TARİH /// Elif Burcu ÖZKAN : Eski Romalı Yazarların Gözüyle Gladyatör Dövüşleri


Elif Burcu ÖZKAN : Eski Romalı Yazarların Gözüyle Gladyatör Dövüşleri

22 Haziran 2018

Roma’da puslu bir gün… Bulutların kasvetli grisi haber veriyor birazdan başlayıp geceye dek, hatta belki günlerce sürecek kanlı dövüşleri. Bir yanda korkunç gösterileri izlemek için kana susamış gözlerini arena’ya diken halk, diğer yanda içlerindeki kibri yansıtan vakur duruşlarıyla işbirlikçileri… En değerli basamakta gözlerinde gösteri sayesinde artacak gücünün hayali parlayan imparator ve ortada ise çaresizliğin ağırlığı ve bastırdığı nefretinin ateşi altında ezilen, birazdan belki son kez tutacağı silaha sarılacak olan gladyatörle

Roma’nın en kanlı armağanı başlıyor şimdi halkına, kanlı bir kumdan arena’da,
Dövüşler düzenlenecek öğlen olup tam rehavet çökünce insana,
Bir gladyatör kalkanıyla ilerleyecek rakibine doğru, diğer elinde kısa bir kılıçla,
Diğeri ağını atacak rakibinin boynuna, kendi mezarını geciktirmek adına,
Vahşi hayvanlara atılacak suç işleyen, korkunç dişlerin arasına.
Kimi kullandığı silahla adlandırılmış, kimi dövüşüyle namlı,
Dizilmiş bekliyor arkada, karşı karşıya gelecekler ikişerli sırayla,
Öleceğini biliyor ya, bir mezara sahip olsun istiyor yalnızca, kendi adına,
Bir gün daha yaşamak umuduyla silecek akan kanlarını, doğrulacak vuruldukça,
Halk onları izlerken ölüm kokan cümleler eşliğinde, acımasızca.

Kimdi bu gladyatörler ve Roma’da nasıl bir yeri vardı bu dövüşlerin? Oyunlar halk için gerçekten savaşa hazırlayıcı bir unsur muydu, yoksa insanların ruhlarındaki vahşiliğin ve ezilmişliğin dışavurumu için bir araç mıydı? Peki, aydınlar, yazarlar ve düşünürler bu dövüşler hakkında ne düşünüyorlardı? Yazımızda işte bu konuları inceleyeceğiz. Önce gladyatör dövüşlerinin tarihçesine ve Roma’da geleneksel hâle gelene kadar uzanan yüzlerce yıllık yolculuğuna değinip, daha sonra Eski Romalı yazarların kaleminden yola çıkarak özellikle aydın insanların bu gösteriler hakkındaki düşüncelerini inceleyeceğiz. İster Roma’da doğmuş, ister hayatının belli bir döneminde orada yaşamış olsun, Latin Edebiyatının kalbinin attığı kenti bir şekilde soluduğu için “Romalı” adı altında yazımıza dâhil ettiğimiz yazarların konu hakkındaki görüşlerini kendi yazdıkları satırlardan öğreneceğiz. Roma yazınına adını altın harflerle yazdırmış ünlü yazarların bu gösteriler hakkında ne düşündüklerini orijinal dilinden, yani Latinceden yapacağımız çevirilerle göreceğiz.

Gladyatör dövüşlerinin kökenine baktığımızda konuyla ilgili iki farklı görüşe rastlarız. Kimi uzmanlara göre dövüşleri ilk düzenleyenler günümüz İtalyasının güneyindeki Campania Bölgesi’ne yerleşenlerdir. İlk kez Damaskos(Şam)’lu Nikolaos tarafından öne sürülen (Athena. Deiphno. 4.153f—154a) diğer görüşe göre ise dövüşler ilk kez MÖ 9. yy. sonuna doğru Anadolu’dan Orta İtalya’ya göç ederek Etruria adını verdikleri bölgeye yerleşen Etrüskler tarafından düzenlenmiştir. Birtakım tarihsel bilgiler ve mezar kabartmaları da dövüşlerin ilk kez Etrüskler tarafından gerçekleştirildiği fikrini doğrulamaktadır. Bu nedenle Antik yazarların ve modern uzmanların çoğu, Roma’nın birçok gelenekte ve sanatta örnek aldığı Etrüsklerin bu konuda ilk olduğu konusunda birleşirler.

Dövüşlerin gerçekleştirilme nedenlerine baktığımızda ise yüzyıllar içinde değişen süreçlerle karşılaşırız. Kilise babası ve filozof Tertullianus(MS yk. 155-240), Etrüsklerde ve Romalılarda tarihi MÖ 8. yy.’a dayanan, tanrılarını ve kaybettikleri savaşçıların ruhlarını teskin etmek ve onlar için duydukları acıyı dindirmek amacıyla insan kurban etme geleneğinin bulunduğunu belirtmiştir (Tert. Spect. VI, 1). MÖ 4. yy.’da yaşamış gramerci Maurus Servius Honoratus’a göre bu gelenek zamanla yumuşayarak yerini esir alınan kişilerin birbiriyle dövüştürülmesine dayanan gladyatör gösterilerine bırakmıştır (Serv. Aen. III, 67). Bu iki geleneğin birleşiminden hareketle varılan kanıya göre de, Etrüskler gladyatör dövüşlerini ilk başlarda ölü kültüne yönelik olarak dinî bir ritüel şeklinde gerçekleştirmişler ve dövüşleri adeta vatanî bir görev olarak görmüşlerdir.

Eski Romalıların geleneksel oyunları başlarda ludi (oyunlar) adı verilen kamuya açık sahne gösterilerinden ve Circus Maximus’ta düzenlenen araba yarışlarından oluşmaktaydı. Ancak MÖ 3. yüzyılın ikinci yarısında bunlara gladyatör dövüşleri de eklenmiştir. MÖ 264’te Roma’da aristokrat Iunius Brutus Pera ölünce, iki oğlu Marcus ve Decimus bir hayvan pazarı olan Forum Boarium’da babalarının anısına cenaze oyunları düzenler ve bu oyunlarda üç çift gladyatör dövüştürür. Latincede munus, ludus gladiatorius veya spectaculus adlarıyla anılan gladiator dövüşünün Roma’ya ilk gelişi de bu cenaze oyunlarıyla gerçekleşir. Böylece bu gelenek önce Etruria’dan Roma’nın bulunduğu Latium’a, buradan İtalya’nın diğer bölgelerine geçmiştir. Daha sonra Roma’nın Doğuda yapmış olduğu fetihlerle başlayan Romanizasyon süreciyle birlikte Anadolu, İspanya, Yunanistan ve hatta Afrika’ya kadar tüm Akdeniz dünyasına yayılmıştır.

Geleneğin Roma’ya geçtiği ilk yıllarda yalnızca cenaze törenlerinde ve düzensiz aralıklarla gerçekleştirilen gösteriler MÖ 3. yy.’da daha da sıklaşmış, ölen kişinin görkemini ve zenginliğini yansıtmak, anısını canlı kılmak ve onu halkın gözünde kahramanlaştırmak için giderek daha da rağbet gören bir şov halini almıştır. Öyle ki kendi anısını canlı tutmak isteyen zengin kişilerin bile vasiyetname hazırlayıp para bırakarak öldükten hemen sonra kendi adlarına cenaze töreni yapılmasını ve gladyatör dövüşleri düzenlenmesini talep ettikleri bilinmektedir. Gladyatör dövüşleri zengin insanların ve politikacıların rağbet etmeye başladığı bir şov halini alınca da, Roma senatosu tarafından MÖ 105 yılında alınan bir kararla, dövüşler resmen halkın bir eğlence aracı olarak kabul edilmiş ve onların yasal olarak düzenlenmesine karar verilmiştir. Bunun üzerine gösterilerin düzenleniş şekli, ücretler, organizatörlerin yetki ve sorumlulukları gibi gösterilere ait hemen her detayın yer aldığı yasalar (leges gladiatoriae) yürürlüğe konmuştur. Düzenli ve yasal hale gelen gösterilerle halkın Yunan kökenli gösterilerden uzaklaşmasının ve dolaylı yoldan askerliğe hazırlanmasının amaçlandığı düşünülmektedir. Ancak gösterilerin yasallaşması aynı zamanda yöneticilerin de işlerine gelmiş, gösteriler onların halkın sempatisini kazanarak kendi kudretlerini yansıtmaları için birbirleriyle rekabet ettikleri bir araç haline gelmiştir.Böylece tam 7 yüzyıl süren ve MS 6. yy.’da son bulan bu kanlı gösteriye duyulan rağbet, onu İtalya topraklarının dışına da taşımış, Anadolu, Suriye ve Mısır’a kadar yayılmasını sağlamıştır.

Özünde savaşta yitirdikleri vatandaşları teskin etme ve anma, halkı askerliğe ve olası savaşlara hazırlama amacı taşıyan bu gösterilerde önceleri savaşta esir düşenler(captivi), kürek mahkûmları ve köleler (servi) yer almıştır. Gösterileri düzenleyen organizatör editor muneris’ten amphitheatrum yöneticisi vilicus’a, bekçi custos’tan kapıdaki görevli ostiarius’a, seyircilere yer gösteren dissignatorlardan isimleri anons eden tellal praeco’ya ve gösterilerin gerçekleştiği kumlu alan arenayı temizleyip gladyatörlerle ilgilenen (h)arenarius’a varana kadar neredeyse herkes köleydi. Yani yalnızca dövüşenlerin değil aynı zamanda amphitheatrum’un korunmasından dövüş alanının temizliğine varana kadar gösterilerle ilgili tüm görevliler kölelerden oluşmaktaydı. Ancak daha sonra “arena’da ölüm” cezasına çarptırılan, noxii veya ad gladium/ ad ludos damnati adı verilen kişiler en acımasız gösterilerde dövüştürülmeye ve gitgide daha çok rağbet görmeye başladı. Dolayısıyla Roma’da gladyatör gösterileri giderek suç işleyenlere verilen cezaların en ağırının uygulandığı bir tür ceza aracına dönüşmüştü. Arena’da ölüme mahkûm olanların aldıkları bu cezanın uygulanışı da işledikleri suçun niteliğine göre değişirdi. Ya ölünceye kadar dövüşürlerdi ya da eğer Roma vatandaşı iseler kılıçtan geçirilme cezasına (damnatio ad gladium) çarptırılırlardı. Ancak eğer köle iseler ve yakınları hayatta değilse vahşi hayvanlara yem olarak atılma cezası (damnatio ad bestias) alırlardı. Karşılıklı dövüşler yetmiyormuş gibi bir de suçluların vahşi hayvanlara yem olarak atıldığı bu korkunç venatio’nun da gösteriler arasında yerini alması çok sürmemiş, hatta bu gösteriyi daha fazla düzenleyebilmek amacıyla mevcut amphithatrum’lara yenileri eklenmiştir. Fakat sonunda“arena’da ölüm” cezası giderek en ağır ceza verme aracı olmaktan, yani esas amacından sapmış, dövüşleri meslek haline getirenlerin eline geçmiştir. Bu durumda dövüşler zamanla yöneticilerin kudretlerini göstermek için kullandığı, dövüşlerde görev alanların ise maddi kazanç ve ün sağladığı bir gösteriye dönüşmesiyle birlikte bu işi gönüllü olarak yapan kişiler de sahnede görülmeye başlamıştır. Esirlerin haricinde para ve ün kazanmak isteyen birçok gönüllü vatandaş (auctorati), kendini kanıtlamak isteyen azat edilmiş köleler (liberti), hatta soylular ve atlı sınıfına mensup kişiler (equites) bile kazanç kapısı olarak gördüğü dövüşlerde yer almıştır.

Gladyatörlerin türleri ise 17 taneydi ve her biri giysilerine, kullandığı silaha ve dövüş stiline göre farklı şekilde adlandırılmıştı. Adını ilk oyunlarda gladius (kısa kılıç) ile dövüşülmesinden alan ve daha sonra tüm dövüşçüler için genel bir ad olarak kullanılacak olan gladiator terimi yerini gladyatörlerin kullandığı silaha, ait olduğu kente veya onun bir özelliğine göreadlandırılan isimlere bırakmıştır.[1] Örneğin, rēte(ağ) atarak dövüşen gladyatöre retiarius, Orta İtalya’daki Samnium Bölgesi’nden gelen Samnit dövüşçüye Samnis, Thrakia’lıya Thrax, Gallia’ya özgü bir araba olan esseda üzerinde dövüşene essedarius, sagitta (ok) atarak dövüşene sagittarius ismi verilmiştir. Başında bir lanista(grup lideri ve çalıştırıcısı)’nın bulunduğu, köle pazarlarından satın alınan güçlü savaş esirlerinden veya gönüllülerden oluşan gladyatör gruplarına familia gladiatoriae adı veriliyor, bir editör muneris(organizatör) gladyatör dövüşleri sergilemek istediği zaman bu gruplardan biriyle anlaşıyordu. Her bir grupta farklı kavimlerden gelen ve geldiği ülkeyi veya kavmi simgeleyen giysiler içinde, yerel silahlarıyla ve kendilerine özgü stilde dövüşen köleler yer alıyor, bu yabancı uyruklu köleler gösterilerde izleyicilerin ilgisini canlı tutabilmek, Roma’nın büyüklüğünü ve savaşta yenerek egemen olduğu ülkeleri göstermek adına özellikle tercih ediliyordu.

Gladyatör dövüşleri Roma İmparatorluk Dönemi’nde özellikle de gösterişi seven yöneticiler ve toplum için çok cazipti ve insanlar savaş tanrısı Mars’a adadıkları amphiteatrum’a bu dövüşleri izlemek adına akın akın geliyorlardı. Ancak gerek Antik Yunan gerekse Romalı yazarların ve düşünürlerin, yani eğitimli ve aydın kişilerin çoğu, gösterileri zevkle izleyen halkla ve göğsü kabaran yöneticilerle aynı kanıda değildi. Onlara göre vahşetin kol gezdiği, akan kanların ve ölümlerin son bulmadığı bu insanlık dışı oyunları düzenlemek ve hatta izlemek, insan kıyımında rol almaktan başka şey değildi. Şimdi kronolojik sırayla yazarların gladyatör dövüşleri hakkındaki görüşlerine değinelim ve düşüncelerini kendi kaleme aldıkları cümlelerden öğrenelim. Aralarında yüz, hatta belki iki yüz yıl bulunan yazarların dövüşler hakkında söylediklerinde ne gibi değişiklikler olduğuna bakalım.

MÖ 106-43 yılları arasında yaşamış ve Roma edebiyatının en önemli yazarlarından olan devlet adamı, hatip ve düşünür Marcus Tullius Cicero, birçok eserinde gladyatör oyunlarına değinmiştir. Bazı ünlü gladyatörlerin hayatlarına dair anlatımlarının yanı sıra yer yer gladyatörleri övdüğü yer yer dövüş düzenlenmesini eleştirdiği eserler mevcuttur. Ancak genel olarak yazılarında gladyatör dövüşlerinin lehinde ve hatta onları öven bir hava hâkimdir. Belki de Roma Cumhuriyet Dönemi’nin başlarında Romalıların cesaretini ve onurunu yansıtmak ve desteklemek adına bu dövüşlerin geçekleştirildiğini düşündüğü için, ya da ilk düzenlenen dövüşlerin çok ağır olmaması nedeniyle onları ve gladyatörleri övdüğü cümleler kaleme almıştır. Mevcut devlet büyüklerinin tepkisini çekmemek adına kimi eserlerinde olumlu yorumlar yapma gereği duyduğu da düşünülebilir. Çünkü, MÖ 62-43 yılları arasında kaleme aldığı mektuplarından birinde bu dövüşlerden hoşlanmayan arkadaşına onları neredeyse överek tasvir eden cümleler yazıp onu bir gün gösteriyi izlemeye davet etmesi (Cic. Ep. VII, 1); ayrıca MÖ 44 yılında kaleme aldığı DeOfficiis (Ödevler/ Görevler [Üzerine]) adlı eserinde arkadaşı Pompeius’un 2. konsüllüğü sırasında düzenlediği oyunların o zamana kadarki en görkemli oyunlar olduğunu belirtmesi (Cic. Off. II, 57) böyle bir izlenim vermektedir. Şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki yazımızda ele alacağımız düşünürler ve yazarlar arasında gladyatör gösterilerine ılımlı bakan tek yazar Cicero’dur. MÖ 49 yılında, Gaius Julius Caesar’ın önderliğindeki lejyon, generallerin ordularıyla geçmesinin yasak olduğu Kuzey İtalya’daki Rubicon Nehri’ni geçip yasağı çiğneyince Roma’da iç savaş başlamış ve beş yıl sürmüştür. Bu süre zarfında rekabet halinde olan politikacılar birbirlerine gözdağı vermek ve halkın sempatisini kazanmak amacıyla gladyatör gösterilerinden bir hayli yararlanmışlardır. Cicero da MÖ 45’te yazdığı TusculanaeDisputationes (Tusculum Tartışmaları) eserinde gladyatör dövüşlerine ilişkin şöyle bir yorumda bulunmuş, bilhassa gladyatörlerin güçlerini ve iradelerini överek onların lehinde cümleler kaleme almıştır:

“Mahvolmuş insanlardan ya da yabancılardan oluşan gladyatörler, ne kadar çok darbeye katlanıyorlar! İyi eğitilmiş olan bu insanlar her nasılsa utanılacak şekilde kaçmaktansa darbe yemeyi tercih ediyorlar!Hiçbir şeyi ya efendilerini ya halkıtatmin etmekten daha önemli bulmadıkları ne kadar açık! Üstelik yaralarla bitap düştüklerindeefendilerinin ne istediğini sorsun diye birini bile gönderiyorlar: eğer onları memnun edecekse seve seve kendilerini yere atıyorlar.Sıradan bir gladyatör (bile olsa) hiç yas tutan, yüzünün ifadesi değişen oldu mu?Kim yarışı sürdürmekten,kendini yerlere atmaktan utandı? Kim yenildiğinde kılıç darbesi alması emredilince boynunu geriçekti? Bu kadar çalışma, tefekkür ve deneyim işe yarıyor…Bazılarının gladyatör dövüşlerini zalim ve insanlık dışı olarak görmemesi gerekir…” (Cic. Tusc. Disp. II, 41).

Şimdi de Cicero’nun ölümünden 40 yıl sonra dünyaya gelen MÖ4 ile MS 65 yılları arasında yaşamış İspanya-Cordobalı yazar, söylev ustası, siyaset adamı ve düşünür Lucius Annaeus Seneca’nın konuyla ilgili düşüncelerine uzanalım. Aynı adlı babasından ayrı tutulmak için minor (daha genç) sıfatıyla anılan Genç Seneca, küçük yaşta teyzesi tarafından Roma’ya getirilir ve kendisinin bir gün üstün örneklerini kaleme alacağı retorik ve felsefe eğitimini burada alır. Sanatından siyasetine, dilinden tarihine kadar içine nüfuz eden kentin etkileri birçok eserine yansır. Seneca, kayınpederi Pompeius Paulinus’a ithafen MS 49 ya da 62 yılında yazıldığı tahmin edilen De Brevitate Vitae (Yaşamın Kısalığı) diyaloğunda yaşamın kısalığını, hızla akıp giden hayatta nelere önem ve öncelik vermemiz gerektiğini kaleme almıştır. Bu diyalogda önemsiz bilgiler olarak gördüğü olayları sıralarken gladyatör dövüşlerinin acımasızlığını dile getirir. O, Cicero’dan farklı düşünmekte ve bu dövüşleri acımasız bulmakta ve kıyım olarak yorumlamaktadır. Aradan geçen yıllar dövüşlerin vahşetini daha da arttırmış olmalı ki, onları şöyle eleştirmektedir:

“Devletin önde geleni ve (söylendiğine göre) eski yöneticilerin arasında iyiliğiyle göze çarpan (Pompeius), insanları katleden yeni bir tür gösteriyle akıllarda yer edineceğini düşündü. Ölümüne dövüşüyorlar? Yetmez. Katlediliyorlar? O da yetersiz kalır: koca bir insan yığınının ayakları altında çiğnensinler! Sonradan güçlü biri bunları öğrenmesin ve bu insanlık dışı (gösteride) gözü kalmasın diye bunlar unutulmuş olsa ne iyi olurdu! Ah şu iyitalih zihinlerimizi ne kadar da körleştiriyor! (Pompeius) Onca zavallı insanı başka bir gökyüzü altında dünyaya gelmiş vahşi hayvanların önüne atınca, birbirinden bu kadar farklı varlıkları birbirine düşürünce, Roma halkının gözleri önünde oluk olukkan akıtınca ve sonrasında daha fazla kan akıtmaya zorlanınca (nedense) kendisinin doğadan bile büyük olduğuna inandı. Ama daha sonra aynı adam İskenderiyelilerin ihanetine uğradı, son köleden kendisini bıçaklamasını istediğinde, işte ancak o zaman gösterişli lakabın[2]ne kadar anlamsız olduğunu anladı.” (Sen. Brev. Vit. XIII, 6-8).

Seneca, Sicilya’da yöneticilik yapan arkadaşı Lucilius’a ithafen yaşamının son yıllarında kaleme aldığı felsefi mektuplarda da bu amansız gladyatör gösterilerini şöyle tasvir eder:

“Bir gün bir öğle saatinde gösterilere denk geldim; hem eğlenceli hem de insanların kan görmekten yorulan gözlerini biraz olsun dinlendirecek bir şey izleyeceğimi umuyordum, ama nerede! Dövüşten önceki gösteri hiç değilse merhametliydi[3]. Şimdikinde ise yaptıkları hareketlerle ortada tamamen katile dönmüş kişiler var. Üzerlerini örten hiçbir şey yok, bedenlerinin her yeri açık olduğu için de hiçbir vuruş boşa gitmiyor. Pek çok kişi bu dövüşü birbirinedenk kişilerin düzenli tertiplenen ve yedekte bekleyen (taleple gelen) dövüşe tercih ediyor. Neden tercih etmesin? Kılıcı geri püskürtecek ne bir miğferleri ne de kalkanları var. Zaten tedarikli olsalar neye yarar? Ya da yetenekli olsalar? Tüm bunlar anca ölümü geciktirir. İnsanlar sabahın köründe aslanların ve ayıların önüne, öğlen olunca da onları izleyenlerin önüne atılıyor. (Az önce) Katil olmuş kişilerin birazdan katil olacak kişilerin önüne atılmasını emrediyorlar ve kazanan kişiyi bir sonraki kıyıma saklıyorlar. Dövüşlerin sonu ise ölüm… Kılıçla ve ateşle hallediyorlar işi. Arena boşken işte bunlar oluyor. “Ama birisi haydutluk yaptı, adam öldürdü” dersen, “Nasıl peki? Hadi o adam birini öldürdüğü için cezayı hak etti[4]; peki sen zavallı adam, sen ne yaptın da bunu izliyorsun? “Öldür, yarala, yak onu! Neden bu kadar korkak da kılıca doğru koşmuyor? Neden ölürken o kadar da cesur değil? Neden o kadar da isteyerek ölmüyor? Tam yaraların üzerine vursunlar, karşılıklı vuruşları indirsinler çıplak ve korumasız göğüslerine!” Derken oyuna ara veriliuyor: “Bu esnada (bile) boş kalmasınlar diye insanlar katledilmeye devam ediyor”. (Sen., Epis. I, 7: 3-6).

MS 56 ila 120 yılları arasında Roma’da yaşamış tarihçi ve senatör Tacitus, yazdığı ilk eser olan ve edebi eleştiri niteliği taşıyan Dialogus De Oratoribus(Hatipler Hakkında Diyalog)’ta Roma’da kendi yaşadığı İmparatorluk Çağı’nda neden Cumhuriyet Çağı’ndaki gibi iyi hatiplerin yetişmediğini sorgular. Bu eserde bir paragrafın ortasında ise gladyatör dövüşleriyle ilgili olumsuz görüşlerini ve zihin için nasıl sakıncalı bulduğunu kısaca şöyle anlatır:

“…Aslında bu kentin aktörlere hayranlık, gladyatörlere ve atlara düşkünlük gibi daimi ve kendine has zaafları, (çocuk) daha ana rahmindeyken onun içine işliyormuş gibi geliyor bana. Zihin bunlarla meşgul ve doluyken onda değerli sanatlara ayıracak ne kadar az yer kalıyor! ...” (Tac. Dial. 29)

Roma’nın ünlü yergi yazarı Aquinum’lu Decimus Iunius Iuvenalis (M. S. 55-140) Britannia’da iki yıl orduda görev aldıktan sonra orta yaş döneminden itibaren yaşamını Roma’da mahkemelerde savunmalar yaparak sürdürmüştür. Mahkemelerde dilediği yere ulaşamayıp orada yabancı veya değersiz kişilerin bulunduğunu görünce kendisini edebi çalışmalara vermiştir. Edebi yaşamını imparator Traianus (98-117) ve Hadrianus (117-138) dönemlerinde sürdüren Iuvenalis, ileri yaş dönemini sürdürürken kaleme aldığı yergilerinden birinde tanık olduğu gladyatör dövüşlerinin değersizliğini şu dizelerle dile getirmiştir:

“Şimdi gladyatör dövüşleri düzenliyorlar ve halk parmağını ters çevirerek[5] (öldürülmesini) istediğinde elbirliğiyle öldürüyorlar; Oradan dönerken de kamu tuvaletleri için bir araya geliyorlar.

Mademki bunlar, Fortuna(kader tanrıçası)’nın canı her eğlenmek istediğinde,
Meseleleri en aşağılık yerlerden en tepelere çıkaran insanlar,
Neden her şeyi yapmasınlar?” (Iuv. Sat., III, 36-40).

Halkın en büyük eğlence kaynaklarından olan gladyatör dövüşleri böylece giderek imparatorlar için de hayatlarının ve kendi reklamlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Öyle ki, MS 70-130 yılları arasında yaşamış Cezayir asıllı Romalı tarih ve biyografi yazarı Gaius Suetonius Tranquillus, Roma İmparatorluğu’nun ilk 12 liderinin hayatlarını kaleme aldığı De Vita Caesarum(12 Caesar’ın Hayatı [Üzerine]) adlı eserinde hemen hemen her imparatorun gladyatör dövüşlerini nasıl ve hangi yaklaşımlarla düzenlediğini anlatır. Komutan Gaius Julius Caesar’dan başlayarak Roma’nın ilk imparatoru Augustus’tan Domitianus’a kadar sırayla imparatorluk liderlerini kaleme aldığı kitabında, imparatorların dönemindeki gladyatör dövüşlerini, hemen her birinin dövüşlere olan düşkünlüğünü, onları büyük bir zevkle düzenlediklerini yansıtan ifadeler içinde ve bazı olaylarla destekleyerek kaleme almıştır. MS 37-41 yılları arasında olmak üzere yalnızca 4 yıl Roma İmparatorluğu’nu yöneten İmparator Caligula, birçok Roma imparatoru gibi akıl sağlığı bozuk olan, acıma ve adalet duyguları gelişmemiş ve pek çok masum insanı öldürmekten, en yakınlarını herkese rezil etmekten ve türlü cinsel eğlencelerden geri durmayan biriydi. Suetonius’un Caligula’yı anlatan kitabında (Suet. De Vit. :Caligula, XXX; 2) onun atlı sınıfını, sahne gösterilerine ve gladyatör dövüşlerine düşkün oldukları için -her nasılsa- eleştirdiği ifade edilmiş olsa da daha sonrasında (XXXII, LIV) kendi düzenlediği ve hatta içine dâhil olarak sonlandırdığı gladyatör dövüşleri anlatılmaktadır. Kendisinden sonra başa geçen ve MS 54 yılına kadar 13 yıl tahtta kalan İmparator Claudius’un da tıpkı diğer imparatorlar gibi gladyatör dövüşlerine çok düşkün olduğunu, hatta onları ölürken izlemekten bile zevk aldığını ve bu sayede acımasız ruhunu rahatlattığını şu cümlelerle ifade etmiştir:

“(Claudius’un) gaddar ve kana susamış bir doğaya sahip olduğu büyük olaylarda olduğu kadar küçük şeylerde deortaya çıktı. … Nerede kendisinin veya başkasının yönetiminde bir gladyatör dövüşü düzenlense, özellikle ağ atanretiarius’ların ve hatta kazarayere düşenlerin bile, hemen boğazının kesilmesini emrediyordu, çünkü onların yüzlerini son nefeslerini verirken görmek istiyordu.” (Suet. De Vit.: Claudius, XXXIV).

Bu bilgilerden ve yazarların yorumlarından sonra, şimdi sıra kendimizde. Günümüzden 2000 yıl öncesine giderek, ortada gladyatörlerin dövüştüğü koca bir amphithatrum’da olduğuınuzu hayal edin! Bir yanda kan gövdeyi götürsün isteyen ceza sisteminin destekçileri, diğer yanda Romalı erdemlerini yüceltme hayalini öne sürerek köleleri ölümün can çekişen bir başka yüzüne gönderen kesim. Bir başka yerde imparatorların sırtını sıvazlayan, zengin kesimin etrafa saçtığı gösteriş emellerini ve rant kokusunu savuran işbirlikçiler. Diğer yanda öfke dolu cümlelerle kendinden geçmiş vahşi dürütleri yüzünüze kusan halk. Diğer yanda ise tanık olduğu bu vahşi gösterileri cesurca eleştirmeye hazır, onları sadece gözleyen ve yazıya döken, okurlarını ruhun aşağı katmanlarına ait bu gösteriden uzaklaştırarak üst benliğe çağıran ve bu acımasız gösterilerin iç yüzünü gelecek yüzyıllara aktaracak olan yazarlar. Peki siz, Antik Çağ’da yaşayan bir Romalı olsaydınız, hangi tarafta yer alırdınız?

***

ARKHE (Arkeoloji, Gezi, Kültür ve Sanat Dergisi), 1. Sayı (Ocak-Şubat-Mart 2017):

Eğlence ve Yaşam Arasında Bir Dünya: Gladyatörler, (Ocak) 2017, (s. 31-41).

Seçilmiş Kaynakça:

Antik Kaynaklar:

Athen. Deiphno. Athenaios, Deipnosophistai.
(Kullanılan metin: Athenaeus the Deipnosophists, Volume II, Trans. by: Charles Burton Gulick, Loeb Classical Library, 1928).

Cic. Ep. Marcus Tullius Cicero, Epistulae Ad Familiares.
(Kullanılan metin: M. Tullius Cicero, Cicero: Selected Letters, Trans. by: Frank Frost Abbott, Ginnand Co., Boston, 1909).

Cic. Off. Marcus Tullius Cicero, De Officiis.

(Kullanılan metin: M. Tullius Cicero, De Officiis, (with an English Trans. by: Walter Miller, Harvard University Press, Cambridge, Mass., England, 1913).

Cic. Tusc. Disp. Marcus Tullius Cicero, Tusculanae Disputationes.
(Kullanılan Metin: M. Tullius Cicero, Ed. by: M. Pohlenz, Teubner, Leipzig, 1918).

Iuv. Sat. Iuvenalis, Saturae.
(Kullanılan Metin: W. V. Clausen (ed.), Iuvenalis. A. Persi Flacci et D. Iuni Iuvenalis Saturae, (brevique ad notatione critica instruxit), Oxford 1959).

Sen. Brev. Vit. Lucius Annaeus Seneca, De BrevitateVitae.
(Kullanılan Metin: Seneca, Moral Essays: Volume 2. Ed. and Trans by: John W. Basore, William Heinemann, London and New York, 1932).

Sen. Ep. Lucius Annaeus Seneca, Ad Lucilium Epistulae Morales.
(Kullanılan Metin: Seneca, Epistles 1-65, Volume IV, Trans. By: R. M Gummere, Loeb Classical Library, Harvard University Press, Londra,1961).

Serv. Aen. Maurus Servius Honoratus, In Vergilii Carmina Comentarii.
(Servii Grammatici qui feruntur in Vergilii carmina commentarii; recensuerunt Georgius Thilo et Hermannus Hagen, Georgius Thilo, Leipzig. B. G. Teubner, 1881).

Suet. De Vit. Suetonius, De Vitis Duodecim Caesarum.
(Kullanılan Metin: C. Suetonii Tranquilli opera. Vol. 1. De Vita Caesarum Libri VIII. Teubner, Leipzig 1907).

Tacit. Dial. Tacitus, Dialogus De Oratoribus.
(Kullanılan Metin: Cornelius Tacitus, Opera Minora, Ed. By: Henry Furneaux, Clarendon Press, Oxford, 1900).

Tert. Spect. Tertullianus, De Spectaculis.
(Kullanılan Metin: Tertullian-MinuciusFelix. Tertullian. Ed. by: T.R. Glover. William Heinemann Ltd.; Harvard University Press, London; Cambridge, Massachusetts, 1931).

Modern Kaynaklar:

Grant 1967 Michael Grant, Gladiators, Penguin Books Ltd., Harmondsworth, Middlesex, England, 1967.

Jacobelli Luciana Jacobelli, Gladiators at Pompeii, “L’ERMA” di BRETSCHNEIDER, Roma, 2003.

Malay & Sılay 1991 Hasan Malay, H. Sılay, Antik Devirde Gladyatörler, Arkeoloji ve Sanat Yay., İstanbul 1991.

Uzunaslan 2005 Abdurrahman Uzunaslan, “Antik Roma’da Gladyatör Oyunları”, şurada: Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, Isparta, 2005, (ss.15-58).

Welch 2007 Katherine E. Welch, The Roman Amphitheatre: From Its Origins to the Colosseum, Cambridge University Press, 2007.

DİPNOTLAR

* Öğr. Gör., Bursa-Uludağ Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü; İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Doktor Adayı. (eburcuozkan@uludag.edu.tr)

[1] Kül kavanozları üzerindeki tasvirlerden hareketle ilk gladyatör grubunun bustuarius adı verilen dövüşçülerden oluştuğuna dair görüş de mevcuttur. (Serv. Aen. X, 519; ayrıca bkz: Uzunaslan 2005, 18.)

[2] MÖ 106-49 yılları arasında yaşamış Romalı askerî ve politik lider Gnaeus Pompeius, Romalı büyük general ve devlet adamı Gnaeus Pompeius Strabo’nun oğludur. 16 yaşına gelip toga virilis giymeye hak kazanınca babanın soyadını alma geleneğine uymayı nüfuzunun kendisine sağladığı iltimas sayesinde reddederek “büyük, yüce” anlamlarına gelen “magnus” lakabını/ soyadını almayı seçmiştir. Gerekçe olarak da kibirle suçlanırsa soyadına uygun yaşadığını söyleyebilme hakkını göstermiştir.

[3] Esas dövüşlerin öncesinde ve aralarında halkı esas gösterilere hazırlamak veya dinlendirmek adına paegniarius adı verilen kişilerin rakibe fazla zarar vermeden, hafif silahlarla ve ölümcül olmayan vuruşlarla gerçekleştirdikleri prolusio adlı ufak çaplı dövüşler kastedilmektedir.

[4] Suçlu olduğu için arena’da dövüşme cezası alan mahkûm kastedilmektedir.

[5] Gladyatör dövüşlerinde müsabakanın sonunda yenilen ama hayatta kalan gladyatör canının bağışlanmasını istediğinde sırtüstü uzanarak sol elini yukarı kaldırır, karar halkın isteğine ve editor(organizatör)’un ya da imparatorun arzusuna bırakılırdı. Eğer seyircilerin çoğu başparmağını yukarı çevirerek “Missum!” (Bağışla!) diye tezahürat ederse, editor cellada aynı işareti yaparak hayatının bağışlanmasını sağlardı. Ancak başparmağını aşağı indirerek boğazını gösterenler ve “Iugula!” (Öldür/ Boğazını kes!) diye bağıranlar çoğunluktaysa imparatorun işaretiyle editor da son emri verir ve celladın hamlesiyle gladyatörün yaşamına son verilirdi. İki gladyatörün de birbirine üstünlük sağlayamadığı durumlarda ise kimi zaman bu iki dövüşçü affedilebilir ama çoğu zaman yeni bir dövüşe yönlendirilirdi.

TARİH /// Eski Zamanlar Dövizi : Osmanlı İmparatorluğu’nda En Önemli Para Türlerinden Biri Olan Filori


Eski Zamanlar Dövizi : Osmanlı İmparatorluğu’nda En Önemli Para Türlerinden Biri Olan Filori

Osmanlı Devleti zamanının uzun süre boyunca en önemli ekonomik simgelerinden biriymiş filori.

filori, osmanlı imparatorluğu’nda avrupa menşeli altın paraların adı ve bir vergi türüdür

filori kelimesi italyanca filorinden gelmekte olup; bu para ilk defa floransa’da basılmıştır. 1182’den 1252’ye kadar gümüş para olan filorin; 1252 yılında altından darbedilerek kısa sürede avrupa’ya ve asyaya yayıldı. bir yüzünde floransa’nın sembolü olan zambak motifi, diğer yüzünde vaftizci yahya’nın resmi bulunan 3,5 gr. ağırlığındaki bu altın para, italyan devletlerinin türkmen beylikleriyle olan ticarî münasebetleri dolayısıyla batı anadolu’da geniş ölçüde kullanıldı. hatta menteşe ve aydınoğulları beyliği ile yapılan ticari anlaşma metinlerinde filorinin adı geçemektedir.

Zambak motifi.

Vaftizci Yahya.

filorin, fatih sultan mehmed dönemine kadar filori adıyla osmanlılar’da en çok kullanılan altın para durumundaydı

daha sonra filori, osmanlılar tarafından altın para karşılığı olarak hem kendi bastıkları hem de avrupa menşeli olanlar için kullanılmaya başlandı. fatih’in bastırmış olduğu ilk altın sikke venedik dukası veya filori ile aynı ayardaydı. osmanlılar venedik dukası için de filori adını kullanmışlardı. bazan floransa altınını “filoriyyen-i efrentiyyen” veya “efrenti filori” adıyla anmaktaydılar. böylece filori dinar, hasene gibi sadece altın para karşılığı bir anlam kazanmıştı. bu şekliyle herhangi bir ayırım yapılmaksızın kullanılışına osmanlı kroniklerinde çok sık rastlanır. filorinin gümüş olarak karşılığı ise akçenin değerindeki düşme sonucu giderek arttı. 16. yüzyıl sonlarında ve 17. yüzyılda filori adı altındaki yerli ve yabancı menşeli altınların değeri oldukça yükselmiştir.

osmanlılar’da filori, altın karşılığı tahsil edilen bir vergi adı olarak da geçemektedir

bugüne ulaşan en eski osmanlı eflak kanunnamesine göre eflaklı her hane veya aile, yıllık bir filori miktarı resm-i filori vermekle mükellef tutulmuştu. aynı zamanda buna ek olarak her hane bir koç, bir de dişi koyun verirdi. kanunnameye göre yirmi hane “katun” veya “katuna” denilen bir vergi birimi oluşturur ve her katuna yılda bir defa bir çadır (çerge), peynir, üç urgan, altı yular, bir tulum tereyağı ve bir koyun vermekle yükümlü bulunurdu. 1468 tarihli bosna tahrir defteri’ne göre bir katun elli haneden müteşekkildi ve her katun bir çadır veya karşılık olarak 100 akçe, iki koç yahut 60 akçe öderdi.

resm-i filori osmanlı hakimiyetinden önce uygulamada bulunan mahalli bir vergiydi

stephan duşan kanununa göre her hane yöneticiye bir “hiperpiron” (careva perpera) öderdi. osmanlılar da eskiden beri özel kanuna tabi olan eflaklar için bu vergi sistemini sürdürdüler. fakat resm-i filoriyi şeriatça uygun görülen cizye ve örf bir vergi olan raiyet rüsümuna denk olarak değerlendirdiler. daha sonra bunlar her iki tür vergiden de muaf tutuldular.

aynı şekilde osmanlılar’ın macaristan’da hane başına 1 filori karşılığı topladıkları vergi, halkın daha önce macar krallarına ödediği verginin bir devamıydı. bu vergi de cizye muadili veya karşılığı olarak düşünülmüştü. resm-i filori genellikle akçe şeklinde ödenirdi. dolayısıyla altının değerine oranla ödenen akçe miktarı da artardı. mesela 1468’de bu miktar 45 akçe iken kanuni sultan süleyman zamanında 50 akçe, 1566’da 70 akçe ve 1568’de 80 akçeye yükselmiş, altın karşılığı ise değişmemişti.

eflaklar’a uygulanan verginin hafifliğini dikkate alan osmanlı yöneticileri bunları zorunlu askeri hizmetle yükümlü tutmuşlar. her beş hane bir voynuk (slovence voynik “asker”) verirdi. osmanlılar bazan “eflak adeti” adı altında başka gruplara da filori vergisi uygularlardı. rudnik bölgesindeki madenciler haraç ve ispençe yerine hane başına 1 filori vergi öderlerdi. 1530’da semendire sancağı çingenelerinden resm-i filori adıyla hane başına 80 akçe vergi alınıyordu.

filori vergisi genelde “filorici” adı verilen bir görevli tarafından toplanır ve doğrudan merkezi hazineye aktarılırdı. bazı hallerde sancak beyine tahsis edildiği de olurdu. 17. yüzyılda filori vergisine tabi olanlara “filorici taifesi” veya “filoriciyan” denirdi. bu dönemin kanunlarında filorici, öşürden ve rüsum-i örfiye‘den muaf bulunan ve yıllık belli bir vergi ödeyen kimseye denmekteydi. akçe cinsinden verilen resm-i filori “hıdrellez” (rüz-ı hızr) ve “kasım günü” (rüz-ı kasım) olmak üzere yılda iki taksitte ödenirdi.

İSTİHBARAT DOSYASI : İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in İstanbul’da dolandırıcılık yaptığı iddia edildi


İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier‘in İstanbul‘da dolandırıcılık yaptığı iddia edildi

İngiliz eski istihbarat subayı ve Yardım kuruluşu Mayday Rescue‘nin kurucu yöneticisi James Gustaf Edward Le Mesurier‘in ölümünden önce, sponsorların parasını kötüye kullandığını itiraf ettiği ve istifa etmeyi önerdiği öne sürüldü. Ölümü halâ bir sır olan Mesurier, 2016’da İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth tarafından "Büyük Britanya İmparatorluk Nişanı" ile ödüllendirilmiştir.

Volkskrant gazetesi ulaştığı bir mektuba dayandırdığı haberinde, İngiliz eski istihbarat subayı ve yardım kuruluşu Mayday Rescue‘nin yöneticisi James Le Mesurier‘in sponsorların parasını zimmetine geçirdiğini itiraf ettiğini ve istifa etmeyi önerdiğini belirtti.

"GÖNDERİLEN YARDIMI ZİMMETİNE GEÇİRDİĞİNİ ÖLÜMÜNDEN 3 GÜN ÖNCE İTİRAF ETTİ"

Gazeteye göre, Le Mesurier ölümünden üç gün önce, sponsor olan ülkelere yazdığı bir mektupta yaptığı sahtekarlığı itiraf etti. Mali dolandırıcılık, geçen yılın kasım ayında Hollandalı bir mali hesap uzmanının Mayday Rescue’nun İstanbul ofisini ziyareti sırasında, 50 bin dolarlık zararı gizlemek için düzenlenen sahte makbuzları bulmakla ortaya çıktı. Le Mesurier, Mayday Rescue’nin yönetiminin Beyaz Miğferler için gönderilen parayı zimmetine geçirdiğini itiraf etti.

Le Mesurier’in ölümünden sonra, Hollanda, Almanya ve İngiltere‘nin de dahil olduğu donör ülkeler, kuruluşun belgelerini inceledi ancak zimmete para geçirme konusunda herhangi bir kanıta rastlamadı.

"YANLIŞ ANLAŞILMA"

Gazeteye göre, bazı büyük işlemleri denetlemek etmek artık mümkün değil. Kamuoyuna açıklanmayan soruşturmanın sonucuna göre, Le Mesurier’in itiraf ettiği dolandırıcılık bir ‘yanlış anlaşılma‘ sonucuydu.

Muhasebe şirketi SMK, Kasım ayında bir dizi başka sorunlar buldu. Mayday Rescue tamamen kar amacı gütmeyen bir organizasyon değildi, Türkiye ve Dubai’de ticari ofisleri vardı. Bazı durumlarda, kuruluşun yöneticilerinin maaşı, primler hariç ayda 26 bin euroya kadar ulaşabiliyordu.

Halâ Suriye‘de faaliyet gösteren Beyaz Miğferler, şu anda başka kuruluşlar aracılığıyla finansman aldıklarını açıkladı.

Batı’da popülerlik ve destek kazanan Beyaz Miğferler, amacını savaş bölgelerindeki sivilleri kurtarmak olarak açıklamıştı, ancak Suriye makamları tarafından aşırılık yanlısı gruplarla bağlantı kurmak ve propaganda faaliyetleri yürütmekle suçlanıyor.

NOSTALJİ DÜNYASI : Arşivden Çıkarılarak Renklendirilen Yüksek Çözünürlüklü Eski İstanbul Fotoğrafları


Arşivden Çıkarılarak Renklendirilen Yüksek Çözünürlüklü Eski İstanbul Fotoğrafları

19. yüzyıl; görüntü teknolojilerinin henüz pek gelişmediği bir dönem olduğu için, o zaman dilimine ait kaliteli materyal bulmak oldukça zor oluyor. Amerikan Kongre Kütüphanesi, arşivinde bulunan fotoğrafları dijital ortamda renklendirerek bu ihtiyacı gideren çalışmalardan birine imza atmış.

1890’lı yıllarda istanbul’un çeşitli noktalarından çekilmiş fotoğrafların renklendirilmiş halleri ufkunuzu açabilir.

amerikan kongre kütüphanesi arşivinde bulunan yaklaşık 6500 fotoğraf (istanbul dahil dünyanın birçok şehrini kapsayan) zürich ve detroit şehirlerinde bulunan merkezlerde orijinale yakın bir şekilde renklendirilerek kütüphanenin dijital arşivinde erişime açılmıştır. o döneme ait renksiz fotoğraf bulmak bile zor iken böyle bir çalışma yapılmış olması tebrik edilesi bir durumdur.

130 yıl önceki istanbul sanki dün fotoğraflanmış gibi

tepeden boğazın görünümü

haliç’in panoraması

anadolu hisarı eşliğinde boğaz

istanbul’u gözetleyen bir fener

galata köprüsü ve pera

bir sokakta hayat akarken

sokak satıcıları

eyüp sultan mezarlığında iki kişi

çemberlitaş

dönemin harbiye nazırlığı beyazıt meydanı

sokak arasında bir atlı

bayezit camii

galata köprüsünde yürüyen kalabalık

denizden istanbul silüeti

sokakta sakal tıraşı yapılırken

kariye camii

sokaktan bir kesit

tophaneden bir görünüm

alman çeşmesi

denizden dolmabahçe sarayı

rüstem paşa camii içi

beykoz valide sultan çeşmesi

topkapı sarayı giriş kapısı

ayasofya camii ve meydan

sultan ahmet camii ve dikili taş

eminönü meydanı

son olarak harika bir istanbul görünümü

kaynak

tasdevrisevenlerdernegi

MOSSAD DOSYASI : Mossad eski ajanı, Nisman’ın ölümüne sebep olan olayları açıkladı


Alberto Nisman

Mossad eski ajanı, Nisman’ın ölümüne sebep olan olayları açıkladı

Bir İsrail televizyonu belgeselinin iddiasına göre, Arjantinli Savcı Alberto Nisman, Buenos Aires’te 85 kişinin öldürüldüğü 1994 AMIA terör saldırısının sorumlusunun İran olduğunu İsrail gizli servisi Mossad’ın sağladığı bilgiler sayesinde kanıtlayabilmiş.

İsrail Kanal 12’de yayınlanan ‘Uvda (Gerçek)’ belgeselinde eski bir Mossad ajanı olan Uzi Shaya ile uzun bir söyleşi yer aldı. Uzi Shaya, Nisman ile birçok görüşme yaptığını ve iddiaya göre Arjantin Devlet Başkanı Kirchner’i suçlayarak Nisman’a ilettiği belgelerin “ölümüne sebep olmuş olabileceğini” düşündüğünü dile getirdi.

Arjantin savcısı Alberto Nisman, AMIA Yahudi merkezini patlatan intihar bombacısını Hizbullah teröristi İbrahim Berro olarak belirlemiş ve 2006’daki suçlamasında, saldırının düzenlenmesine 1993 yılında İran’ın başkanlığında yapılan ‘Özel Operasyonlar Komitesi’ toplantısında karar verildiğini söylemişti. Bir sonraki yıl Nisman’ın iddiaları sonucunda, hâlâ Arjantin tarihindeki en kötü terör saldırısı olan bombalama için bazı İranlılar adına uluslararası tutuklama emirleri çıkartılmıştı.

‘Uvda’nın iddiasına göre saldırıyı organize edenleri ve suçluları Mossad ortaya çıkarmış ve bu bilgiyi Nisman’a iletmişti.

Nisman Ocak 2015’te, Arjantin Meclis panelinde dönemin Devlet Başkanı Kirchner’in İran’ın saldırıdaki rolünü örtbas etmeye çalışması hakkında ifade vermesinden bir gün önce, Buenos Aires’teki evinde ölü bulunmuştu. Başta, yakın mesafeden başına ateş edilen tek bir kurşun ile ölen Nisman’ın intihar ettiği iddia edilmiş, fakat daha sonra bunun bir cinayet olduğu kabul edilmişti.

AMIA saldırısını ele alışında ve İran ile ilişkilerinde yasadışı herhangi bir durum olduğunu hep inkâr etmiş olan Kirchner, bugün Arjantin’de başkan yardımcısı olarak görev yapıyor.

KİTAP TAVSİYESİ : Eski Zağra Müftüsü’nün gözünden 93 Harbi


Eski Zağra Müftüsü’nün gözünden 93 Harbi

25 Mart 2015

Eski Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi yazdığı anı kitabında bu savaşta düşmanla korkusuzca savaşan Çerkesler’e kitabında yer verir. Eski Zağra’nın kurtarılmasında yer aldıklarını anlatır. Tarihçe-i Vak’a-i Zağra, İstanbul, S:61-76-106-131-132—141-146-147-151)Yine kitabında Eski Zağra’da yaşayan Yahudilerin Müslümanlarla beraber askerlerimize ekmek, yemek, su ve sigara verdiklerini yazar. (Tarihçe-i Vak’a-i Zağra, İstanbul, S:65)

Hüseyin Raci Bey, Edirne’de cephe gerisi olarak tutulan askerlerin bir bölümünün Kafkasya’nın Sohum limanına (Abhazya) çıkarılmasının bir fayda sağlamadığını, bu harekâttan bir netice alınmadığını, aksine müdafaa gücünü yitiren Edirne’nin savaşmadan Rus Ordusu’na teslim olduğunu anlatır. Edirne’yi ele geçiren Rus kuvvetleri, Çatalca’daki zayıf direnişi ezip, Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar gelirler ve İstanbul kapılarına dayanırlar.

Yazara göre bozgunun başlıca sebebi komutanların beceriksizlikleri, ortak hareket edememelerinin yanı sıra askerlerimizin yönetiminin, savaşın Yıldız Sarayı’ndan yürütülmesidir.

Yazar. “1875 yılında Hersek İsyanı’yla başlayan süreç iyi yönetilememiş, Uahlar (Romanya) Rusların yanında savaşa girmişlerdir. Daha önce yenilip, Osmanlı Devleti’yle ateşkes imzalayan Sırbistan Krallığı ve Karadağ Prensliği tekrar savaşa girmişlerdir. Bu durum Osmanlı Ordusu’nun farklı cephelere bölünmesine yol açmış ve Rusların ilerlemesi kolaylaştırmıştır.

Rus Orduları Plevne’de yenilince Rus Çarı ve veliaht prensi bizzat cepheye gelerek komutayı ele aldılar, ama Osmanlı Devleti yöneticileri böyle bir şey yapmadılar” diyerek o dönem Osmanlı Padişah ve yöneticilerini suçlar. Tarihçe-i (Vak’a-i Zağra, İstanbul)

MAFYA ÖRGÜTLERİ DOSYASI : ‘Köstebek’ olduğundan şüphelenilen eski istihbarat polisini çete öldürmüş


‘Köstebek’ olduğundan şüphelenilen eski istihbarat polisini çete öldürmüş

16/04/2020

ALİ YILMAZ

Sedat Şahin’in liderliğini yaptığı suç örgütüne ilişkin iddianamede eski bir polisin ‘köstebek’ diye örgüt elemanları tarafından öldürüldüğü belirtildi.

374 sayfalık iddianame, İstanbul 15’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. Yargılama başladı. Tutuklu Sedat Şahin’in ‘bir numaralı sanık’ olarak yargılandığı davada, örgütün işlediği iddia edilen suçların arasında iki cinayet de yer aldı.

Polislikten atıldı

İddianamede adı geçen iki kişiden polis Şeref Akbaş, 16 Haziran 1997’de İstanbul’da İstihbarat Şube’de çalışmaya başladı. Ancak mesleğe başladıktan 15 ay sonra atıldı. Akbaş, meslekten atıldıktan bir yıl sonra İstanbul’da bir yağma suçuna karıştığı için tutuklandı.

Akbaş, 2004’te tahliye olmasının ardından Şahinler suç örgütüyle temasa geçti. Örgütün içinde yer almaya başlayan Akbaş’a dair ilk şüphe, Şahinlerle kavgalı Sarallar grubunun bir saldırısında, Akbaş’ın hedef alınmaması sonrası oluştu.

Akbaş, ‘köstebek’ olarak görüldü

Saldırıdan birkaç gün sonra, 23 Ekim 2005’te, Şahinler grubu üyesi Cüneyt Koçak, Sarallar grubu tarafından vurularak öldürüldü. Bu saldırı sonrası Şahinler, grupta bir köstebek olduğu, Koçak’ın yerini Sarallara Akbaş’ın bildirdiği yönünde bir değerlendirme yaptı.

Cesetler boya fabrikasına gömüldü

İddianameye göre Sedat Şahin’in talimatıyla Şeref Akbaş ve beraberindeki Mehmet Altuntaş, İstanbul’un Beyoğlu ilçesindeki Kasımpaşa semtinde bulunan bir eve çağrıldı. İkili, evde başlarına kurşun sıkılarak öldürüldü. Soruşturma kapsamında ifade veren gizli tanık ‘Fatih’, Akbaş ve Altuntaş’ın cesetlerinin, Kartal’daki boş bir boya fabrikasına gömüldüğünü anlattı.

Altı kişiye ‘cinayet’ suçlaması

Akbaş ve Altuntaş’ın ölümüne ilişkin, Eyüp Sökücü, Halis Kocaman, Zühtü Kocaman, Menderes Ak, Kemal Demirkaya ve Sedat Şahin, 17 Kasım 2017’de tutuklandı.

Çete dosyasında Soylu ayrıntısı

Sedat Şahin’in liderliğini yaptığı suç örgütüne ilişkin iddianameye göre sanıklardan birinin “Ya, onların Süleyman Soylu’su olsun, bizim Allah’ımız var” ifadesi teknik takibe takıldı.

İstanbul 17’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşması geçen günlerde yapılan 83 sanıklı davanın dosyasına, şüphelilerin telefon görüşmeleri de girdi.

Sanıklardan Harun Aydın ile Ali Özeroğlu arasında geçen telefon görüşmesinin tarihi 7 Kasım 2017. Görüşmede, Aydın, Özeroğlu’na herhangi bir gelişme olup olmadığını soruyor. “Yok baba hayırlı bir haber yok” diyen Özeroğlu’na Aydın “Kaçıncı gün oldu gerçi daha” diyor. Özeroğlu ise “Baba işte cuma gününden bu yana hesapla… Cumartesi bir, pazar iki, pazartesi üç, salı dört… Yedi gün işte, bir haftalık gözaltı süresi aldılar” diyor. Aydın ise devamında “Bir hafta zaten emniyetin direkt hakkı ya. O olağanüstünden dolayı onun bir ay da uzatabiliyor isterlerse” diyor.

‘Sarallar, Soylu’ya büyük para indirmiş’

Görüşmenin devamında Ali Özeroğlu “Bu Süleyman Soylu diyorlar baba işte… Süleyman Soylu k… çocuğu daha bir buçuk ay öncesinden böyle bir duyumumuz vardı. Sarallar, Süleyman Soylu’ya büyük para indirmişler. Süleyman Soylu üzerinden bürokratlara, bürokrasiye, emniyete bir baskı yaptığını söylüyorlar; söyleniyordu yani… Bir buçuk ay öncesinden bir buçuk ay öncesinden baba” diyor.

Özeroğlu’nun bu sözlerine karşılık Aydın, “Ya ama o Süleyman Soylu hani o oranın çocuğu hani o tarafın evladı diyelim ama şeyi oralarda onun hiç yaşantısı yok ki ya oraları bilmez yani onun orada” diyor.

Konuşmanın devamında Ali Özeroğlu ise “Bize … Samsun’a Samsun’a Bafra’ya daha yakında işte demek ki çekiniyor mu ne yapıyorsa baskı mı yapıyorlar işte para mı indirdiler ne indirdilerse amca” diyor. Bu ifade üzerine Aydın, bakan Soylu için “Haa paraya canı az diye duymuştum” diye konuşuyor.

‘Onların Süleyman Soylu’su varsa…’

Özeroğlu, bu yöndeki duyumlarının bir buçuk ay öncesine dayandığını söylerken Harun Aydın, “Ya onların Süleyman Soylu’su olsun, bizim Allah’ımız var” diyor.

‘Benim kim olduğumu biliyor musun?’

374 sayfalık iddianamede, suç örgütü üyelerinin işlediği iddia edilen eylemler tek tek ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor. İddianame, suç örgütü lideri Sedat Şahin’in kardeşi Mehmet Şahin’in, işinsanı Ercan Temur’a yönelik tehdit dolu sözleri de yer aldı.

Başka bir kişiden alacağı olan Temur, alacağına karşılık kendisine verilen otomobil nedeniyle Şahin ile karşı karşıya geldi. Dosyaya giren telefon tapesine göre Şahin, Temur’a “Sen benim kim olduğumu anlayamadın herhalde” dedikten sonra “Ben Sedat Şahin’in abisiyim, bizi bütün İstanbul tanır. Ben istediğim şeyi alırım” diyor. Temur’un “Sakin olun önce. Eğer benden bir alacağınız varsa alabilirsiniz” sözleri sonrası Şahin “Gör bak simdi nasıl seni arabayla birlikte çocuklara aldıracağım görürsün” diyor. Bu sözler üzerine Temur telefonunu kapatıyor.

TSK DOSYASI : ESKİ ASKERLER BİR BAŞKAYDI /// İŞTE YAŞANMIŞ BİR ANEKDOT – YIL : 1963


ESKİ ASKERLER BİR BAŞKAYDI /// İŞTE YAŞANMIŞ BİR ANEKDOT

Yıl 1963..

Gülhane Tıp Akademisinde yatan emekli Orgeneral Kazım Orbay’ın mide kanseri olduğu anlaşılır, doktorlar ömrüne beş, altı aylık bir zaman keserler … Cumhurbaşkanlığı kontenjan senatörleri ve Milli Birlikçiler toplanıp durumu görüşürler…

«Acaba dışarıya, yurt dışına göndersek mi?»

Bir umuttur, belki kurtulur …

Ama nasıl gönderilecektir?

Kazım Paşa, Genelkurmay eski Başkanıdır, Kazım Paşa Danışma Meclisi Başkanıdır. Kazım Paşa Kontenjan Senatörüdür,lakin hepsi de bilirler ki, Kazım Paşanın parası yoktur …

Şöyle bir formül bulurlar…

Parlamento üyelerinin, tedavilerinin, gerektiği hallerde yurtdışında yapılacağı ve masraflarının devlet tarafından karşılanacağı

kabul edilmiş ve ictüzüğe girmiştir,fakat kanun henüz çıkmamıştır, uygulanması mümkün değildir.

O halde bu masrafı Milli Birlikçiler ile kontenjan senatörleri, aralarında bir fon kurarak karşılayacaklar, fakat Kazım Paşaya devletin ödediğini söyleyeceklerdir.

Bunu da kimseye duyurmayacaklardır, ama iki kişi hariç..

Cumhurbaşkanı Gürsel ve Başbakanın İnönü … İkisi de Kazım Orbay’ın en yakın dostları ve silah arkadaşıdır.

Görev, emekli Albay Sadi Kocaş’a verilir … Koçaş, önce İsmet Paşaya gider, durumu anlatır …İsmet Paşa itiraz eder:

«Kazım Paşanın toplama para ile yurtdışına gönderilmesini uygun bulmuyorum, kendisi duyarsa kahrolur.»

İsmet Paşa, Müsteşarı Haldun Derin’i çağırır, durumu kısaca anlatır, nasıl bir formül bulunacağını sorar. Müsteşar «Örtülü

ödenekten gönderebiliriz paşam!» der.

İsmet Paşa, rnüsteşarın yüzüne bakar:

«Ben onu sormuyorum,para hazır, döviz işini ve transfer imkanın soruyorum»

<<O basit paşam, hemen yaptırabiliriz!»

«O halde, Sayın Koçaş, parayı size getirince hemen gereğini yapın!»

Müsteşar,odadan çıktıktan sonra, İsmet Paşa, Koçaş’a döner:

«Bak Koçaş, senin, benim ve Allaah’ın arasında kalacak bir anlaşma yapacağız… Ben Orbay’ı toplama para ile tedaviye

göndermem. Eminim ki, Kazım Paşanın tedavisi ‘için her fedakarlığı göze aiırsınız. Ama hiçbirinizin bu gücü yok; benim ise

var … Bu parayı ben vereceğim. Size bir çek vereyim, parayı alıp, müsteşara teslim edin, döviz işlerini yapsınlar … Ama, bana.

söz ver, paranın kaynağını kimse bilmeyecek…»

«Söz paşam!»

«Ne kadar para gerekiyor?»

«Doktoruyla birlikte gidecekleri için 56 bin lira lazım»

«Ben 60 bin liralık bir çek vereceğim, eksik kalırsa, yine veririm. Hiçbir şeyden kaçınmayacaksınız, hiç olmazsa son aylarını

huzur içinde geçirmesini sağlayacaksınız.»

İsmet Paşa Orbay’la birlikte, Sadi Koçaş’ın da gitmesini ister:Koçaş,kendi masrafını kendisinin yapacağını söyleyince, İsmet Paşa ona da itiraz eder:

«Hayır Koçaş: sen de, doktor da beraber gideceksiniz, masraflarınızı tamamen ben ödeyeceğim!»

Sadi Koçaş, «Atatürk’ten 12 Mart’a» adlı anılarının üçüncü cildinde bu olayın sonunu şöyle anlatır:

«Her şey hazırlandı, ama Orbay böyle bir seyahati kabul etmedi, bütün ısrarlarımıza rağmen.Ben 78 yaşındayım, bu yaşta

bir insan için, devlet bu kadar masrafa sokulmaz. Hiç ısrar etmeyin!’ dedi.»

…(Hasan Pulur’un Olaylar ve İnsanlar’’ kitabından alınmıştır.)

KISSADAN HİSSE..

ONLAR ESKİ ASKERLERDİ..KURŞUN GEÇİRMEZ MERSEDESLER İÇİN, DOLMABAHÇEDE SIR GÖRÜŞMELER YAPMAZLARDI. SİLAH ARKADAŞLARI, BİRER BİRER ZİNDANLARDA ÖLÜME TERK EDİLİRKEN, SESSİZ,SEDASIZ İZLEYİP, ’’KASAPTAKİ ETE SOĞAN DOĞRAMAM’’ DA DEMEZLERDİ..