TSK DOSYASI : EMEKLİ GENERAL TSK’DA PEŞ PEŞE İSTİFALARIN GERÇEK NEDENİNİ AÇIKLADI


EMEKLİ GENERAL TSK’DA PEŞ PEŞE İSTİFALARIN GERÇEK NEDENİNİ AÇIKLADI

Emekli Tuğgeneral Ali Er : “İstifaların nedeni generallere YAŞ’ta gösterilmiş olan güvensizliktir.

Siyase irade komutanları terfi ettirmemekle komutanlara olan güvensizliğini ortaya koymuştur” dedi.

27 Ağustos 2019 Salı 09:14 Emekli general TSK’da peş peşe istifaların gerçek nedenini açıkladı Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) 5 generalin istifasının perde arkasında “atamaların ve terfilerin artık TSK’nin gelenek ve göreneklerine bağlı kalınarak yapılmadığı ve etik yapının bozulduğu gerekçesinin” olduğu konuşuluyor.

“Görev yerini beğenmemenin” istifa gerekçesi olmadığına dikkat çekiliyor.

TSK’nin geleneklerinin bozulmasından ve liyakatsizliğe duyulan tepkilerin yeni istifaları da beraberinde getirebileceği belirtiliyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında 2 Ağustos’ta yapılan YAŞ toplantısında general sayısı düşürülmüş komuta kademesinde tasfiye yaşanmıştı.

YAŞ’ta alınan kararlar doğrultusunda general görevlendirmeleri ile ilgili Cumhurbaşkanlığı kararnamesi geçen günlerde yayımlandı.

Kararnameye göre Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda 75 Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda 27 Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda ise 27 general yeni görevlere atandı.

Kararname ile görev yeri değişen 5 karacı generalin önceki gün istifa dilekçelerini hazırladıkları ve gerekli makamlara sundukları öğrenildi.

Cumhuriyet’in haberine göre Generallerin YAŞ’tan önce Ankara’da Özel Kuvvetler Komutanı olarak görev yapan YAŞ’tan sonra 6. Mekanize Piyade Tümen ve Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutanlığı’na atanan Tümgeneral Ahmet Ercan Çorbacı; Ankara’da Kara Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Başkanlığı’nda görev yapan YAŞ ile 6. Hudut Tugayı Komutanlığı’na Van-Başkale’ye atanan Tuğgeneral Recep Özdemir; Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’nda Kurmay Başkanı olarak görev yapan; YAŞ’tan sonra Hakkâri Yüksekova’ya 3.Piyade Tümen Komutanı olarak atanan Tuğgeneral Ömer Faruk Bozdemir; Kahramanmaraş 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı’nda görev yapan YAŞ’tan sonra 6.Mekanize Piyade Tümen ve Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutanlığı Yardımcılığı’na Kilis Elbeyli’ye atanan Tuğgeneral Uğur Bülend Acarbay ve 59.Topçu Eğitim ve Tugay Komutanlığı’nda görev yaparken 6.Mekanize Piyade Tümen ve Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutanlığı Yardımcılığı’na atanan Tuğgeneral Ertuğrul Sağlam olduğu belirlendi.

Liyakatsizliğe tepki Edinilen bilgiye göre generallerin istifasına YAŞ sonrası verilen atama kararlarının “liyakatsizliği” gerekçe gösteriliyor.

Generallerin istifaları Doğu hizmeti görmemiş isimlerin Kuvvet Komutanlıkları gibi kritik yerlere atanırken “savaşan askerlerin pasif görevlere atanması” ve TSK’de mücadele yürüten çok sayıda askerin de emekli edilmesine karşı böyle bir girişimde bulundukları şeklinde yorumlanıyor.

Generallerin istifasının ardında da “görev yerini beğenmemenin” değil bu yapının bozulmasına tepki duyulduğuna dikkat çekiliyor.

Örneğin Özel Kuvvetler Komutanı olan Çorbacı’nın Adana’ya piyade Piyade Tümen Komutanı olarak atanmasının doğru bulunmadığı alt kadrosuna da Harp Okulu mezuniyeti açısından daha kıdemli olan iki tuğgeneralin “yardımcı olarak” atanmasının “liyakate aykırı” olduğu belirtiliyor.

‘İlkesel tutum’ Terfi ve tayinlere karşı alınan istifa kararlarını Cumhuriyet’e “kişisel ikbal değil ilkesel tutum” olarak değerlendiren emekli Tuğgeneral Ali Er “İstifaların nedeni generallere YAŞ’ta gösterilmiş olan güvensizliktir.

Siyasi irade YAŞ’ta komutanları terfi ettirmemekle ve kadroları boş tutmakla komutanlara olan güvensizliği ortaya koymuştur.

Bunun karşılığında da Başkomutanın kendilerine güvenilmeyen cephedeki komutanları ‘O zaman bizim bu göreve gitmemize gerek yok’ demişlerdir” ifadelerini kullandı.

İstifa eden komutanların ikbal ve üst rütbeye terfi etme hırslarının olmadığını belirten Er “İstifaların sebebi kendilerine bu kadar kritik görevi veren makamın güvensizliğidir.

İstifa edenlerin hepsi bekleme sürelerini doldurmuş ve kendilerine verilmiş olan bütün görevlerde başarılı olmuş olan komutanlar.

İstifaların tek sebebi YAŞ kararları dersek işin içine ikbal ve rütbe beklentisi girer” dedi.

YAŞ kararları sonrası komuta kademesinde huzursuzluk oluştuğunu belirten Er “Bunun ciddiye alınması gerekir çünkü asker hiçbir zaman ikbal para makam rütbe için çalışmaz.

Yeminine bağlı olmak için çalışır.

Ama başındaki Genelkurmay Başkanı Milli Savunma Bakanı Cumhurbaşkanı kendisine güveniyor mu güvenmiyor mu görmek ister.

Güvensizlik devam ederse istifaların devamı gelebilir” dedi.

LİNK : https://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/emekli-general-tskda-pes-pese-istifalarin-gercek-nedenini-acikladi-h138116.html

MADENLERİMİZ DOSYASI : KAZ DAĞLARI HAKKINDA KARA HARP OKULU 76 MEZUNU EMEKLİ BİR SUBAYIMIZIN AÇIKLAMASI


Aşağıdaki açıklama Çanakkale’de ikamet eden Kara Harp Okulu 1976 mezunu bir emekli subaya aittir.

Değerli arkadaşlarım,

Ülkemizin gündemini meşgul eden Kazdağlarında altın arama olayı ile ilgili sizlere bilgi vermek istiyorum.

2014 yılından beri bu olayı takip ediyorum Bir derneğimiz var Bu dernek, bölgedeki bütün çevre olaylarına müdahil oluyor Hukuki girişimlerde bulunuyor Ben de bu dernek hafızasındaki bilgilerden bir özet sunacağım Öncelikle takip süreci yeni değil 2004 yılından beri devam ediyor Yapılabilecek bütün İdari ve Hukuki girişimlerde bulunuldu Zaten onun için 15 senelik bir mücadele süreci var Çanakkale ve Balıkesir hudutları içinde Kaz dağları ekolojik sistem alanında 43 tane arama ruhsatı var Gündeme gelen 312 nolu alan Balaban tepe bölgesindeki sahadır Meclise bir önerge verilerek bir Komisyon kurulup Kaz dağlarındaki ağaç katliamının araştırılması istendi Eğer takip edebildiyseniz 17 veya 18 Temmuz 2019 günü AKP ve MHP oyları ile bu önerge ret edildi Aslında İdari mahkemeden yürütmenin durdurulması kararı alınmıştı Bu karara karşı firma, üst mahkemeye itiraz etti Ne hikmet ise Meclisteki araştırma önergesi ret edilince Üst Mahkeme de hemen Yürütmeyi durdurma kararının, yürütmesini durdurdu Artık idari ve hukuki olarak yapabilecek bir şey kalmayınca Eylem yapılmasına karar verildi Bu eylem kararı çok da destek gördü Halen çalışma yapılan alana karayolu ile on km kadar mesafede Atikhisar barajı var Çanakkale, bu barajdan içme ve kullanma suyunu temin ediyor DSİ ile Çanakkale Belediyesinin yaptığı Protokole göre İçme ve kullanma suyunun temizliğinden, kullanılabilirliğinden Çanakkale belediyesi sorumlu Belediye bu sorumluluk hakkını kullanarak Bu eylemin destekçisi, takipçisi ve tarafı oldu Bölgedeki katliam ise mahkeme sürecine rağmen başlamıştı Dört sene önce bölgede kendi çapımızda bir eylem yapıldı Bunun yanında civar köy ve ilçelerde Bilinçlendirme çalışmaları yapıldı Aslında hiç boş durulmadı Zaten mahkeme süreci devam ediyordu Ama 18 Temmuzdan sonra Böyle bir eylem çağrısından başka çaremiz kalmadı.

26 Temmuz 2019 günü bölgeye çadırlar kuruldu “Vicdan ve Su Nöbeti” miz başladı Bir komitemiz var Her eylem ve hareket bu komitenin süzgecinden geçiyor Kimse başına buyruk hareket etmiyor Gerçekten çok başarılı bir eylem devam ediyor Eylemin on birinci gününde 15 bin civarında vatandaşımızı bölgeye getirebildik Kırktan fazla milletvekili vardı Sanatçılar geldi Sırf eylem için Fransa’dan gelenler bile vardı Şu anda 220 civarında çadır var Gece gündüz bölgedeyiz Gelen ziyaretçi ve misafirlerimize bilgiler veriliyor Katliam alanı gezdiriliyor Yeryüzü soframız var İmkânlarımız nispetinde kimseyi aç susuz bırakmadan ağırlayabiliyoruz Buradaki hareket tarzımız ve hedefimiz Vatandaşlarımızın çevre bilinçlerini geliştirebilmek Onları sağ, sol O parti bu parti demeden Bir sofra etrafında toplayabilmek Kimseyi ötekileştirmeden Herkesin muhtaç olduğu çevre sağlığı etrafında birleştirebilmek Onun için bölgeyi terk etmiyoruz Yerinde, göstererek, anlatarak misafirlerimizi ağırlıyoruz Ümit ediyoruz ki, Bu eylem son haddine kadar desteklensin Burada bir ruhsat bölgesini belki kaybederiz Ama bölgede 17 tane daha sadece altın ve gümüş arama ruhsatlı alan var Bari onları kurtaralım Saldayı kurtaralım Munzurları kurtaralım Bir sürü ruhsat verilmiş alanları kurtaralım Bu eylem sadece Kaz dağlarını kurtarma eylemi değil Ülkemizi talancılardan kurtarma eylemidir Yeraltı zenginliklerinin çıkarılmasına elbette karşı değiliz Ama bu 18 bölge altın ve gümüş ruhsatlı Yani siyanür kullanılacak Hem de Kazdağları gibi ekolojik ve mitolojik bir bölgede Biliyoruz ki, ruhsat alan firmalar Her türlü girişimde bulunacaklar Onlar süreci profesyonelce yürütüyorlar Sabırlılar Siyasetçiyi yanlarına almayı biliyorlar Onlar varoluş karakterlerinin gereğini yapıyorlar Onları yola getiremeyiz Ama oyumuza muhtaç olan siyasetçileri yola getirebiliriz Onun için herkesin desteğine ama sürekli desteklerine ihtiyacımız var Ağaç az mı kesildi çok mu?

Orası Kaz dağı mı değil mi? Gibi polemikler bizi hiç ilgilendirmiyor Şunu biliyoruz ki, bu bölge Kazdağı değil Kazdağlarlarıdır Tıpkı Toroslar gibi, Istrancalar gibi Kesilen ağaç ise 200 binin çok üzerindedir Bizler, sizler gibi sağlıklı bir çevrede yaşamak istiyoruz Çanakkale’den sevgilerimizle desteklerinizi bekliyoruz

İsmail Ören

PENTAGON DOSYASI /// EMEKLİ BİR SUBAYIMIZ İFŞA EDİYOR : PENTAGON – MÜŞTEREK HIYANET MERKEZİ VE PKK


EMEKLİ BİR SUBAYIMIZ İFŞA EDİYOR : PENTAGON – MÜŞTEREK HIYANET MERKEZİ VE PKK

ABD özellikle Türkiye ile olan ilişkileri kapsamında arzu etmediği bir süreci doğrudan engellemek yerine o sürece bir şekilde müdahil olup süreci kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirme konusunda pek marifetlidir. Kurulacak Müşterek Harekat Merkezinin de Türkiye’nin Frat’ın batısında icra ettiği başarılı harekatların benzerinin Fırat’ın doğusunda yapılmasını önlemek içini boşaltmak için bir tuzak olduğu bilinmelidir. Hele hele işe önce İHA ile başlanması çok daha manidar. Tarih tekerrürden ibarettir derler ders alınsaydı hiç tekerrür eder miydi. Alın size bir ders….

Yıl 2009 güney doğudaki uzun süreli İHA görevlerinin ardından adını daha önce duymadığım bir göreve atandım; Combined Intelligence Fusion Center(CIFC) Director (Birleşik İstihbarat Füzyon Merkezi Direktörü). Ankara’da teşkil edilen bu birim Türkiye-ABD arasında istihbarat paylaşımı amacıyla teşkil edilmiş. ABD PKK terör örgütünün Irak’ın kuzeyindeki faaliyetlerine ilişkin Türkiye’nin istihbarat ihtiyaçlarını ben karşılarım demiş. Kâğıt üstünde her şey muhteşem ABD 10-15 civarında personelini Ankara’ya yollamış O dönemde Katar’da konuşlu Global Hawk İHA’larını EP-3 Sinyal İstihbarat Uçaklarını hatta uydularını bile Türkiye’nin emrine amade etmiş.

Büyük bir heyecanla göreve başladım. Hemen her gün üst düzey ABD’li yetkililerle muhatap oluyordum. NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı(ABD’li) ABD Büyük Elçisi James Jeffrey(şimdiki ABD Suriye Özel Temsilcisi) vs.vs. Adamlara brifing vermekten bıkkınlık gelmişti. Gariptir bizim taraftan üst düzey kimse pek uğramazdı. Belki de onlar da bunun bir oyun olduğunun farkındaydılar kim bilir.

Daha önce yapılan Mutabakat Muhtırasına göre Irak’ın kuzeyindeki muhtemel terörist hedeflerinin bulunduğu liste bir gün önceden ABD tarafına veriliyor bu hedeflere İHA ve Uydularla bir gün sonra bakılıyordu. Bir hafta geçti tek bir görüntü yok ikinci hafta yine aynı. Adamların filesi takılı voleybol sahaları eğitim alanları var kendileri yok. Tam bir hayal kırıklığı…Bu durumun İHA’ların gündüz saatlerinde bize tahsis edilmesinden kaynaklı olabileceğini değerlendirdim keza önceki tecrübelerim kapsamında gündüz 40-50 derece sıcaklıkta teröristin mağara dışına pek çıkmadığını biliyordum. İHA operasyonlarının geceye alınması gerektiğini Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’ndaki makamlara bildirdim. Onlar da ABD’lilerle görüş razı edebilirsen öyle yapalım dediler. ABD’li üst düzey yetkililere konuyu ilettim cevap HAYIR oldu. İHA’lar gece başka görevler için kullanılıyormuş. Ben de bu durumda sizden bir talebimiz olmayacak dedim. 2 gün sonra ABD’li bir yarbay koşarak mutlu haberi getirdi. Talebimiz kabul edilmişti. Büyük bir heyecanla tekrar hedef listeleri hazırlıyor gece sabaha kadar bizzat İHA uçuşlarını takip ediyordum. Değişen bir şey yok. Ortada bir gariplik olduğu kesin. O dönemde var olduğu değerlendirilen 6.000 civarındaki teröristin büyük çoğunluğu Irak kuzeyinde olmak üzere 4.000’i yurt dışında 2.000 ‘i yurt içindeydi. Yurt içinde kendi İHA’larımızla neredeyse her gün terörist görüntüsü alırken Irak Kuzeyinde görüntü alınamaması mantık dışıydı. Aslında mantık dışı olan bir şey yoktu. Tarafımızca bir gün önceden ABD’lilere verilen listeler kuvvetle muhtemel el altından teröriste ulaştırılıyordu. ABD hem bölgeye yönelik neler bildiğimizi ve neyin peşinde olduğumuzu öğreniyor hem de bölgedeki teröristleri bilgilendiriyordu. Bir taşla iki kuş…Bu konudaki görüşlerimi üst makamlara ilettiğimde boyumdan büyük değerlendirmeler yapmamam gerektiği söylendi. Yapacak tek şey vardı oturup iki satır emeklilik dilekçesi yazmak…

ADNAN HOCA ÖRGÜTÜ DOSYASI : Emekli generalin Adnan Oktar Suç Örgütü’nden koparamadığı kızı hakkındaki o detaylar ortaya çıktı !!!


Emekli generalin Adnan Oktar Suç Örgütü’nden koparamadığı kızı hakkındaki o detaylar ortaya çıktı !!!

Adnan Oktar Suç Örgütü hakkında son dakika haberi geldi. Örgüt hakkında hazırlanan iddianamede eski Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanı Tümgeneral Mehmet Yılmaz Erdoğan‘ın kızı Server Görkem Erdoğan‘ın örgüt içinde yer aldığı, emniyet güçleri tarafından operasyon yapılınca babanın mutlu olduğu ortaya çıktı. Emekli Tümgeneral, kızının saçlarını kazınmış halde gördüğünü ifade etti. işte son dakika haberinin ayrıntıları….

Eski Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanı Tümgeneral Mehmet Yılmaz Erdoğan, müşteki olarak iddianamede ifade verdi. Kızının lise eğitimini İngiltere’de tamamladığını, 2000’den itibaren İstanbul’da yaşamaya başladığını Adnan Oktar Suç Örgütü’ne katıldıktan sonra çok çaba harcasa da kızını onlardan koparamadığını belirtti; son dakika detayları burada…

Mehmet Yılmaz Erdoğan’ın müşteki olarak iddianameye yansıyan ifadesi şöyle:

Kızım 1982 doğumlu. Londra’daki ataşelik görevinden ötürü kızım lise eğitimini İngiltere’de tamamladı ve City of West Minister Üniversitesine girdi. 2000’den itibaren eğitimi nedeniyle İstanbul’da yaşamaya başlamıştı.

Kızım eskiden bizi en az haftada bir kez mutlaka arar, yanımıza gelir. Eşim de sıklıkla İstanbul’a kızımın yanına giderdi. Fakat 2007’den itibaren bizi aramamaya, yanımıza gelmemeye ve bizim de onun yanına gitmemizi istememeye başladı. Kızım en son yanımıza 2008’de Adana’da görevli olduğumda geldi. Bir daha hiç gelmedi. Biz yine de onun yanına gidiyorduk.

ANLATTIM AMA BENİ DİNLEMEDİ

2010’dan itibaren fiziksel görünümü de değişmeye başlamıştı. Saçı açıktı fakat kolları vs. kapalıydı. Adeta paçavra gibiydi. Kızımızın bir tarikata girmiş olabileceğini düşündük. Kızım bize Adnan Oktar‘ın sohbetlerine katıldığını söyledi. Ben de Adnan Oktar örgütünün örgütsel reflekslerini bildiğim için kızıma tedbir alabilmesi amacıyla bazı bilgiler verdim: Adnan Oktar’ın fiili livata eyleminde bulunduğu, yanına aldığı kadınları cariye olarak kullandığı ve onları her türlü maddi ve manevi olarak sömürdüğü gibi hususları kızıma anlattım. Kızım bize "Böyle şeylere inanmayın. Ben Adnan Hoca ile beraber cennete gideceğim" dedi.

YANINDA ÖRGÜTTEN BİRİ VARDI

Kızımız adeta elimizden kayıp gidiyordu bunu hissetmeye başladı. Kızımız biz geldiğimiz zaman da bize çok soğuk davranıyordu ve bunu hissettiriyordu. 2011’den sonra kızımız ile görüşmelerimiz artık evde olmamaya başladı. Nerede ikamet ettiğini dahi bilmiyorduk. Fenerbahçe Ordu Evi, Harbiye Ordu Evi ya da bir AVM’de gerçekleşiyordu ve yanında mutlaka Adnan Oktar örgütünden olduğunu düşündüğümüz 1 kişi konuşmalarımıza şahitlik ediyordu. Kızım tuvalete bile yanındaki kişiyle birlikte gidiyordu.

SAÇLARINI KAZITMIŞ

Kızım kardeşinin 2015’deki nişanına ve 2016’daki düğün törenine katılmadı. Eşim belki kızını görebilme ihtimaliye A9 TV izliyordu. Kızımı A9 kanalında saçları kazınmış vaziyette gördük. Adnan Oktar‘ın ceza verdiği kızların saçlarını kazıttığını basından öğrenmiştik. Kızımızın ailesinden bu kadar uzaklaşması benim ve eşimi psikolojik buhrana uğratmıştı. Kızımız elimizden kayıp gidiyor bir şey yapamıyorduk.

ETKİN PİŞMANLIKTAN VAZGEÇİRDİLER

11 Temmuz 2018 günü bu örgüte yapılan operasyonu medyadan öğrendiğimiz zaman ailece çok mutlu olduk. Ancak kızımızla ilgili ne olacağına dair endişelerimiz vardı. Fakat en azından artık kızımızın Adnan Oktar isimli şahsın kontrolünde değil de devletimizin güvenli kollarında olduğunu bilmek bize güven veriyordu. Başlangıçta kızımız etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma konusuna meyilliydi. Ancak örgüt tarafından gönderilen avukatlar ve koğuş arkadaşlarının da etkisiyle vazgeçti. Adnan Oktar ve onun liderliğini yapmış olduğu örgüt bizi ve yakın çevremizi büyük manevi zarara uğrattı. Bu sebepten ötürü Adnan Oktar’dan ve onun liderliğini yaptığı örgütten şikayetçiyim."

RÖPORTAJ : Nurzen Amuran sordu Emekli Büyükelçi Onur Öymen yanıtladı


Nurzen Amuran sordu Emekli Büyükelçi Onur Öymen yanıtladı

Nurzen Amuran – Sayın Öymen önce sizin ve okurlarımızın kurban bayramını kutlamak istiyoruz. Dini bayramlar, barışı simgeler. Dargınların barışma günüdür. Bu açıdan Anayasa Mahkemesi’nin Barış Bildirisi nedeniyle yargılanan akademisyenlerle ilgili aldığı ihlal kararı, bayramı erken başlattı.. Yüksek Mahkeme, dava konusu olan bildirinin, ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna karar verdi. Daha sonra kamuoyuna bir açıklama yapıldı. Açıklamada, “Anayasa Mahkemesi’nin hiç bir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir.” denildi. Açıklamada benim dikkatimi çeken bir başka değerlendirme de şuydu: “Devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş olduğunda bir tereddüt yoktur.” Siz neler diyeceksiniz bu karar üzerine?

Onur Öymen – Anayasa Mahkemesi kararlarının, Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olması esastır. Anayasamızın düşünce ve ifade özgürlüğün ilişkin 26. Maddesi, “Herkesin düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğunu” belirtmektedir. Bu maddeye 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan değişiklikte savaş, seferberlik ve olağanüstü hallerde temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulabileceği belirtilmekle birlikte bunun milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklerin ihlal edilmemesi şartına bağlamıştır.

İnsan hakları alanında uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerimiz 1950 yılında imzaladığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. O sözleşmenin 10. maddesinde şöyle denilmektedir: “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamları tarafından müdahale olmaksızın ve ulusal sınırlar dikkate alınmaksızın, görüşlere sahip olma, bilgi ve düşünceleri edinme ve bunları yayma özgürlüğünü içerecektir.”

Ulusal güvenliğin gerektirdiği hallerde, haklarda bazı kısıtlamalar yapılabileceğini belirten sözleşmenin 17. maddesinde “Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, herhangi bir devlete, gruba ya da kişiye, bu sözleşmede düzenlenen herhangi bir hakkı ve özgürlüğü tahrip etmeye yahut bu sözleşmede öngörülenden daha geniş kapsamlı sınırlamalar getirilmesini amaçlayan herhangi bir faaliyette bulunmaya ya da eylemi/tasarrufu gerçekleştirmeye yönelik herhangi bir hak sağlar olarak yorumlanamaz” demek suretiyle hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamayacağı hükmünü getirmektedir.

Özetle, Anayasa Mahkemesinin aldığı karar, bence hem Anayasamızın hem de taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin amir hükümlerine uygundur.

Amuran – Ancak sizin de değindiğiniz ANY’nın 26.maddesiyle koruma altına alınan ifade özgürlüğüyle ilgili son kararın gereği henüz bu gerekçeyle görülen bir iki tanesi hariç tüm davalara yansımadı. İfade özgürlüğü olarak tanımlanan gerekçenin mahkemeler tarafından yargı kararlarına yansıtılmaması, davaların devam etmesi hukuka olduğu kadar siyasete demokrasiye de zarar vermez mi, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öymen – Anayasamız, Anayasa Mahkemesinin kararlarının bütün devlet organlarını bağlayacağını öngörmektedir. Bu nedenle, yasama ve yürütmenin yanı sıra bütün yargı organlarının da Anayasa Mahkemesinin kararlarına uygun hareket etmeleri bence demokrasinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin gereğidir.

İDARENİN DE ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARINA UYMASI ESASTIR

Amuran – Anayasa Mahkemesinin aldığı bu kararın, aynı zamanda aynı gerekçeyle KHK’lerle ihraç edilenlere de yansıtılması gerekiyor. Kararın İdarece uygulanmaması hukuki sorumluluk da doğurmuyor mu?

Öymen – Anayasamızın 11. maddesi “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” hükmünü getirmektedir. Bu hükümden de anlaşılacağı gibi idarenin de Anayasa Mahkemesi kararlarına uyması esastır.

Amuran – İkinci güzel haber, yıllardır söylenen ve de özlenen ama bir türlü hayata geçirilemeyen siyasi etik sorununun CHP tarafından yaşanan örneklerle kamuoyu önünde tartışılması ve iktidara bir yasa için çağrıda bulunulması. Siz uzun yıllar yurt dışında Türkiye’yi temsil ettiniz. Görev yaptığınız ülkelerde siyasi etik siyasi ahlak konularında gösterilen titizliğe tanık oldunuz. Böyle bir yasaya en fazla ihtiyaç duyulan bir dönem değil mi?

Öymen – CHP olarak yıllardan beri bir siyasi etik yasasının çıkartılması için çaba gösteriyoruz. Örneğin İnsan Haklarından sorumlu eski bakanlarımızdan Algan Hacaloğlu gibi arkadaşlarımız bu konuyu defalarca Meclisin gündemine taşımışlar ve somut adımlar atılması için çeşitli girişimlerde bulunmuşlardır.

Gerçek demokrasi olarak kabul edilen ülkelerde yalnız devletin değil, çeşitli kuruluşların da etik konulara uyulmasına özen gösterildiklerini gördük. Örneğin Danimarka’da etik kuralları düzenleyen pek çok yasa var. Bununla da yetinmiyorlar, yasaların boşluklarını, davranış kuralları denilen hükümlerle dolduruyorlar. Örneğin Danimarka’nın Dışişleri Bakanlığına bağlı dış yardım kuruluşu Danida personelinin uyacağı etik kurallar ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bu kurallar bu örgütün personelinin her türlü kişisel avantaj sağlamasını, bu arada yabancı kuruluşlar tarafından sağlanan uçak biletlerini kullanmasını yasaklıyor. O ülkede basının da uyduğu etik kurallar var: Örneğin Danimarka’nın en önemli gazetelerinden birinin baş yazarını Türkiye’ye davet ettiğimiz zaman, “Memnuniyetle gelirim ama bir şartla: yol masraflarımı ve diğer harcamalarımı gazetem ödeyecek,” demişti.

“BÜROKRATİK CUMHURİYET” DİYE BİR KAVRAM DUYMADIM

Amuran – Bu bayramda sizinle gündem de olan değişik konuları da değerlendirmek istiyoruz. Geçtiğimiz günlerde New York Times’da dikkat çekici bir makale yayınlandı. Gazetede Türkiye ile ilgili bir analize yer verilmişti.. O yazıda Mülkiyelilik ruhunun nasıl yok edildiği incelenmiş, A.Ü. SBF’nin yani Mülkiye’nin “Türkiye’yi yönetenlerin yetişmesinde rol alan önemli bir fakülte olduğu hatta bir fakülteden çok daha fazlasını ifade ettiği” belirtilmişti. AKP’nin ilk yıllarında TBMM’de bir grup toplantısında “Artık ülkenin bürokratik cumhuriyetten demokratik cumhuriyete geçmesi gerekir” denilmişti. Mülkiye ruhunun değersizleştirilmesinin ana nedeni bu mudur? Siz bu değersizleştirme sürecini nasıl yorumluyorsunuz?

Öymen -Bütün cumhuriyetlerde bürokrasi önemli bir rol oynar. Ancak ben şimdiye kadar “bürokratik cumhuriyet” diye bir kavram duymadım.

Amuran – AKP ilk yıllarında bürokrasinin devlet yönetimindeki gücünü eleştirmek için gündeme getiriyorlardı. Mülkiye için neler diyeceksiniz?

Öymen – Mülkiye yakın tarihimizde daima bürokrasinin üst kademelerine bilgili, yetenekli ve vatan sevgisiyle dolu uzmanlar yetiştiren önemli bir eğitim kurumu olmuştur.

Mülkiyelilik ruhunu en iyi anlayanların başında Atatürk geliyor. Atatürk Mülkiyelilere hitap ederken şunları söylemiştir:

“Derhal bildim ki bana içten sevgilerini haykıranlar, yarım asırdan beri Büyük Türk Ulusunun tam anlamı ile millet olmasına çalışan, modern bir Türk Devleti kurmak için insanlık fedakârlıklarının hiçbirini esirgemeyen; kültür, idare, intizam ve devlet adamlığını en son ilmi telakkilere göre tebellür ettirmeye çalışmış ve çalışan yüksek değerde arkadaşlarımdır.”

Mülkiye’deki öğrencilik yıllarımızda ve daha sonraki meslek hayatımızda arkadaşlarımla beraber, daima Atatürk’ün bu sözlerine layık olmaya, O’nun hedeflerini, Cumhuriyetin değerlerini, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve milli çıkarlarımızı savunmaya çalıştık.

Yakın tarihimizin çeşitli dönemlerinde Mülkiye’nin temsil ettiği çağdaş, özgürlükçü, demokratik değerlere tahammül edemeyenler olmuştur. Menderes iktidarının son dönemlerinde okulumuza devlet güçleri tarafından ateş açıldığını, dekanımızın hırpalandığını hatırlıyoruz. Daha sonraki dönemlerde tasfiye edilen, hapse atılan değerli profesörlerimiz oldu. Ama demokratik cumhuriyete sahip çıkan ve Atatürk’ün izinden gidenler O’nun tanımladığı Mülkiye ruhunu daima yaşatmayı başardılar.

Amuran – Şimdi de dünyanın ve bizim yaşadığımız sığınmacılar sorunu üzerinde duracağız. Genel anlamda soruyorum: Sığınmacı olarak gidenlerin, gittikleri ülkelere doğrudan entegre olması mı istenmeli yoksa sadece geçici kaldıkları sürede rahat yaşamaları adına ekonomik, sağlık, eğitim, vb gibi sosyal güvenceleri mi sağlanmalı? Uluslararası anlaşmalarda ve BM’lerin aldığı kararlarda daha çok hangisine ağırlık veriliyor? Çünkü sığınmacılar için finans kaynakları bulunuyor ama sorun çözüldükten sonra ülkeye dönüşleri için maddi manevi özendirici tedbirler alınmıyor planlar yapılmıyor, değerlendirmeleri var, katılır mısınız?

Öymen – Öncelikle bu önemli sorunun temelinde yatan siyasi meselelere çözüm bulmaya çalışmak lazım. Sığınmacılık bugün yaşanan sıkıntıların sebebi değil sonucudur. Bölge ülkelerinin ve orada yaşayanların değil de stratejik menfaati olan başka ülkelerin çıkarlarını gözeterek sığınmacıların yaşadıkları ıstırapları sona erdirmek mümkün değildir.

Pek çok ülkede yaşanan insanlık dramlarının sona erdirilmesi için öncelikle bu ülkelerin barış, demokrasi ve kalkınma sürecine kavuşturulmaları gerekiyor. Bir bölge ülkesi olan Türkiye’ye bu alanda büyük görev düşüyor.

Barış ve istikrar sağlandığında sığınmacıların büyük çoğunluğunun öncelikli hedefi ülkelerine dönmek olacaktır. Uluslararası kuruluşların hedefi de bu olmalıdır. O zamana kadar onların geçici olarak bulundukları ülkelerde sağlık, eğitim ve diğer temel ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanması gerekiyor. Bu da uluslararası alanda daha iyi bir dayanışma ve işbirliğiyle gerçekleştirilebilir.

Amuran – Dünyanın hiçbir ülkesi 4.5 milyon sığınmacı kabul etmeyeceği halde başta ABD olmak üzere AB, İsrail ve bölgede bulunan terör örgütleri sığınmacıların Türkiye de kalmasını arzu ediyorlar. Türk kamuoyunun ikna edilmesini istiyorlar. Bu söylendiği gibi küresel bir proje mi?

Öymen – Bazı ülkelerin farklı beklentileri ve projeleri olabilir. Ancak, bölgenin siyasi coğrafyasını büyük devletlerin beklentileri doğrultusunda değiştirmeye çalışmak barışçı çözümlere ulaşılmasını büsbütün zorlaştırır. Büyük devletlerin bölgede bir terör örgütüyle mücadele etmek için başka terör örgütleriyle işbirliği yapmaları da uluslararası hukuka açıkça aykırıdır ve çıkar yol değildir.

Uluslararası toplumun ortak hedefi, Birleşmiş Milletler Yasasında belirtildiği gibi, bütün bölge ülkelerinin, egemenliklerine, bağımsızlıklarına ve toprak bütünlüklerine kavuşturulması olmalıdır.

Kendi ülkelerindeki terörle baş ederek güvenliği ve istikrarı sağlamak öncelikle o toprakların esas sahibi olan devletlerin görevidir. Aynı şekilde o ülkelerin anayasasını hazırlamak da başkalarının değil, o ülkelerin halkının hakkı ve görevidir.

SIĞINMACILARIN SAYISI TÜRKİYE’NİN TAŞIYABİLECEĞİ YÜKÜ AŞTI

Amuran – Türkiye demografisi değişmeye başladı. Öte yandan gelenler kimler, IŞİD’li mi Taliban üyesi mi illegal örgüt mensuplarından biri mi yoksa gerçekten savaştan zarar gören bir sığınmacı mı? Sığınmacılarla ilgili istihbari bilgiler yeterince kamuoyunu tatmin etmiyor. Bu güvenlik diğer ülkelerde nasıl sağlanıyor? Yabancı istihbaratçıların da arttığı öne sürülüyor. Riskli bir sürece mi girdik?

Öymen – Çok büyük sayıdaki göç hareketleri bütün ülkelerin iç güvenliği, demografik yapısı, istikrarı, sosyal dengeleri ve ekonomisi için ciddi sorunlar yaratır. Bu sorunlara sadece sığınmacıları kabul eden ülkelerin çabalarıyla çare bulmak mümkün değildir. Özellikle dünyanın en büyük gücüne sahip ülkelerin bir yandan siyasi çözüm bulunmasını zorlaştıran yaklaşımları, bir yandan da sığınmacıları kabul etmekteki isteksizlikleri, hatta direnişleri bu büyük insanlık dramına çare bulunmasını geciktirmekte ve güçleştirmektedir.

Amuran – Ülkemizde sığınmacılarla ilgili alınan kararların da analiz edilmesi gerekiyor. Elbette savaştan kaçanlara kapıyı açmak insani bir karardır. Ancak burada bulundukları dönemde, süreç nasıl yönetildi?

Öymen – Sığınmacıların sayısı Türkiye’nin taşıyabileceği yükü aşmaktadır. Bütün bölge ülkeleriyle sağlıklı ve sonuç verici bir diyalog içine girilmesi Türkiye’nin üzerindeki yükün azaltılmasına yardımcı olabilir, siyasi çözüm arayışlarına ve o ülkelerin toprak bütünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunabilir. Şimdiye kadar izlenen politikaların gözden geçirilmesi, daha sağlıklı çözüm arayışlarına yol açılmasına katkıda bulunabilir.

Amuran – İnsan hakları özgürlükler konusunda duyarlılıklarını her olayda gösteren AB’nin, sığınmacılar konusunda beklediğimiz duyarlılığı göstermemesi ve sadece bize sınırlı finans desteği sağlamasını nasıl değerlendirmek gerekir?

Öymen – AB ülkelerinin bu konuda izledikleri politikalar kendi temel ilkeleriyle çelişmektedir. İnsani değerlere öncelik vermek yerine can güvenlikleri tehlikede olan sığınmacıları topraklarına sokmamak için direnen ülkeler büyük sorumluluk taşımaktadır. AB’nin Türkiye’yle imzaladığı antlaşma da adalet, insaf ve dayanışma ilkeleriyle bağdaşmamakta, Türkiye’den beklenenlerle ülkemize yapılan vaatler arasında büyük dengesizlikler bulunmaktadır. Aynı antlaşma çerçevesinde vatandaşlarımıza vizesiz giriş hakkı tanınması vaadi ise sürekli olarak ertelenen bir yılan hikayesine dönmüş bulunmaktadır. Daha adil, tutarlı ve dengeli bir antlaşmanın müzakere edilmesi uygun olur. Ancak bunun için AB’nin Türkiye’ye karşı baskı ve yaptırım politikaları uygulamaktan vaz geçerek ortak hedefleri ve menfaatleri gözetmesi gerekir.

TÜRKİYE, KURUCU DEĞERLERİ İTİBARİYLE ÖNCÜLÜK YAPABİLECEK EN ÖNEMLİ ÜLKE

Amuran – Bu sorunların çözülmesinde tek yol, işgalci ABD ile değil Şam hükümetiyle işbirliği yapılarak, ortak bir komisyon oluşturularak, sığınmacıların güvenli bir şekilde ülkelerine dönmelerini ve istikrarı sağlamak. Muhatabımız ne ABD ne Rusya olmalı. Uluslararası meşruiyeti devam eden Esat’la doğrudan ilişki zamanı değil mi?

Öymen – Türkiye ile Suriye arasında etkili iletişim kanallarının kurulması her iki ülkenin ve bölge barışının yararına olur. Türkiye’nin Suriye’yle 1998 yılında imzaladığı Adana mutabakatının sağlıklı biçimde işletilmesi de iki ülkenin diyalog kurmasını ve işbirliği yapmasını gerektiriyor. Ancak Türkiye Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterirken Suriye hükümeti de ülkemizin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeli, resmi söylemlerinde ve haritalarında Türkiye’nin bazı topraklarını kendi ülkesinin bir parçasıymış gibi göstermekten vaz geçmelidir.

Amuran – Yanlış yol izlediğimiz maliyeti giderek yükselen Suriye politikasından sonra geleneksel Türk dış politikasının kurucu ilkelerine dönme zamanı gelmedi mi, bu çerçeve de Ortadoğu’nun istikrarına kavuşması için ilk atılması gereken adım ne olmalı?

Öymen – Elbette, Türkiye’nin Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına ve dış politikamızın kurucu ilkelerine dönmesi gerekiyor. Orta Doğu’da yaşanan sıkıntıların en önemli nedenlerinden biri, neredeyse bütün dünyada demokrasi yaygınlaşırken Orta Doğu’da bu alanda yeterli adım atılamamasıdır. Türkiye, kurucu değerleri itibariyle bu alanda bölgeye öncülük yapabilecek en önemli ülkedir. Bunun için ülkemizin öncelikle demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve kadın-erkek eşitliği gibi alanlarda dünya ülkeleri arasında layık olduğu yere ulaşması gerekiyor.

Amuran – Bayram gününde Türkiye’nin gündeminde olan olaylara kısaca değinelim istedik. Ayrıntıları bir başka söyleşimize bırakalım ve yeniden size ve okurlarımıza iyi bir bayram tatili geçirmenizi dileyelim. Çok teşekkürler.

Öymen – Ben de okurlarınızın bayramını kutluyor size de iyi günler diliyorum.

Nurzen Amuran

Odatv.com

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : EMEKLİ DİPLOMAT ONUR ÖYMEN DOĞU AKDENİZ SONDAJ KRİZİ VE RUMLARIN TAVRINI DEĞERLENDİRDİ


Deneyimli diplomat Öymen, Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri Türkiye açısından değerlendirdi : Derdini anlatamayan Türkiye yalnızlaştı

Öymen Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı:

– Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin hakları ihlal ediliyor. Rum yönetimi ise Batılı bazı ülkelerin ve İsrail’in desteği ile tersini ileri sürüyor. Tam olarak mesele nedir?

1960 antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Türk ve Rum toplumlarının egemen eşitliği esasına dayanıyordu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek başına egemenlik iddiasında bulunması ve son zamanlarda hukuka aykırı fiili durumlar yaratıp bölgedeki doğalgaz yataklarını araştırma ve işletme yoluna gitmesi ciddi bir kriz yaratmıştır.

Amerikan ve Katar şirketlerinin başlattığı doğalgaz araştırmalarının sonucunda zengin doğalgaz yataklarının bulunması, İsrail’in ve Mısır’ın da münhasır ekonomik bölge alanlarında önemli doğalgaz yatakları keşfedilmesi Doğu Akdeniz’in stratejik önemini arttırmıştır. Bunun sonucunda İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında kapsamlı bir ekonomik, siyasi ve stratejik işbirliği başlatılmıştır. Son zamanlarda Amerika da bu işbirliğine açık destek vermeye başlamıştır. Bu arada Amerika’daki bazı strateji dergilerinde Türkiye’nin Kıbrıs’taki antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük sıfatının kaldırılması, Ada’da bir NATO operasyon gücünün kurulması yolunda yazılar çıkıyor. Kıbrıs Rumlarının son zamanlarda Baf’ta, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin iradesini yok sayarak Fransızlara bir üs verme kararı dikkat çekicidir. Bu arada Amerikan kongresinde de Güney Kıbrıs’a uygulanan askeri ambargonun kaldırılması yolunda bazı girişimler başlatılmıştır. 2019 yılının başlarında Kahire’de İsrail, Yunanistan, İtalya, Ürdün, Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Filistin’in katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu kurulmuştur. AB ve Dünya Bankası’nın himayesinde çalışacak bu foruma Türkiye, Lübnan, Libya, Tunus ve Malta davet edilmemiştir. Türkiye bütün bu gelişmeleri dikkatle değerlendirmelidir.

‘Çalışmalar sürmeli’

– GKRY Fatih sondaj gemisi çalışanları hakkında tutuklama kararı çıkardı. Gazetemiz bunu “Akdeniz’de tahrik” başlığı ile verdi. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rumların attıkları diğer adımlar gibi bunun da uluslararası hukuka aykırı olduğu ve tahrik amacıyla yapıldığı açıktır. Türkiye’nin bu gibi engellemelerden etkilenmeyip çalışmalarını sürdürmesi ve sondaj çalışmalarımızın ve gemilerin mürettebatının haklarını ve güvenliğini sağlaması gereklidir.

‘S-400’ler anlatılamadı’

– Bölgeden çıkarılan gazın Avrupa’ya aktarılması projesi, Türkiye üzerinden geçen ve Avrupa’ya ulaşan Rus gazına da bir alternatif olacak. ABD ile Rusya arasında çeşitli başlıklarda süregelen krizin perde arkasında Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınma meselesi, Rus gazına alternatif üretilmesi olabilir mi?

Başlangıçta bölgeden çıkarılacak doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya gönderileceği yolunda bazı haberler yayımlanmış olsa da son zamanlarda İsrail ve Güney Kıbrıs’tan yönetilecek doğalgazın Girit üzerinden boru hattıyla Avrupa’ya ulaştırılması eğilimi güç kazanmıştır. İlgili ülkeler bu konuda kararın doğalgazı üretecek şirketler tarafından alınacağını söylemektedirler. Kaldı ki böyle hukuka aykırı bir girişim sonucunda üretilecek gazın Avrupa’ya taşınmasında Türkiye’nin aracılık yapması beklenemez.

– Türkiye Doğu Akdeniz’deki hak aramasında nerede hata yaptı? Neden yalnız kaldı? Bu süreç tersine çevrilebilir mi?

Türkiye’nin son yıllarda bölgede izlediği politikaların bazı ülkeler üzerindeki etkisini azalttığı açıktır. Suriye ile ilişkilerimizin tamamen kesilmesi ve Suriye yönetiminin devrilmesi yolunda açık bir politika izlemesi, haklı nedenlere dayansa bile İsrail ile ilişkilerimizin en alt düzeye indirilmesi, Mısır’daki yönetim değişikliğinden sonra yeni yönetime karşı çok olumsuz ve suçlayıcı bir söylem benimsemesi Türkiye’nin manevra kabiliyetini azaltmıştır. Kıbrıs müzakerelerinde Rum kesiminin izlediği uzlaşmaz tutum nedeniyle bir çözüme ulaşılamayacağının dünyaya anlatılmasında yeterince başarılı olunamamıştır. İngiliz eski Dışişleri Bakanı Jack Straw bile artık Kıbrıs’taki müzakerelerin sürdürülmesinin anlamsız olduğunu ve Kuzey Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması gerektiği görüşünü açıkça savunurken Türkiye’nin KKTC’nin tanınması yolunda bir çaba içinde görünmemesi, kendine en yakın ülkeleri bile KKTC’nin tanınması için adım atmaya ikna edememesi en haklı olduğumuz davada bile etkili olamadığımızı göstermektedir. Aynı şekilde Ege’de Yunanistan’ın uzun yıllardan beri gündeme getirmediği karasularını 12 mile genişletmek niyetini şimdi dile getirmesi, hiçbir antlaşmayla kendisine verilmemiş olan Türkiye kıyılarına yakın bazı adaları fiili durum yaratarak işgal etmesinin engellenememesi Türkiye’nin ağırlığını yeterince hissettirememesinin de göstergesi olmuştur.

Türkiye kendi ulusal füze savunma sistemini kurma çabalarında gecikmiş ve elindeki en makul seçenek olarak gördüğü S-400’lerin alınması kararının haklı gerekçelerini, öyle anlaşılıyor ki, ABD ve diğer NATO müttefiklerine yeterince anlatamamıştır. Türkiye, AB’ye üyelik sürecimizin bazı AB ülkelerinin katı ve engelleyici politikaları yüzünden fiilen engellenmesine mani olamamış, Rusya ve İran ile son zamanlardaki yakınlaşma görüntüsünün dışında dış politikada büyük ölçüde yalnızlığa itilmiştir. Kaldı ki bu iki ülkeyle bile terörle mücadele ve PYD gibi konularda tam bir mutabakat ve işbirliği içine girildiğini söylemek mümkün değildir.

BASKILARA DİRENİLMELİ

– Türkiye bir tercihe zorlanıyor. “Tarafını netleştir” deniliyor. ABD; Rusya’dan S-400 alımına karşı, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkarmak dahil yaptırımla tehdit ediyor. Hakikaten bir yol ayrımında mıyız? Türkiye bu cendereden ulusal çıkarlarını önceleyerek nasıl çıkabilir?

Türk hükümetleri geçmişte bu gibi haksız baskılara ve ambargolara karşı direnerek sonuç almasını başarmışlardır. Şimdi de haklı olmayan gerekçelerle yapılan baskılara karşı iktidarıyla, muhalefetiyle, basınıyla birlik içinde karşı koymak başarılı sonuç almanın anahtarıdır. Ancak haklarımızı ve çıkarlarımızı korurken diplomasinin olanaklarından daha etkili biçimde yararlanmamız, yabancı ülkelerin parlamentolarını ve kamuoyunu etkileyici girişimlerde bulunmamız gerekmektedir. Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü gibi bazı konulardaki haklı eleştirilere kulak vererek Türkiye’nin demokratik standartlarını yükseltmeye çalışmamız diğer konulardaki müzakere gücümüzü de artıracaktır.

– Sıcak bir çatışma ihtimali nedir? Sizce bölgede uluslararası bir çatışmanın zemini oluştu mu?

Ülkemize yönelik baskıların sıcak bir çatışmaya yol açması ihtimali bence kuvvetli değildir. Bu baskılar daha çok Türkiye’yi izlediği politikalardan caydırmak ve yabancı ülkelerin veya kuruluşların beklentileri doğrultusunda taviz vermeye zorlama amaçlı sayılabilir. Ölçümüz Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve özellikle güvenlik çıkarlarını en etkili biçimde korumak olmalıdır.