YABANCI ORDULAR DOSYASI /// VİDEO : RUS ÖZEL KUVVETLERİ TÜM DÜNYADA MASKARA OLDU :)


ÖZEL BÜRO NOTU : HEP DERİZ. ÖZEL KUVVETLER KONUSUNDA KİMSE ELİMİZE SU DÖKEMEZ. SADECE 2 ÖZEL KUVVET – Kİ BİR TANESİ MİLYON DOLARLIK TEKNOLOJİK TEÇHİZATI OLAN ABD ÖZEL KUVVETLERİ – OPERASYON TİMİ VAR DÜNYADA. BİRİ UYDU DESTEĞİ ALABİLEN ABD DİĞERİ TÜRKİYE. EĞİTİM KONUSUNDA VE HARBE HAZIRLIK NOKTASINDA 2’Sİ DIŞINDA CİDDİ BİR KUVVET YOK. O METHETTİKLERİ RUS ÖZEL KUVVETLERİNİN HALİ AYNI BU VİDEODAKİ PERİŞAN DURUMDA.

VİDEO LİNK :

https://www.dailymotion.com/video/x7gdmj7

YAHUDİLİK DOSYASI : DÜNYADA ve Yahudi Tarihinde Mesihçi Hareketler Ve Sahte Mesihler


DÜNYADA SAHTE MESİHLER

– ÇİN: Li Hongzhi. 1992de FALUN DAFA’yı kuran. İkameti USA.

– IRAK: KESNİZANİ (=Kürtçede Kimse bilmiyor). Kabalacı Mehdi Şeyh Muhammed Abdülkerim

– ABD: Mesih David Koresh. 1990’lı yıllarda CIA, 2 ay süren kuşatmadan sonra Waco’da çiftlik evlerini ve içinde 80 müridini yakarak yok etti.

– KORE: Mesih Sun Myung Moon. Moon, 2000 yılında BM açılış konuşmasını bile yapmış.

– JAPONYA“Declaring myself Christ” (Kendimi İsa ilan ediyorum) kitabının yazarı samuray torunu Mesih Shoko Asahara,

– Türkiye: Mesih Fetö,

– Türkiye: Mesih Adnan Hoca,

– PAKİSTAN: Mesihi Tahir-ül Kadri. Kur’an Yolu/ Mi­hacül Kuran tarikati,

– BENGALDEŞ: Mesih Motiur Rahman Nizami,

– HİNDİSTAN: Mesihi Gurmeet Ram Rahim Singh. Dear Sacha Sauda tarikatı,

Molla Mustafa Barzani’nin dedesi Şeyh Muhammed. Deccal gelirse bu zat Mesih’e dönüşecek. Fakat Deccal çok güçlü. E nasıl baş edecek dede Deccal ile. Uçarak. Bir gece aşiret üyeleri Şeyh Muhammed uyurken onu alıp pencereden atarak test yapıyorlar. Büyük hata! Şeyh uyku sersemi uçamıyor, mevta oluyor.

SAYGILAR,

FATİH KEKEVİ

***

Yahudi Tarihinde Mesihçi Hareketler Ve Sahte Mesihler

KAYNAK : https://www.kenandabirkuyu.com/yahudi-tarihinde-mesihi-hareketler-ve-sahte-mesihler

Yahudiler geleneksel olarak Davut soyundan bir Mesih’in geleceğine inanmışlar, yüzyıllar boyunca Mesih’in kim olacağı, nasıl geleceği ve ne yapacağı konularında kafa yormuşlardır. Mesih fikri, Yahudilerin dünyadaki durumuna göre önem kazanır ya da kaybeder. Yahudiler varlıklı, güvende olduğu ve toplumda kabul gördüğü sürece, Mesih kavramı pek öne çıkmaz. Fakat Yahudilerin durumu ne kadar kötüyse Mesih umudu ve dualarına dönüş de o kadar güçlüdür. Yahudi tarihi boyunca iki tip Mesihçilik arasında gerilim mevcut idi. Biri kendi mucizevi ve doğaüstü unsurlarıyla birlikte apokaliptik, diğeri ise rasyonalist Mesih anlayışıdır . Apokaliptik Mesih anlayışından I. bölümde uzun uzun bahsetmiştik. Rasyonalist Mesih anlayışını ise Ortaçağ filozofu Moses Maimonides şu sözleriyle özetler:

“Hiç kimse mesianik kralın işaret ve mucize yapacağını düşünemez… ve hiç kimse mesianik çağda eşyaların normal gidişinin değişeceğini veya tabiat düzeninin değişeceğini düşünemez… Kutsal Kitap’ta konu ile ilgili söylenenler çok muğlâktır ve bizim bilgeler de bu konuda açık ve anlaşılır bir gelenek bırakmamışlardır.”

Aslında Yahudi Mesih inancının temelinde sadece dini değil, siyasi, tarihi, ictimai, manevi hususlar da yer almaktadır. Mesih inancı ile Yahudi dini ve milli prensipleri, bir yandan zaman içinde Mısır, Babil, Yunan, Roma… baskı hatıraları, diğer yandan Yahudi dünya hakimiyeti fikri canlı tutulmuş, bu fikirle zor devrelerde ümit ve moral sağlanmıştır. Daima başlarına gelen felaketlere Mesih’e ortam hazırlayan olaylar gözüyle bakmışlardır bu da onların dayanma gücünü artırmıştır. 11. yüzyıla doğru Haçlı seferleri sırasında, haçlılar geçtikleri yerlerde Yahudilerden, İsa’nın ölümünün intikamını almak için, yüzlerce cemaati kılıçtan geçirmişlerdir. Yine Yahudiler, batı toplumunda, kuyuları zehirlemekle, veba hastalığı getirmekle, Hıristiyan mayasız ekmeğine saygısızlıkla, boğazlanmış Hıristiyan çocuklarının kanı ile mayasız ekmek yapmakla itham edilmişlerdir. Neticede, Yahudiler, küçük düşürücü birtakım mesleklere sevk edilmişler, sarı elbise
giymekle veya özel şapka giymekle toplumdan tecrit edilmişlerdir. Bu durumda Yahudi’nin yegâne destek kaynağı, içine kapanarak mistisizm olmuştur. 13.yüzyıldan sonra Kabala’nın ortaya çıkışıyla, özellikle, Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den çıkarılmalarından sonraki gelişimiyle kabalistik mistisizm Yahudi Mesihçiliğinde önemli bir unsur ve dinamik bir sosyal güce dönüşmüştür .

Kabala, Yahudi mistik geleneğini temsil etmektedir. Kabala temelde İbranicedir. Onun referans çerçevesi İsrail’dir. Şifahi şeriat olarak o, Sina’da Hz. Musa’ya vahyedilmiştir. Gizli şifahi bilgilerin kanunu olan Kabala, sanki Tanah’ın yeniden yorumudur. Bazılarına göre Kabala, modern dini problemlerin anahtarını ihtiva eder, bazılarına göre ise Kabala’da Allah’ın cevheri, ilk sebepleri ve yaratılışı ele alınmaktadır. Kabalistlerin üzerinde önemle durdukları konulardan birisi de İbrani alfabesinin mistik yorumudur. İbrani alfabesi, kutsal bir alfabedir. Bunun için o, kutsal dışı dillerden tam olarak ayrılmaktadır ve onlarla mukayese edilemez bir durum arzetmektedir. Kabalistler, İbrani alfabesinin her harfine sayısal bir değer vermişler ve böylece Mesih’in geleceği yılı hesaplamaya çalışmışlardır. İbrani alfabesindeki 22 harf ve harflere karşılık gelen sayısal değerleri aşağıda verilmiştir.

Görüldüğü gibi İbrani alfabesi tamamen sessiz harflerden oluşmaktadır. Sesli harfler, çoğu zaman harflerin altında yerleştirilen küçük noktalar ve işaretlerle belirtilmektedir. İbrani harflerin şeklinde, belirli anlamlar gizlenmiştir. Bir harfin kelimenin sonunda olduğu halde, olması gerektiğinden farklı gösterilmesi; kelimenin ortasında olup harfin kelime sonunda verilen şekilde gösterilmesi; harflerin yazımında normal ebatlardan büyük veya küçük gösterilmesi; harfin baş aşağı gösterilmesi veya belirli kelimelerin imlalarında bazı yerlerde harf gösterilmesi, bazı
ifadelerin eksik veya aşırı gösterilmelerinde belirli anlamlar gizlenmiştir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Mesih’in ne zaman geleceği, İbrani alfabesinin harflerinin matematiksel değerleriyle hesap edilmiştir. Zohar, gelecekte, 408 yıl sonra insanların yeni bir hayata kavuşacaklarını bildirmektedir. Burada kastedilen zaman, Yahudi hesabına göre, yaratılıştan başlamak üzere 5408 yılıdır. Bu yıl miladi takvime göre 1648’dir. Bu tarih Zohar’a göre, Mesih’in geliş tarihidir. Kabalistler de, onun Tora’nın “Özgürlük yılında herkes kendi toprağına dönecek” cümlesine istinad ettiriyorlar. Burada bütün hesap ZAT kelimesi üzerine bina ediliyor. Bu kelimenin İbrani harflere göre matematiksel değeri (Z=7, A=1, T=400) 408’dir. Kabalistler bu 408’e 5000 yılını
ekleyerek miladi 1648 yılını karşılayan, İbrani takvimine göre 5408 yılını elde ederler. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi onlara göre, Mesih bu tarihte gelecektir. Bazı kabalistler de “Le sanctuaire”(Beyt ha-Mikdaş)’daki “sakrus” kelimesinin matematiksel değerine sarılarak, Mesih’in gelişini bir sene sonraya götürmektedirler. Bu kelimenin harflerinden 409 sayısı elde edilmektedir. Yine, Mesih’in doğum sancıları olarak Polonya Yahudilerinin Chmielnicki askerleri tarafından zulüm görmeleri de kabul edilmektedir. Mesihi hareketlerin yönlenmesinde, İsaac Luria tarafından geliştirilen Lurianik Kabala da çok önemlidir.

Lurianik Kabala genel olarak dünya tarihini, özel olarak da İsrail sürgününü, ıstırabını ve kurtuluşunu kozmik, daha ziyade Tanrı’nın kendisinin içinde yer aldığı ilahi drama açısından, gnostik olarak isimlendirilebilen bir deyiş türü de yorumladı. İsaac Luria, “tikkun” kavramı yani Mesih’i kefaret yönünden insanın zahidane ve mistik çabasının üzerinde ehemmiyetle durmuştur. Ona göre insan pozitif ve negatif kutuplar arasında yer almaktadır. İlk insan tamamen temizdir. O kendinde nüve halinde bütün insanlığı ve onların ruhunu taşıyordu. İnsan günah yüzünden zayıf hale geldi. Bu durum Hz. Musa’ya kadar devam etti. İsrail-Allah arasındaki ahdin hedefi, bütün insanlıkla Allah’ın arasını uzlaştırmaktı. Bu ahit dönemi, mesihle sona erecektir. İsaac Luria’ya göre; bir Yahudi kendinden başka, insanlığa, dünyaya evrene ve Tanrısal akıbete karşı sorumludur. Her bireyin küçük bir günahı dahi birikip manevi kurtuluşu geciktirebilir. Onun için sorumluluk duygusu müthiştir. Sonuçta “Tikkun” Yahudilerin ortak çabalarıyla gerçekleşecek ve kurtarıcının gelişi de bunun sonucunda olacaktır. Sonuçta İsaac Luria’nın kabalası hızlı bir şekilde bütün Yahudi dünyasına yayılmıştır ve aşağı yukarı iki asra damgasını vurmuştur. Sahte Mesih Sabatay Sevi’nin ve 18. yüzyılda Hassidim hareketinin ortaya çıkışında, Luria’nın kabalasının büyük etkisi olmuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz sebepler neticesinde Yahudilikte Mesih inancı çok tutunmuştur. Bunun sonucu olarak da birçok Mesih ortaya çıkmıştır. Yani felaket ve başarısızlıklardan kurtulmak ümit edilirken bunu kötüye kullanan veya kendisini kurtarıcı sanan birçok sahte Mesih gelmiş, bir Mesih yerine çok sayıda Mesihlik iddiası taşıyan kimse, işleri büsbütün çözülmez hale getirmiştir. Ama böyle kitle hareketlerinin başına geçenleri sadece çıkarcı olarak kabul etmek de haksızlıktır. Bunların çoğu, dediklerine kendileri de en çok inanan hasta ruhlardır. Bunların içinde seve seve işkencelere katlanan, son nefeslerine kadar mucize bekleyenler çok görülmüştür. Yahudilerin Mesih özleminin ortaya çıkardığı insanlardan çoğu, hiç şüphesiz bu çeşittendir. Bunlardan Bar Kohba ve sonraki Mesihlerin gayesi, Yahudileri Filistin’e götürüp orada devlet kurmak; Giritli Moşe’den sonrakilerin gayesi de; Müslüman hâkimiyetinde bulunan Yahudileri kurtararak Filistin’e götürmek şeklinde görülmektedir. Yahudi tarihindeki sahte Mesihler incelenirse oldukça kabarık bir liste ortaya çıkmaktadır. Hatta bazılarının isimleri ve kim oldukları dahi bilinmemektedir. Bu nedenle daha çok bilinen ve kitleleri arkalarından sürükleyen Mesihleri anlatmaya çalışacağız. Şimdi bu Mesihleri sırasıyla inceleyelim.

SAHTE MESİHLER

Theudas

Miladi 44 yılında peygamberlik iddiası ile ortaya çıkmış, çevresini kendisine kabule zorlamıştır. Halkı Ürdün vadisi’nin karşı tarafına geçirmeye kalkışmış. Roma valisi Caspius Fadu, üzerine süvari kuvvetleri sevk etmiş, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı da Theudus’la beraber esir edilmiştir. Sonunda kendisinin de başı vurularak idam edilmiştir . Ona inananların sayısı yaklaşık 400 kişidir. Theudas’tan İncil’de; “Bir süre önce Theudas kendi kendisiyle ilgili büyük iddialarda bulunarak başkaldırdı. Dört yüz kadar kişi de ona katıldı. Ama adam öldürüldü izleyicilerinin hepsi dağıtıldı, hareket yok oldu.” şeklinde bahsedilmektedir.

Roma valisinin gönderdiği süvariler tarafından kılıçtan geçirilen Theudas ve taraftarlarından sonra 55-60 kadar Mesih iddiacısının bir yüzyıldan çok daha az zaman içinde zuhur ettiği eski kaynaklar tarafından bildirilmektedir. Bu yüzyılda çıkan Mesihlerin birisi de mısırlıdır. Otuz bin kadar taraftar toplamış. Adamları ile Zeytin Dağı’nın eteklerinde (Kudüs Şehrinin yanında) toplanarak, emri ile önündeki şehir surlarının yıkılacağını söylemiş ve oraya hâkim olarak müstakil bir devlet kuracaklarını vaat etmiştir. Fakat Romalı valinin sevk ettiği kuvvetler önünde perişan olmuşlar, Mesih kaçmış, adamları da esir edilmiştir.

Şimon Bar Kohba

Mesih’i hareketler, mabedin tahribinden 60 yıl kadar sonra, Simon Bar Kohba (Koziba) ile yeniden canlanmıştır . Müritleri onun Yakup’tan bir yıldız olduğu kahanetine inanmışlar ve ona “ yıldızın oğlu” demişlerdir. Bar Kohba Roma imparatorluğunu bölgede yürüttüğü politik, ekonomik ve dini politikaya dayanamayarak halkı isyana sevketmiş ve isyanı bizzat idare etmiştir. Bar Kohba, Mesihliğini ilan ettiği zaman, Rabbi Akiba tarafından Kral Mesih olarak karşılanmıştır. Rabbi Akiba onun Mesihliğini, Ahd-i Atik’teki “Yakuptan bir yıldız çıkacak” cümlesini “Yakuptan Koziba (Kohba) ” çıkacakşeklinde yorumlayarak, kabul etmiştir. Kohba “mesihim” diye ortaya çıktığında Akiba “işte kral Mesih” diyerek onu tanıyınca; yine aynı dönemde başka bir Rabbi
(Jokhonan b Torta), Akiba’ya “Davud’un oğlu (mesih) geldiği zaman senin mezarında ot bitmiş olacak” şeklinde hitap ederek Kohba’nın Mesih olmadığını ileri sürmüştür. Bar kohba 132-135 yıllarında Roma’ya karşı bir isyan başlatmıştır. Roma’ya karşı giriştiği bu mücadelede başarılı olmuş ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı başarmıştır. M. 132 yılında kurulan, adına Para dahi basılan bu devletin ömrü ancak 3 yıl sürmüştür . Direnişin uzamasına sinirlenen imparator Hadrien, takviye güçleri göndererek Bar Kohba’yı Kudüs’ün güney batısında Bethar’da öldürtmüştür (135). Bar Kohba ordusu, Kent gölü yakınlarında direnmişse de başarılı olamamıştır . İsyan Romalıları çok uğraştırmış, ancak Yahudilerin kaybı daha büyük olmuştur. Kudüs’ten geriye ne kaldıysa Romalılar tarafından yıkılmıştır. Çok sayıda Yahudi katledilmiş, sağ kalanları sürülmüş ya da köleleştirilmiştir. Hatta bir ara çocukların sünnet edilmesini , Yahudi dinini ve geleneklerini de
yasaklamışlardır.

Romalılar, isyanı korkunç bir şekilde bastırdıktan sonra Sion tepesine Jüpiter Tapınağı’nı yaptırarak Yahudilerin oraya girmelerini yasaklamış, sadece yılın belirli günlerinde mabedin geri kalan batı duvarını ziyaret etme ve ağlayabilme müsaadesi vermişlerdir. Bu müsaade ile Yahudiler, tarihte eşine rastlanmaz bir milli bağlılık örneği göstererek, iki bin yıl bu duvarın dibinde ağlamış ve yok olmuş devletlerini anmışlardır. Onlar, iki bin yıllık bir bekleyişten sonra, 1948 yılında İsrail’e dönebilmeyi başarmışlardır. Sonuç olarak, Bar Kohba bastırılan isyanda ölmüş ve Mesih olmadığı da anlaşılmıştır.

Giritli Moşe

Bar Kohba’nın kısa süreli başarısından sonra Mesih ümidi devam etmekle beraber tam 300 yıl yeni bir sahte Mesih’le karşılaşılmamıştır . Talmud’ta bulunan bir hesaba göre Mesih 440 veya 441 yılında zuhur edecekti. Fakat 431 yılında Girit Yahudileri arasından Giritli Moşe isimli biri çıktı. Bu zat, kendisinin vaktiyle İsrailoğullarını Mısır’dan Firavun’un esaretinden kurtaran Moşe (Hz. Musa) ile aynı olduğunu, Allah’ın kendisini İsrailoğullarını yeniden kurtarmak üzere gökten indirdiğini, kavmi tıpkı Kızıldeniz’den geçirdiği gibi, bu defada Akdeniz’den geçirerek Kutsal Arz’a götüreceğini iddia ve vaat ediyordu. Bunun üzerine Girit Yahudileri, servetlerini tasfiye edip, ellerinde avuçlarında ne varsa hepsini dağıtmışlardır. Zira onlara göre Mesih çağında paraya ihtiyaç olmayacaktır. Bu işlerden sonra, artık mesihin işaretini beklemeye başlamışlardır. Belirli gün gelince Moşe, Girit Adası’nın ıssız bir burnunda kavmini toplamış ve oradan denize atlamalarını emretmişti. Ellerinde kalan altın ve paralarını Mesih’e teslim eden büyük bir çoğunluk emre uyarak atlayıp, Akdeniz’in dalgaları arasında kaybolmuştur. Civardaki balıkçıların yardımı ile kurtulan bir kısmı ise, aldatıldıklarını anlayınca Moşe’nin kendilerini aldatmaya memur bir şeytan olduğunu hükmetmiş ve çoğu da bu olaydan sonra Hıristiyanlığa geçmiştir. Aldatılan bu Yahudiler, cezalandırmak için Moşe’yi aramışlarsa da kendisi altınlarla birlikte iz bırakmadan kaybolduğu için bulamamışlar.

Serene

Giritli Moşe’den takriben 300 yıl sonra, bu defa Suriye Yahudileri arasında Serene isimli bir zat zuhur etti. Bu ani zuhurun sebebi olarak, Yahudi yazarlar, halife II. Ömer’in (717-720) Yahudiler üzerinde baskı yapıp, haklarını daraltmasını göstermektedirler. Bu Mesih de, halkı Müslüman hâkimiyetinden kurtararak Filistin’e uçarak götürmeyi ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı vaat eder . Serene, aynı zamanda dinde reformlar yapmaya çalışmış ve Talmud’un otoritesini reddetmiştir. Rabbinik Yahudiliğin amansız düşmanı olması hasebiyle, onlarca yasak kılınan birçok yiyecekleri mübah kılmış, evlenme, boşanma ve yakın akrabalar arasındaki evlilik konularında Talmud’un ortaya koyduğu bütün kaideleri reddetmiştir. Şöhreti ispanya Yahudilerine kadar ulaşmış ve pek çok taraftar edinmiştir. Serene’nin faaliyetleri, Müslüman makamları tarafından haber alınınca tevkif edilerek Halife Yezid’in huzuruna çıkarılır . Serene, ne yaptığı sorusuna, “Sırf Yahudilerle eğlenmek için böyle hareket ettim” cevabını verir . Bu cevap üzerine Serene, cezalandırılmak üzere kendi cemaatine teslim edilir.

Mahanem Ben Suleyman (İbn Er Ruhi-David Alroy)

İran Yahudileri arasında 1146-1160 yılları arasında ortaya çıkan Menahem ben Solomon, ibn Er Ruhi veya Davıd Alroy isimleriyle de tanınır . Bu da, ikinci haçlı seferi ile doğuda harita üzerinde meydana gelen değişiklikler, Filistin’in Hıristiyanlar eline geçmiş olması ve Abbasi hilafetinin zayıflaması ve Yahudilerden alınmakta olan vergilerin ağırlığı sebebiyle artık kendilerinin de kurtulma zamanının geldiğine inanan bir cemaat içerisinde çıkınca, taraftar bulmakta güçlük çekmez. İbn er Ruhi Irak’tan Azerbaycan’a kadar uzanan bölgedeki Yahudilere kendisini Mesih olarak kabul ettirmiştir. Planına göre, önce Musul ve çevresinde bir devlet kuracak, ilerde hâkimiyetini Filistin’e kadar genişletecek ve komşu memleketlerdeki Yahudileri uçurarak Arz-ı Mev’ud’a götürecektir . Fakat daha planın ilk safhasında, Musul’un yanındaki Amadiye Kalesini ele geçirme çabası sırasında yenilip öldürülür. Ona büyük ümitlerle bağlanmış olan Yahudiler ölümünü kabul etmemişler ve bir gün dönüp tekrar başlarına geçeceğini beklemeye başlamışlardır. Bu bekleyişten istifade eden iki açıkgöz, İbn er-Ruhi’nin emriyle hareket ettiklerini bildirerek, Yahudileri uçurarak Kudüs’e göndereceklerini, oradaki Mesih’in kendilerini karşılayacağını, Mesih Çağı’nın başlayacağını vaat eder ve hazırlıklara girişirler. Hazırlıktan kasıt, uçacak Yahudilerin malını, mülkünü elinden çıkararak paraya çevirip, kendilerine teslim edilmesidir . Yahudiler bütün varlıklarını altına çevirerek bu iki kafadara teslim edip hareket gününü beklemeye başlarlar. İki açıkgöz mehtapsız bir gecenin ileri saatlerinde vaktin geldiğini söyleyip, Yahudileri şehrin surları üzerinde toplarlar ve onlara yeşil elbiseler giydirip aşağıya atlamalarını emrederler . Meleklerin kanatlarına binerek uçmak hayali ile kadın-erkek, büyük-küçük hepsi sabahın ilk ışıkları görünene kadar atlamaya devam etmişler , sabahın ilk ışıklarında vaziyet anlaşılmış, fakat paraları alan sahtekârlar şehri çoktan terk etmişlerdir. Bu olaydan sonra o sene “Amu’t-Tayaran” diye anılmıştır.

Yemenli Mesihler

Yemen, klasik bir “sahte Mesihler ülkesi’dir.” Yemende birbiri arasında 700 yıl olmak üzere aynı vasıf ve tabiatta iki Mesih zuhur etmiştir. Birincisinin adı dahi meçhuldür. 1172 yılında zuhur etmiş ve Yahudileri kurtarma çabası arasında dini bazı reformlara da girişmiştir. Gösterdiği mucizeler, dua kitapları ve ibadet şekillerinde emrettiği değişmelerden sonra, iş yemen valisinin kulağına gidince, kendisi tutuklanmış, “Bunları niçin yaptın?” sorusuna “bunları gerçekten Allah’ın emriyle yaptım” cevabını vermiş. Doğru olduğunu isbat edebilir misin? Sorusuna da “eğer başımı keserseniz, ölmez, derhal yeniden dirilim” deyince, vali “Eğer dediğin vaki olursa anlarız ki, bizim ecdad yadigarı dinimiz sahtedir, o zaman yalnız ben değil, bütün alem senin peşinden geliriz diyerek başının kesilmesini emretmiştir” fakat Maimonides’in Epistle to Yemen (Yemen’e Mektup) adlı eserinde geçtiği tabirle “zavallı arkadaş ölmüştür.” 1860-1870’lerde Yemen Yahudileri yine Mesih ateşiyle kavruldu; önce inançları için hayatını veren bir azizle, sonra da onun rolünü üstlenen bir sahtekarla hareketlendiler. 1868’lerde çıkan bu mesihin adı Şukr El Kuheyl’dir. Bu kişi Yemen Yahudilerine Mesih olduğunu kabul ettirmiş, bazı mucizeler göstermiş, fakat San’a Valisi, üzerine asker göndermiştir. Şukr el Kuheyl, taraftarları ile dağlara çekilerek mücadelesine devam etmiş, sonunda da ele geçirilerek başı kesilip İstanbul’a gönderilmiştir. O da başı kesilse dahi ölmeyeceğini ölümün sadece görünüşte olacağını, bir müddet sonra rücu edeceğini daha önceden taraftarlarına bildirmiştir. Taraftarlarının bir kısmı onun ölmediğine, bir kısmı da “onun ölmekle beraber tekrar rücu edeceğine” inanmışlardır.

Şukr el Kheyl’in mesleği çömlekçilik veya dericiliktir. Kendisi, ümmî olduğu halde vahy ve ilhamla bütün hikmeti öğrendiğini, Tanah’ta bazı hususların yanlış yazılmış olduğunu ; “Rab meshettiği kişiyi, sağ elinden Koreş’e sesleniyor” ayetindeki “Koreş”in imla hatası olup, bununla kendisinin kast olunduğunu iddia etmiştir. Sonuç olarak, İseviyye ve Yudganiyye’nin liderleri ile Yemen’de ortaya çıkan Yahudi Mesihlerin zuhurunda, müritleri icabı, Şii tesirinin büyük rol oynadığını söylemek mümkündür.

Sabatay Sevi(TSVİ)

Sabatay, 23 Temmuz 1626 yılında İzmir’de doğmuş, 1976’da bugün, parçalanmış Yugoslavya topraklarında bulunan Ulcini’de vefat etmiştir. İzmirli bir tüccarın oğlu olan Sabatay Sevi, iyi bir eğitim görmüş, genç yaşında Tora ve Kabala konusunda ciddi bir ilmi birikime sahip olmuştur. Genç yaştan itibaren Zühd hayatına eğilim gösteren Sabatay Sevi’nin zaman zaman manik depresif ataklar sergilediği nakledilir. Önceleri onun meczup olarak tanınmasına sebep olan melankolik kişiliği ve sergilediği tuhaf tavır ve Yahudi şeraitine ters bir takım fiiller, daha sonra Sevi’nin mesihi karizmasına yorulmuştur. Genç yaşında mistik hayat tarzına kendini kaptıran Sabatay Sevi, dünya zevklerinden yüz çevirmiş ve evlenmemiştir. 18 yaşında öğretmenliğe başlamıştır. Ona göre gerçek dünya, sadece Kabala’nın dünyasıdır. Bunun için etrafındaki gençlere zahidane bir hayat tarzını telkin etmiş ve kendisi de vaktini genelde inziva içinde geçirmiştir.

Sevi’nin yaratmış olduğu Mesih’i hareket, büyük tapınağın yıkılmasından ve Bar Kohba isyanından sonra, İsrail tarihinde kaydedilen en büyük kurtuluş hareketidir. Sevi’nin liderliği altında gelişen akım, iki unsurdan güç almıştır: Bunlardan ilki, Yahudi ulusunun sürgündeki genel durumudur. Yahudi felsefesinin temelinde yatan siyasal ve ruhani kurtuluş ideali de, zaten böyle bir hareketin gelişmesi için gerekli olan altyapıyı sürekli canlı tutmuştur. İkinci unsursa o döneme ait koşullardır . 1648-1649 yıllarında Polonya’da kazaklar ayaklanmıştır; bunların başında Boğdan chmielnicki adında biri vardı. Aslında toprak ağalarına karşı olan bu isyan, çiftlik kahyası, meyhaneci, esnaf Yahudilerden başlayarak bir Yahudi katliamı şeklini aldı. Kmielnitzki katliamı olarak da bilinen bu olayı, Polanya’dan kaçan Yahudiler her tarafa duyurdular. Bu da Yahudilerin imanını sarsmak yerine onlara yeni ümitler verdi. Artık Mesih mutlaka gelecekti. Hatta kazak sergerdesinin adının İbrani harfleriyle yazılış şekli olan (H-M-Y-L)’den manalar çıkarıldı ve bunlara “Hevle Maşiah Yabo Le’olam”, yani “Mesihin doğum sancıları dünyaya geliyor” kelimelerinin baş harfleri olarak anlam verildi. Kabala ile harf mistiğine kapılmış olan Yahudiler için bu bir müjdeydi . Aynı dönemde Osmanlı toraklarında siyasal çalkantılar vardı. Osmanlı orduları yenilgiler alıyor, iç isyanlar ve kargaşa bir bunalım ortamı yaratıyordu. Yahudi din bilimcilerinin yaptığı hesaplamalara göre, 1648 yılı beklenilen kurtarıcının geleceği yıldı . İşte tam bu bekleyişin en yüksek dereceye eriştiği sırada İzmir’de çıkan yeni Mesih de birden bire Avrupa ve Yakın doğu Yahudilerinin bekledikleri kahraman oluverdi.

İşte zamanın şartlarını değerlendiren Sabatay Sevi, 1648 yılında beklenen mesihin kendisi olduğuna inanarak bunu en yakın çevresine söyler ve gerekeni yapmak için kolları sıvar. Bu sırada 22 yaşındadır. Sabatay Sevi’nin Mesihlik iddiası İzmir’de bomba tesiri yapmıştır. Hatta Yahudi hahamları ilk reaksiyonu göstermişlerdir. Bunun için 1648 yılında veya birkaç yıl sonra İzmir’i terk etmek zorunda kalmıştır. İzmir’den sonra, İstanbul’a gitmiş ve orada şöhretli bir Yahudi vaizi olan Abraham ha-Yakini ile dostluk kurarak, ondan Mesih olduğuna dair bir belge almıştır. Daha sonra Filistin ve Kahire’ye ziyaretlerde bulunmuştur. Sabatay Sevi’nin yaşamı, Gazzeli Natan’ın adını duyduktan sonra önemli bir değişiklik kaydetmiştir. Kulağına gelen söylentilere göre, Gazze’de oturan Natan adında bir kişi, insanların ruhunu arındırıyor ve ona gelenleri mutluluğa kavuşturuyordu. Bunu duyan Sabatay Sevi Gazze’ye gitti ve Natan’la görüştü . Bir teolog olan Natan, Sabatay Sevi’nin henüz çekingenlikle ileri sürdüğü Mesihliğini onayladı. Natan Cezbeye gelen ve hayaller gören, tıpkı ilk çağ nebileri gibi biriydi. Onun “Tanrı ilhamıyla” Sabatay Sevi’nin Mesihliğini kabul ve ilan edişi, zaten bunu bekleyen Yahudiler arasında büyük bir coşkunluk ve ümit uyandırdı. 1665 yılı Ekim ayından 1666 kasımına kadar süren bu heyecan yıllarında Mesih’in geldiği müjdesi bütün memleketlerdeki Yahudiler arasında yayıldı. Birçokları artık büyük göçe hazırlanıyorlardı. Kefaret ayinler yapılıyor, yüzyıllardır süregelen kıyamet tasarımları tek konuşma konuları haline geliyordu. Din bilginleri tabii bunu hoş görmemekteydiler ama sayısız katliamlar ve idamlarla seçkin sınıfı hemen hemen ortadan kalkmış olan halk, onların uyarmalarına aldırış etmiyordu . Tabiî bunda Gazzeli Natan’ın payı da yadsınamaz.

Natan Mesih’in haberciliği rolünü üstlenerek İsrail’in yeniden kurulacağı, Sabatay’ın kansız zaferiyle dünyanın kurtuluşa ereceği ve 1666 yılının kıyametin kopacağı yıl olduğunu devamlı telkin ediyordu. Sabatay Sevi, hahamların muhalefeti yüzünden Kudüste fazla kalamamış,1665’te İzmir’e dönmek zorunda kalmıştır. Sabatay, İzmir’de iyi karşılanmakla birlikte şöhreti, Osmanlı Yahudileri arasından başlayarak Venedik, Amsterdam, Hamburg ve Londra gibi Yahudi muhitlerine kadar yayılmıştır. Sabatay Sevi’nin İsrail’in Mesih’i olduğu artık dünyanın her tarafında duyulmuş, taraftarlarıyla muhalifleri arasındaki cepheleşme de iyiden iyiye belirginlik kazanmıştır. Sevi’ye inanlara maamin (mü’min, Tanrı inancına sahip kişi) ona karşı koyanlar “kofer” (kafir, Tanrı inancına sahip olmayan kişi) diye adlandırılmışlardır. 11 Aralık 1665’te Sabatay Sevi taraftarlarını yanına katarak, muhaliflerinin toplanmış olduğu bir sinagoga saldırmış, burada birçok garip eylemlerde bulunmuştur. İzmir Kadısı, Sabatay Sevi’yi birkaç kez huzuruna çağırıp, davranışlarını izah etmesini istemişse de, o her defasında kadıyı yatıştırmayı başarmıştır. Fakat daha öncede bahsettiğimiz gibi bu durumdan rahatsız olan din bilginlerinin şikâyeti üzerine Sabatay Sevi, 1666 yılında Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın emriyle tutuklanıp İstanbul’a getirilmiş ve Gelibolu’da hapse atılmıştır. İdam edilmediği gibi kendisini ziyarete gelen taraftarlarını görmesine izin verilen Sevi’ye tanınan bu serbestlik, onun prestijini daha da artırmıştır . Fakat daha sonra Edirne’de divan huzurunda yapılan yargılama sonucunda ya idam ya Müslüman olma seçeneklerinden birinde karar kılması istenmiş, Sabatay Sevi ise “Aziz Mehmet Efendi” ismini alarak Müslümanlığı tercih etmiştir ve kapıcılık payesiyle kendisine iyi bir maaş bağlanmıştır.

Sabatay Sevi’nin Müslüman olması bütün Yahudi dünyasında şok tesiri yapmış, taraftarları onun bir sahtekâr olduğunu kabul etmektense, gizli bir görev nedeniyle din değiştirdiğine inanmışlardır. Zahiren Müslüman olan Sabatay’ın, gizlice Mesihlik görevini yürüteceğini müritlerine söylediği rivayet edilmektedir . Sabatay Sevi’nin müritleriyle beraber olduğunu haber alan otoriteler, onu tek bir Yahudi’nin bile yaşamadığı Arnavutluk’un Ülgün kasabası’na sürmüşlerdir. Orada günlerini yalnızlık içinde, melankolik mistik bir atmosferde geçiren Sabatay Sevi, 1676’da ölmüştür. Müritleri, Sevi’nin denize girip, su üzerinde yürüyerek yok olduğuna inanmaktadırlar. Sabatay Sevi’nin ölümünden sonra, ideolojisini izleyen ve din değiştirdikleri için “Dönme” diye tabir edilen tarikatın faaliyet merkezi Edirne’den Selanik’e geçmiştir. 17.yüzyılın sonunda tarikat içinde anlaşmazlıklar belirmiş, İzmirliler ve Yaakovlar adı altında iki alt tarikat oluşmuştur. Ertesi yüzyılın başında, Osman Baba adını alarak Müslüman olan Baruhia Ruso, Sevi’nin ruhunu taşıdığını ilan edip, Konyozos ya da Karakaşlar adıyla anılan bir alt tarikat kurmuştur.

Toplumsal yapı açısından da bu üç tarikat arasında bariz farklar vardır. İzmirliler grubu, zengin tüccarlar, orta sınıf ve aydınlardan meydana gelmektedir . Bu grup Sabatay Sevi’nin ölümünü gerçek kabul etmeyerek, Onun asıl görevine şimdi başladığını, istikbalde de rücu edeceğini ileri sürmüşlerdir. Bu grup bugün İsrail’de Ramle Şehrinde hala varlığını sürdürmektedir. Yaakovlar, daha çok alt-orta memur sınıfını içerir . Bunlar isimlerini Sabatay’ın oğlu veya üvey kardeşi olduğu söylenen Yakola Querido’dan alıp onu Mesih kabul ederler. Bunlara göre Sabatay’ın ölümü ile Mesihlik Yakob’a geçmiştir ve ileride rücu edecek olan da budur. Çoğunluğu oluşturan Konyozo grubuysa küçük zanaatçı ve proletaryadan oluşmaktaydı. Görüşlerini Polonya, Almanya ve Avusturya Yahudi cemaatleri arasında da yaymaya çalışan Konyozoslar 1720-1726 yılları arasında Avrupa kentlerinde büyük heyecan ve sarsıntılara yol açmışlardır. Birbiriyle ilişki kurmamaya özen gösteren bu üç grup, 19.yüzyıla kadar Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü altında yaşamışlar, günlük hayatta Sefaradlar’ın konuşma lisanı olan Ladino’ya bağlı kalmış ve İbranice’yi de dualarında kullanmışlardır.

Sabatay Sevi, yaşadığı hayat tarzıyla bazı prensipler belirlemiştir. Bu prensipler adeta Sabataycıların, izlemeleri gereken yolu belirtmektedir. Bunlar:

1)Allah birdir, Ondan başka Tanrı yoktur.

2)Onun hakiki Mesih olduğuna, Ondan başka kurtarıcı olmadığına, Sabatay Sevi’nin Davud neslinden geldiğine iman edilsin.

3)Yalan yere yemin edilmesin.

4)Tanrı’nın adı anıldığı zaman saygı gösterildiği gibi, Mesihin adı anılınca da saygı gösterilsin.

5)Mesihin sırrını anlatmak için toplantıdan toplantıya gidilsin.

6)Sabatayistler arasında katiller bulunmasın.

7)Kislev ayının (Yahudi yılının dokuzuncu ayı) on altıncı günü herkes bir evde toplanarak Mesih hakkında ve “Mesihin imanının sırrı” hakkında duyduklarını birbirine anlatsın.

8)Aralarında zina hüküm sürmesin.

9)Yalancı şahitlikte bulunulmasın.

10)Hiç kimse sarık imanına (islamiyete) inansa dahi zorla sokulmasın.

11) Aralarında kıskançlar ve kendilerine ait olmayan şeylere göz dikenler olmasın.

12) Kislev ayının on altısındaki bayram sevinçle ilan edilsin.

13) Birbirine karşı merhametle davranılsın ve kendine yakın olanların arzularına kendi arzusu imiş gibi gayret gösterilsin.

14) Hergün gizlice Mezamir (Hz. Davud’un mezmuru) okunsun.

15) Her ay, ayın doğuşu tetkik ve müşahede olunsun ve ayın yüzünü güneşe çevirmesi, ayla güneşin karşı karşıya, yüz yüze bakışmaları için dua edilsin.

16) Türklerin adetlerine, onların gözlerini örtmek için dikkat edilsin. Ramazan orucunu tatbik etmek için sıkıntı gösterilmesin ve aynı şey kurban için yapılsın. Gözün gördüğü her şey ifâ edilsin.

17) Müslümanlarla nikah yapılmasın.

18) Çocukları sünnet etmek için itina olunsun. Bu, mukaddes milletten hayasızlığı kaldırmak içindir.

Görüldüğü gibi Sabatay Sevi’nin ortaya attığı prensipler Yahudiliğin on emrinden mülhem olarak tespit edilmiştir. Buna göre en önemli hadise “Müslüman gibi görünüp Yahudice yaşamak”, Sabatay Sevi hareketinin ana felsefesi olarak görünmektedir.

Kısacası; tarihin çeşitli dönemlerinde ortaya çıkan sahte Mesihler gibi Sabatay Sevi’nin de amacı Yahudileri sürgünden kurtarabilmek ve çekilen acılara son verebilmektir. O, Mesih olduğunu ilan ederek Yahudiler arasında büyük bir heyecana sebep olmuş ve kitleleri peşinden sürüklemeyi başarmıştır.

Sonuç itibariyle :

Yahudilikte Mesih fikrinin belirginleşmesinde çeşitli etmenler vardır. Bunlardan biri Seçilmişlik İlkesi… Tanrı, İsrailoğullarının atalarına, onların soylarını büyük bir millet haline getireceğini, süt ve bal akan kutsal toprakları onlara vereceğini vaat etmiştir. Böylece Yahudiler kendilerini diğer milletlerden üstün görmüşlerdir. Yahudiler Davud ve Süleyman zamanında altın çağlarını yaşamış ve bu muhteşem krallığın özlemi de onları Mesih fikrine sürükleyen faktörlerden biri olmuştur. Gerek M.Ö. 586 Babil sürgünü, gerekse M.S. 70’te Romalıların Kudüs’ü işgal edip kutsal mabedi yerle bir etmeleri, onları mesihi inanışa biraz daha sürüklemiştir. Uğradıkları katliamlar, çektikleri zulümler onların beyinlerinde öyle bir iz bırakmış ki, kanayan bu yaranın kapanması mesihe bağlanmış. Hep, bir gün Davud soyundan birisinin gelip onları bu acılardan, sıkıntılardan kurtaracağı, kutsal topraklara götüreceği ümidiyle yaşamışlardır. Bu ümit, onların ayakta kalabilmelerini
ve hayata tutunabilmelerini sağlamıştır. Mesihi umut, özellikle Holokost’ ta Yahudiler gaz odalarına götürülürken Maimonides’in iman ilkelerini terennüm ettiklerinde doruklara varmıştır. “ Mesihin geleceğine inancım tamdır ve o gecikse de inanmaya devam ederim.

İsrailoğulları, Mesih geldiğinde Tanrı’nın Krallığı’nı kuracağı, Yahudilerin bütün milletlerin efendisi olacağı, Süleyman Mabedi’nin yapılacağı, kurtla kuzunun bir arada yaşayacağı gibi ütopik fikirlere sahiptirler. Geçmiş acılı yılların anısına kendilerine ütopya denilebilecek kadar muhteşem bir devir oluşturan Yahudiler, mesihin gelmesi için her gün dua etmektedirler. Onlar yine, İsrailoğullarının tevbe ettiği ve Tevrat’a sıkı sıkıya bağlı kaldıkları zaman mesihin geleceğini savunmaktadırlar. Mesih inancı mezhepler arasında da farklılık göstermektedir.

Örneğin; yeniden yapılanmacı hareket bir insan olarak Mesih beklemeyi reddetmiş ve bu kavramı dua kitaplarından çıkarmıştır. Ortodoks Yahudi Mezhebi Mesihi dönemi sürgündekilerin bir araya geleceği Yahudilerin atalarının toprakları olan Arz-ı Mev’ud’ da toplanıp kurban dahil bütün dini vecibelerini yerine getirebilecekleri bir dönem olarak tasavvur ederken, reform Yahudiliği Mesihi insan olarak kabul edenlerin görüşünü dışlar ve Mesihçiliği reddeder.

Muhafazakarlar ise kurtarıcı inancını Mesihi bir dönemle ifade eder ve bu dönemin evrensel bir barış, sosyal adalet, bütün kötülüklerin yok edilmesi şeklinde teşhis edilebileceğini söylemektedir. İşte büyük bir çoğunluğun kendilerini refaha ulaştıracak bir kurtarıcı beklemesi birçok sahte Mesihin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu sözde Mesihler, kendilerinde olduğuna inandıkları iman ve mistik güçlerle, Yahudileri sürgünden ve sıkıntıdan kurtaracaklarını iddia etmişler, fakat her defasında bu ümit hüsranla sonuçlanmıştır. Kısacası, Yahudilerin büyük bir bölümü halen Davut soyundan gelecek bir Mesihi beklemekte ve Mesihin gelmesiyle bütün milletlerin efendisi olacaklarına inanmaktadırlar.

Yararlanılan Kaynaklar :

Mehmet Aydın, Ansiklopedik Dinler Sözlüğü

Yaşar Kutluay, İslam ve Yahudi Mezhepleri

Baki Adam, Yaşayan Dünya Dinleri

Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi

Moshe Sevilla-Sharon, Türkiye Yahudileri

Mustafa Akgün, Yahudinin Tahta Kılıcı

İlknur Daşbadem , Geçmişten Günümüze Yahudi Mezheplerinin Mesih Anlayışı Ve Mesihi Hareketler

EĞİTİM DOSYASI : DÜNYANIN EN ZENGİN 17. ÜLKESİ OLAN HOLLANDA BİLE ATA’NIN DEĞERİNİ BİLİRKEN BİZ YOK SAYMAYA DEVAM EDİYORUZ !!!!!


ÖZEL BÜRO NOTU : HOLLANDA’NIN KURUCUSU WILLIAM 1, PRINCE OF ORANGE’IN YANINDA “ATATÜRK’ÜN HAYATI VE FELSEFESİ” HOLLANDA İLKOKULLARINDA DERS OLARAK OKUTULACAK AMA BİZİM DERS MÜFREDATIMIZDAN ÇIKARTILDI. AŞAĞIDA HABERİNİ OKUYUNUZ. ELİN GAVURU DEDİKLERİMİZ BİLE ATATÜRK’ÜN ÖNEMİNİ VE DEĞERİNİ KAVRAYIP ÇOCUKLARINA ÖĞRETİRKEN, ATA’NIN ÖZ ÇOCUKLARINA BU MÜFREDAT YASAKLANIYOR. ONDAN SONRA DİYORUZ Kİ ALMANYA BİZDEN ZENGİN, FRANSA ŞÖYLE HOLLANDA BÖYLE DİYE. ONLARIN REFAHINI ANLATIP KENDİ HALİMİZE DERT YANIYORUZ. BATI BOŞUNA MEDENİYETİN YUVASI OLMADI. BİLİMSEL DEĞERLERİ, AKLI VE MANTIĞI İNSAN HAYATINA SOKTUĞU İÇİN OLDU. BİZ İSE CİNLER, PERİLER, TARİKATLER, TEKKE VE ZAVİYELER, CEMAATLER ÜLKESİ OLDUK. O YÜZDEN HER ÜLKE HAKETTİĞİ ŞEKİLDE YAŞAR. BU HALE GELMEMİZDE SİYASİ PARTİLERİN SUÇU VARSA, ONLARI İKTİDAR YAPAN VATANDAŞIN İKİ KAT SUÇU VAR. HİÇ KİMSE BOŞUNA DERT YANMASIN KARDEŞİM. BUNLAR BİZE MÜSTEHAKTIR.

Atatürk ders kitaplarından çıkarıldı, yerine bunu koydular !

AKP’nin her yıl değiştirdiği müfredattan ders kitapları da nasibini aldı. 5.sınıf ders kitaplarından “Atatürkçülük” çıkartıldı, yerine “Türkler az yer” gibi ifadelerin yer aldığı tartışmaları içerikler eklendi.

AKP’nin “Milli Eğitim” ile ilgili gerçekleştirdiği yıllık yap-boz uygulamaları devam ediyor. Neredeyse her yıl alt-üst edilen müfredatlar dolasıyla ders kitapları da yeniden basılıyor.

Gazete HaberTürk’ten Fatmanur Boylu’nun haberi şöyle:

ATATÜRKÇÜLÜK ÇIKARILDI

5. sınıf sosyal bilgiler kitabından, “Atatürkçülüğü ve Atatürk İnkılaplarını Öğreniyorum” ve “Atatürk İlke ve İnkılapları” bölümleri çıkarıldı. Başkentin neden Ankara olması gerektiği konusu açıklanırken, Atatürk’le ilgili metne yer verildi.

‘TÜRKLER GAYET AZ YER’

Kitapta yoğurdun Türklere ait bir besin olduğu da anlatıldı. “Türkler gayet az yerler. Sofra zevkine pek az düşkündürler. Bir parça ekmekle beraber tuz, soğan ve yoğurt bulurlarsa yemek için başka şey aramazlar” denilerek Türklerin beslenme alışkanlıklarından bahsedildi. Lokumun çikolata kültürünün tahtını sarstığı ve dünyada en fazla çayın Türkiye’de tüketildiği de kitapta anlatıldı.

YANDAŞ KARİKATÜRİST DERS KİTAPLARINDA!

Öğrencilere, “E-hasta olmayın” vurgusu yapıldı. İnternette hastalıklara karşı tedavi yönteminin araştırılıp uygulanmaya çalışılmasının yanlışlığı üzerinde duruldu. Sanal dünyanın tehlikelerine geniş yer verildi. Sanal ortamın getirdiği tehditler arasında, şifre ve kişisel verilerin korunması, “Bu mesajı 10 kişiye gönder, şans kapını çalacak” gibi e-postalara kulak asılmaması gerektiği, virüslü dosya indirmeme yolları, internet ortamındaki alışverişlerin güvenirliği hakkında açıklamalar yer aldı. Görsellerle desteklenerek nasıl güvenli alışveriş yapılacağı anlatıldı. “İnternetten telefon sipariş etti, kutudan oyuncak ve salatalık çıktı” başlıklı haberler örnek gösterildi. “İnternette ulaştığımız bilgilerin önemli bir kısmı kontrolden geçmiş değildir. Bu nedenle internette karşımıza çıkan bilgilerin tamamını doğru ve güvenilir kabul edemeyiz” bilgisi yer aldı. Öğrencilere internetten doğru bilgiye nasıl ulaşacakları aktarıldı. Teknolojinin günümüz kültürüne verdiği zararlardan bahsedildi ve Salih Memecan’ın karikatürleriyle teknoloji kullanımına ilişkin örnekler verildi.

İBN-İ HALDUN, BRUNO, EDISON KİTAPTA

İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Edison, Bruno gibi bilim insanları ilk defa 5. sınıf sosyal bilgiler ders kitabında yer aldı. Lisede genetiğe ilgi duyan ve bilim macerasına atılan, 3 TL’lik cihaz ve 1 damla kan kullanarak 20 dakikada kanser teşhisinin önünü açan genç bilim insanı Gözde Durmuş’a da yer verildi. Demiryolları inşaatının ilk müteahhitlerinden Nuri Demirağ, ekonomide girişimcilik konusunda detaylı anlatıldı.

KÜLTÜR TANITIMINA RİZE DAMGASINI VURDU

Eski ders kitabına göre daha renkli ve bol okuma metinleriyle hazırlanan kitap, karekodlarla zenginleştirildi. Bilinmeyen kültürel öğeler tanıtıldı. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin sanal turlarla gezilerek, kitapta yer alan soruların cevaplandırılması istendi.

Kaynak Yeniçağ: Atatürk ders kitaplarından çıkarıldı, yerine bunu koydular!

TOPLUMSAL AHLAK DOSYASI /// MUHAMMED ŞİMŞEK : Dünya yüzyılların felaketini yaşıyor


MUHAMMED ŞİMŞEK : Dünya yüzyılların felaketini yaşıyor

Toplumsal hayatın içinden geçtiği zaman diliminde adına “modern” denilerek her türden çirkeflik meşru gösterilmeye çalışılırken hakikatte kaybeden insan ve insanlık oluyor…

Toplumsal hayatın içinden geçtiği zaman diliminde adına “modern” denilerek her türden çirkeflik meşru gösterilmeye çalışılırken hakikatte kaybeden insan ve insanlık oluyor. Sapkınlığın özgürlük olduğu yerde insanlık değerleri erozyona uğratılırken toplumun temel taşı aile göz göre göre uçuruma sürükleniyor.

Yüzyıllardır sapkın bir yaşayış tarzı olarak insanlığın içine düştüğü patolojik bir ruh halinin yansıması olan eşcinsellik bugün geldiğimiz noktada küresel bir tehdit unsuruna dönüşmüş durumda. Zira eşcinsellik bugün kıtaları ve coğrafyaları kan gölüne çeviren terör de dahil her türden tehdit algısının ötesinde çok daha büyük bir felakete işaret ediyor.

Sinema, dizi, televizyon yapımları, kitap, dergi, sosyal medya gibi her türden mecraya hükmeden eğlence endüstrisini elinde tutan bu sapkınlığın zihin kodlarına sahip sermaye gücü bütün dünyayı bu şeytani girdabın içine çekmek için çabalıyor.
Baktığımızda bir kısım insanın sapkınlığı merkezine alan kişisel tercihlerinden ortaya çıkan bu anlayışın, bugün örgütsel bir güce ve toplumları fesada düşüren iflah olmaz bir lobiye dönüştüğünü görüyoruz. Eline geçirdiği her fırsatı bütün dünyada kanser hücreleri gibi yayılmakta kullanan ve geçmişte yüzyıllar boyu insanlığa felaketi yaşatmış olan eşcinsel sapkınlığın hedefinde ise aile müessesesi bulunuyor.

Sapkınlığın hakkı olmaz

En başta ıslah yoluna gidilmesi gereken bir meselenin kişisel tercih ve hak talebi gibi gösterilmesinin altında yine çarpık bir bakış açısı yatıyor. Çünkü buradan bakınca bir zaman sonra sapkınlığın normalleştirilmesi ve meşrulaştırılmasıyla birlikte bu sapkınlıktan türeyerek toplumsal bir yaraya dönüşen suçların da aynı şekilde kabul görür noktaya gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Öyle ki uzmanlar, bu noktada bir sonraki adımın pedofilinin de meşrulaştırılması olacağı görüşünde ve böylesi bir gidişat toplumun tüylerini diken diken etmeye yeter.

Meselenin kişisel hak boyutuna değinecek olursak bir tercih kişisel olmaktan çıkıp sistematik olarak her türden medya aygıtını da kullanmak yoluyla toplumun sıradan fertlerini de bir bir kendine benzetmeye çalışıyorsa orada durup düşünülmesi gerekiyor. Kaldı ki bu normal şekilde bir üremenin sonucu değil ve normal bir hayat süren başka insanların çocuklarını kendi ağına düşürme çabasından başka bir anlam da taşımıyor.

Kendisi sapkınlığa düşmüş birinin içine düştüğü çukurdan çıkmaya çabalamak yerine başkalarını aynı çukura çekmeye çalışmasını kabul etmek mümkün değilken bir de bunu toplumsal değerleri çökertmek maksadıyla arkasına belirli sermaye güçlerini alarak organize bir şekilde yapmanın hiçbir şekilde affedilir bir tarafı yoktur.

Şiddeti de meşrulaştırır

Bir çoğunun doğuştan olmadığı bilinen ve sonradan birtakım psikolojik bocalamanın getirdiği bir hastalıkla ortaya çıkan eşcinsel sapkınlığın bilimsel olarak da son yıllarda tanı kapsamından çıkarıldığı gerçeği de göz önüne alındığında bu organize çabanın hangi boyutlara vardığını görmek mümkün. Sapkınlığın bu denli sahipleniliyor olması ve her alanda gözü kapalı meşrulşatırılmaya çalışılmasının başka bir izahı da bulunmuyor.

Öte taraftan diğer hiçbir konuda Allah (cc) lafzını ağzına almayanların “Ne yapalım bu bizim içimizde var” sözleriyle haşa Yaradan’ı da kendilerine suç ortağı gibi göstermeye çalışmaları da bir başka çarpık zihin kodunu gözler önüne seriyor. Öyle ki bir Müslüman için imtihan dünyası olan bu dünyada her birey kendi karnesini dolduruyor. Birer imtihan vesilesi olarak nefsiyle baş başa kalan insanın her türden pisliğe buluşması mümkün iken bunların her birine kişisel hak ve özgürlük gözüyle bakarak meşruiyet kazandırılamaz. Zira böyle olursa bir insanın şiddet duygusuyla cinayet işlemesi de mazur görülebilir.

Yaradılışa suç atıyorlar

Kendilerini vicdanen rahatlatmak için yaradılıştan böyle olduklarını ileri sürenler doğurganlığın dişiliğe mahsus olduğu gerçeğini de görmezlikten geliyor. Kendi yaradılışına müdahale ederek akla, gönle, bilme ve dine aykırı bu durumu normal göstermeye çalışanların bir tek şeye ihtiyacı var o da İslam’daki tövbe kapısı… Maalesef kendi kedilerine vurdukları prangalar yüzünden bu kapıdan içeri giremedikleri için pek çoğu ateizmi, deizmi ve sosyalizmi kendilerine yol olarak seçiyorlar. Vehayut seçtiklerini sanıyorlar da bu örgütsel lobi faaliyetleri onları bu tarz hezeyanların içine itiyor.

Sapkın “eşcinsellik” kimliği

Bugün başta Avrupa olmak üzere topyekûn Batı’dan türeyen bu hastalık üzerinden bir kimlik inşa edilmeye ve en nihayetinde bütünü oluşturan fotoğrafta tüm bunlar ayrı bir millet olarak topluma adapte edilmeye çalışılıyor. Oysa dünya haritasına bakıldığında her milletin bir adı ve kendisine ait bir ülkesi, bayrağı, dili, dini mevcut.
Hiçbir aidiyet duygusu olmadan toplumsal değerleri yok sayarak sıfırdan sapkınlık üzerine kurulu bir hayat algısıyla aileyi ve özellikle de gelecek nesiller olan gençleri hedef alan eşcinsel sapkınlığın buradan da anlaşılacağı üzere küresel bir vebaya dönüştürülüyor.

Geçmişi, eşcinselliğin öne çıktığı Yunan ve Roma’ya dayanan sözüm ona Batı uygarlığı bugün hem medeniyet olarak hem özgürlüğünü esas aldığını iddia ettiği bireyin mutluluğu açısından büyük bir çöküş yaşıyor. Dahası bugün Rothschild ve Rockefeller gibi dünya ekonomisine hükmeden sermayelerin dünyanın diğer ülkelerindeki uzantılarıyla destek verdiği bu çöküşün en önemli alameti olan eşcinsel sapıklık küresel bir tehdit olarak karşımızda duruyor. Tedbir alınmadığı takdire Türkiye gibi nüfusunun yüzde 99’u Müslüman bir ülkenin evlatlarını pençesine alması an meselesi olan bu tehdide karşı herkesin üzerine düşeni yapması gerekiyor.

Devleti tehdit ediyorlar

Bütün bu anlattıklarımız penceresinden bakıldığında bireysel tercihlerden çıkıp toplumun kılcal damarlarına doğru yayılmaya çalışan bu tehlikeye karşı tedbir alınması noktasında en büyük görev devlet makamlarına düşüyor. Bu noktada cinsiyet eşitliği projeleriyle bir değil birkaç neslin heba edilmesine kimselerin müsaade etmemesi ve buna cüret edilmesine dahi müsamaha gösterilmemesi gerekiyor.

Dahası devletin tehdit algılaması içinde toplumda yol açtığı bozulma ve gençleri dipsiz bir uçuruma sürükleyen bu tehlikenin FETÖ ve PKK gibi terör örgütlerinden daha büyük olduğu gerçeğini hep birlikte görmek zorundayız. Yarın çok daha geç olmadan ve Anadolu toplumunun kalesi hükümündeki aile müessesesi yıkılmadan…

Nasipse devamı yarın…

KAYNAK : https://www.dirilispostasi.com/analiz-yorum/dunya-yuzyillarin-felaketini-yasiyor-5d23cf6ac0d1c56ca66d0dda

KİTAP TAVSİYESİ /// Fethiye Sarper Erdemgil : ”DÜNYAYI YÖNETEN GEN (R1 B) TÜRK GENİDİR”


Fethiye Sarper Erdemgil : ‘’DÜNYAYI YÖNETEN GEN (R1 B) TÜRK GENİDİR’’

Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu da olan Erdemgil kitabında dünyayı şu anda yönetenlerin Türk Geni taşıdığını uluslararası yayınlanmış bilimsel makaleler ile ortaya koyuyor.

Savaşın ve Barışın Ustaları
(Genetik bilimin ışığında 12 bin yıllık Türk karakteri) kitabının yazarı Fethiye Sarper Erdemgil:

‘’DÜNYAYI YÖNETEN GEN ( R1 B) TÜRK GENİDİR’’
BU KİTABIN AMACI , ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜ İLE KAPATILAN VE MİLLETİMİZİ RASYONEL DÜNYAYA GÖTÜREN KAPIYI TEKRAR AÇMAKTIR

MAMUT AVCISI ATALARIMIZ AVCIYDI, YÖNETİCİYDİ , ŞİMDİ BİZİ AV GÖRÜYORLAR

Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu Fethiye Sarper Erdemgil, Atatürk ölür ölmez eğitim sistemimizin Kolonicilerin eline geçtiğini, nasıl bir ihanet sürecinin başladığını ve rasyonel bilimden uzaklaştığımızı belgeler ile kitabında açıklıyor

ATATÜRK SONRASINDA TARİH KİTAPLARIMIZDAN ETRÜKSLER’İ ÇIKARIP EĞİTİM SİSTEMİMİZİ KOLONİCİLERİN ELİNE BIRAKTIK

NURAY BAŞARAN

Önsöz’ünde, ‘karşınıza yeni haberler getiren bir kitapla çıkıyorum’ diye başlayan Fethiye Sarper Erdemgil; dosyalar ve genetik bilimin ışığında GERÇEK TÜRK TARİHİ olarak tanımladığı ve 31 bin yıllık Türk tarihini bilimsel olarak incelediği, Savaşın ve Barışın Ustaları (genetik bilimin ışığında 12 bin yıllık Türk karakteri ) kitabını geçtiğimiz günlerde Ankara’da özel bir gurupta tanıttı.

Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu da olan Erdemgil, Atatürk ölür ölmez önce eğitim sisteminin kolonicilerin eline geçtiğini, sonra da Türk eğitim sisteminden Etrüks tarihini kaldırılarak, nasıl ihanet sürecinin başladığını ve rasyonel bilimden uzaklaştığımızı belgeler ile kitabında açıklıyor.

Ve dünyayı şu anda yönetenlerin Türk Geni taşıdığını uluslararası yayınlanmış bilimsel makaleler ile ortaya koyuyor.
Evet kitap bilimsel belgelerle desteklenmiş, iddialı ve ilginç belgeleri ortaya koyuyor. ‘Atatürk Türkiyesi’ nden bugüne kadar yapılan değişimleri ve özellikle de eğitim sistemimiz ile bizim nasıl esir alındığımıza vurgu yapıyor.

Biz de Fethiye Sarper Erdemgil’in kısa tanıtım konuşması sonrasında sizler için merak ettiklerimizi sorduk…

SORU: ilginç bir kitapla karşımızdasınız? Bu kitabı neden yazdınız? Dünyayı yöneten genin Türk geni olduğunu söylüyorsunuz? Bunu nasıl anlayacağız? Kimler Türk? Kimler Türk geni taşıyor diyeceğiz?…ve daha bir çok soru var kafamda.

CEVAP: Çok kolay tarihe gidince Türklere varıyorsunuz. Bu araştırma genetik bir araştırma. Genetik bilimi çağdaş tarihin en önemli parçasıdır. Günümüzde hakim bir çocuğun babasını bulmak için DNA sonucuna bakmaktadır. Biz de DNA’ya bakacağız. Bu kitap da bilim dünyasının ulaştığı ve Türkiye dışında bilinen bilimsel gerçekleri Türkiye’ye getirme çabasıdır.

Bu aynı zamanda genel insanlık tarihinin büyük bir kısmının şekillenmesini de aydınlatmaktadır. Kitabın başında size DNA belgeseli ve iki adet ibret belgesi verip konuya giriyoruz. Ve bu kitaptaki belgeler ulaşılması zor akademik kayıtlardan alınmıştır. Bazıları da okuma yazması olan herkese açık ansiklopedik bilgilerdir. Türkiye’de insanlara dayatılan ‘sözde tarihte’ yer almayan bilgi ve belgeleri sunuyor bu kitap.

Atatürk ölür ölmez kısa bir süre sonra eğitimde Kolonicilerin bize biçtiği elbiseyi giymemiz en büyük sorunumuzdur. Cehalet ya da hıyanet bunun sonucudur..Kitapta bunların nasıl olduğunu ve yapıldığını uzun anlatıyorum belgeleriyle.

SORU. Biraz açar mısınız? Nasıl bir ihanet söz konusu?

CEVAP: Atatürk’ün hayatta olduğu süreçte okutulan Lise 1 tarih kitabından Etrüks tarihi kaldırılıyor. Ve yerine Yunan ve Roma Tarihi konuluyor. Bu kitapta Etrüks’lerin Türk olduklarını DNA belgesiyle göreceksiniz. Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan Türk Etrüksler’i Türk tarihinden siliyorlar. Etrüksler’in silinmesi , Türklerin , insanlığın medeniyet geçmişinde oynadıkları rolü yok etmek anlamındadır. Bugün Türkiye’de yaşayan insanların hafızasından Etrüksler silinmiştir.

‘’DÜNYAYI YÖNETEN GEN (R1 B) TÜRK GENİ’’

Türkler bugün , 1071’de medeni dünyaya saldırmış vahşi bir çoban topluluğu olduklarını birbirine anlatıyor. Eğitim sistemimizde bunu bilen sınıfı geçiyor. Bugün bize ezberlettikleri şudur: Orta Asya’dan geldik. Anadolu’yu aldık. Balkanlar’ı aldık. Viyana’ya kadar gittik. …

O da sana diyor ki; ‘seni Viyana’dan kovduk. Balkanlar’dan kovduk. Anadolu’dan da kovacağız. Ana yurdun Orta Asya’ya git. ‘ Adam bize öğretiyor. Onun öğrettiğini biz ona anlatıyoruz. O da ters etki yapıyor. ‘Geldiğin yere git’ diyor. Koloni eğitimin feci sonuçları bunlar…

BU KİTAPTAN İLERDE 20 CİLT ÇIKACAK

SORU: Yani Atatürk sonrasında değişen Türk Tarihi bugün yaşadıklarımızın sebebi mi diyorsunuz?

CEVAP: Tamamen öyle. Bunları kitapta belgeler ile anlatıyorum. Türk tarihini, genetik biliminin etkin yardımı ile yeniden yorumluyorum. Bu kitabı okurken unutmamanız gereken husus, bu kitabın bir özet halinde ve genel bilgilendirme amacıyla yazılmış olduğudur. İleride, bu kitaptan bütün kaynak ve belgeleriyle yirmi cilt çıkacaktır.

SORU: Kitabınızda DNA araştırmalarıyla Türk genine ulaştığınızı söylüyorsunuz?

CEVAP: Evet. Avrupa halklarının tamamının başlangıcında Türkler var. Bu kitapta göreceksiniz. DNA biliminin kesin olduğunu lütfen unutmayın. Kitabımızın temeli budur. Bu araştırma, insanların Afrika’dan çıkmasıyla başlamaktadır. Kitap sizi belgelerle bu büyük yolculuğa çıkarmaktadır.

SORU: Kitabınızda bugün bütün insanların kökünün Afrika’dan geldiğini ve bugün Avrupa’da yaşayan insanların çoğunda Türk geni olduğunu ve bunun da genetik bilimin önemli isimlerinden Sforza Kardeşler tarafından Yakut diye söz edildiğini söylüyorsunuz.

CEVAP: Benim kişisel görüşüm ; Sforza Türk yerine Yakut adını kullanarak hem bilimsel gerçeği bozmamış, hem de kendini Hristiyan Kilisesinin hışmından korumaya çalışmıştır. Avrupa’da, Yakutların Türk olduğunu bilenler sadece konu ile ilgili bilim insanlarıdır.

Türkiye’ye gelince; bu tarafta da sorun yoktur. Böyle bilimsel konular Türkiye’de konuşulmadığı için kırk yıldır Türklerin bu gerçekten haberleri yoktur. Bu kitapta Sforza kardeşlerin verdiği genetik bilgilerin içini dolduruyoruz.

SORU: Bilimsel verilere de dayansa Türkler ve genleri konusunda çok iddialı şeyler söylüyorsunuz. Irkçılık suçlamaları ile karşılaşmaktan korkmuyor musunuz?

TÜRKLÜĞÜ SAVUNUNCA IRKÇI OLUYORSUN

CEVAP: Kitabı yazarken Irkçılık düşüncem olmadı. Irkçı olmayacak kadar çok şey biliyorum. Türklüğü savununca ırkçı oluyorsun. Türklere düşmanlık yaparsan ırkçı olmuyorsun. Üstüne bir de aferin alıyorsun. Sevmek ırkçılıksa, sevmemek daha da ırkçılık. Ki bu kitapta verdiğim belgede; Avrupa halklarının kökünde Türklerin olduğunu görüyorsunuz.

KA ‘yaşam, fizik, dünya’, KU ‘ölüm, metafizik, ahret’

SORU: Atalarımızın mamut avcısı olduğunu söylüyorsunuz. Ardından yönetici geni taşıdığımızı ancak bugünkü eğitim sisteminin bizi avcı durumuna düşürdüğü nü iddia ediyorsunuz. Tarihi genlerimizin incelendiğinde ise hepimizin ortak annesi olduğunu belirterek , bilim dünyasının bu kadına Eva- Havva ismini verdiğini söylüyorsunuz. Bu sonuca nasıl vardınız?

CEVAP. Türklerin, insanlık gelişiminde oynadıkları önemli rolün sebeplerini araştırdığımızda önümüze birkaç ağırlıklı konu çıkıyor. Tesadüfler, Mamut Avcılığı, Beyin gelişmesini sağlayan kırmızı et yemek, insan avcıları Melanizilerle karşılaşmak, konuşmalarında ve işlerinde fizik ve metafiziği ayırmak. Bunu da KA ve KU ile vurgulamak.
Günümüzden 1.75 yıl önce Homo Erectus yaşıyordu. Çok sonra günümüzden 200 bin yıl önce Afrika’da Homo Sapiens denilen modern insan ortaya çıktı. Bu insanlar yetmiş ile elli bin yıl öncesinde Avrupa ve Asya’ya yayılmaya başladılar. Küçük aileler halindeydiler ve sayıları çok azdı. Belki de sayıları birkaç yüz kişiyi geçmiyordu. Bunlardan bir aile ilerde KUMAN ismini alacak olan insanlardı. Ama önlerinde isimsiz yaşanacak 40-50 bin yılları vardı.
Arayış ve kaçış arasında hayatta kalmaya, gelişmeye, güçlenmeye çalıştılar. Genetik bilimi, Mitochondrial-DNA üzerinden , yeryüzünde şu anda yaşayan bütün Homo Sapiens Sapiens’ lerin müşterek annelerine ulaştı. Bu kadın 150 bin yıl önce yaşamıştı. Siyah, sarı, yeşil, mor, kırmızı, beyaz…ne renkten olursanız olun. Hepimizin büyükannesi bu kadın. Hepimizde bu kadının geni var. Bilim dünyası bu kadına Eva-Havva ismini verdi.

SORU: Dinimizde de var?

CEVAP: Yani buna isim verilirken , dinlerden de alıntı yapıldı. Böylece bilimdeki Eva ile , dindeki Eva birleşmiş oldu. Eva veya Havva, ilk anne değil ama hepimizde bulunan tek kadın. Din ve bilim, Eva isminde anlaştılar ama Eva’nın hayatı üzerinde anlaşamadılar.

SORU: Nasıl yani?

CEVAP: Din kitaplarında Eva’nın hayatı başka türlü, genetik kitaplarında ise başka türlü anlatılır. Burada her insan kendi tercihini yapar. Ya , inanç kapısından, ya da bilim kapısından yoluna devam eder.
Ama bizim cehaletimiz, 4. Murat devrinde medreselerde tabii bilimler derslerinin yasaklanmasıyla başlar. Bu dönem 200 sene sürer. 2. Mahmut Bahriye Mekteplerini kurduğunda ise, tabii bilimler derslerini tekrar okutmaya başladığımızda bunları öğretecek adam bulunamaz ve müderrisler Avrupa’dan getirilir. Bu iki yüz yıllık dönemde Türk ve islam dünyası perişan oldu. Adım adım Hristiyanların yönetimine girdiler. Topraklarını, zenginliklerini kaybettiler. Son Türk toprağı da Hristiyanların eline geçmek üzereyken Atatürk’ün dehası ve kararlılığı ile mutlak felaketten dönüldü. En son kale düşmedi ama Atatürk öldükten bir süre sonra hıyanet yine horladı.

ATATÜRK ÖLDÜKTEN SONRA HIYANET BAŞLADI

SORU: Nasıl?

CEVAP: Geçmişi bilmeden ileriyi görmek imkansızdır. Atatürk batıya dönmedi. Atatürk, ‘KA ve KU’ ya döndü. Atatürk, batı dünyasını , emperyalizmin kaynağı ve insanlık için tehlike olarak görüyordu. Medeniyet ufkunda yeni bir güneş sözü bunu ifade etmektedir. Atatürk ölür ölmez, Türklerin gerçek bilimle kucaklaşmasını önlemek için her türlü tuzak kuruldu. Türkler , kendi kendini esir edip esir pazarlarında kendini satılığa çıkaran bir eğitimle eğitildiler. Napolyon’un iktidara gelir gelmez kapattığı misyon okulları Türkiye’de Elite yetiştiren okullar olarak kabul gördüler. Türk kavramını, insanlık hafızasından silmeye yönelik bir saldırı ile karşı karşıyayız.

SORU: ‘Türkiye’de efendi olarak mı yoksa köle olarak mı yaşayacaksınız? Buna siz karar vereceksiniz’ diyorsunuz. Bununla neyi kast ediyorsunuz?

CEVAP: 2009 yılında dünyanın efendileri kara para basıyor, koloni halkları da bu kara parayı aklıyor. Koloni halklarının bu devirdeki işleri bu. Çağdaş kölelik diye buna deniyor. Koloniciler, bastıkları bu paralara Dünya Ticaret Rezervi adını verdiler. Bu paralar ile hem silahlanıyor, hem de koloni halklarının bilim dışı kalmasını sağlıyor. Geniş bilgiyi son ciltte vereceğim. Son cilde kadar seneler geçecek ama ama benim fazlasıyla vaktim var.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

COĞRAFYA DOSYASI : Dünyanın kaderi kuzeyin geleceğine bağlı


Peki, farklı toplumlar tarafından farklı isimlerle anılan bu ışıkların Latince bilimsel adı olan “Aurora Borealis” ne anlama geliyor ve bu ismi ilk kullanan kimdir? Burada karşımıza gözlemsel astronominin babası Galileo Galilei çıkıyor. 1564-1642 yılları arasında yaşamış olan ünlü İtalyan astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi kuzey ışıklarını gören ilk kişi olmasa da, Latince ismi kullanan ilk bilim insanı olarak kayıtlara geçmiş. Latince kelimelerin Türkçe karşılığı ise ilginç, “Kuzeyin Şafağı”.

İşi ilginç kılan bir diğer şey de Galileo’nun yaşadığı enlemde kuzey ışıklarının genellikle kırmızı renkte olması. Bu nedenle, Aurora Borealis ismi verilmiş ve Kuzeyin Kızıllığı/Kırmızısı kelimeleri üzerinden sabah şafağı çağrışımı doğmuş. Peki, Galileo eğer Norveç’te yaşasa ne olacaktı? Renkler değişeceğinden isim de değişecek ve “Lux Viridis Borealis” ismini alacaktı, yani “Kuzeydeki Yeşil Işık”.

Nasıl oluşur?

Kuzey ışıkları, güneşten gelen parçacıkların dünyanın manyetik kalkanı olarak bilinen manyetosfere çarptığında oluşur. Bazı parçacıklar dünyanın gece saatlerini yaşayan yarısında manyetosfere nüfuz etmeyi başarır. Güneş fırtınaları manyetosferi sarsarken, bu manyetik koruyucu tabaka içindeki parçacıklar manyetik alan çizgileri boyunca dünyaya doğru geri püskürtülür ve kutuplara doğru yönlendirilir. Bu parçacıklar atmosfere girdiklerinde nitrojen (azot) ve oksijen atomları ile çarpışır.

Genellikle 80 ilâ 500 kilometre yükseklikte meydana gelen bu çarpışmalar sonucunda atomlara enerji transfer edilir ve hemen ardından gökyüzüne belirli frekans ve renkte ışık saçılır.

‘Kuzey insanoğlunun pençesi altında’

Kuzey ışıklarının yanı sıra kuzey kutbu denildiğinde akla gelen bir diğer sembol ise kutup ayıları. Batılı tarihçilerin notlarına göre, M.Ö. 4. yüzyılda Akdeniz’de Marsilya’dan yola çıkıp İngiltere’yi dolaştıktan sonra şimdiki Norveç, İzlanda ve Shetland Adaları olduğu düşünülen “Thule” adını verdiği yerleri keşfeden Yunan denizci ve kâşif Pytheas, yolculuğu esnasında mutlaka sevimli kutup ayıları ile karşılaşmıştır.

Bu karşılaşma bizlere, bugün Arktik olarak bildiğimiz kuzey kutup bölgesine verilen adın nereden kaynaklandığını yeterince açıklıyor. Bu ihtişamlı hayvanı karşısında ilk gördüğünde Yunan kâşifin ağzından dökülen kelime “Arctos” (Türkçe ayı) bölgenin de ismi oluvermiş. Bölgeye verilen bu isim, bizlere o coğrafyanın gerçek sahiplerinin aslında kimler olduğunu hatırlatıyor.

Ancak ormanları yakıp yıkan, okyanusları ve atmosferi kirleten insanoğlu şimdi de geleceğini yok etme pahasına pençesini kuzeye atmış durumda. Artık iklim krizine dönüşen iklim değişikliği ve küresel ısınma bu bölgenin de kaderini değiştirmiş durumda maalesef.

Bu durum bizlere hem riskler getiriyor hem de fırsatlar sunuyor. 1979’dan günümüze kadar uydularla yapılan ölçüm kayıtlarına göre, geçen 2018 yılı Arktik Okyanusu’ndaki deniz buzu alanı 40 yıl içindeki en düşük üçüncü değeri gösterdi. Güney kutup bölgesinde de durumun pek farklı olmadığını ve Antarktika’nın etrafındaki deniz buzu miktarının tarihi sayılabilecek kadar düşük değerlerde olduğunu vurgulayalım.

Ocak ayında Arktik Okyanusu’ndaki ortalama deniz buzu alanı 13,56 milyon kilometrekare olarak hesaplandı. Bu miktar, Şubat ayı boyunca biraz daha yükselerek Mart ayının ilk veya ikinci haftasında en yüksek değere (14 milyon kilometrekareden biraz fazla) ulaştıktan sonra Eylül ayı sonuna kadar devam edecek olan azalma süreci başlayacak. Bu durum her yıl aynı şekilde tekrarlanıyor.

Bununla birlikte son yıllarda, deniz buzu miktarında kış aylarındaki artış erken kesilmeye, yaz aylarındaki erime ise daha geç sona ermeye başladı. Örneğin; geçen yaz bir rekorla, erime 23 Eylül tarihine kadar devam ederek deniz buzu alanı 4,5 milyon kilometrekarelik değerlere kadar azaldı. Bu değerin, 18 Eylül 2012’de ise bir başka rekorla 4 milyon kilometrekarenin bile altına düştüğünü hatırlatmakta yarar var.

En fazla kuzey etkileniyor

Bu yıl başında yapılan bir araştırma, bir kez daha, dünyada iklim değişikliğinin en fazla hissedildiği yerin kuzey kutup bölgesi olduğunu ortaya çıkardı. Bölgedeki iklim değişikliği etkilerinin artması, yeryüzünün ısı makinaları gibi çalışan atmosfer ve okyanuslardaki dengenin değişme potansiyeli ve sera gazı salınımındaki artışlar bizlere yaşadığımız yüzyılın ilk yarısına kadar çok ciddi ve tahmin edilmesi güç sonuçlar doğuracağına işaret ediyor.

Peki, buzlardaki erime başka ne gibi gelişmelere neden olacak? Yeryüzündeki hidrokarbon rezervlerinin dörtte birinin kuzey kutup bölgesinde bulunduğu tahmin ediliyor. Bilim insanları, kuzey kutup bölgesinde 90 milyar varil petrol olabileceği tahmininde bulunuyor.

24.jpg
Buzların erimesinin bölgede doğuracağı diğer bir fırsat alanı olarak deniz taşımacılığı görülüyor. Hâlihazırda, örneğin Japonya’nın Yokohama Limanı’ndan Hollanda’nın Rotterdam Limanı’na güneyden Hint Okyanusu, Kızıldeniz, Süveyş Kanalı, Akdeniz ve Atlantik Okyanusu yoluyla yapılagelen yolculuğun yerine, Arktik Okyanusu yoluyla kuzeydoğu geçidini kullanarak Rusya’nın Sibirya kıyılarının kuzeyinden yapılması halinde bir gemi 11.200 deniz mili yerine 6.500 deniz mili seyir yapıyor. Yani yolu 4.700 deniz mili kısalıyor. Günümüzde bir kuruşun bile hesabının hassas şekilde yapıldığı denizcilik sektöründe buradan sağlanacak zaman ve yakıt tasarrufu çok önemli elbette.

20.jpg


Arktik Okyanusu’nun ortasından kutup noktasına yakın geçen transpolar güzergâhı, Atlantik ile Pasifik Okyanusları arasında gemilere en kestirme geçiş imkânını sunmak için buzların erimesini bekliyor maalesef. Tam bir çelişki içindeyiz aslında. Fosil yakıt kullanımı nedeniyle atmosfer kirleniyor, dünyanın dengesi bozuluyor. Denge bozulunca soğuk kalması gereken kutuplardaki buzlar eriyor. Buzlar eriyince insanlık yeni fosil yakıtlara ulaşma imkânı buluyor.

Kuzey Kutbu iki kat hızlı ısınıyor

Ayrıca son yüzyılda hızla değişen ve gelişen dünyada, endüstriyel faaliyetlerin çevreye etkileri küresel boyutlara ulaştı. Sanayileşmenin bir sonucu olarak tetiklenen küresel iklim değişikliği birçok sorunu beraberinde getirdi.

8.jpg

Mevcut durumda küresel iklim değişikliğinin sonuçları Arktik’te dramatik şekilde gözlemleniyor. 2013 yılında Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), beşinci değerlendirme raporu, Arktik bölgesinin küresel ölçekteki değerlere göre dünya üzerindeki diğer bölgelere nispetle iki kat hızlı ısındığını belirtiyor. Her geçen sene bir önceki seneye göre erime artarak devam ediyor.

10.jpg

Dünya üzerinde, iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölgelerin başında gelen burada coğrafi değişim gözlemlenebilir seviyede olup, çok çeşitli sorunları da beraberinde getiriyor. Bu gelişmeler bazı fırsatlar sunmak ile birlikte bazı riskleri de doğuruyor. Bunların Arktik bölgesi başta olmak üzere dünya üzerinde büyük etkileri olacak.

25.jpg

Çevre, ekonomi, araştırma ve güvenlik problemleri devletlerin bölge hakkındaki politikalarının odağı haline geliyor. Arktik bölgenin özel karakteristiği sebebiyle uluslararası politik ve yasal çerçevede bazı anlaşmazlıklar da yaşanıyor. Arktik’e kıyısı olan ülkeler; en uzun hata sahip Rusya, ABD (Alaska), Kanada, Danimarka (Grönland) ve Norveç’tir. Bu bölgede ayrıca 30 farklı yerli grup ve yaklaşık 4 milyon insan yaşar.

18.jpg

Arktik, önemli miktarda doğal gaz ve petrol rezervlerine aynı zamanda birçok doğal mineral kaynaklarına sahiptir. Bu kaynakların çıkarılması için çalışmalar ve yatırımlar hızla devam etmekte olup, buzların erimesi ile birlikte bu faaliyetlerin artarak devam edeceği tahmin ediliyor. Aynı zamanda, balıkçılık, yeni deniz yolları ve turizm gibi yeni fırsatlar da doğmuştur. Yürütülen bütün bu ekonomik faaliyetlerin sürdürülebilir kalkınma odaklı olarak, Arktik ekosistemine zarar vermeyecek şekilde, yüksek güvenlik ve ekonomik standartlara uygun gerçekleştirilmesi için çalışmalar devam ediyor. Özellikle Arktik’te çevreyi koruyucu yüksek seviyede önlemler alınması zaruri.

12.jpg

Bölgede gerçekleşebilecek herhangi bir çevre felaketi ağır ve kalıcı hasarlar meydana getirecektir. Yüksek kapasiteli araştırmalarla ve güçlü politik yaklaşımlarla Arktik’in geleceği ve sürdürülebilirliği hakkındaki tartışmalarda aktif rol almak, ülkemizin prestiji ve daha da önemlisi gelecek nesiller için çok önemli. Türkiye Antarktika’da edindiği saha tecrübelerini Arktik için de gösterebilecek kapasitede. Ülkemiz Arktik Konseyi’nde gözlemci ve söz sahibi olabilmek için yeterlilikleri karşılamak amacıyla bilimsel çalışmalarını arttırarak sürdürmelidir.