ANALİZ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİNE İHTİYAÇ VAR !!!!


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİNE İHTİYAÇ VAR !!!!

“Tüm dünya birleşmiş üzerimize üzerimize geliyor. ABD bize karşı AB de! ABD Türkiye’yi bölmeye ve parçalamaya çalışıyor ve Sevr’i tekrar diriltmenin peşinde. AB’nin de niyeti farklı değil. NATO’dan derhal çıkmamız lazım. Yoksa NATO bizi parçalayacak. Başımıza ne felaket geldiyse NATO yüzünden gelmiştir. Doğu Akdeniz’de kuşatıldık. Artık yüzümüzü tamamen doğuya dönmeliyiz Batı ile ilişkilerimizi tamamen koparmalıyız yüzümüzü tamamen Avrasya’ya dönmeliyiz ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) tam üye olmalıyız” sözlerini ve benzerlerini son günlerde çok duyuyoruz.

“Tüm dünyanın bize karşı birleştiği ve husumet içinde olduğu” doğru bir saptama değil. Herkes ve her ülke kendi çıkarlarının ve güvenliğinin peşinde! Bu kapsamda işbirlikleri ve çıkar çatışmaları yaşanıyor ve yaşanacak da. Dünyanın ve yaşamın değişmeyen kuralı bu! Bırakın farklı dillere ve kültürlere sahip toplumları aynı anaya ve babaya sahip kardeşlerin bile miras için yani çıkarları için nasıl birbirilerine girdiklerinin örneklerini yakından biliyoruz. Ortaklıklar da böyledir. Ayağını sağlam basmayan ve güçlü olmayan ortağın işini diğer ortaklar çeşitli yöntemlerle bitirirler. İstisnalar genel kuralı bozmaz!

Haklı Bir İsyan

“Amerika nasıl müttefik böyle? Hem PKK’yı terör örgütü olarak tanıyacak hem de bu terör örgütünün Suriye’deki uzantısı olan PYD’ye yardım edecek ve ayrıca bu terörist yapıyla müttefikim diyecek!”

Bu çok haklı bir serzeniş ve isyan. Ama çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize batıralım. Büyük Ortadoğu Projesi ABD’nin bölgemize yönelik bir emperyalist girişimi! Proje ile bölgemiz; etnik dinsel ve mezhepsel olarak daha küçük siyasi parçalara ayrılmak isteniyor. Yani ABD bölgemizin yeni bir siyasi haritasını çizmek istiyor. Daha açık ifade etmek gerekirse; Türkiye’nin de bulunduğu bölgeye tecavüz etmek istiyor. Nasıl olur da aramızdan birisi çıkar ve bu projeye eş başkanlık yapar! Bunu sorguladınız ve hesabını sordunuz mu?

İktidar Hala Yanlış Yolda

İktidar daha düne kadar tüm itirazımıza rağmen “ABD stratejik müttefikimiz” diyordu. Halbuki Türkiye ABD’nin NATO dolayısıyla müttefiki ama stratejik müttefiki değil. Almanya bile ABD’nin stratejik müttefiki değil. Almanya bu durumun farkında ama Türkiye farkında değil.

Bugün için gelecekte yaratacağı tehlikeler de düşünüldüğünde Türkiye’nin bekasına yönelik bir numaralı tehdit Suriyelilerdir. Kim doldurdu bunları ülkemize? İktidar Suriye’deki vekâlet savaşının ateşine odun taşımasaydı sınırlarımızı kevgir etmeseydi Suriyelileri kucağımızda bulmayacaktık ki! Suriye’nin kuzeyinden PKK’nın uzantısı PYD tarafından kuşatılmamızın da nedeni; iktidarın “Siyasal İslamcı” ideolojisi ve “Yeni Osmanlıcı” hayalinden beslenen yanlış Suriye politikasıdır. Suriye’nin kuzeyinde ABD ile birlikte güvenlikli bölge arayışları ve müzakereleri iktidarın hala yanlış yolda olduğunun göstergesidir.

Hamas ve İhvan Aşkıyla Olmaz!

Ya Doğu Akdeniz! Özellikle zengin hidrokarbon kaynakları nedeniyle bölgesel güçlerin yanında küresel güçler de bölgeye gelmiş durumda. Türkiye ise hem bölgesel güçlerle hem de küresel güçlerle çatışıyor. Bu yanlış rotada Türkiye ne yazık ki haklı olduğu halde kaybeden ülke olur. Doğu Akdeniz çanağında bulunan tüm ülkelerle kavgalıyız. Hamas’a ve İhvan’a aşk duyarak Mısır’a İsrail’e düşmanlık yaparak Suriye’nin kuzeyinde egemenlik alanı peşinde koşarak ve Suriye’yi bölmeye çalışarak Doğu Akdeniz’deki yaşamsal menfaatlerimizi elde edemeyiz.

Yoksa iktidar Türkiye’nin çıkarları değil de çatışma çıksın peşinde mi? Çünkü iktidar her geçen gün halkın desteğini kaybediyor. Durumu tersine çevirebilmek için dış tehdide ve itiş kakışa ihtiyacı var gibi gözüküyor ve bu yönde izlenim veriyor. İktidar madem Doğu Akdeniz’de çıkarlarımızın peşindeydi geçmişte neredeydi?

Esas Sorumlu İktidar!

2002’den bu yana; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Yunanistan İsrail Lübnan ve Mısır dersine çalışırken Doğu Akdeniz’i paylaşırken tüm uyarılara rağmen iktidar hiçbir şey yapmadı. O yıllarda Genelkurmay Başkanlığı; “Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarımızda yoğun faaliyet gösterelim petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri icra edelim” tekliflerini Avrupa Birliği (AB) ile aramızı bozar diye hep geri çevirmişti. Hatta 2009 AB raporunda Avrupalılar şikâyet ettiği için Cemaat (FETÖ) ile birlikte ağırlıklı olarak Türk Deniz Kuvvetleri’ne Balyoz kumpası yapılmıştı.

Demem o ki; bugün ülkemizde ekonomik iflastan Suriyeli sığınmacılara işsizlikten Doğu Akdeniz’e Ege’deki adalardan Suriye’nin kuzeyindeki kuşatılmışlığımıza ve dinamitlenen iç barışımıza kadar esas sorumlu 17 yıldır ülkemizi yöneten iktidardır.

II. Abdülhamit de Aynısını Yapmıştı!

Bu felâket tablosunda dış güçlerin etkisi ikincildir. “Amerikalılar kötü Ruslar iyi” “Almanlar kötü Çinliler iyi” diye kategorize edilebilecek bir dünya yok! İyilik kötülük dostluk ve düşmanlık; şarta zamana mekâna çıkarlarınızın çatışmasına veya örtüşmesine göre değişir. Asıl olan; ülkemizin çıkarları ve güvenliğidir. Din kardeşliği diyorsanız İhvan aşkı nedeniyle Sisi’ye ve Beşar’a düşmanlık ediyorsanız; siz ülkemizin çıkarları ve güvenliğinin peşinde değil iktidarınızın ikbali peşindesinizdir. II. Abdülhamit de kurduğu otoriter yönetimle dışarıdan aldığı borçlarla ve dış güçlere verdiği ödünlerle sadece iktidarının ömrünü uzattı ama Osmanlı Devleti’nin çöküşünü ve parçalanmasını hızlandırdı. Aynı şeyleri yapıp farklı netice beklemek; sanırım biraz saflık olur!

Amerika AB ile de çatışıyor. Amerika stratejik müttefiki olan Kanada’ya da yaptırım uyguladı ve 2003’e kadar yıllarca stratejik müttefiki olan İngiltere’de ülkesindeki İrlanda kökenliler vasıtası ile terör örgütü IRA’yı destekledi. Yine Amerika NATO müttefiki Almanya’nın Başbakanı Merkel’in telefon konuşmalarını dinletti. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Artık İki Cepheli Dünya Yok

Artık Soğuk Savaş (1947-1990) döneminin iki cepheli dünyası yok. Şimdi çok cepheli ve çevresel tehdit dünyasındayız. Artık tehdit çok cepheli çok katmanlı ve 360 dereceden çevresel! Soğuk Savaş döneminin iki cepheli paradigması ile günümüzün tehditlerini algılayabilmek önlem alabilmek ve bertaraf edebilmek mümkün değil. İktidarı ve muhalefeti ile değişen bu dünyaya uyum sağlamak ve paradigma değişikliği yapmak zorundayız.

Daha açık anlatmak gerekirse; A ülkesi X probleminde B ülkesi ile çatışırken Y probleminde B ülkesi ile işbirliği yapabilir. Problemde bilinmeyen sayıları ve veriler arttıkça problemin çözümü zorlaşır. Soğuk Savaş döneminin iki cepheli dünyasındaki bilinmeyen sayısı az olan kolay problemleri yok artık.

Ruslar Bile Arkamızda Durmadı!

Tabii ki ABD ile Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Ama bunun çözümü; karşı tarafa savrularak bir tarafa olan bağımlılığın seçeneği olarak öbür tarafa bağlanmak değil! Batı ile bağları koparıp Doğu’ya bağlandığınızda aynı muameleyi oradan görmeyeceğinizin garantisi var mı?

Rusya bile Doğu Akdeniz konusunda arkamızda durmadı! Çünkü onun da bölgede Türkiye’ninkinden farklı çıkarları var. Ayrıca GKRY ve Yunanistan ile ortak menfaatleri ve dayanışması da var. Diğer taraftan PKK’nın uzantısı olan PYD’nin Moskova’daki ofisi hala açık! Çin Uygur Türklerine karşı ağır insan hakları ihlali yapıyor.

İktidarın Görevi

Sonuç olarak; Türkiye’nin kendine göre güvenlik endişeleri ve farklı farklı çıkarları var. İktidarın görevi ise; ulusal güç unsurlarını dengeli kullanarak Türkiye’nin güvenliğini ve bekasını sağlamak ve her alanda çıkarlarını maksimize etmektir. Türkiye’nin sonsuza dek sürecek dostu kardeşi ve düşmanı yoktur olamaz da!

Gazeteci Mert İnan’ın kaleme aldığı Hayykitap’tan çıkan psikiyatrinin yaşayan bilgesi kabul edilen Prof. Dr. Özcan Köknel’in 90 yıllık kişisel yolculuğunun ve toplumsal ruh sağlığımıza ilişkin tespitlerinin anlatıldığı “Bilgenin Aynası” isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/paradigma-degisikligi/

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Almanlar Bizi Kıskanmıştı


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/almanlar-bizi-kiskanmisti/

Bugün, 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın 96. yıldönümünü idrak ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından yaklaşık üç ay önce, Lozan Antlaşması ile yeni kurulacak devletin uluslararası ortamda bağımsızlığı ve egemenliği kabul edilmişti.

Lozan; bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu, bağımsız, egemen ve eşit devlet olduğunun tescili ve emperyalizme baş eğdirildiğinin hukuki bir metnidir. Eskiler; “Fazla tevazu kibirden ileri gelir” derler. Bu nedenle, tevazu göstermeye lüzum yok. Kurtuluş Savaşı dünyanın ilk ve başarıya ulaşmış anti emperyalist savaşı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk de emperyalizme karşı savaşı göze alabilmiş ve başarıya ulaşmış ilk liderdir.

Emperyalizmin İlk Yenilgisi

Bu gerçeğin altını sadece bizim çizmemiz yetmez. Dünyanın önde gelen devlet adamları, tarihçiler ve bilim insanları bunun hakkını veriyorlar. İrlandalı tarih profesörü Pat Walsh, Atatürk ve onun önderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşı ve Lozan Barış Antlaşması için “Dünya tarihinde ilk defa Batı’nın Doğu önünde baş eğdiğini ve emperyalizmin Asya’nın kapılarından geri dönmek zorunda kaldığını” anlatıyor.

Birleşmiş Milletler Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), oy birliği ile Atatürk’ün “Uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu” olduğunu söylüyor.

Lozan’a Düşmanlığın Nedeni

Sanırım hemen aklınıza Lozan’ı her fırsatta kötülemeye ve halkı zehirlemeye çalışan meczuplar ve cahiller geliyor. Lozan’a düşmanlık; cehaletin, istismarcılığın, bilinçli veya bilinçsiz şekilde emperyalizmle işbirlikçiliğin, çağdaş düşünce sistemine geçememenin, geçmişe takılıp kalmanın, ilkeler ve değerler manzumesine sahip olamamanın çok açık tezahürüdür.

Lozan’la toprak kaybetmedik, toprak kazandık. Osmanlı Toprakları; 16. Yüzyılda, yani imparatorluğun doruk noktasında, yaklaşık 20 milyon kilometre kareydi. Bu toprakların 5 milyon kilometre karesi Asya’da, 3 milyon kilometre karesi Avrupa’da ve 12 milyon kilometre karesi ise Afrika’daydı.

Toprak Kaybı, Kuyruklu Yalan!

Osmanlı, daha sonra gelişimin ve değişimin dışında kaldığı için topraklarını hızla kaybetmeye başladı. Balkan Savaşı’ndan (1912) önce, 3 milyon kilometre kareye düşmüştü. I. Dünya Savaşı’na (1914-1918) 1,5 milyon kilometre kare ile başladı. Savaştan sonra, 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması ile Osmanlı Toprakları, yaklaşık 250 bin kilometre kare oldu.

Kurtuluş Savaşı sonrasında, 24 Temmuz 1923’de İsviçre’nin Lozan Şehrinde imzalanan Lozan Antlaşması ile topraklarımız; yaklaşık olarak üç kat arttırılarak, 775 bin kilometre kareye çıkarıldı. Demek ki; Lozan’la toprak kaybettiğimiz, tam anlamıyla kuyruklu ve ahlaksız bir yalan!

Lozan’da Onurumuzu Kurtardık

Ayrıca; Lozan sadece toprak demek değil ki! Lozan’la kapitülasyonları kaldırdık, yarı sömürge haline gelen durumumuzu sonlandırdık, siyasi, hukuki ve ekonomik bağımsızlığımızı kazandık, kaybolan şerefimizi, onurumuzu ve haysiyetimizi kurtardık.

Atatürk’e, Kurtuluş Savaşı’na, Lozan’a ve Aydınlanma Devrimlerine düşmanlığın arkasında hep aynı neden var; çağdaş olmayan Ortaçağ kafası! Rönesans’ı, Reformu, Aydınlanmayı, Fransız İhtilalini, Sanayi Devrimini yaşayan Avrupa, dinsel düşünce sisteminden akılcı ve bilimsel düşünce sistemine geçti ve aklını özgürleştirdi. Osmanlı ise Ortaçağ’daki kafa yapısını aynen koruyarak ama kafa yapısını değiştirenlerin ürünlerini alarak var olabileceğini sandı.

Çağdaş İşler, Çağdaş Kafalar İle Yapılır

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önünde iki yol vardı. Birincisi; hiçbir şey olmamış gibi davranmak ve “aynı hamam, aynı tas” olarak eski düzene ve Osmanlı’ya devam etmekti. Ama sorunun kaynağı eski düzendi. Problemi doğuran nedensellik ortadan kaldırılmaz ise aynı son kaçınılmazdı. Atatürk hastalığın teşhisini doğru koymuştu; “yeni ve çağdaş bir düzene ve kimliğe ihtiyaç vardı”.

Çağdaş işler, çağdaş kafalarla ve çağdaş insan malzemesi ile yapılır. Çağdaşlık rotasından ayrılmanın maliyetini, ülkemizi nasıl felaketlere doğru sürüklediğini yaşayarak öğreniyoruz. Sağa sola içi boş ve arkası olmayan meydan okumalarla, “kendin pişir, kendin ye” misali böbürlenmelerle ve “Almanya bizi kıskanıyor!” palavraları ile olmaz. Çağdaş ülkelerin ürettiklerini kullanarak ve binerek çağdaş olunmaz! Çağdaşlık kafa işidir!

Allah Aşkına Neyini Kıskansın!

Hem Almanya senin neyini kıskansın? Almanya, dünyanın dördüncü büyük ekonomisi ve Avrupa’nın lider ülkesi! Almanya’nın ürettiği arabalara binip birbirinize ve halka caka satacaksınız, gözlüklerinizin camı bile oradan gelecek ama bizi kıskanıyor! Üretememeni mi, patlayan işsizlik oranını mı, ekonomik iflasını mı, sorunlarını çözemiyor olmanı mı, yüksek enflasyonunu mu, kontrolden çıkan borç stokunu mu, yerlerde sürünen adalet sistemini mi, özgürlüklerin askıya alınışını mı, Allah aşkına neyini kıskansın!

Ama Almanya’nın Türkiye’yi kıskandığı, özendiği ve rol model almaya çalıştığı bir dönem vardı! Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra mağluplarla yapılan barış antlaşmalarının hepsi (Almanya ile Versay, Avusturya-Macaristan ile Sen Jermen, Bulgaristan ile Nöyyi) yürürlükte kaldı, tek bir tanesi (Osmanlı ile Sevr) yırtılıp atıldı. Bunu başaran Atatürk’e ve Türkiye’ye Almanya’da büyük hayranlık vardı!

Alman Kurtuluş Savaşı

O dönem Almanya’da, merkezden sağa hatta sola kadar önde gelen politikacılar, gazeteciler ve kanaat önderleri Türk modelini ve Atatürk’ü örnek alıyorlardı. “Türkler Sevr’i nasıl ret etmişlerse Almanlar da Versay’ı öyle yok etmeli” diye yazılar yazılıyor ve söylevler veriliyordu.

27 Ekim 1923’de, Heimatland’da “Bize bir Ankara hükümeti verin” başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda Atatürk’ün İstanbul yerine Ankara’da başlattığı Kurtuluş Savaşı’ndan esinlenerek; Berlin’de değil Bavyera’da, Münih’te Versay’dan kurtulacak bir Alman Kurtuluş Savaşı’nın başlatılması öngörülüyordu.

Bugün Tam Tersi Bir İklim Var Ülkemizde

Tek bir insanın, bir ülkenin ve toplumun kaderinde nasıl etkili olabildiğini gören Almanya, kurtulmak için Atatürk gibi bir lider peşine düştü. Ama bu iklimden faydalanan, Atatürk’le uzaktan ve yakından bile benzerliği olmayan, hayalci, ayağı yere basmayan, nerede duracağını kestiremeyen ve “ari ırk ideolojisi” gibi çağdışı fikirlerden beslenen Hitler iktidarı ele geçirdi ve sonuç hüsran oldu.

Atatürk Türkiye’si, Hitler’den ve Avrupa’nın faşizmin çizmeleri altında ezildiği bir dönemde, gerçekten aklın, bilimin ve hoşgörünün egemen olduğu kaçılacak ve sığınılacak limandı. Ama bugün, tam tersi bir iklim var ülkemizde. Ülkemizin nitelikli insanları baskı, zulüm, hukuksuzluk, adaletsizlik, soygun ekonomisi ile bozulan ekonomik şartlar ve liyakatin yok sayılması gibi nedenlerle yabancı ülkelere gidiyorlar.

Ruhları Şad Olsun

Atatürk’ün işaret ettiği ve Aydınlanma Devrimleri ile çizdiği uygarlık rotasında günümüzde çağdaşlık; tek adamlar tarafından yönetilmemek, hiç kimseye biat etmemek, tarikatlara aklını ipotek vermemek, kurtarıcı aramamak, uzlaşmaya dayanan ortak aklı ve niteliğe dayanan birleşik aklı esas almaktır.

Bu duygularla Kurtuluş Savaşı’nı taçlandıran Lozan Zaferi’ni ve eşsiz başarıda katkısı olanları saygı ve minnetle anıyorum. Ruhları şâd olsun!

Türker Ertürk

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TÜRKİYE – AMER İKA İLİŞKİLERİNDE GELİNEN EŞİK


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/turkiye-amerika-iliskileri/

S-400’lerin gelmesi ile birlikte Türkiye, eğer tersine başka bir gelişme olmazsa, geriye dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Tersine başka bir gelişme derken; ABD’ye Ortadoğu’da ve/veya Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin güvenliği ve çıkarları hilafına başka tavizler vererek ve/veya S-400’ü depoya kapatarak yapılabilecek bir hamleyi kastediyorum.

Sakın olmaz demeyin! Tek Adam yönetimi altında bulunan bir ülkede hiçbir şey sürpriz değildir. Papaz Brunson ile ilgili olarak Trump‘a: "Bu can bu bedende olduğu sürece o teröristi alamazsın" dendi, hatta onlarda bulunan papaz (Gülen) ile takas teklif edildi ama kısa bir süre sonra baskılara dayanılamadı ve bizdeki papaz iade edildi ve onlarda oldu iki papaz.

Şimdi Milli Hava Savunma Füzemiz Hazırdı!

S-400’ün alımına giden gelişmeler, esasında 2012’de iktidarın RF-4 keşif uçağımızın Suriye hava sahasında düşürülmesi üzerine Suriye’ye müdahale isteği ile başlamıştı. Doğru karar; milli bir hava savunma füzesi geliştirmekti. Doğru karar alınmış olsaydı hem bugün yaşadığımız bu zorlukları yaşamayacak, hem de aradan geçen 7 yıl içinde kendi füzemizi yapmış olacak ve envanterimize eklemiş olacaktık.

Putin, ülkesi için başarılı bir lider ve aynı zamanda iyi bir satranç oyuncusu. S-400, Putin’in Türkiye’yi Batı’dan ve NATO’dan koparabilmek adına yaptığı hamlelerden biri. Türkiye ise bu oyuna devlet aklı ile değil, tek kişilik akılla katılıyor.

ABD Frene Basmak Zorunda Kaldı

Türkiye, S-400 ile fiili olarak Batı’dan kopma sürecine girmiştir. ABD S-400’den Türkiye’yi baskı kurarak, F-35 ve yaptırımlarla tehdit ederek vazgeçirebileceğini sandı. Aynen papaz işinde olduğu gibi. Ama bu sefer karşısında Putin ve Rusya devlet aklı vardı. ABD, S-400’lerin gelmesi öncesinde Türkiye’yi ağır yaptırımlarla da tehdit etmesine rağmen F-35 programından çıkarılmamız dışında şimdilik frene basmak zorunda kaldı. Çünkü yaptırımlar, Türkiye’yi Erdoğan ile sınırlı kalmayacak şekilde geriye dönülemez bir rotaya sokardı.

Öncelikle şu bilinmeli ki; halen Türkiye’yi yöneten iktidar iradesinin ABD’den şikâyet etmeye hiç mi hiç hakkı yoktur. Çünkü mevcudiyetinin yegâne temeli ABD’dir! Ayrıca iktidar, ABD’nin Türkiye de dâhil bölgemize tecavüz etmeye çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesi’ne eş başkanlık yapmış, Türk Askeri’nin kafasına çuval geçirilmesi operasyonuna kol kanat germiş, açılımların da dâhil olduğu girişimlerini sorgusuz sualsiz uygulamış, Suriye’deki vekâlet savaşına taşeronluk yapmış, Ergenekon-Balyoz tipi kumpaslarla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırmış, kolunu kanadını kırmış, FETÖ’cülerin ve dolayısıyla 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin önünü açmıştır.

Şikâyet Etmeye Hakkı Yok!

ABD’nin de şikâyet etmeye hiç hakkı yoktur. Türk-Amerikan ilişkilerinin bu noktaya gelmesinin bir numaralı müsebbibi ABD’dir. ABD’nin Türkiye’nin çıkarlarını ve güvenliğini yok sayan, karşılıklı güvene ve işbirliğine dayanmayan, ikiyüzlü, hegemonik tutumu ilişkilerimizi bu noktaya getirmiştir.

PKK’yı hem terör örgütü olarak kabul et, hem de yardım ve yataklık yap! Bu müttefiklik ruhu ile bağdaşır mı? Bu ikiyüzlülük değil mi? Suriye’de PKK’nın uzantısı PYD ile IŞİD’le mücadelede bahanesiyle müttefiklik yapmak, Türkiye’yi salak yerine koymak değil de nedir?

Bu Duruma S-400’le Bir Günde Gelmedik

15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra CENTCOM (ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı) Komutanı Orgeneral Joseph Votel; “Yakın işbirliği içinde olduğumuz birçok askeri yetkili şu an hapiste. Birlikte yürüttüğümüz operasyonların etkileneceğinden kaygılanıyorum” dedi. Ayrıca; ABD Ulusal İstihbarat Direktörü olan E. General James Clapper; “TSK içindeki temizlik, IŞİD ile mücadeleyi zorlaştıracaktır. Muhataplarımızın birçoğu görevinden uzaklaştırıldı ya da tutuklandı. Bunun, Türklerle yürüttüğümüz işbirliğini zayıflatacağı şüphe götürmez” diye açıklama yaptı. Yani Ergenekon-Balyoz tipi kumpas operasyonlarına maruz kalanlara gösterilmeyen destek, halkın üzerine ateş açan darbecilere gösteriliyordu!

15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında ve hemen sonrasında ABD sessiz kaldı. Ama Rusya ve İran, Türkiye’nin yanında yer aldı. Hala darbenin bir numaralı müsebbibi olan Fethullah Gülen ve darbeciler kollanıyor, korunuyor. Bu da kimsenin gözünden kaçmıyor. Demem o ki; S-400’e ve Türk-Amerikan ilişkilerin bugünkü kötü durumuna bir günde gelmedik!

Amerikan Halkına Mektubumdur

4 Temmuz 2013’de, “Amerikan Halkına Mektubumdur” başlıklı bir yazı yazdım. Yazıda; Ergenekon ve Balyoz gibi gayri hukuki kumpas operasyonlarının arkasında ABD’nin olduğunu, Suriye’deki vekâlet savaşını desteklediklerini, Amerikan politikalarının dünya ve bölge barışını nasıl tehdit ettiğini anlattım.

Bu mektubum, Amerika’da yaşayan Türk Toplumu tarafından çok beğenilmişti. 45 yıldır Amerika’da yaşayan ama 2016 yılında rahmetli olan büyüğüm ve dostum Şadi Dinlenç, yazıyı İngilizce’ye çevirdi ve çeşitli medya kurumlarına gönderdi ama çok azı yayınladı. Bu yazımı, halen Türkiye’de yaşayan ve West Point’den (ABD Kara Harp Okulu) mezun olan Jim Ryan benden müsaade isteyerek, Pentagon’da görev yapan tüm amiral ve generallere gönderdi ama hiç yanıt veren olmadı.

FETÖ’nün Vergi Kaçakçılığına Bile Göz Yumuldu

Ayrıca; 31 Ağustos 2013’de Pensilvanya’da ve 1 Eylül’de New Jersey’de Fethullah Gülen’e karşı eylem ve konuşmalar yaptık. Özetle; Gülen’in dünya ve bölge barışı için tehdit olduğunu, devletin içine AKP iktidarının da desteği ile yerleştirdiği köstebekler vasıtası ile darbe hazırlığı içinde olduğunu, Türk-Amerikan ilişkilerinin büyük zarar göreceğini ve yönettiği Charter School’larda vergi kaçakçılığı yaptığını hem de o okullarda çalışan Amerikalı öğretmenlerle birlikte anlattık. Hiçbir reaksiyon gösterilmedi!

Yani Amerikalılar, kısa vadeli çıkarları için uzun soluklu çıkarlarını yok saydılar. Küresel liderlik ve yeniden Amerika’yı güçlü yapmak, sadece ekonomik ve askeri güçle olmaz. Ki bunlar da düşüşte! Arkada evrensel değerler ve ilkeler manzumesi yoksa, boş bir böbürlenmeden ve hayalden öteye gitmez.

Babacan ve Gül’le Olmaz!

Amerika, kurucu babalarına (John Adams, Benjamin Franklin, Alexander Hamilton, John Jay, Thomas Jefferson, James Madison ve George Washington) ihanet etti! Ve Türkiye de kurucu babası olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e etsin diye Türkiye’nin çağdışı yüzü ile çağdaş yüzüne operasyon yaptı! Ama geldiği yer işte burası!

Amerikalılara dostça bir uyarım var; bugüne kadar tuttukları yol ve rota yanlıştır. Türkiye’ye karşı dürüst olmalarının, karşılıklı saygıya, güvene, çıkara ve işbirliğine dayanan bir politika izlemelerinin hem dünya hem de bölge barışı için büyük faydası vardır. Aklıma gelmişken; Erdoğan’a alternatif olarak düşündükleri Babacan ve Gül’le hem olmaz hem de bu, meseleyi anlamamış olduklarını gösterir.

Türker Ertürk

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Saray ve Mabet


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/saray-ve-mabet/

Geçtiğimiz hafta, Baltık Denizi kıyısında bulunan ve Neva Nehri üzerindeki 42 ada üzerine yayılan, Rusya’nın Moskova’dan sonra ikinci, Avrupa’nın ise dördüncü büyük şehri olan St. Petersburg’daydım. Şehir, adalar üzerinde bulunması, 55 kanal ve 500’e yakın köprüsü nedeniyle “Kuzey’in Venedik’i” unvanını kazanmış. St. Petersburg, gerçekten tam bir kültür şehri. Çok sayıda sarayları, kiliseleri ve zarif binaları ile dikkat çekiyor. Şehirde görülecek ve ders alınacak çok yer var ama özellikle Ermitaj Müzesi mutlaka görülmeli. Ayrıca; bu şehirde doğa sonuna kadar korunmuş ve korunmaya devam ediliyor.

Bu mevsimde St. Petersburg’da güneş hiç batmıyor ve aydınlık hiç bitmiyor! Bu yüzden gecelerine “Beyaz Geceler” deniyor. Eğer ışıkta uyuyamıyorsanız odanızın perdelerini sıkı sıkı kapatmanız lazım.

Çarlık Rusya’sının Başkentiydi

St. Petersburg; 200 yıl boyunca çarlık Rusya’sına başkentlik yapmış olup 1703’de, ülkemizde “deli” olarak bilinen Rus Çarı Büyük Petro tarafından kurulmuştur. Şehrin ismi içeresindeki “Peter” kurucu çarın adından, “Burg” ise Almanca “kale” kelimesinden gelmektedir.

Şehrin adı, ilk defa 1914’de “Petrograd” olarak değiştirilmiştir. Nedeni ise Almanlarla savaşılıyor olması ve şehrin adında bulunan Almanca izinin silinmesinin gerekmesidir. 1918’de başkent olma görevi Moskova’ya geçmiş ve 1924’de şehrin adı yeniden değiştirilerek Leningrad olmuştur. Şehrin adı 1991’de, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte zamanın Başkanı Boris Yeltsin tarafından tekrar St. Petersburg olarak değiştirilmiştir.

Dostoyevski ve Puşkin

II.Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında, 900 gün boyunca şehir Alman kuşatmasına karşı direnmiş ve pes etmemiştir. Hitler, Leningrad’ı alacağından emin olarak Astoria Oteli’nde kutlama planlamış, hatta kuşatma son bulmadan davetiyelerini bile bastırmıştır. Davetiyeler daha sonra Rus Askerleri tarafından, Berlin’de bulunmuştur.

Tarihi yapıları dışında St. Petersburg’un Dostoyevski ve Puşkin gibi sanatçılara ev sahipliği yapması da önemini ve şehre olan ilgiyi daha da arttırmaktadır. Ayrıca; Rusya Devlet Başkanı Putin de 7 Ekim 1952’de, bu şehirde dünyaya gelmiştir.

Gezi sırasında karşılaştığım bir Rus, Türk olduğumu öğrenince, şehrin kurucusu Çar Büyük Petro’yu “Rusya’nın Atatürk’ü” diye tanımladı. Bir anlamda doğruydu ama Atatürk, Petro’nun çok daha fazlasıydı.

Rusya’yı Rusya Yaptı

Çar Petro’nun 1682’de tahta geçtiği sırada Rusya, Avrupa siyasetinde hiçbir ağırlığı olmayan, sıradan bir devlet konumundaydı. Rus modernleşmesi onun reformları ile başladı ve sonraki çarlar tarafından da devam ettirildi. Bugün Rusya eğer Rusya ise, dünya siyasetinde bir ağırlığı var ise ve 17 milyon km² ile dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip uçsuz bucaksız bir ülkesi ise bunu çok büyük oranda Petro’ya ve onun reformlarına borçludur.

Reformcu ve modernleşmeci de olsa Petro monarşiyi temsil ediyor, gücünü ve meşruiyetini Tanrı’dan alıyor, Tanrı’dan başka kimseye hesap vermiyordu. Bu düzen, üç aşağı beş yukarı tüm dünyada böyleydi. Bu dönemin üç bileşeni; Monarşi (tek adam yönetimi), Teokrasi ve Feodalizmdi. Aydınlanma ile birlikte, egemenliğin kaynağı gökten yere indi ve gerçek sahibi olan halka geçti. Monarşiler ya bir bir yıkıldı ya da yetkileri çok çok sınırlandırıldı ve parlamentolar, ülkelerin en üst kurumları haline geldi.

İhtişam, Monarşilerin Ayrılmaz Parçasıdır

Monarşilerde iki şey önemlidir; ihtişamlı saraylar ve mabetler. Ülkeyi yöneten tek adam, kendisini erişilmez kılabilmek, gücünü sorgulanmaz bir yerden aldığını gösterebilmek, halkı her şeyi ile sömürebilmek ve biat ettirebilmek için saray ve mabet yapımına önem ve öncelik verir. Evet, St. Petersburg’un yazlık ve kışlık sarayları, hanedana mensup kişilerin köşkleri ve kiliseler çok ihtişamlıydı. Ama ne uğruna! Hepsinin arkasında kan, kin, gözyaşı ve acı olduğu apaçık bir gerçek. Sadece Rusya da değil! Diğer ülkeler de böyleydi! Ama aydınlanma, akılcı ve bilimsel düşünce dönemine geçiş ile birlikte monarşiler yıkıldı.

Çağdaş dünyada artık monarşiler ya yok ya da İngiltere gibi yönetim yetkileri sıfırlanmış veya sıfıra yakın ve en üst kurumları ise parlamentolar. Monarşiler olmayınca, ihtişamlı saray ve mabet yapımı da yok. Yalnızca ihtiyaca binaen, sade, gösterişsiz ama işlevsel mabetler yapılıyor. 21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna doğru yaklaşırken, gösterişli saraylar ve mabetler yapan çağdaş bir ülke bile göremezsiniz. Görüyorsanız; bilin ki bu ülke çağdaş değildir, demokrasi yoktur, halk baskı altındadır, halkın refahı için harcanması gereken kaynaklar yararsız alanlarda çarçur ediliyordur. Bugün Avrupa kentlerinde gördüğünüz tüm ihtişamlı saraylar ve kiliseler, eski dönemin ürünleridir.

O Bile İnsaf Dedi!

Ya Türkiye! Van Gölü kıyısında üçüncü sarayın inşaatı başladı. Bu arada Marmaris’teki 300 odalı saray beğenilmemiş ve bazı kısımlar yıkılıp yeniden inşa edilecekmiş. Ayrıca; devamlı cami yapılıyor. “Fizibilitesi yapılıyor mu?” “İhtiyaç var mı?” diye araştırmadan! Kimin umurunda ki! İstanbul’un Üsküdar İlçesinde, 57 bin m² alana, 63 bin kişi kapasiteli Büyük Çamlıca Camii yapıldı. Hangi ihtiyaca göre yapımına karar verildi? 365 gün, beşer vakitten caminin yıllık doluluk oranının yüzde 1 bile olmayacağı çok açık, belli!

Yazık değil mi, kafasında tüy bitmemiş yetimin hakkı olan paralarımızın çarçur edilmesine! Düşünebiliyor musunuz, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu bile “insaf” dedi ve eleştirdi!

İhtiyacımız Olan Saraylar Nelerdir?

Türkiye’nin dış borcu 460 milyar dolara gelmişken, ekonomimiz iflastayken, yabancı ülkelerde kapı kapı dolaşıp borç para dileniyorken saray yapmanın hangi haklı gerekçesi olabilir? “İtibardan tasarruf yapılmaz” sözü; Ortaçağın, monarşilerin (tek adam yönetimlerinin) geniş kitlelere rağmen yaşadıkları lüks, savurgan ve şatafatlı yaşamın, halka hesap vermek istemeyen çağdışı ve ceberut gerekçesidir. Çağdaş dünya için itibar; bilgidir, sanattır, halkın refah seviyesidir, ekonomik büyüklüktür, kişi başına düşen milli gelirdir, insana yapılan yatırımdır, korunan doğal çevredir!

İhtiyacımız olan saraylar ise; kültür merkezleri, kütüphaneler, içinde hukuk ve adalet olan Adliye Sarayları ve müzelerdir. Çağdaş bir ülkenin başkentinde, en görkemli bina parlamentodur. Eğer bir ülkenin başkentinde o ülkeyi yöneten liderin yaşadığı yer en görkemli bina ise ve burası Elize Sarayı, Buckingham Sarayı, Dolmabahçe Sarayı gibi tarihi bir miras değil de yeni yapılmışsa; bilin ki o ülke çağdaş değildir, hukuk ve adalet ayaklar altındadır, demokrasi, insan hak ve özgürlükleri askıdadır.

Türker Ertürk

ANALİZ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Çuvalın Anlamı


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/cuvalin-anlami/

Dün (4 Temmuz 2019), sonuçları itibarıyla kurumsal anlamda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük itibarsızlaştırma operasyonlarından biri olan Türk Askeri’nin başına çuval geçirilişinin 16’ıncı yılını anımsadık. Anımsarken üzüldük, hayıflandık, kızgınlık ve nefret duyduk. Her yurtsever Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı için bu insani duygular normaldir. Ama madem tarihi geriye doğru işletemeyeceğiz, esas olan bu olaydan ders almaktır.

1 Mart 2003 Tezkeresinin reddi üzerinden yaklaşık 3 ay geçmişti ki; 4 Temmuz 2003’te, Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde, Amerikan Askerleri tarafından Türk Özel Kuvvetleri Bürosu’na yapılan baskınla, 11 Türk Askeri’nin başlarına çuval geçirildi, elleri kelepçelendi ve esir alındı. Hâlbuki Türk Askeri’nden beklenen direnmek, öldürmek ve gerekirse ölmekti!

Generaller Hizadan Çıktı!

Dz. İk. Kur. Alb. Ali Göznek, o gün (4 Temmuz 2003) Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’e bir konuyu makamında arz etmektedir. Komutana bir arz yapıldığı esnada makama bir başkasının girmesi normal değilken, zamanın Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Köksal Karabay durumun ivediliği nedeniyle içeri girer, Irak’ta gelişen acil durumu anlatır ve emir beklediklerini rapor eder. Hilmi Özkök ise “Mukavemet etmesinler” diye emir verir.

Özellikle Soğuk Savaş’tan (1949-1990) sonra Türk Silahlı Kuvvetleri doğru yerde durmuştu. 1995’de, ABD’nin muhalefetine rağmen Irak’ta yapılan Çelik Harekatı’ndan sonra, ABD Savunma Bakan Yardımcısı “Türk generalleri hizadan çıktı” demişti. Bunun anlamı çok netti; “Türk generalleri eskiden bizim dediğimizi yapardı ama Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra bunlara bir haller oldu”. 1992’de Muavenet’in vurulması ve 1993’te Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in suikasta kurban gitmesi de “Yanlış yoldasınız, rotanızı değiştirin ve hizaya gelin” uyarılarıydı.

Demokrasi Peşinde Değillerdi

1 Mart 2003 Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi bardağı taşıran son damlaydı. Esasında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Meclis’in tercihine hiç karışmamış, baskı ve kulis yapmamıştı ama Amerikalılar TSK’nın baskı yapmasını ve tezkereyi Meclis’ten geçirtmesini istiyorlardı. Hatta; Amerikalıların en yetkili ağızları “Türk Silahlı Kuvvetleri liderlik görevini yapmadı” dediler. Yani Amerikalılar, Türkiye’de demokrasi peşinde değillerdi.

4 Temmuz 2003 günü Süleymaniye’de yaşanan Çuval Olayının amacı; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bölgede ve Türk Halkı gözündeki itibarını azaltmak ve müteakip operasyonlar için direnme gücünü kırmaktı. Müttefikleri ise; AKP iktidarı, hizadan çıkmayan general Hilmi Özkök ve bugün FETÖ denen, o gün ise yere göğe konamayan cemaatin unsurlarıydı.

Gerekirse Ölmek Zorundasınız!

Empati yapın ve kendinizi Ankara’da, Genelkurmay Başkanı olarak düşünün. Size böyle bir operasyon yapıyorlar. Askere, tetiğe basmak düşer. Eğer birisi sizin itibarınızı beş paralık etmeye kalkıyorsa, sizin kafanıza çuval geçirmeye kalkıyorsa, mukavemet etmek zorundasınız. Gerekirse, ölmek zorundasınız.

Hilmi Özkök sadece çuval olayında değil, sonrasında da yine çuvalın devamı niteliğinde olan Ergenekon-Balyoz tipi kumpas operasyonlarında silah arkadaşlarına sahip çıkmamıştır. Hatta; “Ben kasaptaki ete soğan doğramam” demiş, mahkemelere gitmemiş, gereken tavrı göstermemiş ve operasyonu kolaylaştırmıştır. Bu gelişmeler göstermiştir ki Hilmi Özkök bir komutandan, Mustafa Kemal’in bir askerinden beklenen tavrı hem başlangıçta hem gelişim sürecinde hem de sonrasında göstermemiştir.

ABD, TSK’yı AKP ile Kafesledi

AKP iktidarı; gerek çuval, gerekse müteakiben yapılan Ergenekon-Balyoz operasyonlarında net olarak karşı cephede yer almıştır. CIA’nin Türkiye uzmanı Henri Barkey “ABD, TSK’yı AKP hükümeti eliyle kafesledi” diyerek, tartışmaya yer olmayacak şekilde AKP’nin sorumluluğunu ifade etmiştir.

Bugün Türkiye’de ekonomiden iç barışımıza, ulusal çıkarlarımızdan güvenliğimize kadar iyi giden hiçbir şey yok. Türkiye, koşar adım felakete doğru gidiyor. Türkiye’nin bu hale getirilmesini emperyalizm çok istiyordu. Ne güzeldi; “Bir kişiyi ikna et ve ülkeyi çıkarların için istediğin gibi tepe tepe kullan! Gerekiyorsa şantaj yap!” CIA Türkiye eski şefi Paul Bernard Henze, 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunun bir bölümünde; “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis’i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir. Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak, Amerika için sorun olmaz” diyordu.

Gül, Davutoğlu, Babacan

Ana hatlarıyla 16 yıl önce askerimizin başına çuval geçirilmesi ile operasyon başladı, BOP’un Eşbaşkanı olarak görevlendirilme, Ergenekon ve Balyoz gibi “Dördüncü Nesil Savaş” yöntemleri, 15 Temmuz Darbe Girişimi ve 16 Nisan 2017 Referandumu ile devam etti, 24 Haziran 2018 seçimleriyle sonuçlandı ve Türkiye’de rejim değişikliği gerçekleşti. Rejim değişikliği operasyonlarından muhalefet de nasibini aldı! Yoksa tek başına iktidarla bu iş başarılamazdı.

Türkiye, artık yönetilebilir değil ve devletin bağışıklık sistemi çökertilmiş durumda. Son seçimler iktidar lehine adil ve dürüst olmamasına rağmen gösterdi ki; iktidar gidici. Sadece alınabilecek demokratik olmayan tedbirlerle süre bir miktar uzatılabilir ama nihai son kaçınılmaz. Fakat üzücü olanı şu; Türkiye’nin bu duruma gelmesinde affedilmez hataları olanlar, iktidara alternatif olmaya çalışıyorlar ve yeni bir parti kurma yolunda ilerliyorlar. Başarırlarsa; gerçek kazanan çuval operasyonunu yapanlar olur!

Türker Ertürk

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TÜRKİYE’ Yİ DOĞU AKDENİZ’DE KUŞATTIRAN KİM ?…


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/dogu-akdeniz/

İktidar 17 yıldır ülkemizi yönetiyor ama hep mağduriyet edebiyatı yapıyor, içte ve dışta düşman yaratıyor, suçu başkalarının üzerine atıyor ve hiçbir konuda doğruyu söylemiyor, söyleyemiyor! Bu 17 yılın sonunda ülkemizin geldiği yer; ekonomik iflas, adaletsizlik, hukuksuzluk, iç barışımızın dinamitlenmesi, demokratik kazanımlarımızın katledilmesi, beka sorunu ve kuşatılmışlık.

Bugün Türkiye’ye her yönden saldırılıyor ve kuşatılıyor olmasının nedeni; iktidarın 17 yıllık akıl dışı, Cumhuriyetimizin kurucu ilke ve değerlerine düşman, Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerini anlamayan ve aşındırmaya çalışan, çağdışı “Siyasal İslamcı” ideolojisi ve “Yeni Osmanlı” hayalinden beslenen yönetimidir.

Bağışıklık Sistemimiz Çöktü!

Bu yanlışlar yüzünden, Türkiye’nin bağışıklık sistemi çökmüştür. Her ülkenin, aynı insan metabolizmasında olduğu gibi zayıf ve sorunlu tarafları vardır. Onlarla yaşamak mümkündür; yeter ki bağışıklık sistemi güçlü olsun. Özellikle son senelerde ve aylarda tüm gelişmelerin ülkemiz aleyhine olmasının ve her şeyin üstümüze üstümüze gelmesinin nedeni; iktidar tarafından kısmen bilinçli, kısmen bilinçsiz olarak çökertilen bağışıklık sistemimizdir. Bu şekilde yönetilmeye devam edilirsek bizi bekleyen tehdit; çoklu organ yetmezliğidir.

Dış politika, çıkarlar üzerine oturur. Dış politikada dostluklar ve ideoloji asla belirleyici değildir. Ama ülke olarak sizin dış politika anlayışınız akla ve ülkenizin yalın çıkarları üzerine inşa edilmiyorsa, dinsel dayanışmalardan, geçmişin aklından ve hayalinden medet umuyorsa ülkenize yazık olur ve evet, ülkemize yazık oluyor.

Uygun Adımları Atmaz, Hamleleri Yapmazsanız…

Bugün Türkiye Suriye’nin kuzeyinden PKK’nın uzantısı olan unsurlar tarafından kuşatıldıysa, bu yüzden Fırat’ın batısına Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı gibi askeri harekâtlar yapmak zorunda kaldıysak ve bu bölgeden hala şehitlerimiz geliyorsa; bunun nedeni iktidarın Suriye konusunda yapmış olduğu affedilemez yanlışlardır.

Gelelim, yazımızın esas konusu olan Doğu Akdeniz’deki kuşatılmışlığımıza… Dış politikada, belki de siyaset dahil yaşamın her alanında geçerli olan önemli bir kural vardır. Zamanında gerekli adımları atmaz ve uygun hamleleri yapmazsanız daha sonra atacağınız adımların ve yapacağınız hamlelerin hem maliyeti artar, hem de bu hamleler işe yaramayabilir.

Enerjisini Başka Alanlarda Kullandı

İktidar; görevi devraldığı 2002’den beri Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine gelişen, çıkarlarımızı ve güvenliğimizi tehdit edeceği daha o günden belli olan gelişmelere duyarsız kalmış, uyarıları ciddiye almamış, parmağını kıpırdatmamış, enerjisini ve zamanını Cumhuriyetimizin kurucu ilke ve değerlerini yok etmek için harcamıştır.

Doğu Akdeniz’e sahili olan devletler harıl harıl bu denizi paylaşmaya çalışırken, Münhasır Ekonomik Bölgelerini (MEB) ilan ederken ve birbirileriyle koordine olup anlaşmalar imzalarken; iktidar hiçbir şey yapmadığı gibi, Türkiye’nin çıkarlarını ve güvenliğini zedeleyen gelişmelerin içinde olmuştur.

Suriye Türkiye’yi Satmadı Ama…

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY); 2003’de Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da Mısır’la Türkiye’nin çıkarlarını yok sayacak şekilde MEB paylaşım anlaşması yaptı. Suriye ise GKRY’nin MEB paylaşımı teklifini kabul etmedi, yani Türkiye’yi satmadı. Ama Türkiye, iktidarı nedeniyle Suriye’yi sattı ve emperyalizmin vekâlet savaşının ateşine odun taşıdı.

Ayrıca; 2004’de GKRY’nin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak adanın tümünü temsilen Avrupa Birliği’ne katılmasına itiraz etmedi ve sessiz kaldı. Halbuki GKRY’nin adanın tümünü temsilen AB’ye alınması hem uluslararası anlaşmaları (Londra ve Zürih) hem de “komşularıyla sınır problemleri olan ülkelerin birliğe, AB’ye alınmayacağı” kuralını ihlal ediyordu. Artık GKRY ile olan her sorunumuz, aynı anda Türkiye-AB arasındaki sorun haline geldi.

Rauf Denktaş’a Düşmanlık Yapıldı!

İktidar tarafından; Kıbrıs davasının en büyük savunucusu olan Rauf Denktaş’a düşmanlık edildi, halkı aydınlatma girişimleri engellendi ve sansürlendi. Ama Türkiye’ye karşı her zaman düşmanlık içinde bulunan Yorgo Papandreu’ya 2011’de, Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları’nın açılış töreninde “Erzurum seninle gurur duyuyor” diye slogan attırıldı. Aynı şeyi 2012’de, AKP’nin 4. Olağan Kongresi’nde elinde Türk Askeri’nin Şehit kanı bulunan Barzani için de yaptılar ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye orada bulunanları bağırttılar.

Doğu Akdeniz’de MEB paylaşımı için işbirliği yapmamız gereken Mısır’la, iktidarın Müslüman Kardeşler aşkı ve İsrail ile Hamas sevdası yüzünden papaz olduk. Yani Siyasal İslamcı ideoloji, bölgedeki herkesi Türkiye’ye düşman yaptı, bölgedeki yaşamsal çıkarlarımız zarar gördü ve görmeye de devam ediyor. Bugünlerde Yunanistan, GKRY, Mısır ve İsrail yakın işbirliği yapıyor, toplantılar düzenliyor, ortak tatbikatlar yapıyor, hatta bu tatbikatların senaryolarında ülkemizi tehdit ve bölgenin istikrarını bozucu bir unsur olarak gösteriyor.

Türk Denizciliği 500 Yılın Zirvesindeydi!

Ayrıca; Doğu Akdeniz’in zengin petrol ve doğalgaz yatakları nedeniyle, son yıllarda bölge dışı ülkeler de (ABD, AB, Rusya) bölgeye olan ilgilerini ve faaliyetlerini arttırdılar. En son olarak topa Fransa da girdi. Türkiye, bölgede hızla yalnızlaşıyor. Aleyhimize oluşan bu resim, iktidarın yanlış politikalarının bir sonucudur.

2009’da, AB İlerleme Raporunda Avrupalılar, Türk Deniz Kuvvetleri’nin adını açık açık vererek iktidara şikâyet ettiler. Denizcilerin suçu şuydu; “Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki hak ve menfaatlerine aşırı bir sahibiyet göstermek”. İktidar bunun üzerine gereğini yaptı; bugün FETÖ denen ama o günlerde yere göğe konmayan ve menzil birlikteliği yapılan cemaatle birlikte gerçekleştirilen ortak operasyonla, denizciler başta olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üstüne Balyoz indirildi ve FETÖ’nün önü açıldı.

Balistik Füze Saldırısı Gibidir

Ki o Türk Deniz Kuvvetleri, 1571’de İnebahtı’da (Lepanto) alınan yenilgiden sonra geldiği en güçlü zirvedeydi. Ama bugün, Türk Deniz ve Hava Kuvvetleri başta olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nin doğru ve milli bir siyasi otorite emrinde, ciddi bir rehabilitasyon sürecine ihtiyacı var, eski gücüne ulaşması için! Bu işler; “Ey Amerika!”, “Ey Avrupa!”, “Ey İsrail!”, “Ey Mısır!” demekle olmuyor! Yapılan konuşmalarda gürültülü bağırışlar ve meydan okumalar fazla ise içerik ve karşılığı zayıf demektir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kendisini iyileştirebilmek ve eski gücüne ulaşabilmek için iktidara rağmen kahramanlar gibi çalıştığını ve mücadele ettiğini görüyor ve takdir ediyoruz. Ama henüz yasallaşmayan Yeni Askerlik Sistemi’nin TSK’ya ve dolayısıyla ülkemizin güvenliğine karşı atılan balistik bir füze saldırısı ile eş değerde olduğu bilinmelidir.

Türker Ertürk