EĞİTİM DOSYASI /// Mehmet FARAÇ : Okula sızan karanlık !!!


Mehmet FARAÇ : Okula sızan karanlık !!!

E-POSTA : farac65

14 Eylül 2019

Atatürk var ya; o yüksek öngörüsü ve sınırsız vizyonuyla yalnızca ülkenin içinde bulunduğu koşulları değiştirmemiş, aydınlanmaya direnen bağnazlığın gelecek açısından nasıl bir tehdit yarattığını da görmüş ve önlemini alıvermiş…

Bakmış ki Atatürk; Osmanlı’nın son yıllarında devlet emperyalizmle savaşırken bile, Kurtuluş Savaşı’nı arkadan hançerlemek isteyen gerici zihniyetler işte tam da oralarda, karanlığın o zavallı dehlizlerinde icraata devam etmiş ve beyin yıkamak için var güçleriyle mücadeleye girişmiş…

Gazi’nin katli için fetva vermeleri yalnızca kendi bağnaz çarklarının devam etmesi için değil, aynı zamanda ülkeyi işgale gelen emperyalizmin uşaklarına meydan açmak ve tabii ki bu sırada istedikleri gibi at koşturmak içinmiş…

Tekke ve zaviyeleri işte bu yüzden kapatmış Atatürk…

Şeyh-mürit, molla-medrese zihniyetinin Osmanlı’yı nasıl geride bıraktığını çok iyi tespit etmiş ve cumhuriyeti kurarken de, bu yapılanmaların "muasır medeniyet" hedefi önünde büyük engel olduğunu görmüş ve neşteri vurmuş Atatürk…

Eyvah ki, laiklik, cumhuriyet ve aydınlama devriminin önündeki en büyük engel olan medreseler – mollalar – tarikat ve cemaatler – din simsarları ile bağnazlık tüccarları, Gazi’nin ölümünün ardından, özellikle 1946’dan itibaren devletle haşır neşir olmaya başladı, siyasetin açtığı yollarda cumhuriyeti kuşatmaya devam etti…

12 Eylül 1980 darbesi sonrası, sözde "anarşizm"le mücadele iddiasıyla dayatılan "Yeşil Kuşak projesi"nin palazlandırdığı tarikat ve cemaatler de devlet içerisinde at koşturdu…

İşte o dönemler yalnızca kendini "cemaat" olarak nitelendiren Hizbullah gibi örgütleri ortaya çıkartmadı, aynı zamanda "hoşgörü – hizmet" temalarını kullanarak 40 yıl önceden itibaren devletin derinliklerine sızan Fethullahçılar gibi tarikat ve cemaatleri de palazlandırdı…

Sivil toplum kisvesi!..

Cumhuriyeti kuşatan tehlike yalnızca Fethullahçıların 40 yıllık sinsi mücadelenin ardından holdingleşmesi ve AKP döneminde iktidarı ele geçirmek için "darbe"ye yönelmesi değil elbette…

Fethullahçıların enterne edilmesiyle birlikte, hücrelerinden çıkarak devletin başka kademelerine sızmaya çalışan başka tarikat ve cemaatlerin yol açtığı rezaletler de var… İşte onlar yalnızca laik cumhuriyetin altını oymaya hizmet etmediler…

Oralarda, o kadar ahlaksızca olaylar dışa vurdu ki, tarikat ve cemaat yurtlarında, din adına yapılan örgütlenme toplumun dini duygularına dinamit yerleştirmek gibi utanç verici rezaletleri de gözler önüne serdi…

Falaka – dayak – taciz – tecavüz ve hatta toplu tecavüz gibi, "Ensar" örneği rezaletler tek başına vukuatlar değil…

Tarikat ve cemaatler içerisinde; Bursa’dan Konya’ya, İstanbul’dan Orta Anadolu kentlerine kadar "şehvetiye"den "badem"cilere kadar, tarikat ve cemaatlerden çamur gibi dökülen iğrenç ilişkiler topluma büyük şoklar yaşatırken, ne devlet ne de çocuklarını hiçbir çekince göstermeden dinci hücrelere teslim eden aileler ders aldı…

Ve ne tuhaf ki, Ensar örneğinden sonra, tarikat ve cemaatlerin bulaştığı onlarca taciz- tecavüz rezaleti ortaya çıktı…

Ancak deşifre olan her rezalete rağmen ne devlet uyandı, ne aileler önlem aldı, ne de zavallı çocukları bağnazlığın çukurunda sömürenler geri adım attı…

Ne yazık ki, tarikat ve cemaatler üzerinden dayatılan tehdit sadece çocukları vuran "tecavüz" rezaletleri değil…

Aynı zamanda Fethullahçılardan sonra ortaya çıkan boşluğu doldurmaya çalışan tarikat – cemaat kılığındaki karanlık hücrelerin devlet içerisindeki örgütlenmesi devam ederken, bırakın FETÖ darbesinden ders alınarak bunların durdurulmasını, tam aksine ülkenin geleceği olan çocukların kuşatılması için her türlü başıboşluk büyütülüyor, her türlü olanak tanınıyor…

İşte son rezalet de devletin FETÖ’den de, tarikat ve cemaatlerine bulaştığı rezaletlerden de ders almadığını ortaya koyuyor… Çünkü zaten 10 bin özel okulun üçte birinin tarikat ve cemaatlerin denetiminde olduğu Türkiye’de, din simsarlarının gözü şimdi de devlet okullarında!!!

Muhalefet el atmalı…

Dünkü YENİÇAĞ; ülkenin geleceği olan çocukların tarikat ve cemaat hücreleri dışında, devlet okullarında da kuşatılmaya başlayacağını şu başlıkla duyurmuştu;

"Milli Eğitim Bakanlığı, tarikatların okullara girmesinin önünü açan bir değişikliğe imza attı…"

Önceki gün yayımlanan haberde şöyle deniliyordu;

"Değiştirilen yönetmeliğin ilgili maddelerine göre, ‘kapsamındaki sosyal’ ibaresinden sonra gelmek üzere, ‘etkinlikler ile kamu kurum ve kuruluşları, uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından eğitim kurumlarında yapılacak’ ibaresi eklendi. Uzmanlar, sosyal etkinlikler adı altında değiştirilen maddeye eklenen ‘uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından eğitim kurumlarında yapılacak’ ibaresinin vakıflaşan ve dernekleşen tarikatların, imzalanacak yeni protokollerle eğitim sistemine doğrudan müdahil olabileceği uyarısında bulunuyor."

Tam da "12 Eylül" tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bu yönetmelik değişiliği yalnızca laik eğitime bir darbe değil, çocukların geleceğine karanlık bir örtü çekilecek olması bakımından da dehşet verici bir tehlikeyi gündeme getiriyor…

Ne yapmaya çalışıyor acaba Milli Eğitim Bakanlığı?..

Tarikat ve cemaatlerle birlikte, medrese – molla kılığındaki din simsarlığı "sivil toplum örgütü" adı altında okullarda cirit atsın mı isteniyor?..

Tarikat ve cemaat yurtları yetmemiş gibi, devletin okullarında da mı çocukların beyni yıkansın isteniyor?..

Ne yapacak acaba tarikat ve cemaatler?.. Molla – şeyh propagandası dışında, dergah-medrese ya da bağnazlık hücrelerine yeni öğrenci müritler devşirmelerine olanak mı tanınacak?..

CHP ve İYİ Parti bu rezaleti izleyecek mi, yoksa bu yönetmelik değişikliğinin iptal edilmesi için harekete mi geçecek?..

Kaynak Yeniçağ: Okula sızan karanlık!!! – Mehmet FARAÇ

EĞİTİM DOSYASI : Atatürkçü Din Kültürü öğretmeni ihraç edilecek


Atatürkçü Din Kültürü öğretmeni ihraç edilecek

Atatürkçü Din Kültürü öğretmeni ihraç edilecek

Atatürkçü,Laik,Demokratik ve cemaat-tarikat karşıtı fikirleriyle tanınan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni ihraç ediliyor. Bakanlık Öğretmen Cemil Kılıç’a son sözünü soracak. Kılıç ise tarihe geçecek savunmasını çoktan hazırladı…

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Yüksek Disiplin Kurulu yarın (Salı), 20 yıllık eğitimci Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Cemil Kılıç’ı ihraç istemiyle sözlü savunma yapması için bakanlığa çağırdı. Eğitim İş 4 No’lu Şube Yöneticisi de olan Öğretmen Kılıç’ın ihraç edilmesine kesin gözüyle bakılıyor.

Derste Atatürk’ü anlatmıştı

Bakanlıkça hakkında daha önce 2 kez Kademe İlerle Cezası verilen ve 15 Ocak’ta açığa alınan Kılıç, 8 ay sonra ilk defa 10 Eylül 2019 tarihinde derse girebilmişti. 8 ay sonra ilk kez din dersine giren Kılıç derste de öğrencilerine, Atatürk İlke ve Devrimlerini, Cumhuriyeti ve demokrasinin önemini ve Hz. Muhammed’in Medine Sözleşmesi’ni anlatmıştı.

Sözlü savunma yapacak

“Doya doya 6 saat öğrencilerime ders anlattım. Daha ilk derste her zerremle Mustafa Kemal’in öğretmeni olduğumu duyumsadım. Tanrı bir daha ayrılık göstermesin” diyen Kılıç’ın mutluluğu uzun sürmedi. MEB Yüksek Disiplin Kurulu’nda ihraç istemli toplantıda sözlü savunma yapacak. ‘Başörtüsü ilahi emir değil’ dediği için de hakkında soruşturma açılmıştı.

Zorunlu din dersine karşı çıkmıştı

Göreve başladığı 1999’dan günümüzde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi içerik olarak defalarca değiştiğine dikkat çeken Kılıç, değişen tüm müfredatları eleştirdiğini söyledi.

“Eleştirilerimi 2014 yılında AİHM’ e kadar götürdüm. Dersin zorunlu olmasının insan haklarına ve İslamın temel akidelerine aykırı olduğunu belirttim. Mahkeme de davayı açan Cem Vakfı’nı haklı gördü. 2014’de dersi zorunlu olmaktan çıkardı. Çünkü dersin içeriği Türkiye’deki dinsel-inançsal çeşitliliği yansıtmıyordu. Halen de yansıtmıyor. Bu derslerde bilimsel gerçeklere aykırı pek çok da husus bulunuyor” dedi.

İşte o tarihi savunmadan satırbaşları;

‘BAKANLIK BENİ AÇ TİMSAHLARIN ÖNÜNE ATTI’

“MEB Din Kültürü ve Ahlak bilgisi ders müfredatını eleştirdiğim için hakkımda pek çok kez soruşturma açtı. İki kez üst üste kınama cezası verdi. Yetmedi; Akit Gazetesi’nin hedef göstermesiyle iki soruşturma daha açıldı. Siyasi paylaşımlar yapmakla ve Cumhurbaşkanına hakaret etmekle itham edildim.

15 Ocak’ta açığa alındım. Hakkımdaki soruşturmalarla iki kez Kademe İlerleme Cezası aldım. Sonra bir kez daha aynı ceza verilerek fiilen ihraç noktasına getirildim.

Mayıs 2019’da yönetmelik gereği göreve iade edildim. İstanbul’dan Niğde’nin Çamardı İlçesi Eynelli Köyü Ortaokuluna sürgün edildim.

Haziran 2019’da il dışı atama hakkından yararlanıp görev yerimi Gebze’ye aldırdım. Halen Gebze’deyim. Ancak birkaç günüm kaldı.

17 Eylül’de MEB Yüksek Disiplin Kurulu’nda şahsımla ilgili ihraç gündemli toplantısında sözlü savunma yapacağım. Sonucu önceden belli olduğu için kâhin olmaya gerek yok.

Bilinsin ki; Bütün eğitimcilik yaşamımda laikliğe, cumhuriyete, Atatürk devrimlerine ve temel insan haklarına bağlılık göstererek görevimi yapmaya gayret ettim.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatından Atatürk ve laiklikle ilgili konuların çıkarılmasına şiddetle itiraz ettim.

Öğrencilerime, Nutuk okuttum.

Gençliğe Hitabe’ yi ve AKP’nin yasakladığı Andımız’ın bazı cümlelerini sınav sorusu olarak sordum.

‘Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, meczuplar, mensuplar memleketi olamaz’ diyen büyük Atatürk’ün rehber sözlerinden güç ve ilham aldım.

Tarikat ve cemaatlere karşı Laik Cumhuriyeti savundum.

Diyanet’in, milli bayramlarda ve günlerdeki duyarsızlığını eleştirdim.

10 Kasım, 23 Nisan, 29 Ekim, 30 Ağustos ve 18 Mart’ta camilerde hutbe okunmamasını yahut okunan hutbelerde Atatürk adının sansürlenmesini tenkit ettim.

Diyanet İşleri Başkanının Atatürk düşmanı Kadir Mısıroğlu’nu Atatürk’ün ölüm gününün yıl dönümünde ( 9 Kasım 2018) ziyaret etmesinin son derece yanlış olduğunu, özür dilemesi gerektiğini aksi halde o başkanın ardında namaza durmanın kanımca caiz olmayacağını fikir ve ifade hürriyeti hakkından istifadeyle dile getirdim.

Diyanet İşleri Başkanlığının Atatürk dönemindeki ve Mehmet Rıfat Efendinin riyasetindeki yapısına tekrar kavuşturulması gerektiğini söyledim.

Diyanet İşleri Başkanı’nın sekülerizm üzerinden laiklik aleyhine yaptığı konuşmayı şiddetle eleştirdim.

Diyanet’in partisel anlamda siyasi içerikli vaazlar vermesinin, hutbeler okutmasının Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne zarar vereceğini söyledim.

Camilerin bir partinin bürosuna dönüştürülme gayretlerinin kabul edilemez olduğunu da dile getirdim.

Türkiye’nin Emevi orijinli yanlış fikir ve inanışları terk ederek, Muhammedî ve Kur’anî çizgide yeni bir inşa faaliyetinin olması gerektiğini, bu bağlamda İslam’ın tecdidi / güncellenmesi tartışmalarında Cumhurbaşkanının açıklamalarını destekledim.

İslam’ın bir ritüeller dini olmaktan ziyade bir ahlak ve edep dini olarak anlatılması gerektiğine işaret ettim.

Hangi din, mezhep, inanış ve felsefi düşünceden olursa olsun bütün insanların temel insan hakları düzleminde birlik, kardeşlik ve barış içinde yaşayacakları bir düzenin kurulması lazım geldiğine çok defa vurgu yaptım.

12 kitap, yüzlerce makale yazdım. Laiklik, Cumhuriyet değerleri ve temel insan haklarının önemi ile hakiki ve Muhammedî İslam anlayışının değerini anlattım.

Akit Gazetesi başta olmak üzere, cemaat ve tarikatlarca hedef gösterildim.

Aleyhimde aylarca provokatif yayınlar yapıldı. Ölümle bile tehdit edildim. Ne var ki Milli Eğitim Bakanlığı beni korumak, öğretmenine sahip çıkmak ve hakkımı savunmak için adı geçen gazete ve çevreler hakkında hiçbir suç duyurusunda bulunmadı, hiçbir dava açmadı.

Beni, deyim yerindeyse aç timsahların önüne attı. Üstüne üstlük peş peşe açtığı soruşturmalarla inanılmaz bir mobing uyguladı.

Ve sonunda beni ihraç edip işsiz, maaşsız ve ekmeksiz bırakarak adeta sosyal ölümle yüz yüze bırakma aşamasına gelindi. Yaşanan süreçte demokratik kamuoyu ve Eğitim İş Sendikamız daima yanımda yer aldı. Bundan sonra devam edecek olan yargısal süreçte de aynı desteğin artarak süreceğine inanıyorum.

Yaşadıklarımı tarihin ve halkın vicdanına sunuyor ve her şeye karşın yaşasın Atatürk Cumhuriyeti diyorum”

KILIÇ’IN SON 1 HAFTADA YAPTIĞI SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARINDAN BAZILARI ŞÖYLE;

*“Din dersinde Allah’ın varlığı ve birliği konusunu işliyorum. Allah’ın varlığının delilleri nelerdir dediğimde; daha ilk sınıfta 40 öğrenciden 5’i ateist olduğunu 2 öğrenci de deist olduğunu söyledi. Din dersini zorunlu kılanlara duyurulur. Zorla güzellik olmuyor!”

*”Türkiye’de din tarikatlar ve cemaatlerce eğitimin, siyasetin, bilimin, sanatın ve gündelik yaşamın üzerinde bir baskı ve terbiye etme aracı olarak kullanılıyor. Buna son verilmedikçe huzur, gönenç ve ilerleme olanaksızdır. Tek umar özgürleştirici laikliktir”

*”Din ve dindarlık adına Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı yapmak düpedüz ahmaklıktır. Zira Atatürk ve Cumhuriyet, şirk dinine karşı hanif dinin yolunu açmıştır. Atatürk ve Cumhuriyet’e düşmanlık ancak müşriklerin işidir”

*”Eğitim bir özgürleştirme çalışmasıdır. Çocuklarımızı tarikatların, cemaatlerin, hurafe ve kof inançların tutsaklığından kurtarıp özgürleştirmeliyiz. Onları fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller olarak yetiştirmeliyiz. Yoksa onlara ihanet etmiş oluruz”

EĞİTİM DOSYASI /// Tolga Aydoğan : Atatürk’ün isteğiyle yazılan kitap : ‘Kozmografya’


Tolga Aydoğan : Atatürk’ün isteğiyle yazılan kitap : ‘Kozmografya’

Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır çaba sarf ediyordum. Sonunda bir sahafta buldum. Adı Kozmografya. Türkiye’deki ilk astronomi kitabı. İlk baskısı 1929’da yapıldı. Benim bulduğum ise 1933 baskısı. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.

Bu kitap yazılmadan 8 sene önce Ankara Hükümetinin kasasında sadece 48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor; savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.

O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu. Astronomi nedir, kimse bilmiyordu. Ama bir kişi bunun önemini biliyordu. Dünyada başka örneği yoktur bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının. Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır. Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu. 1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.

Ali Yar

Kitabın yazarı Ali Yar Bey, Mektebi Sultani yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuzunda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder. Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar.

Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu. Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi? Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir.

Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır. Kozmografya kitabını görür. Şu an bende olan kitabı… Alır inceler. İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur? California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur. Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir.

“Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman‘ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.

Selman Akbulut

Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü‘dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır. Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar.

İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır. İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi böylesine bir yolcuğa çıkarıyor. Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur. Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı? Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı? Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi… İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği…

Atatürk yüzünü bilime dönmüştür. ‘İstikbal Göklerdedir’ demiştir. Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir. Neden mi? 1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins, Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir. Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz?

Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara, O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun… En azından “En Hakiki Mürşit İlimdir” ve “İstikbal Göklerdedir”sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.

Tolga Aydoğan

Tolga Aydoğan kitaplarına KitapDevrimi.com’dan ulaşabilirsiniz: http://kitapdevrimi.com/urun-kategori/yazar/tolga-aydogan/

EĞİTİM DOSYASI : Yunanistan 65 Türk okulunu kapattı !!!!


Yunanistan 65 Türk okulunu kapattı !!!!

ROİSDER’den yapılan açıklamaya göre, Yunanistan’ın, Batı Trakya’da, öğrenci yetersizliği bahanesiyle kapattığı Türk azınlık ilkokulu sayısı 65’e ulaştı.

Rodos, İstanköy ve Oniki Ada Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği (ROİSDER) Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, Batı Trakya bölgesinde Türk azınlık okullarının kapatılmasına ilişkin, "Yunanistan’ın, Batı Trakya’da, öğrenci yetersizliği gerekçesiyle kapattığı Türk azınlık ilkokulu sayısı 65’e ulaşmıştır. Yunanistan giderek asimilasyonun bir parçası olarak Batı Trakya Türklerinin eğitim hakkını sınırlıyor, Rodos ve İstanköy Türklerinin eğitim ve öğretim hakkını hiç vermiyor." ifadelerini kullandı.

ROİSDER’den yapılan yazılı açıklamada, Kaymakçı, Yunanistan Eğitim Bakanlığı tarafından Batı Trakya’da öğrenci sayısının yetersiz olması gerekçe gösterilerek 5 Türk azınlık okulunun da kapatılmasına tepki gösterdi.

Yunanistan Resmi Gazetesi’nin 31 Temmuz tarihli sayısında yayımlanan kararla, Rodop’ta Büyük Doğanca, Bulduklu, Melikli ve Dündarlı köylerindeki azınlık ilkokulları ve İskeçe’de Zeynelli köyü azınlık ilkokulunun faaliyetlerinin 2019-2020 eğitim yılından itibaren geçici olarak durdurulduğunu anımsatan Kaymakçı, şu ifadeleri kullandı:

"Bu şekilde Yunanistan’ın, Batı Trakya’da, öğrenci yetersizliği gerekçesiyle kapattığı Türk azınlık ilkokulu sayısı 65’e ulaşmıştır. Yunanistan, bu kararıyla kendi mevzuatına da uymamaktadır. Yunanistan’daki mevzuata göre, bir azınlık okulu kapatılırken o okulun encümen heyetinin rızasının alınması gerekmektedir. Üstelik bu işlem herhangi bir plan dahilinde yapılmadığından, eğitime de nitelik bakımından bir katkı sağlamaktan uzaktır."

"TÜRKLER DİN DERSLERİNDEN MUAF"

Türkiye’nin, az sayıda öğrenci olsa bile Rum kökenli Türk vatandaşlarının çocuklarının eğitim ve öğretim hakları için okul açılmasını insanlık hakkı gördüğüne dikkati çeken Kaymakçı, "Yunanistan giderek asimilasyonun bir parçası olarak, Batı Trakya Türklerinin eğitim hakkını sınırlıyor, Rodos ve İstanköy Türklerinin eğitim-öğretim hakkını hiç vermiyor." değerlendirmesinde bulundu.

Kaymakçı, Rodos ve İstanköy adalarında çift dillilik temelinde eğitim Türkçe eğitim ve öğretim veren okul bulunmadığının altını çizdi.

Yunanistan’ın kültürel asimilasyon politikaları izlediğine vurgu yapan Kaymakçı şunları kaydetti:

"Aslında Rodos ve İstanköy adalarının 1947 yılında Yunanistan’a verilmesinden önce yalnız Rodos’ta 10 Türk okulu vardı. Bu tarihten 1972 yılına değin Rodos ve İstanköy’deki okullarda çift dillilik temelinde Türkçe eğitim-öğrenim yapılmıştı ancak Rodos ve İstanköy’de çift dillilik temelinde Türkçe eğitim-öğrenim veren okullar zamanla kapatılmıştı. Son olarak Rodos’ta Türkçe öğrenim veren okullardan biri olan Süleymaniye Medresesi’nin adı, 1972 yılında ‘Rodos 13. Şehir İlkokulu’ olarak değiştirilmiş ve o tarihten itibaren ise Türkçe öğrenme tamamen yasaklanmıştı. Okullarda görev yapan Türk öğretmenler ise zorunlu olarak emekli edilmişlerdi. Günümüzde Rodos ve İstanköy’de yaşayan Türkler, Yunan devlet okullarına gidiyor, ancak din derslerinden muaf tutuluyorlar. Devlet okullarında eğitim gören Türk çocukları, bugün Türkçeyi çok az derecede konuşabiliyorlar. Kültürel asimilasyon bu şekilde hızlandırılmaktadır."

Kaymakçı, Yunanistan’ı başta kendi anayasası olmak üzere Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler’in azınlıklara sağladığı kültürel hakları yerine getirmeye ve Rodos ile İstanköy’de yaşayan Türkler için çift dillilik temelinde Türkçe eğitim ve öğrenim veren okulların yeniden açmaya davet etti.

OKULLARIN BİRLEŞTİRİLMESİ

Yunanistan’da, 2011’de eğitim alanındaki giderler azaltılarak daha iyi bir eğitim sağlanmasına yönelik yapılması kararlaştırılan "okulların birleştirilmesi" uygulaması kapsamında, ülke çapındaki okul sayısı 1933’ten 877’ye indirilmiş, bu çerçevede de öğrenci sayısı az olan Batı Trakya’da ilk olarak 14 azınlık okulu kapatılmıştı.

Devam eden uygulama kapsamında, yeni eğitim yılı başında öğrenci sayısı 9’un altına düşen ilkokulların faaliyetleri geçici olarak durduruluyor. Kapanan okullardaki az sayıdaki öğrenciler bölgedeki en yakın okullara kaydırılıyor.