TARİH /// Eski Zamanlar Dövizi : Osmanlı İmparatorluğu’nda En Önemli Para Türlerinden Biri Olan Filori


Eski Zamanlar Dövizi : Osmanlı İmparatorluğu’nda En Önemli Para Türlerinden Biri Olan Filori

Osmanlı Devleti zamanının uzun süre boyunca en önemli ekonomik simgelerinden biriymiş filori.

filori, osmanlı imparatorluğu’nda avrupa menşeli altın paraların adı ve bir vergi türüdür

filori kelimesi italyanca filorinden gelmekte olup; bu para ilk defa floransa’da basılmıştır. 1182’den 1252’ye kadar gümüş para olan filorin; 1252 yılında altından darbedilerek kısa sürede avrupa’ya ve asyaya yayıldı. bir yüzünde floransa’nın sembolü olan zambak motifi, diğer yüzünde vaftizci yahya’nın resmi bulunan 3,5 gr. ağırlığındaki bu altın para, italyan devletlerinin türkmen beylikleriyle olan ticarî münasebetleri dolayısıyla batı anadolu’da geniş ölçüde kullanıldı. hatta menteşe ve aydınoğulları beyliği ile yapılan ticari anlaşma metinlerinde filorinin adı geçemektedir.

Zambak motifi.

Vaftizci Yahya.

filorin, fatih sultan mehmed dönemine kadar filori adıyla osmanlılar’da en çok kullanılan altın para durumundaydı

daha sonra filori, osmanlılar tarafından altın para karşılığı olarak hem kendi bastıkları hem de avrupa menşeli olanlar için kullanılmaya başlandı. fatih’in bastırmış olduğu ilk altın sikke venedik dukası veya filori ile aynı ayardaydı. osmanlılar venedik dukası için de filori adını kullanmışlardı. bazan floransa altınını “filoriyyen-i efrentiyyen” veya “efrenti filori” adıyla anmaktaydılar. böylece filori dinar, hasene gibi sadece altın para karşılığı bir anlam kazanmıştı. bu şekliyle herhangi bir ayırım yapılmaksızın kullanılışına osmanlı kroniklerinde çok sık rastlanır. filorinin gümüş olarak karşılığı ise akçenin değerindeki düşme sonucu giderek arttı. 16. yüzyıl sonlarında ve 17. yüzyılda filori adı altındaki yerli ve yabancı menşeli altınların değeri oldukça yükselmiştir.

osmanlılar’da filori, altın karşılığı tahsil edilen bir vergi adı olarak da geçemektedir

bugüne ulaşan en eski osmanlı eflak kanunnamesine göre eflaklı her hane veya aile, yıllık bir filori miktarı resm-i filori vermekle mükellef tutulmuştu. aynı zamanda buna ek olarak her hane bir koç, bir de dişi koyun verirdi. kanunnameye göre yirmi hane “katun” veya “katuna” denilen bir vergi birimi oluşturur ve her katuna yılda bir defa bir çadır (çerge), peynir, üç urgan, altı yular, bir tulum tereyağı ve bir koyun vermekle yükümlü bulunurdu. 1468 tarihli bosna tahrir defteri’ne göre bir katun elli haneden müteşekkildi ve her katun bir çadır veya karşılık olarak 100 akçe, iki koç yahut 60 akçe öderdi.

resm-i filori osmanlı hakimiyetinden önce uygulamada bulunan mahalli bir vergiydi

stephan duşan kanununa göre her hane yöneticiye bir “hiperpiron” (careva perpera) öderdi. osmanlılar da eskiden beri özel kanuna tabi olan eflaklar için bu vergi sistemini sürdürdüler. fakat resm-i filoriyi şeriatça uygun görülen cizye ve örf bir vergi olan raiyet rüsümuna denk olarak değerlendirdiler. daha sonra bunlar her iki tür vergiden de muaf tutuldular.

aynı şekilde osmanlılar’ın macaristan’da hane başına 1 filori karşılığı topladıkları vergi, halkın daha önce macar krallarına ödediği verginin bir devamıydı. bu vergi de cizye muadili veya karşılığı olarak düşünülmüştü. resm-i filori genellikle akçe şeklinde ödenirdi. dolayısıyla altının değerine oranla ödenen akçe miktarı da artardı. mesela 1468’de bu miktar 45 akçe iken kanuni sultan süleyman zamanında 50 akçe, 1566’da 70 akçe ve 1568’de 80 akçeye yükselmiş, altın karşılığı ise değişmemişti.

eflaklar’a uygulanan verginin hafifliğini dikkate alan osmanlı yöneticileri bunları zorunlu askeri hizmetle yükümlü tutmuşlar. her beş hane bir voynuk (slovence voynik “asker”) verirdi. osmanlılar bazan “eflak adeti” adı altında başka gruplara da filori vergisi uygularlardı. rudnik bölgesindeki madenciler haraç ve ispençe yerine hane başına 1 filori vergi öderlerdi. 1530’da semendire sancağı çingenelerinden resm-i filori adıyla hane başına 80 akçe vergi alınıyordu.

filori vergisi genelde “filorici” adı verilen bir görevli tarafından toplanır ve doğrudan merkezi hazineye aktarılırdı. bazı hallerde sancak beyine tahsis edildiği de olurdu. 17. yüzyılda filori vergisine tabi olanlara “filorici taifesi” veya “filoriciyan” denirdi. bu dönemin kanunlarında filorici, öşürden ve rüsum-i örfiye‘den muaf bulunan ve yıllık belli bir vergi ödeyen kimseye denmekteydi. akçe cinsinden verilen resm-i filori “hıdrellez” (rüz-ı hızr) ve “kasım günü” (rüz-ı kasım) olmak üzere yılda iki taksitte ödenirdi.

İSTİHBARAT DOSYASI : İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in İstanbul’da dolandırıcılık yaptığı iddia edildi


İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier‘in İstanbul‘da dolandırıcılık yaptığı iddia edildi

İngiliz eski istihbarat subayı ve Yardım kuruluşu Mayday Rescue‘nin kurucu yöneticisi James Gustaf Edward Le Mesurier‘in ölümünden önce, sponsorların parasını kötüye kullandığını itiraf ettiği ve istifa etmeyi önerdiği öne sürüldü. Ölümü halâ bir sır olan Mesurier, 2016’da İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth tarafından "Büyük Britanya İmparatorluk Nişanı" ile ödüllendirilmiştir.

Volkskrant gazetesi ulaştığı bir mektuba dayandırdığı haberinde, İngiliz eski istihbarat subayı ve yardım kuruluşu Mayday Rescue‘nin yöneticisi James Le Mesurier‘in sponsorların parasını zimmetine geçirdiğini itiraf ettiğini ve istifa etmeyi önerdiğini belirtti.

"GÖNDERİLEN YARDIMI ZİMMETİNE GEÇİRDİĞİNİ ÖLÜMÜNDEN 3 GÜN ÖNCE İTİRAF ETTİ"

Gazeteye göre, Le Mesurier ölümünden üç gün önce, sponsor olan ülkelere yazdığı bir mektupta yaptığı sahtekarlığı itiraf etti. Mali dolandırıcılık, geçen yılın kasım ayında Hollandalı bir mali hesap uzmanının Mayday Rescue’nun İstanbul ofisini ziyareti sırasında, 50 bin dolarlık zararı gizlemek için düzenlenen sahte makbuzları bulmakla ortaya çıktı. Le Mesurier, Mayday Rescue’nin yönetiminin Beyaz Miğferler için gönderilen parayı zimmetine geçirdiğini itiraf etti.

Le Mesurier’in ölümünden sonra, Hollanda, Almanya ve İngiltere‘nin de dahil olduğu donör ülkeler, kuruluşun belgelerini inceledi ancak zimmete para geçirme konusunda herhangi bir kanıta rastlamadı.

"YANLIŞ ANLAŞILMA"

Gazeteye göre, bazı büyük işlemleri denetlemek etmek artık mümkün değil. Kamuoyuna açıklanmayan soruşturmanın sonucuna göre, Le Mesurier’in itiraf ettiği dolandırıcılık bir ‘yanlış anlaşılma‘ sonucuydu.

Muhasebe şirketi SMK, Kasım ayında bir dizi başka sorunlar buldu. Mayday Rescue tamamen kar amacı gütmeyen bir organizasyon değildi, Türkiye ve Dubai’de ticari ofisleri vardı. Bazı durumlarda, kuruluşun yöneticilerinin maaşı, primler hariç ayda 26 bin euroya kadar ulaşabiliyordu.

Halâ Suriye‘de faaliyet gösteren Beyaz Miğferler, şu anda başka kuruluşlar aracılığıyla finansman aldıklarını açıkladı.

Batı’da popülerlik ve destek kazanan Beyaz Miğferler, amacını savaş bölgelerindeki sivilleri kurtarmak olarak açıklamıştı, ancak Suriye makamları tarafından aşırılık yanlısı gruplarla bağlantı kurmak ve propaganda faaliyetleri yürütmekle suçlanıyor.

NOSTALJİ DÜNYASI : Arşivden Çıkarılarak Renklendirilen Yüksek Çözünürlüklü Eski İstanbul Fotoğrafları


Arşivden Çıkarılarak Renklendirilen Yüksek Çözünürlüklü Eski İstanbul Fotoğrafları

19. yüzyıl; görüntü teknolojilerinin henüz pek gelişmediği bir dönem olduğu için, o zaman dilimine ait kaliteli materyal bulmak oldukça zor oluyor. Amerikan Kongre Kütüphanesi, arşivinde bulunan fotoğrafları dijital ortamda renklendirerek bu ihtiyacı gideren çalışmalardan birine imza atmış.

1890’lı yıllarda istanbul’un çeşitli noktalarından çekilmiş fotoğrafların renklendirilmiş halleri ufkunuzu açabilir.

amerikan kongre kütüphanesi arşivinde bulunan yaklaşık 6500 fotoğraf (istanbul dahil dünyanın birçok şehrini kapsayan) zürich ve detroit şehirlerinde bulunan merkezlerde orijinale yakın bir şekilde renklendirilerek kütüphanenin dijital arşivinde erişime açılmıştır. o döneme ait renksiz fotoğraf bulmak bile zor iken böyle bir çalışma yapılmış olması tebrik edilesi bir durumdur.

130 yıl önceki istanbul sanki dün fotoğraflanmış gibi

tepeden boğazın görünümü

haliç’in panoraması

anadolu hisarı eşliğinde boğaz

istanbul’u gözetleyen bir fener

galata köprüsü ve pera

bir sokakta hayat akarken

sokak satıcıları

eyüp sultan mezarlığında iki kişi

çemberlitaş

dönemin harbiye nazırlığı beyazıt meydanı

sokak arasında bir atlı

bayezit camii

galata köprüsünde yürüyen kalabalık

denizden istanbul silüeti

sokakta sakal tıraşı yapılırken

kariye camii

sokaktan bir kesit

tophaneden bir görünüm

alman çeşmesi

denizden dolmabahçe sarayı

rüstem paşa camii içi

beykoz valide sultan çeşmesi

topkapı sarayı giriş kapısı

ayasofya camii ve meydan

sultan ahmet camii ve dikili taş

eminönü meydanı

son olarak harika bir istanbul görünümü

kaynak

tasdevrisevenlerdernegi

MOSSAD DOSYASI : Mossad eski ajanı, Nisman’ın ölümüne sebep olan olayları açıkladı


Alberto Nisman

Mossad eski ajanı, Nisman’ın ölümüne sebep olan olayları açıkladı

Bir İsrail televizyonu belgeselinin iddiasına göre, Arjantinli Savcı Alberto Nisman, Buenos Aires’te 85 kişinin öldürüldüğü 1994 AMIA terör saldırısının sorumlusunun İran olduğunu İsrail gizli servisi Mossad’ın sağladığı bilgiler sayesinde kanıtlayabilmiş.

İsrail Kanal 12’de yayınlanan ‘Uvda (Gerçek)’ belgeselinde eski bir Mossad ajanı olan Uzi Shaya ile uzun bir söyleşi yer aldı. Uzi Shaya, Nisman ile birçok görüşme yaptığını ve iddiaya göre Arjantin Devlet Başkanı Kirchner’i suçlayarak Nisman’a ilettiği belgelerin “ölümüne sebep olmuş olabileceğini” düşündüğünü dile getirdi.

Arjantin savcısı Alberto Nisman, AMIA Yahudi merkezini patlatan intihar bombacısını Hizbullah teröristi İbrahim Berro olarak belirlemiş ve 2006’daki suçlamasında, saldırının düzenlenmesine 1993 yılında İran’ın başkanlığında yapılan ‘Özel Operasyonlar Komitesi’ toplantısında karar verildiğini söylemişti. Bir sonraki yıl Nisman’ın iddiaları sonucunda, hâlâ Arjantin tarihindeki en kötü terör saldırısı olan bombalama için bazı İranlılar adına uluslararası tutuklama emirleri çıkartılmıştı.

‘Uvda’nın iddiasına göre saldırıyı organize edenleri ve suçluları Mossad ortaya çıkarmış ve bu bilgiyi Nisman’a iletmişti.

Nisman Ocak 2015’te, Arjantin Meclis panelinde dönemin Devlet Başkanı Kirchner’in İran’ın saldırıdaki rolünü örtbas etmeye çalışması hakkında ifade vermesinden bir gün önce, Buenos Aires’teki evinde ölü bulunmuştu. Başta, yakın mesafeden başına ateş edilen tek bir kurşun ile ölen Nisman’ın intihar ettiği iddia edilmiş, fakat daha sonra bunun bir cinayet olduğu kabul edilmişti.

AMIA saldırısını ele alışında ve İran ile ilişkilerinde yasadışı herhangi bir durum olduğunu hep inkâr etmiş olan Kirchner, bugün Arjantin’de başkan yardımcısı olarak görev yapıyor.

KİTAP TAVSİYESİ : Eski Zağra Müftüsü’nün gözünden 93 Harbi


Eski Zağra Müftüsü’nün gözünden 93 Harbi

25 Mart 2015

Eski Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi yazdığı anı kitabında bu savaşta düşmanla korkusuzca savaşan Çerkesler’e kitabında yer verir. Eski Zağra’nın kurtarılmasında yer aldıklarını anlatır. Tarihçe-i Vak’a-i Zağra, İstanbul, S:61-76-106-131-132—141-146-147-151)Yine kitabında Eski Zağra’da yaşayan Yahudilerin Müslümanlarla beraber askerlerimize ekmek, yemek, su ve sigara verdiklerini yazar. (Tarihçe-i Vak’a-i Zağra, İstanbul, S:65)

Hüseyin Raci Bey, Edirne’de cephe gerisi olarak tutulan askerlerin bir bölümünün Kafkasya’nın Sohum limanına (Abhazya) çıkarılmasının bir fayda sağlamadığını, bu harekâttan bir netice alınmadığını, aksine müdafaa gücünü yitiren Edirne’nin savaşmadan Rus Ordusu’na teslim olduğunu anlatır. Edirne’yi ele geçiren Rus kuvvetleri, Çatalca’daki zayıf direnişi ezip, Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar gelirler ve İstanbul kapılarına dayanırlar.

Yazara göre bozgunun başlıca sebebi komutanların beceriksizlikleri, ortak hareket edememelerinin yanı sıra askerlerimizin yönetiminin, savaşın Yıldız Sarayı’ndan yürütülmesidir.

Yazar. “1875 yılında Hersek İsyanı’yla başlayan süreç iyi yönetilememiş, Uahlar (Romanya) Rusların yanında savaşa girmişlerdir. Daha önce yenilip, Osmanlı Devleti’yle ateşkes imzalayan Sırbistan Krallığı ve Karadağ Prensliği tekrar savaşa girmişlerdir. Bu durum Osmanlı Ordusu’nun farklı cephelere bölünmesine yol açmış ve Rusların ilerlemesi kolaylaştırmıştır.

Rus Orduları Plevne’de yenilince Rus Çarı ve veliaht prensi bizzat cepheye gelerek komutayı ele aldılar, ama Osmanlı Devleti yöneticileri böyle bir şey yapmadılar” diyerek o dönem Osmanlı Padişah ve yöneticilerini suçlar. Tarihçe-i (Vak’a-i Zağra, İstanbul)

MAFYA ÖRGÜTLERİ DOSYASI : ‘Köstebek’ olduğundan şüphelenilen eski istihbarat polisini çete öldürmüş


‘Köstebek’ olduğundan şüphelenilen eski istihbarat polisini çete öldürmüş

16/04/2020

ALİ YILMAZ

Sedat Şahin’in liderliğini yaptığı suç örgütüne ilişkin iddianamede eski bir polisin ‘köstebek’ diye örgüt elemanları tarafından öldürüldüğü belirtildi.

374 sayfalık iddianame, İstanbul 15’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. Yargılama başladı. Tutuklu Sedat Şahin’in ‘bir numaralı sanık’ olarak yargılandığı davada, örgütün işlediği iddia edilen suçların arasında iki cinayet de yer aldı.

Polislikten atıldı

İddianamede adı geçen iki kişiden polis Şeref Akbaş, 16 Haziran 1997’de İstanbul’da İstihbarat Şube’de çalışmaya başladı. Ancak mesleğe başladıktan 15 ay sonra atıldı. Akbaş, meslekten atıldıktan bir yıl sonra İstanbul’da bir yağma suçuna karıştığı için tutuklandı.

Akbaş, 2004’te tahliye olmasının ardından Şahinler suç örgütüyle temasa geçti. Örgütün içinde yer almaya başlayan Akbaş’a dair ilk şüphe, Şahinlerle kavgalı Sarallar grubunun bir saldırısında, Akbaş’ın hedef alınmaması sonrası oluştu.

Akbaş, ‘köstebek’ olarak görüldü

Saldırıdan birkaç gün sonra, 23 Ekim 2005’te, Şahinler grubu üyesi Cüneyt Koçak, Sarallar grubu tarafından vurularak öldürüldü. Bu saldırı sonrası Şahinler, grupta bir köstebek olduğu, Koçak’ın yerini Sarallara Akbaş’ın bildirdiği yönünde bir değerlendirme yaptı.

Cesetler boya fabrikasına gömüldü

İddianameye göre Sedat Şahin’in talimatıyla Şeref Akbaş ve beraberindeki Mehmet Altuntaş, İstanbul’un Beyoğlu ilçesindeki Kasımpaşa semtinde bulunan bir eve çağrıldı. İkili, evde başlarına kurşun sıkılarak öldürüldü. Soruşturma kapsamında ifade veren gizli tanık ‘Fatih’, Akbaş ve Altuntaş’ın cesetlerinin, Kartal’daki boş bir boya fabrikasına gömüldüğünü anlattı.

Altı kişiye ‘cinayet’ suçlaması

Akbaş ve Altuntaş’ın ölümüne ilişkin, Eyüp Sökücü, Halis Kocaman, Zühtü Kocaman, Menderes Ak, Kemal Demirkaya ve Sedat Şahin, 17 Kasım 2017’de tutuklandı.

Çete dosyasında Soylu ayrıntısı

Sedat Şahin’in liderliğini yaptığı suç örgütüne ilişkin iddianameye göre sanıklardan birinin “Ya, onların Süleyman Soylu’su olsun, bizim Allah’ımız var” ifadesi teknik takibe takıldı.

İstanbul 17’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşması geçen günlerde yapılan 83 sanıklı davanın dosyasına, şüphelilerin telefon görüşmeleri de girdi.

Sanıklardan Harun Aydın ile Ali Özeroğlu arasında geçen telefon görüşmesinin tarihi 7 Kasım 2017. Görüşmede, Aydın, Özeroğlu’na herhangi bir gelişme olup olmadığını soruyor. “Yok baba hayırlı bir haber yok” diyen Özeroğlu’na Aydın “Kaçıncı gün oldu gerçi daha” diyor. Özeroğlu ise “Baba işte cuma gününden bu yana hesapla… Cumartesi bir, pazar iki, pazartesi üç, salı dört… Yedi gün işte, bir haftalık gözaltı süresi aldılar” diyor. Aydın ise devamında “Bir hafta zaten emniyetin direkt hakkı ya. O olağanüstünden dolayı onun bir ay da uzatabiliyor isterlerse” diyor.

‘Sarallar, Soylu’ya büyük para indirmiş’

Görüşmenin devamında Ali Özeroğlu “Bu Süleyman Soylu diyorlar baba işte… Süleyman Soylu k… çocuğu daha bir buçuk ay öncesinden böyle bir duyumumuz vardı. Sarallar, Süleyman Soylu’ya büyük para indirmişler. Süleyman Soylu üzerinden bürokratlara, bürokrasiye, emniyete bir baskı yaptığını söylüyorlar; söyleniyordu yani… Bir buçuk ay öncesinden bir buçuk ay öncesinden baba” diyor.

Özeroğlu’nun bu sözlerine karşılık Aydın, “Ya ama o Süleyman Soylu hani o oranın çocuğu hani o tarafın evladı diyelim ama şeyi oralarda onun hiç yaşantısı yok ki ya oraları bilmez yani onun orada” diyor.

Konuşmanın devamında Ali Özeroğlu ise “Bize … Samsun’a Samsun’a Bafra’ya daha yakında işte demek ki çekiniyor mu ne yapıyorsa baskı mı yapıyorlar işte para mı indirdiler ne indirdilerse amca” diyor. Bu ifade üzerine Aydın, bakan Soylu için “Haa paraya canı az diye duymuştum” diye konuşuyor.

‘Onların Süleyman Soylu’su varsa…’

Özeroğlu, bu yöndeki duyumlarının bir buçuk ay öncesine dayandığını söylerken Harun Aydın, “Ya onların Süleyman Soylu’su olsun, bizim Allah’ımız var” diyor.

‘Benim kim olduğumu biliyor musun?’

374 sayfalık iddianamede, suç örgütü üyelerinin işlediği iddia edilen eylemler tek tek ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor. İddianame, suç örgütü lideri Sedat Şahin’in kardeşi Mehmet Şahin’in, işinsanı Ercan Temur’a yönelik tehdit dolu sözleri de yer aldı.

Başka bir kişiden alacağı olan Temur, alacağına karşılık kendisine verilen otomobil nedeniyle Şahin ile karşı karşıya geldi. Dosyaya giren telefon tapesine göre Şahin, Temur’a “Sen benim kim olduğumu anlayamadın herhalde” dedikten sonra “Ben Sedat Şahin’in abisiyim, bizi bütün İstanbul tanır. Ben istediğim şeyi alırım” diyor. Temur’un “Sakin olun önce. Eğer benden bir alacağınız varsa alabilirsiniz” sözleri sonrası Şahin “Gör bak simdi nasıl seni arabayla birlikte çocuklara aldıracağım görürsün” diyor. Bu sözler üzerine Temur telefonunu kapatıyor.

TSK DOSYASI : ESKİ ASKERLER BİR BAŞKAYDI /// İŞTE YAŞANMIŞ BİR ANEKDOT – YIL : 1963


ESKİ ASKERLER BİR BAŞKAYDI /// İŞTE YAŞANMIŞ BİR ANEKDOT

Yıl 1963..

Gülhane Tıp Akademisinde yatan emekli Orgeneral Kazım Orbay’ın mide kanseri olduğu anlaşılır, doktorlar ömrüne beş, altı aylık bir zaman keserler … Cumhurbaşkanlığı kontenjan senatörleri ve Milli Birlikçiler toplanıp durumu görüşürler…

«Acaba dışarıya, yurt dışına göndersek mi?»

Bir umuttur, belki kurtulur …

Ama nasıl gönderilecektir?

Kazım Paşa, Genelkurmay eski Başkanıdır, Kazım Paşa Danışma Meclisi Başkanıdır. Kazım Paşa Kontenjan Senatörüdür,lakin hepsi de bilirler ki, Kazım Paşanın parası yoktur …

Şöyle bir formül bulurlar…

Parlamento üyelerinin, tedavilerinin, gerektiği hallerde yurtdışında yapılacağı ve masraflarının devlet tarafından karşılanacağı

kabul edilmiş ve ictüzüğe girmiştir,fakat kanun henüz çıkmamıştır, uygulanması mümkün değildir.

O halde bu masrafı Milli Birlikçiler ile kontenjan senatörleri, aralarında bir fon kurarak karşılayacaklar, fakat Kazım Paşaya devletin ödediğini söyleyeceklerdir.

Bunu da kimseye duyurmayacaklardır, ama iki kişi hariç..

Cumhurbaşkanı Gürsel ve Başbakanın İnönü … İkisi de Kazım Orbay’ın en yakın dostları ve silah arkadaşıdır.

Görev, emekli Albay Sadi Kocaş’a verilir … Koçaş, önce İsmet Paşaya gider, durumu anlatır …İsmet Paşa itiraz eder:

«Kazım Paşanın toplama para ile yurtdışına gönderilmesini uygun bulmuyorum, kendisi duyarsa kahrolur.»

İsmet Paşa, Müsteşarı Haldun Derin’i çağırır, durumu kısaca anlatır, nasıl bir formül bulunacağını sorar. Müsteşar «Örtülü

ödenekten gönderebiliriz paşam!» der.

İsmet Paşa, rnüsteşarın yüzüne bakar:

«Ben onu sormuyorum,para hazır, döviz işini ve transfer imkanın soruyorum»

<<O basit paşam, hemen yaptırabiliriz!»

«O halde, Sayın Koçaş, parayı size getirince hemen gereğini yapın!»

Müsteşar,odadan çıktıktan sonra, İsmet Paşa, Koçaş’a döner:

«Bak Koçaş, senin, benim ve Allaah’ın arasında kalacak bir anlaşma yapacağız… Ben Orbay’ı toplama para ile tedaviye

göndermem. Eminim ki, Kazım Paşanın tedavisi ‘için her fedakarlığı göze aiırsınız. Ama hiçbirinizin bu gücü yok; benim ise

var … Bu parayı ben vereceğim. Size bir çek vereyim, parayı alıp, müsteşara teslim edin, döviz işlerini yapsınlar … Ama, bana.

söz ver, paranın kaynağını kimse bilmeyecek…»

«Söz paşam!»

«Ne kadar para gerekiyor?»

«Doktoruyla birlikte gidecekleri için 56 bin lira lazım»

«Ben 60 bin liralık bir çek vereceğim, eksik kalırsa, yine veririm. Hiçbir şeyden kaçınmayacaksınız, hiç olmazsa son aylarını

huzur içinde geçirmesini sağlayacaksınız.»

İsmet Paşa Orbay’la birlikte, Sadi Koçaş’ın da gitmesini ister:Koçaş,kendi masrafını kendisinin yapacağını söyleyince, İsmet Paşa ona da itiraz eder:

«Hayır Koçaş: sen de, doktor da beraber gideceksiniz, masraflarınızı tamamen ben ödeyeceğim!»

Sadi Koçaş, «Atatürk’ten 12 Mart’a» adlı anılarının üçüncü cildinde bu olayın sonunu şöyle anlatır:

«Her şey hazırlandı, ama Orbay böyle bir seyahati kabul etmedi, bütün ısrarlarımıza rağmen.Ben 78 yaşındayım, bu yaşta

bir insan için, devlet bu kadar masrafa sokulmaz. Hiç ısrar etmeyin!’ dedi.»

…(Hasan Pulur’un Olaylar ve İnsanlar’’ kitabından alınmıştır.)

KISSADAN HİSSE..

ONLAR ESKİ ASKERLERDİ..KURŞUN GEÇİRMEZ MERSEDESLER İÇİN, DOLMABAHÇEDE SIR GÖRÜŞMELER YAPMAZLARDI. SİLAH ARKADAŞLARI, BİRER BİRER ZİNDANLARDA ÖLÜME TERK EDİLİRKEN, SESSİZ,SEDASIZ İZLEYİP, ’’KASAPTAKİ ETE SOĞAN DOĞRAMAM’’ DA DEMEZLERDİ..

BİYOGRAFİ DOSYASI : Milli Savunma eski Bakanımız ve Genelkurmay Başkanımız Mareşal Fevzi ÇAKMAK kimdir ? (1876-1950)


Milli Savunma eski Bakanımız ve Genelkurmay Başkanımız Mareşal Fevzi ÇAKMAK kimdir ? (1876-1950)

Tanınmış Türk askeri ve devlet adamı.

ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak eski Milli Savunma Bakanımız ve GK Başkanımız Mareşal Fevzi Çakmak’ı vefatının 70. Yılında özlem ile anıyoruz.

Müellif: AYFER ÖZÇELİK

KAYNAK : https://islamansiklopedisi.org.tr/cakmak-fevzi

12 Ocak 1876’da İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mustafa olup Fevzi Paşa, Müşir Fevzi ve Mareşal Çakmak olarak bilinir. Babası Çakmakoğulları’ndan Tophane kâtibi Miralay Ali Sırrı Bey, annesi Varnalı Müftü Hacı Bekir Efendi’nin kızı Hasene Hanım’dır. Rumelikavağı Mahalle Mektebi’nde öğrenime başladı, Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nde ve Kuleli Askerî İdâdîsi’nde okuduktan sonra Harbiye Mektebi’ne girdi (1893). Bu arada dedesi Hacı Bekir Efendi’den Arapça, Farsça ve fıkıh öğrendi. Tasavvufla ilgilenmesini sağlayan dedesi tarafından kendisine Fevzi mahlası verildi. Harbiye’de de üstün zekâ ve kabiliyetiyle hocalarının dikkatini çekti. Bu şekilde erkânıharp sınıfına alındı ve 1898’de kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Stajını merkezde tamamladıktan sonra 1899’da merkezi Kosova vilâyetine bağlı Metroviçe’de bulunan XVIII. Nizâmiye Fırkası erkânıharp reisliğine tayin edildi.

Balkanlar’ın en karışık olduğu bir dönemde on dört yıl Rumeli’de kaldı, gösterdiği başarılar dolayısıyla arkadaşlarından önce yükseldi. 1901’de kolağası, 1902’de binbaşı, 1907’de daha otuz yedi yaşındayken miralay oldu. 1909’da Osmanlı ordusunda rütbeleri yeniden düzenleyen kanun gereğince rütbesi tekrar binbaşılığa indirildiyse de 1910’da tekrar yarbaylığa yükseldi. 1908 inkılâbından sonra iktidara gelen İttihatçılar tarafından Metroviçe şubesinin gizli yönetim kuruluna seçildi. Ancak o politikadan hoşlanmadığı ve mesleğine son derece bağlı olduğu için partiden daima uzak durdu. Balkan Savaşı çıkınca Yakova’daki XXI. tümenin kumandan vekilliğine, daha sonra Vardar Ordusu kumandanlığı Harekât Şubesi müdürlüğüne getirildi (29 Eylül 1912). Balkan Savaşı’nın sona ermesinden sonra Ankara Redif Tümeni kumandanlığına (2 Ağustos 1913), arkasından II. Tümen kumandanlığına (6 Kasım 1913) getirildi. 24 Kasım 1913’te tekrar miralay rütbesine terfi ederek Ankara’da bulunan Beşinci Kolordu kumandanlığına tayin edildi (22 Aralık 1913). 2 Mart 1915’te mirlivâ rütbesine terfi etti ve kolordusu ile birlikte I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale muharebelerine katıldı. Kerevizdere ve Kanlıdere mevzilerini başarıyla savundu. Anafartalar grup kumandanı Mustafa Kemal’in hastalanarak çekilmesi üzerine kolordu kumandanlığı ile birlikte Anafartalar grup kumandan vekilliğine getirildi (Aralık 1915). Düşman bu cepheden çekilinceye kadar buradaki vazifesi devam etti. Başarılı hizmetlerinden dolayı çeşitli liyakat, imtiyaz, harp madalyaları ve nişanlarla ödüllendirildi.

Çanakkale cephesinin kapanmasından sonra doğu cephesinde İkinci Kafkas Kolordusu kumandanlığına (7 Eylül 1916), arkasından Diyarbekir’deki İkinci Ordu kumandanlığına tayin edildi (5 Temmuz 1917). Bu sırada Kafkas cephesinden gelen Rus saldırısını durdurarak Ruslar’ın İskenderun ve Basra körfezlerine inme planlarını başarısızlığa uğrattı. Arkasından, Kanal cephesinden saldıran İngilizler’i durdurmak üzere Mustafa Kemal’den boşalan Halep’teki Yedinci Ordu kumandanlığına getirildi (Ekim 1917). Filistin ve Şeria’da İngilizler’e karşı giriştiği savaşlardaki başarılarından dolayı ferik rütbesine yükseltildi (1918). Fakat çok geçmeden hastalanarak İstanbul’a döndü ve yerine ikinci defa Mustafa Kemal getirildi (7 Ağustos 1918).

Beykoz’daki evinde tedavi gördüğü sırada Mondros Mütarekesi imzalandı (30 Ekim 1918). Mütarekeyi imzalayan İzzet Paşa’nın istifa etmesi üzerine (8 Kasım 1918) sadârete Tevfik Paşa getirildi (11 Kasım 1918). 13 Kasım 1918’de de düşman filoları İstanbul’a geldi. Tevfik Paşa kabinesinde Harbiye nâzırı olan Cevad (Çobanlı) Paşa’nın ısrarı üzerine Fevzi Paşa Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğine tayin edildi (24 Aralık 1918). Bu makamda bulunduğu sırada mütareke şartlarını yerine getirir görünerek pek çok silâh ve cephanenin düşman eline geçmesini önledi. Çeşitli yollarla askerî malzemelerin Anadolu’da kalmasını veya oraya götürülmesini sağladı. Bu gibi işler için bizzat kurulmasına öncülük ettiği gizli Karakol Cemiyeti’nin (MM grubu) faaliyetlerini kolaylaştırdı. Fevzi Paşa’dan şüphelenen İngilizler Osmanlı hükümetine baskı yaparak onu Birinci Ordu müfettişliğine tayin ettirdilerse de bu görevi kabul etmedi. Bu olaydan birkaç hafta sonra Mustafa Kemal, Cevad Paşa ve Fevzi Paşa vatanın kurtarılması konusunda bir görüşme yaptılar. Fevzi Paşa, Doğu Anadolu’dan batıya doğru yapılacak bir harekât ile düşmanın durdurulabileceğini ileri sürdü. Bu konuda fikir birliğine varan üç kumandan bu yönde çalışmaya başladılar. Fevzi Paşa’nın gayretleri sayesinde Mustafa Kemal’in Dokuzuncu Ordu Müfettişliği göreviyle ve geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderilmesine karar verildi. Bu konudaki çalışmalar tamamlanmadan Yunanlılar’ın Averof zırhlısının İzmir’e geldiği ve birtakım askerlerini karaya çıkardığı haberi alındı (12 Nisan 1919). Fevzi Paşa’nın karaya ayak basacak Yunan askerine ateş edilmesi emrini vermesi işgalci devletlerin büyük tepkisine yol açtı. İngilizler hükümete baskı yaparak Fevzi Paşa’yı azlettirdiler (14 Mayıs 1919). Fevzi Paşa yerine tayin edilen Cevad Paşa’ya görevini teslim ederken Mustafa Kemal de hazır bulundu. Görevde kaldığı beş ay zarfında yapılan gizli işleri ve tasarıları anlattı. Mustafa Kemal’in tayin işiyle ilgili işlemlerin tamamlanmasını halefine bildirdi. Üç kumandan Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması için bir harekât planı tesbit ettiler. Bu planın uygulanması ile vatanın kurtarılması için beraberce çalışacaklarına ve bu uğurda hiçbir şeyden çekinmeyeceklerine dair birbirlerine söz verdiler.

Fevzi Paşa Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğinden azledildikten sonra Trakya’ya gönderilen bir nasihat heyetinde görev aldı. Daha sonra Birinci Ordu müfettişliğine getirildi. Sivas’ta Mustafa Kemal’in başkanlığında kurulan Hey’et-i Temsîliyye ile İstanbul’daki Osmanlı hükümeti arasındaki ilişkilerin kopma noktasına geldiği bir sırada bir nasihat heyetiyle birlikte Sivas’a gönderildi (13 Kasım 1919). Fevzi Paşa’nın bulunduğu bu heyetin görevi, seçimlerin serbest bir ortamda yapılıp yapılmadığını ve halk ile memurların durumlarını yerinde incelemekti. Fakat heyet Samsun’a ayak basar basmaz Sivas’a birtakım dedikodular gelmeye başladı. Heyetin geçtiği yerlerden verilen haberlere göre Fevzi Paşa’nın Millî Mücadele’yi bastırmak ve Mustafa Kemal’i tutuklamak üzere geldiği ve yaverinin Mustafa Kemal aleyhinde konuştuğu ileri sürülüyordu. Bu yüzden 24 Kasım’da Sivas’a gelmesi beklenen Fevzi Paşa aleyhine Hey’et-i Temsîliyye’de şiddetli bir cereyan başladı. Fakat Kâzım Karabekir ortaya atılarak Fevzi Paşa hakkındaki iddiaları kabul edemeyeceğini, kendisiyle görüşerek asıl geliş maksadının ne olduğunu öğreneceğini ve onu ikna edeceğini bildirdi. Fevzi Paşa’yı şehrin dışında bir çiftlik evinde karşılayan Kâzım Karabekir, onun Mustafa Kemal’in bağımsız davranışlarından dolayı birtakım endişeler taşımakla birlikte bir art niyeti olmadığını anladı. Kâzım Karabekir paşanın bu konudaki endişelerinin yersiz olduğunu belirterek böyle bir durumda hep birlikte bunu önleyebilecekleri konusunda onu ikna etti (Kâzım Karabekir, s. 391). Fevzi Paşa da kendisine hak verdi ve 26 Kasım 1919 günü Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla birlikte yapılan görüşme samimi bir hava içinde geçti.

Fevzi Paşa Sivas’tan döndükten sonra Askerî Şûra üyeliğine tayin edildi (Aralık 1919). Ali Rızâ Paşa kabinesinde Harbiye nâzırı olan Mersinli Cemal Paşa, Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Reisi Cevad Paşa ile birlikte işgalcilerin isteklerine boyun eğmedikleri için azledilerek Fevzi Paşa Harbiye nâzırlığına getirildi (3 Şubat 1920). Ali Rızâ Paşa’nın istifası (3 Mart 1920) üzerine kurulan Sâlih Paşa kabinesinde de (8 Mart – 2 Nisan 1920) aynı görevini sürdürdü. Fevzi Paşa da selefi Cemal Paşa gibi Paris Barış Konferansı’nın Türkiye hakkında aldığı kararları kabul etmedi ve bunlara şiddetle karşı çıktı. Bu arada İstanbul’dan Ankara’ya silâh, cephane ve insan kaçırma konusundaki faaliyetlere hız verdi. Pek çok subay ve politikacının bu sayede Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılmaları sağlanmış oldu. İngilizler paşanın hareketlerinden kuşkulanarak hükümet nezdinde azledilmesi konusunda yoğun bir baskı uygulamalarına rağmen o, Anadolu’daki harekâtın kuvvetlenmesi için bütün gücüyle çalıştı ve her gelişmeyi Mustafa Kemal’e bildirdi. Nihayet İngilizler İstanbul’u resmen işgale başlayınca Fevzi Paşa da makamından düşman askerleri tarafından sürüklenerek çıkarıldı (16 Mart 1920).

Artık İstanbul’da yapılacak bir şey olmadığını anlayan Fevzi Paşa Beykoz’daki evinden gizlice Ankara’ya doğru yola çıktı. İngilizler evini basarak yağmaladılar ve ailesini de sokağa attılar. Fevzi Paşa’nın geçeceği yollarda isyanlar çıkartarak onu yakalamak istediler. Paşa bütün engellemelere rağmen on dokuz gün süren ve büyük kısmı at sırtında geçen meşakkatli bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşabildi. Bu sırada Büyük Millet Meclisi toplantı halinde bulunuyordu. Oturum başkanı Mustafa Kemal Paşa bir heyet seçilerek Fevzi Paşa’nın karşılanmasını teklif etti. Meclis ise hep birlikte karşılanmasını kararlaştırdı. Oturuma ara verilerek istasyona gidildi, coşkun tezahürat arasında paşa karşılandı ve meclise gelindi. Fevzi Paşa üyelerin ısrarlı istekleri üzerine hemen kürsüye çıkarak İstanbul’daki son durum hakkında bilgi verdi. Hükümetin bir şey yapamadığını, İngilizler’in hükümeti kendi istekleri doğrultusunda sıkıştırdıklarını, padişahın bu durumdan son derece üzüntü duyduğunu ve Büyük Millet Meclisi’ne güven ve başarı dileklerini bildirdiğini anlattı. Fevzi Paşa’nın Ankara’ya gelişi ve mecliste yaptığı konuşma metni bir tamim halinde bütün memlekete ve ordu birliklerine duyuruldu.

Fevzi Paşa Kozan milletvekili olarak katıldığı Büyük Millet Meclisi tarafından kurulan İcra Vekilleri Heyeti’ne Müdâfaa-i Milliyye vekili seçildi. İcra Vekilleri Heyeti de onu başkan seçti. Böylece Ankara’da kurulan meclis hükümetinin ilk başkanı sıfatını kazanmış oldu. Bu görevde bulunduğu sırada bilhassa düzenli ordu kurulması konusunda büyük hizmetleri oldu. II. İnönü Savaşı’nın kazanılmasından sonra birinci ferikliğe terfi eden (3 Nisan 1921) Fevzi Paşa, İsmet Bey’in (İnönü) yerine önce vekâleten, sonra asaleten Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğine getirilince vekillikten ayrıldı (5 Ağustos 1921). Sakarya Savaşı’nın kazanılmasında büyük rol oynadı. Cephenin en ön saflarında bizzat çarpışmalara katılan paşa, zaman zaman Ankara’ya gelerek savaşın gidişi yüzünden heyecana kapılan meclisi yatıştırıcı konuşmalar yaptı. Mecliste başkumandanlık kanununun süresinin uzatılması lehinde kesin tavır koyarak kanunun uzatılmasını sağladı. Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratan Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin savaş planları da Fevzi Paşa tarafından hazırlandı. 30 Ağustos Zaferi’nin kazanılmasında büyük rolü olan Fevzi Paşa’ya Mustafa Kemal’in teklifiyle Büyük Millet Meclisi tarafından mareşallik rütbesi verildi (31 Ağustos 1922).

Kozan ve İstanbul olmak üzere iki defa Millet Meclisi üyeliği yapan Fevzi Paşa, 30 Ekim 1924’te kumanda mevkiinde bulunmuş milletvekillerinin politika veya askerlikten birini seçmeleri istenince çok sevdiği askerlik mesleğini tercih etti. İstanbul milletvekilliğinden ayrılarak Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliği görevini 1944’te emekliye sevkedilinceye kadar sürdürdü. Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinde büyük rol oynadı. II. Dünya Savaşı’na girilmesine şiddetle karşı çıkan Fevzi Çakmak orduyu savaşa hazırlamaktan da geri kalmadı. 12 Ocak 1944’te yaş haddinden emekliye ayrılmasını bir türlü hazmedemeyen Fevzi Çakmak kırgın olarak bir süre köşesine çekildi ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne girmesi ve milletvekili olması hususunda bizzat Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından yapılan teklifleri kabul etmedi. Cumhuriyet Halk Partisi’ne duyduğu kırgınlık dolayısıyla bu partiye karşı kurulan Demokrat Parti’yi destekledi. Bu partinin listesinden bağımsız aday olarak İstanbul milletvekili seçildi (21 Temmuz 1946). Bir süre sonra parti yöneticileriyle anlaşmazlığa düşerek Demokrat Parti’den ayrıldı (12 Temmuz 1947). Millet Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı (20 Temmuz 1948) ve bu partinin şeref başkanı seçildi. Teşvikiye Sağlık Yurdu’nda vefat ettiği zaman (10 Nisan 1950) hükümet millî yas ilân etmediği için halk Cumhuriyet Halk Partisi aleyhine büyük tepki gösterdi. Beyazıt Camii’nde kılınan namazdan sonra çoğunluğu üniversite gençliği olmak üzere kalabalık bir cemaat, naaşını tekbir getirerek toprağa verildiği Eyüp Sultan’a kadar eller üzerinde taşıdı. Halkın Fevzi Çakmak’ın cenazesine duyduğu bu büyük ilgi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı gösterilen ilk açık direniş hareketi ve İsmet İnönü’nün önemli bir siyasî yenilgisi olarak yorumlandı.

Fevzi Çakmak başarılı askerlik hayatı boyunca çalışkan, alçak gönüllü, sağlam iradeli ve karakterli, dinine bağlı bir kumandan olarak sevildi ve sayıldı. En büyük zevki kitap okumak olan paşa geniş bir kültüre sahipti. Özellikle tarih, edebiyat ve sosyolojiye çok önem verirdi. Fransızca, İngilizce, Arapça ve Farsça yanında bazı Balkan dillerini de bilir, günlük politikadan hoşlanmazdı. Askerin de politik çekişmelerin dışında ve politikadan uzak tutulmasını savunurdu. Balkan Savaşı’nın kaybedilmesinin en büyük sebebini ordunun siyasete bulaşmış olmasında gören Fevzi Paşa orduyu daima politikadan uzak tutmuştur. Nitekim Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra ordunun kışlasına dönmesinde Fevzi Paşa’nın rolü büyük olmuş, 1924’te askerlik mesleğini politikaya tercih etmesiyle bunu bizzat kendi nefsinde uygulamıştır. Emekliye ayrıldıktan sonra çeşitli baskılarla politikaya atılmış ise de o hep asker kalmıştır.

Fevzi Paşa Harp Akademisi’nde verdiği konferanslarını Garbî Rumeli’nin Sûret-i Ziyâı ve Balkan Harbinde Garb Cephesi Harekâtı (İstanbul 1927) adıyla bir kitap halinde de yayımlamıştır. Tamamen kendi inceleme ve tesbitleriyle belgelere dayanan bu eserde Fevzi Paşa Balkan felâketlerinin siyasî, sosyal ve askerî bakımlardan tahlilini yapmaktadır. Ayrıca doğu cephesinde bulunduğu yıllardaki tesbit ve incelemelerini de Büyük Harb’de Şark Cephesi Harekâtı (Ankara 1936) adıyla kitap halinde yayımlamıştır. Sade bir üslûpla, askerî başarılarını övünme vesilesi yapmadan anlattığı bu eseri harp edebiyatımızın başarılı örneklerinden biri sayılır. Fevzi Paşa’nın bir hayli hacimli hâtıratı ise ailesinde olup tamamı henüz yayımlanmamıştır.

BİBLİYOGRAFYA

Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi, nr. 9/701, Klasör 2437, Dosya 37 (106), Fihrist 19-19, 19-17.

Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, XXV/75 (Eylül 1976), vesika nr. 1616-1618.

TBMM Zabıt Ceridesi (I. Devre), I, Ankara 1940, s. 90-95; IX (1942), s. 230, 325; XXIII (1960), s. 266.

TBMM Gizli Celse Zabıtları, I. Devre, II (1985), s. 425; III (1985), s. 341-342.

Falih Rıfkı Atay, Ondokuz Mayıs, Ankara 1944, s. 17-19, 26.

Süleyman Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, İstanbul 1953.

Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul 1953, s. 250, 370-371.

Cemal Kutay, Fevzi Çakmak Atatürk’ü Tevkif Edecekti, İstanbul 1956.

Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul 1960, s. 389-396, 650-654.

Sinan Omur, Büyük Mareşal: Fevzi Çakmak, İstanbul 1962.

Peyami Safa, Mübeccel Serdarımız Fevzi Paşa, İstanbul, ts. (Orhâniye Matbaası), s. 1-22.

Ayfer Özçelik, “Fevzi (Çakmak) Paşa’nın Anadolu’ya Geçişi”, TK, sy. 326 (1990), s. 364-370.

Adnan Çakmak, “Mareşal Fevzi Çakmak’ın Hatıraları”, Hürriyet Gazetesi, 10 Nisan – 19 Mayıs İstanbul 1975.

“Çakmak”, EI2(İng.), II, 6.

NOSTALJİ DOSYASI : 65 YAŞ ALTI GENÇLERE ESKİ TÜRKİYEYİ ANLATIYORUZ /// BUYRUN !!!


Erdoğan 65 Yaş Üstüne seslenmiş; “Lütfen gençlere eski Türkiye’yi anlatın” diyor…

Arnavut Selim de anlatıyor, buyrun okuyalım..

"Toplaşın anlatıyorum.

Yaşım 65… SGK emeklisiyim ve 14 yaşımdan beri de çalışıyorum. Siyasal Bilgiler mezunu ikiz kızlarım var.

* Kredi kartımız yoktu. O yüzden bakkala falan borç yazdırırdık. Bakkallar süpermarket olmadığı için haciz falan gelmezdi.

* Sendika vardı. Tamam korkutmasa da adamı öyle kapının önüne beş parasız koymaya patron potkası sıkmazdı!…

* Devlet memuruna it muamelesi yapmaya g*t isterdi. 657 sıkı kanundu.

* Öğretmen saygı görürdü. Ana baba gelip höt zöt edemezdi. Onlar da öğrencilere tecavüz etmezlerdi.

* Öğretmenlerden gizli sigara içmek cesaretti ama, okul önünde uyuşturucu satmak akla hayale bile gelmezdi!…

* Komşunun çocuklarını istediğin gibi öper koklar oynardın.. Kimse "ulan çocuğu taciz mi edecek" diye seni kollamazdı.

* İnanan, inanmayan herkes çocuklara melek gözüyle bakardı. Mahallenin imamından dayak yemek işin şanındandı ama taciz edilmek akla bile gelmezdi.

* Babana gidip Cemil Hoca sırtımda sopa kırdı dedin mi "vay piç kurusu delirttin mi hacı abiyi" diye bi arabada ondan yerdin ama "sana başka bir şey yaptı mı" diye sormazdı.

* Baban emekli olmaya yaklaştı mı ananla beraber iki göz oda aramaya başlardın, çünkü ikramiyen ona yeterdi.

* Ne kadarın varsa ev bark alırken "Allah kerim" deyip eşten dosttan yardım isterdin. Kimse %70 enflasyon var ben sana dolar veriyim dolar alırım demezdi.

* Sana kuyruğuna, tüp kuyruğuna girerdin ama o kuyruklarda tanışıp evlenenlerin haberini alırdın.

* Semtlere göre okul farkı yine vardı ama kimsenin anası babası "benim çocuğum onunla, bununla aynı sınıfta olamaz" diyemezdi.. Ayıptı, günahtı, gerçekten Allah’tan da kuldan da utanırdı insanlar.

* GIRGIR’ da HEY ‘de bir milyon satardı ve bu mizah dergileri ne kadar siyasetçi varsa, yerin dibine sokup çıkarırdı ama hiçbir siyasetçi onlara ilişmezdi.. Çünkü bilirlerdi ki bu sefer Fırt ve Çarşaf da fena giydirecek.. Oğuz Aral’a laf edecek siyasetçi zaten silinirdi!…

* Ulan Atatürk’e ayyaş demek ne demek! Evi işgal edilir, kolpası İstanbul’u dağıtırdı be!…

* Bir siyasetçi "ananı da al git, afedersin Ermeni, kadın mıdır kız mıdır, Alevi" laflarını ağzına alamazdı.

* Siyasetçilerin hepsinin diploması vardı..Ama mesela Ecevit benim üniversite diplomam var demezdi..

* Hırsızlık olmaz mıydı tabi ki olurdu ama o adam çıkardı sahadan.. İster Başbakan’ın yeğeni, isterse İSKİ müdürü olsun.!!!

* Ulan aynı ceket aynı pantolonla yıllarca okula gittim de gelecekten korkmadım..

Hep gülecek sevinecek bir şeyler oldu ama 16 senedir bu çocuklar için korkuyorum"…

* öyle özel okullar, servisler yoktu. okula gitmek için kilometrelerce yol yürür, kantin sıralarında kuyruk olur, iş-teknik derslerinde el becerilerini geliştirir, eve iş getirirdin.

* Öğretmenler sinema önlerinde nöbet tutardı öğrenciler sinemaya gitmesin, sinema saatlerinde evlerinde ders çalışın diye!

* sokaklar böyle boş ve ruhsuz değildi, herkes sokaklardaydı aksine kimse eve girmezdi, büyük çay, kek, börek sohbete dalar, çocuklar sokaklarda tipi tip, gazoz kapağı, misket, yakar top, çelik çomak, uzun eşşek, saklambaç oynar, gençler mahalle maçları yapardı.

* O zaman da televizyon vardı ama her evde bulunmazdı, siyah beyazdı herşey ama yaşamımız renkliydi. Böreğimizi, çekirdeğimizi alır Tv olan komşumuza sinemaya gider gibi giderdik hele hele Sanfransisko sokakları, ve Dallas’ı iple çeker, şeker kız kendi, heidi ve tarzan izlerdik 🙂

* Ya komşuluk? Bayramlar da başkaydı, öyle seyahatler, tatil vs yoktu. Ayırım, ötekileştirme, öteleme yoktu. Gayrı müslim komşularımızla bayramlarımızı ve bayramlarını beraber kutlardık.

* Sabah evden çıkar akşama kadar sokakda oyun oynar, komşu evinden su içer, yemek yer yine oyuna koşardık. Şimdi iki çocuğum var bırakın sokakta oynatmayı kapımın önündeki bahçemizde bile tek başına bırakıp da oynatamıyorum…

* Aynen anlatıldığı gibi gelecek korkumuz yoktu. kin, nefret nedir bilmezdim. öteki, beriki bilmezdik evet eski TÜRKİYE çooooook güzeldi

* acılarımızı paylaşırdık, ya bana birşey olursa diye bu kadar dertlenmezdik, birimizde cenaze olsa yassını bütün sokak tutardık.

* Elektriği kaçak kullanmak zorunda kalırdık, en yakın elektrik direğine ulaşmak için 500mt damdan dama kablo çekerdik ama kimse “benim damımdan geçemezsin” demezdi

* sevmek öyle kolay değildi, aşk emek isterdi, yürek isterdi, öyle üç günlük aşklar yoktu, yıllarca içinden sever ama söyleyemeye korkardın, sevdin mi adam gibi severdin.

* komsu kizlari komsu erkek cocuklarina emanetti. Cocuklar oynarken gece 22.00 23.00 lere kadar anne baba bahcelerde komsularla oturur bizler oynardik ama hic kimse kimseye kötü gözle bakmazdı.

* Sıkımı bir baska mahalledeki bir kimsenin çocuğu senin mahallende çapkinlik yapacak

* komsu ayse abla hadi yavrum bana 2 ekmek aliver dese, sorgulamadan, düşünmeden gidiyordun.

* Cenazelerde ayrılık yoktu, Hele Şehit cenazelerin de hiç yoktu, şehitler hepimizin şehidi idi, Tüm Türkiye yasa bürünür dü

* siyasiler tv ye ciktigi zaman hepimiz oturur izlerdik. meclis oturumunu yillar onceden kesintisiz verilirdi, hele hele bütçe aciklamalarini izlerdik .simdi butce aciklamasi bile yok kasada ne kadar var toprağın kaci satildi ortuluden kim ne kadar kullandı ???

* bayramlarimiz daha da guzeldi. Ah o gunlere gidebilsek keşke,,,

* insanlar insandı, adamlar adam, komşular komşu, hüzünler ve sevinçler ortaktı, yaşamda bir tat vardı…. 😞

* emeklilerin maaşı kendine yeterdi, torun ziyaret etmekten, sevmekten korkmazlardı, torunlarla dışarı çıkınca “acaba birşey isteyecekmi” diye tedirgin olunmazdı…

* kısacası yaşamaktan da zevk alırdık, mücadele etmektende …

eğer ki Anılarımız Canlandıysa, O günleri yeniden yaşadıysak, eski komşu, arkadaş, dostluklar ve hatta aşklar aklımıza geldiyse ve Gözlerimiz dolduysa lüfen yoruma neler hissettiğinizi ve yüzünüze yansıyan ifadeyi paylaşır mısınız?🙏🏻

ve çocuklarınız ve torunlarınıza okutur musunuz?