiklerinin bir işareti aslında.

Bu olay, artık askeri anlamda olduğu gibi istihbari anlamda da bir ‘Proxy War’ yani Vekâlet Savaşı sürecinin içine girdiğimizi gösteriyor. Nasıl ki ABD, PYD gibi terör örgütlerini vekil unsur olarak sahada askeri manada kullanıyorsa İsrail, Suud’u, Suud da BAE’yi vekil tayin ederek istihbarat sahasında iş yapmaya soyunuyor.

BAE casusları, bağlı oldukları Dahlan gibi Filistin kökenli. Askeri geçmişleri var. S. S. bir tümgeneral. Patlayıcı uzmanı. Bir görüşmesinde "Yakında göreceksin, Muhammed Dahlan Filistin’in Başkanı olacak" demiş. Bulgaristan’dan gelen Z. H. de Filistin kökenli. O da patlayıcı uzmanı.

Bu arada Cemal Kaşıkçı’yı infaz eden 15 kişilik timin önemli üyelerinin de general olduğunu hatırlatalım. Adamlar bu tür operasyonlara general rütbesinde adamlarını gönderiyorlar. Daha aşağısı kurtarmıyor demek ki, generalden alt rütbelilere belli ki güvenemiyorlar!

Casusların buraya geliş amaçlarına dair önemli bir ayrıntıya 29 Nisan’da Yahya Bostan’ın Star Gazetesi’ndeki köşesinde rastladım. O ayrıntıdan da söz edelim. Ekim ayının ikinci haftasında Kaşıkçı ile elektronik posta yoluyla haberleşen bir İngiliz vatandaşı Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği’ne gelerek önemli bilgiler aktarmış. Bu bilgiler gizli koduyla kriptolu olarak Ankara’ya gönderilmiş. Cinayetten bir hafta önce Kaşıkçı, bu gizemli İngiliz şahsa gönderdiği elektronik postada mealen şöyle demiş:

"Prens Selman ve ortağı Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE), Türkiye, Katar ve birkaç ülkede, ülkeleri yönetilmez hale getirmek, başarabilirlerse yönetimleri devirmek için bir dizi faaliyete girişeceğini öğrendim. Bunun için yurtdışı ve yurtiçindeki bazı medya organlarını da kullanacaklar. Bu ülkelerde yeni medya organları kuracaklar. Bunun için büyük bir bütçe ayırmışlar."

OPERASYONUN DEVAMI GELECEK

Son iki cümleye dikkat. Çünkü bu konsepte uygun olarak İngilizler, bir yayın kuruluşlarını (The Independent) Suud’la ortak biçimde Türkiye’ye getirdi.

İngiliz şahıs, elektronik postalarının izlendiğinden kuşkulandığını söylemiş ve acaba Kaşıkçı bu yüzden mi öldürüldü demiş. Diplomatik Vahşet’te Neden başlıklı bölümde ayrıntılı biçimde anlattığımız Kaşıkçı’nın niye öldürülmüş olabileceği sorularına eklenen yeni bir yanıt daha. Mümkündür, şaşırtıcı olmaz.

İki casusla ilgili soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı şüphelilerin; siyasi ve askeri casusluk ile uluslararası casusluk suçlarından tutuklanmalarını istedi. Ve iki casus, İstanbul Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği tarafından tutuklandı. Rusya ile olduğu gibi (Yakın geçmişte iki Rus casus tutuklanıp altı ay kadar sonra bırakılmıştı) BAE ile bir istihbari centilmenlik anlaşması kolay kolay yapmayacağımıza göre epey bir yatarlar. Şimdiden geçmiş olsun!

Türkiye’nin BAE casusları ile ilgili operasyonun aslında devam etmekte olduğunu da belirtelim. Çünkü sorgularında açığa çıkan bilgiler doğrultusunda yürütülen yeni istihbari araştırmalar başka bilgi kapıları açacak. (Operasyonda ele geçirilen bilgisayar da inceleniyor.) Soruşturma sonucunda çok daha ilginç bilgilerin açığa çıkacağından eminim.

Bitirirken… Bu BAE casusları haberini, ilk olarak Reuters Haber Ajansı, üst düzey bir Türk yetkiliye dayandırarak vermişti. Daha önce Cemal Kaşıkçı’nın kayıp olduğu haberini de yine Reuters, yine ‘bir Türk yetkiliye dayandırarak’ duyurmuştu. Rastlantı değil bunlar, Türkiye’nin istihbarat diplomasisi tecrübesinin sonuçları. Ve bu tür tecrübeler Körfez’deki havuzlu villalarda bol para saçarak verilen ‘stajyer casus eğitimleri’nde edinilmiyor belli ki.

Eski MİT yöneticisi rahmetli Osman Nuri Gündeş ölümünden bir süre yaptığımız bir röportajda bana "Yabancı ülkelerin casusları Türkiye’ye staj yapmaya gelirlerdi" demişti. Fakat bunu, Türkiye’nin stajyer casusların bile iş yapabileceği bir yer olarak görüldüğü şeklinde algılamamak lazım. Tam aksine Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’ye, yani çalışması zor bir sahaya, işi öğrenmesi için gönderiliyordu yabancı ajanlar. BAE’nin stajyerleri de zor bir sahada iş yapmaya soyundular. Körfez’den gelip Boğaz’a cirit atmaya çalışınca da yakayı ele verdiler. Belli ki daha epey fırın ekmek yemeleri gerekiyor!

SUİKASTLER DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : “LUMİNOL” TEMİZLİĞİN SES KAYITLARI


FERHAT ÜNLÜ : “LUMİNOL” TEMİZLİĞİN SES KAYITLARI

Tüm zamanların en ilginç cinayetlerinden biri, belki de birincisi olarak nitelendirdiğimiz Cemal Kaşıkçı cinayetine dair yeni, kritik bir bilgiye eriştim. SABAH Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek ve Özel İstihbarat Şefi Nazif Karaman’la hazırladığımız ve cinayetin karanlık sırlarını gözler önüne seren Diplomatik Vahşet adlı kitabımızda yer almayan bir bilgi bu.


Kitap, bu köşenin okurlarının ve kitabı okuma fırsatı bulanların bildiği üzere ses kayıtlarının tapeleri de dâhil cinayetin istihbari, polisiye boyutuyla ilgili önemli bilgiler içeriyordu.


Ulaştığım yeni bilgi ise şu: Türkiye’nin elinde sadece infaz timi üyelerinin saat 12:00 sularında konsolosluk binasında yaptığı konuşmalar, hatta cinayetin günler öncesindeki konuşmalar ve elbette cinayet ânının konuşmalarının değil, cinayetten günler sonra yapılan konuşmaların da ses kaydı var. Bu kayıtlar, Suudiler’in, infaz timinin olay günü Türkiye’yi terk etmesinden sonra Kaşıkçı cinayetinin kriminal delillerini nasıl yok etme arayışına giriştiklerini ve luminol (kimyasal bir madde ile yapılan ayrıntılı olay yeri incelemesi) temizlik yaptığını gözler önüne seriyor.

Cemal Kaşıkçı cinayetini araştıran BM yetkileri, 30 Ocak’ta SABAH Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek ve yazarımız Ferhat Ünlü ile görüşme yaptı.?

BM HEYETİ’YLE YAPTIĞIMIZ GÖRÜŞME


Cemal Kaşıkçı cinayetini soruşturmak üzere Birleşmiş Milletler (BM) adına Türkiye’ye gelen Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard, avukat Helena Kennedy ve Dünya eski Adli Tıp Akademisi Başkanı Prof. Dr. Duarte Nuno Vieira ile 30 Ocak günü yaptığımız görüşmede de bu konu gündeme geldi. Heyet, cinayetle ilgili Türkiye’de ayrıntılı bir soruşturma yürüttü ve belli ki epey bilgi, bulguya da ulaştı. Callamard, Kennedy, Vieira bana ve Abdurrahman Şimşek’e iki saati aşan görüşme boyunca kitapla ilgili pek çok soru yöneltti.


BM’nin soruşturmasına katkı sağlamak adına soruların hepsini bilgimiz ölçüsünde yanıtladık. Heyette bulunan Duarte Nuno Vieira polisiye, Helena Kennedy hukuki, Callamard ise daha çok istihbari boyuta ilişkin sorular sordu.


Heyet, Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin ardından Türkiye’ye Suudi Arabistan tarafından gönderilen heyet içinde yer alan toksikolog ve kimyagerle ilgili de sorular yöneltti. Biz de bu kişilerin delil karartmak üzere Türkiye’ye geldiğini ve cinayet mahalli olan konsoloslukta delilleri kararttığını anlattık.

MİT BAŞKANI’YLA DA GÖRÜŞTÜLER


Bilindiği gibi Callamard ve heyeti, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan ile görüşmüştü. Heyet, Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğu’na alınmamıştı. Edindiğim bilgiye göre heyet, MİT Başkanı Hakan Fidan’la da bir görüşme gerçekleştirdi.


Bunun yanı sıra heyet, Kaşıkçı’nın yakın dostu AK Parti Genel Başkan Danışmanı Prof. Dr. Yasin Aktay ve Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz ile de görüşmüştü.


Callamard Türkiye’deki soruşturmasının ardından yaptığı yazılı açıklamada "Gazeteci Cemal Kaşıkçı önceden planlı bir şekilde vahşice öldürüldü. Kaşıkçı cinayeti Suudi Arabistan devlet yetkilileri tarafından gerçekleştirildi" ifadelerine yer vermiş ve "Türkiye’nin uluslararası hukuk paralelinde ivedi, etkili, kapsamlı, bağımsız, tarafsız ve şeffaf bir araştırma gerçekleştirme çabalarının Suudi Arabistan tarafından perdelendiğini ve zarar gördüğünü" belirtmişti.


Callamard ve heyeti, MİT’e ses kayıtlarının transkriptlerine ulaşmak için başvuruda bulunduklarını da görüşmemizde dile getirmişlerdi. Türkiye’den ayrıldıktan sonra tapelerin kendilerine verildiğine, hatta Callamard’ın ses kayıtlarını dinlediğine ilişkin haberler yayımlandı. Demek ki girişimlerinden sonuç almışlar.


Callamard, Türkiye’nin yürüttüğü soruşturmanın uluslararası toplumun duyarlı hale getirilmesinde büyük önem arz ettiğini ve Türk makamlarının bu yönde büyük çaba gösterdiğini görüşme sırasında bize söylemişti. Ülkemizde kaldıkları altı gün boyunca istedikleri kaynaklara erişebilmeleri bunun sağlaması oldu. Türkiye, Kaşıkçı cinayeti konusunda vicdanı en rahat ve dolayısıyla eli en güçlü ülke.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : FETÖ’YLE SAVAŞIN ANA ESASLARI


FERHAT ÜNLÜ : FETÖ’YLE SAVAŞIN ANA ESASLARI

Latince ‘terrere’ sözcüğünden türeyen terör, ‘korkudan dehşete düşmeye sebep olma’ anlamına geliyor. İlk olarak Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği sene, 1789’da Dictionnaire de la Academie Française’in ekinde yer almış. Devrim sürecinde yaşanan olayları anlatmak üzere… Mevzuatımızda terör, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun birinci maddesinde şöyle tanımlanıyor:


"Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa‘da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir." FETÖ, 2014 Ocak ayında Milli Güvenlik Kurulu kararıyla ‘Kırmızı Kitap‘a bir tehdit olarak girdiğinden beri terör örgütü. Diğer örgütlerden farklı olarak bilgi, insan ve para kaynağını, özellikle de bilgiyi, istihbaratı çok etkin biçimde kullanabiliyor. Terör tanımının belkemiğini oluşturan -silah da dâhilcebir, şiddet unsurlarını ise diğer örgütlerden farklı olarak zaman zaman ve bir strateji doğrultusunda, ‘ölçülü biçimde’ devreye sokuyor. 15 Temmuz hain darbe girişimi başta olmak üzere hiçbir terör eylemini de üstlenmiyor.

GENETİĞİ FARKLI TERÖR


Örgütün farklı doğası, genetiği hem onun terörle ilişkisinin tanımlanmasını geciktirmişti, hem de mücadelenin ancak 15 Temmuz 2016’dan sonra hakkıyla başlayabilmesine yol açtı. Örgütle mücadelenin derinden derine başladığı Şubat 2012 ile siyasi mücadelenin başladığı Ocak 2014 parantezini ve bürokratik mücadelenin çok sınırlı biçimde yapıldığı Ocak 2014 ile bürokratik mücadelenin de miladı olan Temmuz 2016 parantezini farklı bağlamlarda değerlendirmek gerekiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın öncülüğünde Şubat 2012’de başlayan mücadele ancak Temmuz 2016’da topyekün bir savaşa dönüşebildi.


O süreçten bu yana neler yaşadığını teorik çerçevede değerlendirelim: Bir örgütle mücadele sürecinde siyasi karar verildikten sonra yapılması gereken, örgütün elindeki silahların ve silah olarak kullandığı tüm enstrümanların alınmasıdır. 15 Temmuz’dan sonra ordu içindeki örgüt mensuplarının büyük oranda tavsiyesi ile örgütün elindeki en büyük silah alındı. Acil olanı buydu zaten.


Örgütün silah olarak kullandığı diğer unsurlar şunlardı: Bilgi (istihbarat), insan kaynağı ve para. Örgütün lider kültü etrafında şekillenmiş çarpık ideolojisiyle mücadelede her ne kadar akademi üzerine düşeni yapmamış olsa da örgütle ideolojik mücadelede de epey mesafe kaydedildi.


Şubat 2012’den bu tarafa aşama aşama örgütün bilgi tekeli büyük oranda kırıldı. FETÖ, bilgi kaçaklığı, istihbarat ticareti yapan örgüttü. Devletin milyonlarca petabaytlık bilgilerini gasp yoluyla girdiği meşru sistemin içinden çaldı ve yabancı ülkelere servis etti. Ancak artık devletin imkânlarıyla bilgiye erişemiyor, ki bu, böyle bir örgütle mücadele açısından hatırı sayılır bir ilerleme.


İnsan kaynağı, ‘üstü ihanet, ortası ticaret, altı ibadet’ ile ifade edilen tüm katmanlarda belirli oranda konsolide oldu ama kendine yeni insan kaynağı bulamıyor. 2013 yazında dershanelerin kapatılması kararından bu yana da insan kaynağının kesilmesi konusunda büyük ilerleme sağlandı.


Şirketlere kayyum atamaları başta olmak üzere çeşitli idari tedbirlerle de en azından yurt içindeki para kaynağının kesilmesi sağlandı.


2017’de MGK’ya sunulan FETÖ’yle Mücadele Raporu’na göre örgütün, 7.5 milyarı gayrimenkul, 41 milyar lirası şirket varlığı olmak üzere toplam 48.5 milyar lirası devlete geçti. Ancak örgüt yurt dışında finansal gücünü devam ettiriyor. Konvansiyonel bir terör örgütü olmayan FETÖ ile mücadelenin asimetrik doğasını devletin artık büyük oranda kavradığını, bu konuda epey tecrübe kazandığını söyleyebiliriz.


Silah, bilgi, insan ve para kaynağı tamamen kırılmadan örgütle mücadelenin nihayete ermesi de mümkün değil. Zira bunlar FETÖ ile mücadelenin esasları diyebileceğimiz ana unsurlar.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : FETÖ’NÜN İSTİHBARATÇI ATASI : EDGAR J. HOOVER


Amerikan Federal Soruşturma Bürosu’nun, yaygın namıyla FBI‘ın, yarısı John Edgar Hoover‘ın patronluğu ile geçen 95 yıllık mazisinde Anglosaksonlar’ın ‘homeland’ dediği anavatan dışında iş gördüğü nadirattandır.

İlk yarısı ‘Edgar’ın Laneti’yle geçen (2006’da o dönemde grubumuza ait Merkez Kitap’tan çıkan bu isimli bir kitap vardı. Hakikaten iyi bir biyografiydi) FBI tarihinde Amerikan devleti adına ‘kötü polis’i oynadığı da çok sık rastlanan bir şey değildir.

Teşkilatın bu rolü, bilhassa 15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimine kadar Fetullahçı Terör Örgütü‘ne karşı oynadığını söyleyebiliriz. Ki CIA‘in ABD devleti için iyi polis, FBI’ın ise kötü polis rolü oynadığını, 17-25 Aralık yargı darbesi girişiminden sonra çeşitli yayınlarda dile getirmiş, bu köşede de o fikri içeren bir yazı yazmıştım.

Ne var ki FBI, 15 Temmuz’dan sonra ABD devletinin genel stratejisine, yani FETÖ‘yü koruma stratejisine beklenmedik değil ama hızlı biçimde uyum sağladığı için son iki buçuk yıldır ‘charter (sözleşmeli) okul basan FBI haberleri’ne pek denk gelmiyorduk.

Bu durum, Türkiye‘de espiyonaj suçlamasıyla yargılanıp mahkûm edildikten sonra yattığı süre göz önüne alınarak ülkesine gönderilen rahip Andrew Craig Brunson’ın iadesinden sonra göreceli olarak değişmeye başladı. Yani FBI, Fetullahçı Terör Örgütü’nü yeniden sıkıştırmaya başladı.

Boşuna değil, iki gündür Ankara’da temaslar yürüten ABD heyetinde Washington Savcısı, New York Doğu Bölge Savcısı, ABD Adalet Bakanlığı yetkilisi ve bilişim uzmanının yanı sıra FBI temsilcisinin de olması.

NEDEN CIA DEĞİL DE FBI?

Normal koşullarda FETÖ’den ‘sorumlu’ olan kurum CIA. Hatta olayın dış istihbarat boyutu olduğu için Türkiye ve dolayısıyla Milli İstihbarat Teşkilatı ile muhatap olması gereken kurum da CIA.

Ne var ki "FETÖ’yü -olur ya güçlü bir siyasi kararla iade etmeye niyetlenirsek- bunu neredeyse yarım asırlık, hadi 1999’da Gülen’in ABD’ye gelişini milat alalım çeyrek asırlık hamisi CIA değil, FBI eliyle yapalım" diyor ABD devlet aklı. Bu ziyaretin anlamı bu. Görüşme talebinin ABD tarafından gelmesi de bu yorumu güçlendiriyor.

ABD’li heyet; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda Perşembe günü gerçekleştirdiği temaslar sırasında örgütün sivil imamlarından Kemal Batmaz’ın yanı sıra, darbe girişiminden sonra itirafçı olan ‘Şapka’ kod adlı gizli tanık eski albay Hakan Bıyık ve ‘Kuzgun’ kod adlı eski tuğamiral Halil İbrahim Yıldız’ı dinledi. ABD tarafı, Türkiye’nin gönderdiği dosyalar üzerinden dinlemek için seçtikleri üç kişinin ismini Türkiye’ye bildirdi. ABD’liler bilgisine başvurulacağı kişileri kendi seçti.

Heyetteki ABD Adalet Bakanlığı’na mensup üyeler Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ile, FBI ise Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileriyle görüştü. Böylelikle herkes kendi muhatabıyla konuyu masaya yatırma imkânı bulmuş oldu.

Bütün bunlar olumsuz gelişmeler değil elbette. Ama ABD heyetinin bu son ziyaretine, tıpkı Donald Trump’ın Amerikan ordusunu Suriye sahasından çekme açıklamasında olduğu gibi ‘ihtiyatlı bir iyimserlik’le yaklaşmak gerektiği kanısındayım. Olursa âlâ, ama sonuç alamasak da çok şaşırmamak lazım.

Çünkü ABD derin devleti ile FETÖ ilişkisi sandığımızdan daha derin ve köklü. Yalnızca bir ‘siyasal hiyerarşi’ ilişkisi değil bu. Yani "CIA, FETÖ’nün üst aklı" deyip işin içinden çıkamayız. (Bu arada Amerikan derin devletinin FETÖ ile ilişkisinin ayrıntıları için bu köşede 23 Ağustos 2015’te yayınlanan FBI’ın ‘Paralel Evren’i ve 12 Kasım 2017 tarihli CIA-FETÖ ilişkisinin kodları başlıklı yazıları okuyabilirsiniz.)

FETÖ’NÜN İLHAM ALDIĞI FBI BAŞKANI

Bu yazıda daha derin ve yapısal bir benzerlikten söz edeceğim. Ama bunun için öncelikle John Edgar Hoover’ı anlatmam elzem. Hoover 1924-1972 yılları arasında tam 48 yıl FBI Başkanlığı yaptı. Özel yaşamın mahremiyetini hiçe sayarak toplattığı bilgilerle sayısız gizli dosya oluşturdu. Öldürülen ABD Başkanı John F. Kennedy ile Marilyn Monroe’nun ilişkisini ayrıntılı biçimde kaydettiği de söylenir.

Yani, Allah taksiratını affetsin, Edgar Hoover denilen zat-ı muhteremin kişisel tarihinde, istihbarat gücü ile özel hayatın delik deşik edilmesi ve sonrasında şantaj gibi habis maksatlarla kullanılması başta olmak üzere pek çok mesleki günah mevcut. Hatta bir adım ötesine geçersek aynı yöntemleri Türkiye’de taa 1990’lı yıllardan günümüze -misal Nuh Mete Yüksel olayında olduğu gibi- sistematik biçimde kullanmış FETÖ’nün de ilham kaynağı olduğu söylenebilir Hoover’ın.

Bu Hoover’ın yaşam öyküsünün usta yönetmen Clint Eastwood tarafından beyazperdeye uyarlandığını da hatırlatalım. Bu filmde Hoover’ı Leonardo DiCaprio oynamıştı. Edgar’ın Laneti adlı kitabı bu konuda çıta kabul ettiğimden midir ya da Eastwood’dan daha iyisini beklediğimden midir nedir film aman aman beni etkilememişti. Ama yine de izlenmesi gereken bir biyografidir.

Edgar Hoover tam sekiz ABD Başkanı eskitti: Calvin Coolidge, Herbert Hoover, Franklin D. Roosevelt, Harry Truman, Dwight Eisenhower, John F. Kennedy, Lyndon Johnson ve Richard Nixon. Bunlar da bir kısmı Kennedy örneğinde olduğu gibi suikastla ya da Nixon örneğinde olduğu gibi skandalların ifşasıyla gitti.

Geçmiş zaman (Kitabı 2006’da okumuştum), hikâyenin ayrıntılarını hatırlamıyorum ama Watergate skandalında Derin Gırtlak’ın bir FBI ajanı olduğunu hesaba katarsak Hoover’ın Nixon aleyhine de çalıştığını varsayabiliriz. Gerçi Nixon’ı istifaya zorlayan Watergate skandalının, FBI Başkanı olma hayali suya düşen teşkilatın iki numarası Mark Felt tarafından sızdırıldığı biliniyor.

1977’de Hoover’ın terk-i dünya eylemesinden sonra Mark Felt ile diğer başkan yardımcısı Clyde Tolson arasında bir rekabet vardı muhtemelen. Çünkü Hoover, 1930 yılında yardımcısı yaptığı Clyde Tolson ile 42 sene birlikte çalıştı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi, ikisi de hiç evlenmedi, bugün yan yana iki mezarda yatan Hoover ve Tolson’ın eşcinsel yakınlık içinde olduğu düşünülüyor.

Yani Hoover kendi özel hayatını gizlerken heteroseksüellerin ilişkilerini kaydedip onlara şantaj yapabiliyordu. Bu mantalitenin FETÖ’ye ilham verdiği kanaatindeyim. Örgüt elebaşı Fetullah Gülen’in özel hayatıyla ilgili spekülasyonları 2011 yılında sağda solda dile getiren ve yazacağını söyleyen gazeteci Haydar Meriç’in domuz bağıyla cezalandırılarak öldürüldüğünü hatırladığımızda ne demek istediğim daha net anlaşılır.

Farkındayım, özel hayatı dâhil Hoover konusuna fazla daldık. Ama Çehov’un "Duvarda asılı tüfek patlamalıdır" ilkesi gereği bunun da bir sebebi var. Arz edelim:

FBI ve FETÖ, kuruluş kodları itibarıyla birbirine benzetebileceğimiz teşkilat ve örgüt açıkçası. Buna itiraz edene McCarty döneminde Hoover’ın yaptığı fişlemeleri örnek gösterebilirim mesela. Mantalite aynıdır. Elbette biri devlet teşkilatı, diğeri bir terör örgütüdür. Ne var ki FETÖ’nün bir istihbarat teşkilatı olarak kurgulandığı unutulmamalı.

Buraya FETÖ’yü iade etme niyetiyle geldiği söylenen FBI’ın kurucusu ve yarım asırlık liderinin FETÖ’yle yapısal benzerliği dikkat çekici. Ouroboros misali giriş cümlesine dönersek… FBI’ın, yarısı Hoover’ın patronluğunda geçen 95 yıllık mazisinde anavatan dışına çıktığı hakikaten enderdir. Evin dışına çıkmasının da iki sebebi olabilir. Ya evin içindeki kötü çocuğu dışarı teslim etmek ya da dışarıdaki yaralıya kol kanat gerip onu içeri almak… Bunlardan hangisinin gerçekleşeceğini zaman gösterecek.

KİTAP TAVSİYESİ : KAŞIKÇI CİNAYETİ VE İSTİHBARAT SAVAŞLARI /// YAZAR : FERHAT ÜNLÜ


Tüm zamanların en ilginç cinayetlerinden biri, belki de birincisi hangisidir diye sorsalar “Cemal Kaşıkçı cinayetidir” cevabını vermek yanlış olmaz. Cinayetin hâlâ gündemde olması bunun önemli göstergelerinden biri

Bu hafta Üç Boyutlu Portre’yi, yazımını yeni tamamladığımız önemli bir araştırma kitabına ayırdım. Hatırlayacağınız üzere cinayeti aydınlatan 15 kişilik infaz timinin listesini ve fotoğraflarını ilk kez yayınlanan gazete SABAH Gazetesi’ydi. Bu listeye ve fotoğraflara ulaşan çalışma arkadaşlarım Özel İstihbarat Bölümü Müdürü Abdurrahman Şimşek ve Özel İstihbarat Şefi Nazif Karaman’la birlikte araştırıp, yazdığımız bu kitap iki hafta içinde Turkuvaz Kitap tarafından yayınlanacak.
Kitabın yazılış amacı; cinayetin karanlık sırlarını gözler önüne seren yeni bilgi ve belgelerin Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurulması. Bir başka deyişle kitap, Kaşıkçı cinayetini yeniden manşetlere taşımakla kalmayıp, aydınlatabilecek yeni bilgi, belgeleri kamuoyunun dikkatine sunmak amacıyla yazıldı.
Cemal Kaşıkçı cinayetinin bütün boyutlarıyla -diplomatik, istihbari ve polisiye açıdan- aydınlatılmasına katkı sağlayacağını umduğumuz kitap; Özel İstihbarat Bölümü olarak ulaştığımız bilgi, belge, fotoğraf ve görüntülere dayanıyor.
Kitap ayrıca Kaşıkçı cinayetiyle gizli servisler arası mücadelenin ve aynı zamanda işbirliğinin şifrelerini de ilk kez gözler önüne serecek. Elbette kitap için Türk basınında ve dış basında yer alan binlerce kaynağı da taradık, bunlardan gerekli gördüklerimize çalışmamızda yer verdik.

ALTI BÖLÜMDEN OLUŞUYOR
Bu bağlamda olayın başından sonuna kadarki tüm sürecin kamuoyuna yansıyan yönlerini kronolojik olarak gözler önüne serdiği ve kamuoyuna yansımayan yönlerine de ışık tuttuğu için kitabın kendisi de yerli, yabancı araştırmacılara katkı sağlayan bir belge niteliğinde olacak. Kitap altı bölümden oluşuyor. Gazeteciliğin temel ilkesi olan 5N1K kuralından yola çıkarak kurgulanmış ‘Ne, Nerede, Ne Zaman, Nasıl, Niçin ve Kim’ başlığını taşıyan bu bölümlerde tüm sorulara ayrıntılı biçimde yanıt vermeye çalıştık.
Türkiye; başından beri Kaşıkçı cinayetine ilişkin diplomatik, istihbari ve polisiye süreci, âdeta eli kuvvetli bir poker oyuncusu gibi sakin, dengeli, ama çok dikkatli bir siyasetle yürüttü/yürütüyor. Bu süreçte Türkiye’nin yine poker deyimiyle blöf yapmadığı anlaşıldı. Yazımını tamamladığımız kitap, Türkiye’nin Kaşıkçı cinayetiyle ilgili sahip olduğu bilgi ve belgelerin önemli bir kısmını kamuoyuna ilk kez duyuracak.

Kitapta cevabı verilen sorular
Cinayetin en çok merak edilen soruları olan şu 10 kritik sorunun yanıtı kitapta detaylı biçimde yer alıyor:
1- Cemal Kaşıkçı cinayetinin talimatını kim, neden verdi?
2- Kaşıkçı cinayeti nasıl planlandı?
3- İnfaz operasyonunu sahada kimler uyguladı?
4- Kaşıkçı’nın cesedi nasıl parçalandı ve yok edildi?
5- Cinayette ve ceset parçalanıp yok edilirken ne tür aletler kullanıldı?
6- Cinayet ânının istihbari kanıtı olan ses kaydı tapesinde neler var?
7- Cinayet delilleri profesyonel biçimde nasıl yok edildi?
8- Suudi infaz timindeki 15 kişinin mesleki özellikleri?
9- Suikastta rol alan ve adları dahi bilinmeyen üç kişinin kimlikleri ve özellikleri neler?
10- Cemal Kaşıkçı’nın cesedi şu anda nerede?