KAFKASYA DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER : II. Beyazit döneminde Kafkasya


Ekrem Hayri PEKER : II. Beyazit döneminde Kafkasya

E-POSTA : ekrempeker

30 Mart 2018 Cuma

1432-1481 yılları arasında saltanat süren Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra tahta geçen II. Beyazıt 1481-1512 yılları arasında 31 yıl saltanat sürmüştür. Veli unvanlı Beyazıt Osmanlı İmparatorluğu’nun 10. Padişahıdır.
Kafkasya’ya geçmeden önce II. Beyazıt dönemini kısaca değinelim. Babası Fatih Sultan Mehmet 3 Mayıs 1981 yılında vefat ettiğinde imparatorluk Avrupa devletiydi. İmparatorluk topraklarının 511 bin km2si Asya, 1703 bin km2si Avrupa’da toplam 2214 bin km2 alana sahipti. Tahtı bıraktığı 26 Mayıs 1512 yılında imparatorluğun hâkim olduğu alan 2375 bin km2 ye çıkmıştır. İmparatorluğun Anadolu’daki sınırı Kabaca Fırat ve Çukurova’ydı.

II. BEYAZIT (d.3 Aralık 1447 – ö. 26 Mayıs 1512)
Dimetoka dünyaya geldi.İstanbul’un fethinden sonra, 7 yaşlarındayken Amasya valisi olan Şehzade Bayezıt, burada o dönemin en ünlü âlimlerinden dersler aldı. O günlerde Amasya kenti bir eğitim ve kültür merkeziydi. Devrin meşhur âlimlerinden dersler aldı, İslami ilimlerin pek çoğunu öğrendi. Arapça ve Farsçanın yanı sıra; Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi.
Şehzade Beyazıt sancakbeyi olarak 27 yıl Amasya’da oturdu. Bu görevde iken 1473’te Otlukbeli Savaşı’nda sağ kol kumandanı olarak görev aldı. Babasının vefatından sonra 22 Mayıs 1481’de Osmanlı tahtına çıktı. Abisiyle taht mücadelesi yapan Şehzade Cem yenildikten sonra Rodos şövalyelerinin eline düştü ve yaşamı Fransa’da sona erdi.
İspanyollar karşısında yenilgiye uğrayan Endülüs’teki Müslümanlar Osmanlı Devleti’nden yardım istediler. II. Bayezıt, Kemal Reis’i İspanya’ya gönderdi. Kemal Reis İspanya’daki Müslümanları Kuzey Afrikaya, Yahudileri de de Selanik ve İstanbul’a taşıdı. 1492 yılında Müslümanların yanı sıra 150 bin kadar Yahudi de Osmanlı topraklarında yerleştirildi.
Sultan Bayezıt’ın padişah olduğu dönemde Hersek Dükalığı da ilhak edildi. Boğdan boyun eğdirildi ve Kırım Hanlığı ile aradaki topraklar fethedilerek hanlıkla Osmanlı toprakları birleşti. Karadeniz bir Türk gölü haline geldi. Boğdan’a müdahale etmek isteyen Lehistan bozguna uğratıldı.
Memlük devletiyle 6 yıl süren savaş barışla neticelendi. Arnavutluk ve Mora Yarımadası’ndaki Venedik limanları ele geçirildi.
Kemal Reis’in idare ettiği donanma Sapienza Deniz Savaşı’nda Venedik donanmasını yendi.
Akkoyunlu Devleti’nin yerini Şah İsmail’in başında olduğu Safeviler aldı. Türkmenler’i etkileyen bu gelişmeye karşılık, II. Beyazıt, Memlüklerle ilişkiyi arttırdı. Şah İsmail, Akkoyunlular’ı haritadan silmek amacındaydı. Bu arada Trabzon’da sancak beyi olan Şehzade Selim Erzincan’ı ele geçirmiş, Safeviler’e bağlı olan Gürcü prenslikleri yenip onları vergiye bağladı.
Safevi Şah’ı İsmail 1507 yılında hem İstanbul’un hem de Kahire’nin göstereceği tepkiyi görmek amacıyla Dulkadiroğulları Beyliği’nin üzerine yürüdü. Bu harekete karşı Şehzade Selim Azerbaycan’a kadar Safevi topraklarına girerek Safevi Hanedanı’na mensup bazı kişileri esir aldı.
14 Eylül 1509’da İstanbul, Osmanlı tarihinin kaydettiği en şiddetli depreme maruz kaldı. Küçük kıyamet (Kıyamet-i Suğra) denilen bu depremde İstanbul’da 109 cami ve mescit ile 1.070 ev kullanılamaz hâle geldi. Halktan da 5.000 kadar insan yaşamını yitirdi. Binlerce insan yıkıntılar altında gömülü kaldı. Deniz dalgaları, İstanbul ve Galata surlarını aşarak sokaklarda tufan meydana getirdi. Sultan II. Bayezıt’ın bu çabaları üzerine İstanbul kısa bir sürede adeta yeniden inşa edildi. Bu inşaat, bütünüyle Mimar Hayreddin’in nezareti altında yapıldı. Anadolu’da Şah Kulu önderliğindeki Kızılbaşlar isyan etti. Hadım Ali Paşa Sivas civarında Temmuz 1511’de yapılan çarpışma sonucunda Şahkulu ve kuvvetleri yenilgiye uğratıldı. Bu çarpışmada Şahkulu öldürülürken, Hadım Ali Paşa’da aldığı yaralar sebebiyle bir süre sonra hayatını kaybetti.
Şehzade Selim İstanbul’a çok uzak olan Trabzon sancak beyiydi. Ağabeylerinden Ahmet Amasya’da, Korkut Manisa’daydı. Şehzade Selim, oğlu Şehzade Süleyman için Kefe sancağını istedi. Kefe Kırım’da bir liman şehriydi. Şehzade Süleyman 1504 yılında ölen amcası Şehzade Mehmet yerine Kefe sancak beyi oldu.1511 yılında Şehzade Selim büyük bir maiyet ile Trabzon’dan gemi ile Kırım’a gitti.
Şehzade Selim, Kırım’dan Trabzon’a dönmek yerine Rumeli’ye geçti ve artık Trabzon’a dönmeyeceğini ve kendisine Rumeli’de bir sancak verilmesini istedi. Şehzadelere Rumeli’den sancak verilmesi yasalara aykırı olmasına rağmen ordu tarafından sevilen Şehzade Selim’e Semendire ve Vidin sancakları verildi. 1511 Temmuz’unda Şehzade Selim, topladığı orduyla Vidin’den Edirne’ye geldi. Bu şehri işgal ettikten sonra Çorlu’ya geldi. Ancak 3 Ağustos günü babası II. Bayezıt tarafından karşılandı. Şehzade mağlup oldu ve kaçtı.
21 Ağustos 1511 günü II. Bayezıt, büyük oğlu Ahmet’i tahta geçirmek üzere İstanbul’a çağırdı. Şehzade Selim’i destekleyen birlikler ayaklandı. Şehzade Selim 19 Nisan’da İstanbul’a ulaştı. 24 Nisan 1512’de II. Bayezıt, oğlu Selim namına tahtan feragat ettiğini açıkladı. Sürgün için seçtiği Dmetoka’ya giderken vefat etti.
Müziğe yoğun bir ilgi duyan Sultan’ın eserlerinden yalnız 8 tanesinin notası zamanımıza kadar gelebilmiştir. Bunların hepsi saz eserleridir. Adlî mahlası kullanarak Türkçe ve Farsça şiirler yazdı hat sanatında da oldukça yetenekliydi.
Hükümdarlığı süresince barışı ve sakinliği tercih etmişti. Osmanlı donanması döneminde yenilendi, Piri Reis de tüm Dünya’da nam saldı. Donanmanın yenilenmesi sırasında; yelkenli savaş gemilerini uzun menzilli toplarla yaparak Osmanlı’nın Akdeniz’de tek hâkim olması sağlandı. Döneminde Yeniçeri Ocağı’nı genişletildi ve ağa bölükleri kuruldu. Bursa’da Koza Hanı ve Pirinç Hanı yaptırmıştır.

KAFKASYA
Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki geniş araziye Kafkasya denir. Kafkasya adı ilk defa MÖ 490’da Aiskhylos adlı Yunan yazarının eserinde geçmiştir. Bölge Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının arasında birbiriyle bağlantılı suyollarının en kuzey ucunda yer alır. Adını aldığı dağlar, Karadeniz’de Anapa Burnu’ndan Hazar Denizi’nde Apşeron Yarımadası’na (Bakü) kadar uzanır. Kafkas sıradağları Kafkasya’yı kuzey ve güney olarak ikiye ayırır. Güneyde Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan bulunurken kuzeyde ise Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan, Kalmuk, Karaçay-Çerkes, Kabarda-Balkar, İnguş, Kuzey Osetya ve Çeçenistan yer alır. Kuzey Kafkasya sınırları dâhilinde olan Kabartay bölgesi ise Azak Denizi’ne dökülen Kuban Nehri ile Hazar Denizi’ne dökülen Terek Nehri’nin kaynakları arasında, Kafkas dağlarının kuzeyinde, Dağıstan ile Çerkezistan arasında kalan bölgedir. Burası Çerkeslerin en büyük kabilelerinden Kabardeylar ile Nogayların yurdudur. Çerkezistan olarak da tabir edilen bölgenin ana hatlarıyla sınırları ise batıda Karadeniz, güneyde Gürcistan, kuzeyde kısmen Kuban Nehri, doğuda ise Kafkaslar’ın en yüksek tepesi Elbruz’la sınırlıdır. Genel hatlarıyla dağlık bir bölge olan Çerkezistan, sahilde yer alan Anapa, Soğucak ve Sohum gibi yerleşim bölgeleriyle Karadeniz’e açılır. Anapa, 13. ve 14. yüzyıllarda Ceneviz kolonisidir. Burada inşa edilen iskeleler vasıtasıyla bölgeyle ticaret yapılmakta idi. ALTIN ORDU
1223 yılında Celalettin Harzemşah’ı takip eden Moğollar Kafkasya’ya girdiler. Alan-Kıpçak ittifakını bozarak önce Alanları, sonra Kıpçakları Mağlup ettiler. 16 Temmuz 1223’de Rus Knezleri ve Kıpçakların oluşturduğu orduyu Kalka’da bozguna uğrattılar. Dönüşte saldırdıkları Bulgarya’da ise büyük bir kayıp vererek yenildiler.
1235 yılında Moğol İmparatorluğunun Büyük Hanı Ögeday, Batu’dan Rus topraklarını fethetmesini istedi. Cuci soyundan gelen Batu komutasındaki Moğollar önce İtil Bulgar Devleti’ne saldırdılar. Bulgar şehrini ve diğer şehirleri yok ettiler. 1237 yılı Aralık ayında Ryazan önlerine gelen ordunun başında Cuci , Möngke ve Güyük bulunmaktaydı.. Moğolların karşısına çıkan Rus orduları yenildi. Vladimir Prensi II. Yuri 4 Mart 1238 tarihinde Sit Nehri yakınlarındaki muharebede hayatını kaybetti.
Daha sonra Moğollar, steplere döndü. Buradaki Kıpçaklar ve Alanlar’a saldırarak Kırım’a doğru ilerlediler. 1239 yılında Batu, Pereyaslavl ve Chernihiv şehirlerini ele geçirdiler. Direnişin olanaksız olduğunu gören Rus prensler çareyi kaçmakta buldular. 6 Aralık 1240 tarihinde Kiev Moğollar tarafından yağmalandı. Bundan sonra Batu, Orta Avrupa’ya doğru bir öncü kuvvet gönderdiyse de, bu ordu ise Lehistan Krallığı orduları tarafından püskürtüldü.
1242 yılı boyunca yağmaya devam eden Moğol ordusu Avusturya,Dalmaçya ve Moravya bölgelerini de ele geçirdi. Ancak 1241 yılı Aralık ayında Büyük Han Ögeday ölünce yeni Moğol hükümdarının seçilmesi için tüm önemli komutanlar Moğolistan’a dönünce bu akınlar son buldu.
Avrupa’yı kurtaran Büyük Hanın ölümü olmuştur. Polonya, Alman ve Macar ordularını yok eden Moğolların önünde duracak bir güç kalmamıştı. 1242 yılı yılında Ögeday ölünce seferde olan Batu Han, yeni kağanın seçilmesi için ordusuyla Moğolistan’a döndüler.

ALTINORDU’NUN DAĞILIŞI
Özbek Han’ın ölümünden sonra iç karışıklıklarla boğuşan Altın Ordu Devleti’nin başına Timur’un yardımıyla Toktamış geçti. Ancak Cengiz soyundan gelen Toktamış emir Timur’u küçümsedi ve Altın Ordu’ya ait olduğunu iddia ettiği Harezm bölgesine saldırdı. Yenildiği halde, birkaç kez emir Timur’un topraklarına saldıran Toktamış, sonunda Timur’un öfkesini çekti.
1395 yılında Kafkasya’yı aşan Timur ve Toktamış’ın orduları Terek Nehri civarındaki Teterkop’da savaşa girdiler. Orta Çağ’ın en büyük meydan muharebesi üç gün, üç gece sürdü. Toktamış’ın ordusu büyük bir yenilgiye uğradı. Kaçan Toktamış’ı Timur ordusuyla takip etti.
Toktamış’ın müttefiki olan Çerkesler de bu savaşlarda büyük bir katliama uğradılar. Timur saray Berke şehrini ve diğer Altın Ordu şehirlerini yakıp, yıktı. Oradan Kırım’a yönelir. Azak ve Kefe başta olmak üzere tüm ticaret merkezlerini de yakıp, yıktı. Emir Timur dönüşte Çeçenistan ve Dağıstan’ı tahrip etti.
İpek yolunu kontrol etmek; ipek ve baharat taşıyan kervanların sadece kendi topraklarından geçmesini isteyen Emir Timur sadece Altın Ordu Devleti’ni değil, Kafkasya’daki tüm yerel devletleri, prenslikleri yıkmıştır.
Toktamış, 1398’de Litvanya Büyük Düka’sına sığındı. 1405 yılı ocak ayında burada öldü. Toktamış öldükten sonra Altın Ordu siyasi kargaşanın içine düştü. Ayrıca kentlerin yakılıp, yıkılması; kervanların yol değiştirilmesi ve Harezm’in kaybı Altın Ordu’yu mali yönden çökertmişti. Altın Ordu artık sona ermişti. Her şeye rağmen Tatarlar, komşularını olan Rusya, Litvanya ve Lehistan – rahatsız edecek kadar kuvvete sahip bulunuyorlardı.
Altın Ordu’nun batı ve kuzeybatı komşuları; Moskova, Litvanya ve Lehistan artık XIV. yüzyıl durumundan uzaklaşmışlardı. Altın Ordu’da iç çekişmeler sürüp, giderken, Cengiz soyundan gelen Uluğ Muhammed, Bulgar topraklarına gidip, Kazan’ı merkez tuttu ve 1437-38 yıllarında Kazan Hanlığı’nı kurdu. Cengiz soyundan gelen Hacı Giray, Litvanya Dükalığı’ndan yardım alarak 1449’da Kırım’ı ele geçirip, Kırım Hanlığı’nı kurdu.
Astrahan Hanlığı, Altın Orda’nın yıkılmasından sonra başkenti Astrahan/Hacı Tarhan olmak üzere Cengiz Han’ın oğlu Cuci’nin ulusuna bağlı Toka Temür sülalesinden Kasım Han tarafından kurulmuş ve 1466-1554 yılları arasında hüküm sürmüş bir hanlıktır. Zaman zaman Kırım Hanlığı vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin nüfuz alanına girmiştir. Astrahan Hanlığı’nın arazisi batıda Kuban ve Don Nehrine, doğuda Nogay Orda’sı ile sınırdı. Güneyde Terek Nehri’ne, kuzeyde ise Volga ile Don nehrinin arasında uzanmaktaydı.
Hanlık, 1552 yılında Kazan Hanlığını yıkan, Rus Çarı Korkunç İvan tarafından 1556 yıkılmıştır.
*
Altın Ordu baskısıyla hapse atılan Mengli Giray’ı. Gedik Ahmet paşanın emrinde bulunan Türk ordusu 1475 yılı başında hapis tutulduğu Kefe’den kurtarmıştı.
Mengli Giray, Türkiye’de II. Sultan Mehmet’in sarayına kaçmış ve 1478’de Türkiye’nin vassalı sıfatıyla Kırım Hanlığı’nın başına geçmiştir. 1476’da Ahmed Han Kırım’a hücum etmiş ve Mengli Giray’ı kovmuştu. 1478 yılında Mengli Giray, Türkiye’nin vassalı olarak tekrar Kırım’a geldi. Kırım Hanı, Ahmed Han’ın Ulu Ordusuna ve IV. Kazimir’e karşı Moskova ile bir ittifak yaptı. 1481’de Aybek’le yaptığı savaşta Doneç kıyısında öldürülen Ahmed Han’dan sonra, Altın Ordu yeni hanlıklara bölündü. Birbirleriyle savaşan hanlardan hiçbiri güçlü bir devlet kurmağa muvaffak olamadılar.
Altın Ordu ardında Kırım, Kazan, Astrahan, Kasım, Sibir ve Nogay Hanlıklarını bırakarak yok oldu. Yerini kendini Altın Ordu’nun varisi sayan Moskova Büyük Prensliği aldı.

KIRIM HANLIĞI’NIN KURULMASI
Lehistan – Litvanya – Altın Ordu ittifakı Moskova Prensliğine karşı mücadele ederken, Osmanlı – Moskova Kırım ittifakı buna karşı çıkıp, Lehlerin topraklarına akınlar düzenleyip, Leh kuvvetlerini oyalıyorlardı. Sonunda Altın Ordu 1480 yılında Oka Nehri yakınlarında Moskova Prensliği karşısında savaşmadan geri çekildi. Müttefiki Leh kuvvetleri yetişememişti. 1502 yılında Altın Ordu dağıldı ve Kırım Hanlığı Moskova ile karşı karşıya kaldı. Osmanlı Devleti Moskova’yı Kırım Hanlığı ile kontrol etmeye çalışmıştı. Bu politika Kırım Hanlığı’nın zayıf tutulması nedeniyle başarısız oldu, önce Kırım Hanlığı yıkıldı, Kafkasya ve Karadeniz kıyıları Rus Çar’lığının eline geçti. Kırım Hanlığı kuvvetleri hafif piyade idi. Tüfek ve ağır topları yoktu. Osmanlı İmparatorluğu Kırım Hanlığını savaşa gönderirken top, tüfek, kılıç ve askeri malzeme gönderiyordu.

FATİH’İN KEFE’Yİ ELE GEÇİRMESİ VE KIRIM HANLIĞI’NIN OSMANLI DEVLETİNE BAĞLANMASI
Osmanlı Kafkas ilişkilerinin başlaması Fatih Sultan Mehmet’in ipek yolu üzerinde yer alan Kefe’nin ele geçirilmesiyle başlamıştır.
Türklerin Kırım’a ilgisi Anadolu Selçuklu döneminde ilgilenmeye başlamıştı. Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı Alaeddin, Trabzon Rum İmparatorluğunun gücünü kırmak için Sinop’ta bir donanma inşa ettirdi. Bu arada Selçuklu tüccarlarının şikâyetleri üzerine Kastamonu Emiri Hüsameddin Çoban’ı Karadeniz donanmasıyla Kırım Seferine memur etti. Emir Çoban önemli bir ticaret şehri olan Sudak’ı fethetti. Şehirde bir cami inşa ettirdi ve askerlerini yerleştirdiği bir garnizon kurdu.
Kırım sahillerinde yer alan Kefe, Soğdak, Balıklava liman ve kentleri Altın Ordu hükümdarı Menglü Timur (1266–1280) döneminde Cenevizlilerin eline geçmişti. Kefe’yi güçlü surlarla çeviren Cenevizliler Karadeniz ticaretini ele geçirmişlerdi. Venedikliler Cenevizlileri buradan atmak istemişseler de başarılı olamamışlardır. Kefe’ye zaman zaman saldıran Altın Ordu hükümdarları kaleyi ele geçirmekte başarılı olamadılar.
Toktamış Han’la ipek yolu hâkimiyeti için savaşan Emir Timur, ticaret yolları üzerindeki Saray, Astarhan şehirlerini tahrip etmişti. Hint baharatı ve İran ipeği Avrupa’ya Suriye üzerinden gitmeye başlamıştı.
Fatih Sultan Mehmet döneminde, 1454 ve 1469 yıllarında Kefe kuşatılmış, ancak alınamamıştır. Cenevizliler vergi ödeyerek ticari faaliyetlerine devam etmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet 1461 yılında Amasra, Sinop ve Trabzon’u fetih ederek Karadeniz ticaretini kontrol altına almıştı.
1475 yılında Gedik Ahmet Paşa’nın yönetimindeki donanma ve kara ordusu Kefe’yi kuşattı. Ağır bombardımana tutulan kale 4 gün sonra teslim olmuş. (Aşıkpaşazade, S.182)
Kefe’yle beraber Cenevizlilerin elindeki Kerç, Soğdak, Balıklava, Azak, Taman, Menkup ve İnkerman gibi küçük hisarlarda teslim alındı. Kırım tahtına da Kefe’de Cenevizliler tarafından zindanda tutulan Mengli Giray çıkarıldı.
Mengli Giray, 1514 tarihine kadar hüküm sürdü ve bu tarihte vefat etti. Kırım hanları Lehistan ve Moskova Grandüklüğü ve Tuna prensliklerinden vergi alıyorlardı.
Mengli Giray, II. Beyazit’ın çıktığı Boğdan seferine katıldı. Gösterdikleri gayretten ötürü hana Beserabya’da Kavşan, Tombaser ve Balta şehirlerini hana verildi. Tatarlar bu seferden o kadar çok ganimet aldılar ki bundan sonraki seferlere gönüllü katıldılar.
Mengli Giray, hanlık toprakları çok sayıda medrese yaptı. Solhat’da sonradan yıkılan Ayasofya benzeri bir cami kurdu.
Hanlar, Moskova’ya gönderdikleri mektuplarda kendilerinden “Çerkeslerin kutsal hanı” olarak bahsediyorlardı. Batı hanzadeler atalık olarak Çerkes kabilelerine gönderiyorlardı. Kefe’de ve Bahçesaray’da çok sayıda Çerkes yerleşmişti.
Kırım Hanlığının ve ticari ortağı olan Cenevizlilerin en büyük gelir kaynakları Köle ticaretiydi. Dönemin tarihçisi Remmal Hoca bu dönemde yaşananları Tarih-i Sahip Giray Han kitabında tüm açıklığıyla yazmıştır. (Kaysuni-Zade Nidai Remmal Hoca, Tarih-i Sahip Giray Han). Ancak köle kaynağının başlıca kaynaklarından birisinin Çerkes kabileleri oluşu zamanla bu ilişkilerde bozulmaya ve Çerkeslerin Moskova’yla işbirliği aramasına neden oldu.
Cenevizliler ve Kırımlılar Çerkeslerden, bal, balmumu, kurutulmuş ve tuzlanmış balık, kürk ve dokuma kumaş satın alıyorlardı.
Kefe Osmanlılar için önemli bir kent olma özelliğini Rus Çarlığı’nın eline geçene kadar sürdürmüştür. Sancak statüsüne sahip olan Kefe, Şehzade Sancağı olmuştur. Sultan II. Beyazıt döneminde oğlu Şehzade Mehmet buraya atanmış (1499–1504), onun ölümünden sonra Şehzade Selim’in oğlu Şehzade Süleyman Sancakbeyi olmuştur (1504 – 1509). Trabzon Sancak beyi olan Şehzade Selim tahtı ele geçirmek için Rumeli’den Sancak istedi, ancak reddedilince Trabzon’dan Kefe’ye gitti. Buradayken köle ele geçirmek için Çerkesya’ya saldırdı. Çok sayıda esir ele geçirmiş ve Taman civarına Temrük ve Kızıltaş Kalelerini yaptırmış (1511).
Taman yarımadasında ve civarında Çerkeslerin büyük kabilelerinden Janeler yaşamaktadır. Bu bölge Sancak statüsüne geçirilmiştir.
Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı arasındaki münasebetler, daha çok Kırım hanı olarak atanacak olan namzedin İstanbul’dan onaylanması ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da yaptığı seferlere, hanlığın askeri takviyede bulunması şeklinde tezahür etmiştir. Merkezde hanlığın nüfuz bölgesi olan Kuzey Kafkasya’ya karşı herhangi bir ilgi uyanmamış, bölge Kırım hanlarının tasarrufuna bırakılmıştır. Osmanlı idaresinde iken yaklaşık 300 yıl boyunca bu gelenek devam etmiştir.

KÖLE TİCARETİ
Remmal Hoca’nın yazdıklarından Osmanlıların Taman Bölgesinde yaşayan Janelere bölgeyi koruması için altın bazı sancak verdiğini; Kırım Hanı Sahib Giray’ın köle elde etmek için her fırsatı değerlendirdiğini ve basit hırsızlıkları öne sürerek Çerkesya’ya saldırdığını öğreniyoruz (Osmanlı Hâkimiyetinde Kefe 1475–1600. Yücel Öztürk, Ankara–2000, S.63 – 64). Osmanlıların Janelerin ve bölgenin beyi olarak tanıdığı Kansavuk bu saldırıları önlemede başarısız kalmıştır. Sahip Giray Han bazı yağmacılık olaylarını bahane ederek 1539 yılında Janelere saldırdı. Bu saldırılara Kefe Sancak beyi de destek vermiş. Ele geçen esirlerden pay almış.
Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde “Abaza, Migrel, Gürel, Çerkesya için Kırım Hanlarının esir devşirdiği başlıca ülkeler arasındadır” diye yazar (a.g.e S.108). Osmanlı belgelerinde Kefe, Kerç gibi şehirlerde yaşayan Çerkeslerden bahseder.
Kefe, Kerç, Azak, Taman kaleleri esir ticaretinin başlıca merkezleri olmuştur. Kafkasya’dan gelen esirler burada toplanıyordu. Köle ticaretinden alınan gelir Kefe Sancağı arasında üçüncü sıradaydı (a.g.e S.355). Şehirde çok sayıda Abdullah baba adlı insanın olması çok sayıda azatlı kölenin olduğunun göstermekteydi (a.g.e S.220). 1520 yılında Kefe gelirlerinin %25’i köle ticaretinden geliyordu.

ABHAZYA VE MENGREL SEFERİ
Osmanlı kaynaklarından hiçbirisi, doğu Karadeniz kıyılarındaki Abhazya ve Mengrel Bölgelerinin, 1451 tarihinde bir Osmanlı donanmasının seferi sonunda itaat altına alındığını bildirmezler.
Resmi anonim Gürcü kroniklerinde Abhazya ve Mengrel ülkelerinin Osmanlı tarafından itaat altına alınması üzerine şu kısa bilgileri veriyor: ” Gürcistan krallarından IV. Vahhtengin yerine geçen kardeşi Kral Bagratlı III. Dimitri(14451 452) çağında, 1451 tarihinde Tatarlar (Türkler) elli kadırga ile Abhazya kıyılarına gelerek, Tzkhom(Sohum) şehrini ve bütün Karadenizin kuzeyini (Gürcistan’a göre, Sohumda’dan Kuban ağzına değin olan kıyıları) vurup, yağmalıyarak elegeçirdiler.
Tarihçi Yılmaz Öztuna, Donanmayı Hümayunun Kaptanı Derya Babaoğlu Süleyman Bey kumandasında olduğunu kaydeder.
Anonim ve resmi Gürcü kroniklerine göre, 1451 de elli kadırga ile yılı ve Cenevizlilere nazaran ise 1454 Haziranında ellialtı gemilik donanma ile Osmanlıların fethederek tabi kaldıkları Batı-Gürcistan kıyıları kendi Melikleri idaresinde bırakılıp, haraca bağlanmıştı.
Kırım Hanlığının 1475’te İstanbul’a bağlanması ile eski Altın Ordu’nun varisi sayılıp, “Altı-Su Boyu” arasında sayıları Kafkas Sıra Dağları kuzeyindeki Terek ile Kuban ırmakları boylarının da hâkimi olarak; a) Çerkes urukları, b) hepsi İslam olan Dağıstan Beyleri ve c) Nogay Ulusunun metbâu olan Kırım Hanları dolayısı ile, anılan Kafkasya Bölgesinin kuzeyindeki her üç bölge de, 1475 ten beri Osmanlı hakimiyeti altına girmiş sayılırdı. Bu yüzden, Çerkesler, Dağıstanlılar ve Nogaylar, 1578-1583 arasında altı yıl boyunca, kendi atlıları ile Kırım ordusu yanında veya Osmanlı serdarın emrinde, Şirvan savaşlarına, Karabağ akınlarına katılmışlardır. 1475’te Cenevizlilerden fethedilen Azak şehri ile Azak Denizi doğusundaki küçük iskeleler ise, önce Kaza ve sonra Sancak halinde Kırımdaki Kefe’ye bağlanıp, bol gümrük geliri ve İstanbul’u besleyen Nogay sadeyağları ve etlik sürüleriyle çok zengin bir bölge olmuştur.
Bir esir satın alma iskelesi olan ve Mapa denilen Anapa, 1423 yılından beri, Cenevizlilerin Kefe kolonisine bağlı idi. Anapa limanının başında, neft-yağı çıkan dere vardı. Tapan da denilen Taman-Adasında, eski Hazar kalesi Tamatarkha (Taman-Tarkhan) yerindeki Matrega kalesi ile Kuban ırmağının Azak Denizine akan güney ağzından ibaret Kara-Kuban üzerinde şimdiki küçük Kopil Hisarı yerinde Kopa kalesi vardı ki, yanındaki delta gölüne de Kopais Gölü) deniyordu. Cenevizlilerin Kopa’da balıkçılık ve esir ticareti ile uğraşan bir kolonisi vardı. Kopa’nın havyarı ile tuzlu balığı, pek makbul olduğundan, İstanbul’da ve Genova’da da aranırdı. Cenevizliler, Türklerin Anapa’dan sonra Matrega ve Kopa’yı da aynı yılda (1479) fethettiklerini yazarlar.
Anapa, Taman ve Koba’da yaşayan Karadeniz Çerkesleri, önce Kaza ve sonra Sancak yapılan Taman’a bağlanmıştır. Kocaeli (İzmit) Beyi Cezerli Kasım Paşanın, “Daman’da bir Mescid ve Tarkhan(Temrük) yanında bir Cum’a-Mescidi” yaptırmasıyla, islam dini de bölgeye yayılmaya başlamıştır. Herbiri kendi boy veya oymağına hükmeden yoksulca Çerkes Beyleri birer dirlik sahibi olarak, Taman Sancakbeylerinin emriyle, Osmanlıların Şirvan seferlerine de hizmet etmişlerdir.
Çerkesler (Adıgeler), 1481 yılında Fatih Sultan Mehmet’e bir elçi heyeti gönderip, Çerkes süvari birlikleri vermenin karşılığında Osmanlı imparatorluğunun himayesini talep etmişlerdi. II. Bayezit döneminde (1481-1512) Çerkeslerin yönetimini Kırım Hanına (Mengli Giray 1478-1514) devretti.
Trabzonun doğusunda Kemer’den Çoruh ağzına varınca Karadeniz kıyıları ise, Gürcülerce Canet/Tsaneti ve yerlilerce Laz bölgesi yayılıyor ve Faş/Riyon Irmağı güneyindeki Gürel/Gurya Beyliğine bağlı bulunuyordu. Atabek yurdu ile Gürel bölgeleri, başkenti Kutayıs/Kutatis olan Açıkbaş/İmeret ülkesi Bagratlı sülalesinin baskısı altında idi.
Gürcü kroniklerinde, Atabekli Bahadır’ın( 1466-1475), ilk Beyliği yılında yani 1466’da, Kalancet ile Canet bölgelerini kendi yurduna kattığı, İmeret-Bagratlıları baskısından kurtulduğu, anlatılıyor. Akkoyunlulara tabi olan Atabekliler ile Açıkbaş/İmeret Bagradlılarını, 1501 de Samiler Tebrizi işgal ile devlet kurun Trabzondan akına çıkan Şehzade Selim Osmanlılara tabi kılmıştır. Anonim Gürcü kronikleri ise, Şehzade Selim’in Trabzonda İmeret/Kutayis üzerine yaptığı akını da 1512 tarihinde Tatarlar(Osmanlılar) gelip Kutatis (Kutayıs) ile Gelat’ı yaktılar deniyor. Başka bir kronikte ise (1507) tarihi veriliyor.
Şehzade Selim’in Trabzondan kara yoluyla İmeret /Kutayis üzerine yaptığı seferin yılını (1508) doğru olarak Kemalpaşazade’den ve divanda uzun zaman çalışmış bulunan Gelibolulu Ali’den öğrenebiliyoruz. Öteki Osmanlı kaynaklan, yıl ile yeri belirtmeden Selim’in üç defa Gürcistan gazasına çıktığını yazarlar.
Trabzon Sancakbeyi Şehzade Yavuz Selim, 1501’de, Erzincan ile Bayburt bölgelerini alırken, Çoruh-Yukarı Kür boylarındaki Atabekli Mirza Çabuk Bey’i kendisine tabi kıldı. 1509’da onun kılavuzluğu ile Çoruh-Faş suları ağzı arasındaki Güryel ve merkezi Kutayıs olan Bagratlıların İmeret Krallığını da bir sefer sonunda itaat ettirip, haraca bağlamıştır. Güryel-Melik ile Başaçuk-Melik unvanlı Ortodoks Gürcü kıralları idaresindeki bu iki ülke, 1555 Amasya Barışından sonra da Osmanlılara bağlı kalmıştır.
***
17. yüzyıl ortalarında Kafkasya’da bulunan Evliya Çelebi Çerkes vilayetleri dediği Adige bölgesi ve Adige halkıyla ilgili olarak şunları yazmıştır:
“… Taman adasından Elbruz dağlarına varıncaya kadar kırk adet Çerkes beyi vardır. Osmanoğullarının seferi olduğunda bunlar Kefe paşasıyla sefere çıkarlar…”
Ahmet Cevdet Paşa “Tarih-i Cevdet” adlı eserinde Ferah Ali Paşa’nın kâtibi Mehmet Haşim Efendi’nin Adıgelerle ilgili gözlemlerini şöyle aktarır:
“…Ruslardan asla korkmazlar. Gayet bahadır sayılan Nogay Tatarlarının on neferi Abaza ve Çerkeslerden bir tanesini esir edebilir.
Aralarında birbirlerini dövmek, sövmek, öldürmek geleneği olmadığından ele geçirdikleri esirleri dövmeden, incitmeden hür olarak kullanıp, yiyeceğine ve içeceğine dikkat ederler.
…Kendilerine kadar ziraat yapar, ziyadesiyle uğraşmazlar. Çünkü birbirlerini dövmek, sövmek, öldürmek gelenek olmadığından birbirlerinden korkmazlar ve birbirlerine dalkavukluk etmezler ve birbirlerinden çekinecek, kuşkulanacak biçimde nezaket ve medeni imkânları yoktur.”
*
XVII. yüzyılda kurulan Anapa Kalesi, Taman Sancağı’nın merkezi oldu, esir ticareti merkezlerinden biri haline geldi.
Osmanlı İmparatorluğu Çerkesya’ya ve Abaza Prensliğine demir, bakır, iplik, tuz, silah, barut ambargosu uygulayarak zayıf tutmaya çalışıyordu.
Kırım yoluyla Kafkasya’ya gönderile ordular ve mollaların baskı, propaganda ve kimi Çerkes beyleriyle kurulan ilişkilerle Müslümanlığı yayma çalışmalarına başladılar.
Osmanlıları Kafkasya’ya yönelten uzun vadeli hedefleri şöyle özetleyebiliriz:
-Orta Asya Türkleriyle birleşebilmek için Kırım-Kafkasya-astragan-kazan hattına sahip olmak.
– Rusya’nın Kafkasya işgalini; Kafkasya’da hâkimiyet kurarak önlemek.
-Rusya ile dini yakınlığı olan Gürcistan’ın Rusya ile coğrafi birleşmesini önlemek.
Birinci maddedeki hedefi gerçekleştirmek için Don ve Volga Nehirlerini birleştirecek bir kanal yapımı içim kazıya bile başlandı. Böylece Karadeniz ve Hazar denizi arasında nehir ulaşımı sağlanacaktı.1569 yılında Kırım valisi Kasım paşa komutasında Astrahan’a sefer düzenlendi. Ama yeterli hazırlık yapılmadığı, sefer mevsimi geçtiği ve Kırım hanına bölge bırakılmadığı için başarısız oldu.

KAYNAKÇA
Avagyan, Arsen, Çerkesler, İstanbul-2004
Avcıoğlu, Doğan, Türklerin Tarihi, İstanbul-12982
Baddaley J. F, Rusya’nın Kafkasya’yı İstilası, İstanbul-1989
Benet, Sula, Abhazlar, Ankara-1995
Berkok İsmail; Tarihte Kafkasya, İstanbul-1958
Berzeg, Nihat, Çerkesler, İstanbul-2006
Bi Mahmut, Kafkas Tarihi, Ankara-2011
Bilge, M. Sadık; Osmanlı-Kafkas İlişkileri, İstanbul-2007
Budayev, N. M. Kim Bu Çerkesler, İstanbul-2009
Çelik, Osman, İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya, Ankara-1992
Esadze, Semen, Çerkesya’nın Ruslar Tarafından İşgali Ankara-1999
Fedâkar Cengiz, Kafkasya’da İmparatorluklar Savaşı, İstanbul-2014
Fisher, Alan, Kırım Tatarları, İstanbul-2009
İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-I, İstanbul-2010
Karpat H. Kemal, Etnik Yapılanma ve Göçler, İstanbul-2010
Kurat, Akdes Nimet,
-Türkiye ve Rusya (1798-1919), Ankara-2011
-IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara, 1972
-Türkiye ve İdil Boyu, Ankara-2011
Kuzucu, Serhat, Kırım Hanlığı ve Osmanlı-Rus Savaşları (1787-1792), İstanbul-2013
Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995
Mesudi, Muruc Ez Zeheb (Altın Bozkırlar), İstanbul-2014
Mukaddisi, İslam Coğrafyası, İstanbul-2015
Öztürk, Yücel, Osmanlı Hâkimiyetinde Kefe (1475-1600) Ankara-2000
Peker, Ekrem Hayri, Kafkasya’dan Güvem’e Zekeriya Efendi, İstanbul-2015
Osrogosky, G., Bizans Devleti Tarihi, Ankara-2011
Saydam, Abdullah, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), Ankara-2010
Şirokorad, A.B.,Osmanlı-Rus Savaşları. İstanbul-2113
Tavful, Ufuk, Kafkasya Gerçeği. İstanbul-2009
Vernadsky, G.,
– Rusya Tarihi, İstanbul-2009
-Moğollar ve Ruslar, İstanbul-2007
Yakubovski, A. Yu, Altınordu ve Çöküşü, Ankara-2000

ÇERKES TOPLUMU DOSYASI /// EKREM HAYRİ PEKER : Türkiye ve Dünyada Çerkes Diasporası


EKREM HAYRİ PEKER : Türkiye ve Dünyada Çerkes Diasporası

16 Mayıs 2018

Kafkas kökenli yazarlara göre Türkiye, Suriye, Ürdün, Mısır, Tunus, Almanya, ABD, Irak, Libya, Yugoslavya, İsrail, Bulgaristan, İran, Japonya, Arnavutluk, Hollanda ve Körfez emirliklerinde 3 ila 5 milyon Kafkas kökenli insan yaşamaktadır.

Diasporayı ülkelere göre incelersek;

TÜRKİYE

Kurtuluş Şavaşı’na Çerkeslerin destek vermesine kızan İngiliz İşgal Komutanlığı İstanbul’daki Çerkes derneklerini kapatır.

Cumhuriyet Dönemi, Osmanlı’dan kalan tüm Müslümanları Türklük çatısı altında birleştirmek ister. Dönem dönem “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları açılır.

Anadolu’daki diğer halklar gibi taassup içinde olmayan, kadın-erkek ilişkilerine farklı bakan Çerkes halkı hızla şehirleşir Türkleşir. Rus düşmanlığının, ustaca Sosyalizm düşmanlığına çevrilmesi ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD-İngiltere ittifakının başlattığı Soğuk Savaş dönemi Çerkeslerin Türkleşmesini hızlandırır. Tarih kitaplarında Çarlık Rusyası=Sovyetler Birliği mantığıyla yazılır. Bu akıma Çerkes yazarlar da uydu. Sürgünün acısı hâlâ sürüyordu ve bu dönüşüm çok ustaca başarılmıştı. Oysa Sovyet desteği ile kurulan üç Çerkes cumhuriyeti anavatanda Çerkes varlığını ve kültürünü sürdürdü. Çerkesler kendi dillerinde okuyup, kendi dillerinde kitaplar yayınlarlar. Tarihlerini araştırırlar.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki iktidar mücadelesinde Çerkesler saf dışı bırakılır. Şüpheli vatandaş muamelesi görürler. 150’likler listesi, Manyas’tan 25 köyün sürülmesi ve bir o kadarının da sürülecekken vazgeçilmesi, toplumsal örfün XASE’nin hâkim olduğu ve bu yüzden neredeyse suç tabir edilen hiçbir olayın yaşanmadığı Çerkes köylerine karakollar kurulur. Çerkes ve Abaza köylerine Karadeniz Bölgesi’nden getirilen yurttaşlar yerleştirilir.

Bu acı sürgünde kendisinin Türk olduğunu söyleyen bir kadına yetkililerin, “Sen kal, ama kocan gidecek” cevabı hafızalarda yaşamaktadır.

Yetmişli yıllara kadar Çerkes kültürü köylerde muhafaza ediliyordu. Okullaşmanın artması ve ancak köylerden kentlere göç hızlanmasıyla, Çerkesce konuşan sayısı hızla azalır, çocuklar Türkçe konuşmaya başlarlar.

Önce Ubıhça kaybolur. Tevfik Esenç’le beraber biter. Sadece bir Fransız gelip, bu dilin son temsilcisiyle ilgilenip, kaydeder.

Oysa ordu, MİT ve Emniyet Teşkilatı’nın üst kademelerinde iki binli yıllara kadar Çerkesler hâkimdi.

12 Eylül 1980 yılındaki darbeden sonra kurulan dikta rejimi tüm dernekleri kapatır. İstanbul, Ankara ve Yalova dernekleri’nin yöneticileri bölücülükten yargılanırlar. 1981 yılında kızıma koyduğum isim yüzünden mahkemeye verilmekle tehdit edildim, bir yıl sonra kardeşim kızına koyduğu isim yüzünden mahkemeye verildi.

1960 sayımında Türkiye’de Çerkesce konuşan nüfus 147 bin kişi olarak belirtilir.

SURİYE

93 Harbi’nden sonra Balkanlar’dan ve İstanbul’dan binlerce Çerkes Suriye, Filistin ve Lübnan limanlarına gönderilir. Bu yolculuklarda yüzlerce kişi öldü. Tıka basa 3000 göçmenin tıka basa doldurulduğu Sphinx gemisinin yakalandığı fırtınada 40 kişi denize düşerek, 600 kişi de gemide çıkan yangında yaşamlarını yitirirler.

1878 Şubat ayı ve 1910 yılları arasında bugünkü Suriye topraklarına 60 ila 100 bin Çerkes yerleştirilir. Çerkesler Suriye’de; Golan Tepeleri’nde, Horan’da, Humus yakınlarında, Halep bölgesinde (Mumbuç, Rakka), Şam yakınlarında, Der-Zor ve güneyde Svedya kasabasında yerleşim yerleri kurarlar. Çeçenler ise Kamışlı yöresinde, Raseleyn, Resulayn’a yerleşirler. Suriye’deki gelişmeler Çerkesleri asimilasyona ve büyük kentlere göçe zorladı. Çerkesler Suriye ordusunda görev alırlar, Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı Sultan II. Abdülhamit’in damadı Ahmet Nami’ydi. Bugün Çerkeslerin olduğu yerlerde iç savaş sürmektedir. (2014)

Çerkeslerin kendi dillerinde eğitim veren okulları, dergileri 1930’lara girerken kapatılır. Suriye’nin Fransızlardan bağımsızlığına yol açan ayaklanmanın önderleri Çerkes subaylardı.

6 Gün Savaşı diye bilinen ve 1967 yılında İsrail’in Golan Tepeleri’ni işgali ile son bulan savaşta en büyük darbeyi Golan Tepeleri’ndeki Kuneytra’da yaşayan Çerkesler yer. Yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan Çerkesler Şam ve civarına, oradan ABD’nin New Jersey ve California eyaletlerine yerleşirler.

ÜRDÜN

1877-78 Osmanlı–Rus savaşından sonra Rusya Çerkeslerin Balkanlar’dan uzaklaştırılmasını ve Doğu Anadolu’ya yerleştirilmemelerini ister. Balkanlar’dan uzaklaştırılan Çerkesler bugünkü Suriye–Ürdün ve İsrail’in olduğu topraklara yerleştirilirler. Amman bölgesine ilk yerleşim 1868 yılında oldu. Kafkasya’dan Bulgaristan’a göç eden Şapsığlardan bir grup buraya yerleşir. Onları Abzeh, Bjedug ve Kabardey göç kafileleri izler.

Göçmenler deniz yoluyla Lübnan ve Filistin limanlarına gelip, buradan iç kısımlara göç ediyorlardı. Anadolu’dan küçük bir grup Halep – Şam yoluyla bölgeye gelmişti.

O günkü Amman çöl kıyısında terk edilmiş bir yerdi. Eski adı Rabbat Aman olan Amman’da harap bir cami vardı. Amman’ın toprağı verimli ama çevresi kuraktı. Bölgede harap vaziyette Roma döneminden kalma bir amfitiyatro vardı. Göçmen gelen Şapsığlar uzun bir süre burada yaşarlar.

Bölgeye son göçmenler 1900 yılında Şam üzerinden gelen Büyük ve Küçük Kabardey (Gilasteney) kökenli idiler.

1897-68 yılında yaşanmaz bir yer olarak fotoğrafı çekilen bölge 1907’de gelişmiş bir kent görünümü kazanmaya başlamıştı. Çerkeslere Mirza Paşa önderlik etmişti.

Çerkesler bölgede Amman’dan başka Vadisir, Suveyleh, Ceraş, Rusafya, Naur köylerini kurarlar. Göçmen gelen Çeçenler de Zarka köyünü kurarlar.

Göçmenlerin görevi Osmanlı Devleti’nin bölgeye hâkim olmasını sağlamaktı. Daha sonra bölgede yapılan demir yolunun korunması görevi Çerkeslere verilir.

Bölgeye yerleşen Çerkesler bedevi Arapların ve Dürzilerin sık sık saldırılarına uğruyorlardı. Bazen binlerce kişinin katıldığı bu çarpışmaların galibi Çerkesler olur.

Yerleşimciler köyleri kale gibi kuruyorlardı. Evler bitişik ve bir duvar gibi köyü çevreliyordu. Evler, bir evden diğer eve geçecek şekilde yapılıyordu. Köyün tek giriş–çıkış kapısı bulunuyordu. Gece olunca kapı kapatılır, gelen seslense de içeri alınmaz, çatılarda nöbet tutulurdu. Köye giremeyip, dışarda kalanlar çoğu zaman bedevi Araplar veya Dürziler tarafından öldürülmüş olarak bulunurdu.

Amman bölgesine yerleşim planlı olarak yapılmıştı. Yerleşimler merkeze 15 kilometre uzaklıktaydı.

Demir yolunun gelmesi bölgeyi zenginleştirir. Zenginliğin koruyucusu Çerkeslerdi. Çerkeslerle bölgedeki bedeviler arasında çatışmaların nedeni, bedevilerin ekili topraklarda hayvan otlatmasıydı. Çatışmalardan sonra bölgenin etkin kabilelerinden Banu-Sahr ile barış sağladılar. Bunu diğer kabilelerle yapılan anlaşmalar izler.

1910 yılında Çerkes önderlerden Vasfi Mirza Paşa, Hicaz –Şam demir yolunu korumak için 300 Çerkes atlısından oluşan gönüllü taburu kurar. Bu tabur Suriye’nin Karak şehrinde çıkan Arap isyanını bastırır.

1918 yılında Çerkes taburu Süveyş’te İngilizlerle savaşır. İngilizlerin Filistin’e yaptığı taaruza Çerkesler direnir. Ancak bölgedeki Araplar ayaklanır. İngilizlerin taaruzu karşısında yenilen Dördüncü Osmanlı ordusu Şam’a çekilir. Amman İngilizlerin eline geçer. Şehirdeki Çerkes ileri gelenleri Osmanlı yanlısı olmak, onlara hizmet etmek suçlamasıyla tutuklanır.

İngilizler, Çerkeslerin yaşadığı Vadisir köyünü büyük kayıp vererek ele geçirir. Mirza Paşa’nın komutasındaki gönüllü taburu Osmanlı ordusuyla beraber Suriye’ye çekilmiş, Fransız askerleriyle çarpışıyordu.

Şerif Hüseyin’in oğlu önce Suriye, sonra Irak Kralı olan Faysal, Mirza Paşa’ya bir telegraf göndererek savaştan çekilip, Amman’a geri dönmesini ister. Çerkesler belki ilk defa akıllı davranıp savaştan çekilirler.

İngilizler bölgede Manda idaresi kurup, daha sonra bu toprakları Filistin ve Ürdün olarak ikiye bölerler. Çerkesler bağımsız bir Ürdün devleti kurulmasını destekliyorlardı. Bölgedeki bedevi kabile reisleri kendilerinin bu devletin başında olmasını istiyorlardı. Bu nedenle Şerif Hüseyin’in oğlu Kral Abdullah’a düşmanca tavır alırlar. Buna karşılık Çerkesler, Kralı ve Haşimi hanedanını desteklerler.

1923 yılında bölgedeki aşiret liderleri isyan eder. Çerkes savaşçılar toplanarak kralı korurlar, isyanı bastırırlar.

Kurulan Trans–Ürdün Haşimi Emirliği’nin bürokrasisini, Kralın muhafız gücünü ve ordunun üst kademesini Çerkesler oluşturur.

Ürdün’e tarımı, el sanatlarını, bağcılık ve meyveciliği Çerkesler getirmişti. Kısa sürede bölge huzur içine girdi, zenginleşti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliğinden kaçan Şapsığ, Bjeduğ ve Kabardeyler Ürdün’e sığındı. Kral Abdullah Çerkeslerin rahatça Ürdün’e gelmeleri için çaba gösterir.

Ürdün’deki Haşimi Hanedanı, Çerkeslerin büyük desteği ile ayakta durmaktadır.

IRAK

Çerkesler veya Irak’taki Kuzey Kafkasya kökenli insanların toplam sayısı 30.000 ve 50.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bağdat’ta 30.000 Adıge ailesi olduğu bildirilmiştir. Birçok Kuzey Kafkasyalının Araplar ve Kürtler tarafından asimile olduğu anlaşılmaktadır. Dağıstan asıllı Irak’taki Kürt ve Arap aşiretleri de vardır. Çeçenler Kuzey Kafkas kökenli Iraklıların dörtte üçünü oluşturmaktadır.

Önce Sivas ve çevresine yerleşen Çeçenler daha sonra Suriye ve sonunda Irak topraklarına göç etmişlerdir. Önce Musul’a giren aileler daha sonra Irak’ın orta bölgelerine doğru inerek Tikrit’in karşı yakasında bulunan Dicle Nehri’nin batısındaki Kelek bölgesine yerleşmişlerdir. Buradan Irak’ın çeşitli bölgelerine yayılan Çerkesler, Kerkük, Diyala, Anbar (Felluce) ve Bağdat çevrelerinde yaşamaya başlamışlardır Bunun yanı sıra, zorunlu göç öncesi ve sonrasındaki kısa sürede Kuzey ve Güney Dağıstan’dan göç eden aileler de Duhok, Erbil ve Süleymaniye’ye yerleşmiştir.

El-Dağıstanlı, El-Shishani (Çeçen), ElSharkas (Çerkes) gibi soyadlar Kuzey Kafkas kökenli Iraklılar arasında yaygındır.

Kuzey Kafkasyalılar güneyde Basra olmak üzere Kuzey’deki Dohuk şehrine kadar Irak’ın her yerine yerleşmiştirler. Büyük topluluklar halinde bulunuyorlar.

Çerkesler,Necef, Hilla, Musul, Kut, Basra, Tikrit, Erbil, Nasıriye, Divaniye, Dohuk, Ramadi, Amarah, Tuzhurmatu küçük topluluklar ile Bağdat, Süleymaniye, Diyala, Kerkük ve Felluce gibi şehir Adıgeler genelde şehirlerde yaşıyorlar. Kerkük, Musul, Bağdat ve Felluce’de Abzeh, Kabardey ve Şapsığlar var. Kerkük’te Abzeh ve Kabardeyler yaşıyordu. Bağdat’ta bin, Musul’da bin, toplamda tahmini 5 bin Adige bulunuyordu.

Bağdat’ta bir Çeçen Mahallesi ve Irak genelinde birçok Çerkes köyü vardı.

2004 yılında Iraklı, Çeçen, Dağıstanlı ve Çerkesler Al-Tadamun adlı Kafkas toplumu derneği Kerkük’te kuruldu. Bu kültürel organizasyon Kuzey Kafkas kültürünü bir araya getirmeyi amaçlamakta.

Güney Kafkasya kökenli birçok halk Irak’a yerleşmiştir. Gürcüler aynı zamanda Irak’a yerleşmiş ve 18. ve 19. yüzyıllar (1704-1831) boyunca ülke yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Irak’ı 1932 ile 1933 yılları arasında yöneten başbakan Naci Şevket Gürcü asıllı idi. Diğer bilinen Kafkas kökenli devlet adamları: Yasin el-Haşimi- Irak Başbakanı (1924-1925 ve 1935-1936), Hikmet Süleyman- Irak Başbakanı (1936–1937), Tahir Yahya- Irak Başbakanı (1963–1965 ve 1967–1968).

İSRAİL

Burada yaşayan Çerkesler Yunan–Bulgar sınırındaki Maravel bölgesinde on yıl yaşadıktan sonra Filistin’e göç etmek zorunda kalmışlardı. Göçmenler Filistin’de Kfar-Kama, Reyhaniye ve Kisariye köylerini kurarlar. Kisariye köyüne “Çerkes Harap” adı verilmiştir. Bunun sebebi gelen göçmenlerin sıtmadan kırılmalarıydı.

İsrail’de günümüzde 7–8 bin Çerkesin yaşadığı sanılmaktadır. Buradaki Çerkesler kendi dillerinde eğitim öğretim görmektedir. Ancak Arap olmadıkları için Çerkes erkek ve kızları zorunlu askerlik yapmaktadırlar.

MISIR

Türk kökenli Memlüklerin Mısır’ı ele geçirip, Kölemenler Devleti’ni kurduktan, bir asır geçmeden yönetime Çerkes Memlükler hâkim oldular. Çerkes Memlükler iktidara geldiklerinde, Moğollar, Türk ve İslam devletlerini yıkarak, Bağdat’a kadar gelmişlerdi. Moğollar Bağdat’ı yıkarak Abbasi Halifeliği’ne son vermişlerdi. Anadolu Selçuklu Devleti de Moğollara tabi olmuştu.

Baybars’ın önderliğindeki Çerkes Memlükler, Moğolların yenilmezliğine son verirler. Moğolları bozgundan bozguna uğratarak, Kudüs’ü, Suriye’yi, Elbistan-Malatya bölgelerini kurtarırlar.

“Mısır’da 1382-1517 yılları arasında hüküm süren Çerkes Memlükleri Devleti’nin kurucusu Sultan Berkuk’tur. Sultan Berkuk, Çerkeslerin Kesa kabilesine mensuptur. Mısır’a Kırım üzerinden getirilmiştir. Berkuk sultan olunca babası Anas’ı Çerkesya’dan getirtir ve emir unvanı verir. Hristiyan olan Anas, burada Müslüman olur. Sultan Berkuk babasından başka ablası ve yaşlı kadın akrabalarını ve cariyeler getirir”.(İbn-i Tagriberdi:252-255:2013)

Bu örnek bize Çerkesya ve Mısır arasında ilişkilerin sürdüğünü göstermektedir. Mısır’a getirilen Adigeler anavatanlarıyla ilişkiye geçmişlerdir. Köle olanların dışında kendi istekleriyle Mısır’a çok sayıda Adige gelip, görev almış olabilir.

Osmanlılarla dostluk ilişkisinde olan bu devlet II. Selim tarafından ortadan kaldırılır. Mısır, Osmanlı Devleti’nin eline geçtiyse de yerel iktidar Çerkes Memlüklerde kaldı. Mısır’a Kafkasya’dan Çerkes ve Gürcü akını devam etti.

Napolyon idaresindeki Fransızlar Mısır’ı işgale geldiğinde savunma olarak karşılarında Çerkes beylerinin yönettiği süvarileri buldular. Topları olmayan, gece baskın yapmayı korkaklık gören Çerkes süvariler, 21 Temmuz 1798 tarihinde yapılan ve piramitlerin gölgesinde gerçekleştiği için tarihe “Ehramlar Savaşı” olarak geçen bu savaşı kaybettiler. Bu savaş dünya tarihine, topçu ve piyade desteği olmadan süvarilerin ateşli silahlarla techiz edilmiş bir orduya karşı yaptığı son savaş olarak geçti.

Kafkasya ve Balkanlar’dan sürgün edilen Çerkesler şeklen Osmanlıya bağlı, fiilen bağımsız olan Mısır’ı yöneten Hidivler tarafından Mısır ordu ve polisinde görev almaları için davet edilirler (Osmanlı Devleti’ne bağlı olan Mısır Hükümdarlarına Hidiv unvanı verilmiştir. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra kral unvanını aldılar).

Böyle bir göç, Mısır’ı siyasi ve ekonomik olarak güçlendireceği için İngilizler engel oldular. Arap milliyetçilerini kışkırttılar. Hidiv’i İngiliz ve Fransız işbirlikçiliği ile suçlayan Arap milliyetçileri ayaklanıp, Hidiv’i devirdiler.

Bürokrasiyi elinde tutan Çerkeslerin, Mısır’ı Osmanlı sultanına bağlamaya yönelik girişimi bastırıldı. İngilizler Mısır’ı işgal ederek manda idaresi kurdular. İşgalden sonra İngilizler Osmanlıya yakın gördükleri Çerkesleri etkili görevlerden uzaklaştırıp, yerlerine kendilerine yakın, işbirlikçi Arapları getirdiler.

Arap isyanına destek verenlerin başında İttihat ve Terakki’nin askeri önderlerinden Aziz Misri (Shapli) vardı. Enver Paşa’yla Libya’da İtalyanlara karşı savaşan Aziz Misri, Enver Paşa’nın Balkan savaşından sonra İstanbul’a dönmesi üzerine kumandayı ondan devir alıp, İtalyanlara karşı savaşı yürütmüştü. Ancak daha sonra mücadeleye destek veren Sunusi ailesiyle anlaşamamış, emrindeki askerler ve harcaması için bırakılan parayla Libya’dan Mısır’a geçip, İngilizlere teslim olmuştu.

Aziz Misri İstanbul’da askeri mahkemede yargılanıp, idama mâhkum edilmiştir. İdam cezası affedilip, 1914 yılı başında doğum yeri olan Mısır’a geri gönderilmişti.

Birinci Dünya Savaşı sürerken 1916 yılı başında Aziz Misri İngiliz Savunma Bakanı Lord Kitchener’e yazdığı mektup ta “Arap Ortadoğusu’na tam ve gerçek bağımsızlık vermedikçe bölgede başarılı olamayacağını” yazmıştı.

KOSOVA

Kosova’nın Kayıp Çerkesleri, Rusya Federasyonu’na bağlı özerk Adigey Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı Aslan Carım’ a 1998 baharında Kosova’dan gelen acil yardım çağrısı içeren bir mektup ulaşır. Mektupta kendilerini Çerkes olarak tanımlayan bir grup insan “kapılarına dayanan savaş ve soykırımdan kurtarılmalarını, tarihi vatanları Adigey’e geri dönüşlerinin sağlanmasını” isterler.

Aslan Carım, derhal Moskova ile irtibata geçer. Moskova’nın yardımım gecikmez ve Kosova Çerkeslerinin birinci kafilesi 1999 yaz sonlarında Adigey’e ulaşır.

Onlar için Maykop yakınlarında kurulan köye Çerkesçe’ de “mübarek, mutlu ve aydınlık” anlamına gelen Mefehable adı verilir.

Kosova’da Priştine ile Vuçitern arasındaki Donje Stanovça ve yakınındaki Miloşevo köyünde 600-700 kadar Kafkasyalının yaşadığı tahmin ediliyor. Bölgedeki Lab denilen derenin adı Çerkesce nehir anlamına gelen Lap kelimesinden gelir.

Tarihçi Kemal Karpat’a göre 400-600 bin kadar Çerkes Balkanlar’da Kuzey ve Orta Dobruca, Tulça, Babadağ, Köstence, Varna, Niş, Sofya, Rusçuk, Nicopolis, Vidin, Silistre, Şumnu; Makedonya’ da Selanik, Serez, Larissa çevreleri ve Kosova Ovası’na yerleştirilmiş. Mileşevo’ nun da bulunduğu bölgede 50 kadar Çerkes köyü kuruldu. Toplam nüfusları 12-15 bin kadardı.

Kosova Çerkeslerinin eli silah tutanları 1876 Bulgar ayaklanması ve Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı kuvvetleri içerisinde yer aldı.

1912’de Sırpların Kosova’yı işgali ile Çerkeslerin neredeyse tamamı Türklerle birlikte bölgeyi terk ederek Anadolu’ ya geçti. Kosova’ da iki Çerkes köyü kaldı.

Şimdi Kosova’da 300-350 kadar Çerkes kaldı. Arnavut nüfus içerisinde hızla eriyor. Çerkesçeyi bilenlerin sayısı giderek azalıyor. Çerkesler bir azınlık oluşturamayacak kadar az oldukları için Kosova’da azınlıklara tanınan haklara sahip değil. Çocuklarına kendi dillerinde eğitim veremiyor. Arnavutça eğitim alan çocuklar Çerkesçeyi bilmiyor.

YUNANİSTAN

Balkan Savaşı’nda Yunanlıların işgal ettiği topraklarda Çerkesler yaşıyordu. Ayrıca Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul yanlısı olan bazı Çerkesler Yunanistan’a sığınmıştı. 1923’lerden sonra bu Çerkesler, Makedonya’da Ptolemaida, Veria (Kara Fere) ve Çamlı köylerine yerleştirilmişler. Aile başına kendilerine birkaç dönüm tarla, birer inek verilmiş. Bir kısmının 1924’lerden 1948’lere kadar Makedonya’dan Batı Trakya’ya gelip yerleşmişler. Büyük çoğunluğu o üç köyde yaşamaya devam etmiş. İkinci Dünya Savaşı sonlarına doğru İtalya’ya kaçan bazı ailelerin olduğunu ve bu ailelerin Kafkasya’dan gelip buraya yerleştiklerini Kadir Natko’nun yazdığı “Kafkasya’da ve Kafkasya Dışındaki Çerkesler” kitabından öğreniyoruz.

Yunan işbirlikçisi Çule İbrahim ve yandaşları etkilediği Çerkesleri Yunanistan’a götürdü. Atina yakınlarında kurulan üç köye yerleştirildiler.

İç savaş bitmek üzereyken, bir gece üç Çerkes köyüne silahlı kişilerce saldırı düzendi. Sağ kurtulanlar Türkiye’ye başvurdu ve Türkiye’ye döndü. Batı Trakya’ya yerleşmiş Çerkesler de Türkiye’ye döndü. Şu an için Yunanistan’da Çerkeslerin yaşayıp, yaşamadığını bilinmiyor.

TUNUS:

Tunus’ta Çerkes ve Gürcülerden oluşan Memlükler yarı bağımsız olan bu beyliğin yönetimini ellerinde tutuyorlardı. Çerkesya doğumlu Hayrettin Paşa, Tunus’ta yönetimi Tunus beyinin Başbakanı olarak elinde tutuyordu. Tunus’un bağımsızlığını Fransızlara karşı korumak için İstanbul’a destek aramaya geldi. Burada sadrazamlığa yükseldi (1878). Dürüstlüğü ve reformculuğu yüzünden Sultan Abdülhamit’le ters düşünce istifa etti. Onun görevden alınmasından sonra 1881 yılında Fransızlar Tunus’u işgal ettiler. Bu işgalle birlikte Tunus’ta Kafkasyalıların etkisi zaman içinde yok oldu.

ABD:

ABD’ye ilk Çerkes göçü Rus devriminden sonra olmuştur. İstanbul’dan gelen göçmenler, İstanbul’un işgalinden sonra ABD’ye göç etmeye başladılar. İlk göçmen grubu 1 Ağustos 1923 tarihinde New York’a ulaştı. İkinci göçmen grubu İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşen Kafkasyalılardan oluşuyordu. Almanya’daki Kafkasyalıların büyük bir çoğunluğu Kızılordu’ya teslim edildi. Hemen hemen hepsi kurşuna dizilerek idam edildiler.

Amerika’daki Çerkesler Paterson kentinde yoğun şekilde yaşamaktadırlar.

Üçüncü göç dalgası ellili yıllardan sonra bireysel göçler şeklinde başlamıştır.

EĞLENCE DÜNYASI /// EKREM HAYRİ PEKER : Evliya Çelebi’den günümüze Bursa’nın kıraathaneleri ve kahve kültürü


EKREM HAYRİ PEKER : Evliya Çelebi’den günümüze Bursa’nın kıraathaneleri ve kahve kültürü

17 Haziran 2018

Nerede bir çınar varsa orada insanlar ve hemen yakınında bir kahve olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse her çınarın yanında bir kahve bulunur. Birçok kahvehanenin, kahvenin adı bu yüzden çınar veya çınaraltıdır. Çınar yoksa Asma vardır. Asmalı kahve adını çok duydum. Asmalar, kahvelerin önünde çardağa sarılır. Gölgesinde çay-kahve içilir, nargileler fokurdatılır. Osmanlı Devleti kahve ve kahvehanelerle 16. Yüzyılda tanıştı ve kahvehaneler hızla yayıldı.

İstanbul’da ilk kahvehaneler biri Halepli, birisi Şamlı iki kişi tarafından açılmış ve kısa sürede büyük rağbet görmüş. Kahvehaneler kısa zamanda nüktedan kişiler, şairler ve halk sanatçılarının mekânları olmuştu. Bu yüzden kahvehanelere “Mekteb-i İrfan”,kahveye de “Ehli irfan şerbeti” denmiştir. Kahvehaneler dama, satranç benzeri oyun alanları olmuştu.

Kısa zaman içerisinde kahvehane sayısı hızla arttı, kahve içmek ve yarenlik etmek amacıyla buralarda toplanan muhtelif zümrelerden ve değişik kültür seviyelerinden insanlar için sosyalleşme mekânı, siyasî iktidar karşısında seslerini duyurabildikleri bir kamusallık meydana getirdiler. Her ne kadar sadece erkek sosyalliğini barındırsa da Osmanlı şehrindeki kamusal yaşamın önemli bir kısmını oluşturdu ve toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayan merkezî bir konuma geldi.

Halkın kısa sürede buraları toplantı yeri yapması ulemanın tepkisini çekmiş; Ebussuut Efendi aleyte fetva vermiş; ancak halkın kahvehanelere yoğun ilgisi karşısında olumlu fetva vermek durumunda kalmıştı.

Devlet yöneticileri halkın buralara toplanıp, günlük siyasetle ilgilenmesinden rahatsızlık duymuşlardı. Kısa sürede yeniçeriler kahvehane işletmeye başlamış, kısa sürede buralar zorbaların mekânı haline gelmişti.

Tütün içiminin yayılmasıyla kahvehane sayısı hızla arttı. Padişah IV. Murat, yeniçeri zorbalarının toplandığı bu alanlardan rahatsız olduğu için buraları yasakladı. Tütün içimini yangına sebebiyet verdiği için evlerde de yasakladı. Padişaha bu konuda o dönemde verdiği vaazlarla ünlenen Ayasofya Vaizi Kadızade Mehmet Efendi büyük destek verdi. Ancak padişahın ölümünden sonra bu yasak gevşedi ve kalktı.

Tanzimat döneminde devletten maaş alan bir memur sınıfı doğdu. Osmanlı Devletinde gazete ve dergilerin çıkması, memurların gittiği kahvehaneleri farklılaştırıp, kıraathaneye döndü. Memur sayısının taşrada artması kıraathanelerin taşraya yayılmasını sağladı.

Ülkede ilk gazete 1831’de resmi gazete olarak, Takvimi Vekayi olarak çıktı. 1840 yılından sonra şahısların gazete ve dergi çıkarmaya başladılar. Bursa’da vilayet gazetesi olarak 1868 yılında Hüdavendigar adıyla yayınlanmaya başladı. Bursa’da ilk dergiyi de tiyatro yazarı Feraizcade Mehmet Şakir Efendi Nilüfer adıyla yayınladı. Daha sonra Tırnova’dan Bursa’ya gelip yerleşen Murat Emiri Efendi Bursa, Sanayi ve Fevaid adlarında üç gazete çıkardı. Bu yayınlar Bursa’da ki kahvehanelerin bir kısmını kıraathaneye dönüştürdü.

Bunca sözden sonra önce Evliya Çelebi’den Bursa’nın kahvelerini öğrenelim.

Evliya Çelebi’nin “Seyahatnâmesi”nden alınan bölüm ile zaman yolculuğunda Bursa’nın o yıllarına ışık tutuyor.

“Bursa’nın yiyecek, içecek satıcılarının cümlesi Müslimdir. Bakkallar çarşısı pâk ve temizdir. Hoşafçıları bu diyara mahsustur. Kayagan pazarındaki yemiş pazarcıları dükkânlarını meyva dallarıyle süslerler. İpek çarkacıları da başka bir çarşıdır.

Yetmiş beş kadar kahvehanesi vardır. Çalgıcılar ve hanendeler yevmiye üç defa Hüseyin Baykara fasılları ederler. Her kahvanede gazelhanlar vardır ki insanı mestederler. Meddahlarının başı Kurban Alisi Hamza namında bir yegâne-i asr idi. Kıssahan Mahmud, Kara Firuz, Tireli Ali Bey Ebumüslim-i Teberdar’ı okumada güya sahib-i Siyer Veysi idiler. Kahvelerinin ulusu Ulu Cami dibindeki Emir kahvesidir. Büyükler yeri, süslü ve nakışlı bir kahve olup cihanın sevgilisi rakkasları vardır. Kahve Ulu Cami dibinde olmağın müezzin Hayye Alessalât deyince kahvede kimse kalmaz, hepsi camiye giderler. Bursa ahalisi gayet musallidir. Kahveleri birer mekteb-i irfandır. Şerefyar kahvesi, Serdar kahvesi, Çin Müezzin kahvesi meşhurlarıdır. Doksan yerde meşhur bozahaneleri vardır. Bursa ayanınca bozahaneye girmek ayıp değildir. Çünkü kahvehaneler gibi bunlarda da hanende ve sazendeler vardır.

Bursa şehrinin umumi yolları çakmak taşlarıyle döşenmiştir. Kaldırımları muntazamdır, gayet mücellâ taşlardır, Yüzlerce yıllardan beri bir taşı rahnedar olmamıştır.”

***

Şimdi Bursa’nın kahvehanelerini Emir Sultan’dan Yeşil Külliye’ye doğru inerek dolaşmaya ne dersiniz,

Yeşil’de çay otuz-kırk

Yolumuzun önünde dikilen dev çınarın yanındaki ahşap binanın altı Gençlerbirliği Spor Klübü lokaliydi. Her zaman masaları doluydu, her çeşit kâğıt oyunu ve kumar oynanırdı. Seksenli yıllarda yıkılıp, yerine bir apartman dikildi, Gençlerbirliği de tarihe karıştı.

Yeşil Külliyesi, Sultan Çelebi Mehmet’in anısına yapılan bu muhteşem eser, yüzyıllar boyunca seyyahların ilgi odağı olma özelliğini korudu. Asırlar boyu Bursa’ya gelen seyyahlar eserlerinde sanki sözleşmiş gibi buradaki muhteşem yapılardan söz ederlerdi. Altmışlı yılların sonunda babamla buraya gelir, türbe, müze ve camiyi gezer, sonra yan yana ovaya bakan iki kahvehanenin birinde yorgunluk çayımızı yudumlardık. Genellikle, Yeşil çay bahçesini tercih ederdik. Burayı Ali Osman Kantar, yanındaki kahvehaneyi İsmail Akpınar işletiyordu.

Şimdi kebapçı olan yer, ikinci kahvehanenin kapalı yeriydi. Kahvehanelerin yanından aşağıya merdivenler inerdi. Uludağ veya Karlıdağ gazozlarımızı içerken Garson Basri’nin, yandaki kahvehanenin garsonuyla kapışmasını izlerdik. Basri, çayyy… Diye bağırmaya bir başlar, dakikalarca uzatırdı. Sonra Basri havaya kalkan elleri sayar, kafasından ekleme yapar ve çaaaaaaaay otuz, kırk, elli diye bir rakam söylerdi. İsmail Akpınar’ın baş Garsonu Şuayip, Basri’ninn söylediğinin beş veya bazen on fazlasını söyleyerek ocağa seslenirdi. Garson Basri alanında kendine rakip tanımıyordu. Turistler Garson Basri’nin resmini çekerler, bazen sesini teybe kaydederlerdi. 29 Ekim 1922 ‘de Gazi Mustafa Kemal’in burada maiyetiyle kahve içtiği anlatılır.

YEŞİL KAHVELERİ
Canım Yeşil kahveleri
Ve garson Basri’nin
Şiir şiir, mısra mısra
Dökülen çay sesi
O ne heybetli çağrıştır yarabbim
Duyanın dili bir karış dışarıda
O ne leziz bir çaydır ki
Bursa’nın tadını sunmakta
O muhabbet, o arkadaşlık
Doyumu imkânsız bir manzara
İnsan hayat kelimesinin
Manasına varmakta
Canım yeşil kahveleri
Cana yakın arkadaşlığıyla
İnsana mutluluk saçmakta
Nevzat Çalıkuşu

YEŞİL ÇAY BAHÇESİ

Sadece o mu? Daha nice ünlüler Yeşil’e gelip, yemyeşil ovaya bakarak çaylarını keyifle yudumladılar. 1955 yılında Bursa’ya gelen İsmet İnönü, Mahfel’de oturup çay içtikten sonra, partililerle beraber Yeşil’e, İsmail’in kahvehanesine gidip, yemyeşil ovaya bakarak çayını yudumlamış.

Çay deyince şekere değinmemek olmaz. Kesme şeker o yıllarda yaygın değildi. Toz şeker kullanırdık, bir de zor eriyen, kimi yerde kelle Şekeri, kimi yerde Erzurum Şekeri, daha eskilerin Rus Şekeri dedikleri şeker çeşidi bulunurdu. Erzurum-Kars yöresinden gelenler kıtlama tabir ettikleri usulle kullanırlardı. Bir parça şeker ağza atılır, avurtta tutulur ve çay öyle içilirdi.

“Yaz akşamları otururum
Yeşil Kahvesinde..
Hazırlatırım demliğimi,
Yakarım cigaramı
Dalarım gülpembe ufka,
Yudumlayarak çayımı…
Bir güzel efkarlanırım…”

Yeşil kahvehanelerini anlatan bu satırlar, yitirdiğimiz Bursalı şair Selami Üney’e ait. Artık dalacak bir ufuk kalmadı.

Setbaşı Meydanına inen Yeşil ve Namazgâh caddelerinin birleştiği köşede Dikmenlerin bir apartmanı yer alıyor. Dikmenler’in apartmanı bir dönem yurt, bir dönem dershane oldu. Apartmanın altında dönemin ünlü futbolcularından Haluk’un işlettiği bilardo salonu (Haluk Bilardo) hizmet veriyordu. Altmışlı yılların başında burada bir karakol ve karşısında bir kahvehane vardı. Karakolun önündeki çınarın altına karakolun komiseri bir masa atar ve gelip, geçeni kontrol ederdi. Çınar ve karşısındaki ahşap binadaki kahvehane yoldan daha yüksek seviyedeydi.

Bursa’lı Aydınların Mahfel’i

Yolumuzun üzerinde ise ünlü Mahfel kıraathanesi bizi karşılar. Kıraathane deyimine denk düşen, Bursalı aydınların toplandığı bir yerdi Mahfel, Demir ayaklı, yuvarlak mermer masaları, demir sandalyeleriyle çay bahçesi gözde bir yerdi. Mahfel’e girenlerin koltuğunun altında veya elinde bir-iki gazete görürdünüz. Okunan gazeteler, yandaki masadakilerle değiştirilirdi.

Yazarların, gazetecilerin toplandığı bir yerdi. İstanbul’daki Meserret Kıraathanesi, Küllük, Le Bon, Tepebaşı Bahçesi, Nisuaz, İkbal Kıraathaneleri gibiydi. Mahfelin bir bölümü bilardo salonu olarak gençlere hizmet verirdi. Bazen bilardo oynanırken, çuha yırtılır. Salonda o anda garson yoksa hemen pencereden yan sokağa kaçılırdı. Yırtan uzun bir süre o mekâna uğramazdı. Burada da çalışan Sarı Mustafa – diğer lakabını yazamayacağım- Garson Basri’nin tek rakibiydi.

Mimar Zafer Ünver; “Çocukluğumda Mahfel, Rıdvan’ın kahvehanesi olarak bilinir ve seçimlerde burada oy kullanılırdı. Babam, buraya oy kullanmaya geldiğinde beni de getirmişti. Annemle, babam burada tanışmışlardı. Mahfel’e, gençler ise Mahfel’in bilardo salonu, yan aralığındaki, Altıparmak Süleyman’ın işlettiği Akın Spor Lokaline gidilirdi. O yıllarda futbol kulüplerinin bulunduğu lokallerin kıraathanelerden pek farkı yoktu.

Mahfel bir akşam tutuşuverdi. 18 Ocak 1999 gecesi çıkan-nedeni bilinmeyen bir yangında kül oldu Mahfel. Yangın için bodrumdan çıkmış denildi. Yangının üzerinden yıllar geçtikten sonra tekrar açıldı. Ama Mahfel Kıraathaneden, kafeye dönüştürülmüştü. Mahfel’e akademi havası veren o emekli aydınlar sessizce çekilip gittiler. Bir daha toplanmadılar.

Mahfel’i Hüseyin Organer işletiyordu. 1967 yılında Osman Enver Özer işletmeye başladı. Mahfelin karşısında Ferah Kıraathanesi bulunuyordu. Yıkılıp yeniden yapıldı. Yeni yapı pasajlıydı. Kapalıçarşı yangınından sonra burası Kapalıçarşı esnafına tahsis edildi. Şekerciler caddeye bakan kata, ayakkabıcılar alt kata yerleştirildiler. Üst kat küçük bölmelere bölündü. Kuyumcu ve sarraflar buraya yerleştiler.

Sinemanın sokağında Ferit ve Fethi Beylerin işlettiği Günaydın Kıraathanesi ve kıraathanede bir Müzik Dolabı bulunuyordu. İçinde plaklar olan müzik dolabından dinlemek istediğiniz plağı seçer, metal para atardınız (ilk zamanlar 25 kuruşla çalışıyordu) veya jeton atardınız. Bir kol plağı alır ve platforma yerleştirir. Pikabın iğnesi iner ve müzik sesi duyulmaya başlardı. Müziğin sesi sokağa da verilirdi. Bu kıraathane daha önce Bursaspor’un ilk kurulduğunda merkezi olmuş.

Uzun görüşmelerden sonra, Akınspor, Acar İdmanyurdu, Çelikspor, İstiklalspor ve Pınarspor birleşerek 1 Haziran 1963 günü Dönemin Bursa Valisi Bursa Valisi Fahrettin Akkutlu başkanlığında Bursaspor’un kuruluşunu gerçekleştirdiler. 33 kurucu üye başkanlık için Salih Kiracıbaşı’nı seçtiler.

Salih Bey, Çelikspor’un başkanıydı. Salih Bey’in kızı sündüs Türkmen; “ Çelikspor’un Klüp binası Muradiye’de idi. Şimdi yıkıldı. Babam Bursaspor’un başkanıyken maçlara beraber giderdik. Maçları babamın yanında, saha kenarından izlerdim. Babamın başkan seçilmesinde Muradiyespor’un güzel bir lokale sahip olması geliyordu. Babam takımın antrenörlüğüne Muhtar Tuncaltan’ı, takım kaptanlığına Özhan Varlık’ı getirdi”. Salih Bey 1964 yılındaki kongrede üyelerin oylarıyla başkanlığa seçildi.

Mahfel’in karşısında şimdi Şehir Kütüphanesi’nin olduğu yerde, Ferah Kıraathanesi bulunuyordu. Ferah Kıraathanesinin hemen altında, beş-altı basamak inilince Devrengeç Suyu’nun aktığı bir çeşme bulunuyordu. Bu yüzden Devrengeç Kıraathanesi de deniliyordu. Kıraathanenin zemini ahşap ve köprüye bitikti. Yıkıldı, sonra iki katlı bir bina yapıldı. Bu bina çok farklı amaçlarla kullanıldı. Üstü Milliyetçi Öğretmenler Derneği lokali sonra nikâh dairesi oldu. Alt katında Kapalı Çarşı yangınında zarar gören esnaf için dükkânlar yapıldı. Önce kuyumcular geldi. Nurettin Aşan’ın şekerleme dükkânı, alt katta Üçel Market diye küçük bir bakkal dükkânı bulunuyordu.

Ünlü Cadde Kahveleri

Ünlü Cadde de bulunan Meddah kahvehaneleri altmışlı yıllara ulaşmadan kapandılar. Rahmetli Necip Artan; “Ünlü Cadde’ye girdiğinizde soldaki kıraathanede Meddah Sururi ve Karagözcü Mustafa geceleri müşterileri eğlendirirdi” diye yazar.

Elli yıllarda büyük kahvehanelerde Meddah’lar gösteri yapıp, halkı eğlendirirdi. Meddahlardan başka Kavuklu ve Pişekar’dan oluşan orta oyuncuları vardı. Altmışlı yıllarda geleneksel sözlü tiyatroyu sürdüren oyuncuların en ünlüsü İsmail Dümbüllü idi. Kantoyu da unutmamak lazım. TV yayıldıkça kanto daha tanınır oldu. Kantocuların en ünlüsü Nurhan Damcıoğlu’ydu. Sandalye güreşi yapan sanatçıları da unutmamalıyız. Çoğu insan neden bahsettiğimi anlamayacağını biliyorum. Onun için biraz anlatayım. Güreşçimiz üstünü soyunur ve rakip olarak seçtiği sandalyeyle usta işi bir güreş çıkarırdı. Gösteri sonunda güreşçimiz kan-ter içinde kalır, ama güreşi galip bitirirdi. Sonra parsayı toplardı.

Sönmez İş Hanı’nın karşısındaki boşlukta bulunan Merkez kıraathanesi dünden bu güne gelen kahvehanelerden. Caddeden yürümeye devam ettiğimizde ilginç bir kahvehane bulunuyordu. Demirtaş Sanat Okulu’nun karşısında bıçakçılar çarşısının yola bakan bölümünde büyük bir esnaf kahvehanesi, içinde bir çınar ağacı yaşamaya çalışıyordu. Esnaf dernekleri merkezi burada olduğu için kalabalık olurdu. Karşı sırasında, Demirtaş Paşa Hamamı’nın karşısında dönemin ünlü futbol klüplerinden Demirtaş Sporun lokali bulunurdu.

***

Cadde üzerinde Devlet Tiyatro’sunu geçtiğinizde şimdi kökü bile kalmamış çınarın olduğu yerde Çınarlı Kahve bulunuyormuş. Çınarın altında, Gökdere’den gelen esintinin serinliğinde çaylar yudumlanırmış. Çınarın altında çayınızı yudumlarken gelip, geçenleri seyrederdiniz. İdam yapılacağı kahve erkenden açılıyormuş. Çınarın önünde ibreti âlem için hükümlü infaz edilir ve ilamı çınara çakılırmış. Resmigeçit yapıldığı günler burası tıklım, tıklım olurmuş.

Cadde üzerindeki Vakıflar İş Hanı’nın arkasında bulunan Orhon Sokak’ta bulunan ve Yaşar Öztürk’ün işlettiği bahçeli bir kahve olan Roma Kıraathanesi’ne çalışan veya emekli olmuş çevre esnafı ve emekli memurlar giderdi. Günümüzde kapalı olan bu kahvehanenin öyküsünü bu Kahvenin öyküsünü kahveyi açanlardan Berber Behzat Çavdar’dan dinleyelim; “ Arsası mezbelelik bir yerdi. Belediye’den aldık. Molozlarını temizledik. Kalebodurla dekor yaptığımız geniş bir çay ocağı yaptık. Yepyeni kare masalara yeşil çuhalar serdik. Kapının karşısındaki çay ocağının davlumbazını Bursa Havayolları uçağıyla İstanbul’dan getirttik. Pırıl pırıl bir kahvehane kurduk, ona göre de müşterimiz vardı.

Kahveci daimi müşterisinin ne içtiğini bilirdi. Kapıdan içeri girer, girmez ocağa X beye yandan çarklı veya okkalı diye seslenir. Erbabı bunun kahveyi anlattığını bilir. Tek şekerli demek, demli çay demekti. Kahvehaneye gitmeyen çok insan Teravi Namazı’ndan sonra kahvehaneye gelir, sahura kadar sohbet ederlerdi. Burasını işlerimin yoğunluğundan dolayı burayı Yaşar Öztürk’e devrettim.”

Hanların alt katları kahvehane olurdu. Bursa’da bazı otellerin alt katları kıraathane veya kahvehaneydi. Atatürk Caddesi üzerindeki vitrin pencereli lobisi ve kıraathanesi ile Luca Palas Oteli buna bir örnekti.

Çakırhamam’daki Kadifeli Kahvehaneye, memurlar, emekliler, özellikle asker emeklileri gelirdi. Maksem’de bulunan ve 19. Yüzyıldan bugüne gelen ki Çinkolu Kahve de çok meşhurdu.

Cadde üzerindeki Teyyare Sinemasının üzerindeki Şehir Kulubü, Öğretmenler derneği ve yine yol üzerindeki Dağcılık Kulübü’nün müdavimleri ayrıydı.

İstanbul Bankası’nın olduğu binanın ikinci katı daha sonra Bursa Gazeteciler Lokali açılmış.

Şinasi Çelikkol’u dinleyelim; Belediyenin karşısında Romans çay bahçesinin yanında Dağcılık kulübü bulunuyordu. Büyük Amcam Rahmi Çelikkol’un oğlu, Erdinç Çelikkol ilk defa burada sahneye çıkıp, şarkı söyledi. 1953 yılında Müzeyyen Senar ve Recep Birgit burada bir konser verdiler. Babamın ricasıyla kardeşim Erdinç Çelikkol sahneye çıkıp, “Bakmıyor Çeşmi Siyahım” şarkısını söyledi. Çok beğenildi. Erdinç Çelikkol 14 yaşındaydı. Bursa Musiki Cemiyeti’nde müzik dersleri alıyordu.

Romans Çay Bahçesi okumuş kesim gelirdi. Burada konser ve düğün yapılır, o zaman etrafına perde çekilirdi. Ellili yıllarda ünlü sanatçılar buraya gelip, program yaparlardı.

Bazı meraklılar aradan bakar veya önüne dikilip müziği dinlerlerdi. Burada Rock and Roll gecesi yapılmış.

***

Kahvehaneleri gezmeye ara verip, biraz Romans Çay Bahçesinde soluklanıp, bir çay içerken eski kahvelerin içinde neler bulunurdu, bir düşünelim.

Bazı eski mahalle kahvehanelerinde pekte tabir edilen oturma sıraları ve hasır oturma yerli tabureler olduğunu hatırlıyorum. Çoğu kahvehanede çıplak tahta masalar olduğunu hatırlıyorum. İlerleyen yıllarda Uludağ Gazoz Fabrikasının veya kola firmalarının dağıttığı polyester masa örtüleri serilmeye başlandı. Bazı kıraathaneler o dönemde özel masa yaptırır veya pahalı bir kumaş olan kadifeyle kaplarlardı. Bir kısmının adı bu yüzden Kadifeli Kahve’ye çıkmıştı. Hocahasan Mahallesindeki Kırmızılı Kahve’nin masaları kırmızı kadifeyle kaplıydı. Çakırhamam’daki Kadifeli Kahve’nin kadife örtüleri kırmızıydı.

Temiz Cadde’ye döndüğünüzde sağda Arap Hüseyin’in işlettiği kahveye ağabeylik yerine ablalığı tercih etmiş olan Hikmet Abla takılırdı, burada şarkı söylerdi.

KAHVELERİN İÇİ NASILDI?

Kahvehanelerin ortasında genelde büyük bir döküm soba bulunurdu. Bazı kahvehanelerde süslü sobalar veya çinili sobalar bulunurdu.

Duvarlarda olmazsa olmazları Atatürk ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın çerçeveli resimleri asılıydı. Bazen bu resimlere Kazım Karabekir Paşa’nın resimleri eklenirdi. Bilhassa Erzurum ve çevresinden gelenlerin devam ettiği kahvelerde Doğunun Fatihi diye anılan paşanın resimleri bulunurdu. Sanırım siyasetçi kimliği öne çıktığından İsmet Paşa’nın resimlerine seyrek rastlanılırdı.

Bu resimlere ilave dönemin filim yıldızları olan Türkan Şoray, Leyla Sayar, Fatma Girik, Ayhan ışık, Yılmaz Güney gibi sanatçıların resimleri duvarları süslerdi. Behiye Aksoy ve Gönül Yazar şarkıcıların resimlerinin yerini arabesk söyleyen sanatçıların resimleri aldı.

Futbol yayılınca tutulan il veya ilçe takımlarının resimleri de duvarları süslemeye başladı.

Radyo Günleri

Önce radyo vardı. Burası Ankara Radyosu diye başlardı. Ajans saatlerinde kahvede bütün sesler kesilir, fısıldaşanlar uyarılırdı. Önce radyonun kızmasını bekler, sonra da cızırtının kesilmesini beklerdik. Radyolar elektrik yaygın olmadığı için batarya denilen pillerle çalışırdı.

Yenişehir’in gibi subaşı köyünde kaldığımız okul lojmanının elektriği yoktu. Köyde de elektrik yoktu. Dört köşe ve silindir şeklinde batarya dediğimiz piller radyoya bağlanır, onun verdiği akımla radyo çalışırdı. Çabuk bitiyordu, babam Yenişehir’e gittiğinde batarya alırdı. Biten bataryaları kardeşimle parçalayıp, içinden çıkardığımız tek pillerle askercilik oynardık. İnegöl’e tayin olduğumuz 1962 yılında çoğu evde elektrik yoktu. Taşındığımız eve babam elektrik bağlatmıştı.

İnegöl’de radyo yaygınlaşmaya başlamıştı. Bir yandan elektrik kullanımı yaygınlaşıyor, diğer yandan radyolar nispeten ucuzluyordu. Elektriğin yaygınlaşması yazlık sinemaları da yaygınlaştırdı.

Siyasi ortam, Yassı Ada duruşmaları, seçimler… Radyolu kahveler diğerlerinden daha fazla müşteri çekiyordu.

Sonra pikaplar çıktı, kahveciler müşterilerine beğendikleri, buldukları plakları çalmaya başladılar. Bazen müşteriler dinlemek istedikleri plakları yanlarında getiriyorlardı. Yetmişli yıllara doğru müzik dolapları çıktı. Parayı atıyordunuz, seçtiğiniz plağın düğmesine basıyordunuz. Bir kol seçtiğiniz plağı döner platforma koyardı. 1971 yılında mühendislik okumaya gittiğim Eskişehir’de gördüğümü hatırlıyorum.

Teyp daha çabuk yayıldı, plak değiştirme derdi yoktu. Kaset bittiğinde öbür yüzünü değiştirmek, bitince yenisini takmak yetiyordu.

Televizyon sinemanın yerini tutmaya başlayınca radyo, pikap ve teyplerin pabucu dama atıldı. Televizyondan maç yayınları başlayınca, kahvehanelerdeki resimler futbola doğru yönlenmeye başladılar.

***

Duvarların olmazsa olmazlarından birisi de Saatli Maarif takvimiydi. Her Kahvehanede bulunurdu desek mübalağa olmaz.

Kıraathane deyip, içinde okunacak bir yayın bulunmaması düşünülemezdi ama kahvehanelere gazetelerin yaygın olarak girmesi altmışlı yılların sonlarını buldu. Hürriyet, Tercüman, Günaydın, Gün, Yeni İstanbul, Dünya gibi ulusal gazetelerin yanı sıra mahalli gazeteler ve Tan benzeri gazeteler de girmeye başladı.

Kahvecinin yeri kahvehaneden bel hizasındaki bir tezgâhla ayrılırdı. Tezgâhta bir havlu veya tepsi üzerine dizilmiş bardaklar, çay tabakları, çay kaşıkları, dışarıya servis yapıldığı zaman bardakları örten kapaklar, kahve fincan ve fincan altlıkları ve bunları servis etmekte kullanılan tepsiler… Büyük bir şeker kutusu veya kesme şeker kutusu bulunurdu. Tezgâhın bir bölümünde çeşme ve evye bulunurdu. Evyenin içinde içi su dolu bir leğene kirli çay bardakları, tabakları atılır, birikince yıkanır ve tezgâhtaki yerlerine konulurdu.

Ayrıca kasa görevini gören küçük bir çekmeceli dolap bulunurdu. Duvara yapılmış uzun tezgâhtaysa ocak, pirinçten yapılmış iki-üç gözlü su kazanı ve üzerlerinde çay demlikleri bulunurdu. Kazanın yanında büyük bir çay kutusu olurdu. Tezgâhın üzerinde çay bardak ve tabakları, kahve fincanları ve altlıkları, çeşitli boylarda cezveler, alt raflarda portakal-limon gibi oralet çeşitleri, şerbet malzemeleri, Bazı kahveciler ayran yaparlardı. Bu ayranlar güğümlere konulur ve isteyen olunca servis yapılırdı. Kış aylarında portakal sıkma presleri tezgâhın üzerinde olurdu. Kış aylarında içilen ıhlamur ve ada çayı kavanozlarda bulunurdu.

Önceleri kahvehanelerin duvarlarında peykeler olurdu. Sandalyelerin yerini hasır ve tahta tabureler bulunuyordu. Sonra Masa ve sandalyeler kullanılmaya başladı. Tahta masalar örtülerle örtüldü. Masalara sigara içenler için kül tablaları konuldu.

Kimi kıraathanelerin duvarlarında büyük aynalar bulunurdu. Kimi kahvehanelerde kimisi küçük, kimisi büyük fıskiyeli havuzlar bulunurdu.

Altmışlı yıllarda kahvehanelerde satılan içecek çeşidi sınırlıydı. Çay, kahve, soda, şerbet, sıcak su içine şeker ve limon sıkılarak yapılan kant, Renkli şerbetler, ayran, limonata, kışın ıhlamur ve yerel gazozlar. Önce Oralet girdi (Portakal ve limon), sonra Fruko ve kola çeşitleri.

Dışarıya servis yapılırken askı dediğimiz tablaya çaylar konulur, üzerleri soğumaması için özel olarak yapılmış birer kapak örtülürdü.

***

Önceleri sadece kahve ve sonraları çay içilen bu yerlere önce domino, dama ve tavla girdi. Kâğıt oyunları çok sonraları kahvelere girdi. Bildiğim kadarıyla kimisini kendimde oynadığım oyunları sayayım. Pişti, blum, pisyedili, yirmibir, batak, ellibir, konken. King oynayanlara çok sonra rastladım. Taş okey kahvelere çok sonra girdi. Taşların konduğu tahtalara ıstaka denirdi. Bazen oyuncular ıstakalarla birbirlerine girerlerdi.

Kahvehanelerde kumar olarak oynanan oyunların başında yanık, konken ve yirmibir gelirdi. Yanık her kahvede oynanmazdı. Büyük kahvehanelerde kumarcılar için özel odalar bulunurdu. Tabi ki bu odalara her müşteri giremezdi. En yaygın kumar okeydi. Zar atılarak oynanan barbut, genellikle yılbaşı geceleri oynanırdı. Spor klüplerinin lokâlleri kahvehanelere göre daha seçkin oyun yerleriydi. Buralara polis seyrek uğrardı.

Ramazan ayında kahvehaneler sahura kadar açık durduğu için oyunculara gün doğardı. Üstelik gençlere sahura kadar dışarıda kalmalarına izin verilirdi. Kışın sigara dumanından göz gözü görmezdi.

Kimi kahveler âşık kahveleriydi. Duvarlarda bir-iki saz asılı olurdu. Saza, türkü ve mani okumaya meraklı müşteriler sazı alıp, çalarlardı. Kimi zaman bir-iki âşık kahvede bulur, atışmaya başlarlardı. Ses kesilir, sadece âşıklara kulak verilirdi. Bu kahvelerde oyun olmazdı. Köylü pazarındaki bulunan sazcılar kahvesi günümüzde yaşayan bir örnek.

Ulucamiyi geçince çınarın hemen altında Çınaraltı Nargile Kıraathanesi nargile tiryakilerine hizmet veriyordu. Nargilelerin pirinç aksanları Pırıl pırıl parlardı. Tömbeki denen tütün konulur, üzerine kor yerleştirilir, birkaç nefes çekilir ve müşterilere servis edilirdi. Kimi müdavim kendi nargilesini getirirdi. Genç garsonlar bir ellerinde içi kül dolu yuvarlak kaplarda dolaşır, ateş diye seslenen nargile çeken müşteriye doğru koşardı. Bu sesi yaz aylarında gittiğim Özgende çok duyardım. Ateş diye bağıranlar ve koşuşturan genç garsonlar. Kor konulur, nargileci birkaç nefes çeker, sonra arkadaşlarıyla sohbetine devam ederdi. Özgen’ bir set gibi yükselirdi. Setin altında dikdörtgen şeklinde ve ışıklandırılmış büyük bir havuz bulunurdu. Setin üstünde havuza bakan masalar çok revaçtaydı. Yer bulmak neredeyse imkânsızdı.

A.Ziya Gerçeksöz, Bursa’da Yaşam dergisinde (Ağustos 2015) İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ulucami şadırvanlarıyla, Gümüşçüler arasında Çaycı Veysel’in kahvesinden söz eder. Kahve’nin asmalı çardağının altında kimi tabureye oturmuş, kimi hasıra oturmuş, uzanmış müşteriler nargile fokurdatırken, çaylarını içerken hoşsohbet insanları can kulağı ile dinlerlermiş.

Maksem’deki Çinkolu Kahve Bursa’nın asırlık kahvelerindendi. Maksem’den Heykel’e inen caddenin üzerindeydi. Mahalle sakinlerinden 1933 doğumlu Sadi Oymak; “Kahve gibi kahveydi. Bursa’nın tanınmış esnafları, memurları, emeklileri gelirdi. Bahçesi Gökdere’ye bakardı. Biz cesaret edip giremezdik. Ellili yılların sonunda kapandı. Altmışlı yılların başında harap bir vaziyette duruyordu. Sonra yıkılıp, yerine apartman dikildi.(12 Ekim 2014).

Çinkolu Kahvenin önünden Pınarbaşı suyu geçerdi. Çok su kaçağı olduğu için kakvenin önündeki künkler tamir rdilir, bir kısmı değiştirilir. Kaynağın suyu attığı 1938 yılında taşma olur ve Pınarbaşı semtinde birçok evi su basar. Fazla su küçük bir kanalla Cilimboz Deresi’ne akıtılarak sorun çözülür.

Maksem Cami’sini geçip, Molla Arap’a döndüğünüzde bahçesinde çınarların yükseldiği Uludağ Kıraathanesinin en önemli özelliği sahibiydi. Kahvenin özelliği sahibiydi. Sahibi Ecevit’e benzetildiği için Ecevit diye çağrılır ve kahvesinin adı Ecevit’in kahvesi diye bilinirdi.

Tophane’deki çay bahçesi daha çok turistlere hitap ederdi. Okul gezileriyle gelen öğrenciler burada mola verirdi. Dürbün kiralayanlar olurdu, alıp ovayı seyrederdiniz.

* * *

Çınaraltı Nargile Kıraathanesi’nin karşısında, Emlakbank’ın arasında bir meslek erbabının kahvehanesi bulunurdu, İnşaat Ustaları Kıraathanesi. Çalgıcıların toplanma yeri, Dayıoğlu Hamamı karşısındaydı. Belirli meslek guruplarının toplandığı kahvehaneler olurdu ve onları arayanlar oraya gelirdi.

Tahtakale dağ ilçelerinden gelenlerin gelip, kaldığı hanların altları büyük kahvehaneler bulunur. Bu kahvehaneler aynı zamanda hemşerilerin buluşma yerleri idi.

Kızılay’ın karşısında bulunan Şelale Çay Bahçesini Hazin Kalkancı işletiyordu.

Kamberlerdeki Maşacı Yılmaz’ın işlettiği Müzisyenler Kahvesi’ni anmadan geçemeyeceğim.

KUŞÇU KAHVELERİ

Tahtakale’nin ara sokaklarından birinde Kanarya sevenler kahvesiydi. Etibank Caddesi’nde içinde güvercinlerin bulunduğu bir kahve vardı. Kuşseverler buraya gelirler, bir birlerine kuşlarını gösterirler. Kuş alışverişleri buralarda yapılırdı.

Belirli dönemlerde buralarda bülbül ötüşlü kanarya yarışmaları yapılırdı. Dereceye girenlere ödüller verilirdi, bu yarışmalar gazetelerde yer alırdı.

Güvercinciler biraya geldiklerinde güvercinlerini yarıştırırlardı. Kimileri taklacı güvercin meraklısıydı. Kimi zaman yarışan güvercinlerden birisi diğerini alıp, kafesine götürürdü. Giden güvercinin sahibi mahcup ve üzgün bir şekilde kahvehaneden ayrılıp giderdi. Bazen de meraklıları taklacı güvercinlerini yarıştırırlardı.

Dernekleşme yaygınlaşınca spor kuüplerinin yaptığı gibi derneklerde lokaller açmaya başladılar. Kahvehaneler, kıraathaneler yeni bir dönüşüme uğradılar.

Seksenli yıllarda Tahtakale’nin ara sokaklarında dolaşırken “Kümes Hayvanlarını Koruma Derneği” tabelasını görebilirdiniz. Evet, kümes hayvanlarını da çok sevenler de vardı. Günümüz basınında rastlamadığımız “Horoz Dövüşü yapanlar basıldı” haberlerini okumak doğaldı.

Horozlar meraklıları tarafından dövüş için özellikle yetiştirilirdi. Kahvenin ortasında tahtadan yapılmış yaklaşık bir metre yüksekliğinde bir daire bulunurdu. Dövüşler haftada bir yapılırdı. Dövüşecek horozlar dairenin içine atılır, seyirciler dövüşen horozların üzerinde bahis oynarlardı. Dövüşte yaralanan horozların bazıları aldıkları yaralardan ölürlerdi.

***

Kızılay’ın karşısında düğün ve toplantıların yapıldığı şelale çay bahçesi bulunuyordu. Yaz-kış açıktı. Bugünkü kafelere yakındı.

Altıparmak Caddesi boyunda içinden çınar ağacının yükseldiği Arap Şükrü Ailesi’nden Ergün Değişmez’in çalıştırdığı çınar ağaçlı bahçeli kahvehanesi vardı, kahve hane şimdi yok, yıkıldı ve çınar ağacının altına banklar kondu. Cadde üzerinde şimdi Y Yapı kredi Bank olan yerde Ege Kahvehanesi ve hemen karşısında Özen Kahvehanesi bulunuyordu. Bu kahvehanenin arka bahçesi bir zamanlar yazlık İpek Sineması olarak kullanıldı, şimdilerde ise otopark olarak hizmet veriyor.

Kahvede Bilardo Maçı

Burç Sineması’nın olduğu yerde şimdi yıkılmış binaların birisinin çekme katında, Klüp 16’nın yanında eski futbolculardan Haluk ve Necati’nin işlettiği bilardosu olan kahvehane cadde üzerindeydi. Necati (Göçmen) çok hızlı koşabilen bir futbolcuydu, neredeyse toptan hızlıydı. Kahvehanenin kasasında Necati’nin babası, eski solaçıklardan Tahsin Amca otururdu. Merdivenlerden aşağıya inildiğinde yine aynı kişilere ait olan salonda ping pong masaları bulunurdu.

Bu kahvehanede futbolcular arasında iddialı bilardo maçları yapılırdı. Ortaya çayların soğumaması için örtülen kapaklardan birisinin içine para konulur, kapak masanın ortasına konulur. Kapağı deviren içine ceza olarak aynı miktarda para koyardı. Oyunu Bursaspor’un ünlü kalecisi Lefkoşe’li Osman kazanırdı. Deli Vahit lakaplı Vahit buraya gelirdi. (Aktaran, Serdar Tanman 21/03/2014)

Altıparmak Caddesi’nden Muradiye’ye giden yolun başında bulunan tarihi değirmende dönence Kafe açılmıştı.

Mahalle Kahveleri

Dostum Cahit aka’nın ağzından mahalle kahvelerini gezelim (15/10/2014), “ Bir mahallenin kültürün de kahvelerin önemi nedir diye sorsalar acaba ne deriz? Kahvehaneler Aile reislerine günün şartları içinde yaşamı kaliteleştirecek bilginin, ilmin aktarıldığı, ülke gündeminin gazete, radyo haberlerinin tartışıldığı, mücadelelinin zorlukları ve işlerine emek gücünün yardımların istendiği imece yerleriydiler. Mahallelerde, mahallenin adı ile bütünleşmiş, çukur kahve, kırmızı kahve, asmalı kahve adlarını taşıyan kahvehaneleri vardı ile anılardı. Başka bir mahalleden diğer bir mahalledeki kişiyi arayacaksa hep kahvehane de randevu verilir ya da aradığı kişi kahveciye sorulurdu.

Bursa da 1960 ve 1980 yıllardan bildiğim ve gidip gördüğüm Mahalle kahvehaneleri şöyle sıralayacak olursam. Setbaşı’ndan Namazgâh’a çıkarken dolmuş durakların önündeki bir kahvehane bulunuyordu. Yeni Mahallede Tatar göçmenlerin ve Balkan muhacirlerinin yerleştiği yerde karşılıklı iki adet karşılıklı kahvehane bulunuyordu. Bu günlerde o kahvehanelerde biri aynı yerinde ama o ahşap yapı yerine betonarmeye bıraktı.

Yolumuza devam edince Teferrüç kavşağında bir kahvehane bulunuyordu. Mollaarap dolmuş durakların son durağı bu kahvehane önündeydi. Mollaarap yolunda devem ederken yine üç kahve bulunurdu. Birine gençler, diğerine ihtiyarlar giderdi. Üçüncüsüne orta yaşlılar giderdi. Balaban okuluna giderken solda Pıtır Kahvehanesi hala mevcut yerinde duruyor. Balanbey’deki Dörtçelik ilkokulu önünde ki kahvehane hala mevcut.

Mollaarap’tan İpekçiliğe giderken Talimhane futbol sahasının üst köşesinde Gençler Kahvehanesi ve karşısındaki Cami’nin önünde de bir kahvehane bulunuyordu. Eşrefiler Çocuk Esirgeme Kurumu önünden geçip Temenyeri’nde hala ayni yerde Çınar altında parkın karşısına kalan Bahçeli Kahvehane yerinde sanki meydan okurcasına ben buradayım diyor. Bu bahsettiğim Kahvehaneler Heykel önünden kalkan Namazgâh, Yeni mahalle, Mollaarap, Temenyeri, İpekçilik Mahallelerinin dolmuşlarının güzergâhında görmeye alıştığımız o yılların mahalle ve semt kahvehaneleri idi.

Heykel, Emir Sultan hattında çalışan dolmuşlara binip geçerken gördüğüm ve hala kahvehane mekânların bulunduğu Turistlik bir yer olan Yeşil Cami önündeki iki adet bahçeli kahvehaneler, Şible’ye giderken Cami önünde hala semt kahvesi ve Emir Sultan Cami önündeki semt kahvehaneleri mevcut duruyorlar. Meydancık fırının yanında Davutkadı yolu üzerindeki meydancık kahvehanesi birkaç basamakla çıkılan ulu çınarlı bahçeli mükemmel bir yer idi.

Demirtaşpaşa hamamı üstünde ve ayni atla anılan tiryaki nargilecilerin takıldığı Demirtaşpaşa kahvehanesi vardı ama şimdi yok. Hemen altında balkır imalatı kazan, güğüm yapan dükkân da yok olmuş. Demirtaşpaşa Hamamını tamir edip bugün hizmete soktular. O günlerde Demirtaşspor lokali olan yer ise hala kahvehane olarak açık.

Benim mahallem Ahmet Paşa idi, Mahallenin Camisinin adı da Ahmet Paşa, karşısında mahallenin adı ile anılan kahvehanesi bahçesinde ulu çınar ağacı önünde de mahalle çeşmesi vardı. Hala ayni yerde kahvehane, çeşme var ama ulu çınar yok. Camiden 200 metre aşağıda yine önünde ulu çınarı olan köşede bir kahvemiz daha vardı oda yerinde ve de çınarı da önünde mevcut. Hoca Hasan mah. Camisi batısındaki semt kahvesi hala yerinde mevcut ve de kuzeyinde Garaja giderken camiden 300 metre aşağıda önünde çınarı olan bir kahvehane daha vardı oda yerinde duruyor.”

***

Bursa insanın aklından hala çıkmayan ve günümüzde bile adres olarak tarif edilen İntizam Mah. Meşhur kahvehanesi Kırmızı Kahve önündeki çınarı adı ile yeni betonarme binasına açık duruyor. Geçmiş yıllarda burada müşteri bekleyen Faytonlar sıralanırdı. Selimiye Camisinin köşesindeki cami kahvehanesi yerini 6 ay önce yenilenmeye terk etti. O zamanlar mahallesine girmeye çekindiğimiz Çırpan Mahallesi, semt kahvelerinin yaşadığı semtlerden.

Hocahasan Mahallesi’ndeki asmalı kıraathane asması inşaat yapılırken kesildiği için sadece adıyla devam ediyor. Geçmiş yıllarda okur-yazar sayısı azdı. Burada ve daha başka kahvehanelerde elinde bir gazete olan birisinin yanına toplanmış çok sayıda insanın büyük bir merak içinde “Bir pehlivanın hayatını anlatan” tefrikayı dinlediğini görürdünüz.

Caddede yürümeye devam edelim. Yazıcıoğlu Sineması’nı geçince Erol Bilardo, Dostlar Birahanesi ve şimdiki parkın köşesinde, Garanti Bankası şubesinin olduğu yerde bahçeli Karadeniz Kıraathanesi bulunuyordu. Kıraathane, karşı sırada bulunan SSK memurlarının öğle tatillerinde geldikleri yerdi. Kıraathanenin önünde Bursa’nın meşhur börekçilerinden İbrahim Usta tezgâh açardı.

“İbrahim Usta, her gün öğleden sonra kalkar, yaptığı hamuru başının üzerinde döndürerek, incecik açar, tepsiye koyar, yufkaların aralarına malzemeleri koyardı. Tepsi 7.5 kilo gelirdi. Muradiye’ye çıkarken sağdaki simitçi fırınında pişirilmeye götürülür. Sabah 04’de börek tepsisi alınıp, arabaya konur. Doğru Merinos Fabrikası’nın önüne gidiş. Merinos’ta saat 06’da vardiya değişirdi. Böreklerin yarısı orada satılırdı, Oradan Karadeniz Kıraathanesi’nin önüne geliş, Börekler saat on-onbir gibi biterdi. Ahmet Usta’da uyumaya evine giderdi.

Altıparmak’tan Muradiye’ye çıkalım. II. Murat Caddesi üzerinde yer alan 12 nolu kapı Çelik Spor’un lokaline açılırdı. Lokalin bahçesinden stadyum iyi gözükmediği için pek maç seyredilmezdi. Şimdi Spor Bakanlığı’na aitmiş.

Cadde de daha önce var olan hanlar yıkılmış ama bazı kahvehaneler ayakta. Önce Piç Ali’nin kahvehanesi’ne (şimdi Çardak Kahvehanesi) ulaşırsınız. Onu geçince zamana karşı direnen Turan’ın kahvehanesi sizi karşılar. Bu tarihi kahvenin bahçesi stadyumun üstü kapanmadan önce maç seyretmeye gelenlerle dolardı. Bunun için bir ücret öderlerdi. Bugün kapısında ganyan bayisi yazsa da, bahçesini kafeye çevirse de kıraathane özelliğini hala korumakta.

Özgen ve Göl’de Semaver Keyfi

Kültürpark’taki Özgen, Ender ve sonraki yıllarda açılan Göl çay bahçelerinde yaz akşamları oturacak yer bulunmazdı. Çaylar bardakla değil, semaver usulü sipariş verilirdi. Gelen semaverden kendimiz servis yapardık. Toplum ayrışınca çay bahçeleri de ayrıştı. Özgen Çay Bahçesi’ne Sol ve Demokrat görüşlüler, Göl Çay Bahçesi’ne genelde sağ görüşlüler giderdi.

Özgen bir set gibi yukarıda kalırdı. Altında dikdörtgen şeklinde içinde kayık yüzecek büyük bir havuz vardı. Havuzun kenarlarında bulunan renkli lambalar yandığında su rengarenk bir görünüm alırdı. Mahfelin önündeki setin üstüne konan masalar parka gelen ailelerin en gözde yerlerinden biriydi. Daha karanlık basmadan bu masalar kapışılırdı.

Oturanlar hemen bir semaver söylerlerdi. Semaverlerin altında suyu sıcak tutması için korların konulduğu bir göz olurdu. Muhabbet uzar, su soğursa biraz daha kor koydurabilirdiniz. Semaverin üzerindeki demlikteki çay bitene kadar gece yarılanırdı. Çoğu zaman bir semaver daha istenirdi.

Ramazan ayında iftar vaktini bize önce ramazan topu verirdi İftardan sonra büyüklerin çoğu kahvehaneye giderdi. Sahura kadar açık olan kahvehaneler Teravi namazından sonra dolup taşardı. Kâğıt oyunları, taşlı okey, çanak ve diğer değişik oyunlar, demiryolu altındaki bazı semt kahvehanelerinde tombala oynanırdı.

Mahalle kahvehanelerinde oyun oynanmasına gürültü olduğundan dolayı yaygın değildi. Yaşlılar domino veya dama oynarlardı. Gelenler daha ziyade sohbet için gelirlerdi. Gençlerin gittikleri kahvehanelerde oyun serbestti.

Kahvehanedeki sohbetlerin konusu pahalılık, bulunamayan ihtiyaç maddeleri, ekmeğe yapılan zamlar, şikâyet edilen belediye hizmetleri, maaş zamları, kamuda çalışan işçilere verilen ikramiyelerin ne zaman ödeneceği ve siyasetti. Radyolu yıllarda radyodan yayınlanan “Meclis Saati” pür dikkat izlenirdi. Siyasi tartışmaların şiddeti artar, bazen geçici küslüklere sebep olurdu.

Çekirge Meydanı’nda Beşiktaş’dan Bursaspor’a gelen ve attığı golle Beşiktaş’ın yenilmesine sebep olan ve bu yüzden baba katili lakabı takılan Müfit Gürsu’nun kahvehanesi eski futbolcuların yanı sıra, futbol meraklılarının da tercih ettiği bir yerdi.

Sahi Bursalı olup da, Hüsnügüzel Çay Bahçesinde sevgilisi veya bir dostuyla, çay içerek ovayı seyretmeyen kaç kişi kaldı acaba. O zaman bin bir çeşit yeşilin tonunu görürdünüz. Ovadan kıvrılarak akan Nilüfer Çay’ında yüzülür, balık tutulurdu. Bursa dışından gelen misafirleri gezmeye götürdüğümüz iki yerden birisi burasıydı (diğeri Yeşil’deki çay bahçeleriydi).

Kıraathaneler Gitti, Kafeler Geldi

Garajın yanında, Emekli Sandığı binasının altında büyük bir kahvehane bulunuyordu.. Garajı yapan “Emekli Sandığı” yöneticileri göze girmek için, kahvehanenin işletmesini rahmetli Cemal Gürsel’in oğluna vermişlerdi. Rahmetli diğer cumhurbaşkanlarının, başbakanların yapmadığını yapmış ve yayınladığı bir genelge ile “Benim oğlum ve kardeşim yok, kimse bunlara yardımcı olmasın” diye yazmıştı.

Çocukluğumuzda kahvelere sadece tanıdıklarımızı çağırmak için girerdik. Gençlere hitap eden kahvehaneler ayrıydı. Ramazan ayında kahvehaneler sahura kadar açık durduğu için oyunculara gün doğardı. Üstelik gençlere sahura kadar dışarıda kalmalarına izin verilirdi. Kışın sigara dumanından göz gözü görmezdi.

Üniversitelerin ve televizyonların yaygınlaşması, kadın ve erkeklerin beraber gidebildikleri çay bahçelerini getirdi. Çay bahçeleri kısa sürede gençlerin buluştuğu tek yer olan pastanelerin kafeye dönüşmesini sağladı.

Kıraathanelerin müşterisi olan kültürlü kesim de gençlerin toplandığı bu yerlere biraz soğuk baksalar da kıraathane kültürünün yıllar içinde yok olması sonucu onlarda kafelere yönelmeye başladılar. Kıraathanelerin adı birkaç eski kahvehanenin tabelalarında kaldı.

TARİH /// EKREM HAYRİ PEKER : Malta Sürgünleri


EKREM HAYRİ PEKER : Malta Sürgünleri

25 Kasım 2018

Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında 30 Ekim 1918’de Agamemnon zırhlısında 24 maddelik bir ateşkes imzalandı. Ateşkesi Osmanlılar adına Hüseyin Rauf beyin başkanlığında bir heyetle İngiliz Amiral arasında imzaladı.

Tarih kitaplarımızda yazılanın aksine “Müttefiklerimiz yenildiği için biz yenilmiş sayılmadık”. Aksine Bulgaristan savaştan çekilince Trakya İngiliz, Fransı z ve Yunan ordularının taarruzuna açılmıştı. İnsan kaynaklarımız tükenmişti ve İstanbul’u savunacak gücümüz yoktu.

İttihatçı Hükümet istifa etmiş, yerine onlara yakın Ahmet İzzet Paşa kabine kurmuştu. Hükümetin Bahriye Nazırı Hamidiye kahramanı Hüseyin Rauf Beydi. Yeni Hükümetin ilk işi Büyük Ada’da tutulan General Thowsend aracılığıyla mütareke girişiminde bulunmak oldu. Rauf Bey, Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda müttefikleri temsil eden İngiliz Akdeniz Filosu Başkomutanı Amiral Sir Arthur Calthorpe ile görüştü. Amiral Rauf beye 24 maddelik bir anlaşma taslağı sunar. Amiral Calthorpe yumuşak davranarak bütün maddeleri Osmanlı heyetine kabul ettirir. Rauf Bey’in Yunanlılarla ilgili çekingenliklerini ustalıkla savuşturur. Görüşmelerde “Kayıtsız şartsız teslimden” söz edilmez. Aslında Osmanlı heyetinin düşmanın merhametine sığınmaktan başka yapacak bir şeyi de yoktu.

Osmanlı heyeti büyük bir başarıya imza attıklarını sanıyorlardı. Onlara göre mevcut sınırlar korunacak İstanbul işgal edilmeyecekti. Oysa İngilizler beklenenin aksine hemen boğazlardan geçip İstanbul’a geldiler. Esen bahar havası çabucak dindi. Müttefik donanması ağırlıklı olarak İngiliz gemilerinden oluşuyordu.

13 Kasım 1918 günü 55 parçalık Müttefik donanması Çanakkale Boğazı’ndan geçip Dolmabahçe Sarayı önünde demirledi. Donanmada 22 İngiliz 17 İtalyan 12 Fransız ve 4 yunan gemisi bulunuyordu. Yunan gemilerinin başında Averof zırhlısı bulunuyordu. Donanmadaki gemi sayısı kısa bir sürede yüzü aştı. Akabinde Beyoğlu’na 3500 düşman askeri çıktı. Kısa sürede bir işgal yönetimi kurudu ve İstanbul, İtilaf devletlerinin kontrolüne geçti. l 13 Kasım 1918’den resmi işgalin yapıldığı 16 Mart 1920 tarihine kadar ikili bir yönetim kuruldu.

Yeni kabine ve heyetin güvendiği Kırım Savaşı’ndaki silah arkadaşlığıdır. Oysa aradan 60 yıl geçmiştir. O Günler çok geridedir. İngilizler savaşın uzamasından Osmanlıları sorumlu tutmaktaydılar. Dominyonlardan alınan askerler yetmemiş silahaltına alınan İngiliz gençlerden çoğu hayatını kaybetmiş, bir kısmı da sakat kalmıştı. Bu sebepten sadece İngiliz devlet yetkilileri değil askeri yetkililerde Osmanlı Devleti’ne kin besliyordu. Osmanlı yöneticileri, İngilizleri ne düşündüğü, neler yapacağı konusunda bir düşüncesi, bir analizi yoktu. Oysa Çarlık Rusya’sında iktidarı ele geçiren Bolşevikler, Osmanlının paylaşım planlarını açıklamışlardı.

Cihangiroğlu

İngiliz Karadeniz Orduları Başkomutanı General Sir George F. Milne 12.01.1919 tarihindeki raporunda “Türklere çok sert bir ders vermek gerekli” derken daha sonra işgalci İngilizlerin yüksek komiser vekili Richard Webb’de faklı düşünmüyordu. 03.04.1919 tarihli raporunda “Cezalandırmanın hem Türk İmparatorluğunu parçalayarak cezalandırma hem de benim listemdeki gibi yüksek görevlileri ibret için yargılayarak kişileri cezalandırma biçiminde olmasını istiyorum” yazmıştı.

İngilizler, İstanbul’a yerleşir yerleşmez tutuklamalar başlar. Öncelik direnen subaylardır. Kafkas Ordusunda görevli Küçük Cemal Paşa, Ateşkesten sonra Bakü’yü İngiliz ve Ermenilerden kurtaran, Kutül Amare kahramanı Halil Paşa, Enver Paşanın kardeşi Nuri Paşa Musul’dan çekilmeyen Ali İhsan Paşa, Doğu Anadolu’da silahlarını teslim etmeyen Yakup Şevki Paşa, Medine’yi teslim etmeyen Fahrettin Paşa hemen tutuklanırlar. Musul’dan sonra Toros tünelleri işgal edilir. Fransızlar Adana ve Mersin’i işgal ettiler.

İstanbul’a gelen General Allenby, hükümete 12 maddelilik bir ültümatom verdi. Allenby, Ali İhsan Paşa’nın görevden alınmasını, 6. Ordunun silahsızlandırılarak; silah, top ve tüfeklerin kendilerine belirlenecek yerlerde kendilerine teslimini istedi.( İtilaf Devletlerinin İstanbul’da İşgal Yönetimi, s,61)

Görevden alınan ve İstanbul’a dönen Ali İhsan Paşa, İngilizler tarafından Mondros Mütarekesi hükümlerine aykırı hareket etmekten tutuklandı.

Albay Mürsel Beyin tutuklanması üzerine Erzurum’da bulunan Yakup Şevki Paşa İstanbul’a telgraf çekerek hükümeti uyarır: “Eğer yabancı bir hükümet tümen komutanlarımızı daha büyük ve daha küçükleri böylece tutuklar ve buna karşı devletin hiçbir hakkı ve sözü olmazsa o zaman halimiz nereye varır? Tutuklamak, cezalandırmak gerekiyorsa bunları hükümetimiz tutuklayıp cezalandırsın. Bir Osmanlı Tümen komutanı dünyada görülmüş, işitilmiş hangi kanun hangi mantık gereğince bir İngiliz Harp divanında yargılanabilir?”

Tevfik Paşa ve Damat Ferit Paşa hükümetleri bu konuda İngilizlerle işbirliği yaparlar. Padişahta bu politikaya destek verir. Hükümet, İngilizlerin listesinde bulunmayanları da tutuklayıp, Bekir Ağa bölüğüne doldurur.

Sait Halim Paşa

Fransızlar bu tutuklamalara tepki gösterir. İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri General Franchet D’esperey, tutuklamalara tepki gösterdi. İngilizlere nota verir. Fransız Dışişleri Bakanı Stephan Pichon “Müttefiklerin suçlu sanılan Türk görevlileri ile subaylarını hemen tutuklamak istemeleri tek kategori düşman yani Müslüman Türk zararına ayrım yaratmak oluyor. Avusturyalı, Bulgar ve Alman suçlular tutuklanmış ya da rahatsız edilmiş değillerdir” diyerek 05.03.1919 tarihinde İngilizleri protesto ederse de bir şey değişmez. İngilizler bu konuda müttefiklerine kulak asmaz. Yeri geldiğinde kazık atar.

İngilizler kendi sivil idarelerini kısa zamanda kurdular. Osmanlı devlet aygıtını kendilerine bağladılar.

-Osmanlı devlet adamları itilaf devletleri arasındaki rekabeti sezmiş olsalar da bundan yeterince yararlanamadılar.

– İtilaf devletleri, İstanbul’da milli matbuata nefes aldırmadılar.

-Osmanlı Devleti’nin onayı olmadan savaş öncesi kapatılan konsolosluk mahkemelerini yeniden açtılar. Polis teşkilatı kurdular.

– Osmanlı Devleti’nin sadece itilaf devletleri üzerinde değil, İstanbul’daki tüm yabancılar üzerinde etkisi kalmadı. İtilaf devletleri, kurdukları çeşitli müesselerle demiryollarına, tersanelere, limanlara ve kömür madenlerine egemen oldular. Zaruri hallerde dahi Osmanlı hükümetleri, itilaf subayları tarafından alınan kararlara itaat etmek zorunda kalıyordu.

-İtilaf devletleri, mütarekede olmadığı halde Osmanlı ordusunun tamamen terhisini talep ederek cephanelerine el koydular. Hatta daha sonra bu silah ve cephaneleri Damat Ferit Paşa döneminde satmaya dahi teşebbüs ettiler.

-İtilafçılar ayrıca zabıta birimi oluşturdular.

-İtilaf temsilcileri, hakkında hiçbir delil, şahit ya da belge olmayan şahısları tutukladılar.

*

Osmanlı silahlı kuvvetlerinde üst düzey vazife ifa eden, Şakir, Cevat (Çobanlı) ve Fevzi (Çakmak) paşalar ordunun yeniden yapılandırma faaliyetiyle meşgul oldular. Osmanlı genelkurmayı, Ahmet İzzet Paşa’nın, mütarekeden sonra efradın terhisi için izin verdiğinde, “savaş meydanlarında tecrübe ve savaş taktiklerini öğrenen subayların terhis edilmesine lüzum olduğuna” karar vermişti. Osmanlı ordusunda terhisler başladığında, “çalışkan, liyakat sahibi” subaylar, yani “çelik” kadro muhafaza edildi.

*

Müttefiklerin hazırladığı listelerde Mustafa Kemal’in de adı vardır. İngiliz haber alma subayı Yüzbaşı Hoyland’ın 28 Şubat 1919 da hazırladığı listede Mustafa Kemal, yaveri Cevat Bey (Gürer), Yarbay Kel Ali (Çetinkaya), Halil Paşa, Kazım Karabekir Paşa, İsmet Bey (İnönü) ve çok sayıda subay vardı. Bu liste 12 Nisan 1919 günü bir yazıyla İngiltere Dışişleri Bakanlığına iletilir. Listenin çokluğu, öncelik sırası ve Damat Ferit Paşanın Mustafa Kemal’e güveni erken tutuklamayı önler. İngilizlerin isteği ile Ocak ve Şubat 1919 yılı subay ve sivil ayırt edilmeden içinde gazetecilerin de bulunduğu yüzü aşkın kişi tutuklanıp Bekir Ağa bölüğüne tıkıldılar. Tutuklulardan kaçan Doktor Reşit paşa intihar etti. Boğazlayan kaymakamı Kemal Bey düzmece bir mahkeme sonucu asılır. (10 Nisan 1919)

Tutuklamalar Nisan 1920 de 223 kişiyi bulur. Kars, Ardahan ve Batum bölgesinde İngilizlerin tutukladığı kişiler bunun haricindedir. İngiliz yüksek komiser vekili Amiral R. Webb hükümete ve dışişlerine gönderdiği 61 kişilik listenin ibret için cezalandırılmasını ister. Bu liste İttihatçı, mebus, bakan ve sivil mülkiye görevlilerinden oluşuyordu.

Boğazlayan kaymakamı Kemal Beyin cenazesi işgalleri ve işbirlikçi hükümeti protesto eden büyük bir gösteriye dönüşür. İngilizler ve Damat Ferit Paşa bu gösteriden sonra kimseyi asmayacaklarını anlamışlardı. Cenazede tıbbiyeliler “İngilizlerin başını ezeceğiz” diye haykırırlar.

Damat Feri t hükümeti Nazım Paşa başkanlığında bir sıkıyönetim mahkemesi kurdu. Mahkeme 28 Nisan 1919 günü saat 13.40 ta bir grup tutuklu “Ermeni Kırımıyla ilgili” yargılama başlar. Birkaç celse sonra sıra Ziya Gökalp’e gelir. 15 Mayıs’ta İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali büyük bir infial uyandırmıştı. Sorgulanan Ziya Gökalp mahkeme heyetine gürler. “Milletime iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Ermeni Kırımı değil bir Türk-Ermeni vuruşması vardır. Bize arkadan vurdular bizde vurduk.”

28 Mayıs’ta Malta’ya önce Ali İhsan Paşa sürülür. İlk kafileyle 14 subay Malta’ya götürülür. Yunan işgaline karşı yurdun her tarafında protesto gösterileri yapılmakta, hükümet ve İngiliz yetkililere protesto telgrafı çekilmektedir. Miting öncesi 41 kişi Bekir Ağa bölüğünden bırakılır. 23 Mayıs Cuma günü büyük bir miting düzenlenir. Mitingden sonra 28 Mayıs günü Bekir Ağa bölüğünü kontrol eden 67 kişi alınıp Prenses Ena gemisine doldurulur ve Malta’ya gönderilir. Aynı gemiye Kars şurası üyesi 11 kişi de yüklenir. Bu şura üyeleri arasında bir Rus bir Rum üyede vardır. İngilizler aralarında bu kişiler için “Gerekince bunları rehin tuttuğumuzu açıklayabilir” diye yazışırlar.

12 sürgün 29 Mayıs 1919 günü Limni adasının Mondros limanına indirilir. Bunlar İttihat Terakki’nin geride kalan üst düzey yöneticileriydi.

17 Haziran 1919’da Amiral Calthorpe, Mustafa Kemal Paşanın geri çağrılmasını istedi. 18 Haziran günü İçişleri Bakanı Ali Kemal bütün vilayetlere Müdafa-i Hukuk-u ve milli faaliyetleri yasaklar. 22 Haziranda Amasya Genelgesi yayınlanır. İngilizler Mustafa Kemal Paşa ve Konya’daki Cemal Paşa’nın geri çağrılması istenir. Cemal Paşa İstanbul’a döner. İngilizler tarafından tutuklanıp Malta’ya sürülür. Mustafa Kemal Paşa 8-9 Temmuz gecesi sarayla görüşür. Dönmeyeceğini bildirir. Saray, “O halde resmi vazifeniz sona ermiştir” deyince Mustafa Kemal Paşa da İstanbul’a istifasını bildirir.

8 Ağustos gecesi 20 kişilik silahlı bir çete tarafından Batum Hapishanesi basılır, iki İngiliz muhafız öldürülür. Nuri Paşa kaçırılır. Aynı gece Halil Paşa ve Küçük Talat Bey, Bekir Ağa Bölüğü’nden kaçırılır. Nuri Paşa Azerbaycan’a geçer. Ankara’ya gelen Halil Paşa Atatürk tarafından Sovyet Rusya’ya gönderilir.

Mısır’da esir tutulan Fahrettin Paşa Malta’ya sürülür. Diyarbakır milletvekillerinin de aralarında bulunduğu on kişi 5 Ağustos 1918’de Malta Adasına sürülür. Adadaki sürgün sayısı 81 i bulur.

Erzurum ve Sivas’ta toplanılan kongrelerden sonra Malta’ya sürgünler durur. Meclis-i Mebusan seçimleri yenilenir. Atatürk, meclisin Anadolu’da toplanmasını istedi ama kabul ettiremedi. İstanbul’da toplanan meclis 12 Ocak 1920 günü açılır. 140 milletvekilinin 80’i Kuva-yı Milliyeci’dir. Bu mecliste Atatürk’ün sözcüsü Rauf Bey gözükür. Meclis 28 Ocak 1920 günü gizli oturumda Misakı Milliyi daha sonra 17 Şubatta ki açık oylamada kabul edildi.

Bu kararların alınmasında Rauf beyin katkısı tartışılmaz. Meclisin açılmasından sonra Harbiye Nazırı Cemal Paşa(Mersinli) ile Genelkurmay başkanı Cevat Paşa (Çoban) istifa ettirilir. İngilizler İstanbul’u resmen işgal etmeyi düşündüler. 16 Mart sabahı işgal planı uygulanmaya konuldu. Meclis basılırdı ve Rauf Bey, Albay Kara Vasıf Bey’in içinde bulunduğu 71 kişi Malta’ya sürüldüler. Bakü’de tutuklu bulunan Mürsel Bey’de Malta’ya sürülür.

İngilizleri rahatsız eden en önemli şey, Osmanlı genelkurmayının yetenekli subayları Anadolu’ya göndererek Milli Mücadele destek vermesiydi (Bunu unutmayan Avrupalılar genelkurmay başkanının bütün orduya hâkim olan yapısını günümüzde kuvvet komutanlarını MSB’ye bağlayarak çözdüler).

Sürülenlerin içinde İstanbul’dan Türk Sosyalist Fırkası adayı olarak seçime girip milletvekili olan Numan Usta’da vardır. Bu tutuklamalar karşılıksız kalmaz. Mustafa Kemal 22 Ocak 1920 günü şifreli bir telgrafla böyle bir durumda yabancı subayların tutuklanmasını Ankara, Konya, Sivas ve Erzurum’daki Kolordu Komutanlarına bildirmiştir. 16 Mart günü Atatürk, Kazım Paşaya şifreyi hatırlatır. Erzurum’da bulunan Yarbay Rawlinson’un bulunduğu 10 subay, 15 er ve 4 tercümanı tutuklanır. İngilizler buna rağmen sürgüne devam ederler. Aralarında gazeteci ve subayların bulunduğu 19 kişi daha sürülür. Nisan ayında aralarında Kel Ali Bey’in (Çetinkaya) bulunduğu 4 kişi daha sürülür. Mayıs ayında Damat Ferit Paşa aralarında Atatürk, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’nın da bulunduğu bir listeyi İngilizlere verir. Son Osmanlı Meclisi dağılınca deyim yerindeyse milletvekilleri Ankara’ya aktılar. Ankara’da bir hükümet kurulur.

İngilizlerin amacı Sevr Antlaşmasına koyacakları bir madde ile hem sürgünleri hem de işgale karşı direnenleri yargılamak isterler. 10 Ağustos 1920’de imzalanan antlaşmaya bu konuda bir madde eklerler(230. Madde). Sürülenlerden 70 kişi ve henüz yakalanmamış 170 kişi yargılanmak üzeri kara listeye alınmıştır. Bundan sonra İngilizler için büyük bir problem var kanıt bulmak. İngilizler sürgünleri üçe ayırırlar.

  1. Siyasi suçlular
  2. Sürgün, yağma ve kırma suçları
  3. İngiliz savaş tutsaklarına kötü davranmakla suçlananlar

Burada Malta valisi Mareşal Plumer Londra’yı sıkıştırmaya başlar. 12 Şubat 1921’de Londra’ya çektiği telgrafta şunları yazar;

“Hala burada 115 tutsak var. Bunların çoğu yüksek sosyal sınıflardan kişiler. Bu tutsaklar suçlarını bilmiyorlar.”

Sürgün tutsakları içinde Şeyhülislam Hayri Efendi gibi sağlığı bozuk olanlar bulunu yordu. Şeyhülislam Hayri Efendi serbest kaldıktan bir yıl sonra vefat etti

8 Şubat 1921’de İngiltere Başsavcısı, Dışişleri Bakanlığı’na bir yazı gönderir ve daha fazla gecikmeye meydan verilmemesi için yerli Hristiyanlara zulüm yapmak suçundan yargılanacak Türk sürgünleri aleyhinde delil toplanmasının yüksek komiserliklerden istenmesini rica etti. Sözde deliller sürgünlerin dosyalarındadır. Ancak bu delillerin yargılanacakları mahkum etmeye yetmeyeceğini bilen İngiliz yüksek komiseri de bilir ve iddianameleri Londra’ya iletirken Lord Curzon’a şunları yazar;

“Müttefik ya da tarafsız ülkelerin hiçbirinden bilgi istenmedi. Özellikle Amerikan Hükümetinin elinde bol miktarda belge bulunduğu kuşkusuzdur…”

Barış Antlaşması henüz yürürlüğe girmediği için Türk Hükümetine ve görevlilerine de herhangi bir baskı yapılmadı. Bu nedenle hiçbir Türk resmi belgesi de sağlanmadı. Anadolu’da gezi özgürlüğü bulunmadığı için pek az tanık gelebildi.

İngilizlerin umudu Amerikalılar olur. Lord Curzon 31 Mart 1921 günü İngiltere’nin Washington Büyükelçisi Sir A. Geddes’e şu telgrafı çeker.

“Majesteleri Hükümetinin elinin altında Malta’da Ermeni Kırımına katılmaktan sanık bir miktar tutuklu Türk var. Kurbanların kaybolması, dağılması ve başka nedenler yüzünden suç delillerini ortaya çıkarmakta büyük güçlüklerle karşılaşılıyor. Amerikan Hükümetinin elinde kavuşturmaya yarayacak deliller bulunup bulunmadığının öğrenilmesini rica ederim…”

Bu telgraf “Dağıtımı yapılamaz” damgası taşır.(275) Washington Büyükelçisi Sir A. Geddes yine “Dağıtımı yapılamaz” kayıtlı bir şifreli telgrafla şu cevabı verir;

“ABD Dışişleri Bakanlığında birçok soruşturma yaptım. Bana bugün bildirdiğine göre Amerikalıların elinde Ermeni sürgünü ve kırımı ile ilgili birçok belge vardır ancak bu belgeler olaylara karışmış kişilerle ilgili olmaktan ziyade suçların işlenişiyle ilgilidir. Majesteleri Hükümeti arzu ederse kaynağı açıklanmamak kaydıyla bu belgeler Büyükelçiliğiniz emrine verilecektir. Anlatılanlara bakarak bu belgelerin Malta’da tutuklu Türklerin kovuşturulmasında delil olarak işe yarayabileceklerinden kuşkuluyuz.”( Malta sürgünleri s.286)

Londra çaresizdir. Lord Curzon Washinton Büyükelçisine ikinci talimatı verdi. “Ermenilere ve öteki yerli Hıristiyanlara zulüm yapmaktan sanık olarak yargılanacak Malta sürgünlerinin” listesini gösterdi. Listedeki sürgünler hakkında kısaca ekledi. “Bu kimselerden herhangi biri aleyhimde tezelden Amerikan hükümetinden delil sağlayabiliyorsanız memnun olurum” dedi. Büyükelçilikten şu karşılığı aldı. “Ermeni kırımından ötürü yargılanmak üzeri Malta’da tutuklu Türklerle ilgili olarak çalışma arkadaşlarımızdan biri dün 12 Temmuz günü Amerikan Dışişleri Bakanlığına gitti. Son savaşta Ermenistan’da yapılan zulümle ilgili Amerikan konsolosları raporlarını gözden geçirmesine izin verildi. Bu raporlar Majesteler Hükümeti’nin amacına en çok yarayacak diye Amerikan Dışişlerince seçilmişti. (Malta sürgünleri s.287) Üzülerek arz edeyim ki, bu belgelerin içinde yargılanmak olarak kullanabilecek hiçbir şey yoktur. Şunu da eklemekle onur kazanırım ki, Amerikan Dışişleri yetkilileri konuşma sırasında verecekleri bilgilerin hiçbirinin bir hukuk mahkemesi önünde kullanılmaması arzusunda bulunmuşlardır. Bu bakımdan ve Amerika Dışişlerinin elindeki belgelerde hiçbir şekilde Türkler aleyhinde delil bulunmadığından korkarım ki bu konuda yeniden Amerikan Hükümetine başvurulmasından herhangi bir şey elde etme umudu yoktur. (Malta sürgünleri s.288)

Bu aradan İngiltere Başsavcılığı 20 Mayıs 1920 günü Dışişleri Bakanlığına bir yazı göndererek “Barış antlaşması (Sevr) onaylanmadan Malta sürgünleri aleyhinde kovuşturma yapılmayacağını” bildirdi. Bakanlık, 31 Mayıs günü Başsavcılığa gönderdiği yazı da cezalandırılmalarını istediği 42 kişi için aleyhlerinde delil bulmanın son derece güç olduğunu itiraf ederek hiç değilse 42 kişinin “cezalandırılmasının siyasi bakımdan son derece arzu edildiğini” yazar.

İngiltere Başsavcılığı 29 Temmuz 1921 günü, İngiliz Başsavcılığı, Dışişleri Bakanlığına uzunca bir yazı gönderdi. Cezalandırılmak istenen sürgünlere yüklenen suçların “yarı siyasi nitelikte” olduğunu tekrarladı. “Delil bulunmadığını, bulma olanağının da kalmadığını” ekledi. “Elindeki delillerle bu kimselerin mahkûm ettirilmeyeceklerini” belirtti. Kısacası İngiliz Başsavcılığı sürgünleri yargılanması için bir şey yapamayacağını belirtti. (s.289)

Lord Curzon, Ağustos 1921 de gönderdiği yazıda Malta sürgünlerini yargılamak için yapılan başarısız çalışmayı özetleyip şunu yazar;

“Delil yokluğunun yarattığı güçlükten başka Sevr Antlaşmasının 230. Maddesi gereğince bir mahkeme kurulmasına, Fransız ve İtalyan hükümetlerinin katılma olasılığı da yoktur”

“Bu koşullar altında anılan maddeyi uygulama umudunu pek göremiyorum. Majesteleri Hükümeti, Anadolu’daki İngiliz Tutsakları geri dönünceye kadar Türk tutsaklarını serbest bırakmaya her ne kadar razı olmayacaksa da yukarıda anılan güçlükler sonucunda, Türkiye ile yapılacak genel bir anlaşma ile yerli Hıristiyanlara zorbalıktan sanık olarak Malta’da tutuklu 4348 Türkün salıverilmesini de düşünmek zorunda olduğunu hissediyorum” (Malta sürgünleri, s.290)

16 Mart 1921 günü Londra’da yapılan konferansta Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey İngilizlerle bir grup rehinenin bırakılması için bir anlaşma yaptı. Yunanlıların İnönü’de durdurulması İngiliz politikalarını değiştirir. 14 Aralık 1920 günü Türklerden iki kişi kaçtı. 2. İnönü Savaşı’ndan sonra 37 sürgün 29 Nisan 1921 günü Malta’dan İtalya’ya gönderildi. Sakarya Meydan Savaşı sürerken bir kaçakçıyla anlaşan 16 sürgün İtalya’ya kaçtılarlar. Kaçanların içinde Ali İhsan Paşa da bulunuyordu. Sakarya Zaferi’nden sonra İstanbul’da yapılan anlaşmayla adada kalan 59 sürgün İnebolu’da teslim edildi. Serbest kalan subaylar Kurtuluş Savaşı’nda görev aldılar. Sürgünlerden 11 kişi İstanbul’a döndü. Tarihimizde acı bir sayfa daha kapandı.

Tevfik Paşa, Ermeni iddialarını Avrupalı tarafsız yargıçlara inceletmeye karar verdi. Türk Hükümeti Şubat 1919’da Danimarka, İsveç, İsviçre, Hollanda ve İspanya hükümetlerine resmen başvurdu. Birinci Dünya Savaşı dışında kalmış bu ülkelerde bu başvuru İngilizlerde paniğe neden oldu. Böyle bir yargılama yaptıkları propagandayı çürütecek, balonlar sönecekti.

Lloyd George Hükümeti Türkiye’ye tarafsız yargıçların gönderilmesini ve tarafsız tahkikat yapılmasını yoğun diplomatik girişimler ve baskılarla engellediler.

İngilizler, can düşmanları İttihatçıları yok etmek için ellerinden geleni yaptılar ve Ermeni Komitacıları kullandılar. Bir gazeteci vasıtasıyla temas kurdukları Talat Paşa’yı, Ermeni komitacılarına öldürttüler( 15 Mart 1921). Aynı yıl 5 Aralık’ta Roma’da Sait Halim Paşa öldürüldü.

17 Nisan 1922 Bahaeddin Şakir ve Eski Beyrut Valisi Azmi Bey öldürüldü. Hayalleri kırılan Enver Paşa, Turan da şehit oldu. Atatürk’ün sevdiği ve Anadolu’ya davet ettiği Cemal Paşa 21 Temmuz 1922’de Tiflis’te şehit edildi.

Liberal yazarların Atatürk düşmanlığının altında, Atatürk’ün öldürülen İttihatçıların hem ölüsüne, hem de ailelerine sahip çıkarak maaş bağlatması yatar. Kamuoyuna 1914-1918 yılları arasında olduğu öne sürülen ermeni soykırımı tarihi son yıllarda sesiz sedasız 1923 tarihine ötelenir.

BURSA’DAN SÜRÜLEN MİLLETVEKİLLERİ

Hacı Mehmet Adil Arda (1869, Lofça – 1935, İstanbul) 1903 yılında Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Selanik’te iken İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, önce Selanik Rüsumat Nazırlığı görevine ve 1909 yılında da Edirne Valiliği görevine atandı. 1910 yılında İttihat ve Terakki Kâtib-i Umumiliği’ne seçildi. Selanik’teki Hukuk Mektebi’nde öğretmenlik yaptı. 1911 yılında Dahiliye Nazırlığı’na atandı. 1912 yılında yapılan Meclis-i Mebusan seçimlerinde yine İttihat ve Terakki listesinden Gümülcine mebusu seçildi ve yeniden Dâhiliye Nazırı oldu. Meclis-i Mebusan’ın üçüncü döneminde, bu kez de Bursa’dan mebus seçildi. 21 Aralık 1918 tarihinde Padişah VI. Mehmed Vahidettin tarafından kapatılışına değin Meclis-i Mebusan Reisi olarak görev yaptı.

Mütareke döneminde bir süre Darülfünun’da müderris olarak çalıştı. İtilaf Devletleri tarafından tutuklanarak Malta’ya sürgüne gönderildi. Serbest bırakıldıktan sonra bir süre İtalya’da kaldı. Daha sonra Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katıldı. Önce Adana Valiliği görevine atandı, daha sonra 11 Eylül 1922 tarihinde kurtarılışının ardından Bursa Valiliği görevine getirildi.

Nisan 1923’te Reji Umum Müdürü oldu, aynı yıl emekliye ayrıldı. 1926 yılına kadar İnhisarlar İdare Meclisi üyeliği yaptı. İstanbul’da Lozan Antlaşması uyarınca oluşturulan Türk-Fransız Karma Mahkemesi’nde Türk yargıç olarak görevlendirildi. Hukuk Mektebi’nde ders verdi. Bu görevini Darülfünun’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldüğü 1933 yılına kadar sürdürdü. “Borçlar Kanunu Şerhi” adlı iki ciltlik bir yapıtı vardır.

RIZA HAMİT BEY

Yüzbaşı rütbesinde iken İttihat ve Terakki kadrolarında yer aldı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın sadrazamlığı döneminde ilân edilen sıkıyönetimde tutuklanarak “Bekirağa Bölüğü”ne kapatıldıysa da, hemen ardından 1912 seçimlerinde Bursa milletvekili seçildi. Askerlik mesleğinde binbaşılığa dek yükseldi. 1914’te yeniden Bursa milletvekili seçildi, bu görevini Padişah Vahidettin’in 21 Aralık 1918’de meclisi kapatmasına değin sürdürdü.

Şubat 1919’da yeniden tutuklandı ve İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edildi.

BURSA VALİSİ Ali OSMAN BEY

1894 yılının Ağustos ayında, Mülkiyenin (Siyasal Bilgiler Fakültesi ) yüksek kısmından, pekiyi dereceyle mezun oldu. Sivas, Havza, Erbaa, Develi, İskeçe, Antep ve Kastamonu gibi farklı merkezlerde kaymakamlık yaptı.

Ali Osman Bey 22 Eylül 1908 Bolu Mutasarrıf’ı oldu. Ali Osman Bey’in tayini 16 Ağustos 1909’ da mutasarrıf olarak Drama’ya yapıldı. 1910 yılında 1. Arnavut isyanı başladı. Ali Osman Bey bu kez 20 Şubat 1910’da isyanın en güçlü olduğu yer olan Debre Sancağı Mutasarrıflığına getirildi. Arnavut isyanı, 1 Ocak 1911’de üzerine gönderilen Harbiye Nazırı Memduh Şevket Paşa komutasındaki güçler tarafından Mart 1911’de bastırıldı. Ali Osman Bey, Şubat 1912’ye kadar Debre sancağında ki görevinde kaldı. II. Meşrutiyet ilanından sonra ve 1911’de meclis içinde yeni muhalif partiler ortaya çıktı. Eylül 1911’deki kongreden sonra kurulan İTC için Hürriyet ve İhtilaf partisi en büyük rakip oldu.

Şubat 1912’de yapılan meclis seçimlerini, hemen her yerde İTC adayları kazandı. Adaylardan biri de Trabzon’dan İTC milletvekili adayı gösterilen Ali Osman Bey’dir. Seçimlerin sonucunda Ali Osman Bey 2. Meclis-i Mebusan’da milletvekili oldu. 16 Temmuz 1912’de, Halâskâr Zâbitân grubunun muhtırası üzerine Sait halim Paşa başkanlığındaki İTC kabinesi istifa etmek zorunda kaldı. Hürriyet ve İhtilaf partisi, İTC egemenliğine son vermeyi hedefliyordu. Bu amaçla 29 Ekim 1912 kurulan Kıbrıslı Kamil Paşa hükümeti, Şubat 1912 seçimini iptal ederek meclisi feshetti. Ali Osman Bey’in milletvekilliği de çok kısa sürede sona ermiş oldu.

8 Ekim 1912’de 1. Balkan savaşı başladı. Düşman kuvvetleri Çatalca önlerine kadar geldi. 23 Ocak 1913’de Kamil Paşa sadrazamlığı Bâb-ı Âli Baskını ile son buldu. Sadrazam, istifasını verdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti Mahmut Şevket Paşa’yı sadrazamlığa getirtir.

3 Şubat 2013- 30 Mayıs 1913 arası Osmanlı karşı taarruza geçti. Kırklareli’ne kadar olan topraklarını geri aldı. Daha sonra 16 Haziran -10 Ağustos 1913 tarihleri arası balkan ülkelerinin paylaşım kavgasına tutuşmasını fırsat bilen Enver Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, 2. balkan Savaşında Kırklareli ve Edirne’yi de kurtardı.

11 Haziran 1913’te Mahmut Şevket Paşa’nın bir suikaste kurban gitmesi üzerine, cemiyet iktidarda ağırlığını koydu. 12 Haziran 1913 günü Sadrazam Sait Halim Paşa’nın başkanlığında kurulan hükümette, Enver Paşa Harbiye (Savunma), Talat Paşa İçişleri Bakanı oldu. İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) hükümetinin kurulmasıyla Ali Osman Bey, 13 Temmuz 1913’de önce Bolu Sancağı Mutasarrıflığına, 7 Nisan 1915’de maaşla merkezi Bursa olan Döneminin en genç valisi olarak Hüdavendigar Vâliliğine atandı. Valiliği esnasında Bursalı Ermeniler sürüldü. Bu sebepten Malta’ya sürüldü. Oğlu Ferda Güley,1915 yılında Bursa’da doğdu. Bursa valisi Ali Osman Bey’in oğludur. Harp okulunu bitiren Güley, Askeri liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra 20 yıl Ordu milletvekilliği yaptı. 1974 yılında Ulaştırma Bakanı oldu. Kendini Yaşamak adlı anılarından oluşan bir kitabı vardır. Güley, 2009 yılında hayatını kaybetti.

KAYNAKÇA:

-Ahmad, Feroz, İttihat ve Terakki, İstanbul-2010

-Akşin, Sina, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul-2004

-Apak, Rahmi, Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, Ankara-1988

-Aydemir, Şevket Süreyya, Enver Paşa, İstanbul-1975

-Bardakçı, Murat, Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi, İstanbul-2013

-Bozkurt, Abdurrahman, İtilaf Devletlerinin İstanbul’da İşgal Yönetimi, Ankara-2014

-Çiçek, Hikmet. Dr.Bahattin Şakir, İstanbul-2007

-Enver Paşa’nın Anıları, Hazırlayan: Halil Erdoğan Cengiz, İstanbul

-Halaçoğlu, Yusuf, Ermeni Tehciri, İstanbul-2010

-Kabacalı, Alpay, Talat Paşa’nın Anıları, İstanbul-2011

-Kandemir, Feridun, Rauf Orbay, İstanbul-1965

-Karaköse, Nejdet, Nuri Paşa, İstanbul-2012

-Kutay, Cemal, Rauf Orbay, Hayat ve Hatıratım, İstanbul-1997

-Mardin, Şerif, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İstanbul-1992

-Okar, Mehmet Ali, Osmanlı’nın Balkanlardaki Son On Yılı, İstanbul-2013

-Ramsaur, E.E.,Jön Türkler ve 1908 İhtilali, İstanbul-1982

-Sorgun, Taylan, Halil Paşa, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete Bitmeyen Savaş, İstanbul

-Sorgun, Taylan, Mütareke Dönemi, İstanbul-2007

-Şimşir. B.N, Osmanlı Ermenileri, Ankara-2011

– Şimşir. B.N,Malta sürgünleri, Ankara-1985

-Tetik, Ahmet, Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-2014

-Ulubelen, Erol, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul-1967

-Ülkü, İrfan, Enver Paşa, İstanbul-2005

-Yalçın, Küçük, Gizli Tarih, İstanbul-2006

TARİH /// EKREM HAYRİ PEKER : Boğanın boynuzları – Sümerler – “Tarih Türklerle Başlar”


EKREM HAYRİ PEKER : Boğanın boynuzları – Sümerler – “Tarih Türklerle Başlar”

27 Mart 2018 Salı

İngiliz Arkeoloji Enstitüsü profesörlerinden Harriet Crawford’un Sümer ve Sümerler üzerine yazdığı bir kitabı okudum. Yazar Sümerlerin Türk kökeni ve Batı Türkistan, bugünkü Türkmenistan bağlantısına hafifçe değinip, daha çok Sus-Elam uygarlığıyla bağlantı kurmaya çalışmış. Oysa kitabının bazı bölümlerinde yazdıklarının bir kısmı kendisini yalanlıyor, savunduğu tezini çürütüyor.

Aynı anlayışı Hititler üzerine kitap yazmış bulunan İngiliz arkeoloji enstitüsünde görevli araştırmacılar görmüştüm. Batılı tarihçilerinden J.G.Macquen’in Hititler ve Hititler çağında adli eserinde kendi ırklarını, medeniyetini İran’a bağlama çabası, üstün ırk safsatalarıyla Hitler’i Almanya’da iktidara getirmişti ve Hitlerde Ani ırkı dünyaya hâkim kılmak için tarihin en kanlı savaşını başlatmıştır.

İsveç tarihinin kurucusu kabul edilen, Pr. Sven Lagerbringin ‘’İsveçlilerin ataları Türktür. Avrupa’da birçok krallıklar (Norveç, Danimarka, Saksonya, Westfalen, Fransa ve İngiliz) Odin’in çocukları soyundan gelmektedir’’ Sözleri unutulmak istenmiştir. Oysa bugün Türkler’in, Kafkas kökenli Halkların izlerine İngiltere’de, İspanya’da, Cezayir’de rastlamak mümkündür. Bask halkının Kafkas kökeni tarihçiler arasında tartışılmaz bir gerçek haline gelmiştir.

Lagerbring eski İsveççe, Almanca, Danca dillerinin temelini Tirkrar(Türkler)’ların konuştuğu dilin oluşturduğunu iddia eder. Odin bölgeye büyük ihtimalle İsa’dan önce gelmiştir.

Sarı denizden Macar ovalarına kadar uzanan bölgedeki Türk varlığı nedense görülmek istenmez. Proto-Türk veya ilkçağ Türklerinden geriye Balkan gibi isimlerin kalmasını, İsveç Sagaları ve Almanların meşhur destanı Nibulungen’in bazı bölümlerinde Türk isimlerinin isminin geçmesini nasıl açıklayacağız?

Ünlü tarihçi L.Gumilev bunu şöyle açıklıyor,’’Dünya tarihi içinde, kadim Türk halklarının ve kurdukları devletlerin tarihi incelendiğinde şöyle bir soru sormak lazım gelmektedir: Türkler neden ortaya çıktılar ve neden katiyen torunları olmayan müteakip birçok millete kendi isimlerini bırakarak tarihten silmediler? Çünkü Kadim Türkler insanlık tarihinde geniş bir yer tutmalarına rağmen nüfusça azaldılar?’’

İngiliz Profesör Sümer bölgesinde bulunan bir kısım eşya’nın Anva/Anev de bulunduğunu yazıyor. Tarihçiler Sümerlerin bu bölgeden geldiğini söylüyorlar. Bu bölgede Anev ve Afganistan’ın Badakşan bölgesinde bulunan Lacivert Taşı getirtip heykel ve varlıklı insanların kullandığı mühürlerin yapımında kullanmışlar.

Metal eşya ve bronz yapımında kullanılan bakırı getirmek için Umman ve Bahreyn’de ticaret kolonileri kuran Sümerler İndus vadisindeki Harappa ve Mohengodero medeniyetini kuranlarla ticaret ilişkilerini sürdürmüşlerdir.

Sümerlerin yaptığı Zigguratlar bugün Türkmenistan’daki Altın Tepe ve Afganistan’daki Murgidak bölgesinde bulunan bazı yapılarla benzerlik göstermektedir. Bu örnek iki bölge arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Sümer mühürlerdeki oba resimleri de bu konuda başka bir örnektir.

Sümerler yukarı Mezopotamya ve Anadolu içlerine kadar ilerleyip bu bölgelerde küçük yerleşim yerleri kurmuşlardır. Asur bölgesinde kazı yapan ünlü arkeolog Henry Lazard kazı anılarını anlattığı ‘’Ninova’’ adlı eserinde bölgede bulunan piramitlerden bahseder. Bu yapılar Mısır piramitlerinin atası olabilir. Sümerlerin bölgeye M.Ö.4bin yıllarında geldiğini unutmayalım. Ziggurat yapımı bütün bölgeyi sarmıştır. Ünlü tarihçi Heredot Babil’deki Zigguratın kendi döneminde mevcut olduğunu söylüyor.

Tarihi bugünkü coğrafyaya göre yorumluyoruz. Bugün merkezi Asya’da yan Türkistan’da bulunan Gobi ve Taklamakan bölgesinde Kazan şehrine kadar uzanan büyük bir deniz yer alıyordu Bu denizin çevresinde büyük bir uygarlık vardı. İklimsel değişiklikler bu denizi zaman içinde kuruttu. Bugün buna örnek Marmara denizinin birkaç katı büyüklükteki Aral gölünün/denizinin kurumasıdır. Karadeniz’in bugünkünden küçük bir göl olduğu çevresinde bulunan şehir kalıntılarından anlaşılmaktadır. Bugünkü Marmara denizi de bir göldü. Prens adaları bu gölün etrafındaki tepelerdi. Pendik açıklarında denizin altı-yedi metre derinliğinde yerleşim yeri kalıntıları bulunmuştur.(NTV Tarih Eylül 2012 Sayısı) Tarihi iklim değişikliklerinin nice medeniyet yıktığını, medeniyetleri kuran halkları dağıtıp yok ettiğini tarih kaydeder. Buna örnek olarak Türkistan, Yemen, Habeşistan’da yaşayanları ve geride bıraktıkları muhteşem yapıların yanında Mısır Erken Mayaları gösterebiliriz. İklim, coğrafya, ticaret yolları, nüfus ve bilgi birikiminin medeniyetlerin oluşmasında çok önemli rolü vardı.

Değerli tarihçimiz Kazım Mişan’ın yazılarında belirttiği gibi Türkler göçebe değil, göçmendir. Kuraklığın Afrika ülkelerinde bugün ne gibi toplumsal sonuçlara yol açtığını görüyoruz. Oğuzlarda suya giren öldürülürdü. Türk toplumlarında sulak bölgelere kudsiyet atfedilmesinde yaşanmış kuraklığın büyük etkisi vardır. Fergana vadisinin Oş bölgesinde böyle bir alan Şah-ı Merdan adıyla günümüze kadar gelmiştir.

İbn-i Fadlan’ın oğuzlarla ilgili yazdığı ‘’yıkanma adetleri yoktur, suyu kirletenleri öldürürler.’’sözleri bize korkunç bir kuraklık ve çölleşme neticesinde yaşanan faciaların toplum belleğinde nasıl bir yer ettiğini, nasıl genlere işlediğini göstermektedir.

Büyük bir medeniyetin ardılı olan Sümerler maden taş, orman yönünden fakir ve bataklık olan bu bölgede büyük bir medeniyet kurmuşlardır. Yeni kentler kurulmuş, bataklıklar kurutulup yeni sulama kanalları açılmış, ticaret yolları geliştirilmiş, koloniler kurulmuştur.

Sümerler tekerleği buldular. Hızlı tekerleği, çömlekçi tekerleğini bularak çanak-çömlek yapımını hızlandırdılar. Saban ve gemilerde çapa kullandılar. İlk birayı yaptılar, toprak tuzlanınca tuzu da yanıklı bitki ziraati yaptılar. Matematik ve Edebiyat ta önderlik ettiler. Kullandıkları lisan diplomatik dil olarak binlerce yıl kullanıldı. Ticaretin gelişmesi bazı yenilikleri getirdi. Önce eski yazılarının üzerine oluşturdukları çivi yazısı geliştirildi. M.Ö. 4bin yıllarında kullanılmaya başlanılan çivi yazısı M.S. 1.yy a kadar (kimi tarihçilere göre daha sonraki yüzyıllarda)kullanıldı. Sümer yazısı günümüz alfabelerinin atası sayılan Fenike alfabesine ışık tuttu

Sümerler edebiyatlarını yazıya geçiren ilk halktır. Edebiyatlarının dışında devletin, tüccarların, tapınakların tüm kayıtları, ders kitapları, yazışmaları, sözleşmeleri yazıya geçirilmiştir. Sümer arşivleri tarihe ışık tutmaktır. Sümerlerin gelişmiş bir kültürel yaşamına sahip olduğunu bıraktıkları tabletlerden anlıyoruz. Hazırladıkları sözlükte 800 değişik yiyecek-içecek ve bunlardan yapılan yemek tarifleri vardır. Bu tariflere göre Sümerler de 20 çeşit peynir,100 çeşit çorba ve 300 çeşit ekmek olduğunu öğreniyoruz. Başlıca yiyeceklerinin et, tatlı ve tuzlu su balıkları, sebzeler (soğan, sarımsak, pırasa, marul, salatalık), arpa, bakliyat (mercimek, nohut, fasulye), meyveler (elma, armut, üzüm, nar, fıstık) olduğunu, nane-tere-kimyon gibi baharatlar yaptıklarını öğreniyoruz. Arpadan bira, hurmadan şarap yapmışlar. İçini oydukları sazları kamış yaparak küplere koydukları süt, bira ve şarapları ortak içebilmişlerdir. İ.Ö. 2700 yıllarına ait Sümer kral mezarlarında kullandıkları arp, lir, ut gibi müzik aletlerinin tahta bölümleri bulunmuştur.

Sümer kültürel yaşamında bugün olduğu gibi üfürükçülük, büyücülük yapan kadınların olduğunu anlıyoruz. M.Ö.2100 yılların da Sümer-Lagaş kralı Gudea sihir ve büyü yapan kadınları şehirden sürmüştür. Babilliler Sümer bölgesini ele geçirince büyücülük yapan kadınları Babil şehrine toplamışlar, insanların önemli buldukları her konuda büyücülere danışmaları adetmiş. Babilli büyücülerin ününü duyan Hititler elçi gönderip Babil devletinden büyücü istemişler.

Sümerler eğitime önem vermişlerdir. Matematik ve geometri konularını da içeren iki ders kitabının tabletleri bulunmuştur. Ticaret hayatı ve bürokrasinin gelişmesi bugün kullandığımız imzanın yerine kullanılan mühürü icat ettiler. Mühür ticari anlaşmaların yanı sıra, devletlerin anlaşmalarında da imza yerine kullanılıyordu. Mühür, kimlik gibiydi. Nasıl bugün kimliğimiz kaybolunca ilan veriyoruz, Sümerler de kim mührünü kaybederse duyurmak zorundaydı, yoksa cezası ağırdı.

Sümerlerin Türk kökenli oluşlarında bir örnek olarak ölü gömme adetlerini gösterebiliriz. Sümer Kralları da Türk Hakanlarında olduğu gibi mezara eşleri, hizmetçileri ve eşyalarıyla gömülmüşlerdir. Sümerlerde Türkler de olduğu gibi tek eşlilik vardı. Eşler arasında evlilik sözleşmesi yapılırdı.

M.Ö. 2000-3500 yılları arasında yakın Doğu’nun basat kültürünü Sümerler temsil etmiştir. Sadece bölge halkını değil Akdeniz bölgesini, Mısır’ı, Anadolu’yu etkilemişlerdir. Ortaçağın Latincesi gibi Sümer dili bölgenin politik, ekonomik ve kültür dili olmuştur.

Sümer tanrı ve tanrıçaları isimleri değişerek bölge halklarının tanrı ve tanrıçaları olmuştur. İlk yaradılış efsanesi Sümerlere aittir. Yaratılış ve Gılgamış destanları Hint ve Avestalarından da daha eskidir. İlyada ve diğer destanlar Sümer destanlarına göre çok gençtir. Üstelik yazıya geçirildiği için orijinal hallerini muhafaza etmişlerdir. Sümer efsanelerinde yer alan canavar figürlerini Grek efsanelerinde görmekteyiz.

Sümer bölgesini işgal eden Akatlar onların dilini ve yazısını alıp tarihin ilk sözlüğünü (Akatca/Sümerce) yapmışlardır. Sümerlerin astronomi bilgileri çok gelişmiştir. Yıldız adları Sümerlerden gelmektedir. Gök bilimi astronominin kurucusunun Sümerler olduğunu söyleyebiliriz.

İlk kubbenin Sümerliler tarafından yapıldığı bilinmektedir. Sümerlerin yaşadıkları bölgede olmayan taş ve maden işlemesi konusunda ve kuyumculuktaki ustalıkları, onların taşı ve madeni bol olan bir bölgeden geldiklerinin bir kanıtıdır. Kanal açmak ve kanal sistemini yürütmek gelişmiş bir mühendislik bilgisi olduğunu göstermektedir. Sümerler kerpiç ve tuğla kullandıkları yapılarda yalıtım malzemesi olarak asfaltı da kullanmışlardır.

Sümerler tarihin bilinen ilk kanun devletidir. Sümer kanunları İ.Ö.2050 yılına tarihlenmektedir ve bilinen Hammurabi Kanunlarından çok eskidir. İşçiler onluk ve yüzlük gruplara ayrılıp, birer yıllık mukavele yapılırdı. Çalışanların ayda üçgen izin hakkı vardı. Yerli halktan birinin köleliği üç yılı geçemezdi.

Artan Sami göçü ve yanı sıra Sümer devletinin şehir/site devletlerine bölünmesi Sümerleri zayıflayıp Sami halkları içinde yok olmalarını getirdi. Kendileri ortadan kalkıp unutuldu ama bölgedeki etkisi iki bin yıl sürdü. 19.yüzyılın ortalarında bölgeye gelip kazılar yapan arkeologlar buldukları karşısında büyük bir şaşkınlık geçirdiler. Rüzgâr erozyonunun yerleşim yerlerini yıkması, eski Sümer şehirlerinin üzerine kentler kurulması, tarım alanlarına veya batak dönüşmesi, kullanılan araç ve gereçlerin çürümesine rağmen bulunan çivi yazılarının çözülüp, Gılgamış ve Tufan destanlarının okunmasıyla sadece Ortadoğu tarihi değil, bilinen tarih değişti. Samuel Noah’ın dediği şu sözler tarih bilimine geçti ;’’ TARİH SÜMERLE BAŞLAR.’’ Bugün üniversitelerimizin Sümeroloji bölümleri sönmüştür. Eski Türkler kimdir diye sorsanız size yalın kılıç ülkeleri dağıtan insanlar imajını çizeriz. Oysa böyle bir medeniyeti belirli bir bilgi birikimine sahip olmayan toplumlar kuramaz.

Sümerce üzerine araştırma yapan Hinks, British Association’da 1850 yılında verdiği konferansta çivi yazısını Akatlıların icat etmediğini, çünkü bu yazının Sami dilinin bünyesine hiç uymadığını, eğer bu dili Samiler icat etselerdi kendi dillerine uygun yapmış olmaları gerektiğini söylemiştir. Hinks, çivi yazısını Babil de Samilerden önce yaşamış Sami olmayan bir halk tarafından icat edilmiş olduğunu öne sürmüştür. Bu halkın Babillerden önce bölgeye gelip yerleştiklerini anlatmıştır. Sümer dilini ilk keşfeden Rawlinsondur. Rawlinson bu dilin zamir bakımından Moğolcaya, Mançu diline yakın olduğunu, fakat kelime bakımından hiç benzerlik bulunmadığını söylemiştir.

Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halindedir. Onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dili de Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımından çok zengin, ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçe de olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriyor.

Bu konuda çalışmalar yapan Azeri Profesör Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümerceyi incelemiş çalışmalarını ‘’Sümerce kesim olarak Türk dilidir’’ adlı kitapta toplamıştır.

Sümerceyi inceleyen İranlı araştırmacı R.Heyavi ilk incelediği 161 sözcüğün 35’inin Türkçe kökene bağlamıştır. Prof. Osman Nedim Tuna Sümercede yer alan 165 kelimeyi Türkçe kelimelerle eşleştirmiştir. Türkmen araştırmacı Begmurad Gerey Sümerce 295 kelimeyi Türkçe kelimeyle eşleştirmiş ve bu konuda bir kitap yazmıştır. Ünlü dil bilimci M.Swadesha bilgisayar analiziyle yaptığı analiz sonucu şu sonuca varmıştır:’’Eğer iki ayrı dilde fonetik ve anlam bakımından benzeyen kelimeler 100’den fazlaysa, bunların bağımsız olma ihtimali birkaç milyonda birdir.

Araştırmacı Jule Oppent Sami olmayan bu dilin Sümerce olması gerektiğini ileri sürmüştür.1874’de araştırmacı Françon Leonorman Sümer dilini Ural-Altay dil grubuna koydu. Sümerolog B.Lands Berger ‘’Sümer dili, hem dil bakımından, hem de bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir.’’Oppert’e göre Sümer dili Türk, Fin ve Macar dillerine akrabaydı. Sümerlerin aynı çağda yaşamış medeniyetlerden farklı olarak çivi yazısıyla yazdıkları kayıtları bırakmışlardır. Lagaş kentine ait kazılarda 40.000 tablet, Wippur’da ki kazılarda 30.000 tablet bulunmuştur. Bu tabletlerde Sümerlerin gündelik yaşamlarına ait bilgiler, tarihleri, edebiyatları, ilahiler ve destanları yazılıydı.

Lagaştaki tabletler M.Ö. 2500 yıllarında başlarken, Tufandan sonra kurulmuş Kiş şehrindeki tabletlerin başlangıç tarihi M.Ö. 2800 dür. Sümerler tabletlere Tufandan önce beş şehirlerinin olduğunu yazmışlardır. Erida, Badtibıra, Larak, Sipper, Şıruppak yakınlarında bulunan Al-Ubaid adlı küçük bir höyükte en eski Ziggurat kalıntısı, heykeller ve dinsel törenlerini gösteren mermer vazolar bulunmuştur. Burada bulunan eserler M.Ö. 3300 yılına tarihlenmiştir.

Sümerlerin en ünlü kenti, İbrahim Peygamberin kenti Ur’da kral mezarları bulunmuştur. Al-Ubaid’de yapılan Kazılarda alt katmanlarda tablet bulunamamıştır. M.Ö 5900 yıllarına tarihlenen farklı kültürlere ait kap-kacak bulunmuştur. M.Ö.2400 yıllarına ait tabletlerde Türkçe adlar bulunmuştur. Bunlar bölgeyi istila eden Gut/Guti/Kut krallarının adlarıydı.

Sümer medeniyetini yaratan halklarla Mısır Medeniyetini de kurduğunu söyleyebiliriz. İlk çağ Mısır tanrıları Sümer Tanrılarıyla aynıdır. Sümerlerdeki Anu, Mısır’da Anubis olmuştur. Sümer Mitolojisi’ndeki tanrılar, inanışlar, kavramlar önce Mısır’a, oradan Grek Mitolojisi’ne geçmiştir.

Avrupalı Tarihçilerde sık görülen davranış Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan halkların incelerken, eğer söz konusu halk Turani veya Sami ırkından değilse hemen Hint-Avrupa grubuna sokmaktadırlar. Avrupalı Tarihçilerin Kafkasya konusunda ve orada yaşayan halklar konusunda bilgileri ve araştırmaları yok denecek seviyededir.

Kafkas Tarihçilerinin son yıllarda yaptığı araştırmalar sonucu Sümer ve Babil krallarının bir kısmının isimlerinin eski Abaza-Apsuva dilinde olduklarını tespit etmişlerdir. Bu ve benzeri bazı benzerlikler Sümerlerin arasında Kafkas kökenli kabileler olduğunu göstermektedir. Tarih Boyunca Mısır ve Kafkasya arasında süren ilişkinin temelinde bu da olabilir. Mısır’a giden Sümerlilerle beraber giden halklar bu köprüyü kurmuş olabilir. Dileyenler bu konuda rahmetli B.Ömer Büyüka’nın “Hazreti İbrahim’le Awubla ve Kafkasyalılar” adlı kitabını okuyabilirler deyip, konuyu ayrı bir yazıya bırakarak devam edelim.

Türklerle Sümerler arasındaki benzerlikler, Sümer destanlarının eski Türk destanlarına olan benzerliklerinde de görülmektedir. Sümer dilinden Latinceye, Gerekçeye çeşitli kelimelerin geçtiği araştırmacılarla tespit edilmiştir.

Türk halklarının ağıt yakma, mersiye yazma geleneğine Sümerlerde de rastlamaktayız Madem tarihçilerin büyük bir bölümü tarihi Sümerlerle başlatıyor, ya öncesi? Öncesini aramak için yüzey araştırmaları yapmak, yazıtları incelemek, yazılı kayıtları araştırmak; bunun için enstitüler, vakıflar kurup araştırmacıları yıllarca desteklemek gerekmez mi? Ne dersiniz, kültürümüze nasıl girdiği belli olmayan bozkurt’u bırakıp Gök Bori’yi araştırmanın, onun izlerini aramanın zamanı gelmedi mi?

KAYNAKÇA

1) Sümer ve Sümerler, Harriet Crawford Ankara 2010
2) Hititler ve Hititler döneminde Anadolu G.Macquan Ankara 2009
3) Ninova , H.Lazard, İstanbul
4)İsveççenin Türkçe ile benzerlikleri, Sven Lagerbrıng İstanbul 2010
5)İsveçlilerin Türk kökenleri üzerine, Abdullah Girgin İstanbul 2011
6)Uygarlığın kökeni Sümerler, M.İlmiye Çığ İstanbul 2008
7)5 bin yıllık Sümer Türkmen bağları, Begmurad Garen İstanbul
8)Sümer ve Türk dillerinin tarihle ilgisi, Osman Nedim Turan İstanbul
9) Doğunun Prehistoryası, V.Golden Chılde Ankara 2010
10)Sümerlerde Tufan, Tufanda Türkler M.İlmiye Çığ İstanbul 2011
11) Hazreti İbrahim’le Awubla ve Kafkasyalılar B.Ömer Büyüka İstanbul Ekim 1975
12) Avrupa’lıların Ataları Türk’tür, Cengiz Özakıncı İstanbul
13) Anadolu Arkeolojisi Pr. Veli Sevin İstanbul 2002
14) Büyük Türk Part Devleti Beg murat Gerey İstanbul 2009
15) İran Türklerinin Eski Tarihi Pr. Dr.Muhammed.Taki Zehtabi (Kireşçi)
16) Iraklılar Yazılımı, Kazım Mişan Bursa 2007
17) Türklerin Kaybolan Ataları, Kazım Mişan Bursa 2011

NOSTALJİ DÜNYASI /// Ekrem Hayri Peker : Nostalji. İnegöl Sinemaları.


Ekrem Hayri Peker : Nostalji… İnegöl Sinemaları…

20 Ekim 2019 Pazar

Sinemayla babamın yedek subay olarak bulunduğu Gaziantep’te tanıştım. O yıllarda seyrettiğim birkaç film sahnesi yıllarca rüyalarıma girip, durdu. Yıllar sonra bu sahnelerin ikisinin “Rüzgâr Gibi Geçti” ve “Normandiya Çıkarması” filmlerine ait olduğunu öğrendim. Aklımda kalan o üçüncü sahneyse hala kayıp. O döneme ait bir macera filmi olmalı. O zamanlar 5 yaşındaydım. Evimizde radyo bile yoktu, televizyonun ismini bilen insan sayısı sınırlıydı.

Sonrası Yenişehir’in Subaşı köyünde iki yıl kaldık. Sonra babam İnegöl’e tayin oldu ve sinemaya tekrar kavuştum.

İnegöl’ün nüfusu yaklaşık 30 bindi. Geldiğimizde iki kışlık, bir yazlık sinema vardı. Kemal Anıl’ın işlettiği yazlık sinemanın ismi “Güneş Sineması”ydı. İnegöl’den ayrıldığım yıllarda kapalı sinemaya çevrildi. Kışlık sinema iki taneydi. Birisi şehir merkezindeki Yıldız Sineması, tiyatro ve konser salonu olarak kullanılan Eski Halkevi binası, Marmara Sineması. Sonraki yıllarda iki yazlık sinema daha açıldı. Birisi Bursa Caddesi üzerinde açılan Marmara Sineması, çarşı içinde açılan yazlık sinemadan daha büyüktü.

Neler seyretmedim bu sinemalarda. Turist Ömer’le ‘Yeşşe’ dedik. Öztürk Serengil’e, Necdet Tosun’a güldük. Belgin Doruk, Leyla Sayar, Fatma Girik, Türkan Şoray’ların çevirdiği aşk filmlerinde hüzünlendik.

Western filmlerini seyredip, onlara özendik. Bayramlarda kovboy kıyafetlerine büründük.

On Emir gibi filmlere okul olarak gittik. İlkokulda yazlık Güneş Sineması’na gece sınıfça gittik. Babam yönetmen Muhteşem Durukan’la tanışırdı. Filmin konusu okulda birinci olan ve ödül olarak bir madalyon alan arkadaşını öldüren ve göle düşen madalyonu bulmak isterken göle düşüp ölen bir kız öğrenciyi anlatıyordu. Muhteşem Bey, “Kalpaklılar (Samim Kocagöz’ün eseri) adlı bir film çekmek istiyorum” demişti.

“Kargacı Halil” adıyla izlediğim bir filmin sahne sahne benzerini üç yıl sonra yabancı bir western filmi olarak seyretmenin şaşkınlığını da yaşadım. Yıllar sonra aynı benzerliği Yılmaz Güney’in acı filminin bire bir kopyasını İbrahim Tatlıses’in başrol de oynadığı bir filminde izledim.

Pazar günleri kardeşimle Yıldız Sineması’ndaki “Üç Film Birden” seanslarını kaçırmazdık.

Dönemin ünlü filmlerinden birisi de “İyi, Kötü, Çirkin” filmiydi. Filmin müziği de çok tutulmuştu. O dönemin film müzikleri plağa alınırdı. “Let Go”, “Haydi Batıya” ya da “Hey Amigo, Çhe Sabata” galiba ‘Hey yabancı, sen Sabata’yı biliyor musun?’ anlamına geliyormuş.

Ünlü türkücülerin, şarkıcıların çok tutulan türküleri hemen filme çekilirdi. Daha sonra bu kervana arabeskçiler katıldı.

Zeki Müren’in başrolünde oynadığı “Senede Bir Gün” filmini hatırlıyorum. Hangi türkücünün filmiydi, şimdi hatırlamıyorum. Ama Marmara Sineması’nda “Çarşambayı Sel Aldı” filmini arkadaşım Levent’le seyrederken gülmekten öldük. Düşünün, adam karnına mermi yiyor, sonra birkaç kilometre ötedeki köye yürüyerek gidip, bir de rakibini dövüyor. Seyircide hüzün var, bizdeyse kahkaha. Tepki artınca sinemadan çıkıp, dışarıda gülmeye başladık.

Yazlık Marmara Sineması

Tarkan, Kara Murat, Efelerin hayatını anlatan filmler modaydı. Suat Yalaz’ın Tarkan’ı art arda filme çekildi. Başrollerde Eva Bender ve kavga sahneleri arasına serpiştirilen erotik sahneler…

Kuyu, Menderes Köprüsü, Ankara Ekspresi ve Filiz Akın… Hudutların Kanunu, Acı,

Ağıt… Yılmaz Güney’in tüm filmlerini seyretmiştim.

Mustafakemalpaşa’da seyrettiğim birkaç filmin adını anımsamıyorum. 1971 yılında üniversiteyi okumak için gittiğim Eskişehir sinema açısından bir cennetti.

İnegöl’deki yazlık sinemalarda balkon yoktu. Kışlık sinemalar balkonluydu. Ama loca olup olmadığını hatırlamıyorum. Sinemaya gitmek bir kültürdü. Ailecek, bazen akraba ve komşu ailelerle anlaşılır, hep beraber sinemaya gidilirdi.

İnegöl’de kışlık sinemalarda kabuklu yemiş yasaktı, ama sanki eski halkevi olan binada pazar günleri serbestti. Yazlık sinemalarda bu yasak yoktu. Filmi izlerken çekirdek yiyip, gazoz içebilirdiniz.

Film aralarında büfeye hücum edilirdi. Gazoz, çekirdek ve diğer kuruyemiş kuyruğuna girilirdi. Bazen kuyruk bitmez, film başladıktan sonra elde gazoz, boynunuzu eğip, yerinize geçerken, homurtular, ‘hop filmi göremiyoruz’ seslerini duyardınız. Sinema dairelerine çok girip, filmlerin nasıl sarıldığını ve oynatıldığını gördüm. Filmler alüminyum kutularda saklanıyordu. Film bitince tekrar aktarma yapılır, başa alınırdı. Kopan kısımları makinist keser ve yapıştırırdı. Aradaki parçaları çocuklara dağıtırdı. Sarılan filmler dağıtıcıya verilir, yeni filmler alınırdı. İlgi gören filmler kopya fazla çıkarılmışsa 5–6 gün oynardı.

*

Oskar almış filmlere, kamuoyunda ses getirmiş filmlere sınıfça giderdik. On emir, Ben Hur, Samson ve Dalila, Kleopatra, Doktor Jivago filmlerine sınıfça gitmiştik. Bir Avuç Dolar, İyi Kötü Çirkin o dönem üzerinde çok konuşulan kovboy filmleriydi. Bu filmlerin müzikleri de çok meşhur olmuştu. Bursa’daki sinemalara daha kaliteli filmler gelirdi. Bursa’da İnegöl’den daha çok sinema vardı.

O yıllarda, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulmuş ilkokulların birçoğunda gösteri salonu ve 8’mm’lik film oynatan makineler bulunuyordu. İnegöl’deki Gazipaşa İlkokulu’nda hepsi Amerikan yapımı haber, belgesel nitelikli filmler öğrencilere izletilirdi. Tek anımsadığım Yunanistan’ın bir köyündeki aşı kampanyasıyla ilgiliydi, filmde aşı ekibi papazı ziyaret ediyor, köylüyü ikna etmesini istiyordu.

İnegöl sinemalarını Refia Aydın(Peker)’dan dinleyelim; “İnegöl’de benim çocukluğumda 60-70li yıllarda bir açık iki kapalı sinema vardı. İsimlerini hatırlayamadım, ama biri meydanda diğeri ise İnegöl Köftecisi’ne yakın diğeri Kavaklaraltı’na giden caddenin üzerindeydi.

Rahmetli babam, bize iki ağabeyim ve bana her hafta sinema için bilet ve gazoz parası verirdi, o zamanlarda sinemada gazoz içmek çok havalıydı. Büyük abimle birlikte giderdik. Abim sinemanın önünde afişleri inceler beğenmediği film, yani bize uygun olmayan film olduğu zaman hiç bilet almadan geri dönerdik. Bizim için yani küçük ağabeyim ve benim için bu büyük bir hayal kırıklığı idi. Çünkü hafta içinde bu heyecanı yaşar hazırlanırdık. Banyolarımızı yapar en güzel giysilerimizi giyer saçlarımızı kendimizce güzelce tarar ve sinemaya baba ve annemin tembihleri eşliğinde giderdik ki bu en çok “Abinizin sözünden çıkmayacaksınız”dı. Tabii tüm bunların sonunda boş geri dönüş bizim için üzücüydü. Benim çok küçük olduğum zamanlarda abilerimi kaprislerimle üzerdim. Sinema ve gazoz parasını büyük abime verirdik bizim yerimize o alırdı. Bazen ben eve geri dönerken hiç param kalmadı diye ağlardım. O zaman da abilerim ellerindeki paraları bana verirler, sonra ‘seni bir daha sinemaya götürmeyeceğiz’ derlerdi. Ama sinemaya gitme günü gelince de bana kıyamazlardı, yine götürürlerdi.
Çarşamba günü meydandaki sinemada kadınlar matinesi olur ve o gün annem ve kız kardeşim Müzehher‘le giderdik. O gün sinema çıkışı meydan kadın dolardı. Hele bir de acıklı bir film ise ağlayan hıçkıran kadınlar olurdu, bazı kadınlar evlerine kadar ağlayarak giderlerdi. Ben annemin ağlamasını izlerdim. Kardeşim biraz büyüyünce büyük abim onu çocuk filmlerine götürürdü. Tabii ki bende yanlarında giderdim. Bu filmler Pamuk prenses, Yedi Cüceler, Külkedisi ve benzeri filmlerdi.
Filmleri seyrederken seyirci de oyunun içine girer adeta olayı yaşardı. Kahraman alkışlanır kötüler yuhalanırdı.”

İnegöl Ortaokulu’nun spor salonunda öğretmen ailelerine film oynatılırdı. Babam, annem ve kız kardeşimle buraya gelirdik. Burada ilk seyrettiği film Türkan Şoray ve Murat Soydan’ın başrollerde oynadığı “Bir Dağ Masalı” filmiydi. Türkan Şoray idealist bir öğretmeni rolündeydi. Filmi bu kadar net hazırlamamın nedeni;

“Orada bir köy var uzakta,
Gitmesek de, görmesek de
O köy
Bizim köyümüzdür”

Şarkısını bu filmde duyup, ezberlemiştim.

Yıldız Sineması’nda pazar günleri 3 film seyretmişliğimiz,
kapının önünde renkli yumurta tokuşturmuşluğumuz, Teksas-Tommiks’e para atmışlığımız da var. İlk sinemaskop filmi burada seyretmiştim. Münir Kandemir (Emekli itfaiyeci)

  • Ekrem Hayri Peker

KUVAYI MİLLİYE DOSYASI /// EKREM HAYRİ PEKER : Kurtuluş Savaşı’nda Batı Trakya’da Kuva-yı Milliye


Ekrem Hayri PEKER

02 Nisan 2018

Balkanlarda 1800’lü yıllarda yayılan Milliyetçilik hareketi etnik kökenli eşkıyalıkla beraber yürümüdü. Eşkıya çetelerinin baskısıyla, Müslüman ahali göç etmeye başlamıştı. Sırp, Yunan, Karadağlı milliyetçilerin oluşturduğu çeteler; bulundukları bölgelerde çoğunluğu oluşturmak, Müslüman halkı bölgeden uzaklaştırmak için katliamlara başladı. Çeteler girdikleri köylerde hayvanları ve değerli eşyaları gasp ettikten sonra köyde yaşayanları cami ve samanlıklara doldurup köyle beraber yakıyorlardı.

İkinci Mahmut devrinde Balkanlarda ve Anadolu’daki yerel derebeyleri kaldırıp, yönetim sistemini değiştirdi. Yeni ordunun kurulması, eğitim alanında yapılan reformlar merkezi hükümeti güçlendirdi. Tanzimat dönemi, bu gelişmelerin üstünde yükseldi.

Çetecilik faaliyeti 1870’lerde Bulgaristan’da hızla yayıldı. Rus Çarlığının desteklediği çeteler bölgeye yerleştirilen Çerkeslere saldırdı. Çerkeslerin karşılık vermesi, üzerine Bulgaristan’da karşılıklı katliamlar başladı. 1876 yılında Bosna-Hersek’te başlayan isyana Karadağ’ın karışmasını istemeyen Osmanlı Devleti isyana geç müdahale etti.

İstanbul’da toplanan Tersane Konferansı kararlarını Sadrazam Mithat Paşa reddetti. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Osmanlı Devleti’ni yönetenler 1850’lerde Çarlığa karşı yeni bir ittifak oluşturacaklarını sanıyorlardı. Oysa Bulgaristan’da yaşayanlar İngiliz, Fransız ve Avusturya basınına çok olumsuz yansımıştı. Avrupa kamuoyuna Müslümanların Bulgarları katlettiği fikri yerleşmiştir. Gazeteler hükümetleri müdahaleye çağırıyordu. Önce Karadağ Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Çarlık Rusya’sı müdahale öncesi Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna Bosna-Hersek Eyaletinin işgalini teklif etti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafsız kalınca, İngiltere hükümeti kamuoyu baskısı karşısında sessiz kalınca Rus Çarlığı savaş ilan edip Tuna Nehrini aşarak Bulgaristan’a girdi.1830’da Edirne’ye kadar gelen Rus orduları Yeşilköy’e kadar geldi. Tarih kitaplarında bu olaylar ayrıntılarıyla yazılı. Osmanlı toprakları paylaşılır. Osmanlı Devleti’nin elinde Balkanlar’da Arnavutluk dışında Üsküp, Manastır ve Selanik Vilayetleri kaldı.

Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin sonunun geldiği topraklarının nasıl paylaşılacağı tartışılmaya başlanmıştı. Bugünkü Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’a kimin hâkim olacağı kavgası başlamıştı. Karadağ, Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan ve bağımsız Makedonya Devleti kurmak isteyen Makedon milliyetçilerinin oluşturduğu “komita” adlı çeteler ortalığı kapladı. Bu çeteler sadece Müslüman köyleri değil kendilerine rakip gördüğü diğer halklara da saldırıyorlardı. Avrupalı konsoloslar bu komutanların manevi destekçileriydi, sonrası malum.93 Harbi’nin üzerinden otuz beş yıl gibi kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti Balkanlardaki tüm topraklarını kaybetti. Bulgar orduları Çatalca’da güçlükle durduruldu.

Osmanlı askerlerinin zayıflığı, her savaşı kaybetmesi yüzünden İngiltere-Fransa bloğu bizi müttefik olarak kabul etmediler.1912’de perişan olan Osmanlı ordusu önce Çanakkale’de sonra diğer cephelerde büyük başarı gösterdi. Bu başarının sırrı neydi? Gerek 2.Meşrutiyet’in ilanını sağlayan, Osmanlı Devleti’nin son döneminde ve İstiklal Savaşı’nda göze çarpan komutanların hemen hepsi Makedonya’da eşkıya/komitacı takibinde yetişmiş insanlar olması bir rastlantı değildir. Bu tecrübelere sahip komutanlar yönetimi ele alınca ordunun yapısını değiştirdiler.

Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Harbiye Müsteşarı olan İsmet Paşa beş binden fazla alaylı subayı emekli etti. Binlerce subayın rütbesi indirildi. Orduyu eğitmek amacıyla Almanya’dan subaylar getirildi. Redif sistemi kaldırıldı. Ordunun lojistik sistemi düzeltildi. Bu yeni ordu birçok cephede başarılar kazandı.

Osmanlı Devleti’nin ve ordusunun komitacılarla mücadelede başarısızlığının temelinde mücadeleyi zaptiye adı verilen düzenli birliklerle yapmasıydı, Batı Trakya’da büyük mücadele veren subaylarımızdan Fuat Balkan anılarında onlarla aynı metotlarla mücadele etmeliydik diye yazar.

Balkan Savaşı’nın sonunda bize teklif edilen sınır Midye-Enez hattıydı. Edirne Bulgarlara bırakılıyordu. Anlaşmaya karşı çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti Başkanlığı (Bab-ı Ali) basıp iktidarı değiştirir. Sıra Edirne’nin kurtarılmasına gelmiştir. Askeri bir harekâta cesaret edilemez. Böyle bir teşebbüs başarılı da olsalar Avrupa devletlerinin tepkisini çekerdi. Başka bir yol bulunmalıydı. Çözüm Akıncı Müfrezesi oluşturmaktı. Kısacası Bulgarlar geçmişte kullandıkları silahlarla vurulacaktı.

1911’de İtalyanlar Osmanlı Devletine bağlı olan Libya’yı istila ederler. Bölgedeki zayıf kuvvetlerimizi dağıtırlar. Donanması olmayan Osmanlı Devleti bir şey yapamadı. Makedonya’da eşkıya kovalayan ve ikinci Meşrutiyet’in ilanını sağlayan Enver Paşa, Mustafa Kemal, Nuri Conker, Kuşçubaşı Eşref, Reşit ve Tevfik Beyler, Süleyman Askeri, Fethi Okyar gibi subaylar Mısır üzerinden Libya’ya ulaşarak büyük bir direniş örgütlerdi. Sunusi Ailesinin desteğiyle, Arap gönüllülerle İtalyanlara adım attırmadı. Ancak Balkan Savaşı’nın patlaması ve yenilgi sonucu üzerine buradaki subaylar anavatana dönüp tekrar orduda görev aldı. Libya’da İtalyanlara karşı mücadele devam etti.

Makedonya’nın paylaşılamaması, Bulgaristan’ın işgal ettiği Osmanlı topraklarının fazlalığı diğer Balkan ülkelerini rahatsız etmiştir. Sırbistan, Romanya, Karadağ ve Yunanistan ile savaşa tutuşan Bulgaristan; Trakya’dan kuvvetlerinin çoğunu çekip diğer cephelere gönderir. Osmanlı sınırında Bulgarların zayıf kıtaları kalmıştır. Çatalca’daki Hurşit Paşa’nın desteğiyle bir harekât planlanır. Harekâtı asker takviyeli gönüllüler yapacaktır. Kuşçubaşı Eşref Bey, Makedonya’da çok görev yapmış bir subaydır. Gerilla harbini çok iyi biliyordu. Kardeşi Sami Beyle birlikte Ödemiş ve Aydın yöresinden gelen zeybekler, Kafkas, İranlı, Afganlı gönüllüler ve gönüllü askerlerden oluşuyordu. Müfreze ateşkes hattını aşan Bulgar kuvvetleri dağıtıldılar ve Edirne’yi kurtardılar.

Bulgarlar şaşkındır. Karşılarında saldıran Osmanlılar farklıdır. Daha üstün kuvvetlerle aniden saldırıp dağıtmaktadırlar. Harekâta devam eden gönüllüler Batı Trakya’yı kurtarıp, Batı Trakya Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. Bulgar taburlarını, alaylarını bozguna uğrattılar. Bölgede “Sizin soyunuz Bulgar’dı” diye zorla vaftiz edilen üç yüz bine yakın Müslüman’ı zulümden kurtardılar.

Bulgarlar köy meydanlarına kilise çanları asılmıştı. İskeçe’nin Şahin köyün asılan 300 kiloluk en büyük çan İstanbul’a gönderildi. Bulgarların Batı Trakya’da Müslüman halkı zorla Hristiyan yapmaları üzerine Enver Paşa harekâta devam edilmesini istedi. Bunun için Trabzon fırkası kurmay başkanı Süleyman Askeri Bey Akıncıların başına getirildi. Bu akınlara Fuat Balkan ve Yakup Şevki Beyler de katıldı.

Fransızların ve Yunanistan’ın tanıdığı bu cumhuriyet Batılı devletlerin tepkilerinden çekinen Cemal Paşa ve diğer yöneticilerin baskısıyla Bulgarlara bırakıldı. Osmanlı idarecilerini korkutan bir unsur da devlet kontrolü dışındaki grupların bağımsız devlet kurabilmeleriydi. Akıncılar bölgeyi Bulgar kuvvetlerine teslime etti.

Her cephede yenilgiye uğrayan, Makedonya’dan sökülüp atılan Bulgarlar için tek dost Osmanlı Devleti kalmıştır. Bulgar Devleti Müslümanlar üzerindeki baskıyı azaltır. Din değiştirme zorlaması ortadan kalkar, dostluk başlar. Bölgeden seçilen Müslüman milletvekilleri batılı devletlere karşı olan Makedon ittifakını destekleyerek hükümet kurmalarını sağlarlar.

Cumhuriyet sona erer ama akıncıların görevi sona ermez. Enver Paşa Sultan Abdülhamit’in kurduğu haber alma teşkilat üzerine Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurar. Birinci Dünya Savaşı başlar. Teşkilat-ı Mahsusa’nın örgütlediği akıncılar Libya’dan Kafkasya’ya, Arap çöllerinden İran’a, Türkistan’dan Hindistan’a kadar uzanan coğrafyada emperyalist ittifakla çarpışırlar. Avrupa devleti olarak büyümüş, imparatorluğa dönüşmüş olan Osmanlı Devleti, Balkanların kaybından sonra yüzünü doğuya çevirir.

Sultan Abdülhamit’in Pan-İslamizim çalışmaları belli bir temel oluşturmuştu. Enver Paşa bu mirası alarak Edirne’den Türkistan’a, Yemen’den Kafkasya’ya uzanan bölgede Pan-İslamist ve PanTürkist imparatorluk oluşturarak bölge halklarını emperyalist saldırılardan korumak, geliştirmek istiyordu. Savaşın sonlarına doğru Kafkasya kurtarılmış, İran içlerinde büyük bir bölge kontrol altına alınmıştı. Ancak savaş mağlubiyetimizle neticelendi, kuvvetlerimiz geri çekildi. Ama Teşkilat-ı Mahsusa’nın akıncıları Kars, Batum, Ardahan illerinde bağımsız cumhuriyetler kurdula. Azerbaycan’ın bağımsızlığını sağlandı.

Akıncılarımızın Birinci Dünya Savaşı sırasında Batı Trakya’da ve Yunan topraklarında faaliyetlerini sürdürürler. Bu eylemlerinde Bulgarlardan yardım görürler.

Yavuz Zırhlısını etkisiz hale getirmek isteyen Rus Çarlığı Odessa’da yaptırdığı 30 bin tonluk zırhlının Selanik Limanı’na gelen toplarını Sırbistan’dan Romanya üzerinden tren yoluyla getirmek istedi. Bunu haber alan Teşkilat-ı Mahsusa bu topların gidişini engellemek için harekete geçti ve Yüzbaşı Çolak İbrahim Bey’i bu iş için görevlendirdi.

Bulgar destekçileriyle Sırbistan’a geçen İbrahim Bey Sırplarca iyi korunan Valandova Köprüsü’nü yanında getirdiği ekibe takviye olarak bölgedeki Türk köylerinden topladığı gönüllülerle tahrip etti. Köprüyü korumakla görevli Sırp muhafızları imha etti. Köprü uzun bir süre kullanılamadı.

Sırplar öfkelerini bölgedeki Türk ve Bulgar köylerinden çıkardı. Binlerce köylü Bulgar topraklarına sığındı. Rus donanması da misilleme olarak Bulgaristan’ın Varna ve Burgaz limanlarını bombaladı. Köprünün havaya uçurulmasıyla doğan süreç, Bulgaristan’ın yanımızda savaşa girmesiyle noktalandı.

Akınlar devam eder ve Batı Trakya’nın Yunan işgalindeki Mesta-Karasu ve Struma-Karasu arasındaki topraklarda ikinci Türk idaresi kurulur. Bu konuyu burada kapatıp(Bu bölgesel yönetimle ilgili olarak ayrı bir yazı yazdım), Mondros Mütarekesi sonrasındaki akıncılarımızın faaliyetlerini inceleyelim.

Savaş biter. İttihat ve Terakki Cemiyeti kendini fesheder, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Umumi Şarkiye Müdürlüğü lağvedilir. Subaylar kolordulara gönderilir. Osmanlı Devleti’nin son dönem yöneticileri arasında kurtuluş için iki ayrı görüş vardır. Bir grup İngiliz ve Fransızları memnun ederek imparatorluğu kurtarmak isterler. Diğer görüş ise Anadolu ve Kafkasya’da direnmektir.

Trakya’da Cafer Paşa komutasında bir kolordumuz vardır. İngilizler Bulgar yönetimi altındaki Batı Trakya bölgesini Yunanlılara bırakmak istemektedir. İngiliz desteği ile Yunanistan kralını sürgüne gönderip başbakanlığı devralan Venizelos, sadece Bulgaristan’ın elindeki toprakları değil, Ege bölgesiyle beraber İstanbul dâhil tüm Trakya’yı Yunan topraklarına katmak istemektedir. Yunanlılara bu konuda en büyük destek İngilizlerden gelmektedir. Osmanlı yöneticileri İngilizlerin desteği ile imparatorluğu yaşatmayı düşlerken İngilizler imparatorluğu yok edip Türkleri Anadolu bozkırına hapsetmeye karar vermişlerdir.

Yurtseverler boş durmaz. Batı Trakya’dan bir heyet Yunan işgaline karşı Fuat Balkan Beyi teşkilat kurması için göreve çağırır. Fuat Bey Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmet(İnönü) Beyi ziyaret eder, konuyla ilgili bilgi verir. İsmet Bey düşünür ve üç ün sonra Kara Vasıf Bey’in evine öğleden sonra gelmesini söyler.

Üç gün sonra Kara Vasıf Bey’in evine gider. Burada hepsi albay rütbeli beş kişi onu beklemektedir. Albay Kara Vasıf Bey, Albay İsmet Bey, Albay Galatalı Şevket Bey, Albay Çolak Kemal ve Albay Seyfi Bey. İsmet Bey: ‘İtilaf Devletleri; Bulgarları, Batı Trakya’yı Yunanistan’a terke mecbur kılacaklar. Bizi Sevr’e müzakereye çağırdıklarında Edirne sınırlarına gelmiş bir Yunanistan istemiyoruz. Yunanlılara karşı Bulgarlarla iş birliği yapılıp bir teşkilat kurmak icap eder’ der. Bunun için Teşkilat-ı Mahsusa’nın gizli ödeneği kullanılacaktır.

Fuat Bey ne yapılması gerektiğini anlatır. Harbiye Nezareti Fuat Bey’i Trakya’daki 1.Kolordu’da görevlendirir. Ancak, Cafer Tayyar Bey Fuat Bey’i kabul etmez. Fuat Bey başka bir yol arar. Görevinden istifa eder. Bu sırada İttihat ve Terakki Cemiyeti karşıtı, Milli kuvvetlerce Bursa Valiliğinden ayrılma haberi Gümülcineli İsmail Bey’e ulaşır. İsmail Bey, Gümülcine Cemaati Reisliği’ni ele geçirmiştir. Fuat Bey İsmail Beyle temasa geçer ve Cemaatin Osmanlı temsilcisi olur. Trakya’da görev yapacak müfrezeyi hazırlar. Müfrezeye Kafkas kökenli Ali Fetgeri ve kardeşi Hikmet Bey’de katılır.

Kırklareli Belediye Başkanı ve Yarbay Şükrü Naili Bey de silah ve mühimmat yardımı yapar. Müfreze Meriç Nehrini geçip Gümülcine yakınındaki ormanlık alana ulaşır. Bölge valiliğini Fransız General Charpy yapmaktadır. Fuat Bey kısa zamanda bölgede teşkilatlanır, kurulan müfrezler İskeçe’nin doğusunu işgal eder. Bu sırada Yunan işgali başlamıştır.

Yunanlılar işgal ettikleri İskeçe’de her evin penceresinde siyah bayrak asılı buldular. Trakya Paşaeli Cemiyeti üyeleri Fransız desteğiyle bir yönetim kurmak isterler ama General Desparey bunlardan Yunan işgalini kolaylaştırmalarını ister. Fuat Bey bu konuda propaganda yapmak için Gümülcine’ye gelen heyeti bölgeden uzaklaştırır. Ve Mayıs 1920 günü Gümülcine’nin Himmetli Bucak merkezinde Batı Trakya Bağımsız Hükümeti’ni ilan edip, Yunanlılarla savaş halinde olduklarını ilan ederler. Geçici hükümet Peştreli Tevfik, Gümülcine Müftüsü Bekir Sıtkı, Edirneli Mahmut Nedim ve Hasan Tahsin, Sabri ve Mustafa Beylerden oluşuyordu. Silahlı kuvvetler kumandanlığına Fuat Balkan, yardımcılığına Fahri (Özdilek) getirilir.

Yunan kuvvetleri kısa zamanda Meriç Nehrine ulaşır. Hükümet üyeleri Bulgaristan, İtalya ve Edirne’ye giderek propagandaya başlarken, müfrezeler Yunan kuvvetlerine baskın yapmaya başladı. Fuat Beyin akıncı müfrezeleri bölgede eylem yaparken Yunan kuvvetleri Edirne’yi aştı. Kolordu komutanı Cafer Paşa keşfe çıkmışken Yunanlılara esir düştü. Bunun üzerine başsız kalan 1.kolordu savaşmadan silahlarıyla beraber Bulgaristan’a sığındı ve enterne edildi.

Bölgede akıncılarımızdan başka bir kuvvet kalmamıştır. Fuat Bey, Bulgarların yardımıyla İstanbul’a gelir. Oradan Ankara’ya geçer. Burada, Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşalarla görüşür. Kendisine Yunan kuvvetlerini oyalama ve Anadolu’ya geçmesini önleme görevi verilir. Fuat Bey bin bir macerayla İstanbul üzerinden tekrar Bulgaristan’a ulaşır. İstanbul’da Muharip Grup Şefi Kurmay Albay Seyfi Beyle görüşüp Ankara’dan gelen talimatları iletir.

Fuat Bey Sofya’ya gider. Bulgar siyasetinde ağırlığı olan Makedonya komitesiyle temasa geçti. Bulgar siyasetine hâkim olan Makedonyalılar Sırbistan, Romanya, Yunanistan ve Batı devletlerine öfkeliydi. Bulgar Subaylar Cemiyeti de Fuat Bey’e yardıma karar verir. Bölgedeki Bulgar köylerinde yaşayanlar da Yunan işgali karşısında endişeleniyorlardı. Bölgede Türklere olumsuz bakan tek grup Balkan Savaşı’ndan sonra Doğu Trakya’dan Bulgaristan’a sürülen Bulgarlardı. Ancak bunlar da dağınık yerleştikleri için fazla bir ağırlığa sahip değillerdi.

Fuat Bey’in komutasındaki çetelerin faaliyet göstereceği Meriç ile Struma arasındaki bölge 19 bin km2 genişliğindeydi. Bölgede yaşayan 747 bin nüfusun 120 bini Rum,110 bini Bulgar ve 500 bin Türk bulunuyordu. Az sayıda Yahudi, Arnavut ve Ulah vardı.

Fuat Bey Bulgar çetecilerle ittifak kurar, yardımcısı Bulgar Gürcikof ve Tane Nikolof’dur. Beraber üzerinde ”Trakya Trakyalılarındır.” yazılı bir bayrak hazırlarlar.

Bu beraberliğin sonunda Yunan ordusunda askerlik yapan binlerce Bulgar askerden kaçarak Bulgaristan’a gelirler. Çeteler Dedeağaç’tan Karaağaç’a uzanan demiryolu ve telgraf hatlarında büyük zarar verirler. Yunanlılar askerden kaçan Bulgar askerlerinin ailelerini adalara sürmeye başlayınca bölgede yaşayan halk isyan noktasına gelir. Bunun üzerine Yunanlılar yöredeki Bulgar kökenli halkı Bulgaristan’a sürdüler.

Akıncı müfrezelerinde görev alanlar sıkı bir eğitimden geçiriliyordu. Yürüyüşler gece yapılıyor, müfreze mensupları tuvaletlerini gece yapmaya, içinden öksürmeye alıştırıyordu. Sigara içmek yasaktı. Ancak çukur içinde içebilirdi. Yürüyüşler tenha yollarda, emniyet tertibatı alınarak yapılıyordu. Beş dakika yürünüp, yarım dakika durulurdu. Haberleşme için kuş sesi taklidi yapılırdı. Komutanın izni olmadan hiç kimse ateş açamazdı.

Fuat Beyin müfrezelerine gerekli patlayıcıları Şakir Zümre temin ediyordu. Fuat beyin Genel Kurmay’dan gemilerden sökülmüş seri atışlı iki top istedi. Toplar İstanbul’dan gizlice kaçırılıp, Bulgaristan üzerinden (11 Eylül 1921’de) Kırcaali’ye getirildi.

Akıncılar (11 Eylül 1921’de) Kule Burgaz-Karaağaç arasındaki tren geçerken uçurdular, telgraf hatlarını tahrip ettiler. Aynı yılın ekim ayında Mesta-Karasu ve Drama arasındaki demiryolu ve karayolu köprüleri uçurulur. Bölgedeki yunan karayolları saldırıya uğrar. Havai fişekten bozma füzelerle köylere korku verilir.

Akıncılar tamir edilen demiryolu köprülerini tahribe, trenlere saldırmaya devam ettiler. Yunanlıların işbirlikçi Türklerden oluşturdukları çeteler yok edilir. Akıncılar Ankara’nın verdiği görevi başarıyla yaparken Kurtuluş savaşımız başarıyla sonuçlanır. Mareşal Fevzi Çakmak müjdeyi telgrafla verir.

Akıncılar saldırılarına 1922 yılı kasım ve aralık ayında devam ederler. Bir yandan da Batı Trakya’nın bağımsızlığı için propagandaya devam ederler.

Yunan yenilgisinden sonra Batı Trakya’ya kaçan doğu Rumeli Rumları, asker kaçakları ve bozulmuş yunan kıtalarının Türk ve kalan Bulgar köylerine yaptıkları / yapacakları saldırılara karşı Akıncılar mücadeleye atıldılar. Yunan trenlerine, askeri kamplarına karşı saldırılarına devam ettiler. Türk köylerine yerleştirilen Yunan göçmenlerini korkutup uzaklaştırdılar. Bu sayede Türk köyleri çoğunluğu korudular. Erişemedikleri yerlerdeki köylere yerleştirilen Yunan göçmenler çoğunluğu sağladı ve zamanla Türkler köyleri boşaltıp gittiler.

Akıncılar Yunanları yıldırıp bir an önce barışı kabul etmesi için akınlarına devam etti. Trenler havaya uçuruldu, askeri birliklere saldırıldı, Gümülcine topa tutuldu.

Venizelos İngilizlerin verdiği yeni top ve silahlarla donatılan ve bölgeye konuşlandırılmış 6. tümene akıncıları temizlemesi için harekât emri verir. Savaşmak istemeyen askerler, bilhassa Bulgar kökenli beş binden fazla asker firar eder. Yunan Koministleri savaş istemiyoruz diye gösteriler düzenler. Yunan hükümetinin ve Yunan kilisesinin çabaları sonuç vermez. Akıncılar Yunan birliklerine saldırılarını sürdürür. Bu sırada Bulgaristan’da cemiyeti ve Makedonya komitesi’nin düzenlediği Makedon göçmeni Bulgarlar ve bir kısmı askerler 9 Haziran 1923 yılında ihtilal yaparlar. Bulgar başbakanı Stamboliyski öldürülür.

Bu sırada Lozan antlaşması imzalanır. Fuat Bey Filibe’de İsmet İnönü’nün bulunduğu trene gizlice biner. Burada paşayla görüşür. Harekâta son vermesi için karar alınır. İsmi açığa çıkmamışlar silahlarıyla köylerine gönderilirler. Düşman tarafından bilinenler Trakya’ya geçerler ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın emriyle Edirne ve Kırklareli’ne yerleştirilirler.

Akıncıların iki korumasıyla Batı Trakya’nın kırk köyünde yaşayan elli bin Bulgar köylü malları ve hayvanlarıyla kan kaybına uğramadan Bulgaristan’a geçer.

Fuat Bey Filibe’ye geçer. Mübadeleye tabi tutulan Drama ve Serez bölgelerinde yaşayan dört köyden bin kişinin hayvanlarıyla Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye ulaşmasını sağlar, Trakya’da silahlar susar.

Yaklaşık 600 yıl Türk hâkimiyetinde yaşayan Türk ve Müslümanların çoğunluğunu oluşturduğu bu bölge Yunanistan’a terk edilir. Yüz yılın başında %85’i Türk olan nüfus zamanla azınlığa düşer ve bölge bugünde sorun olmaya devam eder.

Kaynakça:

1)Trakya’da Milli Mücadele Tevfik Bıyıklıoğlu Ankara 1992

2) Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi Tahsin Uzer Ankara 1999

3) Bir Komitecinin Anıları Fuat Balkan İstanbul

4 Batı Trakya’nın Dünü Bugünü Ümit Kurtuluş İstanbul 1973

5) Teşkilat-ı Mahsusa’dan Hacı Sami Bey

6) Ekrem Hayri Peker İstanbul 20123)

7) Türkiye Üzerine Tezler V.cilt Prof. Dr. Yalçın Küçük İstanbul

8) SırlarYalçın Küçük İstanbul

9) Tarihte Girit ve Osmanlılar Dönemi N. Ahmet Benguoğlu İstanbul

10) Balkan Savaşı İbrahim Artunç İstanbul

11)Enver Paşa’nın Anıları (19-1908) Hazırlayan: Halil Erdoğan Cengiz İstanbul

TÜRK HAVACILIK DOSYASI /// EKREM HAYRİ PEKER : Lodos estiğinde uçaklar Bursa’ya inemezdi


EKREM HAYRİ PEKER : Lodos estiğinde uçaklar Bursa’ya inemezdi

09 Mayıs 2020

Yazıda Hakimiyet Milletindir gazetesi Hakimiyet olarak kullanılmıştır. Başlıklarında görüleceği gibi Hakimiyet kelimesinde ^ işareti kullanılmamıştır. 1950-1960 yılları arası yayınlanan ANT-Yeni ANT ve Hakimiyet gazetelerinden derlenmiştir.

Çocukluğum İnegöl’de geçti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapılmış beton piste sahip bir havaalanı vardı. O yıllarda asfalt pist yoktu sanırım. Benzer bir hava alanı da İnegöl’e yakın Yenişehir’de mevcuttu. Yenişehir havaalanı 1944 yılında yapılmış. İnegöl’deki pistte belki bundan birkaç yıl önce yapılmış olabilir. Şimdi yerinde İnegöl Organize Sanayi Bölgesi var. Burada bisikletlere daha sonra motosikletler binerdik. Bize neredeyse sonsuz gözüken pist, Kalburt deresinde biterdi. Köylülerin ürün kuruttukları piste 1969 yılında Türkkuşu uçakları indi. Şehrin üstünde ilan dağıttılar, isteyenleri on liraya şehir üzerinde uçurdular.

Ellili yıllarda Bursa Türkiye’nin beşinci büyük kentiydi. Her ne kadar İstanbul’a yakın gözükse de Mudanya’dan deniz yoluyla ulaşım beş saati buluyordu. Karayoluyla 8-9 saati buluyordu. En kısa ulaşım havayoluydu. Bursa-İstanbul arasında uçak seferleri yapılıyordu. Bursa-İstanbul arası uçakla 25 dakikaydı. Yeşilköy’den İstanbul merkezine ulaşmak bir saat sürüyordu.

Türk Hava Yolları

THY’nin kuruluş ve altmışlı yıllara kadar olan öyküsüne kısaca değinelim.

Yeşilköy Havaalanı dünyanın ilk hava alanlarından birisidir. Doğal olarak askeri havaalanıydı. İstiklal Harbinden sonra sivil uçuşlara açıldı. Yeşilköy’den 3 Şubat 1933 günü Türk Hava Yolları’nın 5 koltuklu King Bird tipi uçağı, Eskişehir aktarmalı olarak Ankara’ya uçtu. THY, 180 bin TL’lik bütçesi, 7 pilotu, 8 makinisti, 8 memuru ve 1 telsizcisi olmak üzere toplam 24 kişiden oluşan ekibiyle yola çıkmıştı.

1933’te Milli Savunma Bakanlığına bağlı “Devlet Hava Yolları İşletmesi” olarak kurulan şirketin ilk bütçesi sadece 180 bin liraydı. 1945 yılında 18 bin olan yolcu sayısı, alınan yeni uçaklarla 1946 yılında 37 bin olur. İlk yurt dışı seferi olarak Ankara-İstanbul-Atina uçuşu yapılır. 1951’de 720 koltuk sayılı 33 uçaktan oluşan filo Lefkoşa, Beyrut ve Kahire gibi yeni noktalara uçmaktaydı.

İlk uluslararası havalimanı, İstanbul Yeşilköy’de hava trafiğine açıldı. Haca limanı, yüksek standartlarda bir piste, modern bir yolcu terminaline, bakım hangarlarına ve elektronik telsiz donanımına sahipti.

Yeşilköy Havaalanı’nın ilk zamanları

1953’te hac ibadetini gerçekleştirme isteyen vatandaşlar için hac seferlerine başlanır. Şirket, 1955’te Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğünün adı Türk Hava Yolları olur.

1957 yılı itibarıyla Türk Hava Yolları filosunda 19 adet DC-3 ve 7 adet yolcu uçağı, 2 adet kargo uçağı olmak üzere toplam 28 adet uçak bulunuyordu. Daha sonra tepkili motorlara geçildi. Taşınan yolcu sayısı 1956 yılına göre iki kat artarak 394 bine ulaşır. 1960’da 6 adet F-27 uçağı da filoya katıldı.

Bursa’daki Tayyare Cemiyeti, topladığı bağışlarla havaalanı olmaya en müsait yer olarak gördüğü Yunuseli köyündeki arazileri satın alarak toprak pistli bir havaalanı açtı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında havaalanı askeri amaçlar için yenilenmiş ve inşa edilen iki beton pistle askeri havanı olarak devreye alınmıştır. Daha sonra hava alanına bitişik hava ulaştırma okulu açılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı bitmiş, deyim yerindeyse, “Ülke derin bir nefes” almıştır. 1940’lı yılların sonunda Bursa’ya uçak seferleri başlar. Uçaklar 14-15 kişilik uçaklardır.

1970’li yılların başlarında Türk Hava Yolları F-27 tipi uçaklar ile günde 4 kez düzenlediği İstanbul – Bursa seferlerini 1974 yılında bu uçakların hizmet dışı kalması ile F-28 tipi uçaklarla yapmaya başladı. Ancak Bursa Havaalanı jet motorlu F-28 tipi uçakların iniş ve kalkışlarına elverişli değildi. Bu uçakların bu havaalanına uygun olmaması yıllar geçtikçe seferlerini azaltılmasına sebep oldu. 1974 yılında günde 3 sefer yapılıyorken 1975 yılında günde 1 sefere, 1976 yılında sadece hafta sonları üç sefere, 1977 yılının başlarında ise haftada 2 sefere inmişti. Ve 1977 yılı yaz sezonu programında Bursa sefer programında yer almadı. Yeni yapılan yollar, modern otobüsler ve artan özel araçlar, artık hava yoluyla İstanbul’a gitmeyi cazip olmaktan çıkarmıştı.

Bursalı iş adamları önce THY’nın sefer yapması için uğraştılar ve umudu kesince kendileri havayolu şirketi kurdular.

Ali Osman Sönmez THY eski müdürü Ağasi Şen ve Genel Müdür Yardımcılarından Suphi İşcen’in teknik destekleri ile 1977 yılında 50 milyon liralık sermaye ile Bursa Hava Yolları’nı kurdu. Şirketin ortakları Bursa Ticaret Odası, Aksoylar, Şankaya ve Şener Makine’ydi . Nisan ayı geldiğinde Ulaştırma Bakanlığı’ndan ticari uçak işletme ve Türkiye’deki havalimanlarına konma, konaklama izinleri alındı. 1985 yılında şirketin faaliyetler durdu.

Ali Osman Sönmez, daha sonra Sönmez Havayolları’nı kurdu. 1984 yılında Bursa Havayolları‘nın iflasının devam ettiği sıralarda Ali Osman Sönmez, Sönmez Hava Yolları’nı kurmuş ve Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nden işletme iznini (AOC) almıştı. Bursa Hava Yolları’ndan devralınan iki CASA C-212 tipi uçak ile (TC-AOC ve TC-AOS) vakit geçirmeden 24 Eylül 1984 günü Bursa – İstanbul seferlerine başlandı.

Yapımına 1995’te başlanan Yenişehir havaalanının 2001’de tamamlanması üzerine Bursa Havaalanı personeli buraya kaydırıldı. Sönmez Havayolları 2005’te resmen kapandı.

Bu kısa bilgiden sonra ellili yıllara dönelim.

Ellili yıllarda Bursa yerel basınında sinema konusunu araştırırken Bursa’da uçan daire olaylarını ve ikisi şehir merkezinde olmak üzere çok sayıda uçak kazasının olduğunu öğrendim. Taradığım yerel gazetelerde ayrıca uçan daire haberlerini de okudum. Seksenli yılların sonunda yine uçan daire haberine rastladım. İki yapraklık Hakimiyet Milletindir ve ANT (Daha sonra Yeni ANT) gazeteleri uçaklarla ilgili haberlere geniş yer ayrılıyordu.

Uçak kazalarının ikisi Bursalılar tarafından iyi bilinir. ANT gazetesi, o yıllarda kendi uçağını yapan, özel havayolu taşımacılığı yapan Vecihi Hürkuş’a ait olan bir uçakla promosyon ilanları dağıtmak ister. Havadan el ilanı dağıtılırken uçak günümüzde var olmayan Atatürk Stadyum’u etrafında el ilanlarını atarken elektrik tellerine takılır ve düşer.

Diğeri de 1959 yılında Fomora’ya düşen ve 29 kişinin ölümüne, onlarca kişinin yaralanmasına sebep olan ikinci kaza. Bunları ayrıca yazdım.

*

Kore Savaşından sonra Türkiye’de hem savaş uçağı hem de yolcu uçağı sayısı artar.

Eskiyen, 4 motorlu 15 kişilik uçaklar Hollanda’ya tamire giden, gazetede haber olur. (17 Haziran 1954)

28 Mart’ta Hürkuş firmasının şehrimize günde on kere dolmuş uçakların sefer yapacağını okuyoruz. (Hakimiyet)

İngiltere’den yeni yolcu uçakları gelir, doğal olarak yerel basında haber olur. Gelen Heron tipi 14 kişilik uçaklardan ikisi Bursa-İstanbul arasında uçacaktır. (20 Mart 1955 Hakimiyet)

30 Nisan tarihli ANT gazetesi Hürkuş uçaklarının gösteri uçuşlarını haber yapar. Vecihi Hürkuş’un kurduğu “Hürkuş” acentası kendilerini tanıtmak için çeşitli illerde tanıtım uçuşları yaparlar. Bursa’da basın mensuplarını uçakla uçururlar.

9 Mayıs günü ANT gazetesinin promosyonlarını havadan atarken uçak stadyumun yanındaki tellere takılır ve düşer. Pilot Fevzi ve gazeteci Recai Taşman yaralanır. Kaza yerel basında genişnyer alır. Bursa basınında yıllar boyu konuşulur.

6 Temmuz tarihli Hakimiyet gazetesinde güzel bir haber yer alıyordu. İstanbul-Bursa uçuşları dörde çıkıyor.

18 Kasım tarihli Hakimiyet gazetesinde İstanbul’dan Bursa’ya gelen yolcu uçağının iniş esnasında tekerleklerinin açılmadığını, pilotun sonunda gövde üzerine iniş yaptığını ve kazanın hafif atlatıldığını öğreniyoruz.

12 Ocak 1957 tarihli Hakimiyet gazetesinde DHMİ Bursa Meydan Müdürlüğünün Hava meydanı yolcu salonundaki büfeyi kiraya verdiğini yazıyordu.

Ülkedeki ekonomik sıkıntılar günlük yaşamda kendini gösterirken, hava yolumuz da bundan etkilenir. (16 Ocak 1957 Hakimiyet)

Sis,Bursa’da sadece deniz ulaşımını aksatmaz. Uçak seferleri tehir edilir. Jetler en yakın havaalanına inerler. (8 Şubat 1957)

Daha önce Bursa istasyon şefi görevinde bulunan Vahdi Özkan THY umum müdürü olur ve yerel basında haber olur. (23 Ocak 1957 Hakimiyet)

Yolcu sayısının artması, eskiyen uçakların bakım için alındıkları ülkeye gitmeleri yeni arayışlara yol açar. Adres doğal olarak Amerika’dır. (12 Şubat 1957 Hakimiyet) Haberde, “Ayrıca, Amerikan kredisi ile dev bir tamirhane kurulacak” bilgisi yer alıyordu.

5 Haziran 1957 tarihli Hakimiyet gazetesinde THY Umum Müdürü Ulvi Yenal’ın uçak almak için İngiltere’ye gittiğini okuyoruz.

Aynı gazete 6 Haziran’da müjdeli bir haber verir. İstanbul-Bursa-İzmir ve İstanbul-Bursa-Anakara uçuşları başlayacaktır. Aynı haber 22 Haziran1957 tarihli gazetede tekrarlanır.

5 Temmuz 1957 tarihli Hakimiyet gazetesinde Bursa’ya gelen uçaklarla ilgili iki haber yer alıyordu. Hac farizası için kullanılan uçaklar tekrar iç hatlarda kullanılmaya başlandı bilgisi veriliyordu.

Aynı gazetede bir yolcu uçağının verdiği bir yangın haberi yer alıyordu. İstanbul’dan Bursa’ya gelmekte olan 12.45 uçağının pilotu Mudanya ilçesi civarında funfalıkların tutuştuğunu görür. Telsizle hava alanına habe verir.

Gençliğimizde normal mektuplardan daha hızlı gitmesi istenen mektuplar hava yoluyla gönderilirdi. Bu mektupların doğal olarak tarifesi yani ücretleri farklıydı. Bu Mektupların üzerine, üzerinde “Par avion” yazan bir bant yapıştırılırdı. 28 Ekim tarihli Yeni ANT gazetesi bu bantların bulunmadığını yazıyordu.

Bursa-İstanbul arasında yolcu sayısı artınca karşılıklı uçak seferlerinin de arttırılması gündeme gelir. 31 Ekim tarihli Hakimiyet, seferlerin karşılıklı olarak sekize çıkarıldığını okuyoruz.

11 Kasım 1957 tarihli Hakimiyet gazetesinde THY ve İskandinav Haya Yolları arasında yapılan işbirliğini haberleştiriyordu.

12 Şubat 1958 tarihli Yeni Ant‘ta, sis yüzünden gemi ve uçak seferleri yapılamadığı haber olur.

19 Şubat tarihli Hakimiyet gazetesinde ingiltereden alınan 4 motorlü 40 kişilik Bristol uçaklarından birinin resmi yer alıyordu.

THY; her geçen gün yeni uçaklarla güçlenmektedir. Yeni uçaklar için kaptan pilotlar için açılan kurs 25 Şubat 1958 tarihli Hakimiyet gazetesinde haber olur.

13 Mart tarihli Hakimiyet gazetesinde Bursa’daki havaalanınında içinde bulunduğu 22 hava alanını tevsi ve inşa edileceği haberi yer alıyordu.

Yolcu sayısındaki artış, THY’nı yeni arayışlara iter. 40 kişilik uçakları kullanan THY, bu defa 75 kişilik uçaklar almak için İngiltere’ye on uçak siparişi verir.

11Nisan tarihli Yeni Ant gazetesinde Bursa’ya sefer yapan Heron uçaklarının yanı sıra yeni gelen Dakota uçaklarının da sefer yapılacağını okuyoruz.

Ülkedeki ekonomik sıkıntılar YHT’ti de etkiler ve uçak biletlerine zam yapılır.12 Haziran tarihli Hakimiyet gazetesinde haber okur.

Bilet fiyatlarına yapılan zamdan sonra İstanbul-Bursa arasında yolcu taşımacılığı için Hürkuş Hava Yolları atağa geçer. 22 haziran 1958 tarihli gazetede haber olur. Üstelik THY’ndan on lira, üçte bir daha ucuza, 20 liraya.

11 Temmuz 1958 tarihli Hakimiyet gazetesinde Necati A. Mustanoğlu THY pilotlarını öven bir yazı kaleme alır. Gerçekten de THY uçakları 1959’da Londra’daki kazaya kadar bir kaza yapmazlar. Ancak aynı şeyi askeri uçaklar için söyleyemeyiz. Askeri uçakların çoğunun II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’ndan kalma yorgun uçaklar olduğunu düşünerek uçuş esnasında arızaların çıkması kaçınılmaz olmalı. ABD ve Kanada’dan hibe edilen bu uçaklara yetecek kadar teknik personelin olup olmadığı incelenmeliydi.

15 Temmuz tarihli Hakimiyet gazetesinde Bursa-İstanbul arasında karşılıklı altışar sefer yapıldığını, ayrıca Bursa-Ankara ve Bursa-İzmir uçak seferleri olduğunu görüyoruz.

THY, uçaklarını büyütürken hostes arayışına girer. 19-27 yaş aralığında, İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyan dillerinden birini bilen, hiç evlenmemiş genç kızlara imtihana girmeleri için çağrı yapar.(27 Temmuz 1958 Hakimiyet)

İlk hosteslerden biri pilotlarla uçağın önünde

29 Temmuz 1958 tarihli Hakimiyet gazetesinde Abolyont gölüne düşen bir jet uçağının haberini okuyoruz. Göle atlayan pilotu balıkçılar kurtarır.14 Ağustos tarihli Hakimiyet Gazetesinde İngiltere’den alınan ve “SEV” adı verilen uçağımn Yeşilköy’e indiğini okuyoruz. Sev uçağı, çok yakın bir tarihte tekrar gazete manşetlerinde olacaktır.

20 Ağustos tarihli Hakimiyet, uçak seferlerinin yeniden düzenlenmesini haber yapar. Bursa-İstanbul -İzmir seferlerinin yeni saatleri haberde yer alır.

5 Eylül 1958 tarihli Hakimiyet gazetesinde Türkkuşu uçaklarının Bursa’ya geleceğini okuyoruz. 6 Haziran’da “THK ileri gelenleri şehrimizde”, 8 Eylül’de ise “Türkkuşu uçaklarının yarın şehrimizde olacağı” haberlerini okuyoruz. Uçaklar 11 Eylül’de ki Bursa’nın kurtuluş bayramına katılmak için geldiklerini öğreniyoruz.

Bursanın lodos’u meşhurdur, 17 Ekim günü Bursa’da bir lodos fırtınası yaşanır. 18 Ekim tarihli gazetede Lodosun, şehirde hasar yaratır ve uçak seferlerini aksattığı okuyoruz.

Sis ve lodos, Bursa’da uçak seferlerini aksatan iki unsurdu. Uçakların küçüklüğü lodos olduğunda iniş ve kalkışı tehlikeye sokuyordu.

28 Kasım ve 22 Aralık tarihli Hakimiyet gazetesinde sisi yüzünden uçak seferlerinin yapılamadığını okuyoruz.

Bursa’nın lodosları meşhurdur. Bazen uçakların inmesini de önler. (10 Ocak 1959 Yeni Ant)

Ön sayfadaki haberin yanında yer alan moda haberine dikkat!

Ekonomik durum uçaklara zam yapmayı gerektirir. Bu sefer yolcu sayısı azalır. Bu durumda doğal gazetelerde haber olur. (7 Mart 1959 Yeni Ant)

Hava ulaşımına yapılan zammın etkisi görülür ve yolcu sayısı azalır. Bu durum muhalif gazetede haber olur. (27 Ağustos 1959 Yeni Ant)

THY, yolcu ücretlerine, PTT’de posta ve koli ücretlerine zam yapar. (11 Eylül 1959 Yeni Ant)

Sis uçak seferlerini aksatır ve Nisan tarihli Yeni Ant’ta haber olur.

18 Şubat 1960 tarihli Hakimiyet gazetesinde , “Londra’daki uçak kazası şehitleri anıldı” haberi yer alıyordu.

3 Nisan’da sis yüzünden uçak seferlerinin aksadığı Yeni ANT gazetesinde yer alıyordu.

10 Nisan tarihli Hakimiyet gazetesinde Zonguldak Havaalanından kalkan bir uçağın Trabzon Havaalanı’na Mecburi iniş yaptı haberi yer alıyordu.

15 Mayıs 1960 tarihliHakimiyet gazetesinde İstanbul-Bursa seferini yapan 10.35 kalkışlı uçağın 15 dakika tehirli geldiği öğreniyoruz.

22 Haziran 1960 tarihli Hakimiyet gazetesinde yer alan bir haberde Ankara’da bir yolcu uçağının tehlike atlattığı haberini okuyoruz.

5 Temmuz tarihli Hakimiyet gazetesinde” Bursa’dan Ankara ve İzmir’e yapılan uçak seferlerinin iptal edildiğini” yazıyordu. Bu seferler daha sonra yapılmadı.

9 Eylül tarihli Hakimiyet gazetesinin verdiği bilgiye göre günlerin kısalması nedeniyle uçakların kalkış saatlerinde değişiklik yapılır.

15 Kasım 1960 tarihli Hakimiyet gazetesi kış tarifesinin başladığını bildiriyordu.

***

Bursa’da Türkiye’nin planlı ilk organize sanayi bölgesi olan “Pİlot Sanayi” kurulmaktadır. 1962 yılında Yolculardan bir iş adamı rica eder, pilot rotayı hafifçe değiştirir ve havadan, kurulmakta olan Sifaş Fabrikası’nın resmini çekilir (fabrika iki yıl önce yıkıldı)

Bursa’dan sadece pilot çıkmaz, makinist ve paraşütçülerde çıkar. Bazısı gazeteciler tarafından hatırlanır. (21 Nisan 1989 Olay gazetesi Çekirge eki)

  • Ekrem Hayri PEKER

KAYNAKÇA

  • ANT Gazetesi
  • Bursa Hakimiyet Gazetesi
  • Hakimiyet Gazetesi
  • Kaldırım, Selen, Geçmişten bugüne Türk Hava Yolları
  • Olay Gazetesi
  • Yeni Ant Gazetesi

Ekrem Hayri PEKER : Bursa’da Havayolu Taşımacılığı, Uçak Kazaları ve Anılar

27 Şubat 2020

Çocukluğum İnegöl’de geçti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapılmış beton piste sahip bir havaalanı vardı. O yıllarda asfalt pist yoktu sanırım. Benzer bir hava alanı da İnegöl’e yakın Yenişehir’de mevcuttu. Yenişehir havaalanı 1944 yılında yapılmış. İnegöl’deki pistte belki bundan birkaç yıl önce yapılmış olabilir. Şimdi yerinde İnegöl Organize Sanayi Bölgesi var. Burada bisikletlere daha sonra motosikletler binerdir. Bize neredeyse sonsuz gözüken pist, Kalburt deresinde biterdi. Köylülerin ürün kuruttukları piste sanırım 1969 yılında Türkkuşu uçakları indi. Şehrin üstünde ilan dağıttılar, isteyenleri 10 liraya şehir üzerinde uçurdular. Çok istedim ama binemedim.

İ. Hakkı Karaman ve Sinan Kavukçu İnegöl’deki eski hava alanına gelen Türkkuşu uçaklar ının önünde

Bursa’da bir havaalanı olduğunu, buraya Türk Hava Yolları uçaklarının İstanbul-Bursa arasında uçuş yaptıklarını okuduğum gazetelerden biliyordum.

Ellili yıllarda Bursa Türkiye’nin beşinci büyük kentiydi. Her ne kadar İstanbul’a yakın gözükse de Mudanya’dan deniz yoluyla ulaşım beş saati buluyordu. Karayoluyla 8-9 saati buluyordu. En kısa ulaşım havayoluydu. Bursa-İstanbul arasında uçak seferleri yapılıyordu.

Bursa, Bandırma ve Eskişehir’de bulunan ana hava üsleri arasındaydı. Yanında da Yenişehir askeri havaalanı vardı.

Türk Hava Yolları

THY’nin kuruluş ve altmışlı yıllara kadar olan öyküsüne kısaca değinelim.

3 Şubat 1933 günü ilk uçuş Türk Hava Yolları’nın 5 koltuklu King Bird tipi uçağı, Eskişehir aktarmalı olarak Ankara için ilk uçtu. THY, 180 bin TL’lik bütçesi, 7 pilotu, 8 makinisti, 8 memuru ve 1 telsizcisi olmak üzere toplam 24 kişiden oluşan ekibiyle yola çıkmıştı.

1933’te Milli Savunma Bakanlığına bağlı “Devlet Hava Yolları İşletmesi” olarak kurulan şirketin ilk bütçesi sadece 180 bin liradır. Kısa bir süre içinde yükseliş başlar. 1945 yılında 18 bin olan yolcu sayısı, alınan yeni uçaklarla 1946 yılında 37 bin olur. İlk yurt dışı seferi olarak Ankara-İstanbul-Atina uçuşu yapılır. 1951’e geldiğimizde 720 koltuk sayılı 33 uçaktan oluşan filo Lefkoşa, Beyrut ve Kahire gibi yeni noktalara uçmaktadır.

İlk uluslararası havalimanı, İstanbul Yeşilköy’de tamamlandı ve uluslararası hava trafiğine açıldı. Liman, yüksek standartlarda bir piste, modern bir yolcu terminaline, bakım hangarlarına ve elektronik telsiz donanımına sahipti.

Yeşilköy Havaalanı’nın ilk zamanları

1953’te hac ibadetini gerçekleştirme isteyen vatandaşlar için hac seferlerine başlanır. Şirket, 1955’te Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğünün adı Türk Hava Yolları olur.

1957 yılı itibarıyla Türk Hava Yolları filosunda 19 adet DC-3 ve 7 adet yolcu uçağı, 2 adet kargo uçağı olmak üzere toplam 28 adet uçak bulunuyordu. Pistonlu motorlardan tepkili motorlara geçilerek sivil havacılık tarihinde yeni bir dönem açıldı. Taşınan yolcu sayısı 1956 yılına göre iki kat artarak 394 bine ulaştı. 1960’da 6 adet F-27 uçağı da filoya katılmış oldu.

Kurtuluş savaşından sonra il ve ilçeler para toplayarak savaş uçakları alıp orduya bağışlamışlardı. Bursa’daki Tayyare Cemiyeti, topladığı bağışlarla havaalanı olmaya en müsait yer olarak gördüğü Yunuseli köyündeki arazileri satın alarak toprak pistli bir havaalanı açtılar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında havaalanı askeri amaçlar için yenilenmiş ve inşa edilen iki beton pistle askeri havanı olarak devreye alındı. Daha sonra bir hava ulaşım okulu açıldı.

70’li yılların başlarında Türk Hava Yolları F-27 tipi uçaklar ile günde 4 kez düzenlediği İstanbul – Bursa seferlerini 1974 yılında bu uçakların hizmet dışı kalması ile F-28 tipi uçaklarla yapmaya başladı. Ancak Bursa Havaalanı jet motorlu f-28 tipi uçakların iniş ve kalkışlarına elverişli değildi. Bu uçakların bu havaalanına uygun olmaması yıllar geçtikçe seferlerini azaltılmasına sebep oldu. 1974 yılında günde 3 sefer yapılıyorken 1975 yılında günde 1 sefere, 1976 yılında haftada 3 (hafta sonları) sefere, 1977 yılının başlarında ise haftada 2 sefere inmişti. Ve nihayetinde 1977 yılı yaz sezonu programında Bursa sefer programında yer alamadı.

Bursalı iş adamları önce THY’nın sefer yapması için uğraştılar ve umudu kesince kendileri havayolu şirketi kurdular.

Ali Osman Sönmez THY eski müdürü Ağasi Şen ve Genel Müdür Yardımcılarından Suphi İşcen’in teknik destekleri ile 1977 yılında 50 milyon liralık sermaye ile Bursa Hava Yolları’nı kurdu. Şirketin ortakları Bursa Ticaret Odası, Aksoylar, Şankaya ve Şener Makine’ydi . Nisan ayı geldiğinde Ulaştırma Bakanlığı’ndan ticari uçak işletme ve Türkiye’deki havalimanlarına konma, konaklama izinleri alındı. 1985 yılında şirketin faaliyetler durdu.

Ali Osman Sönmez, daha sonra Sönmez Havayolları’nı kurdu. 1984 yılında Bursa Havayolları‘nın iflasının devam ettiği sıralarda Ali Osman Sönmez, Sönmez Hava Yolları’nı kurmuş ve Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nden işletme iznini (AOC) almıştı. Bursa Hava Yolları’ndan devralınan iki CASA C-212 tipi uçak ile (TC-AOC ve TC-AOS) vakit geçirmeden 24 Eylül 1984 günü Bursa – İstanbul seferlerine başlandı.

Yapımına 1995’te başlanan Yenişehir havaalanının 2001’de tamamlanması üzerine Bursa Havaalanı personeli buraya kaydırıldı, Bursa Havaalanı’na ait teçhizat ise Ankara’ya gönderildi. Sönmez Havayolları 2005’te resmen kapandı.

Bu kısa bilgiden sonra ellili yıllara dönelim.

Ellili yıllarda Bursa yerel basınında sinema konusunu araştırırken Bursa’da uçan daire olaylarını ve ikisi şehir merkezinde olmak üzere çok sayıda uçak kazasının olduğunu öğrendim.

Yerel gazetelerde ayrıca uçan daire haberlerini de okudum. Seksenli yılların sonunda yine uçan daire haberine rastladım.

Uçak kazalarının ikisi Bursalılar tarafından iyi bilinir. ANT gazetesi, o yıllarda kendi uçağını yapan, özel havayolu taşımacılığı yapan Vecihi Hürkuş’a ait olan bir uçakla promosyon ilanları dağıtmak ister. Havadan el ilanı dağıtılırken uçak günümüzde var olmayan Atatürk Stadyum’u etrafında el ilanlarını atarken elektrik tellerine takılır ve düşer.

*

Derviş Taşman yıllar sonra Niyazi Menteş’e uçak kazasını şöyle anlatıyor (s..108-109)

“Yıl 1954, rakibimiz Hakimiyet’in satış olarak altında kalmamak i.in uğraşıyoruz. Kardeşim Recai Taşman, Hürkuş adındaki bir tayyare şirketinden iki kişilik üzeri açık uçak kiralar. Kendi de pilotun yanına kurulur ve başlarlar Bursa’nın üzerinden el ilanları atmaya. Günlerden Pazar, stadyumda önemli bir maç bitmiş, insanlar Altıparmak Caddesinde. Bizimkiler damları yalıyarak el ilanı atıyorlar. Ancak uçak SSK hastanesinin üstündeki elektrik tellerine takılarak Kültürpak boşluğundaki yere kapaklanıyor. Binlerce insanın gözleri önünde meydana gelen kaza, mucize biçiminde kabul edilmekte. Çünkü bir kolu kırılıp, kasığı zedelenen pilot, yüzde yüz ölümden dönerken, bizim sevgili biraderimiz Recai, kazadan küçük sıyrıklarla kurtuluyor. Kazayı hasta anneme duyurmamıştık. Bunu da anılarımız arasında buruk acı biçiminde muhafaza ettik.

Diğeri 1959 yılında Fomora’ya düşen ve 29 kişinin ölümüne, onlarca kişinin yaralanmasına sebep olan ikinci kaza.

Önce olmaz denilen kaza haberiyle başlayalım. Dünyada bir ilk gerçekleşir ve uçak otobüse çarpar. Ankara’dan Bursa’ya gelmekte olan Koç firmasına ait otobüse Sivrihisar civarında irtifa kaybeden bir uçak çarpar. Kazada can kaybı olmaz.

30 Nisan tarihli ANT gazetesi Hürkuş uçaklarının gösteri uçuşlarını haber yapar. Vecihi Hürkuş’un kurduğu “Hürkuş” acentası kendilerini tanıtmak için çeşitli illerde tanıtım uçuşları yaparlar. Bursa’da basın mensuplarını uçakla uçururlar. (ANTgazetesi)

9 Mayıs günü ANT gazetesinin promosyonlarını havadan atarken uçak stadyumun yanındaki tellere takılır ve düşer. Pilot Fevzi ve gazeteci Recai Taşman yaralanır. Kaza yerel basında büyük yer alır. Bursa basınında yıllar boyu konuşulur.

10 Mayıs 1955 ANT

13 Mayıs 1955 Hakimiyet

Uçak kazasına ait resimler.

  • Ekrem Hayri PEKER

Not: Yazıda Hakimiyet Milletindir gazetesi Hakimiyet olarak kullanılmıştır. Başlıklarında görüleceği gibi Hakimiyet kelimesinde (^) işareti kullanılmamıştır.

KUMAN TÜRKLERİ DOSYASI /// EKREM HAYRİ PEKER : Anadolu’ya yerleştirilen Kumanlar (Manavlar)


EKREM HAYRİ PEKER : Anadolu’ya yerleştirilen Kumanlar (Manavlar)

24 Mart 2018

1327’de Kocaeli yarımadasının büyük bir bölümü Osmanlı kumandanı Akçakoca Bey (Kocaeli ismi Akçakoca’dan gelir) tarafından Bizanslılardan alındıktan birkaç yıl sonra Orhan Gazi tarafından İzmit şehri de alınmış, Şile çevresinde ise Anadolu’dan getirilen Türkmen aşiretleri iskân ettirilmiş, yöre Türkleştirilmeye başlanmıştır. Yıldırım Beyazıt döneminde kumandan Yahşi Bey Şileyi 1391 ve 1395 yıllarında iki kez fethetmiştir. Bizanslıların Şile’yi geri almak için gösterdikleri çabalar sonuç vermeyince, 1401 yılında yapılan anlaşma ile Şile’nin Türk toprakları olduğu resmileştirilmiştir. Şile çevresine yerleştirilen Türkmen aşiretlerinin lakapları kurdukları yerlere isim olmuştur. Çengiloğulları (Çengilli), Gökmenler (Gökmaslı köyü), Hasanoğulları (Hasanlı köyü), Çitaklar (Çataklı köyü), Karamanoğulları (Karamandere köyü), Yakupoğulları (Yakupku), İsaoğulları (İsaköy) gibi. Köydeki yerli halka “Manav” denilmektedir.
Manav Türkleri Özellikle Batı Anadolu’da yoğunlaşan Türk halkı. Anadolu’ya göç ederek gelen Türklerden bazıları yerleşik hayata geçerek tarım faaliyetlerinde bulunmaya başlamışlardır. Buna bağlı olarak manavlık ; “Yerleşik Türkmen Topluluğu”, “Türkçe dışında dil bilmeyen”, “Hareketli nüfusa karşın yerini değiştirmeyen, devamlı olarak orada oturan”, “Batı Anadolu’ya dışarıdan gelen (göçmen/muhacir) ve göçebelikten yerleşmiş (Yörük) nüfus dışında eskiden yerleşmiş köylüler” olarak tanımlanmaktadır.
*
Manav kelimesi, öz-Türkçe bir sözcüktür. Türkmenin göçmeyenine manav denilirdi. Manav deyimine “Orhun kitabelerinde de rastlanmaktadır. Bey anlamına gelmektedir. Manav sözcüğünün; Türkistan’daki Kazak-Kırgız ve Sibirya’daki Yakut (Saha) Türkleri’nde kullanılan, koruyucu soylu kişi ve boy beyi anlamına gelen “Manap” ve “Manag”dan geldiği sanılmaktadır. Eski Türkçede “v” sesinin olmamasından dolayı, “Manap” sözcüğündeki “p” ve “Manag” sözcüğündeki “g” sesinin yumuşayarak “Manav” sözcüğünün ortaya çıktığı düşünülmektedir.
Kırgızistan’daki Manas destanında yer alan ve soylu beylere verilen Manap ifadesi Manavların Manas destanıyla ilgili olduklarını da gösterir. Bazı köylerde yapılan araştırmalarda, Balkanlar’dan Anadolu’ya geçen ve Bizanslılar tarafından Batı Anadolu’ya tampon maksatlı yerleştirilen Kuman-Kıpçak-Peçenek Türklerinin Oğuz Türkleriyle kaynaşmasıyla ortaya çıkan Türk grubu olduğu görüşünü benimseyen Türkologlar da mevcuttur.
Türkologlara göre, Manavların, Türk soylu olduğunu gösteren en önemli delil, Mongolid karakteristikleridir; Manavlarda gözlerdeki çekiklik ve yuvarlak yüz hatları hemen fark edilebilir. Son derece uysal, mülâyim ve başkası tarafından söylenenlere fazla karşı çıkmayarak yani tartışmayarak geleneksel yaşamlarını sürdüren Manavlar kendi ifadeleri ile “yedi kez düşünmeden adım atmayan” bir yapıya sahiptirler. Bu uyumlu ve uysal yapıları, başkalarına “sen bilirsin” ya da “siz bilirsiniz” ifadesinin sık kullanılmasında da kendini göstermektedir. Manav Türkleri, uzun yıllar Rum köyleri ile komşuluk yapmışlar ve uyumlu kişilikleriyle onlarla iyi geçinmişlerdir.
Tüm manav köyleri dini açıdan “Sünni-Hanefi”dir.
Kendilerini Manav olarak ifade eden Türkler ağırlıklı olarak Batı Anadolu’da ve Marmara bölgesinde yaşamaktadır. Manavların ve manav köylerinin bulunduğu iller şöyledir: Sakarya, Düzce, Eskişehir, Bilecik, Bursa, Kocaeli, Balıkesir, Çanakkale, İstanbul (Şile, Ağva, Ömerli), Tekirdağ, Manisa, İzmir, Antalya, Konya, Afyon, Uşak, Kütahya, Bolu, Ankara-Nallıhan, Zonguldak, Kastamonu, Mersin, Isparta, Yalova, Diyarbakır (Çermik, Çüngüş)
Rum medeniyetinin içinde Balkanlar’dan gelip Bizans kralı tarafından Anadolu’ya yerleştirilen ve doğudan gelen akınlardan korunmak amacıyla yerleştirilen sayısı azımsanmayacak kadar Türki Peçenek-Kıpçak-Kuman-Uz topluluğu da vardı. Bizans kayıtlarına göre, Müslüman-Türkler Anadolu’ya gelmeden önce binlerce Türkçe kendilerini Manav olarak ifade edenler ağırlıklı olarak Marmara, Ege, iç Anadolu’da yaşarlar. Manav yerleşimlerinin olduğu yerler şöyledir:
İstanbul, Tekirdağ ,Kırklareli, Sakarya ,Düzce, Bolu, Karabük, Zonguldak, Kastamonu, Kocaeli,Yalova, Bursa, Bilecik, Balıkesir, Çanakkale,Eskişehir, Kütahya, Uşak,İzmir,Manisa,Afyon,Konya, Ankara, Kırşehir, Burdur, Isparta, Antalya,Adana, Mersin, Muğla…
*
Laszló Rásonyi’nin Doğu Avrupa’daki Türklük adlı Selenge Yayınlarından 2006 yılında yayınlanmış kitabının 214. sayfasında Kargala sözcüğü konusunda şu bilgiler vardır: Küçük Kumanistan’da Kunszentmiklós şehri çevresindeki bir yerin adıdır.
Büyük Kumanistan’da ise Karga yer adları vardır. Kargala adı herhalde Kargalı’dan, sık sık zikrettiğim -ı>-a ses değişmesiyle meydana geldi. Turgay ve Orenburg çevresinde de Kargalı yerine Kargala yer adları mevcut idi. Bu yerler Macaristan ile ilgili yer adlarıdır. Aynı kitabın 256. sayfasında “Kumanların Moğollardan kaçmış bakiyeleri, mesela 1240 sıralarında dahi Anadolu’da yerleştirilmişti” ifadesi kullanılmaktadır. Kumanların diğer adı Kıpçak’tır. Kıpçak sözcüğü sarışın, mavi gözlü, açık tenli insanlar için kullanılmaktadır. Aynı kitabın 155. sayfasında Kumanların 1237’de Bizans İmparatoru Johannes Vatatzes tarafından Anadolu’ya yerleştirildikleri de yazmaktadır. Bu yüzden Kargalar adının Kargala sözcüğü ile ilişkisi dikkate alındığında bu köye ilk yerleşenlerin Kuman Türkleri olduğu açıkça görülebilir. Kastomonu’daki Şeyh Şaban-ı Veli türbesinde de bir mezar taşında “Kumanoğlu Hüseyin Efendi 1762” yazmaktadır. Bu mezar taşı bu tarihlerde bile Kastomonu bölgesinde Kumanların yaşadığını açıkça gösterir.
Kumanlar Karadeniz havalisindeki atlı göçebe halklardandır. Kargalar köyünde de 1960’lara kadar at kültürünün varlığı bu köy yerleşiminin Kuman yerleşimi olduğunun ispatı olarak görülebilir. Bir başka özellikleri de Kuman-Kıpçak adının hiddetli, kızgın, öfkeli insanlar anlamında komşu kabileler tarafından kullanılması da bu halkım tipik özelliğidir.
Kumanlar saç tıraşlarını kafalarını yülüyerek yapmaktadırlar. Bilge Umar’ın İnkılâp Yayınlarında 1993’te basılan Türkiye’deki Tarihsel Adlar adlı kitabının 388. sayfasında Karga-Kargı sözcüklerinin Anadolu’daki dağ ve burun adlarında beklenebileceğinden pek çok daha fazla sayıda olarak karşımıza çıktığı yazılmaktadır. Yazar Karga-Kargı sözcüklerini Karaka-Kırakalı adlar gibi Luwi dilinden ya da onun ardılı dillerden gelme Karka-Kıraka (doruk yeri, uç yeri, çıkıntı yeri) anlamlarını verdiği görülmektedir. Yazarın bu sözcükleri Luwi diline bağlamaya çalışarak zorlamasına katılmak mümkün değildir. Laszló Rásonyi’nin kitabının 131. sayfasında Kuman kabileleri sayılmış bunlardan Mısır-Memluk Sultanı Kalavun’un Burçoğlu kabilesinden olduğu yazılmıştır.

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Mezarında bile rahat bırakılmayan Şehzade Cem Sultan


Ekrem Hayri PEKER : Mezarında bile rahat bırakılmayan Şehzade Cem Sultan

17 Mayıs 2020

Yerli ve yabancı yazarlar tarafından hakkında onlarca yazı yazılmış tek şehzade Cem Sultan’dır. Çiçek Hatun’dan olma en küçük oğlu ve II. Bayezid’in küçük kardeşidir. Ağabeyi II. Bayezid ile girdiği taht mücadelesini kaybetmiş, sığındığı ve ittifak yaptığı Rodos şövalyeleri tarafından papaya teslim edilmiştir.

Fatih Sultan Mehmed 1473’te Uzun Hasan’ın üzerine doğu seferine gitti. Büyük şehzadeleri olan Şehzade Mustafa ve Sehzade Bayezid’i yanında götürdü. Cem’i lalaları ile geride Edirne Sarayı’nda kaymakam olarak bıraktı. O zamanlara sarayda içoğlanı olan ve sonradan vatanı İtalya’ya dönerek hatıratını yazan Vicenza’lı Angiolello bu dönem olaylarını hatıralarına geçirmiştir. Bu anılara göre Anadolu’ya geçen Fatih Sultan Mehmed’den Edirne’ye 40 gün kadar hiç haber gelmemişti. Bunu Sultan’ın başına gelen bir felaket olarak yorumlayan Şehzade’nin iki lalası onu sultan olarak ilan ederek saray halkının ona biat etmesini sağladılar. Fakat Fatih Sultan Mehmed bu seferde galip olarak geri dönüp bu olayı öğrenince çok sinirlendi. Şehzade’nin lalaları Süleyman ve Nasuh çelebileri idam ettirdi. Fatih Sultan Mehmed’in bu olayı ciddi olan bir saray komplosu olarak görmesi mümkündü. Fakat belki de kendi gençliğinde babası II. Murad’ın kendine sultanlığı devrinden sonraki bir Melami şeyhine inanarak yaptığı hareketleri hatırlayarak, sonraki kararlarından bir toy, genç şehzadenin kandırılarak da bir yakışıksız hareket olarak gördüğü düşünülmesi çok olasıdır. Çünkü ertesi yıl Konya’da valiyken ölen Şehzade Mustafa’nın yerine Şehzade Cem’i Konya vali olarak atadı.

3 Mayıs 1481’de Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine yeni padişahı belirlemek için Amasya’da bulunan en büyük evlat Şehzade Bayezid’e ve Konya’da bulunan en küçük kardeş Şehzade Cem’e haberciler gönderildi. Veziriazam Karamanlı Mehmet Paşa, Şehzade Cem taraftarıydı ve bu yüzden sultanın vefatını bir süreliğine gizlemeye çalışmışsa da bunu başaramamıştı. Duruma kızan Yeniçeriler ayaklanıp sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa’yı öldürdüler ve Şehzade Bayezid’in, İstanbul’da bulunan oğlu Korkut’u saltanat naibi ilan ederek onu tahta çıkardılar. Ancak Cem Sultan’a gönderilen haberci, yolda Şehzade Bayezid’in kayınbabası ve Anadolu Beylerbeyi olan Sinan Paşa tarafından yakalandı ve öldürülmesi neticesinde Cem Sultan haberi aldığında iş işten geçmiş, en büyük destekçisi sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa da yeniçerilerin isyanıyla öldürülmüştü. Cem Sultan, babasının vefatını dört gün sonra öğrenebildi. Şehzade Bayezid, İstanbul’a varır varmaz devlet idaresini eline aldı.

Bursa’da tahta çıkışı

Cem Sultan, babasının meşhur Kanunnâme’sine koydurttuğu “Her kim evladımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizam-ı âlem için katletmek münasiptir. Ekser ulemâ dahi bunu tecviz etmişlerdir…” hükmü gereği öldürüleceğinden emin olduğundan, Konya civarında topladığı bir miktar askerle Bursa’ya doğru ilerledi. Cem Sultan 4.000 kadar askeriyle birlikte 27 Mayıs 1481’de İnegöl önlerine geldi. Sultan II. Bayezid, Ayas Paşa idaresindeki bir orduyu Cem Sultan’ın üzerine gönderdi. 28 Mayıs’ta yapılan muharebeyi kazanan Cem Sultan Bursa’da padişahlığını ilan etti. Kendi adına hutbe okutarak para bastırdı ve çeşitli fermanlar yayımladı. Bu saltanatı ancak yirmi gün sürdü. Sultan II. Bayezid’e gönderdiği arabulucularla, özellikle büyük halası Selçuk Sultan ile kendisinin Anadolu’da, Sultan Bayezid’in de Rumeli’de padişah olmasını ve Osmanlı topraklarını eşit olarak paylaşmayı, kan dökülmemesini talep etmiş, Bayezid buna “Hükümdarlar arasında akrabalık yoktur” şeklindeki Arap atasözüyle karşılık vermişti.

Bundan sonra taraflar daha üstün ve avantajlı duruma sahip olabilmek için gayret gösterdi ve Sultan II. Bayezid, ordusuyla birlikte Cem Sultan’ın üzerine yürüdü. Yenişehir Ovası’nda 20 Haziran 1481 tarihinde yapılan savaşı kaybeden Cem Sultan, Konya’ya geldi. Ancak Gedik Ahmet Paşa komutasındaki kuvvetlerin takibi sürünce, Cem Sultan yanına ailesini de alarak Osmanlı topraklarını terk ederek Ramazanoğulları toprakları olan Adana’dan, Memlûk Sultanlığı toprakları olan Halep’e geçip Kahire’ye gitti. Memlüklü Sultanı Kayıtbay onu törenle karşıladı. Fakat Kayıtbay Cem Sultan’in aradığı askeri desteği vermedi. Cem Sultan oradan da Hac mevsiminde Hicaz’a gitti. Cem Sultan, hacca giden ilk Osmanoğlu’dur.

Orada yazdığı şiirlerinde saltanat kavgasından tamamen vazgeçtiği, hac farizasını yerine getirmenin verdiği iç huzuru taç ve tahta bile değişmek istemediği görülür. Hicaz’da bulunmakta iken Bayatlı Mahmud adli bir tarihçiyi erken Osmanlı tarihlerinden en önemlilerinden biri olan “Cam-i Cemayin” adlı tarih eserini hazırlamaya destek sağladı.

Hac’dan sonra tekrar Kahire’ye gelerek çeşitli telkin ve tahriklerle yeniden talihini denemek istedi. 27 Mayıs 1482’de Konya’yı kuşattı. II. Bayezid’in yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırarak Ankara’ya gitti. Oradan da tekrar Mısır’a gidecekti, ancak yollar tutulmuştu. II. Bayezid bu defa Cem Sultan’a bütün masraflarının karşılanması şartıyla Kudüs’te ikamet etmesini teklif etti; ancak bu teklifi reddetti. Başta Karamanoğlu Kasım Bey olmak üzere etrafındaki bazı kimseler saltanat mücadelesine Rumeli’de devam etmesi tavsiyesinde bulundular. Ağabeyi Sultan II. Bayezid’den bir mektup aldı. Bu mektupta, padişahlıktan vazgeçtiği takdirde kendisine bir milyon akçe ödeneceği belirtiliyordu.

Rodos Şövalyeleri ile ittifakı

Rumeli’ye geçmek için de Rodos şövalyelerinin gemilerini kullanacaktı. Bu sırada Rodos şövalyelerinden Pierre d’Aubusson onu Rodos’a davet etti. Rodos’a gelindiğinde (30 Temmuz 1482) Saint Jean şövalyelerinin reisi d’Aubusson ile varılan anlaşmaya göre şövalyeler Cem Sultan’a yardım edecekler, karşılığında Rodos’tan alınan adalar geri verilecek, daimi bir sulh olacak ve masraflarına karşılık 150 bin altın alacaklardı. d’Aubusson bu anlaşmayı yaparken Avrupa kralları ve Papa’ya da mektuplar göndererek Cem’in Rodos’ta olduğunu, durumdan istifade ile bir haçlı ordusu meydana getirilmesini ve Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasını teklif etmekteydi. Bu kıymetli rehinenin muhafaza edilmesi için de Fransa’nın uygun olduğunu müzakere etmekteydiler. Sultan Bayezid ise şövalyelere her yıl 45 bin düka altını vermek üzere bir anlaşma yaptı. Cem Sultan’ın Fransa’ya gönderilme kararı alınmasına rağmen hâlâ o, Rumeli’ye geçme planları yapmaktaydı. Rodos’tan Sicilya’ya oradan Nice Limanı’na gelindi ve bir süre kalındı.

Cem Sultan’ın Fransa’dan başka bir ülkenin eline geçmesini Osmanlı Devleti açısından sakıncalı gören Sultan II. Bayezid, Fransa’ya bir elçi göndererek Cem Sultan’ın Fransa’da tutulmasını istedi.

Dük ile dostluğu şövalyeleri rahatsız ettiğinden önce Lyon daha sonra da Pouêt adlı kaleye getirildi. Burada Sultan Bayezid’in elçisi Cem Sultan’la görüşmek istedi ise de, bu mümkün olmadı. Yeniden yapılan bir anlaşma ile Cem Sultan’ın Papa VIII. Innocentius’a teslim edilmesine karar verilince şehzade yeniden yollara düştü. Böylelikle Cem Sultan’ın Fransa macerası 6,5 yıl sürmüş oldu. Marsilya yolu ile Toulon’a oradan da 14 Mart 1489 günü Roma’ya gelerek Papa ile görüştü. Cem Sultan’ı kullanmak isteyenlerden birisi de Papa VIII. Innocentius idi. Papa, Cem Sultan’ı bahane ederek Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlenmesini istiyordu. Ancak bunda başarılı olamayınca Cem Sultan’a Hıristiyan olma teklifinde bulundu ancak Cem Sultan bunu kesinlikle reddetti. Cem Sultan’ın tek arzusu Mısır’da bıraktığı annesi ve çocuklarına kavuşmaktı. Ancak Papa’nın başka plânları vardı. Çeşitli tekliflerde bulundular. Cem Sultan bunları “din-i mübin-i İslâma ihanet edemeyeceği ve dinini cihan saltanatına değişmeyeceği” cevabıyla geri çevirdi.

Cem Sultan’ın tutulduğu Melekler Kalesi – Roma

Roma’da 5 yıl 11 aydan fazla kalındı. Başta Macaristan Kralı olmak üzere Memlûklu Sultanı ve diğerlerinin Cem Sultan ile ilgili talepleri Papa’yı çok zor durumda bıraktı. Bu sırada hem Cem Sultan’a hem de Papa’ya suikast teşebbüsleri olmaktaydı. Fransa Kralı VIII. Charles’in ısrarlı talepleri üzerine, Cem ona teslim edilmek üzere Napoli’ye doğru yola çıkıldı ancak yolda fenalaştı. Muhtemelen teslimden önce Papa tarafından zehirlenmişti. Uygulanan bütün tedavi yöntemleri netice vermeyince şehzade, “Ailesinin Mısır’dan İstanbul’a getirilip gözetilmesi, kendisine hizmet edenlerin memnun edilmesi ve ölüsünün mutlaka Osmanlı ülkesine getirilmesi” şeklindeki vasiyetini yazdırdı.

Sultan Cem’in Roma halkının fakirlerine para vermesi, Avrupa’da Cem Sultan’ın bu hareketi taraftar toplama olarak karşılandı.

Cem Sultan ve kardeşi Mustafa’nın Bursa’daki Türbeleri

Cem Sultan vakası Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayezid’in Timur’un elinde esir düşüp, demir kafese hapsedilmesinden sonra ikinci büyük hadisedir. Rumeli’den tekrar Osmanlı topraklarına gelmek isteyen Cem Sultan, 14 yıl esir hayatı yaşadı. En son Papa’nın elinden Fransız Kralı tarafından kurtarılmış, ancak büyük bir ihtimalle zehirlendiği için bir hafta içinde yolda vefat etmiştir.

Cem Sultan’ın bakım masrafları için Papa, Sultan II. Bayezid’den yılda 40.000 altından fazla para kopartmayı başarmış, Cem Sultan’ı serbest bırakma tehditleriyle de Osmanlı fetihlerini durdurmuştu. Bu olay ileride Şehzade katli için de önemli bir mesnet teşkil etmiştir.

Cem Sultan, 25 Şubat 1495’te vefat etti. II. Bayezid, kardeşi Cem Sultan’ın naaşı için para vermeyi reddetti. Bunun üzerine Cem Sultan’ın naaşı uzun süre alıkonmuştur. 1499 senesinde II. Bayezid ilginç bir şekilde Cem Sultan’ın naaşı için Napoli’ye savaş ilan etti. Bunun üzerine Napoli Cem Sultan’ın naaşını bir gemiye yükleyerek Osmanlı’ya teslim etti.

Şehzade Cem’in naaşı Bursa’da büyükbabası Sultan II. Murad’ın yaptırdığı caminin bahçesine kardeşi Şehzade Mustafa’nın yanına gömüldü.

Annesi ve çocuklarının ne oldukları da acıklıdır. Cem Sultan’in annesi Çicek Hatun oğlu Mısır’dayken onunla mektuplaştığı belgelenmiştir. Çicek Hatun Mısır’da 1495’te vebadan ölmüştür. Cem Sultan’in oğullarından olan Oğuz daha üç yaşındayken babası Fransa’ya götürüldüğü zaman 1482’de amcası II. Bayezid tarafından boğdurulması emredildiyse de zehirlenerek öldürüldü. Sultan Cem’in diğer oğlu Murad, Rodos’ta kalmış ve bağnaz muhitte vaftiz edilip Hristiyan olmuştur. Murad, kendi oğlu ile birlikte Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos kuşatmasında şövalyelerin yanında bulunmuştu. Rodos Osmanlı kuvvetleri tarafından ele geçirildikten sonra herkesin kaleyi serbestçe terk ettiği halde, Cem’in oğlu Murad ve torunu yakalandı ve fetihten sonra I. Süleyman’ın emriyle boğularak öldürüldü.

Ailesi

Yüzyıllar sonra dahi Avrupa’da kalan bir-iki torununun soyundan gelenleri, bugünün Osmanlı hanedanı Cem Sultan’ın torunlarını kuzen olarak tanıyor, ama aralarına almayı kabul etmiyorlar.[4] Kanuni Rodos’u fethettiği zaman Hristiyan olan torunlarını katletmiştir.

Çocukları

Şehzade Oğuz Han (1474-1483),Şehzade Murad, Şehzade Abdullah, Ayşe Sultan, Gehver Melike Sultan

Şairliği

Sultan şâirler arasında şiirlerinde şahsî duygularını ifade etmede en başarılı sayılanı, Cem Sultan’dır. Şiir ve edebiyatla çok küçük yaşlardan beri meşgul olmuş bir şehzâde olan Cem’in çevresinde, adına “Cem şâirleri” denen bir grup şâir bulunmuştur. Cem Sadisi, Haydar Bey, Sehâî, Kandî, Şâhidî gibi dönemin ünlü şairlerinden oluşan bu gruptan bazı şâirler, Cem’i gurbette de yalnız bırakmamışlardır. Cem Sultan, şiirlerinde yaşadığı sıkıntıları, oldukça duygulu bir anlatımla dile getirir. Cem’in “Fal-i Reyhan” adli 48 beyitlik manzum bir çiçek falı bulunmaktadır. Cem Sultan’ın biri Farsça diğeri Türkçe olmak üzere iki divanı vardır. Ayrıca ve Hüsrev ü Şirin adlı mesnevisi vardır. Divan’ı baştan sona neredeyse hüzünle doludur.

The Borgias dizi filminde Cem Sultan’ı Elyes Gabel canlandırmıştır.

  • Ekrem Hayri PEKER