ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Pulat TACAR : – ERMENİ SOYKIRIMI – SUÇLAMALARI ALANINDA PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİ


Pulat TACAR : – ERMENİ SOYKIRIMI – SUÇLAMALARI ALANINDA PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİ

23.05.2019

Fransa’nın 24 Nisanı Ermeni soykırımını anma günü ilan etmesi, Portekiz parlamentosunun Ermeni soykırımını tanıma kararı, ABD Başkanının 24 Nisan demeci, T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinin yayımladığı bilgi notu, T.C. Cumhurbaşkanının taziye de içeren mesajı, konuya ilişkin olarak yazılan, dağıtılan görüşler ve mesajlar, yazışmalar ve cevaba cevaplar konusundaki düşüncelerim çok sayıda dostum tarafından soruldu. Son olarak Sn. Ülkü Başsoy tarafından bilgimize sunulan ve Belçika’nın soykırımının inkârını cezalandırmayı Srebrenitsa ve Rwanda gibi yetkili mahkeme kararı bulunan soykırımlar ile sınırlayan yasası hakkındaki yorumumu ayrı mesajla arz ettim. Belçika’nın bu yasası, soykırımı suçunun inkârının cezalandırılmasını, yetkili mahkeme tarafından varlığı saptanmış olan soykırımı nitelikli haksız fiiller ile sınırlamaktadır. Bu durumda Ermeni soykırımı suçlamalarının veya Pontus soykırımı iftirasının reddi -bu eylemler soykırımı suçunun varlığı bağlamında hukuksal gerçeklik kazanmadığı cihetle- cezalandırılamayacaktır. Ancak, uluslararası hukuktaki gelişmeler, politika alanında (ya da medyada, akademik alanda) soykırımı suçlamalarının düşünce özgürlüğü çerçevesinde ele alındığına işaret etmektedir.

Perinçek kararı ile UAD’nın Sırbistan-Hırvatistan kararlarından ve 1915’in yüzüncü yılı anma faaliyetlerinden sonraki gelişmeler soykırımı suçlamaları hakkında paradigma değişikliğe uğramağa başladığına işaret ediyor. Bu nedenle değişen zemini göz önünde tutan farklı yaklaşımlara gereksinme var. Ancak değişikliğe bağlı sonuçlar bugünden yarına kesin çizgilerle ortaya çıkmayacak, yıllara yayılacaktır; bizler de orta ve uzun vadeli planlarımızı buna göre gözden geçirmeliyiz.

A) Soykırımı Sözleşmesinin uluslararası alandaki soykırımsal gelişmeleri tespit ve cezalandırmada yetersiz kaldığı görüntüsü veya kanısı yaygınlaşıyor; uluslararası camia bu alanda farklı alternatiflere yönelmeğe başladı; bu bir paradigma değişikliğidir)

B) Soykırımı Sözleşmesinin yetersizliği nedeni ile özellikle tarihte yaşanmış olan kırımlar, göçler, bilinçli aç bırakmalar, sürgünler hakkında "hukuksal-yargısal bağlamda olmasa bile, politik bağlamda soykırımı" söylemi yaygınlaşıyor; böylece soykırımı terimi hukuksal çerçevesinin dışına taşınmış oluyor. "Soykırımsal" haksız fiilin sorumluluğu (bu fiilde soykırımı sözleşmesinde öngörülen haksız fiil actus reus var; ama dolus specialis yok-ya da özel kasıt bulunduğu kanıtlanamıyor) bugünün yöneticilerine değil, geçmişteki liderlere ve yöneticilere havale ediliyor. (Avrupa Parlamentosunun konuyu ele aldığı dönemde de aynı yaklaşım vardı; bugün Fransa Hükumeti yöneticileri ve diplomatları aynı söyleme başvuruyorlar: "Bu konudaki sorumluluk Türkiye Cumhuriyetinin değil, 1915 dönemi İttihat ve Terakki liderlerinindir; siz neden kendi üstünüze alıyorsunuz" diyorlar. Geçmişe yönelik olsa da soykırımı suçlamasının, ulusumuzun bir bölümünün onuruna dokunduğunu kavrayamıyorlar. Ama bu "onur konusu ya da hassasiyeti" onların pek umurunda değil)

C) Günümüz Türk yöneticilerinin ve bazı sivil toplum örgütlerinin Ermeni soykırımını tanımamalarını inkâr suçu olarak ilan edenler, Perinçek kararı ile Fransa Anayasa Konseyinin Ermeni soykırımını yadsıyanları cezalandırmayı öngören Fransız yasasını iptal kararı ile ayaklarının altındaki hukuksal zemininin kaydığının farkına vardılar. Belçika’nın Nisan 2019 yasasının Ermeni soykırımını listeye almaması o düş kırıklığına şimdi "tüy dikti" Bu alanda da bir paradigma değişikliğinden söz edilebilir.

D) Militan Ermeniler ve yandaşları, Ermeni soykırımı iddiaları konusunda yargı alanında bekledikleri sonuca ulaşamayacaklarını kavradılar; şimdi, siyasal baskı yoluyla kendilerini tatmin seçeneğine sarılıyorlar; bundan kısa zamanda vazgeçeceklerini sanmıyorum.

Ermenistan ile Azerbaycan arasında savaş sona erer de işgal altındaki toprakların iadesi konusunda bir uzlaşma olursa, (Fransız Alman ihtilafı gibi kangren olmuş benzer uzlaşmazlıkların bile günün birinde sona erebileceğini düşünenlerdenim) soykırımı suçlaması da şekil ve yoğunluk değiştirecektir; bu da bir paradigma değişikliği beklentisidir.

E) Ermeni soykırımı suçlamasını bu aşamada tanıyanların ülke hükumet veya parlamentolarının amacının " – bir vesile ile Türkiye’ye istitraten (geçer ayak) yumruk atmak, çelme takmak" olduğu izlenimini taşıyorum. (Turkey bashing- veya Tete de Turc’e köyün gençleri tarafından panayırda atılan yumruk) Bunun tarihsel ve güncel nedenleri var. Bu eğilim Avrupa’da aşırı sağın – hatta ılımlı sağın- Türkiye’yi AB’den dışlama planının bir manivelası olarak devreye sokuldu; 1915 olaylarına yapılan referans -kanımca- gecikmiş bir bahane. Ancak, (hele Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlama kararı alındıktan sonra) soykırımı karalamasının artan ölçüde öne çıkarılmasının nedenleri üzerinde soğukkanlılıkla düşünmek gerekir. "Din farkı" gerekçesinin ardına sığınmak kolaycılık olur; bu yeterli değil. "Değer farkı" konusu da var; değer değişimi sürecinde Türkiye’nin Avrupa değerlerinden uzaklaşmakta olduğu görüşü -AB çevresinde- yaygın. Ama diyeceksiniz ki aynı uzaklaşma Macaristan için de söz konusu değil mi? Haklı bir soru. Ne var ki, Macarlar AB içindeler. Brexit türbülansından sonra Macarları hizaya sokmak için başka yolları denenecek ya da AB yavaş yavaş kabuk değiştirecektir. Bu gelişmeyi (AB) Avrupa Konseyi raporlarında, Strazburg Avrupa Konseyi belgelerinde, kimi AİHM kararlarının gerekçelerinde aramak ve bulmak mümkündür. Ama maruzatımın ana konusu mezkûr nedenleri tahlil etmek değil. Gene de bu alanda da bir paradigma değişikliği bulunduğu yadsınamaz. Politik açıdan Türkiye artık AB üyesi adaylığından çok uzaklaşmış durumda.

Şimdi ortaya çıktığı artık yadsınamayacak derecede bariz olan gelişmeleri paradigma değişikliği gözlükleri ile irdelemeğe çalışayım

  1. Soykırımı suçu

Hukuksal bir terimdir. Soykırımının oluşması için fiilin kendisi (actus reus) ve kasıt (mens rea) yetmez. Ozel kasıtın (Dolus specialis ) kuşkuya yer vermeyecek biçimde ispatlanması gerekir. (Bunu saptamak çok zordur) Bu konuda Uluslararası Adalet Divanının Hırvatistan/Sırbistan kararı önemli bir temel dayanak sayılmalıdır. Soykırımını suçunu bireyler işler; devlet değil. Devlet, kendi görevlileri suçlu bulunursa ve özendirme var ise, bazı koşullar altında, ika edilen zararın tazminine mecbur kalabilir.

1948 Sözleşmesi cezai uygulama açısından geriye doğru yürümez.1915 trajedisi konusunda suçlanabilecek faillerden hiç biri hayatta değil. Öte yandan, ayrıca aşağıda değineceğim yetkili mahkeme konusu da var.

Ben geçmişte- herhalde en sağlam zemin olduğunu düşünerek- Ermeni soykırımı suçlamaları karşısındaki gerekçelerimi formel ve mevcut soykırımı hukuku zeminine bina etmeğe gayret ettim. Tarih anlatımı sübjektiftir; bu nedenle hukuksal bir konuyu tarihsel verilerle değerlendirerek, tartışarak sonuca varmanın mümkün olmadığı görüşüm değişmedi.

Ancak, şimdi, 2019 yılında, "yüzyıl anmasından" dört yıl sonra bile yaşanan türbülanslara bakınca, yukarıda sözünü ettiğim farklı parametrelerin en azından bir bölümünü düşünce sistemimizin ve geleceğe yönelik stratejimiz içine almamızın gerekli olduğunu sanıyorum. Soruları sadece formel uluslararası hukuk çerçevesinde karşılamak-yanıtlamak yetmiyor; uluslararası siyasetteki gelişmeleri ve buna bağlı olarak uluslararası hukuktaki yeni eğilimleri (örneğin: insancıl hukuk) göz ardı etmemeliyiz. ( Dedim ya yeni paradigmalar var)

  1. Tarihte işlenmiş soykırımsal suçlar

Sözleşmenin "Giriş" bölümünde soykırımı suçunun 1948 Sözleşmesi yapılmadan önce de (tarih boyunca) insanlığa zararlar ika ettiğine işaret edilmiştir. İşte, tarihte vuku bulan bazı eylemlerin soykırımı sayıldığını günümüzde ileri sürülenlerin "tarihsel " nitelikli dayanağı bu. Ancak bu söylem hukuksal yaptırımı bulunmayan, siyasal bir sav olarak kalıyor; örneğin İsviçre açısından "milli ve yerli" ve sübjektif vox populi değerlendirmesi böyledir. İsviçre yargısı, Perinçek davasında, mealen "bizim ülkemizde halkın ve akademinin çoğunluğu öyle düşündüğü için soykırımı sayılır" demişti. AİHM bunu kabul etmedi.

Buna bir ulusun çoğunluğunun (veya bir kısmının) başka bir ulusun, ya da kavmin ya da dinsel grubun, (ÖTEKİNİN) geçmişini, atalarını karalama, suçlama söylemi de denebilir. Protestanların (Lütercilerin, Kalvinistlerin) toplu katlinin, St. Barthelemy katliamının ve benzer çok eylemin de soykırımı sayıldığı-sayılması gerektiği- ileri sürülebilir-sürülmektedi.) Kimileri bu "ataları ya da geçmişi suçlama" söylemine fazla önem vermiyor; kimileri ise bunu bir hakaret addediyor. Tarih boyu Türkler hakkında çeşitli gerekçelerle oluşturulan olumsuz önyargıları da aynı sepete koymak gerekir. (Bakınız: Avrupa’da Türk Düşmanlığının Kökeni; Türk Korkusu; Özlem Kumrular. Doğan Kitap,2008) Bu alanda da sınırlı da olsa bir paradigma kayması olduğu düşünülebilir.

  1. "Özel kasıt" öğesinin soykırımsal eylem konusunda adalet duygusunu zedelediği görüşü

Soykırımı suçunun olmazsa olmaz öğesi olan "Özel kasıt" unsuru (Sözleşmede as such terimi ile belirlenmiştir -burada ayrıntısına girmiyorum- TBMM tarafından onaylanan Sözleşme tercümesinde de bu terim eksiktir-bu hususa Sayın Elekdağ da TBMM üyesi iken işaret etmiştir-ancak kanunu değiştirememiştir) uluslararası toplumun vicdanı ya da adalet duygusu yönünden, 1948 Soykırımı Sözleşmesinin zaafı sayılmaktadır. Bu nedenle, uluslararası toplum Uluslararası Ceza Divanını oluşturan Roma Statüsü ile "İnsanlığa Karşı Suç" kategorisini uluslararası suçlar çerçevesine almıştır. Bu son suçun oluşması için "özel kasıt" gerekmez. Ayrıca "insanlığa karşı suçlar" kategorisine giren eylemlerin listesi çok daha uzundur. (örneğin: sürgün vb)

Genel halk kitlesi, gazeteciler, siyasetçiler hatta kimi akademisyenler soykırımı suçunun bu teknik özelliğini (ayrıntısını) bilmezler- bilemezler. Kimileri 1948 Sözleşmesi yapılırken uzun görüşmeler sonunda ulaşılan (kanımca muğlak) kompromiyi "hukuksal kelime oyunu" diyerek arka plana atma eğilimindedir; bu eğilim gittikçe güçleniyor. Eleştirenlere göre, "çok sayıda insanın topluca zarar gördüğü eylemler (ya da Roma Statüsünün öngördüğü insanlığa karşı suçlar) şu veya bu şekilde mealen soykırımı kategorisine girer; sürgün veya tehcir buna dahil". Bu eylemlere şimdilerde siyasal bağlamda soykırım diyorlar.

Bu konuyu hukuk yönünden irdeleyen siyasetçiler ve tabii ilgili ülkelerin kançılaryaları, parlamentoların hukuk büroları ve (Macron gibi siyasetçiler ) aradaki farkı çok iyi bilirler. (Hele Macron, mentoru, hocası Paul Ricoer’den bu farkı çok iyi öğrenmiştir. Fransız filozofu Paul Ricoeur’ün kitaplarının çevirisi YKY tarafından yayımlandı. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Sayın Kalın da son kitabında ona yollama yapmış.) Ama Macron şimdi siyasetçi ve seçilmeden önce Fransa’daki Ermenilere verilmiş sözü var. Başka ülkelerdeki siyasetçiler farklı mı? O kadar çok örnek verebilirim ki; sayfalar yetmez. Bu nedenlerle, siyasetçiler, çoğu kez iç siyaset -kimi kez dış siyaset- sebebi ile yukarıda sözünü ettiğim nüansları ve ayrıntıları (genel halk kitlesinin eğilimlerine uyarak) görmezden gelirler.

Uzun yıllar sonunda benim edindiğim izlenim şudur: Soykırımsal (borderline-sınırda duran) bir eylemde (tarifi yapılmamış) "özel kasıt" bulunup bulunmadığı bir kaç uzman dışında- büyük çoğunluğun umurunda değildir. Bu nedenle, sözünü ettiğim hukuksal ayrıntıyı muhataplarıma -en yakınlarıma bile-anlatmada ve onları ikna etmede hep zorluk çektim. Tüm enerjimi bu gerekçeye yoğunlaştırmam ikna kabiliyetimi arttırmadı.

Ama şunu da öğrendim: muhatabımıza hakaret ederek, onu suçlayarak, -öyle düşünsek bile- ona diktatör diyerek, parlamentosunun kanununu anti-demokratik ilan ederek onun görüşünü değiştiremeyiz; aksine, husumetlerini güçlendirmiş oluruz.

  1. Fransa’nın 24 Nisan’ı Ermeni Soykırımını Anma günü kabul eden Kararnamesi ve Bellek Yasaları

Macron Hükumetinin 24 Nisan tarihini Ermeni soykırımını anma günü ilan eden Kararnamesi siyasal ve iç politikaya yönelik bir Hükûmet ve Başkanlık işlemidir. Bunu yasal dayanağı 2001 yılında Fransa Parlamentosu tarafından kabul edilen "Fransa Ermeni soykırımını tanır" biçimindeki tek cümlelik " işari " yasadır. 2001 yılında (işari- bildirimci beyan; Fransızcası: declaratoire) kararlar mevzuata ancak yasa biçiminde girebiliyordu. Daha sonra, Fransız Anayasası değişti ve "siyasal beyanın" kararname şeklinde mevzuata girmesi mümkün oldu.

Fransa Anayasa Konseyi Ermeni soykırımın inkâr edenleri cezalandıran yasa girişimini iptal etti. Ancak, Konsey 2001 yasasını iptal etmedi. 2001 yasasını da iptaline yönelik girişimleri-önerileri püskürttü. Bunun aksini var sayıp yanlış ve hayali sonuçlara varmak bizi yanıltır.

Fransa olsun, Almanya olsun, başka ülke olsun, parlamentonun kararlaştırdığı yasa ya da kararlara karşı başvuru mercii o ülkenin Anayasa Mahkemesidir (veya Anayasa Konseyidir). Bunun da koşulları vardır. Kimin itiraz edebileceği, nasıl itiraz olunacağı bellidir. Yasayı veya kararı teklif edeni savunan, olumlu veya olumsuz oy veren parlamenterler, onaylayan Başkanlar ne oralarda ne de Türkiye’de suç işlemiş sayılmazlar. Ayrıca, hiç bir uluslararası mahkeme, bir egemen devletin yasama meclislerinin kararlarının veya kanunlarının dava konusu yapılmasını bugüne kadar kabul etmemiştir.

Bellek Yasaları "Bellek yasaları" konusuna ilgi duyanlar, internet ortamında örneğin İngilizce-Almanca ve Fransızca dillerinde araştırma yaptıkları takdirde, çok kapsamlı yayınlar bulunduğunu göreceklerdir. (Ben burada konunun ayrıntısına girmeyeyim) Avrupa Konseyi de bu alanda ciddi bir proje başlatmıştır. Fransa Parlamentosunda onaylanan Accoyer Raporuna kimi makalelerimde değinmiştim. Nihayet, Tarihe Özgürlük (Liberté Pour l’Histoire) adı altında bir araya gelmiş olan çeşitli uluslararası mensup tarihçiler Bellek Yasalarını (tarihin siyasallaştırılması-tarihçinin araştırma özgürlüğünün kısıtlanması olarak) eleştirmişlerdir. Tarihçinin araştırma özgürlüğü ve söylemi yasa ile kısıtlanamaz !(Bunun istisnası Holokost gibi yargı kararına bağlanmış suçlar, ırkçılığın teşviki ile şiddete başvurmanın özendirilmesidir) Buna rağmen pek çok ülkenin siyasetçisi ve yerel ya da ulusal organı tarihsel yorumlarını yasalaştırma yoluna gitmeğe davam ediyorlar. Ermeni soykırımı suçlaması çerçevesinde bazı parlamentolar tarafından alınan tanıma kararları bu çerçeveye girer.

Bu durumda bir parlamentonun kabul ettiği yasa bireyi, sivil toplun örgütünü ya da başka devleti rahatsız ediyorsa ne yapacak? Yargıya mı gidecek? Kime karşı? Parlamentoya karşı mı? Hükûmete mi? Devlet Başkanı mı zanlı olacak? Hangi, Mahkemeye müracaat edilecek? UAD’mi, AİHM ‘mi, o ülkenin Anayasa mahkemesi mi? Bence bu konularda görüş serdetmeden önce uzman hukukçulara danışmakta ve bilgi sahibi olmakta yarar var.

Ben bu kabil girişimlerin daha dava açma aşamasında sonuçsuz kalacağını düşünüyorum. Ayrıca, günümüz koşullarında -maalesef- kimilerinin tarihi siyasallaştırmalarına engel olunabileceğini sanmıyorum.

Ama, Fransa’dan yazan bir yorumcunun da internet ortamında belirttiği gibi, orada yayımlanan gazeteler 24 Nisan Ermeni soykırımını anma gününe, tek kelime yer vermemişlerdir (Ermeni basını hariç ) Bu gibi politik adımların üstü – eşelenmedikçe- kumla kaplanır.

(Bu bahsi kapatmadan iki başka örneğe istitraten değineyim. Yunanistan Pontus soykırımını inkâr edeni cezalandırmayı öngören bir yasa çıkarmıştı. Buna karşı oraya gidip alenen Pontus soykırımını yadsıyarak sorunu yargıya intikal ettirmek ve mahkum edilerek davayı AİHM’ne taşımak isteyen bir sivil inisiyatif grubu üyeleri Atina’ya seyahat ettiler ve Yunanistan’a kabul edilmeyerek ilk uçakla geri yollandılar. Bu da denenebilecek alternatiflerden biriydi; Ama önceden duyurulduğu için akamete uğratıldı. Fransa Parlamentosu Ermeni soykırımını inkar edenleri mahkum etmeyi öngören yasayı kabul ettiği dönemde Hrant Dink te (ben de)Fransa’ya giderek alenen Ermeni soykırımını yadsıma girişiminde bulunabileceğimizi beyan etmiştik. Amacımız konuyu AİHM’ne taşımaktı.

  1. Yahudi Kırımı ya da Holokost suçu

2. Dünya savaşı sırasında yaşanan Yahudi Kırımı (Holokost) ayı bir suç kategorisidir; o suçun öğeleri soykırımı öğelerinden hemen hemen farksızdır; ancak o suç 1948 Sözleşmesinden önce işlenmiştir. 1948 Sözleşmesi geriye doğru yürütülmediğinden "eşi benzeri bulunmayan Holokost" suçu tektir ve yetkili Mahkeme olan Nürnberg Mahkemesi tarafından onanmıştır. (Nürnberg Mahkemesinde insanlığa karşı suç terimi de telaffuz edilmiştir. Ancak o tarihte müspet hukukta öyle bir suç kategorisi yoktu.)

Nürnberg kararı nedeni ile Holokost’un inkârı bazı ülkelerde suç sayılmaktadır. Ayrıca Yahudiler ve İsrail, Yahudi Soykırımının tek ve eşi benzeri bulunmayan özel bir suç olmasında ısrarcıdırlar. Bu nedenle Ermeni soykırımının Yahudi soykırımı ile paralellik kurularak kabul edilmesine Knesset ve İsrail Hükûmeti (şimdilik diyelim) yanaşmamaktadır.

  1. AİHM İsviçre-Perincek kararı

AİHM’nin İsviçre-Perinçek kararı konumuz açısından ve hukuksal bağlamda önemlidir. Bu karar düşünceyi ifade özgürlüğü hakkındadır.

AİHM 1915 olayları soykırımıdır veya değildir şeklinde bir karar almamıştır. Sadece "Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır" ifadesinin düşünceyi ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğini kararlaştırmıştır. Neden? Zira, Ermeni soykırımı suçlaması yetkili mahkeme kararına dayanmamaktadır. Ama, AİHM, daha önceki Hrant Dink kararında Ermeni soykırımı söyleminin de düşünceyi ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğini kararının gerekçesine almıştı. Bu nedenle AİHM’nin "1915 olayları soykırımı değildir" şeklinde bir karar verdiğini ileri sürenlere katılamıyorum. Ancak, AİHM kararında Ermeni soykırımı suçlamasının hukuken reddi alanında yararlanabileceğimiz pek çok husus bulunduğunu ve bunların gerekçelerimize dayanak oluşturduğunu düşünmeğe devam ediyorum

  1. Avrupa Birliği Adalet Divanının (ABAD) Avrupa Parlamentosunun (AB)Ermeni soykırımını tanıma konusundaki 1987 ve daha sonraki kararlarının AB ile Türkiye arasındaki üyelik müzakerelerini engelleyici niteliği bulunduğu yolundaki davayı reddeden kararı

Bu kararın esasın oluşturan sav şöylece özetlenebilir: Avrupa Parlamentosunun Ermeni soykırımı suçlamasını tanıyan kararları siyasal niteliklidir. Avrupa Parlamentosu alacağı başka bir kararla ilk kararını değiştirebilir; bu çeşit siyasal nitelikli kararlar Avrupa Birliği Konseyinin Avrupa Komisyonunun önerisi ile aldığı kararı etkileyemez. ABAD kararı AB içindeki kuvvetler ayırımının altını çizmek amacını gütmektedir. ABAD bu kararla Ermeni soykırımı suçlamasının içeriğine girmemiştir. Usul açısından, davacıların kişisel çıkarlarının davaya esas aldığı Konsey kararı ile zedelendiğini ispatlayamadıklarını vurgulamıştır. ABAD kararına içerdiğinden farklı bir anlam yüklemek ancak kendimizi yanıltma sonucunu verir.

  1. Ermeni soykırım suçlaması veya savı tarihçilere havale edilmesi

Yukarıda da belirttiğim gibi soykırımı suçunu oluşturan iki ayrı öğe vardır. Bunlardan birincisi fiilin kendisidir. İkinci öğe "özel kasıttır". (Tekrar pahasına vurgulamak istiyorum; kasıt yetmez; özel kasıt gerekir.

Soykırımı Sözleşmesi Md. II göre, Soykırımı fiilleri şunlardır: a) Etnik, ırksal ulusal ve dinsel gruba mensup kişileri öldürmek; b) grup üyelerine bedensel veya akli ciddi zararlar ika etmek c) o gruba mensup kişileri tamamen veya kısmen yok edecek yaşam koşullarını bilinçli olarak kendilerine zorla uygulamak d)grup içinde doğumları engelleyici önlemler almak e) o gruba mensup çocukları zorla başka gruplara götürmek.

Bunlar yukarıda değindiğim actus reus’u oluşturur. Ama bu fiillerin varlığı bir eylemin soykırımı sayılması için yetmez. Fillilerin özel kasıtla ika edilmiş bulunmaları koşulunun da bulunması gereklidir. Ermeni militanların anlamak istemediği ya da bilinçli olarak kamuoyunu yanıltmağa yöneldikleri husus ta işte budur.

Daha önce de sunduğum gibi, İnsanlığa Karşı Suç Kategorisinin actus reus listesi çok daha uzun ve kapsamlıdır ve bir fiilin İnsanlığa Karşı Suç sayılması için özel kasıt bulunması gerekmez. Tarihçi veya gözlemci, bu fiillerin yapıldığını gözlemleyerek veya tarihsel belgelere dayanarak eylemleri var sayabilir. Ama , -tekrar pahasına vurgulayayım- o fiilin soykırımı olarak nitelenmesi için haksız fiiller yeterli değildir. Kasıt öğesinin bulunması bile yeterli değildir. Tarihçi veya gözlemci veya militan siyasetçi fiillerin var olduğunu tespit edebilir; ileri sürebilir "kasıt vardı" bile diyebilir. Ama, tarihçi, gözlemci, militan siyasetçi yargıç değildir ve soykırımı suçunun "özel kasıt" öğesi konusuna karar verme yetkisine sahip değildir.

Bu nedenle soykırımı suçlamasının tarihçilere havale edilmesi önerisini desteklemem. "Tarihsel gerçek" tanımlamasını da kabul etmem; zira tarih anlatımı sübjektiftir. Hukuksal açıdan kesinleşmiş gerçek, Yahudi Holokostudur. Sonradan buna Srebretnitsa ve Rwanda eklendi. Ama mesela Kampuçya eklenemedi.

İşte bu nedenle 1948 Soykırımı Sözleşmesinin adalet duygusunu tatmin etmediği söyleniyor.

Halen Ermeni tarafının ve onu destekleyenler fiilin varlığı konusunda kendi verilerini ortaya koyup bunun soykırımı olduğunu iddia ediyorlar. Osmanlı ve Türk tarihçileri de 1200 küsur görevlinin benzer suçlar islediklerini yadsımamaktalar; bunların cezalandırıldıklarını vurguladılar. Başka bir anlatımla " o gruba mensup kişileri" tehcir sırasında öldürenler, mallarını gasp edenler vs. vardır. Ama, soykırım suçunun varlığı konusunda fiil ile yetinenler, özel kasıt bulunduğunu" ispatlayamazlar.

Bunun yanında, özel kasıtın ispatlanamamış olmasının, hukuken yetersiz kalmasının, suçlama ve karalama faaliyetini engelleyemediği de bir başka gerçektir. Sn Hakan Yavuz hocanın da isabetle teşhis eylediği veçhile, kara çalanların (özellikle gençlerin) sayısı artmaktadır. Karşı tezi savunanlar yayın yapamadıkları ve görüşlerini yaygın biçimde savunamadıkları takdirde bu eğilim değişmeyecektir. Bu gidişin durması eleman yetiştirilmesine, yayın yapılmasına, ciddi paralar harcanarak tanıtım yapılmasına bağlıdır. Kanımca en büyük eksiklik bu alana kaynak aktarılmamasıdır. Şimdi ekonomik kriz sebebi ile bu alana ayrılan tahsisatlar daha da azalacaktır.. Bu durum da bir paradigma değişikliği sayılabilir. (Eskiden de çok kaynak ayrılmıyordu diyenler de haklıdır)

  1. Yetkili Mahkeme

Yukarıda anlatılanlar bizi yetkili mahkeme başlığına getirir. Bu konuda Sözleşme gayet açıktır. "yetkili Mahkeme suçun işlendiği ülkenin Mahkemesi veya Taraflar anlaşırlarsa bir Uluslararası Ceza Mahkemesidir". Ancak, bu kural da 1948 Sözleşmesinin zayıf yanıdır. Örneğin soykırımı suçuna katılmış bir diktatörün ülkesinin mahkemesi o ülkede soykırımı suçunun yargılanması konusunda tarafsız bir karara varabilir mi? Kabul edelim ki mümkün değil. Uluslararası Ceza Mahkemesinin şimdi devrik Sudan Başkanı hakkında zamanında yaptığı tutuklama çağrıları sonuç verebildi mi? Hayır. O ülke bir savaş sonunda işgal edilmedikçe veya yönetimi değişmedikçe, bir Uluslararası Ceza Mahkemesinin o ülkede bir zanlını soykırımı suçu işleyip işlemediği hakkında yargılama yapması mümkün değildir. Kampuçya’da yaşanan soykırımsal eylemler, soykırımı suçu çerçevesinde yargılanabildi mi? Hayır. Söylemek istediğim şudur: Uluslararası camia yetkili mahkeme konusunda da 1948 Soykırım Sözleşmesi kurallarını yeterli görmüyor. Kişisel olarak yaptığım görüşmelerde 1948 Sözleşmesinin yetkili mahkeme kuralının hakçalığı hakkında muhataplarımı ikna edemedim. Peki 1948 Sözleşmesinin yetkili mahkeme kuralını yok mu sayacağız? Hayır. Formel olarak bu kuralı kullanmağa devam edeceğiz. . Ama bu ısrarımız, “bırakın militanları", tarafsız olanları iknaya yetiyor mu? Yetmiyor.

  1. Geçmişimizi soykırımı yapmakla suçlayanlar hakkında Uluslararası Adalet Divanı ya da AİHM veya başka bir yargı organı nezdinde dava açmak bir sonuç sağlar mı?

Böyle bir dava girişiminin daha başlangıç safhasında kabul görmeyeceği kanısındayım. Ancak, bu önerinin nasıl ve hangi gerekçe ile gündeme taşınabileceği konusunda somut görüşler varsa, onları da tartışalım.

Ermenistan’ın soykırımı suçlaması konusunda UAD veya AİHM nezdinde dava açması halinde hiç bir başarı şansının bulunmadığını, konuyla ilgili olarak yazdığım bir kaç makalede anlattım. Esasen Ermenistan Hükumeti de bu alanda kendisine öneride bulunan danışmanlarının önerilerini dikkate almamış ve kaybedeceğini düşündüğü bir dava yoluna gitmemiştir.

Türkiye’nin UAD nezdinde "Ermeni soykırımı iddiaları hakikat dışıdır" şeklinde bir dava açmasının UAD statüsü çerçevesine girmediği kanısındayım. Türkiye 1915 olayları soykırımı mıdır? değil midir? sorusunun yanıtlanması için UAD nezdinde dava mı açacak? Böyle bir adım intihar anlamına gelir. Bu konuda karar verme yetkisi pek çoğu hükumetinin emrinde olan ve hatta menfaat sağlanarak yön değiştirebilecek kişilerin takdirine mi havale edilecek? Zaten Türk Hükumetinin böyle bir düşüncesi de yok. Konu benim de katıldığım pek çok toplantıda tartışıldı ve ittifakla UAD nezdinde dava açılmaması sonucuna varıldı. Bu toplantıya uluslararası hukuk profesörleri de katıldı. Türk Hükûmeti ayrıca uluslararası tanınmış uzmanlardan yazılı görüş aldı.

  1. Önerilerim

a) Ermenistan Dağlık Karabağ ve Azerbaycan topraklarını işgale devam ettiği, Azerbaycan ile Ermenistan arasında bu konuda bir uzlaşmağa varılmadığı, barış sağlanamadığı sürece, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ihtilafın da ortadan kaldırılabileceğini sanmıyorum. Azerbaycan ile Ermenistan uzlaşırlar ise Türkiye de Erivan’da bir diplomatik temsilcilik açabilir; kapalı olan kara sınırını da açabilir. İki ülke arasında hava trafiği ve sınırı zaten açık. Ermenilerin soykırımı karalamaları siyasal münasebetler kesik olduğu sürece davam edecektir. Buna hazırlıklı olmak, atılacak adımları soğukkanlılıkla, duygusallıktan mümkün olduğu kadar uzaklaşarak, akılcı biçimde planlamak gerekir. Siyasal ilişkiler normalleştikten sonra, orta ve uzun vadede – bazı militan çevreler dışında- soykırımı karalamaları da şiddetini azaltacak ve yerini diyalog arayışlarına terk edecektir.

b) Daha önce de önerdim: International Criminal Law Review’de (ICLR) 2014 yılında Cilt 14 No2 de yayımlanan (Sh.219-469) Legal Avenues for Armenian Genocide Reparations başlıklı yayın konusunda uluslararası uzmanların katılımı ile bir bilimsel toplantı düzenleyelim ve bunun sonuçları – bedeli de karşılanarak- International Criminal Law Review de yayımlatalım. Bu toplantının bilimsel yönetimini bir Universitemiz veya AVIM üstensin. Yayımlanacak olan ICR çok sayıda satın alınarak dünyadaki önemli üniversitelere ve kütüphanelere ve dış temsilciklerimizin tümüne dağıtalım. Son derecede önem verdiğim bir öneridir bu.

c) Ermeni soykırımı suçlaması konusunda yılda bir kaç kez bilimsel kılıklı makaleler yayımlanmaktadır. Bunlara sivil toplum örgütleri veya akademisyenler tarafından cevap yazılması gereklidir. Bu çalışmanın koordinasyonu, AVIM tarafında yapılmalıdır.

Bilimsel nitelikli çalışmaların Başbakanlık veya şimdi Cumhurbaşkanlığına bağlı bir Müsteşarlık tarafından üstenilmesinde yarar görmüyorum. Zaten Devlet bu alanda kendini bağlamak istemez. Ama -pek çok başka ülkede olduğu gibi- bu çalışmaların kamu tarafından finanse edilmesinin kaçınılmaz olduğu görüşündeyim. Cumhurbaşkanlığına veya Dışişleri Bakanlığına bağlı bir Müsteşarlığın Ermeni soykırımı karalama kampanyaları veya diğer iddia ve talepleri karşılama ve cevaplama ya da inisiyatif alma konusunda yetkili kılınması yerine, bu çalışmanın – Hükûmet tarafından mali açıdan ve diğer açılardan "cömertçe" desteklenecek olan AVIM gibi bir sivil toplum kuruluşu tarafından yürütülmesi daha uygun olur. Bu sivil toplum kuruluşun görüşleri veya yapacağı yayınlar, düzenleyeceği toplantılardaki görüşler Hükumeti bağlamayacak, ama -kısmen- Hükumet ile eşgüdüm sağlanarak oluşturulacaktır. Başka ülkelerde de durum farksızdır.

d) Parlamentoları soykırımı kararı alan ülkelerden başlayarak, oradaki üniversitelerle ve bilimsel kurumlarla temas sağlanmalı ve Ermeni soykırımı savı konusunda Türk Hükumetinin ve kurumlarının neden farklı düşündüklerini anlatmaya ve olanak tanıyan bilimsel toplantılar düzenlenmeli; sonuçları Türkçe ve yabancı dillerde (İngilizce-Fransızca-Almanca-İspanyolca- Rusça) yayımlanmalıdır.

e) Soykırımı suçlama ve karalamalarına ve bu yolda alınan kararlara verilecek cevapların "tencere dibin kara;-seninki benden kara" şeklinde değil, o dönem yaşanan elim olaylar , – Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı tarafından yapıldığı gibi- taziye de dile getirilerek açıklanmalı ve bu gibi karşılıklı trajik kıyımların bir daha yaşanmaması için gereken tüm önlemlerin alınması isteği güçlü biçimde dile getirilmelidir. Bu alanda tercih edilecek üslup, saygılı, ılımlı ve düzeyli olmalıdır. Halklar arasındaki dostluğun yeniden sağlanması ve yaraların sarılması için kültürel temasların arttırma arzusu öne çıkarılmalıdır. Ortak Tarih Komisyonu kurulabilir; ama bu komisyonun soykırımı konusunda görüş serdetme yetkisi bulunmamalıdır.

Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının özel durumları ve hassasiyetleri göz önünde tutulmalı ve bunların dışlandığı izlenimini verebilecek söylemlerden özenle kaçınılmalıdır.

f) Yukarıda değindiğim, uluslararası suçlar alanındaki paradigma değişiklikleri izlenmeli ve atacağımız adımlar günün koşullarına uyum sağlayacak şekilde peyderpey gözden geçirilmelidir. Bu konuda sivil toplum örgütleri (örneğin AVIM) ile içinde uluslararası suçlar bölümünü barındıracak akademinin eğitim, yayın ve program finansmanın büyük bölümünü Hükumet tarafından finanse edilmesi gereklidir. Bu çabaların orta ve uzun vadede sonuç getirebileceği gerçeği göz önünde tutulmalıdır.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Tutku DİLAVER : BİR ANZAK ASKERİNİN GÖZÜNDEN I. DÜNYA SAVAŞI VE SOYKIRIM İDDİALARI


Tutku DİLAVER : BİR ANZAK ASKERİNİN GÖZÜNDEN I. DÜNYA SAVAŞI VE SOYKIRIM İDDİALARI

Her yıl 25 Nisan’da Gelibolu yarımadasında “Anzak Günü” kapsamında yapılan anma törenleri, Türkiye ile Avusturalya ve Yeni Zelanda halkları araında tarihte eşine az rastlanır türden bir dostluğu ortaya koymaktadır. 1915 Çanakkale Savaşında farklı cephelerde savaşmalarına rağmen Anzak askerleriyle Osmanlı askerleri arasında yaşanan yardımlaşmalar ve kısa süreli ateşkesler, birbirini hiç tanımadan savaşın içine çekilen halkların önyargılarının kırılmasına neden olmuştur. Her iki taraf da büyük kayıplar vermiş, ancak dostluğu pekiştiren ortak bir hafızayı paylaşarak günümüze kadar getirmişlerdir.

Geçtiğimiz 23 Nisan’da Anzak günü vesilesiyle The Guardian gazetesinde James Robins[1] tarafından bir yazı yayınlanmıştır. Söz konusu yazıda Anzakların sözde Ermeni soykırımına şahit oldukları iddialarına yer verilmiştir. Yazıda Robert Nicol[2] ve Alexander Nimmo[3] adlı iki Anzak askerinin, çeşitli Hristiyan grupları Osmanlıdan kurtarabilmek için verdikleri mücadele anlatılmaktadır. Robins söz konusu yazısında iddialarını bir adım ileriye götürerek, aynı dönemde Yeni Zelanda’nın Maorilere, Avusturalya’nın ise Aborjinlere karşı giriştiği hareketlerin birbiriyle bağlantılı olduğunu ima etmektedir. Yazar ayrıca bu hareketleri, 1915’e dair iddialarla denk tutmaktadır.[4]

Diğer yandan, söz konusu yazılarında Robins, Anzak askerlerinin günlüklerinden yola çıkarak, şahit gösterme yolunu benimsemektedir. Çeşitli gazetelerde pek çok defa aynı konularda yazı yazan Robins, Albay Stanley George Savige’ın[5] günlüğünden[6] bahsetmektedir. Ön plana çıkardığı diğer isimler olan Nicol ve Nimmo’nun hikâyeleriyse Savige’nin günlüğünden aktarılarak anlatılmaktadır. Robins’in iddiasına göre Stanley Savige ve Robert Nicol 1918’de Urmiye’de (İran’ın bir şehri) “ölümden kaçan” 45.000[7] Ermeni’yi kurtarmak için çarpışmışlardır. 26 Haziran’da Agos gazetesinde yayınlanan yazısında ise bu sayı en az 60.000[8] olarak verilmektedir. Robins’in üç gün arayla yazılan ve içerik olarak birbirine çok benzeyen bu iki yazısında sayısal olarak bir oynama yapıldığı rahatlıkla görülmektedir. Bu konuda çalışma yapan pek çok akademisyen sayısal değişiklikler yapıldığına sıklıkla dikkat çekmektedirler. Savige günlüğünde sayısal bir bilgi vermemekle birlikte, günlüklerinden yola çıkarak 1920 yılında yazdığı “Stalky’s Forlorn Hope” isimli hatıratında, 60.000 kadar mülteciden bahsedilmektedir.[9] Ancak hatırat incelendiğinde bu sayının tahmine dayalı olduğu görülmektedir.

Ayrıca yine Savige’nin hatıratında savaşın geçtiği çetin koşullar ve Ermeniler, Suriyeliler, Asuriler/Süryaniler ve Ruslardan oluşan silahlı kafilelerden bahsedildiği de görülmektedir. Savige bu kafilelerin nereden geldiklerinden bahsetmemektedir. Zira kendisi İran cephesinde görev yapmıştır. Cepheye doğru gelen kafilelerdeki silahlı “gönüllülerin” Avusturalyalı askerlerle birlikte çarpıştığından bahsetmektedir. Örneğin yazar hatıratında Ağa Petros ve kafilesinden bahsetmektedir. Bahsi geçen Ağa Petros, İran’ın Doğu Azerbaycan bölgesindeki Urmiye bölgesindeki Osmanlı temsilcisiydi.[10] Ancak Birinci Dünya Savaşının patlak vermesiyle birlikte, kendisi Osmanlı karşısında Asurilerin/Hristiyanların komutanı (hatıratta kendisine Hristiyan komutan olarak atıf yapılmaktadır) olarak yer almaya başlamıştır. Savige’nin aktardığına göre Ağa Petros ve birlikleri, Osmanlı askerleriyle pek çok kez çatışmış, hatta Savige’yle birlikte de çatışmaya katılmışlardır.

Savige’nin hatıratında ve günlüğünde, Müslümanların o dönemde fanatik olduğu iddia edilmektedir. Ancak yazara göre aynı dönemde Hristiyanlar fanatizm konusunda Müslümanları aratmamaktaydı.[11] Yazar, savaş esnasında Hristiyanlar tarafından pek çok köyün yakılıp yıkıldığından ve yağmalandığından ve katliam yapıldığından bahsetmektedir. Hatta Savige, kendi sorumluluğunda olan ve önden ilerleyen kafilenin de aynı vahşeti tekrarladığını duyduğunda, bunun önüne geçmeye çalıştığından bahsetmektedir.[12] Hristiyanların bölgede kötü bir nama sahip olduklarından, yerli halkın onlardan korktuklarından bahsedilmektedir.

Savige’nin günlüğü ve hatıratı bunun gibi daha pek çok ayrıntı barındırmaktadır. Robins’in iddia ettiğinin aksine bu hatıratta ve ona dayanarak yazılan kitapta, masum ve çaresiz Hristiyan halkın uğradığı zulme tanıklık değil, savaş içerisinde karşılıklı çatışmaların vahametine dikkat çekilmektedir. Robins’in anlattıkları ne tarihi olgularla ne de kendi gösterdiği tanıkla uyuşmaktadır. Robins savaşın çetin koşullarını değerlendirmeye almadan ve bilgileri seçerek aktarmak suretiyle, gerçekleri yansıtmayan bir anlatım ortaya koymaktadır.

1915 Sevk ve İskân kanunu ile Aborjinler ya da Maorileri ilişkilendirme çabası da aynı ölçüde gerçekliğe aykırıdır. Nitekim Türkiye’nin İngiltere Büyükelçisi Ümit Yalçın, Robins’e cevaben yazdığı mektupta, soykırım iddialarıyla Anzak Günü’nün ilişkilendirilmeye çalışılmasının akıl almaz olduğunu belirtmiştir. Büyükelçi Yalçın, dünyanın barış ve huzura ihtiyaç duyduğu bir dönemde barış mesajlarının verilmesinin daha yerinde olacağından bahsetmiştir.[13].

Ancak görülmektedir ki Robins, Büyükelçi Yalçın’ın kendisine yönelik cevabını dikkate almayarak, kurgusal yazılar üretmeye devam etmektedir. 3 Mayıs’ta Spectator USA’de yayınlanan bir yazısında, bu kez Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e karşı, Hristiyan katliamı yaptığı şeklinde ithamlar yöneltmiştir.[14] Bu konu başlı başlıca ayrıca incelenmesi gereken bir konu olmakla birlikte burada söylenebilecek tek şey, Robins’in diğer çalışmalarında olduğu gibi bu yazısında da yönelttiği ithamların hiçbir şekilde gerçekliği yansıtmadığıdır. Yakın zamanda yazdığı yazılardan, Robins’in esas amacının sansasyon yaratmak ve bilgi kirliliği yaratarak Türkiye’yi karalamak olduğu görülmektedir.

[1] Avusturalyalı bir gazeteci olan James Robins, Ermeni soykırımı iddialarını anlattığı bir podcast yayını yapmakta, aynı zamanda bu konuda 2016 yılından yana bir kitap yazmaktadır.

[2] Robins, “Anzacs witnessed the Armenian genocide – that shouldn’t be forgotten in our mythologising.”

[3] https://www.odt.co.nz/news/dunedin/otago-soldier-fought-stop-atrocity

[4] James Robins, “Anzacs witnessed the Armenian genocide – that shouldn’t be forgotten in our mythologising,”The Guardian,23 Nisan 2019, https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/apr/23/anzacs-witnessed-the-armenian-genocide-that-shouldnt-be-forgotten-in-our-mythologising.

[5] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22369/anzaklar-turkiye-ve-1915-hususi-bir-iliski

[6] Stanley George, “Stanley George Savige diary, 2 January 1918-27 January 1919,” Mitchell Library Resmi İnternet Sitesi, p.100. http://acms.sl.nsw.gov.au/_transcript/2013/D18702/a5741.htm.

[7] Robins, “Anzacs witnessed the Armenian genocide – that shouldn’t be forgotten in our mythologising.”

[8] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22369/anzaklar-turkiye-ve-1915-hususi-bir-iliski

[9] Stanley George Savige, “Stalky’s Forlorn Hope,” Alexander McCubbin, 1920, http://cobwfa.ca/wp-content/uploads/2015/01/STALKY-FORLORNE.pdf

[10] Savige, s. 127.

[11] Savige, s. 135, http://cobwfa.ca/wp-content/uploads/2015/01/STALKY-FORLORNE.pdf

[12] Ibid.

[13] Ümit Yalçın, “Turkey and Gallipoli’s message of peace,” 26 Nisan 2019, https://www.theguardian.com/world/2019/apr/26/turkey-and-gallipolis-message-of-peace

[14] “Would Turkey exist as a nation if it hadn’t annihilated its Christians?,” Spectator USA, 04 Mayıs 2019, https://www.spectator.co.uk/2019/05/would-turkey-exist-as-a-nation-if-it-hadnt-annihilated-its-christians/

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Hazel ÇAĞAN ELBİR : TÜRK DİPLOMATLARINA YÖNELİK HAİN SALDIRILARIN FİTİLİNİ ATEŞLEYEN YANİKİAN ERİVAN’DAKİ ASKERİ MEZARLIĞA GÖMÜLDÜ


Hazel ÇAĞAN ELBİR : TÜRK DİPLOMATLARINA YÖNELİK HAİN SALDIRILARIN FİTİLİNİ ATEŞLEYEN YANİKİAN ERİVAN’DAKİ ASKERİ MEZARLIĞA GÖMÜLDÜ

Yorum No : 2019 / 45

1973 yılı Ocak ayı başında, Başkonsolos Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir’i canice katleden ırkçı Ermeni terörist Gourgen Yanikian’ın mezarı Ermenistan’a taşınarak Erivan’daki Askeri Mezarlığa gömüldü. Bu gelişme Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından bu faaliyetin “terörizmi teşvik suçu içerdiği”ne dikkat çekerek kınamıştır.

Yanikian’a ilişkin haber yapanların da gayet iyi bildiği gibi, Yanikian’ın 1973 yılında işlediği cinayet bir nefret suçudur. Türkiye ve Türk düşmanlığıdır.

Yanikian’ın bir kahraman addedilerek Erivan’daki Askeri Mezarlığa törenle gömülmesinin akıllara getirdiği iki soru vardır: Birincisi, bir teröristi askerlerin arasına gömerek vatanları uğruna ölen bu askerlerin fedakârlıklarının değeri düşürülmemiş midir? Sonuçta, kendi vatanları için savaşan askerler kutsal bir görev için ölmüş olmaktadırlar. Bu tören onların kutsal konumlarına leke sürmüş olmuyor mu?; ikincisi, böyle bir “ırkçı teröriste tapınma ayini” Ermenistan’ı uluslararası toplum gözünde teröre destek veren/terörü teşvik eden bir ülke pozisyonuna sokmuş olmuyor mu?

Ancak bu Erivan’da teröristler için gerçekleştirilen ilk ırkçı ayin değildir. Daha önce de örneklerine sayfamızda yer vermiştik. Tüm benzer örnekler göz önünde bulundurulduğunda Yanikian’ın Erivan’a gömülmesi Ermenistan’ın Türk diplomatlarına yönelik saldırılarına göz yumduğu ve hatta bunu savunduğunu ortaya koymaktadır. Bu gelişme iki ülke arasında kurulmasına çalışılan “normalleşme” sürecine konulan bir mayındır. Paşinyan hükümetinin, Türkiye ve Türk düşmanlığına yaktığı bir yeşil ışıktır.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Teoman Ertuğrul TULUN : SRİ LANKA’DAKİ TERORİST SALDIRI TRAJEDİSİ SAHTE SOYKIRIM İDDİALARINI YAYMAK İÇİN KÖTÜYE KULLANILIYOR !!!


Teoman Ertuğrul TULUN : SRİ LANKA’DAKİ TERORİST SALDIRI TRAJEDİSİ SAHTE SOYKIRIM İDDİALARINI YAYMAK İÇİN KÖTÜYE KULLANILIYOR

21 Nisan’da Sri Lanka’da gerçekleşen menfur terör saldırılarının ardından Guardian gazetesinde aynı tarihte Giles Fraser imzası ile "Sri Lanka saldırılarının gösterdiği gibi Hristiyanlar dünyanın her yerinde zulümle karşı karşıya" başlıklı bir görüş yazısı yayınlanmıştır.[1] Guardian, adı geçen yazarı “ Güney Londra ‘Elephant and Castle’ kilise rahibi” olarak tanıtmaktadır. Adıgeçen geçmişte Londra merkezli bir Anglikan Hristiyanlık haftalık dergi olan Church Times’ de haftalık köşe yazıları yazmıştır.

Giles Fraser görüş yazısının kısa açılış paragrafında, Sri Lanka’daki çeşitli kiliselere yapılan terörist saldırılara kısaca atıfta bulunmakta, ancak çoğunlukla Budist olan bu ülkedeki Hristiyanlığın tarihine veya eğer mevcut ise, Hristiyanlığın bir azınlık dini olarak karşı karşıya bulunduğu sorunlara değinmemektedir. Bunun yansıra, Sri Lanka’nın Hristiyan nüfusunun hem Sinhala hem de Tamil etnik gruplarının üyelerinden oluştuğu konusunda bilgi vermemektedir.

Bu kısa girişin ardından Giles Fraser tanınmış bir bilim insanı ve klasik tarih uzmanı ile yaptığı “Roma dönemindeki Hristiyan zulmü hakkında” bir konuşmadan söz etmekte, “onun (klasik tarih uzmanı) daha sonraki Hristiyanların büyüttüğü kadar büyük bir sorun olmadığı görüşünde olduğunu “ belirtmektedir. Adıgeçen daha sonra görüş yazısının şu şekildeki temel iddiasını ortaya koymaktadır: “Hristiyan zulmünün tarihteki en ciddi aşamalarından birini yaşıyor olmamıza rağmen çoğu insan bunu kabul etmeyi reddediyor.”

Nisan ayının, propagandacıların ve bunların gözü kapalı destekçilerinin 1915 olaylarıyla ilgili sahte soykırım iddialarını yinelemelerinin adet haline getirilmiş yıllık törensel ayinlerine rastlayan bir dönem olduğu bilinmektedir. Bir “yıldönümü” olarak görülen Nisan ayı bu bağlamda propagandacılara beyin yıkama faaliyetinde bulunmaları için iyi bir fırsat sağlamaktadır. Bu propagandanın ana hedef kitlesi Hristiyan Batı dünyası ve propagandanın temel aracı dindir, yani Hristiyanlıktır. Bu “Hristiyancılar” (Christianist) için gözde düşman grupları Türkler ve Müslümanlardır. Söz konusu “Hristiyancılar” ilkel ve yıkıcı bir intikam zihniyetinden beslenen propaganda çalışmalarında araç olarak Türk ve İslam kimliğine karşı düşmanlığı, yani Türk düşmanlığını (Turcophobia) ve İslam düşmanlığını (Islamaphobia) kullanmaktadırlar.

Kilise rahibi Giles Fraser görüş yazısında Sri Lanka’daki terör saldırıları bahanesi altında bu Türk ve İslam düşmanı koroya katılmakta ve “Hristiyanlığın geçtiğimiz yüzyılda, doğduğu yer olan Orta Doğu’dan neredeyse sürüldüğünü” iddia etmektedir. Soykırımın yasal anlamını açıklamadan ve 9 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme ”den söz etmeden, cahilce Türkiye’yi soykırım suçuyla itham etmektedir.

Giles Fraser, bu bağlamda, Negev Ben Gurion Üniversitesi’nden Benny Morris ve Dror Ze’evi isimli iki İsrailli profesör tarafından gelecek günlerde yayınlanacağını bildirdiği yeni bir kitabı da tanıtmaktadır. Adıgeçen bu konuyla ilgili olarak “İsrailli tarihçiler Benny Morris ve Dror Ze’evi bu hafta söz konusu dönemin uzun zamandır beklenen bir muhasebesini yayımlayacaklar. Otuz Yıllık Soykırım: Türkiye’nin Hristiyan Azınlıklarını İmhası, 1894’ten 1924’e kadar, Türk yetkililerin yaklaşık 2,5 milyon Hristiyan’ı sistematik olarak katlettiğin ileri sürüyor” demektedir.

“Otuz Yıllık Soykırım: Türkiye’nin Hristiyan Azınlıklarını İmhası” kitabının yazarları kimlerdir?

Söz konusu kitabın yazarlarının isimlerinin kısa bir taraması, Benny Morris’in “kendisini Siyonist olarak tanımlayan ve Siyonist eylemleri destekleyen” bir İsrailli profesör olduğuna işaret etmektedir.[2] Basında, Morris’in “Haaretz’de yayınlanan 2004 tarihli bir röportajda, Nakba (el-Nakbah- felaket veya facia ) olarak bilinen ve 700.000’den fazla Filistinli Arap’ın kaçtığı veya evlerinden atıldığı etnik temizliği haklı gördüğü” belirtilmektedir.[3] Haberde, “Morris, Filistinlilerin etnik temizliğini haklı buldu. Bu husustaki beyanlarını son görüşmede tekrar değerlendirmeye davet edilen tarihçi görüşünde ısrar etti. Görünüşe göre kullandığı bazı ifadelerden pişmanlık duyan Morris, (Filistinli) nüfusun ülkeden kovulmasını desteklemeye devam etti.” denilmektedir.

Haaretz’in Benny Morris ile söyleşisi “en güçlü olan yaşamını sürdürür” başlığını taşıyor.[4]

Haaretz gazetesinin 2004 yılında Benny Morris ile yaptığı söyleşi, ilginç biçimde Sosyal Darwinistlerin, Eugeniklerin ve insanın doğal ayıklanması sosyal teorisinin ilke sözü olan “en güçlü olan yaşamının sürdürür” başlığını taşımaktadır. Söyleşiden alınan aşağıdaki bölümler, söyleşinin başlığının neden bir Sosyal Darwinist ve Eugenic ilke sözünü yansıttığını açıklamaktadır:

“ (Ari Shavit, Haaretz muhabiri) Ben-Gurion’un kasıtlı ve sistematik bir kitlesel kovma politikasından kişisel olarak sorumlu olduğunu mu söylüyorsunuz?

(Benny Morris) Nisan 1948’den itibaren, Ben-Gurion bir nakil (transfer) resmi bildirgesi (message) öngörüyor. Yazılı olarak açık bir emir yoktur, düzenli kapsamlı bir politika yoktur, ancak [nüfus] nakli atmosferi vardır. Nakil düşüncesi söyleniyor. Tüm liderlik bunun fikir olduğunu biliyor. Görevli olanlar onlardan ne istendiğini anlıyor. Ben-Gurion devrinde bir nakil oydaşması (consensus) yaratıldı.

(Ari Shavit) Ben-Gurion bir "nakilci" miydi?

(Benny Morris) Elbette. Ben-Gurion bir nakilciydi. Ortasında büyük ve düşman bir Arap azınlığa sahip bir Yahudi devletinin olamayacağını anladı. Böyle bir devlet olmazdı. Var olamazdı.

(Ari Shavit) Onu kınadığınızı işitmedim.

(Benny Morris) Ben-Gurion haklıydı. Yaptığı şeyi yapmasaydı, bir devlet oluşmazdı. Bu açık olmalı. Kaçmak mümkün değil. Filistinlilerin köklerinden sökülmesi (uprooting) olmasaydı, burada bir Yahudi devleti olmazdı.

Morris’in bu söyleşide bir Yahudi devletinin kurulması için etnik temizliği, zorla sınır dışı etmeyi ve yer değiştirmeyi açıkça savunduğunu görmek oldukça hayret vericidir. Söyleşiyi yapan gazeteci, Benny Morris’in ruh haline ilişkin gözlemlerini şu şekilde açıklamaktadır:

“ Siyasi olarak doğru olan en keskin, en şok edici ifadeleri ateş eder gibi söylerken iki kez düşünmedi. Korkunç savaş suçlarını düşüncesizce, vahiysel bakış (apocalyptic vision) ile betimleyerek dudaklarındaki bir gülümsemeyle izah etti. Gözlemciye, kendi elleriyle Siyonist Pandora kutusunu açan ve bu kutunun içinde bulduğuyla tedirgin olan, içsel çelişkileriyle başa çıkmakta zorluk yaşayan bir kişi izlenimini verdi.”

Bu bağlamda, Morris’in yukarıda “etnik temizlik” konusundaki sözleriyle ilgili açıklamalarına da değinmek istiyorum. Adıgeçenin bu açıklaması Haaretz gazetesinde de yayınlandı. Açıklamanın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:

“Arapların bölgeden veya İsrail Devleti’nden kovulmalarını desteklemiyorum! Böyle bir kovma ahlaksızlık olur ve aynı zamanda gerçekçi değildir. Söylediğim şuydu: gelecekte, bu topluluklar komşuları tarafından İsrail’e yapılan geniş bir saldırı ile birlikte İsrail Devletine karşı şiddet uygularlar ve onun (İsrail) hayatta kalmasını tehlikeye sokarlarsa, kovmalar (expulsions) elbette olanaklıdır.”[5]

Benny Morris’in bu açıklaması gelecekte Türk bilim insanları tarafından, Ermeni devrimci komitelerinin Osmanlı İmparatorluğunda hükümete karşı isyanları ve Türk halkı için bir ölüm-kalım anı olan Birinci Dünya Savaşı sırasında ülkeyi işgal etmek isteyen kuvvetlerle işbirlikleri nedeniyle yeniden iskâna tabi tutulmaları açısından incelenmelidir. Ayrıca İsrail’deki durumun aksine o dönemde bir sınırdaşı edilme durumu söz konusu değildir. Osmanlı hükümeti Ermeni nüfusunu geçici bir önlem olarak yeniden iskânını öngörmüş ve savaşın getirdiği güvenlik riski azaldığında, Ermenilere evlerine dönmeleri için yasal ve idari olanak tanımıştır. Bu bağlamda, yukarıda değinilen kitabın Benny Morris gibi açık biçimde acımasız ve ayrımcı bir şahıs tarafından hazırlanmasının konuya komik bir görünüm kazandırdığının altının da çizilmesi gerekir.

Kitap ne zaman ve kim tarafından yayınlanacak?

“Otuz Yıllık Soykırım: Türkiye’nin Hıristiyan Azınlıklarının İmhası, 1894–1924” başlıklı 672 sayfalık kitabın 24 Nisan 2019’da “Harvard University Press” tarafından yayınlanacağı belirtilmektedir.[6] “Harvard University Press” kitabı şu şekilde tanıtmaktadır:

“ Osmanlı İmparatorluğunun ve ardından Türkiye Cumhuriyetinin Hristiyan azınlıklarına karşı yaptığı dev katliamların yeniden değerlendirmesi.
1894 ve 1924 arasında Anadolu’yu daha önce nüfusun yüzde 20’sini oluşturan bölgedeki Hristiyan azınlıkları hedef alan üç şiddet dalgası silip süpürdü. 1924’te Ermeniler, Asuriler ve Yunanlılar yüzde 2’ye düşürülmüştü. Tarihçilerin çoğu bu dalgaları ayrı, yalıtılmış olaylar olarak değerlendirdi ve ardı ardına gelen Türk hükümetleri bunları bir dizi talihsiz kaza olarak sundular. Otuz Yıllık Soykırım, bu üçünün aslında Anadolu’nun Hıristiyan nüfusunu yok etmek için yapılmış tek, sürekli ve kasıtlı bir çabanın bir parçası olduğunu gösteren ilk muhasebesidir”

Sonuç

“Batı Dünyasında Yükselen İslam Düşmanlığı ve Türk-Ermeni Anlaşmazlığı” başlıklı AVİM analizinde[7] açıklandığı gibi din 1915 Olaylarında ve bununla ilgili Türk-Ermeni anlaşmazlıklarında önemli bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda şu hususlar dile getirilmiştir:

“Ermeni soykırımı anlatısında Ermeniler sık sık ‘ilk Hıristiyan milleti’ olarak nitelendirilirken, Türkler çeşitli Hristiyan gruplarını yok etmek isteyen acımasız Müslümanlar olarak tasvir edilir. Bu, Hristiyan grupların dikkatini çekmek ve Ermeniler çevresinde dayanışma sağlamak için kullanılır. Birçok Hristiyan grup, 1915 Olaylarıyla ilgili tarihsel verileri incelemeden bu anlatıyı desteklemiştir” [8]

Guardian gazetesinde yer alan Giles Fraser’in yukarıda değinilen görüş yazısı, Batı Hristiyan dünyasındaki bu zihniyetin bir örneğidir. Bu kez, iki İsrailli profesörün yazdığı kitabın devreye girmesiyle, bu konuya bir Yahudi-Hıristiyan (Judeo-Christian) boyutunun katılmasına tanık oluyoruz. Fraser’in Yahudi köklerinin[9] ve yeni aile bağlarının bu yeni boyutun ortaya çıkmasına katkıda bulunmuş olması kuvvetli bir olasılıktır. Bağnazlık, geçmişte insanlığa iyilikten çok kötülük getirmiştir. İnsanlık Haçlı Seferleri’nin yıkımını yaşamıştır. Bu yıkımları hazırlayan zihniyeti günümüze taşımak isteyenlere kararlı bir şekilde karşı durmalıyız.

*Fotoğraf:https://www.straitstimes.com

[1] Gile Fraser, “As the Sri Lanka attacks show, Christians worldwide face serious persecution”, Guardian, 21 Nisan 2019, blm. Opinion, https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/apr/21/sri-lanka-attacks-christians-worldwide-persecution-silence.

[2] Hillel Cohen ve Haim Watzman, Year Zero of the Arab-Israeli Conflict 1929, 2. bs, The Schusterman Series in Israel Studies (New England: Brandeis University Press, 2015), 253.

[3] “Benny Morris says Nakba was ‘very clean war’”, Middle East Monitor, 14 Ocak 2019, https://www.middleeastmonitor.com/20190114-benny-morris-says-nakba-was-very-clean-war/.

[4] Ari Shavitt, “Survival of the Fittest”, Haarezt, 08 Ocak 2004, https://www.haaretz.com/1.5262454.

[5] Benny Morris, “Right of Reply / I Do Not Support Expulsion”, Haaretz, 22 Ocak 2004, https://www.haaretz.com/1.4677465.

[6] “The Thirty-Year Genocide”, Publication, Harvar University Press, 2019, http://www.hup.harvard.edu/catalog.php?isbn=9780674916456.

[7] Mehmet Oğuzhan Tulun, “Rising Islamophobia in the Western World and the Turkish-Armenian Controversy”, Center For Eurasian Studies (AVİM), 15 Mart 2019, blm. Analysis, 2019/4, https://avim.org.tr/en/Analiz/RISING-ISLAMOPHOBIA-IN-THE-WESTERN-WORLD-AND-THE-TURKISH-ARMENIAN-CONTROVERSY.

[8] Mehmet Oğuzhan Tulun, “Islamophobia and Turkish-Armenian controversy: Analysis”, Hürriyet Daily News, 22 Mart 2019, http://www.hurriyetdailynews.com/islamophobia-and-turkish-armenian-controversy-analysis-142087.

[9] Gile Fraser, “This German circumcision ban is an affront to Jewish and Muslim identity”, Guardian, 17 Temmuz 2012, Opinion baskı, https://www.theguardian.com/commentisfree/belief/2012/jul/17/german-circumcision-affront-jewish-muslim-identity.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// SUAT YALAZ : “Soykırım” iftirasını bir Ermeni’den dinleyince.


SUAT YALAZ : “Soykırım” iftirasını bir Ermeni’den dinleyince…

Suat Yalaz yazdı…

1914’ten 1915’e kadar…

Tam bir yıl…

Ermeni Çeteleri ne yaptı,

Hiç soran soruşturan var mı?

****

1971 yılında, Paris’te yeniyim… Bir Türk dostun aracılığıyla, bir Ermeni Madamın evine pansiyoner olarak geçmiştim.

Orta yaşlı, sevecen bir kadındı. Kayseri’den Marsilya’ya göçmüş (kaçmış) bir Ermeni ailesinin terzilik yapan oğluyla evlenmiş. Türkiye’yi hiç görmemiş, her şeyi rahmetli kocasından dinlemiş, öğrenmiş…

“Arabalı” ilk pansiyoner bendim herhalde ki, çok iyi ağırladı.

İki gün sonra, “Komşular sizinle tanışmak istiyorlar, akşama bir yemek düzenlesem, ne dersiniz?” diye sordu. Ben de, “Çok iyi olur” dedim. Sevindi…

O sevindi ama, beni de bir düşüncedir aldı.

Ermeni terör örgütü Asala’nın, elçilerimizi bir bir tuzağa düşürüp alçakça şehit ettiği yıllar…

Ben, o güne kadar “Ermeni Sorunu”nu pek merak edip derinliğine incelememişim… Kulaktan dolma, “Ermenileri fena halde kestiğimiz” bilgisi var kafamda…

ADAMLARI FENA HALDE KESMİŞİZ!

”Yahu” dedim, kendi kendime, “Bu komşular, hepsi Ermeni… Alt kattaki, üst dairedeki, onun yanındaki, en azından 6 aile… İkişerden 12 Ermeni eder… Adamlar Türk düşmanı… Hiç Türk tanımamışlar. Yâni, ‘tam linç edilecek bir Türk’ deyip de, dört bir yandan bana saldırırlarsa, ben kendimi nasıl savunacağım?"

Bildiğim(!) duyduğum kadarıyla, adamları fena halde kesmişiz!

Ve, bu konu ne zaman ortaya çıksa, utancımdan yerin dibine girmişim…

“Yemekten vazgeçtim” diyemem…

Akşam oldu, davet ettiler… Bir çiçek buketiyle, “giyotine gider gibi”, ev sahibesinin kapısını çaldım. Yemek salonuna alındım…

Aman Allah’ım… Uzun bir masa… Sağlı sollu madamlar, mösyöler… İçlerinde hiç genç yok, hepsi orta yaşlı… Yâni, içi kin ve nefret dolu Ermeniler.

Konuşma, karşılıklı iltifatlarla başladı… Ne iş yaptığımı sordular… Gazeteci ve film yapımcısı olduğumu öğrenince, daha da bir ilgilendiler.

“Aman, iyi gidiyor. Laf atma, saldırı falan yok” derken…

Masanın öbür ucundaki, en yaşlı, kalantor, “ensesi ve gövdesi kalın” komşu:

– Siz de bizimkileri fena kesmişiniz haa! diye patlamaz mı…

– Valla, bilmem ki… İşte, savaş bu… Karşılıklı bir şeyler olmuş.

– Yok yok, öyle bir şeyler olmuş deyip geçme… Bir buçuk milyon Ermeni!

“Eyvah” dedim, “Ayvayı yedin oğlum. En keskin bıçağa elini yakın tut, en yakın kapıya nasıl atılırsın, onu hesapla…” derken, Madam Haçaturyan (gerçek adını söyleyemem, halen aynı evde yaşıyor) birden masaya bir yumruk atıp bağırmaya başladı:

– Bana bakın, dedi, Kesin sesinizi! Marsilya’da bizim evde, toplantılarda ne zaman böyle konuşmalar olsa, Türk mezaliminden söz açılsa, eşim öfkeyle:

– “Kesin sesinizi!” derdi. “Çok iyi biliyorsunuz ki bunu biz başlattık! Erkekleri cephede olan Türk köylerine biz saldırdık! Rus’un, İngiliz’in oyununa geldik… Bir daha benim evimde böyle konuşacaksanız, hiç gelmeyin!” derdi… Ben her şeyi kocamdan öğrendim… Şimdi, lütfen, bu konuyu kapatalım…

BU OLAYI ANLATMAYI GÖREV BİLMİŞİMDİR

Hayatımda, hiç böyle omuzlarımdan ağır bir yükün kalkması olayını yaşamamıştım.

Bir anda, dünyalar benim oldu…

Yahu, ufak tefek, çeyrek porsiyon Ermeni kadın, bir anda, beni, büyük bir kompleksten, “Ermeni katili Türk ulusunun bir mensubu olmam utancından” (!), çok eziklik duyduğum bir “ayıp”tan temizleyivermişti…

Ve ben, böylece, ciltler dolusu kitap okusam hakkıyla öğrenemeyeceğim “Ermeni Soykırımı” palavrasının içyüzünü, yemekli bir Ermeni toplantısında, bir Ermeni kadının ağzından, yâni, tam kaynağından öğrenmiş oldum…

O günden beri, “Ermeni Soykırımı” iftirası konusunda son derece rahatım…

Ve… Her fırsatta, bu konuda kuşkusu olan her Türk’e bu olayı anlatmayı bir görev bilmişimdir…

Her gün, 1 milyon aydın kişinin izlediği Odatv’de yayınlandıktan sonra, bu anlattığım, başımdan geçmiş, bana önce soğuk terler döktürmüş… Hemen ardından, bayram çocukları gibi sevindirmiş olayın, bu konuda kuşkusu olan çok kişinin ufkunu açacağına inanıyor, umuyor ve diliyorum.

Suat Yalaz

Odatv.com

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Demirhan Çiraci : SOYKIRIM İDDİALARINA BAKIŞ VE GENEL BİR DEĞERLENDİRME


Demirhan Çiraci : SOYKIRIM İDDİALARINA BAKIŞ VE GENEL BİR DEĞERLENDİRME

E-POSTA : demirhanciraci

KAYNAK : http://www.haberdokuz.com/demirhan-ciraci/soykirim-iddialarina-bakis-ve-genel-bir-degerlendirme.html

Küresellesen dünya stratejik ve politik güç oyunlarina sahne olmaktadir. Emperyalist devletler, dünya devletleri üzerinde baski ve hâkimiyet kurmak adina çesitli senaryolar ile çesitli unsurlar yaratip, menfaat saglamak derdindedir. Bu stratejik oyunlar içerisinde önemli yer tutan ögelerden biriside soykirim taseronlugu yaparak, bunu siyasi alanda kullanip, hedefteki ülkeyi taarruza tutmaktir.

Bu stratejik oyunlar içerisinde jeopolitik ve jeostratejik önemi bir hayli fazla olan ülkemizde, ciddi manada bir hedef teskil etmektedir. Yogun olarak Ermeni Soykirimi söylemi hâkim kilinmaya çalisilsa da, bunun yaninda Pontus Rum’lari ve Süryani’ler üzerinde de soykirim yapildigi iddialari servis yapilmakta, bu stratejik oyunlar ile Türk Devleti baski altinda tutulmaya çalisilmaktadir.

Bu güç oyunlari, Türk Devleti üzerinde farkli soykirim tezlerinin ötelerde uygulamaya sokacagini da isaret etmektedir. Ülkemizdeki etnik yapinin çok çesitlilik arz ettigi vurgusu sürekli yapilmakta, Türk Devleti bir mozaikmis gibi sunulmaya çalisilmaktadir. Çesitliligin fazla sunulmasi, yakin tarihimizde farkli kökenler üzerinde de Türk Devleti’nin katliama giristigi iddialarinin yesertilmesi ihtimalinin, ufukta oldugu izlenimini yaratmaktadir.

Bu noktada su an için en etkin kullanmayi hedefledikleri durumun Kürtler oldugu, birçok platformda Kürtlere bir baski, hak kisitlamalari ve hatta cani yöntemler uygulandigi iddialari, bazi kesimler tarafindan dillendirilmeye baslandigi gözlemlenmektedir.

Kürtlere deginmeden önce Ermeni, Pontus, Süryani soykirim iddialarina deginmek, ufukta böyle bir ihtimalin nasil ortaya sunulabilir olacagini isaret etmek gerekmektedir.

Sözde Ermeni Soykirim Iddialari Ortaya Nasil Atildi?

Millet-i Sadika unvani almis bir milletin, bugün Türklerin yaptigi iddia edilen bir soykirimin merkezine oturtulmasi, Osmanli üzerinde emelleri olan milletlerin 1. Cihan Harbi’nde ve öncesinde kiskirtmalariyla ortaya çikmis, savas halinde basariya ulasamamis milletlerin, siyasi ortamda sikistirmak istemeleriyle ile tezahür etmistir.

Rus, Ingiliz ve Fransiz kiskirtmalari sonucunda, Ermeniler Osmanli’ya karsi ayaklanmis, birçok yerde isyanlar çikarmis ve bu isyanlar neticesinde bir hayli kan dökülmesine sebebiyet vermislerdir. Ermeni çetecileri Hinçak ve Tasnak birçok vilayetimizde, köyümüzde katliam yapmis, bunlar Avrupali destekçilerinin de yönlendirmeleriyle, Ermeni katliami olarak sunulmustur.

Ilk isyan hareketi olarak bilinen, 1890 yilinda Erzurum’da meydana gelen olaylarda, 12 kisi ölmüs, bu ise Avrupa’ya ‘Ermeniler Türkler tarafindan katledildi’ seklinde lanse edilmistir. Yine birçok vilayetimizde cereyan eden isyanlar ve neticesinde dökülen kanda Türklerin, Ermenileri katlettigi seklinde servis yapilmistir.

Van’da 3000, Mus’ta yine Ermeniler tarafindan katledilen 20.000 dolayinda Türk, Avrupa’da katledilen Ermeniler olarak anlatilmis, Osmanli Imparatorlugu üzerinde siyasi bir baski yaratilmaya çalisilmistir.

Cephe ardindaki Ermeni çetecileri, Osmanli kuvvetlerinin lojistik destegini kesmek için girisimlerde bulunmus, Osmanli Devletinin bazi cephelerde zaafa ugramasina sebebiyet vermis, ayrica köylere yaptigi baskinlarla birçok Türk’ün katlinin müdahili konumuna geçmistir. Gerçeklesen bu olaylar cephe ardinin güvence altina alinmasi gerekliligini hâsil etmis ve önce 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni derneklerinin kapatilmasi ve elebaslarinin tutuklanmasi, ardindan kisa sürede tehcir kararini almistir. Ermeni komitecileri için yikim olan bu karardan dolayi, bu tarihi soykirim günü ilan etmislerdir.

Görüldügü üzere, Ermeni isyan hareketlerine karsi alinan tedbirler ve savas hali soykirim olarak ortaya atilmistir. Söz konusu dönemde çesitli için isyanlarda ölen Türkler dahi, Avrupa’da ‘Ermeni katliami devam ediyor’ seklinde yanki bulmus ve böyle bir inanç olusturulmustur.

Bugünlerde ise Ermenilerin Türkiye topraklarinda olan ideallerinin yansimasi olarak kuvvetli bir sekilde seyir almakta, Türk topragindan parça koparma hevesleri ile sicak tutulmaktadir.

Ayrica, ülkemizi ayristirma gayretinde olanlar, olusturduklari lobiler ile sözde soykirimin destekçisi konumuna geçmislerdir.

Pontus Soykirimi Yalani

Yunan Megalo Ideasi’nin bitmek tükenmek bilmeyen Pontus ve Bati Anadolu sevdasinin dogurdugu bir yalan da, Pontus Rumlarina soykirim uygulandigi yalanidir.

1. Cihan Harbi ve Istiklal Harbi’ni, Hiristiyanlara karsi baslatilmis bir etnik temizlik hareketi olarak sunmaya çalisan emperyalist zihniyet, sözde Ermeni Soykiriminda oldugu gibi, yaratmaya çalistiklari Pontus soykirim masalinda da ayni teraneleri çalma gayretindedirler.

19. yüzyilin ikinci yarisindan sonra Amerikan misyonerlerinin yönlendirmeleriyle baslayan ve 1904 yilinda Pontus Rum Cemiyeti’nin kurulmasi ile temellerini olusturan Karadeniz’i Rum topraklarina ilhak hareketi, Rumlarin kaybetmesiyle 1922 yilinda fiilen bosaltmasina ve nüfus mübadeleleri tamamlanana kadar devam etmistir.

Bu süreç içerisinde çesitli dernek ve cemiyetler kuran Pontus Rumlari, Osmanli Devleti’nin 1. Cihan Harbi’nde basarisiz olmasinin ve ardindan imzalanan Mondros Ateskes Anlasmasi’nin ardindan umuda kapilmis, Venizelos’un, Patrigin ve Pontus cemiyetçilerinin direktifleriyle isyan hareketlerine baslamistir.

Samsun, Çarsamba, Bafra, Erbaa, Terme, Havza, Ladik, Amasya, Tokat, Vezirköprü gibi yerlerde silahli çeteler vasitasiyla eylemlere baslamis ve bu yerlerde birçok Türk’ün canina, irzina ve malina kastetmistir.

Milli direnis güçlerinin bu çetelere karsi verdigi mücadele, isgal güçleri tarafindan katliam olarak nitelendirilmistir. Bu durum Ermeni soykirim iddialariyla yakindan benzerlik tasir. Her iki iddiada oldugu gibi, Osmanli Devleti üzerindeki emelleri gerçeklestirmek adina kullanilan bu söylemler, siyasi destek bulup hem baski altina almak, hem de bu bölgelerde isgali kolaylastirmak içindir.

Günümüzde, Yunanistan’in tesekkül ettigi birçok dernek faaliyet içerisinde olup, silahli çetecilerin yaptigi katliamlar görülmeksizin, direnis güçlerinin onlara karsi verdigi mücadele soykirim olarak addedilmeye çalisilmaktadir.

Istiklal Harbi’nin filizlendigi tarih olan, Mustafa Kemal’in Samsun’a bundan 89 yil önce ayak bastigi 19 Mayis gününü de, sözde Pontus Soykirim günü olarak anilmaktadir.

Süryani Soykirimi Yalani

Topraklarimiz içerisinde huzur içerisinde yasayan bir diger grupsa Süryani’lerdir.

19. Yüzyilin sonlarina kadar, Osmanli Imparatorlugu’nda, farkli din ve etnik köken sahiplerinin huzuru yasattigi bireylerindendir.

Geçmiste dini bir katliama ugramalari, bu durumdan Islam ordularinin Anadolu’ya gelisiyle kurtulmalari ve akabinde Türklerin Anadolu’ya gelmeleriyle tamamen huzura kavusmus olmalari, 19. Yüzyilda misyoner faaliyetlerinin bas göstermesine kadar baglilik içerisinde yasamalarini saglamistir.

Etnik bir ayrimi körükleyen ve Türkiye’yi siyasi alanda sikistirmak gayesinde olanlar, 20. Yüzyilin baslarindan itibaren Süryanilere de el atmistir.

1. Cihan Harbi’nde gerek cephe içerisinde, gerekse cephe gerisinde Süryani’ler kullanilmis, basariyi elde edemeyen siyasi güç odaklari 20. Yüzyilin ortalarindan itibaren soykirim tezgâhi içerisine Süryanileri de dâhil etmistir.

Bazi iddialara göre 600 bin, bazilarina göre de 250 bin gibi kendi içinde çelisik bir rakam vererek soykirima tabi tutulduklarini iddia edenlerin tezini, ‘’Keldanî Cemaati Patrik Vekili Peder Francois Yakan; “Anadolu’da 250 bin Keldanî’nin soykirima ugratildigini söylemek dogru olmaz. O tarihteki Keldanî nüfusu Anadolu’da ancak o kadardi. Hepsi mi yok edildi? Tarihi çarpitma, gerçekleri inkâr etme var bunun içinde. Tarihin degisik dönemlerinde birtakim problemler çikmis olabilir; ama bundan herkes zarar görmüstür. Müslümanlar kadar Ermeniler, onlar kadar da Keldanîler zarar görmüstür. Sadece bir tarafa ait bir zarar yok. Ciddî bir kargasa vardi ve bunun aci sonuçlari oldu. O zaman soykirim bunun neresinde var diye sormak lâzim’’ sözleriyle bertaraf etmektedir.

Ayrica birçok kaynakta da, 1. Cihan Harbi’nde bir kisim Süryani’nin Rus, Ingiliz ve Fransizlarin yaninda cephede yer aldigi ve o tarihlerde ölenlerin birçogunun savas nedeniyle öldügünü ortaya koymaktadir.

Su an ciddi manada lobi faaliyetleri içerisinde olup, azimsanmayacak derecede Süryani soykirim iddialari Avrupa’da gündeme getirilmekte, Türkiye’nin Avrupa Birligi’ne girisinde kabulünün sart konulmasi çabalanmaktadir. Ayrica daha fantazik düsünüp, topraklarimiz içerisinde özerk bir bölge talebinde olanlarda vardir.

Gelecek Yillar, Kürt Soykirimi Oldugu Iddialarina mi Gebe?

Yazinin baslangicinda da belirttigimiz gibi, dünya siyasi güç oyunlarina sahne olmaktadir. Bu manada ciddi bir baski unsuru olan soykirim tezleri, özellikle etnik çesitlilik vurgusu yapilan ve geçmiste onlarca millet ve devlete hâkimiyet kuranlar için kullanilabilecek niteliktedir.

Osmanli gibi onlarca millet ve devlete hükmetmis bir imparatorlugun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, stratejik önemi ve bu güç oyunlarinin odagina oturtulma gayreti içerisinde, bu tür tezlerle sürekli muhatap tutulmaktadir.

Üretilen Ermeni, Pontus, Süryani soykirim palavralari, yarinlarda ülkemizin bu tarz uyduruk yeni söylemlerle muhatap kalabilecegine isarettir. Bu noktada yillardir ülkemizin Güney Dogu’sunda ezilmislik, sömürülmüslük, baski psikolojisi var oldugu yaratilmaya çalisilip, yeni bir söylemin zemini hazirlaniyor olabilir.

Soykirim söylemlerinin olusturuldugu duruma bakarken, 1. Cihan Harbi ve Istiklal Harbi’nin sartlari içerisinde cereyan eden durumlarin soykirim olarak sunulmaya çalisildigi, Osmanli Imparatorlugu’nun ve yerlesik direnis güçlerinin isgal güçlerine ve katliamci çetecilere karsi almis oldugu tedbir ve uygulamalar, bugün etnik veya dini bir katliam hareketi olarak sunulmaya çalisilmaktadir.

Diger soykirim iddialarinda yaratilan durumlarin bir benzeri, su an ülkemizin güney dogusunda etnik ayrimcilik tohumlari ekilerek filizlendirilmek istenmektedir. Kürtleri ayristirma gayreti içerisinde olanlar, onlarin mazlum duruma sokuldugunu, baski ve zulüm gördügünü, hatta canice öldürüldügü safsatalarini üretmektedirler.

Tarih boyunca gerçeklesen 40’in üzerindeki Kürt isyanini ise, Türklerin Kürtlere karsi girismis oldugu yok etme düsüncelerinin birer parçasi durumuna getirmeye çalismaktadirlar. Dersim, Koçgiri, Seyh Sait isyanlari ve onlarcasi hiyanet hareketi olarak degil de, Osmanli’nin veya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürtlere uyguladigi despot yönetim anlayisinin bir ürünü olarak gösterilmeye çalisilmaktadir.

Avrupa Birligi ve çesitli ülke parlamenterleri, bölgeye sik sik ziyarette bulunarak, bölge halkinin durumunu çarpitarak dünya kamuoyuna sunmaktadir. Teröristlerin katlettigi bölge halkinin, devletin güvenlik güçleri tarafindan öldürüldügü gibi safsatalar üreterek, hem bölge halkini ayristirma, hem de ötelerde Türk güvenlik güçlerinin bölgede etnik kiyim yaptigi safsatalarini türetmek gibi bir gayret içindedirler.

Haricilerden öte ülkemizde bulunup ta aydin kisvesine bürünmüs kisilerin söylemleri, dis ülkelerde katildigi toplanti ve brifinglerle bu minvalde gösterilmeye çalisilmaktadir.

Nobel ödüllü ‘’aydin’’ yazar Pamuk efendinin ‘Türkler 30 bin Kürt’ü katletti’ gibi açiklamalari ise, yine bölgede Türklerin Kürtlere karsi girismis oldugu bir kiyim kanisini uyandirma çabasindan baska bir sey degildir.

ORHAN PAMUK = BIR VATAN HAININ PORTRESI

Hülasa geçmiste üretilen diger soykirim safsatalarina bir yenisini hazirlama ve bölgeyi ayristirma gayreti içerisindeler. Istiklal Harbi’ni dini ve etnik bir kiyim olarak sunmaya çalisanlar, Ermeni, Rum ve Süryani çetelerinin savas hali nedeniyle öldürülüsünü katliam diye savunanlar, yarinlarda güvenlik güçlerimizin PKK teröristlerine karsi yaptigi girisimi yine bir kiyim olarak sunmaya çalisacaklardir.

Sonuç olarak söylenebilir ki; 21. Yüzyil ve sonrasi, siyasi güç çatismalarina sahne olacaktir. Ortada yeni bir dünya düzeni olusturmak, çok uluslu veya uluslar arasi küresel sermayenin çikarlarini saglamak için bir saldiri vardir. Mühim olan ise burumdan kendi devletini zarar görmeden muhafaza edebilme ve menfaatleri noktasinda edinimler kazanabilmektir.

Etnik temelli bir ayristirma çabalari, bu minvalde hareket eden sempatizan güruh ve destekçisi ‘’aydin kalemsorlar’’ Türk devletini küresel güçlerin kucagina itmeye çalismaktadir.

Soykirim söylemleri ile baski yaratmaya çalisan küresel güç, yeni söylemler ortaya sürerek bu baskiyi artirma ve etkinlik kazanip, ayristirmaya gidebilir. Bu minvalde yillardir Kürt’lerin üzerinde demagojik bir siyaset güden misyonerler ve isbirlikçi aydinlar, emelleri pesinde durmadan propagandaya devam edeceklerdir.

Ülkemiz stratejik ve jeopolitik öneminin getirdigi konumu iyi kullanmali, bu söylemlerin olusmasina dahi firsat vermemelidir. Su an sözde Ermeni soykiriminda düstügümüz duruma mahal verilmemelidir.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : BAHAETTİN ŞAKİR’E ATFEDİLEN SAHTE MEKTUPLAR VE TANER AKÇAM’IN KANDIRMACALARI


BAHAETTİN ŞAKİR’E ATFEDİLEN SAHTE MEKTUPLAR VE TANER AKÇAM’IN KANDIRMACALARI

KAYNAK : https://avim.org.tr/tr/Yorum/BAHAETTIN-SAKIR-E-ATFEDILEN-SAHTE-MEKTUPLAR-VE-TANER-AKCAM-IN-KANDIRMACALARI

21 Nisan’da Agos Gazetesinde “Bahaettin Şakir’in Ermenilerin imhasına dair mektupları” başlığıyla Taner Akçam tarafından bir makale yayınlandı. Makalede Akçam, Aram Andonyan tarafından yayınlanan ve Bahaettin Şakir’e atfedilen iki adet sahte mektubun gerçek olduğunu iddia etmekte ve bunu Andonyan mektuplarındaki imzanın Bahaettin Şakir’e ait yazı ve mektuplardaki gerçek imzalara benzemesiyle açıklamaktadır. Daha önce farklı AVİM çalışmalarında Akçam’ın Andonyan belgelerini doğrulamak için yayınladığı kitapta ne tür tahrifatlar yaptığı ve kendisinin eleştirdiği Şinasi Orel ve Süreyya Yuca’ya ait ifadeleri nasıl çarpıtarak bağlamı dışına çıkardığı ve bu sayede argümanlarını çarpıtarak kendini haklı göstermeye çalıştığı etraflı bir şekilde gösterilmiştir. [1]

Her zaman olduğu gibi bu defa da Akçam’ın iddia ve açıklamaları yanıltıcı ifadeler ve büyük eksikliklerle doludur ve imzalar hakkında ileri sürdüğü savlar ciddi çelişkiler içermektedir.

İlk olarak, sahte imzalar ile gerçek imza örnekleri arasında şeklen kabaca bir benzerlik bulunmasına karşın, imzalar etraflıca incelendiğinde gerçek imzalar ile Andonyan belgelerinde bulunan sahte imzalar arasında ciddi farklar bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Aşağıda sunulan tablonun sol sütunda Bahaettin Şakir Bey’e ait gerçek imzalardan örnekler verilmektedir. Tablonun sağ sütununda ise Andonyan belgelerinde yayınlanan ve Bahaettin Şakir’e atfedilen sahte mektuplardaki imzalar sunulmaktadır. İki imza grubu arasındaki farkları okuyucuların daha iyi görebilmesi için gerçek imza örneklerinin sahte örneklerde bulunmayan farklı kısımları kırmızı daire içine alınarak gösterilmiştir.

Tablodan da net bir şekilde görülebileceği üzere, gerçek ve sahte imzalar arasında ciddi farklar bulunmakta ve sahte imzaların gerçekleri taklit edilerek benzetilmeye çalışıldığı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada Bahaettin Şakir’in imzalarının neye dayanarak taklit edildiği hususunda okuyucuların zihninde bazı soru işaretleri belirebilir. Ancak hem İttihat ve Terakki Cemiyet’inin önde gelen isimleri arasında olması ve hem de çeşitli Jön Türk yayın organlarına yazdığı açık mektuplardan Bahaettin Şakir’in imzası zaten kamuoyu tarafından bilinmekteydi. Yani para kazanmak için sahte belge üreten biri çeşitli dönemin gazete ve dergilerine bakarak Bahaettin Şakir’in imzasını taklit etme şansına sahipti. Nitekim aşağıda sunulan ve 1902-1910 yılları arasında basılan Şura-yı Ümmet gazetesine ait bir sayıda Bahaettin Şakir Bey’e ait bir imza oldukça net bir şekilde yayınlanmıştır.

Bu nedenle sahte imza grubundaki imzaların kabaca ve şeklen gerçek imzalara bir nebze de olsa benzemesi şaşkınlık yaratmamalıdır.

Üstelik bu imzaların sahte olduğunun tek göstergesi gerçek imzalar ile sahte imzalar arasındaki fark değildir. Andonyan belgelerindeki mektuplar coğrafi konum ve kronoloji ilişkisi açısından da sorunludurlar. Şubat ve Mart 1915 tarihinde İstanbul’dan Adana’ya yollanmış olduğu iddia edilen ve Bahaettin Şakir Bey’e atfedilen iki adet mektup bizi açıklanması imkânsız bir çelişkiye sokmaktadır. Zira Mektupların yollandığı tarihlerde Bahaettin Şakir Bey İstanbul’da değil Erzurum’dadır. Akçam son dönemde çarpıtılmış Ermeni söyleminin sözcüsü haline gelen Agos’taki makalesinde de Bahaettin Şakir’in o tarihlerde Erzurum’da olduğunu ve Nisan 1915’e kadar İstanbul’a dönmediğini kabul etmektedir. Ancak mektupların İstanbul’dan yollanması hususunu göz ardı ederek belgelerin sahte olduğunu gösteren bu müthiş çelişkiyi görmezden gelmekte ve belgelerin gerçek olduğu yönündeki mesnetsiz iddialarını sürdürmektedir.

Mektuplardaki imzaların detaylı olarak karşılaştırılması ve söz konusu mektupların içerik ve tarih bakımından incelenmesi Andonyan Belgelerinin sahte olduklarını şüpheye mahal vermeyecek bir şekilde ortaya çıkarmaktadır. Akçam’ın Agostaki makalesi ise her zaman yaptığı gibi kullandığı kaynakları çarpıtarak bir sonuç bir elde etme çabasından öteye geçememektedir.

[1] Ömer Engin & Yiğit Alpogan, “Review Article: Killing Orders: Talat Pasha’s Telegrams and the Armenian Genocide.” Review of Armenian Studies, Issue 37 (2018).