AVUSTURYA DOSYASI /// Ercan Caner : Avusturya Seçimleri ve Düşündürdükleri


Ercan Caner : Avusturya Seçimleri ve Düşündürdükleri

E-posta : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

14 Ekim 2017

BBC, 12 Ekim 2017
Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 13 Ekim 2017

Rakip Sloganlar: Pazar günü yapılacak seçimler için, Sebastian Kurz’un Avusturya Halk Partisi ‘‘ŞİMDİ VEYA ASLA’’ sloganını kullanırken, Şansölye Christian Kern liderliğindeki Avusturya Sosyal Demokrat Partisi; ‘‘SORUMLULUK İLE DEĞİŞİM’’ sloganını kullanmaktadır.

Çevirenin Notları: Avusturya’da 15 Ekim 2017 günü yapılacak olan genel seçimler Türkiye açısından önemlidir. Bunun nedeni ise Avusturya seçmenindeki genel eğilimin ne yazık ki yabancı ve İslam dini karşıtlığı ile Türk düşmanlığı olmasıdır. Avusturya seçmeninde görülen Türk düşmanlığının artmasında, son Anayasa Referandumu Halkoylamasında, diğer Avrupa ülkeleri gibi, Avusturya’daki Türk vatandaşlarını da oy deposu olarak kullanmak isteyen AKP’nin büyük katkısı bulunmaktadır. AKP, Avusturya’daki Türk seçmeninden beklediği desteği görmüş ve Avusturya’da yaşayan 38,233 Türk vatandaşı EVET oyu kullanmıştır. Bu sayı %73 EVET oranı anlamına gelmektedir. Avusturya’da yaşayan Türk vatandaşları için, bundan sonra Avusturya’da geçmişte oldukları gibi rahat ve huzur içinde yaşamak ne yazık ki kolay olmayacaktır. Seçim kampanyaları esnasında görülen yabancı, İslam ve Türk düşmanlığı ile illegal çifte vatandaşlık yaklaşımı bunun en büyük göstergesidir.
Avusturyalı parti liderleri, göçmenlik karşıtı muhafazakarların kıl payı kazanacağı öngörülen Pazar günkü seçimler öncesinde, son TV tartışma programında katıldılar.

Tartışma programında bütün gözler, yapılan son kamuoyu anketlerine göre yarışı önde götüren Avusturya Halk Partisi lideri, sadece 31 yaşındaki, Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz üzerinde toplanmıştır.

Son Kamuoyu Yoklamaları

Yapılan son kamuoyu anketlerine göre; milliyetçi Özgürlük Partisi (FPÖ-%26) ve merkez-sol Sosyal Demokratlar (SPÖ-%24) başa baş olarak, Avusturya Halk Partisinin (ÖVP-%33) hemen arkasında yer almaktadırlar.

Avusturya Parlamento Seçimleri: Partiler, Liderleri ve Son kamuoyu anket sonuçları. ÖVP – Die neue Volkspartie – Sebastian Kurz (%33), FPÖ – Freiheitliche Partei Österreichs – Heinz-Christian Strache (%26), SPÖ – Sozialdemokratische Partei Österreichs – Christian Kern – (%24).

Farklılıklara rağmen TV tartışması oldukça yumuşak bir havada geçmiş, hatta bazen kahkahalara dahi sahne olmuştur.
Partisi Sosyal Demokratların, Özgürlük Partisi ile ikincilik yarışında olduğu görülen Şansölye Christian Kern, aksilikler ve istifalarla geçen kampanya esnasında hata yaptığını kabul etmiştir.
Seçimde esas rakibi olan Kurz da oldukça eski bir partiden gelmektedir, fakat bu harika çocuk, kendi ‘‘oluşum hareketini’’ yeniden icat etmeyi başarmış durumdadır. Yorumculara göre Kurz, partisini sağa kaydırarak Özgürlük Partisi oylarından bir kısmını alırken, Özgürlük Partisi de sosyal meselelerde sola doğru kaymış durumdadır.
Onlarca yıldır Avusturya siyaseti, merkezci Avusturya Halk Partisi ve Sosyal Demokratlar tarafından domine edilmiştir, fakat gözlemciler bu iki parti arasında bir koalisyonun, muhafazakârlar ile Özgürlük Partisi arasındaki bir koalisyona nazaran bu sefer pek de olası görülmediğini ifade etmektedirler.

NEOS-Lideri Matthias Strolz, FPÖ-Lideri Heinz-Christian Strache, Şansölye Christian Kern (SPÖ), ÖVP-Lideri Sebastian Kurz ve Grüne Lider Adayı Ulrike Lunacek ORF TV Stüdyosunda-Elefantenrunde Foto: © APA/GEORG HOCHMUTH

TV tartışması, adaylar tarafından belirlenen beş konu üzerinde yapılmış ve üç iddialı aday da daha az iş düzenlemeleri çağrısında bulunmuştur.
Özgürlük Partisi lideri Heinz-Christian Strache, doğu Avrupa ülkelerinden ülkeye girecek ucuz iş gücü üzerinde uyarılarda bulunurken, Yeşiller Partisi lider adayı Ulrike Lunacek de ekonomi ve çevre meselelerinin birlikte ele alınması gerektiğini öne çıkarmıştır.
Kurz ve Strache TV tartışması esnasında bazen aynı düşünceleri paylaşmış, her ikisi de gösterilecek tepkiler konusunda farklı düşüncede olmalarına rağmen, göçmenlerin yarattığı tehdide dikkat çekmişlerdir. Her iki lider de çocukların okula başlamadan önce Almanca öğrenmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.
Pazar günü yapılacak olan erken seçimler öncesindeki kampanya esnasında Kurz, seçmenlere, 2015 yılındaki düzensiz göçmen akınına karşı çıktığını hatırlatmıştır.

Merkez sağ Halk Partisi lideri Sebastian Kurz, Graz kentinde seçmenleri ile tokalaşırken. 4 Eylül 2017. Foto: JOE KLAMAR/AFP/Getty Images

Örtünme Yasağı

2015-2016 yıllarında, çoğunluğu Suriye, Irak ve Afganlı mülteci olan bir milyondan fazla göçmen Almanya’ya ulaşmıştır. Ana geçiş rotası üzerinde olan Avusturya, Avrupa Birliği-Türkiye arasında varılan mülteci anlaşması, Balkanlar üzerinden gelen göçmen sayısında sert bir düşüş yaşanmasına neden olana kadar bu problemle uğraşmak zorunda kalmıştır.
Dış işleri bakanı olarak Kurz, geçtiğimiz yıl göçmen sayısını aşağılarda tutan, Balkan sınırı kısıtlamalarının kaleme alınmasına yardımcı olmuştur. Kurz aynı zamanda, 1 Ekim 2017 tarihinde yürürlüğe giren, bütün yüzü kapatan peçe ve çarşafın yasaklanması kararlarını da desteklemiştir.
Geçtiğimiz yıl yapılan seçimlerde, Özgürlük Parti adayı Norbert Hofer, eski Yeşiller Partisi lideri Alexander Van der Bellen tarafından kazanılan başkanlık yarışını kıl payı kaybetmiştir.
Özgürlük Partisi, 1956 yılında eski Naziler tarafından kurulmuş ve hayatını kaybeden Jörg Haider liderliğinde geçmişte seçim başarıları kazanmıştır. 2000 yılında Haider’in partisi, muhafazakarların kurduğu hükümette yer almış ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin bozulmasına neden olmuştur. Jörg Haider 2008 yılında geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.

AVUSTURYA’DAN ÇİFT PASAPORTLU TÜRK VATANDAŞLARINA SIKI ÖNLEMLER başlıklı makalemizi BURADAN okuyabilirsiniz.

KÜRESEL ÖRGÜTLER DOSYASI /// ZAHİDE UÇAR : “YÜZYILIN İTİRAFLARI” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


ZAHİDE UÇAR : “YÜZYILIN İTİRAFLARI” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır.” Rothschild

2014 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, ünlü petrol milyarderi, bankacı ve dünyanın en zengin ailelerinden biri olan Yahudi Rockefeller ailesinin, bir – iki yıl önce vefat eden en büyük ferdi David Rockefeller’in bir kitabı yayınlandı. “ Yüz yılın İtirafları “ adını taşıyan bu kitap maalesef çok kısa zamanda piyasadan çekildi. Çünkü kitapta, itiraflar vardı. Dünyayı yönetme isteği içinde olan ELİT bir tabakanın yüz yıl içerisinde, bazı devletler ve ülkeler içinde ve dışında, o ülkeleri kendi şemsiyeleri altına alabilmek için çevirdikleri dolaplar, entrikalar, soygunlar, sömürgeleştirme itiraf ediliyordu. Bu elit tabakanın daha fazla açığa çıkmaması ve masum halklara yaptıkları bilinmemesi için kitap piyasadan kaldırıldı.

Öncelikle Rockefeller ailesi hakkında bulabildiğimiz kadar bilgi verelim. Sonra bu ailenin en büyüklerinden olan David Rockefeller’in kaleme aldığı itiraflardan “Türkiye” hakkında yazdıklarını ve düşündüklerini öğrenelim:

DAVİD ROCKEFELLER

6 kalp nakli, 3 böbrek ve 2 de ciğer nakli operasyonu geçiren 100 yaşına girdiğinde yaptığı açıklamada “200. doğum günümü de kutlamak istiyorum” şeklinde konuşan David Rockefeller, 20 Mart 2017 tarihinde öldü.

“Rockefeller ailesi ABD’nin en büyük petrol, sanayi, siyaset ve bankacı ailesidir. Aile 19. Yüz yılın sonu yirminci yüz yılın başlarında Jhon Davison Rockefeller’in (1839 – 1937) ve kardeşi William Avery Rockefeller’in ( 1841 – 1922 ) zamanında Standart Oil vasıtasıyla petrol ticaretinde çok büyük başarılar elde etmiş, Manhattan Bankasına uzun zaman sahiplik yapmış ve bu zaman zarfında büyük servet, nüfuz ve şöhret sahibi olmuştur. Jhon Davison Rockefeller insanlık tarihinin ilk dolar milyarderi unvanını kazanmıştır.

Rockefeller ailesinin elinde, aile üyelerine ve ailenin fertlerine ait bilgilerin ve dünya siyaseti, dünya ekonomisi hakkında yapılması gereken şeylerin listelerinin yer aldığı dünyaca meşhur bir arşivleri vardır. Bu büyük arşiv yer altına inşa edilmiş üç katlı büyük bir binada saklanır. Bu arşivde bulunan yetmiş milyon sayfalık belgeler, kırk iki bilimsel tahsil kurumuna aittir. Bu belgeler içerisinden araştırmacılara sadece, ailenin ölmüş üyelerine ait belgeler verilir. Sağ olan aile üyeleri hakkındaki belgeler ise hiç kimseye verilmez. 140 yıllık bir geçmişe sahip olan bu arşiv belgeleri ABD’nin 19 ve 20. Yüz yıllara dair dünya ölçeğindeki siyasi işlerinde ve çeşitli ülkelerde bu yıllarda ortaya çıkan sosyal olaylardaki rolünü öğrenebilmek için çok önemli bilgi kaynağıdır. Bu belgeler, dünya tarım işleri, güzel sanatlar, eğitim, uluslararası ilişkiler, ekonomik gelişme, tıp, tarih, politika, halklar, din, sosyal bilimler, kadın hakları tarihi, afro Amerikan tarihi gibi konuları kapsayan belgelerdir.

David Rockefeller (1915 – 1996) felsefe doktorudur. Harward ve Chicago üniversiteleri mezunudur. Amerika’nın Uluslararası İlişkiler Şurasının, Rockefeller Üniversitesi’nin, çağdaş Newyork Güzel Sanatlar müzesinin fahri başkanı ve en önemlisi de 1969 – 1981 yılları arasında komitenin başkanlığını yapmıştır. 2013 yılında bir internet sitesi, bu Rockefellerin bazı yazılarını ele geçirmiş ve “ABD’li Yahudi Bankacı David Rokfeller’den Yüz yılın İtirafları” adıyla bunları yayınlamıştır. 2014 yılında ise sözünü ettiğimiz kitap basılmış; fakat piyasadan toplatılmıştır.

Bu itiraflar ile ABD’nin ve Batı Avrupa’nın büyük devletlerinin yirminci yüz yılda dünya halklarının başlarına ne oyunlar ve felaketler getirdiği açık olarak ortaya çıkmıştır. Bu itiraflar, inanılmaz boyuttadır ve sadece Türkleri ve Türk Dünyası ile değil, bütün dünya ile ilgili meseleler üzerinde neler yaptıkları ve düşündükleri açıklanmıştır. Bu yazılarda Türkiye ile ilgili bölüm, bizi daha çok ilgilendiren bölümdür. Yapılan işlerin esas aktörleri, ABD ve Batı Avrupa devletleridir. Bütün icraatı yapan bunlardır. Bunların esas hedefleri Türkiye ve Türklerdir.

“Türkiye, coğrafi ve stratejik bakımından çok önemli bir ülkedir. Bu yüzden üzerinde daha fazla durmak istiyorum. Bu ülke bizim için çok önemlidir ve Türklere bırakılacak kadar önemsiz değildir….

1) Büyük İsrail Devleti’nin sularının büyük kısmının kaynakları Türkiye toprakları üzerindedir.

2) Türkiye Avrupa ve Asya arasında bir köprüdür.

3) Müslüman aleminde öncül ve demokratik tek ülkedir….

İslâmiyet’i yıkmak istiyorsak işe Türkiye’den başlamak gerekir. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler, karşılarında hiç kimse duramaz. Bu yüzden, böyle bir ihtimale karşı ajanlarımız her an iş başında bekliyorlar. Türk devletlerinde anahtar mevkilerde adamlarımız var. Bunlar böyle bir ihtimali sezseler o anda Türkiye’deki huzur ve güven ortamını bozacak olaylar yaratırlar ve bu darbelerle bu tür bir birleşmeyi önleriz.

Medeniyetin kurucusu ve beşiği olarak Türkleri kabul edemeyiz; tam aksine entrikalar ile bu medeni miraslarına el koyarak biz, onları bütün dünyaya, barbar, hak – hukuk tanımayan bir halk olarak tanıttık ve bu alanda oldukça başarılı olduk. Sümer kralları Urukagina ve Urnammu çok Allah’lı bir cemiyet kurarak insanlar arasında adaleti korumak ve haksızlığı önlemek için kanunlar çıkararak çağdaş toplumlara örnek olurken bugün, tek Allah’lı bir halk olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucunda medeni vasıflar, ahlak, terbiye, saygı, sanat, edebiyat, tarih yok olurken; fahişelik, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve soygun hüküm sürmektedir. Dünya çapında Türkiye’de yetişmiş, bir tane bilim adamları, sanat adamları, edebiyat adamları ve siyaset adamları yoktur!

Aslında Türkler, tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler. Ama Türkler için duyduğuna inanmak yeterlidir; okumak onlara çok zor gelmektedir. En kolayı, geçmişi öğrenmeden gece yatarken hissettiklerini kaleme alarak ertesi günü hüküm vermektir. Düşünün ki, hangi tesirin altındasınız ve kime kul olmaktasınız? Ben de bu ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Türk tarihini, Türk medeniyetini öğrenince, konuyu değiştirdim. Az daha, İngilizlerin yerine Türkleri koyacaktım.

Provokatörlerimizin çalışmaları ile 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de sağ ve sol ideolojiler arasında adeta bir iç savaş yaşattık. Ülkeye koyduğumuz ambargo ile halk canından bezmiş, yağa, tuza, gaza muhtaç olmuştu. Birkaç kişi zenginleşmiş, halk ise sefalete düşmüştü. Provokatörler için halkı ayaklandırmak zor olmadı. Ülke o dereceye geldi ki, sokaklarda her gün elli – altmış kişi öldürülüyordu. Bütün ülke terör korkusundan adeta sinmiş saklanmıştı. Binlerce Türk genci, bizim uydurduğumuz ideolojiler esasında can verdi. Zamanı gelince bilgimiz dâhilinde indirilen bir darbe ile terör bitti, ortalık sakinleşti. Çünkü provokatörler işi bitirmişler, geriye dönmüşlerdi. Burada oynadığımız oyun, milleti birbirine düşürüp çaresiz bırakmak ve onlara bir kurtarıcı göndermekti. Bu durumda o kurtarıcı, kim olursa olsun, ‘anarşiyi – terörü bitiren, ölümleri sonlandıran’ insan olarak kabul görecekti. Bizim demokrasi uğrundaki mücadelemizin esası buydu.

Askeri hükümet çok sert tedbirlerle bir müddet ülkeyi yönetti. Ellinin üzerinde genç, haklı – haksız sağdan ve soldan ayırımı yapılmadan idam edildi. Bu sert cezalar tesirini çabuk gösterdi ve ülke bir anda süt liman oldu. Askeri hükümet bir müddet sonra ülkeyi sivil yönetime devretti. Bizim istediğimiz bir kişi iktidarın sahibi oldu. Askeri darbeyi yapan şahıs cumhurbaşkanı oldu. Yeni hükümet tam bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim büyük şirketlerimiz bu büyük pazara aç kurtlar gibi girdiler. Ülke ABD ve Avrupa malları ile doldu. Bu durumdan hem bizim şirketlerimiz faydalandı, hem de ülke boğazına kadar borç batağına girdi. Türkiye, kapitalizmi o kadar güzel uyguladı ki, yeni birçok vurgun ve soygun metotları bulundu. Hayali ihracat arttı, bankaların içi boşaltıldı, rüşvet devletin her kademesine girdi. Başta siyasiler olmak üzere, medya sahiplerine, üst düzey bürokratlara, bankacılara, yazar-çizer takımına ( gazeteci, dergi yazarı ) bu dönemde milyarlarca dolar rüşvet dağıttık.

Kardeşlik, dostluk, iyi niyet, dürüstlük, ahlaklı ticaret unutuldu. Binlerce sahtekâr, yalancı, hem devlet kadrolarını, hem bankaları, hem de özel şirketleri doldurdu. Türkiye’nin bugünkü manzarasının sebebi 12. Eylül ihtilalidir desem abartmam… Ülke yapılanları görenler tarafından alttan alta kışkırtılmaya başlandı. Halk tepki koyuyor, sokaklar protestocularla doluyordu. Tepkileri azaltabilmek için tam o günlerde bir Kürt meselesi çıkardık. Önce, bir örgüt kurdurduk. Sonra küçük bir kasabaya baskın yaptırdık. Ülkenin gündemi bir anda değişti. Kürt PKK terörü, şehit edilen asker ve polisler, halka her sıkıntıyı unutturdu. Türkiye otuz yıldır bu mesele ile uğraşıyor. Sonuç almasını her defasında engelledik. PKK’nın liderini ‘idam edilmemek’ kaydı ile biz teslim ettik. Otuz yıldır süren PKK terörü, Türkiye’nin ekonomisine büyük darbe vurdu. Binlerce insan bu terör dalgası içerisinde ölüp gitti. Türkiye, hem siyasi, hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük kayıplara uğradı. Ülkenin düzgün hale getirilebilmesi için bize başvurmak zorunda kaldı. Biz de, onlara, Osmanlı İmparatorluğuna yaptığımız teklifleri yaptık. Kabul ettiler. Bu işler için harcadığımız dolarların birkaç katını kazandık ve Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir borç sarmalına yuvarladık.

Bugünkü Türkiye; yalancılığın, sahtekârlığın, halkı aldatmanın, bizlere hizmet etmenin içinde yüzüyor; Mustafa Kemal’in bizi reddetmesinin bedelini ödüyor. Böyle bir ülkenin uzun boylu yaşaması pek mümkün değildir. Ya ruhlarda bir ihtilal yaparak yeniden kendileri olacaklar, ya da tarihten silinip gidecekler. Anadolu toprakları da bizim yarattığımız Ermeni ve Kürt devletlerinin olacaktır”.

David Rockefeller, itiraflarının bir bölümünde de, başka bir zengin Yahudi ailesi olan Rothschild ailesinin bir ferdi ile yapmış olduğu sohbete yer vermiş. Bu sohbetten de bölümler aktaralım:

“Rockefeller’in, (Dünya ülkelerini nasıl ele geçiriyorsunuz?) sorusuna Rothschild; Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları yıkmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin kuruluş yolunu açmak için çıkarıldı”.

“İsrail devletinin kurucusu sayılan Tehodor Herzl o zamanki Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in yanına giderek bizim ailemizin para desteği ile Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat Sultan bize karşı çıktı. Biz de gerekeni yaptık. Osmanlı İmparatorluğunu çaresiz bırakarak I: Dünya Savaşı’na soktuk. Çok zorlansak da, Osmanlı İmparatorluğunu yıktık. İstanbul’u ve Anadolu’nun bazı bölümlerini işgal ettik. Planlarımızı tam sonlandıracağımız zaman Mustafa Kemal adında, padişahı ve şeyhülislam’ı dinlemeyen asi bir general ortaya çıktı. Bütün planlarımız alt üst oldu. Hepsi geriye kaldı”.

“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır. O’nun varlığı, İsrail devletinin kurulmasını otuz yıl kadar geciktirdi ve bize milyarlarca dolar kaybettirdi. İzmir suikastı denen bir olaya karıştığı için idama mahkûm ettiği, Osmanlı Maliye nazırlarından aziz dostumuz Cavit Bey’i kurtarmak için O’nun yanına gittik. Bizi çok soğuk karşıladı. Tekliflerimizin hiç birisini kabul etmedi. Ve adeta bizi, makamından kovdu. Birkaç gün sonra da Cavit Bey’i idam ettirdi”.

İtiraflarda, Türkiye’den başka birçok ülkeye ve çeşitli olaylara da yer verilmiş. Bu ülkelerde ve olaylardaki aktörlerden bahsedilmiş. İkinci Dünya Savaşı, Hitler, Stalin, atom bombası, ihtilaller, darbeler anlatılmış… İran-Irak savaşının çıkarılmasının sebepleri ve sonucu değişik bir perspektif ile açıklanmış.

Şimdi, kendimize bakarak düşünelim… Toplumumuzu, yaşam şartlarımızı, siyasilerimizi ve icraatlarını, bilim ve sanat seviyemizi, ahlaki halimizi, güven ve inançlarımızı, hayata bakış ve algılayış tarzımızı düşünelim ve sonra kendimize soralım: Yukarıda itiraf edilenlerin bugünkü durumumuzu yaratmada tesiri yok mu? Başkalarını dinleyerek mi bu duruma geldik? Yüz yıl önce, zengin olmayan, geçim sıkıntısı çeken; fakat dürüst, namuslu, çalmayan, aldatmayan, güven veren bir toplum yapımız varken bugün niçin, hırsızların, üçkâğıtçıların at oynattığı, sahtekâr, alçak, zalim ve gaddar bir toplum haline geldik? Bu nasıl oldu? İtiraflar, bize yıllardır dost olarak görünenlerin aslında düşman olduğunu göstermiyor mu? Onlara inandık, onlara benzemeye çalıştık, kişiliğimizi kaybettik, kültürümüzü yitirdik, dilimizi unuttuk, kendimizden başkası olmaya çalıştık. Yüz yıllar öncesinde bu durumu yaşamıştık. O zaman Bilge Kağan “Ey Türk! Silkelen ve kendine dön!” diye haykırmıştı. Galiba bugün de Bilge Kağan gibi haykıracak bir lider arıyoruz; kendimize dönmek ve kendimizi bulmak için!

Kendimizi bulacak mıyız? Toparlanabilir miyiz? Bilmiyorum. Bu durumlardan kurtulmanın tek yolu “önce vatan ve millet” duygusunun bütün fertler tarafından kabullenmesi ve aklın kullanılmasıdır. Aklı, devreden çıkarırsak yapılabilecek bir şey yoktur. Hasta mutlaka ölecektir! Ölmemek için akıllı olmak ve önce vatan ve millet, diyebilmek gerekir. Tehdit ve tehlike çok büyük, farkında olmalıyız….

NOT: Bu makale, Azebaycan’da yayınlanan KREDO gazetesinde 17. Mayıs. 2014 tarihinde Gazanfer Kazımov’un yazdığı “Rockefeller’in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türk’ün Bedbahtlığı” isimli makaleden yararlanılarak yazılmıştır.

Bu yazıyı lütfen dostlarınızla paylaşınız.

İRAN DOSYASI /// Muhammed Rumeyhi : Korona İran’ın stratejik düşüncesini değiştirecek mi ????


Muhammed Rumeyhi : Korona İran’ın stratejik düşüncesini değiştirecek mi ????

14 Mart 2020

İran rejiminin komşuları ve dünyanın diğer bölgelerinde yürüttüğü sıcak ve soğuk savaşların uzun yıllar İran iç ekonomik durumu pahasına gerçekleştiği ve bunun sonuçlarından biri olarak İran sağlık altyapısının çöktüğü varsayılıyor.

Geçici kayıplara gerekçe olarak; yolun sonunda Velayet-i Fakih düşüncesine dayanan büyük bir ödül kazanılacağı (imparatorluk kurma) ve sonrasında yeni toprakların (Fırat’tan Akdeniz’e) ve (Umman Denizi’nden Kızıldeniz’e) zenginliklerinden yararlanılacağı öne sürüldü. Bunun İran halkına zenginlik, güç ve şeref gibi genel bir fayda sağlayacağı iddia edildi. Dolayısıyla İran rejimi için bu hedefe ulaşma yolunda söz konusu bölgelerdeki halkları, kaynaklarının çoğundan ve temel hizmetlerden mahrum bırakmanın yanlış bir yanı yoktur. Irak gibi komşu ülkelerin ele geçirilen mevcut zenginliklerinin; askeri bir cephanelik inşa etmek, imparatorluk projesine hizmet etmeleri için çok sayıda adamı eğitmek, Lübnan, Yemen, Irak ve başka yerlerde söz konusu stratejinin propagandasını yapan etkili kolları finanse etmek için kullanılmasında bir sakıncası yoktur. Tüm bunları, İran halkının insani gereksinimlerini hiçe sayma pahasına gerçekleştirmekte bir beis yoktur.

Bu söylemler felsefesi, ideolojik ilahi mesaj başta olmak üzere kültürel ve sosyal sloganlarla oluşturuldu. Söz konusu hedefe ulaşmanın yolu sabretmekten geçiyordu. İranlı halı dokuyucuların sabrederek sonunda büyük ödüle ulaşması gibi (Bazı Batılı yazarların hoşlandıkları son söylem) sabırlı olmak gerekiyordu. Koronavürüsü ve maalesef binlerce İranlının canını alması muhtemel salgınının yayılması, projenin tamamının gözden geçirilmesi için bir uyarı zili olabilir. Zira İran’da salgının yayılması ve yerleşmesinin en önemli nedenlerinden biri ne yazık ki, İran’da şehir ve köy sakinlerini herhangi bir sağlık felaketine karşı koruması için kendisine yeterli kaynak ve insan sermayesi tahsis edilmeyen sağlık tesislerinin yapısındaki ciddi zayıflıktır. Kötü ekonomik koşullar ve kamusal hizmetlerin finansmanındaki yetersizliğin ışığında tehlikeli hastalıklarla mücadele için imkânların seferber edilmemesidir.

Uyarı zili; kaynaklar ve insanlar pahasına bir imparatorluk kurma planlarının ne olursa olsun içinde yaşadığımız zamanda başarısızlığa mahkûm olduğunu söylüyor. Şu ana kadar İran’ın komşularına yayılma planları; sanki tehdit altındalarmış gibi “Şam’daki türbeleri korumak”, “mezhepsel savunma” veya “mustazafları savunma” hatta “İsrail ve ABD ile savaş” gibi bir dizi slogan ile pazarlandı. Bu tür sloganlar gerek basit ve sade insanlar gerekse de çıkarları bu projeyle bağlantılı kişiler için cazip olabilir. Ancak, akıllılar için bir saçmalıktır. Çünkü bu sloganların hepsi, İranlı yönetici seçkinlerin inandıkları İran girişimlerinin (bölgede genişlemek, güç ve zenginlikler elde etmek) arkasındaki gerçek projenin hedeflerini gizlemekte ya da gizlemeye çalışmaktadır.

Tarih bize bu eğilimi anlamak için bazı yönlerden kendisi ile karşılaştırabileceğimiz ve sonucunun ne olabileceğini görebileceğimiz örnekler veriyor mu? Yanıt evet olabilir. Avrupa’da, 17’inci yüzyılın ilk yarısının büyük bir bölümünde devam eden kanlı çatışmaları kapsayan Otuz Yıl Savaşları adı verilen bir savaş yaşandı. Birçokları bu savaşı, Katolikler ile Protestanlar arasında bir savaş yani modern tanımı ile bir mezhepsel savaş olarak tanımlamakta acele ederler. Bazıları ise, İran ile son yıllardaki yayılmacı projesi gereği komşuları ile arasındaki çatışmayı da bu şekilde tanımlarlar. Oysa bu tanım yanlıştır. Otuz Yıl Savaşları’nda Katolik Fransa hatta Papa’nın yaptığı gibi bazı Katolik güçler, Protestanları desteklemişti. Aynı şekilde Protestan güçler de Katolikleri desteklemişti. Bugün de Müslüman Kardeşler gibi bazı Sünni gruplar, İran projesini desteklerken bazı Şii gruplar ona karşı mücadele ediyorlar. Bu noktada, mevcut çatışmayı Şii-Sünni ya da mezhepsel olarak tanımlama ve standartlaştırma çabası boşa çıkıyor.

Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşları’nın kontrol ve ele geçirmek için yürütülen siyasi bir savaş olduğu gibi bugünkü çatışma da tam anlamıyla siyasidir. Otuz Yıl Savaşları’nda orduların kıtanın başka bölgelerinden paralı askerlerden yararlanması gibi bugün İran, Afgan, Pakistanlı ve diğer bölgelerden paralı askerlerden yararlanmaktadır. Bu uzun savaş sebebiyle bazı Avrupa ülkelerinin nüfusu yarıdan daha aza düştü. Toplumdaki erkeklerin sayısı öyle azaldı ki dönemin savaş baronları kayıpları telafi etmek için çok eşliliğe izin verdiler. Yine bu savaş nedeniyle geniş bölgeler tahrip edildi, halk ormanlara ve tenha bölgelere göç etti. Açlık, salgın ve hastalıklar yayıldı. Milyonlarca kişi öldü. Otuz Yıl Savaşları ile bugünü geniş çizgilerle de olsa karşılaştırırsak, Suriye’de 10, Yemen’de 5, Lübnan ve aynı şekilde Irak’ta 20 yıldır bir savaşın devam ettiğini görürüz. Bu savaşların tümü, hedefi genişlemek olan sloganlar altında yürütülüyor.

Binlerce Suriyeli, doğrudan veya cezaevlerinin bodrumlarında işkence ile öldürüldü. Milyonlarcası içeride ve dışarıda mülteci haline geldi. Hiçbir gerekçe olmadan binlerce Yemenli hayatını kaybetti. Husiler ve Tahran’dan kendilerine verilen kesintisiz destek nedeniyle Yemen köy ve şehirleri harabeye dönüştü. Lübnan’da devlet, Hizbullah kontrolü ve terörü altında iflas etti. Irak’ta devlet inşası durdu ve geleceğine İran’ın silahlandırdığı ve eğittiği milis grupları el koydu.

Bugün karşımızda duran bu sahnenin bazı özelliklerini – zamanın koşulları göz önüne alınarak- 17’inci yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da görülen kanlı çatışma sahnesine ve bıraktığı korkunç olumsuz etkilere benzetebiliriz. İran’da yeni tip koronavirüsün ortaya çıkmasıyla (ki bu haberler hiç kimseyi memnun etmemiş aksine herkesi endişelendirmiştir) iktidar seçkinleri, inandıkları bu projenin ne kadar boş olduğunu, İran halkı ve bölge sakinlerine yönelik felaket sonuçlarının farkına varacak mı?

İran’ın tarihin doğru tarafında yer almasının acil bir hal aldığını kabul edecek mi? Akıllı kimselerin, füze ve hızlı botlar stoklamanın, nükleer programı aktifleştirmenin, paralı askerlerden ordular kurmanın ya da sınır dışına destek kuvvet göndermenin, bütün bunları yaparken de halkını yoksullaştırmanın, hizmet ve siyasi alt yapıyı zayıflaştırmanın, Avrupa’da savaşan şehirlerin tamamen boşalıp yıkılması gibi bir sonuca neden olacağı gerçeğini kanıtlamaya ihtiyaçları yoktur.

Belki de bu ders, İranlı seçkinler için çok bir şey ifade etmeyebilir. Ancak İran rejiminin başta inkar ettiği salgın (Rejim daha sonra virüsün ABD laboratuvarında üretildiği ya da Allah’ın Çinlilere bir cezası olduğunu söyledi ve insani bir felaketi önlemek için 70 bin tutukluyu serbest bırakmak zorunda kaldı) rejimin gerçeklerle başa çıkmasını sağlayabilir. İtiraf edilmesi gerekeni itiraf etmek konusundaki aşırı zayıflığını aşmasına yol açabilir. Herhangi bir ideoloji ya da bayrak altında bir imparatorluk kurmanın günümüzde artık imkansız olduğunu, kaynakların kötü kullanımından, içeride ve dışarıda şehir ve ülkelerin yıkılmasından başka bir sonucu olmayan Donkişotça savaşlardan ibaret olduğunu itiraf etmesine neden olabilir.

Suriyelilerin tüm vatandaşların eşit olduğu modern bir devlet inşa etmek istedikleri, Yemenlilerin geçmiş yüzyıllarda kötülüklerini deneyimledikleri bir imamlık rejiminde yaşamak istemedikleri, Iraklıların İran’ın projesinden bıktıkları, Lübnanlıların geniş bir kesiminin bu projeden yakındığı kesindir. Tüm bu bölgelerde, İran projesinin yıkma gücüne sahip olduğu ama inşa etme gücüne sahip olmadığı inancı artmıştır. Korona, İran’ın projesini çökertmeye başladı. İran’ın Irak, Türkiye, Lübnan ve Körfez ülkeleri ile sınırları kapatıldı. Peki, şu anda birden fazla yerde sesini yükselten uyarı zili, projenin liderlerini uyandırıp başarısız olduğunu itiraf etmeye, geleceğe yönelik diğer seçeneklere yönelme çabasına itecek mi? Yoksa uçurumun kenarına ulaşana kadar bu yolda ilerlemeyi sürdürecekler mi?

Son olarak; uluslararası ilişkilerde başka bir ülkenin vatandaşlarına –pasaportlarını damgalamadan- ülkenize giriş ve çıkış yapmalarına izin vermeniz kabul edilemez ve kural dışıdır. Ne var ki İran, Suudi Arabistanlıların topraklarına bu şekilde girmesine izin verdi. Bu da hastalık tuzağına düşmelerine neden oldu. Bu kişiler hem politikanın hem de bilgisizliklerinin kurbanı oldular. Ülkelerini tehlikeye maruz bıraktılar.

Muhammed Rumeyhi
Kuveyt Üniversitesi’nde Sosyoloji profesörü…

Şarkulavsat

TARİH : TÜRKLERİN EVREN DÜŞÜNCESİ VE YARATILIŞ EFSANELERİ


TÜRKLERİN EVREN DÜŞÜNCESİ VE YARATILIŞ EFSANELERİ

Türklerin evren düşüncesi ;

Dağ keçisi Göktürk ve Tagar Alplarının ongunu idi. Sıgun otu yani ölümsüzlük otunu yediği için,ölmezler arasında olan kutsal bir hayvandı. (Türkçe “Sığın Geyik” ya da “Sıgun Geyik” olarak bilinir.). Şamanlar gökyüzü yolculuklarında geyik (Hristiyanlık mitinde Santa Claus ve geyik!) ve dağ tekesi benzeri boynuzlu hayvanlar kullanır. Boynuzlarının her yıl dökülüp yeniden çıkması yeniden doğuş ile ilişkilendirilir ve bu yüzden sonsuz hayatı sembolize eder. Mesela Frigya hayat ağacı yanında iki keçi betimlenmiş. Bu iki keçi, keçi ve teke,dişi ve erkek.Hayat ağacının meyvelerinden yiyorlar… Tıpkı Adem ve Havva, bilgi ağacından meyve yedikleri gibi.

Hem “yersel” hem de “göksel” sıfatları olan bu kutsal hayvan üzerine işlenmiş Yin ve Yang benzeri motif, onun ölümsüz “Evrenselliği” yani “Kozmik” niteliği ile alakalı. Evrenciliği ve tüm kainatı ifade eden Tanrısal bir semboldür. Türklerin Kağanlık tamgası olan Dağ Tekesi İkonografi üzerine, Yaruk Kararıg ilkesinin işlenmiş olması bu açıdan çok anlamlıdır. Altay Türklerine ait mitolojide “İnsanlar türediği zaman, Umay Ana ile birlikte, iki kayın ağacı da yere inmiştir. “ denir.

Türk mitolojisinde büyük önem taşıyan ve gökyüzünden indiği söylenen, Kayın Ağacı, Hayat Ağacı ile özdeşleştirilir. İki ağaç olarak vurgulanması Uygur türeyiş mitlerini çağrıştırır. Uygurların atası sayılan beş çocuğun anası ve atası bu iki ağaçtır. Ağaçtan türeme, mitlerde çok geçen bir motiftir. Ağaç Ana Tanrıça arketipinin görünümlerindendir ve dişil bir semboldür.

Kararıg ilkesinin en üst noktası; yer-suların dibinde, tağdın (dağ yönü) denen kuzey yönünde, gece ve kış mevsiminde, su unsurunda, kara renkte, çift sayılarda, dişilik kavramında kendini gösteriyordu. Kararıg ilkesinin astrolojik simgeleri, ay ve Türkçede karayılan, Çincede kaplumbağa ve yılan adını taşıyan takımyıldızıdır. Aruk ilkesinin astrolojik simgeleri, güneş ve Türkçe Kızıl Sagızgan (Saksağan), Çince Kızıl Kuş denen takımyıldızıdır. Gök ibadeti bu gibi simgelerle yapılırdı.


Türk ve Çin mitolojilerindeki ejder ya da yılan, olumsuzu/düşmanı simgeleyen bir varlık değil, tam aksine, toprak ananın, üretimin, bereketin, ölümün ve yeniden dirilişin (hem öldüren hem sağaltan), yani evrensel sonsuz döngünün (evrilme) simgesidir. Bilindiği gibi, ejderin ya da yılanın döngüsel sonsuzluğu ifade eden özelliği, yılanın yılda bir deri değiştirip kendini yenilemesiyle somutlaştırılır; ölürken aynı zamanda dirildiği, yeniden doğduğu anlatılmak istenir.
Böylece yılan, ejder (evren), Yaruk-kararıg (kararuk) (aydınlık-karanlık) ikili bütünlüğünün birbirine dönüştüğü sonsuz döngüselliğin simgesel varlıkları oluyor.


Türk mitolojisi ve kültürünün temel simgesel motiflerinden olan Hayat Ağacı’nın koruyucusu ve tamamlayıcısı, birbirine dolanmış (yang-ying karşıtlığı ve özdeşliği) çift başlı ejder-ha (evren) ya da yılandır. Bunun diğer versiyonları, Hayat Ağacı’nın iki yanında yer alan çifte boğa -daha doğrusu boğa ve inek- ile Selçuklu, Osmanlı ve genellikle bütün Türk süsleme ve armalarında, halılarda yer alan Çift başlı ejder ve kartal motifleridir. Kartal’ın yerini, daha efsanevi bir kuş olan, bazı yorumlara göre, genellikle kuş donunda gözüken Umay’ın bir görüntüsü olarak Sungur kuşu almaktadır. Hemen belirtelim; çift başların biri dişi biri erkektir; böylece dişi ve erkek, birbirini tamamlayan karşıtlar olarak evrensel bütünlüğü simgeler.


Tıbbın simgesi, birbirine sarmalanmış çift başlı yılandır. Çünkü, yılan (ejder), ikili özelliğiyle ölümün ve yeniden doğumun, dolayısıyla evrensel bütünselliğin, sonsuz yaşam döngüsünün simgesidir. Bu anlamda, solucandan Gök Ejderine kadar değişiklikler gösteren ejder/yılan, Yer Ana kültüne bağlı en eski inançlardaki doğum-ölüm-yeniden doğum

Türkler sadece gök kürenin Kutup yıldızı etrafında döndüğüne değil, aynı zamanda yuvarlak kavramına karşılık gelebilecek, yıldızları taşıyan bir tekerleğin, “gök çarkı”nın döndüğüne de inanıyorlardı. Kutadgu Bilig’te, gök çarkının dönüşünün evren’in (ejderin) sarılma hareketiyle (evrilmek) meydana geldiği belirtilir.

Yılan çeşitli sanat eserlerinde kuvveti. ölümsüzlüğü ve dünyanın yaradılışını sembolize eden önemli bir motif olarak görülür. Anadolu dokumalarında yılan motifi zigzag (meander), bulut ve ejder şeklinde yorumlanmıştır.

YILAN :Yılan ilk çağlardan beri Anadolu’da kutsal bir varlık sayılır; ona karşı korku ile karışık bir saygı beslenir. Hekimliğin sembolü olan çift başlı yılan zehir/panzehir birliğini tanımlar. Alevi toplumlarda kutsal sayılan sopa, yılanla özdeştir.
EJDER : Genelde aslan penceli, kuyruğu yılanı anımsatan kanatlı bir hayvan olarak olarak stilize edilen ve büyük bir yılan olarak kabul edilen ejder, hazinelerin ve gizli şeylerin bekçisidir. Ejder hava ve suların hakimidir. Ejder ile Zümrütü Anka’nın kavgası bereketli yağmurlar getirir.

Ejder Anadolu uygarlıklarında bulut olarak resmedilir. Selçuklu kervansarayları ve çeşmelerinde ejder ebedi hayat, sonsuzluk ve mutluluk sembolü olmuştur.

İslam öncesinde Türklerde bereket, refah, güç ve kuvvet simgesi olarak kabul edilen bu efsanevi yaratık, İslamiyetle birlikte Batı Asya ve Akdeniz kültürleriyle ilişkiye geçildiğinde, sözkonusu olumlu özelliklerini yitirmiş, daha çok kötülüğün simge olmuştur.

Türklerde İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte mitolojik tarih yeniden biçimlendirilmekte ve keza Araplarda ve İran’da, kahramanlığın ölçütü ejderhayı öldürmek haline gelmektedir. Diyebiliriz ki, Akdeniz merkezli, Yunan, Roma Bizans, İbrani-Arap, İran uygarlıklarının mitolojilerinde, daha sonra İslam tarihi ve kültüründe ejderhanın baş düşman olmasının, ona “barbar” Türkler için kullanılan “Yecüc-mecüc” deyiminin eklenmesinin altında göksel bir antik korku temeli yatıyordu.

Ok Şamanlıkta sihirli uçuşun da simgesidir. Kutadgu Bilig de Güneş Kalkana ışıkları kargıya benzetilir. Kün-Ay ile Ok-Yay benzer işaretlerdir. Yay Ay ile ilişkilendirilir. Ok-Yay Türklerin Yin-Yang işareti olarak da yorumlanabilir.

Tengri okunan işaret daire içindeki artı işaretidir ve artının ortasındaki kesişme noktası kutup yıldızını sembolize eder. Türklerin Tanrı tamgasıdır ve kayaların üzerinde sıkça görülür. En arkaik Tanrı simgesi budur. Jung’a göre; “anima”, (tanrıça) ve “animus”, (tanrı) arketiplerinin göksel karşılıkları, eril ve dişil nitelik verilen gezegenlerdir. Jung’un İsviçre Alp dağlarında yani Heidi Animasyon yıldızı ile aynı yerde büyümüş olması aklıma birden ‘Hollywood’ ‘Anime’ sektörünü aklıma getirdi. Anima (Tanriça-dişi) -Anime-Animasyon.
Jung öğretisinde bilinçaltının antropomorfik arketipleridir. erkek bilinçaltındaki feminen içsel kişilik anima olarak; kadındaki maskulen içsel kişilik de animus olarak tanımlanmıştır. kişi, kendi cinsiyetine özgü vasıflarını korumak için gündelik hayatta bu içsel kimliğini gizler fakat derinlerde yaşayan karşıt cinse özgü kimlik rüyalarda hortlar. jung’a göre; kişinin sosyal kimliği ve iç kimliğini dengede tutması yani özündeki anima veya animusu öldürmeyip yahut yüzeye vuracak kadar beslemeyip dizginleyebilmesi de mühimdir. örneğin içindeki animasıyla bağlantısı kopmuş kaba/maganda erkekler veya tersi örnekle animusundan uzaklaşmış pembe bulutlarda yaşayan aşırı duygusal kadınlar vb. gibi… ruh eşi denen şeyin içimizde gizli olduğunu, tamlayıcının bilinçaltımızda saklı olduğunu bile çıkarabiliriz tüm bu öğretiden Jung’un insan ruhunun derinliklerini inceleyen yapıtlarının,Hermetik özellikler taşıdığı kabul edilmektedir. Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna, hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.

Joseph Campbell, dünya döngüsünü şöyle anlatmış;

“Gece Göğünün Altın Taçlı Kraliçesi, Tanrıların Dansçı Köle Kızı, Sabah Yıldızı Olarak Sonsuza Kadar Bakire, Akşam Yıldızı Olarak Kutsal Fahişe, Ve Güneşin Yalımıyla Cehennem Cadısıdır O….”

Venüs, sabah yıldızı olarak doğduğunda savaşı, akşam yıldızı olarak doğduğunda aşk ve sevgiyi temsil eder. Hem Eril-Savaşçı hem de Dişil-Aşk Tanrıçasıdır. Türk anlatılarında Tan Yıldızı yada Tan Çolpanı olarak geçer. Ayrıca Kanlı Yıldız olarak bilinir. Tan vakti doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı Alp olarak görülür.


Cinsiyet arketipi, kadın ve erkekte doğdukları andan ölümlerine dek karşı cinse ait bir şeylerin bedensel ve ruhsal olarak bulunmasıdır. jung`un arketiplerinde yerini bulan bir olgudur. kadında erkeğe ait bulunan animus, erkekte kadına ait bulunan ise animadır.

Zühre (Venüs), yeniden doğuşu simgeler!

Carl jung’a göre eş seçimi ve ilişkileri yürütmede belirleyici olan arketip anima ve animus’tur.

Jung’un; Mars gezegenine ulaşmak, kendi kendine ulaşmaktan daha kolaydır.Sözü de Kadınlar Venüsten,Erkekler Marstan sözüne bir atıf sanırım.

Tanrı, Adem ile Havva’yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır.

Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

Jung;Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar kendine özgü bir doğası vardır.

Umay Ana’nın göksel karşılığı Ay ve Venüs’tür.Madem Umay Ana’dan açıldı konu devam edelim Türk Mitolojisine; Umay, çocukları ve hayvan yavrularını koruyan bir tanrıçadır. Arkeologların Altaylarda buldukları seramik ürünler üzerindeki resimlerde Umay ana üç boynuzlu olarak betimlenir Türk mitlerinde, Umay anaya, savaşa giden yiğitler, savaşta başarı kazanmak için dua ederler ve ona “Umay beg” gibi eril bir nitelik vererek seslenirlerdi. Bazı topluluklarda da Umay ölüm meleğidir. Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna,hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Yani hayatı ve ölümü yönetiyordu. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.


Venüs, sabah yıldızı iken savaşı, akşam yıldızı iken sevgiyi temsil etmektedir. Venüs, kamların davulları üzerinde, ak bir ata binen ve elinde yıldız tutan bir binici olarak tasvir edilmiştir. Beş uçlu yıldız işareti Venüs’ün sembolüdür. Venüs her sekiz yılda bir beş kez güneşle kavuşum yapar. Sekiz yıllık sürede Venüs’ün yaptığı bu beş kavuşum noktasını 360 derecelik bir daire üzerinde işaretleyip karşılıklı olarak birleştirdiğimizde birbirleriyle yüz ellilik açılar yaptığını görürüz ve karşımıza beş köşeli yıldız ortaya çıkar.Orta Asya’da bazı arkeolojik buluntulardan anlaşıldığına göre Umay ana motifi, beyaz saçlı ve beyaz giyimli olarak, insan biçimci bir görünüm sergilemektedir.Kuş kılığında kanatlı bir kadın görüntüsü de vermektedir.Altay Türkleri onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.eş köşeli yıldız, özel gizemli sembolü olarak 5 elementin birleşim ve uyumunu sembolize eder. Ateş- İrade, Hava -Zeka, Su =Duygu, Toprak= madde alemi ve Esir, Ether ise, ruhun özelliği olarak plazma enerjisi. Bu yıldız baş aşağı gelemez.O zaman Ruh en yukarıdan en aşağı hale gelir.Türklerde ruh hep yukarıda sembolize edilir.


Altay Türkleri mitolojisinde “İnsanlar türediği zaman, Umay Anamızla birlikte, iki kayın ağacı da yere inmiştir. “ denmiştir. Türk mitolojisinde büyük önem taşıyan ve gökyüzünden indiği söylenen, Kayın Ağacı, Hayat Ağacı ile özdeşleştirilir. İki ağaç olarak vurgulanması Uygur türeyiş mitlerini çağrıştırır. Uygurların atası sayılan beş çocuğun anası ve atası bu iki ağaçtır. Ağaçtan türeme, mitlerde çok geçen bir motiftir. Ağaç Ana Tanrıça görünümlerindendir ve dişil bir semboldür.(By Nuray Bilgili)

Ara Not;

(Pisagor evreni matematikle açıklarken, harfler ve sayılar arasındaki bağlantıyı açıklamak için kurduğu sisteme de ‘Kalde Alfabesi’ adını vermiştir.

41 sayısına hem de 4 + 1 = 5 sayısına bakmamız gereklidir.
Pisagor matematikçiden ziyade felsefecidir.
5 sayısı insanı işaret eder.)

Ağaçlar ruhların gelip gittiği kozmik bir yol olarak görülür. Türk ikonografisinde Hayat Ağacı, Hayat Suyu ve Ruh Kuşları daima birlikte tasvir edilir. Umay ana yeryüzüne kanatlı bir kuş kılığında iner. Bu kuşa Hüma Kuşu adı verilir ve Ruh Kuşları ile de bağlantılıdır. Hüma Kuşu “Devlet Kuşu” olarak da bilinir.( By Nuray Bilgili)

Puura adı verilen ve mitolojik bir geyik olan hayvanda üç boynuzludur. Geyikler Türk mitlerinde dişil olarak düşünülür ve Tanrıçanın kılığına girdiği “Avatar” hayvanıdır. Göktürk mitlerinde bir Göktürk kağanının dişi geyik kılığına giren bir tanrıça ile aşk yaşadığı anlatılır.(-By Nuray Bilgili)


Altay Şamanlarının davulları üzerine çizdikleri Puura adı verilen üç boynuzlu geyikler.(By Nuray Bilgili)

Puura adı verilen bu kutsal geyikler şamanların tanrısal yolculuklarında kullandıkları göksel bineklerdir.( By Nuray Bilgili)

Suriye’de bulunmuş Türk dönemine ait seramik tabak. 12.yy. Türk mitlerinde Puura olarak adı geçen ve üç boynuzlu olarak tasvir edilen mitolojik geyik. Tanrıça Umay ana ile de bağlantılı dişi geyik. Ana Tanrıça arketipinin hayvan sembollerindendir.


Uygur Türk kozmoloji düşüncesinde, batı yönü dişil gezegenler Ay ve Venüs ile ilişkilendirilir. Geyik ve At Batı yönüne yerleştirilir. Türkçede Kelen-Geyik adı verilen geyik, bazen tek boynuzlu At olarak düşünülür. Türkçe Sığın ya da Sıgun Geyik adı verilen geyiklerde bu mitolojik varlıklarla bağlantılıdır. (By Nuray Bilgili)

Nuray Bilgili-Elinde tuttuğu kasenin içinde Hayat Suyu ya da Can Suyu düşüncesi ile bağlantılı süt vardır. Tanrıça Umay Hayat Ağacından yeryüzüne iner ve Süt Ak Göl’den getirdiği sütü yeni doğan bebeğin ağzına damlatılır. Umay bu şeklide bebeklere ruh ve can verir. Umay, kadın ve çocuklarla ilgili bir tanrıçadır ve çocukları, kadınları, hayvan yavrularını korur. Umay Ana ve Hüma kuşu ile bağlantılı kadeh ikonografisi Selçuklu ve Memluklu eserlerinde de devam etmiştir.-Nuray Bilgili-


NURAY BİLGİLİ- Arkaik dönemde, gezegenler ile Tanrı ve Tanrıçalar arasında ilişki kurulurken, burçlar ile yersel kahramanlar denkleştirilmiştir. Jung’a göre; “anima”, (tanrıça) ve “animus”, (tanrı) arketiplerinin göksel karşılıkları, eril ve dişil nitelik verilen gezegenlerdir. Bu bağlamda Umay Ana’nın göksel karşılığı Ay ve Venüs’tür.

Türk mitlerinde, Umay anaya, savaşa giden yiğitler, savaşta başarı kazanmak için dua ederler ve ona “Umay beg” gibi eril bir nitelik vererek seslenirlerdi.

Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna, hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.

Venüs, sabah yıldızı olarak doğduğunda savaşı, akşam yıldızı olarak doğduğunda aşk ve sevgiyi temsil eder. Hem Eril-Savaşçı hem de Dişil-Aşk Tanrıçasıdır. Türk anlatılarında Tan Yıldızı yada Tan Çolpanı olarak geçer. Ayrıca Kanlı Yıldız olarak bilinir. Tan vakti doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı Alp olarak görülür.

Doğmayaydın Kanlı Yıldız-Kervan Kıran Yıldızı sözleri ile uğruna Türküler “Yakılan” yıldız, Venüstür. Venüs Türklerde Alp Yıldızı olarak bilinir. Akşam Yıldızı olarak doğduğunda dünyaya Aşk ve Sevgi, fakat Sabah Yıldızı olarak doğduğunda kılıcı ile tüm yıldızları öldüren savaşçı olarak görülür. Felaket ve Savaş getirir. Türkülerimizde “Kervan Kıran Yıldızı” ya da “Kanlı Yıldız” olarak ismi geçer. Sabah Yıldızı olarak doğduğunda güçlü kuvvetli anlamında ERKLİG adını da alır, fakat savaşçı ve kötücüldür.

Türklerde, Venüs’ün diğer adı güçlü kuvvetli savaşçı anlamına gelen Erklig’dir ve Alplik simgesidir. Bu nedenle Alp’lar savaşa gitmeden önce Umay ananın koruyucu gücüne ihtiyaç duyarlar. Savaşa gitmeden önce zafer için ona dua ederler. Ayrıca Erklig gibi ölüm ve ötesi ile de alakası vardır.

Tanrıça Umay hem doğum hem de ölüm ile ilişkilendirilir. Göktürk döneminde yapılan kaya resimlerinde, Alp’ların Tanrıça Umay’ın makamında Ant Kadehi ile hayat suyu (şarap-rakı) içtikleri görülür. Bazı Türk topluluklarında ölüm meleği olarak görülür ve defin töreninden sonra Umay anaya rakı saçısı yapılır.


Nuray Bilgili-Göktürkler döneminde yapılmış bir petroglif. Savaşa giden Alp’lar atlarından inerek diz çökmüşler. Tanrıça Umay bağdaş kurup oturmuş ve üç dilimli tacı ile tasvir edilmiş.

Nuray Bilgili-Alp’lar Umay’a savaşta başarı kazanmak için dua ederler. Hazar Türklerine ait bir gümüşl tabak üzerinde ellerinde kılıç ve başlarında üç dilimli tacı olan savaşçılar tasvir edilmiş. 8-9.yy. Ana Tanrıça arketipinin göksel karşılığı olan Venüs, Türk mitolojisinde sabah yıldızı olarak doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı olarak düşünülür. Bu tabakta Umay Ana’nın eril ve savaşçı kimliği betimlenmiş. Tanrı(ça) Umay ananın üç dilimli tacı “Üç Ok” olarak da yorumlanır.

Libasyon ya da Saçı Ritüeli, arkaik kültürlerde Tanrı ya da Tanrıça şerefine içki içilmesi ve bu içkinin yere dökülmesi törenine verilen addır. Türk kültüründe de Hayat Suyu düşüncesi ile bağlantılı, süt, rakı, kımız, şarap gibi sıvılar saçı olarak kullanılmıştır.

NURAY BİLGİLİ-Bir Alp heykeli ve üzerinde tasvir edilmiş, Göktürk dönemine ait bir petroglif. Tanrıça Umay ana ile içki içen uzun örgülü saçlı Alp. Umay ananın makamı bir Otağ şeklinde düşünülmüş..

Venüs, kamların davulları üzerinde, ak bir ata binen ve elinde yıldız tutan bir binici olarak tasvir edilmiştir. Türk mantık ve kozmoloji düşüncesinde Aklık Tanrıçalara verilen bir renk sembolizmidir. Venüs ve Ay Batı yönüne yerleştirilir ve Ak renk ile sembolize edilir. Ayrıca Venüs yeryüzündeki atların sahibi olarak da görülür. Geceleri dünyaya inerek doğumları başlattığı söylenir. Bazen de atlara biner ve onları terletir. Bu ifade Venüs’ün yani Türk ana tanrıça arketipi olan Umay ananın, olumsuz tarafı olan Alkarısı ile de benzeşir.

Venüs “Çoban Yıldızı” olarak da bilinir. Çoban Orion takımyıldızıdır. Tüm diğer dünya mitlerinde ana tanrıça Venüs, avcı çoban tanrı Orion ile ilişkilendirilir. (Osiris-İsis, İnanna-Dumuzi). Türk söylencelerinde de Venüs’ün bir çobanı bir de köpeği olduğu söylenir. Köpek figürü de çok önemlidir ve Orionun hemen yanındaki Büyük Köpek Takımyıldızı ve Sirius ile özdeşleştirilir.

Türk Selçuklu parası. 12.yy. Venüs-beş uçlu yıldız tutan bir binici tasvir edilmiş.


NURAY BİLGİLİ-Beş uçlu yıldız işareti Venüs’ün sembolüdür. Venüs her sekiz yılda bir beş kez güneşle kavuşum yapar. Sekiz yıllık sürede Venüs’ün yaptığı bu beş kavuşum noktasını 360 derecelik bir daire üzerinde işaretleyip karşılıklı olarak birleştirdiğimizde, birbirleriyle yüz elli derecelik açılar yaptığını görürüz ve karşımıza beş köşeli yıldız, yani pentagram çıkar.


Türkler Venüs‘e “8 Yıldız” da der. Bunun nedeni Venüsün güneş ile kavuşum yaptığı ve döngüsünü tamamladığı sürenin 8 yıl olmasıdır. Aslında kadim mitolojilerde Güneş ile kavuşan Venüs kötücül bir cadı olarak görülür. Kısacası Venüsün döngüleri onu Aşk Tanrıçası, Savaşçı ya da Cadı’ya dönüştürür.


Uygur Türkleri Venüs’ü Ak Pars Takımyıldızının yönü olan Batı’ya yerleştirir. Pars kuyruğunu savaşlarda Tuğ olarak kullanırlar. Bu ritüel Venüs’ün Alp savaşçı kimliğini gösterir. Uygurlarda da Venüs’ün göksel durumu uğurlu sayılır. Fakat yer altındaki hareketi onu kötü bir ruha dönüştürür.


NURAY BİLGİLİ-Türk mitlerinde, Ana Tanrıça arketipinin olumsuz türevlerinden biri Umacı ya da Alkarısı karakteridir. Jung’a göre Ana Tanrıça imgesinin zıt özellikleri bilinçdışında ayrışır. Venüs’ün güneş önünden geçişleri onu cadı karakterine sokar. Kolektif bilinçaltı, Venüs’ün güneş ile kavuşumunu, cadı karakteri ile ilişkilendirmiştir.

Tanrıça Umay’ın Hint Tanrıçası Uma ve May yani Mayıs Tanrıçası kavramıyla da alakası vardır. Latince Mayıs Maius demektir ve Roma Tanrıçası Maia’nın ismi buradan gelir. Bunlar mevsim döngüleri ile ilişkilendirilen Bahar Tanrıçalarıdır. Nitekim Teleutlar Umay’a May Ana-Ene der. May anayı gümüş saçlı bir kadın olarak betimlerler. May Ene bir ok yaya sahiptir ve çocukları kötü ruhlardan korur.

Umay için Kaşgarlı Mahmut eserinde doğumdan sonra çıkan son yani plasenta olduğunu belirtmektedir. Kaşgari “Umayka Tapınsa Oğul Bolur” yani “Umay’a tapınırsan Oğlun Olur” der. Ona göre Umay, kadın doğurduktan sonra çıkan son’dur. (Plesenta). Roux’a gore Plesenta ile ilişkili olması ruhun oradan geldiği inancı ile alakalıdır ve dolayısıyla Türk mitlerindeki ,Umay ananın bebeklere can verdiği söylencesi ile örtüşür.

Kırgızlar “Bu benim elim değil Umay ananın eli” der. Anadolu’da bir işe başlamadan önce “Bu benim elim değil, Fatma anamızın eli” denir. Tanrıçanın eli, arkaik kadim toplumlarda, özellikle şifa amaçlı kullanılan bir semboldür. Elin içinde çoğu zaman “Göz” sembolü de yer alır. Fenike Tanrıçası Tanit’in eli, Venüs’ün eli, Hz. Meryemin eli, Fatıma’nın Eli ve Umay Ananın eli Ana Tanrıça arketipinin türevidir.-NURAY BİLGİLİ-

Günümüzde Hz. Fatıma’nın eli olarak bildiğimiz sembol, Türk Osmanlı ordusunda, Tuğların başına takılan alem olarak kullanılmıştır. Barbaros’un sancağında ve Yeniçeri Ocağının sembollerinde de görülür. Muska gibi koruyucu gücü olduğu düşünülür.

Ata Şamanlar tahtadan yaptıkları el sembolünü, bir sonra gelecek olan Şamana teslim ederler. Türkçe “El Vermek” deyimi de buradan gelir. Anadolu’da Ocaklı adı verilen ve şifa verdiği düşünülen kişiler, şifa güçlerini bir sonraki kuşağa aktarır. Buna “El Vermek” adı verilir. Şifacı Şamanlara “Otacı” adı verilir ve “Şifalı Ot-lar” kadar, elleri ile hastalıkları tedavi ettikleri de düşünülür. El ikonografisini Türk eren ve dervişleri de sembol olarak kullanmıştır. Yalnızca Orta Asyalı bebeklerde görülen sırtlarındaki doğum lekesi, Tanrıça Umay Ananın eli olarak görülür.

Umay Ana’nın isminin geçtiği Tonyukuk anıtı ve anıtın tepesindeki üçgen sembol.

NURAY BİLGİLİ-Neolitik döneme tarihlenen “Ana Tanrıça İdolleri”. Üçgen, Kadın-Anne Arketipi ile bağlantılı bir arketipsel ikonografidir. Günümüzde kullandığımız koruyucu muskalar bu sembolün devamıdır ve Ana Tanrıçanın koruyucu gücünü ifade eder.


NURAY BİLGİLİ-Umay Ana ile ilişkilendirilebilecek bir diğer sembol günümüzde yöresel giysiler ve dokumalar üzerinde görülebilir. Bu sembol ayrıca Türk runik harflerindendir ve “M” sesi verir. Aynı sembol, Fenike tanrıçası olan Tanit’in işaretidir. M.Ö. 2500 yılında taşlar üzerinde görülebilir. Bununla birlikte üçgen semboller de kullanılmıştır.


İlk Müslüman olan Türk Devleti sayılan İdil Bulgar’larına ait bir para üzerinde görülen Türk runik harf. “Em-Am” olarak okunan Ana Tanrıça Tamgası. Mu’min al-Hasan, 970-986.. Ayrıca Göktürkçe Türk runik harfleri ile “Umay” kelimesinde de bu tamga vardır.


Umay ana ile özdeşleştirilebilecek bir başka ikonografi, dört yönü ifade eden dörtgen sembollerdir. Bazen bu dörtgenin ortasında, Yer Tanrıçanın göbeğini ifade eden noktada bulunur. Uygurlarda Yer simgesi dört köşe idi. Neolitik dönem Ana Tanrıça idollerinin göbeğinde bu simgeye sıklıkla rastlanır.

Neolitik dönem doğurganlık Tanrıçaları. Göbeklerindeki sembolizm, bilinçaltında çağlar boyu kuşaktan kuşağa aktarılan, arketipik kültür kodu diyebileceğimiz, üreme ve bereket simgesidir.

Göktürk Yenisey runik harflerinden biri olan, “N” ve “Ş” sesi veren harf, muhtemelen “Aş-Eş” ve “Ana” piktogramı olarak da okunabilir. Yenisey Türk Runik harflerinden ortası noktalı (Göbekli) ve Ana Tanrıçanın simgesel görünümlerinden olan harfler.

Bu sembol Tanrıça Umay ananın boynunda da kolye şeklinde gösterilmiştir.

Tanrıça Umay ananın kolyesi. Dört yön ve dişil kabul edilen yer-toprak simgesi.


NURAY BİLGİLİ-Yakut Türklerine ait, Şamanların göksel yolculuklarında kullandıkları “Sıruk”. Üzerindeki işaret, Ana Tanrıçayı simgeler ve Göktürk Runik harflerindendir.

Umay ana ile ilişkili simgeler ocak, toprak, ağaç, üç dilimli taç ya da boynuzlar, ocak el, kadeh, üçgen, geyik ve süttür. Ana Tanrıçayı sembolize eden ikonografilerdir.

Sembolleri ve Kültür Kodlarını, kabaca, Evrensel Semboller-Kodlar ve Geleneksel Semboller-Kodlar olarak ikiye ayırabiliriz. Evrensel olanlar, “İnsanlığın Ortak Kültür Mirasıdır” ve dünyanın her yerinde karşımıza çıkabilir. Fakat “Geleneksel Kültür Kodları”, kan bağı ve tarihsel bağı olan, aynı kültür ve geleneğe sahip İnsanlarda görülür. Bu geleneksel, mitolojik ve dini semboller, kolektif bilinçaltında kuşaktan kuşağa aktarılır. Bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak ortaya çıkıverir.


19.yy. Osmanlı yüzük üzerindeki Tanrıça Umay ile ilişkilendirilen Hüma kuşu tasviri. Başında Umay ananın üç dilimli tacı tasvir edilmiş.


NURAY BİLGİLİ-Campbella göre; Mitolojinin resim dilinde, sembol olarak kullanılan “Kadın” imgesi, bilinmesi gerekenin bütününü temsil eder ve Tanrısal özün kendisidir. Kahraman bilmeye gelen kişidir. Tanrıçayla karşılaşma, kahramana “Aşk” ödülü olarak döner. Mitolojilerde, kahramanın “Sevgilisine” olan yolculuğu, epey zorludur. Bu yolculuk esnasında ejderhalar ve yılanlar ile savaşmak ve onları yenmek zorundadır. “Kozmik Erginlenme”; kozmik at, kozmik geyik, kozmik kartal, kozmik ağaç, kozmik direk, kozmik labirent aracılığı ile gerçekleştirilir.

Kayaların üzerine kazınmış olan, Labirent ikonografisi de Ana Tanrıça ile alakalı önemli bir arketipik görüntüdür. Labirent, iç içe geçmiş daireler ve spiral semboller tefekkürün belli aşamasında geçilmesi gereken ve Ana Tanrıçaya giden gizemli yollardır. Şaman Erginlenme ritüellerinde geçilmesi gereken bu zorlu yol, 7 ya da 9 aşamalı olarak kozmik gök katlarının sayısınca çizilir. Pagan erginlenme ritüellerinin en önemli ve en eski görselleridir. Menderes sembolleri de yılanı ve yılanın derisini değiştirmesinden dolayı yeniden doğuşu sembolize eder. Yılan Ay ve sular ile ilişkilendirilir ve Ana Tanrıçanın tezahürlerindendir. Tanrıça Umay Ana’nın üç boynuzlu ya da üç dilimli tacı ile Türk masallarındaki boynuzlu yılan ve taçlı yılan söylenceleri de birbiri ile bağlantılıdır.

Türk şamanizmini yansıtan Labirent, menderes ve dairesel petroglifler, Hakasya Abakan bölgesinde ve Saymalıtaşta görülebilir. Labirent petrogliflerinin etrafında, çoğunlukla kahramana bu yolda yardımcı olan geyik dağ tekesi vs. vardır. Bazen “Kahraman” bunların üzerinde resimlenir.

Kırgızistan Saymalıtaş Labirent İkonografileri. Muhtemelen göksel yolculuk yapan Şamanlar tarafından çizilmiş.

Labirent sembolünün ilk görünümleri, kadın cinsel organı olarak çizilmiş ve zamanla labirent şekline dönüştürülmüştür. Türklere ait labirent sembolleri 7 katmanlıdır. Erginlenme ritüellerinde birey, sembolik olarak çizilen bu mertebeleri aşmak ve Tanrıçaya ulaşmak zorundadır. Öyle ki bu ritüel bize, Türk tasavvuf felsefesinde, “göksel sevgiliye” ulaşmak için kat edilen 7 mertebeyi hatırlatır. Aslında Labirent yolculuğu “İçsel Yolculuktur” ve kötü ruhların içeri girmesini önlemek için düzenlenmiştir. Labirent ve diğer spiral semboller, tefekkürün belli aşamasında aşılması gereken yollardır. Anne rahmine ya da Tanrıçanın içine girmek ile alakalıdır.

Anlaşılıyor ki Türk pagan düşüncesinde, bir merkezi işaret eden bu simge, aslında yeniden doğuşun başlangıç noktasını yani ana Tanrıçayı temsil eder. Ana Tanrıçanın rahmine dönüş, yeniden doğuşun gerçekleşeceği yerdir. Labirent kelimesi Latince Labyrinthos kelimesinden gelir ve “Labia” kadın genital organlarını tanımlamak için de kullanılır. Tanrıça Labrys adı verilen çift ağızlı balta ile de ilişkilendirilir.

Aşılması gereken 7 kapı, 7 eşik ya da 7 engel diğer dünya mitlerinde ve söylencelerinde de karşımıza çıkar. Sümer mitlerinde, göksel arketipi Venüs gezegeni olan Tanrıça İnanna, yeraltı yolculuğunda 7 kapı geçmek ve her geçişinde üzerinde bulunan değerli bir eşyasını vermek zorunda kalır. “Egosunu” aşmak için bu yeraltı yolculuğunu gerçekleştirmiştir. Mitolojik dilde ölüp yeniden doğmuştur.

NURAY BİLGİLİ -Kaynakça

Anohin, A. V. 2006, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, Kömen Yayınları, Konya

Eliade, Mircia 1999, Şamanizm, İmge Kitabevi, Ankara


Esin, Emel 2003, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul


İnan, Abdülkadir 2000, Tarihte ve Bugün Şamanizm, T. T. K. Basımevi, Ankara


Jung, Carl Gustav 1997, Analitik Psikoloji, Payel Yayınevi, İstanbul


Ögel, Bahaeddin 2003, Türk Mitolojisi 1, T. T. K. Basımevi, Ankara 2002, Türk Mitolojisi 2, T. T. K.

Think Thank- Labirent veya 7 kapılı iç içe geçmiş bu figürün çok benzeri westworld dizisinde kullanılmıştır. Westworld dizisi felsefesi de bu şekil üzerine kurulmuştur.-Think Tank @Kaburgaadam.


İlk Ana Tanrıça kültleri Venüs adını taşımaktadır. 2 Venüs yıldızı tanrıça özellikleriyle mitolojilerde kendisine yer bulmuştur. Venüs sabah yıldızı olarak savaş tanrıçasını akşam yıldızı olarak da aşk tanrıçasını simgeler. Ana Tanrıça kültleri doğurganlığın yanı sıra yeniden doğumun da sembolü olmuşlardır. İlk ana tanrıça heykelcikleri yeniden doğum gerçekleşsin diye ölen kişilerle birlikte gömülmüşlerdir. Mevcut dünya tasarımı hakkındaki yaygın görüşlerden biri,“Kâinatın bütün tezahürlerini, gök ve yeryüzünün (yer -sub, yer-su) temsil ettiği, birbirine zıt,fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten oluşmuş kabul eden sistem”dir ki, bu Türklerin en eski ve öz kozmolojisi olarak görülür. “Evrenselci Dikotomi” şeklinde adlandırılan bu ikili sistem, İran dinlerindeki birbirine düşman iki ilke üzerine kurulu “ikici”(düalist) görüşten ‘tamamen’ farklıdır. Mesela eski Çular, göçebe kökenli olmaları nedeniyle, kâinatı silindir gövdeli ve kubbeli bir otağaya da üstünde otağ veya semsiye bulunan iki tekerlekli bir arabaya benzetmişlerdi.

Arabanın iki tekerleği ise güneş ve ayı temsil ediyordu.

Dört yön ve merkezdeki dağlar göksel kubbeyi taşımaktaydı. Gök kubbe, Kutup yıldızı (gök tanrısının sarayı) merkezde, dördü dört yönde ve diğer dördü ara yönlerde olmak üzere dokuz saraya bölünmüş sayılmaktaydı.

İnsanın kendisinin tanımladığı üç katmanlı evren tasarımında “tengri, gök, gökyüzü, mavi gök, yukarı dünya” vb. şekillerde adlandırılan ve “yaratıcı, koruyucu ruhların ve tanrıların bulunduğu âlem” olarak algılanan en üstteki katman aynı zamanda onu tasarlayan insan için,gerekli ideal donanımların edinilebileceği birincil kaynaktır.


Yer ve yeraltını kötülüklerden temizleyen, yurduna huzur ve güven getiren Kögüdey-Mergen, “ben gökyüzüne çıkacağım, aşağıdan bakınca yukarıda görünen bir yıldız olacağım” diyerek, eşiyle birlikte mavi gökyüzünün derinliklerinde bir yıldız olup uçar. Toplumun sıradan üyeleri için kozmolojik bir düşünce olarak kalan bu şey, esasen şamanlar gibi kahramanlar için de mistik bir güzergâh olur. Çünkü, üç kozmik düzey arasındaki “gerçek iletişim ve ulaşım ancak şaman, kahraman” vb. üstün nitelikli insanların güç ve yetileri arasındadır. Bu anlamda kahramanın “göğe yükselişi”, Altay Türkleri arasında yaygın olan“ölümden geçmeksizin göğe ve dolayısıyla ölümsüz geleceğe erişebildikleri” düşüncesinin,yani kozmik yolculuğun bir yansımasıdır Diğer yandan bu düşünce, “iyi insanların cennete gideceği” düşüncesinin Altay Türkleri arasındaki simgesel ifadesidir. Çünkü onlara göre,“cennet/uçmak”, gökyüzünün üçüncü katında bulunan, iyi ruhların, meleklerin, bolluk ve bereketin dolu olduğu mekândır. Gökyüzündeki her yıldız, yeryüzünde iyi şeyler yapanların görüntüsüdür.


“Kutsal Gökyüzü”ne ilişkin bilgi ve tecrübenin simgesi olarak da düşünülen “Gök” yada “Ak-boz” renk, kahramanların ve yardımcı unsurların tasvirlerinde sıkça görülür.Kahramanlar, “göğün yıldız batırı”, “gök yeleli erkek böri” şeklinde vasıflandırılır.

Farklı kültürel bağlamlarda “boz renkli kurt, ak sakallı koca, ak boz atlı Hızır, Ak-boz at ya da Kırat” şeklinde günümüz anlatmalarına kadar devam ede gelen “Kutsal Gök”tasarımının bir yansımasıdır.

“Dünya ağacı”nın üzerinde bulunan ve koruyucu işlevi bulunan “Kartal”ın, kahramana“sen ve ben gökyüzündeki altı takım yıldızı gibi birlikte ilerledik” demesi.

"Türk Kağanları," "Tanrının elçisi" idiler. (Mete)’ nin unvan ı da"Tengri’nin oğlu" idi."Türkler başlangıçta Tanrı sözünü" yalnızca yaratan Tanrı için kullanırlardı.

Kutsallığın ve kutsal olanların mekânı olma yanında, evrensel yasa ve düzenin ideal şekli ve kaynağı olarak algılanan, evrenin yaratılışında “merkez” konumda olan “Yukarı Dünya-Gök”, destanlarda genellikle, “uçsuz bucaksız, ulaşılamayan derinliklere sahip, fakat, yeryüzündeki gibi dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları olan ve idarî mekanizması, toplumlara benzer şekilde hiyerarşik ama ideal bir düzen içinde işleyen” makro kozmik yapıda tasvir edilmektedir. O anlayış ve algılayışla destan kahramanı, ilâhî göğün yasa ve düzenini, kendine, çevresine ve yeryüzüne de yerleştirmeyi amaç edinir ve bu yolda mücadele eder.

Gök kubbeyi bir çadır gibi düşünen Batı Türkleri’ne göre gök "yedi kat"ı, Doğu Türkleri ise 9 kat tanıyorlardı .Altay Türklerinde 12, 16, 17 katlı gökler katıda ileri sürülmüştür. 9 kat veya 7. kat Tanrı katıydı. Din görevlisi Kam ( Şaman) 5. kata kadar çıkabilirdi. "Göğün" kapı bekçileri" çift başlı kartallardı.

Türkler uzay ile göğü birbirinden ayırmışlardır. "Uçsuz ve bucaksız gök kubbesinin altında, dünya ile ilgili bir de gök boşluğu vardı .

Eski Türkler, dünyaya değen bu boşluğa,daha doğrusu "Hava" ya "Kalır veya "Kalık" derlerdi. Türkler, Gök Kubbesi ile ayrılmış olan bu göğü, Uzaydan ayrı bir varlık olarak görüyorlardı. Onlara göre gök kubbesi, daha çok Dünya ve yer ile ilgili idi. Mitoloji bilimlerinde, “Uzay ile Dünyanın tümüne Cosmos adı verilir”. Bilim adamlarına göre,“Dünya, Micro –Cosmos”, yani “Küçük Âlem” dir. Yıldızların dolaştıkları gökler ile sonsuz Uzay ise, “Macro-Cosmos”, yani “Büyük Âlem” dir. Türkler, genel olarak Gök Kubbesini,Dünya, yani Micro-Cosmos’la ilgili tutmuşlardı. Gök kubbenin, Allun (veya Temür)-kazguk etrafında yıllık dolanımının yanında,ayrıca bir de yıldızları taşıyan gök çarkının döndüğü varsayılıyordu.
Bu kavramın çok eski olduğu, Baykal Gölü’nde bir adada bulunan ve üzerinde yıldız adlarının yazılı olduğu ve VII.-IX. yüzyıllara tarihlendirilen bir hadırık eğirçefc’ten (çıkrık) anlaşılmaktadır.

Türkler sonsuzluğa, Kökkr (Gökler) diyorlardı,dönüşe de Eski Türkler, durmadan dönen bu gök kubbesine “Gök Çıkrığı” diyorlardı.

Eski Türkçede“Çığrı” sözü, değirmen, su dolabı gibi, aletlerin çarkları için kullanılan bir deyimdi. İp eğirmek için kullanılan çıkrıklarla, ip makaraları da bu adla anılırlardı. Bugünkü Türkçemizde kullandığımız“Çıkrık” sözü de, çığrı’nın bir küçültme eki ile türemesinden başka, bir şey değildir.

Gök kubbenin ve gök çarkının yıllık ve günlük dolanımından, güneşle bazı göksel cisimlerin, dünyanın merkezi etrafındaki yıllık ve günlük, ayın ise günlük ve aylık birer hareket içinde döndükleri düşüncesi sonucuna varılmaktaydı. Bunlardan güneş ve ay, birbirinin zıddı sayılıyordu.

12 hayvanlı takvimin icadını Türklere atfedenler ise on iki hayvan adının eski Çin metinlerinde bulunmadığını ve ilk olarak bir Türk tarafından söylendiğinin Çin’de kaydedilmiş bulunduğunu hatırlatmaktadırlar. Çin’de sonraları meydana gelen gelişmelerle takvim sistematik bir şekilde ve yeni unsurları da içine alarak Uygur Türklerine kısmen Çinlileşmiş olarak yansıyacaktı.

Evren tasarımlarındaki “Yeraltı” dünyası, üçlü tasarımın en alt katmanıdır ve gök dünyanın aksine, kötü ruh ve tanrıların mekânıdır. Yedi, dokuz gibi farklı katlardan oluşur ve bu katlarda şeytanlar, devler, korkunç yaratıklarla birlikte yeraltının hakimi/kağanı bulunur. Yaratılış ve oluşum efsanelerine göre, esasen karanlık yeraltının hakimi “Erlik” de önceleri, “Gök dünya”nın yaratıcı ve koruyucu diğer güçleriyle (Ülgen vb.) birlikte “yukarı âlem”de bulunmaktadır. Fakat kıskançlığı, bencilliği, hilekârlığı gibi nefsî tutum ve davranışları sebebiyle, “Gök âlem”in yasa ve düzenine uymadığı için cezalandırılır ve yerin yedi kat altın ayani “tamu”ya, “cehennem”e gönderilir.

Orada kendi yasa ve düzenini kurar ve “Gök âlem”in “kutsalları ile bir üstünlük mücadelesine girişir, insan başta olmak üzere nesnel âlemdeki varlıkları ideal yasa ve düzenden saptırmaya, kendi himayesine almaya çalışır.Öte yandan, evren tasarımlarında “yerin altında bizimkine tıpatıp benzeyen fakat tersine dönmüş bir dünya”nın olduğu, oraya, “yer altı bölgelerinde yaşayanların havalandırma için bıraktıkları delikten geçerek ulaşıldığı” anlayışının varlığı çeşitli kaynaklarca ifade edilir.

Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde idealize edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde bulunmayanların, yani sıradan varlıkların, “ölüm” sonrasında gideceklerine inanılan“tamu”nun (cehennem) veya insan başta olmak üzere yeryüzündeki varlıklara zararı dokunacak karanlık güçlerin sembolik mekanı durumundadır.

Yer altı insan ötesi bir boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve bu âleme karanlık güçler hakimdir. Yer altı dünyasının kağanı “Kara-Kula”, bu dünyanın asıl hâkimi “Erlik”in kızıyla evlidir ve “yedi kat yer altı”ndan gelerek, yeryüzünü ele geçirir, halka zulmeder. “Kara-Kula’nın nefesi, dikili ağaçları kırar, dağları dondurur, yeryüzünde sap-kök bırakmaz.” Bu,yeryüzündeki insan ve diğer canlıların varlığını sürdürmesi için gerekli tabii düzenin bozulması, felakete maruz kalmasının açık bir ifadesidir ve kaynağı yeraltının karanlık güçleridir. Tasarıma ilişkin daha genel bir ifadeyle, “Karanlık Yeraltı”, “Kutsal Gök”e vehim sayesinde bulunanlara karşı bir tehdit unsuru ve kaynağıdır. Yeraltı dünyası aşağıya doğru“yedi kat”tan meydana gelmiştir ve her katta o dünyayı koruyan “yetmiş kara köpek, doksan kara boğa, kara dağ” vb. engeller vardır. En altta ise “yeri ayakta tutan, zehir sarısı deniz” bulunur. Kögüdey-Mergen’in attığı ok, “yedi kara kurdun koltuğundan geçer, yedi kara dağı deler, yerin yedi tabakasından geçerek zehir sarısı denize düşüp, onu kaynatır.” En alttaki zehir sarısı denizin bir ucu, yeryüzünde “Toybodım” ırmağına bağlanmaktadır. Diğer taraftan,“göğün direği” olan “kutsal kavak ağacı”nın alt ucu da yer altındadır ve orada yaşayan“Aybıstan”ın at bağladığı direktir. Buna benzer tasvirler, tasarımdaki yer altının bir yönden yeryüzüne bağlandığını, dolaylı olarak da “merkez gökyüzü” ile bütünleştiğini göstermektedir.

Gök kubbenin Ahun (veya Temür)-kazguk etrafındaki paralelin paylaştırılması dünyanın merkezi olduğu kabul edilen ve biri ortada, dördü eksenlerde ve dördü köşelerde olmak üzere dokuz vilayetten oluştuğu.
Türkler yere, yalnızca "kara"demekle de yetinebiliyorlardı.

Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde idealize edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde bulunmayanların, yani sıradan varlıkların,“ölüm” sonrasında gideceklerine inanılan “tamu”nun (cehennem) veya insan başta olmak
üzere yeryüzündeki varlıklara zararı dokunacak karanlık güçlerin sembolik mekanı durumundadır.

Yer altı insan ötesi bir boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve bu âleme karanlık güçler hakimdir. Tasarıma göre bunlar,evrenin en temel varoluş unsurlarıdır, onlardan biri olmazsa ideal düzen bozulur. Bunu ancak göğe ilişkin “ilâhî irade” gerçekleştirebilir. Ayrıca, kahramanın yer altında yaptığı yolculuk boyunca karşılaştığı engelleri aşmasında yardımcı olan “birbirine eş yedi bahadır” vardır ki, bunların her biri ayrı bir üstün özelliğe sahiptir ve kahramanı zor durumlardan kurtarırlar. Dolayısıyla, yeraltı dünyasında bulunan güçlerin tamamı “olumsuz” değildirler. Kutsal yerler ile bölgelerde, Türk düşünce tarihinin en önemli kısımlarını teşkil
ederler.
Türklerin düşünce düzenine göre bu yerler, yalnızca coğrafya anlamında bir bölge değil idiler. Bu yerlerin yeri v suyu, kutsal ruhlar tarafından temsil ediliyor ve korunuyordu. Bugünkü Türkçemizde,"yer" denildiği zaman, toprağı ve içinde akan suları ile birlikte, bir arazi parçası hatırımıza gelir. Bu anlayış,Eski Türklerde de vardı. Fakat yer, "toprak" anlamında kullanılınca, o zaman durum değişiyordu. Çünkü yer, yani toprak ayrı; sular ise, ayrı kutsallıklara sahip idiler. "Yeri ve suyu koruyan ruhlar"da, yine ayrı ruhlaridiler. Bu sebeple eski Türk yazıtları, Türk milletinin bir yere konduklarını söylemek isterlerken, "o yerin, yerine suyun kondular", şeklinde bir ifade kullanırlardı. Meselâ aynı anlama gelen, "Yerin-gerü,subıngaru konadı"deyimi,bunun en açık bir örneğidir.

Barthold, Malov, Anohin, Potapov’un araştırmaları ve eski Türk eserlerindeki metinler yer-sub’un kutsal olduğunu ve bir de vatan manasına geldiğini gösteriyor. Bu kutsal şeyleri’ birleştiren halklar onları en üst koruyucuları, hamileri olarak görüyorlardı. Bize göre yer-sub,vatan (toprak) ve aynı zamanda mitolojik bir güçtür. Yukarıda verilen örneklerden çıkarılan sonuçta yer-sub Türk uygarlığında mitolojik vatan anlamını taşır.

Böylece eski efsane, adet ve mitolojilere dayanarak Türk halklarının düşüncesinde yer-sub ortaya çıkmıştır. Bu iki kavram birleşerek vatanı da içine alan mitolojik bir inanç doğmuştur. Bunlara göre evren, Türklerin büyük yuvasıdır. Dünya egemenliği hedefleri de bu sahiplenme hissi doğrultusunda gelişmiştir.

Zaman, mekân içinde dönen göksel cisimlerin evreleri ve canlı varlıkların yaşarken ve ölüm ötesindeki değişim evreleriyle ölçülüyordu. Anlaşıldığına göre, Çin’de olduğu gibi Türklerde de, insan ruhu dönen varlıklar arasındaydı, Türkçe ifadesiyle özût erkliği yorugh idi(ruhlar kuvveti ile hareket halinde). Türkçe bir metindeki isig öz (sıcak ruh) ile et-öz (vücut) (Çağatay,6 1 1 / 4 ) belki bu kavramlara karşılık gelmekteydi.

Herhalde Çin’deki kadar sistematik olmasa bile, aynı kozmolojinin Türklerde de hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Varlıkların gök ve yer ilkeleri arasında döndüğü düşüncesi, Türkler arasında Çin sınırlarından daha çok öteye, en batıya da yayılmıştı.

Türk kavimlerinin en eski zamanlardan beri, en çok kullandıkları takvim sistemi, devrion iki hayvanlı takvim sistemidir. İslam-Türk alimleri bu on ikili sisteme "Tarih-i Türki,""Tarih-i Türkistan," ve "Uygur" veya "Sal-i Türkan" ("Türk yılı") demektedirler. Bu takvimde Dünya’nın ömrü 3.600.000 yıldır. Bu süre 360 veridir. 1 veri 10.000 yıldır. 12 yıl 1 devirdir. 1yıl 12 aydır. 1 ay 4 hafta ve 30 gündür.Bu, on ikili sistemde her hayvan bir yıla ad vermektedir. Devre tamamlandıktan sonra,yeniden on ikili devre başlamaktadır. Yıllara adlarını veren hayvanlar sırasıyla şunlardırμ 1)Sıçgan (sıçan), 2) Ud (öküz), 3) Pars (pars), 4) Tavışgan (tavşan), 5) Nek (timsah), 6) Yılan(yılan), ι) Yund (at), κ) Koy (koyun), λ) Biçin (maymun), 10) Tagaku (tavuk), 11) İt (köpek),12) Tonguz (domuz). Sıralamadan da anlaşılacağı üzere, devrenin ilki Sıçan, sonu ise Domuzyılıdır. Takvimin kökeni ve yılların sırasının oluşumuyla ilgili olarak da şu bilgiler yeralmaktadır.

Türk hakanlarından birisi kendisinden birkaç yıl önce geçmiş olan bir savaşı öğrenmek ister, o savaşın yapıldığı yılda yanılırlar, onun üzerine bu iş için Hakan ulusuyla geneş (müşavere) yapar ve kurultayda “sağışlarımızı bu yılların geçmesiyle anlayalım; bu aramızda unutulmaz bir andaş olarak kalsın" der. Ulus bu hakanın önergesini onaylar. Bunun üzerine Hakan ava çıkar; yaban hayvanlarını "Ilısu"ya doğru sürsünler diye emreder. Bu, büyük bir ırmaktır. Halk bu "Biz bu tarihte nasıl yanıldıksa bizden sonra gelecek olanlar dayanılacaklardır; öyle ise, biz şimdi göğün on iki burcu ve on iki ay sayısınca her yıla birer ad koyalım; hayvanları sıkıştırarak suya doğru sürer. Bu hayvanlardan avlarlar; bir takım hayvanlar suya atılırlar; on ikisi suyu geçer; her geçen hayvanın adı bir yıla ad olarak takılır.Bu hayvanlardan birincisi "Sıçgan = sıçan" imiş. İlk önce geçen bu hayvan olduğu için ilk yıl bu adla anılmış ve ilk yıla "Sıçgan" yılı denilmiştir.

On iki hayvanlı takvim yalnız Orta Asya’da kullanılmamış, çok geniş coğrafyalarda Türk kavimlerinin kullandığı bir takvim olmuştur. Bu takvimi kullanan kavimlerden biri de Tuna Bulgarlarıdır. Onlar hayvan adlarını kendi dillerinin yapısına uygun bir biçimde belirlemişlerdir. Ayları da diğer Türk topluluklarında olduğu gibi sayı sırasına göre belirtmişlerdir. Çin Seddi’nden Tuna Nehrine kadar çok geniş coğrafyada Türk kültür çevrelerinde yaygın kullanım alanı bulan on iki hayvanlı takvimde yıla adını veren hayvandan hareketle yılların özellikleri 11. yüzyıldan başlamak üzere, çeşitli kaynaklarda belirtilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede, yılların her birinde bir hikmet olduğunu sanarak, onunla fal tutmaya ve uğur saymaya yönelmişlerdir. Ayrıca, bu durum on iki hayvanlı takvimin Türk kültür çevrelerinde yaygın olarak kullanıldığının bir işaretidir. Yılların nasıl geçeceği, bolluk,kıtlık, savaş, kuraklık, yağış vb. olup olmayacağı yıllara adını veren hayvanlara göre belirtilmiştir.

Oniki Hayvanlı takvim Göktürk dönemi öncesinde kullanılıyordu.

Her yılı bir hayvan ismi ile adlandırmış, söz konusu hayvanın tabiatı üzerine yorum getirmişlerdir. Hayvanların hepsi oniki olup hepsine hakim olurlar, on iki yılda aynı hayvanın ismi bir defa gelir. Bu usul şemsiyenin başı "Hamal’den, yani Mart’tan" başlar. Mezkur on iki yılın adları ve tertipleri aşağıda yazıldığı gibi icra kılınmaktadır.

Sıçan Yılı (2020 yılında denk gelmesine dikkat edelim) , Bu yılın ilk aylarında ve ortalarında ferahlık, halk arasında hoş hâl vezenginlik olur. Ama yılın sonbaharında halklar ve padişahlar arasında fitne başlar. Kışın salgın olur, yaz günleri yağmurlu olur. Sıçanlar çok olur ve buğdaylara hücum ederler. Sığır Yılıμ Bu yılda yıldırımlar ve gök gürültülü yağmurlar olur. Kışın tipiler çok olur, kar çok yağar, kış uzun sürer. Buğday ve her çeşit meyve çok olur.

Bars (Kaplan) Yılıμ Bu yılda halk arasında düşmanlık ve adaletsiz işler olur. Padişahlar arasında geçimsizlik olur, sükûnet yoktur. Yazın buğday ve meyvelere afet gelir, yani kuvvetli zelzeleler olur. Denizde dalgalı tufanlar olur.

Tavşan Yılıμ Bu yılda her çeşit nimet çok olur. Yaz ve kış mutedil olur, havalar iyi olur. Cümle halk arasında sükûnet ve rahatlık olur.

Nehak (Lu, Balık) Yılı, Bu yılda halk arasında husumet, fitne, çatışma ve savaş peyda olur.Yaz günleri yıldırım ve gök gürültülü yağmurlar çok olur. Kışın tipi ve kar çok olur;ağaçları soğuk çarpar. Yılan Yılı, Bu yılda yazın yağmur az, havalar kuru olur; buğday az olur. Çoğu yerde açlık ve pahalılık olur. Kışın kar az yağar; rutubet olur. Halk arasında kaygı ve hasret olur. Yılkı (At) Yılı, Bu yılda yazın hava ılık, yağmurlu olur. Buğday ve meyveler boldur.Kışın kar fazla yağmaz. Halk ve padişahlar arasında fitne çıkar, savaş ve çatışmalar zuhureder. Dört ayaklı hayvanlara hastalık bulaşır. Koyun Yılı, Bu yılda yaz sıcak olur, kış soğuk ve uzun geçer. Halk arasında zenginlik ve rahatlık olup, padişahlar arasında savaş başladığı hâlde barış hemen sağlanır. Ancak deniz ve gemilerde felaketler olur. Besin (Maymun) Yılıμ Halk arasında haset ve düşmanlık olur. Yazın yağmur, kışınkar çok olur. Halk arasında hastalıklar yayılır. Hayvanlar arasından deve ve yılkı hastalığayakalanır. Tavuk Yılı, Bu yılda yaz yağmurlu ve sıcak geçer; buğday ve çeşitli meyveler çokolur. Kış karlı ve soğuk olur. Hamile kadınlara ağırlık gelir. Darı, karabuğdaylar erken dikilmelidir. Köpek Yılı, Bu yılda yazın yağmurlar az olur. Buğdaylar az olup, fiyatlar pahalı olur.Kış yumuşak geçer. Meyveler ucuz olur. Halk arasında ölümler çok olur. Domuz Yılı, Bu yılda yaz yağmurlu, kış uzun ve soğuk olur. Buğday çok ve ucuz olur.Padişahlar arasında muhalefet, savaş ve çatışmalar olur. Halk arasında geçimsizlik olur; çeşitli afetler meydana gelir.

Metafizik,Türk kültüründe ve toplumunda, çeşitli zamanlarda ve değişik bölgelerde görülen tabiatüstü varlıklara olan inanışların kökenlerinin, eski şamanizm dönemlerine kadar dayandıkları, konuyla ilgili veriler incelendiğinde görülmektedir. Yani bugün gece vakti,insanların varlıklarından bahsetmekten korktukları halde haklarında türlü hikâyeler anlattıkları ruh-cin öykülerinin kökleri bundan yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Zaten bu tip hikâyelerde korku öğelerinin genelde cisimsiz varlıklar olarak anlatılmasını, Türklerde var olan “yer -sub” veya “iye” olarak adlandırılan ruh inanışlarının günümüze bir yansıması olarak görebiliriz. Bu yüzden bu inanışlara geçmeden önce bunların kökeni sayılan eski şamanizm dönemi inançlarına değinmek yerinde olacaktır.

Eski Türkler doğada bir takım gizli güçlerin varlığına inanıyordu. Bu nokta açık bir şekilde yer -su (yar-sub) tabiri ile Orhun kitabelerinde ifadesini bulmuştur. Aynı inanış “yir -suv” adında Uygurlarda da vardı. Bunlar “iduk” yani kutsaldılar. Doğa güçlerine inanç hemen bütün “halk dinleri”nde mevcut bulunmaktadır ve fiziki çevrede rastlanan yanardağ, deniz,ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, yıldırım, ay, yıldızlar, güneş vb. gibi doğa şekli ve olayları karşısında duyulan hayret, korku, saygı hisleri dolayısıyla bunların kutsallaştırılmasıyla doğmuştur.


Eski Türkler doğada gizli güçlerin olduklarına inandıklarından kâinatı ruhlarla dolu bir âlem olarak kabul ederlerdi. Bu inanış sisteminde doğal objelerin bir göstergesi olarak İzi /İye (yiye/eye) adını taşıyan koruyucu ruhların ayrı bir yeri vardı.

Türk Söylenceleri’nin gelişi güzel ortaya çıkmadığını ve atalarımız tarafından zamanın belirli bir devresinde özel olarak tasarlanıp, halkın düzeyine indirildiğini yani öyküleştirildiğini görmekteyiz ve bilginin neden sonraki kuşaklara öykü olarak aktarıldığı hakkında da çıkarım yapabilmekteyiz.

Kök Türk sülalesine adını veren Türk ve diğer kozmik nitelikli kağanlar, Çin geleneğinde göksel yönlerin ve unsurların somut şekli olup,gök tanrısının merkezi konumu etrafında yer alan "göksel hükümdarlara"ve efsanevi sülalelere benziyorlardı.

Kök Türklerin kozmik nitelikli kağanlarını Çin metinleri şöyleanlatmaktaydı,Ordularının başının adı A-pang-pu’ydu ve onun kardeşi vardı. Dişi böri’den(kurt) doğmuş olan birkardeşin adı, l-chi-ni-shi-tu’ydu…. O, bir ruhani nefesle hareket etmekteydi. Bu nedenle rüzgar ve yağmur meydana getirebilirdi. İki hatunu vardı. Rivayete göre (hatunlardan) biri yaz tanrısının, diğeri kış tanrısının kızıydı. Bunlardan birinin oğlu …kuğu şekline girdi …onun en büyük oğlu, Tsien-sse-ch’u-che-shi Dagı’nda yaşıyordu. (KökTürk metinlerinde Kögmen denen Sayan ve Tannu-ola {dağ} silsilesi). Bu dağda (ilk ata) A-pang-pu’nun diğer bazı soyu da yaşıyordu. Orası çok soğuk olduğundan,büyük oğul onlara bir ateş yaktı. Onlar böylece ısınıp, ölümden kurtuldular ve en büyük oğlu baş seçerek ona Türk unvanını verdiler inançlarına göre, ilk ateşi yakan Ho-sing adlı efsanevi kişi, ateş unsurunun özü ve Kök -luu yıldız takımının kalbi sayılan Sin yıldızı şekline girmişti (Arapça Kalbü’l-Akreb, Antares). Aynı yıldız,kozmoloji kanunlarında gök renginde sayılan doğu göğünün kralının ming-iang’ı,parlak dîvanhanesiydi ve Çu hükümdarının divan hanesinin prototipi sayılıyordu. Kök Türklerde ilk ateşi yakan ve Türk’ unvanını alan kişi ile Ho-sing menkıbesi arasında bağ var mıdır…..destekleyebilen bir konu, Türklerin gök ayiniyaptıkları ve Ulug-ay denen dönemde. Sin yıldızının göğün zirvesinde gözükmesi olayıdır.

Kutadğu-Bilig şairi ise, Türk hükümdarlan için şöyle demekteydi:

Onlar … küyer ot tururlar ..Onlar… yanan ateştir. Diğer taraftan. Kök Türk ve Uygur kağanları lengri-teg, tengride bolmıs (semavi, gökte olmuş) sayılıp, açık olmayan bir şekilde göğe aittiler. Kağan soyundan kimselerin ruhunun göğe veya Yitiken yıldız takımına, yani gök tanrısının mekânı olan Kutup yıldızı yönüne uçtuğu sanılıyordu.Böylece Türklerde de, hükümdar atalarıın göksel ruhlar arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Çin’de olduğu gibi Kök Türk kitabelerinde de gök tanrısı bir hükümdar olarak düşünülüp,terigri-kan (tanrı han) denmekteydi. Doğu Altay dağlarında. Kök Türk döneminden bir mezar yanında, kaya üzerine çizilmiş bir resim,Çin mezarlarında taş duvarlara resmedilen araba şeklindeki Yetiken yıldız takımının resimlerini hatırlatmaktadır.

Fakat Yetiken, Türkçe belki ‘yedi han’ demek olduğuna göre. Bu resmin terigri-teg bir kağanı veya gök tanrısının arabacısını temsil etmesi mümkündür.Arabanın üzerinde gök ideogramı da bulunmaktadır. Çu astrolojisinde, gök tanrısının sarayı sayılan Kutup yıldızına yakın bir parlak yıldıza "baş zevce" denmesi gibi,16 Kök Türk metinlerinde de Kan tengride Umay Katun (Han tanrıda Umay Hatun) denen ana tanrıça, Türk kağanının eşi ‘Katun’a benzetiliyordu. Umay kelimesi, çocuğun doğarken içinde bulunduğu zardı. Erken dönemde Umay’ın kozmik yönünü belirten bir metne rastlanmamaktadır.Sonraları Umay,Çuların kızıl giymiş, topuzlu bir güzel kadın olarak düşündükleri ocak tanrıçasına benzer bir şekil alacaktı. Altun-yış’ta bulunup. Kök Türk dönemine tarihlendirilen bir mezarın yanındaki kaya resminde bağdaş kurmuş olarak görülen taçlı kadının Umay olduğunu düşünenler vardır. Taçlı kadın önünde diz çökmüş maskeli kişilerin,kurban edilen atlan sunan kamlar olduğu sanılmaktadır.

Uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşayan Eski Türklerin inancı, Gök Tanrı =Kök Tengri inancıdır. Eski Türkçede Tanrı sözcüğü Tengri biçiminde söylenirdi (ayrıca Tengri sözcüğü, gök anlamına da gelirdi). Eskiden Kök olarak söylenen gök sözcüğünün ise Eski Türkçede üç anlamı vardıμ Biri bugünkü kullandığımız anlamı ile gök, gökyüzü; biri,yine bugünkü kullandığımız anlamı ile mavi renk; biri de, bugün kullanmadığımız anlamı ile ulu, yüce, kutsal. İşte Kök Tengri/Gök Tanrı deyiminde geçen kök/gök sözünün taşıdığı anlam ulu, yüce, kutsal’dır. Buna bağlı olarak da, Kök Tengri/Gök Tanrı deyimi Ulu Tanrı,Yüce Tanrı anlamlarına gelir. Söz konusu olan tek bir yaratıcı Tanrı ve bu tek Tanrı’ya yapılan saygı dolu bir sesleniştir.

Zaten Eski Türklerin kendi öz inançları, tek tanrıcılığa dayanır. Tarihin hiçbir döneminde Türklerin öz dininde birden çok Tanrı olmamıştır. Bugüne değin yapılan arkeolojik araştırmalar da bunu desteklemektedir. Eski Türklerden kalan arkeolojik buluntularda tanrı yontularına ve putlara rastlanmamıştır.


Tabii ki, inanç değiştirip de başka inançlara geçen ve Eski Türklerin budunsal(milli) inancı olan Gök Tanrı inancından ayrılanlardan kalan put ve tanrı yontuları konu dışıdır. Çünkü bu ürünler, Gök Tanrı inancının kapsamı dışında oluşturulmuş nesnelerdir. Putçulukta putların, temsil ettikleri varlıkların manevi gücü ile dolu olduklarına inanılır; ama, Eski Türklerde manevi gücün biricik kaynağı Tanrı’dır. Eski Türkler, tüm evreni içeren tek ve ulu yaratıcı Gök Tanrı’nın yontusunu hiçbir zaman yapmamışlardır.

Göktürklerden kalan Orhun Anıtları’na göre Tanrı, evrenin ilk nedenidir, yani yaratıcısıdır. Göktürklerin bir kağanlık kurması O’nun isteği ile olmuş, Türk milletine kağanını O vermiştir. Yani, yazıtlara göre Tanrı, Türk milletinin yaşamı ile yakından ilgilenmektedir.

Türklerde Gök Tanrı’nın çok eski çağlardan beri tek bir ulu varlığı temsil ettiğine dair birçok kanıt vardır. Tanrı, Eski Türklerde manevi tek büyük kudret idi. Bizanslı tarihçi Simokattes, Göktürklerin yir -sub’lara (yer-su’lar; ırmak, dağ, orman vb doğa varlıkları) saygı gösterdiklerini ama yalnızca yerin göğün yaratıcısı bildikleri tek bir Tanrı’ya taptıklarını bildirmektedir. ιλ0 yıllarında Tiflis’li St. Abo, Hazar Türklerinin tek bir yaratıcı Tanrı tanıdıklarını söylemiştir. Yine Hazar İmparatorluğu’nun kağanı, Hıristiyanların teslis’e (Tanrı’yı üçleme) inanmalarına karşın kendilerinin tek bir Tanrı’ya inandıklarını kaydetmiştir.Tanrı sözcüğü, bütün Türk şive ve lehçelerinde ortak olarak vardır. Türkçenin temel sözcüklerindendir. M.Ö.’ki Çin yıllığı Shi-ki’de, Büyük Hun İmparatorluğu Kağanı Oğuz Han(Mete) nedeni ile anılan Türkçe Tengri/Tanrı sözcüğü Çince’ye T’ien olarak geçmiştir(Çinliler, Orta Asya’daki Tanrı Dağları’na bu yüzden T’ien-Şan derler).


Ayrıca Eski Sümer dilinde Tanrı kavramının karşılığı olarak kullanılan Dingir/Tingir sözcüğünün de Tengri sözcüğü ile bağlantısı olmalıdır. Eski Türkler, tabiatta yalnız olmadıklarına, bazı güçlerin varlığına inanıyorlardı. Dağ, tepe,ırmak, deniz, rüzgar vb. bunların aynı zamanda bir ruhu olduğuna inanılıyordu. Tabiat ruhlarına Gök -Türk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, yer -su (“yer -sub”)deniliyordu. Bu tabir, “yer -suv” şekliyle Uygurlarda da vardı. Yer -sular kutsal sayılıyorlardı.Kitabelerde yalnız iki yer -sunun adı zikredilmiştir. Bu inanca göre Yer-Su ruhları Toprak Ana Ötüken’e bağlı doğa ruhlarıdır. Bazen bir ağacın, kayanın, dağın, gölün, ırmağın ya da hatta bütün bir ülkenin ruh’u olurlar. Yer Su’lara saygı göstermek gerekir. Bir ormana girildiğinde dikkatli hareket edilir; sesli konuşulmaz, dallar kırılmaz, taş atılmaz. Eğer insan doğadan bir şey aldıysa bu sadece doğa ruhlarının izin vermesiyle mümkün olmuştur. Bu yüzden insanlar Yer Su’lara şükür ederler. Yer -Su’lar bazı kaynaklarda farklı kategorileri ayrılsa da, bunlar aslında bir bütündür ve aynı kültün ayrılmaz parçalarıdır. Yine de kabaca şöyle genel bir sınıflandırma yapılabilir. Dağ Ruhları, orman ruhları, ev ruhları ve su ruhları en çok öneme sahip olarak ortaya çıkarlar.Yer-sub kültüne göre, her canlı; insanlar, hayvanlar, bitkiler, birbirine ruhsal alemde bağlıdır ve birbirleriyle başka bir boyutta iletişim halindedirler.

Batıda tapma, tapınma gibi kavramları içermesi nedeniyle insanın doğa üstü güçler karşısında dua etme, kurban verme vb. ritüelleri çeşitli hareketlerle ifade ettiği şekiller olarak yorumlanabilen kült, geleneksel kültürümüzde varlığını hep hissettiren bir olgudur. Türk kültür tarihi incelendiğinde Türklerin Kök Tanrı yanında Yer -Su’lara kurban sundukları da görülmektedir.

Eski Türklerde dağların, taşların, yerden kaynaklanan ırmak ve suların, ağaçların insan ya da hayvan şeklinde beliren ruhların olduğuna, ölenlerin Yer -Su ruhlarına karıştıklarına inanılmaktadır.

Bu inanca göre Yer-Su ruhları Toprak Ana Ötüken’e bağlı doğa ruhlarıdır. Bazen bir ağacın, kayanın, dağın, gölün, ırmağın ya da hatta bütün bir ülkenin ruh’u olurlar. Yer Su’lara saygı göstermek gerekir. Bir ormana girildiğinde dikkatli hareket edilir; sesli konuşulmaz,dallar kırılmaz, taş atılmaz. Eğer insan doğadan bir sey aldıysa bu sadece doğa ruhlarının izin vermesiyle mümkün olmuştur. Bu yüzden insanlar Yer Su’lara şükür ederler.

Yer ve su ruhlarını da içeren doğal varlıkların tamamından oluşan bir külttür. Bu anlamda kutsal bir güç ve yaşam enerjisidir fakat maddi varlıklardan da soyutlanmış değildir.İnsanlar bu enerji ile ve bu enerjiyi taşıyan soyut varlıklarla doğrudan irtibat ve iletişim kurabilirler. Çünkü insana en yakın olan soyut katman burasıdır.

Türk Yaratılış Efsaneleri ve İkili Düşünce Prensibi: Altay Yaratılış efsanesinde, kainatın başlangıcında, yalnızca iki varlık vardır. Bunlar da Tanrı Ülgen ile Kişioğlu’dur.Bu durum, diğer Orta asya ve Sibirya efsanelerinde de böyledir.Bu sebeple Altay efsanesinin ilk parçası (Episode), efsane motifleri bakımından Orta asya’nın yerli inanışlarına uygundur. Diğer Türk efsanelerinden ayrı olan tarafı, fikir ve düşünce bakımındandır. Erlik başlangıçta Tanrının yardımcısı olan bir insan iken, sonradan şeytan olmuş veEhrimen’in yerine geçmiştir. Altay, Yakut gibi birbirinden çok uzakta bulunan Türklerin yaratılış destanlarının tümünde, kainatın başlangıcından beri başlıca iki varlık vardır. Tanrı ve şeytan. Bu düzen, prensipler bakımından eski İran mitolojisinin temel sistemine benzer. Tanrı insanı, yeryüzü yaratıldıktan sonra yaratmıştır. Halbuki Altay Yaratılış efsanesinde insanoğlu, kainatın daha başlangıcında bile var idi. Bu, Altay efsanesini diğerlerinden ayıran bir özelliktir. Bu durum bir yanlışlık eseri de olabilir veya bilmediğimi mitolojik bir temelden de gelebilir. Eski İran’da ve Maniheizm mezhebinde çok önemli olan bu “Üç Prensibi”ne, Uygur metinlerinde görüleceği üzere“Üç odki nom’yani “Üç Zaman Kanunu” derlerdi. Eski kitaplar bu üç zamana, genel olarak “Üç od” derlerdi. Eski Türkçede “od ”sözü, zaman ve çağ anlamına gelirdi, üç zaman terimi, genel olarak iki anlama kullanılırdı:

Birincisi, yaratılış cağları ile ilgiliydi. Diğeri de genel anlamda, zamanı ifade etmek içindi. Mani mezhebine girmiş olan Türkler, üç türlü ve devreli zaman bilirlerdi. Geçmiş zaman 1) “ Ertmiş 2) Şimdiki zaman “ /Çözünür” ; 3) Gelecek zaman:“ Kclmeduk”. Mani dini bu prensipleri Budizm’ le karıştırmış ve Türkçe Budist kitaplarda da yer almıştır. Bu Uc Zaman Prrensibi’nin hem Budizm ve hem de Maniheizm’de bulunmasına rağmen, gayeleri ve yolları ayrıdır. Mesela Budizm’de, bu üç zaman prensibinden cıkan “ mevsim” düzeni vardır”. Sıcaklık, yağmur ve soğukluk mevsimleri. Bu pirensip, eski Türk ana’nesinde ve destanlarında yoktur. Türk mitolojisinde başlangıçta, Tanrı Ülgen’le Şeytan Erlik vardı. Bunlar da birer ruh olmalıydılar. Kaz veya kuğu haline girerek uçmaları da tamamen sembolik olarak söylenmiştir. Fakat Türk mitolojisinde, İran da olduğu gibi her iki Tanrı arasında bir kuvvet muvazenesi ve eşitliği yoktur. Tanrı Ülgen daha güçlüdür. Erlik’in yaptığı hileleri istediği anda keşfedebilmekte ve onu cezalandırabilmektedir. Mesela kendisi için de ağzında toprak saklayan Erlik’i, cezalandırmak için olumun eşiğine kadar götürüp sonra tekrar affedebilmektedir.

Yani Türk mitolojisi, eski Türklerin tek tanrılı (Monoteist) dinlerinin tesiri altındadır. Türk mitolojisinde de Erlik, Tanrının yarattığı yaratıklardan istemektedir. Fakat verip vermeme, Tanrının arzusuna kalmıştır. Galaktik Merkez ve Ejderha Takımyıldızları Yaratılışın başlangıç yeri olarak görülen bu nokta aynı zamanda “Şifa ve Tedavi” ile alakalı görülmüş, anlatılar ve ritüeller bu merkez etrafında şekillenmiştir. Mircea Eliade, eski toplumlarda evrenin, ilksel denizden çıkan, ejderha ya da yılanın Tanrı tarafından öldürülmesi sonucu, parçalarından yaratıldığını söyler. İlaçların, şifa ve tedavinin kökeninin de her zaman,evrenin yaratılışı efsanesinin içinde yer alması, yılan ve ejderhalar ile alakalı görülmesi de bununla ilgilidir. Eski tedavi ayinleri ve büyüler daima bu kozmik yılan ve ejderha ile ilişkilendirilmiştir. Türk ikonografisindeki şifa düğümleri, birbirine dolanmış yılan ve ejderha motifleri, kozmolojik yeniden doğuş düşüncesi ile alakalıdır ve “Galaktik Merkez” etrafında ki takımyıldızlara gönderme yapar. Bu takımyıldızlar eski Türk kozmoloji düşüncesinde Ejderha takımyıldızı olarak bilinen yılancı, yay ve akrep takım yıldızlarıdır.

Tibet yaratılış mitolojisinde,nagalar ve ejderhalar ile birlikte, ilk “İyileştirici” ve “İlk İlaçlar” da belirmiştir.Şifanın ve ilaçların kökenini gökyüzünde arayan insan, “İlk Şifacıyı” da gökyüzüne yerleştirmiştir. İlk Hekim batıda “Asklepios” doğuda “Lokman Hekim” olarak bilinir. Asklepios daima asasına dolanmış bir yılan ile ifade edilir. Bu onun şifa gücü ile alakalıdır.Bu İlk Şifacının gökyüzündeki arketipi Yılancı Takım yıldızıdır. İki eliyle çok büyük bir yılan taşır ve “yaşlı adam arketipi” görünümündedir. Unutulmamalıdır ki Ejderhalar ve yılanlar mit ve masallarda daima yaşam otu ve hayat ağacı ile birlikte görülür ve “Gizli Hazinenin”bekçileridir. Eliade’ya göre “Düğüm” yoluyla büyü yapmak çok eski bir dinsel ritüeldir. Bağlama ve düğüm atma yoluyla yapılan sağaltım yöntemleri bilinmektedir. Türk sanatında, birbirine dolanmış ve düğümlenmiş yılan ve ejderhalar, şifa düğümü adı verilen ikonografiler,bu bağlama ve düğümleme ayinleri ve büyüleri ile alakalıdır. Düğümleme ve bağlama büyüleri, metafizik anlamda yeniden doğuşu sağlamak ve şifa vermek amacıyla yapılır.

Otağ ve Merkezci Anlayış,

Eski Türk kozmoloji düşüncesinde "merkezci" anlayış vardı. Türklerin kullandığı “Otağ” yani çadırlar, kainatın minyatür bir arketipiydi. Kubbesi “Gök Kubbe” idi ve gökyüzünü sembolizeediyordu. Türk otağ renkleri maviydi. Türkolog Eberhard’a göre, Türk otağlarının yuvarlak olan kubbesi 2 bölümlü idi. Her bir bölüm bir takımyıldızın izdüşümüydü. Bu elbette Ay döngüleri ile alakalıydı. Ay dünya etrafındaki dönüşünü 2κ günde tamamlar ve her birtakım yıldızda belli bir noktada konaklar. (Ay Menzilleri). Otağın ortasındaki ocağın üstündeki aydınlık açıklığı ise kutup yıldızını görüyordu. Ayrıca merkeze yerleştirilen ocak,ilk ateşi ya da ocağı yakan efsanevi “Türk” kağan ile bağlantılıydı. Ocak, Chou kozmolojisinde, gök ayini yeri ve tıpkı ağaç gibi sülale simgesiydi..

Büyük devletler kuran ve yüksek bir toplum hayatı yaşayan Türklerle ilgileri azalmış, dağ başlarında yaşayan Türklerin söyleyişleri başka; Sibirya tundralarında sıkışmış bezgin ve görüşleri daralmış Türklerinki ise başka idi. Bununla beraber bunların hepsinde de, ana çizgiler bakımından birleşik olan noktalar vardı. Konu aynı idi fakat,konunun işlendiği sahne ayrı idi. Oğuz destanı da Türk kozmogonisinin bir parçasıdır . Fakat bu destan,büyük cihan devletleri kurmuş olan Türklerin eski anılarıdır. Güney Sibirya’daki Türklerin destanları ise,tıpkı küçük bir ailenin hayatı ve hayalleri gibidirler. Oğuz destanındaki konu ve motifleri,bunlarda da bulmak mümkündür. Fakat Sibirya’dakiler, sanki birer aile kahramanı gibidirler.Yeryüzünde bir şey yapamadıkları için, onların savaş ve maceraları da hep göklerdedir . Belki Oğuz Kağan da çok önceleri göklerde yaşayan bir kahraman idi. Efsanenin ortaya konuş ve anlatılışından, bunu anlamıyor da değiliz. Fakat gerçeklerle baş başa kalan ve gerçek güçlerini yenen Türk milleti, Oğuz-Han’ın kaderini de yenmiş ve önce yeryüzüne indirmişti. İşte ileri ve yüksek kozmogoni bu idi. Bu, topluma yol gösteren ve toplumu güden bir mitolojidir.

Yaradılış Destanı, Türkler tarafından kabul edilmiş eski ve yeni dinlerin,özellikle de Şamanizmcin izlerini taşır. Şamanizm, başta Türkler ve Moğollar olmak üzere,genellikleeski Sibirya kavimleri arasında ortak bir dindir. Totem dininden sonra Türkler arasında yayılan ilk önemli inanış şamanizmdir.

Bu dine göre, dünyada ölen iyi ruhlar bir kuş kılığına girerek iyilik derecelerine göre gökteki ışık âlemine; kötü ruhlar ise kötülüklerinin derecesine göre yer altında karanlıklar alemine giderler. Yaradılış Destanı, Türk mitolojisi,düşüncesi ve inancı bakımından önemli izler taşır.

Yaratılış destanı, dünyanın nasıl yaratıldığını, insan ırklarının nasıl meydana geldiğini ve şeytanın nasıl bir kötülük unsuru olduğunu, Türklerin düşüncesine göre izah etmektedir.Yaratılış destanı bugün Altay Türklerinde yaşamaktadır. Altay Türkleri Türklerin en geri kalan bölümüdür.

“X. yüzyıldan sonra Altay dağları bölgelerinde büyük Türk Devletleri kurulmamıştır.Ama bu bölgelerdeki halk, Türk olarak binlerce yıl yaşamış, gelişmiş ve nihayet soylu Türkler batıya gittikten sonra da dağlar ve vadiler arasında kaybolup gitmişlerdir. Bu sebeple eski Türk mitolojisinin en ilksel izlerini, Altay dağları bölgesinde bulmak mümkündür. Fakat zamanla onlara da dışarıdan bir çok tesirler gelmiş ve yeni yeni efsaneler meydana çıkmıştır.Fakat bunlara rağmen Türklerin orijinal düşüncelerini göstermesi bakımından önemlidir.

Yaratılış destanında Şaman dini inanışlarından, mühim çizgiler vardır. Şaman dini, başta Türkler ve Moğollar olmak üzere, umumiyetle eski Sibirya kavimleri arasında ortak bir dindir. Bu din a) Gökleri nûr âlemi; b) Yeryüzü; c) Yer altındaki karanlıklar âlemi olmak üzere üç âlem esâsına dayanır.

Gök Âlemi On yedi kat hâlinde, engin bir nûr alemidir. Burada iyilikler, güzellikler ve iyiruhlar bulunur. Bu âlemin hâkimi, bütün varlıkların yaratıcısı olan Tengri Kayra Han =Ülgen’dir. Ülgen hemen hemen Tek Tanrı inanışlarını andırır, büyük bir kudret hâlinde tasavvur edilir.

Yeryüzü, Yeryüzünde insanlar, başka canlılar ve yir -sup melekleri vardır. Bunlar Tanrı’nın yeryüzüne yolladığı iyilik melekleridir. Yeryüzünde, ayrıca yer altı âleminden gönderilmiş kötü ruhlar ve cinler de vardır. İnsan ve İnsanlık EskiTürkler İnsanoğluna Kişi-oğlu derlerdi. Kişioğlu, Türk mitolojisinde en önemli varlıklardan biri olarak görülür.

Göktürk yazıtlarına Gore başlangıçta, dört önemli şey yaratılmıştı,Yukarıda gök, aşağıda yer, ikisi arasında insanoğlu ve insanoğlunun üzerinde de,iki büyük Türk Kağanı,Bumın-Kağan ile İstemi-Kağan.Bu dört şey bütün varlıklar içinde en önemli dört unsuru teşkil ediyorlardı. Tabii olarak bu dört varlık, dünya, yani Micro-Cosmos’un temellerini de,teşkil eden unsurlardı. Uzay, yani Macro-Cosmos’un guneş, ay v.s. gibi unsurları, bunların dışında kalıyorlardı.

Kıyamet İnancı Altay Türkleri, bir gün dünyanın sonunun geleceğine inanırlar. Bu gelecek son güne, yani kıyamete "kalgancı çak" derler. Türkiye Türkçesinde karşılığı kalacak olan çxığ demektir. Kıyamet inanışına göre, bir gün insanlar günahtan korkmayacaklar ve kötülükler alıp başını gidecek. İyilik ilahı Ülgen bu kötü insanlardan uzaklaşacak ve Erlik yeryüzüne yaklaşacak.Dünyada iyi güçler ile kötü güçler savaşa tutuşacaklar. Milyonlarca insan ölecek. Nihayet bir Ülgen kalacak ve o "ölüler kalkın" diye bağırınca, bütün cesetler yeniden dirilecek. Teleüt Türklerine göre; "kalgançı çakıl geldiğinde gök demir, yer sarı bakır olur. Hükümdarlar birbirleriyle savaşır, halklar kötülük düşünmeye başlar. Sert taşlar ufalır, katı aytaçlar kırılır.İnsanların boyu bir dirsek kadar kısalır.Oğul babayı, baba oğulu tanımaz. Telengütlerde de buna benzer rivayetler anlatılır. Bu zaman geldiğinde töre bozulur, tepeler çalkalanır, demir üzenginin dibi delinir, çuvaldızın deliği yırtılır. Toplumun düzeni bozulur. Göktanrı Dini insan merkezli; insanı dünyada efendi diğer varlıkları onun tepe tepe kullanacağı kaynaklar olarak görmez. "Semitik ve Helenik "dinlerden çok farklı olan Göktanrı dini, tüketim ve ticaret merkezli uygarlıkların “çanına ot tıkama” potansiyelini içinde bulundurmaktadır. O yüzden, eski çağlardan beri Tanrı’nın yarattığı dünyayı sadece biz sevdik .Onlar sadece kendi yarattıkları insan yapısı uygarlıklarını sevdiler.

Hayat ağacı;

Şimdiye kadar defalarca bu konu üstüne yazıldı, çizildi. Kimse manevi boyutunu ele almadı.Kaynaklarda yazan, bir takım türeyiş efsaneleridir. Ancak, Proto türklerin bilinçaltında olan neydi? Hayat ağacı bir efsane miydi, yoksa gerçeklik değeri olan bir yaratılış olgusu mu? Atalarımızdan gelen inançlara baktığımızda, hayat ağacı, Tanrı’nın yaratmış olduğu ve “birlik düzen”e uygun yegane yaratılış unsurudur. Türk yaratılış destanları içerinde en sağlam görünen hayat ağacından türeme düşüncesidir. Binlerce yıldır bilinçaltımızda yaşamıştır. Onlarca yaratılış efsanesi ise, tabanının bulunmayışından dolayı zamanla düşüncelerden silinmiştir.

Türk kozmoloji aynı zamanda “zaman” kavramını da ele alarak, günümüz teorisyenlerinin tartıştığı birçok noktaya açıklık getirmiştir. Bunlardan birisi de, AlbertEinstein’in “İzafiyet Teorisi” adıyla sunduğu fikirdir. Bu teoriye göre, zaman kişiden kişiye göre, içinde bulunduğu duruma göre görecelidir ancak, zamanın çekirdeği yani akış hızı kitlesel olarak aynıdır. Bu durum, on iki hayvanlı Türk takviminin, yıllara göre hayvana adlarıyla ünvanlandırılmasından da anlaşılabileceği gibi, Türk kozmolojisinin zaman kuramlarının pratiğine etki etmiştir.

Türk kozmolojisinin kurgusal temelleri, bir başlangıcı kabul ettiği gibi, bir sonu yani”kıyamet” inancını da kabul etmektedir. Yani, Türkler evrenin maddesel sonsuzluğunu düşünmekle birlikte, sonsuz zaman akışı içinde yok olacağını da kabul etmişlerdir.

Türk kozmolojisi, başka bir ırkın evren düşüncesinin üstüne kurgulanmamıştır. Türk

kozmolojisinin kendine ait gelişim çağları vardır. Bu gelişim süreci diğer ırklardan farklı olmak üzere, “bir düzen” içinde büyümüştür.

Son yüzyıllarda sembolizm adı altında,gizli sembollerle anlatılmak istenenler aslında var olan ama bir şekilde insanlardan saklanmak istenen sembollerdir.Bunları gizem olarak piyasaya sunmaktadırlar.
Ama sembollerin geçmişine baktığımızda,eski insanların anlatmak istedikleri kavramlardır.

Bugün, sembolleri gizem olarak sunanlar hala gerçekleri insanlardan saklamaya çalışanlardır.

Think Tank
@kaburgaadam

KAYNAK : https://kaburgaadam.blogspot.com/2019/12/turklerin-evren-dusuncesi-ve-yaratilis.html

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU, DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÇERÇEVESİNDE AMA KANUNLARA BAĞLI YAYIN YAPAN BİR AÇIK İSTİHBARAT PLATFORMUDUR.


Değerli Yurtseverler,

Zaman zaman bizlerden sizlere hükümeti kıyasıya eleştiren bir takım yazı ve videolar gidiyor. Bu konuda daha önce açıklama yaptık ama tazelemek için tekrar edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU, hiçbir siyasi parti, vakıf, dernek yada resmi kurum ile bağı yada yada bağlantısı olmayan, kurumlardan bağımsız sivil inisiyatif ile tesis edilmiş YURTSEVER, MİLİTARİST ve KEMALİST bir açık istihbarat platformudur. Yayın çizgisi de bu yöndedir.

MİSYONUMUZ, BİLGİLİ TOPLUM, GÜÇLÜ TÜRKİYE’dir.

Ve 2002 yılından bu yana misyonumuza uygun olarak ülkemizi ilgilendiren tüm milli meselelerde araştırma yapıyor, aynı zamanda üyelerimiz ile beyin jimnastiği yaparak bulduğumuz çözümleri resmi kurumlarımız ile paylaşıyoruz. Bugüne kadar hiçbir partiden destek görmedik, böyle bir talebimiz de zaten olmadı. Biz milli konularda resmi kurumlarımıza destek olmak için tüm açık kaynakları tarayarak en optimum çözümleri, bilgileri kurumlarımızla beraber üyelerimize iletiyoruz. Bunu yaparken bağımsız hareket ediyoruz. Partilerüstü bir grup olduğumuz için bizleri bağlayan tek norm MİLLİ MENFAATLERİMİZDİR.

MİLLİ MENFAATLERİMİZ neyi gerektiriyorsa onu yapar onu yazar, onu çizeriz.

Herhangi bir partiye, kuruma yada gruba şirin ve sempatik görünmek için yazmıyoruz, paylaşmıyoruz. Ülkemizin asli menfaatleri gerektiğinde hangi parti, kurum yada grup olursa olsun çekinmeden yazar, çizeriz. Bizlerin tabi olduğu yegane kriter T.C. KANUN’larıdır.

T.C. Kanununa bağlı olduğumuz müddetçe neyi yazdığımız, paylaştığımız kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca kalemimizi de kimse kiralayamaz. Milli menfaatler neyi gerektiriyorsa DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yazarız, çizeriz. Hatta bu yazılarımız iktidar partisi ile ilgili de olsa doğru olması, teyid edilebilir olması kaydıyla her iddiayı dile getiririz. Kimseden bir korkumuz, çekincemiz yok. Falanca bakanlıktan filanca bir ihale beklentisi yada sahil bölgelerinde 4 sıfırlı maaşı olan bir müdürlük gibi kıyak işler peşinde de değiliz.

Bizler gerçek yurtseverleriz ve bizi Tatlısu milliyetçileri ile karıştırmayın. Yeri geldiğinde iktidar partisinin hedefine girebiliriz, yada yabancı bir istihbarat servisini peşimize takabiliriz.

Ama ATA’mızdan aldığımız bu kutsal emaneti yere düşürmeden alnımızın akı ve kalemimizin gücü ile ve allah sağlık sıhhat verdiği müddetçe yapacağız. Yeter ki düşmanımız bile olsa bize mertçe meydan okusun, mertçe savaşalım. Geçmişteki kumpas davaları gibi haksızlığa uğramayalım.

Biz, her konuda kapsamlı, nitelikli ve kaliteli bilgiler ile merak ettiğiniz her konuya açıklık getirme amacıyla çalışıyoruz. Ama bazen yeni katılan bazı yurtsever üyelerimiz paylaştığımız iktidar karşıtı yada bazen yanlısı bir ileti yüzünden hemen bizleri “ŞUCU YADA BUCU” ilan ediyorlar. Bazı üyeler atılan iletinin içeriğine katılmadığında biz hemencecik ya “AKP YALAKASI”, ya “FETÖCÜ” yada o anki konjonktüre uygun ne varsa o olmakla itham ediyorlar. Bu sıkça katlanmak zorunda olduğumuz bir durum ne yazık ki. Halbuki biz bilgiyi sizlere en ham hali ile ve yorum katmadan veriyoruz. Eğer iletinin içinde bizim şahsi bir yorumumuz varsa amenna. O takdirde duruma açıklık getirmek maksatlı atılan ileti ile fikrimizi de beyan etmek durumunda kalmışızdır sizlerin içeriği daha iyi anlayabilmesi için. Ama % 98 iletinin içinde yorumumuz yoktur. Bu bilgiyi orijinal halde iletmemizden kaynaklanıyor. Böylece tarafsızlık ilkemizi de çiğnemeden bilgi vermiş oluyoruz. Ayrıca bizlerin de bir siyasi görüşü var ve bunu da sürekli deklare ediyoruz. Biz grup olarak KEMALİST’iz ve yayın çizgimizde bu çerçevede sürüyor.

Ama bizi sadece Kemalist’ler takip etmesin, vereceğimiz doğru bilgiler ışığında bir AK PARTİ’li, MHP’li, SAADET PARTİ’li, İYİ PARTİ’li, VATAN PARTİ’li yada hangi siyasi görüşten olursa olsun doğru bilgi edinmek isteyen herkes takip edebilsin istiyoruz. Bunu sağlamak için yayınlarımızda iktidar yanlısı kaynaklara da yer veriyoruz iktidar karşıtı yayınlara da. Doğru olduğu müddetçe ve T.C. kanunlarına da uygun olduğu sürece bu çizgimizi sürdürmeye devam edeceğiz.

Bu açıklamayı yapmamız elzemdi, çünkü az evvel de söylediğimiz gibi grubumuzun yayın çizgisini henüz kavramamış yeni üyelerimiz bu tasarrufumuz yüzünden bizi kılıktan kılığa sokuyorlar. Bir gün iktidar yanlısı paylaşım yaptığımız için muhalif kesimler AKP’ci diyor, ertesi gün tam tersi bir paylaşım yaptığımızda CHP kalemşörü olmakla itham ediyorlar. Yani ne yaparsak yapalım Elbette herkesi memnun etmek mümkün değil ve bunu sağlamak için de özel bir çabamız yok. Biz doğru bilgiyi verir yorumu takipçilerimize bırakırız. Yapıcı eleştiriler geldiğinde çok seviniyor ve hemen kendimize çeki düzen veriyoruz. Üslup önemlidir ve haklıyı haksız, haksızı haklı yapar. Küfür, tehdit, iftira ve karalama olmadığı müddetçe her eleştiriye açığız.

Son olarak ve tekraren belirtelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU DOĞRU, KALİTELİ VE DOYURUCU BİLGİ veren bir platformdur ve hiçbir parti, dernek, resmi kurum ve sivil toplum örgütü ile bir bağı bağlantısı yoktur.

Son olarak şunu ifade edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU’nun her bir paylaşımı kanunların bize tanıdığı DÜŞÜNCE ve İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yapılmıştır.

Kanunlara bağlı kaldığımız müddetçe hangi partinin yada hangi kurumun, grubun hoşuna gideceği, hangisinin gitmeyeceği umurumuzda değildir, olmayacaktır. Biz doğru bildiğimiz yolda kalemimizi kiralamadan kendi doğrumuzda kalarak projelerimize devam edeceğiz. Ancak biz de insanız ve her insanoğlu gibi hata yapabiliriz. Böyle durumlarda üyelerimizden ricamız bizlere rehber olmalarıdır. Bize yanlışımızı söylerseniz hem yayın çizgimizin kalite seviyesinin artmasına hem de yasalara bağlı kalarak faaliyetlerimize sorunsuz şekilde devam etmemize imkan tanımış olursunuz. Tabi bu söylediklerimiz AMİGO TARAFTARLAR için değil. Onlar bağlı oldukları partiye, kuruma yada gruba yönelik hiçbir eleştiriye doğru da olsa tahammül edemezler. Onları da anlıyor ve kabul ediyoruz. Bizleri herkes eleştirebilir ki zaten eleştiriyi çok sevdiğimizi daha önce deklare ettik. Ancak üslup son derece önemlidir. Bizi her konuda eleştirin. Sadece eleştirirken haklı durumda iken haksız duruma düşmemek için eleştirinizi belirli bir nezaket ve edep içerisinde yapmanızı tavsiye ederiz. Hakaretamiz ve tehdit içerikli eleştiriler sunucularımızda muhafaza edilmekte ve gerekmesi halinde Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirilmektedir. Sözlerime son verirken şu ana kadar grubumuza maddi-manevi destek olan tüm yurtseverlere ekibim adına kalben teşekkür ederim.

Paylaşımlarımızı ve projelerimizi lütfen takip ediniz. Aşağıda Avukat Mehmet Erbil ve Baran Doğan beyin Hukuk Bürosunun hazırladığı makaleyi de mutlaka okuyun.

Saygılarımızla,

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

KAYNAK : https://barandogan.av.tr/blog/bireysel-basvuru/dusunce-ve-ifade-ozgurlugu-hakki-anayasa-mahkemesi-aym-ve-aihm-kararlari.html

Düşünce ve İfade Özgürlüğü Hakkı Nedir ???

Av. Mehmet Erbil1

Düşünce ve ifade özgürlüğü, TC Anayasasının 26/1 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinde düzenlenmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, Anayasa ve sözleşmenin (AİHS) ortak koruma alanında yer almaktadır. Bu nedenle, bu hakkı ihlal eden eylem veya işlemler aleyhine bireysel başvuru yapılabilir.

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti

ANAYASA MADDE 26. – Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

AİHS m.10 İfade Özgürlüğü
Herkes görüşlerini açıklama ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.

DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİ İLE İLGİLİ ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

İNTERNET SİTESİNDE YAYINLADIĞI YAZI NEDENİYLE TAZMİNAT ÖDEMEYE MAHKUM EDİLEN KİŞİNİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI

ÖZET: Ankara’ ya içme suyu olarak verilen Kızılırmak suyunun, kanser vakalarına neden olacağına dair, başvurucu tarafından kaleme alınan ve üyesi olduğu Tıp Kurumu Deneğinin internet sitesinde yayınlanan yazı nedeniyle, Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Melik GÖKÇEK tarafından “kendisine hakaret edildiği ve küçük düşürüldüğünü” ileri sürmek suretiyle başvurucuya karşı açılan tazminat davasında, başvurucunun tazminata mahkum edilmiş olması ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Ali Rıza ÜÇER kararı. B. No: 2013/8598)

İNCİTİCİ, ŞOKE EDİCİ YA DA ENDİŞELENDİRİCİ BİLGİ VE DÜŞÜNCELER DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINDADIR

ÖZET: Ulusal bir gazetede çıkan haberler nedeniyle zarar gördüğünü ileri sürmek suretiyle başvurucu tarafından açılan tazminat davasının reddedilmiş olması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini oluşturmaz. Zira ifade özgürlüğü; sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. ( İlhan CİHANER kararı. B.No:2013/5474)

İNTERNET SİTESİNDE HABER YAYINLAYAN GAZETECİNİN CEZALANDIRILMASI DÜŞÜNCE VE KANAAT HÜRRİYETİNİN İHLALİDİR

ÖZET: Kamuoyunu yakında ilgilendiren bir haberde, bu haberi duyan gazetecinin bir savcı gibi haberin doğruluğunu kanıtlamakla yükümlü değildir. Kişilik haklarının zedelendiğini ileri süren kişinin genel mahkemelerde dava açma yoluna gidebilir. Başvurucuya, internet gazeteciliği üzerinde; borsada işlem gören şirket yöneticileri hakkında, çok sayıda suçtan dolayı davalar açılmış olduğu yönünde haberler yayınlamış olması nedeniyle hapis cezası verilmiş olması ve verilen hapis cezası ile ilgili olarak, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmış olması, Anayasanın 26 ve 28 maddelerinde düzenlenen düşünce ve kanaat özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Orhan PALA kararı. B.No:2014/2983)

DERGİNİN TUTUKLUYA VERİLMEMESİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİDİR

ÖZET: Tutuklu olarak bulunan şahıslar yönünden, tutulma henüz bir tedbir niteliğinde olması nedeniyle “mahkumun ıslahı” gerekçe olarak gösterilerek “Özgür Halk” isimli derginin başvurucuya verilmemesi ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. (22/3/2018 tarihli, Ertan Yürek Kararı. B. No: 2015/18932)

Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

  1. Avukat Mehmet Erbil, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hukuk eğitimini tamamlamıştır. 1990 yılından beri İstanbul’da serbest avukatlık yapmaktadır. Çalışmalarını insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak ulusal ve uluslararası hukuk alanında yoğunlaştırmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurularla ulusal hukuk mevzuatında bir çok değişikliğin yapılmasına vesile olmuştur.

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU, DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÇERÇEVESİNDE AMA KANUNLARA BAĞLI YAYIN YAPAN BİR AÇIK İSTİHBARAT PLATFORMUDUR.


Değerli Yurtseverler,

Zaman zaman bizlerden sizlere hükümeti kıyasıya eleştiren bir takım yazı ve videolar gidiyor. Bu konuda daha önce açıklama yaptık ama tazelemek için tekrar edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU, hiçbir siyasi parti, vakıf, dernek yada resmi kurum ile bağı yada yada bağlantısı olmayan, kurumlardan bağımsız sivil inisiyatif ile tesis edilmiş YURTSEVER, MİLİTARİST ve KEMALİST bir açık istihbarat platformudur. Yayın çizgisi de bu yöndedir.

MİSYONUMUZ, BİLGİLİ TOPLUM, GÜÇLÜ TÜRKİYE’dir.

Ve 2002 yılından bu yana misyonumuza uygun olarak ülkemizi ilgilendiren tüm milli meselelerde araştırma yapıyor, aynı zamanda üyelerimiz ile beyin jimnastiği yaparak bulduğumuz çözümleri resmi kurumlarımız ile paylaşıyoruz. Bugüne kadar hiçbir partiden destek görmedik, böyle bir talebimiz de zaten olmadı. Biz milli konularda resmi kurumlarımıza destek olmak için tüm açık kaynakları tarayarak en optimum çözümleri, bilgileri kurumlarımızla beraber üyelerimize iletiyoruz. Bunu yaparken bağımsız hareket ediyoruz. Partilerüstü bir grup olduğumuz için bizleri bağlayan tek norm MİLLİ MENFAATLERİMİZDİR.

MİLLİ MENFAATLERİMİZ neyi gerektiriyorsa onu yapar onu yazar, onu çizeriz.

Herhangi bir partiye, kuruma yada gruba şirin ve sempatik görünmek için yazmıyoruz, paylaşmıyoruz. Ülkemizin asli menfaatleri gerektiğinde hangi parti, kurum yada grup olursa olsun çekinmeden yazar, çizeriz. Bizlerin tabi olduğu yegane kriter T.C. KANUN’larıdır.

T.C. Kanununa bağlı olduğumuz müddetçe neyi yazdığımız, paylaştığımız kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca kalemimizi de kimse kiralayamaz. Milli menfaatler neyi gerektiriyorsa DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yazarız, çizeriz. Hatta bu yazılarımız iktidar partisi ile ilgili de olsa doğru olması, teyid edilebilir olması kaydıyla her iddiayı dile getiririz. Kimseden bir korkumuz, çekincemiz yok. Falanca bakanlıktan filanca bir ihale beklentisi yada sahil bölgelerinde 4 sıfırlı maaşı olan bir müdürlük gibi kıyak işler peşinde de değiliz.

Bizler gerçek yurtseverleriz ve bizi Tatlısu milliyetçileri ile karıştırmayın. Yeri geldiğinde iktidar partisinin hedefine girebiliriz, yada yabancı bir istihbarat servisini peşimize takabiliriz.

Ama ATA’mızdan aldığımız bu kutsal emaneti yere düşürmeden alnımızın akı ve kalemimizin gücü ile ve allah sağlık sıhhat verdiği müddetçe yapacağız. Yeter ki düşmanımız bile olsa bize mertçe meydan okusun, mertçe savaşalım. Geçmişteki kumpas davaları gibi haksızlığa uğramayalım.

Biz, her konuda kapsamlı, nitelikli ve kaliteli bilgiler ile merak ettiğiniz her konuya açıklık getirme amacıyla çalışıyoruz. Ama bazen yeni katılan bazı yurtsever üyelerimiz paylaştığımız iktidar karşıtı yada bazen yanlısı bir ileti yüzünden hemen bizleri “ŞUCU YADA BUCU” ilan ediyorlar. Bazı üyeler atılan iletinin içeriğine katılmadığında biz hemencecik ya “AKP YALAKASI”, ya “FETÖCÜ” yada o anki konjonktüre uygun ne varsa o olmakla itham ediyorlar. Bu sıkça katlanmak zorunda olduğumuz bir durum ne yazık ki. Halbuki biz bilgiyi sizlere en ham hali ile ve yorum katmadan veriyoruz. Eğer iletinin içinde bizim şahsi bir yorumumuz varsa amenna. O takdirde duruma açıklık getirmek maksatlı atılan ileti ile fikrimizi de beyan etmek durumunda kalmışızdır sizlerin içeriği daha iyi anlayabilmesi için. Ama % 98 iletinin içinde yorumumuz yoktur. Bu bilgiyi orijinal halde iletmemizden kaynaklanıyor. Böylece tarafsızlık ilkemizi de çiğnemeden bilgi vermiş oluyoruz. Ayrıca bizlerin de bir siyasi görüşü var ve bunu da sürekli deklare ediyoruz. Biz grup olarak KEMALİST’iz ve yayın çizgimizde bu çerçevede sürüyor.

Ama bizi sadece Kemalist’ler takip etmesin, vereceğimiz doğru bilgiler ışığında bir AK PARTİ’li, MHP’li, SAADET PARTİ’li, İYİ PARTİ’li, VATAN PARTİ’li yada hangi siyasi görüşten olursa olsun doğru bilgi edinmek isteyen herkes takip edebilsin istiyoruz. Bunu sağlamak için yayınlarımızda iktidar yanlısı kaynaklara da yer veriyoruz iktidar karşıtı yayınlara da. Doğru olduğu müddetçe ve T.C. kanunlarına da uygun olduğu sürece bu çizgimizi sürdürmeye devam edeceğiz.

Bu açıklamayı yapmamız elzemdi, çünkü az evvel de söylediğimiz gibi grubumuzun yayın çizgisini henüz kavramamış yeni üyelerimiz bu tasarrufumuz yüzünden bizi kılıktan kılığa sokuyorlar. Bir gün iktidar yanlısı paylaşım yaptığımız için muhalif kesimler AKP’ci diyor, ertesi gün tam tersi bir paylaşım yaptığımızda CHP kalemşörü olmakla itham ediyorlar. Yani ne yaparsak yapalım Elbette herkesi memnun etmek mümkün değil ve bunu sağlamak için de özel bir çabamız yok. Biz doğru bilgiyi verir yorumu takipçilerimize bırakırız. Yapıcı eleştiriler geldiğinde çok seviniyor ve hemen kendimize çeki düzen veriyoruz. Üslup önemlidir ve haklıyı haksız, haksızı haklı yapar. Küfür, tehdit, iftira ve karalama olmadığı müddetçe her eleştiriye açığız.

Son olarak ve tekraren belirtelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU DOĞRU, KALİTELİ VE DOYURUCU BİLGİ veren bir platformdur ve hiçbir parti, dernek, resmi kurum ve sivil toplum örgütü ile bir bağı bağlantısı yoktur.

Son olarak şunu ifade edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU’nun her bir paylaşımı kanunların bize tanıdığı DÜŞÜNCE ve İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yapılmıştır.

Kanunlara bağlı kaldığımız müddetçe hangi partinin yada hangi kurumun, grubun hoşuna gideceği, hangisinin gitmeyeceği umurumuzda değildir, olmayacaktır. Biz doğru bildiğimiz yolda kalemimizi kiralamadan kendi doğrumuzda kalarak projelerimize devam edeceğiz. Ancak biz de insanız ve her insanoğlu gibi hata yapabiliriz. Böyle durumlarda üyelerimizden ricamız bizlere rehber olmalarıdır. Bize yanlışımızı söylerseniz hem yayın çizgimizin kalite seviyesinin artmasına hem de yasalara bağlı kalarak faaliyetlerimize sorunsuz şekilde devam etmemize imkan tanımış olursunuz. Tabi bu söylediklerimiz AMİGO TARAFTARLAR için değil. Onlar bağlı oldukları partiye, kuruma yada gruba yönelik hiçbir eleştiriye doğru da olsa tahammül edemezler. Onları da anlıyor ve kabul ediyoruz. Bizleri herkes eleştirebilir ki zaten eleştiriyi çok sevdiğimizi daha önce deklare ettik. Ancak üslup son derece önemlidir. Bizi her konuda eleştirin. Sadece eleştirirken haklı durumda iken haksız duruma düşmemek için eleştirinizi belirli bir nezaket ve edep içerisinde yapmanızı tavsiye ederiz. Hakaretamiz ve tehdit içerikli eleştiriler sunucularımızda muhafaza edilmekte ve gerekmesi halinde Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirilmektedir. Sözlerime son verirken şu ana kadar grubumuza maddi-manevi destek olan tüm yurtseverlere ekibim adına kalben teşekkür ederim.

Paylaşımlarımızı ve projelerimizi lütfen takip ediniz. Aşağıda Avukat Mehmet Erbil ve Baran Doğan beyin Hukuk Bürosunun hazırladığı makaleyi de mutlaka okuyun.

Saygılarımızla,

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

KAYNAK : https://barandogan.av.tr/blog/bireysel-basvuru/dusunce-ve-ifade-ozgurlugu-hakki-anayasa-mahkemesi-aym-ve-aihm-kararlari.html

Düşünce ve İfade Özgürlüğü Hakkı Nedir ???

Av. Mehmet Erbil1

Düşünce ve ifade özgürlüğü, TC Anayasasının 26/1 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinde düzenlenmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, Anayasa ve sözleşmenin (AİHS) ortak koruma alanında yer almaktadır. Bu nedenle, bu hakkı ihlal eden eylem veya işlemler aleyhine bireysel başvuru yapılabilir.

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti

ANAYASA MADDE 26. – Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

AİHS m.10 İfade Özgürlüğü
Herkes görüşlerini açıklama ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.

DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİ İLE İLGİLİ ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

İNTERNET SİTESİNDE YAYINLADIĞI YAZI NEDENİYLE TAZMİNAT ÖDEMEYE MAHKUM EDİLEN KİŞİNİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI

ÖZET: Ankara’ ya içme suyu olarak verilen Kızılırmak suyunun, kanser vakalarına neden olacağına dair, başvurucu tarafından kaleme alınan ve üyesi olduğu Tıp Kurumu Deneğinin internet sitesinde yayınlanan yazı nedeniyle, Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Melik GÖKÇEK tarafından “kendisine hakaret edildiği ve küçük düşürüldüğünü” ileri sürmek suretiyle başvurucuya karşı açılan tazminat davasında, başvurucunun tazminata mahkum edilmiş olması ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Ali Rıza ÜÇER kararı. B. No: 2013/8598)

İNCİTİCİ, ŞOKE EDİCİ YA DA ENDİŞELENDİRİCİ BİLGİ VE DÜŞÜNCELER DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINDADIR

ÖZET: Ulusal bir gazetede çıkan haberler nedeniyle zarar gördüğünü ileri sürmek suretiyle başvurucu tarafından açılan tazminat davasının reddedilmiş olması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini oluşturmaz. Zira ifade özgürlüğü; sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. ( İlhan CİHANER kararı. B.No:2013/5474)

İNTERNET SİTESİNDE HABER YAYINLAYAN GAZETECİNİN CEZALANDIRILMASI DÜŞÜNCE VE KANAAT HÜRRİYETİNİN İHLALİDİR

ÖZET: Kamuoyunu yakında ilgilendiren bir haberde, bu haberi duyan gazetecinin bir savcı gibi haberin doğruluğunu kanıtlamakla yükümlü değildir. Kişilik haklarının zedelendiğini ileri süren kişinin genel mahkemelerde dava açma yoluna gidebilir. Başvurucuya, internet gazeteciliği üzerinde; borsada işlem gören şirket yöneticileri hakkında, çok sayıda suçtan dolayı davalar açılmış olduğu yönünde haberler yayınlamış olması nedeniyle hapis cezası verilmiş olması ve verilen hapis cezası ile ilgili olarak, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmış olması, Anayasanın 26 ve 28 maddelerinde düzenlenen düşünce ve kanaat özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Orhan PALA kararı. B.No:2014/2983)

DERGİNİN TUTUKLUYA VERİLMEMESİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİDİR

ÖZET: Tutuklu olarak bulunan şahıslar yönünden, tutulma henüz bir tedbir niteliğinde olması nedeniyle “mahkumun ıslahı” gerekçe olarak gösterilerek “Özgür Halk” isimli derginin başvurucuya verilmemesi ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. (22/3/2018 tarihli, Ertan Yürek Kararı. B. No: 2015/18932)

Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

  1. Avukat Mehmet Erbil, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hukuk eğitimini tamamlamıştır. 1990 yılından beri İstanbul’da serbest avukatlık yapmaktadır. Çalışmalarını insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak ulusal ve uluslararası hukuk alanında yoğunlaştırmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurularla ulusal hukuk mevzuatında bir çok değişikliğin yapılmasına vesile olmuştur.

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU, DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÇERÇEVESİNDE AMA KANUNLARA BAĞLI YAYIN YAPAN BİR AÇIK İSTİHBARAT PLATFORMUDUR.


Değerli Yurtseverler,

Zaman zaman bizlerden sizlere hükümeti kıyasıya eleştiren bir takım yazı ve videolar gidiyor. Bu konuda daha önce açıklama yaptık ama tazelemek için tekrar edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU, hiçbir siyasi parti, vakıf, dernek yada resmi kurum ile bağı yada yada bağlantısı olmayan, kurumlardan bağımsız sivil inisiyatif ile tesis edilmiş YURTSEVER, MİLİTARİST ve KEMALİST bir açık istihbarat platformudur. Yayın çizgisi de bu yöndedir.

MİSYONUMUZ, BİLGİLİ TOPLUM, GÜÇLÜ TÜRKİYE’dir.

Ve 2002 yılından bu yana misyonumuza uygun olarak ülkemizi ilgilendiren tüm milli meselelerde araştırma yapıyor, aynı zamanda üyelerimiz ile beyin jimnastiği yaparak bulduğumuz çözümleri resmi kurumlarımız ile paylaşıyoruz. Bugüne kadar hiçbir partiden destek görmedik, böyle bir talebimiz de zaten olmadı. Biz milli konularda resmi kurumlarımıza destek olmak için tüm açık kaynakları tarayarak en optimum çözümleri, bilgileri kurumlarımızla beraber üyelerimize iletiyoruz. Bunu yaparken bağımsız hareket ediyoruz. Partilerüstü bir grup olduğumuz için bizleri bağlayan tek norm MİLLİ MENFAATLERİMİZDİR.

MİLLİ MENFAATLERİMİZ neyi gerektiriyorsa onu yapar onu yazar, onu çizeriz.

Herhangi bir partiye, kuruma yada gruba şirin ve sempatik görünmek için yazmıyoruz, paylaşmıyoruz. Ülkemizin asli menfaatleri gerektiğinde hangi parti, kurum yada grup olursa olsun çekinmeden yazar, çizeriz. Bizlerin tabi olduğu yegane kriter T.C. KANUN’larıdır.

T.C. Kanununa bağlı olduğumuz müddetçe neyi yazdığımız, paylaştığımız kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca kalemimizi de kimse kiralayamaz. Milli menfaatler neyi gerektiriyorsa DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yazarız, çizeriz. Hatta bu yazılarımız iktidar partisi ile ilgili de olsa doğru olması, teyid edilebilir olması kaydıyla her iddiayı dile getiririz. Kimseden bir korkumuz, çekincemiz yok. Falanca bakanlıktan filanca bir ihale beklentisi yada sahil bölgelerinde 4 sıfırlı maaşı olan bir müdürlük gibi kıyak işler peşinde de değiliz.

Bizler gerçek yurtseverleriz ve bizi Tatlısu milliyetçileri ile karıştırmayın. Yeri geldiğinde iktidar partisinin hedefine girebiliriz, yada yabancı bir istihbarat servisini peşimize takabiliriz.

Ama ATA’mızdan aldığımız bu kutsal emaneti yere düşürmeden alnımızın akı ve kalemimizin gücü ile ve allah sağlık sıhhat verdiği müddetçe yapacağız. Yeter ki düşmanımız bile olsa bize mertçe meydan okusun, mertçe savaşalım. Geçmişteki kumpas davaları gibi haksızlığa uğramayalım.

Son olarak şunu ifade edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU’nun her bir paylaşımı kanunların bize tanıdığı DÜŞÜNCE ve İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yapılmıştır.

Kanunlara bağlı kaldığımız müddetçe hangi partinin yada hangi kurumun, grubun hoşuna gideceği, hangisinin gitmeyeceği umurumuzda değildir, olmayacaktır. Biz doğru bildiğimiz yolda kalemimizi kiralamadan kendi doğrumuzda kalarak projelerimize devam edeceğiz. Ancak biz de insanız ve her insanoğlu gibi hata yapabiliriz. Böyle durumlarda üyelerimizden ricamız bizlere rehber olmalarıdır. Bize yanlışımızı söylerseniz hem yayın çizgimizin kalite seviyesinin artmasına hem de yasalara bağlı kalarak faaliyetlerimize sorunsuz şekilde devam etmemize imkan tanımış olursunuz. Tabi bu söylediklerimiz AMİGO TARAFTARLAR için değil. Onlar bağlı oldukları partiye, kuruma yada gruba yönelik hiçbir eleştiriye doğru da olsa tahammül edemezler. Onları da anlıyor ve kabul ediyoruz. Bizleri herkes eleştirebilir ki zaten eleştiriyi çok sevdiğimizi daha önce deklare ettik. Ancak üslup son derece önemlidir. Bizi her konuda eleştirin. Sadece eleştirirken haklı durumda iken haksız duruma düşmemek için eleştirinizi belirli bir nezaket ve edep içerisinde yapmanızı tavsiye ederiz. Hakaretamiz ve tehdit içerikli eleştiriler sunucularımızda muhafaza edilmekte ve gerekmesi halinde Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirilmektedir. Sözlerime son verirken şu ana kadar grubumuza maddi-manevi destek olan tüm yurtseverlere ekibim adına kalben teşekkür ederim.

Paylaşımlarımızı ve projelerimizi lütfen takip ediniz. Aşağıda Avukat Mehmet Erbil ve Baran Doğan beyin Hukuk Bürosunun hazırladığı makaleyi de mutlaka okuyun.

Saygılarımızla,

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

KAYNAK : https://barandogan.av.tr/blog/bireysel-basvuru/dusunce-ve-ifade-ozgurlugu-hakki-anayasa-mahkemesi-aym-ve-aihm-kararlari.html

Düşünce ve İfade Özgürlüğü Hakkı Nedir ???

Av. Mehmet Erbil1

Düşünce ve ifade özgürlüğü, TC Anayasasının 26/1 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinde düzenlenmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, Anayasa ve sözleşmenin (AİHS) ortak koruma alanında yer almaktadır. Bu nedenle, bu hakkı ihlal eden eylem veya işlemler aleyhine bireysel başvuru yapılabilir.

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti

ANAYASA MADDE 26. – Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

AİHS m.10 İfade Özgürlüğü
Herkes görüşlerini açıklama ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.

DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİ İLE İLGİLİ ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

İNTERNET SİTESİNDE YAYINLADIĞI YAZI NEDENİYLE TAZMİNAT ÖDEMEYE MAHKUM EDİLEN KİŞİNİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI

ÖZET: Ankara’ ya içme suyu olarak verilen Kızılırmak suyunun, kanser vakalarına neden olacağına dair, başvurucu tarafından kaleme alınan ve üyesi olduğu Tıp Kurumu Deneğinin internet sitesinde yayınlanan yazı nedeniyle, Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Melik GÖKÇEK tarafından “kendisine hakaret edildiği ve küçük düşürüldüğünü” ileri sürmek suretiyle başvurucuya karşı açılan tazminat davasında, başvurucunun tazminata mahkum edilmiş olması ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Ali Rıza ÜÇER kararı. B. No: 2013/8598)

İNCİTİCİ, ŞOKE EDİCİ YA DA ENDİŞELENDİRİCİ BİLGİ VE DÜŞÜNCELER DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINDADIR

ÖZET: Ulusal bir gazetede çıkan haberler nedeniyle zarar gördüğünü ileri sürmek suretiyle başvurucu tarafından açılan tazminat davasının reddedilmiş olması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini oluşturmaz. Zira ifade özgürlüğü; sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. ( İlhan CİHANER kararı. B.No:2013/5474)

İNTERNET SİTESİNDE HABER YAYINLAYAN GAZETECİNİN CEZALANDIRILMASI DÜŞÜNCE VE KANAAT HÜRRİYETİNİN İHLALİDİR

ÖZET: Kamuoyunu yakında ilgilendiren bir haberde, bu haberi duyan gazetecinin bir savcı gibi haberin doğruluğunu kanıtlamakla yükümlü değildir. Kişilik haklarının zedelendiğini ileri süren kişinin genel mahkemelerde dava açma yoluna gidebilir. Başvurucuya, internet gazeteciliği üzerinde; borsada işlem gören şirket yöneticileri hakkında, çok sayıda suçtan dolayı davalar açılmış olduğu yönünde haberler yayınlamış olması nedeniyle hapis cezası verilmiş olması ve verilen hapis cezası ile ilgili olarak, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmış olması, Anayasanın 26 ve 28 maddelerinde düzenlenen düşünce ve kanaat özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Orhan PALA kararı. B.No:2014/2983)

DERGİNİN TUTUKLUYA VERİLMEMESİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİDİR

ÖZET: Tutuklu olarak bulunan şahıslar yönünden, tutulma henüz bir tedbir niteliğinde olması nedeniyle “mahkumun ıslahı” gerekçe olarak gösterilerek “Özgür Halk” isimli derginin başvurucuya verilmemesi ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. (22/3/2018 tarihli, Ertan Yürek Kararı. B. No: 2015/18932)

Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

  1. Avukat Mehmet Erbil, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hukuk eğitimini tamamlamıştır. 1990 yılından beri İstanbul’da serbest avukatlık yapmaktadır. Çalışmalarını insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak ulusal ve uluslararası hukuk alanında yoğunlaştırmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurularla ulusal hukuk mevzuatında bir çok değişikliğin yapılmasına vesile olmuştur.

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU, DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÇERÇEVESİNDE AMA KANUNLARA BAĞLI YAYIN YAPAN BİR AÇIK İSTİHBARAT PLATFORMUDUR.


Değerli Yurtseverler,

Zaman zaman bizlerden sizlere hükümeti kıyasıya eleştiren bir takım yazı ve videolar gidiyor. Bu konuda daha önce açıklama yaptık ama tazelemek için tekrar edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU, hiçbir siyasi parti, vakıf, dernek yada resmi kurum ile bağı yada yada bağlantısı olmayan, kurumlardan bağımsız sivil inisiyatif ile tesis edilmiş YURTSEVER, MİLİTARİST ve KEMALİST bir açık istihbarat platformudur. Yayın çizgisi de bu yöndedir.

MİSYONUMUZ, BİLGİLİ TOPLUM, GÜÇLÜ TÜRKİYE’dir.

Ve 2002 yılından bu yana misyonumuza uygun olarak ülkemizi ilgilendiren tüm milli meselelerde araştırma yapıyor, aynı zamanda üyelerimiz ile beyin jimnastiği yaparak bulduğumuz çözümleri resmi kurumlarımız ile paylaşıyoruz. Bugüne kadar hiçbir partiden destek görmedik, böyle bir talebimiz de zaten olmadı. Biz milli konularda resmi kurumlarımıza destek olmak için tüm açık kaynakları tarayarak en optimum çözümleri, bilgileri kurumlarımızla beraber üyelerimize iletiyoruz. Bunu yaparken bağımsız hareket ediyoruz. Partilerüstü bir grup olduğumuz için bizleri bağlayan tek norm MİLLİ MENFAATLERİMİZDİR.

MİLLİ MENFAATLERİMİZ neyi gerektiriyorsa onu yapar onu yazar, onu çizeriz.

Herhangi bir partiye, kuruma yada gruba şirin ve sempatik görünmek için yazmıyoruz, paylaşmıyoruz. Ülkemizin asli menfaatleri gerektiğinde hangi parti, kurum yada grup olursa olsun çekinmeden yazar, çizeriz. Bizlerin tabi olduğu yegane kriter T.C. KANUN’larıdır.

T.C. Kanununa bağlı olduğumuz müddetçe neyi yazdığımız, paylaştığımız kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca kalemimizi de kimse kiralayamaz. Milli menfaatler neyi gerektiriyorsa DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yazarız, çizeriz. Hatta bu yazılarımız iktidar partisi ile ilgili de olsa doğru olması, teyid edilebilir olması kaydıyla her iddiayı dile getiririz. Kimsenden bir korkumuz, çekincemiz yok. Falanca bakanlıktan filanca bir ihale beklentisi yada sahil bölgelerinde 4 sıfırlı maaşı olan bir müdürlük gibi kıyak işler peşinde de değiliz.

Bizler gerçek yurtseverleriz ve bizi Tatlısu milliyetçileri ile karıştırmayın. Yeri geldiğinde iktidar partisinin hedefine girebiliriz, yada yabancı bir istihbarat servisini peşimize takabiliriz.

Ama ATA’mızdan aldığımız bu kutsal emaneti yere düşürmeden alnımızın akı ve kalemimizin gücü ile ve allah sağlık sıhhat verdiği müddetçe yapacağız. Yeter ki düşmanımız bile olsa bize mertçe meydan okusun, mertçe savaşalım. Geçmişteki kumpas davaları gibi haksızlığa uğramayalım.

Son olarak şunu ifade edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU’nun her bir paylaşımı kanunların bize tanıdığı DÜŞÜNCE ve İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yapılmıştır.

Kanunlara bağlı kaldığımız müddetçe hangi partinin yada hangi kurumun, grubun hoşuna gideceği, hangisinin gitmeyeceği umurumuzda değildir, olmayacaktır. Biz doğru bildiğimiz yolda kalemimizi kiralamadan kendi doğrumuzda kalarak projelerimize devam edeceğiz. Ancak biz de insanız ve her insanoğlu gibi hata yapabiliriz. Böyle durumlarda üyelerimizden ricamız bizlere rehber olmalarıdır. Bize yanlışımızı söylerseniz hem yayın çizgimizin kalite seviyesinin artmasına hem de yasalara bağlı kalarak faaliyetlerimize sorunsuz şekilde devam etmemize imkan tanımış olursunuz. Tabi bu söylediklerimiz AMİGO TARAFTARLAR için değil. Onlar bağlı oldukları partiye, kuruma yada gruba yönelik hiçbir eleştiriye doğru da olsa tahammül edemezler. Onları da anlıyor ve kabul ediyoruz. Bizleri herkes eleştirebilir ki zaten eleştiriyi çok sevdiğimizi daha önce deklare ettik. Ancak üslup son derece önemlidir. Bizi her konuda eleştirin. Sadece eleştirirken haklı durumda iken haksız duruma düşmemek için eleştirinizi belirli bir nezaket ve edep içerisinde yapmanızı tavsiye ederiz. Hakaretamiz ve tehdit içerikli eleştiriler sunucularımızda muhafaza edilmekte ve gerekmesi halinde Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirilmektedir. Sözlerime son verirken şu ana kadar grubumuza maddi-manevi destek olan tüm yurtseverlere ekibim adına kalben teşekkür ederim.

Paylaşımlarımızı ve projelerimizi lütfen takip ediniz. Aşağıda Avukat Mehmet Erbil ve Baran Doğan beyin Hukuk Bürosunun hazırladığı makaleyi de mutlaka okuyun.

Saygılarımızla,

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

KAYNAK : https://barandogan.av.tr/blog/bireysel-basvuru/dusunce-ve-ifade-ozgurlugu-hakki-anayasa-mahkemesi-aym-ve-aihm-kararlari.html

Düşünce ve İfade Özgürlüğü Hakkı Nedir ???

Av. Mehmet Erbil1

Düşünce ve ifade özgürlüğü, TC Anayasasının 26/1 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinde düzenlenmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, Anayasa ve sözleşmenin (AİHS) ortak koruma alanında yer almaktadır. Bu nedenle, bu hakkı ihlal eden eylem veya işlemler aleyhine bireysel başvuru yapılabilir.

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti

ANAYASA MADDE 26. – Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

AİHS m.10 İfade Özgürlüğü
Herkes görüşlerini açıklama ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.

DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİ İLE İLGİLİ ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

İNTERNET SİTESİNDE YAYINLADIĞI YAZI NEDENİYLE TAZMİNAT ÖDEMEYE MAHKUM EDİLEN KİŞİNİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI

ÖZET: Ankara’ ya içme suyu olarak verilen Kızılırmak suyunun, kanser vakalarına neden olacağına dair, başvurucu tarafından kaleme alınan ve üyesi olduğu Tıp Kurumu Deneğinin internet sitesinde yayınlanan yazı nedeniyle, Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Melik GÖKÇEK tarafından “kendisine hakaret edildiği ve küçük düşürüldüğünü” ileri sürmek suretiyle başvurucuya karşı açılan tazminat davasında, başvurucunun tazminata mahkum edilmiş olması ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Ali Rıza ÜÇER kararı. B. No: 2013/8598)

İNCİTİCİ, ŞOKE EDİCİ YA DA ENDİŞELENDİRİCİ BİLGİ VE DÜŞÜNCELER DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINDADIR

ÖZET: Ulusal bir gazetede çıkan haberler nedeniyle zarar gördüğünü ileri sürmek suretiyle başvurucu tarafından açılan tazminat davasının reddedilmiş olması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini oluşturmaz. Zira ifade özgürlüğü; sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. ( İlhan CİHANER kararı. B.No:2013/5474)

İNTERNET SİTESİNDE HABER YAYINLAYAN GAZETECİNİN CEZALANDIRILMASI DÜŞÜNCE VE KANAAT HÜRRİYETİNİN İHLALİDİR

ÖZET: Kamuoyunu yakında ilgilendiren bir haberde, bu haberi duyan gazetecinin bir savcı gibi haberin doğruluğunu kanıtlamakla yükümlü değildir. Kişilik haklarının zedelendiğini ileri süren kişinin genel mahkemelerde dava açma yoluna gidebilir. Başvurucuya, internet gazeteciliği üzerinde; borsada işlem gören şirket yöneticileri hakkında, çok sayıda suçtan dolayı davalar açılmış olduğu yönünde haberler yayınlamış olması nedeniyle hapis cezası verilmiş olması ve verilen hapis cezası ile ilgili olarak, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmış olması, Anayasanın 26 ve 28 maddelerinde düzenlenen düşünce ve kanaat özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Orhan PALA kararı. B.No:2014/2983)

DERGİNİN TUTUKLUYA VERİLMEMESİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİDİR

ÖZET: Tutuklu olarak bulunan şahıslar yönünden, tutulma henüz bir tedbir niteliğinde olması nedeniyle “mahkumun ıslahı” gerekçe olarak gösterilerek “Özgür Halk” isimli derginin başvurucuya verilmemesi ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. (22/3/2018 tarihli, Ertan Yürek Kararı. B. No: 2015/18932)

Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

  1. Avukat Mehmet Erbil, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hukuk eğitimini tamamlamıştır. 1990 yılından beri İstanbul’da serbest avukatlık yapmaktadır. Çalışmalarını insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak ulusal ve uluslararası hukuk alanında yoğunlaştırmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurularla ulusal hukuk mevzuatında bir çok değişikliğin yapılmasına vesile olmuştur.