SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI /// ERCAN CANER : İnsansız Hava Aracı Eğitimleri


ERCAN CANER : İnsansız Hava Aracı Eğitimleri

15 Ocak 2020

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 25 Kasım 2019

Yerli üretim PD-170 motoruyla seyir halinde görülen 025 numaralı ANKA İHA

İnsansız Hava Araçları (İHA) ve dronlar günümüzde sivil ve askeri alanda oldukça yaygın bir şekilde kullanılmaktadır ve gelecekte kullanım alanlarının da giderek artacağı öngörülmektedir.

Her ne kadar insansız olsalar da İHA ve dronları kullananlar yine pilotlar ve faydalı yük operatörlerdir.

Askeri Maksatlı Kullanım

Hava gücü, ilk kullanılmaya başlandığı tarihten itibaren, insanlı hava araçlarındaki risk faktörü, doğasında uçmak için yaratılmayan insandan kaynaklı hataları asgariye indirme arzusu ve teknolojik gelişmeler, insanoğlunu muharebe sahasında yeni arayışlara itmiş ve insansız hava araçları, uzun yıllar süren geliştirme çabaları sonunda, günümüzde muharebe sahasında bir kuvvet çarpanı olarak yerlerini almıştır.

Askeri maksatlı kullanılan İHA’lar çeşitli özelliklerine göre sınıflandırılsa da NATO tarafından ağırlıklarına göre yapılan sınıflandırma aşağıdaki tabloda sunulmuştur.

Ağırlıklarına göre İHA sınıflandırması

İHA sistemleri, irtifa, menzil ve diğer özelliklerine göre sınıflara ayrılabilmelerine rağmen, günümüzde bütün İHA sistemlerinde temel olarak bulunan alt sistemler;

  • Üzerinde faydalı yükleri taşıyan İHA (Hava aracı),
  • TV kamera, kızılötesi kamera, sentetik radar (Sis, bulut ve puslu havalarda görüş alabilmek maksatlı), yüksek çözünürlüklü optik cihazlar, sensörler ve silah sistemlerinden oluşan görevin icrasına yönelik faydalı yükler,
  • İHA sistemlerinin birbirleri ve yer kontrol istasyonu ile iletişimini sağlayan muhabere sistemleri,
  • Görevin icrası maksadıyla planlama-koordinasyon faaliyetlerini yürüten komuta kontrol unsuru,
  • Yer sistemleri, donanım ve araçlardan oluşan destek unsuru,
  • Bütün sistemin işletilmesinde görevli İHA pilot/operatörleri, teknik bakım personelinden oluşan insan unsurundan oluşmaktadır.

Modern İHA sistemleri günümüzde askeri alanda; istihbarat toplama, uzun süreli gözetleme, keşif, hedef belirleme ve takip, taarruz helikopter ve uçakları için lazerle hedef işaretleme, muharebe hasar kıymetlendirmesi, kimyasal, biyolojik, radyoaktif, nükleer (KBRN) ile kirletilmiş alanların tespiti ve izlenmesi, terör unsurlarının izlenmesi maksatları ile kullanılmaktadır.

İHA ve dronlar özellikle ‘‘Road Side Bombers’’ olarak adlandırılan ve yol kenarlarına yerleştirdikleri el yapımı patlayıcı düzeneklerle dost unsurlara büyük kayıplar verdiren terörist unsurların tespiti ve imhası görevlerinde etkin olarak kullanılmaktadırlar. İHA sistemleri, bu görevlerden başka, askerî alanda ikmal, haberleşme rölesi, psikolojik harekât, erken ikaz, sinyal istihbaratı ve daha birçok görevin icrasında manevra unsurlarına destek sağlamak üzere etkin olarak kullanılmaktadır.

Türkiye, yerli imkânlarla ürettiği silahlı ve silahsız TUSAŞ imali ANKA, BAYKAR imali Bayraktar TB-2 ve SİHA ile VESTEL imali Karayel insansız hava araçları ile dünyada muharebe imkân ve kabiliyetine sahip sayılı ülkeler arasına girmeyi başarmıştır. İnsansız hava araçları ve teknolojinin gelişme trendi göz önüne alındığında önümüzdeki yıllarda İHA pilot ve operatörlerine olan ihtiyacın giderek artacağı değerlendirilmektedir.

Silahlı bir İHA sistemi, aslında yer birliklerine tam destek sağlamak maksadıyla tasarlanmış bir alt sistemler bütünüdür. Bir silahlı İHA üzerinde, uçuş kontrolleri, silahlar, güdüm paketleri (Hedef tespit sensörleri, lazer işaretleyiciler ve haberleşme linkleri dâhil), düşman ısı ve radar güdümlü füzelere karşı korunma sistemleri ve güç sağlayan bir motor bulunmaktadır. Her bir silahlı İHA sistemi ise, birkaç silahlı İHA ile sabit ve/veya mobil bir yer kontrol istasyonundan oluşmaktadır.

Sivil Maksatlı Kullanım

İHA ve dronlar sivil alanda ise, insan hayatını kolaylaştıran ve güvenlik kuvvetlerine yardımcı olan çeşitli faaliyetler; kaçakçılığın önlenmesi, sınır kontrolü, meteorolojik ve oşinografik durumun izlenmesi, veri toplanması ve arama kurtarma faaliyetlerinde etkin olarak kullanılmaktadır.

Düşük maliyetli İHA sistemleri hayvan sürülerinin havadan izlenmesi, özel mülklerin güvenliği ve yol devriyesi gibi alanlarda da etkin olarak kullanılmaktadırlar. Amerikan polis teşkilatı, araçların süratlerini ve trafik kurallarına uyup uymadıklarını belirlemek maksadıyla İHA sistemlerinin kullanımına başlamıştır.

İHA sistemleri bunun yanı sıra, doğal afet ve felaketler sonrasında kazazedelerin yerlerinin ve durumlarının belirlenmesinde, üzerlerinde bulunan sistemler sayesinde uçak ve helikopterlerden çok daha etkin ve düşük maliyetli olarak hizmet vermektedirler. Ulaşılması zor olan bölgelere ikmal maddeleri ve ihtiyaç duyulan acil gereksinimleri ulaştırmak da İHA sistemlerinin görev yelpazesine girmektedir.

İHA sistemlerinin sivil alanda kullanımlarına en güzel örneklerden bir tanesi de maden, doğal gaz ve petrol yataklarının havadan tespitidir. Manyetik alan farklılıklarını algılayarak ve ölçerek geniş bölgeleri tarayan İHA sistemleri bilim adamlarına ihtiyaç duydukları, yeraltındaki kaya yapısı ile bilgileri sağlamada yardımcı olmaktadırlar. İHA sistemlerinin günümüzde ve gelecekte sivil kullanım alanları aşağıda sıralanmıştır

  • Meteorolojik keşif ve gözlem,
  • Çevrenin izlenmesi,
  • Atmosferde bilimsel araştırma-örnek toplama,
  • Oşinografik ölçümler,
  • Hava alanları iniş sistemlerinin kalibrasyonu,
  • Bulut ve aerosol, ozon tabakası ölçümleri,
  • Hava kirliliği ölçümleri,
  • Su buharı, O2 ve CO2 ölçümleri,
  • Bitki örtüsü ölçümleri ve izlenmesi,
  • Kutuplarda buz dağları ve oluşumlarının izlenmesi,
  • Atmosfer ısınma seviyelerinin ölçüm ve takibi,
  • Haritacılık,
  • Dünya manyetik alan ölçümleri,
  • Bulut özelliklerinin belirlenmesi,
  • Nehir taşmalarının izlenmesi,
  • Fırtınaların önceden tespit çalışmaları,
  • Kolluk kuvvetlerine yardım,
  • Sınır ve sahil şeridinde devriye görevleri,
  • Orman yangınları hasar değerlendirme çalışmaları ve
  • Vahşi hayvanların izlenmesi ve korunması.

Yer kontrol istasyonu ve dron pilot eğitimi. Foto: Megan MCCLOSKEY/ Stars and Stripes

Askeri ve sivil alanda yaygın olarak kullanılan insansız hava aracı ve dron pilot, görev komutanı, faydalı yük operatörü ve bakım personelinin eğitimleri, sistemlerin uçuş emniyetini aksatmadan ve maliyet-etkin bir şekilde kullanılmaları açsından önemlidir.

Askeri İHA/Dron Eğitimi

İHA sistemleri günümüz modern muharebe doktrininde bir destek unsuru olmaktan ziyade Görev Kuvveti’nin bir parçası olarak kullanılmaya başlanmışlardır. Sistemlerin etkin olarak kullanılmasında en önemli engel yetişmiş İHA sistem operatörlerinin azlığıdır. İHA sistem kazalarının birçoğu insan hatasından kaynaklanmaktadır. Çok farklı modellerde İHA sistemlerinin kullanılması, eğitim, lojistik ve bilgi transferi alanlarında standartlığı engellemekte ve İHA sistemleri kullanımında en büyük engellerden bir tanesini oluşturmaktadır.

Karmaşık muharebe ortamında karar vericilerin en büyük ihtiyacı durumsal farkındalık ve düşmanı tespit edilmeden belirleyerek taktik resmi ortaya koymak ve düşmanı etkisiz hale getirmek maksadıyla gerekli harekât planlarını geliştirmektir.

BAYKAR tarafından imal edilen Bayraktar TB-2 SİHA

Askeri İHA sistemleri, üzerlerinde bulunan gelişmiş sensörler, optik sistemler, TV ve kızılötesi kameralarla aldıkları görüntü ve istihbarat bilgilerini gerçek zamanlı olarak komuta merkezine ileterek komutanın durumsal farkındalığını artırır ve muharebe sahası taktik resmini ayrıntılı bir şekilde ortaya koymasına yardımcı olurlar.

Askeri İHA ve dron pilot/operatör eğitimi oldukça kapsamlı ve aerodinamik, hava trafik, harita okuma, görüntü kıymetlendirme vb. gibi birçok farklı disiplinleri içeren bir eğitimdir. Türkiye’de bu oldukça kapsamlı eğitim herhangi bir kurum ve/veya organizasyon tarafından verilmemekte, usta-çırak usulü eğitim/öğretim şeklinde sürdürülmektedir.

Askeri İHA/Dron pilot eğitimi teorik ve pratik eğitim olarak iki kısma ayrılmaktadır. Teorik eğitim yukarıda da ifade edildiği gibi birçok farklı eğitim ve öğretim konusunu içermektedir. Teorik eğitim konuları aşağıda sıralanmıştır:

  • Aerodinamik,
  • Uçuş öncesi ve sonrası kontroller.
  • İHA ve dron uçuş düzenleme ve limitleri
  • Hava sahası sınıflandırması,
  • Hava sahası kontrol yöntemleri,
  • Hava trafik usulleri,
  • Hava aracı sistemleri ve bakım usulleri,
  • Görüntü kıymetlendirme,
  • Haritacılık,
  • Elektronik Harp (EH) karşı koyma sistemleri,
  • İstihbarat,
  • Meteoroloji,
  • Yükleme ve performans,
  • Acil durum prosedürleri,
  • Muhabere/İletişim prosedürleri,
  • Havacılık hukuku,
  • Kanat yükü sistemleri ve çalışma esasları.

Sivil İHA/Dron Sınıf Eğitimleri

Azami kalkış ağırlıkları referans alınarak İHA’lar dört ayrı sınıfa ayrılır:

  • İHA0: Azami kalkış ağırlığı 500 gr (dâhil) – 4 kg aralığında olan İHA’lar,
  • İHA1: Azami kalkış ağırlığı 4 kg (dâhil) – 25 kg aralığında olan İHA’lar,
  • İHA2: Azami kalkış ağırlığı 25 kg (dâhil) – 150 kg aralığında olan İHA’lar,
  • İHA3: Azami kalkış ağırlığı 150 kg (dâhil) ve daha fazla olan İHA’lar


Çeşitli İHA/SİHA ve dron yer kontrol sistemleri

Askeri Eğitim

Türkiye’de askeri İHA/dron eğitimleri silahlı kuvvetlere sistem veren üretici firmalar tarafından paket proje kapsamında verilmektedir. Askeri İHA/dronların muharebe sahasında kullanılması üç personele ihtiyaç göstermektedir. Bunlar; Görev Komutanı, İHA Pilotu ve Faydalı Yük Operatörüdür.

Görev komutanının vazifesi; İHA’nın muharebe görevini icrası esnasında, kalkıştan inişe kadar geçen sürede İHA pilotu ve faydalı yük operatörünün faaliyetlerini izlemek ve iki personel arasında gerekli koordineyi sağlayarak muharebe sahasında ihtiyaç duyulan faaliyetlerin yerine getirilmesini sağlamaktır.

İHA pilotunun vazifesi, hava durumu, muharebe ortamının gereklerine uygun olarak hava aracını motor çalıştırma ile motor susturma arasında geçen sürede hava aracını emniyetli bir şekilde uçurmaktan ve SİHA sisteminin kanatlarında bulunan silahların kullanımından sorumludur.

Faydalı yük operatörü ise hava aracı kanat yükünde ve/veya burun kısmında bulunan çeşitli sistemlerin (kamera, lazer işaretleyici, lazer mesafe bulucu, elektronik harp karşı koyma sistemleri, silah vb. gibi) kullanılmasından sorumludur.

Çeşitli ordular bu eğitimlerin bir kısmını kendi bünyesinde bulunan eğitim okullarında vermekte ve İHA ile ilgili teknik ve uçuş eğitimlerini ise yukarıda da ifade edildiği gibi üretici firmaların kendi bünyelerinde bulunan uzman personelden almaktadır.

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// ERCAN CANER : Bomba Yüklü Araçlara Karşı Tedbirler


ERCAN CANER : Bomba Yüklü Araçlara Karşı Tedbirler

15 Eylül 2020

EYPD Ortamında Harekât

El Yapımı Patlayıcı Düzenekler (EYPD) teknolojik imkân ve kabiliyetler ile üstün ateş gücüne sahip olmayan ordu ve unsurların stratejik operasyonel ve taktik silahıdır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 15 Eylül 2020

Bomba yüklü bir araca karşı en iyi korunma tedbiri aradaki mesafeyi korumak ve düşmanın ateşine karşı örtü ve koruma sağlayan bir mevzii almaktır. Keskin nişancılar ve emniyet personeli her zaman uyanık olmalı, hareket halindeyken veya yol kenarındaki molalarda yaklaşan araçları sürekli olarak izlemeli ve hiçbir şüpheli aracın dost unsurlara yaklaşmalarına fırsat vermemelidir. Sivil sürücüleri hareket halindeki konvoylara yaklaşmamaları konusunda uyaran işaretler kullanılmalıdır.

Konvoy ve devriye personeli giderek artan oranda şiddet kullanma usullerine vakıf olmalıdır. Devriye araçlarının yavaşlamasına neden olan tehlikeli bölgeler ve dar yerlerde tehlikeye karşı hazırlıklı olunmalıdır. Düşmanın dost unsurlara yaklaşmak maksadıyla sık olarak kullandığı yol üzerindeki farklı yönlerden gelen trafiğin birleştiği yerlere ve yokuş aşağı/yukarı rampalara özel bir dikkat sarf edilmelidir. Güvenlik personeli, bomba yüklü bir aracın her yönden saldırabileceği hususunda uyarılmalıdır. Afganistan, Irak ve Suriye’de gerçekleştirilen bomba yüklü araç saldırılarının bazılarında, birlikler karşı yönden gelen trafik arasında bulunan bomba yüklü araç taarruzlarına da maruz kalmışlardır.

Bir konvoy içerisinde ilerlerken düşmana kârlı bir hedef sunmaktan kaçınmak maksadıyla daima çok dikkatli olunmalıdır. Sürekli olarak saldırgan bir savunma durumunun muhafaza edilmesi ve sivil trafikle ilgilenmek maksadıyla planların önceden hazır olması gerekmektedir.

Sivil trafiğin geçmesi ya da yaklaşması durumunda uygulanacak hareket tarzlarını belirlemek maksadıyla vazife analizi çok iyi yapılmalıdır. Yaklaşan sivil trafiğin konvoyu geçmesine izin verilecek ise, araç ve sürücülerin, sivil araçlar yaklaştıkça kontrol tedbirlerinin artırılması maksadıyla, önceden belirlenmiş bir kontrol planı mevcut olmalıdır.

Yaklaşan sivil trafiğin konvoyu geçmesine müsaade edilmeyecek ise sivil sürücüleri uyaracak ve konvoya yaklaşmamalarını sağlayacak bir plan mevcut olmalı ve bütün personel, giderek artan oranda şiddet ve silah kullanımı hususunda çok iyi eğitilmiş olmalıdır.

Mahalli sürücüleri devriye araçlarına yaklaşmamaları hususunda ikaz eden işaretlerin kullanılması

Bu tedbirler bulunulan ülkenin lisanında uyarı işaretlerinin kullanılmasını, bütün yolu kapsayacak şekilde ilerlemeyi, görsel işaretleri, araç kornalarının kullanılmasını ve araçları yaklaşmamaları için uyaran işaret fişeklerini kapsar, bununla beraber tedbirler, bunlarla sınırlı kalmamalıdır. Unutulmamalıdır ki düşmanı uzakta tutmak ve yaklaştırmamak bomba yüklü araçlarla yapacağı taarruzları engelleyecektir. Dost unsurlar asla potansiyel bir hedef haline getirilmemelidir.

İntikal Halindeyken Düşmanın Emniyetli Mesafede Muhafaza Edilmesi

Giderek artan şiddette kuvvet kullanımı/angajman kuralları:

Kullanılan teknikler basit, kolaylıkla anlaşılabilir ve kesin olmalıdır.

  • Defansif/taarruzi araç manevraları.
  • Araçların arkasına asılan Arapça ‘‘Yaklaşma, Geçme!’’ uyarı işaretleri.
  • El ve kol işaretleri.
  • Korna, siren ve düdük kullanılması.
  • Geceleyin ışıldak kullanımı.
  • Yeşil lazer ışıklarının kullanılması.
  • Öldürücü olmayan ikazların kullanılması.
  • Kimyasal ışıkların kullanılması.
  • Küçük işaret fişeklerinin kullanılması.
  • 40 mm çaplı gözyaşı bombalarının kullanılması.
  • İkaz atışlarının kullanılması.
  • Gerekirse angajman kurallarına uyularak yaklaşan araca ateş açılması.
  • Gerektiğinde angajman kurallarına uygun olarak sürücü ve yolculara ateş açılması.

Sabit Durumdayken Düşmanın Emniyetli Mesafede Muhafaza Edilmesi

  • Bölgenin keşfi, işgal edilmeden önce yapılmalıdır.
  • Durmayı müteakip 5/25 metre kontrolleri icra edilmelidir.
  • Mayın ve gömülü EYPD tehditlerine karşı yollardan olabildiğince uzak durulmalıdır.
  • Doğal engellerden yararlanılmalıdır.
  • İyi bir dağılma uygulanmalıdır.
  • Çepeçevre emniyet tedbirleri alınmalıdır
  • Trafik konilerinin kullanılması.
  • Dikenli tellerin kullanılması.
  • İşaretlerin kullanılması.
  • Yol engellerinin kullanılması.
  • Gözetleme yerinin belirlenmesi.
  • Derinlikte savunma tedbirlerinin alınması.
  • Elektronik karşı koyma cihazlarının azami sahayı kapsayacak şekilde mevzilendirilmesi.

Trafik Kontrol Noktaları

Trafik kontrolleri düşmanın hareket ve gayretlerini kısıtlar ve planlarını uygulamasını geciktirir. Birçok kontrol noktasında yapılan aramalardan sonuç alınamasa da, önemli birçok şeyin tespit edildiği kontrol noktaları da bulunmaktadır. Düşman tarafından uygulanan bomba yüklü araçlarla yapılan saldırıların artması, bir yerde uzun süre kalan sabit trafik kontrol noktalarının düşman saldırılarına maruz kalma riskini artırmıştır.

Bomba yüklü araç saldırılarından sakınmak maksadıyla Trafik Kontrol Noktalarının (TKN) hazırlanma ve işgal süresi 20–30 dakika ile sınırlanmalıdır. (Vazife, düşman, arazi, meteorolojik durum, elde mevcut zaman ve sivil faktörler). Zamanın bu süreyle sınırlandırılması, TKN’larının süratle hazırlanmasını, işletilmesini ve faaliyetin sonunda toparlanmasını sağlayarak, düşmanın bomba yüklü araçlarla yapabilecekleri saldırılara engel olur. Afganistan, Irak ve Suriye’de görülen saldırılarda; işgal süresini uzatan TKN’larına düşmanın hafif silahlar ve roket ile saldırdığı gözlemlenmiştir. Bunun da ötesinde, bulunduğu yeri uzun süre işgal eden bir TKN etkinliğini kaybedecektir. Haberler çok hızlı yayıldığından TKN’nın yerini öğrenen düşman unsurlar yollarını değiştirecektir.

Trafik Kontrol Noktasının Hazırlanması

Trafik kontrol noktaları değişik yerlerde ve değişik zamanlarda kurulup kısa süre işgal edilmelidirler. Liderler, kurulma ve işgal süresini sınırlandırmanın yanı sıra dost unsurlara ait araçları TKN içerisinde azami şekilde dağıtmalı ve sivil trafiğin sabit durumdaki birliklere yaklaşmalarını önlemek maksadıyla mevcut bütün imkânlardan azami şekilde istifade etmelidirler. Karşı tedbirlerden bazıları aşağı sıralanmıştır:

  • TKN Arama Timinin ana yolun dışında tesis edilmesi.
  • Yol işaretlerinin bulunulan ülke lisanında olması.
  • Emniyet araçlarının (kanatlar) azami uzaklığa mevzilendirilmesi.
  • Toprak setleri ve duvarlar gibi doğal ve suni engellerden yaklaşan tehditlere karşı azami şekilde istifade edilmesi.
  • Mevziilerin işgal öncesi olası EYPD (El Yapımı Patlayıcı Düzenek) açısından araştırılması ve optik cihazlarla kontrol edilmesi (Düşman kullanılacak örtülü mevzileri önceden tahmin edebilir ve EYPD yerleştirebilir).

Muharebe Lojistik Devriyeleri

Bir askerin yapabileceği en büyük hatalardan bir tanesi: kendisinin bir savaşçı değil de destek personeli olduğunu düşünmesi ve korunma görevini diğerlerinin vazifesi olarak algılamasıdır. Barış zamanında uygulanan idari tedbirler muharebe esnasında hiçbir işe yaramamaktadır. Örneğin: barış zamanında kaza mahallinin terk edilmemesinin gerektiği herkes tarafından bilinen bir kuraldır. Muharebe sahasında ise durum tamamen farklıdır. Önemsiz bir tampon kazası için kesinlikle durulmamalı ve polisin gelmesi beklenmemelidir. Düşman, duraklayan konvoyu tespit edebilir ve bomba yüklü bir araçla saldırı düzenleyebilir. Gün ışığında araç farları mutlaka kapatılmalıdır. Açık farlar düşmanın sizi uzak mesafelerden tespit etmesini sağlayarak bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlemesine neden olabilir.

Konvoy Bir Muharebe Harekâtıdır

İki nokta arasında hareket eden bütün askeri araçlar bir konvoy teşkil ederler. Muharebe sahasında ise konvoylar; Muharebe Lojistik Devriyeleri (MLD) olarak adlandırılan bir muharebe harekâtıdır. Düşman, araç içindeki dost unsurlara zarar vermek maksadıyla bütün imkân ve kabiliyetlerini kullanacaktır. Muharebe sahasında bir yerden başka bir yere gitmek kesinlikle konvoy harekâtı olarak değerlendirilmemelidir. MLD komutanları her intikal için birlik idare prosedürlerini uygulamalı ve provalar icra etmelidir.

Bütün kurtarma, ilk yardım ve muhabere cihazları faal olmalı, yeteri kadar mühimmat araçlara yüklenmelidir. Kurtarma harekâtı için çeki demiri, halat ve zincirler alınmalı kullanılır durumda oldukları hareket öncesi kontrol edilmelidir. Yangın söndürme cihazlarının yerleri ve dolu oldukları kontrol ve teyit edilmelidir. Harita üzerinde rota ayrıntılı olarak incelenmeli, araçların aralıkları belirlenmeli ve telsiz frekansları koordine edilmelidir. Büyük araçlar mevcut ise, acele kurtarma maksadıyla MLD bünyesine bir kurtarıcı dâhil edilmesi dikkate alınmalıdır.

Muharebe sahasında her an her şey olabilir. Komutanlar; hasar görmüş araçlar, lastik patlamaları, arıza yapan araçlar, düşmanın direkt ve endirekt ateşlerine maruz kalma, EYPD tespit edilmesi, patlama öncesi ve sonrasında uygulanacak hareket tarzlarını belirlemeli, personelini eğitmeli ve provalar icra etmelidirler. Bununla birlikte hazırlanan planların her duruma uygun olması mümkün değildir. Komutan karşılaşılan her olayda durum muhakemesi yaparak bir karara varmalı ve bu kararını uygulamalıdır.

Hareket halindeki dost araçlara çok yaklaşan sivil araçlara karşı uygulanacak olan, giderek artan oranda şiddet kullanım usulleri gözden geçirilmelidir. Provalar yapılarak bütün personelin düşmanla temasa geçme kurallarına tamamıyla hâkim olması sağlanmalıdır.

Muharebe Lojistik Devriye Harekâtında Göz Önüne Alınacak Hususlar

Ana esaslar:

  • Sürücüler dikkatlerini araç kullanmaya yoğunlaştırmalıdır.
  • VDAM+Z faktörlerine bağlı olarak konvoy içinde taktik aralıklar muhafaza edilmelidir.
  • Mahalli trafikten uzak durulmalıdır.
  • Sert zemin üzerinde ilerlenmeli, virajlarda açıktan dönülmeli ve yoldaki çukurlardan kaçınmalıdır.
  • İntikal esnasında balistik koruyucu camlar kullanılmalıdır.
  • Mümkün ise yolun ortasından gidilmelidir.
  • Keskin nişancılar yol üstü yaya ve araç geçişlerine dikkat etmelidir.
  • Silahçılar mümkün olabildiğince her an ateşe hazır durumda olmalıdırlar.

Muharebe Lojistik Devriyesinde Emniyet Tedbirleri

  • Barış zamanı taktik, teknik ve usulleri uygulanmamalıdır. Örneğin: bir lastik patlamış ise ve yeterli emniyet personeli yok ise patlamış lastik üzerinde bir sonraki ileri üsse kadar gitmek zorunda kalınabilir. Hasar görmüş bir araç terk edildiğinde durum en kısa zamanda üst birliğe rapor edilmelidir.
  • Araçlar hızlı sürülmeli, EYPD tehdidinden çok daha fazla tehlike oluşturacak şekilde aşırı sürat yapılmamalıdır. Kolay bir hedef olmaktan sakınmak maksadıyla araçlar çok yavaş sürülmemelidir. En acemi sürücü konvoyun gerisine, en tecrübeli sürücü de konvoy başına planlanmamalıdır.
  • Yolun sağ ve sol kenarlarına olabilecek EYPD’den sakınmak maksadıyla yolun ortasından hareket edilmelidir.
  • Konvoy bünyesinde hareket halindeyken isabet alındığında bütün dikkat dışarıya yoğunlaştırılmalıdır. Sıhhiyeci ve muharebe hayat kurtarma personelinin görevlerini yapmalarına yardım edilir. Esas vazife düşmanla temas (angajman) kurallarına bağlı kalarak düşmanı en kısa zamanda etkisiz hale getirmektir.
  • Düşman hafif silahlarına ve parça tesirli mühimmata karşı koruma sağlayan balistik camlar mutlaka kullanılmalıdır.
  • Yol üzerindeki çukurlara dikkat edilmeli ve tekerlekler bu çukurların üzerlerinden geçirilmemelidir.
  • Düşman unsurları ve teröristlerin, EYPD’ni aynı çukurlara birçok kez yerleştirdikleri unutulmamalıdır.
  • Yolu kesen yaya ve araç üst geçitlerine azami dikkat gösterilmelidir. Düşman buraları gözetleme maksadıyla kullanmaktadır. Keskin nişancılar üst geçitlere yaklaşırken ateşe hazır durumda olmalıdırlar.
  • Virajlar açıktan dönülmelidir. Araç tekerlekleri mümkün olabildiğince önde giden aracın tekerlek izleri üzerinde muhafaza edilmelidir.
  • Araç zırhlı olsa dahi, kol ve bacaklar her zaman araç içinde olmalıdır.
  • Göz ve kulakları korumak maksadıyla balistik gözlükler ve kulaklıklar her zaman takılı olmalıdır.
  • Bütün duraklamalarda aracın etrafı kontrol edilmeli 5/25 metre kontrolleri uygulanmalıdır.
  • Tali EYPD saldırıları göz önüne alınarak hasar görmüş araçların kurtarma/onarım öncesi ölüm bölgesi dışına tahliye planları yapılmalıdır.

ANALİZ /// Ercan Caner : Hayvan Çiftliğinin Yedi Emri


Ercan Caner : Hayvan Çiftliğinin Yedi Emri

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

14 Eylül 2020

Kara Mizah-Stalin Eleştirisi

Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazı hayvanlar diğerlerinden daha fazla eşittir.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Eylül 2020

George Orwell tarafından kaleme alınan Hayvan Çiftliği adlı kitapta, Manor Çiftliğinde yaşayan hayvanların başından geçenler anlatılır. Kitabın başlığına bakıldığında ana konusunun bir çiftlikte yaşayan hayvanlar olduğu düşünülür. Fakat hikâye okundukça, okuyucular yazılanların derinliğini ve vermek istediği mesajları anlamaya başlar. Orwell kitabında, insanları, Manor Çiftliğinde yaşayan hayvanlarla karşılaştırmıştır.

Çiftlikte Devrim

Bay Jones’un Manor Çiftliğinde yaşayan bütün hayvanlar, bir gece ağırda Major adlı yaşlı domuzun, hayvanların insan efendilerinin zulmü altında yaşamadıkları bir dünya ile ilgili rüyasını dinlemek üzere bir araya gelirler. Yaşlı domuz Major bu toplantıdan sonra çok geçmeden ölür, fakat onun hayvanlık felsefesinden ilham alan hayvanlar, çiftlik sahibi Bay Jones’e karşı bir darbe planlarlar.

Snowball (Kartopu) ve Napoleon (Napolyon) adlı iki domuz bu tehlikeli girişimin önemli figür ve planlayıcıları olarak öne çıkarlar. Bay Jones bir gün hayvanları beslemeyi unuttuğunda devrim gerçekleşir ve Bay Jones ve adamları çiftlikten uzaklaştırılır. Manor Çiftliğinin adı Hayvan Çiftliği olarak değiştirilir ve Hayvanlığın Yedi Emri ağırın duvarına yazılır.

Başlangıçta devrim tam bir başarıyla sonuçlanmıştır. Hasadı bitiren hayvanlar, her Pazar günü bir araya gelerek çiftlik politikasını tartışmaktadır. Zekâları nedeniyle domuzlar çiftlikte lider olmuştur. Fakat kendisini ve diğer domuzları beslemek için ineklerin sütünü ve birkaç elma çalan Napoleon adlı domuz ne kadar güce susamış bir lider olduğunu gösterir. Napoleon ayrıca, diğer hayvanları domuzların daima ahlaklı ve isabetli karar verdiklerine inandırma yeteneği olan Squealer (İspiyoncu) adlı domuzu da hizmetine almıştır.

Sonbaharın sonlarına doğru Jones ve adamları geri almak maksadıyla Hayvan Çiftliğine geri dönerler. Snowball adlı domuzun taktikleri sayesinde hayvanlar Jones ve adamlarını o tarihten itibaren Cowshed (İnek Ahırı) olarak anılacak olan savaşta yenilgiye uğratırlar.

Yel Değirmeni İnşası

Kış mevsimi gelir ve ilgi alanı sadece kurdele ve şekerlemeler olan Mollie adlı gururlu at bir insan tarafından kandırılarak çiftlikten uzaklaştırılır. Snowball, elektrik sayesinde hayvanlara daha çok boş zaman sağlayacak olan bir yel değirmeninin planlarını çizmeye başlar. Napoleon adlı domuz ise yel değirmeni inşasının onlara yiyecek üretmek için daha az zaman sağlayacağını ileri sürerek bu düşünceye şiddetle karşı çıkar. Napoleon, vahşi köpeklerden oluşan bir sürüye Snowball adlı domuzu çiftlikten atmaları için emir verir.

Napoleon daha sonra artık tartışma olmayacağını ve bütün olan bitenlere rağmen de yel değirmeninin inşa edileceğini ilan eder ve yel değirmeni inşa düşüncesinin aslında kendisine ait olduğunu ve Snowball adlı domuzun onu kendisinden çaldığı yalanını söyler. Napoleon, artık Snowball adlı domuzu çiftlikteki hayvanların çektiği bütün zorlukları üstüne yıktığı bir günah keçisi olarak kullanmaktadır.

Yılın kalan kısmının çoğu yel değirmeninin inşasıyla geçer. Boxer adlı inanılmaz derecede kuvvetli bir at yel değirmeni inşasında en değerli hayvan olarak öne çıkar. Bu arada Bay Jones çiftlikten ümidini kesmiş ve ülkenin başka bir yerine taşınmıştır. Hayvanlık ilkelerine aykırı olarak Napoleon bir aracıyı kiralar ve komşu çiftliklerle ticarete başlar. Bir fırtına, yarısı bitmiş yel değirmenini yerle bir ettiğinde, Napoleon tahmin edebileceğiniz gibi yine Snowball adlı domuzu suçlar ve hayvanlara yel değirmenini yeniden inşa etme emrini verir.

Totaliterlik Başlıyor…

Napoleon adlı domuzun güce olan tutkusu giderek artarak, masum hayvanları itiraf etmeye zorlayan ve onları bütün hayvanların önünde köpeklere öldürten totaliter bir diktatöre dönüşmesine neden olur. Napoleon ve diğer domuzlar Jones’in evine taşınır ve yatakta uyumaya başlarlar. Domuzlar şişmanlarken, diğer hayvanlar giderek daha az yiyecek almaya başlamıştır. Ağustos ayında yel değirmeni tamamlandıktan sonra Napoleon Bay Jones’e bir miktar kereste satar, fakat ödemeyi yapan komşu çiftlik sahiplerinden Frederick ödemeyi sahte banknotlarla yapmıştır. Frederick ve adamları çiftliğe saldırarak yel değirmenini tahrip ederler, fakat sonunda yenilgiye uğrayarak kaçarlar. Hayvanlığın Yedi Emri domuzlar tarafından ihlal edildikçe revize edilir. Örneğin bir gece domuzlar çok içip sarhoş olduklarında ‘‘Hiçbir hayvan içki içmeyecek’’ emri, ‘‘Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek’’ şeklinde değiştirilir.

Hayvanlığın Yedi Emri

İki ayağı üstünde yürüyen herkes düşmandır.

Dört ayak üzerinde yürüyen veya kanatları olan dosttur.

Hiçbir hayvan yatakta uyumayacaktır.

Hiçbir hayvan alkollü içki içmeyecektir.

Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecektir.

Hiçbir hayvan elbise giymeyecektir.

Bütün hayvanlar eşittir.

İhlal Edilen Emirler Değişiyor…

Bu emirlere çiftlikte yaşayan bütün hayvanlar tarafından her zaman uyulacaktır. Yedi emir aslında; ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ şeklinde basite indirgenebilir. Zaman geçtikçe bu emirler çiftliğin yöneticileri tarafından değiştirilmeye başlanır. Devrim sonrası hayvanların lideri olan Napolyon, ‘‘dört ayak iyidir, iki ayak daha iyidir’’ değişikliğinde olduğu gibi çok zeki manevralarla bunları değiştirir. İlk iki emir iki ayaklı her şeyin kötü olduğunu ve çiftliğe sokulmaması gerektiğini ifade ediyor olsa da devrim sonrası daha ilk yılda çöpe atılmışlardır. Domuzlar iki ayakları üzerinde yürümeye başladıklarından ilk emir ihlal edilmiştir ve bunun da ötesinde Cowshed Savaşının kahramanı Snowball, Napoleon tarafından kovularak çiftliğin düşmanına dönüştürülmüştür.

Domuzların çiftliğin eski sahiplerinin evine yerleşmeleri ilk emirlerin değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Üçüncü emir çiftlikteki hayvanların yatakta uyumalarını yasaklamaktadır. Napoleon bu emri de ‘‘çarşaflar ile’’ ibaresini ekleyerek değiştirir. Çiftlikte devrim gerçekleştikten sonra ‘‘Bütün Hayvanlar Eşittir’’ kuralı çiğnenmiştir.

Domuzlar, hikâye boyunca değiştirilemeyen kuralları, yatakta uyuma işinde olduğu gibi kendi rahatları için sürekli olarak değiştirmeyi sürdürürler. Napoleon’a göre yatakta uyumak büyük ve köklü bir değişiklik değildir, devrimin hemen sonrasında izin verilmemesinin nedeni de çiftlikte yaşayan insanların yatakta uyumalarıdır. Domuzlar emir ve kuralları öylesine ustalıkla değiştirirler ki çiftlikte yaşayan diğer hayvanlar emir ve kuralların ihlal edildiklerinin farkına dahi varmazlar.

Değişecek bir sonraki emir ‘‘Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecektir’’ emridir. Bu olay, çiftlikte hain denilen ve Snowball ile birlikte hareket eden hayvanların itirafları ve infazlarından sonra gerçekleşir. İnfazlardan sonra Muriel, Clover, Benjamin ve birkaç hayvan daha infazların emirler ile bağdaşmadığını düşünürler. Domuzlar bir kez daha emirleri yaptıklarını haklı göstermek için değiştirmiştir. ‘‘Hiçbir hayvan diğerini sebepsiz öldürmeyecektir’’ şeklinde değişen emri okuyan hayvanlar aynı düşüncede değildir ve o andan itibaren emirlerin nasıl ihlal edildiğini anlarlar.

Napoleon gücü istismar ederek ve hayatı diğer hayvanlar için zorlaştırarak emirleri değiştirmeye devam eder. Domuzlar kendileri için koydukları ayrıcalıkları muhafaza ederek diğer hayvanlar üzerindeki kontrolü artırırlar. Squealer (İspiyoncu) adlı domuz, domuzların Hayvanlığın Yedi Emirde yaptıkları değişiklikler dâhil Napoleon’un her söylediğini onaylamaktadır. ‘‘Hiçbir hayvan alkollü içki içmeyecektir’’ emri domuzlar çiftlikteki viskinin yerini keşfettiklerinde; ‘‘Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek’’ şekline dönüştürülür.

Domuzlar diğer hayvanları yönetecek kadar güçlü olduklarından giysilerle ilgi emri değiştirdikleri de düşünülmez. Yedinci emir dünyadaki bütün hayvanların hiçbir ayrım gözetilmeksizin eşit olduklarını açıklamaktadır. Sözde değiştirilemeyen bu emir de ‘‘Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazıları diğerlerinden daha fazla eşittir’’ şekline dönüştürülür.

Orwell okuyucularının vermek istediği mesajları tam olarak anlayabilmesi için olayları kullanır. Okuyucu hikâyeyi okurken duygusal olarak üzüntü hisseder. Orwell, çiftlikteki hayvanların çektikleri acıları görebildikleri ve hissedebildikleri için bir anlamda okuyucuların duygularına hitap eder. Bu sahne okuyucularda güçlü bir üzüntüye yol açar. Napoleon, köpeklerin yardımıyla kendisine sadık olmayan herkesi katleder. İtiraf ve infaz hikâyeleri, Napoleon’un ayakları dibinde bir ceset yığını oluşana ve havayı kan kokusu kaplayana kadar sürüp gider.

George Orwell’in kitabında kinayeli bir şekilde Rus Devriminin kişi ve olaylarını anlattığı ve Çar Nicholas olarak Bay Jones, Karl Marx olarak Old Major ve Joseph Stalin olarak Napoleon karakteriyle Hayvan Çiftliği adlı kitabın gücün kötüye kullanımıyla ilgili derin mesajlar verdiği çok açık ve nettir.

Hayvanlar devrime çok iyi niyetlerle başlamıştır. Fakat bütün hayvanların eşit yaratıldığı hayali bir topluma yönelik soylu fikirleri zaman içinde zalim ve adaletsiz bir diktatörün hüküm sürdüğü totaliter bir devlete dönüşmüştür. Bu dönüşüm hiç şüphesiz Marx’ın sınıfsız toplumunun Stalin’in zalim rejimine dönüşmesindeki olaylar zincirini yansıtmaktadır. Bu isyan, iktidar ve sonrasında gelen yozlaşma döngüsü en güzel Barbara Tuchman’ın ‘‘Her başarılı devrim zamanla devirdiği zalimin elbiselerini giyer’’ sözleriyle anlatılmaktadır.

Yedi emri, Snowball ile birlikte kaleme alan Napoleon adlı domuzun ‘‘hayvanlığı öne çıkarmak’’ gibi bir ideali kesinlikle yoktur. Napoleon adlı domuza göre çiftlikte düzeni sağlamanın tek yolu, erklerin tümünü elinde bulunduran birinin vereceği kararlardır. Dikkat edilirse Orwell’in hikâyesinde yargı görevini yürüten bir kurum bulunmamaktadır. Yargıyı etkisiz hale getirmek totaliter rejimlerin kilit özelliklerinden bir tanesidir.

Koyun Karakteri Neyi Temsil Eder?

‘‘RAB çobanımdır, Eksiğim olmaz. Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, sakin suların kıyısına götürür. İçimi tazeler, adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, kötülükten korkmam. Çünkü sen benimlesin. Mezmur 23’’

Koyunlar çiftlikteki hayvanlar arasında en az zeki olanlardandır. Okumayı asla tam olarak sökemezler ve Yedi Emri dahi hatırlayamazlar, fakat Snowball onlara çok sevdikleri ve her zaman meledikleri ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ özlü sözünü öğretir. Propagandaya karşı çok elverişlidirler ve hiçbir şeyi sorgulamadan bütün emirlere uyarlar. Orwell’in hikâyesinde koyunlar totaliter bir devletin aldatılmış vatandaşlarını temsil ederler.

Çiftliğin en aptal hayvanları oldukları için Napoleon tarafından indoktrine edilmeleri ve kendi maksadı için manipüle edilmeleri çok kolaydır. Mesela yedi emri öğrenmeleri ve ezberlemeleri çok zor olduğundan Snowball koyunlar için ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ şeklinde basitleştirmiştir.

Koyunlar bu kısaltılmış özdeyişi ezberledikten sonra çok beğenmiş ve kırlarda uzandıklarında hiç bıkmadan saatlerce melemişlerdir. Bu aralıksız melemeyi fark eden Napoleon ise özellikle Snowball kritik konuşmalar yaparken ve öne çıktığı anlarda onlara melemeyi gizlice öğretmiştir.

Çiftlik Evi Neyi Simgeler?

Aşağıdaki bölüm; Sayın Kerem BOZKURT, Sayın Ahmet GÜNAY ve Sayın Rukiye ÇELİK tarafından kaleme alınan ‘‘HAYVAN ÇİFTLİĞİ ROMANINDAKİ AST ÜST İLİŞKİLERİNİN EFENDİ-KÖLE DİYALEKTİĞİ BAĞLAMINDA İNCELENMESİ’’ başlıklı makaleden alıntıdır:

‘‘Çiftlik evi isyan öncesi hayvanların korka korka ve hayranlıkla baktığı bir ev iken; isyan sonrası domuzların mesken tuttuğu bir karargâh haline gelir. Dolayısıyla çiftlik evi başlarda köleliği ve başkaldırıyı simgelerken isyandan sonra domuzların statüsünü belirleyen bir göstergeye dönüşür. Yine isyandan önce hayvanların kendilerini gerçekleştirmek için onlara sunulan bir erek olarak yel değirmeni, onlara domuzlar tarafından dayatılan bir iş haline gelir. İsyandan önce Balbadem diyarı domuzlar tarafından yasaklanan uzamsal bir mekân göstergesi iken isyandan sonra kontrolü ellerinde tutmak için hayvanları gönderdikleri akıbeti belirsiz korkutucu bir mekâna dönüşür.

Tüm bu öğelerden hareketle isyandan önce çiftlik; aralarında babacan bir liderin bulunduğu ve zekâya göre düzenlenmiş ancak günlük hayatta çok belirli olmayan bir statünün olduğu, tüm üyelerin ayrı bir kimliklerinin olduğu ve birbirlerine saygı duydukları görev kültürü ve destekçi kültür odaklı bir örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu örgütte yaşlı domuz Major’un tecrübesi ve bilgeliğine atıfla sözü dinlenirken; bunun haricindeki ilişkiler ast ya da üstün olmadığı, her bireyin düşüncelerini özgürce söylediği, farklı bir düşünceleri olduğunda rahatlıkla Major’a söyleyebildikleri ve bunlar üzerinde tartışabildikleri demokratik bir ilişki söz konusudur. Elbette çiftlik sahibi Bay Jones’la olan ilişki emir komuta şeklinde ilerleyen, işlerin yapılmasının baskı ve korkuyla yapıldığı monarşik bir ilişki mevcuttur. Ancak tüm astlar görevlerini yapabilecek yeterlikte, gücünü işine veren, becerikli, sorumluluk sahibi ve gerektiğinde örgütsel amaçlar için güdülenebilen bireylerdir. Dolayısıyla isyan öncesi çiftliğin örgütsel yapı modeli yatay örgüt modeli olarak tanımlanabilir. Zira uzmanlık ve görevlerin ön planda tutulduğu yatay örgüt yapılarında belirli bir hiyerarşi yoktur ve sorumluluklar paylaşılır. Örgütü kendi içinde değerlendirdiğimizde yatay örgütsel yapı karşımıza çıkıyorken; çiftlik sahibi ve örgütü birlikte ele aldığımızda dikey bir örgüt yapısı karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan baktığımızda isyan öncesi Major hariç diğer tüm örgüt üyelerin kimlikleri örgüte ve Bay Jones’a bağlı ve bağımlı olan kimliklerdir. Kendilik bilinci olmayan, efendiye karşı eyleme geçecek praksis bilinci olmayan, kendi hakikatini efendinin iradesinde ve onun hizmetinde çalışmakta bulan tüm örgüt üyeleri bireysel varoluş bakımından özgür olmayan köle tavrı içerisindedir.’’

YUNANİSTAN DOSYASI /// ERCAN CANER : MED-7 Ülkelerinden Yunanistana Tam Destek


MED-7 Ülkelerinden Yunanistan’a Tam Destek

14 Eylül 2020

Ajaccio Deklarasyonu

MED-7 Ülkelerinden Yunanistan’a Tam Destek

Yunanistan, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Malta ve Kıbrıs (MED-7 Ülkeleri) tarafından yapılan ortak açıklamada bütün ülkelerin Uluslararası Deniz Hukuku’na uyması ve farklılıkların diyalog yoluyla çözülmesi vurgulanmıştır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Eylül 2020

Maskeli İkili: solda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, sağda ise Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis. Kaynak: Greek Government.

MED-7 ülkeleri yaptıkları ortak açıklamada; Türkiye’nin sürekli olarak egemenlik haklarını ihlal ettiğini iddia ettikleri Kıbrıs ve Yunanistan’ı tam olarak desteklediklerini ve dayanışma içinde olduklarını ifade etmiştir.

19 maddelik ortak açıklamada COVID-19 krizi, Sahel-Sahara bölgesinin (Mali Askeri darbesi?) Akdeniz’deki güvenlik ortamına olumsuz etkisi, Akdeniz’deki barış ve istikrar kapsamında Yunanistan ve Kıbrıs’a verilen tam destek, Libya’daki durum, Beyrut limanındaki patlama, Suriyeli mülteciler, Kıbrıs problemi, Orta Doğu barış süreci gibi hususlar yer almıştır.

MED-7 liderleri tarafından imzalanan Ajaccio Deklarasyonun Akdeniz’de Barış ve İstikrar başlıklı 6’ncı maddesinde yer alan ifadeler aşağıdadır:

Kaynak: Keep Talking Greece

Egemenlik ve egemenlik hakları Türkiye’nin saldırgan eylemleri tarafından sürekli ihlal edilen Kıbrıs ve Yunanistan’a tam desteğimizi ve dayanışma içinde olduğumuzu bir kez daha yineliyoruz.

Bölgedeki ülkelere; özellikle uluslararası deniz hukuku olmak üzere uluslararası yasalara uymaları çağrısında bulunuyor ve bütün tarafları anlaşmazlıkları diyalog ve görüşmeler yoluyla çözmeleri konusunda teşvik ediyoruz.

Bu bakımdan, Yunanistan ile Türkiye arasındaki deniz yetki alanı meselesinde diyalogun yeniden başlaması için arabuluculuk faaliyetlerini yürüten Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi ile Almanya’nın çabalarını destekliyoruz.

Ayrıca; münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı sınırlandırmalarının diyalog ve iyi niyetli görüşmeler, uluslararası yasalara tam saygı ve iyi komşuluk ilişkileri prensiplerine uyularak çözülmesi gerektiğinin altını çizerek, Kıbrıs Hükümeti tarafından yapılan Türkiye ile görüşme davetini memnuniyetle karşılıyoruz.

Son Avrupa Konseyi kararları doğrultusunda; Türkiye’nin Avrupa Birliği tarafından yapılan Doğu Akdeniz ve Ege Denizindeki tek taraflı ve illegal eylemlerini sonlandırması yönündeki sürekli çağrılara tepki göstermemesini üzüntüyle karşılıyoruz.

Avrupa Birliği’nin bu saldırgan eylemlere tepkisinde uygun bütün araçları kullanmaktaki kararlılığımızı yeniden teyit ediyoruz. AB Dışişleri Bakanlarının son Gayri Resmi Toplantısı (Gymnich Toplantısı) ile uyumlu olarak, bugüne kadar masaya getirilen önerilere dayanan ek listeler üzerindeki çalışmaları hızlandırmayı kabul ediyoruz.

Türkiye’nin diyaloga davet edilmesinde bir gelişme yaşanmadığı ve tek taraflı eylemlerini sona erdirmediği takdirde, Avrupa Birliğinin 24-25 Eylül 2020 tarihlerinde Avrupa Konseyi’nde görüşülebilecek ilave kısıtlayıcı tedbirler listesi hazırlaması gerektiğini savunuyoruz.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// ERCAN CANER : ABD-Kıbrıs İlişkileri


ERCAN CANER : ABD-Kıbrıs İlişkileri

14 Eylül 2020

Çember Daralıyor

ABD ve Kıbrıs Cumhuriyeti; Kıbrıs Kara, Açık Deniz ve Liman Güvenliği Merkezi (CYCLOPS[1] Cyprus Center for Land, Open-Seas & Port Security) olarak adlandırdıkları bir ortak eğitim merkezi kurdu.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Eylül 2020

ABD-Yunanistan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu

Birleşik Devletler ve Yunanistan yönetimleri, 29 Haziran 2020 tarihinde, iki ülke arasında oluşturulan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu ikinci üst düzey toplantısını gerçekleştirdiler. ABD Delegasyonu Başkanı olan ABD Enerji Kaynakları Dışişleri Bakan Yardımcısı Francis R. Fannon, ABD Enerji Bakanlığı Enerji Bakan Yardımcısı Mark Menezes, Yunanistan Ekonomik Diplomasi Dışişleri Bakan Yardımcısı Konstantinos Fragkogiannis ve Enerji Bakan Yardımcısı Gerassimos Thomas; aşağıda belirtilen alanlarda Yunanistan ve Birleşik Devletler’in birlikte çalışma taahhüdünü yeniden teyit ettiler.

  • Güneydoğu Avrupa’da enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine destek sağlamak.
  • Enerji kaynaklarını geliştirmek maksadıyla Doğu Akdeniz’de bölgesel ortaklarla birlikte hareket etmek.
  • Bölgesel enerji güvenliğine katkı sağlamak.

Birleşik Devletler ve Yunanistan yönetimleri arasında, 29 Haziran 2020 tarihinde yapılan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu Enerji Çalışma Grubu toplantısı, Aralık 2018 ve Ekim 2019 tarihlerinde yapılan Stratejik Diyalog toplantılarının devamı niteliğindedir.

Birleşik Devletler ve Yunanistan delegasyonları, Doğu Akdeniz bölgesindeki tüm devletlerin faaliyetlerini; enerji kaynakları ve rotalarının çeşitlendirilmesine yardımcı olacak şekilde, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde yer alan uluslararası yasalar dâhil bütün uluslararası yasalara uygun şekilde sürdürmesi ve bölgesel istikrar ve güvenliğin sağlayacağı faydalar için iyi komşuluk ilişkilerine katkı sağlaması gerektiğinin altını çizmiştir.

EastMed Boru Hattı

Birleşik devletler ve Yunanistan delegasyonları, Doğu Akdeniz (EastMed) Boru Hattı gibi yeni altyapı projelerini içeren bölgesel ve Avrupa enerji güvenliğine geliştiren ve ticari açıdan uygulanabilir olan Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ihraç seçeneklerini çeşitlendirmeye sağlayacakları desteği yeniden teyit etmişlerdir.

Çalışma grubu ayrıca; Yunanistan enerji sektörü, yapılabilecek potansiyel ABD özel sektör yatırımları, petrol pazarındaki fırsatlar ve yenilenebilir enerji sektöründeki artan işbirliği imkânlarını da görüşmüştür. Bunun, ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu tarafından oluşturulan yeni ABD yatırım fırsatları altında yapılacağı vurgulanmıştır.

Her iki taraf da ExxonMobil şirketinin; Girit Adası Batı ve Güneybatısında yer alan iki açık deniz keşif lisans alanında, TOTAL ve Hellenic Petroleum şirketiyle işbirliği yapmasını memnuniyetle karşılamıştır ve bu sektörde işbirliğini sağlamlaştırmayı hedeflemektedir. İki taraf ayrıca, kısa bir süre önce onaylanan ‘‘Çevre Mevzuatının Modernizasyonu’’ başlıklı Yunan Yasası kapsamında yenilenebilir enerji sektörüne yapılabilecek potansiyel ABD yatırımlarını da görüşmüştür.

Kıbrıs Cumhuriyeti Silah Ambargosu

Bu arada; Birleşik Devletler Kıbrıs Cumhuriyetine uyguladığı 30 yıllık silah ambargosunu kısmen de olsa kaldırmıştır. Bundan sonra öldürücü olmayan silahlar bu ülkeye satılabilecektir. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nicos Anastasiades’i telefonla arayarak bu gelişme hakkında bilgilendirmiştir. 01 Ekim 2020 tarihinden itibaren ABD, bir yıl süre ile savunma maksatlı sistemleri ve hizmetlerini Kıbrıs Cumhuriyetine satabilecek ve transfer edebilecektir.

Washington Kıbrıs’a uyguladığı silah ambargosunu; 1974 yılındaki Türkiye’nin askeri müdahalesi sonrasında ikiye bölünen adada yeniden birleşme görüşmelerini desteklemek ve bir silah yarışını caydırmak maksadıyla 1987 yılında uygulamaya başlamıştır. Adada halen 35.000-40,000 kadar Türk askeri bulunmaktadır ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sadece Ankara tarafından tanınmaktadır.

CYCLOPS- Kıbrıs Kara, Açık Deniz ve Liman Güvenliği Merkezi

Son iki yıldır Birleşik Devletler ve Kıbrıs Cumhuriyeti son derece verimli bir güvenlik işbirliği geliştirmiştir. İki ülke, Akdeniz ülkelerinden ekipleri çeşitli güvenlik konuları hakkında eğitmektedir. Örneğin Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Güvenlik ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Bürosu (ISN-International Security and Nonproliferation), Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarında Lübnan ve Mısır hükümet yetkililerinin katıldığı bir dizi eğitim faaliyeti icra etmiştir.

Kıbrıs Cumhuriyetine ait Ionnides savaş gemisinden çekilen fotoğrafta; Sivil-Asker İşbirliği (CIMIC) Tatbikatına katılan İngiliz Kraliyet Donanmasına ait Lynx modeli helikopter görülmektedir. 30 Mayıs 2019 tarihinde icra edilen tatbikata Kıbrıs Cumhuriyetinin yanı sıra Yunanistan, İngiltere, İsrail, Almanya ve Birleşik Devletler unsurları da katılmıştır. Foto: Iakovos Hatzistavrou/Getty Images.

Birleşik Devletler ve Kıbrıs Cumhuriyeti; bu işbirliğini geliştirmek ve kendi ülkelerinde eğitim yapmaları mümkün olmayan ülkeleri desteklemek maksadıyla Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarında bir bölgesel sınır güvenliği eğitim merkezi kurma konusunda anlaşmıştır.

CYCLOPS eğitim merkezinde; gümrük, ihracat kontrol, liman ve deniz güvenliği dâhil emniyet ve güvenlik alanlarında talep eden ülkelere teknik destek sağlanması da planlanmaktadır.

Eğitim tesislerinde uygulamalı eğitime imkân veren; kara sınırı geçiş, yolcu görüntüleme ve taşınabilir bir siber güvenlik laboratuvarı dâhil farklı eğitim platformları bulunacaktır.

CYCLOPS, bölgedeki kötü niyetli aktörler ve şiddet yanlısı organizasyonların oluşturduğu yayılma risklerini caydırmayı da hedeflemektedir. İki ülke tarafından yapılan açıklamada CYCLOPS’un gerçek bir ortaklık eseri olduğunun altı çizilmiştir. Birleşik Devletler eğitmen, donanım ve diğer kapasite geliştirme desteği sağlarken Kıbrıs Cumhuriyeti tarafı da arazi ve eğitmen sağlayacak ve seyahatleri kolaylaştıracaktır. Eğitim tesisinin inşasına bu yıl içinde başlanması öngörülmektedir.

Oruç Reis

Bu arada; çeşitli basın organlarında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişte ifade ettiği; ‘‘Kıta sahanlığımızda haydutluğa asla boyun eğmeyeceğiz, yaptırım ve tehdit dili karşısında geri adım atmayacağız” sözlerine rağmen, Türk sismik araştırma gemisi Oruç Reis’in 13 Eylül 2020 tarihinde Antalya Limanına demirlediğine yönelik haberler yer almıştır.

Yunan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Selanik kentinde yaptığı açıklamada; Oruç Reis’in problemli sulardan geri dönmesinin olumlu bir gelişme olduğunu ve Türk tarafı ile provokasyonların olmadığı bir ortamda görüşmek istediklerini ifade etmiştir.

Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar ise yaptığı açıklamada; Oruç Reis sismik araştırma gemisinin Antalya’ya dönmesinin ‘‘geri adım’’ anlamına gelmediğini ve planlı geliş-gidişler kapsamında olduğunu ifade etmiştir. Anadolu Ajansına yaptığı açıklamada Bakan Akar, Yunan halkının Macron liderliğindeki girişimlere kapılmaması ve Macron’un kendini kurtarma operasyonlarına meze olmaması gerektiğinin de altını çizmiştir.

[1] CYCLOPS: Tek Gözlü anlamına gelen bu kelime antik Yunan mitolojisinde görünen bir deve verilen isimdir. Yunanlılar uzaklarda kanun ve düzen olmadan yaşayan bir cycplos ırkı olduğuna inanmaktadır.

HAVACILIK DOSYASI /// Ercan Caner : Hava Kuvvetleri Komutanlığı “Kardeş Kuruluşu” Türk Hava Kurumu’na Neden Sahip Çıkmıyor ??


Ercan Caner : Hava Kuvvetleri Komutanlığı “Kardeş Kuruluşu” Türk Hava Kurumu’na Neden Sahip Çıkmıyor ??

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

02 Eylül 2019

Son duası mı okundu?

Sanki Türk Hava Kurumu’nun “Son duası” o zaman okunmuş gibi!..

Müyesser Yıldız, ODATV, 01 Eylül 2019

Bizzat Atatürk tarafından kurulan, ancak özellikle “FETÖ”nün iktidar ortağı olduğu dönemden itibaren çürütülen ve yolsuzluk batağına sokulan Türk Hava Kurumu’nun akıbeti yavaş yavaş netleşti.

Kurumun yeni yönetimi işbaşına geleli daha bir yıl olmadı, ama on yılların faturası adeta sistematik bir şekilde onlara kesilmeye başlandı.

Geçen yıl 13 Ekim’de yapılan 45’inci Olağan Genel Kurul’da mevcut başkan emekli Hava Pilot Tuğgeneral Kürşat Atılgan’ın devam etmesi bekleniyordu. Ancak Genel Kurula birkaç gün kala sürpriz bir şekilde Balyoz kumpası mağdurlarından emekli Tümgeneral Ahmet Bertan Nogaylaroğlu’nun adaylığına karar verildi.

Kurum gerçekten çok zor durumdaydı. Kulislerde, AKP’ye yakın bir isim olduğu, iktidarla koordineli çalışarak, işleri düzeltebileceği düşüncesiyle Nogaylaroğlu’nun tercih edildiği konuşuluyordu.

Nitekim Genel Kurul’dan bir gün önce Nogaylaroğlu’nun adaylığını duyururken, gündemdeki iddiaları da aktarmıştık. Bir kesime göre, Türk Hava Kurumu’nda yeniden “FETÖ”cülük ve yolsuzluk tartışmalarının başlaması Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda rahatsızlık yaratmış, bunun üzerine yeni bir isim arayışı gündeme gelmişti. Bir başka kesime göre ise bizzat mevcut Başkan Kürşat Atılgan, Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz ve Genelkurmay yetkilileriyle görüşerek, Nogaylaroğlu’nu önermişti.

İlginçtir, bu haberimiz hem Atılgan, hem Nogaylaroğlu’nun tepkisine yol açmıştı.

Son birkaç ayda Türk Hava Kurumu üzerinde yaşanan tartışmalar sırasında Atılgan ve Nogaylaroğlu’nun karşı karşıya geldiğini, birbirleri hakkında suç duyurusunda bulunduğunu gördük.

-Hükümet Neden İzledi?-

Sadede gelirsek; Olan biteni başından beri izleyip, haberleştiren Cumhuriyet’ten Tuncay Mollaveisoğlu bugünkü yazısında, “Türk Hava Kurumu’nun içi boşaltılırken, hükümet neden izledi?” diye çok haklı bir soru sormuş.

Raporların sümen altı edildiğini, yolsuzluk ve usulsüzlük belgeleri Erdoğan’a iletildiği halde harekete geçilmediğini, birçok şirket ve banka borç yapılandırılması ile kurtarılırken, THK’nın borç yapılandırma kapsamına alınmadığını, özetle adeta kurumun batışının izlendiğini vurgulamış.

Ya İktidar medyasında esen/estirilen hava?!.. Yolsuzlukları Savcılıklara bildiren yeni yönetim, ancak suçlanan onlar. Sanki tüm bunlar 10 ayda olmuş, bitmiş gibi!..

Bir de Türk Hava Kurumu’nun sözleşme imzaladığı Avukat Haluk Pekşen’in CHP eski milletvekili olması konusu var ki!.. Buradan yüklenip, “THK, CHP’nin arka bahçesi oldu” iddiasında bulunuyorlar.

Eski Başkan Kürşat Atılgan da bir dönem MHP milletvekilliği yapmıştı. Üstelik Bahçeli’nin hemşehrisi. Niye o zaman kimsenin aklına, “THK, MHP’nin arka bahçesi mi?” diye sormak gelmedi ki?

-Şimdi AKP’nin “Arka Bahçesi” mi Oluyor?-

Kurumun Haluk Pekşen’den önceki Avukatının AKP’li bir isim olduğu ve 2 sayfalık tek bir mütalaa için 200 bin lira ödendiğinin öne sürüldüğünü belirtip, son gelişmeyi aktaralım.

Kulislere bomba gibi düşen iddiaya göre, 31 Temmuz itibarıyla THK ile sözleşmesini bitiren Pekşen’in yerine, AKP’nin çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra milletvekili aday adayı olan ve halen de Genel Merkez’de Başkan Yardımcısı konumunda olan bir avukatla sözleşme imzalanmış.

Ne zaman mı?

Erdoğan’ın Salı günkü Rusya ziyaretinden dönerken, yaptığı şu açıklamanın hemen ardından:

“Şu anda bir olay daha çıktı ortaya; Türk Hava Kurumu meselesi. Türk Hava Kurumu’nun arkasında kim var? CHP’li milletvekili. Onun arkasında CHP. Bunu savunuyorlar ve ‘Bakanlık neden Türk Hava Kurumu ile çalışmıyor?’ diyorlar. Yahu bu adam zaten mezarlığa dönüştürmüş Türk Hava Kurumu’nu. Oradaki uçakların motorları, pervaneleri yok. Yani rezillik diz boyu. Şimdi büyük ihtimalle şurada birkaç gün içerisinde orayı da masaya yatıracağız. Yani bu Türk Hava Kurumu ile bir yere varamayız.”

Doğruysa, şimdi de “Türk Hava Kurumu AKP’nin arka bahçesi mi oluyor?” diye sormak gerekmez mi?

Toparlarsak;

On yılların sorunu bir kalemde 10 aylık bir yönetime kesildi…

Kurumu kurtarıp, ayağa kaldırmaya yönelik tüm talepler geri çevrildi…

İktidar medyasında, “THK kapatılmalı” sesleri yükseldi…

Ve Atatürk’ün kurduğu 94 yıllık bir kurum daha kapatılma veya kayyıma devredilme noktasına geldi…

-Hava Kuvvetleri Komutanı: Biz Belirledik-

İlginç olan da tüm bunlar yaşanırken, başta Hava Kuvvetleri Komutanlığı olmak üzere TSK ve MSB’nin sessiz kalması!..

“Ne âlâka” diyenler olabilir.

Yazının başında Nogaylaroğlu’nun Başkan adaylığına, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay’ın karar verdiğini belirtmiştik.

İnanmayanlar için Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz’ün geçen yılki Genel Kurul’da yaptığı konuşmanın şu ilk bölümünü aktaralım:

“Öncelikle 45’inci olağan büyük genel kurulda bulunmaktan duyduğum memnuniyeti arz etmek istiyorum ve sizlerle beraber olduğumdan dolayı hakikaten mutluluk duyuyorum ve hepinize saygı ve sevgiler sunuyorum. Öyle uzun uzun bir konuşma konusu düşünmedim. Ben öncelikle Ulu Önder Atatürk’ün 1925 yılında kurup, bize bıraktığı bu güzide kurumu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ayrılmaz bir parçası olan Türk Hava Kuvvetleri ile kardeş kuruluş olduğu hususunu hepinizin bildiği gibi yine aynı şekilde tekrar ediyorum. Dün olduğu gibi bugün ve yarın da aynı şekilde kol kola olacağımızdan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bu vesileyle öncelikle Sayın Genel Başkanıma, yönetim kurulu ve delegasyona, hepinize üç yıldır yapmış olduğu hizmetlerden dolayı gerçekten çok teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum, sağ olun var olun. Aynı hizmetleri bundan sonra da diğer konularda yardımcı olacak şekilde sürdüreceğinize eminim. Sayın Genel Başkanımızla yapmış olduğumuz istişare sonucunda kendisinin bana söyledikleri, ‘Ben yoruldum. Beni lütfen değiştirmek için elinizden geleni yapar mısınız?’. Biz de onunla beraber aynı yola çıkarak, yeni bir genel başkan adayı sunduk. O da sizlerin takdirlerinedir.”

-Komutanın Anlamlı Fıkrası-

Orgeneral Küçükakyüz’ün konuşmasının son bölümü daha da dikkat çekiciydi. Genel Kurul’daki gerginliği azaltmak için bir fıkra anlattı.

Küçükakyüz’ün, hem Türk Hava Kurumu’nun anlam ve önemi, hem de ortam açısından o zaman hiçbir anlam veremediğim fıkrası şuydu:

“Temel kahvede oturuyor, tabi hem kumar oynuyor hem de içki içiyor. Akşam oluyor, kumarda parayı kaybetmiş, içkiden de sarhoş olmuş. Kalkmış evinin yolunu tutmuş. İçinde bir pişmanlık, ‘Kumar oynadık parayı kaybettik. İçki içtik sarhoş olduk, hem de günaha girdik’. O sırada da mezarlığın yanından geçiyor. ‘Yahu bari ben bu mezarlıkta bir dua okuyayım da bir sevaba gireyim’. Dönüyor mezarlığa, kaldırıyor ellerini, efendim bir dakika, iki dakika, tık yok. Bakıyor olacak gibi değil, ‘Hepinize iyi akşamlar, bol şanslar diliyorum’. Ben de tüm kurula ve hepinize bol şanslar dilerim. Saygı ve sevgiler sunuyorum.”

Sanki Türk Hava Kurumu’nun “Son duası” o zaman okunmuş gibi!..

Ancak bizlere düşen, Atatürk’ün kurduğu bu tarihi kuruma “Bol şanslar” dilemek yerine, kurtarılması, yaşatılması ve eski misyonuna kavuşması için canla başla sahip çıkmak olmalı, değil mi?!..

LİNK : https://odatv.com/son-duasi-mi-okundu-01091950.html

DİN & DİYANET DOSYASI /// Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü


Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

27 Ocak 2019

Yazar: Henri J. Barkey, Hoover Institution, 6 Aralık 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Ocak 2019

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte, Müslüman Dünyasına liderlik edebilecek tek ülkenin Türkiye olduğunu iddia etmiştir. Bu basit cümle, Türkiye’nin mevcut İslamcı liderliğinin hırsları ve çelişkilerini ortaya koymanın yanı sıra, ülkenin temel tutumundan ne kadar geriye doğru gittiğini de göstermektedir. Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), aşırı İslamcı lider Necmettin Erbakan ve onun 1970’li yılların Müslüman Kardeşler örgütünden esinlenen hareket ve siyasi partisinin bağrından çıkmıştır. Erbakan, dünyayı İslam ile Batı; iyi ile kötü arasında süren bir Manichean mücadelesi olarak görmüş, bu nedenle de Batı karşıtı sert söylemleri, Türkiye’yi Batı kurumlarından uzaklaştırma gayretleri ve Osmanlı ruhunu yeniden canlandıran bir Türkiye yaratma arzusuyla daima İslam dünyası liderliğini hedeflemiştir.

Erdoğan da başlangıçta bu düşünceleri benimsemiş ve sonrasında da bir grup yakın arkadaşı ile AKP’yi kurmak üzere bir fırsatını bularak akıl hocası Erbakan ile bağlarını koparmıştır. Aslına bakılırsa Erdoğan ve yakın arkadaşları, Türk ordusunun Erbakan’ın iktidara gelmesine asla izin vermeyeceği kanaatine doğru bir şekilde varmışlar, kendilerini Müslüman Demokratlar olarak yeniden tanımlayarak, Erbakan ve mirasından uzaklaşmış ve 2002 yılında iktidara gelmeyi başarmışlardır.

Bununla birlikte, Erdoğan ve arkadaşlarının ilk seçim zaferinden günümüze kadar geçen 16 yılda Türkiye büyük bir dönüşüme uğramıştır. Erdoğan adım adım bütün kurumları, devlet-toplum ilişkilerini ve ulusal ideolojiyi kendi vizyonuna daha iyi uyacak şekilde yeniden biçimlendirmiştir. Erdoğan geçen 16 yıllık sürede Türk devletini, bütün sivil ve askeri kurumları ile şekillendiren, tanımlayan ve tahakkümü altına alan rakipsiz bir lider olarak otokratik bir sistem inşa etmiştir. Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ten günümüze kadar geçen sürede, başka hiçbir lider, devlet ve toplum üzerinde kendi tercihlerini böylesine mükemmel bir şekilde dayatmayı başaramamıştır.

Recep Tayyip Erdoğan ve akıl hocası Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Erdoğan, görkemli ve ihtiraslı bir ajandası olan klasik bir popülisttir. Hedefi; esas olarak Batı ile olsa da dünyanın geri kalanıyla kendisine üstünlük sağlayacak bir mücadele olarak algıladığı, sonuçta her ikisinden de faydalanacağını değerlendirdiği güçlü Türk milliyetçi tercihleri ile küresel İslamcı ajandasını birleştirmektir. Türk milliyetçiliği ve İslami vizyon içerde ve dışarda birbirine pek uyuşmadığından bir zorluk da bulunmaktadır. Türk toplumu dış görünüşte oldukça dindar görünse de İslami bir karakteri hiçbir zaman benimsememiştir. Türkiye’nin İslam dünyası liderliği için açıkça bastırması, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere kesinlikle diğer ülkelerin sert muhalefetiyle de karşılaşacaktır.

Erbakan’ın birçok yaklaşımını benimsiyor olsa da Erdoğan’ın popülizmi kalın bir pragmatik çizgiyle ayrılmaktadır. AKP’nin Müslüman Demokratları muhafazakâr bir politik görünüm sergilerken, işe ilk başladıklarında demokratik değerler, politik açıklık ve ekonomik reformlar ile Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yaklaştıracak bir siyasi strateji tasarlamışlardır. Türkiye siyasi açıdan bir bahar yaşarken sonuçlar gerçekten etkileyici olmuştur. Avrupa da bu gelişmelere olumlu tepki göstermiş ve uzun dönemde şüpheleri olmasına rağmen, Türkiye’yi o zamana kadar başarılamayan, aday ülke statüsüne yükseltmiştir.

Erdoğan ve partisi tarafından demokrasi yönünde atılan bu adımlar, Avrupa Birliği nezdindeki etkilerinin yanı sıra, kemikleşmiş Türk laik askeri devlet sistemini frenleme ve kontrol altına almakta da aynı derecede etkili olmuştur. Erdoğan ve arkadaşları sadece yüzde 34 oy oranıyla iktidarı ele geçirdiklerini ve ordu teşkilatının kendilerine karşı olduğunu çok iyi bildiklerinden, siyasi yaşamlarının, özellikle Batınınki olmak üzere dış destek kazanmaya bağlı olduğunun farkındaydılar. İşte bu faydacılığı esas alan pragmatik yaklaşımı, Erdoğan’ı akıl hocası merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan ayıran en büyük özelliktir.

Bir zamanlar yakın dost ve olan ve AKP’yi birlikte kuran yol arkadaşları;
solda: Recep Tayyip Erdoğan, sağda Abdullah Gül.

Erdoğan ve yeni AKP yönetim kadrosunun yaptıkları analiz doğruydu; ordunun son yüksek sesli itirazı, karısı başörtüsü takıyor diye Erdoğan’ın sırdaşı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıktığı 2007 yılında meydana geldi. Erdoğan ordunun blöfüne, AKP’nin oyların yüzde 46’sını alarak subaylara büyük bir ders verdiği ulusal seçimlerle karşılık verdi. Adalet ve Kalkınma Partisinin, Erbakan’ın kurduğu birçok partiye yapıldığı gibi Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması gayreti de başarısızlıkla sonuçlanarak, askeri vesayetin Türk politikaları üzerindeki hâkimiyetini etkin bir şekilde sonlandırdı.

Ordunun yolundan çekilmesiyle Erdoğan, ağır ve emin adımlarla ülke içindeki gücünü pekiştirdi. Yapılan bir dizi anayasal referandumlarla, önce 2010 yılında yargı teşkilatı yenilendi ve sonrasında da mevcut icracı başkanlık sistemi onaylandı. 2018 yılına gelindiğinde, Türkiye’de bütün güç sadece onun yönetimi altında toplanmıştı. Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimi de ona, 200 kadar general ve amiralin yanı sıra sayısız düşük rütbeli subayın devre dışı bırakılarak veya hapsedilerek, orduda geride kalanların temizlenmesi imkânını sağladı. Erdoğan, darbeyi kışkırttıkları gerekçesiyle; bir zamanlar orduya karşı ittifak kurduğu sürgünde yaşayan imam Fethullah Gülen ve devlet bürokrasisindeki sözde takipçilerinin de peşine düştü. Darbe girişimine karşı gösterilen kuvvetli tepkiden faydalanılarak çok sayıda gazete, yayın organı, sivil toplum kuruluşu, üniversite, okul ile liberal, solcu, Kürt ve Gülen yanlısı birçok ticari işletme kapatıldı veya Türk devleti tarafından el koyuldu ve on binlerce insan ağır cezalarla yargılanmak üzere mahkemelere gönderildi.

İktidarını sağlamlaştıran Erdoğan, Abdullah Gül gibi başlangıçta işbirliği yaptığı arkadaşlarından kurtuldu ve çevresini sadece ve sadece kendisine sadık olan insanlarla doldurdu. Erdoğan’ın yeni sistemini, sivil toplum örgütleri ve en önemlisi de basın, kendisine ve devlet ihalelerine bağlı işadamı elitleri yarattığı yönünde eleştirdi. Çelişkili bir şekilde, iktidarını sağlamlaştırma süreci devam ederken, 2010 yılında Erdoğan’ın söylemi birden değişti. Çok daha saldırgan, popülist, Batı karşıtı ve daha fazla dini ajandaya önem veren bir hal aldı. Geçmişte Türkiye’nin laik yapısı üzerinde ısrarcıyken giderek bunu dikkate almamaya başladı.

Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimine direnen Türk halkı

Dini eğitim veren ve çok az seviyede laik bir müfredat uygulayan İmam Hatip okullarının sayısında dramatik bir artış yaşandı. Erdoğan, herkesin çok iyi bildiği gibi bu okulların sayısının artmasını, muhafazakâr kimliğe sahip bir toplumdan ateist öğrenci nesilleri yaratmasının beklenmemesi gerektiğini ifade ederek savundu. Bu gelişmelere paralel olarak Darwin teorisi de lise eğitim programlarından çıkarıldı.

Din ile devlet arasındaki ayrımı yavaş yavaş kaldırmanın bir yolu da din ve fetva işleri başkanlığı Diyanet’i çok daha fazla güçlendirmekti. Diyanet artık çok daha fazla göz önündeydi ve günlük hayata karışıyordu, ayrıca İmam Hatip okulları da Erdoğan’ın yeni dış politika aracı olarak boy göstermeye başlamıştı. Diyanet, yurt dışında, sadece Türklerin yaşadıkları yerlerde değil, Küba gibi yerlerde de cami inşasına girişti. Diyanet, Türk birliklerinin Suriyeli Kürtleri zorla uzaklaştırdığı Suriye’de de camiler inşa ediyordu. Bütün devlet kurumlarının 2019 yılı bütçelerinde azalmanın yaşandığı bir dönemde Diyanet bütçesinde yüzde 34 oranında bir artış yapıldı.

Arap Baharı esnasında, Türk dış politikasının giderek İslamlaştığına ve bölgesel liderliğe soyunduğuna yönelik belirtiler ortaya çıkmaya başlamıştı. O zamanlar Türkiye’nin dış işleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu Arap Baharını, Araplar tarafından Türkiye’nin AKP’yi seçme başarısının yanı sıra Müslüman köklerine dönme çabalarına özentisi olarak nitelendiriyordu. Bu şekilde davranarak Türkiye, Davutoğlu’na göre; Orta Doğu, Afrika ve Asya üzerine odaklanan ve Batı hâkimiyetinin bütün kötülüklerini sona erdirmeyi hedefleyen yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyordu.

Erdoğan ve AKP’nin mücadelesi sadece Batı dünyası ile yarıştıkları bir uygarlaşma savaşı değildir, onların savaşı Atatürk, onun hatırası ve kurduğu laik ideolojiye de karşıdır. Bu savaş, yavaş yavaş yürütülen ve ilk cumhuriyet döneminin etkisini, daha geniş bir tarihe; modern Türkiye’yi Osmanlı ve Osmanlı öncesi Türk tarihine bağlayarak azaltmaya çalışan ve açık olarak sürdürülen bir mücadeledir. Elbette Atatürk döneminde getirilen ve laik askeri küçük bir kesim tarafından akılsızca dayatılan ve yeniden dayatılan tedbirler de bu yeni yorumu kolaylaştırmaktadır.

Erdoğan’ın İslamcılığa bariz dönüşü dâhice olsa da o hala bir pragmatisttir. Ülke içinde, teslim aldığı basın tarafından papağan gibi yinelenen Batı karşıtı söylemleri nefret doludur. Başarısız 2016 askeri darbesi ve Türkiye’nin ekonomik sancıları nedeniyle Birleşik Devletleri suçlamakta, Batı kurumlarına sövüp saymakta ve sık sık Yahudi aleyhtarı ifadeler kullanmaktadır. Yine de bütün bunlar, onun Washington yönetimi ve hatta Donald Trump gibi Müslümanlık karşıtı görüşleri ile bilinen biriyle ilişkilerini sürdürmesine engel olmamaktadır. Erdoğan, kendisi ve Türkiye için, Müslüman dünyası dâhil olmak üzere daha büyük bir uluslararası rol arayışında NATO üyeliğinin yanı sıra, dünyanın süper gücünün müttefiki olma ve mümkün olduğunda onunla emniyetli bir şekilde mücadele ettiği algılarının ona gerekli değerler olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu hassas bir dengedir. Aynı yöntemleri Avrupa ile olan ilişkilerinde de uygulamaktadır, Nazi kalıntıları olarak tanımladıktan sonra Türkiye’nin refahının Avrupa ile iyi ilişkilere bağlı olduğu gerçeğini göz ardı edemeyerek, Hollanda ve Almanya ile ilişkilerini tam bir görev duygusuyla geliştirmiştir.

Erdoğan’ın, dinin rolü ve yeri hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için, İslam dininin güncellenmesi gerektiğini öne sürdüğünde de yaptığı gibi gereğinden fazla zaman harcadığı bir gerçektir. Dindar bir nesil yaratma arzusu ile Müslüman dünyasının birleşme ve kendisini savunma ihtiyacı yönünde, iç ve dış politika alanında yaptığı önerilerde, Erdoğan daima dinin rolüne öncelik vermektedir. Türk basını daha şimdiden onu İslam dünyasının lideri olarak ilan etmiş ve hatta dış işleri bakanı, diğer Müslüman liderlerin Erdoğan’ı kıskandığını dahi ileri sürmüştür.

Erdoğan’ın, arka planda sadece kendi fikirlerini duyduğu böyle bir ortamda, hâlâ doğal arenası olarak kalan İslam dünyasında kendisini uluslararası olarak öne çıkarma gayretlerini artırması büyük bir olasılıktır, buna bağlı olarak; dış politikasındaki İslamlaşma da bütün formları ile hızlanacaktır.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar ile yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

SAĞLIK DOSYASI /// Ercan Caner /// Coronavirus : Neden Şimdi Harekete Geçme Zamanı ????


Ercan Caner /// Coronavirus : Neden Şimdi Harekete Geçme Zamanı ????

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

17 Mart 2020

Politikacılar, toplum liderleri ve iş dünyasının patronları: Neyi ne zaman yapmalısınız

Yazar: Tomas Pueyo, Medium, 11 Mart 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 16 Mart 2020

Coronavirus hakkında bütün olup bitenlere bakınca bugün ne yapmak gerektiği konusunda bir karar vermek zor olabilir. Daha fazla bilgi için beklemeli misiniz? Bugün bir şey yapmak gerekiyor mu? Ve ne yapmalı?

Koronavirüs hakkında her şey: Neden hemen harekete geçmeniz gerekiyor?

Özel görsellerle zenginleştirilmiş makalenin tam metin çevirisi. Makalenin tamamını PDF formatında okumak ve bilgisayar/akıllı cihazlarınıza indirmek için BURAYA tıklayın.

Bu makalede; birçok grafik, çok sayıda kaynaktan aldığım veriler ve modeller eşliğinde aşağıdakileri ele alacağım:

  • Yaşadığınız bölgede kaç tane Coronavirus vakası olacak?
  • Bu vakalar gerçekleştiğinde neler olacak?
  • Neler yapmanız gerekiyor?
  • Ne zaman?

Bu makaleyi okumayı bitirdiğinizde aşağıdakiler hakkında bilgi sahibi olacaksınız:

  • Coronavirus size doğru geliyor.
  • Virüs, önce yavaş yavaş ve sonra aniden katlanan bir hızla geliyor.
  • Size gelmesi sadece birkaç gün alacak. Belki bir veya iki hafta içinde onunla tanışacaksınız.
  • Virüs size bulaştığında sağlık sisteminiz çökecek.
  • Vatandaşlarınız hastane koridorlarında tedavi edilecek.
  • Yorgunluktan bitkin düşen sağlık çalışanları kendilerini kaybedecek ve bazıları yaşamlarını yitirecek.
  • Doktorlar hangi hastalara oksijen verileceğine ve hangilerinin öleceğine karar verecekler.
  • Bundan kurtulmanın tek yolu diğer insanlardan uzak durmak, onlarla aranıza bugünden başlayarak mesafe koymaktır. Yarın değil! Bugün!
  • Yani; bugünden başlayarak mümkün olan azami sayıda insanı evlerinde tutmalısınız.
  • Bir politikacı, toplum lideri veya iş adamı olarak, bütün bunları yerine getirme gücünüz var ve bunları engelleme sorumluluğu da sizlere aittir.

Johns Hopkins Üniversitesi tarafından hazırlanan yukarıdaki interaktif harita, dünyada rapor edilen Coronavirus olaylarının yerlerini ve kaç tane insanın öldüğünü göstermektedir. Kaynak: Johns Hopkins University.

Bugün; ‘‘Aşırı tepki gösterirsem ne olur? İnsanlar bana güler mi? Bana kızarlar mı? Kendimi aptal durumuna mı düşürürüm? Adım atmak için diğerlerini beklemek daha iyi olmaz mı? Ekonomiye çok mu zarar veririm?’’ gibi bazı yersiz korku ve endişeleriniz olabilir.

Fakat 2-4 hafta içinde bütün dünya evlerine hapsolduğunda, uygulamaya başlayacağınız insanları birbirlerinden ayırma tedbirleri onların hayatlarını kurtardığında insanlar artık sizi eleştirmeyecek, hatta doğru kararı verdiğiniz için size teşekkür edecektir.

Evet, haydi başlayalım.

  1. Yaşadığınız Bölgede Kaç Tane Coronavirus Vakası Olacak?

Ülke Sayısının Artması

Çin, virüsü henüz kontrol altında tutabilirken, ortaya çıkan toplam coronavirus vakaları belirli bir oranla artmıştır. Fakat virüs birden dışarı sızmış ve bugün kimsenin durduramadığı bir pandemi haline gelmiştir.

ÇİN HASTALIK KONTROL VE ÖNLEME MERKEZİ

Günümüz itibarı ile şimdilik, genellikle İtalya, İran ve Güney Kore’de görülen coronavirus vakaları Grafik 3’te sunulmuştur.

Güney Kore, İtalya ve Çin’de ülkelerin geri kalanında halen görülmesi zor olan birçok vaka bulunmaktadır, fakat grafiğin sağ altına dikkat edelim.

Günümüzde; coronavirus bulaşma ve yayılma vakalarının orantılı bir şekilde arttığı düzinelerce ülke bulunmaktadır. Günümüz itibari ile bu ülkelerin çoğu, aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi batı ülkeleridir.

Vaka artış oranının aynı şekilde yükselmesi durumunda bir hafta içinde oluşacak durum Grafik 6’da gösterilmiştir.

Neler olacağını anlamanız veya olacakları nasıl önleyebileceğinizi anlayabilmeniz için geçmişte SARS vakalarını yaşayan Çin ve Doğu ülkelerinin deneyimleri ile İtalya’ya bakmak gerekmektedir.

Çin Halk Cumhuriyeti

Kaynak: Tomas Pueyo tarafından; Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi verilerine göre hazırlanan Journal of the American Medical Association grafiğine dayanılarak yapılan analiz aşağıdadır.

Bu grafik en önemli grafiklerden bir tanesidir. Turuncu renkli çubuklar Çin Halk Cumhuriyeti Hubei eyaletindeki resmi vaka sayılarını, yani o gün ne kadar insana teşhis koyulduğunu göstermektedir.

Gri renkli çubuklar ise günlük gerçek Coronavirus vaka sayılarını göstermektedir. Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi bu rakamları hastalara teşhis esnasında hastalık belirtilerinin ne zaman başladığını sorarak elde etmiştir.

Burada en kritik olan gerçek vaka sayısının o anda bilinmiyor olduğudur. Bunları sadece geriye doğru bakarak anlayabiliriz; Yetkililer bir insanın hastalık belirtileri göstermeye başladığını bilmemektedir ve bildikleri tek şey bir insanın doktora gittiği ve kendisine hastalık teşhisi koyulduğudur.

Bunun anlamı; turuncu renkli çubukların bize yetkililerin neyi bildiklerini gösterdiği ve gri renkli çubukların ise aslında arka planda gerçekte neler olup bittiğini gösterdiğidir.

Turuncu renkli resmi vaka sayısının orantılı bir şekilde arttığına dikkat edin: 12 gün daha bu yayılma hâlâ büyük bir oranla artıyor gibi görünmektedir. Fakat aslında durum öyle değildir. Aslında olan şey virüse yakalananlarda görülen hastalık belirtilerinin daha görünür hale gelmesi, insanların doktorlara daha fazla gitmesi ve sağlık sisteminin bunları daha etkin ve güçlü bir şekilde tanımlamasıdır.

Bu, resmi ve gerçek vaka kavramı çok önemlidir. Bu kavramı sonradan hatırlamak üzere şimdilik aklımızda tutalım. Çin Halk Cumhuriyetinin diğer bölgelerinde merkezi hükümetin müdahaleleri çok iyi koordine edilmiş, derhal acil ve çok sıkı önlemler alınmıştır. Çin merkezi yönetimi tarafından alınan acil ve sıkı önlemlerin sonucu ortaya çıkan durum Grafik 8’de gösterilmektedir.

Grafiğin alt kısmında görünen neredeyse düz çizgiler Coronavirus vakalarının meydana geldiği Çin bölgeleridir. Bu bölgelerin tamamında vaka sayısının giderek artma potansiyeli olmasına rağmen Ocak ayı sonunda alınmaya başlanan acil ve sıkı önlemler sayesinde virüsün yayılması durdurulmuştur.

Bu esnada Güney Kore, İtalya ve İran’ın neler olup bittiğini anlayabilmeleri için bir aylık bir süreleri vardır, fakat ne yazık ki bu ülkeler Çin’den alınan dersleri öğrenememiştir. Bu ülkelerde, Çin Halk Cumhuriyetinin Hubei Eyaletinde görünen orantılı artış meydana gelmiş ve Şubat ayı sonuna kadar görünen vaka sayısı Çin’in bütün bölgelerindeki vaka sayılarını aşmıştır.

Doğu Ülkeleri

Güney Kore’de görülen coronavirus vakalarında bir patlama yaşandı, fakat neden Japonya, Tayvan, Singapur, Tayland ve Hong Kong’da aynı patlamalar yaşanmadığını hepiniz merak ediyorsunuz.

Bu ülkelerin tamamı 2003 yılında SARS[1] (Severe Acute Respiratory Syndrome – Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) adı verilen bir coronavirus tarafından vurulmuş ve hepsi de virüs yayılmasında neler yapılması gerektiği konusunda gereken dersleri almıştır. Bu ülkeler virüsün ne kadar hızlı yayılabileceğini ve öldürücü olabileceğini öğrendiklerinden onu ciddiye almaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. İşte bu nedenle bu ülkelerdeki vaka sayılarını gösteren bütün grafikler, çok daha erken artmaya başlamış olsalar da hâlâ katlanarak artıyor gibi görünmemektedir.

Bugüne kadar Coronavirus yayılma patlamaları, hükümetlerin tehdidin farkına vardıkları ve virüsün yayılmasını engelledikleri konusunda birçok hikâyeler duyduk. Fakat geri kalan ülkeler için bu tamamen farklı bir hikâyedir.

Bunlara girmeden önce Güney Kore’ye Güney Kore’ye dikkatinizi çekmek istiyorum. Güney Kore’de olup bitenler diğer ülkelerdekiler ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde farklılıklar göstermektedir. İlk 30 coronavirus vakasında virüsün yayılması önlenmiştir. 31 numaralı hasta ise virüsü binlerce insana yayan süper bir bulaştırıcı olarak lanse edilmiştir. Virüs, insanlar hastalık belirtilerini göstermeye başlamadan yayıldığından, Güney Kore yetkilileri başlarına neyin geldiğini anlayana kadar virüs hızla yayılmıştır. Güney Kore şimdi bunun bedellerini ödemektedir. Fakat Güney Kore’de sürdürülen virüsün yayılmasını önleme çabaları İtalya ile karşılaştırıldığında; vaka sayısında İtalya’nın Güney Kore’yi geçtiği, İran’ın da çok yakında geçeceği görülmektedir.

Washington Eyaleti

Batı ülkelerindeki büyümeyi zaten gördünüz ve sadece bir haftalık tahminlerin dahi ne kadar kötü göründüklerini biliyorsunuz. Şimdi bir an, virüsün Çin’in Wuhan eyaletinde veya diğer Doğu ülkelerinde olduğu gibi kontrol altına alınamadığını ve çok büyük bir yayılmanın olduğunu hayal edelim.

Öncelikle Washington Eyaleti, San Francisco Körfez Bölgesi, Paris ve Madrid kentlerindeki birkaç vakaya göz atalım.

Washington Eyaleti, Çin’in Wuhan’ıdır. Bu eyaletteki vaka sayıları Wuhan’da olduğu gibi katlanarak artmaktadır. Bu yazının kaleme alındığı anda vaka sayısı 140’tır.

Fakat Washington Eyaletinde çok ilginç bir durumla karşılaşılmıştır. Ölüm oranı tavan yapmıştır. Bir noktada, eyalette üç vakada bir ölüm seviyesine ulaşılmıştır.

Oysa virüsün yayıldığı yerlerden bildiğimize göre coronavirus ölüm oranı %0,5 ile %5 arasındadır (bu oran daha sonra artmıştır). Peki, Washington Eyaletindeki ölüm oranı %33 seviyesine nasıl çıkmıştır?

Washington Eyaletindeki durumda, sonradan virüsün tespit edilmeden haftalar boyunca yayıldığı ortaya çıkmıştır. Mesele sadece üç vaka olma meselesi değildir. Yetkililer ne yazık ki sadece üç coronavirus vakasından haberdardır ve içlerinden birisi de hayatın kaybetmiştir. Bütün bunların nedeni de sadece hastalık belirtilerinin şiddetinin arttığı durumlarda insanların teste tabi tutulmalarıdır.

Bu durum biraz Çin’deki gri ve turuncu renkli çubuklara benzemektedir. Washington Eyaletinde yetkililer sadece resmi turuncu renkli çubukları bilmektedir ve durum diğer yerler ile karşılaştırıldığında oldukça iyi görünmektedir. Fakat aslında olan ise belki de yüzlerce hatta binlerce insanın coronavirus’ten etkilenmiş olduğudur.

Bu gerçekten büyük bir problemdir: sadece resmi vakalar bilinmekte ve gerçek vaka sayısını ise hiç kimse bilmemektedir. Peki, gerçek vaka sayısı nasıl tahmin edilebilir? Bakıldığında, bunun için birkaç yöntem mevcuttur. Benim de her ikisi için bir modelim var, siz de rakamlarla oynayarak resmi vaka ve gerçek vaka sayıları hakkında bir fikir edinebilirsiniz.

Bütün dünya virüs nedeniyle büyük bir tehdit altındayken ABD Başkanı Donald Trump, üzerinde ‘‘KEEP AMERICA GREAT’’ yazan şapkasıyla coronavirus ile mücadele hakkında açıklama yaparken.

Yöntemlerden birincisi ölü sayılarına bakmaktır. Bölgenizde virüs nedeniyle hayatlarını kaybedenler varsa, ölü sayısını yaşadığınız bölgedeki gerçek vaka sayısını tahmin etmek için kullanabilirsiniz. Bir insanın virüse yakalandıktan sonra ortalama 17,3 gün içinde hayatını kaybedeceğini biliyoruz. Bunun anlamı; 29 Şubat 2020 tarihinde Washington eyaletinde hayatını kaybeden insanın virüse büyük bir olasılıkla 12 Şubat 2020 civarında yakalanmış demektir.

Ölüm oranını da biliyorsunuz. Bu senaryo için ben %1 oranını kullandım (ayrıntıları sonra açıklayacağım). Bunun anlamı ise 12 Şubat 2020 tarihleri civarında o bölgede coronavirus’ten etkilenen yaklaşık 100 insan olduğu ve bu insanlardan bir tanesinin 17,3 gün sonra hayatını kaybettiğidir.

Şimdi coronavirus için ortalama katlama süresini kullanalım. Bu süre 6,2’dir. Bunun anlamı da vakalardan bir tanesinin hayatını kaybettiği bu 17 gün içinde gerçek vaka sayısına ulaşmak için etkilenen insan sayısını (yaklaşık 100) yine yaklaşık 8 (sekiz) ile çarpmak demektir.

Yani eğer bütün vakaların tespit edilmesi mümkün değil ise bugün gerçekleşen 1 ölüm, aslında bugün 800 adet gerçek vaka olduğunun da göstergesidir.

Bugün Washington Eyaletinde 22 insan virüs nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Yukarıda izah edilen yöntemle, hızlı bir hesaplamayla yaklaşık olarak 16,000 insanın virüsten etkilendiğini görebilirsiniz. Bu rakam; İtalya ve İran’daki resmi vaka sayılarının toplamı kadardır.

Ayrıntılı olarak incelediğimizde bu ölümlerin 19’unun sadece bir demetten yayıldığını, yani virüsün etkin bir şekilde yayılmadığı sonucunu çıkarabiliriz.

Yani bu 19 ölümü bir vaka olarak kabul edersek eyaletteki toplam ölü sayısı dörttür. Bu rakama göre yeniden hesaplama yaptığımızda Washington Eyaletindeki vaka sayısının yaklaşık olarak 3,000 olduğu sonucuna varırız.

Trevor Bedford’un yaklaşımında; mevcut vaka sayısının tespit edilmesinde virüslere ve mutasyonlarına bakılmaktadır. Ve Bedford’un yaklaşımına göre; Washington Eyaletinde şu anda muhtemelen 1,100 vaka olduğu sonucuna varılabilir.

Bu yaklaşımların hiç birisi mükemmel değildir, fakat hepsi de bize, gerçek vaka sayısının bilinmediği ve açıklanan resmi vaka sayısından çok daha fazla olduğu mesajını vermektedir. Ve bu rakam yüzlerce değil, belki de binlerce belki de çok daha fazladır.

San Francisco Körfezi

08 Mart 2020 tarihine kadar san Francisco Körfezi bölgesinde hiçbir ölüm vakası görülmemiştir. Bu da o bölgedeki gerçek vaka sayısının bilinmesini zorlaştırmaktadır. Resmi olarak 86 vaka görülmüştür.

Fakat Birleşik Devletler elinde yeterli test kiti olmadığından çok az sayıda insana virüs testi uygulayabilmektedir. Ülke kendi test kitini geliştirmeyi denemiş fakat başarısız olmuştur.

Aşağıdaki tabloda çeşitli ülkelerde 03 Mart 2020 tarihine kadar test uygulanan kişi sayıları verilmiştir.

Bu yazı kaleme alındığında hiç Coronavirus vakası görülmeyen Türkiye’de toplam nüfusa orana göre uygulanan test sayısı Birleşik Devletlerin on katıdır. Bugün de durum daha iyi değildir, ABD’de yaklaşık olarak 8,000 test yapılmıştır.

Burada, resmi vaka sayılarını gerçek vaka sayıları ile karşılaştırabilirsiniz. Hangisinin olacağına nasıl karar vermeli? San Francisco Körfez bölgesinde seyahat eden veya seyahat eden bir kimseyle temas kuran herkes teste tabi tutulmaktadır, bunun anlamı ise yetkililerin sadece seyahat bağlantılı vakaların çoğunu bildikleridir. Fakat yetkililer halk arasında yayılan virüs vaka sayısını bilmiyorlar. Virüsün halk arasında yayılmasını seyahat hızı ile mukayese ederek gerçek vaka sayısını belirlemek mümkün olabilir.

Güney Kore’deki bu karşılaştırmayı incelediğimde çok iyi verilere ulaştım. Bu ülkede 86 vaka sayısına ulaşıldığında, virüsün halk arasında yayılma oranı %86’dır (86 rakamı tamamen tesadüftür).

Bu oran esas alındığında gerçek vaka sayısını hesaplayabilirsiniz. San Francisco Körfez Bölgesinde bugün 86 vaka var ise gerçek sayı yaklaşık olarak 600 civarındadır.

Fransa ve Paris

Fransa, ülkede 1,400 vakaya rastlandığını ve bugüne kadar 30 kişinin hayatlarını kaybettiğini iddia etmektedir. Yukarıda anlatılan iki metodu kullanarak vaka sayısının, resmi açıklamanın aksine, 24,000 ile 140,000 arasında olduğunu hesaplayabilirsiniz.

Fransa’daki gerçek Coronavirus vaka sayısı bugün muhtemelen 24,000 ile 140,000 arasındadır.

Tekrar etmek istiyorum: Fransa’daki gerçek vaka sayısı muhtemelen resmi olarak açıklananlardan bir veya iki kat daha fazla büyüklüktedir.

Bana inanmıyor musunuz? Wuhan grafiğine yeniden bakalım.

22 Ocak 2020 tarihine kadar turuncu renkli çubukları toplarsanız 444 vaka sayısına ulaşırsınız. Şimdi bu rakama bütün gri renkli çubukları ekleyelim. Toplam sayı yaklaşık olarak 12,000 vakadır. Yani, Wuhan Eyaleti 444 vaka olduğunu düşünürken tam 27 kat daha fazla vaka mevcuttur. Eğer Fransa 1,400 vaka olduğunu düşünüyor ise aslında gerçek vaka sayısı on binlerce olabilir.

Aynı matematik hesaplama Paris’e de uygulanabilir. Kent sınırları içindeki 30 virüs vakası aslında yüzlerce, belki de binlerce vaka anlamına gelmektedir. Fransa’nın Ile-de-France bölgesinde toplam vaka sayısı şimdiden on binleri aşmış olabilir.

İspanya ve Madrid

İspanya’daki rakamlar Fransa ile hemen hemen aynıdır (1,200 vaka ve 1-400 vaka ve her iki ülkede de ölü sayısı 30’dur). Bunun anlamı aynı kuralların geçerli olduğudur. Muhtemelen İspanya’daki gerçek vaka sayısı şimdiden 20,000 daha fazladır.

Madrid bölgesindeki resmi vaka sayısı olan 600 ve 17 ölüme bakıldığında gerçek vaka sayısının 10,000 ile 60,000 arasında olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu verileri okuduğunuzda kendinize ‘‘Bu mümkün değil, gerçek olamaz’’ diyorsanız sadece Wuhan Eyaletinde bu rakamlara ulaşıldığında bütün eyalet halkının evlerine hapsedildiğini düşünün.

Birleşik Devletler, İspanya, Fransa, İran, Almanya, Japonya veya İsviçre’deki vaka sayılarına ulaşıldığında Wuhan Eyaleti halkı çoktan evlerine hapsedilmişti.

Ve eğer kendinize; ‘‘Ne olmuş, Hubei sadece bir bölge’’ diyorsanız size bu eyaletin yaklaşık 60 milyon nüfusa sahip olduğunu, İspanya’dan büyük olduğunu ve neredeyse Fransa büyüklüğünde olduğunu hatırlatırım.

  1. Coronavirus Vakaları Gerçekleştiğinde Neler Olacak?

Evet, Coronavirus çoktandır aramızda. Saklanmakta ve katlanarak çoğalmaktadır. Bu virüs ülkelerimizi vurduğunda neler olacak? Bunu anlamak aslında çok kolay, çünkü virüsün neler yaptığını bildiğimiz birkaç yer var. Buna en iyi örnekler Hubei ve İtalya’dır.

Ölüm Oranları

Dünya Sağlık Örgütü (WHO – World Health Organization) ölüm oranını (coronavirus bulaşan insanların ölüm yüzdesi) %3,4 olarak kabul etmektedir. Bu sayı bir anlam ifade etmemektedir, açıklamaya çalışayım:

Bu sayı gerçekte ülkeye ve içinde bulunulan ana dayanmaktadır, Güney Kore’de bu oran %0,6 ve İran’da %4,5’tür. Peki, bu ne anlama geliyor? Bunu anlayabilmek için küçük bir hesaplama hilesi yapabiliriz.

Ölüm oranını hesaplamak için kullanılan iki yöntem; Ölüm/Toplam Vaka ve Ölüm/Kapanan Vaka sayılarına bakmaktır. İlk yöntemde bulunan sayı, birçok vaka hâlâ ölümle sonuçlanabileceğinden düşük bir tahmin olacaktır. İkinci yöntemde bulunan sayı ise ölümler iyileşmelerden çok daha çabuk kapanacağından normalden fazla olacaktır.

Benim yaptığım; her ikisinin de zamanla nasıl geliştiğine bakmaktır. Bu rakamların her ikisi de zaman içinde bütün vakalar kapandığında aynı sonuca ulaşacaktır, yani geçmişteki projeksiyonları geleceğe uyarladığınızda ölüm oranının ne olacağı konusunda bir tahmin yapabilirsiniz.

Verilerde gördüğünüz budur. Çin’in ölüm oranı şu anda %3,6 ile %6,1 arasında seyretmektedir. Bu oranları geleceğe uyarlarsanız yaklaşık olarak %3,8 – %4 arasında bir orana ulaşacak gibi görünmektedir. Bu oran ise mevcut tahminlerin iki katıdır ve grip oranından 30 kat daha fazladır.

Gerçi bu oran, Hubei ve Çin’in geri kalan bölümleri olmak üzere tamamen farklı iki gerçeği kapsamaktadır:

Hubei kentinin ölüm oranı muhtemelen %4,8’e doğru yaklaşacaktır. Bu arada, Çin’in geri kalan bölümlerindeki ölüm oranı ise yaklaşık olarak %0,9 seviyesine ulaşacaktır.

Yeterli sayıda ölüm vakalarının görüldüğü İran, İtalya ve Güney Kore’deki sayıları da grafik haline getirdim, aşağıda bunları inceleyebilirsiniz.

İran ve İtalya’daki Ölüm/Toplam Vaka oranı %3 ile %4 aralığına doğru kaymaktadır. Tahminim sayılarının da bu oranlar arasında gerçekleşeceğidir.

Güney Kore en ilginç örnektir, bunun nedeni bu iki sayının birbiriyle tamamen bağlantısız olmasıdır. Ölüm/Toplam Vaka oranı sadece %0,6 iken Ölüm/Kapanan Vaka oranı %48’dir. Bu farkın nedenini ülkenin aşırı temkinli davranmasına bağlıyorum. Güney Kore’de yetkililer herkesi teste tabi tuttuklarından bu kadar fazla kapanmamış vaka sayısı nedeniyle ölüm oranı düşük görülmekte ve vakaları uzun süre kapanmamış olarak gösterilmektedir. Hastalar hayatlarını kaybettiklerinde ise vaka gecikmeksizin kapalı statüsüne alınmaktadır.

Coronavirus’ten korunmak maksadıyla maske takan bir görevli, Diamond Princess adlı yolcu gemisinin demirlediği limanda nöbet tutarken. Foto: Reuters

Konuyla ilgili son örnek Diamond Princess adlı yolcu gemisinde yaşananlardır: gemide görülen 706 virüs vakasında 6 kişi hayatını kaybetmiş ve 100 kişi de virüsten kurtularak iyileşmiştir. Ölüm oranı %1 ile %6,5 arasında olacaktır.

Bütün bunlardan çıkarılabilecek sonuçlar aşağıdadır:

  • İyi hazırlanmış ülkelerde ölüm oranı Güney Kore’de olduğu gibi %0,5 ve Çin’in geri kalanında olduğu gibi %0,9 arasında olacaktır.
  • Virüs salgını altında ezilen ve çaresiz kalan iyi hazırlanmamış ülkelerde ise ölüm oranı %3 ile %5 arasında olacaktır.

Konuya bir de bu açıdan bakalım; hızlı hareket eden ülkeler ölü sayısını en az on kat azaltabilir. Ve bu sadece ölü sayısı ile ilgilidir. Hızlı hareket etmek bunun yanı sıra vaka sayısını da büyük ölçüde azaltmaktadır.

Hızlı hareket eden ülkeler ölü sayısını en az on kat azaltabilir

Peki, bir ülke virüse karşı hazırlıklı olmak için neler yapmalıdır?

Sistem Üzerindeki Baskılar

Vakaların yaklaşık %20’si hastanede tedaviye ihtiyaç göstermekte, %5’i yoğun bakım ünitelerine ihtiyaç duymakta ve yaklaşık %1’i de suni solunum cihazı ve ECMO (Extra-Corporeal Oxygenation) ünitelerinin kullanıldığı çok yoğun bir tedaviye gereksinim duymaktadır.

Suni solunum cihazı ile ECMO ünitelerinin yetersiz sayıda olması ve hemen imal edilebilecek veya satın alınabilecek sistemler olmaması en büyük problemdir. Örneğin; birkaç yıl önceki rakamlara göre Birleşik Devletlerin elinde sadece 250 adet ECMO cihazı bulunmaktadır.

Yani, bir anda 100,000 insanın enfeksiyon kaptığında birçoğu teste tabi tutulmak isteyecektir. Bunlardan yaklaşık 20,000’nin hastanede tedavi edilmesi gerekecek, 5,000’ni yoğun bakım ünitesine, 100’i de bugün ne yazık ki elimizde yeterli sayıda olmayan cihazlara ihtiyaç duyacaktır. Ve bütün bu rakamlar sadece 100,000 insanın enfeksiyon kapması durumunda ihtiyaç duyulan rakamlardır.

Bu rakamlara maske gibi koruyucuları da eklemek gerekmektedir. Birleşik Devletler gibi bir ülke sağlık personelinin ihtiyaç duyduğu maske sayısının sadece %1’ine sahiptir (Mevcut 12 milyon N95 ve 30 milyon ameliyat maskesine karşılık ihtiyaç duyulan miktar 3,5 milyardır). Birçok vakanın ortaya çıkması durumunda elimizdeki maskeler sadece iki hafta yetecek miktardadır.

Japonya, Güney Kore, Hong Kong veya Singapur gibi ülkelerin yanı sıra Çin’in Hubei Eyaleti dışındaki bölgeler virüse karşı çok iyi hazırlanmış ve hastalara ihtiyaç duydukları tıbbi bakımları sağlamıştır.

Fakat Batı ülkelerinin geri kalanı da daha çok Hubei ve İtalya’nın gittiği yolu takip etmektedir. Peki, oralarda neler olup bitiyor?

Çökmüş Bir Sağlık Sistemi Neye Benzer?

Hubei ve İtalya’da yaşananlar giderek korkutucu bir şekilde birbirine benzer hale gelmektedir. Hubei, sadece on gün içinde iki hastane inşa etmiş, fakat bu hastaneler de sağlık sisteminin tamamen çökmesine engel olamamıştır.

Her iki yerde de hastaneler insanların hastanelere akın etmesinden şikâyet etmiştir. Ve hastalar, hastane koridorları ve bekleme odaları dâhil her yerde tedavi edilmek zorunda kalınmıştır.

Sağlık personeli virüse karşı yürüttükleri mücadelede çok zor şartlar altında çalışmaktadır ve tek parça koruyucu bir giysi içinde saatlerce kalmak zorundadırlar. Bunun nedeni ise yeterli sayıda koruyucu giysinin olmamasıdır. Bu nedenle de virüsün bulaştığı alanları saatlerce terk edememektedirler. Ayrıldıklarında ise çökmüş, susuz ve yorgunluktan bitkin bir durumdadırlar. Sağlık personeli arasında vardiya sistemi artık ne yazık ki yoktur. Emekli olan sağlık personeli hastaların yardımına koşmak için yeniden göreve çağrılmaktadır. Hastabakıcılığı hakkında en küçük bir fikri dahi olmayan insanlar bir gecelik eğitime tabi tutularak kritik görevlerin başına getirilmektedir. Bütün sağlık çalışanları her zaman göreve hazır bir şekilde, diken üstünde görevlerini yapmaya çalışmaktadır.

Fakat sağlık çalışanları da insandır ve bütün bunları ancak kendileri hastalanana kadar yapabilmektedirler. Yeterli sayıda koruyucu giysi olmadan sürekli olarak virüs bulaşmış hastalarla uğraştıklarından ve virüslü ortamlarda çalıştıklarından, sağlık personeline virüs bulaşmasına oldukça sık rastlanılmaktadır. Fedakâr sağlık çalışanları kendilerine virüs bulaştığında, diğer hastalara yardımcı olamadıkları 14 günlük karantinaya alınmaktadır. En iyi senaryoya göre bu sürenin sonunda görevlerinin başına dönmekte, en kötü senaryoya göre ise hayatlarını kaybetmektedirler.

Uydudan alınan bu fotoğrafta İran’ın Qom kentinde bulunan Behest Masoumeh mezarlığında yeni kazılan mezar çukurları görülmektedir. Foto: Maxar Technologies via The Guardian ve New York Times.

En kötü durum yoğun bakım ünitesi sayısıdır, hastalar suni solunum cihazı veya ECMO cihazlarını paylaşmak zorunda kaldıklarında elde mevcut cihaz sayısı yetersiz kalacaktır. Bu nedenle sağlık çalışanları hangi hastaların sınırlı sayıdaki bu cihazları kullanacağına karar vermek zorunda kalacaklardır. Bunun anlamı ise sağlık personelinin kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verecek olmalarıdır.

Birkaç gün sonra artık seçmek zorundaydık. Herkese yetecek suni solunum cihazı yoktu. Hastaların yaş ve sağlık durumlarına göre aralarında seçim yapmak zorunda kaldık. Doktor Christian Salaroli.

Bütün bunlar bir sistemi, %0,5 yerine %4 ölüm oranına iten nedenlerdir. Kentiniz veya ülkenizin %4’ün bir parçası olmasını istiyorsanız hiçbir şey yapmanıza gerek yok.

3. Ne Yapmalısınız?

Eğriyi Düzleştirin

Bu olay artık bir pandemi haline gelmiştir. Kolayca ortadan kaldırılamaz. Fakat yapabileceğimiz bu salgının etkilerini azaltmaktır.

Bazı ülkeler bu alanda gerçekten örnek gösterilebilir. Virüsün yayılmasının engellenmesi ve durdurulması alanında Çin ile aşırı bağlantıları olmasına rağmen bugün 50’den az vakanın görüldüğü en iyi ülke Tayvan’dır. Tayvan tecrit odaklı olarak alınması gereken bütün önlemleri zamanında almıştır.

Tayvanlı yetkililer virüsün yayılmasını engellemeyi başarmıştır, fakat diğer ülkelerin çoğu bu deneyime sahip değildir ve virüsün yayılmasını kontrol altına almayı başaramamıştır. Bu ülkeler şimdi tamamen farklı bir oyun oynamakta ve bütün enerjilerini virüsün etkilerini azaltma üzerinde harcamaktadır. Bu ülkeler virüsü mümkün olabildiğince daha az saldırgan hale getirmek zorundadırlar.

Eğer enfeksiyon sayılarını mümkün olabilecek en aza indirmeyi başarırsak sağlık sistemimiz, ölüm oranını aşağıya çekerek vakaları çok daha iyi bir şekilde yönetmeyi başarabilir. Ve bu faaliyetleri zamana yaymayı başarırsak, bütün riskleri tamamen ortadan kaldıracak olan toplumun geri kalan kısmının aşılanabileceği zamana erişebiliriz. Yani hedefimiz coronavirus bulaşmalarını ortadan kaldırmak değil, ihtiyaç duyulan zamanı kazanmak maksadıyla bunları geciktirmek olmalıdır.

Yukarıdaki grafiğin animasyonuna aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

https://medium.com/@tomaspueyo/coronavirus-act-today-or-people-will-die-f4d3d9cd99ca

Vakaları ne kadar geciktirirsek sağlık sistemi o kadar iyi işleyecek, ölüm oranı düşecek ve insanların birçoğu enfeksiyon kapmadan önce aşılanma imkânına kavuşacaktır. Peki, bu eğriyi nasıl düzleştirebiliriz?

Coronavirus ile olan yaşam kurtarma mücadelesinde yorgunluktan bitkin duruma düşen İtalya Hemşire Francesca Mangiatordi. Foto: India Times

Sosyal Mesafe Tedbirleri

Yapabileceğimiz ve gerçekten de işe yarayan tek ve çok basit bir şey var: sosyal mesafe tedbirlerini titizlikle uygulamak.

Wuhan grafiğine yeniden göz atarsanız ev hapsi uygulaması başlar başlamaz virüs vakalarında bir düşme görülmüştür. Bunun nedeni insanların birbirleriyle etkileşime girmemeleri ve virüsün yayılma şansını bulamamasıdır.

Herkesin fikir birliğine vardığı mevcut bilimsel konsensüs, virüse yakalanan bir insan hapşırdığında iki metre mesafe içindeki insanlara bulaştığıdır. Aksi takdirde tanecikler yere düşmekte ve insanlara bulaşmamaktadır.

En kötü bulaşma da yüzeyler vasıtasıyla meydana gelmektedir: virüs farklı yüzeyler üzerinde saatlerce veya günlerce hayatta kalmayı sürdürmektedir. Grip gibi davranması durumunda metal, seramik ve plastik yüzeyler üzerinde haftalarca hayatta kalabilir. Bunun anlamı ise kapı kolları, masalar veya asansör düğmeleri gibi yerlerin korkunç bulaşma bulaştırıcıları olabilmesidir.

Bunu gerçekten azaltmanın tek yolu sosyal mesafe tedbirlerinin harfiyen uygulanmasıdır. Virüs salgını bitene kadar insanları mümkün olabildiğince evlerinde tutmak en iyi çözümdür. Bunun doğru olduğu geçmişte; 1918 grip pandemisinde kanıtlanmıştır.

1918 Grip Pandemisinden Alınan Dersler

Philadelphia Eyaletinin harekete geçmekte ne kadar geç kaldığını ve bunun ölüm oranlarını zirve yapmasına neden olduğunu görebilirsiniz. Bu verileri süratle harekete geçen St Louis Eyalet verileri ile karşılaştırın.

Sonra da başlangıçta tedbirleri başlatan fakat sonra gevşeten Denver’in verilerine bakalım. Bu eyalette görülen ölüm oranı artışında iki zirve noktası yaşanmış ve ikincisi birinciden çok daha ağır olmuştur.

Eğer genelleştirirseniz aşağıdaki grafikte sunulan bulgular ortaya çıkacaktır.

Bu grafik, 1918 yılında Birleşik Devletlerdeki grip salgınını, tedbirlerin alınma hızına bağlı olarak kentlerde kaç sayıda insanın öldüğünü göstermektedir. Örneğin, St Louis gibi tedbirleri, Pittsburg kentinden altı gün önce uygulayan bir kentte ölümler yarı yarıya azalmıştır. Ortalama olarak 20 gün önceden tedbir alınması ölü sayısını yarı yarıya azaltmıştır.

Çin’in Wuhan Eyaletinde yoğun bakım ünitesindeki hastalara refakat etmek için koruyucu giysiler giyen sağlık personeli, 06 Şubat 20202. Kaynak: China Daily/Reuters via Washington Post

İtalyan yetkililer başlarına gelenlerden sonra nihayet bunu anlayabilmiş ve ilk olarak Pazar günü Lombardy kentinde insanları evlerine kapatma uygulamasını başlatmıştır ve hemen ertesi gün, Pazartesi günü hatalarını anlamış ve bütün ülkede insanlara zorunlu evde kalma uygulamasına geçilmiştir.

Ümit edelim ki bunun olumlu sonuçlarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bununla birlikte olumlu sonuçların görülmesi bir veya iki haftalık bir süre alacaktır. Wuhan grafiğini hatırlayın: ev hapsi uygulamasına geçildikten sonra resmi vaka sayılarında düşmenin görülmesi arasında geçen süre 12 gün olmuştur.

Politikacılar Sosyal Mesafe Tedbirlerine Nasıl Katkıda Bulunabilir?

Politikacıların bugün kendilerine sordukları soru, yapılması gerekenin ne olduğundan ziyade bir şeyler yapmaya gerek olup olmadığıdır.

Bir salgını kontrol etmenin beklentiler ve ümitlerle başlayan ve nihayetinde kökünü kazımayla biten birkaç yöntemi vardır. Fakat bugün birçok seçenek için artık çok geçtir. Vaka sayısı bu seviyelere ulaşmış iken politikacıların önünde kalan iki seçenek virüsün yayılmasını engellemek veya etkilerini azaltmaktır.

Yayılmayı Önleme

Virüsün yayılmasının önlenmesi bütün vakaların tanımlanması, kontrol altına alınması ve diğer insanlardan izole edilmesidir. Singapur, Hong Kong, Japonya veya Tayvan bu konuda çok iyi işler yapmaktadır. Bu ülkeler çok hızlı bir şekilde ülkelerine gelenleri sınırlamış, hastaları belirlemiş virüs bulaşanları derhal izole etmiş, sağlık çalışanlarını korumak maksadıyla gelişmiş koruyucular kullanmış, virüs bulaşanların temas ettiği insanları takibe almış ve bunlara karantina tedbiri uygulamıştır. Bu sistem hazırlıklı olunduğu ve erkenden uygulanmaya başlandığı için çok iyi çalışmış ve bu ülkelerin ekonomilerine de ağır bir yük getirmemiştir.

Virüs önlemleri konusunda Tayvan’ın yaklaşımının ne kadar iyi olduğundan bahsettim. Fakat Çin de çok güzel ve başarılı işler yapmıştır. Virüsün yayılmasını önlemek maksadıyla yapılanları içeren listenin uzunluğu akıllara durgunluk vermektedir. Örneğin; virüsten etkilenen herkesi, bunlarla etkileşime girenleri, etkileşime giren insanların temas ettiklerini çok sıkı bir şekilde takip eden beşer kişiden oluşan 1,800 ekip kurmuşlar ve bu titiz çalışma sonucu tespit edilenlerin tamamı diğer insanlardan izole edilmiştir. Bir milyar nüfusa sahip olan büyük bir ülkede virüsün yayılmasını önlemeyi bu şekilde başarmışlardır.

Batılı ülkelerin yaptığı ise bu değildir. Ve şimdi artık çok geçtir. Birleşik Devletler tarafından geçtiğimiz günlerde, virüsün yayılmasını önlemeye yönelik olarak yapılan birçok Avrupa ülkesinden gelenlere uygulanacak giriş yasağı, ne yazık ki bugün vaka sayısı, Hubei Eyaletinde tecrit uygulaması başladığında ve vaka sayısı katlanarak artmaya başladığındaki vaka sayısının üç katına ulaştıktan sonra yapılmıştır. Bunların yeterli olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Wuhan Eyaletindeki seyahat yasağının sonuçlarına bakarak bir değerlendirme yapmak mümkündür.

İtalya’nın Cremona kentindeki bir yoğun bakım ünitesinden görünüm. Kaynak: LA7 PIAZZAPULITA/ via REUTERS

Bu grafik Wuhan Eyaletinde uygulanan seyahat yasağının salgını geciktirmedeki etkisini göstermektedir. Grafikteki baloncukların büyüklüğü günlük vaka sayılarını göstermektedir. Grafiğin en üstündeki çizgi hiçbir şey yapılmadığındaki durumu göstermektedir. Alttaki diğer iki çizgi ise %40 ve %90 seviyelerinde seyahat kısıtlamaları uygulandığındaki durumu göstermektedir. Bu model epidemiologlar tarafından oluşturulmuştur, çünkü bizim kesin olarak bilebilmemiz mümkün değildir.

Eğer çok fazla bir fark görmüyorsanız haklısınız. Salgının yayılmasında herhangi bir değişikliği görmek gerçekten de çok zor. Araştırmacılar, Wuhan Eyaletindeki seyahat yasağının virüsün Çin’de yayılmasını genel olarak 3-5 gün geciktirdiğini tahmin etmektedir.

Şimdi de araştırmacıların virüsün yayılmasını azaltmanın etkisi hakkında neler düşündüklerine bakalım.

Grafikte en üstte yer alan bloğu bir önceki grafikte de gördünüz. Diğer iki blok ise azalan yayılma oranlarını göstermektedir. Yayılma hızı, sosyal mesafe tedbirleri vasıtasıyla %25 oranında azaldığında, vaka sayısının zirve noktasına erişmesini tam 14 hafta geciktirmektedir. Yayılma hızı %50 oranında düştüğünde ise üç ay içinde bile bir salgın başladığı görülmemektedir.

ABD yönetiminin Avrupa ülkelerine getirdiği seyahat yasağı iyidir, bu belki de bize birkaç saat veya bir iki gün kazandırmış olabilir. Fakat daha fazlasını değil. Bu kesinlikle yeterli değildir. Ve artık çok geç olduğundan yapılması gereken virüsün yayılmasının engellenmesi değil etkilerinin azaltılmasıdır.

Toplumun içinde yüzlerce ve hatta binlerce virüs vakası varken, daha fazla virüs kapmış insanın gelmesini engellemek, mevcut hastaları takip etmek ve bunların temas ettiği insanları izole etmek artık yeterli değildir. Bir sonraki aşama; virüsün yayılmasını önlemekten ziyade yıkıcı etkilerini azaltmak olmalıdır.

Virüsün Etkilerinin Azaltılması

Virüsün etkilerinin azaltılması, sosyal mesafe tedbirlerinin titizlikle uygulanmasını gerektirmektedir. İnsanlar virüsün yayılma oranını (R) düşürmek için ortalıkta dolaşmayı derhal bırakmalıdır. Yayılma oranı yaklaşık olarak 2-3 seviyesindeyken virüs yayılmasını sürdürmektedir, bu oranı birin altına düşürmek yayılmanın zaman içinde durmasını sağlayacaktır.

Bu tedbirler; şirketlerin, mağazaların, kitle ulaşım araçlarının, okulların kapanmaya zorlanmasını gerektirmektedir. Durumunuz ne kadar kötüyse diğer insanlarla aranızdaki sosyal mesafeyi o oranda artırmalısınız. Ağır tedbirlere ne kadar erken başlarsanız bunları uzun süre sürdürmeye ihtiyacınız olmaz. Başlamakta olan vakaları tespit etmeniz kolaylaşır ve çok daha az insan virüsten etkilenir.

Wuhan Eyaletinde yetkililerin yapması gereken buydu. İtalya’nın da kabullenmek zorunda olduğu gerçek budur. Çünkü virüs kontrolden çıktığında, süratle yayılmasını önlemek maksadıyla uygulanabilecek tek tedbir etkilenen bütün alanları tecrit etmektir.

Resmi binlerce vaka ve on binlerce gerçek vaka ile İran, Fransa, İspanya, Almanya, İsviçre veya ABD’nin yapması gereken budur.

Fakat bu ülkeler bunu yapmıyorlar.

Bazı işlerin evden yapılmasına başlandı, bu gerçekten çok güzel.

Bazı kitlesel olaylar durduruldu.

Virüsten etkilenen bazı alanlar kendi kendilerini karantinaya aldılar.

Alınan bütün bu önlemler virüsün yayılmasını yavaşlatacaktır. Virüsün yayılma oranını %2,5’ten %2,2’ye, belki de %2’ye düşürecektir. Fakat salgını durdurmak maksadıyla gereken %1’lik seviyenin altına düşmemizi sağlayamayacaktır. Ve eğer bunu yapamazsak, eğriyi düzleştirmek için bu oranı mümkün olabildiğince %1’e yakın tutmak zorundayız.

Sonra, iki gün geçtikten sonra hayati önemi haiz olmayan bütün işyerlerinin kapanması gerektiğini de eklediler. İşte şimdi bütün ticari faaliyetleri, ofisleri, kafe ve mağazaları kapatıyoruz. Sadece ulaşım sektörü, eczaneler ve marketler açık kalmaya devam edecekler.

Bir yaklaşım da tedbirleri aşamalı olarak artırmaktır. Maalesef bu yaklaşım virüse yayılması için ihtiyaç duyduğu değerli zamanı kazandırmaktadır. Eğer güvende olmak istiyorsanız Wuhan Eyaletinde yapılanların aynısını uygulayın. İnsanlar şimdi şikâyet edebilirler fakat gelecekte size teşekkür edeceklerdir.

İtalya’da virüsün yayılmasını engellemek maksadıyla alınan önlemler kapsamında seyircisiz oynanan bir futbol müsabakasından görünüm.

Eğer Coronavirus tarafından etkilenen bir bölgede politikacı iseniz derhal İtalya’nın yaptıklarını aynen uygulamalı ve bütün halkı evlerine hapsetmelisiniz.

Aşağıda, İtalyan politikacıların halkına verdikleri talimatlar sıralanmıştır:

  • Hiç kimse, aile veya iş nedeniyle kanıtlanan nedenler olmaksızın tecrit uygulanan alanlara giremez ve çıkamaz.
  • Tecrit altındaki alanlardaki bütün hareketler, acil kişisel veya iş nedeniyle oldukları ve ertelenemeyecekleri kanıtlanmadığı sürece yasaklanmıştır.
  • Hastalık belirtileri (solunum yetmezliği ve yüksek ateş) gösterenlerin evlerinde kalmaları kuvvetle tavsiye edilir.
  • Sağlık personelinin standart izinleri kaldırılmıştır.
  • Bütün eğitim kurumları (okullar, üniversiteler vb. gibi), spor merkezleri, müzeler, kayak merkezleri, kültürel ve sosyal merkezler, yüzme havuzları, sinema ve tiyatrolar kapatılmıştır.
  • Bar ve restoranlar sadece sabah altı ile akşam altı saatleri arasında açık kalacak ve müşterilerin arasında en az bir metre mesafe olması sağlanacaktır.
  • Bütün kafeterya, meyhane ve kulüpler kapatılacaktır.
  • Bütün ticari faaliyetlerde müşteriler arasında en az bir metre mesafe olması sağlanacaktır. Bu şartları yerine getiremeyen alışveriş merkezleri tamamen kapatılacaktır. İbadet yerleri insanlar arasında en az bir metre mesafenin korunması koşuluyla açık kalabilirler.
  • Aileler ve arkadaşların hastane ziyaretleri sınırlandırılmıştır.
  • İş toplantıları ertelenecektir. Evden çalışma bütün işverenler tarafından teşvik edilecektir.
  • Halka açık veya özel bütün sportif faaliyetler ve müsabakalar iptal edilmiştir. Önemli olaylar kapalı kapılar ardında icra edilebilir.

Bunlar verebildiğim talimatların en asgarisidir. Eğer güvende olmak istiyorsanız Wuhan kentinde yapılanların aynısını yapın. İnsanlar şimdi şikâyet edebilirler, fakat gelecekte size teşekkür edecekler.

İş Liderleri Sosyal Mesafe Tedbirlerine Nasıl Katkı Sağlayabilir?

Eğer bir iş lideri veya patronsanız ne yapmanız gerektiğini bilmek istiyorsanız, sizin için en güzel ve emniyetli çözüm iş görenlerin evlerinden çalışmalarına izin vermek ve hatta onları evlerinden çalışmaları konusunda teşvik etmektir.

Birleşik Devletler teknoloji şirketleri tarafından bugüne kadar uygulamaya koyulan sosyal mesafe tedbir sayısı 138’dir. Bu tedbirler arasında evden çalışmak, ziyaretler, seyahatler ve faaliyetlerin sınırlandırılması ve hatta durdurulması gibi çeşitli önlemler bulunmaktadır.

Her şirketin; saat ücretli işçiler, ofisin kapatılması, mülakatların nasıl yapılacağı ve kafeteryalara ne olacağı gibi karar vermesi gereken hâlâ çok daha fazla şey bulunmaktadır.

  1. Ne Zaman?

Buraya kadar anlattıklarım hakkında aynı fikirde olmanız kuvvetle muhtemeldir ve en başından beri her kararın ne zaman verilmesi gerektiğini merak ediyorsunuzdur. Her biri tedbiri uygulamaya koymak için ne gibi tetikleyicilerin olması gerektiği açısından olaya bakalım.

Risk Esaslı Model

Bu problemi çözebilmek için bir model geliştirdim. Bu model, sizin yaşadığınız bölgedeki muhtemel vaka sayısını değerlendirmenizi, çalışanlarınızın o ana kadar virüsten etkilenme olasılığını, bunun zaman içinde nasıl gelişeceğini ve bütün bu verilerin size işe devam edip etmeme kararını vermenizi sağlayacaktır. Bu modeli kullanmanız durumunda elde edeceğiniz sonuçlar aşağıda sıralanmıştır.

  • Eğer şirketiniz, 11 ölüm vakasının yaşandığı Washington Eyaleti sınırları içindeyse ve 100 çalışanınız varsa, çalışanlardan en bir tanesinin virüsten etkilenme şansı %25’tir ve derhal şirketinizi kapatmanız gerekmektedir.
  • Eğer şirketiniz South Bay (San Mateo ve Santa Clara ilçelerinde toplam 22 resmi vaka görülmüştür ve gerçek sayı aslında en az 54’tür) bölgesinde ise ve 250 çalışanınız varsa, 09 Mart 2020 tarihine kadar çalışanlarınızdan en az birinin virüsten etkilenme şansı yaklaşık olarak %2’dir.
  • Eğer şirketiniz Paris’te ise ve 250 çalışanınız varsa, şu anda çalışanlardan en az birinin virüse yakalanma şansı %0,85’tir ve bir gün sonrasında bu oran %1,2’ye çıkacaktır. Yani %1 oranını esas alıyorsanız şirketinizi vakit geçirmeden kapatmanız gerekmektedir.

Büyük insanlık dramlarının yaşandığı ve yaşamın neredeyse durma noktasına geldiği İtalya’nın Bergamo kentindeki Humanitas Gavazzeni hastanesinde görünmeyen, ne zaman ortaya çıkacağı bilinmeyen hızlı ve ölümcül düşmana karşı amansız bir mücadele sürdürülmektedir. Kaynak: L’ECO DI BERGAMO

Ferrari fabrika gezilerini askıya aldı ve müzeleri kapattı. Kaynak: autoevolution

Bu modelde sadece ‘‘şirket’’ ve ‘‘çalışanlar’’ söz konusudur, fakat aynı model okullar, kitle ulaşım araçları ve aklınıza gelebilecek bütün yerler için kullanılabilir. Yani, Paris’te sadece 50 çalışanınız varsa ve bu insanların hepsi işe geliş gidişlerde, binlerce insanın kullandığı banliyö trenlerini kullanıyor iseler, içlerinden en az birinin virüsten etkilenmesi çok daha büyük bir olasılıktır ve ofisinizi derhal kapatmanız gerekmektedir.

Hiç kimse virüs belirtilerini göstermiyor diye hâlâ tereddüt ediyorsanız, bulaşmanın %26’sının hiçbir hastalık belirtisi görülmeden gerçekleştiğini anlayın.

İş Dünyası Lideri misiniz?

Bu hesaplamalar çıkar maksatlı olabilir. Her şirketin riskleri kendisi değerlendirme ve virüsün kaçınılması mümkün olmayan çekici kafasına inip işyerini kapatana kadar istediği kadar risk alma özgürlüğü vardır.

Fakat eğer bir iş dünyası lideri veya politikacı iseniz yapacağınız hesaplar sadece tek bir şirket için değil, bütün içindir. Hesaplarınız artık şirketlerinizden bir tanesinin virüsten etkilenme olasılığı üzerinedir. Ortalama çalışan sayısı 250 olan 50 şirkete sahipseniz, şirketlerinizden en az bir tanesinin virüsten etkilenme şansı %35 ve bunun bir sonraki hafta gerçekleşme olasılığı da %97’dir.

Sonuç; Beklemenin Acı Maliyeti

Bugün bir karar vermek ürkütücü olabilir, fakat bu şekilde düşünmemelisiniz.

Bu teorik model farklı toplumları göstermektedir: bu toplumlardan bir tanesinde sosyal mesafe tedbirleri uygulanmamakta, bir tanesinde patlamanın yaşandığı ‘‘n’’ gününde, bir diğerinde ise ‘‘n+1’’ günü sosyal mesafe tedbirleri uygulanmaya başlanmaktadır. Bütün sayılar tamamen hayalidir (Günde yaklaşık 6,000 yeni vakanın görüldüğü Hubei’de olanlara benzetmek için sayıları ben seçtim).

Bu sayıların maksadı; katlanarak çoğalan bir şeyin artmasında sadece tek bir günün ne kadar önemli olduğunu göstermektir. Gördüğünüz gibi sadece tek bir günlük gecikme vaka sayısında artmaya neden olmakta ve zirve noktasına daha geç ulaşmaya neden olmakta ve sonrasında da vaka sayıları sıfıra dönüşmektedir.

Peki, toplam vaka sayılarındaki durum nedir?

Birazcık Hubei’de yaşananları andıran bu teorik modelde, sadece bir gün daha beklemek vaka sayısını %40 oranında artırmaktadır. Bu nedenle belki de Hubei yetkilileri 23 Ocak 2020 günü yerine, 22 Ocak 2020 günü karantina ve ev hapsi tedbirlerini uygulamaya koysalardı vaka sayısını şaşırtıcı bir şekilde 20 bin kadar azaltabilirlerdi.

Ve unutmayınız ki bunlar sadece vakalar. Ölü sayısı çok daha fazla olabilir, bunun nedeni ise sadece direkt olarak %40 daha fazla ölüm olmasının yanı sıra sağlık sisteminin de çökmesidir.

Geçmişte yaşadığımız gibi sağlık sisteminin çökmesi durumunda ölü sayısı 10 kat daha artabilir. Bu nedenle; sosyal mesafe tedbirlerinin uygulanmasında bir gün dahi gecikme, vaka sayısının artması ve daha yüksek ölüm oranlarıyla, içinde yaşadığınız toplumdaki ölü sayılarında büyük patlamalara neden olabilir.

Bu gerçekten katlanarak büyüyen bir tehdittir. Her bir günün çok büyük önemi vardır. Karar vermekte bir gün dahi gecikmekle yeni birkaç vakalara neden oluyor olabilirsiniz. İçinde yaşadığınız toplumda belki de yüzlerce hatta binlerce virüsün bulaştığı insan olabilir. Sosyal mesafe tedbirlerinin uygulanmadığı her gün vaka sayısının katlanarak artmasına neden olmaktadır.

Lütfen Paylaşın

Bu durum, muhtemelen son on yılda görülen ve bir makaleyi paylaşmanın insanların hayatlarını kurtarabileceği tek olaydır. İnsanların bu felaketle başa çıkabilmeleri için gerçekte neler olup bittiğini çok iyi anlamaları gerekmektedir. Şimdi harekete geçmenin tam zamanıdır.

Çevirenin Notları: Tomas Pueyo tarafından kaleme alınan bu inceleme yazısı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazıda ifade edilen ve ileri sürülen iddialar tamamen Sayın Tomas Pueyo’ya aittir. Yazının çevrilerek paylaşılması, Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilenleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Dünyada 28 milyon insan tarafından okunan bu yazının okunması ve paylaşılması dileklerimle…

Yazının orijinal metnine aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

[1] Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (İngilizce: Severe Acute Respiratory Syndrome, kısaca SARS), insanları etkileyen, koronavirüsünün (SARS-CoV) neden olduğu solunum yolu sendromudur. Kasım 2002 ve Temmuz 2003 tarihleri ​​arasında Hong Kong’da başlayan SARS salgını neredeyse pandemik hale gelmiş ve dünya çapında 8422 vaka ve 916 ölüm görülmüştür. Dünya Sağlık Örgütü ölüm oranını %10,9 olarak açıklamıştır.

SAĞLIK DOSYASI /// Ercan Caner : Kırmızı ve Mavi Amerika Aynı Pandemiyi Yaşamıyor


Ercan Caner : Kırmızı ve Mavi Amerika Aynı Pandemiyi Yaşamıyor

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

28 Mart 2020

Virüs Salgını Amerika’yı İkiye Böldü!

Bilim ve aklın gereklerini yerine getirmediğimiz ve çeşitli nedenlerle ortak bir tepki ortaya koyamadığımız sürece, katil virüsün neden olduğu tehdit bizim alacağımız tedbirlerden çok daha büyüktür ve bizi öldürmeye devam edecektir.

RONALD BROWNSTEIN, The Atlantic, 20 Mart 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Mart 2020

Korona virüs gibi binlerce insanı etkileyen bir hastalık dahi kırmızı ve mavi Amerika arasındaki uçurumun tamamen kapanmasını sağlayamadı.

Virüs salgının ilk aşamaları birkaç temel açıdan, ülkenin Cumhuriyetçi ve Demokrat parti eğilimli kesimleri arasında çok farklı bir şekilde algılanmaktadır. Ülkenin bugüne kadar benzeri görülmeyen, böylesine devasa bir soruna gösterdiği tepkiyi şekillendiren, hatta aksatan iki parti taraftarları arasındaki bu kopukluk, salgının gelecekte nihai politik sonuçlarının belirlenmesinde de rol oynayabilir.

Hafta içinde açıklanan yeni ulusal anket dalgasının sonuçları; partizan bölünmenin her iki tarafında da endişelerin giderek arttığını gösterirken, Demokratların Cumhuriyetçilere nazaran çok daha fazla endişe duyduklarını ve bunun sonucunda da kişisel davranışlarını değiştirdiklerini daha fazla ifade etme eğiliminde olduklarını gözler önüne sermiştir. Benzer bir uçurum, Demokrat parti seçim koalisyonunun temeli haline gelen büyük metropol merkezlerinde yaşayan insanlar ile Cumhuriyetçilerin modern tabanının yaşadığı küçük kasabalar ve kırsal alanlardaki insanlar arasında da mevcuttur.

Eyalet yönetimlerinin virüs salgınına karşı gösterdiği tepkiler de partileriyle aynı yönde olmuştur. Özellikle Ohio gibi birkaç önemli istisna dışında Cumhuriyetçi valiler, salgın tehdidine karşı tepki göstermekte ağır davranmış veya Demokrat valiler tarafından yönetilen eyaletlere nazaran sakinlerine kısıtlamalar getirmeleri çok daha az olmuştur. Muhafazakâr ‘‘The Bulvark’’ yayın organı tarafından geçenlerde kanıtlandığı gibi Donald Trump, bu hafta başına kadar hastalık tehlikesini hafife almış ve Birleşik Devletlerin salgını kontrol etme becerisini de abartmıştır. Rush Limbaugh ve Sean Hannity dâhil muhafazakâr medya figürleri de aynı yönde hareket ederek, haftalarca medya ve Demokratların, Trump’ı zayıflatmak maksadıyla tehlikeyi abarttığı yönünde ısrarlarını sürdürmüştür. Federal halk sağlığı yetkilileri tam aksini söylerken, Cumhuriyetçi partiden seçilmiş birkaç yetkili seçmenlerini bar ve restoranlara gitmeleri yönünde teşvik dahi edebilmiştir.

Partiler arasındaki ayrılık, Perşembe günü her ikisi de Demokrat olan Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti ve California Valisi Gavin Newsom tarafından, önce Los Angeles kentinde sonra da 39,5 milyon insanın yaşadığı eyalette gerekli olmayan bütün işyerlerinin kapatılması yönünde verdikleri acil uygulama talimatlarıyla iyice ortaya çıkmıştır.

Bu bölünme, ideolojik olanların yanı sıra coğrafik gerçekleri de yansıtmaktadır. Bugüne kadar hastalığın yayıldığı en geniş yerler ve gösterilen en şiddetli tepkiler; sadece Seattle, New York, San Francisco ve Boston gibi birkaç Demokrat eğilimli büyük anakent alanlarında yoğunlaşmıştır. Perşembe günü düzenlenen Beyaz Ev basın bilgilendirme toplantısında, yönetimin korona virüs salgınından sorumlu koordinatörü Deborah Birx, bugüne kadar halkta görülen vakaların yarısının sadece 10 yerleşim biriminde görüldüğünü ifade etmiştir. Salgının nihai politik etkileri, virüsün tutunmayı başardığı bu ilk yerleşim birimlerinin ötesine ne kadar yoğun yayılmasına bağlı olarak önemli ölçüde değişkenlikler gösterebilir.

Eğer virüs bu büyük kentlerin dışına yayılmaz ise bu durum Cumhuriyet parti taraftarı birçok seçmen ve devlet memurları arasında tehdidin abartıldığı hissine neden olabilir. Fakat bunun yanı sıra Trump ve Arkansas Senatörü Tom Cotton gibi diğer Cumhuriyetçi liderlerin, hastalığı Çin Virüsü veya ‘‘Wuhan Virüsü’’ olarak etiketleyerek teşvik ettikleri bir tür yabancı düşmanlığını da körükleyebilir.

Hillybilly Enerjisi

Niskanen Center politik çalışmalar direktörü ve modern Cumhuriyetçi partinin tarihini anlatan ‘‘Rule and Ruin’’ adlı kitabın yazarı olan Geoffrey Kabaservice; muhafazakârlar arasında kentleri, saf ve temiz anayurdu tehdit eden hastalıkların kaynağı olarak kötülemenin uzun bir tarihsel geçmişi olduğunu ifade etmektedir. Bu oldukça eski bir hikâyedir. Ve nasıl ortadan kalkmış ise Cumhuriyetçiler arasındaki bu yaklaşım da benzer şekilde ortadan kalkabilir.

Diğer taraftan, Trump’ın yeterince hızlı hareket etmediği yönündeki suçlamalar; hastalığın yükü Trump’ın en çok destek aldığı daha küçük toplumlarda daha ağır bir şekilde hissedilirse, Trump bu durumdan daha fazla zarar görebilir. Birçok tıbbi uzman, salgının önünde sonunda, hâlihazırda daha az etkilenmiş durumdaki Cumhuriyetçi eğilimli küçük kasabalar ve kırsal kesimler dâhil ülkenin her köşesine yayılacağını düşünmektedir.

Johns Hopkins Sağlık Güvenliği Merkezinden üst düzey akademisyen Eric Toner, daha küçük toplulukların virüsün yayılmasından korunacaklarını düşünmek için hiçbir neden olmadığını, salgının bu kesimlere ulaşmasının biraz zaman alabileceğini, fakat insanlar bir yerden bir yere hareket ettiği sürece virüsün sonunda kırsal kesimlere de ulaşacağını ifade etmektedir.

Yine de bazı uzmanlar salgın boyunca en büyük ve olumsuz etkilerin büyük anakent merkezlerinde sınırlı kalacağını düşünmektedir. UCLA David Geffen Tıp Fakültesinden tıp ve halk sağlığı profesörü Jeffrey D. Klausner; asıl önemli olanın her salgının yerel olduğu ve belirli bir coğrafik alandaki sosyal ağlar ile fiziki altyapının salgının o alanda yayılma seviyesini belirleyeceğini ifade etmektedir. Klausner’e göre; özellikle solunum yolu virüsleri, yakın sosyal ağlara bağlıdır ve kalabalık ve nüfusun yoğun olduğu kent merkezlerinde çok daha etkin bir şekilde yayılabilirler.

Dünyanın en kalabalık kentlerinden olan New York’tan bir görünüm. Foto: Neo_II / Flickr

Salgının etkisinin ilk olarak Demokratik partiye yatkın yerlerde fark edilme ve hissedilme eğilimi, iki parti arasındaki büyük ekonomik ayrımı yansıtmaktadır. Demokratlar halen ülkenin küresel ekonomiye en çok entegre olmuş kesimlerinde hâkim durumdadır, bu da daha fazla uluslararası ziyaretçi alacakları veya buralarda yaşayanların daha çok yurt dışına seyahat edecekleri anlamına gelmektedir.

John Hopkins Üniversitesi Sistemler Bilim ve Mühendislik Merkezi tarafından açılan ve virüs vakalarının takip edildiği web sitesine göre; en fazla korona virüs vakası Demokrat eğilimli kıyı bölgelerinde yer alan New York, Washington, California ve New Jersey eyaletlerinde görülmüştür. Beşinci sırada, yine kıyı bölgesinde bulunan uluslararası ekonomiye entegre olmuş az bir farkla daha Cumhuriyetçi eğilimli olan Florida eyaleti yer almaktadır. Bu eyaletlerin arkasından; her birinde, ticaret ve turizm için giriş kapısı vazifesi gören en az bir tane büyük kent merkezi olan Illinois, Lousiana, Massachusetts ve Texas eyaletleri gelmektedir. Ve her ne kadar John Hopkins Üniversitesinin projesi, salgının yayıldığı yerleşim birimi ve belediyeler bazında hassas bilgiler içermiyor olsa da en büyük salgın demetleri birkaç büyük anakent alanlarında patlak vermiştir.

Sadece 21 kişinin yaşadığı Montana Eyaletinde yer alan Ismay kasabasının havadan görüntüsü. Kaynak: 103,7 The Hawk

Johns Hopkins Sağlık Güvenliği Merkezinden üst düzey akademisyen Eric Toner, her ne kadar genel olmasa da salgınların en çok uluslararası seyahatlere açık olan yerlerde yayılma eğiliminde olduğunu ve genel bir kural olarak bu salgının da aynı şekilde ilerleyeceğini ifade etmektedir. Toner, virüsün insanlarla birlikte seyahat ettiğini, bu nedenle insanların seyahat ettikleri yerlerin virüsün de ilk olarak gittiği yerler olduğunu ve girdikleri bu yerlerden başka bölgelere yayıldıklarını ifade etmektedir.

Buna karşılık, sadece birkaç istisna dışında en az sayıda vakanın doğrulandığı eyaletler, ülkenin iç kesimlerinde bulunan ve farklı popülasyon ve küresel ekonomiyle en az bağlantısı olan Cumhuriyetçi eğilimli olanlardır. Bu listede; Wyoming, Idaho, Missouri, Montana, South Dakota, Oklahoma ve Kansas eyaletleri bulunmaktadır.

Burada önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekmektedir. Birleşik Devletlerde yapılan virüs test sayısı hâlâ çok yetersizdir, bu nedenle de birçok vaka halen radar ekranlarında görünmemektedir. Toner’e göre bu durum, ülkenin diğer yerlerinde virüs vakalarının olmadığı anlamına gelmemektedir, sadece vakalar henüz tespit edilmemiş durumdadır.

Bugün geldiğimiz noktada; Cumhuriyetçi eğilimli eyaletler virüs salgını hakkında dikkati çekecek kadar daha az acil durum tedbirleri uygulamaktadır. Eyalet sağlık girişimlerini inceleyen bir programı yönettiği Amerika İlerleme Merkezinde, sağlık politikası başkan yardımcılığı görevini yürüten Topher Spiro’nun araştırmasına göre; Eyaletin genelinde insanların bir araya gelmeleri veya restoran hizmetlerini sınırlandırma gibi birkaç en düşük seviyedeki tedbirleri uygulamaya koyan Texas, Missouri ve Alabama gibi eyaletlerin hepsinin yönetiminde Cumhuriyetçi valiler görev yapmaktadır.

Bu durum, Houston, Tucson, Nashville ve Atlanta gibi Demokratlar tarafından yönetilmekte olan kentleri, halkın bir araya geldiği toplantılar konusunda kendi kurallarını koymaya itmiştir. Yine de koyulan bütün yerel kısıtlamalar, eyaletin diğer yerlerinden insanların bu bölgelere seyahat edebilmesi gibi belirgin bir problemle karşı karşıyadır. Houston’u da içine alan Texas eyaletinin Harris County baş yöneticisi Lina Hidalgo, Pazartesi günü ilan ettiği eyalet çapındaki sokağa çıkma yasaklarını duyurduğunda, sınırların kapatılmasının mümkün olmadığı bilgisini vermiştir.

Eyalet çapında kuralların uygulanmasına yönelik isteklilik parti görüşleriyle tam olarak bağdaşmamaktadır. Örneğin, California Valisi Demokrat partiden Gavin Newsom, Perşembe günü eyalette yaptığı duyurudan önce, restoranlar, okullar ve diğer tesislerin kapatılmasını zorunluluk olarak değil de tavsiye niteliğinde yaparak, yerel karmaşıklara neden olmuştur. Fakat genel olarak bakıldığında, Spiro tarafından yapılan araştırma; New York, New Jersey, Connecticut, Rhode Island ve Illinois gibi eyalet genelinde en erken ve dramatik eylemleri uygulamaya koyanların neredeyse tamamının yönetiminde Demokrat valiler olduğunu göstermiştir.

Halkın salgın karşısındaki tutumu da aynı şekilde ayrılıklar göstermektedir. Cumhuriyetçi ve Demokratlar arasındaki büyük farklılıklar sadece Trump’ın salgına gösterdiği tepkiyle sınırlı kalmamakta ve tehdide verilen önem ile kişisel davranışlarda da belirgin bir şekilde görülmektedir. Ortada olan bir gerçek varsa, o da bu boşluğun giderek genişlediğidir.

Örneğin, Pazartesi günü açıklanan, ülke genelinde yapılan Gallup anketinin sonucuna göre; Demokratların %73’ü ve bağımsızların %64’ü kendileri veya ailelerinden birisinin korona virüsünden etkilenmiş olabileceğinden korktuklarını söylerken, Cumhuriyetçilerin sadece %42’si bu korkuyu hissetmektedir. İki parti taraftarları arasındaki %31 oranındaki büyük fark, Şubat ayında Cumhuriyetçilerde %30 ve Demokratlarda %26 seviyelerinde olan endişe oranlarını çoktan gölgede bırakmıştır.

Diğer anket ve araştırmalar nispeten şaşırtıcı farklılıkları ortaya çıkarmıştır. Pazar günü açıklanan NBC/Wall Street Journal anket sonucuna göre; büyük toplantılara katılmayı durdurduklarını söyleyen Cumhuriyetçilerin sayısı Demokratların yarısı kadardır, restoranlarda yemeyi bırakacaklarını açıklayanlarda ise bu oran sadece üçte bir kadardır.

NPR/PBS NewsHour/Marist tarafından Salı günü sonucu açıklanan ankete göre de Cumhuriyetçilerin yarıdan biraz fazlası virüs tehdidinin abartıldığına inanmaktadır, Demokratlarda bu oran beşte bir, bağımsızlarda ise beşte iki oranındadır.

Kaiser Family Foundation tarafından ülke genelinde yapılan bir ankette, Demokratların ve Demokrat eğilimli bağımsızların yaklaşık yarısı virüs salgınının bir şekilde hayatlarını olumsuz yönde etkilediğini düşünmektedir. Fakat Cumhuriyetçiler ve Cumhuriyetçi eğilimlilerde bu oran sadece üçte birdir. Demokratların yaklaşık yarısı seyahat planlarını değiştirdiklerini ve büyük toplantılara katılmamaya karar verdiklerini söylerken, Cumhuriyetçilerde bu oran üçte bir seviyesindedir.

Hawaii Sağlık Bakanlığı tarafından yiyecek ve ihtiyaçlarını depolamaları konusunda yapılan uyarı sonrasında Honolulu’da Costco mağazası önünde oluşan uzun kuyruk. Kaynak: Reuters/Duane Tanouye

Kabaservice, Cumhuriyetçi seçmen ve yetkililerin riski önemsiz gibi gösterme eğiliminin, kısmen de olsa Başkan Trump’ın kriz hakkında başlangıçta topluma verdiği önemsemeyen mesajı yansıttığını ifade etmektedir. Fakat bu durum, federal hükümet bünyesindeki bilim adamları, medya ve alan uzmanlarının çok daha derin ideolojik kuşkularıyla da ilgili olabilir.

Kabaservice, bunun bir süredir Cumhuriyetçiler arasında gözlemlenen bir durum olduğunu ve Cumhuriyetçilerin giderek artan bir oranda uzmanlar ve medyanın, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve daha az eğitimli ve fakir insanları hor gören ve de gerçekleri söyleme konusunda güvenilmeyecek elit sınıfın bir parçası olduğunu düşündüklerini ifade etmektedir. Kabaservice ayrıca bu dinamiğin, seçkinleri bir tehdit olarak lanse eden muhafazakâr medya ekosisteminin ortaya çıkmasıyla iyice pekiştiğinin de altını çizmektedir.

Partilerin birbiri ile çelişen coğrafi destek merkezlerinin de etkisi olabilir. Son kamuoyu anketleri, kentsel ve banliyö bir tarafta küçük kasabalar ve kırsal alanlar öbür tarafta olmak üzere, halk arasında çok büyük bir uçurum oluştuğunu net bir şekilde ortaya koymuştur.

Washington merkezli Gallup şirketi tarafından yapılan ayrıntılı bir araştırmanın sonuçlarına göre; kentsel alanlarda yaşayanların üçte ikisi ve banliyölerde yaşayanların beşte üçü, etraflarındaki insanlardan bazılarının virüse yakalandığı yönünde kaygı duyarken, kırsal alanlarda yaşayan insanların sadece yarısı aynı kaygıyı taşımaktadır.

Kaiser anketinde; kırsal alanlarda yaşayanların üçte ikisinden fazlası virüs salgınının hayatlarını çok az veya hiç etkilemediğini söylerken, kentlerde yaşayan insanların neredeyse yarısı, hayatlarında meydana gelen aksamaları hissettiklerini ifade etmiştir. Bunlara ilave olarak, Trump’ın virüs krizini ele alış biçimine güven duyduklarını söyleyen kırsal alanlarda yaşayan insanların sayısı, kentlerde yaşayan insanlara oranla iki kat daha fazladır.

Michigan Eyalet Üniversitesinden küresel – kentsel çalışmalar alanından Profesör Eva Kassens-Noor, 1918 yılında Hindistan’da meydana gelen grip salgınında kentsel/kırsal patern çalışmalarını üzerinde çalışmıştır. Profesör Kassens-Noor araştırmasında, belirli bir yoğunluk üzerindeki kentlerdeki ölüm oranının, kırsal alanlara nazaran çok daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Profesör Kassens-Noor, ABD topluluklarının korona virüs salgınını aksi yönde, fakat karmaşık bir şekilde yaşayacağını düşünmektedir. Salgın muhtemelen kentsel alanlarda daha hızlı yayılacaktır, fakat kentsel alanlarda yaşayan insanlar, kırsal alanlarda yaşayanlara oranla daha genç ve sağlıklıdır. Kentsel alanlar kadar olmasa da kırsal Amerika’da salgının yayılması, buralarda yaşayanların yaşlı ve kaliteli sağlık hizmetlerine daha az erişimleri olması nedeniyle çok daha kötü sonuçlara neden olabilir.

Profesör Kassens-Noor, ölüm oranlarının sonuçta toplumların sosyal mesafe tedbirlerini uygulayarak diğer insanlarla etkileşimi ne kadar titizlikle asgariye indirmesine bağlı olacağını ifade etmektedir. Kassens-Noor’a göre her şey, bireylerin sosyal ağlarının tamamını kapatmasına bağlıdır.

Virüsün Cumhuriyetçi kırsal bölgelere daha fazla yayılması da tehlikenin algılanmasındaki partizanca uçurumu muhtemelen ortadan kaldırmayacaktır. Firması Public Opinion Strategies, NBC/WSJ araştırmasının katılımcılarından olan Cumhuriyetçi anketör Bill McInturff, büyük kentler içinde ve çevresinde yaşayan Cumhuriyetçilerin dahi virüs tehdidi hakkında Demokrat komşularına nazaran çok daha fazla kararsız ve şüpheci olduklarını ifade etmektedir.

Ancak salgının zaman içinde daha fazla yayılması durumunda, en muhafazakâr valiler için dahi harekete geçmeye direnmek veya Trump’ın başlangıçta sergilediği önemsemez tepki ve tavrının sonuçlarından kaçması çok daha zor olabilir.

Eric Toner; Seattle, San Francisco, New York ve Boston eyaletlerinin ülkenin diğer kesimlerinden sadece birkaç hafta ileride olduğunu ve çok şaşırtıcı yerlerin de virüs salgınından etkileneceğine inandığını ifade etmektedir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

İnsanların hayatlarını tehdit eden böylesine büyük bir tehdit karşısında dahi, eğitim seviyeleri ve inançları ne olursa olsun bir araya gelmeleri ve görünmeyen katil virüse karşı birlikte hareket etmeleri gerekirken, sadece farklı iki partinin taraftarı olmaktan kaynaklanan nedenlerle bu kadar derin bir şekilde ayrılması gerçekten inanılmaz bir durumdur.

Unutmayalım, bu katil virüs ülke, milliyet, ırki din, dil ve cinsiyet ayrımı yapmadan hepimizi öldürmektedir. Şimdi, doğamızda olan savunma mekanizmalarını harekete geçirmenin tam zamanıdır.

Bilim ve aklın gereklerini yerine getirmediğimiz ve çeşitli nedenlerle ortak bir tepki ortaya koyamadığımız sürece, katil virüsün neden olduğu tehdit, bizim alacağımız tedbirlerden çok daha büyüktür ve bizi acımasızca öldürmeye devam edecektir.

LİNK : https://amp.theatlantic.com/amp/article/608395/

ARAP DOSYASI /// Ercan Caner : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ????


Ercan Caner : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ????

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

21 Mart 2018

Bizim özgürlüklerimizden nefret etmiyorlar. Kendi ülkelerinde petrol için ideallerimize ihanet ettiğimiz için bizden nefret ediyorlar.

Yazar Robert F. Kennedy, Jr. Politico Magazine, 22 Şubat 2016

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mart 2018

John Foster Dulles (solda) ve Başkan Eisenhower, 1952. | Foto: Getty

Kısmen de olsa babam bir Arap tarafından öldürüldüğünden, Birleşik Devletler politikasının Orta Doğu üzerindeki etkilerini ve özellikle de ülkemize karşı ara sıra İslam dünyasından gelen kana susamış tepkilere neden olan faktörleri anlamak için bir çaba gösterdim.

İslami Devlet terör örgütünün yükselişine ve Paris ile San Bernardino’da bu kadar çok masum insanın ölümüne neden olan vahşetin kaynağını araştırmaya odaklandığımızda, din ve ideolojinin ötesinde uygun açıklamalar aramamız daha iyi olabilir. Geçmişe ve petrolün çok daha karmaşık gerekçelerine ve bunların nasıl sık sık suçlayan parmakların bizi işaret etmesine neden olduklarına odaklanmalıyız.

Amerikan halkı tarafından az bilinen, fakat Suriyelilerin çok iyi bildikleri, Amerika’nın Suriye’ye şiddet içeren müdahaleleri, günümüzde İslami Devlet terör örgütü tehdidine karşı koyma yönünde, hükümetimiz tarafından alınması planlanan herhangi bir etkili tepkiyi karmaşıklaştıran, şiddetli İslam cihadı için elverişli bir ortam hazırlamıştır.

Amerikan halkı ve politika yapıcıları bu geçmişten habersiz oldukları sürece yapılacak ilave müdahaleler, durumu daha da karmaşıklaştırmaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır. Dışişleri Bakanı John Kerry, bu hafta içinde yaptığı bir açıklama ile Suriye’de geçici bir ateşkes ilan etmiştir. Fakat Birleşik Devletlerin Suriye’deki gücü ve itibarı asgari seviyede olduğundan ve ateşkes, İslami Devlet ve El Nusra gibi ana savaşçıları kapsamadığından, en iyi olasılıkla bu ateşkes sallantılı bir ateşkes olmaya mahkûmdur.

Benzer şekilde Başkan Obama’nın Libya’ya artan askeri müdahalesi de (ABD, geçtiğimiz hafta içinde bir İslami Devlet terör örgütü eğitim kampına hava saldırısı düzenlemiştir), büyük bir olasılıkla radikalleri zayıflatmaktan ziyade güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Tarihte bir dönüm noktası olarak nitelendirilen konuşmasını yaptığı 1957 yılında John F. Kennedy. Foto: Pinterest

New York Times dergisinin, 8 Aralık 2015 tarihli ön sayfa haberinde belirttiği gibi İslami Devlet terör örgütünün siyasi liderleri ve stratejik planlamacıları, bir Amerikan askeri müdahalesini provoke etmektedir. Onlar, deneyimlerine dayanarak, böyle bir müdahalenin kendi saflarına gönüllü savaşçıların akın etmesine neden olacağını, ılımlıların seslerini bastıracağını ve İslam dünyasının Amerika’ya karşı birleşmesini sağlayacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu dinamiği anlamak için tarihe; özellikle de mevcut çatışmanın tohumlarına, Suriyelilerin bakış açısından bakmak zorundayız. Irak’ı işgal ettiğimiz 2003 yılından çok önce CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi İstihbarat Teşkilatı), şiddet yanlısı cihatçılığı bir Soğuk Savaş silahı olarak beslemiş ve Birleşik Devletler ile Suriye ilişkilerinin içini zehirle doldurmuştur.

Bütün bu yapılanlar ülke içinde de tartışmalara neden olmuştur. Amcam Senatör John F. Kennedy (JFK), 1957 yılı Temmuz ayında, CIA tarafından Suriye’de düzenlenen başarısız darbe sonrasında, Arap dünyasının kendi kendisini yönetme hakkını destekleyen ve Amerikan emperyalizminin Arap ülkelerinde faaliyetlerine son vermesini talep eden bir konuşma yapmıştır. JFK, tarihte bir dönüm noktası niteliğinde olan bu konuşması ile Eisenhower yönetimindeki Beyaz Ev’i, her iki siyasi partinin liderlerini ve Avrupalı müttefiklerimizi öfkeden deliye döndürmüştür.

Hayatım boyunca ve özellikle de Orta Doğu’ya sık sık yaptığım ziyaretler esnasında, sayısız Arap bana o konuşmanın, Birleşik Devletlerden bekledikleri idealizmi en net şekilde ifade eden açıklama olarak hatırladıklarını ifade etmişlerdir. Kennedy’nin yaptığı konuşma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün eski Avrupa kolonilerinin, kendi kendilerini yönetme hakkına kavuşmaları için, resmi bir söz verme niteliği taşıyan Atlantik Bildirisinde ifade edilen yüksek değerleri savunan ülkemizin, tekrar o değerlere dönmesi yolunda yapılan bir çağrıdır.

Franklin D. Roosevelt, eli çok güçlü olan Winston Churchill ve diğer müttefik liderlere, Birleşik Devletlerin faşizme karşı sürdürülen Avrupa savaşına desteğinin ön koşulu olarak, 14 Ağustos 1941 tarihinde Atlantik Bildirisini imzalatmıştır.

1948 yılında Dulles Kardeşler: Allen (solda) ve John Foster (sağda). Foto: Bettmann/Corbis

Fakat büyük ölçüde Allen Dulles ve dış politika entrikaları ile sık sık direkt olarak ulusumuzun siyaseti ile ters düşen CIA nedeniyle, Atlantik Bildirisinde ifade edilen idealist yola hiçbir zaman girilmemiştir. 1957 yılında büyükbabam Büyükelçi Joseph P. Kennedy, CIA’nin Orta Doğu’daki örtülü pis işlerini soruşturan gizli bir komitede görev almıştır. Büyükbabamın altında imzası olduğu 1956 tarihli Bruce-Lovett raporu (David Bruce ve Robert Lovett iki deneyimli devlet adamıdır), bütün Araplar tarafından bilinen, fakat görünürde, hükümetin inkâr politikasına inanan Amerikan halkının bilmediği, CIA’nin Ürdün, Suriye, İran, Irak ve Mısır’daki darbe komplolarını açıklamaktadır. Raporda CIA, günümüzde dünyanın birçok ülkesinde görülen ve o zamanlar anlaşılmaz bir biçimde yayılmaya başlayan Amerikan aleyhtarlığına neden olmakla suçlanmaktadır.

Bruce-Lowett Raporu, bu tür müdahalelerin Amerikan etik değerlerine aykırı olduklarına işaret etmekte ve Amerika’nın uluslararası alandaki liderlik ve ahlaki otoritesini, Amerikan halkının bilgisi dışında tehlikeye attığını ortaya koymaktadır. Raporda bunun yanı sıra, CIA’nin başka yabancı ülkelerin aynı şeyleri bizim ülkemizde yapması durumunda bu tür müdahalelere karşı ne yapılması gerektiğini asla düşünmediği de ifade edilmektedir.

Bu geçmiş, George W. Bush, Ted Cruz ve Marco Rubio gibi modern müdahalecilerin, Orta Doğu milliyetçilerinin, bizden özgürlüklerimiz nedeniyle nefret ettiklerine yönelik kendi narsistik masallarını anlatırken gözden kaçırdıkları kanlı tarihtir. Oysa Arap milliyetçilerinin genel olarak bizden nefret etmelerinin nedeni kesinlikle bu değildir; onların bizden nefret etmelerinin asıl nedeni, kendi sınırları içinde o özgürlüklere, bir anlamda kendi ideallerimize ihanet etmemizdir.

Amerikalıların neler olup bittiğini gerçekten anlaması için aşağılık ve çıkarcı, fakat çok az hatırlanan tarihin ayrıntılarını incelemek gerekmektedir. 1950’li yıllarda Başkan Eisenhower ve Dulles biraderler- CIA direktörü Allen Dulles ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles- Orta Doğu’yu Soğuk Savaşta tarafsız bölge olarak bırakma ve Arap ülkelerini Arapların yönetmesi yönündeki Sovyet antlaşma tekliflerini geri çevirmişlerdir.

Solda yazarın amcası Joseph P. Kennedy 1955 yılında. İki yıl sonra Büyükelçi Kennedy, CIA tarafından düzenlenen ve Orta Doğu’da Amerikan aleyhtarlığını kışkırtan operasyonları denetleyen gizli bir komitede görev yapmıştır. Aynı yıl, sağdaki fotoğrafta kardeşi Robert ile Senato’da icra edilen bir duruşmada görülen çiçeği burnunda Senatör John F. Kennedy Senato’da, benzer şekilde Eisenhower yönetimini, bölgede kendi kendini yönetme hakkını engellediği için yerden yere vuran ‘‘Emperyalizm- Özgürlüğün Düşmanı’’ başlıklı bir konuşma yapmıştır.

Bunun yerine, Allen Dulles tarafından Komünizm ile bir tutulan Arap milliyetçiliğine karşı, özellikle de Arapların kendi kendilerini yönetmesi hakkına karşı ve bu talepler petrol ayrıcalıklarını tehdit ettiğinde, gizli bir savaş başlatmışlardır. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan’daki despotlara, Sovyet Marksizm tehlikesine karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr cihatçı ideolojilere sahip zalim hükümdarlara, gizlice Amerikan askeri yardımı pompalamışlardır.

Beyaz Ev’de, CIA planlama direktörü Frank Wisner ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in de katıldığı 1957 yılı Eylül ayında yapılan bir toplantıda, General Andrew J. Goodpaster tarafından alınan bir nota göre; Eisenhower CIA’ye verdiği tavsiyede, ‘‘Kutsal savaş özelliğini vurgulamak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız’’ ifadelerini kullanmıştır.

CIA, Suriye’ye aktif olarak müdahalelerine, neredeyse kurulmasından (18 Eylül 1947) sadece bir yıl sonra, 1949 yılında başlamıştır. Suriyeli vatanseverler, Nazilere karşı savaş ilan etmiş, Vichy Fransa’sının sömürgeci yöneticilerini ülkelerinden atmış ve Amerikan modelini esas alan kırılgan bir laik demokrasi oluşturma becerisini göstermişlerdir.

Fakat 1949 yılı Mart ayında Suriye’nin demokratik yöntemlerle seçilen başkanı Shukri-al-Quwatli, bir Amerikan projesi olan ve Suudi Arabistan’daki petrol yataklarını Suriye üzerinden Lübnan limanlarına ulaştırmayı öngören Trans Arap Boru Hattını onaylamakta tereddüt göstermiştir.

Trans Arap Boru Hattı üzerinde uçuş. Foto: Wikimedia.

CIA tarihçisi Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ isimli kitabında, Al-Quwatli’nin Trans Arap Boru Hattını onaylamadaki isteksizliğine misilleme olarak CIA’nin, kendi elleriyle seçtiği eski bir hükümlü olan Husni al-Zaim’i iktidara getirdiği bir darbeyi anlatmaktadır. İktidara gelen Al-Zaim, henüz parlamentoyu dahi dağıtmadan, iktidarda kaldığı dört buçuk aylık süre içinde, vatandaşları onu azletmeden önce, Amerikan projesi boru hattını onaylamıştır.

CIA tarafından istikrarsızlaştırılan ülkede meydana gelen birkaç karşı darbe sonrasında Suriye halkı 1955 yılında, al-Quwatli ve Milli Partisini iktidara getirerek yeniden demokrasiyi denemiştir. Al-Quwatli hâlâ bir Soğuk Savaş dönemi tarafsızı yaklaşımını korumaktadır, fakat iktidardan uzaklaştırılmasındaki Amerikan müdahalesi nedeniyle artık Sovyetlere daha yakındır. Bu tutumu da CIA Direktörü Dulles’in ‘‘Suriye bir darbe için olgunlaşmıştır’’ diyerek, iki darbe sihirbazı Kim Roosevelt ve Rocky Stone’u Şam’a göndermesine neden olmuştur.

İki yıl öncesinde Roosevelt ve Stone, İran’da demokratik yöntemlerle seçilen Cumhurbaşkanı Mohammed Mosaddegh’e karşı onun İran’ın, İngiliz petrol devi Anglo İran Petrol Şirketi (şimdiki adı British Petroleum) ile olan dengesiz sözleşmeleri yeniden müzakere etmeyi denemesi sonrasında düzenlenen bir darbeyi yönetmişlerdir. Mosaddegh, İran’ın 4,000 yıllık tarihinde seçimle iktidara gelen ilk lider ve gelişmekte olan ülkede popüler bir demokrasi destekçisidir.

Büyük Üçlü: Josef Stalin, Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill 1943 yılında Tahran Konferansında.
Foto: Democracy Chronicles.

Mosaddegh, İngiliz petrol devi British Petroleum ile birlikte hareket eden Birleşik Krallık istihbarat servisi tarafından düzenlenen darbe girişimi sonrasında, ülkedeki bütün İngiliz diplomatları sınır dışı etmiştir. Bununla birlikte Mosaddegh, danışmanlarının haklı olarak şüphelendikleri ve İngiliz komplosunda parmağı olan CIA elemanlarını da sınır dışı etmesi yönündeki tavsiyelerine karşı çıkarak ölümcül bir hata yapmıştır.

Birleşik Devletleri, İran’ın yeni demokrasisinde bir rol model olarak gören Mosaddegh, böylesine büyük hainlikleri ne yazık ki görememiştir. Dulles’in iğnemelerine rağmen Başkan Harry Truman, İngilizlerin Mosaddegh’i devirmek için planladıkları oyuna CIA’nin aktif olarak katılmasını yasaklamıştır.

Eisenhower ise 1953 yılı Ocak ayında iktidara geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden Dulles’lerin tasmalarını çıkararak onları serbest bırakmıştır. Ajax Operasyonu ile Mosaddegh’in görevinden uzaklaştırılması sonrasında Stone ve Roosevelt, Birleşik Devletler petrol şirketlerinin çıkarlarını gözeten Şah Rıza Pehlevi’yi iktidara getirmiştir. Fakat Pehlevi’nin, CIA desteğinde kendi insanlarına karşı uyguladığı ihtişamlı vahşet, 20 yıl sonra, en sonunda 1979 yılındaki İslami devrimi ateşlemiş ve bizim 35 yıllık dış politikamızın allak bullak olmasına neden olmuştur.

Ajax Operasyonu: Daima açık bir sırdı. Foto: Mohammad Mossadegh

John Prados tarafından kaleme alınan ‘‘Safe for Democracy: The Secret Wars of the CIA’’ kitabına göre; Ajax Operasyonunun büyük başarısı ile şımaran Stone, cebinde 3 milyon dolar ile 1957 yılında İslami militanları silahlandırarak harekete geçirmek ve Suriyeli üst düzey subaylar ve politikacılara, al-Quwatli’nin demokratik yollarla seçilmiş laik rejimini iktidardan uzaklaştırmak maksadıyla rüşvet vermek üzere Şam’a gelir.

Cebindeki milyonlarca dolar ile Müslüman Kardeşler örgütüyle birlikte çalışan Rocky Stone, Suriye istihbarat başkanı, Genelkurmay Başkanı ve Komünist Parti başkanını ortadan kaldırmak ve Irak, Lübnan ve Ürdün’de, suçun Suriyeli Baasçılar üzerine yıkılacağı ulusal komplolar ve şiddetin kullanıldığı çeşitli provokasyonlar düzenlemek için entrikalar tasarlar.

Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ adlı kitabında, CIA’nin planının Suriye hükümetini istikrarsızlaştırmak ve hükümetleri zaten CIA’nin kontrolünde olan Irak ve Ürdün tarafından işgali için bir bahane yaratmak olduğunu ayrıntıları ile anlatmaktadır.

Guardian gazetesinde açıklanan, sonradan gizliliği kalkan CIA belgelerine göre; Kim Roosevelt, CIA tarafından yeni göreve getirilen kukla hükümetlerin, her şeyden önce ‘‘baskıcı önlemler ve keyfi iktidar uygulamalarına’’ dayanması gerektiği öngörüsünde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Geçmişi hatırlayalım: Kısaca JFK olarak anılan Birleşik Devletler Başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 tarihinde Dallas eyaletinde vurularak öldürülmüştür. Kimse JFK’yi kimin öldürdüğünü kesin olarak bilmemektedir. Fakat resmî açıklamaya göre, Kennedy’nin katili olarak suçlanan Lee Harvey Oswald olaydan kısa bir süre sonra yakınlardaki bir sinemada polis tarafından tutuklanır.

Tutuklanmasından iki gün sonra eyalet hapishanesine polis eşliğinde götürülen Oswald, Jack Ruby adında biri tarafından vurularak öldürülür. Ruby daha sonra yargılanır ve cinayet suçundan ölüme mahkûm edilir. Temyize başvuran Ruby davası görülmeden bir hastalık nedeniyle hapishanede hayatını kaybeder.

Warren Komisyonu, 1964 yılında, Kennedy’i yalnız başına Oswald’ın öldürdüğünü açıklar ve 1979 yılında yapılan diğer bir kongre soruşturmasında CIA’nin Kennedy suikastı ile ilgili olduğu yönündeki iddialar hakkında bir kanıt bulunamadığı açıklanır.

Fakat bazıları bütün bunların örtülü bir operasyonun parçası olduğunu iddia etmektedir. Kennedy suikastı ile ilgili belgeler üzerindeki gizlilik, 26 Ekim 2017 tarihinde Trump yönetimi tarafından kaldırılır. Fakat Trump bir açıklama yapar ve bütün belgelerin açıklanmasının ulusal güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle son birkaç yüz sayfalık belgenin açıklanmadığını ifade eder.

Solda gazetecilere JFK’in katili olmadığını söyleyen Lee Harvey Oswald ve sağda çok yakın mesafeden vurulma anı. Foto: The Sun

Başkan Donald Trump daha sonra yaptığı bir açıklamada, kalan 300 kadar belgenin CIA dahil yetkili makamlara tarafından incelendikten sonra, hala yaşayanların isimleri ve adreslerini gizli tutmak kaydıyla, tamamını açıklayacağını ifade etmiştir.

Donald Trump, bu sözünü bugüne kadar yerine getirmemiştir…