İRAN DOSYASI /// ERCAN CANER : İran, Türkiye – Irak Savaşını Önleyebilir mi ???


İran, Türkiye – Irak Savaşını Önleyebilir mi ???

ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

16 Kasım 2016

Yazar: Saeid Jafari

Çeviren: Ercan Caner 16 Kasım 2016

Protestocular 14 Ekim 2016 günü Basra’da icra edilen bir gösteri esnasında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın posterini parçalıyorlar. Foto: REUTERS / Essam Al-Sudani)

TAHRAN, Iran — ‘‘Bana hakaret ediyorsun. Sen benim muhatabım değilsin, karatımda değilsin, kalitemde değilsin. Kim bu? Irak’ın başbakanı… Irak’tan istediğin gibi bağırmaya devam et! Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek! Biz bildiğimizi okuyacağız’’ bu sözler, 11 Ekim 2016 tarihinde, iki komşu ülke arasındaki gerilimin artması üzerine, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, Irak Başbakanı Haider al-Abadi için söylenmiştir. Bir zamanlar komşuları ile ‘‘sıfır sorunu’’ olan Türkiye’nin şimdi bütün komşularıyla olan ilişkileri gergin bir durumdadır.

Bir önceki Irak Başbakanı Nouri al-Maliki ile sayısız problemler yaşayan Erdoğan, Abadi’nin iktidara gelmesini desteklemiştir. Gerçekten de birçok gözlemci Abadi’nin iktidara gelmesi sonrasında, Maliki tarafından tırmandırılan iki komşu ülke Irak ile Türkiye arasındaki gerilimin azalacağını beklemiştir. Bununla beraber Erdoğan’ın, tıpkı bölgedeki diğer komşularıyla olduğu gibi gerilimi sürdürme kararlılığında olduğu görülmektedir. Türkiye’nin komşuları olan Suriye, Ermenistan, Mısır, Rusya, İran ve Irak ile olan ilişkilerinin durumu, Ankara’nın Erdoğan’ın gözetimindeki dış politikalarında kafasının karışık olduğunun bir göstergesidir.

Türkiye ile olan gerginliklere rağmen Tahran, Ankara ve Bağdat’ı, iki ülke arasındaki artan savaş söylemlerinin ortasında birbirlerine yaklaştırabilecek iyi bir konumdadır. Fakat İran bu çabasında başarılı olabilir mi?

Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığıyla ilgili son tartışma, bazı açılardan geçmişteki olaylardan farklı da olsa, sıklıkla tekrarlanan temel bir özelliğe sahiptir: Türkiye’nin Suriye’de oynadığı rolü hatırlatmaktadır. Ankara Suriye Başkanı Bashar al-Assad’ı istifa etmesi yönünde ciddi şekilde uyaran ve aynı zamanda Suriye’ye bir askeri harekat düzenlenmesini öneren ilk başkentlerden bir tanesidir. Türkiye’nin bu taleplerinin hiç birisi gerçekleşmemiş, bu durum da Türkiye’yi daha zorlayıcı bir politika benimsemeye zorlamıştır.

Bütün bunlar, Türkiye’nin Irak ve özellikle Musul konusundaki yeni yaklaşımının, Suriye’de kaybetmesiyle ilgili olduğu ihtimalini ön çıkarmaktadır. 23 Ekim 2016 tarihinde Bursa’da yaptığı bir konuşmada Erdoğan, Musul kentinin tarihsel olarak Türkiye’ye ait olduğunu açıklamıştır. Erdoğan bu cümleleri Irak’ın Musul meselesini kendi başına halletme imkan ve kabiliyetinin olmadığı gerçeğine dayandırmaktadır. Bu yeni Türk yaklaşımı, Irak’taki değişik gruplar arasında nadir görülen bir politik bütünleşmeye neden olmuştur. Abadi’den, Şii imam Muqtada al-Sadr’a kadar bütün liderler Türk cumhurbaşkanının söylemlerini kınamışlardır.

Anahtar sorulardan bir tanesi, bu gelişmelerin yaşandığı bir ortamda, İran’ın Türkiye’ye karşı takınacağı pozisyonun ne olacağıdır. Kimliği gizli kalmak koşuluyla, Al Monitor’a açıklamada bulunan üst düzey bir İranlı diplomat; ‘‘Türkiye Halep’te istediklerini başaramadı ve şimdi aynı şeyleri Irak ve Musul’da yapmak istiyor, Bununla beraber doğal olarak Ankara Irak’ta daha iyi bir sonuca ulaşamayacaktır’’ ifadelerini kullanmıştır.

Türkiye’de hükümet yanlısı günlük Diriliş Postası, 16 Ekim 2016 günü, İran’ı, Akdeniz’e ulaşmak maksadıyla iki asırdır İslam dünyasında kan dökmekle itham ederek, İran’ın Musul’da bir katliam yaptığını öne sürmüştür. Sonraki günlerde, İran’ın bu katliamları tam olarak ne zaman yaptığına ve haberin kaynağına dair aynı gazeteden herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Hatta, Diriliş Postasında yayımlanan makale, Türkiye’nin İran’a karşı yeni ortaya çıkan olumsuz yaklaşımının bir göstergesi de olabilir.

Irak ve Suriye’deki son gelişmelere bakıldığında Ankara, genel olarak bölgede aktif bir rol oynama yönündeki çabalarının sonunda başarısızlıkla sonuçlandığını görmektedir. Türkiye’nin Irak ve Suriye çatışmalarına dahil olması, medyanın dikkatini çekmiş olsa da sonunda, özellikle de askeri bağlamda, Türkiye açısından somut bir kazanım getirmemiştir. Bu nedenle büyük resme bakıldığında, Erdoğan’ın bu yeni yaklaşımının, bölgedeki genel durum hakkında Abadi ve Birleşik Devletlerin yaklaşımlardan duyduğu memnuniyetsizliği yansıttığı görülmektedir. Bu durumun Erdoğan’ı kendi başına hareket etmeye ve Batıyı beklemeden, Irak ile Suriye’deki hedeflerini gerçekleştirmeye yönelttiği görülmektedir.

Al Monitor, Politik ve Uluslararası Çalışmalar, Foreign Ministry düşünce kuruluşunda, Orta Doğu Çalışmaları Grubu başkanı olan Alireza Miryousefi ile görüşmüştür. Miryousefi yaptığı açıklamada; ‘‘Maalesef, Arap Baharı sonrasında Türkiye bazı yanlış değerlendirmeler yapmış ve hızlı pozisyonlar almıştır. Şimdi ise, son beş yıldır yaptığı hataların sonuçlarıyla uğraşmaktadır. Sınırların yasallığını sorgulamak veya Sykes-Picot Antlaşmasının gerekliliği hakkında konuşmak yapıcı pozisyonlar olarak görülmemektedir. Burada olumlu olan nokta, İran gibi Türkiye’nin de bölgedeki istikrardan büyük fayda sağlayacağı gerçeğidir. Bu nedenle İran, üst düzey diplomatik görüşmeler aracılığı ile, bölgedeki farklı politik yaklaşımlar arasındaki boşlukları kapatmak için elinden gelenin en iyisini yapmak için çaba göstermelidir.’’ İfadelerini kullanmıştır.

22 Ekim 2016 günü canlı bir TV programında Türk Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’nin sürekli olarak, Irak ve Suriye’deki krizlere bir çözüm bulmak umuduyla İran’a el uzattığından bahsetmiştir. Bununla beraber, Türkiye’nin Suriye’den çekileceğine dair hiç bir işaret yoktur ve Erdoğan da hareket tarzını değiştirecek gibi görünmemektedir. Türkiye mevcut yaklaşımını sürdürürse İran’ın reaksiyonu ne olacaktır? İran, Bağdat ve Ankara arasında arabulucuk yapma girişiminde bulunacak mıdır?

Irak Kürt Rudaw haber kanalına 30 Ekim 2016 günü bir açıklama yapan, İran dini liderinin danışmanı Ali Akbar Velayeti, Türkiye ile Irak arasında olası bir savaşı engellemek maksadıyla İran’ın arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu bildirmiştir.

Bu arada İran Dış İşleri Bakanlığından bir üst düzey yetkili de, isminin açıklanmaması koşuluyla, İran’ın sürmekte olan durumla ilgili arabulucuk yapmaya hazır olduğunu, bu yönde birkaç girişimde de bulunduğu açıklamasını yapmıştır. Irak ve Musul’daki meseleleri askeri güç kullanarak ve kendisinin uygun gördüğü şekilde halledebileceğini değerlendiren Türk tarafı ise İran’ın bu teklifine ilgi göstermemektedir. Bununla beraber böyle bir çözümün olamayacağına tek inanan İran İslam Cumhuriyeti değildir, bölgedeki gerçekler de Türkiye’nin planlamakta olduğu yaklaşımın gerçekçi olmadığını açıkça göstermektedir.

Bu düşüncelere katılan eski üst düzey İranlı diplomat Nosratollah Tajik, günün sonunda daha fazla Türk pragmatizmi tahmininde bulunmaktadır. Eski Ürdün elçiliği görevinde bulunan Tajik, Al Monitor’a yaptığı açıklamada; İran ve Türkiye’nin Musul kentiyle ilgili farklı yaklaşım ve hedefleri olduğunu aktarmıştır. Türkiye’nin Musul hakkındaki tarihsel iddiaları durumu daha da karmaşık bir hale getirirken, İran’ın isteği, Irak hükümetinin Musul’daki savaşı kazanarak IŞİD terör örgütünün ana üslerinden bir tanesini imha etmesi yönündedir. Türkiye saldırgan ve yıkıcı bir yöntem izleyecektir fakat önünde sonunda, daha büyük bir pay kapma çabasında olduğu yeni düzeni de kabul etmek zorunda kalacaktır.

Çevirenin Notu: Yazıda ifade edilen görüşler yazarın görüşlerini yansıtmaktadır. Bu analizin çevrilmesi, çevirenin yazarın düşüncelerini paylaştığı anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin Musul kenti üzerinde tarihsel hakları vardır ve akılcı bir politika ile Türkiye, Irak ve Suriye bataklıklarından en kısa zamanda ve en az zarar görecek şekilde kendisini kurtarmalıdır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.

LİNK : http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/11/iran-mediator-iraq-turkey-tension-mosul-operation.html#ixzz4OrRf7h97

Yazar: Saeid Jafari İranlı gazeteci ve analiz uzmanıdır. Aseman, Khordad, Mosalas ve Mehrnameh gibi İran yayın kuruluşlarında çalışmıştır. Haftalık yayımlanan Seda dergisi uluslararası ve diplomaik bölümünün editörüdür. Khabar Online için de çalışmaktadır. İngilizce makaleleri Iran Review’ da yayımlanmaktadır. Twitter: @jafariysaeid

Çeviren: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini 2012 yılında Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. Bir yazılım firmasında proje yöneticisi ve havacılık projeleri alan uzmanı olarak çalışan Caner, Asliye Ceza Mahkemelerinde havacılık bilirkişisi görevini de yürütmektedir. Yazı ve çevirilerini academia.edu ve sunsavunma.net sitelerinde paylaşan Caner evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilen ve Fransızca okuyabilen Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 39 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO savunma sektör deneyimlerine sahiptir.

E-posta: ercancaner Twitter: @ercancaner1963

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// ERCAN CANER : Türkiye Neden Suriye’de ?


Türkiye Neden Suriye’de ?

ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

15 Aralık 2019

Kaybedenler mi? Kaybedenler kulübünde ise savaşta insanlarını cepheye süren ülkeler olacaktır, böylesine stratejik seviyede oyunların oynandığı bir savaşta kaybedenler her zamanki gibi öncelikle sivil halk ve neden savaştığını dahi bilmeyen vekâlet savaşçıları olacaktır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Aralık 2019

2016 yılı rakamlarına göre dünyanın en fazla petrol üreten ilk on ülkesi aşağıdaki tabloda sunulmuştur. Bu ülkelerden Suudi Arabistan, Irak, İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Venezüella ve Kuveyt OPEC üyesidirler. Türkiye 2015 yılı rakamlarına göre günlük 61.000 varil üretimiyle 53’üncü, Suriye ise günlük 33.000 varil üretimiyle 60’ıncı sıradadır. Bu rakamlara bakıldığında, Suriye kesinlikle petrol zengini bir ülke değildir.

Ham petrol, yeraltından çıkarılmayı müteakip ya ham petrol olarak ya da işlendikten sonra hemen pazara sunulmak zorundadır. Çıkarılmayı müteakip herhangi bir formda pazara sunulmayan petrol ve petrol ürünlerinin bir ekonomik değeri yoktur ve petrol ve/veya doğal gazın en güzel depolanma yeri hemen pazara sürülemiyor ise bulunduğu yer, yani yerin altıdır.

Suriye petrol zengini bir ülke değildir. Peki, Suriye üzerinde oynanan bunca oyunun sebebi nedir? Neden süper güçler bu ülkeyi bir savaş alanına çevirdiler? Dünyanın her yerinde olduğu gibi, yine mezhep ayrılıkları ve etnik kimlikleri öne çıkararak insanları kışkırttılar ve Suriye’yi bu hale getirdiler. Suriye iç savaşı, dört yıldan fazla bir süredir devam etmektedir ve yüzlerce farklı grup ve fraksiyon birbirleriyle çatışma halindedirler. Ve ne yazık ki savaş sona erdiğinde, bu grup ve fraksiyonlardan hiç birisi kazanan olmayacaktır.

Suriye’deki iç savaşın nedeni; yukarıdaki haritada görülen iki boru hattının inşasıdır. Kırmızı ile gösterilen hat, Rusya tarafından desteklenen ve İran petrolünün, Irak ve Suriye üzerinden Humus liman kentine, oradan da Avrupa’ya taşınmasını öngören İran-Irak-Suriye güzergâhıdır.

Mavi ile gösterilen hat ise, ABD tarafından desteklenen ve Katar petrolünün, Suudi Arabistan, Suriye ve Türkiye’ye oradan da Avrupa’ya taşınmasını öngören Katar-Türkiye güzergâhıdır.

Kırmızı ile gösterilen ve Rusya tarafından desteklenen İran-Irak-Suriye petrol/doğal gaz boru hattının güzergâhı, aşağıda sunulan ve Irak ile Suriye’deki son durumu gösteren harita ile karşılaştırıldığında, bu hattın geçtiği yerlerde kontrolün İslami Devlet terör örgütünün kontrolünde olduğu görülmektedir. Koalisyon güçleri tarafından yapılan hava saldırılarının yoğunlaştığı bölgeler de petrol boru hattı ile birebir çakışmaktadır.

Bu karmakarışık durumu açıklamaya çalışalım. Rusya tarafından desteklenen petrol/doğal gaz boru hattı güzergâhının geçeceği öngörülen yerlerde İslami Devlet terör örgütünün kontrolü elinde bulundurmasının nedeni; bu acımasız terör örgütünün, onu kuran efendilerinin emrine uyarak, istikrarsızlık yaratmak ve mavi renkli, ABD tarafından desteklenen hat güzergâhının daha emniyetli olduğunu ispatlamak maksadıyla kontrolü altında olan bu güzergâh üzerinde kargaşa yaratmaktır. Peki, ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin İslami Devlet terör örgütünün kontrolü altındaki bölgelere yönelttiği hava saldırılarının nedeni nedir? Basit, ortaya çıkan kargaşayı daha da artırmak ve diğer güzergâhın çok daha güvenli olduğu algısını yaratmak.

Türkiye açısından, Rusya tarafından desteklenen kırmızı renkli güzergâh incelendiğinde durum nedir? Öncelikle petrol ve/veya doğal gaz, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmayacağından, Türkiye bu güzergâhın gerçekleştirilmesinden ekonomik bir kazanç sağlamayacaktır. Peki, Türkiye ne yapmaktadır? ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin, İslami Devlet terör örgütüne karşı düzenlediği hava saldırılarına katılmakla kalmayıp, kendi güvenliğini sağlamak maksadıyla, kara unsurları ile Özgür Suriye Ordusu’nu önüne katarak Fırat Kalkanı operasyonunu yürütmektedir.

Rusya açısından mavi renkli güzergâhın durumuna bakıldığında, hattın İslami Devlet terör örgütünden temizlenmesi için yürütülen ABD önderliğindeki hava saldırılarını ve Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu ile Suriye topraklarında, Irak, Kürt unsurlar, Irak’tan Şii gönüllüler tarafından sürdürülen operasyonları büyük bir memnuniyetle izlemektedir. İran kendi petrol ve doğal gazının Avrupa’ya ulaşması için gerekli olan güzergâhın emniyetini almak ve Sünni İslami Devlet militanlarını yenmek için giderek Irak hükümetine yaklaşmakta ve süren çatışmaların kendi avantajına olduğunu bilmektedir.

Irak, İran petrolünün taşınması için inşa edilecek güzergâhtan kendi petrolünü de Avrupa’ya ulaştırabileceğinden ve iki körfez savaşı ve ABD’nin Kürtleri desteklemesi nedeniyle Rusya’nın desteklediği güzergâhtan her yönden avantajlı çıkacaktır.

Özetlemek gerekirse; mavi renkli güzergâhın hayata geçirilmesinden Rusya, İran, Irak ve Suriye avantajlı çıkacaktır. Peki Türkiye? Türkiye bu resimde yoktur! Peki, neden İslami Devlet terör örgütüne karşı Suriye topraklarında savaşmakta ve bugünlerde Irak topraklarında da ikinci bir cephe açmayı düşünmektedir? Haritaya bakıldığında Katar-Türkiye güzergâhını desteklemesi gereken Türkiye’nin neden Rusya ve İran’ın ve de Irak’ın yanında İslami Devlet terör örgütüne karşı savaştığı ve kendisine ekonomik açıdan hiç bir avantaj sağlamayacak olan İran-Irak-Suriye güzergâhına hizmet ettiği anlaşılamamaktadır.

Kırmızı renkli Katar-Türkiye hattı yukarıda da ifade edildiği gibi ABD’de görevi teslim edecek olan yönetim tarafından desteklenmektedir. Güzergâhın geçtiği ülkelerden Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye ABD’nin müttefikleridir ve Türkiye üstüne üstlük bir de NATO üyesidir. NATO üyesi Türkiye bu güzergâhın hayata geçirilmesiyle ekonomik açıdan para kazanacaktır. Doğrusu ekonomik açıdan bu kadar kötü bir durumdayken bu güzergâhın gerçekleşmesi ve Türkiye’yi finansal açıdan uzun vadede de olsa bir nebze olsun rahatlatacaktır.

ABD neden Katar-Türkiye hattını desteklemektedir? Herhalde cevabı oldukça kolay bir soru olmalı. Suriye hariç müttefikleri olan Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye topraklarından geçen ve petrol/doğal gaz akışını her zaman kontrolu altında tutabileceği bir güzergâh olduğundandır. Peki, Suriye toprakları? ABD yönetimi, sonradan dönse de Suriye’de büyük bir hata yapmış ve uzun süre Sünni cihatçıları desteklemiştir.

Katar-Türkiye güzergâhı, Rusya, İran ve Irak açısından değerlendirildiğinde bu üç ülkenin de kırmızı renki İran-Irak-Suriye güzergâhı gerçekleştirilmez ise ekonomik kayıplara uğraması kaçınılmaz olacaktır.

Özetlersek, ekonomik açıdan bağımlı olduğu müttefiki ve NATO ortağı olan ABD’ye güvenen Türkiye, ABD’nin hataları ve kendi yanlış politikalarının kurbanı olarak Katar-Türkiye güzergâhı inşa edilmez ise ekonomik bir getiri sağlayabilecek durumda değildir.

Katar-Türkiye hattının gerçekleştirilmesi Suriye ve Rusya’nın, yani Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin’in kararına bağlıdır. Peki, Putin bu kararını verirken ne kadar bağımsız ve özgürce hareket edebilecektir? Açıklayalım; ABD ve OPEC ülkeleri petrol ve doğal gaz üretim miiktarını kontrol ederek petrol fiyatlarıyla oynamayı ve ekonomisi büyük ölçüde petrol gelirlerine bağlı olan Rusya’yı dize getirmeyi geçmişte çok iyi başarmışlardır.

Grafiğe bakıldığında, 2014 yılında petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte Rusya ekonomik krize girmiştir. Petrol fiyatlarının düşürülmesi, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Rus ordusunun Ukrayna’ya askeri müdahelesi kapsamında bu ülkeye uygulananan ekonomik yaptırımlardan başka bir şey değildir. Rusya’nın ana ihraç ürünü olan ham petrol fiyatı, en yüksek değeri olan Haziran 2014 rakamlarına göre 16 Aralık 2014 günü, % 50 oranında değer kaybetmiştir.

Suriye’ye geri dönelim ve bu kez sadece ABD, Rusya ve Türkiye açısından güzergâhların durumuna bakalım. Ilımlı bir politika izleyen ve diğer süper güçle ilişkilerini geliştirmek için Donald Trump’ı bekleyen Putin, sadece İran petrolünün Avrupa’ya taşınması için İran-Irak-Suriye güzergâhının inşa edilmesinde ısrarcı olamaz. 2014 ekonomik krizini çok iyi hatırlayan Putin, Katar petrol ve doğal gazını Avrupa’ya taşıyacak olan Katar-Türkiye güzergâhından da ekonomik açıdan kazanç sağlayacaktır. Sivil savaşın başladığı günden itibaren desteklediği Esat için vefa, kesinlikle İstanbul’da bir semtin adı değildir. Katar-Türkiye güzergâhından Suriye’nin kazandığı gelirin hatırı sayılır bir miktarının Rusya’ya gitmesi kaçınılmazdır.

Evet, bu saatten sonra güzergâh kavgası yapmaya hiç gerek yoktur, Esat dört yıl süren savaşta Halep kentini ele geçirerek bir zafer kazanmıştır, petrol ve doğal gaz boldur, İran ve Katar’da oldukları için de zaten iki ayrı güzergâh gereklidir. Dört yıldır kılıçlar çekilmiştir, vekâlet savaşlarında süper güçler kesin üstünlüğü bir türlü sağlayamamışlardır. Şimdi artık uyuşma ve işbirliği zamanıdır. İkinci Dünya savaşı esnasında, Elbe nehri kenarında bir araya geldikleri gibi, ABD ve Rusya orduları Fırat nehri kenarında da bir araya gelebilir ve antlaşmaya varabilirler. Başkan seçilen Donald Trump ve Amerikan kamuoyu da böyle bir antlaşmayı büyük bir memnuniyetle karşılayacaktır.

Peki, Rusya ve ABD önünde sonunda anlaştığında, kazananlar ve kaybedenler hangi ülkeler olacaktır. Bakalım; ABD, Rusya, Suriye, İran, Suudi Arabistan, Irak ve Katar ve de Türkiye ekonomik açıdan kazanan tarafta olacaklardır. Parsayı petrolün sahibi olan Katar ve İran ve de büyük abiler ABD ile Rusya toplayacaktır.

Kaybedenler mi? Kaybedenler kulübünde ise savaşta insanlarını cepheye süren ülkeler olacaktır, böylesine stratejik seviyede oyunların oynandığı bir savaşta kaybedenler her zamanki gibi öncelikle sivil halk ve neden savaştığını dahi bilmeyen vekâlet savaşçıları olacaktır.

Arap-İsrail Savaşı DOSYASI /// ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu


ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940

28 Mayıs 2020

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Mayıs 2020

Kaynak: Refuteit

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1517-1917)

1517 yılında Osmanlı İmparatorluğunun işgali sonrasında ülke dörde bölünerek Şam’a bağlanmış ve İstanbul’dan yönetilmiştir. Bu dönemde 1564 yılında Muhteşem Süleyman, Yahudi göçü için düzenlemeler getirmiştir. Bu dönemde Kabbalah (Yahudi Mistizmi) gelişmiş ve Yahudi yasalarının çağdaş sınıflandırması yapılmıştır. 1860 yılında Kudüs duvarları dışında ilk Yahudi yerleşim birimi inşa edilmiştir. 1882-1903 yılları arasında esas olarak Rusya’dan ilk büyük göç dalgası (Aliya) yaşanmıştır.

1887 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland, Filistin’in Siyonistler açısından önemini göz önüne alarak, Osmanlı İmparatorluğuna bir Yahudi elçi görevlendirmiş, sonraki 30 yıl boyunca demokrat ve cumhuriyetçi başkanlar da aynı uygulamayı sürdürmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun En Geniş Sınırları

1897 yılında ilk Siyonist Kongre Theoder Herzl tarafından İsviçre’de düzenlenmiştir. Kongrede Dünya Yahudi Ajansı kurulmuştur. Ajansın ilk yıl temsil ettiği ajans sayısı 117, sonraki yıl ise 600’dür. Siyonist Kongre sonrasında Viyana’dan iki haham Filistin’e gönderilir. Filistin’in % 96’sı Müslüman ve Hristiyan’dır ve toprağın % 99’nu ellerinde bulundurmaktadırlar. Hahamlar yazdıkları mektupta: ‘‘Gelin güzel ama başka bir adamla evlenmiş.’’ diye yazarlar.

1904-1914 yılları arasında Rusya ve Polonya’dan ikinci büyük göç dalgası yaşanmıştır. 1909 yılında, Kinneret Gölü kıyısında Degania’da ilk kibutz (kolektif Yahudi çiftliği) ve tamamen Yahudi olan ilk modern şehir olan Tel Aviv kurulmuştur. 1917 yılında 400 yıllık Osmanlı dönemi, İngilizlerin işgaliyle sona ermiştir.

İngiltere Dönemi (1917-1948)

İngiltere dönemi; 1948 yılında İsrail Devletinin resmi olarak ilan edilmesine kadar sürmüştür. 1919-1923 yılları arasında üçüncü büyük göç, esas olarak Rusya’dan olmak üzere yaşanmıştır. 1920 yılında Histadrut (Yahudi İşçi Federasyonu) ve Haganah (Yahudi Savunma Organizasyonu) kurulmuş ve Yahudi toplumu tarafından Vaad Leumi (Milli Konsey), işleri düzenlemek maksadıyla oluşturulmuştur.

Bir Yahudi göçmen gemisini inceleyen İngiliz askerleri, 1948, Haifa. Kaynak: National Army Museum.

İlk Yahudi çiftçi kooperatifi olan Nahalal 1921 yılında kurulmuştur. 1922 yılında Milletler Ligi, İngiltere Filistin (İsrail Ülkesi) manda yönetimini onaylamıştır. 1924 yılında ilk teknoloji enstitüsü olan Technicon Hayfa’da kurulmuştur. 1924-1932 yılları arasında esas olarak Polonya’dan dördüncü büyük göç yaşanmıştır. 1925 yılında Hebrew Üniversitesi açılmıştır. 1929 yılında Hebron Yahudileri Arap militanların toplu katliamına maruz kalmıştır.

1931 yılında Yahudi yeraltı teşkilatı Etzel kurulmuştur. 1933-1939 yılları arasında esas olarak Almanya’dan olmak üzere beşinci büyük göç yaşanmıştır. 1936-1939 yılları arasında, Arap militanlar tarafından kışkırtılan Yahudi karşıtı isyanlar yaşanmıştır. 1939 yılında İngiltere tarafından hazırlanan bir ‘‘White Paper’’ kapsamında Yahudi göçü, acil durumlar hariç yılda 10.000 rakamı ile ciddi bir şekilde sınırlandırılmıştır.

1939-1945 yıllarında Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı – Büyük Felaket yaşanmıştır. 1941 yılında Lehi yeraltı hareketi oluşmuştur; Haganah’ın Palmach vurucu gücü oluşturulmuştur. 1944 yılında İngiliz kuvvetlerinin parçası olarak Yahudi Tugayı kurulmuştur.

İsrail 1948 yılında David Ben-Gurion tarafından bağımsızlığı ilan edilen bir devlettir. 1886-1973 yılları arasında yaşayan Gurion, İsrail’in kurucu babası olarak tanınmaktadır. Gençliğinde sosyalizm ve Siyonizm’e tutku duyan Gurion 1906 yılında Filistin’e göç etmiştir. 1935 yılında Yahudi Ajansı başkanlığına seçilmiş ve 1948 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür. 1948 yılından, 1950 yılının başlarında kısa bir dönem hariç olmak üzere, emekli olduğu 1963 yılına kadar İsrail başbakanlığı ve savunma bakanlığı görevlerini yürütmüştür.

Lisan öğrenmede büyük becerisi olan Gurion anadili olan İbranicenin yanı sıra, Türkçe, İngilizce, Rusça, Fransızca, Almanca ve hayatının son dönemlerinde İspanyolca ve antik Yunanca öğrenmiş fakat ironik bir şekilde, neredeyse bütün hayatını aralarında geçirdiği Arapların dilini öğrenmemiştir. Filistinliler Gurion’u zalim, duygusuz ve ırkçı bir sima olarak görürlerken, birçok Yahudi, Siyonist ve Batı halkı onu Yahudi halkının ‘‘kurtarıcısı’’ olarak görmektedirler.

David Ben-Gurion İsrail Devletinin doğuşunu ilan ediyor.

14 Mayıs 1948 tarihinde İngiliz Mandası sona ermiş ve aynı gün Yahudi Ajansı Başkanı David Ben-Gurion tarafından İsrail Devletinin kurulduğu ilan edilmiştir.

Kitlesel katliamlar ve 725.000 Filistinliyi yurtlarından ettikten sonra dünyanın her yerinden Siyonist parti liderleri, 14 Mayıs 1948 günü, Tel Aviv Rothschild Bulvarında bulunan Tel Aviv Müzesinde ‘‘İsrail Devletinin Kuruluş İlanı’’ adını verdikleri belgeyi imzalamak maksadıyla bir araya gelirler.

İsrail devletinin kuruluşunu ilan etmek üzere bir araya gelen 37 Siyonist liderin en yaşlısı 82, en genci ise 30 yaşındadır. İçlerinden üçü gelecekte başbakan, biri cumhurbaşkanı, 14’ü de bakanlık görevlerinde bulunacaktır. 37 Siyonist’ten sadece bir tanesi Filistin topraklarında doğmuştur.

Geri kalan 36 Siyonist liderden 13’ü Rusya, 11’i Polonya, ikisi Romanya, ikisi Almanya, ikisi Letonya, ikisi Litvanya, biri Avusturya, biri Macaristan, biri Danimarka ve biri de Yemen topraklarında dünyaya gelmişlerdir. Çoğunluğu 1920 ile 1940 yılları arasında Filistin topraklarına göç etmiş, hatta bir tanesi 1947 yılında Filistin’e gelmiştir.

Kurulduğu ilan edilen İsrail Devleti aynı gün Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınır, ABD’yi üç gün sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) izleyecektir.

15 Mayıs günü İsrail, beş Arap devleti tarafından işgal edilmiştir. Mayıs 1948- Temmuz 1949 tarihleri arasında Bağımsızlık Savaşı sürmüştür. Savaş sonrasında 1.200.000 nüfuslu Filistin halkının 750.000’i yaşadığı yerlerden ayrılmak zorunda kalmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri kurulmuştur. Kudüs yakınlarında bulunan Deir Yasin köyünde, Siyonist Irgun örgütüne bağlı militanlar tarafından kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledilmiştir. Filistinliler 15 Mayıs gününü Al Nakba (Büyük Felaket) günü olarak ilan etmişlerdir.

1948 Arap-İsrail Savaşı

1948 Arap-İsrail savaşı, İsrail’in 14 Mayıs 1948 günü İsrail Devletinin kuruluşunu ilan etmesi üzerine patlak veren kanlı savaşların ilk örneğidir. 1948 yılı savaşı birkaç uluslararası ve bölge içi faktörler nedeniyle yaşanmıştır. Savaş yeni kurulan İsrail’in zaferiyle sonuçlansa da bölgesel politikaların yanı sıra uluslararası ilişkiler üzerinde de etkileri bugün de görülen çok önemli sonuçlar doğurmuştur.

Foto: Nostalgia Central

Savaşın nedenleri Siyonizm, Arap milliyetçiliği ve İngiliz dış politikasıdır, dört önemli sonucu ise hayatlarını kaybeden insanlar, Filistin mültecileri sorunu, Araplar arasındaki bölünmeler ve arazi değişimleridir.

Klasik Siyonist düşüncenin temeli ‘‘Vadedilmiş Topraklar’’ temeline dayansa da Avrupa’da yıllarca süren Yahudi aleyhtarlığı modern politik Siyonizmin ve bundan kurtulmanın ancak Avrupa’dan fiziksel olarak ayrılmakla sağlanabileceği fikrinin doğuşuna hizmet etmiştir. İsrail toprağına olan dinsel ve kültürel bağlar Filistin topraklarına yönelik mantıksal toprak talebinin ve Yahudi sorununa kesin ve kalıcı çözümün temelini oluşturmuştur. Avrupa’daki soykırım da bir Yahudi devleti oluşturulması yönünde yeni ve kararlı bir tutum sergilenmesine neden olmuştur. Siyonizm olmasaydı, Yahudiler belki de asla bir Yahudi devleti oluşturma düşüncesinde olmayacaklarından, Arap-İsrail çatışmaları meydana gelmeyecektir.

1948 savaşçının diğer bir nedeni de Arap milliyetçiliğidir. Arap milliyetçiliğinin temelleri ortak dil, İslam dini ve Orta Doğu tarihinden doğmuş ve Arap milliyetçileri Arap Ligi altında siyasi iş birliği yapmak istemişlerdir. Modern Arap milliyetçiliği 18’inci asır sonlarında, kısmen Avrupa sömürgeciliğine karşı doğmuştur. Araplar batılı idarecileri genellikle İsrail yanlısı olarak algılamışlardır.

Deir Yassin Katliamı. Foto: Signs of the Times

Radikal Arap milliyetçilerine göre İsrail, sadece Filistin topraklarında yaptıklarından ötürü değil özellikle petrol kaynaklarına Batılı emperyalist yaklaşımı nedeniyle de düşman bir ülkedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun bir Yahudi devleti kurulması yönünde karar alması radikal Arap milliyetçilerini haklı çıkarmış ve Batı hakkında yanılmadıklarının ispatı olmuştur. Arap liderler, Avrupalıların Yahudi soykırımı nedeniyle neden kendilerinin acı çekmek zorunda olduklarını anlamamıştır. Arap milliyetçiliği, Arapların birleşme ve sadece Siyonizm’e değil batılı güçlere karşı savaşmalarını sağladığından 1948 savaşının önemli nedenlerinden bir tanesidir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir nedeni de İngiliz dış politikası ve sonucunda da Birleşmiş Milletlerin Orta Doğu ile ilgili politikasıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında her iki taraf ta (Siyonistler ve Arap milliyetçileri) Filistin topraklarının İngilizler tarafından kendilerine söz verildiğine inanmışlardır.

İkinci Dünya savaşı sonrasında Filistin toprakları İngiliz mandası altındadır. Avrupalı Yahudilerin Nazi Almanya’sı tarafından katledilmesi durumu kökten değiştirir. Avrupalı Yahudilere duyulan sempati sorumluluk duygusuyla da birleşince İngiltere Yahudilerin Filistin topraklarına göçüne izin vermesi yönünde ağır baskı altında kalır. İngilizler soruna çözüm bulamadığından problemi Birleşmiş Milletlere devretmeye karar verir. Birleşmiş Milletler bir komite kurar ve bu komitenin de kararı öncekilerinki gibi olur: iki tarafın da iddiaları eşit derecede haklıdır ve tek çözüm iki toplumun ayrılmasıdır. İki taraf da bu karardan memnun kalmadığı için silahlanmaya başlar.

1948 Arap-İsrail savaşının mültecileri. Foto: Government Press Office/Flickr

1948 savaşının dört önemli sonucundan ilki; her iki taraftan da sadece askerlerin değil, masum sivillerin de hayatlarını kaybetmesidir. Örneğin Deir Yassin katliamında 245 erkek, kadın ve çocuk acımasızca katledilmiştir. Misilleme yapan Araplar da çoğunluğu doktor ve hastabakıcı olmak üzere 77 Yahudiyi katletmiştir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir önemli sonucu da Filistinli mülteciler sorunudur. Savaşın sonuna kadar, BM tahminlerine göre 349 Filistin kasaba ve köyünde evlerinden uzaklaştırılan mülteci sayısı toplam 940.000’dir. İsrail tarafı mültecilerin Arap devletlerine entegre edilmelerini talep ederken Araplar, mültecilerin kendi evlerine dönmelerini savunmuştur.

Arapların yenilgisinin de çok önemli sonuçları olmuştur. Sözde Arap Liginin Araplar arasında beraberlik ve iş birliğini sağlayamadığı açık ve net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bütün Arap hükümetleri kendi çıkarlarına yönelik hareket etmişlerdir. Ürdün Kralı Abdullah, toprak kazanımı karşılığında İsrail devletini kabul etmek istemektedir. Bu nedenle Arap devletleri bölünürler. Arap yenilgisinin diğer önemli bir sonucu da iç tepkilere neden olmasıdır; mevcut liderlerin sorgulanmasına, devrimlere, askeri darbelere ve istikrarsızlığa öncülük etmiştir. Örneğin 1948 yenilgisi Suriye için büyük bir trajedi olmuş ve kişisel başarısızlık ulusal bir felaket olarak görülmüştür.

Arap-İsrail savaşının diğer bir sonucu da toprak değişimleri olmuştur. İsrail, topraklarını %21 oranında artırdığından savaştan kârlı çıkan taraf olmuştur. İsrail’in hiçbir toprak hakkı olmadığına inanan Araplar açısından bu durum düşmanlığın daha da artmasına neden olmuştur. Ürdün Batı Şeria’yı, Mısır da Gazze şeridini aldığından Arap devletleri de toprak kazanmış durumdadır. Fakat toprakları İsrail ve Arap devletleri arasında paylaşıldığından, Filistin artık kendi başına bir devlet kurma hakkını kaybetmiş durumdadır.

GLOBAL SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI /// ERCAN CANER : Çinli Savunma Şirketlerinin Önlenemeyen Yükselişi


ERCAN CANER : Çinli Savunma Şirketlerinin Önlenemeyen Yükselişi

28 Haziran 2020

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Haziran 2020

Çin bayrağı, National Stadium’da düzenlenen Beijing Olimpiyat Oyunları açılış seremonisinde göndere çekilirken selam duran Çinli askerler. 08 Ağustos 2008. Fotoğraf: Jerry Lampe/Reuters.

Defense News tarafından Londra merkezli Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü ille yapılan ortak çalışma sonuçlarına göre Çinli savunma şirketleri İLK 100 sıralamasında hızla ilk sıralara yükselmektedir.

Şirket ve hükümet raporları, Çin medya organları ve diğer haber kaynakları incelenerek yapılan araştırma sonucuna göre Çinli şirketler büyük bir atılım içindedirler.

2018 yılı rakamlarına göre ilk sekiz Çin firması, toplam gelirleri ve ilk yüz şirket içindeki yerleri aşağıda sıralanmıştır.

  • Aviation Industry Corporation of China (24,9 milyar ABD Doları, 5’nci sıra),
  • China North Industries Group Corporation Limited (14,8 milyar ABD Doları, 8’nci sıra),
  • China Aerospace Science and Industry Corporation 12,1 milyar ABD Doları, 10’uncu sıra),
  • China South Industries Group Corporation 12 milyar ABD Doları, 11’inci sıra),
  • China Electronics Technology Group (10,3 milyar ABD Doları, 12’nci sıra)
  • China Shipbuilding Industry Corporation (9,8 milyar ABD Doları, 14’üncü sıra),
  • China Aerospace Science and Technology Corporation (8,1 ABD Doları, 19’uncu sıra),
  • China State Shipbuilding Corporation (5 milyar ABD Doları, 22’nci sıra).

Yukarıdaki toplam sekiz firmanın 2018 yılı toplam geliri 97 milyar ABD dolarıdır ve bu rakamla Çin, savunma gelirleri sıralamasında Birleşik Devletlerin ardından ikinci sıradadır. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin 2018 yılı toplam savunma geliri ise 100 milyar ABD dolarıdır.

Tayvan Askeri Haber Ajansı tarafından paylaşılan fotoğrafta; Çin savaş uçaklarının hava üslerine saldırısının simüle edildiği bir tatbikat esnasında, otoban üzerine iniş yapmış Tayvan Hava Kuvvetlerine ait savaş uçakları görülmektedir. Kaynak: Military News Agency

Defense News haber sitesinde yer alan habere göre Çinli firmaların silah sattığı ülkeler Bangladeş, Cezayir, Myanmar (Burma) ve Pakistan ile sınırlıdır ve bazı körfez ülkeleri de Çin’den insansız hava araçları tedarik etmektedir.

Haberde ayrıca; Avrupalı ve Rus savunma şirketlerinin batmamak için dışsatım yapmak zorunda oldukları, fakat Amerikan ve Çin firmalarının iç pazarın büyüklüğü göz önüne alındığında böyle bir problemlerinin olmadığı da ifade edilmektedir.

Araştırmacılara göre Çinli savunma firmaları üç alanda yetersizdir. Bunlar; hava aracı motorları, deniz itki sistemleri ve muhabere yönetim sistemleridir. Beijing bu alanlardaki eksikliklerini kapatmak maksadıyla; yeni kurduğu inovasyon merkezlerinde çalışmalar yürütmekte ve Ukrayna merkezli hava aracı motor üreticisi Motor Sich firması gibi dış firmalarla ortaklıklar kurmaktadır.

İlk dört sırayı; sırasıyla Amerikan Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman ve Raytheon Company firmalarının paylaştığı İlk 100 Savunma Firması listesinde ASELSAN 52’nci, Turkish Aerospace Industries 69’uncu, BMC Otomotiv Sanayi ve Ticaret A. Ş. 85’inci ve ROKETSAN 89’uncu sırada yer almaktadır.

SAĞLIK DOSYASI /// ERCAN CANER : Sağlıklı Yaşlanmanın İpuçları


ERCAN CANER : Sağlıklı Yaşlanmanın İpuçları

Hoş bir biçimde yaşlanmanın sırrı, yeni insanlar tanıma ve yeni şeyler görme coşkusunu asla kaybetmemektir. Jackson Brown

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 29 Haziran 2020

Hoş bir biçimde yaşlanmanın sırrı, yeni insanlar tanıma ve yeni şeyler görme coşkusunu asla kaybetmemektir. Jackson Brown

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 29 Haziran 2020

Sağlıklı Yaşlanma

Yaşlanmak kaçınılmaz olarak hepimizin başına gelecek bir olgudur. Herkes yaşlandıkça da sağlık durumunu ve görünümünü ve zindeliğini muhafaza etmek ister. Akıllıca yaşlanmanın ve hayatın kalanını dolu dolu yaşamanın ilk kuralı eğitim ve en sağlıklı yaşlanma stratejilerini öğrenmektir. Bu makalede sağlıklı yaşlanmayla ilgili birkaç ipucu bulacaksınız.

Öncelikler alnınızda derin kırışıklıklar olmasını istemiyorsanız somurtmayı ve kaşlarınızı çatmayı hemen bırakmalısınız. İstem dışı yapıyorsanız bu alışkanlıktan kurtulmayı deneyin ve her yaptığınızda kendinize bir çimdik atın. Zamanla bu hiç hoş olmayan alışkanlıktan kolaylıkla kurtulduğunuzu göreceksiniz.

Kendinize nasıl davranılmasını istiyorsanız başkalarına öyle davranın altın kuralını hiç aklınızdan çıkarmayın ve bunu bir yaşam biçimi haline getirin. Birçok insan yaşlıların kaba ve huysuz olduklarını düşünseler de sizin böyle olmanıza gerek yok. Başkalarına karşı saygılı ve nazik olun ki onlar da size aynı saygı ve nezaketi göstersinler.

Yaşlandıkça, bir şeyi yerden almak için eğilmek veya marketten aldıklarınızı arabanıza yerleştirmek gibi her gün yaptığımız rutin faaliyetler size acı vermeye başlayabilir. Kireçlenme, eklem ağrıları ve yaşlanmanın diğer doğal etkileri hayatı gerçekten zor hale getirebilir. Yaşlandığınızı kabul edin ve yaparken zorlandığınız günlük faaliyetlerde yardım istemekten asla çekinmeyin

Yaşlılık ve Sigara

Yaşlanmayı yavaşlatmak maksadıyla sigarayı bırakmak için asla çok geç değildir. Sigara içmek akciğer kanseri ve anfizem riskini yükseltmesinin yanı sıra diğer kanser türlerine yakalanmanıza, kalp hastalıklarına ve diğer hastalıklara karşı daha direncinizin de azalmasına neden olur. Sigara içmenin derinize çok olumsuz etkileri de vardır. Sigarayı bırakarak yaşlanma sürecini daha rahat geçirebilir ve yaşam sürenizi uzatabilirsiniz.

Kaynak: Health Magazine

Egzersiz

Yaşlanma sürecini yavaşlatmak maksadıyla her gün biraz aerobik yapın ve ara sıra da hafif ağırlık kaldırma egzersizleri yapın. Sayısız bilimsel araştırma, egzersizin kasların dayanıklılığını, yaşama gücünü, kemik yoğunluğunu ve dengeyi artırdığını ortaya koymuştur. Yaşlandıkça kötüleşen bu durumları egzersiz yaparak geciktirebilir ve 80’li yaşlar ve ötesini görebilirsiniz.

Eskisi gibi genç olmasanız da kendinize hâlâ yeni hedefler belirleyebilir ve bunları gerçekleştirmek için çalışabilirsiniz. Hayat sürekli değişen bir yolculuktur ve asla sıkıcı bir hale getirilmemelidir. Kendiniz için hedefler belirlemek sizi motive edecek ve bu hedeflere ulaşmak için çabalamanız sizi aktif tutacaktır. Bu hedeflere ulaştığınızda duyacağınız gurur ise her şeyden büyük olacaktır.

Dengeli Beslenme

Dengeli beslendiğinizden emin olun. Akıllıca yaşlanmak istiyorsanız vücudunuzun ihtiyaç duyduğu bütün mineral ve vitaminleri almak zorundasınız. Dengeli beslenme akıllı ve sağlıklı bir yaşlanma için bedeninizin ihtiyaç duyduğu bütün vitamin ve mineralleri almanızı sağlayacaktır.

Uyku

Yaygın inanışın aksine yaşlı insanlar da gençler kadar, yani günde en az 7-8 saat uykuya ihtiyaç duyarlar. Eğer her gece en az 7-8 saat uyuyor ve gün boyu kendinizi hâlâ uykusuz hissediyorsanız, uyku apnesi rahatsızlığınız olabileceğinden doktorunuza danışmakta fayda vardır. Uyku apnesi rahatsızlığından etkilenen insanlar uyku esnasında defalarca nefes almayı duraklatırlar. Eğer tedavi edilmez ise bu rahatsızlık kalp krizi ve diğer hastalık risklerini artıracaktır.

Kaynak: HelpGuide

Gece uyku sürenizi azamiye çıkarmayı deneyin. Uyuduğunuzda bedeniniz yeniden şarj olabilir ve günlük faaliyetler esnasında kaybettiğiniz besinleri yeniden depolayabilir. Bütün bunlara ilave olarak iyi bir uyku sonrasında kendinizi çok daha enerjik hissedecek ve stresten uzak olacaksınız. Her gece en az 6-8 saat uyumak size bütün bu avantajları sağlayacaktır.

Sükûnet

Telaşlı anlar bizi anlamsız, gereksiz ve sürekli aynı faaliyetlere zorlar. Buna karşı koyun. Yaşlandığınızda değerli zamanlarınızın kontrolü daima sizde olsun. Gerçekten derin anlam içeren bir kitap okuyun. İhtiyacı olan insanları bulun ve onlara yardım edin. Çalışırken görme fırsatı yakalayamadığınız bir dostunuzu, arkadaşınızı veya akrabanızı bulun ve birbirinizi karşılıklı olarak takdir etme ve anlayışın verdiği hazdan ve mutluluktan faydalanın.

Bir vasiyetname hazırlamaya başlayın. Ölüm insanların konuşmaktan hoşlanmadığı bir konudur. Kendinizi hazır hissettiğinizde vasiyetnamenizi hazırlama başlayın. Böylelikle siz bu dünyadan göç ettikten sonra geride kalan yakınlarınız işlerin nasıl halledilmesini istediğinizi bilecektir. Geride bıraktığınız vasiyetname, siz öldükten sonra aile kavgaları ve anlaşmazlıkların da önüne geçecektir.

Güneş

Yaşlandıkça güneşten uzak durmayı sakın unutmayın. Güneşte kalacaksanız mutlaka koruyucu güneş kremleri kullanın. Böylelikle yaşlılık lekeleriniz küçük kalacak, büyümeyecek ve çoğalmayacaktır. Kış aylarında dahi güneşten korunmak için gerekli tedbirleri alın ki cildiniz genç görünümünü muhafaza edebilsin ve yaşlılık lekeleri ortadan kaybolabilsin.

Kaynak: LIVE YOUNG

Siz yaşlanırken sizinle ilgilenebilecek aileniz ve dostlarınıza her zaman yakın olun, unutmayın ki sizi gerçekten seven ve zor anlarınızda yardım edecek olanlar aileniz ve yakın dostlarınızdır. Bu tür ilişkilerinizi yeşertin ve besleyin ki yaşlandıkça birbirinize çok daha yakın olabilesiniz.

Yaşlılık ve Alkol

Alkol denge problemlerine ve düşmenize neden olabilir. Düşme sonucunda ise kalça, kol kemikleri kırılabilir veya başka sakatlıklar meydana gelebilir. Yaşlı insanların kemikleri gençlere nazaran daha ince olduğundan çok daha kolaylıkla kırılabilir. Yapılan araştırmalar alkol kullanan yaşlı insanlarda kalça kemiği kırıklarının daha fazla görüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Unutmayın gençliğinizdeki alkol alma alışkanlıklarınızı sürdürüyor olabilirsiniz, fakat vücudunuzun alkol ile başa çıkması ve onu tolere etmesi yaşlandıkça değişim gösterir.

Uzun süre ve aşırı alkol almak uzun vadede bazı kanser türlerine neden olabilir, karaciğerlere zarar verir, bağışıklık sistem bozukluklarına neden olur ve beyne hasar verir. Alkol ayrıca; şeker hastalığı, yüksek kan basıncı, kalp krizi, ülser, hafıza kaybı gibi rahatsızlıkların daha da kötüleşmesine neden olur.

Alkol, insanlarda doktorların teşhis koymakta zorlanabileceği bazı tıbbi problemlere neden olur. Örneğin alkol, kalpte ve damarlarda değişikliklere neden olur ve bu değişiklikler bir kalp krizinin uyarı işareti olabilecek acıyı dindirirler. Alkol; intihar olaylarının yüzde otuzuna, kaza ve yanıkların yüzde kırkına, boğulma ve cinayetlerin yüzde ellisine ve düşmelerin yüzde altmışına neden olan bir faktördür.

Kaynak: DIAGEO

Alkollü araç kullanan yaşlılar gençlere nazaran çok daha yüksek trafik kazası riski taşımaktadırlar. Alkol reaksiyon ve koordinasyonu yavaşlatır ve göz hareketleri ve bilgi prosesini olumsuz etkiler. Alkol kullanılmasa dahi 55 yaş sonrası kaza yapma riski yükselir.

Tıbbi Testler

Yaşlandığımızda ve belli yaşlara ulaştığımızda bazı tıbbi testlerin yaptırılması tavsiye edilmektedir. Bu testleri mümkün olan en kısa zamanda yaptırmak çok önemlidir. Mamografi ve kolonoskopi gibi testleri yaptırmak çok can sıkıcı ve hatta rahatsız edici olabilir, fakat bu testler hayat kurtarabilir ve tehlikeli bir hastalığın erken safhalarda teşhis edilmesini sağlayarak hayatta kalma şansınızı artırabilirler.

Doktorunuza kullandığınız ilaçları söyleyin. Kullandığınız reçeteli ve reçetesiz ilaçların, takviyelerin, vitaminlerin ve şifalı otların aldığınız dozaj dâhil bir listesini yapın ve doktorunuza verin. Bunların uygun olup olmadığına ve hangilerini, hangi dozajda kullanacağınıza doktorunuz karar vermelidir. Yaşlandıkça kullandığınız ilaçların yan etkileri çok daha fazla olacaktır. Hangi ilaçları, şifalı bitkileri, takviyeleri ve vitaminleri kullanacağınız konusunda mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

Alzheimer

Kaynak: İstanbul Beyin Hastanesi

Özellikle hafıza kaybı yaşıyorsanız, mutlaka bir Alzheimer hastalığı kontrolü yaptırmalısınız. Yaşlandıkça belirli bir oranda hafıza kaybı ve unutkanlık normaldir, fakat ailenizin geçmişinde demans (bunama) hastalığı geçirenler varsa ve hafıza kaybı yaşıyorsanız mutlaka bir kontrolden geçmelisiniz. Bu hastalığın seyrini yavaşlatmak için ilaçlar mevcuttur, fakat önce bu rahatsızlığın sizde olup olmadığı belirlenmelidir.

Varis Problemi

Bedeninizin çeşitli yerlerinde göze hoş görünmeyen varisler görmeye mi başladınız? Bunun için oldukça basit ve basit olduğu kadar da hızlı bir çözüm bulunmaktadır. Bol bol hareket edin, bir saatten fazla oturmayın veya ayakta kalmayın. Düzenli egzersiz, fazla kiloların verilmesi, dar elbiseler giymemek de varis oluşumunu engelleyecek ve/veya geciktirecektir.

Yaşınız aslında sadece bir rakamdan ibarettir. Yukarıda sıralanan ipuçlarını uyguladığınızda yaşlanmayı kontrol altına alabilir ve daha uzun ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilirsiniz. Devamlı aktif olun ve kendinize dikkat edin ki yaşlılık günlerinizde eski güzel günleri hatırlayacak bol bol zamanınız olabilsin.

SAĞLIK DOSYASI /// ERCAN CANER : Yunanistan Neden Beş Ton Klorokin Aldı ????


ERCAN CANER : Yunanistan Neden Beş Ton Klorokin Aldı ????

27 Mart 2020

Komşu Tedbirini Aldı!

Yunanistan, nüfusunun yaklaşık %80’ine, daha önce Çin ve Güney Kore’de başarıyla denenen, Fransa’da 24 gönüllü COVID-19 hastasının %75’inde başarılı sonuçlar veren ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen tedavide denenecek ilaçlar listesinde yer alan klorokine erişme imkânını sağladı.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Mart 2020

Kaynak: pxfuel.com

Yunan GREEK REPORTER sitesinde, Nick Kampouris imzasıyla 26 Mart 2020 tarihinde paylaşılan bir haberde; sıtmaya karşı mücadele maksadıyla kullanılan klorokin adlı ilacın, Yunan Ulusal Sağlık Hizmetlerine verilmek üzere, beş ton gibi çok büyük miktarda Hindistan’dan tedarik edildiği bilgisine yer verilmiştir.

Yunanistan’da sıtma tehlikesi falan yoktur, ancak klorokin adlı ilaç, Dünya Sağlık Örgütünün (WHO–World Health Organization) başlattığı DAYANIŞMA PROJESİ kapsamında, SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu bütün dünyayı etkisi altına alan ve binlerce insanın ölümüne neden olan COVID-19 hastalığının tedavisinde umut veren bir ilaç olarak tanımlanmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü; COVID-19 hastalarının yaklaşık %15’nin hastalığı ağır şekilde geçirdiği, hastanelerin yükünün inanılmaz ölçüde arttığı ve ümitsizce tedavi çare veya çarelerine ihtiyaç duyulan bu ortamda, bugüne kadar görülmeyen bir proje başlatmıştır.

Araştırmacı ve halk sağlığı kurumlarının yıllar sürebilecek yeni tedavi yöntemleri geliştirmesini beklemek ve her şeye sıfırdan başlamak yerine, COVID-19’un tedavisinde, bugüne kadar başka hastalıkların tedavilerinde başarılı sonuçlar veren ve insanlarda güvenle kullanılan ilaçlar denenecektir.

Dayanışma Projesi kapsamında; daha önce SARS ve MERS ölümcül korona virüs salgınlarında hayvanlarla yapılan çalışmalarda başarılı sonuçlar veren, fakat insanlarda kullanılması henüz onaylanmayan ilaçlar dahi muhtemel tedavi yöntemi olarak araştırılacaktır.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından başlatılan Dayanışma Projesi kapsamında; Remdesivir, Klorokin/Hidroksiklorokin, Ritonavir/Lopinavir ve Ritonavir/Lopinavir + Interferon Beta adlı ilaçlar COVID-19 hastalığının tedavisinde denenecektir. Dayanışma Projesi ile ilgili ayrıntılı bilgilere Sun Savunma Net sitesinde paylaşılan ‘‘Dayanışma Projesi’’ başlığı ile paylaşılan yazıdan erişebilirsiniz.

Yine Sun Savunma Net sitesinde paylaşılan; ‘‘Fransız Araştırmacıdan Başarılı COVID-19 İlaç Denemesi’’ başlıklı yazıda da Çin’de COVID-19 hastalarının tedavisinde kullanılan klorokin içeren ilaçların Fransa’da SARS-CoV-2 virüsünden etkilenen 24 gönüllü hastada denendiği ve başarılı sonuçlar alındığı anlatılmaktadır.

Fransa’nın Marsilya kentinde bulunan Institut Hospitalo-Universitaire (IHU) Méditerranée kurumunda bulaşıcı hastalıklar enstitüsünde çalışan Profesör Didier Raoult tarafından, doktor kontrolünde 10 gün süreyle günde 600 miligram klorokin verilen hastaların %75’inde, altı gün sonra virüsün etkisinin kaybolduğunun gözlemlendiği anlatılmaktadır.

Profesör Raoult, klorokin tedavisi uyguladığı ilk COVID-19 hastalarında hızlı ve etkin bir iyileşme süreci görüldüğünü ve virüsten etkilenme sürelerinde keskin bir düşme olduğunu açıklamıştır.

ABD bilimsel araştırmacıları tarafından 13 Mart 2020 tarihinde yayımlanan bir çalışma da klorikinin etkili bir tedavi yöntemi olarak görüldüğü ve Fransa’da elde edilen bulgularla uyumlu olduğu ifade edilmiştir. ABD’de yayımlanan akademik çalışma, klorokin tabletlerinin kullanılmasının, daha hızlı iyileşme ve hastanelerde daha az kalış dâhil, korona virüsten etkilenen insanlarda olumlu sonuçlara neden olduğu ifade edilmektedir.

COVID-19 hastalığına neden olan SARS-CoV-2 virüsünün elektro mikroskop altında görüntüsü. Kaynak: NATIONAL INSTITUTES OF HEALTH

Bu bilgiler ışığında Yunanistan’ın Hindistan’dan neden 5 (Beş) Ton gibi çok büyük miktarda klorokin aldığı sanırım daha iyi anlaşılmaktadır. Nitekim Kampouris tarafından kaleme alınan yazıda da Yunanistan Ulusal İlaçlar Ajansı Başkanı Dimitris Philippou’nun; klorokin ilacının test edildiği ve ilk sonuçların korona virüs bulaşan hastalarda olumlu etkilerinin olabileceği yönündeki sözlerine yer verilmektedir.

Şimdi biraz matematiksel hesaplar yapalım. Yunanistan’ın nüfusu 2020 yılı tahminlerine göre yaklaşık 10,5 milyondur ve dünya nüfusunun yaklaşık olarak %0.13’ünü oluşturmaktadır. Dünya nüfus sıralamasında 87’nci sırada yer alan Yunanistan’da nüfusun yaklaşık olarak %85’i kentlerde yaşamaktadır. Yunan nüfusun yaş ortalaması 43,8, 65 yaş üzeri insan sayısı ise %22 civarındadır.

Fransa’da, 34 gönüllü COVID-19 hastası üzerinde yapılan deneme tedavisi esas alındığında (1 Kişi X 10 Gün X 3 Tablet X 200 Miligram) Yunanistan’ın bütün nüfusunun COVID-19 hastalığından etkilendiği ve klorokin ile tedavi edileceği durumda ihtiyaç duyulan toplam klorokin miktarı yaklaşık olarak 6,3 tondur.

Hindistan’dan tedarik ettiği 5 Ton klorokin ile Yunanistan, nüfusunun yaklaşık olarak %80’ine, daha önce Çin ve Güney Kore’de başarıyla denenen, Fransa’da 24 gönüllü COVID-19 hastasının %75’inde başarılı sonuçlar veren ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen tedavide denenecek ilaçlar listesinde yer alan klorokine erişme imkânını sağlamıştır.

İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük salgın hastalıklardan bir tanesi ile karşı karşıyayız. Bilim ve aklın ışığında, başkalarının deneyimlerinden de faydalanarak bu ölümcül virüse karşı mücadele etmeliyiz. En önemlisi de Dünya Sağlık Örgütü tarafından başlatılan ve COVID-19 solunum sistem hastalığı hakkındaki verileri toplamak, hastaların hayatlarını kurtarmak ve aşırı bir yük altında ezilen sağlık sistemini rahatlatmak olan DAYANIŞMA Projesine vakit geçirmeden dâhil olunmalıdır. Bu mesele artık küresel bir mesele haline gelmiş durumdadır.

Klorokin veya diğer sıtma ilaçlarının SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu COVID-19 hastalığına karşı nasıl işe yaradığı hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Sıtma, sivrisinekler tarafından yayılan plazmodyum parazitinin neden olduğu bir kan hastalığı iken COVID-19 SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu bir hastalıktır.

Viral ve parazit enfeksiyonlar birbirinden çok farklı olduğundan, bilim insanları birinde işe yarayan tedavi yönteminin diğerinde de işe yarayacağını söyleyemezler. Klorokinlerin hücre yüzeyinde asit seviyesini değiştirdiği ve böylece virüsün enfekte etmesini önleyebildiği öne sürülmüştür.

Klorokinlerin vücudun bağışıklık sistemini aktive etmesi de mümkündür. Yapılan son bir çalışmada; hidroksiklorokinin, çeşitli bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan azitromisin ile birlikte kullanıldığında, sadece hidroksiklorokin kullanımına oranla enfeksiyonun yayılmasını daha iyi durdurabildiği gösterilmiştir. Bununla birlikte bu henüz, sınırlı sayıda denek üzerinde yapılan bir ilk çalışmadır.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından COVID-19 hastalığının tedavisinde denenebileceği söylenen klorokin ve diğer ilaçlar kesinlikle doktor tavsiyesi olmadan ve doktor gözetimi dışında kullanılmamalıdır. Ağır yan etkileri ve diğer ilaçlarla etkileşimleri, toksik zehirlenmeler ve hatta ölümlere dahi neden olabilir.

İSRAİL DOSYASI /// Ercan Caner : Vadedilmiş Topraklar


Ercan Caner : Vadedilmiş Topraklar

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

31 Mayıs 2020

O gün Tanrı, Abraham ile bir antlaşma yaparak ona şöyle dedi: Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları -Ken, Keniz, Kadmon, Hitit, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını- senin soyuna vereceğim.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 30 Mayıs 2020

İncil’de dünya yüzeyinin coğrafik merkeziyle ilgili bilgi var mı? Evet var. Ve tahmin edebileceğiniz gibi dünyanın merkezi İsrail’dir. Fakat dünyanın merkezi, günümüz modern İsrail’in sınırları içinde değil, Genesis 15 (Yaradılış 15) sınırları içindedir.

Genesis 15: 18-21’de Tanrı Avram’a (Sonradan Abraham) soyunun bir gün çok geniş topraklara sahip olacağı sözünü vermiştir. Aynı gün Tanrı, Avram ile bir anlaşma yaparak ona Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan Ken (Kenites), Keniz (Kenizzites), Kadmon (Kadmonites), Hitit (Hitites), Periz (Perizzites), Refa (Rephaims), Amor (Amorites), Kenan (Canaanites), Girgaş (Girgashites) ve Yevus (Jebusites) topraklarını vermeyi vadetmiştir. Aşağıda Tanrı ile Avram arasında geçen konuşmaları okuyabilirsiniz.

175/200 yıl yaşayan Abraham üç meleğe hizmet ederken, arka planda; Genesis 18’de belirtildiği gibi bir yıl sonra Isaac’ı doğuracağını haber verdikleri kısır ve o anda 90 yaşında olan Sarah. (Tablo: Abraham and Three Angels-İlahi karşılaşma, 1646, Rembrandt Harmenszoon van Rijn) Kaynak: Wikipedia

Avram, ‹‹Ey Egemen RAB, bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?›› diye sordu. RAB, ‹‹Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir›› dedi, ‹‹Hepsi üçer yaşında olsun. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir.›› Avram hepsini getirdi, ortadan kesip parçaları birbirine karşı dizdi. Yalnız kuşları kesmedi. Leşlerin üzerine konan yırtıcı kuşları kovdu. Güneş batarken Avram derin bir uykuya daldı. Üzerine dehşet verici zifiri bir karanlık çöktü. RAB Avram’a şöyle dedi: ‹‹Şunu iyi bil ki, senin soyun yabancı bir ülkede, gurbette yaşayacak. Dört yüz yıl kölelik edip baskı görecek. Ama soyuna kölelik yaptıran ulusu cezalandıracağım. Sonra soyun oradan büyük mal varlığıyla çıkacak. Sen de esenlik içinde atalarına kavuşacaksın. İleri yaşta ölüp gömüleceksin. Soyunun dördüncü kuşağı buraya geri dönecek. Çünkü Amorluların yaptığı kötülükler henüz doruğa varmadı.›› Güneş batıp karanlık çökünce, dumanlı bir mangalla alevli bir meşale göründü ve kesilen hayvan parçalarının arasından geçti. O gün RAB Avram’la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: ‹‹Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları -Ken, Keniz, Kadmon, Hitit, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını- senin soyuna vereceğim.››

Hititlerin muhtemel en geniş sınırları. Kaynak Aziz Yardımlı

Bu alan; batıda yaklaşık 4,258 mil uzunluğundaki Mısır’daki Nil Nehrinden, doğuda yaklaşık 1,470 mil uzunluğundaki Fırat Nehri arasında kalan, güney sınırı bu iki nehrin aşağısında güneyde birçok noktasını kesen ve bağlayan hat olan, kuzeyde ise Hitit imparatorluğu (günümüz modern Türkiye toprakları) ve batısında Akdeniz’i kapsamaktadır.

Yazının başında bulunan harita, Türkiye’yi Hitit İmparatorluğunun yayıldığı bütün alanları kapsayacak şekilde göstermek çok daha iyi olacağından, aslında Tanrı tarafından Abraham’a vadedilen toprakların ihtiyatlı bir şekilde gösterilmesidir.

Haritada mavi renkli çizgilerle gösterilen sınırlar içinde kalan alan, Tanrı tarafından Abraham’a vadedilen (Genesis 15: 18-21) İsrail’e verilen toprakları göstermektedir. Günümüz modern İsrail devletinin sınırları ise kırmızı renkli çizgilerle gösterilmektedir.

Tanrı ile Abraham arasında yapılan toprak anlaşması; meşru varisi olan Isaac (Genesis 26:2-5) ve ondan sonra da Isaac’in oğlu, Tanrı tarafından kendisine İsrail isminin verildiğine inanılan, İsrailli Çocukların Babası Jacob (İbranice Ya’akov) (Genesis 28:13-15) tarafından da sürdürülür. Jacob anlaşmayı çocuklarına da aktarır.

Abraham, Isaac ve Jacob/Israel adlı elçilere, nesilleriyle birlikte bu büyük toprak parçası vaat edilmiştir (İsrail Genesis 15 Sınırları), fakat elçiler bu geniş toprak parçasının tamamına ölümlerden önce sahip olamamıştır.

Gelecekte bir gün, İsrail devleti, kendisine Tanrı tarafından vadedilen (Genesis 15) topraklara sahip olacak ve yeniden diriliş sonrasında, Abraham, Isaac ve Jacob ile vadedilen toprakların her karış toprağında birlikte yaşayacaktır.

İsrail’in Genesis 15 Sınırları İçindeki Bölge Dünyanın Coğrafik Merkezi midir?

Evet, işte kutsal kitapta yazanlar: Viran olmuş kentlerde yaşayan halkı soyup malını yağma edeceğim. Sürüsü, malı olan, dünyanın merkezinde yaşayan bu ulusların arasından toplanmış halka karşı elimi uzatacağım. Bu yüzden, ey insanoğlu, peygamberlik et ve Gog’a de ki ‘‘Egemen Rab şöyle diyor – O gün halkım İsrail güvenlik içinde yaşarken bunu fark etmeyecek misin? Sen ve seninle birlikte birçok ulustan oluşan tümü ata binmiş büyük bir kalabalık, güçlü bir ordu kuzeyden geleceksiniz. Ülkeyi kaplayan bir bulut gibi halkım İsrail’in üzerine yürüyeceksiniz. Son günlerde, ey Gog, seni ülkeme saldırtacağım. Öyle ki ulusların gözü önünde kutsallığını senin aracılığınla gösterdiğim zaman beni tanıyabilsinler. Ezekiel 38: 12, 14-16 ESV (English Standard Version-İngilizce Standart Versiyon.

Egemen RAB diyor ki: Bu Yeruşalim’i ulusların ortasına yerleştirdim, çevresini ülkelerle kuşattım. Ezekiel 5:5 KJV (King James Version-Kral James Versiyonu).

O gün İsrail Mısıra ve Aşura üçüncü, dünya merkezinde bereket olacak; çünkü orduların RABBİ: Kavmim Mısır ve ellerimin işi Aşur ve mirasım İsrail mübarek olsun, diye onları mübarek kıldı.

Bilim de Dünya Yüzeyinin Merkezinin İsrail’in Genesis 15 Sınırları İçinde Olduğunu Doğrulamaktadır

Fizikçi Andrew J. Woods, dünyanın coğrafik merkezinin, İsrail’in Genesis 15 sınırları içinde bulunan, Türkiye’nin başkenti Ankara yakınlarında bir yerde olduğunu ilan etmiştir. Google Maps uygulaması da yine İsrail’in Genesis 15 sınırları içinde bulunan Türkiye’nin Çorum kentini, dünyanın coğrafik merkezi olarak işaretlemiştir. Bu iki yer birbirinden 149 mil uzaklıktadır. 1864 yılında gök bilimci Charles Smyth ise dünyanın merkezinin Mısır’da bulunan Büyük Giza (Keops) Piramidi olduğunu belirlemiştir.

Dünyanın bu bölgesinde geçen ve geçmekte olan bütün büyük faaliyetleri göz önünde bulundurun. Bu bölgede yaşananlar bu bölgenin Tanrı ve insanlık için önemini doğrulamaktadır. Bu bölge medeniyetin merkezidir, gerçeğin müjdelendiği yerdir, Noah’ın gemisinin karaya vurduğu Ağrı dağına, Babil Kulesine, Mesih’in gelecekteki tacının yerine ve Armageddon savaş alanına yakındır. Dünyanın hiçbir bölgesi bu kadar çok faaliyet ve tarihe tanıklık etmemiş veya bu bölgenin peygamberlik açısından önemi kadar olmamıştır. Bu bölgenin dünyanın merkezi olması oldukça mantıklı görünmektedir.

Dünyanın Merkezi Çorum mu?

Google Maps harita uygulaması Türkiye’nin merkez bölgesinde bulunan Çorum kentini dünyanın coğrafik merkezi olarak işaretlemiştir. Google Maps arama motoru yaptığı açıklamada, dünyanın bütün kara yüzeylerinin merkezinin koordinatlarının 40°52′ 00′′ Kuzey, 34°34′ 00′′ Doğu olduğunu açıklamıştır. 1973 yılında fizikçi Andrew J. Woods tarafından yapılan hesaplamalara göre dünyanın merkezi; Türkiye’nin başkenti Ankara’nın 150 kilometre güneydoğusunda bir yerdedir. Holger Isenberg tarafından 2003 yılında yapılan sayısal yüzey modelleme haritasında da Çorum dünyanın coğrafik merkezi olarak işaretlenmiştir.

‘‘Büyük İsrail’’ – Orta Doğu için Siyonist Plan

Sun Savunma Net sitesi; 1982 yılında kaleme alınan Kanlı Oded Yinon Planının tüm metnini, yazıldıktan 35 yıl sonra çevirerek okuyucuları ile paylaşmıştır. Oded Yinon Planı, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü garanti altına almayı hedefleyen stratejik bir İsrail planıdır. Bu plan, İsrail’in, çevresindeki Arap devletlerini daha küçük ve daha zayıf devletlere bölerek, kendi jeopolitik ortamını yeniden şekillendirmesini dayatmakta ve şart koşmaktadır.

Kanlı Oded Yinon planında; İsrail’in yayılmacı projesi kapsamında, komşu Arap ülkelerinin zayıflatılması ve sonunda parçalanması öngörülmektedir. Stephen Lendman’a göre ‘‘Büyük İsrail’’ Nil vadisinden Fırat Nehrine kadar olan topraklardan ibarettir. Yaklaşık bir asır kadar önce, Dünya Siyonist Organizasyonunun Yahudi Devleti için planladığı topraklar aşağıda sunulmuştur:

  • Eski Filistin toprakları,
  • Sayda ve Litani Nehrine kadar olan Güney Lübnan,
  • Suriye’nin Golan Tepeleri, Hauran Platosu ve Dera Kenti ile
  • Dera-Amman arasındaki Hicaz demiryolunun kontrolü, Ürdün ve Akabe Körfezidir.

Bazı Siyonistler ise daha fazlasını talep etmektedirler; Batıda Nil Nehri ile Doğuda Fırat Nehri arasında kalan ve Filistin, Lübnan, Batı Suriye ve Güney Türkiye’yi de kapsayan toprakları istemektedirler.

Ortada; kutsal kitapta geçen, Tanrı ile Abraham arasında yapılan bir anlaşma var, bu anlaşmaya göre Genesis 15 İsrail Sınırları yazının başında sunulan haritada görülmektedir. Bir de Kanlı Oded Yinon Planında Dünya Siyonist Organizasyonunun Yahudi Devleti için öykündüğü yukarıdaki harita var.

Ne ikili anlaşma ile ne de Dünya Siyonist Organizasyonu tarafından çizilen sınırlar bizi bağlamaz, topraklarımızı kimseye vermeyiz…

AVUSTURYA DOSYASI /// Ercan Caner : Avusturya Seçimleri ve Düşündürdükleri


Ercan Caner : Avusturya Seçimleri ve Düşündürdükleri

E-posta : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

14 Ekim 2017

BBC, 12 Ekim 2017
Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 13 Ekim 2017

Rakip Sloganlar: Pazar günü yapılacak seçimler için, Sebastian Kurz’un Avusturya Halk Partisi ‘‘ŞİMDİ VEYA ASLA’’ sloganını kullanırken, Şansölye Christian Kern liderliğindeki Avusturya Sosyal Demokrat Partisi; ‘‘SORUMLULUK İLE DEĞİŞİM’’ sloganını kullanmaktadır.

Çevirenin Notları: Avusturya’da 15 Ekim 2017 günü yapılacak olan genel seçimler Türkiye açısından önemlidir. Bunun nedeni ise Avusturya seçmenindeki genel eğilimin ne yazık ki yabancı ve İslam dini karşıtlığı ile Türk düşmanlığı olmasıdır. Avusturya seçmeninde görülen Türk düşmanlığının artmasında, son Anayasa Referandumu Halkoylamasında, diğer Avrupa ülkeleri gibi, Avusturya’daki Türk vatandaşlarını da oy deposu olarak kullanmak isteyen AKP’nin büyük katkısı bulunmaktadır. AKP, Avusturya’daki Türk seçmeninden beklediği desteği görmüş ve Avusturya’da yaşayan 38,233 Türk vatandaşı EVET oyu kullanmıştır. Bu sayı %73 EVET oranı anlamına gelmektedir. Avusturya’da yaşayan Türk vatandaşları için, bundan sonra Avusturya’da geçmişte oldukları gibi rahat ve huzur içinde yaşamak ne yazık ki kolay olmayacaktır. Seçim kampanyaları esnasında görülen yabancı, İslam ve Türk düşmanlığı ile illegal çifte vatandaşlık yaklaşımı bunun en büyük göstergesidir.
Avusturyalı parti liderleri, göçmenlik karşıtı muhafazakarların kıl payı kazanacağı öngörülen Pazar günkü seçimler öncesinde, son TV tartışma programında katıldılar.

Tartışma programında bütün gözler, yapılan son kamuoyu anketlerine göre yarışı önde götüren Avusturya Halk Partisi lideri, sadece 31 yaşındaki, Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz üzerinde toplanmıştır.

Son Kamuoyu Yoklamaları

Yapılan son kamuoyu anketlerine göre; milliyetçi Özgürlük Partisi (FPÖ-%26) ve merkez-sol Sosyal Demokratlar (SPÖ-%24) başa baş olarak, Avusturya Halk Partisinin (ÖVP-%33) hemen arkasında yer almaktadırlar.

Avusturya Parlamento Seçimleri: Partiler, Liderleri ve Son kamuoyu anket sonuçları. ÖVP – Die neue Volkspartie – Sebastian Kurz (%33), FPÖ – Freiheitliche Partei Österreichs – Heinz-Christian Strache (%26), SPÖ – Sozialdemokratische Partei Österreichs – Christian Kern – (%24).

Farklılıklara rağmen TV tartışması oldukça yumuşak bir havada geçmiş, hatta bazen kahkahalara dahi sahne olmuştur.
Partisi Sosyal Demokratların, Özgürlük Partisi ile ikincilik yarışında olduğu görülen Şansölye Christian Kern, aksilikler ve istifalarla geçen kampanya esnasında hata yaptığını kabul etmiştir.
Seçimde esas rakibi olan Kurz da oldukça eski bir partiden gelmektedir, fakat bu harika çocuk, kendi ‘‘oluşum hareketini’’ yeniden icat etmeyi başarmış durumdadır. Yorumculara göre Kurz, partisini sağa kaydırarak Özgürlük Partisi oylarından bir kısmını alırken, Özgürlük Partisi de sosyal meselelerde sola doğru kaymış durumdadır.
Onlarca yıldır Avusturya siyaseti, merkezci Avusturya Halk Partisi ve Sosyal Demokratlar tarafından domine edilmiştir, fakat gözlemciler bu iki parti arasında bir koalisyonun, muhafazakârlar ile Özgürlük Partisi arasındaki bir koalisyona nazaran bu sefer pek de olası görülmediğini ifade etmektedirler.

NEOS-Lideri Matthias Strolz, FPÖ-Lideri Heinz-Christian Strache, Şansölye Christian Kern (SPÖ), ÖVP-Lideri Sebastian Kurz ve Grüne Lider Adayı Ulrike Lunacek ORF TV Stüdyosunda-Elefantenrunde Foto: © APA/GEORG HOCHMUTH

TV tartışması, adaylar tarafından belirlenen beş konu üzerinde yapılmış ve üç iddialı aday da daha az iş düzenlemeleri çağrısında bulunmuştur.
Özgürlük Partisi lideri Heinz-Christian Strache, doğu Avrupa ülkelerinden ülkeye girecek ucuz iş gücü üzerinde uyarılarda bulunurken, Yeşiller Partisi lider adayı Ulrike Lunacek de ekonomi ve çevre meselelerinin birlikte ele alınması gerektiğini öne çıkarmıştır.
Kurz ve Strache TV tartışması esnasında bazen aynı düşünceleri paylaşmış, her ikisi de gösterilecek tepkiler konusunda farklı düşüncede olmalarına rağmen, göçmenlerin yarattığı tehdide dikkat çekmişlerdir. Her iki lider de çocukların okula başlamadan önce Almanca öğrenmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.
Pazar günü yapılacak olan erken seçimler öncesindeki kampanya esnasında Kurz, seçmenlere, 2015 yılındaki düzensiz göçmen akınına karşı çıktığını hatırlatmıştır.

Merkez sağ Halk Partisi lideri Sebastian Kurz, Graz kentinde seçmenleri ile tokalaşırken. 4 Eylül 2017. Foto: JOE KLAMAR/AFP/Getty Images

Örtünme Yasağı

2015-2016 yıllarında, çoğunluğu Suriye, Irak ve Afganlı mülteci olan bir milyondan fazla göçmen Almanya’ya ulaşmıştır. Ana geçiş rotası üzerinde olan Avusturya, Avrupa Birliği-Türkiye arasında varılan mülteci anlaşması, Balkanlar üzerinden gelen göçmen sayısında sert bir düşüş yaşanmasına neden olana kadar bu problemle uğraşmak zorunda kalmıştır.
Dış işleri bakanı olarak Kurz, geçtiğimiz yıl göçmen sayısını aşağılarda tutan, Balkan sınırı kısıtlamalarının kaleme alınmasına yardımcı olmuştur. Kurz aynı zamanda, 1 Ekim 2017 tarihinde yürürlüğe giren, bütün yüzü kapatan peçe ve çarşafın yasaklanması kararlarını da desteklemiştir.
Geçtiğimiz yıl yapılan seçimlerde, Özgürlük Parti adayı Norbert Hofer, eski Yeşiller Partisi lideri Alexander Van der Bellen tarafından kazanılan başkanlık yarışını kıl payı kaybetmiştir.
Özgürlük Partisi, 1956 yılında eski Naziler tarafından kurulmuş ve hayatını kaybeden Jörg Haider liderliğinde geçmişte seçim başarıları kazanmıştır. 2000 yılında Haider’in partisi, muhafazakarların kurduğu hükümette yer almış ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin bozulmasına neden olmuştur. Jörg Haider 2008 yılında geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.

AVUSTURYA’DAN ÇİFT PASAPORTLU TÜRK VATANDAŞLARINA SIKI ÖNLEMLER başlıklı makalemizi BURADAN okuyabilirsiniz.

YAHUDİLER DOSYASI /// ERCAN CANER : COVID-19 ve Yahudilerde Görülen Yüksek Ölüm Oranı


ERCAN CANER : COVID-19 ve Yahudilerde Görülen Yüksek Ölüm Oranı

Virüs Din mi Seçiyor?
COVID-19 ve Yahudilerde Görülen Yüksek Ölüm Oranı

İngiltere’de araştırmacılar, Yahudilerde görülen yüksek COVID-19 ölüm oranının nedenlerini araştırıyor.

Virüs Din mi Seçiyor?

İngiltere’de araştırmacılar, Yahudilerde görülen yüksek COVID-19 ölüm oranının nedenlerini araştırıyor.

Yazar: Aiden Pink, Fast Forward, 25 Haziran 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Haziran 2020

Londra merkezli haftalık Jewish Chronicle gazetesinde yer alan bir habere göre; Birleşik Krallık’ta araştırmacılar, Yahudilerin korona virüs ölüm oranının olası yüksekliğinin nedenini açıklayabilecek ‘‘Yahudi Faktörü’’ üzerinde araştırma yapmaktadır.

Britanya Ulusal İstatistik Ofisi tarafından yapılan bir çalışmada, Yahudi erkeklerin COVID-19 hastalığından ölüm oranının Hıristiyan erkeklere oranla iki kattan daha fazla olduğu bulunmuştur. Yahudi erkeklerdeki yüksek ölüm oranının yaş, gelir ve enfeksiyon öncesi sağlık durumları gibi faktörlere bakıldığında dahi değişmediği görülmüştür. Yapılan çalışmada ayrıca; yaş, gelir ve enfeksiyon kapma öncesi sağlık durumu gibi kriterler göz önüne alındığında, Yahudi kadınlardaki ölüm oranının da Hıristiyan kadınlara oranla 1,2 kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir.

Müslümanlarda görülen COVID-19 ölüm oranları da Hıristiyanlara göre yüksektir, ancak Yahudilerden farklı olarak yoksulluk ve geçmiş sağlık durumları hesaba katıldığında Müslüman ölüm oranındaki farklılık ortadan kalkmaktadır.

İngiliz Yahudileri Temsilciler Kurulu’na (Board of Deputies of British Jews) göre COVID-19 hastalığı nedeniyle 500’den fazla Yahudi hayatlarını kaybetmiştir. Bu rakam, Yahudiler ülke nüfusunun %0.04’ünü oluşturmasına rağmen ülkedeki korona virüs ölümlerinin yaklaşık %1,2’sine karşılık gelmektedir.

Yahudi Politika Araştırmaları Enstitüsü (Institute for Jewish Policy Research) İcra Direktörü Jonathan Boyd, Jewish Chronicle gazetesine verdiği demeçte; Ulusal İstatistik Bürosu verilerinin oldukça güvenilir olduğunu, fakat Yahudilerde görülen yüksek COVID-1 ölüm oranının başka nedenleri de olabileceğini ve birçoğunun henüz deneysel olarak kanıtlanmadığını ifade etmiştir.

Londra Şehir Üniversitesinden (City University London) Profesör Stephen Miller bu bulguların gerisinde birçok olasılıklar olabileceğini ifade etmiştir.

Bulguların nedenlerinden bazıları davranışsaldır: Yahudiler virüsü, salgının ilk ortaya çıktığı günlerde Purim günü kutlamaları veya diğer sinagog faaliyetlerinde yaymış olabilir, salgın İngiltere’de yayılmadan önce İtalya gibi salgın patlamalarının yaşandığı ülkelere seyahat etmiş olabilirler ve sokağa çıkmama yasağına daha az uymuş olabilirler.

Diğer hipotezler ise biyolojiktir: Yahudilerde ‘‘0’’ kan grubuna sahip olma oranı azdır ve Birleşmiş Devletler Ulusal sağlık Enstitüsüne göre bu kan grubuna sahip insanların COVID-19 hastalığından etkilenme riski %50 oranında daha azdır. Ayrıca, özellikle Sefarad Yahudilerinde D vitamini seviyesi daha azdır ve Northwestern University tarafından yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre; D vitamini eksikliği olan insanların COVID-19 hastalığına yakalanma riski iki kat daha fazladır.

Profesör Stephen Miller; bu faktörlerin her birinin ölüm oranının artmasına katkı sağladığını ileri sürmenin mantıklı olduğunu, bu faktörlerin COVID-19 ölümlerinde rol oynayıp oynamadığını ve hangi seviyede etkili olduğunu ortaya koyacak gerçekten sağlam kanıtlar bulunmadığı ifade etmektedir. Profesör Miller COVID-19 ölümlerinde başka faktörlerin de rol oynayabileceğinin altını çizmekte ve bu iddiaların uzman ekipler tarafından araştırılması gerektiğini de sözlerine eklemektedir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Link : https://forward.com/fast-forward/449554/coronavirus-mortality-jewish-vactor/

LİBYA DOSYASI /// Ercan Caner : Türkiye – Libya Deniz Anlaşması


Ercan Caner : Türkiye – Libya Deniz Anlaşması

Türkiye, ezeli düşmanları olan Yunanistan ve Kıbrıs karşısında elini güçlendirirken Ulusal Mutabakat Hükümeti de içte süren silahlı çatışmalarda güçlü bir askeri destek kazanmıştır.

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

11 Haziran 2020

Yunanistan – ‘‘Uykuda Yakalandık’’

Türkiye – Libya Deniz Anlaşması

“Türkiye ve Libya olarak karşılıklı yeni bir anlaşma ile belirlediğimiz bu münhasır ekonomik bölge alanlarında ortak arama faaliyetleri gerçekleştirebileceğiz. Herhangi bir sıkıntı yok. Diğer uluslararası aktörler, bu anlaşma ile Türkiye’nin çizdiği alanlarda onay almaksızın arama-tarama faaliyeti yapamaz. Güney Kıbrıs, Mısır, Yunanistan ve İsrail, bu bölgeden Türkiye’nin onayı olmadan doğal gaz nakil hattı kuramaz.” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Fanack Bağımsız Medya Organizasyonu, 26 Mart 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 11 Haziran 2020


Libya Temsilciler Meclisi üyelerinin 04 Ocak 2020 tarihinde Benghazi kentinde gerçekleştirdikleri toplantıda, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Tripoli merkezli hükümetine ileriye dönük askeri müdahalesi görüşülmüştür. Foto: Abdullah DOMA / AFP ©AFP ⁃ Abdullah DOMA

Türkiye ve Libya 2019 yılı Aralık ayı başlarında, Akdeniz’e uzanan bir münhasır ekonomik bölge oluşturarak, deniz sınırlarını resmi hale getirmek maksadıyla bir anlaşma imzalamıştır. Her iki ülkenin uluslararası çevreler tarafından tanınan parlamentoları tarafından onaylanmasından beri bu anlaşma, deniz yatağı altında yeni bulunan hidrokarbonları işletme yarışı ve jeopolitik düşmanlıkların kara bulutlarının ikili lanetiyle yüz yüze olan bölgede Pandora’nın Kutusunu (ÇN: Antik Yunan efsanelerinde geçen ve içinde kötülüklerin bulunduğuna inanılan sihirli kutu. Vikipedi) açmıştır.

Akdeniz’de Yeni Fırsatlar

İki ülke arasındaki 35 kilometre uzunluğundaki deniz yetki alanı sınırı önemsiz gibi görülebilir, fakat hidrokarbon yatakları için rekabetin arttığı bir ortamda, komşuları öfkelendiren, Akdeniz’in karmaşık deniz hudut sınırları içinde kilit bir kısmı kapsamaktadır.

Beklenildiği gibi Libya’nın doğusundaki alanlara hâkim olan General Khalifa Haftar’a sadık parlamento, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan, Tripoli merkezli ülkenin meşru yönetimi Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından imzalanan anlaşmaya oybirliği ile karşı çıkmıştır. Bununla birlikte uluslararası yasalara göre Türkiye ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan anlaşma geçerlidir.

Bu anlaşma ile Libya ve Türkiye; Türkiye’nin güney kıyılarından Libya’nın kuzey kıyılarına uzanan bir Münhasır Ekonomik Bölge konusunda anlaşmaya varmıştır. Akdeniz’in ortasına doğru uzanan bu bölge; deniz yatağı altında olduğu düşünülen hidrokarbon rezervlerinin büyük kısmını kapsamasının yanı sıra, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz rezervlerinin Avrupa’daki kilit pazarlara ulaşmasını sağlayan deniz altındaki boru hatları üzerinde de sınırlandırıcı kontrol yetkileri sağlamaktadır.

Yapılan bir ABD Jeolojik Araştırmasına göre; Doğu Akdeniz havzasının 700 milyar dolarlık doğal gaz rezervlerine sahip olduğu tahmin edilmektedir ve Türkiye şimdiden kendisi ve Libya’nın uluslararası şirketlerle hidrokarbon arama sözleşmeleri yapabileceğini ifade etmiştir.

Anlaşmanın Getirdikleri

Anlaşma, her iki ülkeye de münhasır ekonomik bölgenin kendi kısımlarında kalan deniz yatağı altındaki kaynaklar üzerinde açık ve net bir işleme hakkı sağlamaktadır. İşletme hakları, son yıllarda Akdeniz’de giderek büyüyen şiddetli bir politik gerginlik konusudur. Güçlü ülkelerin pastadan kendi haklarını almaya olan istekleriyle birlikte deniz sınırlarının nereden geçtiği ve hatta ülkelerin egemenlik iddiası hakkına sahip olup olmadığı konusunda uzun yıllardan beri süren gerilimler ve tarafların işletme yönünde yapılan hamleler devamlı itiraz konusu olagelmiştir.

Libya geçmişte Yunanistan ile Yunanistan’a ait Girit Adası yakınlarındaki sularda imtiyaz hakları konusunda çatışmıştır. Libya-Türkiye anlaşması Tripoli’ye iddialarını koruması için güçlü bir müttefik sağlamaktadır. Yunanistan anlaşma imzalandığından beri Libya büyükelçisini sınır dışı etmiş durumdadır.

Türkiye de bölgedeki gerginliklerin tam merkezinde yer almaktadır. Ankara, son yıllarda; kendisine ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ait sularda diğer Akdeniz ülkelerinin hidrokarbon aramalarını durdurmak maksadıyla bölgeye deniz araçları göndermektedir. Türkiye, Ankara’nın potansiyel doğal gaz yatakları için sondaj yaptığı iki adet gemiyi korumak maksadıyla Kuzey Kıbrıs’a askeri bir dron dahi göndermiştir.

Libya Başbakanı Fayez al-Sarraj ve Khalifa Haftar Libya iç savaşına olası bir çözüm bulmak maksadıyla bir araya geldikleri Birleşik Arap Emirlikleri’nin Abu Dhabi kentinde görülürken 02 Mayıs 2017. Foto: AP ©Hollandse Hoogte


Yapılan bu anlaşma ile Türkiye, kendi hidrokarbon yatakları olarak ilan etmeyi ümit ettiği bölgenin çoğunda güçlü bir uluslararası yasal hak talebine sahip olmuştur.

Yunanistan, iki ülke arasında varılan anlaşmanın kendi deniz haklarını ihlal ettiğinden şikâyetçidir, fakat Doğu Akdeniz’de kendilerini kilit olarak gören Türk yetkililer kesinlikle geri adım atmamaktadır. Türkiye, 2018 yılından beri Libya ile bu anlaşmanın peşindedir, fakat Libya, önceleri bölgesel jeopolitiklerin içine girmekte isteksiz davranmıştır. Bununla birlikte, Haftar’ın Rusya destekli güçleri Tripoli’nin kapısına dayandığında, Ulusal Mutabakat Hükümetinin, hayatta kalmasını garanti altına alabilecek askeri yardım karşılığında Türkiye ile anlaşmaktan başka çaresi kalmamıştır.

Libya Ulusal Ordusunun (LNA-Libyan National Army) Ocak 2020’de Ulusal Mutabakat Hükümeti (GNA-Government of National Accord) kontrolündeki birkaç bölgeyi ele geçirmesi sonrasında Libya’daki durum. Kaynak: AMN (Al-Masdaar News).

Anlaşmaya Türkiye açısından bakıldığında; Ankara’nın kazançları sadece imtiyaz haklarından elde ettikleriyle sınırlı değildir, anlaşma ile Ankara’nın elde ettiği en büyük kazançlardan bir tanesi de bölgede sağladığı durdurma imkânlarıdır.

Siyasetin Perde Arkasındaki Enerji

İki ülke arasında yapılan anlaşma daha kapsamlı olarak ele alındığında, muhtemelen bölgesel düzeyde enerji politikalarıyla bağlantılıdır. Türkiye’nin (ve Libya) Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon pazarlarına giden ana rotayı gelecekte kontrol etme tehdidi, Doğu Akdeniz devletlerini öfkeden deliye döndürmüştür.

Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti lideri Fayez Sarraj ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Kaynak: Anadolu Agency.

Son yıllarda Türkiye ile ilişkileri hiç ümit verici olmayan İsrail ve Mısır; Türkiye-Libya hamlesini şiddetle kınamış, Mısır daha da ileri giderek anlaşmanın illegal olduğunu dahi ileri sürmüştür. Her iki ülke de Doğu Akdeniz’de keşfettikleri yeni doğal gazı Avrupa pazarlarına ulaştırmayı hedeflemektedir. Boru hattının inşa edileceği rota üzerinde bir Türk engellemesi, bölgede bulunan hidrokarbonların dünyanın ikinci büyük doğal gaz pazarı olan Avrupa’ya ulaştırılması için inşası planlanan rota için geriye çok az seçenek bırakmaktadır.

İsrail, yeni bulduğu doğal gazın Avrupa pazarına ulaştırılması için İsrail-Kıbrıs-Yunanistan-İtalya boru hattı projesine güvenmektedir. Türkiye’nin bu projenin işlerliğini ortadan kaldırması durumunda, İsrail sıvı doğal gazını zaten Mısır üzerinden ihraç etmeye başladığından, Doğu Akdeniz Boru Hattına daha az bağımlı durumdadır.

Ayrıca, Türkiye ile İsrail aralarındaki zor siyasi bağlara rağmen, İsrail doğal gazının son gelişmelerin siyasi veya askeri sonuçlarından etkilenmeden kesintisiz akışını sağlayabilecek güçlü ekonomik ilişkilerini bugüne kadar muhafaza etmişlerdir. Türkiye-Libya anlaşması sonrasında, 1,900 kilometre uzunluğundaki Doğu Akdeniz boru hattı projesinde yer alan dört ülkeden üçü, hiç şüphesiz diplomatik ve ekonomik güçlerini birleştirmek maksadıyla bir anlaşma imzalamıştır.

Türkiye’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti yetkilileri tarafından yapılan açıklamada; Mısır ordu birliklerinin, Haftar’ın kontrolündeki Libya Ulusal Ordusunu desteklemek maksadıyla Libya sınırında konuşlandığı ifade edilmiştir. Kaynak: Al Masdaar News

Kahire’nin kaybedecekleri çok daha fazladır. Askeri açıdan güçlü Haftar ile yakın müttefik olan Mısır, Libya çatışmasında Türkiye’nin karşı tarafında yer almaktadır. Türkiye’nin, Kahire’de iktidardaki rejimin can düşmanı olan Müslüman Kardeşler ile bağları göz önüne alındığında, Akdeniz’deki boru hatlarına erişim konusunda Türkiye ile müzakerelere girmesi durumunda Mısır’ın pozisyonu, Türkiye’den cömert anlaşma şartları sağlayabilecek durumda değildir.

Mısır’ın, Akdeniz’deki komşularının geçmişte başlattığı önceki çatışmalara nazaran askeri bir harekâta direkt olarak dâhil olma olasılığı düşük görünüyor olsa da Türkiye ile Libya arasında varılan anlaşma, Libya’nın çektiği acıları artırarak ve çatışmayı uzatarak, Kahire’yi Haftar’a verdiği desteği iki katına çıkarmaya zorlayacak gibi görünmektedir. Türkiye ile Libya arasındaki anlaşma, zaten gergin olan bölgeye daha fazla baskı yaparak, Mısır’ı muhtemel bir ekonomik sıkıntı içine de sokacaktır. Türkiye’nin, Mısır’ın sağladığı desteğe karşı savaşmak maksadıyla; mevcut anlaşmada yer almayan Libya’ya asker gönderme zorunda kalması durumunda, Ankara deniz yetki alanları haklarını sağlama bağlamakta acele etmesinden pişmanlık duyabilir.

Zehirli Kadeh mi?

Türkiye-Libya anlaşması, her iki ülke için de temel güvenlik ve jeopolitik düzenlemeleri sağlama alarak, Doğu Akdeniz güçleri arasındaki mevcut hidrokarbon çılgınlığından faydalanmaktadır. Türkiye, ezeli düşmanları olan Yunanistan ve Kıbrıs karşısında elini güçlendirirken Ulusal Mutabakat Hükümeti de içte süren silahlı çatışmalarda güçlü bir askeri destek kazanmıştır. Hidrokarbonlar her ne kadar Doğu Akdeniz için bir nimet olarak değerlendirilse de bölgede keşfedilen zengin hidrokarbon kaynakları bir kez daha jeopolitik kavgaları su yüzüne çıkarmıştır. Türkiye ve Libya, sürmekte olan bu hikâyenin sadece en son bölümü gibi görünmektedir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazıda ifade edilen görüşler ve ileri sürülen iddialar Fanack Bağımsız Medya Kuruluşuna aittir.

21 Mayıs 2020 tarihinde The New York Times internet haber portalında Declan Walsh imzasıyla yayımlanan makalede Türkiye’nin şaşırtıcı bir geri dönüşle Libya’da iktidarı belirleyebilecek bir güce sahip olduğu ifade edilmektedir.

Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Libya’nın meşru yönetimi Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin, diktatör Khalifa Haftar’ın emir komutası altındaki Libya Ulusal Ordusunu yenerek ülkede birliği sağlaması dilekleriyle yazımızı bitirelim.

LİNK : https://fanack.com/libya/history-past-to-present/turkey-and-libya-maritime-deal/