ANALİZ /// ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ : Atatürk ve Harputlu Ermeni Georges Karpovitch’in Ankara’daki ünlü Karpiç Lokantası


Atatürk ve Harputlu Ermeni Georges Karpovitch’in Ankara’daki ünlü Karpiç Lokantası

Bozkır kasabasından modern bir başkent yaratmak hiç de kolay olmadı. İstanbul’dan sonra Ankara’ya gelmek bir çoğu için balığın karaya vurması gibiydi.

Hatta şair milletvekili Yahya Kemal Beyatlı‘nın İstanbul‘u övmek maksadıyla “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür“ dediği anlatılır.

Ankara, “Bozkır Kasabası”ndan Başkent’e kolay dönüşmedi!..

Toplumbilimcilere göre, Kentleşme süreci; sanayileşme ve ekonomik gelişmeye koşut olarak, kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında, artan oranda örgütleşme, iş bölümü, uzmanlaşma yaratan, insanların davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikim sürecidir.

Belki de bu nedenlerle “Kentleşme”, kırsaldan kentlere nüfus göçünü anlatan, salt bir nüfus hareketi olmadığından Kentleşme, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutları içinde, çok daha geniş bir değişim olarak algılanmalı.

Çünkü kentleşme, aynı zamanda bir toplumsal değişme sürecidir.

Bu toplumsal değişime, literatürde ‘Kentlileşme‘ deniliyor. Kente göç eden nüfusun yeni koşullara uygun ilişkiler biçimi geliştirerek kentin bir öğesi olma, toplumsal değişme, uyum ve bütünleşmesidir.

Kentlileşme, kente göç edenlerin ve kentte yaşayanların, kent toplumunun değer-norm sistemini, kentli insanın düşünme, davranış biçimlerini ve giderek yaşama biçimini benimsemesi Ankara örneğinde hiç de kolay olmadı.

İmparatorluk’tan “Ulus Devlet”e geçişte beslenme alışkanlıklarının değişmesi…

Cumhuriyet’le birlikte, yemek kültürünün de değişimi kaçınılmazdı.

Ankara’da yabancı elçiliklerin, diplomatların, gazetecilerin, milletvekillerinin, bürokratların beslenme alışkanlıklarına uygun aşevi formatından farklı lokanta eksikti.

Yeni başkentin Ankara’ya taşınması ve kentin modern bir Cumhuriyet kenti olarak inşası, rejimin somut bir başarısıydı. Acaba aynı başarı, toplumsal ve kültürel alanda yaşanabilecek miydi?

Batı tarzı yaşama biçiminin model alındığı Cumhuriyet modernleşmesinde, modern bir toplum ideali, bir “Proje” olarak belirlenmişti.

Ana hedef ise yukarıdan aşağıya, reformist bir hareket olarak uygulanan ‘Modernleşme‘yle çağdaş ulus-devletlere denk bir kültürel ve politik yapıya ulaşmak.

Modernleşme, topyekun bir değişim içeriyordu. Bozkırın ortasındaki Ankara,elit Türkler’i dahi memnun etmekten uzak, ortaçağ kasabası görünümündeydi.

-Ankara Kalesi ve Bent Deresi, 1929 yılı…-

Ankara, yemek kültüründe Orta Asya ve Anadolu topraklarının sunduğu ürünlerdeki çeşitlilik, uzun bir tarihsel süreç boyunca birbirinden farklı birçok kültürle yaşanan etkileşimin izlerini görmek ve tatmak mümkündü.

Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorlukların saraylarında gelişen yeni tatlar, Ankara mutfak kültürünün yeni yapısını kazanmasında nasıl rol oynadıysa Avrupai tatlar da etkiyi gösterdi.

Beslenme şekli, alışkanlıklar, tüm bunlarla iç içe olduğundan; yemek malzemesi, yemeğin sunuluşu, servisi de yeni süreçten nasibini aldı.

TBMM’nin ilk yıllarında Taşhan…

Cumhuriyet’in ilk 25 yılında yeme-içme, kültür-sanat piyasasını belirleyen bazı mekanların başkent kültürünün oluşumunda etkisi yadsınamaz.

Ankara’da siyaset, eğlence ve yaşamın kesiştiği üç yer; Ankara Palas Oteli, Karpiç ve Süreyya idi.

Ankara, TBMM Hükümeti’nin ilk yıllarında, tarihi Taşhan’ın dışında Ankara’da doğru dürüst yemek yenilebilecek bir yer bulmak neredeyse mümkün değildir.

Taşhan’ın hikâyesi…

Taşhan, Ankara Ulus Meydanı‘nda 18951902 yıllarında Ankara Valiliği görevini yürüten Abidin Paşa‘nın mektupçusu İsmail Hakkı Bey tarafından inşa edilmişti.

1892 yılında Ankara şehrine demiryolu geldikten sonra, İsmail Hakkı Bey,Taşhan’ı yaptırdı. 1928 yılında, burası “Taşhan Palas Oteli” (bir diğer ismi “Hotel d’Angora) olarak faaliyetini sürdürüyordu.

Öyle ki Taşhan’dan dolayı Ankara Ulus Meydanı‘nın adı bir zamanlar ‘Taşhan Meydanı’ olarak anılıyordu.

Kurtuluş Savaşı döneminde, hastane olarak kullanılan bina, savaş sonrası “Taşhan Palas Oteli” adıyla 1933 yılına kadar konaklama tesisi olarak hizmet vermiştir.

Meclis’in Ankara’da kurulmasıyla yıldızı parlayan Taşhan, Ankara’daki toplu konut projelerinin daha gerçekleştirilmediği erken cumhuriyet döneminde mebusların tercih ettikleri bir otele dönüştü/dönüştürüldü.

İki katlı 100 odalı handa, Ankara’ya gelenler binek hayvanlarıyla konaklayabiliyordu.

Milletvekillerinden Taşhan’da yer bulabilen kendisini ayrıcalıklı görmekte haklıydı, çünkü Ankara şartlarında en lüks yerde kalıyordu.

Bu mekânda kalan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk dönem milletvekillerine, genellikle sabah kahvaltısında zeytin, peynir, tereyağı ve Ankara Balı ile sütveriliyordu.

Öğle olduğunda Fasulye Pilâkisi, Talaş Kebabı, Tel Kadayıfı servisi yapılıyor, akşamları ise Tarhana Çorbası, Tas Kebabı, Pilav ve Üzüm Hoşafı lüks yemek listesini süslüyordu.

Taşhan’ın sahibi kimdi?

İstiklal Savaşı döneminde Taşhan‘ın sahibi; Keskin Kaymakamlığı da yapan İsmail Hakkı Bey’in oğlu Cemal Bey’dir.

İstanbul Mülkiye mezunu Cemal Bey, babası gibi, kaymakamlık yapmıştı. Komünist şair Suphi Taşhan, Cemal Taşhan‘ın oğludur.

-Suphi Taşhan-

Suphi Taşhan, Komünist olduğu gerekçesiyle Niğde‘ye sürülen şairler arasındadır. “MAH/MİT” tarafından sürekli takip edildiği biliniyor.

Arkadaşlarına göre; “İri cüsseli Suphi Taşhan, entelektüel gerçek komünistlik kimliğini kimseye kaptırmayan biri”dir.

Aile, Cemal Bey’in ölümü ve İş Bankası’na olan kredi borçları nedeniyle Taşhan’ı 1933’de Sümerbank’a satmak zorunda kaldı.

Belki de Suphi Taşhan’ın Komünistliği bu olayla başlamış olabilir.

Taşhan, 1936’da istimlak edilerek yıkıldıktan sonra yerine Sümerbank Genel Müdürlük Binası yapılmıştı. Günümüzde bu bina Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’ne devredildi.

-Ulus Meydanı, Gazi Heykeli (İş Bankası ve Sümerbank)-

Taşhan’ın yıkılmasına karşı çıkanlar da oldu. Ankara’da imar planlaması çalışmaları yürüten Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansenyıkılmamasını, korunmasını savunmuş, dönemin müteahhit zihniyetli bürokratlarına söz geçirememişti.

Kaderin cilvesine bakın ki Taşhan’ı, sahibi borcunu ödemediği için istimlak edip yıktıran İş Bankası yönetimi, ilk yeri Taşhan’da olan “Baba Karpiç’e yüklü kredi vermişti.

Ankara’nın taşına, Karpiç Usta’nın aşına bak!..

Taşhan’ın sahibi Cemal Bey’in İstanbul Tepebaşı’ndan getirdiği “KarpiçBaba”, Ankara’nın ilk “Asrî Lokantası”nı Ulus Meydanı’nda, Taşhan’ın iç avlusuna bakan bölümünde hizmete açmıştı.

-Karpiç Baba’nın efsane lokantası…-

Ankara’da Taşhan’ı modern bir otele dönüştüren Cemal Bey, Karpiç’e otelin alt katında, ‘Asri bir lokanta‘ açması için teklifte bulunur.

Ancak Cemal Bey’e “Karpiç” ismini öneren gazeteci Falih Rıfkı Atay’dır. İstanbul Tepebaşı’ndan tanıdığı Georges Karpovitch’in Ankara’ya davet edilmesinin başkentin çehresini değiştireceğini söyler.

-Falih Rıfkı Atay-

Aslında Georges Karpovitch-Kevork Keçeciyan ismini, Falih Rıfkı Atay’ın kulağına fısıldayan Mustafa Kemal Paşa’ydı; Karpovich’i, İstanbul‘daki istihbarat faaliyetlerinden dolayı biliyordu.

Hanın iç avlusunda bulunan dönemin ilk modern lokantası Karpiç, 5 sene boyunca hana komşu mekânda hizmet verir.

Sosyal hayatın Meclis çevresinde döndüğü o dönemlerde Taşhan Palas Otel ve Karpiç Lokantası dışında Millet Bahçesi, Merkez Kıraathanesi gibi mekânlarla birlikte Ulus, şehrin çekim merkezidir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Ulus çevresinde eğlence yeri sayılabilecek kullanımlar çok azdır: 1925 yılında, Bankalar Caddesi‘nin Ulus‘la birleştiği yerde “Fresko’nun Barı“, 1926‘da ise “Elhamra Bar” gibi. Bar türü eğlence yerlerinin gelişimi, 1926 yılında Çankırıkapı Caddesi‘nin genişletilmesinden sonradır.

Cadde, zamanla Ankara‘nın başlıca eğlence merkezine dönüştü. Ancak bu tür avami eğlence yerlerinin, üst düzey bürokratlar ve entelektüellerin gitmesine pek uygun olamaması nedeniyle daha farklı bir mekâna ihtiyaç vardır.

Emirle İstanbul‘dan getirilen “Baba Karpiç“in, 1928‘de önce Taşhan avlusunda açılan ve sonra Belediye Dükkânlar Sitesi’ne taşınan “Karpiç” lokantası ile bu gereksiniminin karşılanması amaçlanır.

1928 yılında ise, “asrî” baloların verileceği, Cumhuriyet’in kadroları ile yabancı ülke temsilcilerinin sık sık gelebilecekleri “Ankara Palas” (günümüzde Devlet Konukevi) tamamlanır ve hizmete girer.

Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan kimdir?

Kimine göre Beyaz Rus, kimine göre Gürcü, kimine göre Ermeni, kimine göre İran kökenli bir Ermeni. Ama tüm bilgi aktarıcıların mutabık kaldığı husus, 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Rusya‘dan ayrılan göçmenlerden olduğudur.

Kevork Keçeciyan’ın Harput Hüseynik’te tüccar kasaplar arasında ismi geçmektedir.

Ermeni Tüccar kasaplar, atlarla Bingöl, Mardin, Urfa ve Nüsaybin’e kadar gider, Kürt ve Araplar’dan koyun ve eril keçi sürüleri satın alır, çobanlar yardımıyla bu hayvanları Harput ve Mezire’ye getirip yerel pazarda satarlardı.

Daha sonra Azerbaycan’a giden Kevork Keçeçiyan, burada George Karpovitch adını kullanır. Hatta onunla ilgili belgelerde “Doğum yeri ve yılı Bakü 1878” olarak belirtilir. Bakü’de Margarit’le evlenir. Çiftin Aram ismini verdikleri çocukları İstanbul’da doğar.

Hazar Gölü kıyısındaki petrol kuyularında işçi, sonra da komisyoncu olarak çalışan Georges Karpovitch ve ailesi 1917 Bolşevik Devrimi gerçekleşince Rusya’dan deniz yoluyla İstanbul‘a intikal eder.

Georges Karpovitch, gerçek adı Kevork Keçeciyan‘dır. Oğlu Aram yirmi yaşında tüberkülozdan ölür.

Genç yaşta kaybettiği oğlu Aram, Ankara’da tasarımını Alman mimar Martin Elsaesser‘in yaptığı, 1935’te açılan Cebeci Müslüman mezarlığındadefnedilen yegâne Hristiyan’dı ve mezarı üstünden çiçek demetleri hiçbir zaman eksik olmazdı.

Falih Rıfkı Atay, İstanbul’dan tanıdığı ve Ankara’ya gelmesine aracılık ettiği Karpiç’i şöyle anlatır;

“Çoluğu çocuğu, ailesi, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir adamdı.

Ne doğru dürüst Türkçe, ne de lokanta müdavimleri arasında yaygın dil olan Fransızcayı konuşabilirdi. Ancak herkesin sırrını bilir, kimseye açmaz, ayrıca kimseyle de fazla samimi olmazdı. Fukaraya lokantanın bir köşesinde yemek verirdi.

Türk olmayan yabancının Ankara sokaklarında bile yadırgandığı günlerde, onu bir lokanta açmak üzere bizler davet etmiştik. Yeni Türkiye’nin başkentinde aşçı dükkânı devrini o kapatmıştır. Servis terbiyesi gördüğümüz ilk lokanta onunki idi. Karpiç cömert ve efendi bir insandı.

İçki ve mezeler ikinci sınıf fiyatınaydı ama Karpiç’in mekânı hiçbir zaman meyhane havasına girmemiştir. Müşteriler Karpiç’in dostu idi. Doğru dürüst ne Fransızcası, ne de Türkçesi vardı. Ama onunla anlaşamayan da yoktu.”

Georges Karpovitch- Kevork Keçeciyan, “Mütareke Yılları”nda Türk İstihbaratı’na çalıştı…

Georges Karpovitch gerçek ismiyle Kevork Keçeciyan, İstanbul’a geldiğinde Beyoğlu‘nda, İstiklal Caddesi’ne paralel giden Meşrutiyet Caddesi ile Tarlabaşı Bulvarı‘nın devamı olan Refik Saydam Caddesi arasında kalan Tepebaşı semtinde lokantacılığa başlar.

İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Kurmay Üye, Askeri Ataşe Harron Armstrong, işgal yıllarında İstanbul’u şöyle anlatır:

“Müttefikler paraları bol bol harcıyorlardı. Kahveler, lokantalar, dans yerleri önceleri Almanlar namına çalışıyorken şimdi Müttefikler adına işlemeye başlamıştı.

Kara gözlü Rum ve Ermeni kızları bütün dikkatlerini İngiliz ve Fransız askerleri üstünde toplamıştı. Bunlar «kurtarıcı, kahraman, galip» sıfatıyle hareket ediyorlardı.

Bunları beğenip tutanlar da feslerini bir yana asıyor ve şapka giyiyorlardı. Onların gözü ile artık Türkiye diye bir şey kalmamıştı. İstanbul’un hayatında neşe, günah ve eğlence pek boldu. Kahveler içki ve dansla dolu idi. Kimse vatanını düşünmüyordu.”

Belki görüntü bu şekildeydi ama Ankara Hükümeti adına istihbarat toplayan, Boğaz yoluyla Millî Mücadele için Anadolu’ya silah kaçırmaya çalışanlara yardım eden Ermeni vatandaşların sayısı da az değildi.

Söz konusu sevkıyat işlerinden sorumlu Karakol Cemiyeti ve Mim-Mim Grububünyesinde birçok gayrimüslim yer alıyordu.

İşte bunlardan biri de Georges Karpovitch gerçek ismiyle KevorkKeçeciyan‘dı.

Pera halkı, Rus yemeklerini; ilk olarak Georges Karpovitch gerçek ismiyle Kevork Keçeciyan daha sonra Atatürk’ün isimlendirmesiyle Karpiç’in 1921’de “Pera House” veya halk arasında “İngiliz Sarayı” denilen günümüzde İngiltere Başkonsolosluğu Binası’nın tam karşısında açtığı lokanta sayesinde tanımıştı.

Karpiç, burada sadece lokantacılık yapmıyordu. İngiliz Sefareti’ne giren çıkanları izliyor, lokantaya gelen ecnebi müşterileriyle diyalog kuruyor, sefaret içindeki tanıdıkları aracılığıyla edindiği bilgileri İstanbul’daki bağlantısı üzerinden Ankara’ya iletiyordu.

İngiliz Sarayı, günümüzdeki bilindiği şekliyle İngiltere Başkonsolosluk binasına 20 Kasım 2003’de, bir terör saldırısı düzenlendi.

Aralarında başkonsolos Roger Short’un da bulunduğu 18 kişi bu saldırıda öldü.

1925’te Pera Caddesi‘ndeki Le Grande Cercle Moscovite’i devralmıştı. 1925’te bu mekânı satın alan George Karpiç (Carpitch) buraya kendi adını verdi.

Üç yıl sonra Karpiç, Atatürk’ün isteği üzerine lokantasını Ankara’nın Ulussemtine taşıdı. Karpiç, İstanbul’da bir Rus lokantası açan ilk isimdi.

Karpiç’in Ankara’ya getirilişi, İngiltere’nin büyükelçiliğini İstanbul’dan Ankara‘ya 1930 yılında taşımasından iki yıl öncedir.

İngilizler, Ankara’ya gelmeden önce onları tanıyan Lokantacı Karpiç gelmiş, çoktan tezgâhını kurmuştu.

Karpiç’in adını Mustafa Kemal Paşa, Karpiç de “Mekanın Kuralları”nı koydu…

Taşhan’daki şehir lokantası hizmete açıldığında Karpovitch burada Mustafa Kemal’in takdirlerini kazandı.

Mustafa Kemal, adının güç telâffuz edildiğini görerek, ‘Gel sana Karpiç diyelim…’ dedi ve adı bundan sonra Karpiç kaldı.

Şölen Lokantası’nda kadınlı erkekli ince saz heyeti müzik yapıyordu, akşamları Batı müziği, yemeklere eşlik ederdi. Harem-selâmlık usulü uygulanmıyordu.

Türkiye’de lokantacılığın babası kabul edilen aşçılıktan restorana ulaşan çizgiyi tamamlayan George Karpiç’in ünlü mekanı, o günlerin koşullarına göre oldukça lüks ve konforlu düzenlenmişti.

Öyle ki ütülü masa örtülerinden çatal bıçak ve tabaklara kadar hiçbir şey Avrupa’daki örneklerinden aşağı kalmıyordu.

Genellikle Rus yemekleri servis ediliyor, Borsç çorbası (Karpiç menüsündeki yazılışıyla), Karski, Kievski gibi yemekler sunuluyordu.

Kendisine özgü, standart bir hizmet anlayışı vardı. Kravatsız içeri girilemezdi. Yemeklerin sekiz dakikalık aralarla servis edilmesi zorunluydu.

Baba Karpiç, İnegöl’deki kendi çiftliğinde yetiştirdiği meyveleri ve balıklardan elde ettiği havyarı ücretsiz ikram eder, bazı gazetecilere özel indirimler yapar hatta veresiye yemek yedirirdi.

Karpiç Baba’nın kalender meşrep ve babacan tavırları Ankara’nın elitlerini adeta bu mekana kilitliyordu.

Bu lokantanın en önemli özelliği uyguladığı düşük fiyat politikasıydı. Ankaralılar, neredeyse aşevine yakın bir hesap ödüyorlardı.

Şişmanca, güleç yüzlü bu adam, beyaz Rus gömleğiyle masaları dolaşır, müşterilerle bizzat ilgilenirdi.

Karpiç’in asrî lokantası, çok kısa zaman içinde bir bakıma, Meclis’in resmi olmayan özel lokali haline gelmişti.

Politikacı ve bürokratlar ile yabancı diplomatlar burada bir araya geldiklerinden, Karpiç adeta gayrıresmî dışişleri bakanlığı görünümündeydi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, savaşan tarafların diplomatlarını lokantanın uzak bölümlerine bir orkestra şefi gibi yerleştirir ve birbirlerini rahatsız etmemelerine özen gösterirdi.

İstek üzerine lokantasına gelen birbirleriyle görüşmeleri sakıncalı yabancı diplomatların birbirleriyle mesajlaşmalarına aracılık ederdi.

O yıllarda “Ankara’nın nabzını en iyi tutan kimdir?” denilse birçoğu tereddüt etmeden Baba Karpiç’in ismini verirdi.

Karpiç’te yaşanan bazı önemli olaylar…

1936 yılında Macaristan Güzeli seçilen efsane oyuncu Zsa Zsa Gabor, bir Tatar kızıydı. O zamanlar ismi ‘Ja Ja’ydı ve Budapeşte’de kalabalık bir ailede doğmuştu. Ailesinin Türk Büyükelçiliği’nde ‘Burhan Belge’ diye bir dostu vardı.

1930’ların ortalarında İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler kapıya dayanınca aile Burhan’dan, Ja Ja’yı Türkiye’ye götürmesini rica etmişti. “Ja Ja”, kendisinden 28 yaş büyük Burhan Belge ile birlikte Türkiye’ye göçmüştü.

-Zsa Zsa Gabor ve Burhan Belge-

Gabor, dokuz evliliğinden ilkini, 1937’de Murat Belge’nin babası Türk siyasetçi Burhan Asaf Belge ile yapmıştı. Belge ile evlendiğinde henüz 19 yaşında olan Gabor, Ankara’da cemiyet hayatının içine girerek hareketli sosyal hayata ilk adımını atmıştı.

Ankara’da yaşamaya başlayan Gabor, bir gün Karpiç’te Atatürk’le tanıştı.

Kendi deyimiyle ‘İlk görüşte vurulmuş, o gece onunla dans etmiş ve bir süre sonra da ilişkiye girmişti’.

İddiasına göre bu ilişki, 6 ay kadar, haftalık buluşmalarla sürmüştü. Atatürkölünce o da boşanmış ve 1939 yılında Türkiye’yi terk etmişti.

-Zsa Zsa Gabor, Conrad Hilton-

Belge’den resmi olarak 1941’de boşandıktan sonra Ahmet Ertegün tarafından ABD sosyetesine tanıştırılan Gabor, 1942’de Hilton Otelleri’nin sahibi Conrad Hilton ile evlenmişti.

*

Fransız ordusu 30 Kasım 1937‘de bir takım kutlamaları bahane edip Hatay’amüdahale etti. Mesaj gayet açıktı. Suriye başbakanı Ankara’ya davet edildi. 21 Aralık 1937‘yi 22 Aralık’a bağlayan gece Ankara’da Karpiç Lokantası‘nda görüşme yapıldı.

Bu görüşme çok farklı bir görüşmeydi. Daima “yurtta sulh, cihanda sulh” diyen adam, o gece Suriye başbakanı Cemil Mardam’ın ve Adil Arslan’ın karşısında çok farklı konuşuyordu:

“-Fransızla hayal kurarsa netice aleyhlerine olur… Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar… Benim için diplomasi meçhuldür…”

Atatürk o gece konuştukça, sesi Karpiç Lokantası‘nın duvarlarında yankılanıyordu:

“- Fransızlar bir şey yapamazlar! Eğer şüpheleri varsa tecrübe edebilirler! Namusum üzerine yemin ederim ki Hatay’ı bırakmam! Fransız hükümeti aklını başına toplasın!”

Bu görüşmeler Fransız büyükelçinin Karpiç’e çağrılmasıyla devam etti. Atatürk, diplomatların beraberindeki Fransız Büyükelçi M. Ponceau’ya Ankara’nın ünlü restoranı Karpiç’te büyük bir gözdağı verir.

Fransa’nın Türkiye‘nin kararlılığını anladığı bu olayı Sabiha Gökçen şöyle anlatır;

“Hatay meselesi mevzu bahisti biliyorsunuz o tarihte. Bir akşam sofrada otururken Atatürk bana dedi ki: “Çık yukarıya odana, üniformanı giyin ve yanına tabancanı alıp gel.”

Ben çıktım yukarıya, üniformamı giydim, tabancamı cebime koydum geldim. Yanına bir sandalye koydurmuş, oraya onun yanına oturdum. Bana gayet yavaşça:

-Şimdi Karpiç’e gideceğiz. Karpiç’te bir arkadaş çıkıp bir konuşma yapacak. O konuşmayı müteakip, sen çıkacaksın ve şöyle söyleyeceksin; “Evet, sayın konuşmacı (ismini söylemiyor; kim olduğunu göreceksin dedi) böyle konuştu, bunu böyle tavsiye ediyor ama biz gençler bu işin daha çabuk halledilmesini istiyoruz. Eğer bizi dinlemeyip daha da gevşek hareket edecek olursanız biz bu şekilde de hareket etmesini biliriz!” diyeceksin ve çıkarıp tabancanı tavana ateş edeceksin! dedi.

Konuştukları gibi Sabiha Gökçen tabancasını ateşler. Fransız büyükelçi saklanacak delik arar.

Ve an gelir, Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan namı diğer “Baba Karpiç” ölür…

Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan 1935’te Türk vatandaşlığına geçti. 1953’te öldüğü zaman Bahçelievler’de borcu bitmemiş bir kooperatif evinden başka hiçbir serveti bulunmuyordu.

-Karpiç’in ölümü ardından cenazeden fotoğraf ile Abdülhak Şinasi Hisar ve Reşat Nuri Güntekin’in yazılarının yer aldığı gazete sayfası…-

Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı içindeki Hristiyan mezarlığına gömüldü. Lokantası 1962 yılında kapandı.

Otuz yılı aşkın sürede yanında pek çok kişi çalıştı. Mutfak ile salonunda Ruslar, Türkler, Ermeniler vardı.

Mutfak önce Rus ustalara, sonra ‘Mengen’li ustalara, salon kısmı ise Hemşinliler’e emanet edilmişti. Yıllar içerisinde burası bir okul olmuş, usta aşçılar buradan yetişmiş, Ankara‘nın ünlü restoranları buradan doğmuştu.

Baba Karpiç Karpiç Lokantası personelinin büyük çoğunluğu Hemşinliler’den oluşuyordu. Lokantada Ruslar’ın yanı sıra Ermeniler de çalışmıştı.

Tıpkı şairin dediği gibi;

Ondan kalan, boynu bükük ve sefil

Bahçeye diktiği üç beş karanfil…

LİNK : https://www.dikgazete.com/ataturk-ve-harputlu-ermeni-georges-karpovitchin-ankaradaki-unlu-karpic-lokantasi-makale,1829.html

ERMENİ SORUNU DOYASI /// SİNAN MEYDAN : Sözde Ermeni Kırımını TANIYAN PADİŞAH


SİNAN MEYDAN : Sözde Ermeni Kırımını TANIYAN PADİŞAH

“Sizlere yemin ederim ki ben masumum! Son sözüm bugün de budur yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet!” (Kaymakam Kemal Bey 10 Nisan 1919)

Barış Pınarı Harekâtı sırasında iyice gerilen Türk-Amerikan ilişkileri sonrasında geçtiğimiz hafta ABD Temsilciler Meclisi sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul etti.

Emperyalizm “1915 Ermeni tehcirini” 1919’dan beri Türkiye’ye karşı bir silah olarak kullanıyor. Şöyle ki ilk olarak bundan tam 100 yıl önce 1919’da o zamanın emperyalist gücü İngiltere İstanbul’u işgal eder etmez işbirlikçi saray hükümetine “tehciri” “kırım” tehcire karışanları da “kırım suçlusu” olarak kabul ettirmişti. İngilizlere yaranmak isteyen Padişah Vahdettin ise Ermeni tehcirine karışanları “kırım suçlusu” olarak kabul etmiş ve saray hükümetleri eliyle İngilizlere teslim etmişti.

İNGİLİZLERE YARANMAK İÇİN

30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan hemen sonra 13 Kasım 1918’de İtilaf devletleri İstanbul’u fiilen işgal ettiler.

Padişah Vahdettin İngilizlere yaranma dürtüsüyle hemen harekete geçti. Öncelikle siyaseten düşman olduğu İttihatçılara adeta savaş açtı. Böylece İngilizlerin güvenini kazanmaya çalıştı.

Padişah Vahdettin İstanbul’un işgalinden sadece 10 gün sonra 24 Kasım 1918’de The Daily Mail muhabiri G. Ward Price ile bir mülakat yaptı. Vahdettin o mülakatında Ermeni tehcirinden şöyle söz etti:

“Eğer tahtta olsaydım bu esef verici olay yaşanmazdı. İngiltere’de öteden beri Türklere karşı mevcut dostluk duyguları savaş başladığı zaman hemen yok olmuş değildi. Fakat Ermenilerin öldürülmeleri İngilizlerin Türkiye’ye karşı duygularında derin bir değişiklik yaratmıştır. Bu kötülükler kalbimi yaralamıştır… Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır. İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı Kırım Savaşı’nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Şimdi bu sebepten memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri mevcut dostane ilişkileri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım. ” (Gotthard Jaeschke Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri s. 3 4)

Belli ki Padişah Vahdettin kendi ifadesiyle “İngiltere ile dostane ilişikler geliştirmek için” İngilizlerin ortaya attıkları “Ermeni kırımı” tezini kabul etmekte hiç tereddüt etmeyecekti.

Padişah Vahdettin aynı mülakatta Gazeteci Ward Price’e Osmanlı’yı savaşa sürükleyen ve Ermeni tehcirine karışan İttihatçıların mutlaka cezalandırılacaklarını söyledi. (Lütfi Simavi Osmanlı Sarayının Son Günleri s. 448-449)

Vahdettin 7 Aralık 1918’de Ayan Meclisi üyesi Azaryan Efendi’yi kabulünde de “Ermenilere karşı gerçekleştirilen mezalimden dolayı” üzüntülerini bildirdi. (Tayyip Gökbilgin Milli Mücadele Başlarken 1 s. 15)

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe 10 Ocak 1919’da İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği gizli bir telgrafta Padişah Vahdettin’in Sadrazam Damat Ferit’i Tom Hohler’e göndererek “Ermenilere kötü davranan savaş esirlerini cezalandırmak arzusunda olduğunu” ve yeterince enerjik davranmayan kabine üyelerinin yerine daha aktif üyelerden oluşan bir kabine kurmayı düşündüğünü yazdı. (Jaeschke s. 4) Calthorpe telgrafında ayrıca şöyle dedi: “Padişah İngiltere hükümetinin İngiliz savaş tutsaklarına barbarca davrananlar ile kırımdan sorumlu olanların cezalandırılmasını istediğini biliyor ve İngiltere’nin arzulayacağı her kişiyi yine İngiltere’nin arzusuna göre yakalatıp cezalandırmaya hazırdır. Ancak geniş ölçüde bir eyleme geçince ihtilal olacağından kendisinin belki de devrilip öldürüleceğinden korkmaktadır. ” (Bilal Şimşir Malta Sürgünleri s. 53)

İnsan avı: Sözde kırım suçlularının tutuklanması

İşgalci İngilizler saray hükümetinden iki şey bekliyordu: 1. İngiliz savaş esirlerine kötü davrananların cezalandırılması 2. Sözde Ermeni kırımına karışanların cezalandırılması.

24 Kasım 1918’de Tevfik Paşa hükümeti tehcir suçlarını araştırmak için “Tahkikat-ı Fecayii Komisyonu” kurdu. Anadolu 7 bölgeye ayrılıp bu bölgelere tehcir soruşturma heyetleri gönderilmesine karar verildi. 16 Aralık 1918’de tehcir suçlularını yargılamak için bir Harp Divanı kuruldu.

7 Ocak 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe Tevfik Paşa hükümetinin Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa ile görüştü. İngiliz Komiseri görüşmede “sürgün” yerine “kırım” sözcüğünü kullandı. Mustafa Reşit Paşa Calthorpe’a “Ermeni kırımı konusunda bir sıkıyönetim mahkemesi kurulduğunu suçluları yargılamaya başladığını biraz zaman bahşedilirse adaletin yerini bulacağını” söyledi. (Şimşir s. 52) Aynı gün Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey Ermeni kırımı suçlamasıyla İstanbul’da tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne hapsedildi.

Padişah Vahdettin daha fazla zaman kaybetmeden İngilizlerin istediği şekilde tehcir suçuna karışanların tutuklanmasını istedi. Bunun üzerine saray hükümeti İngilizlerin “black list” dedikleri “kara listeler”e göre tutuklamalara başladı. Ocak 1919’da İstanbul’da çok sayıda yurtsever “İngiliz esirlere kötü davranmak” ve “tehcir suçlusu” olarak tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne hapsedildi.

13 Şubat 1919’de Tevfik Paşa hükümeti Danimarka Hollanda İsveç İspanya hükümetlerine müracaat ederek tehcir komisyonuna üye göndermelerini istedi. Ancak bu isteği İngiltere reddetti. Çünkü İngiltere tehcirin “kırım olmadığının” anlaşılmasını istemiyordu. Bu nedenle konunun tarafsız yargıçlarca incelenmesini göze alamadı.

Padişah Vahdettin Tevfik Paşa hükümetinin İngilizleri memnun etmekte yetersiz kaldığını düşünerek daha koyu İngilizci Damat Ferit hükümetini kurdu. 4 Mart 1919’da kurulan Damat Ferit hükümeti 10 Mart 1919’da adeta bir insan avı başlattı. Hükümet İngilizlerin hazırladığı kara listedeki isimleri tutukladı. İngilizler 15 Mart- 7 Nisan 1919 arasında Damat Ferit hükümetine 61 kişilik bir “kara liste” verdi. Bu listedeki isimler “Ermeni kırımından” sanıktı. Tutuklananların sayısı her geçen gün daha da arttı. (Şimşir s. 94-100).

Milli Şehit: Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey tehcir sırasında Yozgat’ta Ermeni kırımından sorumlu tutularak 7 Ocak 1919’da tutuklandı. 5 Şubat 1919’da Harp Divanı’nda yargılanmaya başlandı. İki ay süren dava 18 duruşmada tamamlandı. Kemal Bey daha önce yargılanıp beraat ettiği bir suçtan yetersiz delillerle hukuksuz biçimde yargılandı. Üyeleri arasında Ermenilerin de bulunduğu mahkemedeki şahitlerin çoğu Ermeni’ydi. Mahkeme Kemal Bey’i yalancı şahitlikler çelişkili ifadeler bazı dedikodulara dayanarak 8 Nisan 1919’da idama mahkum etti.

Padişah Vahdettin Kemal Bey’in idam kararını onaylamak için bir şeyhülislam fetvası istedi. Belli ki Vahdettin verilen idam kararının hukuki değil siyasi bir karar olduğunu biliyor bu kararı onaylarken vicdani bir rahatsızlık hissediyor bu rahatsızlığı hafifletmek için şeyhülislamı da günahına ortak etmeye çalışıyordu. Şeyhülislam Mustafa Sabri Kemal Bey’in idam fetvasını hazırlayıp padişaha gönderdi ancak padişah fetvayı beğenmeyip düzeltilmesini istedi. Bu sırada fetvanın gelmesini beklemeden 9 Nisan 1919’da idam kararnamesini imzaladı. Kemal Bey 10 Nisan 1919 Perşembe günü Bayezid Meydanı’nda idam edildi. Cenaze töreni milli bir isyana dönüşen Kemal Bey Kadıköy Kuşdili’nde defnedildi. Şeyhülislam fetvası ise idamdan bir gün sonra 11 Nisan 1919’da verildi. (Taha Niyazi Karaca Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Olayı s. 243-283)

Kemal Bey’in idam edilmeden önceki son sözleri her şeyi özetler nitelikteydi: “Sizlere yemin ederim ki ben masumum! Son sözüm bugün de budur yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet!”

Evet Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey çok haklıydı. Padişah Vahdettin İngilizlere yaranmak için Ermeni kırımıyla suçlanan Kaymakam Kemal Bey’in idam kararını onaylamıştı.

TBMM 14 Ekim 1922’de Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’i “mili şehit” ilan etti. Ailesine maaş bağladı.

Katliam yalanı 1921’de çöktü

16 Aralık 1918’de kurulan Harp Divanı’nın başına 19 Mart 1919’da “Nemrut Mustafa Paşa” ve “Kürt Mustafa Paşa” lakaplarıyla tanınan Mustafa Nazım Paşa tayin edildi. Harp Divanı 24 Mart 1919’da yargılamalara başladı. 8 Nisan 1919’da Boğazlıyan Kaymakamını Kemal Bey’i idama mahkum eden Harp Divanı 11 Mayıs 1920’de Atatürk ve silah arkadaşlarının gıyaben idamlarına karar verdi. Yine Ermeni tehciri suçundan yargıladığı Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’i de idama mahkum etti. Nusret Bey 5 Ağustos 1920’de idam edildi.

Sait Halim Paşa’dan Ziya Gökalp’e kadar eski İttihatçıların tamamı sözde Ermeni kırımı suçuyla yargılanıp mahkum edilmek istendi. Ancak tüm sanıklar Ermeni kırımı suçlamasını reddettiler. Ortada sanıkları suçlayacak somut bir delil de yoktu.

17 Mayıs 1919’da mahkemeye çıkarılan Ziya Gökalp şöyle dedi: “Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Ermeni kırımı değil bir Türk-Ermeni vuruşması vardır. Bize arkadan vurdular biz de vurduk” (Şimşir s. 109)

Bu sırada İngiliz politikasını ters yüz etmek isteyen Atatürk Türklere zulüm yapmış Ermenilerin de yargılanmasını istedi.

Yargılamalardan bir sonuç alamayan İngilizler Bekirağa Bölüğü’ndeki tutukluları Malta’ya sürgün ettiler.

İngilizler Malta sürgünlerini sözde Ermeni kırımı suçuyla yargılamak istediler. Ancak İngiliz Başsavcılığı İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’nin hazırladığı suç dosyalarını dikkate almadı. Çünkü o dosyaların içi boştu. İngiliz Başsavcılığı 8 Şubat 1921’de İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na bir yazı gönderdi. Malta’da bulunan 140 Türk sürgünden sadece 8’i hakkında iddianame hazırlanabileceğini söyledi. Onlar da I. Dünya Savaşı’nda İngiliz esirlere kötü davranmaktan yargılanabilirdi. İngilizler İstanbul’daki tüm arşivler ve tüm belgeler ellerinin altında olmasına karşın Malta sürgünlerini Ermeni kırımı suçuyla yargılamak için hiçbir delil bulamamışlardı. Bunun üzerine Amerika’ya başvurdular. Amerikan arşivlerinde belge bulmaya çalıştılar. Washington’daki İngiliz Büyükelçiliği Londra’ya çektiği telgrafta şöyle diyordu: “Üzülerek arz edeyim ki Amerikan belgeleri içinde Malta’da bulunan Türkler aleyhinde delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey yoktur. ”

Lord Curzon 10 Ağustos 1920’de İstanbul Yüksek Komiserliği’ne gönderdiği bir yazıda Malta sürgünlerinin yargılanamayacağını duyurdu. İngilizler ortada hiçbir delil olmadığı için sürgünleri yargılayamadan serbest bırakmak zorunda kaldılar. (Şimşir 17-21)

Bilal Şimşir’in “Malta Sürgünleri” adlı kitabında dediği gibi “Ermeni katliamı” iddiası hukuki açıdan Ağustos 1921’de çöktü. (Şimşir s. 21)

Demem o ki tam yüz yıl önce İngiliz emperyalizminin ortaya attığı sözde “Ermeni kırımı” iddiası -İngiliz işbirlikçisi Padişah Vahdettin bu iddiaları kabul etmesine rağmen- 1921’de çöktü. Türk milleti daha o zaman aklandı.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/sozde-ermeni-kirimini-taniyan-padisah-5428293/

ERMENİSTAN DOSYASI : Kıbrıs Ermeni Toplumu ve Ermeni Kilisesine Dair Bir İngiliz Raporu (1960-1963)


Ermenilerin 6. yüzyıldan beri Kıbrıs’ın etnik yapısında yer aldığı bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nde Ermenilerin adadaki dini liderleri diğer etnik gruplarda olduğu gibi oldukça geniş yetkilere sahipti. Kıbrıs, İngiliz idaresinde başta Anadolu olmak üzere diğer Osmanlı topraklarında ortaya çıkan Ermeni olayları sırasında Ermeniler tarafından bir karargâh olarak kullanıldı. 1915 Sevk ve İskânı’nın ardından bir kısım Ermeni de Kıbrıs’a geldi. Ermenilerin, Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhak edilmesinden itibaren başlayan macerası Türklerin tamamen ortadan kaldırılmasıyla adanın Helenleştirilmesini amaçlayan Rum saldırılarına kadar sürdü. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “de facto” olarak ortadan kalkmasından sonra Kıbrıslı Türklerle iyi ilişkiler içerisinde yaşayan Ermeniler bu tarihten itibaren önce adanın güneyine sonra da ada dışına göç etmeye başladı. Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası adada yaşayan Ermeni, Maruni ve çingeneleri azınlık olarak kabul etti. Ancak özellikle 1963 sonrasında başlayan Türk-Rum çatışmalarından ötürü adada yaşayan Ermeniler, Kıbrıs’ı terk etmeye başladı. Bu çalışma kapsamında tarihsel süreçte Kıbrıs Ermenilerinin geçmişi irdelenecektir. Ayrıca Soğuk Savaş döneminin bir yansıması olarak Kıbrıs Ermeni Kilisesi’ndeki dini bölünmeye dair bakış açısı Kıbrıs Sömürge Yönetimi’nin bir raporu doğrultusunda ele alınacaktır.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : TÜRKİYE-ABD ARASINDA İMZALANAN 25 EKİM 1934 TARİHLİ ANTLAŞMA ve ABD VATANDAŞI ERMENİLERİN TAZMİNAT TALEPLERİNE BAĞLAYICI ETKİSİ


TÜRKİYE-ABD ARASINDA İMZALANAN 25 EKİM 1934 TARİHLİ ANTLAŞMA ve ABD VATANDAŞI ERMENİLERİN TAZMİNAT TALEPLERİNE BAĞLAYICI ETKİSİ

Yorum No : 2020 / 1

AVİM

02.01.2020

GİRİŞ

  • Bilindiği üzere Bakalian-Davoyan davaları Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’da yaşayan ve sonradan Amerikan vatandaşı olan Ermenilerin mallarına el konulduğu iddiasıyla Türkiye Cumhuriyeti ve Türk makamlarına karşı açılan tazminat davalarıdır.
  • Bu davalar ABD’nin Kaliforniya eyaletinde görülmüş olup yaklaşık dokuz yıl sürmüştür.
  • Davalar sonucunda yerel mahkeme ve üst mahkeme her ne kadar farklı gerekçelerle de olsa her iki aşamada da davaların reddine karar vermiştir.
  • Şüphesiz bu ret kararları hukuki anlamda çok önemli kazanımlardır ve emsal teşkil edeceklerdir.
  • Ancak bu emsal davaların yanı sıra 25 Ekim 1934 tarihli Türkiye-ABD Antlaşması[1] işbu davaları hukuki yönden konusuz bırakacak nitelikte bir antlaşmadır.
  • Dolayısıyla, 1934 yılında Türkiye ile ABD arasında imzalanan antlaşma, yukarıda bahsedilen davalar ile gündeme gelen Ermeni asıllı ABD vatandaşlarının tazminat talepleri konusunda önemli bir rol oynamalıdır.

ABD’DE AÇILAN TAZMİNAT DAVALARININ YASAL DAYANAĞI

  • ABD’de görülen bu tazminat taleplerine ilişkin davaların yasal dayanağı Kaliforniya Eyalet Meclisi tarafından 2000 yılında çıkarılan SB1915 sayılı yasadır[2].
  • Bu yasa uyarınca, 1915-1923 yılları arasında Anadolu’da yaşamış olan ve Osmanlı Devleti’nin haksız uygulamalarından zarar gördüğünü iddia edenlerin ve/veya zarara uğrayanların alt soylarının Türk makamları aleyhine Kaliforniya mahkemelerinde tazminat davaları açmasının yolu açılmıştır.

BU DAVALARIN KONUSUNU TEŞKİL EDEBİLECEK BİR TAZMİNAT SÖZ KONUSU MUDUR?

  • Esas itibariyle Türkiye ile ABD arasında belirtilen yasanın konusunu teşkil eden tazminat taleplerine ilişkin temaslar Lozan Antlaşması sırasında Türk heyeti ile ABD heyeti arasında gerçekleştirilmiştir.
  • Lozan görüşmelerinde Türk ve Amerikan heyetleri arasında tehcir ve savaş nedeniyle Anadolu’dan ayrılarak ABD’ye yerleşen ve ABD vatandaşı olan kişilerin tazminat taleplerinin giderilmesi konusu gündeme gelmiş ve heyetler bu konunun Lozan Antlaşması sonrası dönemde görüşülmesine karar vermiştir.
  • Diplomatik kanaldan yürütülen süreçte, 24 Aralık 1923’te sözkonusu tazminat taleplerinin giderilmesine yönelik Türkiye-ABD arasındaki nota teatisi sonuçlanmış ve tazminatların hesaplanarak Türkiye tarafından ABD’ye ödenmesi için bir komisyon oluşturulmasına karar verilmiştir[3].
  • Ancak Lozan Antlaşması’nın ABD Senatosu’nda onaylanmaması, 1927’de sağlanan Modus Vivendi’ye kadar iki ülke arasındaki ilişkilerin tıkanmasına neden olduğundan Ermeni asıllı ABD vatandaşlarının tazminat taleplerinin görüşülmesi de mümkün olmamıştır.
  • 24 Aralık 1923’te oluşturulması kararlaştırılan komisyon ancak 15 Ağustos 1933’de İstanbul’da toplanabilmiştir.
  • Komisyon tarafından tazminat talepleri kapsamlı ve ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Türkiye, ABD’den tazminat talep edenlerin listesini talep etmiştir. Türkiye, listede yer alacak her dosya için;
  1. Tazminat talep edenin adı ve doğum yeri,
  2. Tazminat miktarı,
  3. Tazminat talebinin niteliği ve nedeni,
  4. Tazminata konu olayın tarihi ve dava nedeni,
  5. Taleplere ilişkin kanıtlar talep etmiştir.

Gerek bu taleplerin geniş bir araştırma içermesi, gerek tazminat talep edenlerin vatandaşlık durumları ile ilgili sıkıntılar görüşmelerde tazminat konusunun maktu bir ödeme ile çözülmesine ilişkin görüşü kuvvetlendirmiştir. Taraflar arasında aylarca süren verimli görüşmeler neticesinde 13 taksitte olmak üzere 1.300.000,00 USD’nin Türkiye tarafından tazminat taleplerine karşılık ABD’ye ödenmesi hususunda anlaşma sağlanmıştır. Bu antlaşma aslında günümüzde görülen ve birçok tartışmayı da beraberinde getiren Ermeni asıllı ABD vatandaşlarının tazminat taleplerinin ne denli haksız ve yersiz olduğunu da ortaya koymuştur. 25 EKİM 1934 TARİHLİ ANTLAŞMA

  • Resmi adı “Metalibin Tesviyesine Mütedair İtilafname” olan antlaşma 25 Ekim 1934 tarihinde Türkiye ve ABD tarafından imzalanmıştır.
  • Söz konusu antlaşma 2 Ocak 1935 tarihli ve 2896 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
  • Tazminat Antlaşması metni Amerikan Kongresi’nde de 22 Mart 1935 tarihinde onaylanmıştır.
  • Antlaşma ile:
  1. Türkiye Cumhuriyeti, ABD’ye 24 Aralık 1923 tarihli antlaşmada yer alan Amerikan vatandaşlarının taleplerinin tamamen karşılanması için faizsiz olarak 1.300.000,00 Amerikan Doları ödeyecektir. Bu bedel her sene 100.000,00 dolar olmak üzere 13 senede ödenecektir. İlk taksit TBMM’nin bu antlaşmayı onayının ardından 1 Haziran 1936’da ödenecektir.
  2. Her iki hükümet yukarıda belirtilen bedelin ödenmesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nden taleplerin ve 24 Aralık 1923 Antlaşmasına dahil bütün taleplerin de ibra edilmiş olacağını kabul etmişlerdir.
  3. Türkiye, Amerikan vatandaşlarının taleplerinin tamamen karşılanmasına yönelik maktu bir miktar ödemiştir.
  4. Tazminat antlaşması sadece Ermeni asıllı Amerikan vatandaşlarına yönelik değil, 1915-1923 yılları arası Osmanlı vatandaşı olan ve tazminat almaya hak kazanan Rum, Ermeni ve Yahudileri de kapsamaktadır.
  5. Komisyon’da ABD adına antlaşmayı imzalayan Fred Kenelm Nielsen’in de belirttiği üzere antlaşma bir ülkenin vatandaşlarının diğeri aleyhinde hâlihazırda açılmış bütün tazminat davalarına son veren bir mahiyet taşımaktadır[4].
  6. Raporlar uyarınca, Komisyon tarafından 33 talep tazminat almaya hak kazanmıştır. Bu 33 talebin toplam bedeli ise 899.338,09 Amerikan Doları’dır. Görüldüğü üzere, bu miktar esas olarak belirlenen 1.300.000,00 dolardan da azdır.

[5]

SONUÇ

  • Bu antlaşmaya tabi tazminat talepleri titizlikle incelenmiştir.
  • Tazminat talep edenler ile tazminata hak kazananlar arasında büyük bir fark bulunmaktadır.
  • Bu farkın oluşmasında ülkemizin tazminat görüşmeleri sırasında talep ettiği belge ve delillerin Amerikan yetkililer tarafından düzenli bir şekilde derlenememesinin etkisi büyüktür.
  • Bu hususun tazminat taleplerine ilişkin bedelin belirlenmesinde maktu bir ödeme planının seçilmesine de etki ettiğinden bahsedilmiştir.
  • Bu gelişmeler çerçevesinde 1923 yılından başlayan Türkiye-ABD arasındaki tazminat sorunu 1934 Antlaşması ile herhangi bir şüpheye yer vermeyecek şekilde sonlanmıştır.
  • Antlaşmanın maddeleri de göstermektedir ki; Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nde Osmanlı Devleti vatandaşı olarak yaşayan ve daha sonra çeşitli sebeplerle Amerikan vatandaşlığına geçen, toprakları ve mallarına el konulan Amerikan vatandaşlarına ödeyeceği hiçbir tazminat bulunmamaktadır.
  • Dolayısıyla, ABD’nin Kaliforniya Eyaleti’ndeki SB1915 sayılı yasanın esasen ABD’nin imzalamış olduğu bir uluslararası antlaşma ile çeliştiği belirtilmelidir.
  • Aynı zamanda gerek bu yasanın oluşturulmuş olması, gerek ABD’nin hiçbir eyaletinde Türkiye ve Türk makamları aleyhine 1915-1923 yılları arasında doğduğu iddia edilen bir tazminat talebinin dava konusu yapılamaması uluslararası hukukun gereğidir.

[1] Bu antlaşmaya ilişkin detaylı bilgi için: Kemal Çiçek, “1934-1935 Türk-Amerikan Tazminat Anlaşması ve Günümüze Yansıması,” Ermeni Araştırmaları Dergisi: 37–38 (2011 2010).

[2] İlgili yasanın tam metni için: “SB-1915 Insurance: Armenian Genocide Victims.,” Erişim 30 Aralık 2019, http://leginfo.legislature.ca.gov/faces/billTextClient.xhtml?bill_id=199920000SB1915.

[3] 1924 yılında Türkiye-ABD arasında yapılan karşılıklı notalar için: “PAPERS RELATING TO THE FOREIGN RELATIONS OF THE UNITED STATES,” Erişim 30 Aralık 2019, https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1923v02/d983.

[4] Nielsen’in raporlarına ilişkin daha detaylı bilgi için: Fred K. Nielsen, American – Turkish Claims Settlement: Under The Agreement of December 24, 1923, and Supplemental Agreements Between the United States and Turkey Opinion and Reports (United States Government Printing Office), Erişim 28 Aralık 2019, https://babel.hathitrust.org/cgi/pt?id=mdp.39015004301209&view=1up&seq=5.

[5] Antlaşma metninin İngilizcesi için: “Claims Agreement Between the United States of America and Turkey, Signed at Ankara, October 25, 1934,” Erişim 30 Aralık 2019, https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1934v02/d778.