EKONOMİ DOSYASI /// Rubil Gökdemir : TÜRKİYE OLARAK 1820 YILINDAN 2020 YILINA KADAR, TAM 200 YILLIK EKONOMİK YOLCULUĞUMUZ !!!


Rubil Gökdemir : TÜRKİYE OLARAK 1820 YILINDAN 2020 YILINA KADAR, TAM 200 YILLIK EKONOMİK YOLCULUĞUMUZ !!!

Aşağıdaki tablo "Dünya Bankası"nın Kalkınma Göstergelerinden hesaplanan verilere dayalı olarak, en son 2003 yılı milli gelir rakamları esas alınarak 2007 yılında yayınlanmış bir çalışmadan alınmıştır…

Biz bu tablodaki verileri dikkate alarak ve aynı ölçüm ve kıyaslama metodolojisini kullanarak, Dünyanın toplam milli gelirinden Türkiye’nin aldığı payı TÜİK verileriyle açıklanan GSYH rakamlarına dayalı olarak değerlendirmeye çalışacağız.

Bu anlamda hazırlanan tablonun son 200 yılı kapsaması sebebiyle, bu çalışmada bulunan ülkelere ait kişi başına gelirlerin, nereden nereye geldiğini tespit için de, çalışmada kullanılan "kişi başına Dünya gelir ortalamasını" kullanacağız.

Doğal olarak 2003 yılı sonrasını değerlendirmek üzere, Dünyanın toplam milli gelirinin, toplam Dünya nüfusuna bölünmesiyle bulunacak rakamla, tabloda yer alan ülkelerin GSYH rakamlarını kendi nüfuslarına bölerek, sonuca gitmeye çalışacağız…

Bu sebeple de 200 yıl öncesinin ( $ ) değeriyle, bugünkü ($) değeri arasındaki farkın hesaplanması bile mümkün olamacağından, kişi başına Dünya gelir ortalamasını 1820’den 2019’a kadar sabit katsayısı olarak bir (1) kabul ederek, ülkelerin ekonomik gelişim seyrini bu katsayının altı veya üstünü yüzdelerle (%) ifade edeceğiz.

Dünya Bankası’nın "Kalkınma Göstergeleri Verilerine" göre 1820 yılında, Kişi Başına Gelir ortalaması 667 $ iken, Osmanlı tebâsının kişi başına milli geliri 643 $’mış. Yani 1820 yılında Osmanlı vatandaşlarının ortalama kişi başına gelirleri Dünya ortalamasının %0,96’sı seviyesinde bulunmaktadır.

Tabloda bulunan ülkelerin kişi başına milli gelir rakamları ayrıntılı bir şekilde bulunduğundan hepsini ayrı ayrı yazmaya tabi ki gerek bulunmamaktadır. Ancak bugün "Dünyanın Süper Gücü" olarak kabul edilen ABD’nin kişi başına milli geliri 1257 $’la, Dünya ortalamasının yaklaşık iki katından (%1,88 kat) bile daha az olduğu anlaşılmaktadır.

Dikkat edileceği üzere, tabloda bulunan ilk altı ülkenin, kişi başına gelir ortalamalarına birbirine ve Dünya ortalamasına yakın…Avrupa devletleri olarak İspanya ve İsveç’in kişi başına ortalama gelirleri ise ABD’nin gelir ortalama rakamlarına yakın.

Konumuz ağırlıklı olarak Türkiye olduğuna göre; Dünya ekonomisinden 200 yıl boyunca aldığımız payı incelemeye geçecek olursak; Dünya kişi başına ortalama gelirini 1 (bir) katsayısıyla gösterirsek, 200 yıl boyunca 2003 yılı hariç olmak üzere, ortalamanın altında kaldığımız gözükmektedir.

* 1820’de % 0,96
* 1870’de % 0,94
* 1913’de % 0,80
* 1923’de % 0,41
* 1950’de % 0,77
* 1973’de % 0,85
* 2003’de % 1,03
* 2019’da % 0,81

Burada dikkat çekici olan bir dönem olarak; 1914-1923 arası dönemde, önce 1.Dünya Savaşı ve sonrasında İstiklâl Harbimizin ülkenin ekonomik kaynaklarını tükettiği ve ortalama gelirin 1913 yılının yarısına inecek kadar azaldığı, Cumhuriyet döneminin ise tam bir ekonomik enkaz sonrasıyla başladığı ortadadır.

Bu anlamda Cumhuriyetle birlikte 1923-1950 arasında kişi başına milli gelir ortalaması neredeyse mutlak olarak bir kat artmış ama yine de Dünya kişi başına gelir ortalamasının altında kalmıştır.

1950 ile 2003 arasında milli gelirde nispeten bir kıpırdanma olmakla birlikte, dünya ortalamasının üstüne ancak 2003 yılında, ancak %1,03 oranıyla çıkılabilmiştir. Bu oran 2017 yılına kadar korunmakla birlikte, 2018 ve 2019 yıllarında maalesef, yaklaşık toplam milli gelirde %27 civarında azalmayla birlikte tekrar % 0,80’li oranlara düşülerek, Dünya ortalamasından hayli uzaklaşılmıştır.

Kaldı ki, son 30 yıllık küresel ekonomik gelişmelere bakılacak olursak, "Gelişmekte Olan Ülkeler" kategorisinde bulunan ülkeler, gelişmiş ülkelerden çok daha hızlı büyümüş, kişi başına milli gelirlerini de daha hızlı artırmışlardır.

Tablo incelenerek ve Türkiye’nin Dünya ortalamasındaki yerine bakılacak olursa, bizim gibi Endonezya ve Brezilya anılan ortalamanın çok altında kalmış, Meksika ise ortalamanın ancak % 0,10 üzerine çıkmayı başarabilmiştir. ABD ise dünya ortalamasının yaklaşık 5 katı, İsveç 4 katı, Kore 2,5 katı, İspanya 2,7 katı, Yunanistan 2 katı kadar üstüne çıkmayı başarabilmiştir.

Bu yazının konusu olan 200 yıllık ekonomik serüvenimiz kapsamında, yukarıda 2019 yılı için Türkiye’ye ait % 0,81 oranı veya katsayısını verdiğimize göre, o oranı bulduğumuz hesaplama yöntemini de vermek zorundayız;

Dünya Ekonomisinin 2019 yılı toplam MİLLİ GELİRİ 90 Trilyon $ ve Türkiye’nin 2019 yılı GSYH rakamı da 735 milyar $ ise, Dünya Ekonomisinden aldığımız pay; %0,81 olarak hesaplanabilecek demektir…Kaldı ki, Türkiye olarak Dünya yüzölçümünden aldığımız pay %1,54, Dünya nüfusuna oranımız ise, %1,18’dir…

Özetle; 200 yıl geriye doğru bakar ve bugünümüzü mukayese edersek, çok yol aldığımız ve geliştiğimizi tabi ki kabul etmek zorundayız. Ancak Dünyayla ve rakiplerimizle karşılaştırdığımızda, bu yarışta geri kaldığımız, "mutlak bir gerçeklik" olarak karşımızda durmaktadır.

Son 200 yıllık ekonomik serüvenimiz ve bu sonuçların yorumlanması bakımından ve sebepleri üzerinden çok çeşitli inceleme ve değerlendirmeler yapılabileceğini kabul ederek, karşı karşıya bulunduğumuz bu vahim oranlar sonrasında; bilimsel gelişmelerin gerisinde kaldığımızı ve bilim zihniyetini tam olarak içselleştiremediğimizi, kurumsal hâle getiremediğimizi, bu olumsuz tespitin devamı olarak "teknoloji" üretemediğimizi, hür düşüncenin ve birey haklarının vazgeçilmez teminatı olan hukukun üstünlüğü ve hukuk devletini, bütün kurum ve kurallarıyla inşâ edemediğimizi kabul ederek, çareyi burada aramak zorundayız.

Aksi halde tarihin koridorlarında "debelenmeye" devam edip, dururuz.

İşte bu sebeple diyoruz ki, "bilim zihniyeti", "demokrasi ve hukukun üstünlüğü" taleplerimiz, sık sık vurguladığımız üzere, küçümsemeye çalıştığınız ve fil dişi kulelerde yaşayan "aydınların fantezisi" değil; tarihin, hayatın ve zamanın vazgeçilemez, ertelenemez mecburi hâle gelmiş talepleridir…

EKONOMİ DOSYASI : BULUNMAZ HİNT KUMAŞI ve İNGİLİZLERİN CANİLİĞİ


BULUNMAZ HİNT KUMAŞI ve İNGİLİZLERİN CANİLİĞİ

Bu deyimin nasıl doğduğunu hiç merak ettiniz mi? Dilimizde “nadir bulunan, paha biçilmez, kıymetli” anlamında kullanılan bu deyim 18. yüzyılın ikinci yarısında Hint kumaşının bir anda piyasadan çekilmesi üzerine kalıplaşmış. Nasıl mı?

İngilizlerin Hindistan hâkimiyeti 1612’de British Eastindia Comp aracılığıyla başladı. Şirket 17. yüzyıl boyunca ülkenin önemli şehirlerinde ticarî merkezler kurdu. Demir, kömür ve diğer madenlerin işletilmesiyle birlikte çay ve pamuk üretimi açısından bölge oldukça bereketliydi.

1757’de şirket artık bir devlete dönüşmüştü. İngilizlerin düzenli ordularının karşılarında küçük Hint prenslikleri bir bir düşecekti.

KUMAŞLARI HİNTLİLER BEĞENMEDİ

Britanya 1803’te Pencap bölgesi hariç ülkenin hepsini sömürgeleştirdi. Pamuk üretimi oldukça kazançlı bir sektördü. Hindistan’ın verimli topraklarında ucuz iş gücüyle üretilen pamuklar gemilerle İngiltere’ye götürülüyor ve kumaş yapılıyordu.

Tekstil fabrikalarında üretilen bu kumaşların yine Hindistan’a pazarlanması planlanmıştı. Ancak bu girişim İngilizlerin büyük bir hayal kırıklığı yaşamasına yol açtı. Çünkü Hintliler, İngiliz kumaşını beğenmiyor ve daha pahalı olduğu halde yerli ürünleri almayı tercih ediyorlardı. Ülkede bir türlü ithal kumaş kullanımı yaygınlaşmıyordu. Peki, ne yapmalıydı?

AÇ GÖZLÜ KAPİTALİZM

Şirket yönetimi çok caydırıcı bir yönteme başvurdu. El tezgâhlarında kumaş dokumalarını engellemek için Hintli çıkrıkçıların parmaklarını kestirdi. Düğüm atmalarını engellemek amacıyla özellikle de başparmakları kesilmişti. Eli ve kolu kesilenler de vardı

Bunlar üç beş kişi de değildi. Neredeyse 100 bin kişi bu caniliğe kurban gitmişti. Neticede Hint kumaşı birden ortadan yok oldu ve pazar tamamen İngiliz ürünlerine kaldı. Açgözlü kapitalizm yine kazanmıştı.

Işık Kardeşliği __

(Gündemde Hindistan in olduğu bu günlerde İngiltere devletinin Hindistan da uyguladığı ve çok bilinmeyen vahşetini paylaşmış olduk. Ne kadar acı bir anlamı ve geçmişi varmış bulunmaz Hint kumaşınin… Hindistan ve komşu ülkeleri arasında savaş çıkarmayı hedefleyen negatiflerin temsilcisi ve şeytani düzenin yılmaz savunuculugu yapan ingiltere hakkında yeni gelişmeler duyabiliriz. Yakında bu negatif eylemlerin bedelini ödeyecekler)( metafizik mesaj)

EKONOMİ DOSYASI /// CAN ATAKLI : Türkiye tefecilerin elinde mi ? ???


CAN ATAKLI : Türkiye tefecilerin elinde mi ????

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Bayram tatilinde Ankara’dan gelen sarayda da iyi kaynakları olan bir dostumla beraberdik. İki gün kaldı İstanbul’da hayli uzun iki sohbet yaptık. Siyasetten elbette çok şey konuştuk. Saray kaynaklı duyduğum bazı şeylere çok şaşırdım. Önümüzdeki günlerde yeri geldikçe sizlerle de paylaşırım elbette. Bugün Ankaralı dostumun ekonomi ile ilgili söylediklerini sizlere aktarmak istiyorum. Duyduklarım hiç hoş değil hatta öyle ki; “Ne hallere düşmüşüz buradan nasıl çıkacağız?” dedirtecek cinsten şeyler bunlar. Dostum “Türkiye’yi sonunda tefecilerin de eline düşürdüler” dedi. İşin özeti şu: Sistem çok sıkıştı. Borç ödeme konusunda çok büyük zorluklar çekiliyor. Borçlanmayı ise artık beceremiyoruz. Bu nedenle uluslararası tefeciler devreye girdi. Kimdir bu tefeciler bunlardan ne kadar para alıyoruz? Dostumun anlattığına göre merkezi Londra’da olan büyük sermaye sahipleri Türkiye’nin anlık finansmanını sağlamak üzere çok yüksek faizler uygulamaya başlamışlar. İktidar başka çaresi kalmadığı için bu çok yüksek faizli ve aynı oranda kısa vadeli paraları almaya başlamış. Ağustos ayının kurtarılması şu an mümkün görünüyormuş ama eylül-ekim aylarında Türkiye’yi bir facianın beklediği söyleniyormuş. . Ankaralı dostum “Kasım ayı korkunç gelebilir iktidarın kasımı aşmasını bile zor gören çevreler var” dedi. Dış borçlanma genellikle bankalar üzerinden yapılıyor. Ancak şu sıralar bankaların da devreden çıktığı ekonomi ile ilgili resmi birimlerin “yüksek faizli” borç için masalarda olduğu söyleniyor. Çok yakın ve güvenilir dostum da olsa anlattıklarına inanmak (ki yazamadığım bazı şeyler çok korkunç) içimden pek gelmiyor. Çünkü sonuçta bu iktidarın değil hepimizin felaketi. Ancak uyarı görevimizi de yapmalıyız. Bu nedenle muhalefetin de işlemesi amacıyla bazı sorular yöneltmek istiyorum. İlk sorum “Gerçekten tefecilerin eline düştük mü?” Bu sorunun cevabı ne olursa olsun iktidar şu sorulara da cevap vermeli;

–;Kimden borç alıyoruz?

–;Şu andaki toplam borcumuz ne kadar?

–;Dış borçlanmamızdaki vade ortalaması nedir?

–;Dış borcumuzun ortalama faizi ne kadar?

–;Piyasalarda dolaşan “Son zamanlarda çok yüksek faizli kısa vadeli borç alınıyor” iddiaları doğru mu?

–;Zaman zaman ortaya atılan “kaynağı belirsiz döviz girişi” ne anlama geliyor?

–;Bu kaynağı belirsiz paralar kimlerindir bu paralara faiz ödeniyor mu geri ödemeleri hangi şekilde yapılıyor?

Bu tür soruların cevabını bu ülkenin her vatandaşının öğrenmeye hakkı var. Bizler uyarı görevi yaparak bu soruları ortaya atabiliriz ama izlemek ve gerçeği ortaya çıkarmak siyasi partilerin işidir. Muhalefet bu konudaki görevini hakkıyla yerine getirmelidir.

CANIMI SIKAN ŞEYLER

İnanmayacaksınız ama hâlâ duyduğuma inanmak istemiyorum. Turizmin başına bakan olarak getirilen otel sahibi bu bayram tatilinin uzatılmasına karşı olduğunu söylerken “Zaten oteller de doldu” demişti. O zaman da yazıp hafiften dalga geçmiştim ama yine de “Olmaz böyle şey” demekten kendimi alamıyorum. Ama ne yazık ki Türkiye bir çadır devleti gibi yönetildiği için bu beyan doğru. Zaten kulaklarımızla da duyduk yeni Türkiye dedikleri yer böyle bir şey oldu. Muhtemelen bu bakan kendi otel müdürlerine “Benim otellerde doluluk durumu nedir?” diye sorduktan sonra “Efendim maşallah sayenizde hiç boş yerimiz yok” cevabını alınca bütün otellerin dolu olduğunu düşündü. Eh oteller dolu olduğuna göre tatile ne gerek var değil mi? Aynı bakanın kiraladığı Yunan gemisine müşteri bulmak için “Yunan adalarına vizesiz yolculuk” diye bas bas bağıran reklamları da devam ediyor. Şu AKP içinde bir Allah’ın kulu da çıkıp “Yahu bu bakan ülkeleri karıştırdı galiba Türkiye’nin turizmini geliştirmek zorunda” demiyor. Böylelikle tarihimizde ilk kez ülkemizin Turizm Bakanı olarak atanan kişisi komşu bir ülkenin turizmine katkı sağlamak için çırpınıyor. Yunanistan bu bakana maaş veya komisyon verse yeridir yani.

BUNU YAZMAK GEREK

Turizme bakan kişi “otellerin dolu olmasından” büyük memnuniyet duyuyor. Orası güzel de dolu olan oteller müşterilerine nasıl hizmet verdi ona da bakmak gerekmiyor mu? Almanya’dan tatil için gelen bir gurbetçinin anlattıklarını ibretle dinledim. Adı bende saklı gurbetçi “Almanya’dan rezervasyon yaptırıp geldik. Beş yıldızlı otel dediler bir de ne görelim meğer üç yıldızmış” diyor. Hesapta her şey dahil ama yiyebilirsen ye. Gurbetçi “Otel ucuz olunca et yemeği hiç yok gibi dayanmışlar tavuğa” dedikten sonra devam ediyor; “Avrupalı turist kaçmış yerini eski Sovyet ülkelerinden gelenler sarmış bir de Araplar. Her şey dahil sistemi ile süt ayran peynir tereyağı hakiki bal bulunmaz hale gelmiş. Barlarda ise ne idüğü belirsiz içkiler duruyor. ” Tatili burnundan gelen gurbetçinin anlattıkları bitmiyor. Diyor ki “Bir şişe suyu bile 10 liraya satıyorlar otellerin dışında. Soruyorsun; ‘Abi hepsi iki buçuk ay iş yapıyoruz sonra bunu yiyoruz’ diyorlar. Ayrıca esnaf otelinden çıkan turisti de rahat bırakmıyor. Rusça Arapça çığırtkanlar sarmış pazar yerlerini. ” Gurbetçi vatandaş “En çok da farklı fiyat uygulanması rahatsız ediyor” dedikten sonra şöyle devam ediyor; “Türkiye’ye bir Alman aileyi de davet etmiştik. Ama onların yanımızda olması çok sorun çıkardı. Çünkü her yerde bize ayrı onlara ayrı fiyat uygulamaya kalktılar. ” Örneğin Tekirova’da teleferik gezisine katılmak istemişler. Bizim gurbetçiden adam başı 130 lira istenmiş ama Alman aileden kişi başı 400 lira talep etmişler. Bu gurbetçi kültür turizmine de merak olduğunu belirterek müzeleri de gezmek istediklerini kendisine müze kartı alabildiği halde Alman uyruklu eşine bu karttan verilmediğini bu nedenle eşinin müzelere daha pahalı girebildiğini söylüyor. Son olarak gurbetçimizin fiyat tespitlerine de göz atalım; Şişe Su (simit arabalarında); Aksaray metrosu çıkışı 1 lira Laleli civarı 1.5 lira Sultanahmet 2 lira Topkapı Sarayı içindeki tablacıda 6 lira. Simit normalde 1 lira havaalanında 9 lira. Taksi havaalanından gideceğin otele taş çatlasa 150 lira iken yabancıya gurbetçiye 50 Euro. Bilmem turizme bakanlar bu gurbetçinin şikayetlerine kulak verirler mi?

Bİ SORALIM BAKALIM

Bayramla birlikte siyasetçilerin de demeç yarışı vardı. Şimdi sizlere AKP’nin üç önemli isminden hepsi birkaç gün içinde söylenmiş sözlerinden aldığım cümleleri sunmak istiyorum. AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal şöyle dedi; “Türbülanstan çıktık şahlanma dönemine giriyoruz. ” Sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı Mustafa Şentop konuştu; “Yeni kurulacak dünyanın belirleyici aktörü Türkiye olacaktır. ” Ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’dan şu sözleri duyduk; “Türkiye yeni bir şahlanış dönemine geçti. ” Üçünün ortak noktası şu; Türkiye fena halde çamura batmış durumdaydı. Ancak şimdi durum değişti ve Türkiye tekrar kendini buldu artık önümüz açık ve ferah. Gerçekten öyle mi? Bu zihniyetin halktan utanması da yok. Çünkü düne kadar Türkiye’nin durumunun kötüye gittiğini hiç söylemiyorlardı. Ekonomi çok iyi. İhracat harika. Üretimde rekor kırılıyor. Yabancı yatırımcı Türkiye’ye gelmek için birbirini çiğniyor. Tüm bunların dışında bir de şu var ki “Tüm dünya Türkiye’deki Erdoğan iktidarını devirmek için çabalıyor hepsi bizi kıskanıyor. ” Halka anlatılan bu değil mi? O halde nereden çıkıyor bu “Türbülanstan çıkmak yeniden şaha kalkmak dünyanın yeniden kurulması?” Kandır kandır da nereye kadar? Hatırlatayım vatandaş artık eskisi gibi değil ne olup bittiğinin farkında.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/can-atakli/turkiye-tefecilerin-elinde-mi-5282338/