MİLLİ KALKINMA DOSYASI /// Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral : Korona insanlık için bir fırsat


Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral : Korona insanlık için bir fırsat

26 Mart 10:56

Eski BM Kalkınma Programı Müdürü Bartu Soral, yükselen kamucu eğilimlere işaret etti. Zenginliğin bir avuç elitin elinde toplandığı mevcut sistemin aşırılıklarının törpüleneceğini belirten Soral, kamunun üretimde, denetlemede, düzenlemede varlığının öneminin ortaya çıktığını kaydetti.

RECEP ERÇİN

Eski Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Program Müdürü, Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral ile koronavirüs salgısı sonrası küresel ekonomide yaşananları konuştuk. Yükselen kamucu eğilimlere işaret eden Soral, "Kapitalizm bitti sonucuna varmıyorum. Ama ben; şirketlere, piyasaya tapınan, finansal işlemlerle dünyayı yöneten, zenginliğin bir avuç elitin elinde toplandığı mevcut sistemin bu aşırılıkları törpülenecektir, törpülenmek zorunda diyorum" ifadelerini kullandı.

Kalkınma Ekonomisti Soral’ın sorularımıza verdiği cevaplar şöyle oldu:

  • Sizinle yaptığımız sohbette koronavirüsün dünya iktisadını değiştirdiğini ifade ettiniz. Okurlarımız için bunu biraz açar mısınız?

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından en büyük kriz ile karşı karşıyayız. Size hemen bir iki veri vereyim. Goldman Sachs, ABD ekonomisinin ikinci çeyrekte yüzde 24 daralacağını tahmin ediyor. FED sorunun çözümü için sonsuz para basacağını duyurdu. Sonsuz para basmak ne demektir? Tuşa basıp, sonu, sınırı olmayan para basacağım diyor. Bu konuya döneceğim. Önce sorunuza bağlı kalıp, mevcut sistemin durumunu açmak istiyorum.

GÖRÜNMEZ ELE NE OLDU?

Geçen gün New York Valisi, “Tıbbi malzeme üreten bütün özel şirketler kamulaştırılsın. Fiyatı normalde 70 sent olan maskeyi 7 dolara satıyorlar. Biz o fiyata almazsak diğer eyaletlere satıyorlar” dedi. Yani devlet fiyata ve piyasaya müdahale etsin dedi. Halbuki teoride, “görünmez el” piyasaları insanlığın çıkarını maksimize edecek biçimde çalıştıracaktı. Devlet müdahalesine gerek yoktu. Kamu hiçbir alanda olmayacak, şirketlere tapacak; onlar bizi ihya edecekti. En kaliteliyi, en ucuza üretecekler, halk kazanacaktı. Şimdi soralım New York Valisi’ne; “Ne oldu; kriz kapıyı çalınca görünmez el içeri mi kaçtı da 70 sentlik ürün 7 dolara çıktı”?

Bu sadece korona döneminde mi böyleydi? Hayır. Yıllardır büyük şirketler monopol veya oligopol olarak, istediği fiyat ve çalışma koşullarını dayatıyordu. Ama kitleler işsiz kalma tehlikesi ve sistemin dışında çare aramanın yaratacağı daha da acı yüklerin korkusu ile kaderine razı biçimde yaşamlarını sürdürüyordu. Bu durumu sadece çalışanlar için düşünmeyin. Çok uluslu büyük şirketler, gelişmekte olan ülkelerde taşeronlaştırdıkları üreticilere benzer bir baskıyı uyguluyor.

KAMUNUN ÜÇ ALANDAKİ DEĞERİ ORTAYA ÇIKTI

Şimdi bakınız; kapitalist piyasa rekabete dayanır değil mi? Güzel. Biz yıllarca dedik ki; devlet fabrikaları ile rekabette katılsın. Üretimde var olsun. Hem piyasadaki üretim kalitesini yukarı çeksin, hem piyasada oluşan monopol, oligopol veya arz talep dengesizlikleri sebebiyle oluşan aşırı fiyatlamayı dengelesin, hem de özel sektörün kurmadığı fabrikaları kursun. Çıktı bunu kapitalizmin göbeğindeki New York Valisi söyledi. Başka ne oldu? Her şey özelleştirilsin, sağlık da özele devredilsin diyenler, korona sıkıştırınca; “devlet nerede gelsin bizi kurtarsın” diye çığlık atmaya başladılar. İnsanlığın temel hakkı olan bedava ve kaliteli sağlık politikasının önemi iyot gibi açığa çıktı. Kamunun üretimde, denetlemede, düzenlemede güçlü bir biçimde varlığının değeri ortaya çıktı.

FİNANSAL SİSTEM ÜRETİMDEN KOPTU

Ancak sorun sadece; “devlet yok olsun, yaşasın piyasa” tapınmasının dünyayı baskısı altına almasında değil. Bir diğer sorun da, 1990’larda hızlanan ve kontrolün tamamen kaybolduğu finansal işlemlerde. Bir örnekle anlatayım; 2017 yılında toplam dış ticaret hacmi 74 trilyon dolarken, yıllık döviz işlemleri toplamı 1.27 katrilyona ulaştı. Bunun 1.11 katrilyonu banka kredileri dışındaki finansal oyunlar için yapılan işlemler. Görüyor musunuz, finansal işlemler hacmi ile bütün dünyada üretilen ürün ticaretinin toplam hacmi arasında ne kadar fark var? Yaklaşık 20 kat. Bu finansal kazancı yöneten, üretimden kopuk elitler, 1990’dan beri politikaları yönlendiriyor, seçimleri bile etkiliyor. Dünyanın toplam varlıklarının yüzde 50’sinin 8-10 ailede toplandığı tahmin ediliyor. Bunun sonucu ne? Finansal işlemler üstünden ekonomiler büyüyor. Ancak bu büyüme toplumun büyük kesiminin alım gücünde reel bir artış sağlamıyor. Yani yaratılan gelir topluma adil biçimde dağılmıyor. Peki o zaman insanlar nasıl bu kadar tüketiyor? Cevap; hane halkı borçlarında, kredilerdeki artışlarda. Türkiye’de 2003 yılında hane halkı 100 liralık gelirin 5 lirasını borçluydu, bugün 55 lirasını borçlu. İşin daha çarpıcı tarafı biz bu alanda düşük borçluyuz. Gelişmiş ülkelerde hane halkı 100 liralık potansiyel gelirin 150-200 lirasını şimdiden borçlanmış. Yani tüketim reel kazançlarda artışla değil, borçlanarak, banka kredileri vasıtası ile yapılıyor. Bu durum doğal olarak insanları geriyor, psikolojisini bozuyor. İnsanların eski döneme göre çok daha gergin olmasının sebebi bu çarpık sistem.

TÜRKİYE İÇİN BİR FIRSAT

  • Peki koronavirüsten çıkan sonuç ne?

Korona, halının altına süpürülen bütün bu sorunları ortaya çıkarttı. Bizim yapamadığımızı korona yaptı; herkese bu paradigmaları sorgulattı. Yanlış anlaşılmasın, yaşadığım tecrübeler benden naifliği tamamen aldı götürdü. Ben buradan “kapitalizm bitti” sonucuna varmıyorum. Ama ben; şirketlere, piyasaya tapınan, finansal işlemlerle dünyayı yöneten, zenginliğin bir avuç elitin elinde toplandığı mevcut sistemin bu aşırılıkları törpülenecektir, törpülenmek zorunda diyorum. Açıkçası küreselleşme yanlısı olan bu finansal elitlerle devleti yöneten özellikle bürokrasi ve siyaset arasında bir sürtüşme olduğunu düşünüyorum. Zira bu sistemin sürdürülebilirliği yok. O sürtüşme de açığa çıkıyor. Göreceksiniz ABD, koronadan en olumsuz etkilenen ülke olacak. Ve bundan çok daha önemlisi, Türkiye’de bu işi bir dengeye oturtmak için önümüze bir fırsat geldi diyorum.

Bartu Soral: Yeni PETKİM’ler lazım

RECEP ERÇİN

E. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Program Müdürü, Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral ile koronavirüs salgınıyla başlayan, küresel ekonomideki eğilimleri konuşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin dün yayınlanan bölümünde krizin en çok ABD’yi etkileyeceğini anlatan Soral, Türkiye için de bu dönemin bir fırsat getireceğini ifade etti. Soral, söyleşimizin bugünkü bölümünde ise merkez kapitalist ülkelerin attıkları adımlara dikkat çekerek, karma ekonomik modelin gündemde olduğunu ve ekonomilerin insanları öncelemesi gerektiğini söyledi.

  • Koronavirüs pandemisi ile başlayan küresel piyasalardaki çöküş bir 29 Buhranı benzeri bir yapıya evrilmeye başladı. O dönem ABD’deki Franklin D. Roosevelt yönetimi kamu müdahalesini içeren bir dizi tedbirle ekonomiyi buhrandan çıkarmaya çalıştı. Bugün de benzer eğilimlerin hatta belki daha da ötesinin merkez kapitalist ülkelerde dillendirilmeye başladığını görüyoruz. ABD’nin FED eliyle aldığı tedbirler işe yarar mı?

Şimdi geldik yukarıdaki konuya. ABD krizle mücadele kapsamında önce faizleri sıfırladı. Ardından önce 1 trilyon dolar, ardından 2 trilyon dolar parayı bankalardan tahvil alarak piyasaya süreceğim dedi. Sonunda “patron çıldırdı” sorunu çözmek için sonsuz para basacağını ilan etti. Sonsuz para! Neden? Piyasada para bolluğu olsun, bankalar tüketici ve üreticiye kredi vermeye devam etsin diye. Ancak 2008 krizinde de denenen bu pansuman çare olmaz, hele böylesine derin bir krizde hiç olmaz. Bu para piyasaya girmez. İşsizliğin yüzde 25’lere yükselmesi, ekonominin yüzde 24 küçülmesi beklenirken, ne tüketici eskiyen veya ihtiyacı olan TV, beyaz eşya, mobilya, telefon, ev v.b. ürün almak için borçlanarak tüketir, ne özel sektör yatırım için borçlanır. Zaten iki kesim de hayli borçlu. Bu işi para basarak çözemezsin. Faizi sıfır da olsa kimse borçlanmaz. Para bankalarda durur. O sebeple ABD her vatandaşa bin dolar vaat ederken, İngiltere 2 bin 500 pounda kadar olan maaşların yüzde 80’ini karşılıyor. Kanada, Fransa, Almanya nakdi yardımlar yapıyor.

Ve bu noktada son söz; “sonsuz para” basacağını ilan ettin. Peki, bu da piyasayı canlandırmazsa ne basacaksın?..

DEVLET VATANDAŞINA İŞ VERECEK!

  • Türkiye 29 Buhranı dönemini Kemalist Yönetimin karma ekonomik modeli ile aşmıştı. Bugün Türkiye ekonomisinin mali yapısı ve üretim ilişkileri göz önüne alındığında benzer bir program devreye alınabilir mi?

İşte burası çok önemli. Gerçekten çok önemli. Geldik mi Keynesyen politikalara veya daha doğrusu Kemalist politikalara. Her canlı bir gün Mustafa Kemal ile tanışacaktır…Yapılacak tek bir yol kalıyor. Devlet vatandaşlarına iş verecek. Çarpıcı olsun; gerekirse bir kısmına yol kazdıracak, bir kısmına o yolu kapattıracak ama iş sağlayacak. Bunun daha makul olanı; üretime odaklanacak, fabrikalar kuracak. Ülke ihtiyaçlarına göre üretimi tekrar planlayacak.

KARMA EKONOMİK MODEL

Biz buna karma ekonomik model diyoruz. Ve daha ötesi, bugün bu modeli bizim uygulama alanımız daha açık. Zira hem uyguladık geçmişte kalmış olsa da bir tecrübemiz var hem de bu model ile uygulamaya yapabileceğimiz pek çok fırsat sektör var. Örneğin, talep esnekliği çok düşük olan, yani ürüne olan talebin krizde dahi düşmeyeceği gıda, yani tarım. İnsanlar gelirleri azalınca telefondan vazgeçer ama ekmekten vazgeçmez. Bizim tarımda dev bir potansiyelimiz var ama bunu doğru düzgün planlamadığımız için 100 birim yerine 10 birim çıktı alıyoruz.

  • Tarımdaki potansiyelden söz eder misiniz?

Türkiye’de 239 bin kilometrekare tarım alanı var. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde mayınlı, dolayısıyla hiç ekilmemiş tahmini 10 bin kilometrekare verimli toprak bulunuyor. Ayrıca son 15 yılda çiftçi yaklaşık 27 bin kilometrekarelik toprak üstünde çiftçilik yapmayı bıraktı. Çünkü zarar ediyor. Verimli ve sulanabilir 40 bin kilometrekarelik tarım alanı sulanmıyor. Bu potansiyele karşılık Türkiye tarımda yıllık 4.5 milyar dolar dış ticaret açığı veriyor. 41 bin kilometrekarelik Hollanda’nın bu alanda dış ticaret fazlası 55 milyar dolara ulaşıyor. 2002 yılında Türkiye’nin yüzde 37’si kırsal nüfustu, bugün yüzde 13’e geriledi.

Anadolu toprakları endemik tür açısından dünyanın en zenginlerinden. Ayrıca 4. buzul çağından geçmediği için genetik gelişimi ve bitki örtüsü ile benzersiz. Klimatolojik olarak dünyada üç farklı iklim mevcutken Anadolu topraklarında 6 farklı iklim hüküm sürüyor. Yani ülkemizde yetişmeyecek hiçbir ürün yok. Topraklarımız kükürt ve bor açısından çok zengin olduğu için yetişen bitkiler insan sağlığı açısından paha biçilmez öneme sahip. Planlanır ve doğru politikalar uygulanırsa, dünyanın bir numaralı tarım markası haline gelecek bir potansiyel elimizin altında.

  • Sanayi alanında neler yapılabilir?

Tarım üretiminden tarım sanayine, kooperatiflere, küçük butik üreticiye, hayvancılığa bir dizi planlama önerileri hazır. Ben daha önce yazdım. Uzatmayalım. Türkiye’nin büyük bir bürokratik birikimi var.

Şimdi size Korona ile girdiğimiz bu yeni dönemden nasıl faydalanabileceğimizi sanayi alanından bir örnekle anlatayım. Dış ticaret verdiğimiz sektörler belli. En yüksek açık petrokimya; 2010-2017 arası toplam ithalatımız 253 milyar dolar. Petrokimya, plastikten uçak yapımına kadar, ham madde, ara madde ve nihai tüketim olmak üzere binlerce ürünü kapsıyor. Rafine edilen petrolden arta kalan nafta petrokimyanın girdisi. Bir birimlik nafta girdisine karşılık, ürünlerde değişiklik göstermekle beraber, 3-9 birim arası çıktı alıyorsunuz. Yani katma değeri aşırı yüksek, çok karlı bir alan.

Cumhuriyet petrokimya sektörünü planlamış ve hayata geçirmişti.

‘YENİ PETKİM’LER KURULMALI

1962 yılında yayımlanan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Türkiye’de petrokimya tesisi kurulmasının gerekliliğini saptadı ve 1965 yılında Petkim kuruldu. Planlı dönemin başında TPAO, Petrol Ofisi, TÜPRAŞ ve Petkim, tek şemsiye altında entegre kuruluşlardı. Daha sonra bu kuruluşların her biri önce bağımsız hale getirildi; bu ilk hataydı. Sonra TPAO dışındakiler özelleştirildi; bu da ikinci hata oldu. Petkim, 2008 yılında özelleştirildiğinde 1.2 milyon ton kapasiteye sahipti. 2017 yılında yıllık kapasitesi 1.6 milyon tona çıktı, yani aradan geçen yıllarda kapasitesi çok az arttı. Naylon altı monomeri, klor alkali, karbon karası gibi önemli ürünlerin üretimi ise özelleştirmeden sonra tamamen durduruldu!.. Petkim halen üretimde ama kapasitesi ihtiyacın yaklaşık yüzde 12’sini karşılayabiliyor.

Petrokimya, yüksek teknoloji ve büyük sermaye gerektiren bir sektör. Yatırım büyüdükçe maliyetler düşüyor, rekabet gücü yükseliyor. Türkiye, süratle beş Petkim büyüklüğünde dev bir petrokimya tesisi kurabilir. Bu tesis sadece üretimi az olan petrokimya mamulleri değil, şu anda hiç üretemediğimiz sentetik kauçuklar, sentetik tekstil ürünleri ve termoset hammaddelerinin üretimini de yapacak biçimde planlanır. Tesis, yüksek teknoloji gerektirdiği için üretemediğimiz, örneğin katalizörlerin de üretimini sağlayacak Ar-Ge yatırımını da içerir. Bu dev tesisin yaklaşık maliyeti 15 milyar dolar.

DEVLET GARANTİLİ ÜRETİM PROJELERİ

İşte bu dönemin fırsatı bu. Uluslararası piyasalarda para bol, faiz düşük. Bankalara merkez bankaları para boca edecek, ama bankalar kredi verecek ülke, yatırımcı, tüketici bulamayacak. Türkiye bu örnekte anlattığım gibi, ayakları yere basan, üretim maliyetleri, nakit akışları, satış pazarları belli, detaylı ve gerçekçi yatırım projeleri hazırlarsa, yanına da devlet garantisi koyarsa, bütün ekonomisini yeni baştan dizayn edebilir. Bunun için finansmanı küresel piyasalardan çok düşük faiz ile sağlar. Sanayi ve tarımın yanında, bu yatırım projeleri ile entegre biçimde teknoloji geliştirme ve ara eleman eğitimi alanındaki açığını da kapatır. Ancak elbette bu iş planlama ister, stratejik akıl ister, bilgi ister, kalkınma kültürü ister. Bu para bolluğu bize bu fırsatları tanıyor.

EKONOMİ İNSANI ÖNCELEMELİDİR

  • Hükümet işletmeler bazında bir dizi tedbiri geçen hafta itibarıyla uygulamaya karar verdi. Ancak geniş halk kesimlerini önceleyen ilave tedbirlerin alınmasına yönelik sesler yükseliyor. Geçen yıl tek seferlik gelirler düşüldüğünde milli gelirin yüzde 5’ini aşkın oranda açık veren kamu maliyesinde yeterli alan var mı?

Şimdi, iki önemli konuyu vurgulayalım. Bir: ekonomi politikasında öncelik; insana yaşamı boyunca gerçekleştirmek istediği hayat projesine imkan sağlayan ortamı yaratmaktır. İkincisi kamu maliyesi sorusu ile ilgili; vatandaş genel yaşam düzeyinin altına inmeyecek. Bunun için bütçede açık verilebilir. Evet bu dengeleri bozup, faizlere ve enflasyona yukarı yönlü baskı yapabilir. Ama o yükü de devlet üstlenecek. Ayrıca biz kamudan Suriyelilere 30 milyar dolar harcamış, aşırı pahallı binalar yapmış bir ülkeyiz. Böyle bir günde bütçe açığı gerekçesi ile vatandaşa sahip çıkmayan bir siyaset, seçimde bunun hesabını vermek durumunda kalır diye düşünüyorum. Kriz için açıklanan paketi yetersiz buldum. İstihdamı da, hane halkını da üretim güçlerini de yeterince korumuyor. Örneğin; korona boyunca işten çıkartmayı zorlaştırır, buna karşılık işveren üzerindeki vergi yüklerini kaldırabilirdi. Üstüne düşük maaşlı çalışanları korumak adına işten çıkartmaya kesin izin vermeyebilir buna karşılık 3 bin TL’ye kadar olan maaşların yarısının ödemesini devlet üstlenebilirdi. Bu söylediklerim birer örnek. Mutlaka bürokrasi de bunları düşünüyor, biliyor.

EKONOMİ DOSYASI /// MURAT MURATOĞLU : ÜNLÜ EKONOMİST : ÜLKEDE BİR ŞEYLERİN BÜYÜDÜĞÜ KESİN DE …


MURAT MURATOĞLU : ÜNLÜ EKONOMİST : ÜLKEDE BİR ŞEYLERİN BÜYÜDÜĞÜ KESİN DE …

Türkiye ekonomisi bu yılın ilk çeyreğinde TL’deki sert değer kaybı ve finansal koşullardaki sıkılaşmanın etkisiyle yatırım ve özel tüketimdeki daralma sonucu %2.6 küçüldü.

Ekonomi 2018’in son çeyreğinde de daralmıştı. Türkiye son iki çeyrektir daralıyor. Yani Türkiye son 6 aydır çeyreksel olarak büyüme performansı gösteremiyor.

Murat Muratoğlu büyüme rakamlarına ilişkin "Buradan pay biçin ülkenin aslında ne kadar fakirleştiğine. Vatandaşın gerçekte ne hale geldiğine… Tüketim yıllık yüzde 4.71 azalmış. " ifadelerini kullandı.

İŞTE MURATOĞLU’NUN YAZISI

Bakalım açıklanan bu rakamlardan sonra nasıl süslü püslü açıklamalar yapacaklar. Eksi mi büyüdük? Artı mı daraldık? Yoksa pozitif mi küçüldük? “Yaz kızım; Türkiye ilk çeyrekte eksi 2.6 büyüdü… Küçüldü demeyelim genelde akılda kalır son kelime”…

Ağız birliği etmişçesine “Daraldı” diyorlar bir de… O zaman büyüme değil genişleme deyiver. Büyümenin zıttı küçülmedir. Daralma deyince acısı hafiflemiyor ki!

★★★

Türkiye’de açıklanan büyüme rakamlarının fazla ciddiye alınacak tarafı yoktur. Nedeni basit; gerçeklerden kopuktur! Zira ülke ekonomisinin durumunu görmek için çarşıya pazara gitmek daha gerçekçi olur.

Kalkınma yaratmayan büyüme mi istiyorsun? Al bir arazi… Kondur bir apartman… Ruhsatsız olduğu anlaşılsın belediye gelsin yıksın. Elde ne kaldı? Yine boş bir arazi!Lakin ekonomik açıdan büyüme gerçekleşti.

★★★

Açıklanan rakamlarda büyüme falan da yok. Türkiye yine küçülmüş. Küçülme hızı azalmış. Gayri safi hasıla 784 milyar dolardan 748 milyar dolara düşmüş. Türkiye 36 milyar dolar daha fakirleşmiş para uçmuş gitmiş.

Oysa o kadar da büyüme yöntemini değiştirmişti. Demek yeterli gelmedi! Türkiye yerinde otursa bile büyüyordu. Nasıl ufaldıysak hesaplamalar bile kurtarmadı küçülmeyi durduramadı.

★★★

Ülkenin 82 milyon nüfusunun üzerine 5 milyon mülteciyi de katın. Onlar da yaşamak için çalışıyor yiyor içiyor giyiniyor barınıyor. Bu harcamaların hepsi büyüme rakamlarına yansıyor.

Toplam 87 milyon kişinin ürettiğini büyüme rakamlarına katıyoruz kişi başı milli geliri hesaplarken onları yok sayıyoruz. Toplam sayıyı 82 milyon kişiye bölüp kendimizi olduğumuzdan zengin gösteriyoruz. “Aslında çok da kötü değilmişiz” diyoruz. Bariz kandırılıyoruz!

★★★

Buradan pay biçin ülkenin aslında ne kadar fakirleştiğine. Vatandaşın gerçekte ne hale geldiğine… Tüketim yıllık yüzde 4.71 azalmış. Nüfus artıyor toplam harcama düşüyor! Bu durum katmerli fakirleştiğimiz anlamına geliyor.

Bizim yerimize kamu harcamış. Kamu hangi parayı dağıtmış? Bizden topladığı vergileri… Az buz da değil; harcaması yıllık yüzde 7.22 arttı. Seçim için kesenin ağzı açıldı. Kime dağıtmışlarsa artık sanki babalarının paraları!

★★★

Belki küçülme az görünüyor ama iktidar fesat odaklarına ders veriyor. “Yüzde 10 büyüdük” deseler bile sakın itiraz etme! Sonuçta beka meselesi milli mücadele…

Millet halinden memnun şikayet etmiyorlarsa bana ne? Ben hiç rahatsızlık vermeyeyim uyusun da büyüsün Türkiye! Ülkede bir şeylerin büyüdüğü kesin de… Acaba büyüyen ne?

https://www.ulusalpost.com/unlu-ekonomist-ulkede-bir-seylerin-buyudugu-kesin-de-183840h.htm

DÜNYACA ÜNLÜ İKTİSATÇIDAN TÜRKİYE’YE UYARI: EN KÖTÜ KISIM DAHA BAŞLAMADI!

Ekonomideki kötü gidişatı değerlendiren MIT Profesörü Daron Acemoğlu "Büyük ihtimalle henüz en kötü kısmı başlamadı" ifadelerini kullandı.

01 Haziran 2019 Cumartesi 11:14

Dünyaca ünlü iktisatçıdan Türkiye’ye uyarı: En kötü kısım daha başlamadı!

Dünyada en çok alıntı yapılan 10 ekonomist arasında gösterilen MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) İktisat Profesörü Daron Acemoğlu yüzde 15’e yaklaşan işsizlik oranı yüzde 20’lerde gezen enflasyon ve 6 lirayı geçen dolar kuruna sahip Türkiye ekonomisinin gidişatına ilişkin değerlendirmesinde “Büyük ihtimalle henüz en kötü kısmı başlamadı” yorumunda bulundu.

“Kamu maliyesinin durumu kamu kuruluşları aracılığıyla verilen örtük garantiler nedeniyle göründüğünden bile kötü olabilir. Her şey sağlıksız ve çok riskli görünüyor” ifadelerini kullanan Acemoğlu “Orta ölçekli bir sorunla yabancı sermaye girişleriyle baş edilebilirdi. Fakat şimdi Türkiye siyasetine ve ekonomisine yönelik güven dibe vurmuşken bu ihtimal çok düşük” diye konuştu.

Prof. Acemoğlu’nun Agos’tan Yetvart Danzikyan’ın sorularına verdiği yanıtların bir kısmı şöyle:

Dolar/TL’nin yükselmesi ekonomi yönetimini de zorluyor. Önceki hafta Türkiye bankaları uluslararası piyasalarda 4 5 milyar ABD Doları sattı. Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin hızla eridiği belirtiliyor bütçe de açık veriyor. 2018 ve 2019’un ilk dört ayı karşılaştırıldığında toplam giderlerin yüzde 29 arttığı görülüyor. Bu sağlıklı bir gidişat mı?

Türkiye’de neredeyse beş yıldır bir “aşırı sıcak seçim ekonomisi” söz konusuydu. Bu devlet harcamalarında ve kredilerde ekonominin ihtiyacının ötesinde bir genişleme anlamına geliyordu. Cari işlem açığı ve liranın değerinin düşmesi bunun sonuçları. Kamu maliyesinin durumu daha da sorunlu; orada durum kamu kuruluşları aracılığıyla verilen örtük garantiler nedeniyle göründüğünden bile kötü olabilir. Her şey sağlıksız ve çok riskli görünüyor.

Türkiye’nin bir krize doğru sürüklendiği söylenebilir mi?

Vaziyet pek iyi görünmüyor. Büyük ihtimalle henüz en kötü kısmı başlamadı. Yerel seçimler yaklaşırken hükümet çok harcama yaptı ve devlet bankaları kredileri genişletti – o kadar ki özel bankaların uyguladığı sıkı politika devlet bankalarının kredilerindeki artış nedeniyle reel sektörü etkilemedi. Fakat bu geçici bir durum. Kredi genişlemesi durduğunda –ki eninde sonunda bu olacak– özellikle inşaat sektöründeki birçok şirketin bilançosundaki sorunların ne kadar derin olduğu ortaya çıkacak. O noktada Türkiye’nin orta ölçekli mi yoksa büyük bir sorunla mı karşı karşıya olduğu daha kolay görülebilecek (sorunun küçük olması ihtimalinin sıfıra yakın olduğunu varsayabiliriz).

Orta ölçekli bir sorunla yabancı sermaye girişleriyle baş edilebilirdi. Fakat şimdi Türkiye siyasetine ve ekonomisine yönelik güven dibe vurmuşken bu ihtimal çok düşük. ABD ile Çin arasındaki ekonomik gerilim yükseliyor ABD-İran ilişkileri de gerilmiş durumda. Bu iki gerilim global ekonomiyi ve bu çerçevede Türkiye’yi nasıl etkiler?

Türkiye birçok başka gelişmekte olan ülke gibi şu anda çapraz ateş altında. Hem siyasi hem de iktisadi açıdan bir belirsizlik döneminden geçiyoruz.

Birçok konuda berbat bir performans sergileyen Trump yönetiminin Ortadoğu’ya özellikle İran’a yönelik politikaları da çok sorunlu. İzlediği saldırgan politikalar uluslararası küresel ve finansal sistemde riskler ve tehditler oluşturuyor. Bununla birlikte ABD-Çin ilişkilerinde Trump’ı da aşan sorunlar var. Trump o tipik abartılı –ve bilgi eksikliğiyle malul– üslubuyla ticaret açığına odaklansa da asıl mesele o değil. Asıl mesele fikrî mülkiyet haklarının korunması ve teknoloji hırsızlığının engellenmesi. Neredeyse 20 yıldır süren bu meselenin üstüne gitmediği için ABD’nin önceki yönetimi de kabahatli. Çin’le yaşanan bütün gerginliğe rağmen Trump da açık bir şekilde uğraşmıyor bu konuyla. Çin’in teknoloji hırsızlığı yani ABD ve Avrupa teknolojisini çalması ise Çin’den kaynaklanıyor; müzakerelerin merkezinde de bu mesele yer almalı. Fakat Çin’in tutumunu değiştirmeye yanaşmadığı tek konu bu. Çünkü söz konusu olan Çin için varoluşsal bir mesele. Hakkında coşkulu –ve yine genellikle bilgi eksikliğiyle malul– yorumlar yapılmasına ve araştırma-geliştirme ve benzer faaliyetlere yüz milyarlarca dolar akıtıyor olmasına rağmen inovasyon ve teknoloji yaratma konusunda başarısız olan Çin bu açığını uluslararası şirketlerin fikrî mülkiyet haklarını ihlal ederek ve teknolojilerini çalarak kapatıyor. Bu konuda geri adım atmak Çin’de bir krize yol açabilir. Geri adım atmamak ise ABD-Çin ilişkilerini çetrefilleştirecektir.

Trump yönetiminin meseleleri net olarak kavramakta zorluk çektiği göz önünde bulundurulursa müzakerelerin sonucu fikrî mülkiyet hakları ve teknoloji hırsızlığı meselelerine el atılmadan ABD-Çin ticaret açığını kapamaya dönük birtakım yetersiz önlemler alınması olabilir. Fakat daha büyük bir ihtimalle bu müzakereler Türkiye ve birçok diğer gelişmekte olan pazarı çok belirsiz bir konuma sokacak olan artan gerilimlerle sonuçlanacak. Belirsizliklerle dolu zamanlardan geçiyoruz.

LİNK : http://www.yurtgazetesi.com.tr/ekonomi/dunyaca-unlu-iktisatcidan-turkiye-ye-uyari-en-kotu-kisim-h130048.html

EKONOMİ DOSYASI /// MAKRO EKONOMİST – FİNANS TARİHÇİSİ RUSSELL NAPIER : ‘Türkiye’nin iflas ı başladı’


İsviçre’nin Neue Zürcher Zeitung gazetesine mülakat veren makro ekonomist ve finans tarihçisi Russell Napier, Türkiyeyi büyük bir krizin beklediğini ve iflasın başladığını söyledi.

Makro ekonomist ve finans tarihçisi Russell Napier, İsviçre’nin saygın gazetelerinden birisi olan Neue Zürcher Zeitung’la mülakatında Türkiye’yle ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

Cumhuriyet Gazetesi’nin aktardığına göre Napier, küresel piyasalarda 1980’lerin yeniden yaşanacağını ve Türkiye’yi büyük bir krizin beklediğini iddia edip "Türkiye’nin iflası başladı" şeklinde konuştu. En geç seçimlerden sonra, Türk Lirasının muazzam değer kaybedeceğini söyleyen ekonomist, Türkiye’nin 400 milyar doları bulan borcunu ödeyemeyecek duruma geldiğini ifade etti. Bunun yaratacağı krizin en çok Fransız ve İtalyan bankalarını vuracağını öngören iktisatçı, Avrupa Birliği’nin bu bankaları kurtaracağını da ifadelerine ekliyor.

‘ŞİRKETLER ŞİMDİDEN BORÇ YAPILANDIRMASINA GİDİYOR’

Özellikle döviz üzerinden borcu olan firmaların borçlarını ödemekte zorlandığını söyleyen ekonomist, Türkiye’den OTAŞ (Türk Telekom) ve Doğuş Holding örneklerini vererek bu şirketlerin şimdiden borç yapılandırmasına gittiğinin de altını çiziyor.

DÖVİZE ÇIKIŞ KONTROLÜ GETİRİLMESİNİN KAÇINILMAZ OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİ

Global krizin Türkiye’nin iflasıyla tetikleneceğini söyleyen Napier, daha önce de Türk hükümetinin dövize çıkış kontrolü getirmesinin de kaçınılmaz olduğunu iddia etmişti. 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’da geçtiğimiz hafta değişikliğe gidilmiş, yasaya aşağıdaki kısım eklenmişti:

”Kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan mamul veya bunları muhtevi her nevi eşya ve kıymetlerin kambiyo, nukut, esham, tahvilat ve ticari senetlerle tediyeyi temine yarayan her türlü vasıta ve vesikaların alım satımı ile memleketten ihracı veya memlekete ithalinin tanzim ve tahdidine ve Türk parasının kıymetinin korunması zımnında kararlar almaya Bakanlar Kurulu yetkilidir”.