EĞİTİM DOSYASI /// PROF DR. NEDİME KÖŞGEROGLU : Küreselleşme Kıskacında Eğitim Sancımız


PROF DR. NEDİME KÖŞGEROGLU : Küreselleşme Kıskacında Eğitim Sancımız

E-POSTA : nkosgeroglu

09 Mayıs 2020 Cumartesi

“…Eğitim anlayışı öyle olmalıdır ki, hümanist bir anlayış ortaya koymalıdır, yani öyle bir anlayıştan geçen insan bir canlıya kıyamamalıdır, bir canlıya vuramamalıdır, şiddetten, terörden uzak durmalıdır. Çevresini ve kültürünü korumalıdır, İşte, belki bu eğitim enstitüsüyle, yapacağı çalışmalarıyla, bu eğitimin gücüyle, ilkesiyle tüm bu sayılan özellikler yerine getirilebilinir…”

Hasan Ăli Yücel

Bir insanın kültürel, toplumsal, mesleksel, bireysel olarak yetişmesinin temelinde; araştıran, sorgulayan, sürekli öğrenmeyi hedefleyen bir eğitim sisteminin varlığı kaçınılmazdır. Eğitim yoluyla kazanılan bilginin hayata geçmesi ise sanatsal bir duyarlılık ve sorumluluk gerektirir. Bilgili ve sanatsal duyarlılığı olan bireyler yetiştirebilmenin ön koşulu ise herkesin eğitim hakkından eşit yaralanmasını gerektirir. Bu makalede eğitim sisteminden eşit yararlanmanın önünü kesen engeller ve bu engellerin nedenlerinin ortadan kaldırılmasında yine eğitimin vazgeçilemez önemi tartışılacaktır. Bu tartışma da birbirinde değerli 60’a yakın kitabı olan, müfettişlik,Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü, ortaöğretim genel müdürlüğü görevlerinden sonra 1935’de İzmir Milletvekili seçilen, 1938 yılında 7 yıl süreyle Milli Eğitim Bakanlığı görevini yürüten ve o dönem de 490 kitabın çevirisini Türkçeye kazandıran Hasan Ali Yücel’in eğitim felsefesi temel alınacaktır.

İçinde Yaşadığımız Sistem :Küresel Dünya Düzeni ya da Düzensizliği!

Bugün içinde yaşadığımız adına bilişim çağı dediğimiz, daha da ileri giderek Nano teknolojinin kucağına düştüğümüz bu çağda; insan olabilmek, insan olma bilincine sahip olmak, bu bilince ulaşmada eğitim fırsatlarında eşit yararlanabilmek, hatta insanca yaşayabilmek… Çok zor! Neden? Çünkü içinde yaşadığımız dünya bugün eşitsizliğin kucağında can çekişiyor! Kısaca en bilinen ifadeyle adı kapitalizm olan yeni terminolojiyle küresel sistem olarak biline bu sistem; para merkezli ilişkilerle, üretenle- tüken arasındaki doğrudan ve hatta dolaylı ilişkiyi ortadan kaldıran, rekabet ortamı ile insanları büyük balıklara yutturan, ekonomik krizler yaratarak önce işsizliği ve açlığı tattıran, sonra da insanlar aşırı tüketen, asgari ücretle çalışmaya ve mutlu olaya davet eden, böylece insanların önce kendisine, sonra da içinde yaşadığı topluma ve toplumsal gerçeklere karşı gittikçe artan bir yabancılaşma duygusunu içselleştirmeye zorlayan, insanları sürüleştirerek, içsel boşluğunu artıran özellikleri içinde barındırır.

Bu sistemin en yaygın söylemi ve vurgusu; “Hayatın adil olmadığını, bu düzende öne geçmenin ancak birbirimizi ezmekle mümkün olduğunu bir yerlere, bir gruba ait olmanın gerekliliğini” aşılamaya çalışır. Bu düzen kurmacası içinde birey önce kendine ama özelliklede diğer bireylere karşı yabancılaşır. Böylece yaşamın nesnel koşullarına yabancılaşan insan yaşama diyalektik duruşunu yitirerek üretim süreci içinde edilgen bir varlık durumuna gelir. Kısaca insanın insanca yaşamasını sağlayan düşünce süreci niteliksiz ve rekabete dayalı eğitim sistemleri içinde kaybolur gider.

Eğitim Sistemi ve Zihinsel dönüşümün Dinamiği

“Eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa; o değersiz bir yaratıktır. Kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde, her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten nefret ediyorum.”

Albert Einstein

Oysa insanı diğer canlılardan ayıran “düşünen varlık” olarak tanımlanmasını sağlayan temel fark; bilinci, yani üst beyni kullanabilme özelliğidir. Tüm canlılarda çevreden gelen uyarılar, sinir sistemi aracılığıyla omurilik, orta beyin ve üst beyin tarafından algılanırlar. Diğer canlılarda, çevreden gelen tehlikelere ya da uyaranlara anlık tepki vermeleri ve yaşamda kalmalarını sağlayan sistem; omurilik ve orta beyindir. Bu durum insanları çevresel tehlikelerden korumak için de geçerlidir. Burada amaç, yaşamı korumaktır. Ancak, insanı diğer canlılardan ayıran temel özellik üst beynin kullanılmasıyla gerçekleşir. Üst beyinin gelişimi ise verilen eğitimin niteliği ile yakından ilgilidir. Araştırmaya, sorgulamaya, yaparak öğrenmeye dayanan uygulamalı eğitimde amaç; insanın genetik olarak getirdiği yeteneklerin gelişimini sağlayarak, bilincin gelişmesi ve gelişen bilincin, ilkel duyguları egemenliği altına almasını sağlamaktır. Bu amaca yönelik eğitimden yoksun bireylerde tepkiler; orta beyin düzeyinde, anlık duygu ve içgüdülerin yönlendirdiği davranışlar şeklinde ya da bireyi koşullandıran inanç, gelenekler, görenekler gibi aklın eleştirisinden geçmemiş, sadece alışkanlık haline gelen davranışlardan oluşur. Bilinci geliştiren eğitim sistemlerinin olmadığı, sorgulatmayan, araştırmadan uzak, yaşama geçmeyen ve ezbere dayalı eğitim sistemlerinden geçen bireyler; her zaman “ilkel ben”e hizmet edecek nitelikte ani, saldırgan, ertelenemeyen davranış örüntüleri içinde yıkıcılığa hazır, şiddete eğilimli hale gelirler. Bu tür davranış örüntülerine sahip bireylerden oluşan toplumlarsa, kendi gelişimlerinin önünde kalın duvarlar örerler. Böylece mevcut düzeni, yani “insanın insanı sömürüsü”nü yazgıya dönüştürürler. Yani kürel düzenin devamına katkı sağlar. Bunun sonucunda şiddet,hortlar,kan akar, bir avuç insan servet içinde soluklanırken,yığınların nefesi açlık kokar. Kanıt mı? Bugün; Dünya’da Yaklaşık 7 milyarı bulan dünya nüfusunun, kadın ve çocuklardan oluşan 4 milyarı görece yoksulluk sınırının altında yaşıyor. DB,DTÖ ve IMF gibi uluslar arası finans kuruluşlarının politikaları sonucunda Son otuz yılda dünyanın en zengin %20’si ile en yoksul %20’si arasındaki uçurum 240 katına çıkmış olduğu bilinmektedir.. Bu bakış açısıyla ülkemizde mevcut durumu değerlendirmemiz gerektiğinde; bugün yığınlarca mezun verilen ülkemizde gençler, daha mezun olmadan gözünü yurt dışına çevirmekte, bu şansı yakalayamayan binlercesi işsizlik ordusuna eklemlenmekte ya da “hangi iş olursa” yapar hale gelmektedir. Bu gerçekle yüzleşmeyi derinleştiren diğer önemli bir konu da üniversite mezunu olan gençlerin; 1923’de kurulan Cumhuriyet Devrimlerinin yaşama geçirilmesinde, toplumsal gelişmede, bir değişim ajanı olamamasıdır.

Tam bu noktada üniversitelerin temel görevlerini; “araştırma, eğitim ve toplumla bütünleşme, toplumsal gelişime öncülük etme” şeklinde sıralayabiliriz. Bir eğitimci olarak deneyimlerim; ülkemizde üniversitelerimizin araştırma konusunda, dünya ülkeleri içinde belirli bir düzeyde olduğunu, ancak ülke gerçeklerine yönelik eğitim anlayışı ve toplumla bütünleşme konusunda istenilen düzeyde olmadığını gösterdi. Bu konuyu kısaca açmak gerekirse; sizin tıp fakültesinden mezun ettiğiniz bir öğrenci, yurt dışındaki eğitim kurumlarında hiç zorlanmadan, bir üst eğitime kolayca devam edebilmektedir. Aynı durum farklı mesleklerde de benzerdir. Üniversitelerde yapılan araştırmalarınız da uluslararası arenada kabul görmektedir. Ancak ülke gerçeklerinizden uzak bir eğitim sistemi ve araştırma sonuçları sizi, kendi toplumlunuzla bütünleştirmiyorsa, toplumun ileriye taşınmasında bir değişim ajanı olmuyorsa, sonuçta bu süreç toplumsal acıdan yerinde saymanıza yol açar. Bu durumu, Atatürk’ün dediği gibi, “yerinde saymak bir anlamda geriye gitmektir” ifadesiyle birleştirdiğimizde eğitim çıkmazında yaşanılan içsel bunaltı daha da derinleşecektir.

Çağdaş bilinç düzeyine sahip insan, yıkıcı değil yapıcıdır. Duygusal değil, akılcıdır. Bireysel çıkarlarını asla toplumsal çıkarların önüne geçirmez. Böylece yaşam enerjisini, yüzü topluma dönük, insanlığın aydınlık geleceğine yönelik çalışmaları çoğaltmaya harcar. Ve bu bilinç, topyekün ulusal kalkınma için dış güçlerin kullanacağı kapıları kapatır, asla açık bırakmaz. Bu noktada emperyalizmin kendi varoluşunu sürdürmek amacıyla gelişmekte olan ülkeleri sömürmede, geçmişte sıcak savaşları kullanırken, bugün psikolojik savaşları tercih ettiğini de, ancak ussal bir bilinç görebilir. *İlk olarak* bir ülkenin sömürülmesinde, bağımsızlığının elinden alınmasında yegane yol, “o ulusu borçlandırmaktır.”
*İkinci yol*, bu borç batağındaki insanların uyanmaması için bilinçleri yıkamaktır. Bu noktada eğitim kasıtlı olarak ussal yapıdan çıkarılır, ezbere dayanan, yaşama geçmeyen, geleneklerin tutsağına yapışmış yapıya büründürülür.
*Üçüncü yol olarak*, ülkede kadın- erkek ayrımcılığı, Türk- Kürt ayrımcılığı, geçmişte yaşandığı gibi Alevi-Sünni, sağ-sol ayrımcılığına benzer etnik, dinsel kökenli, ikili karşıtlar, gruplar oluşturulur. Bu karşıtlık içinde ülke insanları yaşam enerjilerini, kendileri, ülkeleri için yaşamak yerine, ikili karşıtlar içinde; üstün olma çabasına yöneltmelerine neden olur. Kardeş kanları yerlere serilir. Ülke otuz yıl süren bir PKK terör batağına gömülür. Karşısında aşırı milliyetçi bir yapı oluşturulur. Sonuçta ilkel düzeyde, anlık duygu ve içgüdülerin yönlendirdiği davranış modeline sahip insanlar çoğalır, ülke iç savaşa girer. Bu kez emperyalizm yeniden kollarını sıvar; kurtarıcı olarak ülkede askeri darbeleri devreye sokar, sıkıyönetimler kol gezer. Gezdiler de zaten.
*Dördüncü yol olarak,* ülkenin tarihsel geçmişi sorgulanır. Ermeni yıkımı su yüzüne çıkartılır, tartışma ortamı açılır. Tartışma değil, aslında bu bir tuzaktır. Ülke aydınları “özür dilerler” konu kapanır!
*Beşinci yol olarak,* ülkenin lideri sıradanlaştırılır, sıradan insan haline dönüştürülür, yaşamları sıradan belgesellere çekilir. Ahlaki değerler o günün koşullarından uzak, bugünün yapay değerleri içinde sorgulanır. Hatta daha ileri gidilerek “bir diktatör” damgası vurulmaya çalışılır ya da aşırı dil kirliliği yaratılarak “betonlaştırma” yoluna gidilir. Yukarıda açıklanan konuların hepsinin, bu ülkenin tarihinde yer aldığını, ussal bir bilinç kazanan göz görebilir.

Ussal bilinç nasıl kazanılır?

Bu sorunun yanıtı öncelikle kendi ülkemiz koşulları içinde aradığımızda, ussal bilince sahip bir insan, bir eğitimci ve bir devrimci kişilik: Hasan Ali Yücel’in eğitim felsefesi içindedir. Ussal bilinç değişimi önceler,emek üretir değişimin koşullarını gerçekleştirmek için harekete geçer. Bu süreçte “önce insan olabilmeyi” önceler ve bu düşüncesini şu sözlerle dile döker: “Benim davam sağ-sol davası değil, benim davam bir ilericilik-gericilik davasıdır.” Bu dava aslında insanın özüne yarışır eğitim sistemlerini hayata geçirmektir.Bunun koşulu çok çalışmak ve devrimci-ilerici eylemleri gerçekleştirmektir. Bu ifadeyi Makal’ın konuya ilişkin görüşlerini paylaşarak sürdürmemiz yerinde olacaktır. “Yücel, Cumhuriyet devrinin eğitim bakanları içinde yurda en çok hizmet eden ve bu yüzden de bütün yıldırımları üstüne çeken bir aydındı. Eğitim sorunlarımızın çözümlenmesi işi, ondan öncekilerce de düşünülmüşse de onun zamanında hızlandırılmış, yeni ilkeler bulunmuş ve bizim toplumumuza uygun yeni kurumlar kurulmuştur. Yücel’in içten, insancıl ve kültürlü bir kişi oluşu, onu Bakanlığının başında bir diktatör olmaktan kurtarmış ve ekip çalışmasına itmiştir. Böyle olunca da adama göre iş ilkesi kendiliğinden ortadan kalkmış, yapılacak işi en iyi bilenler bakanlığın kilit noktalarına getirilmişlerdir” (Makal M.1979.S:110).

Çünkü bu film hala gösterimdedir. Şimdi ad değiştirip “Ergenekon” olur. “Açılım” olur. Yer altı kaynaklarımız, unutturulur. Bu konuyu Atatürk’ün sözleri ile noktalayalım. “*Hangi bağımsızlık vardır ki yabancıların desteği ve öğütleriyle kurulabilmiş olsun? Tarih böyle bir şey kaydetmiyor.” *

Ancak yaşam ikili karşıtlar içinde varlığını sürdürdüğünden, *”* ussal(rasyonel-akılcı) eylem” niteliğinde eğitim’in karşısında, ne yazık ki inanç, gelenek, örf, adet, görenek gibi aklın eleştirisinden geçmemiş alışkanlıkların yönlendirdiği tepkilerden oluşan geleneksel eyleme yönelik eğitim savunucuları da olacaktır. Kaya, eğitmen uygulamalarını sonlandırılmasına ilişkin olayları kitabında şu şekilde açıklar*. “Böylece eğitim aracılığıyla hem ülke ekonomisinin hem de ülke aydınlanmasının yolu kesilecektir. Eğitmen uygulamalarının ortadan kaldırılması için ilk adımı 17.04.1948 tarihli bir genelge ile Yücel’in yerine gelen yeni Milli Eğitim Bakanı Sirer atmıştır. Bu genelgeyle eğitmen yetiştirilmesi işine de son verilmiştir. Bunun diğer bir anlamı, eğitmenler bakanlıkça kapı önüne konmuş oluyorlardı. 1947-48 ders yılında 339 köy okulu kapanacaktır. Sirer’den sonra iş başına gelen Banguoğlu işi bir adım daha ileri götürerek 31.07.1948 genelgesiyle illerde hangi eğitmenlerin işten çıkarılacağını bildiren listeyi valiliklere gönderecektir. Böylece bir yıl içinde 1515 eğitmenin işten uzaklaştırılmasını sağlamıştır. Bu nedenle birçok köy okulunun kapanması ve öğrenci sayısında 30 bin kadar bir azalma olmuştur. Bu durum karşısında 20.01.1949 tarihli bir genelge ile “önemsiz sorunlardan dolayı eğitmenlerin görevlerine son verilmemesini isteyecekti. Oysa 1946-1947 öğretim yılı başına kadar 8675 eğitmen yetiştirilmiş, 8403 eğitmenli köy ilkokulu açılmıştı. 1946 yılında 213.824 köy çocuğu eğitmenli köy ilkokullarında eğitim görmektedir*.” (Kaya Y. 2001.S: 168-9)

PROF DR. NEDİME KÖŞGEROGLU

KAYNAKLAR

  • Coşkun A (1999). Eğitimde Çığır Açan Devrimci; Hasan Ali Yücel. Çağdaş Matbaacılık Ltd şt. S:32-64
  • Joseph A Schumpeter “ Kapitalizm Sosyalizim ve Demokrasi (Cev:İlhan H) Alter yayınları.Mart 2007.S:161 -195
  • Kumbasar A.(2009) “Eğim, İnsan, Uyarılar ve Tepkiler” Cumhuriyet Gazetesi Olaylar ve Görüşler 12 mart. S:2.
  • Dünya Sağlık Raporu (2006). (The World Health Report. Life in the 21st Century A Vision For All WHO; 2000Geneva.)21.yüzyılda yaşam, Herkes için bir vizyon, Dünya Sağlık Örgütü, Ankara.
  • Güran N.(1997). “Kemalizn’in Milli Demokratik Devriminin Eğitim Ayağı: Köy Enstitüleri-2” Bilim ve Ütopya Dergisi İzmir Temsilcisi.S:180.Yıl 15.Haziran.S:63-66.
  • Mutluhan M (2009) “Yabancılaşma ve Şiddet İlişkisinin Psikodinamiği” Bilim Ve Ütopya Dergisi Sayı: 182 Yıl:15 Ağustos S:36-8)
  • Bauman Z (2006) “Bireyselleşmiş Toplum”(Çev: Ezgi Yazıcı). Cumhuriyet Kitap Eki.Sayı: 878. S: 18-19.
  • Makal M. (1979). Köy Enstitüleri ve Ötesi: Anılar, Belgeler. Çağdaş Yayınları Dizisi. No:23 .
  • Kaya Y. (2001). Bozkırdan Doğan Uygarlık: Köy Enstitüleri Antigone’den Mızraklı İlmihal. Tiğlat Maatbacılık.A.Ş .I.Baskı.Birinci Cilt.
  • Kalyan Ar. (2009). “Yönetimde Kadın Erkek Eşitliği: Eşitlik Güçlendirir” Sektörel yayıncılık. Yıl:6. Sayı::63.

EĞİTİM DOSYASI /// Serhan Yücel : Osmanlı Devleti’nde Gayrımüslim Okulları


Serhan Yücel : Osmanlı Devleti’nde Gayrımüslim Okulları

21 Haziran 2016

Türk eğitim tarihinin önemli kurumlarından olan yabancı okullar ve azınlık okulları, eğitim öğretim hizmetlerinden çok, eğitim dışı eylemleri; uluslararası ilişkiler ağları ve misyonerlik faaliyetleri ile gündeme gelmiştir. Gayrimüslim okullarının, eğitimi araç olarak kullanan, siyasi faaliyetlere programlanmış kurumlar olduğu iddia edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere ait okullar, azınlık okulları ve yabancı okullar olmak üzere iki türlüdür. Bunlardan Azınlık Okulları (Cemaat Mektepleri) Osmanlı Devleti’nin idaresi altında yaşayan; aralarında dil, din, ırk farkı bulunan, özel anlaşmalarla verilen haklardan yararlanan başta Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmak üzere bazı grupların açtığı okullardır. Ecnebi Mektepler (yabancı okullar) kavramı ise gayrimüslim toplulukların açtıkları ve sonradan yabancı devletler tarafından himaye edilen okullarla doğrudan yabancı devletler tarafından açılan okullar için kullanılmaktadır.

Toprak genişliği 22 milyon kilometre kareye kadar ulaşan Osmanlı Devleti, değişik kültürel grupları kendi himayesi altına almıştı. Osmanlı egemenliğinde yaşayan bu grupların kendi dinlerini, milli ve kültürel kimliklerini uzun süre koruyamaması ve asimile olması beklenebilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin himayesinde kalan bu topluluklar hem dillerini, hem dinlerini, hem de kendi kültürlerini 600 yıla yakın bir süre korumayı başarmıştı. Bu durum, Osmanlı Devletinin ihmalinin bir sonucu değil, bilinçli olarak uyguladığı ve İslâm Hukuku’nda (Fıkıh) yer alan zimmi hukuktan doğmaktaydı. Nitekim II. Mehmet İstanbul’u fethedince başta Rumlar olmak üzere karşılaştığı topluluklara, Galata Ahitnamesi ile kendi mekteplerini, kiliselerini ve hastanelerini istedikleri gibi idare etme hakkının yanında, dillerini konuşma ve anadillerinde eğitim görebilme hakkını da vermişti. Bu tarihlerde devlet, Türk ve İslam mekteplerinin programlarıyla ilgilenmediği gibi azınlık okullarına ve uyguladığı programlara da karışmamıştı.

Nitekim Osmanlı İmparatorluğunda Türk ve Müslüman okulları ve kurumları çoğunlukla devlet tarafından değil zenginler ve hayırseverler tarafından yapılıp yönetiliyordu. Benzer uygulama azınlık okulları için de geçerliydi. Nasıl ki her caminin yanı başında bir mektep bulunuyorsa her kilisenin yanında da bir azınlık mektebi bulunmaktaydı. Hatta Müslüman mekteplerinde eğitim hocalar tarafından yapıldığı gibi azınlıklara ait okullarda da eğitim, papazların elinde bulunuyordu. Devlet bu hakkı önce Rum cemaatine vermiş, daha sonra Ermeniler ve Museviler de bundan yararlanmıştı. Kilise bünyesinde kurulan Ruhban Okulu niteliğindeki küçük çaptaki bu birimler, zamanla yaygınlaşmaya başlamış, giderek çehreleri değişerek birer örgün eğitim-öğretim kurumu olma yolunda ilerlemişlerdi.

Osmanlı Devleti’nin, güçlü olduğu dönemlerde azınlıklara ait eğitim birimlerini tehdit olarak görmemesi ve hatta teşkilatlanmalarına izin vermesi, yabancı devletleri cesaretlendirmişti. Çünkü yabancı devletler, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan azınlıkları kendi hâkimiyeti altına alarak, azınlıkların faydalandığı haklardan faydalanmak istiyorlardı. Nitekim sonraki aşamada azınlık okulları birçok hakkın sahibi olacak ve yabancı devletlere ait kurumlar da bu durumdan fazlasıyla faydalanacaktı. Böylelikle de Osmanlı Devletini etki altına almak için aradıkları fırsatı bu şekilde elde etmiş olacaklardı. Bahsi geçen hedefler doğrultusunda harekete geçen yabancı devletler, ilk iş olarak kendilerine yakın gördükleri azınlık grubunu seçti. Seçilen azınlığın, himaye altına alınmasının en kolay yolu da maddî yardımlardı. Bu düşünceyle yabancı devletler, belirledikleri azınlık grubunun okullarına karşılıksız olarak para, eğitim malzemesi ve öğretmen gibi destekte bulunuyordu. Öte yandan azınlıklar da, himaye altına girmek için çok istekli davranmaya başlamıştı. Çünkü yabancı devlet-azınlık ilişkisi yabancı devletler kadar azınlıklara da fayda sağlıyordu. Azınlıklar, okul masraflarından kurtulmanın ve eğitim kalitesini arttırmanın yanında yabancı devletlerin tüccarlarına tanınan kapitülasyonlardan yararlanarak rahatlıkla alışveriş imkânına ve gümrük indirimlerine kavuşmuştu. Ayrıca Osmanlı Devletinin denetiminden de kurtulmuşlardı.

Böylece azınlık okulları, yabancı devletlerin etkisi altına girmiş, maddî ve manevî yardımlar sayesinde sayılarını artırmaya başlamıştı. Okul sayısının artmasının birçok sonucu vardı. Bunlardan en önemlisi de himayesinde olduğu devletin siyaseti doğrultusunda, Osmanlı Devleti’nin aleyhine çalışmaya başlamalarıdır. Bu gelişmeler sonucu, azınlık okulları dışında yabancı devletlerin sahneye çıkmasıyla, elçilik okullarını da aşan bir “yabancı okul” kavramı doğdu. Bunda Fransız ihtilalinin yaydığı milliyetçilik akımı ve yabancı devletlerin propagandaları etkili olmuştu. Verilen tüm imtiyazların suiistimal edilmesiyle sağlanan serbestinin esnekliği ile önceleri çeşitli şekillerde azınlık okullarına nüfuz eden Fransa, İtalya, Amerika, Bulgaristan ve İngiltere gibi devletler, hukuki düzenleme olmadan ve denetimden de uzak biçimde kendi eğitim ve öğretim kurumlarını açmaya başladılar.

III. Selim döneminde başlayan ve II. Mahmud döneminde devam eden reformlar, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da etkili olmuş ve yenilikler Abdülmecit’in tahta çıkmasından sonra ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla somutlaşmıştı. Gerçi 1839’da ilan olunan Tanzimat Fermanı’nda, azınlık okul ve müesseselerine dair herhangi bir ibare bulunmamaktaydı. Ancak azınlıklar, kanun karşısında eşitlik ve kanunun üstünlüğü vurgusu yapılan bu fermanın ilanıyla Türklerle bir bakıma eşit hale gelmişti.

Tanzimat Fermanı’ndan sonra gayrimüslimlere yönelik diğer bir hukuki düzenleme 1856 Islahat Fermanı ile gerçekleşmiştir. Ferman gayrimüslimlere okul açma ve geliştirme izni verirken, aynı zamanda Osmanlı uyruğu olan herkesin, devlet okullarının yönetmeliklerindeki koşulları yerine getirmek şartıyla askeri ve mülki mekteplere kabul edilmesini de karara bağlamıştı. Ancak Osmanlı içindeki azınlıklar, çocuklarını devlet okullarına gönderebilme hakkına sahipken, yabancı ve misyoner okullarına göndermeyi tercih etmişlerdir.

Diğer taraftan yabancı devletler, kendilerini bağlayıcı bir nizamname olmadığı için Osmanlı topraklarında rahatlıkla okul açabilmişlerdir. Gerçi 1869 yılında çıkarılan Maarif Nizamnamesinin 129. maddesine göre yabancı okulların ruhsatsız çalışması mümkün değildi. Ancak buna rağmen birçok okul ruhsatsız olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Çünkü bazen Osmanlı Devletinin hoşgörüsü ve kayıtsızlığı, bazen yabancı okulların prosedürleri uygulamaması, ruhsatın tehlikeye gireceği durumlarda ise yabancı devletlerin devreye girmesi denetim zincirinin kopmasına yol açmıştı. Kaldı ki, yabancı okulların teftişini veya programlarının Maarif Nezaretince onaylanmasını istemek oldukça zordu. İstanbul’daki her yabancı okul, kendi anavatanındaki okulların programlarını ve orada okutulan kitapları aynen kabul eder, okutur ve buna Maarif Nezareti bir şey diyemezdi. Ayrıca eğitim materyallerinin eksikliği hatta yokluğu, tercüme odalarının ihtiyacı karşılayamaması, dini farklılıklar, ekonomik nedenler de denetime engel faktörler olarak ortaya çıkmaktaydı. Buna karşı Osmanlı Hükümetinin almış olduğu tedbir, Müslüman çocuklarının yabancı okullara devamlarını yasaklama kararından ibaret olmuştur. Ruhsatsız çalışan bu okulların Maarif Salnamelerinde eğitim kurumları arasında yer alması, Osmanlı Devleti’nin bu okullara göz yumduğunu göstermektedir.

Yabancı okullar, on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar himayesi altında oldukları devlet isimleriyle değil, bağlı bulundukları mezhebe göre sınıflandırılmıştı ve ilk sırada Katolik okulları gelmekteydi. Protestanlar sonradan bu işe başlamışlardı. Mezheplere dayalı bu okullar, bir süre sonra himayesi altında bulunduğu ülkelerin ismiyle anılmaya başlanmış, bilahare Osmanlı topraklarında okul açan ülkelerin sayısı giderek artmıştı. Sırp, Bulgar, Rus, Avusturya Macaristan hatta İran bile Osmanlı topraklarında okul açmıştı.

Ticaret yapabilme izninden yola çıkarak eğitim-öğretim kurumları açmaya kadar birçok hakka sahip olan yabancı devletler, önce azınlıkları akabinde de Osmanlı Devleti’ni etki altına almak istemişlerdi. Böylece yer altı ve yer üstü zenginliklerinden yararlanılabileceği düşünülmüştü. Ayrıca okulların, siyasi amaç ve çıkarlara uygun coğrafyalarda ve sayıca çok olmasını amaçlamışlardı. Bu nedenle yasal boşluklardan faydalanarak, Osmanlı Devletinin birçok bölgesinde -gerek olmasa da- kendi okullarını açma yoluna gittiler. Mesela Bulgar okulunun Bulgar halkından kimsenin bulunmadığı yerde açılması, Kudüs’te İngiliz Protestan halktan 232 kişi olmasına rağmen yedi okul açılması gibi çalışmalar, okul açmada asıl amacın siyasi faaliyet olduğunun açık bir göstergesiydi. 1904 yılına gelindiğinde sadece Fransızların Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren 878 okulu bulunmaktaydı. Bu sayıya Amerikan, İngiliz, Avusturya, İtalyan, Rus ve Alman okulları da eklendiğinde kaçak çalışanlar hariç iki bine yakın yabancı okul mevcuttu. Okulların programlarında, kendi dinleri ve dilleri, tarih, coğrafya, aritmetik, geometri, fizik ve tabii bilimler, müzik, yabancı dil gibi dersler yer alıyordu.

Yabancı okullardaki bu çoğalma ve yayılmanın bir başka sebebi de, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Osmanlı eğitim-öğretim kurumlarının ihtiyaca cevap veremez duruma gelmesidir. Devletin çeşitli kurumlarının hantallaşması yanında, özellikle eğitimli olmayan kişilerin öğretmenlik mesleğine liyakatsiz başlatılması, Rumeli’deki yenilgiler sonrası büyük kentlerde özellikle de İstanbul’da nüfus yoğunluğu ve savaştan kaçan sivil halkın medreselerde iskân edilmesi, yabancı okullardaki eğitim sisteminin yararlarının geç anlaşılması gibi birçok faktör bu gelişmeyi hızlandırmıştı. Aslında medreselerin yanı sıra, sıbyan mektepleri ve diğer derecelerde birçok okul da ihtiyacı karşılayacak durumda değildi. Bu nedenle okullarını güçlü ve etkin kılan yabancı devletler eğitimi bir gerekçe, okulları da imkân olarak kullanmışlardır. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Osmanlı Devleti topraklarında 106 bin ilkokul öğrencisinin 30 bini Müslüman okullarda, geri kalan 76 bini ise gayrimüslim okullarda öğretim görmekteydi. Bu 76 bin öğrencinin de 7 bini yabancı okullarda eğitim almaktaydı. Ortaöğretimde ise toplam 16 bin öğrenci eğitimine devam ediyordu. Bunların 5 bini Müslüman, 11 bini ise gayrimüslim okullarında eğitim alıyordu. 11 bin gayrimüslimin 8 bini yabancı okullarda okumaktaydı. Anlaşıldığı üzere ilkokullarda azınlık okulları, ortaöğretimde ise yabancı okullar revaçtaydı.

Osmanlı Devleti, kendi kontrolü altında bir ‘özel öğretim’ imkânı sağlamak ve Müslüman olmayan cemaatleri Osmanlı kimliği altında toplamak amacını gütmekteydi. Lakin Osmanlı Devleti’ndeki “Müslüman okullar” günden güne önemini yitirdi; yabancı ve azınlık okullarındaki eğitim kalitesinin daha iyi olması nedeniyle Müslüman aileler çocuklarını bu okullara göndermek için yarışır hale geldi. Aslında yabancı okullarla azınlık okullarında verilen eğitimin yararları yanında Müslüman çocuklar için uygun olmayan içerik de mevcuttu. Özellikle II. Abdülhamit devrinde gayrimüslimlere ait okullarda Türkçe önemsenmiyor, öğrencinin dikkati, okulun bağlı olduğu ülkeye çevriliyordu. Mesela coğrafya dersleri, okulun himayesinde bulunduğu devlete ait bilgilerle başlıyordu. Bunun sonucunda öğrenciler yabancı bir ülkenin coğrafyasını öğreniyor, kendi ülkelerine dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Ayrıca bu okullarda Türk çocukları, Hıristiyan ibadet ve dualarını öğreniyor, dinî merasime iştirak ettiriliyorlardı. Hatta cezaları affedilsin diye Salibi (haç, istavroz, çarmıh) öptükleri bile oluyordu. Müslüman öğrencilerin velileri okuldaki bu olaylardan haberdar oldukları halde hiçbir şikâyette bulunmuyorlardı. Aksine Müşir Fuat Paşa 8 çocuğunu Kadıköy’deki Sen Jozef Kolejine gönderebilmek için bütün ağırlığını koymak durumunda kalmıştı. (Daha sonraki yıllarda da Müslüman aileler çocuklarını bu mekteplere göndermeye devam etmiştir. Nitekim Müslüman öğrencilerin oranı 1890-1900’de yüzde 15 iken, bu oran 1911’de yüzde 56’ya yükselmiştir.)

Yirminci yüzyılın başında durum daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Yabancılar, okul açmak için Osmanlı Hükümetine başvuruda bulunuyor, verilecek cevabı bile beklemeden kendi okullarını açabiliyorlardı. Osmanlı Hükümeti kendi tebaası olan Ermeni, Rum ve Bulgarlara bile okullar hususunda tam hükmedemiyordu. Yabancı devletler ise kapitülasyonlara dayanarak arzularını fazlasıyla yaptırabiliyordu. Aksi halde Osmanlı topraklarını işgal tehdidinde bulunmak dâhil her türlü adımı atabiliyorlardı. Nitekim 1901 yılında yaşanan Midilli Olayından sonra Osmanlı Devleti Fransa ile bir anlaşma imzalamak durumunda kalmıştı. Midilli Olayı, hazineden çok yüksek miktarda alacağı olan Lorando ve Tubini isimli Fransızların alacaklarını tahsil edememesi üzerine Fransız hükümetinin devreye girmesi ve Fransa donanmasının Midilli’ye çıkmasına kadar devam eden olaylar zinciridir. Osmanlı Devleti Midilli’yi kurtarabilmek için Fransa’nın tüm isteklerini kabul etmek zorunda kalmıştı. Meclis-i Vükela’nın kararı, padişahın onayı ile 19 Kasım 1901 tarihinde Osmanlı Hükümeti, Fransa tabiiyeti veya himayesi altındaki okulların hukuki varlıklarını tanımayı taahhüt ediyordu.

Osmanlı Hükümeti, yabancı okullarla ilgili verilen imtiyazları tek taraflı bir ihsan olarak değerlendirse de, bu devletler, yapılan anlaşmalara dayanarak durumu tabii bir hak saymışlardır. Osmanlı-Fransız Anlaşmasıyla Fransa, yeni bir imtiyaz elde etmemişti. Osmanlı Hükümeti sadece yürürlükteki anlaşmaları ve kapitülasyonları tanıdığını kabul etmişti. Ancak bu anlaşma o zamana kadar Osmanlı Hükümetince görmezden gelinen veya inkâr edilen mevcuttaki anlaşmaların koşullarının hayata geçirildiği bir anlaşma olmuştur. Osmanlı Devleti ise yabancı devletleri ürkütmemek ve bir olaya meydan vermemek için çok hassas davranmak zorunda kalmıştı. İşin daha da vahim hale getiren, hiçbir Avrupa hükümetinin, Fransa’nın bu örneği görülmemiş hareketini kınamaması ve Osmanlı Devleti’ne yardımcı olmayı da siyaseten uygun bulmamasıydı. Çünkü ileride kendileri için de anlaşmazlıkları aynı yönteme başvurarak çözme yolu açılmıştı. Zira bu anlaşma diğer devletlere emsal teşkil etmiş ve onlar da bu haklardan faydalanmışlardır.

İkinci Meşrutiyetin ilanıyla birlikte yabancı okul sorunu yeniden gündeme gelmiş ve mecliste Türk ve Rum mebusları arasında bu konuda hararetli tartışmalar yaşanmıştır. Ancak, hükümetle gayrimüslimler arasında yıllardır devam edegelen bu sorun, İkinci Meşrutiyet döneminde de çözülemedi. 1913 yılında kabul edilen bir Muvakkat Kanunla özel okulların teftişi, öğretmenlerin atanma ve göreve başlamaları, yabancı öğretmenlerin çalışma izin ve belgelerine dair basit kurallar kondu. Osmanlı Devleti’nin, yabancı okullar konusunda istediği kanunu çıkarması ve uygulamaya başlaması ancak 1915 yılında mümkün olacaktı. 1914’te Osmanlı Devletinin savaşa girmesi üzerine ülkede örfi ve askeri bir idare kuruldu. Osmanlı Devleti, savaştığı devletlerin okullarına, eğitim ve sağlık hizmeti veren kurumlarına el koymuştu. Böylece İstanbul’da kalan yabancı okullar müttefik devletlerle İtalya ve İran’a aitti. Özellikle 1914 ve 1915 yıllarında İttihat ve Terakki hükümetleri yabancı okulların denetlenmesine ilişkin ciddi tedbirler getirmişse de, Birinci Dünya Savaşı döneminde misyoner okulları da dâhil yabancı okulların hemen tamamı kapandığından bu tedbirleri uygulamaya gerek kalmamıştır.

Rumeli’nin kaybından sonra Rumların ve Bulgarların çoğu Osmanlı sınırları dışında kalmış, Anadolu’daki Ermeniler ise tehcire tabi tutulmuştu. İstanbul ve diğer vilayetlerde bulunan azınlıklar ise bu durum karşısında seslerini çıkartmaz olmuşlardı. Kapitülasyonların kaldırılması özel okulların dizayn edilebilmesi için tüm engellerin ortadan kalkması anlamına geliyordu. İşte 1915 tarihli Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi de böyle bir zamanda neşredilmiştir.

1915 Talimatnamesi, Osmanlı Devletinin yabancı ve azınlık okullarının denetimi konusunda o tarihe kadar yaptığı en kapsamlı düzenlemeydi. Bu talimatname ile yabancı devlet okulları tamamen bir disiplin altına alınmaya çalışılmış ve yabancıların yeniden okul açmaları oldukça zorlaştırılmıştı. Talimatnameden sonra yabancı okulların birçoğu kapatıldı. (3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanununun, 1915 Talimatnamesinden esinlendiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır.)

Birinci Dünya Savaşının Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması üzerine yabancı devletler eğitim haklarını yeniden elde etmek için harekete geçtiler. Okulların bir kısmı tekrar faaliyete geçmekle birlikte önce Lozan Barış Antlaşması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu, sonrasında da 1925, 1926, 1929 ve 1931 genelgeleri, Cumhuriyet Türkiyesi’nde azınlık okullarıyla yabancı okullarının önemini kaybetmesine yol açmıştır. Cumhuriyet yönetimi, farklı eğitim kurumlarından yetişen öğrencilerin birlik ve beraberlikten uzaklaştığını, farklı kaynaklardan beslenerek mezun olan öğrencilerin, eğitim gördüğü müesseseye ve misyona bağlılık duyduğunu düşünmüştü. Bu ikili yapının ortadan kaldırılmasını ise eğitimde birliğin sağlanması olarak görmüştü. Diğer taraftan kapitülasyonların kalkması yüzünden yabancı devletlerin müdafaa ve himaye edememeleri, ilköğrenimini resmî okullarda bitirmemiş olanların ortaöğrenime kabul edilmemeleri, mübadele ve diğer sebeplerle azınlık nüfusunun azalması ve özellikle cumhuriyetle birlikte Türk okullarının gerek bina yönünden, gerekse eğitim öğretim yönünden gelişimi gibi birçok faktör yüzünden yabancı okullarla azınlık okullarının sayıları azalmış ve yerlerini Türk okullarına bırakmışlardır.

Özetle 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin yayınlanması ve uygulanmasına kadar olan süreç içerisinde Osmanlı Devleti’nin, azınlık okulları ve yabancı okullar üzerinde hiçbir denetim ve yaptırımı olmamıştır. Bu okulların, büyük devletlerin Osmanlı Devleti üzerinde nüfuz kurma ve parçalanması halinde de, belirli bölgeler üzerinde hak iddia edebilme politikalarının önemli birer aracı olduğunu düşünen Osmanlı Devleti, 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile bu okulları denetim altına alabilecek bir düzenleme yapmıştır. Ancak bu sefer de devletin içerisinde bulunduğu durum bu düzenlemenin uygulamasını mümkün kılmamıştır. Günden güne aleyhte faaliyetlerini artıran yabancı okullar ve azınlık okullarını tam anlamıyla denetim altına almakta kararlı olan Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın başında kapitülasyonları kaldırmış ve 1915 tarihli Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi ile ülkedeki tüm yabancı okullarla azınlık okullarını denetim altına almıştır. Okulların büyük bir kısmı da kapatılmıştır. Fakat harbin kaybedilmesiyle yabancı okullarla azınlık okulları yeniden açılmış ve bu okulların devlet tarafından istenmeyen faaliyetleri devam etmiştir. Azınlık okullarıyla yabancı okullar, cumhuriyet sonrası önemini yitirmiş ve sayıları giderek azalmıştır.

EĞİTİM DOSYASI /// Ahmet TAKAN : Ders kitaplarımız Yunan işgali altında !!!..


Ahmet TAKAN : Ders kitaplarımız Yunan işgali altında !!!..

25 Şubat 2020

Kaşarlandık mı?.. Yoksa her yanımız nasır mı bağladı?..

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Cahit Armağan Dilek, Eğitim Bakanlığı’nın imza attığı rezalet ötesi skandalı kaleme aldı. Caanım memleketimde yaprak kımıldamadı!.. Herhalde altın fiyatının üst üste kırdığı rekorlar takip ediliyordu!. Enflasyonun altında inim inim inleyen vatandaşlarımızın, şehitlerimizin tane ile ifade edilmesine “birkaç tane şehit” diye küçümsenmesine duyarlılık gösterecek mecali kalmamış olsa gerek!.. “Kelle”den geldik bugünlere üstelik!.. Libya’da kaç şehit verdik?.. Neden isimleri açıklanmıyor?.. Neden gizleniyor?.. Bu ilk mi?.. Hendek operasyonlarında, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarında gizlenen şehitlerimiz oldu mu?.. Eyy, işine geldiği zaman, vatan, millet, şehit edebiyatında kül bırakmayanlar…… Eyy, şehit diplomatlarımızın katili Asala terör örgütünün şakşakçılarını büyükelçi atayanlar… Cevap verin bu sorulara!..

Küresel emperyalizmin paralı askeri Yunan’a karşı savaşırken Kurtuluş Savaşı’mızda verdiğimiz şehitlerin ruhlarından ah almaktan da mı korkmuyorsunuz?.. Şu rezalete bakın!..

Eğitim Bakanlığı tarafından 2019-2020 yılında ortaokul ve imam hatip ortaokulu 8’nci sınıf öğrencileri için hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabının 102’nci sayfasında yayınlanan haritada, Türkiye’ye ait Gökçeada, Semadirek, Midilli, Sakız ve Sisam adaları, Yunan adaları olarak gösteriliyor ve metinde yalan ifadelere yer veriliyor. Ege, Yunan gölü olmuş!..

Haritanın altında, 1923 Lozan Antlaşması’nı anlatan metinde, “İmroz ve Bozcaada dışındaki adalar Yunanistan’a bırakılacak” ifadesine yer veriliyor. 1923 Lozan Antlaşması’nın neresinde böyle bir ifade var?… Ayrıca Lozan Antlaşması ile Ege Denizi’nde 200 civarında ada, adacık ve kayalık Türk egemenliğinde kaldı. Ders kitabında, birilerinin üstadı (!) Kadir Mısıroğlu ile benzer söylem kullanılmış ve açık bir şekilde Lozan’a, Atatürk’e ve İnönü’ye iftira atılmış. Gökçeada yerine “İmroz” isminin kullanılması da diğer bir garabet!..

Sözde ders kitabındaki skandala büyük tepki gösteren Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım, “Skandaldan, başta Eğitim Bakanı Ziya Selçuk olmak üzere, Talim ve Terbiye Kurulu, kitabın editörleri, görsel tasarım uzmanları ve yazarları sorumludur. Ders kitabındaki bu sayfa, tarihi gerçeklere uygun olarak yeniden düzenlenmeli ve öğrencilere dağıtılmalıdır” dedi. “Kaçak faaliyet gösteren Yunan okulları neden kapatılmıyor?” sorusunu gündeme getiren Ümit Yalım, tepkisini şöyle sürdürdü;

“Aydın Hurşit Adası’nda 2017’de açılan Yunan Lisesi, 3 yıldır kaçak olarak faaliyetini sürdürüyor. Okulun tiyatro salonunda uluslararası etkinlikler düzenleniyor ve Türkiye aleyhtarı tiyatro oyunları sergileniyor.

Aydın Eşek Adası’nda 2017’de açılan Yunan İlkokulu ve Lisesi, 3 yıldır kaçak olarak faaliyetini sürdürüyor. Yunan okullarının müdürü, öğretmenleri ve öğrencileri adada düzenlenen resmi törenlere katılarak Yunan bayrağı taşıyor.

İstanbul Heybeliada’da 2012’de açılan Ruhban Okulu, 8 yıldır kaçak olarak faaliyetini sürdürüyor. Yurt dışındaki üniversitelerden getirilen Erasmus öğrencilerine, Heybeliada Ruhban Okulu’nda eğitim veriliyor.

Aydın Hurşit Adası, Aydın Eşek Adası ve İstanbul Heybeliada’da kaçak olarak faaliyet gösteren Yunan okullarına bugüne kadar yasal işlem yapılmadı ve okullar kapatılmadı. Yunan okulları, Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un desteği ve himayesi ile eğitimlerini kaçak ve yasa dışı olarak sürdürüyor.

Türkiye’deki Yunan okulları, Ziya Selçuk’un himayesinde kaçak ve yasa dışı olarak eğitimlerini sürdürürken, Yunanistan Batı Trakya’daki Türk azınlığa ait 60 okulu kapattı. Şimdi biz de soralım; Ziya Selçuk, Yunan Eğitim Bakanı mı?”

Uyanın beyler uyanın!..

En alt eşikteki bu duyarlılıkta devam edersek;

Bir gün gelecek…torunlarımız, ders kitaplarında, Hatay’ı, Gaziantep, Kilis, Adıyaman, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Siirt, Malatya, Erzincan, Elazığ, Tunceli, Bingöl, Erzurum, Muş, Bitlis, Kars, Ağrı, Ardahan, Van, Iğdır ve Hakkari’yi başka ülkelerin haritalarında görecekler!..

Size ve hayatta kalırsak bizlere de…

Şehitler Tepesi ve Anıtkabir’in üzerine dikilen, üzerinde İngilizce tabelalar asılan AVM’lerde kuyumcu dükkanlarının sadece vitrinlere bakmak düşecek!.. Hani şu eski Türk filmlerinde fukara aç adamın lokantanın camından yemeklere bakıp bakıp sessizce gitme sahneleri vardı ya…

İşte öyle!..

EĞİTİM DOSYASI /// MEHMET FARAÇ : OKULA SIZAN KARANLIK !!!


MEHMET FARAÇ : OKULA SIZAN KARANLIK !!!

Atatürk var ya; o yüksek öngörüsü ve sınırsız vizyonuyla yalnızca ülkenin içinde bulunduğu koşulları değiştirmemiş aydınlanmaya direnen bağnazlığın gelecek açısından nasıl bir tehdit yarattığını da görmüş ve önlemini alıvermiş…

Bakmış ki Atatürk; Osmanlı’nın son yıllarında devlet emperyalizmle savaşırken bile Kurtuluş Savaşı’nı arkadan hançerlemek isteyen gerici zihniyetler işte tam da oralarda karanlığın o zavallı dehlizlerinde icraata devam etmiş ve beyin yıkamak için var güçleriyle mücadeleye girişmiş…

Gazi’nin katli için fetva vermeleri yalnızca kendi bağnaz çarklarının devam etmesi için değil aynı zamanda ülkeyi işgale gelen emperyalizmin uşaklarına meydan açmak ve tabii ki bu sırada istedikleri gibi at koşturmak içinmiş…

Tekke ve zaviyeleri işte bu yüzden kapatmış Atatürk…

Şeyh-mürit molla-medrese zihniyetinin Osmanlı’yı nasıl geride bıraktığını çok iyi tespit etmiş ve cumhuriyeti kurarken de bu yapılanmaların "muasır medeniyet" hedefi önünde büyük engel olduğunu görmüş ve neşteri vurmuş Atatürk…

Eyvah ki laiklik cumhuriyet ve aydınlama devriminin önündeki en büyük engel olan medreseler – mollalar – tarikat ve cemaatler – din simsarları ile bağnazlık tüccarları Gazi’nin ölümünün ardından özellikle 1946’dan itibaren devletle haşır neşir olmaya başladı siyasetin açtığı yollarda cumhuriyeti kuşatmaya devam etti…

12 Eylül 1980 darbesi sonrası sözde "anarşizm"le mücadele iddiasıyla dayatılan "Yeşil Kuşak projesi"nin palazlandırdığı tarikat ve cemaatler de devlet içerisinde at koşturdu…

İşte o dönemler yalnızca kendini "cemaat" olarak nitelendiren Hizbullah gibi örgütleri ortaya çıkartmadı aynı zamanda "hoşgörü – hizmet" temalarını kullanarak 40 yıl önceden itibaren devletin derinliklerine sızan Fethullahçılar gibi tarikat ve cemaatleri de palazlandırdı…

Sivil toplum kisvesi!. .

Cumhuriyeti kuşatan tehlike yalnızca Fethullahçıların 40 yıllık sinsi mücadelenin ardından holdingleşmesi ve AKP döneminde iktidarı ele geçirmek için "darbe"ye yönelmesi değil elbette…

Fethullahçıların enterne edilmesiyle birlikte hücrelerinden çıkarak devletin başka kademelerine sızmaya çalışan başka tarikat ve cemaatlerin yol açtığı rezaletler de var… İşte onlar yalnızca laik cumhuriyetin altını oymaya hizmet etmediler…

Oralarda o kadar ahlaksızca olaylar dışa vurdu ki tarikat ve cemaat yurtlarında din adına yapılan örgütlenme toplumun dini duygularına dinamit yerleştirmek gibi utanç verici rezaletleri de gözler önüne serdi…

Falaka – dayak – taciz – tecavüz ve hatta toplu tecavüz gibi "Ensar" örneği rezaletler tek başına vukuatlar değil…

Tarikat ve cemaatler içerisinde; Bursa’dan Konya’ya İstanbul’dan Orta Anadolu kentlerine kadar "şehvetiye"den "badem"cilere kadar tarikat ve cemaatlerden çamur gibi dökülen iğrenç ilişkiler topluma büyük şoklar yaşatırken ne devlet ne de çocuklarını hiçbir çekince göstermeden dinci hücrelere teslim eden aileler ders aldı…

Ve ne tuhaf ki Ensar örneğinden sonra tarikat ve cemaatlerin bulaştığı onlarca taciz- tecavüz rezaleti ortaya çıktı…

Ancak deşifre olan her rezalete rağmen ne devlet uyandı ne aileler önlem aldı ne de zavallı çocukları bağnazlığın çukurunda sömürenler geri adım attı…

Ne yazık ki tarikat ve cemaatler üzerinden dayatılan tehdit sadece çocukları vuran "tecavüz" rezaletleri değil…

Aynı zamanda Fethullahçılardan sonra ortaya çıkan boşluğu doldurmaya çalışan tarikat – cemaat kılığındaki karanlık hücrelerin devlet içerisindeki örgütlenmesi devam ederken bırakın FETÖ darbesinden ders alınarak bunların durdurulmasını tam aksine ülkenin geleceği olan çocukların kuşatılması için her türlü başıboşluk büyütülüyor her türlü olanak tanınıyor…

İşte son rezalet de devletin FETÖ’den de tarikat ve cemaatlerine bulaştığı rezaletlerden de ders almadığını ortaya koyuyor… Çünkü zaten 10 bin özel okulun üçte birinin tarikat ve cemaatlerin denetiminde olduğu Türkiye’de din simsarlarının gözü şimdi de devlet okullarında!!!

Muhalefet el atmalı…

Dünkü YENİÇAĞ; ülkenin geleceği olan çocukların tarikat ve cemaat hücreleri dışında devlet okullarında da kuşatılmaya başlayacağını şu başlıkla duyurmuştu;

"Milli Eğitim Bakanlığı tarikatların okullara girmesinin önünü açan bir değişikliğe imza attı…"

Önceki gün yayımlanan haberde şöyle deniliyordu;

"Değiştirilen yönetmeliğin ilgili maddelerine göre ‘kapsamındaki sosyal’ ibaresinden sonra gelmek üzere ‘etkinlikler ile kamu kurum ve kuruluşları uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından eğitim kurumlarında yapılacak’ ibaresi eklendi. Uzmanlar sosyal etkinlikler adı altında değiştirilen maddeye eklenen ‘uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından eğitim kurumlarında yapılacak’ ibaresinin vakıflaşan ve dernekleşen tarikatların imzalanacak yeni protokollerle eğitim sistemine doğrudan müdahil olabileceği uyarısında bulunuyor. "

Tam da "12 Eylül" tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bu yönetmelik değişiliği yalnızca laik eğitime bir darbe değil çocukların geleceğine karanlık bir örtü çekilecek olması bakımından da dehşet verici bir tehlikeyi gündeme getiriyor…

Ne yapmaya çalışıyor acaba Milli Eğitim Bakanlığı?. .

Tarikat ve cemaatlerle birlikte medrese – molla kılığındaki din simsarlığı "sivil toplum örgütü" adı altında okullarda cirit atsın mı isteniyor?. .

Tarikat ve cemaat yurtları yetmemiş gibi devletin okullarında da mı çocukların beyni yıkansın isteniyor?. .

Ne yapacak acaba tarikat ve cemaatler?. . Molla – şeyh propagandası dışında dergah-medrese ya da bağnazlık hücrelerine yeni öğrenci müritler devşirmelerine olanak mı tanınacak?. .

CHP ve İYİ Parti bu rezaleti izleyecek mi yoksa bu yönetmelik değişikliğinin iptal edilmesi için harekete mi geçecek?. .

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/okula-sizan-karanlik-53231yy.htm