GÜNDEM ANALİZİ : Bir başka emekli komutan bakın ne diyor ????


Bir başka emekli komutan bakın ne diyor ????

Londra’da bir gün IISS’de bir konferans vardı.

Konu Türkiye olduğu için konferansa gittim.

Birkac konuşmacı Türkiye hakkında "jeo-politik önemi tarihi vb. " konularda konuşma yaptı.

En son bir profösör çıktı kürsüye.

Türkiye’nin modernleşme tarihi hakkında oldukça bilgili olduğu anlaşılıyordu.

Konuşmasında Osmanlinin yükselişi ve duraklama dönemini birkaç cümleyle anlattıktan sonra gerileme doneminde çöküşü durdurmak için gösterilen cabalardan bahsetti.

Sonra da 3.Selim döneminden başlayarak cumhuriyet donemi inkilaplarına kadar modernleşme sürecini özetledi.

Bu anlatim sirasinda; "Osmanlı’da modernleşme sureci ordu ile basladigindan 1980’lere kadar modernleşmede öncülüğü ordu mensupları yapmistir. " anlaminda ifadeler kullandi .

***

80 darbesinde de ordunun ülkeyi iç savaşın eşiğinden döndürdüğünü ilave etti.

Soru cevap sürecine gelindiginde soru soranlardan PKK sempatizani oldukları sordukları sorulardan anlaşilan birkaç kişi PKK olaylarini çarpitarak ordu ve turkiye’yi suçlar tarzda sorular sordular.

Profesör bu soruları detaylı bir şekilde cevapladı.

Özet olarak "PKK silahlı bir terör örgütüdür.

Dünyanın hangi ulkesi olursa olsun silahli teror orgutlerine silahla karşılık verir.

Türkiye kendini savunmaktan daha fazlasını yapmamistir. " dedi.

Sonra yine Turkiye vatandaşı olduğu anlaşilan biri söz aldi. "

Profesör askerlerin Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşmesinde öncü rol oynadigi iddianiz bana abartili ve tutarsiz bir iddia gibi geldi.

Ayrica 80 darbesini ovuyormuş gibi gorunen ifadelerinizi demokrasinin dogum yeri olarak bilinen İngiltere’nin bir profosöründen duymuş olmaktan dolayı çok şaşırdım. " dedi .

***

Profesor "Sanirim vaktimiz dolmak uzere bu sebeple soylediklerinize kisaca cevap verecegim.

Türkiye’de demokratikleşme yönündeki ilk köklü adım 2.Meşrutiyettir.

Meşrutiyet subaylarin cogunlukta oldugu Ittihat ve Terakki Partisi tarafindan ordu mensuplarinin onculugunde gerceklestirilmistir.

Cumhuriyet’i kurup saltanati kaldiranlar da başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere askerlerdir.

Bu yadsinamaz bir gercektir.

Ben asker degilim.

Burada askerleri ovmek gibi bir endise de tasimadan tespit ettigim gercekleri soyledim.

Peki neden askerler onculuk etmişlerdir?

Çunku Turklerin modernlesme sureci Ordunun modernlesmesi ile baslamistir.

Sanayi olmadigi icin avrupadaki gibi burjuva sinifi Osmanlida ortaya cikmamistir.

Ticaret de Turklerin elinde degil azinliklarin elindedir.

Universiteler ve sivil egitim askeri okullarin acilmasindan cok sonra yayginlasmaya baslamistir.

Fakat bu okullar cumhuriyet donemine kadar yetersiz kalmistir.

Okuma yazma orani cok dusuktur.

Okuyup yazanlarin da cogu askerdir.

1920’ler Turkiyesinde sivil aydin kesim neredeyse yok denecek seviyededir.

Doktor gibi ilk açılan sivil egitim kurumlarindan mezun olanlar bile avrupa ile kiyaslanmayacak kadar azdir.

Yani o donemde aydin denince akla gelen askerlerdir.

Bu sebeple modernlesme surecinde subaylar oncu rol oynamistir.

1980 darbesine gelince o dönemde tum dunya iki kutuplu düzenin sebep oldugu kanli olaylarla karşi karsiya kalmistir.

Avrupa’da da bircok ulke kanli catismalar yasamistir.

Italya’da basbakan kacirilip oldurulmustur.

Almanya’da kanli olaylar yasanmis ama Alman siyasetciler sorumluluk alip sert tedbirlerle olaylari kontrol altina alabilmistir.

Ingiltere ve diger Avrupa ulkelerinde de teror eylemleri yasanmistir.

Avrupa’da siyasetciler ve devlet kurumlari halkin ve aydinlarin destegiyle bu olaylari kontrol edebilmislerdir.

Ama bircok Asya Guney Amerika ve Afrika ulkesi ayni basariyi gosterememistir.

Bu sebeple bircok ulkede ic savas yasanmistir.

Bazi ulkelerde rejimler degismis bazi ulkeler bu ic savaslarda bölünmüştür.

Diger bazi Asya Ortadogu ve Guney Amerika ulkelerinde ise bu bölünme sureci askeri darbelerle durdurulmustur.

Elbette askeri darbeler demokratik bir ulke icin istenmeyen bir seydir.

Ama 80 darbesi ile Türkiye iç savaş yaşamaktan ve hatta bölünmekten kurtulmuştur.

Darbe oncesinde her gun onlarca patlama ve silahli saldirida onlarca insan olurken darbecilerin aldigi sert tedbirlerle olaylar kisa surede sona ermistir.

Ustelik Turkiye’de ordu bazi Asya Ortadogu Guney Amerika ve hatta Guney Avrupa ulkelerinde oldugu gibi hicbir zaman omur boyu suren ve babadan ogula geçirilmeye calisilan askeri diktatorlukler kurmamıştır.

Darbelerden sonra en kisa surede tekrar parlementer sisteme gecilmistir.

Turkiye’nin sorunu ordunun otoriter eğilimleri degil sivil elitin yetersizligidir.

Elbette askeri darbeleri desteklemiyorum ama insan hayatinin kutsal oldugunu dusunuyorum.

Bu anlamda iç savaş yaşanip yuzbinlerce insan olecegine sivil siyasetciler ve aydinlarin beceriksizligine halkin yasami ve devletin butunlugunu kurban etmek istemeyen bir askeriyenin tutumunu da anlayabiliyorum. "

***

Profesorun cumleleri muhtemelen bire bir boyle degildi ama aklimda kaldığına gore bunlari ifade etmişti.

Konferanstan sonra gidip kendisi ile biraz sohbet ettim.

Adam Turk tarihi ve toplum yapimiz hakkinda bizim aydınlarımızla karşılaştırılamayacak kadar çok şey biliyordu.

Bunu gorunce cok uzuldum.

Bizim derdimiz ne askeri darbeler ne siyasal islam ne de bolucu teror.

Bunlar asil sorunumuzun sadece bir sonucu.

Asil sorunu cozmeden bunlari cozemeyiz.

Cunku bunlari yaratan asil sorunumuz.

Kendi tarihini bilmeyen kendi halkini tanimayan bu yuzden ya rusca ya çince ya amerikan ingilizcesi ya Almanca-Fransizca-ingilizce veya Arapca gibi yabanci lisanlarla halkin sorunlarina recete yazmaya calisan siyasetci aydin sanatci vb. kesimlerdir.

***

Bu kesimler turkce recete yazmayi becerebilselerdi darbeler de olmazdi feto ve turevleri de olmazdi 80 oncesi anarsisi de olmazdi 80 darbesi de olmazdi pkk teroru de olmazdi.

Kimse sucu disarida veya baska bir yerde aramasin.

Tarlayi duzgun capalamayan zararli otla urun verecek olan bitkiyi ayiramayan birinin tarlasinda saglikli ve bol urun almayi beklemesi ahmakliktir.

Suc komsu tarla sahibinde ayrikta kanyaşı’da degil sorumlulugunu yerine getiremeyen tembel bilgisiz beceriksiz kisilerdedir.

TSK DOSYASI : ASKERLER 600 SUBAYI KADROSUZLUK GEREKÇESİYLE TOPLUCA EMEKLİ EDİLEN TSK İÇİN BÖYLE DİYOR…


ASKERLER 600 SUBAYI KADROSUZLUK GEREKÇESİYLE TOPLUCA EMEKLİ EDİLEN TSK İÇİN BÖYLE DİYOR…

Sosyal medyadan, ülkemizdeki ileri demokrasi nedeniyle anonim kalmasını istediğim bir emekli subaya aittir.

Yazım özneleri askerler olunca bazı arkadaşlara sıkıcı gelebilir ancak ana fikri kurumlar arası koordinasyonun liyakatin mesleki ve insani birçok değerin hiçe sayılarak ülkenin nasıl yönetildiğinin daha doğrusu yönetilemediğinin bir özeti aslında.

Medya ve basında son yüksek askeri şura kararları ile Kara Kuvvetleri Komutanlığından altı yüz Albay rütbesindeki personelin kadrosuzluk nedeniyle emekli edildiği bilgisi yer aldı. Emekli bir subay olarak yaptığım bire bir görüşmelerden de kadrosuzluk nedeniyle basında yer alan rakamlara yakın sayıda Albayın emekli edildiği bilgisine ulaştım. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra fetö terör örgütü ile irtibatlı yaklaşık dört bin subayın ihraç edildiği Kara Kuvvetleri Komutanlığında personel eksikliği yaşanırken emekliliklerin kadrosuzluğa dayandırılması bana biraz manidar geldi.

Emeklilikleri atamalar ile birlikte değerlendirdiğimde ilginç olduğu kadar düşündürücü bir tablo ortaya çıkıyor. Kadrosuzluk nedeniyle emekliye sevk edilen bir kısım personelin bir buçuk ay önce yapılan atamalarla yeni görev yerlerine katıldığını da biliyoruz.

Kara Kuvvetleri Komutanlığında en önemli görev yerlerinden birisi olan Alay Komutanlığına atanan ve bir gün önce sancak devir teslim töreni ile Alay Sancağını teslim alan bir Alay Komutanının emekli edilme gerekçesi ne olabilir?

Kritik bir görev yerinden seçilerek başka bir kritik görev yeri olan Bölge Başkanlığına atanan albayın emekliye sevk edilmesinin mantığı var mıdır?

Atamalarda Kıbrıs’a atanarak görev yerlerine katılan ve son şura kararları ile emekliye sevk edilen Albaylar nedeniyle oluşan kamu zararı için ne söylenebilir?

Sicil sıralamasında kendilerinden sonrakiler göreve devam ettirilirken devrelerinin ilk sıralarında yer alan Albayların emekli edilmesinde hangi kriterler dikkate alınmıştır?

Kişisel olarak incelendiğinde buna benzer kişileri rencide edici birçok örneği vermek mümkün. Bunun yanı sıra atama gören personelden eşlerinin atamasını yaptıran evini kiralayan eşyalarını taşıtan ücretlerini ödeyerek özel okula çocuklarının kayıtlarını yaptıranların mağduriyetleri vicdanları ne kadar yaralamıştır merak ediyorum.

İşin daha enteresan tarafı ise emekliye sevk edilen kişilerin yaklaşık yarısı normal şartlarda çalışma süreleri nedeniyle değerlendirmeye alınmaması gereken yani normal şartlar altında emekli edilmemesi gerekenlerden oluşuyor. Diğer bir ifadeyle yirmi sekiz çalışma yılını doldurmayan dolayısıyla süre uzatma değerlendirmesine girmemesi gereken yaklaşık üç yüz Albay kadrosuzluk nedeniyle emekli edilmiş. Söz konusu personelin kaldıkları bu muamele karşısında neler hissedebileceği ailesine ve çevresindekilere bunu nasıl izah edeceği hiç akıllara gelmiş midir acaba. Ne hissediyorlar bilemiyorum ama bu zamanda ve bu şekilde Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) kadrosuzluk gerekçesiyle emekliye sevk edilmek bu arkadaşlarımız için bir ONUR ve GURUR vesilesidir diye düşünüyorum.

Taşları yerinden oynatılmış bir orduda personel arasındaki ilişkilerin nasıl olacağını tahmin edebiliyor musunuz. Emekli edilenlerin göreve devam edenler hakkında (Hangi cemaate üyeler acaba) veya göreve devam edenlerin emekliler hakkında (Fetöcümüy dü acaba) neler düşündüğünü veya hissettiğini söylemeye gerek var mı. Kader birliği yapan insanların oluşturduğu bir orduda personelin birbirlerine şüphe ile bakması kabul edilebilir mi. Çalışanlar arasında önümüzdeki yıl yarbay binbaşı ve astsubaylar da kadrosuzluk nedeniyle emekli edilecekmiş söylentisi almış başını gidiyor. Çalıştığı kurumda geleceği hakkında endişeleri olan insanlardan görevleri gereği gerektiğinde ölmelerini beklemek ve istemek gibi bir hakkınız olabilir mi?

TSK subay kadrolarının sınıf ve rütbelere göre belirlenerek buna göre personel temini ve yetiştirilmesi teknik bir konudur. Daha önceki yıllarda günün görev ihtiyaçları dikkate alınarak planlamaların aksine uygulamalar yapılmışsa da personelin sistem içinde kullanılması sağlanarak mağduriyetlerin asgari seviyede olması hep ön planda tutulmuştur. Bu uygulamada ise akla zarar mağduriyetlerin yanı sıra ödenen harcırahlar nedeniyle kamu zararı da söz konusudur. Bu konuların haksız yere emekliye sevk edilerek mağduriyet yaşayan personel tarafından yargıya taşınması gerektiğine inanıyorum.

Şahit olunan uygulamalar bize Kara Kuvvetleri Komutanlığının görev ihtiyaçları ile hareket ederken Milli Savunma Bakanlığının ise bilmediğimiz ancak tahmin edebildiğimiz siyasi ve ideolojik düşüncelerle hareket ettiğini gösteriyor. Yanılıyor olabilirim ama birimler arasındaki dikkat çekici farklı hatta birbirine tamamen zıt uygulamalar TSK personelinin MSB’lığı içindeki bir birim vasıtasıyla değerlendirilerek eski personelin zaman içinde tasfiye edildiği izlenimini veriyor bana. Bir şekilde zamanında az veya çok Fetö terör örgütü bu ile iltisaklı ve irtibatlı olduğu tespit edilen ancak haklarında yasal işlem yapılamayan personelin tasfiye edilmesi makul görülebilir ki bu durumdaki personel kadrosuzluk nedeniyle emekli edilenler içinde öğrenebildiğim kadarıyla dikkate alınmayacak sayıdadır. Bu da kadrosuzluktan emekliliklerin terör örgütü şüphesi ile değil ağırlıklı olarak başka gerekçelerle yapıldığının en açık bir göstergesidir.

Başta Akit gazetesi olmak üzere yandaş basın ve medyada son günlerde tabur ve daha üst birlik ve karargahlarda imam/din işleri subayı görevlendirilmesi konusu gündeme getirilmeye başlandı. Yine sosyal medyada bu teşkilatlanma ile ilgili kanuna dair bir metin dolaşıyor. (Yazım hataları nedeniyle bu belgenin doğru olduğunu düşünmemekle birlikte yakın zamanda çıkarılacağına da inanıyorum. ) Halen geçerli midir bilmiyorum ama TSK’da ihtiyaca binaen yeni bir kadro açılacağı zaman kadro tavanını aşmamak gerekçesiyle başka sınıflara ait kadrolardan tasarruf edilir. Halen bu uygulama geçerli ise tasfiye şeklindeki emekliliklerin bu konuyla ilgili olabileceğini imam ve din işleri subayları için kadro oluşturma hazırlığı olabileceğini düşünüyorum. (Görevde olduğum yıllarda belli seviyenin üstündeki karargahlarda seferde atama yapılacak şekilde Din İşleri Subayı kadrosunun olduğunu da belirtmek isterim. )

Askeri öğrencilik dâhil otuz yedi yıl hizmet ettiğim TSK’de dine saygısızlık yapıldığını dini vecibelerini yerine getiren dindar personele farklı davranıldığına şahit olmadım. Büyüklüğüne bağlı olarak hemen hemen her birliğinde cami veya mescit bulunan ramazan aylarında sahur ve iftar yemeklerinin özellikle düzenli bir şekilde yenmesi için çaba gösterilen her yemekte Tanrı’nın adı zikredilerek yemek duası okunan eğitim yılı açılışlarında kazasız ve belasız bir eğitim yılı olması nedeniyle birçok birliğinde kurban kesilen dini bayramlaşmaların aksatılmadan yapılması için her türlü tedbiri alan bir TSK’den bahsediyorum. Komutanlık Bölge Başkanlığı görevlerim dâhil çalıştığım yıllarda böyle bir kadro ve personeline hiç ihtiyaç duymadım. Bugün de ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Ama iktidarın yapmak istedikleri ve TSK’ni getirmek istedikleri noktayı düşünerek gerçekten üzülüyorum.

Geçen günlerde liglerden küme düşmenin kaldırılması ile ilgili yaptığım bir paylaşımımı memleketin çivileri çıkmış sonumuz hayırlı olur inşallah şeklinde sonlandırmıştım. Gerçekten içinde bulunduğumuz durum bu. Hatta ortada yerinden çıkacak çivi bile kalmamış dense yeridir. Çivileri çıkmış bir yapının altında kalmamız umarım an meselesi değildir.

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Emekli generallerden uyarı : Barzani, Irak ve Suriye’de ‘Büyük Kürdistan’ kurmaya çalışıyor


Emekli generallerden uyarı : Barzani, Irak ve Suriye’de ‘Büyük Kürdistan’ kurmaya çalışıyor

Bir taraftan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Irak’ın kuzeyindeki terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonlarına istihbarat desteği verdiği ileri sürülüyor, diğer taraftan Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG ile işbirliği yapıyor. Barzani hegemonyasındaki Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) neyi hedefliyor? Sorununun yanıtını emekli generaller verdi, önemli uyarılarda bulundu.

Irak’ın kuzeyinde terör örgütü PKK’yı temizlemeyi hedefleyen TSK’nın 2017’de başlattığı geniş kapsamlı operasyon, Pençe, Pençe/Kartal ve Pençe/Kaplan adlarıyla devam ediyor. Terör örgütüne üst üste darbelerin vurulduğu operasyona Barzani hegemonyasındaki IKBY’nin de istihbarat desteği verdiği ileri sürülüyor.

IKBY, desteğin yanı sıra zaman zaman yaptığı açıklamalarla coğrafyasında PKK’dan rahatsız olduğunu da açık açık dile getiriyor. Ancak aynı Barzani diğer taraftan da Suriye’de PKK’nın uzantısı terör örgütü PYD/YPG ile hem iş birliği içinde hem de bu örgütü meşrulaştırma çabasında.

Peki, bir taraftan PKK’ya karşı operasyona destek verdiği iddia edilen, diğer taraftan da uzantısıyla iş birliği içinde olan Barzani’nin hedefi ne? Sorunun yanıtını Sözcü’ye konuşan emekli generaller verdi, önemli uyarılarda bulundu.

“BU ABD’NİN DE İSTEDİĞİ BİR AKTÖR”

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, 2017’de Barzani’nin başta Türkiye olmak üzere çok sayıda ülkenin karşı çıkmasına rağmen bağımsızlık referandumu yaptığını anımsattı.

ABD’nin de referanduma değil ama zamanlamasına karşı çıktığını anımsatan Babüroğlu, Barzani’nin buna rağmen belirlediği tarihte referandumu yaptığını ve cebine koyduğunu dile getirdi.

Barzani’nin hedefinin bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olduğunu ve son gelişmelerin de lehine olduğunu vurgulayan Babüroğlu, “Suriye’deki olaylar, ABD’nin Irak’ı işgali, ABD’nin İran’a yaptıkları, İsrail’in 100 yılın anlaşması denilen projesi, Arap baharı ve BOP gibi konular Barzani’nin lehinde bazı gelişmeler sağladı. Irak hükümetinin başbakanı değişti. Mustafa el-Kazımi oldu. Bu ABD’nin de istediği bir aktör” dedi.

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu

“BARZANİ SURİYE’DEKİ GRUPLARA ÖNDERLİK ETTİ”

Terör örgütü PKK’nın ise TSK’nın kahramanca ve başarılı mücadelesiyle yurt içinde oldukça zayıflatıldığına dikkat çeken Babüroğlu, sözlerine şöyle devam etti:

* PKK bölücü terör örgütü Sincar’da Mahmur ve Süleymaniye’de var. Buralara yerleşmeye ve güç kazanmaya devam ediyor. Yenilgiden kaçanlar yeni coğrafyalarda tekrar konuşlanmaya devam ediyor.

* Barzani’nin hedefi şu, ABD geçen ay attığı önemli bir adımla, Suriye’deki PYD ile diğer Kürt grupları şemsiye altında topladı, bir araya getirdi. Bunlar Barzani önderliğinde Fırat’ın doğusunda Suriye coğrafyasının yüzde 30’unu kapsayan bir alanı işgal eden PYD ile anlaştı.

* Bu şu demek, bu anlaşma ile ABD, PYD’yi meşrulaştırıyor. ABD, Kürt grupları ile PYD’yi başka bir isim altında sunacak ve ‘burada artık terör örgütü yok’ diyecek.

“SONRAKİ ADIM BARZANİ’NİN HAYALİ”

Sonraki adımın ise Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyinin bütünleşmesine yönelik olacağına vurgu yapan Emekli Tuğgeneral Babüroğlu, şunları söyledi:

* İşte bu nokta Barzani’nin hayal ettiği bir nokta. Tırnak içinde söylüyorum Güney Kürdistan ve Batı Kürdistan bütünleşecek onların deyimiyle. Bütünleşince Barzani güdümünde olacağı için onun coğrafyası büyüyecek. Barzani bunu çok istiyor.

* ABD ve İsrail çok istiyor. Parçalanmış bir Suriye, ABD ve İsrail’e tehdit olmayan Suriye, tehdit olmayan bir Irak. ABD’nin kontrolünde bir bağımsız Kürdistan bölgesi. Daha ileriki safhada da 10-20 yıl sonra tarih sayfalarının nereye evrileceğini tahmin edebiliriz. Doğu Akdeniz’e açılan bir Kürt devleti.

“BİRLEŞME TÜRKİYE’NİN COĞRAFİ BÜTÜNLÜĞÜNE KAST EDER”

* İsrail’in 100 yılın anlaşması denilen anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle 2017 referandum kartını masaya koyacaktır. ABD’nin desteğiyle koyacaktır. İşte o zaman Türkiye için daha da büyük tehlike oluşur. Onun için Türkiye, bu kartı masaya koymadan, İsrail’in anlaşması devreye girmeden adımlar atmalı.

* Çünkü bu bütünleşme Türkiye’nin coğrafi bütünlüğüne kast eder. Bu yapı daha sonra tırnak içinde söylüyorum, Kuzey Kürdistan dedikleri Türkiye’nin bir parçası ve Doğu Kürdistan dedikleri İran’ın bir parçasını da içine alan hayali haritanın hedefine ulaşması için çalışacaktır. Bu Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ve bekasına olumsuz bir durumdur. Türkiye bunları kabul etmemeli.

* Bunun için de Suriye’nin toprak bütünlüğü, PYD’nin etkisiz duruma getirilmesi gerekir. Barış Pınarı Harekatı’nda güvenli bölge 480 kilometrede oluşturulacaktı. ABD engelledi.

* Türkiye’nin sadece Tel Abyad ile Rasulayn arasındaki yerde 140 kilometrelik bir alanda güvenli bölge oluşturuldu. Bu güvenli bölgeyi de tamamlaması lazım. Türkiye bu yönde adım atmalı.

* Türkiye gecikirse bütünleşme projesi gerçekleşir. Referandum kartı masaya sürülür ve Türkiye dönülemeyecek bir jeopolotik tehditle karşı karşıya kalır.

“ABD, FIRAT’IN DOĞUSUNDAKİ İŞİ BARZANİ’YE VERDİ”

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz da, Suriye’deki koşulların giderek Barzani lehine döndüğünü ve Barzani’nin de bunu gördüğü için ona uygun adımlar attığını vurguladı.

Referandum döneminde koşulların Barzani için uygun olmadığını dile getiren Yavuz, “Bugün yapsaydı daha farklı durum oraya çıkardı. Hatasını gördü ve uygun zaman geldi diye düşünüyor. ABD Fırat’ın doğusunda bir devlet oluşturmaya çalışıyor ve bunu Barzani’nin patronajına verdi” dedi.

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz

“SURİYE PARÇALANIRSA YENİ BİR DEVLET ÇIKAR”

Esas meselenin ABD’nin bölgeye ilişkin oyununu görmek olduğuna dikkat çeken Yavuz, “Suriye’yi parçalarsanız başka bir devlet çıkar. Suriye’deki devletçik yarın Irak’taki devletçikle birleşir. Bu coğrafyanın getirdiği konudur, birleşmesini istemiyorsanız, bölgedeki devletlerin statükosunu sağlamanız gerekir” ifadelerinde bulundu.

GÜNDEM ANALİZİ : Cami provokasyonu, Sevda Noyan ve Fatih Tezcan bize neyi hatırlatıyor… Bir emekli asker olarak tüylerimi ürpertiyor


Cami provokasyonu, Sevda Noyan ve Fatih Tezcan bize neyi hatırlatıyor… Bir emekli asker olarak tüylerimi ürpertiyor

Alican Türk yazdı…

27.05.2020

12 Eylül öncesinin o kanlı günleriydi. Sağ-sol çatışmalarında günde 15-20 kişi ölüyordu.

Ama bizim mahallemiz sakindi. Her yerde olduğu gibi mahallemizde de sağcı-solcu bilinen gençler olsa da, çok şükür siyasî içerikli bir kavga gürültü olmamıştı.

Ne de olsa hepimiz çocukluktan beri top-misket oynayarak, topaç çevirerek birlikte büyümüştük.

1979’un sonlarında mahallemize tanımadığımız, yaş itibariyle bizlerden birkaç yaş büyük 4-5 gencin gelişiyle huzurumuz kaçar gibi oldu. Muhtemelen üniversite öğrencisiydiler. Sokağımızın en sonundaki boş bir evi kiraladılar. Bıyıklarının şeklinden ne’ci oldukları hemen anlaşılıyordu. Zaman zaman mahallemizden kendilerine yakın olan birkaç kişiyle görüşür, başka kimseyle ilgilenmez görünürlerdi.

Bir gün top oynamak için her zamanki toprak sahamızda arkadaşların toplanmasını beklerken ilginç ve ürkütücü bir olaya tanık olduk. 250-300 m. ötemizdeki "yan mahalleden" bir grup genç kendi bölgelerinde bir duvar üzerinde oturmuş bekleşiyorlardı. Birden bizim mahalleye taşınan bu gençler belirdi, karşı tarafta oturan "karşıt görüşlü" (!) gençlere doğru hızlı adımlarla yöneldiler, aradaki mesafe 50-60 m. olunca bellerinden tabancalarını çekerek onlara doğru ateş etmeye başladılar. Hepimiz donakaldık. Karşıdaki gençler oturdukları duvarın gerisine atlayarak çil yavrusu gibi dağıldılar. Sonra bizimkiler sanki bir şey olmamışçasına, oldukça soğukkanlı biçimde geri dönüp, önce evlerinin yanındaki boş inşaata girdiler, biraz sonra oradan evlerine geçtiler ve kısa bir süre sonra da kıyafetlerini değiştirmiş olarak evden çıkıp yine sokak aralarında volta atmaya başladılar.

Hepimiz olayı dehşet içinde izlemiştik.

Çok geçmeden 12 Eylül geldi. Tabii bu gençler evi boşaltıp çoktan ortadan kaybolmuşlardı.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra bir gün işten gelen babamın anneme şunları söylediğini duydum:

– Yahu biliyor musun, hani şu bizim sokağın aşağısına gelen gençler vardı ya, meğer bütün bu civardaki evlerde oturanlar kimdir, ne’cidir, ne yaparlar, hangi partiye oy verirler falan, herkesin tek tek çetelesini tutmuşlar. (O günlerde "fişleme" kavramı pek kullanılmıyordu.)

Rahmetli babam bu bilgiyi nereden duymuştu bilmiyorum ama benim beynime kazınmıştı o konuşma…

ÜRKÜTÜCÜ RAPOR

Yine 12 Eylül öncesini yaşayanlar hatırlayacaklardır: O dönemde Devrimci gruplar daha ziyade Ortadoğu’ya-Filistin’e gidip silahlı eğitimler yaparken, Ülkücüler (Milliyetçiler) ile Akıncılar’ın (İslâmcılar) yurt içinde çeşitli yerlerde kurdukları kamplarda eğitim yaptıkları medyaya yansıyordu. Nitekim o dönemin siyasal İslâmcıları olan Akıncılar’ın (AK-GENÇ) Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde 14 ayrı kampı olduğu tespit edilmişti. Örneğin Bolu’ya bağlı bir köy yakınlarındaki ormanlık alanda çoğu imam hatipli 30 gencin kaldığı bir "eğitim" kampını basan jandarma, kamptaki gençlerden birinin üzerinde bir tabanca, çadırında 43 dinamit lokumu, ateşleme fünyeleri ve mermiler bulmuştu. (İşin ilginci, o tarihlerde 17-18 yaşında olan o genç "büyüyünce" AKP’den milletvekili de olacaktı.)

12 Eylül’den sonra bu kamplar, eğitimler de bitti tabii…

Ama siyasal İslâmcıların ülkenin laik demokratik düzenini değiştirerek yerine şeriat hukukuna dayalı bir devlet kurma isteği hiç bitmedi. 1980’lerin sonundan (özellikle 1990’ların başlarından itibaren) bazı gruplar yine silahlı eylemlere başladılar. Muammer Aksoy cinayetiyle birlikte bir dizi suikast zinciri yaşandı.

28 Şubat’tan hemen önce (1995-1997 arası) MİT ve Emniyet raporlarına yansıyan "irticaî terör örgütleri" ile ilgili bilgiler hem dikkat çekici hem de ürkütücüydü. Raporlarda; Türkiye’de İran, Suudi Arabistan, Libya, Mısır, Cezayir, Suriye gibi ülkelerce desteklenen 30 civarında radikal İslâmcı grubun faaliyet gösterdiği belirtiliyordu. Dahası, raporlarda bunların "şimdilik ‘tebliğ’ yoluyla ‘cemaatleşmeye’ gittikleri, bu şekilde oluşturulacak kitle ile politik bir güç elde edip bundan da silahlı kadrolar teşkil etmeyi hedefledikleri, stratejilerinin üçüncü safhasında ise ‘cihad’a yönelecekleri ve böylece arzu ettikleri teokratik devlet modelini gerçekleştirmeyi amaçladıkları" vurgulanıyordu.

Evet, raporlar ürkütücüydü… Bu gelişmeler karşısında dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e 28 Şubat MGK toplantısından tam 1 ay önce geniş kapsamlı bir brifing vermişti. Brifingde irticaî grupların silahlanma girişimlerine dikkat çekilmiş, dönemin büyükşehir belediye başkanlarından birinin bir televizyon kanalında "iktidarın birinci timsali silahtır, silah kimde ise iktidar ondadır; Türkiye’de sivil iktidar henüz silaha hakim olamadığı için asker güçlü gözüküyor" şeklindeki konuşmasına vurgu yapılmış ve iktidarın silah ruhsatı verme yetkisini bir genelge ile İçişleri Bakanlığı’ndan alarak valilere devretmesi eleştirilmişti. Öyle ki, "silah ruhsatı konusunda getirilen kolaylıktan da istifade ile irticaî unsurlar büyük bir hızla otomatik av tüfeği, ruhsatlı ve ruhsatsız seri atışlı tabanca, makinalı tabanca ve piyade tüfeği temin ederek silahlanmaktadır" denilerek Türkiye genelinde ruhsatlı tabanca ve tüfek miktarı sayısal olarak verilmekte,"ruhsatsız silah miktarının bunun 2 -3 misli olduğunun tahmin edildiği" belirtilmekte, ayrıca "irticaî unsurların PKK terör örgütünün oluşturduğu boşluktan ve de silah ve uyuşturucu kaynaklarından da yararlanarak Güneydoğu ve İran üzerinden önemli miktarda silah ve mühimmat temin ettikleri yolundaki haberlere" vurgu yapılmaktaydı.

O dönemde şahsen benim hatırladığım bir başka Emniyet raporunda da, İç Anadolu’da bir av tüfeği fabrikasında üretilen bir kısım silahın üretim hatası gibi gösterilerek üzerindeki seri numaralarının silindiği ve irticaî gruplara aktarıldığına değiniliyordu.

O MADDEDE NE YAZIYORDU

"Mevcut laik demokratik düzeni ve cumhuriyet rejimini yıkarak yerine din temelli bir devlet kurmak isteyen" bu grupların "silahlanma faaliyetleri" 28 Şubat 1997’deki MGK toplantısında da masaya yatırılmıştı. Nitekim o toplantıda alınan meşhur 406 Sayılı MGK Kararlarının "Rejim Aleyhtarı İrticaî Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler" başlıklı 18 maddelik Ek kararlarının 14’üncüsü tam da buna ilişkindi. Şöyle söyleniyordu:

"14- Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir."

Yani, tekrar altını çizmek gerekirse, siyasal İslâmcı bazı kesimlerin silahlanma konusundaki çabaları 28 Şubat MGK toplantısında ve sonraki süreçte üzerinde önemle durulan hususlardan biriydi.

Şimdi bütün bu anlatılanları bir araya getirirsek;

1. 12 Eylül öncesinde görüldüğü üzere bazı siyasî örgütlerin ya da grupların mahalle mahalle, ev ev demografik analizler yapması ve "hedef tespitleri" çıkarması,

2. Yine 12 Eylül öncesinde görüldüğü üzere siyasal İslâmcı grupların kamplar kurarak silahlı eğitimler yapması,

3. 12 Eylül’den yaklaşık 10 yıl kadar sonra Türkiye’yi bir şeriat devleti haline getirmek isteyen bir kısmı dış destekli İslâmî terör örgütlerinin tekrar etkinlik göstermeye başlamaları,

4. Söz konusu grupların 1990’ların ilk yarısında başlayan silahlanma çabalarının devletin resmî raporlarına yansımış olması ve bu kapsamda 28 Şubat döneminde konuya devletin en üst güvenlik kurumu olan MGK’da dikkat çekilmiş olması,

5. TSK içerisinde çöreklenen FETÖ yanlısı gruplarca gerçekleştirilmek istenen 15 Temmuz darbe kalkışmasından hemen sonra Emniyet ve TSK’ya ait 100 binin üzerinde silahın kayıp oluşu,

6. Medyaya da yansıdığı üzere geçtiğimiz yıl (2019) Türkiye’de düzenlenen Uluslararası İslâm Birliği Kongresi’nde, başkenti İstanbul olacak şekilde ASRİKA adlı bir şeriat devletinin kurulması yönünde alınan kararlar ve SADAT’ın da bu çalışma içerisinde yer alması (ki bilindiği üzere TSK’dan irticaî gerekçelerle ihraç edilen pek çok asker kökenli şahsın SADAT içinde yer alması da ayrı bir tartışma konusu olmuştu),

7. Yine sosyal medyaya yansıdığı gibi, 15 Temmuz sonrası çeşitli silah fuarlarında sergilenen bir kısım av tüfeklerinin tanıtımında kullanılan üslûp ve imalar,

8. 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkan ve kendilerini "Özel Halk Harekâtı" adıyla tanımlayan birtakım grupların hem genel hem de sosyal medyaya yansıyan görüntüleri,

9. Yine "Cübbeli" namlı sözde bir tarikat şefinin ("şeyhinin" değil) "2000’e yakın Selefî derneğin silahlandığı" yönündeki açıklamaları,

10. Fatih Tezcan adlı bir gazetecinin (ki şahsen bu kişinin kimliği ve gerçekten bir medya mensubu olduğuna ilişkin ciddi kuşkularım bulunmaktadır) "bir daha sokağa çıkarsak kimleri nereden toplayacağımıza ilişkin listelerden, zulalardan, yaşanacaklardan haberiniz var mı sizin? Bir sürek avı başlar ki, bir intikam faslı başlar ki durduramazsınız bu ülkenin gençliğini" şeklindeki aleni tehditleri,

11. İşte bunların üzerine geçtiğimiz günlerde Sevda Noyan’ın "15 Temmuz kursağımızda kaldı, yapamadık istediklerimizi… Boş bulunduk… Yanlış anlaşılmasın, doğru anlaşılsın; bizim aile şöyle 50 kişiyi götürür. Biz bu konuda çok donanımlıyız maddi ve manevi olarak… Liderimizin yanındayız ve asla yedirmeyiz bu ülkede, onu söyleyeyim. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim hâlâ sitede böyle 3-5 var, benim listem hazır açıkçası" şeklindeki söylemlerini de ekleyip bir daha düşünün…

Hepsi birlikte daha bir anlam kazanıyor mu?

TÜYLERİMİ ÜRPERTEN BAŞKA DÜŞÜNCELER DE VAR

Ve dahi bütün bunların yanında, 28 Şubat döneminde RP’li bir milletvekilinin "Kim iktidar Müslümanın eline geçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa o ya cahildir ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir" şeklindeki sözleri de aklıma gelince tüylerim ürperiyor. (İlgili kişinin bu sözleri RP’nin kapatılmasında rol oynayan etkenlerden biridir.)

Tabii bir emekli asker olarak aklıma gelip tüylerimi ürperten başka düşünceler de var… Meselâ, hani yukarıda 12 Eylül’den önce çeşitli grupların ülke içinde kamplar oluşturdukları ve silahlı eğitimler yaptıklarını söylemiştik ya… Acaba diyorum, şimdilerde yine ülkenin değişik bölgelerinde gizli gizli eğitim yapılan, bazı özel maksatlarla adam yetiştirilen benzeri kamplar var mıdır?

Ve dahi, 12 Eylül öncesinde mahallemize gelip kapı kapı siyasî eğilim, etnik ve mezhepsel köken gibi konularda "düşmanca niyet ve saiklerle" yapılan çalışmalara benzer faaliyetler içinde bulunanlar da olabilir mi? (Doğrusu Sevda Noyan’ın açıklamaları bu yönde gibi görünmektedir.)

Ve son olarak… İzmir’deki cami provokasyonunun bütün bu gelişmelerle bağlantısı olabilir mi?

Neyse, eminim ülkemizdeki bütün vatandaşların can ve mal güvenliğinden sorumlu İçişleri Bakanlığı ve diğer güvenlik kurumları bir iç savaş tezgâhlamak isteyen alçakça zihniyetlere karşı gerekli tedbirleri alıyordur.

Alican Türk

Odatv.com