RÖPORTAJ /// Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !


Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !

Röportaj: Abdullah ŞANLI

Son zamanlarda sık sık gündeme gelmeye başlayan Karadeniz’e yönelik ‘Pontus’ iddialarını konuyla ilgili birçok çalışmaya imza atan Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur ile konuştuk.

Pontus nedir? Rum ile Yunan arasında nasıl bir ilişki var? Karadeniz’e yönelik Pontus iddialarının çıkış noktası nedir ve bu iddiaların arkasında kimler var?

İşte Pontus gerçeği…

“Pontus” ne anlama gelmektedir, neresidir?

“Pontus”, Karadeniz kıyılarında ikamet eden yerli halkların dillerinden Hellenceye geçmiş bir terim olup “deniz yolu” ya da “deniz üzerindeki yol” demektir. Ve tabi daha sonraları yalnızca “deniz” anlamına dönüşmüştür. Başlangıçta deniz için kullanılan Pontus terimi, Hellen ve Latin yazarlar tarafından zamanla Karadeniz etrafında bulunan bütün olay ve nesneleri Pontus’a ait olduğunu belirtmek için de kullanılmaya başlanmıştır.

Bu durumda Pontus etnik bir anlam ifade etmiyor.

Kesinlikle. Sadece büyük bir deniz anlamında kullanılmış. Daha sonra denizi de aşıyor ve M.S II. Yüzyıldan günümüze kadar genişleyerek Karadeniz’le alakalı her şeyi tanımlamak için kullanılmaya başlanıyor.

Pontus adıyla bir ırk ya da halk yok. Milattan önce III. Yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkan Pontos Krallığı (MÖ 301-MÖ 63) dahi Pers soyundan gelmekte olup kendilerine devlet olarak ne isim verdiklerini bilmiyoruz. Pontus devleti tanımlaması dahi çok geçtir ve kuruluşundan yaklaşık üç asır sonra Latin kaynaklarında geçmeye başlıyor. Latin kaynaklarında geçen bu devlet Mithradates Krallığı. Perslere bağlı bir aile tarafından kurulan krallık. Mithradates krallığının kendine ne dediğini bilmiyoruz. Roma İmparatorluğu tarafından Pontus deniyor. Ama Roma ile ilgisi yok.

Roma ile çatışma içerisinde zaten.

Evet, Roma’nın en büyük düşmanı diye bilinir tarihte. Bunlar Yunan soylu da değil. Irk olarak Pers ailesine mensup.

Peki, ‘Rum’ nedir ve Pontus ile Rum nasıl bir araya geldi?

Rum kelimesi de bir ırkı ifade etmez. Roma vatandaşı anlamında kullanılır. Anadolu, Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altında bir coğrafya olmasından dolayı, burada yaşayan insanlara Romalı anlamında Rum denilmiş. Osmanlı metinlerinde ‘Diyar-ı Rum’ yani Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeki topraklar. Aidiyet olarak da bu coğrafyada yaşayan insanlar.

Rum nasıl Yunan’a dönüşüyor o halde, daha doğrusu dönüştürülüyor?

Bu coğrafyanın Roma hakimiyetinde olması kendisine tabi insanların tamamının da Grek olduğu anlamına gelmiyor. Roma İmparatorluğu içerisinde birçok halk barındırıyor. Zaman zaman bölgeye Türk boylarının da geldiğini söyleyelim. En azından M. Ö. VIII. Yüzyıldan itibaren Karadeniz kıyılarının hemen tamamına hâkim olduklarını biliyoruz. M.S. VIII. Yüzyıldan itibaren ise yoğun bir Müslüman Arap ve akabinde Müslüman Türklerin bölgede etkin olmaya başladığı görülmektedir. Anadolu’nun tamamı Türklerin eline geçtikten sonra da yer yer “Diyar-ı Rum” denilmeye devam etmiştir. “Rum”un bir ırk ya da din ifade etmesi çok daha sonra Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmeye, Batı karşısında gerilemeye başlaması dönemine kadar gider. Batılı güçlerin Osmanlı Devleti karşısında galip gelmeye ve kendilerini Roma İmparatorluğunun temsilcisi olarak görmeye başlamaları Osmanlı Devleti bünyesindeki Ortodoks unsurların hemen tamamının “Rum” olarak nitelenmesine, diğer bir ifadeyle bir ırk ve dinî anlam kazanmasına yol açmıştır. Büyük bir dönüm noktası olan bu politik değişim Yunanistan’ın kurulması ile bu devlet tarafından günümüze kadar devam eden irredantist bir politika olarak uygulanmaya başlanmıştır.

Yani Rum, politik ve dini sebeplerle gerçek anlamından çıkıp Yunan’a dönüşmüş?

Evet, basit olarak böyle de ifade edilebilir. Yunan devletinin ortaya çıkışı da önemli bu noktada… Avrupa’daki aydınlanma hareketi ve ardından Sanayi Devrimi ile beraber sömürgecilik yarışı hız kazanıyor. Artık Osmanlı Devleti hâkimiyetinde bulunan Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu’yu da içine alacak bir sömürgecilik yarışı başlayacaktır. Bu süreç içerisinde milli devletler ortaya çıkmaya başlıyor. Yunanistan’ın ortaya çıkışı da bu çerçevede oluyor. Kuranlar da hem Yunan isyanı hem de bağımsızlık sürecinde siyasi ve askerî destek veren Batılı devletlerdir. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak hareketiyle kurulan bir devlettir. Batılı devletlerin Helenizm hayranlığı ile kurduğu bu devlet daha sonra kendisine bir misyon belirliyor. Kendisini Roma İmparatorlu- ğunun varisi olarak görmeye başlıyor. Roma nerede hüküm sürmüşse oraya kadar, nerede Rumca konuşuluyorsa oraya kadar genişlemeyi kendisine hedef olarak alıyor. Bu hedef aslında Yunanistan’ın kurulmasından önce ‘Megali İdea’ olarak tanımlanmıştı.

Bu durumda Yunanistan’ın ‘Megali İdea’sı doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor.

Evet, tabiki başlıca hedef. Önce Mora yarımadasında bağımsız bir Yunan devleti kurulması hedefleniyor. Ardından Adalar, Balkanlar, Kıbrıs, İstanbul, Batı Anadolu, Doğu Karadeniz… Bütün bu bölgeler Megali İdea’nın hedefindedir. Mora yarımadası ile sınırlı kurulan Yunan devleti, 19. yüzyıldaki uluslararası gelişmeleri lehine kullanarak ve büyük devletlerin de desteğini alarak sınırlarını sürekli genişletmiştir. Bu politikanın sonucunda yakın zamana kadar Türk literatüründe Adalar Denizi olarak bilinen Ege Adaları’nda ve Batı Trakya’da yaşayan yüzbinlerce Türk katledilmiş, başta cami olmak üzere yüzlerce tarihi eser ve vesika tahrip edilmiş, ortadan kaldırılmıştır.

Yunanistan; Batı Anadolu, Doğu Karadeniz, Kıbrıs ve İstanbul üzerinde hak iddia ediyor. Bu iddialarını temellendirmek için de bu bölgelerde yaşayan Ortodoks halkı Yunan göstermeye çalışıyor diyebilir miyiz?

Evet, bu çok önemli bir nokta. Nerede Ortodoks Hristiyan var ya da az çok Rumca konuşuluyor ise orayı Yunan göstererek propaganda amaçlı olarak kullanıyorlar. Hâlbuki Türkiye’de yaşayan Ortodoksların bir kısmı neredeyse hiç Rumca bilmiyordu. Bir kısmının ise Yunanistan’da konuşulan dille aralarında çok az benzerlik vardı. Ayrıca Rumca dediğimiz dilin Hristiyan Ortodoks öğretisinden kaynaklandığını da hatırlatmış olalım.

Pontus diye bir halk yok, Rum da etnik olarak Yunan değil. Peki, Yunan iddialarına konu olan ‘Trabzon Rum Pontus Devleti’ meselesi nereden çıktı?

Burada bahsedilen aslında Trabzon Devleti, 1204 yılında cereyan eden 4. Haçlı seferi sırasında İstanbul’un haçlılar tarafından işgal edilmesi ve Latin devleti kurulması üzerine Bizans imparatorluk ailesinden Alexios ve David Komnenos’un Trabzon’a gelmesi ve burada Gürcülerin desteği ile kurdukları krallıktır.

Yani Bu krallığın Pontus Devleti olarak adlandırılan Mithradates krallığı ile bir alakası olmayıp Trabzon Devleti diye bilinir.

Evet, Trabzon Devleti, Trabzon Krallığı, Komnenos Krallığı şeklinde de ifade edilmektedir. Başlangıçta Samsun’un batısına kadar uzanmaktaydı bu devlet. Ancak çok kısa bir süre içinde yani 1214’e gelindiğinde topraklarının büyük bir kısmını Anadolu Selçuklularına kaybediyor. Selçuklu’ya vergi vermeye başlıyor. 1280’lere gelindiğinde Ordu ve Giresun’u da kaybediyor. 1400’lere gelindiğinde ise sadece Trabzon ile sınırlı bir devlet haline geliyor. Maçka’ya kadar dahi etkili olduğu söylenemez. Bilindiği gibi 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından bu devlete son veriliyor ve Trabzon, Osmanlı hakimiyetine giriyor. Bu krallığın toplam nüfusu dahi o dönemde 10 bine varmıyordu.

Bu devletin tebaası yerel Ortodoks Hristiyan halklardan oluşuyor değil mi? Yani etnik olarak Yunan değiller.

En azından tamamı için bu söylenemez. Bölgenin Ortaçağ dönemine ait araştırmaları ile tanınan Rüstem Şükorov’un tespitlerine göre bölgedeki Hristiyan nüfusun yarısından fazlası kesin olarak Yunan değildi.

Bölgeye dair ilk yerleşim bilgileri var mı, Türklerin gelip yerleşmesi ne zaman? Fetihten çok daha öncesine uzandığını biliyoruz çünkü.

Tarih öncesi dönemleri bir kenara bırakacak olursak tarihi çağlarda bölge ile ilgili ilk bilgiler Hitit kaynaklarında geçmektedir ki bu bilgilerde MÖ 1750-1200 yılları arasına denk gelmektedir. Hitit kaynaklarında bu bölgelerde yarı göçebe olarak yaşayan Gaşkalardan bahsedilmektedir. M.Ö. 8. Yüzyıldan itibaren ise Kimmerleri, sonra İskitleri görüyoruz. M.S. 7.-8. Yüzyıllardan itibaren kullanılan ve kilise kayıtlarında da sıkça geçen Türkçe isimler gerek halk gerekse yönetici kesimdeki Türk varlığını göstermesi açısından önemlidir. Diğer taraftan Bizans’la Selçuklular arasında Doğu Karadeniz ticareti için yapılan mücadele Karadeniz’deki Türk nüfus ve nüfuzunun Komnenos Krallığının kuruluşundan çok daha önce başladığını göstermektedir.

Fetihten sonra Trabzon’daki Rumlar ne oluyor?

Fetih’ten 16.yy. sonuna kadar Trabzon ve çevresinde büyük bir kısmı sürgün olmak üzere hem dışa hem de içe dönük bir iskân siyaseti takip edildiğini görmekteyiz. Trabzon tarih ve kültürü konusunda üstat isimlerden rahmetli Mahmut Goloğlu’na göre fetihten sonra Trabzon kale içerisindeki nüfusun bir bölümü İstanbul’a gönderildi. Tabi İslamiyeti kabul edip şehirde kalanlar da vardı. Gayrimüslimler dışarıya gönderilirken dışarıdan da Trabzon’a yine çoğunluğu müslüman olmak üzere çok sayıda nüfus getirilip yerleştirilmiştir ki 1500 lü yılların sonunda şehirde 6 binden fazla Müslüman nüfus yaşamaktaydı.

Fetihten önce zaten Trabzon ve çevresinde yoğun bir Çepni ve Kıpçak yerleşimi vardı. Fetihten sonra da Trabzon’a Türk nüfusun iskanı devam etti. Şehrin içinde ağırlıklı Müslüman Türk nüfus ve çok az da Trabzon Devletinin bakiyesi Rumları içeren bir yapı oluştu. Bu yapı Osmanlı’nın dağılmasına kadar bu şekilde devam etti. Osmanlı’nın dağılma döneminde Karadeniz’de Pontusçu hareket nasıl ortaya çıktı?

19. Yüzyıl Osmanlı’nın dağılma dönemi. Osmanlı Devleti, sanayileşen Avrupa devletlerinin pazar arayışı çerçevesinde temel hedeflerinden biri olmuştur. Batılı devletlerin bu hedeflere ulaşmak için uyguladıkları politikalardan biri de Osmanlı’nın içerisindeki farklı etnik unsurları kiliseler ve misyoner örgütleri vasıtasıyla dönüştürerek, hatta kopararak kendi nüfuzları altında bir coğrafya oluşturmaya çalışmışlardır. Milliyetçilik hareketleri ve sanayileşen devletlerin sömürge arayışı Osmanlı Devletinin dağılmasında büyük rol oynamıştır. Bu süreçte Osmanlı Devleti’ne isyan eden halkların başında Yunanlar ve Sırplar gelmektedir. 19. Yüzyılın başındaki Yunan isyanı, Yunanistan devletinin kurulmasıyla sonuçlanırken Balkanlar’daki çözülme ve ayrışmayı da tetiklemiş oldu. Bu ayrışma Balkan savaşlarıyla ve Balkanlar’ın Osmanlı’nın elinden çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Batılı güçler aynı politikayı yani farklı unsurları kaşıyarak, onları destekleyerek Osmanlı’dan koparma politikasını bu kez Anadolu’da uygulamaya koydular. 1. Dünya Savaşı’nda bu politika artık zirveye ulaşmıştır. Ermeniler ve Pontusçu Rumlar bölgedeki az sayıdaki nüfuslarına bakmaksızın Büyük Devletlere güvenerek Türk halkına yönelik katliamlara başladılar.

Ancak Pontusçu hareketin fikri altyapısının oluşmasında, Fener Rum Patrikhanesi, misyoner cemiyetleri, Yunanistan ve Batılı devletlerin özellikle İngiltere’nin ve Amerika Bileşik Devletlerinin etkili olduğunu belirtmek gerek. Çünkü onların kurmuş oldukları misyoner okulları Rumların Osmanlı Devleti’ne olan vatandaşlık bağını zayıflatıyor, ayrılıkçı siyaset peşine koşmalarını sağlıyordu. Bu süreçte bölgedeki Hristiyan din adamları da önemli rol oynamıştır.

Peki, bu dönemde Karadeniz’deki Türk ve Rum nüfus dengesi nasıl?

Osmanlı Devleti’nin 1914 yılı resmi istatistiğine göre Samsun’dan Rize-Artvin hattına kadar hemen bütün Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 921.128’i Müslüman, 161.574’ü Rum, 37.549’u Ermeni olmak üzere toplam 1.120.251 kişi yaşamaktaydı. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milli Cemiyeti’nin tespitine göre ise 1919 yılında hemen bütün Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 950.000 Müslüman, 155.000 Rum yaşamaktaydı. 19. Yüzyılın sonunda Trabzon şehrinde ise 251 bin toplam nüfus var. Bu nüfus içerisinde Rum sayısı sadece 26 bin. Yaklaşık 9 bin civarında da Ermeni var.

İsterseniz sözde ‘Pontus Soykırımı’ iddialarına temel olan 1919 yılına gelelim.

Evet, 1919’a gelindiğinde, Rusların da desteğiyle Karadeniz’de Pontusçu çetelerin harekete geçtiğini görüyoruz. Karadeniz’de, coğrafi bir terim olan ve Yunanca dahi olmayan ‘Pontus’ üzerinden uydurma bir ‘Pontus Rum Devleti’ kurmaya kalktılar. Bu faaliyetlere en büyük desteği de Yunanistan’ın verdiğini görüyoruz. İngilizler ve Amerikalılar da destek verdiler. İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesini de unutmayalım. O yüzden Mustafa Kemal Paşa, Lozan görüşmeleri sürecinde Fener Rum Patrikhanesi’nden bahsederken ‘Fesat Yuvası’ ifadelerini kullanır. Batum’da Pontus Kongresinin toplandığı günlerde Erzurum Kongresi toplanıyor. Erzurum Kongresi’nin zamanlaması şüphesiz büyük önem arz etmektedir. Zira Erzurum Kongresi’nin amacı, Karadeniz’de Rum, Doğu Anadolu’da Ermeni devletlerinin kurulmasına engel olmaktı. Aynı zamanda Karadeniz’de silahlı Rum çetelerin faaliyetlerini görüyoruz. Bu çeteleri eğitmek için Yunanistan subaylar dahi göndermişti. Rum çetelerinin saldırıları sonucunda Türk köyleri yakıldı yıkıldı, çoluk çocuk demeden yüzlerce insan katledildi. Katliamlar üzerine Karadenizli Türkler de mecburen kendi milis kuvvetlerini oluşturdular. Daha sonraları Mustafa Kemal Paşa’nın muhafızlığını da yapacak olan Topal Osman olmasaydı Karadeniz’de Rumların katliamları daha korkunç bir hal alabilirdi. Resmi rakamlara göre Rumlar tarafından katledilen Türk sayısı 1650’ye ulaşmıştı. Bu sayı çok daha fazla aslında. Sadece 4 bine yakın ev yakılmıştı.

Asıl Türkler soykırım tehlikesiyle karşı karşıya kalmış o zaman….

Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak bölgeye gönderiliyor. Görevi asayişi sağlamak. Aslında İngilizlerin istediği şuydu; Türklerin elindeki silahlar toplayarak Rum ve Ermenilerin önünü açmak. Böylece Rumlar ve Ermeniler katliam, soygun ve tahribatlarla bölgeyi Türklerden temizleyeceklerdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan gönderdiği raporlarda bu durum açıkça belirtiliyor, İngilizlerin destek verdiği de vurgulanıyor. Mustafa Kemal Paşa, bırakın Türklerin elindeki silahları almayı, halkı Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri çatısı altında örgütlenmelerini hızlandırarak Pontusçuları başarısızlığa uğratılıyor.

Rumların ve Ermenilerin yakın geçmişte yaptıkları eylemler ve nihai amaçları düşünüldüğünde bu bölgede Türklerin yaşama imkânı kalmayacaktı. Zaten Yunanlıların 19 Mayıs 1919’a olan nefreti bundan ileri gelir. Mustafa Kemal, Karadeniz’de bir İzmir faciasının yaşanmasını engelledi ve yapay bir Rum devletinin kurulmasının önüne geçti. Bölgede hesapları olan hiçbir devlet özellikle Yunanlar Mustafa Kemal Paşa’nın bu oyunu bozmasını hazmedemedi. Nitekim Yunanlar 19 Mayıs 1919 tarihini, 1994’te aldıkları kararla sözde ‘Pontus Soykırımı Günü’ ilan ettiler.

Milli Mücadele başarı ile sonuçlanıyor ve Türkiye Cumhuriyeti ilan ediliyor. Lozan Konferansında alınan mübadele kararı ile Karadeniz’den ne kadar Rum gidiyor Yunanistan’a?

Türkiye’den Yunanistan’a gönderilen, diğer bir ifadeyle mübadele edilen Rum nüfus sayısı 182.000’di. Hemen belirtelim ki Rum nüfusunun bir kısmı daha önce bölgeden ayrılmış, başta Yunanistan ve Rusya olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmişlerdi.

Son yıllarda sözde ‘Pontus Soykırımı’ iddialarının Batı’da yoğun bir şekilde gündeme getirildiğini görüyoruz. Ne amaçlanıyor bu iddialarla, Türkiye ve Karadeniz üzerinde? Kimler var bu faaliyetlerin arkasında?

Şüphesiz sözde Pontus soykırımı iddialarının çok yönlü amacı vardır. Yunanistan için Türkiye’ye yönelik diplomatik baskı aracı olduğu gibi daha geniş anlamda Karadeniz-Kafkasya hattının güvensiz hale getirilmesi ve Türkiye’nin Orta Asya’ya uzanan bölgedeki gücünün kırılması da hedeflenmektedir. Diğer taraftan tıpkı Ermeni meselesinde olduğu gibi Türk milli hareketinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin tartışmalı hale getirilmek istendiği de açıktır ve belki de Türk milletinin dikkat etmesi gereken en önemli husustur.

Türkiye’nin bu faaliyetlerle mücadele şekli hangi mecralarda ve nasıl olmalı?

Elbette geçmişte yaşanan olaylar Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki dokümanlar üzerinden incelenecek, araştırılacak, irdelenecektir. Ancak biraz önce ifade ettiğim gibi öncelikle sözde soykırım iddialarından ne amaçlanıyor, iyi okunmalıdır. Bu şüphesiz bölgenin jeostratejik önemini kavramakla mümkündür. Kamuoyunu bilinçlendirmede ise çok yönlü çalışmalar yürütülmelidir. Örneğin görsel sanatlar, edebî sanatlar ve plastik sanatlar gibi sanatın birçok formu, kültür bilimlerinin hemen her unsuru halkın bilinçlenmesinde birer araç olarak kullanılabilir. Günümüzde Yunanistan, sanatın bütün unsurlarını Pan-Helenizm ve Pontusçu propaganda için işlevsel bir araç olarak kullanmakta, tarihi geçmişi yeniden üreterek, hem kendi hem de dünya kamuoyunu etkilemeye çalışmaktadır.

BATI DÜNYASI DOSYASI /// ALMAN-FRANSIZ ORTAK KÜLTÜR ENSTİTÜLERİ : BATI AVRUPA SÖMÜRGECİLİĞİNİN “MEDENİLEŞTİRME” MİSYONUNUN DÖNÜŞÜMÜ


ALMAN-FRANSIZ ORTAK KÜLTÜR ENSTİTÜLERİ : BATI AVRUPA SÖMÜRGECİLİĞİNİN “MEDENİLEŞTİRME” MİSYONUNUN DÖNÜŞÜMÜ

Yazar : Teoman Ertuğrul TULUN

Bilindiği üzere Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Federal Şansölyesi Angela Merkel, 22 Ocak 2019 tarihinde Aachen’da "Fransız-Alman İş Birliği ve Bütünleşme Antlaşması" başlıklı yeni bir anlaşma imzalamışlardır. Antlaşmanın 3’üncü Bölümü “Kültür, Eğitim, Araştırma ve Değişim” başlığını taşımaktadır. 3’üncü Bölümün 9’uncu Maddesi birleştirilmiş kültür enstitülerine atıfta bulunmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:

“Her iki devlet, Fransız-Alman dostluğunun güçlendirilmesinde kültürün ve medyanın oynadığı belirleyici rolü kabul etmektedir. Bunun sonucu olarak, halkları için ortak bir özgürlük ve fırsat alanının yanı sıra ortak bir kültürel ve medya alanı yaratma hususunda kararlıdırlar. Ülkeleri arasında özellikle Fransız-Alman Gençlik Ofisi bünyesindeki gençler için hareketlilik ve değişim programları geliştirecekler ve bu alanlarda nicel hedefler belirleyeceklerdir. [Taraflar], birleştirilmiş kültür kurumları da dahil olmak üzere [yazar tarafından vurgulanmıştır], kültürel ifadenin tüm alanlarında daha yakın bağları güçlendirmeyi teminen özellikle gençler için özel programlar ve sayısal platformlar devreye sokacaklardır.”[1]

Almanya Federal Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Kültür Politikaları Devlet Bakanı Michelle Müntering tarafından yapılan basın açıklamasına göre, söz konusu Antlaşma ile bağlantılı olarak Almanya ve Fransa 22 Ocak’ta süratle ortak kültür kurumları kurma niyetlerini ilan etmişlerdir. Söz konusu basın açıklaması aşağıdaki gibidir:[2]

“Fransız-Alman vizyonu olarak başlayan şey bugün gerçeğe dönüşmüştür: Birlikte Fransız-Alman kültür enstitülerini yaratıyoruz, üçüncü ülkelerdeki kültürel iş birliğimizi arttırıyoruz ve Avrupa için sorumluluk üstleniyoruz.

Bu ortak kültürel kurumlarla, Avrupa’nın kültürel geleceğini şekillendirmek için el ele çalışmaya hazır olduğumuzu somut eyleme dönüştürerek ortaya koyuyoruz. Bişkek, Erbil [yazar tarafından vurgulanmıştır], Rio de Janeiro ve Palermo’daki tamamen birleştirilmiş enstitüler, kültürel alanda Avrupa iş birliğinin ancak ulusal bölünmeleri aşmamız ve kurumlarımızın birbirine yakın bir şekilde bağlanmasının sağlanması durumunda başarılı olabileceğini gösterecekler.”

Almanya Federal Dışişleri Bakanlığınca sağlanan arka plan bilgilerine göre, Temmuz 2017’deki Fransa-Almanya Bakanlar Konseyi’nde Almanya ve Fransa, 2020’ye kadar en az on yeni ortak Fransız-Alman kültür enstitüsünün kurulmasını kararlaştırmıştır. Bu, uygulamada, Goethe Enstitüsü ve Fransız Kültür Merkezinin bütünleşik bir yerel varlık haline gelmesi anlamını taşımaktadır. Goethe Enstitüsü ya da Fransız Kültür Merkezi tarafından atanacak olan bir bireyin başında bulunacağı bu birleşik kurumlar iki dili de bilen karma personele sahip olacaklar.

Konuyla ilgili olarak basında çıkan haberler “ikinci bir dalgada Ulan Batur’da, Manchester’da, Priştine’de, Juba’da [Güney Sudan] ve Mariupol’da [Ukrayna] ortak kültür enstitülerinin geliştirileceğine” işaret etmektedir.[3] 2004 yılından beri Batı Şeria’daki Ramallah kentinde kısmen bütünleşmiş bir Fransız-Alman kültür merkezi hali hazırda faaliyet göstermektedir. Bu modelin ABD’de Atlanta, Arjantin’de Kordoba, İngiltere’de Glasgow, Belarus’da Minsk ve Filistin’de Gazze için de geliştirilmesi planlanmakladır. Yukarıda değinilen kaynakta (3’üncü dipnot) şu hususlar kaydedilmektedir:

“Almanya Türkiye’de, Fransız Kültür Merkezi, Hollandalı ve İsveçli ortaklar ve Türk vakıfları ile çalışıyor. Almanya Dışişleri Bakanlığı, Gaziantep, Diyarbakır ve İzmir kentlerinde yeni ortak kültür kurumlarına yönelik olarak 1 milyon avroluk bir fonu onayladı. Bu merkezlerin kuruluş yerlerinin, ‘İstanbul ve Ankara gibi en büyük kentlerin dışında olmaları nedeniyle bilinçli bir şekilde seçildiklerini’ belirtiliyor.”[4]

Yukarıda da vurgulandığı gibi, Irak’taki Erbil, ortak Alman-Fransız Kültür Enstitüsünün kurulacağı şehirler arasında yer almaktadır. Erbil’in bu birleşik kurumların kurulacağı şehirlerden birisi olarak seçilme nedeni ise oldukça dikkat çekicidir. Almanya Federal Dışişleri Bakanlığı, “[Erbil’in] kültürel bağların ötesinde, iki ülkenin ortak bir Fransız-Alman umut mesajı göndermeye ve Irak’ta yeniden yapılanma konusundaki taahhütlerini göstermeye istekli olduklarını” ortaya koymak için seçildiğini öne sürmüştür.[5]

Şayet amaç Irak’ın yeniden inşasına yardım etmekse, Irak hükümeti ile eşgüdüm sağlamanın daha kolay olacağı Irak’ın başkenti Bağdat’ta birleşik Alman-Fransız kurumlarını kurmak daha mantıklı olmaz mıydı? Neden bu birleştirilmiş kurumların Eylül 2017’de Irak’tan ayrılma konusunda yasadışı bir girişimde bulunan ve merkezi hükümetle sık sık anlaşmazlığa düşen Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil’de kurulması planlanmaktadır?

Goethe Enstitüsü ve Fransız Kültür Merkezinin kökenleri nelerdir?

Bilimsel kaynaklara göre, “küresel olarak tanınırlığı olan İngiliz, Fransız, İtalyan Kültür Merkezleri veya Goethe Enstitüsü’nün varlığının kökenlerinin, Avrupa sömürgeciliğinin Avrupalı olmayanlara medeniyet götürmesi misyonuyla ilgili olduğuna dair genel bir kanaat” mevcuttur.[6]

Fransa bakımından on dokuzuncu yüzyılın sonunda durum şu şekildeydi:

“Fransa’nın dış politikası; Fransa’nın büyük bir dünya gücü olarak düşüşünü telafi etmeye çalıştı ve dış kültür politikasını, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’na ait alanlarda siyasi ve ekonomik üstünlüğünü güvence altına almak için bir araç olarak kullandı. Fransız İttifakı [Alliance Française] ve Fransız Laik Misyonu [Mission Laïque Française] kuruldu ve bu kuruluşlar Fransız dilinin kullanımını ve Orta Doğu’da Fransız kültür bilgisini arttırma aracı olarak faaliyet göstermeye başladılar.”[7]

Almanya örneğinde; yurtdışındaki Alman bilimsel ve kültürel kurumlarına sistematik siyasi destek sağlanması Alman devletinin kuruluşundan önce başlamıştır. Almanya oldukça geç bir zamanda ulusal birliğini sağlamış, bu nedenle ulusal alanı dışında önemli etnik topluluklar bırakmak durumunda kalmıştır. Ayrıca göç nedeniyle çok sayıda başka ülkede yaşayan topluluğa sahip olmuştur. Bu yurt dışındaki etnik topluluklar önce Almanya’nın Yurtdışındaki Almanlığı Koruma Derneği (Allgemeiner Deutscher Schulverein zur Erhaltung des Deutschtums im Auslande, 1881) ve daha sonra Yurtdışında Almanlık Derneği (Verein fur das Deutschtum im Ausland.) tarafından hedef olarak seçilmiştir.[8]

Diğer taraftan Fransa, daha 1909 yılında, “Fransız sanatının yurt dışında tanıtımını ve takdir görmesini sağlamakla görevlendirilen Okullar ve Çalışmalar Bürosunu [Bureau des écoles et des œuvre] kurarak, yurtdışında faaliyet gösteren çeşitli kültürel kurumları koordine etmenin ve uluslararası Kültür Enstitüleri ağını başlatmanın” ilk adımlarını atmıştır.[9] Bu bağlamda, ilk Fransız Enstitüleri 1910’da Floransa’da ve 1936’da Londra’da kurulmuştur. Daha sonra 1923’te Fransa Dışişleri Bakanlığı, kültürel diplomasi için ilk çalışma birimini oluşturmuştur.

Almanya’ya gelince; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dış kültür politikası değişime uğramış ve önemi artmıştır. Dış kültür politikası, Almanya’nın yeni siyasi dünya düzenindeki nüfuzunu korumak için kullanabileceği geri kalan az sayıdaki siyasi araçtan biri olarak kabul görmüştür. Böyle bir bağlamda, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden on yıl sonra, Almanya’da Kültür Dairesi gibi devlet kurumlarını ve devlet tarafından finanse edilen özel örgütleri bir araya getiren bir devlet destekli dış kültür politikası ortaya çıkmıştır. Yine bu bağlamda, Alman Akademik Değişim Hizmeti (Deutscher Akademischer Austauschdienst, DAAD), Alexander-von-Humboldt Vakfı (Alexander-von-Humboldt-Stiftung) ve Alman Akademisi (Deutsche Akademie) gibi özel örgütlerin tümünün 1920’lerin başında kurulduğunun belirtilmesi gerekmektedir. Alman Akademisinin kuruluşuna; uluslararası kamuoyunu hedef alan kültürel propagandanın Alman saygınlığını yeniden inşa edebileceği ve zayıflamış ülkeye sempati kazandırabileceği düşüncesi öncülük etmiştir. Alman Akademisinin kurucuları; esas olarak, bir Alman kültür propagandası örgütü ve bir kapsamlı Alman halkı bilinci oluşturulmasının hizmetinde olacak “bir Alman milliyetçiliği merkezi” kurulmasına ağırlık vermişlerdir. Ardından, Nazi rejimi altında Alman Akademisi genişletilerek, Nazi Almanya’sının en önemli kültürel propaganda kurumu haline gelmiştir.[10] İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra lağvedilen Alman Akademisi yerine Ağustos 1951’de Goethe Enstitüsü kurulmuş ve bilahare dünya çapında bir Goethe Enstitüsü şubeleri ağı oluşturulmuştur.[11]

Aslında Goethe Enstitüsü bugün Alman Dışişleri Bakanlığının bir parçası olarak telakki edilebilir. Goethe Enstitüsü’nün Temel Sözleşmesinin 2’inci ve 4’üncü Maddeleri bu ilişkinin ayrıntılarını göstermektedir. 2’inci Madde şu şekildedir:[12]

“MADDE 2

(1) Dışişleri Bakanlığı ve Goethe Enstitüsü, sözleşme görevlerinin yerine getirilmesi için birlikte çalışacaklardır. Diplomatik personelin ve çalışanlarının birbirleriyle sadık bir şekilde işbirliği yapmalarını zorunlu kılacaklardır.

(2) Dışişleri Bakanlığı, temel resmi kararlarının ve yurtdışındaki diplomatik temsilciliklerden gelen önemli raporların yanı sıra, Goethe Enstitüsü’nün çalışmaları için önem taşıyan ölçüde öneri, şikâyet, karar ve diğer olayların içeriğini Goethe Enstitüsü’nüne bildirecektir. Sözleşmeden doğan görevlerin yerine getirilmesi için önemli olan kendi toplantılarına ve istişarelerine [Enstitüyü] davet edecek ve toplantı gündemindeki konular hakkındaki görüşlerini dinleyecektir.

(3) Goethe Enstitüsü çalışmaları hakkında (özellikle yıllık raporlarında) ve iş birliğini etkileyen veya Dışişleri Bakanlığının yurtdışındaki kültür politikalar ve halkla ilişkiler alanındaki sorumlulukları ile ilgili önlemler ve diğer olaylar konusunda düzenli olarak rapor verecektir.

4) Goethe Enstitüsü, tüm önemli genelgeleri sürekli olarak Dışişleri Bakanlığına gönderecek ve Goethe Enstitüsü’nün ve kültürel enstitülerinin ilişkilerini etkileyen tüm sorunlar konusunda Dışişleri Bakanlığının veya yurtdışındaki diplomatik temsilciliklerin önceden onayını alacaktır.”

Ne Amaçlanmaktadır?

Almanya ve Fransa bu ortak girişimleri ile kültürel alanda işbirliği için “Avrupa’nın sorumluluğunu omuzladıklarını” iddia etmektedirler. Avrupa Birliği Ulusal Kültür Enstitüleri’nin (EUNIC) 2006 yılında kurulmuş olduğu bilinmektedir.[13] EUNIC, Avrupa ulusal kültür enstitülerinin ve ulusal sınırların ötesinde kültür ve ilgili faaliyetlerde bulunan ulusal organların oluşturduğu bir Brüksel merkezli kurumsal ağdır. EUNIC tüm AB üye devletlerin örgütlerini bir araya getirmekte ve ortak çıkarlar konusunda müşterek çalışma yapılması için üyelerinin kaynaklarını ve uzmanlıklarını birleştirmektedir. Bu durum göz önünde bulundurulduğu zaman; Almanya ve Fransa, hâlihazırda Avrupa çaplı bir ortak kültür kuruluşu varken neden kendi aralarında ortak bir kuruluş kurduklarına dair tatmin edici bir açıklama yapmamışlardır.

Fransa ve Almanya, Fransız-Alman temelli Avrupa Ordusunun kurulmasına benzer bir şekilde diğer AB üyelerini bir kenara itmekte ve kültürel iş birliği bahanesiyle dış politika konusunda güçlerini birleştirmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, bu kültür kuruluşları aslında bu ülkelerin dış politika araçları olarak faaliyet göstermektedirler. Bu sebeple bu ikilinin şüphe uyandıran programlarına Irak’ın Erbil şehrinden başlamaları şaşırtıcı değildir. Görünüşe bakılacak olursa yakın gelecekte 19’uncu ve 20’inci yüzyıl sömürgeciliğinin çirkin manzaralarına benzer manzaralarla karşılaşacağız.

*Fotoğraf: Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Alman Federal Şansölyesi Angele Merkel (https://icds.ee)

[1] “Traité entre la République française et la République fédérale d’Allemagne sur la coopération et l’intégration franco-allemandes” (France Diplomatie, 12 Şubat 2019), https://au.ambafrance.org/IMG/pdf/traite.aix-la-chapelle.22.01.2019_cle8d3c8e.pdf?12387/e3fb07ec6c86a7c33e3b1936506a7dd97dc60764.

[2] “Germany and France establish joint cultural institutes” (Auswärtiges Amt Deutschland, 22 Ocak 2019), https://www.auswaertiges-amt.de/en/newsroom/news/germany-france-cultural-institutes/2180486.

[3] Catherine Hickley, “Germany and France to establish joint culture institutes” (Authentication In Art, 25 Ocak 2019), http://authenticationinart.org/pdf/artmarket/german-french-institute.pdf.

[4] Catherine Hickley, “Germany Plans Mega-Exhibitions to Boost Cultural Presence Abroad”, Authentication In Art, 20 Kasım 2017, blm. Culture Policy, https://www.theartnewspaper.com/news/germany-seeks-to-boost-its-cultural-presence-in-the-world.

[5] “Germany and France establish joint cultural institutes”.

[6] Gregory Paschalidis, “Exporting National Culture: Histories of Cultural Institutes Abroad. International”, Journal of Cultural Policy 15, sy 3 (14 Eylül 2009): 277.

[7] Somogy Varga, “The Marketization of Foreign Cultural Policy: The Cultural Nationalism of the Competition State.”, Conbstellations 20, sy 3 (20 Ekim 2013): 443.

[8] Varga, 443; Paschalidis, “Exporting National Culture: Histories of Cultural Institutes Abroad. International”, 277.

[9] Paschalidis, “Exporting National Culture: Histories of Cultural Institutes Abroad. International”, 280.

[10] Varga, “The Marketization of Foreign Cultural Policy: The Cultural Nationalism of the Competition State.”, 444-45.

[11] Paschalidis, “Exporting National Culture: Histories of Cultural Institutes Abroad. International”, 282.

[12] “Basic Agreement” (Goethe Institut, 30 Ekim 2018), http://www.goethe.de/resources/files/pdf165/rahmenvertrag_engl_30okt18.pdf.

[13] “About Us”, European Union National Institutes for Culture, t.y., https://www.eunicglobal.eu/contacts.