ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Dr. M. Galip Baysan : MAVİ KİTAP NASIL HAZIRLANDI ???


Dr. M. Galip Baysan : MAVİ KİTAP NASIL HAZIRLANDI ???

Ermeni Davasının en etkili propaganda yayınlarından ünlü Mavi kitabın nasıl ve neden hazırlandığını incelemeye devam ediyoruz.

1915 Mart’ının ilk günlerinde Lord Bryce Dışişleri Bakanlığı’nı arayarak başlangıçta Rusya’nın kontrolünde bir otonom Ermenistan kurulması için hazır olunduğu konusunda, Rusya ile bir anlaşma yapılmasını teklif etti. Bryce böyle bir deklarasyonun Ermenileri mutlu edeceğine, müttefiklere Türkiye ile savaş sırasında yardımları olacağına inanıyordu. Nisan ayında da Ermenileri Kilikya bölgesinde Türklere karşı bir isyana teşvik etti.

2 Ekim 1915 tarihinde Lord Cramer Dışişleri Bakanlığı’nda Lord Crewe’e bir mektup göndererek detaylı olarak İngiliz Hükümeti, Türk –Ermeni olaylarını kullanarak Amerika’da bir propaganda kampanyası başlatıp başlatamayacağını sordu. Gerçekte onun konuşmasından dört gün sonra Lord Bryce Ermenilerle ilgili olarak Ermeni kaynakları ve misyonerlerden alınan bilgilere dayanarak korkunç bir tablo çizdi. Lord Cramer de haberi olmadan veya kasıtlı olarak Anadolu’da Ermeniler tarafından çıkarılmış isyan olmadığını söyledi.

(1) Ekim’in ilk günlerinde ABD Hükümeti’nin, insanlık namına, İstanbul’daki elçisi vasıtasıyla Osmanlı Hükümeti’ne sert bir protesto notası verdiği basında belirtiliyordu. Kısa bir süre önce Alman sefiri, Trabzon’daki konsolosluktan alınan bilgilere dayanarak Ermeni kışkırtıcılığı karşısında Türk Hükümeti’nin aldığı tedbirlerin haklı olduğunu Amerikan hükümetine bildirmişti. Ancak İngiltere Türkiye’deki Ermeni olaylarını propaganda amacı ile büyütmek istiyordu. Bu amaçla İngiltere’nin Amerika Elçisi Cecil Spring – Rice, “Ermeni Soykırımı” ile ilgili sahte haberleri elden Bası’na vermeğe başlamıştı. İngilizler işi daha da ileri götürerek Ermeni göçü ve soykırım iddiasına yarayacak fotoğraf avcılığına çıktı. Böyle fotoğraf elde etmede sıkıntıya düşünce, bu konuda destek vereceği vaadinde bulunmuş olan Lord Bryce’a başvurdular. Ancak o da Ermeni dostlarının yardımına rağmen Türkiye’deki olayları bir soykırım olarak resimleyecek hiç bir belge bulamamıştı. (1) Çünkü hayallerindeki “toplu kıyımlar” bir iki kişisel veya grupsal toplum olayları dışında asla vuku bulmamıştı.

16 Ekim’de İngiltere’nin Vatikan temsilcisi M. Gregory Dışişleri Bakanlığı’na Papanın Padişaha özel bir mektup gönderdiğini bildirdi. Şubat 1916’da Osmanlı Devleti isyanları İngiliz, Rus ve Fransız ajanlarının kışkırttığını, silah temin ettiğinin tespit edildiğini ilan edince, İngilizler tarafsız ülkeler ve ABD’ye bir bildiri göndererek Ermenileri kışkırttıkları iddiasını reddettiler.

Aynı günlerde ABD’nin Osmanlı Devleti’nin göç politikasını resmi olarak protesto ettiği Amerika’daki İngiliz elçisi tarafından bildirilince, İngilizler ABD kamuoyunun desteğini kazanmak ve savaşa katılmasını sağlamak için “Ermeni Olayından” propaganda malzemesi olarak yararlanabileceklerini düşündüler. İngilizlere istihbarat ve haber alma servislerinde çalışan Lord Bryce, Arnold Toynbee, Aneuren Williams gibi Ermeni yanlısı ve Türk düşmanı sivil ve askeri müşavirler İngiliz Hükümeti’nin “Ermeni soykırımlarını” yayması gerektiğini söylüyorlardı. Böyle bir propaganda ülke dâhilinde küçük müttefik Ermenilere destek verecek ve Türklere karşı nefret duygusunu arttıracaktı. Dış dünyada da İngiltere’nin müttefiki “Rusya’nın Yahudilere karşı yaptığı, zulüm konusunda uyanan uluslararası olumsuz ilgiyi” Türkler üzerine çevirecek, tarafsız ülkeler, ABD, Yunanistan ve Haşimi Arapların Antant devletlerini desteklemesi de sağlanmış olacaktı. (2)

Ermeni kaynakları ve misyoner raporlarından bilgi toplama görevi Ermeni sempatizanlarından Viscont Bryce ve Arnold Taynbee’ye verildi. Bu bilgiler daha sonra “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere yapılanlar 1915–16 adı altında yayınlanacaktır. Bryce 1 Temmuz 1916’da Dışişleri Bakanı Grey’e “tarihsel gerçeklerden ziyade etkinliği olacak genel hikâyeleri seçip toplamayı uygun gördüğünü bildiriyordu. Ermeni kurumlarından gönderilen tarihsel değerlendirme itibariyle şüpheli ama o günlerde inandırıcı olabilecek olayların toparlanması konusunda yardımcı olarak Oxford’daki Balliol Koleji eski öğretim üyelerinden Arnold J. Toynbee’nin desteğini sağladı. (3)

Vikont Grey 23 Ağustos’ta verdiği cevapta raporun çok açık ve net olduğunu, yayınlanması halinde konuya ilgi duyanların kalpten etkileneceğini ve insani duygularına hitap edebileceğini söyledi. Ayrıca sadece o günlerde savunmasız Ermenilere davranışı nedeniyle Osmanlı Devleti’ni sıkıştırmakla kalmayıp, gelecekte de tarihçiler için bir hazine olacağını ilave etti. İşte “Mavi Kitap” olarak ün kazanacak olan propaganda kitabı bir İngiliz hükümeti ve Ermeni örgütleri işbirliği ile hazırlanmış oldu.(4) Bir sonraki yazımızda sizlere ünlü Prof. Arnold Toynbee’yi ve neden bu çalışmada rol üstlendiğini anlatmaya çalışacağız.

DİPNOTLAR:

(1) S.Sanyel, The Great War, s.140.
(2) Aynı Eser, s.141–143.
(3) Aynı Eser, s.144.
(4) Aynı Eser, s.144.

Dr. M. Galip Baysan

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Yrd. Doç. Dr. Mustafa Serdar Palabıyık : Ulusal ve Uluslararası Mahkemelerde 1915 Olayları ve İfade Özgürlüğü


Yrd. Doç. Dr. Mustafa Serdar Palabıyık : Ulusal ve Uluslararası Mahkemelerde 1915 Olayları ve İfade Özgürlüğü

Soykırım suçu hukuksal bir kavramdır ve gerek tarifine, gerekse faillerinin yargılanması ve cezalandırılmasına ilişkin süreçler bir uluslararası sözleşmeyle (1948 BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi), yani bir hukuki metinle belirlenmiştir. Şu ana kadar, 1915 yılında yaşanan olayları soykırım olarak tanıyan bir ulusal veya uluslararası mahkeme kararı mevcut değildir. Diğer taraftan, 1915 olaylarının soykırım olarak değerlendirilmesinin tek doğru tarihsel gerçek olarak sunulmasını ve alternatif tarih okumalarının inkârcılıkla suçlanmasını eleştiren ulusal veya uluslararası mahkeme kararları mevcuttur.

Bu kararlardan birincisi Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi (İDM) tarafından alınmıştır. 2003 yılının Ekim ayında iki Fransız vatandaşı Ermeni, Gregoire ve Suzanne Krikorian, Euro-Arménie ASBL adlı bir diaspora örgütünün de desteğiyle İDM’ye başvuruda bulunarak, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye adaylık statüsü vermesinin 1987 tarihli Avrupa Parlamentosu kararına aykırı olduğunu ifade etmişlerdir. Krikorianlar bu kararda Ermeni soykırımının açıkça tanındığını ve bunun inkârının Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine engel teşkil edeceğini ileri sürmüşlerdir. Dahası, Türkiye’ye adaylık statüsü verilmesinden rencide olduklarını ifade ederek 1 avroluk manevi ve sembolik tazminat ile mahkeme masraflarının ödenmesi talebinde bulunmuşlardır (İDM kararı, 2003, para. 1-2)

İDM ise başvuruyu inceleyerek ve sözlü bir duruşma yapmaya usul gereği gerek görmeyerek davayı düşürmüş ve 30.000 avro tutan mahkeme masraflarının Krikorianlar tarafından ödenmesine karar vermiştir. Burada asıl önemli olan İDM’nin 1987 tarihli Avrupa Parlamentosu kararının hukuki bir sonuç doğuramayacağını karar metninde yer alan şu ifadelerle açıkça belirtmesidir:

Şu kadarını ifade etmek yeterlidir ki, 1987 kararı tamamen siyasi açıklamalar içeren bir belgedir. Bu karar Parlamento tarafından herhangi bir zamanda değiştirilebilir. Bu nedenle ne kendisini yazanlar için, ne de daha güçlü bir sebeple, diğer davalı kurumlar için bağlayıcı bir hukuki sonucu olamaz.

(İDM kararı, 2003, para. 19)

Bu ifadelerden, 1965 yılından itibaren çeşitli ülkelerin yasama organlarında kabul edilen ve 1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan kararların da aslında siyasi mülahazalarla hazırlandığı ve hukuki bir sonuç doğuramayacağı anlaşılabilir. Diğer bir deyişle, İDM’nin bu kararı soykırımın kolaylıkla değiştirilebilen veya kaldırılabilen siyasi kararlarla değil, ancak yetkili mahkemelerce tanınabileceğini vurgulamıştır.

1915 olaylarını soykırım olarak tanımanın “tek tarihi gerçek” olarak sunulmasını sorgulayan bir mahkeme kararı da Fransa Anayasa Mahkemesi (FAK) tarafından 2012 yılında alınmıştır. Bu kararın arkasındaki hukuki süreç, Fransa Ulusal Meclisi ve Senatosu tarafından 2001 yılında tek cümlelik bir kanunun kabulüyle başlamış; bu kanunla Fransa “resmi olarak 1915 Ermeni soykırımını” tanımıştır. Ardından Sosyalist Parti, Ermeni soykırımının inkârının tıpkı Holokost’un inkârı gibi bir yıla kadar hapis ve 45.000 avro para cezası ile cezalandırılmasını talep eden bir yasa tasarısı hazırlamıştır. Bu tasarı 2006 yılında, 577 milletvekilinden oluşan Fransa Ulusal Meclisi’nin 452 üyesinin katılmadığı bir oylamada, 106 lehte ve 19 aleyhte oyla kabul edilmiş; ancak Fransa Senatosu bu tasarıyı reddederek gündemden çıkarmıştır (Laçiner, 2008, s. 320). Benzer içerikli bir tasarı tekrar Ulusal Meclis’e sunulmuş, burada kabul edildikten sonra bu kez Senato’da da kabul edilmiştir. Ancak bu defa da Fransa’daki en yüksek yargı organı olan FAK, bu tasarıyı ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirmiş ve anayasaya aykırılığı nedeniyle geri çevirmiştir (FAK kararı, 2012, para. 4 ve madde 1). Dahası FAK, bu tasarıya temel teşkil eden 2001 tarihli kanunun da “normatif unsurdan” yoksun olduğunu ifade ederek, bu kanunun kanun olma vasfının dahi sorgulanabileceğini ortaya koymuştur (FAK kararı, 2012, para. 6). Diğer bir deyişle, Ermeni soykırımını tanıyan bu kanun da hukuki sonuçlar üretebilecek normatif nitelikten yoksun bir kanun olarak değerlendirilmiştir.

Parlamento kararlarının siyasi niteliği nedeniyle hukuki bir sonuç doğuramayacağını ortaya koyan İDM kararı ve Ermeni soykırımının inkârının ifade özgürlüğü kapsamına girmesi gerektiğini savunan FAK kararı dışında, henüz temyiz aşamasında olmakla beraber Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Perinçek Davası hakkında aldığı karar da son derece önemlidir. Özünü tıpkı FAK kararında olduğu gibi ifade özgürlüğünün oluşturduğu AİHM kararı, Ermeni soykırımının “tüm dünya tarafından kabul edilmiş bir tarihi gerçek olduğu” iddiasını açıkça sorgulaması bakımından da büyük önem arz etmektedir.

Bu kararın verildiği davaya giden hukuki süreç, Doğu Perinçek’in Ermeni soykırımının inkarının suç olarak kabul edildiği İsviçre’de düzenlediği bir dizi konferansta Ermeni soykırımını “uluslararası bir yalan” olarak nitelemesi üzerine İsviçre’deki bir Ermeni diaspora örgütü olan Switzerland-Armenia’nın 15 Temmuz 2005’te Perinçek’i mahkemeye vermesiyle başlamıştır. 9 Mart 2007’de Lozan Mahkemesi Perinçek’i mahkûm etmiş, Perinçek’in temyiz için başvurduğu Vaud Kantonu Mahkemesi’nin, sonrasında da bir üst mahkeme olan Federal Mahkeme’nin de Lozan Mahkemesi kararını onaması üzerine Perinçek bu mahkemelerin, kararlarıyla ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürerek AİHM’ye başvurmuştur. AİHM, 17 Aralık 2013’te İsviçre’nin Perinçek’in ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir (AİHM Basın Açıklaması, 2013, s. 1-2).

Her ne kadar İsviçre Hükümeti’nin başvurusu üzerine karar, gözden geçirilmek üzere AİHM’nin temyiz organı olarak adlandırılabilecek Büyük Daire’ye götürüldüyse de, karar metni incelendiğinde üç önemli noktanın altının çizildiği görülmektedir. Birincisi, karar, ihtilaflı ve hassas konuların, kin ve nefrete tahrik ve ırkçılık unsuru olmaksızın tartışılmasını ifade özgürlüğü, bu tartışmanın cezalandırılarak engellenmesini ise ifade özgürlüğünün açık bir ihlali olarak değerlendirmiştir. Diğer bir deyişle, 1915 olayları kesin olarak kanıtlanmış ve üzerinde uzlaşmaya varılmış bir soykırım olarak değil, “ihtilaflı ve hassas bir konu” olarak tanımlanmıştır (AİHM Basın Açıklaması, 2013, s. 1). İkincisi, karar uluslararası toplumun tamamının 1915 olaylarını soykırım olarak tanımadığını, dünya üzerindeki 190’dan fazla devletten sadece 20 kadarının Ermeni soykırımını açıkça tanıdığını belirterek bu konunun ihtilaflı ve hassas bir konu olduğunun altını bir kez daha çizmiştir (AİHM Basın Açıklaması, 2013, s. 3). Son olarak, karar Holokost ve 1915 olaylarını birbirinden tamamen ayırmaktadır. Kararda Holokost’un hukuken aksi iddia edilemez bir soykırım olarak kabul edildiği ve bu durumun yetkili bir uluslararası mahkeme (Nürnberg Mahkemeleri) kararıyla sabit olduğu belirtilmiş, 1915 olaylarının böyle bir mahkeme kararı olmaksızın hukuken soykırım olarak nitelendirilemeyeceği de dolaylı olarak vurgulanmıştır (AİHM Basın Açıklaması, 2013, s. 3).

Sonuç olarak bu üç mahkemenin aldığı kararlar, Ermeni soykırımının tek ve inkâr edilemez bir tarihsel gerçeklik olduğu iddiasını doğrudan veya dolaylı olarak eleştirmektedirler. 1915 olaylarının soykırım olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı başka bir tartışma konusudur; ancak Soykırım Sözleşmesi’ndeki hükümlerde belirtilen yetkili mahkemelerce karara bağlanmadığı sürece bir soykırım suçundan bahsetmek hukuken mümkün değildir. Zaten mahkeme kararlarının altını çizdiği husus da tarihi olayların özgürce tartışılmasına imkân verecek düzenlemeler yapılması gerektiği ve bunun engellenmesinin temel hak ve özgürlükleri ihlal ettiğidir.

Kaynakça

Laçiner, Sedat (2008), Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası, Ankara

Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi Kararı, Krikorian v.d. v. Parlamento v.d., Dava no: T-346/03, 17 Aralık 2003. http://curia.europa.eu/juris/showPdf.jsf;jsessionid=9ea7d2dc30db34e25f0e6db74be187eabef9520c3498.e34KaxiLc3qMb40Rch0SaxuMbNb0?text=&docid=48869&pageIndex=0&doclang=en&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=142048(Son Erişim: 22.04.2014).

AİHM Basın Açıklaması, “Criminal conviction for denial that the atrocities perpetrated against the Armenian people in 1915 and years after constituted genocide was unjustified”, 17 Aralık 2013.. https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&ved=0CBsQFjAA&url=http%3A%2F%2Fhudoc.echr.coe.int%2Fwebservices%2Fcontent%2Fpdf%2F003-4613832 5581451&ei=8NbgVJO9JInxavejgegN&usg=AFQjCNGrVI2QmuCFhUm8tI8kovA-R8jkKg&sig2=BUTfCxl50pSuZLDE4HwuDw&bvm=bv.85970519,d.bGQ&cad=rjt

Fransa Anayasa Konseyi Kararı, “Law on the punishment of denials of the existence of genocides recognised by law”, No. 2012-647 DC, 29 Şubat 2012. Bkz. http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/english/case-law/decision/decision-no-2012-647-dc-of-28-february-2012.114637.html[:en]

Laçiner, Sedat (2008), Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası, Ankara

Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi Kararı, Krikorian v.d. v. Parlamento v.d., Dava no: T-346/03, 17 Aralık 2003. http://curia.europa.eu/juris/showPdf.jsf;jsessionid=9ea7d2dc30db34e25f0e6db74be187eabef9520c3498.e34KaxiLc3qMb40Rch0SaxuMbNb0?text=&docid=48869&pageIndex=0&doclang=en&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=142048(Son Erişim: 22.04.2014).

AİHM Basın Açıklaması, “Criminal conviction for denial that the atrocities perpetrated against the Armenian people in 1915 and years after constituted genocide was unjustified”, 17 Aralık 2013.. https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&ved=0CBsQFjAA&url=http%3A%2F%2Fhudoc.echr.coe.int%2Fwebservices%2Fcontent%2Fpdf%2F003-4613832 5581451&ei=8NbgVJO9JInxavejgegN&usg=AFQjCNGrVI2QmuCFhUm8tI8kovA-R8jkKg&sig2=BUTfCxl50pSuZLDE4HwuDw&bvm=bv.85970519,d.bGQ&cad=rjt

Fransa Anayasa Konseyi Kararı, “Law on the punishment of denials of the existence of genocides recognised by law”, No. 2012-647 DC, 29 Şubat 2012. Bkz. http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/english/case-law/decision/decision-no-2012-647-dc-of-28-february-2012.114637.html

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Türkiye hükümeti tarafından ifade özgürlüğü konusunda BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne gönderilen Sözlü Not


Sayın Turkish Forum üyeleri,

BM’de bir konuda (sözde Ermeni soykırımı) araştırma yaparken Türkiye hükümeti tarafından ifade özgürlüğü konusunda Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne gönderilen, 6 Haziran 2019 tarihli, savunma nitelikte, 4 sayfalık bir “sözlü not” (note verbal) tesadüfen gözüme ilişti. İfade özgürlüğü konusunda ilgilenenlerin faydalanabileceğini düşünerek rapor ektedir. Rapor İngilizce.

Sağlıkla,

F. Demirmen

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// ULUÇ GÜRKAN : “Ermeni katliamı suçlaması yargılama ve karar” (Kaynak Yayınları 2015)


OSMANLI DÖNEMİNDE ERMENİ KIRIMI YAPILMAMIŞTIR

Not: Bu yazı Sayın Uluç GÜRKAN’ın kitabından özetlenerek hazırlanmıştır.

“Ermeni katliamı suçlaması yargılama ve karar” (Kaynak Yayınları 2015)

TÜRK – ERMENİ İLİŞKİLERİNDE TARİHİ GERÇEKLER:

Tarih boyunca Türkler ve Ermeniler aynı coğrafyada birlikte, dostluk ve iyi ilişkiler içerisinde yaşamışlardır.

Osmanlı devletinde de sadık kavim olarak bilinmiş ve Devlet görevlerinde yer almışlardır.

Ermeni ihtilalciler 1886 yılında Cenevre’de Hınçak Örgütünü kurmuşlardı. 1890 yılında Tiflis’te faaliyete geçen Taşnaksutyun Örgütü ise, bütün terör örgütlerini bir araya getirerek “Ermeni İhtilal Cemiyetleri” ittifakını oluşturdu.

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletini parçalamayı planlayan Müttefik devletler; Ermenileri bağımsız devlet kurma vadi ile kışkırtarak, Doğu Anadolu’da isyan çıkarmalarına destek vermiştir.

Bazı Ermeni gençleri Rus birliklerine katılarak Doğu Anadolu’nun Ruslar tarafından işgal edilmesine yardım etmişlerdir.

Bu dönemde Taşnak ve Hınçak Partileri faaliyetlerine hız vermiş ve Doğu Anadolu’da Türk kıyımı yapmak için köy ve şehir baskınları ile sivil halkı kırımdan geçirmişlerdir. İsyanlar bölgeye yayılmış; Yozgat, Kayseri, Merzifon, Erzurum, Zeytun (Maraş), Sason (Siirt), Muş, Bitlis, Van, Şebinkarahisar’da sivil halk Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir.

Bu dönemde karşılıklı çatışmalar olmuş, her iki taraftan da insan kayıpları meydana gelmiştir.

1918’de kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ohannes KAÇAZNUNU “Ermeni gönüllülerinin Türklere karşı direnişe geçtiğini” ifade etmiştir.

24 Nisan 1915’de çok sayıda Ermeni örgütü kapatılmış, İstanbul’da gözaltına alınan örgüt ileri gelenleri Ayaş / Ankara ve Çankırı’ya mecburi ikamete tabi tutulmuştur.

Ermeniler Mayıs 1915’de Van’ı işgal etmiş ve sivil halkı kırımdan geçirmiştir. Bu durum üzerine olayları yatıştırmak için zorunlu olarak 27 Mayıs 1915 tarihinde tehcir kararı alınmıştır. İsyanların yaygın bir şekilde bölge halkına zarar vermesini önlemek için Tehcir, askeri tehdit olan Ermeniler ve güvenliği tehlikede olan Ermenilerin korunması amacıyla uygulanmıştır. Tehcir uygulamasına cephe gerisinin güvenliğinin sağlanması amacıyla başvurulmuştur. Tehcir sırasında, Eşkıya saldırıları, açlık, hastalık ve yol koşulları nedeniyle kayıplar olmuştur.

Tehcir uygulamasına 1916 yılı sonunda son verilmiş, isterlerse Ermenilerin eski evlerine dönmeleri imkânı sağlanmıştır.

Amerikalı tarihçi Edward J. Etickson “Tehcir kararı, Ermenilerin yok edilmesi amacıyla alınmamıştır. Askeri tehdit olan Ermenileri kontrol etmek amacıyla alınmış bir karardır.”

Milletler Cemiyeti Mülteciler Y. Komiseri Fridtjof Nansen (Norveçli) 1921’deki raporunda; “Batılı müttefikler Ermenilere bağımsızlık vadettiler. Ermeniler müttefik ordularında Osmanlı kuvvetlerine karşı savaştılar. Bu savaşlarda 200.000 Ermeni asker öldü ve 500.000 Ermeni de Kafkasya’ya göç etti.”

Bernard Lewis Fransız Le Monde gazetesinde “Tehcirin gerekçesi meşrudur. Ermeniler tehcir öncesi köyleri talan etmiş, Türk varlığını yok etme girişimiyle toplu ölümlere neden olmuş, soykırım yapmıştır. İşgal orduların da desteği ile yerli sivil halkı katletmişlerdir. Osmanlı Hükümeti bu sorunu çözmek için tehcir kararı almak zorunda kalmıştır. Osmanlının Ermenileri yok etmek gibi bir uygulaması yoktur.”

YARGILAMA

İstanbul’u işgal eden İngilizler baskı ile savaş suçlarının incelenmesi ve yargılanması iddiasıyla 1919’da Osmanlı Divan-ı Harp Mahkemelerini kurdurur.

Bu mahkemelerde yargılanmaları için İngilizler, 23 Ocak 1919’da 173 kişilik bir listeyi tutuklanmaları için Osmanlı hükümetine verir. Daha sonra 3 ayrı liste daha verilir. 7 Mayıs 1919 tarihine kadar 112 kişi tutuklanarak Bekir Ağa Bölüğüne konur. Kanıt yoktur, sadece İngilizlerin verdiği listeler vardır.

Bu mahkemeler adaletsizdir; Savunma hakkı kısıtlıdır. Temyiz yolu kapalıdır.

Bu Mahkemenin kararları, Mahkemeyi kurduran İngilizleri de rahatsız eder.

Bu konuda Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Beyin Osmanlı Divan-ı Harp’teki sözde yargılanıp idamı bu konuda dönüm noktası olur.

Mahkeme Başkanı Hayret Paşa “Mahkeme heyetinin adaletle karar vereceğini” söyler. Fakat Sadrazam Damat Ferit Paşa Kemal Beyin idam edilmesi konusunda mahkemeye baskı yapar. Baskılar sonucu Hayret Paşa görevden ayrılır, yerine Nemrut Mustafa Paşa atanır.

Savunma hakkı tanınmadan yapılan yargılama sonunda idam kararı verilir ve 10 Nisan 1919’da Kemal Bey idam edilir.

11 Nisan günü yapılan cenaze törenlerinde olaylar ve tepkiler olur. Bu olaylar üzerine tutuklular “güvenlik gerekçesiyle” İstanbul’dan İngiliz sömürgesi Malta adasına sürülür. Önce 22 kişi ve daha sonra tutuklanan 78 kişi Malta’ya gönderilir. İleri gelen tutuklulardan 12 kişi Limni adasında 115 gün tutulur, 21 Eylül 1919’da onlar da Malta’ya gönderilir.

Osmanlı Divan-ı Harp yargılamaları ve kararlarından giderek daha fazla rahatsız olmaya başlayan İngilizler çareyi yargılamayı kendileri yapmakta ararlar. Bu mahkemeleri “maskaralık, sonuçlarına itibar edilemez” olarak niteleyen İngiliz İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe 2 Haziran 2019’da Londra’ya gönderdiği telgrafta, savaş suçlularının İngiltere tarafından yargılanmasını ister. “İngiliz savaş esirlerine kötü muameleden ve Ermeni katliamından sorumlu olanlar” Malta’da yargılanacaktır.

Bu arada İngilizler, savaş suçlarını yargılamak için Kahire ve Batum’da mahkeme kurmuştur. Ancak Türk askerlerini yargılamak için delil bulmakta zorlukla karşılaşırlar ve yargılamalardan bir sonuç alamazlar.

İngiliz Yüksek Komiserliğinin teklifi ile Malta yargılaması devreye girmiştir. Malta’ya 145 Türk tutuklu götürülmüştür.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı Sevr Anlaşmasının 230-236. maddeleri gereğince geniş kapsamlı bir soruşturma başlatmıştır. Ermeni katliamı delili bulmak umuduyla Osmanlı arşiv belgeleri çuvallarla Londra’ya taşınmış, ayrıca Amerikan ulusal arşivinde incelemeler yapılmıştır.

1919 – 1921 yıllar arasında yapılan İngiliz Kraliyet Başsavcılığı soruşturması sonunda hiçbir Türk hakkında Ermeni katliamı suçlamasıyla dava açılamayacağı, bu konuda kanıt ve tanık bulunmadığı, eğer uluslararası bir mahkeme kurulacaksa burada ancak 8 Türk hakkında İngiliz esirlere kötü muamele yaptıkları iddiası ile dava açılabileceği belirtilmiştir.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın 29 Temmuz 1921 günlü bu hükmü, günümüz hukukunda “takipsizlik, kovuşturmaya yer olmadığı” kararı anlamındadır ve Ermeni soykırımı iddialarının hukuki ve tarihi hiçbir gerçekliği olmadığı kanıtlamaktadır.

Malta yargılamasında, Talat Paşa bulunmamaktadır. Çünkü Talat Paşa; İngiliz Başsavcının takipsizlik kararı verdiği 29 Temmuz 1921 tarihinden 4 Ay önce 15 Mart 1921’de Almanya’da katledilmişti. İngiliz ajan Aubrey Herbert Şubat 1921’de 3 gün süreyle Talat Paşa ile görüşmüştü. 1924’de yayınlanan “Ben kendim” adlı kitabında bu görüşmeden bahsetmiş, fakat Talat Paşa’yı suçlayıcı hiçbir ifadeye yer vermemiştir.

Talat Paşa ile arkadaşlarının Ermeni katliamı konusunda hiçbir kastlarının olmadığı, 1915 Osmanlı Divan-ı Harp Mahkemeleri’nin kararlarıyla da kanıtlanmıştır. Savaş devam ederken kurulan bu mahkemelerde Osmanlı Devleti, tehcir sırasında yaşanan olaylar nedeniyle, 528’i güvenlik, 170’i kamu görevlisi ve 975’i halktan olmak üzere 1673 kişi tutuklu olarak yargılamıştır. 67’i ölüm, 524’i hapis, 68’i kürek ve 711’i pranga, sürgün, para cezası olmak üzere toplam 1370 kişi cezalandırılmıştır.

Savaş koşullarında yapılan bu yargılama Osmanlı Devleti’nin katliam kastı olmadığı açıkça ortaya koymaktadır.

ULUSLARARASI YARGI

Uluslararası yargı organlarının kararları da Ermeni soykırımı iddialarını çürütmektedir:

1) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Avrupa Adalet Divanı (AAD), İngiltere Kraliyet Başsavcılığı (Malta Süreci) ve Fransa Anayasa Komisyonu konu hakkında inceleme yapmış Osmanlı Devletini suçlayan bir karar verememiştir.

2) UAD 03 Şubat 2012’de verdiği karar ile “Yabancı ülke yerel mahkemesi, başka ülkelerdeki olaylarla ilgili hukuki karar veremez” denmektedir. Bu karar ile “Ermeniler 1915 olayları nedeniyle başka ülkede dava açamaz” olduğu anlaşılmaktadır.

ERMENİLERİN REFERANS GÖSTERDİĞİ KAYNAKLAR:

Ermeni soykırımını gündeme getirenler, 1916-1920 yılları arasında yayınlanmış dört kitabı referans almaktadır. Oysa bu kitaplar, İngiliz Kraliyet Başsavcılığı tarafından Ermeni katliamı konusunda hukuki delil niteliği taşımadığı için dikkate alınmamıştır:

– Tarihçi Arnold Toynbee tarafından yazılan İftiralarla dolu “Mavi kitap” hiçbir belgeye dayanmamaktadır. Bir savaş propagandası olarak yazılmıştır. Toynbee; İngiliz Hükümetinin istekleri doğrultusunda gerçek dışı tarih yazdığı için zamanla rahatsızlık duymuştur.

– Büyükelçi Morgenthau’nun öyküsü 1918

– Din adamı Johannes Lepsius’un “Almanya ve Ermenistan 1914 – 18” 1919

– Osmanlı Ermeni’si Aram Andonian’ın “Naim Beyin anıları: Ermeni tehciri ve katliamları ile ilgili resmi Türk belgeleri” 1920

PARLAMENTO KARARLARI:

24 ülke 2 uluslararası kuruluş Parlamentolarınca alınan Ermeni soykırımını tanıma kararı sayısı 50’yi aşmıştır.

– İlki 1915’de Rusya, Fransa, İngiltere ortak savaş propagandası kararı ile Türklerin Ermenileri katlettiği bildiridir.

– 1920’de ABD Temsilciler Meclisi ve Senatosunda onaylanmıştır.

– 1990 Yeni Dünya düzenine geçişe kadar 5 Adet Parlamento kararı varken (2 ABD, 1 AB, 1 G. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, 1 Uruguay Parlamentosunda alınmış kararlardır. 1990 sonrasında 45 üzeri karar daha alınmıştır.

Ermeni soykırım iddiaları; Ermeni Asala terör örgütünün 1973 – 1984 yılları arasında Türk diplomatlara karşı düzenlediği suikastların yapıldığı döneme kadar gündeme gelmemişti. O dönemde çoğunluğu diplomat ve yakınları olmak üzere 42 şehit verildi. En son 15 Temmuz 1983’de Fransa’nın Orly Havaalanında düzenlenen bombalı saldırıda 2 Türk, 4 Fransız, 1 Amerikalı ve 1 İsviçreli hayatını kaybetmişti. Bu olay üzerine Asala terör örgütü ve faaliyetleri bitirilmişti.

1993’te Samuel Hantington tarafından yazılan ve 1996 yılında kitap halinde yayınlanan; dinsel ve etnik farklılaşmayı körükleyen “Uygarlıklar çatışması” tezinden sonra, bazı ülkelerin Parlamentoları arka arkaya “Ermeni soykırımını tanıma” kararı almışlardır.

Parlamentoların “Ermeni Soykırımını tanıma” kararlarının tarihi gerçekliği ve hukuki geçerliliği yoktur. Bu kararların tamamı siyasidir.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ:

1948 BM Soykırım Sözleşmesi 3. Ve 4. Maddesine göre, suçun tüzel kişilere değil, gerçek kişilere ait olduğu ifade edilmektedir. Suçun bir ulusa atfedilmesi, olayın hukuksal ve tarihsel gerçekler açısından çarpıtılmasıdır. Örnek olarak; Almanya’daki Yahudi soykırım suçunu Alman halkı yaptı diye suçlanmamış, Hitler ve soykırım suçu işleyen şahıslar yargılanmıştır.

Ruanda, Sudan ve Bosna- Hersek katliamlarında sorumlu şahıslar yargılanmıştır.

Türk Milletinin Ermeni Soykırımı yaptığı şeklindeki yakıştırmalar BM Soykırım Sözleşmesine aykırıdır. Bu iddiaları dillendirmek; uluslararası Hukuk açısından Türk Milletine karşı kin yaratmak amaçlı işlenen nefret suçudur. Yabancı Parlamentoların Türkiye’ye karşı almış olduğu kararlar da Türkiye’ye karşı düşmanlığı körükleyen, ırkçı, nefret suçudur.

BM Soykırım Sözleşmesi 6. Maddesi Hukuki yargılamanın, “yerel Mahkemeler veya Uluslararası yargılamaya yetkilendirilmiş olan bir mahkeme” tarafından yapılabileceğini ifade etmektedir. Bu yetki yabancı mahkemelerin ve Parlamentoların görevi değildir.

NE YAPMALI:

– Malta’daki “Ermeni kırımı” soruşturmasının dosya ve belgeleri İngiltere’den istenmelidir. İngiliz Kraliyet Başsavcılığının “kovuşturmaya yer olmadığına” hükmetmesinin gerekçeleri görülmelidir.

– Avrupa Adalet Divanı; yabancı Parlamentoların “Ermeni soykırımını tanımasının siyasi olduğu” kararı ile ilgili Parlamentolara TBMM tarafından bildirmelidir.

– Uluslararası Adalet Divanı; “yabancı mahkemelerin Türkiye aleyhine açılan davaların geçersiz olduğu” kararı gereğince, açılan davalara müdahil olabilir ve karşı dava açılabilir.

– Malta yargılaması, AAD kararı, UAD kararı, AİHM Perinçek kararları yabancı ülkeler İnternet sitesinde Türkçe, İngilizce, Fransızca, Ermenice ve ilgili devlet lisanında bildirilmelidir.

– Ermeni iddialarını tartışmayı cezalandıran ülkeler aleyhine, uluslararası nefret suçu işleme gerekçesiyle AİHM’de dava açılmalıdır.

– Ermeni iddialarına karşı yayınların yabancı dile çevrilmesi konusunda devlet desteği sağlanmalıdır.

– Üniversitelerde bu konuda Yüksek lisans ve Doktora çalışmalarında yapılacak araştırma ve incelemelere destek verilmelidir.

– Türk ve Ermeni toplumlarının ortak sorunlarının konuşulduğu diyalog ortamı yaratılmalıdır.

– Soykırım suçlamasının Türk toplumuna mal etmenin, nefret suçu olduğu konusu işlenmelidir. BM Soykırım Sözleşmesine göre suçlu olan şahıslardır. Ülkelerin suçlanması nefret suçudur.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : NORMAN STONE’UN İKİ İNGİLİZ GÜNLÜK GAZETE TARAFINDAN ÖNYARGILI BİR ŞEKİLDE KÖTÜLENMESİ


NORMAN STONE’UN İKİ İNGİLİZ GÜNLÜK GAZETE TARAFINDAN ÖNYARGILI BİR ŞEKİLDE KÖTÜLENMESİ

Yorum No : 2019 / 54

AVİM

17.07.2019

İngiliz günlük gazete Guardian tarihçi Norman Stone için Cambridge Üniversitesi’nin Regious kürsüsünde eski Tarih Profesörü Richard J. Evans tarafından yazılmış çirkin ve kindar bir anma yazısı yayınlamıştır. Stone’un kişiliğini hedef alan bir dizi kişisel saldırıların ve Ankara’daki akademik hayatı hakkında açıkça bir şekilde uydurma olduğu belli olan hikayelerin ardından, Evans Norman Stone’un, “mesleğin herhangi ciddi bir üyesinin de size söyleyeceği gibi", hiçbir zaman "önde gelen bir tarihçi” olmadığı sonucuna varmaktadır. Anma yazısı bütünüyle aşırı basite indirgenmiş çarpıtmalar ile doludur ve çirkin bir saldırının ötesine geçmemektedir.

Stone yıllar boyunca Cambridge’de hocalık yapmıştır ve daha sonra, Stephen Howe’nin itiraf ettiği gibi “İngiliz tarih dünyasında halen en prestijli iş” olan, Oxford’un Regious Modern Tarih Kürsüsü profesörlüğüne atanmıştır. Kitabı The Eastern Front, 1914-1917, tarihçilerin dünyasında en prestijli ödül olan, Wolfson Ödülü’nü kazanmıştır. Kitabı ile makaleleri halen Birinci Dünya Savaşı konusunda en temel referans eserleri arasında yer almaktadır. Öğrencileri arasında Andrew Roberts, Niall Ferguson, Dominic Lieven, Orlando Figes, Jonathan Hill, Adair Turner, Noel Malcolm, Daniel Johnson ile Anne Applebaum gibi meşhur isimler yer almaktadır. Kuşkusuz bu meziyete sahip bir tarihçi haklı bir şekilde olarak İngiltere’nin "önde gelen tarihçilerinden" biri ünvanını almıştır ve Evans’ın kıskanç ve acınası iftira çabaları da bu durumu değiştirmemektedir.

Birçok kişi Stone’un London Review of Books’taki uzun E.H. Carr değerlendirmesi ile Evans’ın the Guardian’daki anma yazısını birbiri ile kıyaslamıştır. Evans’ın kendisi de Stone’un yazdığı değerlendirmeyi Carr’a bir saldırı olarak nitelemiştir. Bu karşılaştırma yanıltıcıdır çünkü Stone’un LRB için yazdığı aslında Carr’ın kitabı The Twilight of the Comintern 1930-1935 konusunda uzunca bir değerlendirme yazısı idi. Bu yazıda Stone Sovyet tarım politikalarından Sovyet ekonomisinin yapısına kadar olan çok çeşitli sorunları uzmanlık ile tartışarak, Carr’ın yaptığı çarpıcı hataların bir listesini sunmaktadır.

Buna karşın, Evans’ın Stone üzerine yazdığı anma yazısı ise hiç de böyle değildir. Stone’un çalışmaları üzerine sunabileceği somut ve gerçeğe dayalı eleştirisi tamamen eksiktir. Bunun en temel sebebi Evans’ın Stone’un uzmanlık alanları hakkında çok az bilgi sahibi olmasıdır. Stone’un uzmanlık alanı etkileyici bir şekilde geniş bir alanı ve Stone’un iyi bildiği bir düzine dili kapsamıştır. Stone’un kitabı Europe Transformed, 1878-1919 bunun bir göstergesidir. Bunun yerine Evans kurnaz bir şekilde Stone’un çalışmalarını eleştiren başka kişilerin yorumlarından alıntılar yapmıştır. Bunun aynısı ve daha fazlası kolayca Evans’ın çalışmaları için yapılabilir. Birçok eleştirmene göre, Evans’ın kitapları sıkıcı, yetersiz, önemli olayları ihmal eden veya tamamen görmezden gelen eserlerdir ve birçok özensiz basit hatadan ise kesinlikle yoksun değillerdir.

Evans ayrıca Stone’un Ermeni Meselesi konusundaki duruşunu ve 1915’teki Ermeni deneyimini bir "soykırım" olarak nitelemeyi reddetmesini eleştirmektedir. Üstelik, fazla basite indirgeme alışkanlığı ile kendisinden beklenecek şekilde, Evans bu durumu Norman Stone’un Türkiye’de çalışıyor olması ile açıklamaktadır. Bir başka deyişle, Evans’a göre, Norman Stone sırf Türkiye’deki özel bir üniversitede bir makama sahip olduğu için Türk Hükümeti tarafından söylenilen her şeyi körü körüne, bir papağan gibi tekrarlayacaktır. Elbette Evans, Stone’un 2013’ten bu yana Türk Hükümeti’ne karşı genel anlamda eleştirel bir duruş sergilemiş olduğunu ve onu görevlendiren Bilkent Üniversitesi’nin Ermeni Meselesi konusunda kendisinden pek farklı görüşlere sahip bazı akademisyenleri de görevlendirmiş olduğunu kabul etmemekte veya farkına varmamakta. Üzücü olan, Norman Stone’un 20 yıl yaşamış olduğu ve dilini konuşabildiği bir ülkenin tarihi hakkında bilgi sahibi olmuş olabileceği hususunun Evans’ın aklına bile gelmemiş olmasıdır.

Ermeni Meselesi konusundaki görüşleri sebebiyle, Stone’a karşı benzer bir saldırı da Independent gazetesi tarafından yapılmıştır. Ankara’da bağımsız bir düşünce kuruluşu olan AVİM’e bağlam dışı bir göndermede bulunmuştur ve onu Ermeni Meselesi konusunda inkârcı olarak nitelemiştir. Bu iddia başlı başına the Independent’ın duruşunu ortaya koymaktadır. AVİM, the Independent veya yandaşları ile sorunun bütün yönlerini akademik bir formatta tartışmaya hazırdır.

Hem Evans’ın hem de the Independent’ın Ermeni Meselesi’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih yazımında bir tartışma konusu olduğunu öğrenmesi faydalı olacaktır. Bernard Lewis, Halil İnalcık, Norman Itzkowitz, Roderic H. Davsion, Andrew Mango ve Gilles Veinstein gibi Osmanlı ve Türk tarihinin en iyi bilim insanları benzer şekilde "soykırım" teriminin uygunluğunu reddetmişlerdir. Bu etkileyici uzman görüşü yelpazesine Donald Cameron Watt, Elie Kedourie, ve M. E. Yapp gibi saygın İngiliz tarihçiler de katılmıştır.

Hiç kuşkusuz Evans, Stone’un aksine, Ermeni Meselesi konusunda yok denecek kadar az bilgi sahibidir – hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisi hakkında yok denecek kadar az bilgilidir. 2011’de Evans tarafından kaleme alınmış "The Road to Slaughter" [Tr.: Kıyıma Giden Yol] başlıklı yazı Rusya’nın Doğu Anadolu işgalini 1877 yerine 1897 yılında gerçekleşmiş gibi yanlış anlatmaktadır. Benzeri bir şekilde, Evans Ermenilerin Osmanlı Hükümeti’ne karşı gerçekleştirdikleri ve önemsiz olarak tanımladığı isyanların ve buna müteakip bölgeye hâkim olan şiddetin 1894-1896 yerine 1897’den sonra gerçekleştiğini sanmaktadır. Açık bir şekilde görülmektedir ki Evans, bırakın Ermeni trajedisinin sebeplerini anlamayı, Osmanlı İmparatorluğu’nu konu alan en basit çalışmalardaki sayfalara bile göz atmamıştır. Ermeni Meselesine bu şekilde girmesi ise kuşkusuz, Osmanlı Ermenilerinin akıbetine olan duyarlılığından değil, Stone’a yönelik saldırma hevesinden kaynaklanmaktadır.

Evans’ın bu şekilde insanların çektikleri acılara karşı duyarsızlığının benzeri bir örneği de Evans’ın tarihçi Eric J. Hobsbawm hakkında kaleme aldığı anma yazısında görülmektedir. Bu yazısında Evans, Hobsbawm’ın hem Sovyetler Birliği hem de Stalin’in rejimi tarafından milyonlarca sivile karşı "modernleşme" adına işlenen korkunç insanlık suçlarını haklı göstermeye ve aklamaya çalışan tutumu hakkında hiçbir yorum yapmamıştır.

Böylesi karalayıcı saldırıların yanı sıra, Evans’ın anma yazısı bir çok gerçek dışı iddia içermektedir. Evans Stone’un Ankara’da "Bilkent ve başka üniversitelerde çalıştığını, Ankara’daki bir üniversiteden yetkililerin onun içki içmesini engellemeye çalıştıkları için istifa ettiğini" iddia etmektedir. Norman Stone Ankara’da sadece Bilkent Üniversitesi’nde göreve alınmıştır. İstanbul’daki Koç Üniversitesi’nde çalışmak için Bilkent’ten 2005’te ayrılması Evans’ın iddia ettiği gibi Bilkent’teki yetkililerin "onun içki içmesini engellemeye çalıştıkları için" değil, İstanbul’da yaşamak istediği içindi. Zira Stone, İstanbul Galata’da Boğaz ve Haliç’e bakan muhteşem manzaralı bir eve sahipti. Üstelik Bilkent Üniversitesi, yetkililerin sağda solda dolaşarak insanlara ne yapmaları ya da yapmamaları konusunda talimat verdiği bir çeşit "Sovyet Çalışma Kampı" değildi. Bilkent, yüksek standartları olan özel bir üniversitedir ve yetkililerin müdahalesi sadece Evans’ın hayal gücünde gerçekleşmektedir. İstanbul’un trafiği ile karmaşık hayatı içinde iki akademik yıl geçirdikten sonra, Stone Ankara’da Bilkent’e dönmeye karar vermiştir. Bu Evans’ın hikâyesinin uydurma olduğunun bir başka belirtisidir.

Norman Stone zengin ve renkli bir hayat yaşamıştır ve sayısız öğrencisinin tarih yazımında sivrilmeleri için ilham vermiştir. Evans ise buna benzer ve övünebilecek bir şey başaramamıştır. Nial Ferguson’un yazmış olduğu gibi "1980’lerde ortaya çıkan tüm medyatik akademisyenler arasında, Norman en sivri dilli ve akıllı olanı idi ve akademik sol ondan hem zekâsından hem de sivri dilliğinden dolayı nefret etmişti." Şüphesiz, alışılmışın dışındaki tarzı ve kalıplara sığmayı reddetmesine rağmen, Norman Stone’un muazzam başarısı (kitapları her zaman ticari başarı elde etmiştir ve bir düzineden fazla dile tercüme edilmiştir) ve şöhreti kıskançlık uyandırmıştır ve nefret çekmiştir. Bu durum ise Richard J. Evans’ın onun itibarını çaresiz bir şekilde karalama çabalarını açıklamakta hiç şüphesiz yardımcı olmaktadır.

*Richard J. Evans’ın fotoğrafı, aşağıda:

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Maxime GAUIN : EDF-TAŞNAK ARŞİVLERİ HALEN KAPALI


Maxime GAUIN : EDF-TAŞNAK ARŞİVLERİ HALEN KAPALI

Yorum No : 2019 / 51

08.07.2019

Osmanlı arşivleri İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra açılmaya başlamıştır ve Bernard Lewis (1916-2018) 1949’da burada çalışan, ilk kişi olmasa bile, Türk olmayan ilk tarihçiler arasında yer almıştır.[1] 1989 yılında çıkarılan bir kararname arşivlere erişim koşullarını kolaylaştırmıştır. 1991’de Ara Sarafiyan "Ermeni soykırımı" sloganını destekleyen araştırmacılar arasında bu arşivlerde çalışan ilk, Hilmar Kaiser ise 1995’te ikinci kişi olmuştur. Pratikteki erişim koşulları 1999’dan 2000’lerin sonuna doğru bir hayli geliştirilmiştir ve bugün bu hususta ciddi bir eleştiri yapılmasını gerektirecek bir sorunla karşılaşılmamaktadır. Aynı durum askeri arşivler için de geçerlidir.[2] Belgelerin yayınlanması ve çevirisi konusunda etkin bir politikanın uygulanmasıyla beraber, bu hususta eleştiri yapmak daha da yersiz hale gelmektedir.[3]

Ermeni arşivlerindeki durum ise tamamen farklıdır (buna bir istisna Şişmanyan belgeleridir: Hoover Enstitüsü’nde kimlik belgesi ile kayıttan sonra bu belgelere erişim ücretsizdir). Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun) ise 2000’lerden bu yana birkaç defa tarihi belgelerine erişimi sağlayacağını iddia etmiştir. Ancak, her seferinde bu iddialar asılsız çıkmıştır. Sarı Gelin (2005) adlı belgesel için Chieti Üniversitesi’nde (İtalya) tarih profesörü olan Stefano Trinchese EDF’na partinin arşivlerine erişim ricasında bulunduğu bir mektup gönderdiğini, ancak ret dâhil hiçbir cevap alamadığını anlatmıştır. Haziran 2008’de, İnönü Üniversitesi’nde doçent doktor Göknur Akçadağ EDF’nun arşivlerinde çalışma isteğine olumsuz bir cevap almıştır. EDF’deki sorumlu kişi sorunun sadece geçici bir erişim sorunu olduğunu iddia etmiştir. Altı ay sonra, EDF erişim sorunlarının üstesinden geleceği vaat edilen bir arşiv enstitüsünün kurulduğunu ilan etmiştir.[4] Buna rağmen, Sayın Akçadağ burada hiç çalışamamıştır. Benzer şekilde, bu cümlelerin yazarı Temmuz 2014’te Boston’daki (ABD, Massachusetts) bu enstitüye e-postalar göndermiş ve hatta bir sonraki ay burayı aramış, ancak herhangi bir yanıt alamamıştır. Bu durum, enstitünün açık erişim için kurulmadığını ortaya koymaktadır.

Dikran Kaligiyan’ın 1908’den 1914’e kadar Osmanlı İmparatorluğundaki EDF konusundaki doktora tezini büyük ölçüde bu partinin belgelerini kullanarak yazmış olduğu doğrudur. Ancak, Sayın Kaligiyan bir EDF yetkilisidir. Meselenin daha da sorunlu kısmı, bu tezin yayınlanmış nüshasında[5] İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir destekçisi olan Van Valisi Bedros Kapamaciyan’ın[6] EDF tarafından Aralık 1912’deki suikasta kurban gitmesine dair yorum yapmamasıdır (tezin dizininde Kapamaciyan’ın ismi bile geçmemektedir). Eğer Sayın Kaligiyan EDF arşivlerine erişim olmaksızın bilinen gerçekleri görmezden gelmeyi tercih ediyorsa, erişim olmadan öğrenilemeyecek gerçekleri de sakladığı konusunda endişelenmek doğru olur. Her halükârda, ben Sayın Kaligiyan’a Ağustos 2014’te bir yazı göndermiş ve EDF arşivlerinde çalışma izni temin etmekte yardımcı olabilir mi diye sormuştum. Ancak kendisi bana bir cevap bile yazmadı.

Yakın geçmişte, Kasım 2018’de, milliyetçi Ermeni yazar Aram Arkun şunu duyurmuştur: "Tarihlerinde ilk defa Ermeni Devrimci Federasyonu’nun (EDF) ve Birinci Ermenistan Cumhuriyeti’nin Watertown’daki Hairenik Binası’nda saklanan arşivlerinin önemli bir bölümü kamuya açılmıştır."[7] Ancak, yazı tuhaf bir cümle ile bitmektedir: "Arşivleri görmek isteyenlerin George Aghjayan ile [email protected] e-posta yoluyla temasa geçmeleri gerekmektedir." Mantık çerçevesinde, Sayın Arkun’un okuyuculara EDF’nin arşivler Enstitüsü’nün internet sitesine başvurmalarını tavsiye etmesi gerekirdi. Bu sitede okuyucular ilk defa enstitünün açılış saatleri konusunda bilgi, okuma odasının yönetmeliği, vs. konularında bilgi bulabilirlerdi. Ancak bu internet sitesi artık faal değildir. Her şeye rağmen Sayın Aghjayan’a 11 Haziran 2019’da bir e-posta gönderdim:

"Bay Aghjayan,

Bu yazıyı okumuş olarak: https://mirrorspectator.com/2018/11/01/arf-archives-open-to-the-public-for-first-time/, 1890-1926 döneminin belgelerinin fiilen mevcut olup olmadığını teyit edebilir misiniz ve -buradan hareketle- örneğin 2019-2020 kışı sırasında (programım sebebiyle o mevsimden önce ABD’ye herhangi bir ziyaret benim için zor olur) arşivinizde çalışıp çalışamayacağımı bilmek isterim. Özellikle EDF’nin 1912-1914 arasında Van’daki faaliyetlerini, Ermenistan Cumhuriyeti’nin (1918-1920) Fransa ile ilişkilerini ve Lozan konferansını içeren 1912-1923 yıllarına ait belgeleri görmek isterim.

Saygılarımla,

Maxime Gauin

Avrasya İncelemeleri Merkezi’nde Misafir Araştırmacı"

Okuyucu, e-postamda Birinci Dünya Savaşı’ndan hiç bahsetmediğimi fark etmiştir. Buna rağmen, bir hafta boşuna cevap almayı bekledim. Tam bir hafta sonra, teknik bir hata her zaman olabildiği için, e-postayı yeniden gönderdim. Ancak aynı hatanın aynı ay içinde aynı iki e-posta hesabı arasında gerçekleşmesi çok daha düşük bir ihtimaldir. Ancak, e-postayı yeniden göndermemin üzerinden bir haftadan uzun bir süre geçmesine rağmen, halen bir cevap alamamış durumdayım.

EDF bu yazının yayınlanmasına tepki gösterip bütün bu hikâyenin sadece korkunç bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu ve önümüzdeki kış Watertown’da karşılanacağımı belirtmediği sürece; çıkarılabilecek tek makul sonuç, partinin arşivlerinin açılış ilanının yanıltıcı olduğu ve bu siyasi örgütlenmenin kesinlikle bir şeyleri sakladığıdır. Bu EDF’ye özel bir durum değildir: Hınçak partisinin Los Angeles’teki arşivlerinin tam adresi belirsizliğini korumaktadır ve Paris’teki Ramgavar arşivlerinde 2012 ve 2013 yıllarında yaptığım çalışma taleplerim cevapsız bırakılmıştır. 2017’de Nubar Kütüphanesi’nin (bahsi geçen arşivler burada tutulmaktadır) eski müdürü Raymond Kévorkiyan, sükunetini koruyamadan benim orada istenmediğimi itiraf etmiştir. Buradan hareketle Ermeni diasporasının üç geleneksel milliyetçi partisinin şu politikaya sahip olduğunu söylemek mümkündür: Türklerin "geçmişleri ile yüzleşmeleri gerektiğini" iddia ederken aynı döneme ait kendi iç belgelerine erişimi engellemek.

[1] Bernard Lewis, Notes and Documents from the Turkish Archives. A contribution to the history of the Jews in the Ottoman Empire (Jerusalem: The Israel Oriental Society, 1952); Bernard Lewis, “Studies in the Ottoman Archives—I,” Bulletin of the School of Oriental and African Studies, XVI, 1954, s. 469-501.

[2] Yücel Güçlü, Historical Archives and the Historians’ Commission to Investigate the Armenian Events of 1915 (Lanham-Boulder-New York: University Press of America, 2015), s. 71-73.

[3] Örneğin bakınız: Hikmet Özdemir and Yusuf Sarınay (ed.), Turkish-Armenian Conflict Documentsv(Ankara: TBMM, 2007); Turkish General Staff (ed.), Armenian Activities in the Archive Documents (Ankara: ATASE, 2005-2008); Turkish General Staff (ed.), Romaic Activities in the Archive Documents (Ankara, ATASE, 2009).

[4] Yücel Güçlü, Historical archives and…, s. 121-122.

[5] Dikran Kaligian, Armenian Organization and Ideology under the Ottoman Rule, 1908-1914 (New Brunswick-London: Transaction Publishers, 2009).

[6] Hasan Oktay, “On the Assassination of Van Mayor Kapamaciyan by the Tashnak Committee,” Review of Armenian Studies, no. 1, 2002, s. 79-89; Kapriel Serope Papazian, Patriotism Perverted (Boston: Baikar Press, 1934), s. 69.

[7] Aram Arkun, “ARF Archives Open to the Public for First Time,” Mirror Spectator, November 1, 2018, https://mirrorspectator.com/2018/11/01/arf-archives-open-to-the-public-for-first-time/