ANALİZ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/insanlar-icin-onemli-olan/

İnsanların önem verdiği şeyler; insanına ve toplumuna göre değişiklik göstermekle birlikte, genel olarak üçü diğerlerine göre daha çok öne çıkar. Bunlar; varlıkları (parasal, taşınır, taşınmaz), emekleri ve zamanlarıdır. Bu üçü arasındaki hiyerarşi bile insanına göre değişir. Özellikle insan nitelikli oldukça, zamanının ve emeğinin değeri yükselir. Nitelik azaldıkça, bu ikisinin değeri de düşer. Günümüzde ise insanlığın ezici bir çoğunluğu için en değerli şey; maddi varlıklarıdır.

İnsanlar, bu önemli kaynakları kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını sürdürebilmek, refahlarını arttırabilmek ve sosyal pozisyonlarını güçlendirebilmek için kullanırlar. Bunları yaparlarken de azımsanamayacak bir çoğunluk, zorluklarla karşılaştıklarında hedeflerine ulaşmak için ne yazık ki ahlaki kuralları eğip bükmekten ve çiğneyip yok saymaktan geri durmazlar.

Canan And

Ancak az sayıda insan sahip olduğu bu üç önemli kaynağı (varlıkları, zamanı ve emeği) kendisi ve ailesi dışında, içinden çıktığı toplum, yurttaşlığını taşıdığı ülkesi ve insanlık için kullanır ve onlar için katma değer yaratmaya çalışır.

23 Kasım 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi’nin Dr. Canan And Etkinlik Merkezi açılışındaydım. Bu etkinlik merkezi, içinden çıktığı toplum için hala çırpınan ve yararlı olmaya çalışan iki erdemli insanımızın bağışları sayesinde satın alındı. Etkinlik merkezinin adından da anlaşılacağı gibi bağışın aslan payını Dr. Canan And, diğer bölümünü de İhsan Kurdoğlu vermiş.

AKP’li Belediye Sokağa Atmış

Etkinlik merkezi; Zeytinburnu’nda yeni bir binanın bir dairesi satın alınarak yapılmış ve içi gerçekten de çok iyi tasarlanarak döşenmiş. Bu bağışı yapanları ve emeği geçenleri kutluyoruz. Ayrıca; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi, eski yerlerinden Zeytinburnu’nun AKP’li Belediyesi tarafından atılmış ve yeni bir yer gösterilmemişti. Bu nedenle; bağışla alınan bu yer onlara ilaç gibi geldi. AKP’li belediyelerin hangi tip derneklere ve vakıflara yardım ettiğini ama çağdaş derneklere ve vakıflara düşmanlık ettiğini bildiğimizden, bu öğrendiklerimiz de bizi şaşırtmadı.

Beni bu açılış törenine bağışın aslan payını yapan Canan And davet etmiş ve küçük bir konuşma da yapmamı istemişti. Tabii ki bu isteğini seve seve yerine getirdim. Esasında kendisinin varlığını bu yıl Şubat ayında fark etmiştim. 23 Şubat 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ataşehir Şubesi, burs verdiği gençlere konuşma yapmam için davet etmişti. Konuşmamın sonunda gençlerle ve üyelerle sohbet ederken “Buraya ne kadar kira ödüyorsunuz?” diye sormuştum. Sormamın nedeni; daire büyük ve güzeldi, dolayısıyla kirası da fazla olurdu ve kirayı ödeme sıkıntısı çekebilirlerdi. Ancak yanıtları; “Bu daire bizim, kira ödemiyoruz’’ şeklinde oldu. “Nasıl aldınız?” diye sorduğumda ise duvardaki hanımefendinin fotoğrafını göstererek “O bize aldı ve bağışladı” dediler ve adının da Canan And olduğunu söylediler.

Atatürk’e Borçluyum!

Duvarda fotoğrafı asılı olan bu hanımefendiyi bir yerden anımsıyordum ama bir türlü çıkaramıyordum. Ertesi günü öğrenmiştik ki; bu hanımefendi 3 yıl önce Almanya’da verdiğim bir konferansı dinlemeye gelmiş ve hatta konferans sonunda benimle fotoğraf bile çektirmişti.

Canan And, bir diş hekimi ve Almanya’da yaşıyor. Tüm birikimlerini ve mal varlığını Almanya’da diş hekimi olarak kazanmış ve yapmış. Annesinden, babasından ve Türkiye’den bir kuruş kendisine intikal etmemiş ama kendisini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı ve borçlu olduğunu hissediyor. “Atatürk ve onun temellerini attığı laik ve çağdaş düzen olmasaydı; ben kadın olarak okuyamaz, Almanya gibi bir ülkede başarılı olamaz ve halen sahip olduğum birikimleri edinemezdim” diyor. Zeytinburnu’nun diğer bağışçısı İhsan Kurdoğlu da Almanya’da yaşıyor ve kendisinin 40 yıl evvel cebinde 50 Alman Mark’ı bile yokmuş.

Haklarını Yemeyelim, Cami Yaptırıyorlar!

Ne yüce bir duygu değil mi? İnsanlığa, içinden çıktığı topluma ve onun geleceğine katma değer yaratmak… Her iki erdemli insanımızla uzun uzun konuştum. Yardımlarında dinsel motivasyon yok, cennet beklentisi yok, daha da önemlisi herhangi bir karşılık beklemek de yok.

Bir bu erdemli insanlara, bir de Türkiye’de, kazancını iktidara olan yakınlığına, hileli ihalelere, karşılığında verilen komisyonlara, hırsızlığa, kamu malının peşkeşine borçlu olanların yaptığına bakın. Bu erdemsiz insanlar; çoğunlukla haksız edinimlerini yurt dışına kaçırıyorlar ve yurt dışında gayrimenkuller alıyorlar. Ama haklarını da yemeyelim; Türkiye’de de cami yaptırıyorlar ve malum vakıflara “hayır” adı altında pay veriyorlar.

Türker Ertürk

KARADENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/karadeniz-yarina-da-kalsin/

Geçtiğimiz Perşembe günü (31 Ekim 2019), Uluslararası Karadeniz Günüydü. Bu önemli günde farkındalık sağlayabilmek, hem kendi toplumumuzun hem de tüm insanlığın dikkatini çekmek maksadıyla Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu olarak, içeriğinde sorunlara işaret ettiğimiz ve çözüm önerilerini beraberinde sunduğumuz bir basın bildirisi yayınladık.

Bugün ise oturum yöneticiliğini Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu Başkanı ve İstanbul Barosu eski Başkanı Av. Muammer Aydın’ın yaptığı, forum yöneticiliğini Gazeteci ve Yazar Alaettin Bahçekapılı’nın gerçekleştirdiği, Prof.Dr. Bayram Öztürk, Prof.Dr. Doğan Kantarcı, Yüksek Mimar Bekir Gerçek ve Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhçu gibi birbirinden değerli uzmanların konuşmacı olarak katıldığı, benim de açılış konuşmasını yaptığım “Karadeniz Yarına da Kalsın” konulu panelde çok önemli ve yararlı bilgi ve fikir alış-verişlerinde bulunduk.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu, Trabzon dışında ve ağırlıkla İstanbul’da yaşayan Trabzonlulardan oluşmuştur. Ama bilinen hemşehri derneklerinden biri değildir. Bu platform; Trabzon dışında yaşayan ama maddi ve manevi birikimleri ile Trabzon’a, bu bağlamda tüm Karadeniz’e ve Türkiye’ye faydalı olmayı, katma değer yaratmayı amaçlayanların hareket noktası düşünce ve kültür olan birlikteliğidir.

Panel konumuz; “Karadeniz Yarına da Kalsın!” Evet, endişeliyiz! Çünkü; bu gidişle Karadeniz’i yarına, çocuklarımıza ve torunlarımıza güzelliklerini, verimliliğini ve cennet durumunu yitirmiş olarak bırakacağız. Karadeniz derken; güneyinde ülkemiz Türkiye’nin bulunduğu, batı, kuzey ve doğusunda Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan ile beraber paylaştığımız denizden, arkasında ise Kırklareli’nden Artvin’e kadar uzanan sahil şeridimizden ve gerisinde bulunan dağlarından, yaylalarından ve vadilerinden bahsediyoruz. Biliyorsunuz, bu panelin yapıldığı İstanbul ilimiz de aynı zamanda bir Karadeniz kentidir.

Karadeniz’in doğal çevresi, denizi ve karası ile tahrip ediliyor ve katlediliyor. Şimdi harekete geçmezsek, yarın çok geç olacak. Fotoğraflarda sık sık karşınıza çıkan, adeta cennetten bir köşe gibi görünen bir Uzungöl’ümüz var. 50 yıllık geçmişini çok iyi biliyorum. İsviçre’deki dağ köylerini bile kıskandıracak güzellikteydi. Bugün maalesef aynı durumda değil. Ama İsviçre dağ köyleri hala aynı, hala güzelliklerini koruyorlar.

Görevim nedeniyle tüm Avrupa’yı gezdim, İngiltere’de ise 3,5 yıl yaşadım. İngiltere’nin iklimi aynı Karadeniz iklimi gibiydi. Bu nedenle alışmam ve sevmem zor olmamıştı. Hatta “Senin memleketin nasıl” diye sorduklarında “Burası Karadeniz’in ütülenmiş hali” derdim. Gerçekten öyleydi de! Ama bugün Karadeniz, sahili ile yaylaları ile biraz bilinçsizlik, biraz da rant nedeniyle tahrip ediliyor, yok ediliyor. Özellikle bu iktidar döneminde, bu tahribat tavan yapmış durumda.

Örneğin; Karadeniz’in sırtını dayadığı Çoruh Vadisi… Bu vadinin çeşitli yerlerinde, üç iklim yaşanır. Karadeniz, Doğu Anadolu ve Akdeniz iklimi… Burada zeytinden, satsumaya ve kırmızıbibere kadar yok yok!

Çoruh Nehri havzasının binlerce yıldır yerleşim yeri olarak seçilmesinin nedeni; yamaçlarını oluşturan kayaların, bitkilerin muhtaç olduğu elementlerin hemen hemen tümüne sahip olması, iklim çeşitliliği, bunun sonucu olarak bitki ve hayvanlar için bölgenin doğal bir sera oluşu ve çok özel bir yaşam alanı olmasıdır. Havzada binlerce yıllık tarımsal faaliyet sonucu, bazı bitkiler “Endemik Kültürel Bitki” özelliğini kazanmıştır. Bu bitkilerin başka bir yerde yetiştirilme özelliği yoktur. Ayrıca Çoruh Nehri, dünyanın ikinci derecede heyecan verici ve buna karşılık en uygun fiyatlı rafting parkurudur.

Elektrik üretme bahanesi ile yapılan ve hala realize edilmeye çalışılan HES’lerle bölgenin iklimi değişecek ve havzanın flora (doğal bitki örtüsü) ve faunası (bölgede yetişen hayvan türleri) tahrip olacaktır. Proje, bölgede yaşayan binlerce insanın dışarıya göçüne de neden olacaktır. Bölgenin madenler bakımından çok zengin olduğu bilinmektedir. Bu proje, maden yağmasının önüne çıkabilecek insan engelini ortamdan çıkartmaktadır. Barajların işgal etmediği alanlar ise uluslararası maden şirketlerinin yerli işbirlikçilerine tahsis edilmiş ve halen de edilmektedir.

Ülkemizin doğasına karşı tahribat yalnız Trabzon’la, Karadeniz’le sınırlı da değil! Türkiye’nin her yeri, az veya çok, doğa katliamından nasibini alıyor. Geçtiğimiz Ağustos’ta Kaz Dağları, Kirazlı Köyü, Balaban Mevkiinde altın madeni projesi kapsamında yapılan doğa katliamına dur diyebilmek için başlatılan “Su ve Vicdan” nöbetine destek vermek amacıyla o bölgeye gittim ve katliamı yerinde görüp, direnişe destek verdim.

Kaz Dağlarına, Salda Gölü’ne, Karadeniz’in yaylalarına ve Cerattepe’ye sahip çıkmak; aynı zamanda bir vatan savunmasıdır. Günümüzde, bir milletin üzerinde yaşadığı ve nimetlerinden faydalanma imkânına sahip olduğu kara ve deniz alanları ile bu alanların üzerindeki hava sahasına vatan ve bu alanların korunmasına ise vatan savunması denmektedir.

Geçmişte ise vatan, sadece bir kara parçasıydı. Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklindeki duygulu mısraları, zamanına göre çok doğruydu. Ama bugün için eksik kalır. Özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra, teknolojinin de gelişmesiyle, denizler paylaşılmaya ve vatan parçaları haline gelmeye başladı. Günümüzde Türkiye’nin karasal yüzölçümünün yaklaşık olarak yarısından daha fazla olan bir de Mavi Vatanı (450 bin Km²) var. Doğu Akdeniz’de ve Ege’de bunun için mücadele veriyoruz.

Çağ, çok büyük bir hızla değişiyor. Günümüzde, sadece ölerek veya öldürerek vatan korunamaz hale geliyor. Bu hızla yarın, yani 21. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren binlerce, yüzbinlerce insanımız ölse bile vatanımızı koruyamayacak hale geleceğiz. Yakın gelecekte, karşınızda savaşan bir canlı bile göremeyeceksiniz. Karşınızda; binlerce kilometre uzaktan gönderilen ve kumanda edilen robot askerler, insansız ve silahlı hava, deniz ve kara araçları ile uzaydan sizi hedefleyen çeşitli silahlar olacak. Artık vatan savunması ölerek değil yaşayarak, hayatta kalarak, bilim insanlarına ve nitelikli topluma sahip olarak, toplumsal katma değer üreterek, bilinçlenerek, farkındalık yaratarak, elini taşın altına sokarak ve sorumluluk alarak yapılacak.

Türkiye, her yıl erozyonla, geriye dönüşü olmayacak şekilde, 750 milyon ton kadar, en verimli toprak parçalarını kaybediyor. Bunun nedeni; doğal bitki örtüsünün ortadan kaldırılması. Kaz Dağları bölgesinde, yalnız altın madeni gerekçesiyle 195 bin ağaç kesildi. Sadece bu kadar da değil vatanımıza saldırılar! Doğamız her yerde tahrip ediliyor, sahillerimiz, göllerimiz, nehirlerimiz ve yaylalarımız kirletiliyor, en verimli ovalarımız betonların altında bırakılıyor. Bunun için bir vatan savunması yok mu? İşte bu saldırılara karşı savunma tankla, tüfekle olmuyor; bilinçli insanlarla, toplumla ve bizim gibi farkındalık yaratmaya çalışan platformlarla, derneklerle oluyor.

Vatan; hoyratça, haince, sorumsuzca kullanacağımız ve har vurup harman savurabileceğimiz bir miras değil, atalarımızdan gelecek nesillerimiz için emanet aldığımız, ortak kutsal evimizdir. Ama iktidar, kutsal vatanımıza karşı duyarlı ve hassas değil; bilakis eylemleriyle, yaptıkları ve yapmadıkları ile sanki düşmanlık içinde.

İstanbul gibi bir şehirde, geçmişte çocukluğumuzda ve gençliğimizde yaşamadığımız kadar dolu ve sel gibi tabii afetleri sıklıkla yaşar olduk. Esasında bu felaketler, doğaya karşı işlenen ihanetin neticesidir. İstanbul’daki sel felaketinin başat sorumlusu; doğayı katleden, yeşil alanlarımızı yok eden, şehri ranta kurban ettiren, çağdaş şehircilikten damla kadar nasibini almayan, ama çeyrek asırdır İstanbul’u yönetmiş olanlardır.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu’na böylesine önemli bir konuda düzenledikleri panel vesilesi ile yarattıkları farkındalığa katkıda bulunmamı sağladıkları için teşekkür ederim.

Türker Ertürk

AMERİKA DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : “Akıllı ol” dendi ve olundu


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : "Akıllı ol" dendi ve olundu

ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’a yazdığı mektup, gündeme bomba gibi düştü. Önce sosyal medyayı karıştırdı, “Yok artık, insaf! Bu kadar da olmaz!” dedirtti…

ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’a yazdığı mektup, gündeme bomba gibi düştü. Önce sosyal medyayı karıştırdı, “Yok artık, insaf! Bu kadar da olmaz!” dedirtti. Hatta iktidarı karalamak için yapıldığı,“uyduruk ve montaj” olduğu iddia edildi ama en sonunda Washington’dan doğrulama geldi. Trump mektubunda; Erdoğan’ı “sert adam olmaması, aptal olmaması” konusunda uyarıyor ve “Suriye konusu insancıl bir yolla çözülmezse, Türkiye ekonomisini mahvedeceğim!” tehdidini savuruyor. Burada “insancıl yolla” dediği;“benim istediğim gibi” demektir.

Bu mektuba nereden bakarsanız bakın; çok açık bir aşağılama ve hakaret içeriyor. Ancak kavgada ve mahalle arasında söylenebilecek sözler bunlar. Yenilir, yutulur gibi değil! Mektup Erdoğan’ı hedef almış olsa da Cumhurbaşkanı olması nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti de rencide olmuştur. Gereği yapılmalıydı ama nerede!

İktidar bırakın tepki koymayı, çok zor durumda olduğu için yenilir, yutulur gibi olmayan ve Barış Pınarı Harekâtının başladığı gün gönderilen bu mektubu yedi, yuttu ve kamuoyundan gizledi. Beyaz Saray mektubu kasti olarak basına sızdırmasaydı, biz bu konuyu öğrenemeyecektik. Mektubun yırtılıp çöpe atıldığı da doğru değil! Hatta “akıllı olunacağı” konusunda karşı tarafa güvence verildiği için ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence yanına Dışişleri Bakanı Pompeo’yu da alarak konuyu çözmek için Türkiye’ye geldi.

OSMANLI’NIN TORUNUYUM AMA…

Erdoğan önce görüşmem dedi ama pabuç pahalıydı ve görüşmek zorunda kaldı! Hem de ne görüşme! Uluslararası protokol kurallarına aykırı olarak, bir ülkenin protokolde ikinci sırada olan adamıyla masada eşit statüde ve yan yana oturarak. Bu olay da mektup kadar Türk Milleti’ni rencide etmiştir. “Osmanlı’nın torunuyum” de, “Yeni Osmanlı” ideolojisi peşinde koş ama Osmanlı’nın bile yaptığının tam tersini yap!

Kanunî Sultan Süleyman,16. Yüzyılın başında Fransa Kralı Fransuva’yı esaretten kurtarmış ve sonrasında Fransuva’ya Fransa’nın acizliğini gösteren ve biraz da rencide eden o meşhur fermanını göndermişti. Ayrıca; bu olaydan sonra protokol olarak Fransa Kralı, Osmanlı’nın ikinci adamı konumundaki Sadrazam’ın eşiti sayıldı ve Osmanlı Padişahı ikisinden de daha yukarıda kabul edildi. Dün (17 Ekim 2019), Ankara’da bu olayın tam tersi tecelli etti!

AYAR VERDİ, TEHDİT ETTİ, İŞİ BİTİRDİ!

Daha açık olmak gerekirse; Trump önce mektupla ayar verdi ve tehdit etti, daha sonra yardımcısını gönderip tehdidin içeriğini kapalı kapılar ardında iyice somutlaştırdı ve işi bitirdi. İktidar, Suriye’de başlangıçta açıkladığı siyasi hedeflere ulaşmadığı halde teslim oldu ve harekâtı bitirmek zorunda kaldı. Çünkü; ABD tarafından yönlendirilen tehdidin ve şantajın boyutları çok büyüktü. Hani terör örgütü teslim olmadan, silahlarını bırakmadan bu harekât bitmeyecekti? 120 km’lik bir cepten PKK’nın uzantısı PYD’nin biraz güneye inmesi, harekâtın hedeflerine ulaşılması anlamına gelmiyor ki!

Trump tarafından gönderilen mektubun seviyesizliğine gelirsek; bu da oyunun, planın ve Türkiye’ye karşı sürdürülen harbin bir parçası. Daha geçen yazımızda anlatmıştık. ABD, kendi çıkarları paralelinde yönlendirebilmek ve ayar vermek için Türkiye’ye karşı 5. Nesil Savaş kapsamında, yoğun Bilgi Harbi uyguluyor. Trump’ın, sosyal medya mesajları, mektubu ve açıklamaları bu kapsamda değerlendirilmelidir. Diplomatik dilin Türkiye’deki iktidar üzerinde yeterince tehdit algısı yaratmadığı görülünce, son gönderilen mektuptaki dilin nezaket seviyesi kasti olarak düşürülmüş.

SURİYE, ESKİ SURİYE OLMAYACAK!

Suriye konusunda, ABD ve Rusya zımnen anlaşmış durumda. Artık herkes Suriye’nin eski Suriye olmayacağının bilincinde. Yeni Suriye farklı tanımlar ve isimler altında da olsa, sonuç itibarıyla federatif bir yapı içinde olacak ve Kürtler ülkenin kuzeyinde otonom bir yapıya sahip olacak. Eğer Türkiye, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Suriye bacağı kapsamında, Mart 2011’de başlatılan vekâlet savaşının ateşine odun taşımasaydı, İhvan destekçiliği yapıp Beşar Esad’ı yıkmaya çalışmasaydı, bu durum hâsıl olmayacaktı.

Epeydir ABD ve Rusya, Türkiye üzerinde de satranç oynuyor. Her ikisi de Türkiye’nin PYD’ye zarar vermesini istemiyor ve bu yapının yeni Suriye’de artık oyuncu olacağının farkında. ABD, Türkiye’ye Suriye’deki harekât konusunda sınırlı bir müsaade verdi. Artık daha fazla oyalayamayacağını gördü. Oyalamaya devam ettiği takdirde, Türkiye’yi iyice Rusya’nın kucağına iteceğinden korktu. Trump’ın sosyal medya mesajları, mektubu, tehdidi, yaptırımlar ve Halk Bankası hamleleri harekâtı sınırlandırmak içindi ve bunu başardılar.

HERKES KAZANDI AMA TÜRKİYE KAYBETTİ!

Rusya da Türkiye’yi Batı’dan koparmaya, kendi ulusal hedef ve çıkarları için kullanmaya çalışıyor ve bu yüzden iktidara katlanıyordu. S-400 de bu kapsamda Rusya’nın hamlesiydi. Bu nedenle Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtına yol verdi. Ama iktidarın kafasındakileri bildiğinden harekâtı sınırlamak için KürtlerleBeşarEsadarasında arabuluculuk yaptı ve Suriye rejim güçlerinin Rakka, Ayn-el Arap (Kobani) ve Menbiç’e girmesini sağlayarak, Türkiye’nin güneye doğru önünü kesti. Yani Türkiye, ABD ve Rusya tarafından hem ayrı ayrı, hem de beraberce sıkıştırıldı, eli kolu bağlandı ve manevra alanı daraltıldı. Suriye’nin kuzeydoğusundaki 120 km’lik cepte bulunuyor olmamız da esasında siyasal çözüm masası öncesinde ABD’nin pazarlık gücüne katkı yapıyor.

Demem o ki; herkes kazandı (ABD, AB, Rusya, Suriye) yalnız Türkiye kaybetti. Hem de sahada, çatışma alanında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başarısına rağmen maalesef masada kaybettik. Bu rotada gidersek, daha çok kaybedeceğiz. Nedeni ise; iktidarın yanlış siyasi hedefi, geçmişte Suriye konusunda yaptığı fahiş ve affedilmez hatalar, hala yanlışı yanlışla düzeltmeye çalışmasındaki ısrar ve bizatihi kendisinin geçmişte yaptığı yanlış işler nedeniyle Türkiye’nin yumuşak karnı olması, tehdide ve şantaja açık hale gelmesidir.

Şimdi sıra; bu başarısızlığın halka başarı olarak takdim edilmesine,“Amerika’ya baş eğdirdik” yalanına ve ele geçirilmiş medya ile halkın kandırılmasına geldi.

Türker Ertürk

Odatv.com

AMERİKA DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TRUMP’IN TWEETLERİ NE ANLAMA GELİYOR ???


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/trumpin-tweetleri̇/

Bugün (13 Ekim 2019), Suriye’nin kuzeydoğusunda başlatılan Barış Pınarı Harekâtının beşinci günü. Türk Silahlı Kuvvetleri kahramanlar gibi savaşıyor, aslanlar gibi mücadele ediyor ve Mehmetçik yine tarih yazıyor. Zaten bunun böyle olacağını biliyorduk. Ama başlarındaki siyasi iktidar için aynı şeyi söylemek mümkün değil! İktidar, kahraman askerlerimizin aksine şov ve yanlış işler peşinde ve iktidarını bunun üzerinden pekiştirme derdinde.

Siyasi Hedef yanlış seçilmiş. Bu hedef, ülkemizin çıkarları ve güvenliği ile taban tabana zıt! Bunun anlamı; asker zafer kazanacak, Türkiye yine kaybedecek. İktidar, Suriye’nin toprak bütünlüğünün peşinde değil! Bu konudaki söylemleri asıl amacını gizlemek için sözde, özde değil! Suriye’yi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında bölüp parçalamak amacıyla emperyalizm tarafından kurulan ÖSO için “Suriye’nin Milli Ordusu’dur” denmesi bile bunun onlarca emarelerinden biridir.

Türkiye, ne yazık ki aklı ve vicdanı hür, emin, ehil, ehliyetli ve bilgili eller tarafından yönetilmiyor. Bunun sayısız örnekleri var. Bugün, bunlardan bir tanesine dikkatinizi çekmek istiyorum.

Artık Savaşların Karakteri Değişti

Erdoğan, Sırbistan’dan dönerken uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlamış ve Trump’ın sosyal medya üzerinden yayımladığı çeşitli mesajların sorulması üzerine; “ABD askeri ve güvenlik bürokrasisi başkanlarının talimatlarını yerine getirmiyor. Siyasiler ve medya Trump’ın üzerinde baskı oluşturmaya çalışıyor. O da bu baskıları hafifletmek için mecburen twitter üzerinden bazı mesajlar veriyor’’ demiş.

Bu açıklamanın uzaktan veya yakından gerçeklikle ilgisi yok! Daha da kötüsü, bu açıklama gösteriyor ki; Türkiye kendisine karşı çok ağır biçimde icra edilen Beşinci Nesil Savaş’ın ve bu kapsamda yapılan Bilgi Harbi’nin farkında değil. Trump’ın tweetleri bu kapsamda olup, arkasında devlet aklı bulunan ataklardır. Düşünebiliyor musunuz; bir tweet atıyor, Türkiye’de Türk Lirası’nın değeri düşüyor ve borsa çakılıyor. Bir tweet atıyor, Çin’de karışıklık çıkıyor. Dahası da var!

Beşinci Nesil Savaş

Artık savaşların karakteri, özellikleri, yapısı ve genetik kodları değişmiştir. Günümüzün savaşlarında; çatışma ile barış, asker ile sivil, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki hatlar bulanık ve belirsizdir. Bu savaşlar tek merkezden yönetilmez, ateş ve manevra gücü asli unsur olmaktan tamamen çıkmıştır.

Günümüzdeki bu savaş artık; “Beşinci Nesil Savaş (Fifth Generation Warfare)” veya “Hibrit Savaş (Hybrid Warfare)” olarak adlandırılıyor. Bu savaş, ağırlıkla ateşli silahlarla yapılmıyor ve yapılmayacak da. Bu, Beşinci Nesil Savaş (Fifth Generation Warfare). Yüksek teknoloji, devlete bağlı olmayan aktörler, terörizm, vekâlet savaşçıları, binlerce kilometre uzaktan ve uzaydan sevk ve idare edilen insansız hava ve deniz araçları, bilgi harbi, psikolojik harekât, medya, din, terörizm, siber timler, toplumsal mühendislik, seçimlere müdahale, beyin yıkama, ekonomik ve ticari manipülasyonlar ve daha niceleri bu savaşın silahlarıdır.

Bilgi Harbi

Bilgi Harbi (Information Warfare); bir devletin ulusal hedeflere ulaşmasını desteklemek için, kendi bilgilerini, sistemlerini ve bilgi altyapısını yüksek teknolojinin katkısıyla etkin olarak kullanıp korurken, diğer ülkelerin bilgi sistemleri ve alt yapılarını etkisiz hale getirmek ve istismar etmek amacıyla yaptığı faaliyetlerdir.

Yazarsam Yer Yerinden Oynar!

Bilgi Harbi’nin silahlı kuvvetler tarafından uygulanan bölümüne ise Bilgi Harekâtı denir. Bilgi Harekâtı yalnız silahlı kuvvetler tarafından değil, hemen hemen tüm bakanlıklar tarafından (Ticaret, Turizm, Tarım gibi) uygulanır veya uygulanması, hatta bu konuda planlarının olması da gerekir. Bizde ise durum evlere şenlik; ne plan, ne bilgi ne de farkındalık var!

Konuyu daha kolay anlatabilmek için bir örnek vermek gerekirse; bazen bazı kişilerden “Konuşursam çok kişinin başı belaya girer’’ veya “Yazarsam yer yerinden oynar” gibi sözler duyarsınız. İşte bunlar; kişisel olarak yapılan Bilgi Harbi’dir. Ama arkası getirilemezse, yani bilgi ile doldurulamazsa; inandırıcılığını kaybeder, boş tehdit ve şantajın ötesinde bir anlam taşımaz ve başarısız olunur.

Hesabını Uzmanlar Kullanıyor

İşte devletler de bu anlamda Bilgi Harbi yaparlar. Tarihi gelişim içinde, ilk çağlardan itibaren Bilgi Harbi yapıla gelmiştir. Ama günümüzde, özellikle bilgi ve iletişim teknolojisinin gelişmesi ile birlikte bu harp büyük bir çıkış yapmış ve etkinliğe ulaşmıştır. Sosyal medyanın Bilgi Harbi’nde her bakımdan büyük önemi ve etkinliği vardır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse; Trump’ın mesajları hatta mesajlarının içeriğindeki küstahlıkları, tehditleri ve hatta densizlikleri bile, arkasında ABD’nin emperyalist devlet aklını ve bu kapsamda Bilgi Harbi’nin özelliklerini içermektedir. Muhtemelen Trump’ın twitter hesabını kendisi dışında ama kendi üslubuna haiz Bilgi Harbi uzmanları kullanmaktadır. Yani Trump’ın tweetleri Bilgi Harbi kapsamında, adeta nükleer başlıklı balistik füze değerindedir. Eğer ülkenizi yöneten siyasi kadrolarınızda bu farkındalık yoksa, bu tweetlerin isabet ve hasar oranı çok ama çok yüksek olur ülkeniz için!

Türker Ertürk

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : BU ŞEKİLDE GİRERSEK, TUZAĞA DÜŞERİZ !!!


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/bu-sekilde-girersek-tuzaga-duseriz/

Geçtiğimiz Pazartesi günü (7 Ekim 2019) ABD Başkanı Trump, sosyal medya hesabı üzerinden Türkiye’yi tehdit etti ve “Sınırların aşılması durumunda Türkiye’nin ekonomisini yok edeceğim” dedi. Halbuki Trump, Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinde Suriye’nin kuzeyindeki harekât için yeşil ışık yakmıştı. Gerçekte bu yeşil ışık, Trump’ın derin devleti arkasına almaya yönelik bir iç politika manevrasıydı. Çünkü ABD derin devletinin bunu kabul etmeyeceği biliniyordu.

Trump aynı şeyi geçen sene (Aralık 2018) de denemiş, Suriye’nin kuzeyinden ABD askerlerini çekmeye kalkmış, yer yerinden oynamış, Savunma Bakanı James Mattis tepki olarak istifa etmiş ve Trump geri adım atmak zorunda kalmıştı. Şimdi de çok tepki geldi. Daha önceden Güney Carolina Valiliği ve ABD’nin Birleşmiş Milletler eski Daimî Temsilciliğini yapan Nikki Haley, Trump’ın Suriye’nin kuzeyinden asker çekmesini sert bir dille eleştirdi ve “Türkiye dostumuz değil, Suriyeli Kürtleri desteklemeliyiz, onları ölüme terk etmek büyük hata olur” dedi.

Trump’ın Boyunu Aşar!

Dışişleri eski Bakanı Hillary Clinton, “Trump Türkiye’nin otoriter liderinden yana tavır alarak, Suriye’deki Kürt müttefiklerimize ve Amerikan çıkarlarına ihanet ediyor” açıklamasını yaptı. Daha geçen hafta, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey “Washington SDF’yi (Suriye Demokratik Güçleri) desteklemeye devam edecek” açıklamasını yapmıştı. SDF denen, esasında PYD’nin Türkiye’yi kandırmak için konan diğer adıydı. Buradan anlayacağımız üzere; ABD’nin Suriye’de Kürtleri destekleme politikasından vazgeçmesi mümkün değil. Bu, Trump’ın boyunu aşar! O da bunu bildiğinden, hemen Türkiye’yi tehdit ederek içeriye “Sorun yok” demek istedi.

Trump bu tehditle; “Benim tanıdığım limitler içinde, kendi iç politika ihtiyaçların için operasyon yapabilirsin. Dışına çıkar da müttefikim olan PYD’ye zarar verirsen, daha önce papaz krizinde yaptığım gibi ekonomini perişan ederim” demek istedi. Mesaj piyasalar tarafından hemen alındı ve Türk Lirası, Amerikan Dolarına karşı hemen düşüşe geçti. Bakın Trump’ın sosyal medya mesajı nelere kadir oluyor! Burada esas sorun; iktidarın 17 yıldır hiçbir sınırlama olmadan yönettiği ekonomimizin bu kadar kolay manipüle edilir hale getirilmiş olmasıdır.

“Demokrasi Getireceğiz” Gizli Amacı Örtmek İçindi!

Bu tehditle Trump’ın telefonla verdiği sınırlı müsaade, karşı tarafta yanlış anlaşılmayı engellemek maksadıyla yazılı hale getiriliyor, kayıt altına alınıyor, iç ve dünya kamuoyuna deklare ediliyor. Bunu yapmasaydı; Trump ile Erdoğan arasındaki bu konuşma iki kişi ve iki devlet arasında gizli kalacaktı. Demem o ki; bu tehdidin arkasında ABD’nin devlet aklı vardı!

ABD’nin Suriye politikasında hala bir değişiklik yok. Mart 2011’de, Türkiye’nin de içinde olduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Suriye bacağı kapsamında bu ülkede vekâlet savaş başlatıldı. “Demokrasi, Esad halkını eziyor, diktatör Esad, insan hak ve özgürlükleri” söylemleri, tamamen gizli amaçlarını örtmek için palavraydı. Hem de ne palavra! Amaç; Suriye’yi bölüp parçalamak ve Kürt Devleti’nin Suriye parçasını inşa etmekti. Düşünebiliyor musunuz; demokrasi ve insan hakları açısından 22 Arap ülkesi içinde en iyi durumda olan Suriye’ye, bu konularda en kepaze durumda olan Suudi Arabistan ile demokrasi getirilmeye çalışıldığını!

Rusya Topa Girince, ABD Planını Revize Etti

ABD 2015’den sonra, Rusya’nın Suriye’de topa girmesinin ardından yaşanan gelişmeler nedeniyle, Suriye’yi parçalama hedefini kuzeyde aynen Irak’ta olduğu gibi güçlü bir Kürt otonomi yapının bulunacağı federatif bir Suriye olarak değiştirdi. Yani ABD, BOP’un Suriye bacağının realizasyonunu bir miktar revize etti ve zaman olarak öteledi. Tabii ki nihai hedefi değişmedi. Görünen o ki -daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi- Suriye konusunda Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği, ABD’nin yapmak istedikleri ile taban tabana çelişiyor. Yapılması gereken; Suriye merkezi hükümeti başta olmak üzere, bölge güçleri ile işbirliği yapmaktır. Ama iktidar en başından beri hep yanlış işlerin içinde oldu ve hala da doğruya gelmiş değil.

Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantısı bir yapının egemen olmasının ülkemizin çıkarları ve güvenliği ile çelişmekte olduğunu artık iktidar da söylüyor. Bunu engellemenin yolu ise Suriye ile işbirliğinden geçmekte. Ama iktidar başka şeyler peşinde olduğundan, Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği için adeta şart olan Suriye ile işbirliğine yanaşmıyor. Egemen bir ülkenin topraklarına kaymakamlar, emniyet müdürleri, jandarma komutanları atıyor ve fakülteler kuruyor. Bunlar, doğru işler değil! İleride başımızı çok ağrıtacak.

Kimse Yanımızda Olmaz!

ABD, Türkiye’yi ikili seçeneğe mahkûm ediyor. Birincisi; oyalama taktiği ile Suriye için kurguladığı mevcut durumu kabule zorlamak ki şimdiye kadar bunu başarı ile götürdüler. İkincisi ise; kışkırtarak, gel gel yaparak ve tuzak kurarak Türkiye’yi Suriye’nin kuzeyine sokup, ağzına kadar bataklığa girmesini sağlamak. Türkiye’nin bütün dünyayı karşısına alarak Suriye’ye girmesi çok yanlış olur ve uluslararası hukuk açısından meşruiyeti de olmaz. Kimse yanımızda da olmaz.

Sovyetler Birliği, 1979’da Afganistan hükümetinin daveti üzerine bu ülkeye girdi. Burada 9 yıl savaştıktan sonra 1988’de, 15 bin insanını kaybederek geri çekildi. Sovyetler Birliği bu süre içinde Afganistan’da, gerçekte ABD’nin verdiği imkânlarla donatılmış vekilleriyle savaştı.

Kızıl Ordu’nun Durumuna Düşeriz

Yenilmez denilen Kızıl Ordu yenildi, arkasından Sovyetler Birliği çöktü ve dağıldı. Çünkü Kızıl Ordu’ya karşı savaşan, uzaktan bakıldığında ve Moskova’dan değerlendirildiğinde çapulcu gibi gözüken bu Afgan savaşçıların, radikal İslami örgütlerin ve Taliban’ın arkasında ABD’nin sınırsız desteği, lojistiği ve teknolojik imkânları vardı.

Tüm dünyayı karşımıza alarak Suriye’ye girersek; başımıza çok ama çok büyük bela alırız ve işin içinden çıkamayız. Karşımızda yalnızca yaklaşık 80 bin kişilik PYD kuvvetleri olmayacak. Aynen Afganistan örneğinde olduğu gibi olacak. Rusya’nın desteği bile şartlı ve sınırlı. Burada yapmamız gereken; Suriye ile anlaşmak ve Suriye ile beraber hareket etmektir. Küresel emperyalist dayatmaya karşı ancak bölgesel dayanışma içinde direnebiliriz. ABD’nin Suriye’ye ve bölgeye yönelik planını ancak bu şekilde değiştirebiliriz. Mücadeleler hamasetle değil, akılla kazanılır. Suriye konusunda bugüne dek akılsızca işler yaptık, umarım bundan sonra aklımızı başımıza devşiririz.

Türker Ertürk

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : BUGÜN İTİBARIYLA TÜRKİYE İÇİN ÇÖZÜM NEDİR ???


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : BUGÜN İTİBARIYLA TÜRKİYE İÇİN ÇÖZÜM NEDİR ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/bugun-turkiye-icin-cozum-nedir/

Bu yıl itibarıyla; Kurtuluş Savaşı, Aydınlanma Devrimleri ve çağdaş uygarlık rotası ile taçlandırılan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlatılan Millî Mücadelenin 100.yılını idrak ediyoruz. Karanlıktan aydınlığa geçiş mücadelesinin başlatılmasının üzerinden bir asır geçmişken, gönlümüz daha başka şeyler yazmayı ve konuşmayı arzu ederdi! Ama şimdilik ne mümkün! Çünkü ülkemizde hiç ama hiç iyi şeyler olmuyor ve iktidarın antidemokratik, baskıcı ve zorlayıcı yönetiminde zifiri karanlığa doğru tam yol ile seyretmekteyiz.

Belki 100 yıl önceki çapta değil ama bir anlamda geniş halk kesimlerinde farkındalık yaratacak, desteğini alabilecek, Cumhuriyetimizi fabrika ayarlarına getirecek, demokratik değerleri, hukuku ve adaleti egemen kılacak ve çağdaş uygarlık rotasına yeniden sokacak yeni bir milli mücadeleye ihtiyacımız var.

Yargı Reformu Dış Dünya İçin Makyaj

Tüm iktidarlar, ülkesine hizmet ederken yanlışlar da hatalar da yapabilir. Geçmişte bunlar oldu, bundan sonra da olacak. Ama halen ülkemizi yöneten iktidarın yaptıklarını yanlış veya hata olarak nitelemek doğru olmaz. İktidarın kurucumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le, Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisiyle, ilke ve devrimleriyle, çağdaşlıkla, ulus kimliğimizle ve ulus devlet yapımızla çok ciddi ve uzlaşmaz sorunları var.

Daha açık konuşmak gerekirse; ülkemizin güvenliği, iç barışı ve çıkarları ile iktidarın artık iyice açığa çıkmış olan gizli ajandası uyuşmuyor, hatta çatışıyor. İşte bu yüzden Türkiye, her konuda felakete doğru sürükleniyor. Ama bu felakete doğru sürüklenişi dillendirenleri ve halka anlatanları susturmaya, sansürlemeye çalışıyorlar ve haklarında bitmez tükenmez davalar açıyorlar. Bugün hukukun ve adaletin önündeki en büyük engel iktidardır. Bu nedenle; yargı reformu fiilen mümkün değildir. Sadece dış dünyayı kandırmaya yönelik makyaj girişimidir.

Artık Devlet Kurumları Yok Gibi!

İktidarın 17 yılın sonunda Türkiye’yi getirdiği yer tam bir felaket tablosu. Çağdaşlıkla ilgili tüm endekslerde; insani gelişmişlik, kadın erkek eşitliği, işsizlik, eğitim ve öğretimin kalitesi, basın özgürlüğü, demokrasi, hukuk, adalet ve yolsuzluk konularında Türkiye’nin karnesi, bu iktidar nedeniyle berbat ve yerlerde sürünüyor.

Devlet kurumları yok olmaya yüz tutmuş, birer parti kurumu, hatta tek adam kurumu haline gelmiş ve gelmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de durumu hiç iyi değil. İktidar, her geçen gün Türk Milletinin Ordusunu parti ordusu haline getirmeye çalışmaktadır. Geçen ay yapılan şura, Askeri Şura değildi. Bir parti şurasıydı. Geçmişin ince eleyip sık dokunan, kılı kırk yaran ve 3 gün süren şuraları gitti, yerine bir saatte bitirilen, girdileri AKP örgütünden ve saraydan verilen parti şurası geldi. Muz cumhuriyetlerini ve kabile devletlerini ayrı tutarsanız; dünyanın hiçbir yerinde böyle bir askeri şura yok. Bu; siyaseti Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine, iliklerine kadar sokar ve bizi tarihte yaşadığımız Balkan Savaşı (1912) hezimetine taşır.

Türk Diasporasını da Böldüler!

Dış politikamız yürekler acısı ve herkesle kavgalıyız! Nedeni ise iktidarın gizli ajandası, bu kapsamda geçmişin aklı olan Siyasal İslamcı ideolojisi, Yeni Osmanlı hayali, mezhepsel bakış açısı ve çağdaşlıkla olan sorunlarıdır. Diplomatlarımız da artık ehliyetten uzak. İngiliz ajanı şeyhin önünde el pençe duranlar, İslam’ın kutsal metinleri ile bakara makara diye dalga geçenler ve darbecinin kardeşi olanlar artık büyükelçi olarak bizi temsil ediyor.

Bulgaristan’da Türkler, yaklaşık olarak nüfusun yüzde 10’u. Soğuk Savaştan ve çok partili düzene geçildiğinden beri Bulgaristan’da Türklerin partisi olan Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH), her seçimde üçüncü parti çıkıyor ve koalisyon ortağı oluyordu. Ama laik bir parti olduğu için iktidarın husumetini üzerine çekiyordu. DOST adında Bulgaristan’da dinci bir parti kurdurdular. 2017 seçiminde Türk oyları bölündü, Türkler iktidar ortağı olma şansını kaybetti ve üçüncü parti durumuna Türk ve Müslüman düşmanı aşırı sağcı ve faşist ATAKA geldi. Yani izledikleri politikalarla yalnız Türkiye’deki halkı bölmediler, Türk Diasporasını da böldüler. Aynı durum, Avrupa’da ve Amerika’da da oldu!

Suriye’den Şehitlerimiz Gelmiyor Olacaktı

İktidar, Suriye’de de yanlış işler yaptı. Mart 2011’de başlayan emperyalizmin vekâlet savaşının ateşine odun taşıdı. Bu yüzden Türkiye’de terör azdı, 4 milyon Suriyeliyi kucağımızda bulduk ve güneyimizden PKK’nın uzantısı PYD tarafından kuşatıldık. Yanlış tarafta yer almasaydık; Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi harekâtlar yapılmak zorunda kalınmayacak ve o bölgeden şehitlerimiz gelmiyor olacaktı.

Petrol ve doğal gaz olarak çok zengin olan Doğu Akdeniz’e de iktidar sahip çıkmadı ve hala Münhasır Ekonomik Bölgemizi (MEB) ilan etmedi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ise önce MEB’ini ilan etti ve 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da İsrail’le anlaştı. Ayrıca iktidar, tüm uyarılara karşın Kıbrıs’ın 2004’te uluslararası anlaşmalara aykırı olarak AB’ye girmesine izin verdi ve aynı yıl Annan Planına evet dedi. Yani iktidar, bugüne kadar ülkemizin lehine hiçbir adım atmadı ama Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına sahibiyet gösteren Türk Deniz Kuvvetleri’ne, AB 2009 ilerleme raporunda şikâyet edildiği için Balyoz ve diğer kumpasları yaptı.

Denktaş’a Düşman, Yorgo ve Barzani’yle Dost Oldular!

Niçin Mısır’la kavgalıyız? Çünkü iktidarda İhvan aşkı var. Rabia da onun sembolü. İhvan ise Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı, cihatçı ve hilafetçi! Doğu Akdeniz çanağında, istisnasız herkesle kavgalıyız. Bu şekilde ülkemizin çıkarlarını ve güvenliğini koruyamayız.

İktidar geçmişte Rauf Denktaş’a düşmanlık yaptı. Ama Yorgo Papandreu için “Erzurum seninle gurur duyuyor” diye slogan attırdı. Aynı şeyi Barzani için Ankara’da AKP Kongresi’nde de yaptırdılar. Türk Milleti ancak kendisi için ter döken, katma değer üreten, savaşan ve can veren insanlarla gurur duyar!

Sızma Değil, Yardım Ve Yataklık Yapıldı!

FETÖ ile mücadele de tam bir palavra! Hani FETÖ’nün siyasi kanadı? 31 Ağustos 2013’de Pensilvanya’da, Gülen’in çiftliğinin önünde eylem yaptık. Ben dışarıda “Bu adamın yaşaması bile günahtır! Darbe hazırlığı içindeler! Askerin, polisin ve yargının içine yerleştirdikleri köstebeklerle darbe yapacaklar ve Gülen’i Humeyni gibi Türkiye’ye getirecekler!” diye konuşma yaparken, içeride AKP’li milletvekilleri vardı. Hani, yargılandılar mı? Bu konuşmamı haber yapan Anadolu Ajansı muhabirini bile sansürlediler ve bu yüzden bana düşmanlık ettiler.

Neymiş; Ecevit ve Demirel zamanında da cemaat tarafından devlete sızma varmış! Doğru, sızma vardı. Ama bu iktidar zamanında; atama, önünü açma, yardım ve yataklık vardı.

Halka Din İman, Kendilerine Han Hamam!

15 Temmuz Darbe Girişimi engellenebilirdi. Bu girişimin ne olup ne olmadığı konusu gerçekten sorgulanmadı, hesap verilmedi ve üstü kapatıldı.

Türkiye’de tam bir ekonomik iflas durumu söz konusu. Bu iktidarla, ekonomimizin düzelmesine imkân ve ihtimal yok. Yaptıkları; savurganlık, Cumhuriyetin ekonomik değerlerini haraç mezat satmak, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz!” yaklaşımı içinde olmak ve yüksek faizle borç para alarak saraylara ve yandaşlara sermaye transferi yapacak projeler üretmektir. Kafasında tüy bitmemiş yetimin hakkının yendiği dönem geçildi artık, bademleniyor ve tecavüz ediliyor!

Müslüman oldukları konusunda da ciddi şüphelerim var. Halka din iman pompalıyorlar, öbür dünyada cennet vaat ediyorlar ama kendileri için han, hamam, saraylar yapıyor ve bu dünyada cennetten köşeler inşa ediyorlar.

İhtiyacımız Olan Ortak Akıl

Son seçimlerden önce “Beka sorunu var” diyorlardı; halkı korkutmak ve kendilerine oy vermeye mecbur edebilmek için! Bugün ise beka sorunundan söz eden yok! Aslında Türkiye’nin gerçekten bir beka sorunu var ve bu sorunun nedeni iktidarın bizatihi kendisi. Bu iktidarın Türkiye’ye verdiği en büyük iki zarardan ilki toplumu ayrıştırması ve iç barışımızı dinamitlemeye çalışmasıdır. İkincisi ise 80 milyonluk bir toplumu tek kişilik akılla yönetilmeye mahkûm etmesidir. İhtiyacımız olan akıl, ortak akıldır. Bunu da en iyi geçekleştirebilecek sistem, parlamenter sistemdir.

Tabii ki bu iktidar giderse, her şey hemen güllük gülistanlık olmayacak. Bu 17 yılda ülkemize büyük zararlar verdiler. Ama bu iktidar gitmeden de hiçbir şey düzelmez ve her şey daha da kötüye gider. Bunu yaşayarak gördük ve görüyoruz.

Çözüm İki Safhalı

Türkiye’yi tekrar çağdaş uygarlık rotasına sokmak ve felaket sürecini durdurmak için iki safhalı bir çözüme ihtiyacımız var.

Birinci safha; iktidarın gönderilmesidir. Bunun için; kısır siyasi partiler çekişmesine girmeden, iktidara muhalif olan geniş kesimleri “armudun sapı, üzümün çöpü” diyerek ayrıştırmadan, “Geçmişte sen şöyle yapmıştın, hatta iktidara destek de vermiştin!” serzenişinde bulunmadan, herkesi ama herkesi ve hatta muhalif tüm siyasi partileri kucaklamak gerekir.

İkinci safha ise; Türkiye’nin rehabilitasyonu ve tahrip edilen kurumlarının onarılması safhasıdır. Bu, başka türlü birlikteliklere ihtiyaç duyar. Ama birinci safha aşılmadan ikinci safha için şimdiden saflaşmak; birinci safha için yapılması gereken birlikteliği bozar bizi felakete taşır.

Büyük Hesaplaşma

Halen ülkemizi felakete sürükleyen iktidarın karşısına çıkan herkes, her örgüt ve her siyasi parti -yeter ki Cumhuriyet değerleri ile bir sorunu olmasın- desteği ve ilgiyi hak eder. Bu nedenle geçtiğimiz Cumartesi (21 Eylül 2019), Rıfat Serdaroğlu’nun davetlisi olarak Çoban Ateşi Hareketi’nin Afyon’daki toplantısına katıldım ve özetle bu yazımda sunduğum durum tespitini ve çözümü anlattım. Bu arada, en başından beri iktidarın kendisini susturmak için açtırdığı sayısız davaya karşı korkmadan, tek başına kahramanlar gibi mücadele eden Rıfat Serdaroğlu’nu saygıyla selamlıyorum.

Sınıf arkadaşım E. Amiral Semih Çetin’in Destek Yayınlarından çıkan “Büyük Hesaplaşma” adlı romanını okumanızı tavsiye ederim.

Türker Ertürk