TARİH : Pek Çok Efsaneye Konu Olmuş Roma Krallığı’nın Başlangıç Hikayesi


Pek Çok Efsaneye Konu Olmuş Roma Krallığı’nın Başlangıç Hikayesi

MÖ 753 – 509 arasında var olmuş ve sonrasında da Roma Cumhuriyeti ile Roma İmparatorluğu’nun kuruluşuna giden yolu başlatmış olan Roma Krallığı’nın hikayesi.

efsanevi roma tradisyonuna göre olaylar şöyle cereyan ediyor

truva‘dan kaçan aeneas‘ın oğlu ascanius, italya’nın latium bölgesinde yer alan alba longa‘yı kurduktan nesiller sonra alba longa kralı numitor‘un kardeşi amulius, abisini devirerek kral olur ve abisinin kızı rhea silvia‘yı vesta rahibesi yapar ve böylece kendisini garanti altına aldığını düşünür.

ancak rhea silvia, savaş tanrısı mars’tan remus ve romulus isimli ikizlere hamile kalır. daha sonra amulius, ikizleri tiber nehrine bırakır ancak ikizler kıyıya varırlar ve bir dişi kurt tarafından emzirilirler.

romulus ve remus büyüdükten sonra alba longa’ya döner ve amulius’u devirirler. daha sonra alba longa’dan ayrılıp bir şehir kurmaya karar verirler. şehri kurduktan sonra kimin ismini alacağından doğan bir tartışmadan sonra romulus, remus’u öldürür ve şehrin adı roma olur. şehrin ilk kralı da romulus olur. kuruluş tarihi olarak da m.ö. 21 nisan 753 kabul edilir.

Romulus

tradisyona göre cumhuriyete kadar 7 kral gelip geçer ve bunların son 3’ü etrüsk kökenlidir. krallar sırasıyla; romulus, numa pompilius, tullus hostilius, ancus marcius, lucius tarquinius priscus, servius tullius ve lucius tarquinius superbus’tur.

yine tradisyona göre ilk kral romulus, sabinlerle savaştıktan sonra bir anlaşma yapar ve krallığı ortak yönetirler. ikinci kral numa pompilius da sabin kökenlidir. tradisyona göre romulus ve etrüsk kralları hariç, krallar seçimle başa gelmişlerdir.

Numa Pompilius

bugün bilinenlerle tradisyonu tümden reddetmek doğru sayılmaz

her ne kadar savaş tanrısından hamile kalan bir kadın, kurt tarafından emzirilen çocuklar gibi ögeler içerse de, bazı kısımları hakiki özlere dayanmaktadır.

örneğin roma’nın, alba longa şehrinden gelen kolonistlerce kurulmuş olabileceği, roma köylerinde sabinlerle latinlerin beraber yaşadığı gibi.. nitekim roma’nın yedi tepesinden birinde sabinlerin bir köy kurduğu bugün biliniyor.

ancak efsanevi diye bahsedilen kralların bir nevi kabile şefleri olabileceği belirtiliyor. çünkü henüz o tarihlerde roma, tepelerinde kurulu köylerden oluşan, şehirleşmenin görülmediği bir yer.

roma’yı roma şehri yapanın etrüskler olduğu yine bugün biliniyor. şehrin kanalizasyon sistemi, yolları, su kemeri, şehir kapısı gibi yapıları bu dönemde yapılıyor. hatta köylerin ortasında bir bölgede henüz o zamana kadar kurutulmamış bir bataklık bulunuyor, bunu da etrüskler kurutuyor. şehri zirai ve iktisadi açıdan kalkındırıyorlar.

Etrüskler: İtalya’nın Tiber ile Arno nehirleri arasındaki Etruria bölgesinde MÖ 6. yy’a kadar yaşayan halka verilen isim.

tradisyonda etrüsk kralların gelişi, ancus marcius’un tarquinius priscus’u çocukları için vasi olarak görevlendirmesi şeklinde aktarılıyor. çocukların küçük olmasından ötürü kral olan priscus daha sonra bu şekilde devam edip yerini damadına bırakıyor, o da ilk etrüsk kralın torunu olan tarquinius superbus’a.

gerçekte ise o sıralarda zaten güçlü olan bir etrüsk şehrinin, alelade bir köy federasyonu olan roma’yı ele geçirmesi şeklinde yorumlanabilir.

Bir Etrüsk müzisyeni.

tradisyonda ilk iki etrüsk kralı kötü anlatılmaz ama son etrüsk kralı, aynı zamanda son roma kralı da olan tarquinius superbus oldukça zalim biri olarak aktarılır. en son kralın oğlu bir romalının karısına sarktıktan (tecavüz olabilir) sonra başlatılan isyanla şehirden kaçmak zorunda bırakılır.

sonuçta bazı etrüsk aristokratlarıyla da birleşerek kralı kovan romalı aristokratlar (patrici) cumhuriyeti ilan ederler. bunun da tarihi m.ö. 508/7 olarak kabul edilir.

krallık devrinde roma bir köy federasyonundan şehre dönüşmüş, zirai ve iktisadi atılımlar yaşamış, kendi aristokratlarını ortaya çıkarmış, patrici ve pleb şeklinde iki farklı sınıflı bir toplum oluşturmuştur.

SAVAŞLAR DOSYASI /// Yıldırım Savaşı Taktiğini Geliştirmiş Efsane Alman General : Heinz Guderian


Yıldırım Savaşı Taktiğini Geliştirmiş Efsane Alman General : Heinz Guderian

Adolf Hitler ile anlaşmazlıklara düşmese tarihin akışını değiştirebilecek generallerden birinden bahsetmiş Sözlük yazarları.

prusyalı bir general olan babası gibi o da genç yaşta orduya katıldı. 1908’de katıldığı kaiser’in ordusuyla 1.dünya savaşını gördü. statik siper savaşının vahşetinden sakınmak için gelecek savaşlarda kullanılabilecek taktikler üzerine kafa yordu. savaştan sonra motorize ikmal birimleri üzerinde çalışmaya başladı ve ilerleyen yıllarda panzer birliklerini yarattı. geliştirdiği blitzkrieg taktikleriye ve kurduğu panzer tümenleri ile büyük başarılara imza attı.

herkes ona "hızlı heinz" , panzer birliklerine ise "guderian’ın tankları" diyordu. 1938’de ünlü kitabı "achtung panzer! – dikkat tank!"ı yazdı. aynı yıl zırhlı birlikler komutanlığı’na getirildi. 1941’de komuta ettiği 4.panzer ordusu ile moskova’ya en çok yaklaşan o oldu. hitler’in 1941 yazında ağırlık merkezinin kiev ve leningrad’a kaydırılması kararına karşı çıkarak bir an önce moskova’nın alınması gerektiğini savundu. bu hitler’le arasının açılmasına neden oldu. kararının doğruluğu onu koruyamadı ve 25 ekim 1941’de görevinden alındı.

durumun kötüye gittiğini gören hitler şubat 1943’te guderian’ı zırhlı birlikler genel müfettişliği’ne getirdi ve ondan panzer ordularını organize etmesini istedi. 1944’teki suikast girişiminden sonra hitler onu zeitzler’in yerine genelkurmay başkanı yaptı. guderian’ın çabaları savaşın kötü gidişini değiştirmeye yetmedi, herşey için çok geçti. 21 mart 1945’e kadar görevinde kaldı. guderian büyük bir askeri dehaya sahipti, askerlerini iyi tanıyor, onlardan ne isteyebileceğini biliyordu. teknik konulardaki bilgisi engindi, cephede mükemmel bir komutandı. tarihçiler tarafından nazi almanyası’nın en büyük komutanı olarak kabul edilir.

vox stellarum

3,5 senede açilamamis bati cephesinin (1. dünya savasinda) kilidini 3,5 saatte açmis (10 gün içinde) ardenler üzerinden meuse nehrine ulasmis oradan da abbeville üzerinden mans denizine ulasarak 1 milyon müttefik askerini torbaya sokmustur.

piyadeleri beklemiyor diye bir ara von rundsted tarafindan görevinden alinmis ancak hemen akabinde hitler tarafindan cüretkar ve korkusuz savasmasi nedeniyle görevine iade edilmistir.

meuse nehri üzerine bir fransiz hücumunda alman uçaksavarlari çok iyi bir gününde iken 100 kadar fransiz uçagi düsürülmüs ve cepheye gelen rundsted guderian’a:’söyleyin bakalim guderian,bu senlik hergün var mi?’ demistir.

guderian ise:’jawohl her general jawohl’ (evet sayin general) diye cevap vermistir.

ayrica 1941’de rusya cephesindeki ilk hücumlarindan birinde torbaya aldigi rus askeri sayisi 655.000’dir. bu dünya tarihinde alinan en yüksek esir sayisidir.

JAPONYA DOSYASI /// Japonların Gözünde Tanrıdan Farksız Olan Efsane İmparator : Hirohito


Japonların Gözünde Tanrıdan Farksız Olan Efsane İmparator : Hirohito

1926’dan, öldüğü sene olan 1989’a kadar tam 63 yıl boyunca Japonya’yı yöneten 124. Japon İmparatoru Hirohito’ya dair bilinmesi gerekenler.

japonya’nın 124. imparatoruydu, hirohito. japon tanrısı olması anlamıyla belki de son imparatordu. ve japonlarca tanrı kabul edilen bu adamla konuşulamaz, dokunulamaz, gözlerinin içine bakılamazdı. 2. dünya savaşını kaybeden, milyonlarca kayıp veren japonlar, savaşın sonunda amerikalılar kapılarına devasa güçlerle, atom bombalarıyla, kitle imha silahlarıyla dayanmışken teslim olmadılar. çünkü tek bir şartları vardı. hepimizi öldürmeden önce imparatorluk ailesine dokunamaz ya da yargılayamazsınız!…

hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bir adamdı hirohito. japon prensleri içinde avrupa seyahatine çıkan, japonya dışına çıkan ilk kişiydi. iyi eğitim almıştı. onun imparatorluğu döneminde japonya asya’da büyük bir güç, dev bir imparatorluk haline gelmişti. yetkileri sınırsızdı. her sözü tanrı kelamı kabul edilirdi.enerji kaynaklarının yetersizliği ve militarizmin, kibrin şiddetli yükselişi japonya’yı 40’lı yılların başlarında bir savaşa doğru itiyordu. o savaş ki hem japonya, hem de tüm dünya için bedelleri çok ağır olacaktı…

japon imparatorluk ordusu, pearl harbour’da amerikan deniz üssüne ansızın saldırarak savaşa çok hızlı girdi. tıpkı naziler gibi ilk yıllarda ilerlemeleri de çok hızlı oldu. japon ordusundan üst üste zafer haberleri geliyor, amerikan ve ingiliz kuvvetleri, asya’da güneş imparatorluğunun çocukları karşısında devamlı geri çekiliyorlardı…

fakat ilerleyen zaman içerisinde belki bir başka yazının konusu olabilecek teknik sebeplerden ötürü japon ilerlemesi durdu. amerikalıların üstün imalat kapasiteleri, sınırsız ham madde ve insan kaynakları karşısında dayanamaz hale geldiler. amerikan fabrikaları aralıksız olarak uçak, tank ve ağır silahlar üretiyor ve büyük bir hızla cepheye gönderiyorlardı…

savaşın son 2 yılındaki "kamikaze" intihar pilotları hamlesi de japonya’yı kurtaramadı. tersine ellerindeki çok kıymetli ve yerine geri konulamaz, eğitimli pilotları tüketti. müttefik ordusu japonya’nın insanüstü ve inatçı direnişine rağmen japon adalarını birer birer ele geçirip japon ana karasına dayandı. amerikan hesaplamalarına göre japon ana karasını işgal edebilmek müttefiklere 1 ila 1.5 milyon asker kaybına mal olacaktı. çünkü japonlar asla teslim olmuyor, bunu büyük bir onursuzluk sayıyor, ölene kadar savaşıyorlardı. 1.5 milyon amerikan askerinin daha kaybını göze almak amerika için kabul edilemez bir rakamdı…

amerikalılar, savaşlar tarihinin en zalim kararlarından birini aldılar; 3 gün içinde hiroşima ve nagazaki şehirlerine 2 atom bombası atıldı. yüz binlerce sivil, kadın çocuk demeden imha edilmişti. bu korkunç zulmün japonya’yı dize getireceğini, teslime zorlayacağını düşündüler. müttefikler, japonya’dan kayıtsız şartsız bir teslim anlaşması istiyorlardı. ama japonya teslim olmadı. ana karayı savunmak için bütün halkın öleceği gün için hazırlıklara başladılar. japon ana karası korkunç bir ölüm tuzağına dönüşmüştü, müttefikler şaşkın ve çaresizdi…

japon imparatorluk ordusunun bir tek şartı vardı; hiç kimse imparatora dokunamaz, yargılayamaz! japonya’nın bu tek teslim şartı, imparatoru tıpkı avrupa’daki örnekleri gibi (nürnberg mahkemeleri) savaş suçlusu olarak yargılamak ve asmak isteyen müttefikler için büyük bir prestij kaybıydı. ve fakat japonya’nın korkunç direncini hiç bir şekilde kıramayacaklarını anlamışlardı. koşulu kabul ettiler…

büyük intikam hisleriyle japonya’yı işgal eden amerikalılar, başbakan tojo dahil bir çok japon subayı ve ileri gelenini alelacele mahkeme ve kararlarla astılar. ama imparatorluk sarayı teslim olmaz ve yıkılmaz bir iradenin abidesi gibi kapısındaki siyah üniformalı imparator muhafızlarının korumasında ayakta duruyordu…

imparator hirohito, sonrasında halkının yaralarını sarmak ve yabancı baskıları azaltmak adına bir çok taviz verdi. hatta yabancı elçilerle konuşmak ve göz göze gelmeyi bile kabul etti! bazı kibirli amerika’lı komutanlar işgalden sonra bir bahane bulup imparator hirohito’yu da yargılamayı gündeme getirdiler. ama amerika bu girişimi asla göze alamadı. çünkü biliyorlardı ki japonya’nın tanrı kralı’nın bir parmak hareketi 150 milyona yakın japon’u canı pahasına harekete geçirebilirdi!…

hirohito 1989’a kadar, 63 yıl boyunca imparator olarak kaldı. dev kayıplara ve tüm olanlara rağmen japon halkının saygı, sevgi ve desteğini asla kaybetmedi. nereyi ziyaret etse yuz binlerce insan onu görebilmek için toplanırdı. tanrı kral japon ulusunun teslim olmaz iradesi olarak yaşadı ve öldü!…

dip not: japon direnişinin boyutlarını anlayabilmek adına küçük bir örnek vermek gerekirse; sadece iwo jima isimli küçük bir adayı ele geçirmek için amerikalı’lar 7 bin ölü 21. 000 yaralı vermişlerdir. japonya’nın kaybıysa çok ilginçtir: 20. 000 ölü ve "8" esir. yanlış okumadınız "8" esir… amerikalı’lar daha sonra bu sayıyı göz boyamak adına 200 esire çıkartmaya çalışsalarda gerçekler daha sonra açıklanmış, amerika’nın ana kara işgal korkusu artmıştır. küçük bir adada rakam bu olursa japon ana karasında neler yaşanırdı acaba!!…

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// YAHUDİ SOYKIRIMINDA ON BİNLERCE YAHUDİYİ KURTARAN 3 EFSANE ADAM – HOSENFELD – SCHINDLER – BEHİÇ ERKİN


Düzinelerce Yahudinin Hayatını Kurtaran Nazi Subayı : Wilm Hosenfeld

II. Dünya Savaşı esnasında yaptıklarıyla ‘Piyanist’ filmine de konu olan Wilm Hosenfeld, Nazi Almanyasının en vicdanlı subaylarından biriydi.

birinci dünya savaşı’nda yaralanıp demir haç almış, savaş sonrası öğretmenlik yapıp ikinci dünya savaşı’nda yeniden orduya katılmış alman subayıdır wilm hosenfeld.

ikinci dünya savaşı sırasında nazi almanyası işgali altındaki polonya’da görev yapmış ve yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiştir. savaş sırasında onlarca polonyalı yahudiye yardım ederek hayatlarını kurtarmıştır. piyanist filmine konu olan wladyslaw szpilman da bunlardan biridir.

savaşın son aylarında sovyet rusya’ya esir düşen hosenfeld, yahudiler için tüm yaptıklarına rağmen ruslar tarafından 25 yıllık ağır çalışma cezasına çarptırılmış, stalingrad yakınlarındaki bir kampta 1952 yılında 57 yaşında ölmüştür.

piyanist filminde kendisini alman aktör thomas kretschmann canlandırmıştır. israil’de bulunan yahudi soykırımı kurbanlarına adanmış yad vashem anıtında, yahudi soykırımı sırasında yahudilere yardım eden ve yahudi olmayanları belirten ‘diğer uluslardan adil kişiler’ listesinde wilhelm adalbert hosenfeld’in de ismi vardır.

elimdengelenbu

elimde bulunan piyanist kitabının ek kısmında wilm hosenfeld’in savaş sırasında tuttuğu günlük de bulunmakta. 6 temmuz 1943 tarihinde günlüğüne yazdığı muhteşem yazıdaki durum, resmen ülkemizin ve ortadoğunun şu anki halini özetler niteliktedir:

6 temmuz 1943

tanrı, korkunç insan kayıplarına ve bu tüyler ürpertici savaşa neden izin veriyor? korkunç hava saldırılarını, masum sivil halkın büyük korkularını, temerküz kamplarındaki mahkumların gördüğü insanlık dışı muameleyi, yüz binlerce yahudinin almanlar tarafından öldürüldüğünü düşünün. bu tanrı’nın hatası mı? neden müdahale etmiyor, neden bunların olmasına izin veriyor? bu tür sorular sorabiliriz, ama cevap alamayız. kendimizi değil başkalarını suçlamaya öyle istekliyiz ki. tanrı kötülüğün hüküm sürmesine izin veriyor, çünkü insanoğlu kötülüğü benimsedi ve şimdi, kendi kötülüğümüzün ve eksiklerimizin ağırlığını hissetmeye başladık. naziler iktidara geldiğinde onları durdurmak için hiçbir şey yapmadık. kendi ideallerimize ihanet ettik: kişisel, demokratik ve dinsel özgürlük ideallerine.

işçiler nazilerle birlik oldu, kilise kenarına çekilip izledi, orta sınıf bir şey yapamayacak kadar korkaktı. önde gelen entelektüeller de öyle. sendikaların feshedilmesine, çeşitli mezheplerin baskı görmesine izin verdik. basında ve radyoda konuşma özgürlüğü yoktu. sonunda da savaşa sürüklenmemize izin verdik. almanya’da demokratik katılım olmaması bizi rahatsız etmedi, hiçbir konuda söyleyecek sözü olmayan insanlar tarafından temsil ediliyormuş gibi görünmek bize yetti. ideallerine ihanet edenler cezadan muaf kalamaz, şimdi bütün sonuçlarına katlanmak zorundayız.

Muhteşem Bir Hikayeyle II. Dünya Savaşı’ndan Sağ Kurtulan Piyanist: Wladyslaw Szpilman

2003 yılında vizyona giren The Pianist filmine ilham kaynağı olan Yahudi asıllı Polonyalı piyanist ve besteci Wladyslaw Szpilman’ın hayat hikayesi.

1911 yılında, zamanın rus imparatorluğu sınırlarındaki küçük bir kasabada doğan wladyslaw szpilman, küçük yaşta annesinden piyano dersleri alırken, bunun yıllar sonra hayatta kalmasını sağlayacak hayati bir adım olduğundan habersizdir.

1926 yılında, varşova’daki müzik akademisine kayıt olan szpilman, 1930 yılında eğitimini tamamladığında, çalışmalarına devam etmek üzere berlin’e gider. ancak, nazi’lerin 1933 yılında iktidarı ele geçirmeleri üzerine tekrardan varşova’ya dönmek zorunda kalır.

1935 yılında varşova devlet radyosu’nun piyanisti olan szpilman, almanların polonya’yı resmen işgal ettiği 1 eylül 1939 tarihine kadar radyoda çalmayı sürdürür. polonya halkının, alman işgalinden önce duyduğu son canlı yayın szpilman’ın radyoda çaldığı, chopin’in nocturne in c sharp minor (do diyez) adli eseridir. zira szpilman içeride çalarken almanlar, radyo binasını basmış, binayı boşalttırmış ve radyo yayını da kesmişlerdir.

her ne kadar szpilman ve ailesi, 400 binden fazla yahudinin 3,5 kilometrekarelik bir alana hapsedildiği ve alman işgalindeki avrupa’nın en büyük yahudi gettosunun sınırları içinde yaşasa da artık evlerini hiç tanımadıkları insanlarla paylaşmak zorunda kalacaklardır. çünkü o dönemde her evdeki bir odaya yaklaşık 9 kişi düşüyordur.

szpilman, kendisinin ve ailesinin hayatını idame ettirebilmek için gettonun içindeki nowaczesna isimli bir kafede piyanist olarak çalışmaya başlar. daha sonra leszno caddesindeki sztuka cafe’de iş hayatına devam eder.

1942 yılında almanlar, avrupa’da kurdukları gettolardan toplama kamplarına büyük sevkler başlatırlar. lviv ve zaslaw gettoları, belzec toplama kampına; lodz gettosu, chelmno toplama kampına; bialystok gettosu, sobibor toplama kampına; wroclaw ve çevresi majdanek’e; berlin, mechelen, drancy, westerbork ve italya’nın kuzeyindeki birkaç küçük getto ise bir milyondan fazla insanın öleceği auschwitz toplama kampına günlerce insan taşır. auschwitz’ten sonra en çok ölümün yaşandığı treblinka toplama kampına ise sadece iki gettodan sevkiyat yapılır; biri, yine bialystok, diğeri ise varşova’dır.

szpilman, trene binmekten son anda kendisini tanıyan bir judenrat (yahudi getto polisi) olan itzchal heller tarafından kurtarılır, ancak ailesinin treblinka’ya götürülmesine engel olamaz.

szpilman, gettodan kaçacağı 13 şubat 1943 tarihine kadar burada kalır ve bu esnada varşova direnişçilerinin silah alış-verişlerine yardımcı olur. (direnişçiler, piyanistin kaçışından sonra nisan 1943’te ayaklanma başlatırlar ve 27 gün süren bu olaylarda 17 alman askerine karşın 21 bin yahudi öldürülür.)

1944 ağustosuna kadar farklı yerlerde saklanmaya devam eden szpilman, varşova radyosu’ndan bazı arkadaşlarının da yardımıyla hayatta kalmayı başarır. en son bulunduğu evin bir tank atışıyla hasar almasıyla burayı da terk etmek zorunda kalır. ağustos ayından kasım ayına kadar (hepsi bombalanmış-terk edilmiş) evlerin bodrumlarında, hastanelerde saklanmaya devam eden szpilman; kendisini, hayatının değişeceği niepoldleglozci caddesi 223 numaralı dairenin çatı katında bulduğunda varşova’da hayatta kalan 20 yahudiden biridir.

bulunduğu evin, geri çekilen nazilerin karargahı olarak kullanılmaya başlaması sonucu nazi yüzbaşı wilm hosenfeld’in kendisini fark etmesi uzun sürmez.

hosenfeld, 1935 yılında nazi partisine üye olmuş ancak nazi politikalarının gittikçe sertleşmesi sonucu parti ile fikir ayrılığına düşmüş bir subaydır. 2. dünya savaşı sırasında, lehlere karşı sempati beslemiş, hatta lehçe öğrenmeye çalışmış ve kendisi gibi düşünen birkaç arkadaşı ile birlikte, birçok yahudiye yardım etmiştir.

Wilm Hosenfeld

23 temmuz 1942’de (varşova gettosunda görevliyken) karısına yazdığı bir mektupta şu satırları kaleme alır: “artık burada olmaktan hoşlanmıyorum, burada neler yapılıyor? yahudileri nasıl öldürüyorlar? şimdi yarım milyon insanı sürgün ediyoruz, tüm bu olanlardan sonra, bir alman, dünyanın nasıl yüzüne bakabilir. askerlerimiz cephede, bunun için mi oluyor? bunun tarihte asla bir emsali olmayacak.”

hosenfeld, 1942 yılında treblinka’ya giden bir trenden kaçan leon warm-warczynski isimli bir yahudinin de hayatını kurtarmış, onu yerel bir atletizm takımında göstermiş ve adına sahte evraklar düzenlemiştir. (warczynski daha sonraları hosenfeld’in “yardım” mektubunu szpilman’a ulaştıracak kişi olacaktı.)

yüzbaşı ile karşılaştığında öleceğini düşünen szpilman’ın yanıldığını anlaması uzun sürmez. zira hosenfeld, szpilman’ın piyanist olduğunu öğrenince ondan bir şeyler çalmasını ister.

hosenfeld, ona saklanabileceği daha iyi bir yer gösterir, belirli periyotlarda yiyecek getirir ve hatta sovyet kuşatmasının daralmasıyla bulundukları karargahı terk ederken bir paltosunu da ona verir.

1945 yılında savaşın sona ermesinden sonra szpilman, varşova radyosu’ndaki işine geri döner ve çaldığı ilk parça, 6 yıl önce yarım bıraktığı nocturne in c sharp minor olur.

wilm hosenfeld, almanların savaşı kaybetmesiyle sovyetlerce tutuklanır ve ağır işkencelerden geçer. 7 mayıs 1950 yılında varşova gettosundaki görevinden ötürü 25 yıl hapis cezasına çarptırılır. duruşma kararına “işlediği suçlardan ötürü, savunma hakkı yoktur” yazısı eklenmiştir.

gönderildiği savaş esirleri kampında polonyalı bir rahiple tanışan hosenfeld, rahipten 1942’de yardım ettiği leon-warm’ı bulmasını ister.

1951 ocak ayında leon-warm, hosenfeld’i kurtarmak için almanya’daki karısını ziyaret eder. aynı zamanda da szpilman’a, hosenfeld’in kurtarılamsıyla ile ilgili bir mektup yazar (bu arada szpilman, 1950 yılına kadar hosenfeld’in adını dahi bilmez. ta ki leon – warm ona ulaşana kadar.)

leon-warm’ın hosenfeld ile ilgili edindiği en son bilgi, fransa’nın brest kentindeki bir esir toplama kampında olduğudur, daha sonra kendisinden ölümüne kadar haber alınamaz.

hosenfeld, 13 ağustos 1952 yılında stalingrad yakınlarındaki bir kampta hayata veda eder

1998 yılında wladyslaw szpilman, israil soykırım anı müzesi olan yad veshem’e, wilm hosenfeld’e “righteous among the nations” – “milletler arası erdemli insan” nişanı verilmesi için çağrıda bulunur. 11 yıl süre inceleme sonucunda 2009 yılında wilm hosenfeld, bu nişan’ı alan 5 nazi partisi üyesinden biri olur. (diğerleri: oskar schindler, karl plagge, albert goring, john rabe.)

szpilman ise 89 yaşında hayata veda eder, kendisinin ve hosenfeld’in çocukları dost olarak kalır.

szpilman’ın 1945 yılında anılarını yazdığı hatıratlar, 1997 yılında oğlu tarafından kitap haline getirilir ve 35 dile çevrilir. 2002 yılında gösterime giren piyanist filmi bu kitaptan uyarlanmış ve szpilman’ı adrien brody (bu rol için 16 kg vermiştir) oynarken, wilm hosenfeld’i thomas kretschmann canlandırmıştır.

Tarihin Gördüğü En Yürekli ve Aynı Zamanda En Şeytan İnsan : Oskar Schindler

II. Dünya Savaşı’nda birçok Yahudi’yi fabrikasında çalıştırarak Hitler’in zulmünden koruyan ve "Schindler’in Listesi" adlı filme de konu olan Oskar Schindler’in hayat hikayesi.

Getty Images/Bettmann

28 nisan 1908, zwittau – çekoslovakya doğumlu bir iş adamı oscar schindler. ikinci dünya savaşı almanyasında, asıl amacı savaştan kâr sağlamaktı. bu fikriyat, her ne kadar ilk bakışta insanlık dışı bir düşünce olarak görülse bile, tarihin geri kalanında, onun bir kahraman ilan edilmesine zemin hazırlayacaktı.

oskar schindler, daha henüz 19 yaşındayken emilie schindler ile evlendi. askerliğini yaptıktan sonra geri döndü ve evliliğini bir süre daha devam ettirdi ancak alemlere ve kadınlara düşkünlüğüyle tanınan oskar’ın bu düşkünlüğünün tek taraflı olmaması da tanrı’nın ona bir lütfuydu. nazi partisi’ne katıldığında işsizdi. yalnız oskar’ın en büyük yeteneklerinden birisi, ikili ilişkilerini idame ettirmekteki üstün başarısıydı. tam anlamıyla bir halkla ilişkiler ve pazarlama dehası olan oskar, bu yeteneği sayesinde gestapo ve ss’le kusursuz ve kurulması zor bağlantılara sahip oldu ve bu bağlantılar ona, satın alınması zor bir dokunulmazlık ve yakın gelecekteki planları için büyük kolaylıklar sağlayacaktı. ilk olarak yahudileri kullanma fikri 1939 yılında, iki tane yahudi fabrikasını, neredeyse bedava denilebilecek meblağlara satın almasıyla başlamıştı aslında. günümüzde bile yapılması akıl edilemeyen bir patronaj hamlesiyle, yahudi halkını çok düşük ücretlere çalıştırıyor ama onlara savaş günlerinde hasretini çektikleri “insan gibi” davranıyordu. böylede hiç de kalifiye olmayan işçilerinden maksimum randıman alabiliyordu çekoslovak iş adamı.

Emilie Schindler & Oskar Schindler

ilk 3 senesinde, yaptığı kap kacak ve emaye tencereleri alman ordusuna satıyor ve milyonlarca mark’ı cebine indiriyor oluşu 1942’de çiftliğinde atıyla dolaşırken tanık olduğu getto baskını ve kırmızı paltolu bir kızın çaresiz koşuşturmasını farketmesi sonrası yerini, tarihte eşine benzerine zor rastlanan ve insanlık namına büyük yankılar uyandıracak bir harekete bıraktı. ona toplama kamplarındaki dramı, çağ dışı zulümleri ve yapılan “özel muamele”leri anlatınca oskar, plazow kampındaki yaklaşık 1100 kadar işçiyi, yine bağlantılarını ve yüksek ikna kabiliyetini kullanarak oradan çıkarmayı başarmıştı. bu, sadece onları oradan çıkarmak değil, zalim komutan amon goeth’in elinden almış, kısacası bir nevi canlarını kurtarmıştı.

nazi almanyası’nın savaşı kaybediyor oluşunu anladıktan ve kabullendikten sonra adolf hitler, kamplarda yahudilere uygulanan işkence ve esaretin dozajını artırmış ve gördükleri muamele artık soykırım halini almaya başlamıştı. bu hırçın ve insanlık dışı politika, etkilerini elbette oskar’a da hissettirmişti ve bu ona elindeki 1100 yahudiye mal oldu. insani yönünün ağır bastığını söylediğimiz oskar, işte bu sebeple o meşhur ve yahudilerin bugün hala var olmasının en büyük sebeplerinden biri olan listesini oluşturmaya başladı; schindler’in listesi’ni… oskar’ın öncelikli hedefi, o yahudileri öldürülmeden, dezenfekte edilmek için sokuldukları gaz odalarında zehirlenmeden ve daha sonra insafsızca yakılmadan nazilerin elinden kurtarmak oldu. ve bu liste, aynı zamanda, ona tam anlamıyla bir servete mal oldu. kamptan aldığı her yahudi işçi başına amon goeth’e para ödeyen schindler, amon’un göz bebeği helen hirsch’i de, zalim komutanla yaptığı kağıt oyununda onu alt ederek elinden aldı. yalnız, listede oluşan karışıklıktan dolayı, 700 yahudi grossrosen’e, 300 tanesi de auschwitz’e gönderilmişti. schindler, yine zamanında bir hamle yaparak onları tekrar trenlerle memleketine, zwittau’ya getirtti.

Getty Images/Rafael WOLLMANN

elindeki yaklaşık 1300 yahudiyle tekrar işe koyulan schindler, ayrılmış olduğu eşi emilie’nin de ona katılmasıyla tekrar eski günlerine döndü. işçileri tekrar kamplardan çıkarmasının gerekçesi olarak savaş malzemesi, havan topu, top mermisi yapacağını söyleyen schindler’in fabrikasından çıkan hiç bir mermi, nazi ordusunun standartlarına uygun değildi ve dolayısıyla değersizdi. zaruri işçi olarak gösterdiği yahudilerin fabrikada kalmasını sağlamak ve aynı zamanda para kazanmak imkansızdı. ve biliyordu ki, üreteceği mermilerin saplanacağı bedenler, onu para kaybetmekten daha fazla üzecekti ve schindler, bunun doğrultusunda mermileri başka fabrikadan alıp, “biz yaptık” diye alman ordusuna satmaya başladı. elbette kâr marjı oldukça düşük olan bu ticari süreç, yavaş yavaş oskar’ı, iflasın eşiğine getirmişti.

Oskar Schindler’in fabrikası.

savaş sona erdiğinde ve sovyet birlikleri zwitlau’ya ulaştığında, oskar ve emilie oradan çoktan ayrılmıştı. çünkü artık, sovyetler tarafından aranan ve kölecilikle suçlanacak olan bir savaş suçlusuydu. daha sonraları birkaç iş girişiminde büyük hüsranlar yaşadı fakat yahudi dostları ona her zaman koltuk çıktı, destekledi.

oskar schindler, en sonunda çareyi buenos aires’e yerleşmekte buldu ve insanlık tarihi boyunca görülmüş-görülecek en büyük, en yürekli ve aynı zamanda en şeytan insan, 9 ekim 1974 tarihinde de hayata gözlerini yumdu.

karnak

Yukarıda okuduğunuz olayları anlatan, 1993 yapımı Schindler’in Listesi filmini muhakkak izlemelisiniz.

20 Bin Yahudiyi Soykırımdan Kaçıran Unutulmaz Devlet Adamı : Behiç Erkin

Tarihimizin değeri en az bilinen kişilerinden biri Behiç Erkin. Yaptıklarıyla tanınırlığı arasında garip bir ters orantı olan, bir zamanların Paris Büyükelçisi Behiç Erkin’den kısaca bahsedelim.

– 1909 yılında görevleri nedeniyle istanbul’da bulundukları sırada mustafa kemal ile (birlikte tuttukları, beyoğlu’nda markız pastanesi’nin karşısındaki sokakta bulunan evde) ev arkadaşı olan,

– çanakkale savaşı’nda cepheye yapılan mühimmat, erzak ve asker sevkiyatını kusursuz olarak yönetmesi ile savaşın kazanılmasında oynadığı büyük rol nedeniyle alman imparatoru tarafından 1. dereceden demir haç madalyası’na layık görülen,

– azerbaycan’ın ilk düzenli ordusunu kuran,


– osmanlı döneminde demiryolları ile ilgili ilk ve tek kitabı yazan,

– kurtuluş savaşı’nda ordunun hareketini sağlayan neredeyse tek araç olan demiryollarını kusursuz yönetmesiyle savaşın kazanılmasında çok büyük pay sahibi olan,

– cumhuriyet döneminde (1926-1928 arasında) bayındırlık bakanı (nafia vekili) olarak görev yapan

– "demiryollarının millileştirilmesi" çerçevesinde demiryollarının işletme lisansını fransızcadan türkçeye bizzat çeviren ve "türkler demiryolu işletemez" yargısını tarihe gömen,

– itü’ye (mühendis mektebi) özerklik kazandırarak türkiye’ye özerklik kavramını getiren,

– demiryollarına katkısından dolayı sektör çalışanları tarafından "demiryolcuların babası" olarak, mustafa kemal atatürk tarafından ise onuncu yıl marşı’nın tek dizesine müdahale edilerek "demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" dizesinin koyulması ile takdir edilen,

– milli istihbarat teşkilatı’nı kuran,

– türkiye büyükelçiliğini yaptığı fransa’nın nazi işgali altında olduğu yıllarda (ki işgal altında bulunan diğer devletlerin yahudi vatandaşlarını nazilere ihbar ettiği yıllardır) türk yahudilerine türkiye cumhuriyeti pasaportu çıkartıp, türk olmayan yahudilere ise birkaç kelime de olsa türkçe öğretip onlara da türkiye cumhuriyeti pasaportu vererek toplamda 20 bin yahudiyi soykırımdan trenlere bindirerek kaçıran,

yukarıda dökümü yapılanların sadece birini yapmış olsaydı bile herkes tarafından tanınması gerekirken kimsenin tanımadığı kişidir behiç erkin.

AK PARTİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ /// Saray Rejiminin Son Propagandası : Korona İle Mücadele de Başarı Efsanesi


Prof. Dr. Ümit Özdağ /// Saray Rejiminin Son Propagandası : Korona İle Mücadelede Başarı Efsanesi

29 Mayıs 2020

Türkiye, Korona salgınına eş zamanlı olarak dört krizi yaşarken yakalanmıştır. Bu krizler popülist uygulamalarla kurumları yıkan ve hukukun üstünlüğü ilkesini yok sayan tek adam rejiminin neden olduğu devlet krizi; iç barışı tehlikeye düşürecek ölçüde Türk Milletini ayrıştıran milli birlik krizi, Türkiye’nin üretimden kopup dış borç bağımlısı bir rant ekonomisi olmasının sonucunda saplandığı ekonomik kriz ve Türkiye’nin demografik yapısını değiştirerek milli kimliğini tahrip ederek, iç savaş sosyolojisi hazırlayan Suriyeli sığınmacılar krizleridir.[1]

Yaşanan çoklu krizi çözmek adına, irade ve programı olmayan Saray Rejimi seçmen tabanını muhafaza etmek için Korona ile mücadelede başarılı oldukları söylemini kullanmaktadır. AKP’nin sürekli beslemeye çalıştığı “Korona salgını ile mücadelede başarılıyız” söyleminin aksine, ortada büyük bir başarı ne yazık ki yoktur.

Saray Rejiminin Türkiye’yi içine sürüklediği devlet krizi, devlet sistemini 1922’den buyana hiç olmadığı kadar zayıflatmıştır. Devletin taşıyıcı kolonları olan kurumlar zayıflamış, kırılgan bir yapıya dönüşmüştür. Bütün popülist rejimlerin ortak özelliği olan uzmanlığın aşağılanması, liyakatin yerini biatın alması, Türk devlet bürokrasisini ağır şekilde yıpratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bir devlet krizinden geçtiği, liyakat yerine biat esas alındığı için salgına karşı önlemler alınmakta gecikilmiştir. Başkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Uğur EMEK, 10 yıl önce Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Hastalık Önleme ve Tedavi Merkezi’nin yeni bir inflüenza (grip) pandemisine karşı ülkelere plan yapmalarını tavsiye ettiğini açıklamıştır. Bu tavsiyenin ardından Türkiye’de de 2019’da 208 sayfalık “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” isimli bir rapor hazırlanmıştır.[2] Ancak rapor dikkate alınmamış, gereken hazırlıklar yapılmamıştır. Çin’in Wuhan kentinde salgının ortaya çıkmasından sonra da Saray Rejimi önlemleri almakta gecikmiştir. Öyle ki, Sağlık Bakanı, 22 Ocak 2020’de “Şu an Türkiye için herhangi bir Koronavirüs riski söz konusu değil” açıklamasını yapabilmiştir.

Oysa Cumhuriyet, büyük imkansızlıklar içinde dahi, salgın hastalıklar ile mücadele edip onları yenmiş ve yok etmiş bir geleneğe sahiptir; Sıtma, frengi, kuşpalazı, tifo, sarıhumma, verem, dizanteri, cüzzam*. Üstelik bütün bunlar yeni kurulan Cumhuriyet rejimi tarafından, 1071-1922 yılları arasında birleşik Batı medeniyeti ile süren 851 senelik bir savaştan sonra harap ve bitap düşmüş bir millet ve 1929 ekonomik buhranının ezdiği bir dünyada başarılmıştır.

Devletler önceden kararlaştırılmış protokollere göre yönetilir. Geleneği olan devletler her olası durum için alınacak önlemleri ve kimin alacağını önceden belirleyen düzenlemeler hazırlarlar. Türkiye Cumhuriyeti küresel salgına karşı çıkışından itibaren Türkiye’ye gelene kadar 4 ay süre olmasına rağmen yeterli şekilde hazırlanamamıştır. 31 Aralık 2019’da Wuhan’da Koronavirüsün yeni bir salgın hastalığa neden olduğu açıklanmıştır. 13 ve 15 Ocak 2020’de salgın ilk kez Çin dışına, Tayland ve Japonya’ya sıçramıştır. 30 Ocak 2020’de Dünya Sağlık Örgütü küresel salgın (pandemi) ilan etmiştir. Aynı gün, İYİ Parti’nin TBMM’de verdiği Araştırma Önergesi iktidar bloğu tarafından reddedilmiştir.

Korona salgını ile Çin’den hemen sonra; fakat Türkiye’den çok önce karşılaşan Güney Kore, Tayvan, Singapur’un salgını aşmada gösterdiği erken tepkiyi, Türkiye zamanı olmasına rağmen gösterememiştir. Daha kötüsü Saray Rejimi, 2019’da salgın hastalık çıkması durumunda uygulanması gereken protokolü bile uygulamaya koymamıştır.

Böyle büyük boyutlu bir tehdit karşısında yapılması gereken ilk şey Cumhurbaşkanı yardımcısı başkanlığında devletin ilgili bütün bakanlıklarını bir araya getiren “Küresel Kriz Koordinasyon Merkezi” olmalıydı. Böyle bir koordinasyon merkezi hala kurulmamıştır. Süreç, bir danışma kurulu olan ve Sağlık Bakanı’nın başkanlığındaki yetkisiz gruba havale edilmiştir. Sağlık Bakanı da televizyon açıklamalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Ekonomi Bakanı’na teşekkür etmektedir.

Devlet, bir kısmı Kırmızı Kitap’ta yer alan önlemlerden hareketle ve “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” uyarınca eşgüdüm içinde önlemleri almaya başlamalıydı. Bu arada Güney Kore, Tayvan, Singapur gibi salgın ile başarılı mücadele eden ülkelerin mücadelelerinden erken tarihte gereken dersleri almak için o ülkelerle gerekli temaslar sağlanmalıydı. Salgının Türkiye’ye sınır ötesinden geleceğinin bilincinde olarak havaalanları, limanlar ve sınır kapılarında, ayrıca kaçak girişlerin olduğu sınırlarda İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı eşgüdümü ile çok erken tarihlerden başlayarak sağlık kontrolleri yapılmalıydı. Keza illerde aylar öncesinden valilerin başkanlığında salgını önleme çalışmaları yapmak amacıyla çalışmalar başlatılmalıydı. Salgının Türkiye’de yayılmaya başlaması sonrasında üretimine başlanan solunum cihazı ve diğer tıbbi malzemeler için yapılmaya başlanan çalışmalar, çok daha önce başlamalıydı.

Bütün bunlar yapılmadığı gibi, muhalefetten gelen “zorunlu karantina uygulanması” çağrılarını Saray rejimi ekonomik olarak kaldıramayacağı düşüncesi ile duymamazlıktan gelmiş ve salgının yayılmasına neden olmuştur. Uzmanlığı, bilimi, seçkinliği değersizleştiren; vasatı yücelten, hatta kutsayan popülist AKP geleneğinin bu noktaya gelmiş olması şaşırtıcı değildir.

Popülizm, kendi ürettiği sahte düşmanlıklar üzerinden toplumsal ayrışmalar ve düşmanlaştırmalar ile toplumu manipüle ederek yönetir.[3] Oysa yaşanan krizde düşman sahte değil, gerçektir. Sahte düşmanlar karşında başarılı olan popülist söylem, gerçek düşman karşısında yenilir.[4] AKP’nin Korona karşında yaptığının benzerlerini ABD’den, İngiltere’ye, İngiltere’den Brezilya’ya diğer popülist rejimlerde yapmışlar ve bedelini halklarına ödetmeye devam etmektedirler.

Saray Rejimi bütün imkanlarını halkla ilişkiler çalışması ile “Koronavirüsle mücadelede başarılıyız” efsanesini yayma üzerine kurmuştur. 15 Mayıs 2020 itibariyle yeni vaka açısından Dünyada 11., Avrupa’da 3. Sırada ve toplam vaka sayısında dünyada 10. sırada olan bir ülke hangi ölçüte göre başarılıdır. Eğer bazı temel hatalar yapılmamış olsaydı Türkiye, Japonya ve Güney Kore ile aynı noktada olurdu.

Neler yanlış yapılmıştır?

1) Önlemler çok geç alınmaya başlanmıştır. DSÖ tarafından 2019 başında yapılan uyarı üzerine 2019’da hazırlanan “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı”nın en geç 1 Ocak 2020’de yürürlüğe koyulması gerekirdi.

2) Hıfzıssıhha Kanunu uygulanarak, illerde valilerin başkanlığında salgın ile mücadele komisyonları oluşturulmalıydı.

3) Umre’ye gidiş yasaklanmalıydı. Dönüşlerinde 15 bin kişi kontrolden geçirilmeden serbest bırakılmamalıydı.

4) İran sınırı başta olmak üzere, sınırlarımız daha erken kapatılmalıydı. Oysa İran sınırının kapatılmasında çok geç kalınmıştır.

5) Koruyucu önlemler konusunda ne yazık ki başarılı bir karantina programı uygulanamadı. Daha erken tarihte açıklanan ve bir hafta süreli bir mutlak karantina çok daha etkili bir sonuç alacaktı.

6) Ayrıca maske dağıtım sürecini bile yönetemeyen yönetimin, başarısından bahsetmek mümkün değildir. Diğer ülkeler birbirlerinin satın aldığı maskeleri havaalanlarında adeta birbirlerinden çalıp kendi vatandaşlarına götürürken, AKP Hükümeti kendi vatandaşlarının maske ihtiyacını koordine edip karşılayamadan 60 ülkeye yardım yapmakla övünmektedir.

7) Rakamlar ile başarı efsanesi yazmak kolaydır. Türkiye ısrarla Dünya Sağlık Örgütü’nün kullandığı kodlamayı kullanmamıştır. Bu ısrarın amacı, rakamları düşük göstermektir. Bilim Kurulu üyesi Alpay Azap, Dünya Sağlık Örgütü’nün kodlamasının kullanılması durumunda ölüm sayılarının iki katına kadar artacağını ifade etmiştir. Örneğin İzmir/Tire’de resmi kayıtlara göre 4 kişi Korona’dan dolayı vefat etmiştir. Bu süreçte belediyelerden Korona hastalarının mezarlarının gömülmeden önce ilaçlanması istenmiştir. Tire’de 4 ölüm açıklanmasına rağmen, belediyeden8 kişinin mezarının defin işleminden önce ilaçlanması istenmiştir.

8) 10 Nisan 2020’de 31 ili kapsayan sokağa çıkma yasağının, yasağın başlangıcından iki saat önce ilan edilmesi. İçişleri Bakanlığı ve hükümet arasında koordinasyonsuzluğu gösteren bu açıklama sonrasında halk sokağa dökülmüş ve sosyal mesafe kurallarını hiçe sayarak alışveriş yapmıştır. Bu durum kargaşa yaşanmasına ve salgının artmasına neden olmuştur.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın “salgın ile mücadelede başarılıyız” söylemi algı yönetimini hedefleyen bir efsanedir. Salgın boyunca gerçekten başarılı oldukları tek nokta, başarılı oldukları konusunda etkili algı yönetimi yapmaları olmuştur. Türkiye Korona salgını ile mücadelede başarılı mıdır? Başarının ölçütü, ABD, İtalya ve İspanya baz alınacak olursa “evet”, Japonya ve Güney Kore ile karşılaştırıldığında ise hayal kırıklığıdır. Türkiye’nin daha başarılı olabilmesi için;

Türkiye, korona salgınını karşılaması gerektiği zamanda, yerde ve şekilde karşılamadığı gibi, Saray Rejiminin ekonomik kriz nedeni ile sokağa çıkma yasağı uygulamayı reddetmesi sonucunda Sağlık Bakanı Koca, 1 Nisan 2020’de “Özellikle şunu söylemek istiyorum, virüs kolay buluyor ve hızlı ilerliyor. Bir daha önce bunu böyle bilmiyorduk” derken, durumun gerçek boyutunun devlet nezdinde ne kadar geç farkına varıldığını ifade etmektedir.

Sonuç olarak, NAZİ Propaganda Bakanı Goebbels’i imrendirecek bir propaganda çalışması ile kendi halkına maske dağıtamayan, kendi halkına maske dağıtamazken 60 ülkeye sağlık yardımı yapan Saray Rejimi, başarılı olduğu algısı oluşturma yolunda mesafe kaydetmiştir. Bu noktada, Saray Rejimi’nin başarısız olduğu açığa çıktığı için durdurulan “şehir hastaneleri” projesinin “salgın ile mücadelede başarılı mücadeleyi sağladığı” iddiası ile propagandasını yaptığının da altı çizilmelidir.

Korona gibi bir salgın ile mücadele ederken, salgının ortaya çıkardığı toplumsal gerilimi hesaba katarak, gerilimi düşürmek, toplumsal dayanışmayı artırmak Erdoğan’ın sorumluluğunda iken Erdoğan salgın günlerinde toplumsal gerilimi yükseltmek için her şeyi yapmıştır. Yardım toplamak ve dağıtmak isteyen muhalif belediyelerin banka hesaplarına el koymuş, belediyeleri “paralel devlet” olmakla suçlamıştır. Muhalefet partilerine “virüs” benzetmesi yapmıştır. Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok sağlam temeller üzerine kurduğu ve AKP’nin yarattığı bütün tahribata rağmen gücünü koruyan sağlık çalışanlarının fedakar ve bilimsel çalışmaları sonucunda Türkiye çok şükür ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya kadar ağır bir darbe almamış, ancak hak ettiği ve olması gereken Japonya ve Güney Kore gibi az zarar gören ülkelerin yanında da değildir.

Not: Öncelikle bu sürecin yürütülmesinde önemli görev icra eden ve canhıraş çalışan tüm sağlık çalışanlarımıza teşekkür ediyorum. Bu süreçte fedakar bir şekilde çalışmışlar, toplum sağlığını kendilerinin ve ailelerinin sağlığından önde tutmuşlardır.

[1] Ümit Özdağ, Kaçınılmaz Çöküş-AKP Rejiminin Dörtlü Krizi, Destek Yayınları, İstanbul 2019

[2] Bkz. https://www.birgun.net/haber/hukumet-1-yildir-salgin-tehdidini-biliyordu haberinden nakleden https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/covid-19-pandemisinin-erken-doneminde-turkiye-den-gelecege-bakis

* Bu vesileyle, cüzzam hastalığını Anadolu topraklarından atan, yaşamının son günlerinde hükümet tarafından kötü muameleye maruz bırakılan ve kendisine saygı gösterilmeyen Türkan Saylan’ı da anıyorum.

[3] Jan-WernerMüller, What ise Populism, PenguinBooks, 2016

[4] Bahadır Dinçarslan, Rus Gribinden Çin Virüsüne:Salgınlar ve Toplum, 23. Mar 2020

BÜYÜK FACİALAR DOSYASI /// Tarihin Efsaneleşmiş En Büyük Facialarından Biri : Franklin Expedition


Tarihin Efsaneleşmiş En Büyük Facialarından Biri : Franklin Expedition

AMC’nin 2018 yapımı dizisi The Terror’un da konusu olan Franklin Expedition, tarihin en ilginç vakalarından biri.

efendim, bir kısmınızın bildiği üzere şu sıralar(2018 ilk yarısı) yabancı film pörtföyü arasıdan sıyrılan the terror adında bir dizi var. abc yapımı ve aynı adlı kitaptan uyarlama. her ne kadar kitapta fantazi kurgular yer alıyorsa da olay, tarihi gerçeklere dayanmaktadır ve bununla da kalmayıp, tarihin en vahim keşif girişimi ve bir facia olarak kayıtlara geçmiştir.

bir ekşi sözlük geleneği olarak, çayınızı kahvenizi kapıp gelin, ben de size tarihe "franklin expedition" olarak geçen bu olayı öncesi ve meydana geliş sebepleriyle anlatayım.

malumunuz, kristof kolomb‘un 1492’de kazaran amerika kıtasına ayak basması dünya denizcilik tarihinde önüne geçilemez bir keşif furyasının doğmasına vesile oldu. magellan‘ın dünya etrafında dolanmasıyla bu furya hızlanmaya başladı. hemen ardından hernan cortez‘in aztek imparatorluğu‘nu, francisco pizarro‘nun da inka imparatorluğu‘nu yıkmasıyla ortamda buldukları binlerce ton altın ve mücevher taşa ek olarak değerli ne varsa, amerika kıtasından ispanya hazinesine akıtmaları bir anda ispanya’yı dünyanın en zengin imparatorluğu haline getirdi ve bir patlama yaşattı. e hal böyle olunca da donanması olan tüm ülkelerin, tabiri caizse gözü döndü. takip eden yıllarda portekiz hindistan’a yerleşti. bir yüzyıl sonra da hollanda, güney afrika ve endonezya‘ya kapak attı.

yıllar 1700’lere geldiğinde, bu “dünyayı keşif furyası” en parlak çağını yaşamaya başladı. 1700’lerin ikinci yarısında dünya’da hala bilinmeyen birçok fenomen, ve bu fenomenlerden türetilen efsane ve olasılıklar, insandan insana doğruluğu bilinmeden dedikoduyla grip gibi yayılıyordu. herşey varsayımdı, ama olabilme ihtimali de vardı.

mesela 1700’lerin dünya haritalarında uzak doğu asya kıyıları kesin olarak bilinmelerine rağmen, bu kıyıların ötesinde ne olduğu bilinmiyordu. pasifik okyanusu‘nun olduğu yerde kocaman bir boşluk bulunuyordu. hollandalı abel tasman, bu boşlukta ne olduğunu öğrenebilmek için endonezya’dan pasifik okyanusu’na açılmış ve kurak ve dev bir kıyıyı takip ederek önce tazmanya adasını keşfetmiş, yoluna devam ederek başka bir büyük kara parçasına denk gelmiş ancak buranın yerlilerinin adamlarını vahşice öldürmesi sonrasında geri çekilmiştir. tam da bu noktada ingilizler, pasifik okyanusu’nun tam ortasında abel tasman tarafından rapor edilen kıyıların, pasifik okyanusu’nun "kocaman bir boşluk" olarak göründüğü haritalardaki henüz keşfedilmemiş dev ve zengin bir kıtaya ait olduğunu konuşmaya başladılar. o kocaman boşluğun ortasında, amerika gibi dev bir kıta, ve o kıtanın zenginlikleri, altınları, gümüşleri, değerli taşları ve ilginç havyanları ile bitkileri olmalıydı. bu teorik kıtaya, terra australis adını vermişlerdi: great south continent(büyük güney kıtası). bu sadece bir varsayımdı ve bu kıtayı bulmak için gönderdikleri kaptan james cook, tüm bu hayalleri boşa çıkarttı ama ingiltere topraklarına önce yeni zelanda, sonra avustralya, en son olarak ta kanada’nın batı kıyıları olan british columbia‘yı kattı.

1800’lü yıllara gelindiğinde ingiltere, çin ile çok sıkı bir ticaret içindeydi ve çin’e ulaşabilmek için afrika’nın tamamından dolanıp üstüne hindistan ve endonezya’dan geçmek, aylar hatta yıllar alan süren çok masraflı bir süreçti. ingilizlerin çin’e ulaşmak için bir kısayol’a ihtiyaçları vardı. yine tam da bu sıralarda, bir başka dedikodu yayıldı: amerika’nın kuzeyinden dolanarak çin’e mesafeyi yarısından da fazla kısaltacak bir denizyolu, "kuzeybatı geçidi" olmalıydı. ya da ingilizce’deki adıyla, "northwest passage".

kanada zaten artık ingiliz sömürgesiydi ve grönland ile beraber doğu kıyılarının haritaları çizilmişti. alaska ise ruslar ve bizzat kaptan james cook tarafından en küçük girintisine kadar haritalanmıştı. işte tam da bu ikisinin arasında, haritada "bilinmeyen" bir boşluk vardı. ve herkes de, bu boşlukta yazları buzlarının eridiği bir deniz geçidinin varlığından emindi. onlara göre, bu geçit sadece keşfedilmeyi bekliyordu.

keşif furyası, 1800’lerin başlarında tropikler dahil dünyanın ikliminin sıcak ve ılıman olduğu tüm yerleri haritada bulmuştu. geriye sadece insan yaşamına tehlike oluşturan aşırı soğuk iklimin hakim olduğu kutuplar kalmıştı.

antarktika’nın ötesinde herhangi birşey olmadığı, 1839-43 arasında james clark ross önderliğinde 4 yıl süren ve "ross expedition", yani "ross keşif seferi"nde kesinlik kazandı. yine de bu keşif ile manyetizma, gökbilim, buzulbilim, biyoloji, botanik ve jeoloji gibi birçok bilim dalına çağının ötesine sıçrama yaptıracak bilimsel veriler toplanmıştı.

james clark ross’un bu seferinden sonra dünya üzerinde haritada geriye bilinmeyen tek bir şey kalmıştı: kuzey kutbu. ve kuzey kutbu söz konusu olunca da, ister istemez herkesin aklında sözde hala keşfedilememiş olan "kuzeybatı geçidi" geliyordu.

işte bizim hikayemiz, tam olarak buradan başlıyor. ingilizler için geriye keşfedilecek, dünya tarihine adlarını bir kez daha yazdıracakları son bir büyük keşif şansı kalmıştı. kuzeybatı geçidi, artık keşfedilmeliydi.

bu işe aşırı derecede büyük bir ciddiyetle eğildiler. bu son büyük ve onurlu görev için ellerinde ne varsa çekinmeden öne sürecekler, en büyük masraftan dahi kaçınmayacaklar ve yine bu görev için, en iyinin en iyisini seçeceklerdi.

james clark ross’un çığır açan antarktika seferinde kullandığı 2 savaş gemisi vardı. hms erebus ve hms terror. bu ikisi aslında birer kıyı bombardıman gemisiydi ve erebus, terror’dan biraz daha büyüktü. ingilizler bunları aldı ve tarihte bir ilk olacak şekilde kutupların sert şartlarına ellerinden geldiği kadar dayanabilecek şekilde modifiye ettiler. gemilerin teknesinin deniz seviyesindeki kısmını metalle sardılar ve buzu kırabilsin diye de burunları özellikle güçlendirildi. hms erebus ve hms terror, tarihte ilk kez hem yelkenli olup hem de buhar motoruyla pervane itişi sistemine sahip olan gemiler oldular. bu pervaneler çalıştırıldığında, buhar motoru gemilerin her birini 4 knot hızında ilerletebiliyordu ancak bu sistem sadece çok ihtiyaç duyulduğunda kullanılmalıydı. bunun sebebi de gemilerin alabilecekleri toplam kargo ve ağırlıktı. yani bu buhar motoru için bulundurabilecekleri kömür, çok fazla olamazdı. çünkü gemilerin bu destansı seferinin ne kadar süreceği öngörülemediğinden, her iki gemide toplam 135 kişilik mürettebatı 3 yıl doyurabilecek kadar gıda stoklanmıştı.

teknolojik olarak imkanın elverdiği en son teknoloji ile donatılan bu gemiler hazırlandıktan sonra iş, bu gemileri layıkıyla yüzdürecek en iyinin en iyisi olan personeli seçmekti. işte burası, ipin ucunun kaçtığı ve herşeyin sapa sarmaya başladığı nokta oldu. kraliyet donanması bu iş için önce en ünlü ve başarılı olan soylulardan başladı, ki bunlara james clark ross da dahildi. ancak hepsi ardı ardına bu teklifi reddetti. james clark ross’un nedeni, karısının artık başka bir sefere çıkıp hayatını riske atmasını istememesiydi. hal böyle olunca da donanma, seçeneklerini ve tercihlerini mecburen aşağı çekti ve bulabileceğinin en iyisiyle yetinmeye karar verdi.

bulabildiklerinin en iyisi, daha önce kanada’da keşif seferi yapmış olup an itibarıyla tazmanya valisi olan yüzbaşı sir john franklin‘di. hms erebus’a kaptanlık yapacak john franklin’in komutasında, hms terror’e kaptanlık yapacak isim konusunda ise aslında pek de istemedikleri bir adamı kabul etmek zorunda kaldılar. james clark ross’un en iyi arkadaşı olup, antarktika’daki o ünlü seferde yine hms terror’un kaptanlığını yapmış olan francis crozier. francis crozier aslında hiç istenen bir adam değildi çünkü ingiliz değildi. normal bir aileden gelmiş bir irlandalı idi. yani “üstün ırk”tan değildi. yine bu seferde yer alacak bir başka subay da, soysuz bir aileden gelmesine rağmen son derece karizmatik ve eğitimli olan ve soylu bir ailenin evlatlık olarak yetiştirdiği james fitzjames‘ti.

neyse, efendim bu adamlar 19 mayıs 1845 günü yola çıktılar ve önce grönland‘a vardılar. john franklin, mürettebatı tarafından çok sevilen bir adam olmasına rağmen disiplini herşeyin önünde tutuyordu ve küfür ve sarhoş olmayı yasaklamıştı. yasaklarına uymayan 5 kişiyi grönland’da gemilerden indirip ingiltere’ye geri göndermekte tereddüt etmemişti. velhasıl o 5 kişi, o an aslında ne kadar şanslı olduklarını ancak yıllar sonra anlayabileceklerdi.

10 tane öküz kesilip grönland’daki soğuk havada etleri doğal bir buzluktaymış gibi istiflendikten sonra 2 gemi hareket etti ve en son temmuz 1945’te, balina avcıları tarafından baffin körfezi’nde görüldüler. bu andan sonra da, tıpkı kuzeybatı geçidinin kendisi gibi haritadan ve tarihten kayboldular. temelli…

birden yokolmuşlardı.

2 yılın ardından ingiltere ardı ardına keşif seferleri düzenlemeye başladı. artık amaç kuzeybatı geçidini değil, kaybolan mürettebat ve gemileri bulmaktı. ilerleyen yıllarda, bu seferlerin her birinden birçok akıl almaz derecede farklı ipucu ele geçirildi; ancak tam olarak ne olduğu asla anlaşılamadı. sanki ortada devasa bir yapboz vardı ve kuzey kutup dairesinde tüm parçalarına dağılmıştı, ve bulunabilen az sayıdaki küçük parçaları da birleştirildiğinde tüm resmi göstermekten çok uzaktı. gizem asla çözülemedi. ta ki 2000’lere kadar…

aradan geçen 150 yılda hem denizden hem karadan yapılan birçok sefer akabinde bulunan binbir türlü eşya, mesaj ve gömülmüş cesede ek olarak inuit(eskimo) sözlü geleneklerinde yer alan anlatı ve hikayeler kayıt altına alındı ve en nihayet önce 2014’te hms erebus, ardından da 2016’da hms terror‘un enkazlarının nunavut eyaletindeki king william adası körfezinin 30 metre altında batmış halde keşfedilmesiyle büyük resim, çok şaşırtıcı ve sürpriz dolu olaylar içeren bir şekilde ortaya çıktı.

olaylar gerçekten çok ilginçti. ve bir o kadar da vahim. daha kutup dairesine girer girmez mürettebatın bir kısmı tüberküloz’a yakalanmış ve 3 kişi ölmüştü. ancak faciaya yol açan esas unsur, bundan sonra john franklin’in takip ettiği rotaydı. mesele şu ki, franklin "peel sound" adı verilen bir kanaldan ilerlemişti. işte başını belaya saracak olay da buydu: özellikle bu viktoryen dönemde ingilizler kendilerini dünyanın en üstün ırkı olarak gördüklerinden, yerli inuit avcılarla iletişime geçme gereği duymamışlar ve onları vahşi, yabani ve barbar varlıklar olarak görüyorlardı. eğer ki konuşsalardı, buzların erimiş olduğu bir dönemde geçtikleri peel sound’un aslında kuzey kutup dairesindeki en kaotik noktalardan biri olduğunu öğreneceklerdi. çünkü peel sound kanalı buz tuttuğu zaman aşırı derecede sert ve kalın tutuyordu ve tüm o buzların altında, ilk bakışta deniz değil de kara olduğu izlenimi veriyordu. ve o buz da, tam da hms erebus ve hms terror tam ortasından geçerken öyle bir tuttu ki, iki gemi de buza saplandı. saplanış ki ne saplanış, sanki kazık sokularak kayaya gömülmüşlerdi.

facia böylece başlamış oldu. 1800’ler, bilenler için "küçük buzul çağı"(little ıce age) denen bir dönemdir. özellikle 1815’te patlayan tambora yanardağı, 100 yıl boyunca dünya iklimini birkaç derece düşük tutmuştu. dolayısıyla buzun içine saplanıp kalan gemiler, takip eden dönem ve yıllarda, buzulların kendi hareketleriyle sürüklenmeleri haricinde kıpırdayamadı. ilk başta manzara korkutucu değildi. gemilerde 3000 kitap vardı ve tüm kamaralar ısıtma sistemiyle donatılmıştı. 3 yıl yetecek gıda vardı. fakat zaman ilerledikçe, bambaşka bir sorun belirdi ve büyüyüp bu koskoca seferi temelinden sarsarak yokoluşa götürdü.

insanlarda baş ağrılarını takip eden fonksiyonel bozukluklar, ve en son olarak delilikle son bulan ölümler belirmeye başlamıştı. insanlar ruh ve zihin sağlıklarını kaybederek ölmeye başlamıştı. bunun sebebi, yedikleri konservelerdeydi.

1980’lerde bulunan cesetlerden alınan saç ve doku örneklerinde, normal bir insan bünyesinin kaldırabileceğinin nerdeyse 10 katı kurşun saptanmıştı. yani bu adamlar, kurşun zehirlenmesinden ölmüştü. ilk önce dokuları kararmış, sonra dökülerek tarif edilemez acılar yaşatmış ve tüm bunlar zihnin sağlığını yitirmesiyle ölüm şeklinde son bulmuştu.

bulunan konserve örneklerinden bir gerçek ortaya çıktı: konserveleri hazırlayan 2 firmadan biri, londra’ya yerleşen bir macar’ın kurduğu bir firmaydı ve bu macar beyefendi, sırf işi alabilmek için fiyatı düşürdükçe düşürmüş ve en sonunda ihaleye konmuştu. ancak işin aciliyeti olduğu için konservelerin kapaklanıp mühürlenmesi işlemi baştan savma olmuş ve bu işlemde kaynatıcı olarak kullanılan kurşun, zaman içinde konservenin içindeki yemeğe karışmıştı. ve insanlar da bu konserveleri tüm yolculuk boyunca ve buza saplandıkları andan itibaren düzenli öğünlerle yemişti.

ingiliz hükümeti, kayıp keşif grubunu veya en azından gemileri bulana 20.000 sterlin, yani günümüz parasıyla 2 milyon sterline yakın bir ödül koydu. e haliyle, aralarında james clark ross’un da olduğu birçok kişi kurtarma seferlerine çıktı ancak bulunanlar ilk ölen 3 kişinin gömülü donmuş mumyaları ve küçük alet edevat oldu. inuit’lerin anlattığı hikayeleri ise kaale almıyorlardı. ama başka elementler de vardı: 1848’de peel sound’un girişine gelen bir arama gemisi, peel sound‘a bakıp "john franklin bu buz yığınının içine yüzmüş olamaz" deyip aramasını sonlandırmıştı.

1859’da yola çıkan bu keşif seferlerinden biri, teğmen william hobson öncülüğünde taşların üst üste konulmasıyla oluşturulmuş bir zaman kapsülü(time capsule) buldu. bu, muazzam bir keşifti. çünkü o zamanlar, sefer yapan gemilerin tümünün yakın oldukları karaya bir zaman kapsülü içinde rapor bırakması kuralı vardı. böylece kaybolsalar bile akıbetleri hakkında bir tahmin yapılabilecekti.

zaman kapsülünün içinden bir mektup çıktı. ilki, 28 mayıs 1847 tarihliydi ve kaptan franklin öncülüğünde, herşeyin kusursuz şekilde ilerlediği ve buzların erimesini beklediklerini yazıyordu. ancak mektubun kenarlarında ikinci bir mesaj daha vardı ve bu mesaj okunduğunda, tüm resim birden karanlık hale geldi: ikinci mesaj tam 1 yıl sonra 1848 mayıs’ında yazılmıştı ve franklin ile beraber 9 subayın da olduğu 24 mürettebatın ölmüş olduğunu ve komuta kademenin francis cozier tarafından yürütüldüğünü yazmakla kalmamış, buza saplandıkları ilk kıştan itibaren buzların hiç erimemiş olduğunu ve 1 santim bile ilerleyemediklerini anlatmıştı. facia büyüyordu.

1860 ve 1869’da charles hall öncülüğündeki 2 keşif, bilgi edinmek için daha çok inuit’ler üzerinde yoğunlaştı ve ilk defa, yabani ve barbar olarak gördükleri halktan çok ciddi bilgiler edinmeye başladılar. ilk önce king william adası’nda içinde çok fazla sayıda ekipman olan bir kayık ve içinde 2 ceset buldular; fakat bir sorun vardı: kayık, gemilerin olduğu yöne yönlendirilmişti. daha sonra da yine inuit’lerin yardımıyla birçok cesedin kalıntılarına ulaşıldı: bu cesetlerden biri de, zamanının en parlak beyinlerinden olan tıp uzmanı harry goodsir’e aitti.

charles hall, inuit’lerle iletişime geçerek hikayenin aydınlanmasındaki en büyük unsuru, “tanık hikayelerini” devreye sokarak çığır açtı. birçok inuit, olanlara tanık etmişti ve bu beyaz adamlara dair anlatacak, kendilerine ilginç gelen birçok anıları vardı.

francis crozier ve adamları 1848 yazında, charles hall’ın 1869’da bulduğu kayığı, gemide çikolataya kadar ne kadar yaşam desteği ünitesi varsa doldurarak çok büyük bir partiyle güneye doğru yürüyüşe çıkmışlardı. ancak mesafe çok uzundu ve bu adamların her tarafı, inuit’lerin dediklerine göre şişlik ve yara içindeydi. hepsi hastaydı. birçoğu yavaş yavaş c vitamini eksikliğinden kaynaklanan iskorbit hastalığından çürüyor, geri kalanı ise yıllar içinde hem konservelerden hem de gemilerin içindeki su sistemini yayan boruların kurşun kaynaklı olmasının da etkisiyle, kurşun zehirlenmesiyle yavaş yavaş acı içinde eriyorlardı. güneye yürümüşler, ancak bir noktada pes ederek geri dönmeye karar vermişlerdi. yürüyüş umutsuzlukla sona ermişti ve hepsi, “ev” olarak bildikleri tek yer olan gemilere dönmeye karar vermişlerdi. buzların erimesi, tek umutlarıydı.

2 eskimo, charles hall’a tanık oldukları hikayeleri kronolojik olarak anlatırken hikaye gittikçe daha da karanlık ve insanlık dışı bir hal aldı. 1850 yazına gelindiğinde bir partiyle karşılaşmışlardı ve partide 30 kadar adam vardı, açlıktan kırılıyorlardı. başlarındaki uzun boylu bir adam, inuit dilini bilmemesine rağmen kendilerine gelip aç olduklarını yalvarırcasına el işaretleri ve seslerle anlatmaya çalışıyordu. ınuitler için bu adamlar garipti: çünkü 4 yıldır burdaydılar ve hala bir fok bile avlamayı bilmiyorlardı, öğrenmemişlerdi. bu beyaz adamlar nasıl bu kadar cahil olabilirdi? buna rağmen adamlara yardım edip ellerinde istifledikleri etleri verdiler, ancak ertesi sabah hemen sıvıştılar: 2 inuit, 30 adamı doyuramazdı.

yine başka bir inuit, aynı yılın kışında gemilerin kendi kendilerine olduğu bir gün, boşaltılmış olduğunu düşünüp içinde kullanışlı birşey bulabilir miyim diye girdiğinde karşılaştığı manzarayı anlatır: içerde bir sürü adam vardı ama hepsi hareketsizdi ve hastaydı: hepsinin yüzleri, elleri derileri, tüm vücutları simsiyahtı. hem kurşun zehirlenmesi, hem iskorbit, hem soğuk yanmasından kangren hem de açlık, tüm vücutsal fonksiyonlarını yoketmişti ve artık ölmeyi bekliyorlardı. kendisi gemiden çıkacakken bu adamlar birden dirilmiş ve onu gitmekten alıkoymak istemişlerdi. tam o sırada yine uzun bir adam gelip inuiti kurtarmış, ve kamarasına çekerek el işaretleriyle birkaç yüz metre ilerdeki başka bir kampa gitmemesi konusunda kendisini uyarmıştı.

bu uzun adamın sözkonusu inuit’e gitmemesi için uyardığı kamp hakkındaki fikirler, ancak yüzyıl sonra toplu bir halde bulunan kemiklerin incelenmesiyle ortaya çıktı.

tüm gıda tükenmişken ve avlanmayı bilmiyorken, mürettebatın bir kısmı yamyamlığa başlamıştı ve muhtemelen çok büyük bir kavga sonunda gemiden uzaklaştırılmışlardı. bulunan tüm kemiklerde belli birkaç detay vardı: tüm el ve kafalar ayrı bir noktada gömülmüştü ve geriye kalan tüm diğer kemiklerde, derin bıçak izleri bulunmuştu. bu izler, etin kemikten sıyrılma işleminden kalan izlerdi. anlaşıldığı üzere, dışlanan adamlar aralarından biri öldüğü zaman kendisini “insan” yapan görsel unsurları gözden uzaklaştırmak için el, ayak ve başlarını kesip başka bir yere gömüyorlardı. geriye kalan gövde ise bir karkas muamelesiyle işlenip yeniyordu.

en son inuit hikayesi, 1851 yazına dairdi. gemiler artık bomboştu ve bir inuit, gemilerden dışarı doğru karda az sayıda ayak izi görüp onları takip ederek 4 adama ulaşmıştı. bu adamlar kendisinden yardım istedi ve takip eden kış boyunca, bu inuit onlarla yaşayacak ve onları doyurup, avlanmayı öğretecekti. bir sonraki baharda yollarını ayırmışlar, ve bu 4 adamdan aralarındaki en uzun olanı, inuit’e minnettarlık hediyes olarak bir kılıç hediye etmişti: kılıcın üstünde yazan isim, bu uzun adamın kimliğini ve karakterini ne iyi anlatabilecek isme aitti: james fitzjames. 4 adam, güneye doğru yönelerek ufukta kayboldu ve bir daha kendilerini gören olmadı.

tarihin son büyük keşif girişimi, tarihin en trajik faciasıyla son bulmuştu. 129 adamdan geriye 1 tane bile kurtulan olmamış, ve tüm bu mürettebat sadece soğuk değil, açlık, hastalık, ölüm, yamyamlık, umutsuzluk ve kutup karanlığı ile tam 6 yıl boyunca mücadele etmişti. kaçamamışlardı, bulundukları kuzey kutup dairesi, medeniyete olabilecek en uzak noktalardan biriydi ve zamanında, günümüzde mars’ın bize olduğu kadar “uzaylı” bir ortamdı.

gemilerin kaderine dair ne olduğu ancak 2010’lu yıllarda ortaya çıktı. 2 gemi de, king william adası’nın güneyinde suyun 30 metre altında keşfedildi. ikisi de, yıkılmış direkleri haricinde el değmemiş kadar iyi bir durumdaydılar. bulundukları ortam o kadar “uzaylı” idi ki, haritada bilinmeyen bir boşluk olan bu bölgedeki king william adası’nın ada olduğunu bilmiyorlar, anakaranın bir uzantısı olarak gördükleri “king williamsland” adını verdikleri bir kara olduğunu sanıyorlardı. bölgeye, bu kadar yabancıydılar.

inuit’leri vahşi olarak görmeyip, o 6 yılda onlardan kutuplarda yaşamanın sanatını öğrenmiş olsalar belki aralarından bir kısmı kurtulabilecekti. ama ingiliz kibiri, tarihin efsaneleşmiş en büyük facialarından birinin doğmasına sebep oldu. 2 gemi enkazının ingiliz hükümeti tarafından hediye edildiği kanada bunun farkına varmış olacak ki, 1990’da nunavut bölgesini inuitlerin özerk bir eyaleti haline getirdi ve “eskimo” terimi, rafa kaldırıldı.