TEŞKİLATI MAHSUSA DOSYASI /// MİNE G. KIRIKKANAT /// Milli istihbaratın efsanesi : Kuşçubaşı Eşref


MİNE G. KIRIKKANAT /// Milli istihbaratın efsanesi : Kuşçubaşı Eşref

Etraflarını çembere alan, Kuşçubası ile İzzet Bey’i parçalamak için dört dönen kalabalık bir anda dağıldı. ‘Hazine’ sözünü duyan Bedeviler, Yüzbaşı Mehmet’in boğazın girişine gömdüğü hazineyi bulmuşlardı. Şimdi yağmalamak, ganimetten paylarını almak için savaşmaktan vazgeçmis, altınların bulunduğu yere doğru koşuyorlardı

Çekirge sürüleri gibi altınların başına üşüştüler. Binlerce Bedevi hazineye doğru köpekler gibi uluyarak, naralar atarak koşuşturuyorlardı. Topragı eşeliyor, avuçlarına doldurabildikleri kadar altını alarak vahşi çığlıklar atıyorlardı. Altınların bulunduğu tuzaklı bomba patlamamıştı. Eşref Bey boş yere bekledi patlama sesini. Mekanizma, aslında açıldığında patlamak üzere tasarlanmıştı ancak telaştan, düzgün kurulamadan altınlarla birlikte gömülmüştü. Hazine çok kısa bir zamanda yağmalandı.

Altına hücum, Kuşçubası’nın ve İzzet Bey’in çevresinin boşalmasına neden oldu. Ölümden geçici bir süre bile olsa kurtulmuş olanlar, altınları yağmalayan Bedevilere ateş etmeye başladılar. Ölmeden önce kendileriyle birlikte götürebildikleri kadar Bedevi götüreceklerdi beraberlerinde. Kurşunu yiyen Bedeviler, önce koşanların üzerine düşüyor, öndekiler altına ulaşmak için ölenleri umursamıyorlardı. Bir tek hedefleri vardı: Altına ulaşmak. Ölüler üst üste yığılıyor, ardından gelenler altına giden yolu açmak için yerde cansız yatan arkadaşlarını çiğneyerek geçmeye çalışıyorlardı. Bir avuç altın alan, ezilmemek için kaçmaya çalışıyor, ancak arkadan gelenler onu yere yıkıyor, kumlar üzerine serpilen altınları toplamak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Avucundaki altınları vermemek için direnenlerin sonu, yine arkadaşlarının hançerleriyle hançerlenmek oluyordu.

Kuşçubaşı daha güvenilir bir yer bulabilmek için İzzet’e ilerisini işaret etti. İzzet, ‘anladım’ der gibi başını salladı. Birlikte oraya doğru koşmaya başladılar. Bu yağma sonsuza kadar sürmeyecek, yağmalanacak altın kalmayınca Bedeviler yeniden öldürmek için geri geleceklerdi.

Kuşçubaşı, önündeki kum tepesini aşınca Üsküdarlı İbrahim’i gördü. İbrahim Bey aslanlar gibi çarpışıyor, kumların üzerinde cansız yatan Bedevi ölülerini kucaklıyor, etrafına etten bir siper örmeye çalışıyordu. Tüfeğini bu etten sipere dayamış, kucakladığı Bedevi ölüsüyle siperi yükseltmeye çalışırken, ölülerin üzerinden elinde iki tarafı keskin hançeriyle atlayan yaralı bir Bedevi, İbrahim Bey tüfeğine uzandığı an elindeki hançeri boğazına salladı. Kuşçubaşı, Üsküdarlı İbrahim’in boğazından fışkıran kanı gördü. Sonra bas¸ bütünüyle kopmadıysa da göğsüne düştü. Bedevi ikinci bir hamle yapıp hançeri ikinci kez, bu kez sarkan başı tutan boynuna salladı. Kesik bas¸ ayaklarının dibine düşerken, İbrahim Bey’in başsız vücudu, etten siper içerisinde hâlâ ayakta birkaç adım attı, sonra yere yuvarlandı.

Eşref Bey, umutsuzca orada olması gereken Eyub Berzenc takımını aradı. Takımın hepsi öldürülmüş olmalıydı, kimse yoktu.

* *Halit Payza’nın Çöl Fedaisi Kuşçubaşı Eşref (Tarihçi Kitabevi Yayınları, 2019) romanından alıntıdır.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Maceracı ile kahraman arasında tartışmalı bir kişilik

1873’te İstanbul’da doğup 1964’te İzmir’deki çiftliğinde ölen Eşref Sencer Kuşçubaşı, Osmanlı Devleti’nin parçalanıp topraklarının paylaşıldığı çalkantılı dönemde gözü kara bir cesaretle öne çıkan; ancak dünya ve savundukları vatan konusunda vizyon sahibi olamayan Enver Paşa gibi önderlerin ve Cemal Paşa gibi vasat komutanların peşinde kahramanlıkları ziyan olan savaşçılardan biridir. Subay olduğu yalanı başta, Teşkilatı Mahsusa çerçevesinde kişiliği hakkında yaratılan efsane, fazlasıyla abartılıdır. Maceracıyla kahraman arası, ama korkusuzluğu kuşkusuz bu silahşorun daha çok bizzat yazdığı anılarından yola çıkan Halit Payza’nın romanı, salt Kuşçubaşı’nı övmeye dayalı olması bakımından hayli sübjektif bir kurgu. Ama dönemin karışıklığını çok iyi yansıtması açısından, ilginç.

FİLİSTİN DOSYASI /// ÜMİT ZİLELİ : EFSANE ÇÖKTÜ : ‘YAHUDİLERE FİLİSTİN’İ 2. ABDÜLHAMİT VERDİ!..’


ÜMİT ZİLELİ : EFSANE ÇÖKTÜ: ‘YAHUDİLERE FİLİSTİN’İ 2. ABDÜLHAMİT VERDİ!..’

İddialı başlık değil mi?.. Oraya geleceğiz; ancak önce efsane neydi onu anlatmam lazım… Siyonizmin kurucusu ve İsrail devletinin babası olarak bilinen Theodor Herzl, tüm yaşamını Yahudilerin tarihi anavatanı Filistin topraklarında bir devlet kurmaya adamıştı. “Yahudi Sorunu” nun ancak siyasi yoldan çözülebileceğine inanan Herzl, Filistin’e yerleşebilmek için en köklü çözümün ise Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamit’i razı etmekten geçtiğini düşünüyordu… Bu konuda çeşitli kitaplar ve en önemlisi Theodor Herzl’in anıları, bu amaç için neler yapıldığını anlatıyor… O kitaplardan okuyalım… Herzl ilk olarak Abdülhamit ile yakın ilişkisi olan Polonyalı asilzade Philip Michael Ritter von Newlinski’yi aracı yaparak sultanla yüz yüze görüşebilmek umuduyla 18 Nisan 1896’da İstanbul’a geldi. Ancak bir gün sonra Newlinski Abdülhamit’in görüşmeyi kabul etmediğini şu mesajla birlikte Herzl’e iletti: -Eğer sayın Herzl sizinle benimle olduğunuz kadar dostsa ona bu konuda başka girişimde bulunmamasını telkin ediniz. Bir adımlık torak bile satamam, zira bu topraklar bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu savaşarak ve kanıyla sulayarak kazandı. Bizden ancak kanla koparılabilir… Yahudiler milyarlarını saklasınlar, imparatorluk bölüşüldüğünde Filistin’i bedavaya alabilirler. Ancak cesedimiz paylaşılabilir canlıyken parça koparılmasını kabul etmeyeceğim. Ne kadar asil değil mi? Herzl’in tüm Osmanlı borçlarını üstlenme, hatta üstüne para da verme teklifini Sultan Abdülhamit, göz yaşartıcı bir jestle reddetmişti… -Acaba gerçekten öyle miydi?..

Theodor Herzl işin peşini bırakmadı… Üstelik bu görüşmeden bir kaç ay sonra Saray tarafından Üçüncü Dereceden Mecidiye nişanıyla ödüllendirildi, iyi mi!.. Yıllar sonra 17 Mayıs 1901’de bu kez bizzat Abdülhamit tarafından kabul edildi. Sultan, Herzl’e Yahudilerin iltica edebilmesi için bütün sınırlarını açık tuttuğunu anlattı… Bu ziyaretten sonra Herzl bu kez Birinci Dereceden Mecidiye Nişanıyla taltif edildi!.. Aynı yılın aralık ayında İsviçre’nin Basel kentinde toplanan 5. Siyonist Kongre’sinde Herzl Abdülhamit’e bağlılıklarını bildirdi… Hemen ardından da acilen İstanbul’a davet edildi. 19 Şubat 1902’de Saray Herzl’e Yahudilerin Anadolu, Suriye ve Mezopotamya dahil ancak Filistin hariç her yerde yerleşim faaliyetinde bulunabileceğini bildirdi… Herzl beşinci ve son kez 28 Temmuz 1902’de Abdülhamit’e Osmanlı borçlarının yapılandırılmasına yönelik 30 milyon sterlinlik bir anlaşma karşılığında Mezopotamya ve Filistin’in bir parçasında yerleşme izni talep etti. Ancak Sultan Fransızlarla iyi bir anlaşma yapıp bu teklifi yine reddetti!.. Mabeyin teşrifatçısı İbrahim Bey İstanbul’dan ayrılan Herzl’i şu sözlerle uğurladı: -Size Zat-ı Şahanenin son derece sempatisi ve hürmeti vardır. Sizin kavminiz için yapmak istediğiniz asil bir şeydir. Siyonizm esasen asildir!.. İslamcıların “Siyonizm asildir!” sözleri hariç yere göğe sığdıramadıkları efsane böyle… -Ancak gerçeğin de bir şekilde ortaya çıkmak gibi kötü huyu var, ne yazık ki!..

Aradan yüz yılı aşkın zaman geçti… İki akademisyen, Tarihçi Doç Dr. Sezai Balcı ile Prof. Dr. Mustafa Balcıoğlu, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde yaptıkları uzun araştırmalardan sonra çarpıcı bir kitap hazırladı: -Rotschildler ve Osmanlı İmparatorluğu Bu kitaba göre Yahudi kökenli bu aileyle Osmanlı arasındaki ilk temas, 2. Mahmut döneminde başlıyor, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan itibaren de kesintisiz devam ediyor!.. Savaşlarda lojistik destek, silah satışları, borç alışverişleri hatta Yunanistan’ın Osmanlı devletine ödediği tazminata aracılık etmeye varıncaya dek bir yığın yakın ilişki belgeleriyle anlatılıyor.. Gelelim 2. Abdülhamit dönemine; Ulu Hakan da Rotschild Ailesi’nden iki kez borç almış!.. 1891’de alınan 6 milyon 316 bin 920 sterlin tutarındaki borcun faizi yüzde 4, geri ödeme süresi ise 60 yıl!.. 1894’te alınan ikinci borç tutarı ise 8 milyon 212 bin 340 sterlin. Bu borç ise 15 Ekim 1955’e dek geçerli ve her yıl 329 bin 249 sterlin tutarındaki meblağın İngiltere Bankası’na ödeneceği belgelerde yer alıyor… Pekii, bu borçlar hem de sultana şahsi olarak niçin bu kadar kolay veriliyor dersiniz?.. Belgeler de o da var, merak buyurmayınız: -2. Abdülhamit zamanında Rotschild Ailesi, Filistin’de koloniler kuruyor,;Zat-ı Şahaneleri Filistin’de yaşayan yerli ve yabancı Musevilerin toprak almalarına izin veriyor!.. Kısacası Başbakanlık Osmanlı Arşivi yüz küsur yıl sonra Abdülhamit’in Teodor Herzl’e yazdığı “ölürüm de bir adım toprak vermem” mevzulu mesajın tamamen palavra olduğunu, memleketinin topraklarını aldığı şahsi borç karşılığında pazarladığını belgeleriyle önümüze koyuyor!.. -Efsanenin ruhuna El Fatiha!.. Haa, bu borçları kim ödemiş aileye diye merak ederseniz söyleyeyim: -Tabii ki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti!.. Ehh, Rotschild Ailesi üyelerinin 2. Mahmut, Abdülmecid ve 2. Abdülhamid’den bol kepçe aldıkları nişanlar da böylece yanlarına kâr kalmış oluyor!..

NOT: Kitabı ararsanız “baskısı tükendi” yanıtını alacaksınız!.. Bu kadar iyi satan bir kitap niçin yeni baskı yapmaz acaba? “İyi saatte olsunlar” olmasın sakın!..

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/umit-zileli/efsane-coktu-yahudilere-filistini-2-abdulhamit-verdi-2051941/

MİT DOSYASI /// Mahmut Nedim Suiçmez : MİT’in Efsane Operasyonları


ÖZEL BÜRO GRUBU EKİBİ olarak şu ana kadar tüm terörle mücadele ve istihbarat operasyonlarında Şehit olmuş tüm isimsiz Kahraman İstihbarat Şehitlerimizi şükran, saygı ve rahmet ile anıyoruz.

Mahmut Nedim Suiçmez : MİT’in Efsane Operasyonları

Daha önceki yazılarımda istihbarat teşkilatımızın operasyonel yetkisinin hukuki ve fiili boyutunu incelemiş ve operasyonel kabiliyetin ne kadar önemli olduğu izah etmeye çalışmıştım. Milli İstihbarat Teşkilatı bugüne kadar operasyon yetkisini gizli yönetmeliklerden alarak faaliyet icra etmişti.

Korkut Eken liderliğinde bir ekip, eski MİT müsteşar yardımcımız Hiram Abas’ın gayretleriyle teşkilata operasyonel kabiliyet kazandırma çalışmalarına 1987 yılı sonrası başlamıştı. Hiram Abas’ın ricaları üzerine TSK’dan ayrılan Eken, MİT transfer olmuş ve MİT personelini askeri anlamda eğitmeye (motosiklet üzerinde ateş etme, bomba imha, yakın dövüş vb.) başlamıştır. Özellikle son 3 yılda teşkilatımız, yurtdışında operasyon yapma kapasitesi bakımından önemli ilerlemeler sağlamıştır.

Bir ön alma cümlesi olarak; tüm yazılarımda olduğu gibi bu yazımda da tamamen açık kaynaklar kullanılmıştır. Devlet güvenliğini tehlikeye düşürecek yahut gizli hiçbir bilgi yer almamaktadır. Yazımda çeşitli kaynaklarda dile getirilen, MİT’in bugüne kadar yaptığı “iddia edilen” operasyonlardan önemli olduğunu düşündüğüm birkaçını sizlere aktarmaya çalışacağım. İyi okumalar…

“Çay Bardağı Operasyonu”

Birinci körfez savaşında Saddam’ı deviremeyen ABD, bu kez kaleyi içten fethetmeye kararlıdır. 1996 yılında ABD’li yetkililer Türk hükümetine bir ricada bulunurlar. CIA kontrolündeki 2500 seçilmiş Kürt, pasaportsuz olarak Türkiye’ye sokulur. Türk yetkililer pasaportsuz olarak bu kişileri yurda kabul ederler ancak bir şartları vardır. En azından bu kişilerin parmak izlerini alalım derler. Bu 2500 kişinin parmak izleri alınır ve Emniyet arşivlerine kaldırılır. Daha sonra CIA, bu insanları Guam Adası’na götürerek orada askeri ve siyasi eğitime tabi tutarlar.

Yıllar sonra MİT yetkilileri, Barzani’den Kuzey Irak’taki aşiret reisleri için bir yemek tertip etmesini isterler. Barzani bunu kabul eder. Düzenlenen yemekte garsonluk yapmak için 3 araçlık bir MİT ekibi Ankara’dan yola çıkar. Önce Diyarbakır’a uğrar, oradan da Irak’a geçerler. MİT ajanlarımız, aşiret reisleri yemek yedikten sonra onlara çay ikram ederler. Çay içtikleri bardakları ise çok dikkatli bir şekilde, isim isim etiketleyerek kutulara koyarlar ve Ankara’ya getirirler. Bu bardaklar kriminal incelemeye alınır ve üzerlerindeki parmak izleri, Guam Adası’na götürülen 2500 kişinin Emniyet arşivinde saklanan parmak izleri ile karşılaştırılır. Sonuç ise şaşırtıcıdır. Aşiret reislerinden 17’si yıllar önce CIA’nın Türkiye’ye sokup oradan da Guam Adası’na götürüp eğittiği insanlardandır. MİT’in yaptığı iddia edilen bu operasyon da istihbarat tarihimizde “Çay Bardağı Operasyonu” olarak yerini alır.

“Erbil Valisi Suikasti”

2001 yılında Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan hain bir pusuda şehit edildi. Daha önceki bir yazımda bundan kısaca bahsetmiştim. Hain suikastı yaptığı iddia edilen örgütler böyle bir saldırı planı yapabilecek ve icra edebilecek askeri kapasiteden uzaktır. Suikastla alakalı en çok konuşulan iddia ise CIA’nın fail olduğudur. Bu iddiayı destekler nitelikte bir operasyondur Erbil valisi operasyonu.

(Tıklayın) Devlet Güvenliğinde İstihbarat Neden Önemli?

İddialara göre Gaffar Okkan suikastı yapılmadan önce ABD’de Başkana düzenlenecek olası bir suikast için CIA ve FBI ortaklaşa bir tatbikat yaparlar. Tatbikat için iki ekibe ayrılırlar. İlk ekip saldırgan rolünde, ikinci ekip koruma rolündedir. Mizansene göre başkan arabasıyla ilerlerken onu motorize ekipler koruyacaktır. Başkanın arabasının önünde ve arkasında ilerleyen motorlu ekiplere el bombalı ve çapraz ateşli bir saldırı yapılacaktır. Daha sonra doğrudan başkan hedef alınacaktır. Koruma rolündeki CIA ajanları ise bunu engelleyecektir. CIA tam bir gövde gösterisi ile bu tatbikatı yapar ve operasyonun artı ve eksi yanlarını analiz ederek dosyayı arşive kaldırırlar. İşte o tatbikatın yapılma şeklinin aynısını Gaffar Okkan suikastında da görüyoruz.

İddiaya göre Gaffar Okkan’a suikast yapıldıktan 36 saat sonra Ankara’dan bir MİT ekibi yola çıkar. Diyarbakır’da Özel Kuvvetlerden bir subayın da katılımıyla ikinci bir toplantı yapılır ve ardından tam teçhizatlı şekilde Irak’a hareket edilir. Gaffar Okkan nasıl şehit edildiyse aynı şekilde CIA bölge sorumlusu olduğu iddia edilen, Irak Kürdistan Demokrat Partisi merkez komite üyesi ve Erbil valisi Franso Hariri’ye suikast yapılır. Arabasında kafasına sıkarlar. Yani ABD tarafından yollanan mektup iadeli taahhütlü adresine geri postalanmış olur. Bu operasyon da istihbarat tarihimizde “Erbil Valisi Operasyonu” olarak yerini alır.

“Bahoz Erdal Operasyonu”

08.07.2016 Cuma günü saat 20:25’te içinde bulunduğu araç havaya uçurularak öldürülen PKK’lı hain Bahoz Erdal kod adlı Fehman Hüseyin operasyonunda da MİT parmağı olduğu iddia edilmektedir. Operasyonu o güne kadar bölgeyi yakından takip etmeyenlerin ismini hiç duymadığı “Tel Hamis Tugayları” üstlenmiştir.

Örgütün “Hasekavi” kod adını kullanan sözcüsü Bahoz Erdal ile birlikte 8 teröristin de öldürüldüğünü açıkladı. Açıklama şu şekildeydi;

“Gerçekleştirdiğimiz başarılı suikast eylemi neticesinde Bahoz Erdal ve yanındakilerin eylem sonucu hayatlarını kaybettikleri kesinleşmiştir. Olayı müteakip PKK’nın Suriye kolu olan işgalci PYD/YPG örgütünün Kamışlı şehrinde geniş kapsamlı gözaltı faaliyetlerine başladığı ve şehrin önemli noktalarına keskin nişancılar yerleştirdiği, şehrin giriş-çıkışlarını tamamen kapattığı, Suriye asıllı terör örgütü yöneticisinin kaybının örgüt mensuplarının morali üzerinde olumsuz etki yaratmasını engellemek amacıyla haberi gizlemeye çalıştığı öğrenilmiştir.
Bu gelişmeyi Suriye ve Türkiye halklarının şehitlerine armağan ederiz.
Yaşasın Özgür ve Demokratik Suriye, Şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza şifa ve tutsaklarımıza özgürlük diliyoruz.”

Tel Hamis’in Türkçe karşılığı “Beş Tepe”dir. Bu ismin Cumhurbaşkanlığını işaret ettiği iddialar arasında. Ayrıca yayınladıkları mesajda eylemi Suriye ve Türkiye halklarının şehitlerine armağan etmeleri bu örgütün MİT tarafından Suriye’de operasyon yapmak amacıyla kurulduğu iddialarının gündeme gelmesine neden oldu. İşin aslını vatandaş olarak bilmemiz imkânsız ancak bu olay da istihbarat tarihimizde “Bahoz Erdal Operasyonu” olarak yerini alıyor.

(Tıklayın) Kuzey Irak ve Birleşik Kantonlar: IKBY’nin Geleceği

“Sabahattin Savaşman Olayı”

Geçenlerde “Karşı Casusluk ve İstihbarata Karşı Koyma Farklı Şeylerdir” başlıklı bir yazı yayınlayarak kontrespiyonajın ne olduğunu kabaca açıklamaya çalışmıştım. İşte sizlere istihbarat tarihimizin en çok bilinen kontrespiyonaj operasyonun hikayesi…

Eski bir albay ve MİT mensubu olan Sabahattin Savaşman, 1977 yılında MİT’in 3.adamı pozisyonundadır. Bir gün Hiram Abas ve Mehmet Eymür tarafından bir CIA ajanına bilgi satarken yakalanmıştır. CIA ajanı ile takasın yapılacağı daireyi ellerinde silahlarla basan Hiram Abas ve Mehmet Eymür, dosyaları CIA ajanına teslim edemeden Savaşman’ı yakalamıştır. İddialara göre Savaşman, oğlunun okul parası karşılığında MİT’in önemli belgelerini satmak konusunda CIA ile anlaşmıştır.

Daha sonra yargılanan Savaşman 17 yıl hapse mahkûm edilmiştir ancak 1984 yılında tahliye olmuştur. 1994’te de hayatını kaybetmiştir. Bu çok meşhur kontrespiyonaj operasyonu ile alakalı önemli bir iddia ise operasyonun bir kumpas olduğudur. O yıllarda MİT İstanbul Bölge Başkanlığı yapan Nuri Gündeş ve Hiram Abas arasında teşkilat içinde “kendi ekiplerini kurmak” konusunda bir istihbarat savaşı olduğu iddia edilir. Ve Hiram Abas ile Mehmet Eymür’ün, Nuri Gündeş’in ekibini tasfiye etmek amacıyla böyle bir operasyon düzenledikleri de iddialar arasındadır. İşin aslını bilemeyiz ancak, bu olay istihbarat tarihimize “Sabahattin Savaşman Operasyonu” olarak geçmiştir.

“Madanaloğlu Cuntasına Sızma”

Ayrıntılarını yaşayan kişinin ağzından bizzat dinleme imkânımızın olduğu nadir hikâyelerdendir. Mahir Kaynak , Madanoğlu Cuntası olarak bilinen hareketin içine “Fakülteli” kod adıyla bir MİT ajanı olarak sızar ve topladığı delillerle cuntacıların yargılanmalarını sağlar. Öncelikle işin resmi boyutunu açıklayan 15.01.197214073 tarih ve sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 197141 Esas ve 197167 karar sayılı Anayasa Mahkemesi kararının küçük bir kısmına göz atalım;

“1967 yılında Devrim Ocaklarında tanıdığı Hıfzı Kaçar’ın bir ihtilâl örgütü kurduklarını, kendisini de buna dâhil etmek istediklerini söylemesi üzerine teklifi kabul ettiğini ve durumu Millî İstihbarat Teşkilâtına bildirdiğini, bundan sonra teşkilâtın direktifi ile hareket ederek gelişmeleri rapor ettiğini; ihtilâlci teşkilâtın zaman zaman toplanarak, hükümeti devirmek için hazırlıklar yaptığını; bu toplantıların büyük bir çoğunluğunda bulunduğunu, oradaki konuşmaları da kimi kez kendisine özgü usullerle teyple tespit ettiğini; dosyadaki 41 sayfalık raporun daha önce, yine dosyada bulunan çeşitli tarihlerde (Fakülteli) rumuzu ile verdiği raporların teşkilâtça çıkartılmış özeti olduğunu; dosyadaki belgeleri de kendisinin verdiğini; ihtilâlci teşkilât gizli servisçe bilindiği için faaliyetleri önleme yönünden alınan tertibat sayesinde bunların faaliyetlerini fiiliyata dökemediklerini; olayların raporlarda açıklandığı gibi olduğunu; bantla konuşmaları saptarken önleme tedbiri olarak ortada radyo, teyp, pikap gibi müzik aletleri bulunduğunu söylemektedir.”

(Tıklayın) Türkiye’nin eğittiği Ninova Muhafızları neden Haşdi Şabi’ye katıldı?

Gelelim hikâyenin ilginç kısmına. Mahir Kaynak’ın anlattıklarına göre Cemal Madanoğlu ile aralarında çok ilginç bir hatıra geçmiş. Madanoğlu cuntası açığa çıkmamak için her seferinde farklı bir subayın annesinin evinde, buluşma yeri ve saati kısa bir süre önceden belirlenmek suretiyle toplantı yaparmış. Bir gün bir Rus yetkili Madanoğlu’nun avucuna bir kâğıt sıkıştırır. Kâğıtta cuntanın açığa çıkmak üzere olduğu, istihbaratın içlerine sızdığı yazmaktadır. Bunun üzerine bir toplantıda Cemal Madanoğlu, toplantıya başlamadan önce bu durumu cuntacılara izah eder ve herkesin üzerinin aranacağını söyler. Tabi Mahir Kaynak’ın üzeri her toplantıda olduğu gibi ses kayıt düzenekleri ile doludur. O an başından kaynar sular dökülür gibi hisseder Mahir Kaynak. Artık sona gelmiştir. Ölümü kaçınılmazdır.

Arama yapılacağını söyleyen Madanoğlu Mahir Kaynak’a döner ve “Evlat ara bakalım herkesi” der. Mahir Kaynak bu duyduğuna inanamaz. Hemen kendini toplar ve aramaya başlar herkesi. Hatta Madanoğlu, Mahir Kaynak’a kendini bile aratır. Peki, onu kim arayacaktır? Mahir Kaynak hayatının kumarını oynar ve kollarını iki yana açarak “Beni de siz arayın Paşam.” der. Madanoğlu, Mahir Kaynak’ın yanaklarını sıkar ve “Senden hiç şüphelenir miyim evlat, geç otur yerine.” der. Bu toplantılardan elde edilen kayıtlar da yargılamada delil olarak kullanılır ve Madanoğlu’nun sonu olur. Bu olay da istihbarat tarihimize “Madanoğlu Cuntası Operasyonu” olarak geçer.

“Öldürülmesinden 7 ay önce Turgut Özal’a bir mektup yazarak mektubun ilk bölümünde ABD tarafından bölgede konuşlu Çekiç Güç’teki bazı komutanların terör örgütü PKK’ya yardım ettiğini ayrıntıları ile açıklayan ve 17 Şubat 1993 tarihinde içinde bulunduğu Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan nedenlerle(!) düşmesi sonucu hayatını kaybeden büyük komutan Eşref Bitlis’in aziz hatırasına… Ruhu şad olsun…” Saygılarımla…

SON OPERASYONLAR

Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) “para kasası” olduğu belirtilen iş adamı Memduh Çıkmaz’ın, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) operasyonuyla Sudan’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi, yakın dönemdeki önemli
MİT operasyonlarının hatırlanmasına neden oldu.
MİT, son yıllarda değişen şartlar çerçevesinde yeniden yapılandırıldı. MİT Müsteşarlığı bünyesinde Stratejik Analiz Başkanlığı, İstihbarata Karşı Koyma Başkanlığı, Dış Operasyonlar Başkanlığı, Güvenlik İstihbaratı Başkanlığı, Elektronik ve Teknik İstihbarat Başkanlığı, Sinyal İstihbaratı Başkanlığı olmak üzere 6 ana başkanlık birimi oluşturuldu. Yeni yapılanma ile MİT’in teknik istihbarat olanakları geliştirildi, operasyon gücü de yükseltildi. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından MİT içinde yurtdışına kaçan FETÖ mensuplarıyla ilgili bir ekip oluşturuldu. Bu ekibin çalışmaları sonucunda Memduh Çıkmaz’ın Sudan’da kaldığı yer 2 ay önce tespit edildi. Çıkmaz, MİT ile Sudan istihbarat biriminin ortak operasyonu ile bu ülkede gizlendiği evde yakalandı ve Türkiye’ye getirildi.
Öcalan Kenya’da
MİT’in, resmi olarak açıklanmayan çok sayıda operasyona imza attığı yönünde iddialar sürekli gündemde yer aldı. Ancak bunlar resmi doğrulama olmadığı için sürekli iddia düzeyinde kaldı. 16 Şubat 1999’da Abdullah Öcalan, MİT operasyonu ile Kenya’dan Türkiye’ye getirildi. Öcalan, Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği’ne sığınmıştı.
MİT’e, Yunanistan’ın Öcalan’ı Kenya’dan Hollanda’ya Falcon 900B tipi bir uçakla götüreceği istihbaratı geldi. Bu uçaktan Türkiye’de sadece bir tane vardı, o da eski bakanlardan Cavit Çağlar’a aitti. İçinde bordo berelilerinin de bulunduğu ekip, uçakla Hollanda’dan kalkan aynı tip uçaktan önce Kenya’ya gitti. Havalimanında derdest edilen Öcalan, özel uçak ile Bandırma’daki askeri havaalanına getirildi.
Cunta deşifre edildi
9 Mart Cuntası da MİT tarafından deşifre edilmişti. Milli Demokratik Devrimciler, Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim gazetesi etrafında birleşmişti. Bu hareketin lideri emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu idi. Bu hareket, darbe yapmak ve Türkiye’de sosyalist bir yönetim kurmak istiyordu. 9 Mart 1971’deki darbe girişimi başarılı olamadı. Darbe içlerinde Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür’ün de bulunduğu MİT mensuplarının durumu ve o dönemde ilgili toplantılara sızmış olan Korgeneral Atıf Erçıkan’ın toplantılarda aldığı kaset kayıtları sayesinde deşifre edildi.
Rehineler kurtarıldı
Terör örgütü DAEŞ, 11 Haziran 2014’te Türkiye’nin Musul başkonsolosluğuna baskın düzenledi. Baskında Türkiye’nin Musul Başkonsolosu Öztürk Yılmaz’ın da dahil olduğu 49 kişi rehin alındı. Yılmaz ve 49 konsolosluk çalışanını serbest bırakılarak 20 Eylül 2014 sabaha karşı saat 05.00’te Türkiye’ye getirildi. Rehineleri kurtarma süreci MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığı’nca tamamen yerli bir operasyon olarak yürütüldü. MİT, Musul’daki rehin alınma olayının ardından DAEŞ’in bölgede daha önce gerçekleştirdiği tüm rehin alma operasyonlarını analiz ederek bir strateji geliştirdi ve bu çerçevede sonuca ulaştı.

SDG sözcüsü getirildi

MİT’in yakın tarihteki operasyonlarından biri Suriye Demokratik Güçleri (SDG) sözcüsü Talal Silo’nun Türkiye’ye getirilmesi. Suriye’de ABD’nin desteklediği PKK’nın uzantısı niteliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) sözcülerinden Talal Silo, kasım ayında saf değiştirip terör örgütünden ayrıldı. Silo, MİT tarafından teslim alınarak Fırat Kalkanı Harekat bölgesi içinde yer alan Türkiye ve ÖSO’nun kontrolündeki Cerablus’a getirildi. Silo buradan Türkiye’ye getirilerek MİT tarafından sorgulandı.

MİT BAŞKANI Hakan Fidan aslen nerelidir, kaç yaşındadır ???

Türkiye tarihinin en çalkantılı dönenmelirnden birinde en hassas kurumun başında bulunan isim olan Hakan Fidan doğal olarak nereli olduğu merak ediliyor. Peki Hakan Fidan aslen nerelidir, kaç yaşındadır, daha önce hangi kurumlarda çalıştı?

Türkiye’nin en hassas kurumlarının başında uzun yıllardır devlet büyüklerinin güvenini kazanarak, kalmaya devam eden Hakan Fidan aslen nerelidir, kaç yaşındadır, daha önce hangi kurumlarda çalıştı? İşte Hakan Fidan hakkında çok merak edilen bilgilerden bazıları:

Hakan Fidan Ankara doğumlu olmasına karşın aslen Vanlı olduğu biliniyor. Ancak aslen Denizlili olduğu iddiaları da mevcuttur.

Kimlik bilgilerine göre Doğum yeri Ankara ‘dır.

Aslen nereli olduğuna dair en yakın iddia Denizli’de bir yerel gazetenin Hakan fidan hemşerimiz manşetine göre Denizli ‘dir.

Kendisi bu bilgiyi doğrulamamıştır.

Hakan Fidan’ın Van’lı olduğu belirtiliyor.

Hakan Fidan, 1968 yılında Ankara’da dünyaya geldi.

1986’da Kara Kuvvetleri Muhabere Okulu’ndan mezun olduktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Astsubay rütbesiyle görev yapmaya başladı.

Fidan, TSK’da bilgisayar teknisyenliği görevinde de bulundu.

Fidan, NATO bünyesinde Almanya’da görev yaptı, bu görevi sırasında University of Maryland University College’dan (UMUC) mezun oldu.

Fidan, Türkiye’ye döndükten sonra da kariyer eğitimine devam etti. Bilkent Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü yüksek lisansla bitirdi.

Yüksek lisans tezi ise Intelligence and Foreign Policy: A Comparasion of British, American and Turkish Intelligence Systems başlığını taşıyordu.

Hakan Fidan bu tezinde Türkiye’nin dış istihbarat alanında güçlü bir sisteme ihtiyaç duyduğunu belirterek önerilerde bulunuyordu.

Aynı üniversiteden doktora tezi de hazırlayan Fidan’ın doktora tezinin konusu da yine bilgi çağına uygun bir başlığı taşıyordu. Diplomacy in the Information Age: The Use of Information Technologies in Verification başlığını taşıyan Fidan, bilgi teknolojilerini irdeliyordu.

Fidan OYAK üyeliğinin ardından 2001 TSK’dan ayrıldı. Ankara’da Avustralya Büyükelçiliği’ne danışmanlık yaptı.

Viyana’daki Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ve Cenevre’deki BM Silahsızlanma Enstitüsü ile Londra merkezli Verification Research, Training and Information Center’da çalışmalara imza attı.

Hakan Fidan, AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonra 2003-2007 yıllarında Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) Başkanlığı’na getirildi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na danışmanlık yapan Hakan Fidan, Kasım 2007’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Dış Politika Ve Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Müsteşar Yardımcısı olarak görevlendirildi.

17 Nisan 2009’da, dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner’in yardımcılığına getirildi.

27 Mayıs 2010 tarihinde, MİT Müsteşarı olarak atandı.

Son olarak MİT’in müsteşarlıktan "Başkanlık"a dönüştürülmesi ve direkt Cumhurbaşkanlığına bağlanmasıyla Hakan Fidan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın ilk "başkanı" olarak tarihe geçti.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Jeanne D’arc Efsanesi : Cadılıktan Azizeliğe Uzanan Bir Hayat


Jeanne D’arc Efsanesi : Cadılıktan Azizeliğe Uzanan Bir Hayat

KAYNAK : http://www.serenti.org/jeanne-darc-efsanesi-cadiliktan-azizelige-uzanan-bir-hayat/

Serenti | 13 Mart 2017 |

Fransızlar tarafından ulusal bir kahraman olarak kabul edilen Jeanne d’Arc, tarihte yaşamış bir karakter olarak kabul edilse de, özellikle XXI. yüzyıl tarihçileri tarafından yaptığı iddia edilen şeyler nedeniyle gerçekliği sorgulanmış ve hayatı hakkında anlatılanlara hep kuşku ile yaklaşılmıştır. Hiçbir askeri eğitimi ya da deneyimi olmayan genç bir köylü kızının, İngiliz ordusu karşısında kazandığı zafer sıradışı kabul edilebilir.

Yine köylü kökenli olduğu iddia edilmesine karşın saray Fransızcası konuşması ya da yargılanması sırasında “hiçbir zaman koyun ya da başka bir hayvan gütmediğini” söylemesi nedeniyle Jeanne d’Arc’ın bir köylü olmadığı, efsanenin geçmişte İngilizler karşısında zor durumda kalan Fransız sarayı tarafından uydurulmuş bir “psikolojik silah” olduğu ileri sürülmüştür. Fakat bu durum, tarihte Jeanne d’Arc olarak bilinen bir kişinin yaşadığı gerçeğini değiştirmez. Ölümünden önce ve sonra görülen tüm mahkeme kayıtlarının günümüzde Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde saklanması, kayıtların doğruluğu kuşkulu dahi olsa Jeanne d’Arc’ın tarihsel gerçekliğinin kanıtıdır.

Peki gerçekte Fransa’nın Koruyucu Azizesi Jeanne d’Arc kimdir? Kuşkusuz bazılarının iddia ettiği gibi bir feminist kesinlikle değildi. Ama onun hayatına yönelik anlatılacaklar, gerçeklerle efsanelerin karışımından oluşacaktır.

1412 yılının 6 Ocak günü Fransa’nın Champagne Kontluğu’nun Domrémy köyünde, çiftçi bir ailenin kızı olarak doğan Jeanne D’arc (Jeannette) olağan bir çocukluk ve ilk gençlik çağı geçirir. Köyündeki diğer kızlar gibi düzenli olarak kiliseye gider, “Periler Ağacı”ndan dilekte bulunur. Kendi ifadesiyle, 13 yaşına kadar dini görevlerini aksatmadan yerine getiren, her kırsal kesim insanı gibi batıl inançları olan sıradan bir köylü kızıdır.

1429 yılında Jeanne D’arc, müstakbel Fransa Kralı VII. Charles ile tanıştığında, Fransa ve İngiltere arasında bir başlayıp bir devam eden Yüzyıl Savaşları doksanıncı yılını doldurmuş ve neredeyse sonuçlanmak üzeredir. Gerçi Yüzyıl Savaşları tam 116 yıl sürecektir ama Fransa açısından savaşın gidişatı hiç de parlak görünmemektedir. İngilizler Agincourt’ta Fransız ordusunu bozguna uğratmış, ardından Burgonya Dükü ile yaptıkları ittifakla Fransa’nın neredeyse yarısını işgal etmiştir. Hatta başkent Paris bile işgal altındadır. Bir sınır oluşturan Loire Irmağı’nın kuzeyindeki Fransızların son istihkamı Orleans, İngiliz ordusu tarafından kuşatılmış, Fransa adeta son darbeyi beklemektedir.

İşin daha da kötüsü, VII. Charles’ın kendi iç sorunlarıdır. Annesi Kraliçe Isabeau de Bavaria yalnızca onu reddetmekle kalmamış, üstelik İngilizlerle işbirliği yapan Burgonya Dükü’nün safına geçmiştir. Hiçbir zaman tutarlı bir tavır göstermeyi başaramayan Charles’in içini şimdi de kendi meşruluğu ile ilgili kuşkular kemirmektedir. Hem öz evlat olup olmadığından kuşkulanmakta, hem de başa geçmesi durumunda Fransa’yı yönetip yönetemeyeceğinden kaygı duymaktadır.

Jeanne D’arc Efsanesi’nin Doğuşu

İşte Jeanne D’arc efsanesi, Fransa’nın böylesine zorlu bir süreçten geçmekte olduğu yıllarda başlar. Kimsenin daha önce tanımadığı genç bir kız, Tanrı tarafından kendisine Fransa’yı kurtarması için bir takım sesler ve hayaller iletildiğini söyleyerek yola çıkar. Tüm yaşamı bu mucize ile değişecektir:

Ancak bir gün yaşamımı tümden değiştirecek mucize gerçekleşir. “Beni yönlendirecek Yüce Tanrı’nın sesini ilk duyduğumda 13 yaşındaydım, ilk seferinde büyük bir korku ve endişeye kapıldım. Sesi, bir yaz günü babamın bahçesinde bulunduğum sırada, yaklaşık öğlen vakti duydum. Bir gün önce oruç tutmuştum. Ses, kilisenin bulunduğu sağ taraftan geliyordu. Aynı anda, sesin geldiği yönde, ışık içinde büyük kutsal varlık belirdi. Kuvvetli ışık ile ses aynı yönden geliyordu. Ve üçüncü kez aynı sesi duyduktan sonra bunun bir meleğe (Aziz Mikail) ait olduğunu anladım. İşte bu ses beni daima yönlendirdi. Ses bana doğru yoldan ayrılmamamı ve sık sık kiliseye gitmemi buyuruyordu.

Jeannette yol gösterici meleğinin sesini daha sonraki günlerde de duymaya devam eder. Ses, Fransa’nın bağımsızlığı için onu göreve çağırmaktadır. Jeanne, duyduğu bu sesleri ve gördüğü düşleri kendi yaşamı için tanrının bir emri kabul edip, bu seslere olan inancını kiliseye ve devlete olan inancının üzerinde tutarak, kararlı bir şekilde yola koyulur. Duyduğu sesler kendisine köyünü terk etmesini ve İngilizlerin kuşatması alandaki Orleans’ı kurtarmak için Vaucouterus kalesi kumandanı Robert de Baudricourt’dan asker istemesini söylemektedir.

Sonunda sesin isteğine uyan Jeannette, 1429 yılında, henüz 17 yaşında bir genç kızken köyünü terk eder. Uzun ve zahmetli bir yolculuğun sonunda Chinon’a ulaşan Domrémyli köylü kızı üzerinde erkek giysileri olduğu halde, taçsız Fransa Kralı VII. Charles’ın (veliaht prens) huzuruna çıkmayı başarır. Krala, Tanrı’nın kendisini Fransa’yı İngilizlerin işgalinden kurtarmak ve krallık tacını geri almak için görevlendirdiğini anlatır ve kendisine bir şans verilmesi için kralı ikna eder.

Taçsız kral VII. Charles’ın, karizmasından etkilendiği bakire köylü kızına, İngilizlere karşı başka bir seçeneği olmadığı için bu olanağı verdiği sanılmaktadır. Yine de Kral’ın tüm Fransa’nın yazgısını, henüz 17 yaşında olan ve hiçbir askeri deneyimi bulunmayan bir köylü kızının ellerine teslim etmesi gerektiğine inandıran ne olmuştu? O dönem yaşayanlar, Jeanne D’arc’ın VII. Charles’a onun güvenini hemen kazanmasını sağlayan bir işaret gösterdiğini söyleyen masallar anlatır. O zamandan beri de tarihçiler, bu işaretin ne olduğunu bulmak için çaba gösteriyorlar.

Böylece işgal altındaki Fransa topraklarını İngilizlerden kurtarmak için Fransız ordusunun başına geçen Jeannette, İngilizleri yenilgiye uğratarak Orleans’daki kuşatmayı kaldırır. Bu başarısının ardından krallık tacını İngilizlere kaparmış olan Charles’ı Reims’e götürerek 17 Temmuz 1429’da Fransa Kralı olarak taç giydirir.

Hiçbir askeri deneyimi olmayan genç bir kızın böyle bir zafer kazanmasının tarihte örneği olmasa da tarihsel arka plan aslında bunun şaşırtıcı olamadığını gösterir.

Her şeyden önce Orleans’ı kuşatan İngilizler kenti almak için yeterli güce sahip değildi. Daha önce Fransız kentlerinin kolayca teslim olması nedeniyle Orleans’ı da kolaylıkla alabileceklerini düşünen İngilizler yalnızca 4.000 askerden oluşan küçük bir birlikle kenti kuşatmıştı. Orleans halkı çok iyi direniyordu ama onlar da İngilizleri geri püskürtecek yeterli kuvvete sahip değildi. Kısacası savaş Orleans’ta sıkışıp kalmıştı.

Jeanne d’Arc’ın taze güçlerle kente gelmesi işte tüm bu dengeleri değiştirmişti. Daha önce yalnızca savunmayı düşünen Fransızlar artık İngilizlere saldırıyor, onları bozguna uğratıyorlardı. Fransızların karşı saldırıya geçebileceğini akıllarının ucundan dahi geçirmeyen İngilizlerin Jeanne d’Arc karşısında yenilmesi hiç de şaşırtıcı değildi.

VII. Charles’ın taç giymesinin ardından evine dönmek yerine, Jeanne, Paris’e yapılacak cesur bir saldırıyı da içeren yeni bir askeri harekatı üstlendi. Ne var ki Orleans’ı kurtarmada gösterdiği başarıyı Compiegne seferinde tekrarlayamayacak ve 24 Mayıs 1430’da Paris’in 80 km. kadar kuzeyinde Burgonya Dükü’ne esir düşecektir.

Jeanne d’Arc dük tarafından on bin frank karşılığında İngilizlere teslim edilir ve engizisyon mahkemesinde Beauves piskoposu Pierre Cauchon ve engizitör Jean Lemaitre başkanlığında yargılanmaya başlar.

Engizisyon Mahkemesi ve Jeanne D’arc’ın Ölümü

Geç Ortaçağ Avrupası’nda yaşanan cadı avı çılgınlığının hemen öncesinde engizisyon mahkemesi tarafından görülen bu dava içerdiği politik unsurlar nedeniyle klasik büyücü/cadı davalarından ayrılmakla birlikte, suç istinadı (kilisenin kutsal varlığına ve Katolik inancına karşı suç işlemek), sorgulama (fiziki işkence dışında, kanıtlanamayan suçlamalar, yalancı tanıklıklar, sorularla tehdit ve psikolojik işkence), yargılama ve infaz sürecinin bütünlüğü davanın tipik bir engizisyon davası olduğunu göstermektedir.

Engizisyon mahkemesi, sorgulanması sonrasında Jeanne d’Arc’ı on iki maddede sıralanan eylemlerden ötürü dolayı suçlu bulur. İlk dört maddede duyduğu seslere ilişkin suçlamalar yer alır: Katolik kilisesinin kutsal varlığını hiçe sayarak Aziz Mikail, Azize Katharina ve Azize Margareta’nın sözde buyruklarıyla kralın ve ülkenin geleceğine ilişkin kehanette bulunmak (falcılık/medyumluk). Kendisine yöneltilen diğer suçlamalar şunlardır:

  • Erkek giysileriyle dolaşarak Tanrı’nın yarattığı bedende başka bir cinsiyeti aramak,
  • Ailesinin itirazına karşın evini terk ederek ailesinin onurunu zedelemek,
  • Burgonya Dükü’ne esir düştüğünde tutulduğu kuleden kaçma, yani intihar girişiminde bulunarak, Tanrı’nın verdiği ve zamanı gelince yine sadece Tanrı’nın alabileceği yaşama bilerek ve isteyerek son verme girişiminde bulunmak,
  • Azize Katharina ve Azize Margareta’mn Burgonyalıları artık sevmedikleri, İngilizlerin tarafını tutmadıkları için İngilizce değil, Fransızca konuştukları iddiasında bulunmak,
  • Tanrının varlığını yadsıyan bir tavır içinde nereden ve kimden geldiği belli olmayan seslere ibadet etmek,
  • Azize Katharina ve Azize Margareta’nın, bakireliğini korursa kendisini cennete göndereceklerine dair söz verdikleri iddiasında bulunmak,
  • Putperestlik,
  • Düştüğü kötülüklerde inatla ısrar ederek kâfirlik yapmak.

Jeanne d’Arc 1431 yılının 24 Mayıs günü cellatları tarafından Rouen mezarlığına getirilir. Uzun ve yorucu sorgulama günlerinin sonunda bitkin düşmüş durumdadır. Uğruna savaştığı ve hayatını ortaya koyduğu kralı VII. Charles’ın onu kâfir olarak tanımladığı kendisine söylenince, Jeanne d’Arc, “Kralım aleyhinde değil, benim hakkımda konuşun; o iyi bir Hıristiyan” diye yanıt verir.

Hakkında hazırlanan iddianame okunarak, Tanrı’nın bağışlayıcı gücüne sığınarak işlediği günahlardan pişmanlık duyduğunu itiraf edip etmeyeceği sorulur. O güne değin işlediği günahlardan pişmanlık duyduğunu ve bir daha erkek kıyafeti giymeyeceğini kabul ettiği yazılı olan metni (itiraf belgesi) imzalaması durumunda affedilecek, yakılma cezası, yaşam boyu hücre cezasına çevrilecektir.

Yorgun ve güçsüz Jeanne d’Arc bu itiraf metnine zorlukla bir haç işareti çizerek imzasını atar. O artık yaşam boyu hücresinde işlediği suçların kefaretini ödeyecek bir mahkumdur. Suçunu çekmek üzere tekrar hücresine kapatılır. Ancak kısa bir süre sonra itiraflarından pişmanlık duyan Jeanne d’Arc, itirafnamesine koyduğu imzadan vazgeçtiğini bildirerek erkek giysilerinin kendisine geri verilmesini talep eder. Bu talebinin ve tövbekar olmaktan vazgeçtiğinin mahkemece kabulü mümkün değildir.

1431 yılının 30 Mayıs günü Rouen kenti Saint-Sauveur Kilisesi’nin yakınlarındaki eski pazar meydanında (Vieux Marche) gerçekleştirilecek infaz için üç platform kurulmuştur. Bunlardan birinde İngiltere kardinali, kraliyet ve başpiskoposluk üyeleri, diğerinde bu korkunç dramın mimarları olan, davanın hâkimi, rahipler ve askerler yerlerini almışlardır. Son platformda sanık Jeanne d’Arc bulunmaktadır. Platformdan alınarak, meydanın ortasında kendisi için hazırlanmış odun yığınının üzerine dikilmiş direğe bağlanan Jeanne d’Arc’a, engizisyon mahkemesinin kararı okunur: bir kâfir olması nedeniyle yakılarak öldürülecektir. Cellatları ayakları altındaki odunları tutuşturmaya başladığında henüz 19 yaşındadır. Alevler yükselirken Jeanne d’Arc’ın ağzından defalarca aynı sözcük yükselir: İsa… Elinde ise yakılmadan önce bir askerden istediği iki tahta parçasından yaptığı haç bulunmaktadır.

Yüzyıllar Sonra Gelen İade-i İtibar ve Azizelik

Domrémyli köylü kızı Jeannette’in infazı, Kutsal Engizisyon Mahkemesi’nin on binlerce masum insanı yakılmaya gönderen kararlarından yalnızca biri olmakla birlikte, umulmadık ölçüde ilgi uyandırmış ve Avrupa tarihinin üzerinde en çok tartışılan kimliklerinden birini yaratmıştır. Jeanne d’Arc’ın suçsuzluğu, Katolik Kilisesi tarafından biraz gecikerek de (!) olsa anlaşılmış, 1909 yılında itibarı iade edilmiş, yakıldıktan tam 490 yıl sonra 1920’de azize ilan edilmiştir.

Kısacık yaşam süresi göz önünde bulundurulduğunda, tarihte Jeanne d’Arc kadar yaşamı, tiyatrodan operaya, sinemadan şiire, romandan baladlara konu olmuş bir kişilik daha yoktur.

İlk kez 1470 yılında yazıya dökülmüş olmakla birlikte, 1435 yılından itibaren sahnelenen, Jeanne’ın idamının anlatıldığı 20.529 mısralık anonim dramatik şiir “Mystere du siege d’Orleans”, Jeanne d’Arc efsanesinin ilk edebi metni olarak kabul edilir. Shakespeare’in “VI. Henry” adlı oyununda Orleanslı Bakire, babasından kaçan, hamileliğiyle herkesi şaşkına çeviren ve İngilizler tarafından yakılarak ölüme mahkûm edilen büyücü kız olarak karşımıza çıkar.

16. yüzyılda Jeanne d’Arc üzerine yalnızca iki eser yazılmıştır. 17. yüzyılda bu sayı üçe çıkmakla birlikte, eserlerin çok sayıda tiyatro grubu tarafından aynı anda sergilendiği ve uzun süreler oynandığı görülmektedir. Yüzyıl dönümünde, 1801’de Schiller ünlü romantik trajedisi “]ungfrau von Orleans”ı tamamlar.

Yine G. Bernard Shaw’ın dramatik kroniği Saintjûan bu yüzyılda anılması gereken eserlerin başında gelir. 1800-1874 yıllan arasında en az 34, 1875-1900 arasında 48 oyun yazılır Jeanne d’Arc efsanesi üzerine. Katolik kilisesi tarafından cadılıkla suçlanarak 1431 yılında yakılan Jeannette’in yaklaşık 480 yıl sonra, itibarının iade edilerek azize ilan edilmesinden sonra, yaşamı üzerine yapılan akademik çatışmalarda ve sanat eserlerinde patlama yaşanın Jeanne d’Arc üzerine 1909 yılında 17,Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında 29, 1945’den bugüne kadar 19 yeni tiyatro eseri yazılmıştır. Son dönemdeki tiyatro eserlerinin bir kısmı kilise çevrelerince genç kuşakların eğitimi için kaleme alınmış, bir kısım eserlerde de Jeanne d’Arc, iki büyük savaş esnasında esen aşın milliyetçilik rüzgârlarına uygun bir biçimde, tarihten alınmış bir yurtsever örneği olarak, 20. yüzyılın insanı için yeniden yaratılmıştır.

Sanatın diğer dallarında olduğu gibi, ücretsiz mp3 indirme sitesi alanında da Jeanne d’Arc üzerine yüzlerce eser verilmiştir. E. Huet’nin 1894 yılında yaptığı araştırmalar Jeanne d’Arc’ı konu alan 400’den fazla kantat, senfoni, opera, kısa parçanın bestelendiğini ortaya koymaktadır.

Sıradan bir köylü kızı olarak başlayan yaşamı, 19 yaşında şeytanın işbirlikçisi olarak odunların üzerinde yakılarak son bulan Jeanne d’Arc’ın yaşamı ve gerçekleştirdiği mucizeler üzerine yüzlerce yıldır süregelen, akademik çevrelerde büyük yankı bulan tartışmalar hâlâ dinmemiştir. Efsaneye saldıranların çokluğu, bu iddiaların bütünüyle göz ardı edilmesine olanak vermemektedir. İşte bunlardan bazıları: Jeanne aslında bir prensestir ve şeytanla işbirliğine girerek cadılık yapmış ve bu nedenle engizisyon mahkemesi tarafından yargılanıp yakılmaya mahkum edilmişse de, son anda cadılıktan hüküm giymiş yeni çıkan albümleri dinle başka bir kadın Jeanne yerine yakılmıştır. Jeanne d’Arc, babası bilinmeyen bir prenses olarak yaşamını sürdürmüştür. Jeanne’ın duyduğu sesler, Aziz Mikail’le buluşması, gördüğü halüsinasyonların bir sonucudur; kayıtlar gerçekleri yansıtmamaktadır; Orleans’ın kurtarılışında ve VII. Charles’ın taç giyme töreninde yer alan kişi gerçekte bir figürandır. Buna da en iyi örnek Jeanne’ın sürekli erkek giysileriyle dolaşması ve bunları çıkarmaya yanaşmamasıdır.

Jeanne D’arc efsanesi, ister gerçek olsun ister olmasın, Fransızlar için hep bir sembol, olarak kalmaya devam edecek, bir Fransız’a soracağınız Jeanne D’arc kimdir sorusunun yanıtı hep aynı olacaktır: Fransa’nın Koruyucu Azizesi…

BİYOGRAFİ DOSYASI : TÜRK İSTİHBARATININ DUAYENİ VE EFSANESİ Teşkilat-ı Mahsusa’nın silahşörü Kuşçubaşı Eşref KİMDİR ???


ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak TÜRK İSTİHBARATININ DUAYENİ VE EFSANESİ Kuşçubaşı Eşref’i vefatının 55. Yılında saygı ve rahmet ile anıyoruz.

Kuşçubaşı Eşref, Söke’deki Kabri Başında Anıldı !!!!

Teşkilat-ı Mahsusa isimli istihbarat örgütünde görev yapan ve Milli Mücadele döneminin adı geçen karakterlerinden olan Kuşçubaşı Eşref Söke’deki mezarı başında anıldı.

1964 yılında Aydın’ın Söke İlçesi’nde bulunan çiftliğinde vefat eden ve Söke Granta Mezarlığına defnedilen Eşref Sencer Kuşcubaşı, vefatının 55. Yılında unutulmadı. Kabri başında gerçekleşen anma etkinliğinde Aydın’ın yanı sıra İstanbul, İzmir, Çanakkale ve Balıkesir’den gelen katılımcılar yer aldı. İYİ Parti Aydın İl Başkanı Cemal Sarı, İYİ Parti Söke İlçe Başkanı Çağlar Çelikez’in de katıldığı anma etkinliğinde lokma hayrı yapıldı, Mevlid-İ Şerif okundu.

Kuşçubaşı Eşref KİMDİR ??

Eşref Sencer Kuşçubaşı (d. 1873, İstanbul – ö. 1964, İzmir) Kuşçubaşı Eşref adıyla da anılır. Çerkez boylarından Ubıhlara mensup istihbaratçı ve gerilla savaşçısıdır.

[[Abdülaziz| Çerkes Mustafa Nuri Bey’in oğludur. Harb okulunun son sınıfında iken Jön Türkler’le ilişkisi yüzünden II. Abdülhamit tarafından Hicaz’a sürgün gönderilmiştir. Sürgünde bulunduğu zindandan kaçıp, 2. Abdülhamit’in baş yaverinin oğlunu üç tabur korumanın arasından kaçırmayı başarmıştır. Arabistan’da 2. Abdülhamit’e karşı giriştiği isyan hareketi sırasında tüm Arabistan’ı dolaşmış, yerel şeyhlerle dostluk kurmuştur. Her an her yerde ortaya çıkabildiği için kendisine şeyh-it tuyyur -uçan şeyh- denilmiştir.

II. Abdülhamit meşrutiyeti ilan etmek zorunda bırakılıp, aralarında Kuşçubaşı’nın da bulunduğu pek çok kişiye af çıkarmasıyla birlikte isyanına son vermiştir. İsyan sırasında etrafına topladığı kendisine bağlı silah arkadaşlarıyla beraber, kurulan Teşkilat-ı Mahsusa adlı istihbarat örgütüne katılmışlardır.

1911 yılında Trablusgarb’ta Enver bey ile birlikte direniş hareketlerini örgütlemiş, 1912 yılında 2. Balkan Savaşı sırasında Enver Bey, kardeşi Sami Kuşçubaşı, Cihangiroğlu İbrahim ve Süleyman Askeri ile birlikte Çorlu, Tekirdağ, Malkara, Hayrabolu ve Edirne’nin kurtarılmasında yer almıştır. Aynı yıl Süleyman Askeri ve yörenin ileri gelenleri ile beraber Batı Trakya’da ilk Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasına katkıda bulunmuştur.

I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte 1914-1915 yılları arasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın Arap Yarımadasından sorumlu başkanı olarak görev yapmış, Süleyman Askeri Bey’in ölümünü takiben Teşkilat-ı Mahsusa başkanı olmuştur (1915-1918).

I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler’e karşı girişilen Süveyş Kanal Harekatı’nda (1916) öncü birliklere komutanlık etmiş, Hayber’de Faysal’ın (sonradan Irak Kralı olacaktır) 20 bin kişilik birliğine karşı 40 kişilik Teşkilat-ı Mahsusa birliği ile beş saatten fazla savaştıktan sonra yaralı olarak ele geçirilmiştir (1918). Bir savaş gemisi ve bir denizaltı eşliğinde Malta’ya sürgüne gönderilmiş, sürgünlüğü sırasında Arabistan’daki macerasını, yakalanışının ve sürgün hayatının ayrıntılarını anlatan bir eser yazmıştır. Yakalandıktan sonra Lawrence’a şöyle dediği iddia edilmektedir:

– "Lawrence, kazandığını sanıyorsun. Fakat henüz hiçbir şey bitmedi. Hükümetinin başına öyle musibetler salacağım ki, 2 asır uğraşsanız bitiremeyeceksiniz."

Kuşçubaşı’nın bu sözünün arkasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) yapılanmasını örgütlemiş ve desteklemiş olmasına inanılmaktadır.

İngilizler’le imzalanan esir değiş-tokuş anlaşması gereği serbest bırakılmış, deniz yoluyla Anadolu’ya dönmüştür. Malta dönüşü hemen milli mücadeleye katılmış, kendi yetiştirdiği Çerkez Ethem’le beraber Kuvva-yı Seyyare’de Yunan işgaline karşı savaşmıştır (1920).

Özellikle Adapazarı civarındaki Kuva-yi Milliye başarıları ona mal edilmiştir.

Kardeşinin adı Mustafa Kemal’e düzenlenen İzmir suikastinde geçer. Anadolu Osmanlı İhtilal Komitesi’nin kurucusu olduğuna dair söylentiler de vardır.

Lozan Antlaşması’nın Temmuz-1923’de imzalanması ile, Yunan ve İngiliz işbirlikçisi olması iddiasıyla, Çerkez Ethem’le birlikte 150’likler listesinde yer almış ve vatana girişi 1936 yılına kadar yasaklanmıştır. 1936 affıyla yurda girişi serbest bırakıldığı halde "Hicbir zaman af dilemedim, hain degilim ki affedileyim." demiş ve yurda donmemistir.

1950’de Demokrat Parti iktidara geldikten sonra Türkiye’ye dönmüştür. Yurda dönene kadar Mısır’da İskenderiye şehrinde ikamet etmiş olup bu zaman içerisinde herhangi bir istihbarat faaliyetine katılmamış olduğu tahmin edilmektedir. 1950-1964 yılları arasında Türkiye’de yaşamış ve beraber savaştığı silah arkadaşlarının mezarlarını dolaşmıştır. 1964’te vefat etmiştir. Kabri Söke-Kuşadası(Aydın) yolu Yaylaköy Caferli Granta Mezarlığı yanındadır.

Eserleri

Hayber’de Türk Cengi.[1]
Teşkilat-ı Mahsusa Arabistan, Sina ve Kuzey Afrika Müdürü Eşref Bey’in Hayber Anıları
Eşref Kuşçubaşı
Arba Yayınları / Tarih-Anı Dizisi

Eserleri

Hayber’de Türk Cengi ISBN 9753910355