GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ARAP REZERVASYONU


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ARAP REZERVASYONU

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/arap-rezervasyonu/

ABD Başkanı Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”; beklentisi yüksek olanlar, büyük resmi göremeyenler ve görmek istemeyenler için gerçekten fare doğurdu. Bu haliyle Filistin’e ve bölgeye barış değil, daha fazla istikrarsızlık ve savaş gelir. Belki de istenen budur!

Trump’ın İsrail Başbakanı Netenyahu ile beraber, yanlarında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Umman ve Bahreyn Büyükelçileri olduğu halde açıkladığı 80 sayfalık planda özetle;

  1. Filistinliler toprak kaybetmeye devam ediyorlar,
  2. Eğer denebilirse; iki devletli çözüm var ama şarta ve zamana yayılmış,
  3. Kudüs, İsrail’in bölünmemiş başkenti olacak,
  4. Filistin’in Başkenti de İsrail’in güvenlik noktaları dışında kalan, Kudüs’ün kuzey ve doğu mahallelerinden oluşan küçük bir yer olacak ve ABD buraya büyükelçilik açacak,
  5. Her şey yolunda giderse Filistinlilere para ve istihdam imkânı sunulacak ve kaynak da Araplardan

Tek Taraflı Anlaşma Olmaz!

Bir kere, bir anlaşmanın anlaşma olabilmesi için anlaşmazlığın iki tarafının da olması lazım. “Yüzyılın Anlaşması” olarak takdim edilen bu anlaşmada ise anlaşmazlığın iki tarafından biri olan Filistin yok. Bu eksikliği ABD’nin korumasında, kollamasında ve dümen suyunda olan üç Arap ülkesinin büyükelçisini vitrine koyarak doldurmaya çalışmışlar. Esasında; Mısır ve Suudi Arabistan da işin içinde ama olası tepkiler nedeniyle yoktular ve şimdilik perde arkasından destek veriyorlar.

Yüzyılın Anlaşması ile Filistinlilere önerilen devlet, bir anlamda ABD’de bulunan Kızılderili Rezervasyonlarına benziyor. Kızılderili Rezervasyonu; ABD federal hükümetince anayasal olarak tanınan bir yerli kabilenin egemenliğindeki toprakları ifade ediyor. ABD’de bulunan bu rezervasyonlara “Indian Country” (Kızılderili Ülkesi) veya “Domestic Dependent Nations” (Yerli Bağımlı Milletler) deyimleri de kullanılıyor.

Devlet Gibi

ABD hükümetlerinin Avrupa kökenli göçmenlere yer açmak için 1830’dan itibaren uygulamaya başladığı tehcir politikaları ile Kızılderilileri yaşamaya ve yerleşik hayata zorladığı yerlerdir bu rezervasyonlar. ABD’de bugün, toplam 326 Kızılderili Rezervasyon Bölgesi var ve bunların yüzölçümü yaklaşık olarak Türkiye’nin yüzölçümünün üçte biridir.

Demem o ki; Yüzyılın Anlaşması’na göre Filistin Devleti dış güvenliği İsrail tarafından sağlanacak, biraz da devlet gibi gözükecek olan, aynen Amerika’daki Kızılderililere layık görülene benzeyen, Batı Şeria ve Gazze rezervasyon bölgelerinden oluşacak bir yapı!

“Kudüs Satılık Değildir!”

Trump için “Yüzyılın Anlaşması” girişimi çok önemli. Zaten Trump’ın Yahudi damadı olan Kushner, uzun zamandır devam eden bu anlaşma sürecinin planlayıcısıydı ve başındaydı. Çünkü Trump, kendisine yönelik başlatılan görevden alma sürecinin halen ABD Senatosu’nda devam eden duruşmaları nedeniyle zor durumda. Bu girişimle, Yahudi lobisini tam olarak arkasına alacağını planlıyor.

Filistin Lideri Mahmut Abbas, açıklanan anlaşmayı sert ifadelerle eleştirdi, “Kudüs satılık değildir” dedi ve bu anlaşma üzerinde İsrail ile masaya oturmayı reddetti. İran da anlaşmayla ilgili olarak “Filistin ve İslam Ümmetine yüzyılın ihaneti” açıklamasını yaptı. Müslüman Kardeşler (İhvan), Hamas ve çeşitli İslamcı Cihatçı örgütler de anlaşmaya karşı savaş ilan etti.

Üçüncü Nakba

Önerilen bu anlaşma, Filistinliler için Üçüncü Nakba (Büyük Felaket) sayılabilir. Filistinlilere göre Birinci Nakba; 1947-1949 arasındaki gelişmeler, İsrail’in kuruluşu ve vatanlarının büyük bir bölümünü terk etmek zorunda kalmalarıdır. İkinci Nakba ise 1967’deki Arap-İsrail Savaşı ve yine vatanlarının bir bölümünü daha terk etmek zorunda kalmalarıdır. Görülen o ki; Filistinliler dahil Araplar ve İslam Dünyası hep kaybediyor. Bu kafayla devam ettikleri sürece daha da kaybedecekler. Çözüm; daha çok dine sarılmak ve radikalleşmek değil, akılcı ve bilimsel düşünce sistemine geçmektir. Karşı tarafın güçlü olmasının nedeni sorgulayıcı akıl ve bilimdir.

Tabii ki Türkiye’deki Siyasal İslamcı iktidar da bu anlaşmaya yalandan da olsa tepkiler koyacak ve halkı kandırıp gazını almak için eylemler planlayacak. Hâlbuki Trump, iki damadı karşısına alıp bu planı ana hatları ile anlatmış ve daha sonra damatlar kendi aralarında koordinasyon bile sağlamışlardı.

BOP Eş Başkanlığı Yaptıysanız…

Yüzyılın Anlaşması’na bir günde gelinmedi. İsrail’i merkeze alan, çevresindeki ulus devletleri bölüp parçalamaya çalışan, bölgenin Arap-İsrail olan çatışma eksenini Şii-Sünni olarak değiştirmeyi planlayan Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) ve Arap Baharı’na destek verdiyseniz, eş başkanı olduğunuzu böbürlenerek her tarafta anlattıysanız bu gelişmelere şaşırmayacaksınız.

2005’de Kudüs’ü ziyaret ediyorken, zamanın İsrail Başbakanı Ariel Şaron tarafından “Yahudi Milletinin ve İsrail’in başkenti Kudüs’e hoş geldiniz” sözlerine ses çıkarmadıysanız…

24 Kasım 2015’de, İsrail’in 8 adet F-16 savaş uçağının Türkiye hava sahasından geçip, 656 km uçmasına müsaade ederek Suriye’nin Kibar’daki nükleer enerji santraline saldırmasına izin verdiyseniz…

Yönetme Ehliyetiniz ve Niteliğiniz Yok

Mart 2011’de Suriye’de emperyalizm tarafından başlatılan vekâlet savaşının ateşine odun taşıdıysanız, BOP kapsamında emperyalistlerle beraber Libya’nın üzerine çullandıysanız ve hala bu ülkedeki emperyalist destekli iç savaşın ateşine benzin dökmeye çalışıyorsanız, Yemen’de Şiileri katlediyorlar diye sessiz kaldıysanız ve Yüzyılın Anlaşması’nın en önemli mimarlarından ve destekçilerinden Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın İstanbul’da Cemal Kaşıkçı’yı katletmesine seyirci kaldıysanız Kudüs ve Filistin için bağırıp çağırmayacaksınız!

“Hayır, biz iyi niyetliyiz, sadece büyük resmi göremedik ve olayların buralara geleceğini kestiremedik” diyorsanız; bu da ülkemizi yönetme ehliyetinizin ve niteliğinizin olmadığını gösterir.

Türker Ertürk

DİN & DİYANET DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Hangi İslam ? ??


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Hangi İslam ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/hangi-islam-2/

Erdoğan’ın geçen hafta Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 6. Din Şurası’nda yaptığı konuşmada söyledikleri hem doğru değil hem de bilimsel, sosyolojik ve teolojik bir temeli yok. Daha da önemlisi; bu açıklamaları kendisinin de üzerine yemin ettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilkeleri ile cepheden çelişen, evrensel çağdaş hukukla ciddi problemleri olan, insanlığın yarattığı ortak medeniyetin bugün geldiği yerle uyum içinde olmayan fikirler manzumesi adeta.

Konuşmasına; “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan ve kucaklayan kurallar ve yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim ve öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz” diyerek başlıyor, bu paralelde devam ediyor ve konuşmasının bir yerinde “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz” diyor.

Teokrasi

Ortaçağ da böyleydi! Din; siyaset, bilim, felsefe, sanat, ticaret ve her türlü sosyal ve toplumsal ilişkiler de dâhil olmak üzere tüm alanlara egemendi ve hayatın tüm alanlarını kuşatırdı. Bu dönemde her şey dine endekslenir, dinle yatılır, dinle kalkılırdı. Tüm güçlerin (yasama, yürütme, yargı) tek kişide (padişah, sultan, hakan, kral, çar) toplandığı monarşi yani tek adam yönetimi, bu dönemin yönetim şekliydi. Bu dönemin tek adamları gücünü ve yetkisini halktan değil Tanrı’dan alır, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi veya gölgesi olarak nitelendirilir ve sorgulanmazlardı. Buna teokrasi denirdi.

Bu dönemde bilim, felsefe, sanat adına ciddi bir ilerleme kaydedilemedi, halk sefalet içindeydi, artı değeri sömürülürdü, din adına ölmek ve öldürmek için savaşlara gönderilirdi, kadın insan yerine konmazdı ve din adına oluk oluk kan akıtılırdı.

Osmanlı Niçin Yıkıldı?

Medeniyetin gelişimi ile birlikte bu dönem yıkıldı. Tabii ki kolay olmadı! İçeriğinde rönesans, reform, hümanizm (insan odaklılık), sanayi devrimi, siyasal devrimler (1689 İngiliz Devrimi ve Haklar Bildirisi, 1789 Fransız Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi) ve aydınlanma olan uzun soluklu ve acılı bir dönemin sonunda dinsel düşünceden akılcı ve bilimsel düşünce dönemine geçildi. Bu gelişimin doğal sonucu olarak tek adam rejimleri yıkıldı, egemenliğin kaynağı Tanrı’dan halka geçti. Bugün çokça konuştuğumuz ve referans yaptığımız demokrasi, insan hakları, kadın erkek eşitliği, çağdaş hukuk, basın ve ifade özgürlüğü, ortak akıl gibi kavramların hepsi bu gelişimin ürünleridir. Geçmişte, dinsel düşünce döneminde bunların zerresi bile yoktu!

Osmanlı bu gelişimi ve değişimi ıskalayıp dışında kaldığı için geriye düştü, “Hasta Adam” oldu, bölündü, parçalandı ve enkaz haline geldi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimleri ise Türkiye’yi insanlığın ulaştığı ve devamlı gelişim ve evrim halinde olan çağdaş medeniyet seviyesine getirme hamleleriydi ve yapılan her bir devrimin çağdaşlık hedefine ulaşma yolunda bir anlamı vardı.

Egemenlik Gökten Yere İndirildi

Örneğin; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü… Atatürk’ün derin anlamı olan bu veciz sözünü iktidar çokça kullandı ve kullanıyor ama tabii ki anlamını bilmeden! İktidar bu sözü “Madem sandıktan çıktım, her istediğimi hiçbir sınırlamaya tâbi olmadan yapabilirim’’ anlamında kullanıyor. Hâlbuki bu söz, monarşinin kaynağı olan teokrasinin bitirildiğini gösteren bir sözdür. Yani egemenliğin kaynağı artık Tanrı değil, insandır ve halktır anlamındadır. Bir anlamda; egemenliğin gökten yere indirilmesidir. Egemenliğin kaynağı Tanrı olursa; tek adam yönetime hâkim olur ve burada demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden, akıl ve bilimden, kadın erkek eşitliğinden bahsedilemez.

Demem o ki; Din Şurasında konuşulanlar sorunludur, insanlığın bugün ulaştığı, yarın daha da öteye taşıyacağı çağdaş medeniyet çizgisi, demokrasi ve özgürlükler ile taban tabana zıttır. Ne yazıkki bu iktidar döneminde din ve diyanet; halk üzerinde baskı yaratabilmeyi, tek adam yönetimini meşrulaştırabilmeyi, iktidarda sonsuza kadar kalabilmeyi, yapılan fahiş yanlışların ve yolsuzlukların sorgulanmasını engellemeyi ve sömürü düzenini devam ettirebilmeyi hedefleyen, halka refahı ancak cennette uygun bulup kendilerine bu dünyada reva gören zihniyetin operasyon silahı haline gelmiştir.

Herkesi İslam’ı Farklı

Ayrıca hangi İslam? Bin bir çeşit İslam var! Belki daha da fazlası. Bir Hz. Muhammed’in genetik olarak akrabası olan Ürdün Kralı II. Abdullah’a, eşine, çocuklarına, kılık kıyafetlerine, İslam adına söylediklerine ve yaptıklarına bakın, bir de bizimkilere! Benzerlik bulamazsınız. Osmanlı Hanedanı’ndan son İslam Halifesi olan Abdülmecid Efendi’nin kıyafetine, ailesine, kızlarına bir bakın, bir de “Yeni Osmanlı” gibi uyduruk bir hayale sahip olmalarına rağmen, Diyanet’in Din Şurası’nda İslam adına söylediklerine, santim benzemez!

IŞİD, El Nusra, El Kaide, Taliban, Hamas, İhvan, Tunus’un Nahda Hareketi, Pakistan, Cezayir, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Muhammed bin Selman, Şiiler, İran ve daha bir sürü örnek sayabilirim. Hangisi bir diğerine benziyor? Her biri gerçek İslam’ı kendisinin temsil ettiğini iddia ediyor. Tarikatlar da böyledir! Gerçek İslam’ı kendilerinin temsil ettiğini söylerler ve birbirilerini yerler!

Türk’ün İslam Yorumu

Aynı hanedan içinde, aynı aile içinde baba ile oğulun din anlayışları bile farklıdır. Tarih bize bu gerçeği gösteriyor. Biliyorsunuz; Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Sultan II. Beyazıt bir dindar ve sofuydu. Ama babası öyle değildi! Fatih’in sarayında yıllarca yaşamış olan Gian-Maria Angiolello “Sultan II. Beyazıt, babası Fatih Sultan Mehmet için otoriterdi ve Muhammed Peygamber de dâhil, hiçbir dine inanmazdı” dediğini yazmıştır. Diyelim ki; Angiolello söylenenleri biraz abartmış. Öyle bile olsa, bu bile baba ile oğulun, Fatih ile Beyazıt’ın İslam’ı taban tabana zıt bir yorumlama içinde olduklarını göstermez mi?

Bir de Türk’ün İslam yorumu var! Kökleri Orta Asya’ya, Hoca Ahmet Yesevi’ye, Horasan Erenleri’ne, Osmanlı’nın kurucu fikir babalarından ve Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebali’ye kadar uzanan, zaman içinde Anadolu’da Alevi-Bektaşi geleneğini oluşturan, hoşgörülü, sağduyulu, kadını yok saymayan, korkuya değil sevgiye dayanan, insanı merkezine alan, gelişmeye ve çağdaşlığa açık olan bir İslam anlayışıdır bu! İslam dünyasında tektir!

Hristiyanlar Niçin Müslümanlardan Önde?

İstanbul’u bile tam olarak alamamışken, Orta Avrupa ovalarına kolayca hâkim olmamızı ve Makedonya’yı baştanbaşa ele geçirmemizi sağlayan üstünlük, bu fikir ve inanç üstünlüğüydü. Bu sonuç sadece kılıcın gücüyle alınamazdı! Ancak Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği yobaz ulema ile bu üstünlük zaman içinde azaldı, bitti ve devir Avrupa’daki gelişim ve değişimle birlikte tersine döndü, aleyhimize gelişti.

Bugün Hıristiyan dünyası İslam dünyasından her bakımdan fersah fersah ileride ve güçlü! Ama bunun nedeni Hristiyan olmaları değil! Hristiyanlığı sadece din, inanç ve itikat haline getirip kültür olarak görmeleri, dünyevi yaşamın referansı yapmamaları ve yaşamın her alanını kuşatmasını engellemeleridir. Hristiyanlar bu noktaya analarının karnında gelmedi. Reformlarla, uzun soluklu ve acılı mücadeleden sonra ulaştılar.

Türker Ertürk

ANALİZ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/insanlar-icin-onemli-olan/

İnsanların önem verdiği şeyler; insanına ve toplumuna göre değişiklik göstermekle birlikte, genel olarak üçü diğerlerine göre daha çok öne çıkar. Bunlar; varlıkları (parasal, taşınır, taşınmaz), emekleri ve zamanlarıdır. Bu üçü arasındaki hiyerarşi bile insanına göre değişir. Özellikle insan nitelikli oldukça, zamanının ve emeğinin değeri yükselir. Nitelik azaldıkça, bu ikisinin değeri de düşer. Günümüzde ise insanlığın ezici bir çoğunluğu için en değerli şey; maddi varlıklarıdır.

İnsanlar, bu önemli kaynakları kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını sürdürebilmek, refahlarını arttırabilmek ve sosyal pozisyonlarını güçlendirebilmek için kullanırlar. Bunları yaparlarken de azımsanamayacak bir çoğunluk, zorluklarla karşılaştıklarında hedeflerine ulaşmak için ne yazık ki ahlaki kuralları eğip bükmekten ve çiğneyip yok saymaktan geri durmazlar.

Canan And

Ancak az sayıda insan sahip olduğu bu üç önemli kaynağı (varlıkları, zamanı ve emeği) kendisi ve ailesi dışında, içinden çıktığı toplum, yurttaşlığını taşıdığı ülkesi ve insanlık için kullanır ve onlar için katma değer yaratmaya çalışır.

23 Kasım 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi’nin Dr. Canan And Etkinlik Merkezi açılışındaydım. Bu etkinlik merkezi, içinden çıktığı toplum için hala çırpınan ve yararlı olmaya çalışan iki erdemli insanımızın bağışları sayesinde satın alındı. Etkinlik merkezinin adından da anlaşılacağı gibi bağışın aslan payını Dr. Canan And, diğer bölümünü de İhsan Kurdoğlu vermiş.

AKP’li Belediye Sokağa Atmış

Etkinlik merkezi; Zeytinburnu’nda yeni bir binanın bir dairesi satın alınarak yapılmış ve içi gerçekten de çok iyi tasarlanarak döşenmiş. Bu bağışı yapanları ve emeği geçenleri kutluyoruz. Ayrıca; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi, eski yerlerinden Zeytinburnu’nun AKP’li Belediyesi tarafından atılmış ve yeni bir yer gösterilmemişti. Bu nedenle; bağışla alınan bu yer onlara ilaç gibi geldi. AKP’li belediyelerin hangi tip derneklere ve vakıflara yardım ettiğini ama çağdaş derneklere ve vakıflara düşmanlık ettiğini bildiğimizden, bu öğrendiklerimiz de bizi şaşırtmadı.

Beni bu açılış törenine bağışın aslan payını yapan Canan And davet etmiş ve küçük bir konuşma da yapmamı istemişti. Tabii ki bu isteğini seve seve yerine getirdim. Esasında kendisinin varlığını bu yıl Şubat ayında fark etmiştim. 23 Şubat 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ataşehir Şubesi, burs verdiği gençlere konuşma yapmam için davet etmişti. Konuşmamın sonunda gençlerle ve üyelerle sohbet ederken “Buraya ne kadar kira ödüyorsunuz?” diye sormuştum. Sormamın nedeni; daire büyük ve güzeldi, dolayısıyla kirası da fazla olurdu ve kirayı ödeme sıkıntısı çekebilirlerdi. Ancak yanıtları; “Bu daire bizim, kira ödemiyoruz’’ şeklinde oldu. “Nasıl aldınız?” diye sorduğumda ise duvardaki hanımefendinin fotoğrafını göstererek “O bize aldı ve bağışladı” dediler ve adının da Canan And olduğunu söylediler.

Atatürk’e Borçluyum!

Duvarda fotoğrafı asılı olan bu hanımefendiyi bir yerden anımsıyordum ama bir türlü çıkaramıyordum. Ertesi günü öğrenmiştik ki; bu hanımefendi 3 yıl önce Almanya’da verdiğim bir konferansı dinlemeye gelmiş ve hatta konferans sonunda benimle fotoğraf bile çektirmişti.

Canan And, bir diş hekimi ve Almanya’da yaşıyor. Tüm birikimlerini ve mal varlığını Almanya’da diş hekimi olarak kazanmış ve yapmış. Annesinden, babasından ve Türkiye’den bir kuruş kendisine intikal etmemiş ama kendisini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı ve borçlu olduğunu hissediyor. “Atatürk ve onun temellerini attığı laik ve çağdaş düzen olmasaydı; ben kadın olarak okuyamaz, Almanya gibi bir ülkede başarılı olamaz ve halen sahip olduğum birikimleri edinemezdim” diyor. Zeytinburnu’nun diğer bağışçısı İhsan Kurdoğlu da Almanya’da yaşıyor ve kendisinin 40 yıl evvel cebinde 50 Alman Mark’ı bile yokmuş.

Haklarını Yemeyelim, Cami Yaptırıyorlar!

Ne yüce bir duygu değil mi? İnsanlığa, içinden çıktığı topluma ve onun geleceğine katma değer yaratmak… Her iki erdemli insanımızla uzun uzun konuştum. Yardımlarında dinsel motivasyon yok, cennet beklentisi yok, daha da önemlisi herhangi bir karşılık beklemek de yok.

Bir bu erdemli insanlara, bir de Türkiye’de, kazancını iktidara olan yakınlığına, hileli ihalelere, karşılığında verilen komisyonlara, hırsızlığa, kamu malının peşkeşine borçlu olanların yaptığına bakın. Bu erdemsiz insanlar; çoğunlukla haksız edinimlerini yurt dışına kaçırıyorlar ve yurt dışında gayrimenkuller alıyorlar. Ama haklarını da yemeyelim; Türkiye’de de cami yaptırıyorlar ve malum vakıflara “hayır” adı altında pay veriyorlar.

Türker Ertürk

KARADENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/karadeniz-yarina-da-kalsin/

Geçtiğimiz Perşembe günü (31 Ekim 2019), Uluslararası Karadeniz Günüydü. Bu önemli günde farkındalık sağlayabilmek, hem kendi toplumumuzun hem de tüm insanlığın dikkatini çekmek maksadıyla Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu olarak, içeriğinde sorunlara işaret ettiğimiz ve çözüm önerilerini beraberinde sunduğumuz bir basın bildirisi yayınladık.

Bugün ise oturum yöneticiliğini Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu Başkanı ve İstanbul Barosu eski Başkanı Av. Muammer Aydın’ın yaptığı, forum yöneticiliğini Gazeteci ve Yazar Alaettin Bahçekapılı’nın gerçekleştirdiği, Prof.Dr. Bayram Öztürk, Prof.Dr. Doğan Kantarcı, Yüksek Mimar Bekir Gerçek ve Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhçu gibi birbirinden değerli uzmanların konuşmacı olarak katıldığı, benim de açılış konuşmasını yaptığım “Karadeniz Yarına da Kalsın” konulu panelde çok önemli ve yararlı bilgi ve fikir alış-verişlerinde bulunduk.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu, Trabzon dışında ve ağırlıkla İstanbul’da yaşayan Trabzonlulardan oluşmuştur. Ama bilinen hemşehri derneklerinden biri değildir. Bu platform; Trabzon dışında yaşayan ama maddi ve manevi birikimleri ile Trabzon’a, bu bağlamda tüm Karadeniz’e ve Türkiye’ye faydalı olmayı, katma değer yaratmayı amaçlayanların hareket noktası düşünce ve kültür olan birlikteliğidir.

Panel konumuz; “Karadeniz Yarına da Kalsın!” Evet, endişeliyiz! Çünkü; bu gidişle Karadeniz’i yarına, çocuklarımıza ve torunlarımıza güzelliklerini, verimliliğini ve cennet durumunu yitirmiş olarak bırakacağız. Karadeniz derken; güneyinde ülkemiz Türkiye’nin bulunduğu, batı, kuzey ve doğusunda Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan ile beraber paylaştığımız denizden, arkasında ise Kırklareli’nden Artvin’e kadar uzanan sahil şeridimizden ve gerisinde bulunan dağlarından, yaylalarından ve vadilerinden bahsediyoruz. Biliyorsunuz, bu panelin yapıldığı İstanbul ilimiz de aynı zamanda bir Karadeniz kentidir.

Karadeniz’in doğal çevresi, denizi ve karası ile tahrip ediliyor ve katlediliyor. Şimdi harekete geçmezsek, yarın çok geç olacak. Fotoğraflarda sık sık karşınıza çıkan, adeta cennetten bir köşe gibi görünen bir Uzungöl’ümüz var. 50 yıllık geçmişini çok iyi biliyorum. İsviçre’deki dağ köylerini bile kıskandıracak güzellikteydi. Bugün maalesef aynı durumda değil. Ama İsviçre dağ köyleri hala aynı, hala güzelliklerini koruyorlar.

Görevim nedeniyle tüm Avrupa’yı gezdim, İngiltere’de ise 3,5 yıl yaşadım. İngiltere’nin iklimi aynı Karadeniz iklimi gibiydi. Bu nedenle alışmam ve sevmem zor olmamıştı. Hatta “Senin memleketin nasıl” diye sorduklarında “Burası Karadeniz’in ütülenmiş hali” derdim. Gerçekten öyleydi de! Ama bugün Karadeniz, sahili ile yaylaları ile biraz bilinçsizlik, biraz da rant nedeniyle tahrip ediliyor, yok ediliyor. Özellikle bu iktidar döneminde, bu tahribat tavan yapmış durumda.

Örneğin; Karadeniz’in sırtını dayadığı Çoruh Vadisi… Bu vadinin çeşitli yerlerinde, üç iklim yaşanır. Karadeniz, Doğu Anadolu ve Akdeniz iklimi… Burada zeytinden, satsumaya ve kırmızıbibere kadar yok yok!

Çoruh Nehri havzasının binlerce yıldır yerleşim yeri olarak seçilmesinin nedeni; yamaçlarını oluşturan kayaların, bitkilerin muhtaç olduğu elementlerin hemen hemen tümüne sahip olması, iklim çeşitliliği, bunun sonucu olarak bitki ve hayvanlar için bölgenin doğal bir sera oluşu ve çok özel bir yaşam alanı olmasıdır. Havzada binlerce yıllık tarımsal faaliyet sonucu, bazı bitkiler “Endemik Kültürel Bitki” özelliğini kazanmıştır. Bu bitkilerin başka bir yerde yetiştirilme özelliği yoktur. Ayrıca Çoruh Nehri, dünyanın ikinci derecede heyecan verici ve buna karşılık en uygun fiyatlı rafting parkurudur.

Elektrik üretme bahanesi ile yapılan ve hala realize edilmeye çalışılan HES’lerle bölgenin iklimi değişecek ve havzanın flora (doğal bitki örtüsü) ve faunası (bölgede yetişen hayvan türleri) tahrip olacaktır. Proje, bölgede yaşayan binlerce insanın dışarıya göçüne de neden olacaktır. Bölgenin madenler bakımından çok zengin olduğu bilinmektedir. Bu proje, maden yağmasının önüne çıkabilecek insan engelini ortamdan çıkartmaktadır. Barajların işgal etmediği alanlar ise uluslararası maden şirketlerinin yerli işbirlikçilerine tahsis edilmiş ve halen de edilmektedir.

Ülkemizin doğasına karşı tahribat yalnız Trabzon’la, Karadeniz’le sınırlı da değil! Türkiye’nin her yeri, az veya çok, doğa katliamından nasibini alıyor. Geçtiğimiz Ağustos’ta Kaz Dağları, Kirazlı Köyü, Balaban Mevkiinde altın madeni projesi kapsamında yapılan doğa katliamına dur diyebilmek için başlatılan “Su ve Vicdan” nöbetine destek vermek amacıyla o bölgeye gittim ve katliamı yerinde görüp, direnişe destek verdim.

Kaz Dağlarına, Salda Gölü’ne, Karadeniz’in yaylalarına ve Cerattepe’ye sahip çıkmak; aynı zamanda bir vatan savunmasıdır. Günümüzde, bir milletin üzerinde yaşadığı ve nimetlerinden faydalanma imkânına sahip olduğu kara ve deniz alanları ile bu alanların üzerindeki hava sahasına vatan ve bu alanların korunmasına ise vatan savunması denmektedir.

Geçmişte ise vatan, sadece bir kara parçasıydı. Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklindeki duygulu mısraları, zamanına göre çok doğruydu. Ama bugün için eksik kalır. Özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra, teknolojinin de gelişmesiyle, denizler paylaşılmaya ve vatan parçaları haline gelmeye başladı. Günümüzde Türkiye’nin karasal yüzölçümünün yaklaşık olarak yarısından daha fazla olan bir de Mavi Vatanı (450 bin Km²) var. Doğu Akdeniz’de ve Ege’de bunun için mücadele veriyoruz.

Çağ, çok büyük bir hızla değişiyor. Günümüzde, sadece ölerek veya öldürerek vatan korunamaz hale geliyor. Bu hızla yarın, yani 21. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren binlerce, yüzbinlerce insanımız ölse bile vatanımızı koruyamayacak hale geleceğiz. Yakın gelecekte, karşınızda savaşan bir canlı bile göremeyeceksiniz. Karşınızda; binlerce kilometre uzaktan gönderilen ve kumanda edilen robot askerler, insansız ve silahlı hava, deniz ve kara araçları ile uzaydan sizi hedefleyen çeşitli silahlar olacak. Artık vatan savunması ölerek değil yaşayarak, hayatta kalarak, bilim insanlarına ve nitelikli topluma sahip olarak, toplumsal katma değer üreterek, bilinçlenerek, farkındalık yaratarak, elini taşın altına sokarak ve sorumluluk alarak yapılacak.

Türkiye, her yıl erozyonla, geriye dönüşü olmayacak şekilde, 750 milyon ton kadar, en verimli toprak parçalarını kaybediyor. Bunun nedeni; doğal bitki örtüsünün ortadan kaldırılması. Kaz Dağları bölgesinde, yalnız altın madeni gerekçesiyle 195 bin ağaç kesildi. Sadece bu kadar da değil vatanımıza saldırılar! Doğamız her yerde tahrip ediliyor, sahillerimiz, göllerimiz, nehirlerimiz ve yaylalarımız kirletiliyor, en verimli ovalarımız betonların altında bırakılıyor. Bunun için bir vatan savunması yok mu? İşte bu saldırılara karşı savunma tankla, tüfekle olmuyor; bilinçli insanlarla, toplumla ve bizim gibi farkındalık yaratmaya çalışan platformlarla, derneklerle oluyor.

Vatan; hoyratça, haince, sorumsuzca kullanacağımız ve har vurup harman savurabileceğimiz bir miras değil, atalarımızdan gelecek nesillerimiz için emanet aldığımız, ortak kutsal evimizdir. Ama iktidar, kutsal vatanımıza karşı duyarlı ve hassas değil; bilakis eylemleriyle, yaptıkları ve yapmadıkları ile sanki düşmanlık içinde.

İstanbul gibi bir şehirde, geçmişte çocukluğumuzda ve gençliğimizde yaşamadığımız kadar dolu ve sel gibi tabii afetleri sıklıkla yaşar olduk. Esasında bu felaketler, doğaya karşı işlenen ihanetin neticesidir. İstanbul’daki sel felaketinin başat sorumlusu; doğayı katleden, yeşil alanlarımızı yok eden, şehri ranta kurban ettiren, çağdaş şehircilikten damla kadar nasibini almayan, ama çeyrek asırdır İstanbul’u yönetmiş olanlardır.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu’na böylesine önemli bir konuda düzenledikleri panel vesilesi ile yarattıkları farkındalığa katkıda bulunmamı sağladıkları için teşekkür ederim.

Türker Ertürk