ÇERKES TOPLUMU DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER : Türkiye ve Dünyada Çerkes Diasporası


Ekrem Hayri PEKER : Türkiye ve Dünyada Çerkes Diasporası

Kafkas kökenli yazarlara göre Türkiye, Suriye, Ürdün, Mısır, Tunus, Almanya, ABD, Irak, Libya, Yugoslavya, İsrail, Bulgaristan, İran, Japonya, Arnavutluk, Hollanda ve Körfez emirliklerinde 3 ila 5 milyon Kafkas kökenli insan yaşamaktadır.

Diasporayı ülkelere göre incelersek;

TÜRKİYE

Kurtuluş Şavaşı’na Çerkeslerin destek vermesine kızan İngiliz İşgal Komutanlığı İstanbul’daki Çerkes derneklerini kapatır.

Cumhuriyet Dönemi, Osmanlı’dan kalan tüm Müslümanları Türklük çatısı altında birleştirmek ister. Dönem dönem “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları açılır.

Anadolu’daki diğer halklar gibi taassup içinde olmayan, kadın-erkek ilişkilerine farklı bakan Çerkes halkı hızla şehirleşir Türkleşir. Rus düşmanlığının, ustaca Sosyalizm düşmanlığına çevrilmesi ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD-İngiltere ittifakının başlattığı Soğuk Savaş dönemi Çerkeslerin Türkleşmesini hızlandırır. Tarih kitaplarında Çarlık Rusyası=Sovyetler Birliği mantığıyla yazılır. Bu akıma Çerkes yazarlar da uydu. Sürgünün acısı hâlâ sürüyordu ve bu dönüşüm çok ustaca başarılmıştı. Oysa Sovyet desteği ile kurulan üç Çerkes cumhuriyeti anavatanda Çerkes varlığını ve kültürünü sürdürdü. Çerkesler kendi dillerinde okuyup, kendi dillerinde kitaplar yayınlarlar. Tarihlerini araştırırlar.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki iktidar mücadelesinde Çerkesler saf dışı bırakılır. Şüpheli vatandaş muamelesi görürler. 150’likler listesi, Manyas’tan 25 köyün sürülmesi ve bir o kadarının da sürülecekken vazgeçilmesi, toplumsal örfün XASE’nin hâkim olduğu ve bu yüzden neredeyse suç tabir edilen hiçbir olayın yaşanmadığı Çerkes köylerine karakollar kurulur. Çerkes ve Abaza köylerine Karadeniz Bölgesi’nden getirilen yurttaşlar yerleştirilir.

Bu acı sürgünde kendisinin Türk olduğunu söyleyen bir kadına yetkililerin, “Sen kal, ama kocan gidecek” cevabı hafızalarda yaşamaktadır.

Yetmişli yıllara kadar Çerkes kültürü köylerde muhafaza ediliyordu. Okullaşmanın artması ve ancak köylerden kentlere göç hızlanmasıyla, Çerkesce konuşan sayısı hızla azalır, çocuklar Türkçe konuşmaya başlarlar.

Önce Ubıhça kaybolur. Tevfik Esenç’le beraber biter. Sadece bir Fransız gelip, bu dilin son temsilcisiyle ilgilenip, kaydeder.

Oysa ordu, MİT ve Emniyet Teşkilatı’nın üst kademelerinde iki binli yıllara kadar Çerkesler hâkimdi.

12 Eylül 1980 yılındaki darbeden sonra kurulan dikta rejimi tüm dernekleri kapatır. İstanbul, Ankara ve Yalova dernekleri’nin yöneticileri bölücülükten yargılanırlar. 1981 yılında kızıma koyduğum isim yüzünden mahkemeye verilmekle tehdit edildim, bir yıl sonra kardeşim kızına koyduğu isim yüzünden mahkemeye verildi.

1960 sayımında Türkiye’de Çerkesce konuşan nüfus 147 bin kişi olarak belirtilir.

SURİYE

93 Harbi’nden sonra Balkanlar’dan ve İstanbul’dan binlerce Çerkes Suriye, Filistin ve Lübnan limanlarına gönderilir. Bu yolculuklarda yüzlerce kişi öldü. Tıka basa 3000 göçmenin tıka basa doldurulduğu Sphinx gemisinin yakalandığı fırtınada 40 kişi denize düşerek, 600 kişi de gemide çıkan yangında yaşamlarını yitirirler.

1878 Şubat ayı ve 1910 yılları arasında bugünkü Suriye topraklarına 60 ila 100 bin Çerkes yerleştirilir. Çerkesler Suriye’de; Golan Tepeleri’nde, Horan’da, Humus yakınlarında, Halep bölgesinde (Mumbuç, Rakka), Şam yakınlarında, Der-Zor ve güneyde Svedya kasabasında yerleşim yerleri kurarlar. Çeçenler ise Kamışlı yöresinde, Raseleyn, Resulayn’a yerleşirler. Suriye’deki gelişmeler Çerkesleri asimilasyona ve büyük kentlere göçe zorladı. Çerkesler Suriye ordusunda görev alırlar, Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı Sultan II. Abdülhamit’in damadı Ahmet Nami’ydi. Bugün Çerkeslerin olduğu yerlerde iç savaş sürmektedir. (2014)

Çerkeslerin kendi dillerinde eğitim veren okulları, dergileri 1930’lara girerken kapatılır. Suriye’nin Fransızlardan bağımsızlığına yol açan ayaklanmanın önderleri Çerkes subaylardı.

6 Gün Savaşı diye bilinen ve 1967 yılında İsrail’in Golan Tepeleri’ni işgali ile son bulan savaşta en büyük darbeyi Golan Tepeleri’ndeki Kuneytra’da yaşayan Çerkesler yer. Yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan Çerkesler Şam ve civarına, oradan ABD’nin New Jersey ve California eyaletlerine yerleşirler.

ÜRDÜN

1877-78 Osmanlı–Rus savaşından sonra Rusya Çerkeslerin Balkanlar’dan uzaklaştırılmasını ve Doğu Anadolu’ya yerleştirilmemelerini ister. Balkanlar’dan uzaklaştırılan Çerkesler bugünkü Suriye–Ürdün ve İsrail’in olduğu topraklara yerleştirilirler. Amman bölgesine ilk yerleşim 1868 yılında oldu. Kafkasya’dan Bulgaristan’a göç eden Şapsığlardan bir grup buraya yerleşir. Onları Abzeh, Bjedug ve Kabardey göç kafileleri izler.

Göçmenler deniz yoluyla Lübnan ve Filistin limanlarına gelip, buradan iç kısımlara göç ediyorlardı. Anadolu’dan küçük bir grup Halep – Şam yoluyla bölgeye gelmişti.

O günkü Amman çöl kıyısında terk edilmiş bir yerdi. Eski adı Rabbat Aman olan Amman’da harap bir cami vardı. Amman’ın toprağı verimli ama çevresi kuraktı. Bölgede harap vaziyette Roma döneminden kalma bir amfitiyatro vardı. Göçmen gelen Şapsığlar uzun bir süre burada yaşarlar.

Bölgeye son göçmenler 1900 yılında Şam üzerinden gelen Büyük ve Küçük Kabardey (Gilasteney) kökenli idiler.

1897-68 yılında yaşanmaz bir yer olarak fotoğrafı çekilen bölge 1907’de gelişmiş bir kent görünümü kazanmaya başlamıştı. Çerkeslere Mirza Paşa önderlik etmişti.

Çerkesler bölgede Amman’dan başka Vadisir, Suveyleh, Ceraş, Rusafya, Naur köylerini kurarlar. Göçmen gelen Çeçenler de Zarka köyünü kurarlar.

Göçmenlerin görevi Osmanlı Devleti’nin bölgeye hâkim olmasını sağlamaktı. Daha sonra bölgede yapılan demir yolunun korunması görevi Çerkeslere verilir.

Bölgeye yerleşen Çerkesler bedevi Arapların ve Dürzilerin sık sık saldırılarına uğruyorlardı. Bazen binlerce kişinin katıldığı bu çarpışmaların galibi Çerkesler olur.

Yerleşimciler köyleri kale gibi kuruyorlardı. Evler bitişik ve bir duvar gibi köyü çevreliyordu. Evler, bir evden diğer eve geçecek şekilde yapılıyordu. Köyün tek giriş–çıkış kapısı bulunuyordu. Gece olunca kapı kapatılır, gelen seslense de içeri alınmaz, çatılarda nöbet tutulurdu. Köye giremeyip, dışarda kalanlar çoğu zaman bedevi Araplar veya Dürziler tarafından öldürülmüş olarak bulunurdu.

Amman bölgesine yerleşim planlı olarak yapılmıştı. Yerleşimler merkeze 15 kilometre uzaklıktaydı.

Demir yolunun gelmesi bölgeyi zenginleştirir. Zenginliğin koruyucusu Çerkeslerdi. Çerkeslerle bölgedeki bedeviler arasında çatışmaların nedeni, bedevilerin ekili topraklarda hayvan otlatmasıydı. Çatışmalardan sonra bölgenin etkin kabilelerinden Banu-Sahr ile barış sağladılar. Bunu diğer kabilelerle yapılan anlaşmalar izler.

1910 yılında Çerkes önderlerden Vasfi Mirza Paşa, Hicaz –Şam demir yolunu korumak için 300 Çerkes atlısından oluşan gönüllü taburu kurar. Bu tabur Suriye’nin Karak şehrinde çıkan Arap isyanını bastırır.

1918 yılında Çerkes taburu Süveyş’te İngilizlerle savaşır. İngilizlerin Filistin’e yaptığı taaruza Çerkesler direnir. Ancak bölgedeki Araplar ayaklanır. İngilizlerin taaruzu karşısında yenilen Dördüncü Osmanlı ordusu Şam’a çekilir. Amman İngilizlerin eline geçer. Şehirdeki Çerkes ileri gelenleri Osmanlı yanlısı olmak, onlara hizmet etmek suçlamasıyla tutuklanır.

İngilizler, Çerkeslerin yaşadığı Vadisir köyünü büyük kayıp vererek ele geçirir. Mirza Paşa’nın komutasındaki gönüllü taburu Osmanlı ordusuyla beraber Suriye’ye çekilmiş, Fransız askerleriyle çarpışıyordu.

Şerif Hüseyin’in oğlu önce Suriye, sonra Irak Kralı olan Faysal, Mirza Paşa’ya bir telegraf göndererek savaştan çekilip, Amman’a geri dönmesini ister. Çerkesler belki ilk defa akıllı davranıp savaştan çekilirler.

İngilizler bölgede Manda idaresi kurup, daha sonra bu toprakları Filistin ve Ürdün olarak ikiye bölerler. Çerkesler bağımsız bir Ürdün devleti kurulmasını destekliyorlardı. Bölgedeki bedevi kabile reisleri kendilerinin bu devletin başında olmasını istiyorlardı. Bu nedenle Şerif Hüseyin’in oğlu Kral Abdullah’a düşmanca tavır alırlar. Buna karşılık Çerkesler, Kralı ve Haşimi hanedanını desteklerler.

1923 yılında bölgedeki aşiret liderleri isyan eder. Çerkes savaşçılar toplanarak kralı korurlar, isyanı bastırırlar.

Kurulan Trans–Ürdün Haşimi Emirliği’nin bürokrasisini, Kralın muhafız gücünü ve ordunun üst kademesini Çerkesler oluşturur.

Ürdün’e tarımı, el sanatlarını, bağcılık ve meyveciliği Çerkesler getirmişti. Kısa sürede bölge huzur içine girdi, zenginleşti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliğinden kaçan Şapsığ, Bjeduğ ve Kabardeyler Ürdün’e sığındı. Kral Abdullah Çerkeslerin rahatça Ürdün’e gelmeleri için çaba gösterir.

Ürdün’deki Haşimi Hanedanı, Çerkeslerin büyük desteği ile ayakta durmaktadır.

IRAK

Çerkesler veya Irak’taki Kuzey Kafkasya kökenli insanların toplam sayısı 30.000 ve 50.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bağdat’ta 30.000 Adıge ailesi olduğu bildirilmiştir. Birçok Kuzey Kafkasyalının Araplar ve Kürtler tarafından asimile olduğu anlaşılmaktadır. Dağıstan asıllı Irak’taki Kürt ve Arap aşiretleri de vardır. Çeçenler Kuzey Kafkas kökenli Iraklıların dörtte üçünü oluşturmaktadır.

Önce Sivas ve çevresine yerleşen Çeçenler daha sonra Suriye ve sonunda Irak topraklarına göç etmişlerdir. Önce Musul’a giren aileler daha sonra Irak’ın orta bölgelerine doğru inerek Tikrit’in karşı yakasında bulunan Dicle Nehri’nin batısındaki Kelek bölgesine yerleşmişlerdir. Buradan Irak’ın çeşitli bölgelerine yayılan Çerkesler, Kerkük, Diyala, Anbar (Felluce) ve Bağdat çevrelerinde yaşamaya başlamışlardır Bunun yanı sıra, zorunlu göç öncesi ve sonrasındaki kısa sürede Kuzey ve Güney Dağıstan’dan göç eden aileler de Duhok, Erbil ve Süleymaniye’ye yerleşmiştir.

El-Dağıstanlı, El-Shishani (Çeçen), ElSharkas (Çerkes) gibi soyadlar Kuzey Kafkas kökenli Iraklılar arasında yaygındır.

Kuzey Kafkasyalılar güneyde Basra olmak üzere Kuzey’deki Dohuk şehrine kadar Irak’ın her yerine yerleşmiştirler. Büyük topluluklar halinde bulunuyorlar.

Çerkesler,Necef, Hilla, Musul, Kut, Basra, Tikrit, Erbil, Nasıriye, Divaniye, Dohuk, Ramadi, Amarah, Tuzhurmatu küçük topluluklar ile Bağdat, Süleymaniye, Diyala, Kerkük ve Felluce gibi şehir Adıgeler genelde şehirlerde yaşıyorlar. Kerkük, Musul, Bağdat ve Felluce’de Abzeh, Kabardey ve Şapsığlar var. Kerkük’te Abzeh ve Kabardeyler yaşıyordu. Bağdat’ta bin, Musul’da bin, toplamda tahmini 5 bin Adige bulunuyordu.

Bağdat’ta bir Çeçen Mahallesi ve Irak genelinde birçok Çerkes köyü vardı.

2004 yılında Iraklı, Çeçen, Dağıstanlı ve Çerkesler Al-Tadamun adlı Kafkas toplumu derneği Kerkük’te kuruldu. Bu kültürel organizasyon Kuzey Kafkas kültürünü bir araya getirmeyi amaçlamakta.

Güney Kafkasya kökenli birçok halk Irak’a yerleşmiştir. Gürcüler aynı zamanda Irak’a yerleşmiş ve 18. ve 19. yüzyıllar (1704-1831) boyunca ülke yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Irak’ı 1932 ile 1933 yılları arasında yöneten başbakan Naci Şevket Gürcü asıllı idi. Diğer bilinen Kafkas kökenli devlet adamları: Yasin el-Haşimi- Irak Başbakanı (1924-1925 ve 1935-1936), Hikmet Süleyman- Irak Başbakanı (1936–1937), Tahir Yahya- Irak Başbakanı (1963–1965 ve 1967–1968).

İSRAİL

Burada yaşayan Çerkesler Yunan–Bulgar sınırındaki Maravel bölgesinde on yıl yaşadıktan sonra Filistin’e göç etmek zorunda kalmışlardı. Göçmenler Filistin’de Kfar-Kama, Reyhaniye ve Kisariye köylerini kurarlar. Kisariye köyüne “Çerkes Harap” adı verilmiştir. Bunun sebebi gelen göçmenlerin sıtmadan kırılmalarıydı.

İsrail’de günümüzde 7–8 bin Çerkesin yaşadığı sanılmaktadır. Buradaki Çerkesler kendi dillerinde eğitim öğretim görmektedir. Ancak Arap olmadıkları için Çerkes erkek ve kızları zorunlu askerlik yapmaktadırlar.

MISIR

Türk kökenli Memlüklerin Mısır’ı ele geçirip, Kölemenler Devleti’ni kurduktan, bir asır geçmeden yönetime Çerkes Memlükler hâkim oldular. Çerkes Memlükler iktidara geldiklerinde, Moğollar, Türk ve İslam devletlerini yıkarak, Bağdat’a kadar gelmişlerdi. Moğollar Bağdat’ı yıkarak Abbasi Halifeliği’ne son vermişlerdi. Anadolu Selçuklu Devleti de Moğollara tabi olmuştu.

Baybars’ın önderliğindeki Çerkes Memlükler, Moğolların yenilmezliğine son verirler. Moğolları bozgundan bozguna uğratarak, Kudüs’ü, Suriye’yi, Elbistan-Malatya bölgelerini kurtarırlar.

“Mısır’da 1382-1517 yılları arasında hüküm süren Çerkes Memlükleri Devleti’nin kurucusu Sultan Berkuk’tur. Sultan Berkuk, Çerkeslerin Kesa kabilesine mensuptur. Mısır’a Kırım üzerinden getirilmiştir. Berkuk sultan olunca babası Anas’ı Çerkesya’dan getirtir ve emir unvanı verir. Hristiyan olan Anas, burada Müslüman olur. Sultan Berkuk babasından başka ablası ve yaşlı kadın akrabalarını ve cariyeler getirir”.(İbn-i Tagriberdi:252-255:2013)

Bu örnek bize Çerkesya ve Mısır arasında ilişkilerin sürdüğünü göstermektedir. Mısır’a getirilen Adigeler anavatanlarıyla ilişkiye geçmişlerdir. Köle olanların dışında kendi istekleriyle Mısır’a çok sayıda Adige gelip, görev almış olabilir.

Osmanlılarla dostluk ilişkisinde olan bu devlet II. Selim tarafından ortadan kaldırılır. Mısır, Osmanlı Devleti’nin eline geçtiyse de yerel iktidar Çerkes Memlüklerde kaldı. Mısır’a Kafkasya’dan Çerkes ve Gürcü akını devam etti.

Napolyon idaresindeki Fransızlar Mısır’ı işgale geldiğinde savunma olarak karşılarında Çerkes beylerinin yönettiği süvarileri buldular. Topları olmayan, gece baskın yapmayı korkaklık gören Çerkes süvariler, 21 Temmuz 1798 tarihinde yapılan ve piramitlerin gölgesinde gerçekleştiği için tarihe “Ehramlar Savaşı” olarak geçen bu savaşı kaybettiler. Bu savaş dünya tarihine, topçu ve piyade desteği olmadan süvarilerin ateşli silahlarla techiz edilmiş bir orduya karşı yaptığı son savaş olarak geçti.

Kafkasya ve Balkanlar’dan sürgün edilen Çerkesler şeklen Osmanlıya bağlı, fiilen bağımsız olan Mısır’ı yöneten Hidivler tarafından Mısır ordu ve polisinde görev almaları için davet edilirler (Osmanlı Devleti’ne bağlı olan Mısır Hükümdarlarına Hidiv unvanı verilmiştir. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra kral unvanını aldılar).

Böyle bir göç, Mısır’ı siyasi ve ekonomik olarak güçlendireceği için İngilizler engel oldular. Arap milliyetçilerini kışkırttılar. Hidiv’i İngiliz ve Fransız işbirlikçiliği ile suçlayan Arap milliyetçileri ayaklanıp, Hidiv’i devirdiler.

Bürokrasiyi elinde tutan Çerkeslerin, Mısır’ı Osmanlı sultanına bağlamaya yönelik girişimi bastırıldı. İngilizler Mısır’ı işgal ederek manda idaresi kurdular. İşgalden sonra İngilizler Osmanlıya yakın gördükleri Çerkesleri etkili görevlerden uzaklaştırıp, yerlerine kendilerine yakın, işbirlikçi Arapları getirdiler.

Arap isyanına destek verenlerin başında İttihat ve Terakki’nin askeri önderlerinden Aziz Misri (Shapli) vardı. Enver Paşa’yla Libya’da İtalyanlara karşı savaşan Aziz Misri, Enver Paşa’nın Balkan savaşından sonra İstanbul’a dönmesi üzerine kumandayı ondan devir alıp, İtalyanlara karşı savaşı yürütmüştü. Ancak daha sonra mücadeleye destek veren Sunusi ailesiyle anlaşamamış, emrindeki askerler ve harcaması için bırakılan parayla Libya’dan Mısır’a geçip, İngilizlere teslim olmuştu.

Aziz Misri İstanbul’da askeri mahkemede yargılanıp, idama mâhkum edilmiştir. İdam cezası affedilip, 1914 yılı başında doğum yeri olan Mısır’a geri gönderilmişti.

Birinci Dünya Savaşı sürerken 1916 yılı başında Aziz Misri İngiliz Savunma Bakanı Lord Kitchener’e yazdığı mektup ta “Arap Ortadoğusu’na tam ve gerçek bağımsızlık vermedikçe bölgede başarılı olamayacağını” yazmıştı.

KOSOVA

Kosova’nın Kayıp Çerkesleri, Rusya Federasyonu’na bağlı özerk Adigey Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı Aslan Carım’ a 1998 baharında Kosova’dan gelen acil yardım çağrısı içeren bir mektup ulaşır. Mektupta kendilerini Çerkes olarak tanımlayan bir grup insan “kapılarına dayanan savaş ve soykırımdan kurtarılmalarını, tarihi vatanları Adigey’e geri dönüşlerinin sağlanmasını” isterler.

Aslan Carım, derhal Moskova ile irtibata geçer. Moskova’nın yardımım gecikmez ve Kosova Çerkeslerinin birinci kafilesi 1999 yaz sonlarında Adigey’e ulaşır.

Onlar için Maykop yakınlarında kurulan köye Çerkesçe’ de “mübarek, mutlu ve aydınlık” anlamına gelen Mefehable adı verilir.

Kosova’da Priştine ile Vuçitern arasındaki Donje Stanovça ve yakınındaki Miloşevo köyünde 600-700 kadar Kafkasyalının yaşadığı tahmin ediliyor. Bölgedeki Lab denilen derenin adı Çerkesce nehir anlamına gelen Lap kelimesinden gelir.

Tarihçi Kemal Karpat’a göre 400-600 bin kadar Çerkes Balkanlar’da Kuzey ve Orta Dobruca, Tulça, Babadağ, Köstence, Varna, Niş, Sofya, Rusçuk, Nicopolis, Vidin, Silistre, Şumnu; Makedonya’ da Selanik, Serez, Larissa çevreleri ve Kosova Ovası’na yerleştirilmiş. Mileşevo’ nun da bulunduğu bölgede 50 kadar Çerkes köyü kuruldu. Toplam nüfusları 12-15 bin kadardı.

Kosova Çerkeslerinin eli silah tutanları 1876 Bulgar ayaklanması ve Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı kuvvetleri içerisinde yer aldı.

1912’de Sırpların Kosova’yı işgali ile Çerkeslerin neredeyse tamamı Türklerle birlikte bölgeyi terk ederek Anadolu’ ya geçti. Kosova’ da iki Çerkes köyü kaldı.

Şimdi Kosova’da 300-350 kadar Çerkes kaldı. Arnavut nüfus içerisinde hızla eriyor. Çerkesçeyi bilenlerin sayısı giderek azalıyor. Çerkesler bir azınlık oluşturamayacak kadar az oldukları için Kosova’da azınlıklara tanınan haklara sahip değil. Çocuklarına kendi dillerinde eğitim veremiyor. Arnavutça eğitim alan çocuklar Çerkesçeyi bilmiyor.

YUNANİSTAN

Balkan Savaşı’nda Yunanlıların işgal ettiği topraklarda Çerkesler yaşıyordu. Ayrıca Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul yanlısı olan bazı Çerkesler Yunanistan’a sığınmıştı. 1923’lerden sonra bu Çerkesler, Makedonya’da Ptolemaida, Veria (Kara Fere) ve Çamlı köylerine yerleştirilmişler. Aile başına kendilerine birkaç dönüm tarla, birer inek verilmiş. Bir kısmının 1924’lerden 1948’lere kadar Makedonya’dan Batı Trakya’ya gelip yerleşmişler. Büyük çoğunluğu o üç köyde yaşamaya devam etmiş. İkinci Dünya Savaşı sonlarına doğru İtalya’ya kaçan bazı ailelerin olduğunu ve bu ailelerin Kafkasya’dan gelip buraya yerleştiklerini Kadir Natko’nun yazdığı “Kafkasya’da ve Kafkasya Dışındaki Çerkesler” kitabından öğreniyoruz.

Yunan işbirlikçisi Çule İbrahim ve yandaşları etkilediği Çerkesleri Yunanistan’a götürdü. Atina yakınlarında kurulan üç köye yerleştirildiler.

İç savaş bitmek üzereyken, bir gece üç Çerkes köyüne silahlı kişilerce saldırı düzendi. Sağ kurtulanlar Türkiye’ye başvurdu ve Türkiye’ye döndü. Batı Trakya’ya yerleşmiş Çerkesler de Türkiye’ye döndü. Şu an için Yunanistan’da Çerkeslerin yaşayıp, yaşamadığını bilinmiyor.

TUNUS:

Tunus’ta Çerkes ve Gürcülerden oluşan Memlükler yarı bağımsız olan bu beyliğin yönetimini ellerinde tutuyorlardı. Çerkesya doğumlu Hayrettin Paşa, Tunus’ta yönetimi Tunus beyinin Başbakanı olarak elinde tutuyordu. Tunus’un bağımsızlığını Fransızlara karşı korumak için İstanbul’a destek aramaya geldi. Burada sadrazamlığa yükseldi (1878). Dürüstlüğü ve reformculuğu yüzünden Sultan Abdülhamit’le ters düşünce istifa etti. Onun görevden alınmasından sonra 1881 yılında Fransızlar Tunus’u işgal ettiler. Bu işgalle birlikte Tunus’ta Kafkasyalıların etkisi zaman içinde yok oldu.

ABD:

ABD’ye ilk Çerkes göçü Rus devriminden sonra olmuştur. İstanbul’dan gelen göçmenler, İstanbul’un işgalinden sonra ABD’ye göç etmeye başladılar. İlk göçmen grubu 1 Ağustos 1923 tarihinde New York’a ulaştı. İkinci göçmen grubu İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düşen Kafkasyalılardan oluşuyordu. Almanya’daki Kafkasyalıların büyük bir çoğunluğu Kızılordu’ya teslim edildi. Hemen hemen hepsi kurşuna dizilerek idam edildiler.

Amerika’daki Çerkesler Paterson kentinde yoğun şekilde yaşamaktadırlar.

Üçüncü göç dalgası ellili yıllardan sonra bireysel göçler şeklinde başlamıştır.

NAZİZM DOSYASI : Bir Dönem Dünyayı Titreten Nazi Almanyası Yöneticilerinin Şaşırtan IQ Seviyeleri


Bir Dönem Dünyayı Titreten Nazi Almanyası Yöneticilerinin Şaşırtan IQ Seviyeleri

Nazi Almanyası yöneticilerinin IQ seviyelerini Sözlük yazarı ”suicidal ronin” derlemiş.

bu naziler tüm dünyayı titretti. hem de senelerce, açık açık yaptılar bunu. peki bunlar nasıl becerdi bunu? ya da abd açısından düşünelim bunu. bizi yıllarca tabiri caizse korkudan altımıza sıçtıracak bu adamların özellikleri neydi? evet cesurlar ve çılgınlar ama onları üstün yapan ne? çok mu zekiler?

evet soru bu. bu adamlar çok mu zeki?

abd 2. dünya savaşı sonrası yargılamalar başlarken bizi yıllarca siken bu adamlar çok mu zeki ki diye merak edip yargılamalarda çok ilginç bir yaklaşımda bulunmuşlar. bu da nazi yöneticilerini ıq testine sokmak. evet evet ıq testi. çok mantıklı geliyor bana, düşmanının ıq’suna bakmak, aferin lan diyorum buradan abd’ye.

neyse kendisi aslen yahudi olan abd’li psikolog gustave gilbert yargılanma sürecinde nazi yöneticilerle beraber olmuş, yeri gelmiş dertleşmiş, tabi kendisinin yahudi asıllı olduğunu söylemeden. ilginç kısım sonradan yahudi olduğunu söylediğinde dertleşmeler devam etmiş, yöneticilerden kimse iletişimi kesmek istememiş ya da küçümsememiş. neyse bu dertleşmeler sırasında hepsine ıq testi yapmış psikoloğumuz. sonuçlar çarpıcı.

hjalmar schacht yani nazi almanyası’nın ekonomi bakanının ıq’su 143. yani kendisi deha.

hermann göring ki kendisi meşhur gestapo’nun kurucusudur, aynı zamanda yıllarca zamanının en güçlü filosunu oluşturacak olan ve avrupada terör estiren luftwaffe yani alman hava kuvvetlerini kurmuştur, kendisinin iq’su 138.

arthur seyss-ınquart nazi almanyası reich bakanı iq’su 141.

liste şöyle :

1 hjalmar schacht 143
2 arthur seyss-ınquart 141
3 hermann goering 138
4 karl doenitz 138
5 franz von papen 134
6 eric raeder 134
7 dr. hans frank 130
8 hans fritsche 130
9 baldur von schirach 130
10 joachim von ribbentrop 129
11 wilhelm keitel 129
12 albert speer 128
13 alfred jodl 127
14 alfred rosenberg 127
15 constantin von neuran 125
16 walther funk 124
17 wilhelm frick 124
18 rudolf hess 120

hitler bombardıman sırasında öldüğü için ve hiç yargılanmadığı için (şimdi cesedi bulunmadı belki kaçtı ölmedi edebiyatına hiç girmeyeceğim) o teste tabi tutulmadı ama tutulsaydı sonuç ne olurdu merak etmiyor değilim.

kısacası bu adamlar dünyayı titretti, birden tüm dünyayı yönetmeye kalktılar ama boş adam değillerdi, iq ortalamaları yaklaşık olarak 130-135 civarı. öyle tesadüfi hareket eden çılgınlar değil, birer cani olan zeki adamlardı naziler, bu yüzden bu kadar yıkıcı oldular.

SAVAŞLAR DOSYASI : Dünyanın En Şanssız Savaş Gemisi USS William D. Porter’ın Film Gibi Hikayesi


Dünyanın En Şanssız Savaş Gemisi USS William D. Porter’ın Film Gibi Hikayesi

II. Dünya Savaşı yılları, Franklin Roosevelt, kamikaze yapan Japon uçakları ve dahası… USS William D. Porter’ın keyifle okuyacağınız öyküsü, buyrun.

denizcilik tarihi, içerisinde birçok ilginç hikayeyi barındırır

tabii ki bu hikayelerin baş aktörleri de gemilerdir. şahsen her ne kadar gemileri insanlar yönetiyor olsa da gemilerinde bir ruhu olduğuna inanırım. dolayısıyla bu hikayelerde her ne kadar insan unsuru ön planda olsa da gemilerin isimleri o gemiyi yüzdüren insandan daha fazla anılır. bu hikayelerin baş kahramanı olan gemilerin isimleri bazen kahramanca çarpışmalarda, bazen şansızlıklarıyla, bazen yok edişleriyle, bazen yok olmalarıyla ve bazen uğursuzlukları ile ön plana çıkmıştır. bu hikayelerin bazıları tekdüze olup; bazıları da oldukça ilginç olayları içerisinde barındırır.

işte ilginç hikayeleri içerisinde barındıran gemileri anlatacağım yeni bir yazı serisi ile ilk gemimizin macerasını anlatmaya başlayalım. açıkçası ilk hikaye için özel bir gemiden başlamam lazımdı ve bunun için, hikayesini en sevdiğim savaş gemisinden başlamanın en doğru karar olacağına kanaat getirdim. dolayısıyla da ilk yazının konusu olarak, amerikan fletcher sınıfı destroyer uss william d. porter’da karar kıldım.

peki, bu destroyerin hikayesi nedir?

hemen anlatayım.

uss william d. porter, fletcher sınıfına ait bir destroyerdir. fletcher sınıfı, bilmeyenler için 1939 yılında tasarlanmış bir destroyer sınıfıdır. fletcher sınıfı destroyerler diğer destroyerler gibi torpido esaslı değil topçu esaslı bir tasarımdı. bundan önceki en son destroyer tasarımları olan porter ve somers sınıfı destroyer tasarımlarından memnun kalmayan amerikan donanması, bu yeni tasarımı daha alçak tuttu ve tamı tamına 175 tane ürettiği fletcher sınıfı destroyerlerin ilki olan uss fletcher’ı 30 haziran 1942’de suya indirdi. tüm bu 175 adet fletcher sınıfı destroyer, tamamen 1942 ve 1944 arasında üretildi ve 1944 yılından itibaren bunların daha bir gelişmiş modeli olan allen sumner ve gearing sınıfı destroyerlerin üretimine geçildi.

konumuza dönecek olursak, uss william d porter, 2. nesil fletcher denilen, kare formunda köprüye sahip olan daha modern versiyon gemilerden bir tanesiydi. 7 mayıs 1942’de texas’ın orange şehrinde inşa edilmeye başlandı ve 27 eylül 1942’de, yani sadece 4.5 ay sonra suya indirildi. suya indirildikten 9.5 ay sonra da 6 temmuz 1943 günü, kaptanlığına yeni atanan wilfred walter komutasında göreve başladı. 30 temmuz 1943 günü küba’ya hareket etti ve 1 ay süren testlerden sonra 7 eylül’de amerikan donanması’nın atlantik okyanusu’ndaki operasyon merkezi olan virginia eyaletinin norfolk şehrine demirledi. william porter’ın amerika’nın birçok eyaletinden toplanan genç ve deneyimsiz, aslen çiftçi olan mürettebatı da merakla ilk görevlerini beklemeye başladı. beklemeye başladılar başlamasına ama başlarına gelecek olanı o zaman biri onlara anlatsa, ne onlar ne de siz saygıdeğer okuyucular inanırdı.

aslında bu hikaye 1941’de, yani 2 yıl önce başladı. nazi almanyası sovyetler birliği’ni işgale girişince, o zaman aslında ingiliz etkisi altında zayıf bir ülke olan iran’ın petrol kuyularını güvene almak için sovyetler birliği kuzeyden, ingiltere ise güneyden iran’ı işgal ettiler. yani 2. dünya savaşı’nda iran, işgal edilmiş bir ülke konumundaydı.

II. Dünya Savaşı dönemi Avrupa ve Orta Doğu.

peki, bu gelişmelerle konumuzun ne alakası var?

uss william d porter göreve başlayıp ilk operasyon atamasını beklerken, 2. dünya savaşı tüm hızıyla ve şiddetiyle devam etmekteydi. bu savaşta müttefik kuvvetleri oluşturan 3 ülkenin liderleri; amerikan başkanı franklin roosevelt, sovyetler başkanı stalin ve ingiltere başbakanı winston churchill, avrupa ve dünya’nın geleceğini konuşmak üzere tahran’da bir araya gelmeye karar verdiler.

bu görüşmenin arifesinde sovyetler birliği, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tank savaşı olan kursk muharebesi’nde almanya’yı yenmişti. sovyetler birliği bu galibiyet sonrası bendinden boşalan sel suyu gibi almanlar karşı hücuma geçmişti. bu hücum altında ezilmeye başlayan almanya’nın da, zayıflığı görülür görülmez savaş sonrası yeni sınırlar ile ilgili konuşulması elzem hale gelmişti. stalin’in aklında ileride yapılacak görüşmelerde de masaya koyacağı polonya’nın doğu bölgesini sovyetler’e istemek vardı. eğer stalin’in istekleri yerine getirilmez ise hali hazırda yürütülen işbirliğinden vazgeçeceği biliniyordu. bu bağlamda batılı müttefiklerinde stalin’in kızıl ordusunun desteği olmadan bu savaşı kazanamayacağı aşikardı. dolayısıyla sırf stalin’in desteği devam etsin diye churchill ve roosevelt, almanlara karşı cesurca bir direniş gösteren polonyalıları stalin’in insafına bırakmak zorunda kaldılar.

işte william d. porter’ın hikayesi bu noktada başlıyor. yukarıda bahsi geçen tahran konferansına gitmesi gereken ve pearl harbor saldırısından hemen sonra amerika’nın savaşa girdiğini radyodan bizzat duyuran amerikalıların belki de gelmiş geçmiş en saygın başkanı olan franklin roosevelt’in sağlığı çok kötüye gidiyordu. üstelik de bilmeyenler için, roosevelt bel altından felçliydi ve tekerlekli sandalyeye mahkumdu. dolayısıyla tahran konferansı’na uçakla gitmesi mümkün değildi.

Stalin, Roosevelt ve Churchill, Tahran’da.

merkezinde amerikan başkanı’nı taşımak olan bu çok önemli ve gizli görev için de o zamana kadarki gelmiş geçmiş en büyük amerikan silahı olan yeni ve modern zırhlı uss iowa’da karar kılındı. uss iowa (bb-61) zırhlısı hem 35 knot ile hem gelmiş geçmiş en hızlı zırhlıydı, hem de en güçlü silah sistemlerine sahipti. bunlara ek olarak kendisi de bir “komuta gemisi” olarak tasarlandığı için, uss iowa’nın içinde küvete kadar varan ekstra lüks özellikleri de vardı.

uss iowa’ya bu görevde özellikle denizaltı tehlikesine karşı koymak üzere, destroyerlerin eşlik etmesinde karar kılındı. bu çağrılan destroyerlerden biri de, tam da ilk görev atamasını bekleyen uss william d porter’dı.

william d porter mürettebatı görev atamasını okuduğunda heyecandan ne yapacağını şaşırdı. ilk görev ataması amerikan başkanını korumak olan bu destroyerin genç mürettebatı, bir hayli heyecanlandı ve denizcilik tarihinin en büyük saçmalıklar silsilesi bu heyecan vasıtasıyla da başladı.

uss iowa zırhlısı bu görev için çoktan yola çıkmıştı ve plan icabı uss william d porter’ın yolda ona katılıp eşlik etmesi gerekiyordu. 12 kasım 1943 günü bu heyecanla apar topar yola çıkmaya çalışan uss william d porter destroyeri, limandan çıkmak için geri manevralar yaparken birden hemen yanında duran destroyerde çok büyük bir gürültü duyuldu ve güvertesinden de birçok malzemenin suya düştüğü görüldü….

işte mürettebatın ve geminin ilk vukuatı buydu: william d porter’ın mürettebatı heyecandan geminin demir çapasını tam olarak çekmemişlerdi ve havada duran çapa, gemi manevra yaptıkça yandaki diğer destroyerin tüm gövdesini yarmış ve diğer gemiyi sallayarak güvertesinde ne var ne yoksa suya dökmüştü.

uss william d porter’ın kaptanı wilfred walter, alelacele heyecanla özür dileyerek limandan resmen kaçtı ve iowa’ya yetişmek üzere gaza bastı.

william porter görev gücüne yetişmesine yetişti ama limanda olan “çapa kazası” aslında bu dakikadan sonra olacaklar için kocaman bir işaretti ve meydana gelecek olan şeylerin adeta habercisiydi.

william porter’ın “işyerindeki yeni ve çömez eleman” edasıyla şirinlik yaparak katıldığı görev gücü, kuzey afrika’ya doğru yola çıktı

uss iowa’nın özellikle destroyer refakatinde bulunmasının başlıca sebebi, atlantik okyanusu’nda alman u-botlarının kaynıyor olmasıydı ve bir torpido saldırısı, amerikan başkanı için o anki en büyük tehlikeyi arz etmekteydi. dolayısıyla da tüm filoya “radyo sessizliği” emri verilmiş ve sesli herhangi bir iletişim aracının kullanılması yasaklanmıştı. bu emir doğrultusunda filodaki tüm gemiler sadece işaret ışıklarıyla ve mors alfabesiyle haberleşeceklerdi.

işte tüm bu filo, denizaltı tehlikesine karşı son derece tetikte ve diken üstünde ilerlerken birden dev bir patlama sesi duyuldu. hidrofonlarda patlamanın su altından geldiği de anlaşılınca tüm filo alarma geçti. bu patlamayla civarda bir alman denizaltısı olduğuna kanaat getirilmişti. alarm verildiği için hemen tüm radyolar açılıp tüm gemilerle bağlantı sağlandı ve tüm mesajlaşmalardan sonra tüm gözler bizim minik acemi destroyerimiz olan william d porter’a çevrildi: çünkü gelen patlama bir torpido saldırısı değil, uss william d porter’ın güvertesinden sıyrılıp suya düşen ve derinlik ayarı yapılmadığı için suya düştüğü gibi patlayan bir derinlik bombasıydı. gemi mürettebatı ilk görevlerinde “amatörlüklerini belli etmişlerdi”. işin daha da kötüsü, william d porter bu bombayı uss iowa’ın neredeyse dibindeyken düşürmüştü.

bu olaya rağmen sefer devam etti. devam etmesine etti de, bu sefer beklenmedik başka bir şey oldu. denizcilikte “rogue wave” denilen gizli dalgalar vardır ve bu dalgalar, aniden beliren 2 metreden başlayan yüksekliklerde olup; günümüzün en büyük gemilerine bile tehlike arz etmektedirler. işte bizim minik destroyerimiz, başına gelen talihsizliklerin sonu yokmuş gibi bu gizli dalgalardan biri tarafından çarpıldı.

çarpma neticesinde; geminin güvertesinde bulunup bağlanmamış ne varsa bu kocaman dalga tarafından yıkanıp denize püskürtüldü. bu denize püskürtülen şeyler arasında, bir daha asla bulunamayacak olan, mürettebattan bir denizci de vardı… ancak bu dalga sadece bununla da yetinmeyip geminin kazan dairesini de devre dışı bıraktığı için destroyer birden motor arızasıyla günün yarısını kaybedip tüm filonun gerisine düştü… durum böyle olunca da destroyer mürettebatı ister istemez radyo sessizliğini bir daha bozup uss iowa’ya rapor vermek durumunda kaldı. yaptıkları hatalardan ve sessizliği bozmalarından ötürü birde komutanlarından azar işittiler.

william d porter’ın başına gelen tüm bu aksilikler ve şanssızlıklar artık bitmeliydi. olabilecek her türlü şanssızlık yaşanmıştı ve bir daha herhangi saçma bir şeyin tekrarlanmaması için kaptan walter tüm gemiyi alarm durumuna geçirmişti. artık herkes pür dikkat nöbette duracak ve başka bir şanssızlığın yaşanmasına fırsat verilmeyecekti.

ertesi gün, yani 13 kasım 1943 günü uss iowa’nın komutanı, geminin hava savunma sistemlerini başkan roosevelt’e göstermek için ufak bir tatbikat düzenlemeye karar verdi. bu tatbikat doğrultusunda havaya balonlar bırakılacak ve görev gücünde görevli tüm gemiler, bu balonları patlatarak hava savunma sistemlerini göstereceklerdi.

Franklin Roosevelt

tatbikat başladı ve balonlar bırakıldı

birden tüm gökyüzü, balonları patlatan makinalı tüfeklerin sesleri ve mermi izleriyle kaplandı. her şey yolunda gidiyordu ve uss william d porter mürettebatı da tatbikatın bu kısmını harikulade yerine getirmişti. başlarına gelen şanssızlıklardan sonra gemideki mürettebatına demirden bir disiplin uygulayan kaptan walter, bu disiplini korumak için tüm tatbikata ek olarak, kendi de bir mini tatbikat yapmaya karar verdi. bu doğrultuda da torpido ateşlemesinden sorumlu personel, torpido atış tatbikatı yapacaklardı. tatbikat gereği tüm torpidoların patlayıcı başlıkları çıkartıldı ve tatbikata geçildi. birinci torpido, ateşlendi. ardından ikinci torpido, ateşlendi. üçüncü torpido, ateşlendikten sonra muazzam bir tıslama sesi duyuldu.

3. kızaktaki torpido, hızla suya fırlayarak 360 derecelik çevre açısı içinde dosdoğru uss iowa’nın üzerine ilerlemeye başladı. çünkü tatbikat gereği bir hedef belirlenmesi gerekiyordu ve etrafta uss iowa’dan daha iyi bir hedef olacak başka bir gemi yoktu. dolayısıyla william d porter mürettebatı uss iowa’yı hedef olarak seçip, tüm torpidoları ona kilitleyip, üzerine de gerçek bir torpidoyu üstüne ateşlemişlerdi…

william d porter’ın torpidolardan sorumlu subayı teğmen seward lewis kaptan walter’a dönüp torpido ateşleme emri verip vermediğini sorduğunda, kaptan walter’ın yanıtı aynen şu şekilde oldu:

“ne?!?!?! yoo, hayır…”

birden tüm gemi içinde, belki de hayatlarının en büyük paniğini yaşayan yüzlerce insan deliler gibi koşturmaya başladı. radyo sessizliği emri vardı ve utancından ne yapacağını şaşıran kaptan walter, kesinlikle radyonun kullanılmasını istemedi. kaptan yerin dibine girmişti ve utançtan ne yapacağını ve ne diyeceğini şaşırmıştı.

ilk başta iowa’ya mors alfabesiyle mesaj vermeye çalıştılar. ama uss iowa’daki sinyalci mesajı yanlış anladı ve “arkanızdan geliyor.” mesajını “arkanızdan geliyoruz.” şeklinde çevirdi. saniyeler hızla ilerliyordu ve torpido hızla iowa’nın tam da üstüne gidiyordu. en sonunda panik içinde radyoya sarılıp konuşarak değil de kodlarla iletişim kurup iowa’ya “torpido geliyor.” mesajını ilettiler. üzerine torpido geldiğini öğrenen ve o an güvertede olup hem de torpidonun geldiği tarafta olan başkan roosevelt, tüm olayı önemsemeyip aksine meraklanarak torpidoyu görmek istedi ve tekerlekli sandalyesinin güvertenin en kenarına götürülmesini istedi.

uss iowa, mesajı alır almaz gemiyi tam sürate çıkarttı ve geminin hızlanmasıyla oluşan dev dalgaya çarpan torpido, infilak etti.

olayı müteakip, hemen william d porter köprüsüyle iletişim kuruldu ve torpidonun hangi istikametten geldiği soruldu. bu bir denizaltı torpidosu olmalıydı… ancak kaptan walter, utançtan sesi kısılmış biz vaziyette fısıldayarak şu cevabı verdi:

“biz fırlattık…”

işte william d porter efsanesinin en komik anı da bu dakikada yaşandı. dev gibi olan uss iowa zırhlısı, 16 inch’lik 9 topunu da william d porter’a çevirdi ve yolculuğun bu dakikadan sonraki kısmının, bizim minik destroyerimiz olmadan devam edeceği mesajını verdi.

gelen “filodan ayrılın” mesajı üzerine en yakındaki deniz üssünün bulunduğu bermuda’ya dönmesi emrini alan william d porter’ın 273 mürettebatı, limana varır varmaz amerikan deniz komandoları tarafından makineli tüfeklerle sarılarak tutuklandı. bu, amerikan donanması’nda halen günümüze kadar eşi benzeri olmayan bir olaydır. dolayısıyla amerikan donanması içerisinde yaşanmış ilk ve tek olaydır.

gemi mürettebatı tutuklandıktan sonra mürettebat içerisinde bir casus olup olmadığına dair bir soruşturma başlatıldı. yapılan soruşturma sonunda da, ortada bir casus olmadığı ortaya çıktı. bir casus yoktu. ama bir suçlu vardı. o da, torpidoların güvenlik anahtarlarından sorumlu deniz eri lawton dawson idi. er dawson arkadaşlarının ceza almasını vicdanı elvermediği için suçunu itiraf etmişti. er dawson tatbikat sırasında torpidonun patlayıcı başlığını açık unutmuştu. bunu anlatırken evinin anahtarını unutur gibi veya ocakta çaydanlığı unutur gibi, torpidonun fırlatma anahtarını açık unuttuğunu olağan bir olaymış gibi anlatmıştı. dolayısıyla yaptığı hataya acımadılar. yargılama neticesinde, er dawson tam 14 yıl ağır iş cezasına çarptırıldı. yani anlayacağınız dille, sıradan bir er, unutkanlığı sebebiyle tam 14 yıl hapishanede taş kıracaktı. ancak tam da bu sırada başkan roosevelt araya girdi ve söz konusu askerle bizzat görüşerek cezanın iptal edilmesini sağladı. roosevelt’in ne kadar babacan bir adam olduğunu bu olaydan anlayabilirsiniz. bununla birlikte tüm mürettebatta affedildi. ancak hangi ülkede olursa olsun, askeriyede yerleşmiş bir “sürgün” geleneği vardır ve uygunsuz hareket edenlerin cezası, normalde kimsenin istemeyeceği belirli sürgün bölgelerine gönderilerek burada aklanana kadar beklemek ve nöbet tutmaktı.

uss william d porter, sürgün olarak alaska’ya gönderildi. daha doğrusu, alaska’nın güneyinde bulunan ve japon işgali riski bulunan aleut adalarına…

mürettebatın şanssızlığı en nihayetinde bitmişti ve yeni bir başlangıç için, burası ideal bir yerdi. ortam değişmişti ve hepsinden önemlisi, atmosfer değişmişti… geminin gönderildiği bölge soğuk ve uzaktı. ama yine de tüm mürettebat, kendilerini yenilemiş ve psikolojik olarak huzurlu, mutlu ve neşeli hale gelmişlerdi.

belki de biraz fazla neşeli…

1943’ü 1944’e bağlayan 31 aralık gecesi, aleut adaları’ndaki amerikan üssü yılbaşı partisi yapıyordu. ancak gemiler boşaltılmamış ve herkes kendi partisini kendi gemisini yapıyordu. kuzey kuvvet komutanı hariç…

amerikan donanması’nın aleut adalarındaki tüm komuta merkezi, komutanın villasının arka bahçesinde parti yapıyordu. ancak birden dev bir patlama sesi duyuldu. tüm merkez alarma geçti. kuzey kuvvet komutanı’nın villasının arka bahçesinde gerçekleştirilen yılbaşı partisinin ön bahçesinde kocaman bir patlama krateri açılmıştı… birden herkes kafasını kaldırdı, çevirdi ve merminin ateşleme sesinin geldiği yöne baktı: ufukta tek bir gemi vardı. anlayacağınız üzere bu gemi william d porter’dan başkası değildi.

yılbaşı partisi yapan askerlerden biri sarhoş olup; taretin içinde yaslandığı ateşleme kolunu hareket ettirmesiyle topu ateşlemiş ve top mermisi de gidip kuzey kuvveti komutanının evinin ön bahçesine düşmüştü. bu mermiyle sadece komutanın çiçek bahçesi değil, william d porter’ın son saygınlığı da yok olmuştu…

bu olay sonucunda gemiyi merkeze geri çağırdılar ve 30 mayıs 1944 günü kaptanını değiştirdiler… kaptan walter görevden alınıp yerine charles melville keyes adında yeni bir kaptan atandı…

bu kan değişikliğinden sonra william d porter destroyeri önce 1944’ün ikinci yarısında filipinler çıkarmasına gönderildi. mürettebattakiler, burada gösterdikleri iyi performansla da, 1945’te 2. dünya savaşı’nın en kanlı cephelerinden birisi olan okinawa’da görevlendirildiler.

okinawa cephesi de, william d. porter için gayet güzel başladı. burada başlıca görevleri filoyu hem denizaltılara karşı korumak, hem kıyı atış desteği vermek, hem de ve en önemlisi, kamikaze uçaklarını savuşturmaktı.

ancak şanssızlıklar burada da yakalarını bırakmadı ve japon kamikazelerini vurmaya çalışan william d porter yanlışlıkla o sırada kendi görev gücünden bir başka fletcher sınıfı destroyer olan uss luce’ye ateş etti. ancak kazara olan bu olayda yine de kamikaze uçaklarını başarı ile defettiler.

peki, bu kadar şansızlıklarla dolu bir kariyerden sonra william d. porter’a ne oldu dersiniz? tabi ki görevden alınıp hurdaya ayrılmadı.

uss william d. porter’ın sonu bile başlı başına bir şanssızlık abidesidir

şöyle ki, bizimkiler okinawa’da gayet başarılı bir hava savunma göstermişler ve 6 japon kamikaze uçağı düşürmüşlerdir. ancak bunların yanında istemeden 3 amerikan uçağı da düşürmüşlerdir. gelgelelim kendi uçağını düşürmek, o zamanlar “olabilecek” kazalardan birisiydi.

ancak william d. porter’ın düşürdüğü 6 kamikaze uçağının sonuncusu, aynı zamanda şanssız destroyerin sonu oldu.

10 haziran 1945 günü sabah 8:15’te, bir japon val bombardıman uçağı, kamikaze görevi için hızla william d. porter’a doğru çarpmak üzere alçaldı. sancak tarafından gelen bu uçağın kendisine çarpmasını engellemek için destroyer hemen iskeleye kırdı ve kamikaze için dalan japon uçağı ıskalayarak suya çakıldı. ancak işte talihsizlik bir kere yapıştı mı bırakmıyor… hızı sebebiyle suya çarptıktan sonra da dalarak ilerleyen uçağın taşıdığı tek bomba, tam da geminin altındayken patladı…

tam altında gerçekleşen bu patlama sebebiyle gövdesinde dev bir delik oluşan william d. porter destroyerinin mürettebatı, tam 3 saat direnmesine ve gemiyi batmaktan kurtarmaya çabalamasına rağmen en sonunda “gemiyi boşalt” emri verildi ve bu emirden sadece 12 dakika sonra sancak tarafına yatarak batmaya başladı. şanssızlığı bir efsane haline gelen william d. porter’in son fotoğrafı suyun altında dikine batarken görülen burun kısmı oldu:

ve tarihin en şanssız gemisinin hikayesi, böylece sona erdi

her ne kadar çok dalga geçilse de, william d. porter’ın başına gelenler tamamen bir şanssızlık serisidir ve denizcilerin şansa neden o kadar çok inandığının simgelerinden biridir.

ancak insanların ve dalga geçenlerin görmezden geldiği bir şey vardır ve o da şudur ki, tüm bu olaylı kariyeri boyunca, lakabı “willie dee” olan bu gemi, sadece ve sadece tek bir denizci kaybetmiştir. o denizci de, gizli dalgada kaybolan denizcidir ve yukarıda belirttiğimiz gibi bir daha asla bulunamamıştır.

“willie dee”nin batışı esnasında bile kimse ölmemiş ve bu ilginç destroyer, tüm mürettebatına kariyeri boyunca güvenli bir yuva olmuştur.

gelgelelim bu geminin efsanesi başını alıp yürümüş ve günümüze kadar bir komedi malzemesi olmuştur. texas’ta inşa edildiği için, özellikle okinawa’daki seferi sırasında diğer amerikan gemilerinin askerleri sanki teslim olurcasına ellerini havaya kaldırarak kuzey-güney arasında geçen amerikan iç savaşı’na gönderme yaparak “ateş etmeyin! biz cumhuriyetçilerdeniz” diye bağırırlar ve eğlenirlerdi…

yazının görseller ile desteklenmiş versiyonuna blog sayfamızdan ulaşabilirsiniz. (bkz: historeal)

BİYOGRAFİ DOSYASI : Dünyanın En Zengin ve En Cimri Kadını Hetty Green’in Bir Garip Hayat Hikayesi


Dünyanın En Zengin ve En Cimri Kadını Hetty Green’in Bir Garip Hayat Hikayesi

1834-1916 yılları arasında yaşayan, "Wall Street Cadısı" lakabıyla tanınan Amerikalı iş kadını Hetty Green, varlık içinde yokluk lafının en hakkını verenlerden biri.

1834’te massachusetts’da doğan hetty green, dünyanın en zengin ve en cimri kadını olarak tanınır.

daha 6 yaşındayken zamanını günlük finans gazetelerini okuyarak geçiriyormuş. şu anda bile hala amerikan tarihi boyunca en büyük servete ulaşan 40 kişi arasındadır.

2 çocuğuna ve kendine asla yeni elbiseler almadığı için sokakta görüldüğünde dilenci sanılan tipten, aşırı cimriliğiyle bunca yıl geçmesine rağmen hala daha konuşabilen bir kadındır.

gozu yasli kurbaa

hetty green, çok zengin olmasına rağmen emlak vergisi vermemek adına evde kalmayıp ucuz ve varoş hotellerde yaşamını sürdürmüş, her gün aynı siyah elbiseyi giymiş. bu kadın o kadar cimriymiş ki dediklerine göre elbisesinin yalnızca alt kısmını, yani yerle temas ederek kirlenen kısmını arada bir temizlermiş. sebebi de sabuna para vermek istememesiymiş.

ned adındaki oğlu dizini sakatlayınca para vermemek için tedavisi yaptırmamış, daha sonra doktorlar kangren olması yüzünden çocuğun bacağını kesmek zorunda kalmışlar.

hetty green 81 yaşındayken marketteki bir satıcı ile 1 şişe sütün fiyatı için tartışmaya girişmiş. kadın o kadar sinirlenmiş ki kalbi buna dayanamamış ve kalp krizi geçirip orada ölüvermiş.

sonra ne mi olmuş? ned, giden bacağının intikamını alırcasına miras kalan tüm parayı partilerde, tatillerde ve pahalı mücevheratlarda harcamış.

öldüğünde arkasında bugünün parasıyla 4 milyar dolar gibi bir servet bırakmıştır.

SAĞLIK DOSYASI : Pandemi Sonrası Dünya Nasıl Şekillenebilir ???


Pandemi Sonrası Dünya Nasıl Şekillenebilir ???

Yazan Yavuz Selim Yıldız

17 Temmuz 2020

Pandemi sonrası oluşacak yeni yapı, mevcut küresel düzende bir değişime bu yüzden de devletler arasında çıkar çatışmalarının tavan yapabileceği bir potansiyele de ev sahipliği yapacaktır.

COVID-19 salgınına karşı uluslararası sistem tarafından koordine edilememiş tepki, küresel tedarik zincirinin kırılganlığını ortaya çıkarırken, ulus-devlet bilincinin ve milli üretimin önemini gözler önüne sermiştir. Salgın nedeniyle ülkelerde oluşan ekonomik resesyon ve bu bağlamda hükümetlerin izlediği otoriterleşme eğilimleri de daha belirgin hale gelmiştir. Dahası mevcut uluslararası sistemin en önemli aktörü hatta oluşturucusu ABD’nin mevcut Başkanı Donald Trump’ın “önce Amerika” politikalarından ve yakın zamanda söylediği ‘’Dünyanın polisi biz değiliz’’1 sözünden de anlaşılacağı üzere ABD içe dönük bir politika izlemek istemektedir. Amerikan seçmenleri Trump ile devam etmeye karar verirse, postpandemi sürecinde oluşacak yeni düzende Birleşik Devletler’in daha pasif bir rol alacağı düşünülebilir. Makale pandemi öncesinde ve sürecinde tek kutuplu düzeni ve postpandemi döneminde dünyanın nasıl şekil alabileceğini değerlendirecektir.

Aslında Trump, mevcut uluslararası sistemdeki Amerikan rolünden şikayetçi olduğunu salgın öncesi yaptığı mitinglerde dile getirmişti. Hatta sadece kendi rollerini değil, müttefiklerinin NATO’daki rollerini ve AB’nin güvenliğinden neden NATO’nun sorumlu olduğunu da sorgulamaktaydı. Pandemi sürecinde ise bu eleştirilerin sadece popülist söylemlerden ibaret olmadığını ABD’nin Dünya Sağlık Örgütü’nden çekilmesiyle görmüş olduk. Mevcut süreçte Trump’ın sıfır izole politika tercihi, Amerika Birleşik Devletleri’nin liberal bir uluslararası düzeni desteklemekten vazgeçtiği fikrini destekler niteliktedir. Dolayısıyla ister istemez Birleşik Devletler tekrar izolasyon politikalarına geri mi dönüyor ya da Amerikalı bazı bürokratların iddia ettiği üzere Başkan Trump Amerikan seçimlerine Rus müdahalesi yüzünden mi bu tür söylemleri dillendiriyor sorularını akıllara getirmektedir. Soğuk Savaş’ın sonrasında ABD tarafından inşa edilen uluslararası sistem ve bu sistemin devam etmesi için sürdürülen stratejilerin akıbeti seçim sonrasında belli olacaktır. Bu durumda Biden’ın seçilmesiyle yeni başkanının uluslararası liberal sistemi tekrar ele almaya çalışacağından ya da tekrar seçilen Donald Trump’ın ABD’yi dünyadan izole etmeye devam edeceğinden söz edilebilir.

Tek kutuplu dünya düzeninin gelişimi ve doğuşuna tarihsel olarak bakacak olursak; Woods sisteminin çöküşü, Batı Almanya ve Japonya ekonomileri ile artan rekabet ve Sovyetler Birliği’nin varlığı, ABD’nin oluşturmak istediği küresel sistem için sorunlar yumağıydı. Ancak 1991’in sonunda SSCB’nin resmen dağılması, Japonya’nın ekonomik durgunluğa uğraması ve Berlin duvarının yıkılmasıyla birleşen Almanya’nın da ekonomik olarak küçülmesi Amerika Birleşik Devletleri’ni küresel lider konumuna getirmiştir. Amerikan hegemonyasının kurulmasında ABD’nin komünizmin bitmesiyle rekabet edebilecek hiçbir büyük küresel ideolojik proje ile karşılaşmaması, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile SSCB’nin hegemonyası altındaki devletlerin askeri, ekonomik ve politik desteği sağlama konusunda alternatiflerden yoksunluğu ve liberal değerleri yayan ulus ötesi hareketler etkili olmuştur.

Son yıllarda ve özellikle pandemi döneminde ülkelerin alternatif bulabildiği, toplumsal hareketlerin içerisinde aşırı sağcı eylemliliğin artışı ve uluslararası kurumların varlığının tartışıldığına şahitlik ediyor, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu gibi büyük güçlerin yükselişine paralel olarak otokratik yönetimlerin hem ülke içinde hem de dışında stratejik avantaj peşinde koşarak ABD liderliğindeki liberal uluslararası sistemle rekabetini izliyoruz. Bu doğrultuda bu iki devlet sadece BM Güvenlik Konseyinde ortak hareket etmekle kalmamakta, ABD’yi ve Batı ülkelerini içine almayan yeni uluslararası kurumlar ve bölgesel forumlar da oluşturmaktadır;

  • Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ile kurulan BRICS grubu2 ve aynı grubun gelişmekte olan ülkelerdeki altyapı projelerinin finansmanı için kurulan Yeni Kalkınma Bankası,
  • Güvenlik alanında Şanghay İşbirliği Örgütü,
  • Ekonomik alanda Asya Altyapı Yatırım Bankası3 ve Avrasya Ekonomi Birliği.

Kısacası Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti öncülüğünde alternatif arayan bölgesel devletlerin ve dahası otoriter eğilimli ya da o eğilimi taşıma potansiyali olan ülkeleri kabul edecek alternatif uluslararası yapıların yeni dönem için hazır olduğunu söylenebilir.

Pandemi döneminde küresel hareketlerin ne doğrultuda şekillendiğine bakılacak olursa artan ulus-devlet bilincinin de etkisiyle toplumsal hareketlerin aşırı sağ eğilimli hale geldiği görülmektedir. Ayrıca özellikle Avrupa Birliği üye ülkelerinde görülmek üzere aşırı sağcı enternasyonel kolektif siyasi oluşumlar, AB üyesi ülkelerin başta mülteci politikası olmak üzere liberal uluslararası düzenin normlarına ters politikaları Avrupa demokrasilerine dayatmaktadırlar. Bu noktada Avrupa’daki AB karşıtı aşırı sağ partilerin özellikle İtalya, Avusturya ve Macaristan olmak üzere Rusya ile yakın işbirlikleri dikkat çekmektedir. Bu işbirliği, Kırım’ın Rusya Federasyonu tarafından ilhak edilişinde daha fazla gözler önüne serilmiştir. Putin tarafından Rusya’nın dostları diye adlandırılan bu siyasi partiler sadece Kırım’a gitmekle kalmamış, Kırım işgalinden dolayı AB’nin Rusya’ya karşı aldığı ambargo kararlarını da protesto etmişlerdir.4 Hatta İtalya’daki aşırı sağcı Lig Partisi ve Avusturya’nın aşırı sağ partisi FPÖ Kırım’ın Rusya’nın parçası olarak tanınması gerektiği görüşünü dile getirmiş, daha da ileri giderek Putin’in partisi ile işbirliği anlaşmaları imzalamışlardır.5 Ayrıca Avusturya’daki aşırı sağ parti Avusturya Özgürlük Partisi(FPÖ)‘nin hakkında Sırbistan-Rusya siyasi bağlantısı hakkında onlarca iddia bulunmaktadır.6 Fakat hiçbiri İbiza’daki kadar ispatlanamamıştı ya da dikkat çekmemişti.7 İbiza skandalı olarak basına sızan Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) Genel Başkanı’nın Rus iş insanına Avusturya’nın yüksek tirajlı gazetelerinden birini satın alarak iktidara gelmesini sağlamaları karşılığında ihale vaad etmesine dair videosu bu bağları ispatlar niteliktedir. İbiza skandalı ve işbirliği anlaşmaları, Rusya Federasyonu’nun Avrupa seçimlerine desteklediği partiler aracılığıyla karıştığını ve AB üzerinde nüfuz elde etmeye çalıştığını göstermektedir. Dolayısıyla Avrupa’daki aşırı sağcı zenofobik eylemliliği Rusya’dan bağımsız değerlendirmek hatalı bir yaklaşımdır.

Yukarıda bahsedilen alternatif uluslararası yapılar ve oluşan ulus ötesi aşırı sağcı eylemliliğin yanısıra Amerikan tek kutupluluğunun oluşturulması ve korunmasında önemli bir etken olan Amerikan askeri gücü de caydırıcı özelliğini kaybetmiş durumdadır. Özellikle 1990’larda ve bu yüzyılın ilk yıllarında önemli bir rol oynayan Amerikan askeri gücü, ayrılan bütçe ile ulaştığı teknolojik avantaj ve olası Rus yayılmacılığına karşı oluşturduğu güven hissi ile tek kutupluluğun sonraki on yıl boyunca devam etmesini sağlayan faktörlerden biri olmuştur. Güven bağlamında örnek olarak Balkanlarda ABD’nin insiyatif üslenmesiyle çatışmaların daha fazla büyümeden son bulması ilk akla gelendir. Fakat 11 Eylül Saldırıları sonrası Amerikan dış politikalarının ve ordusunun çatışma sonlandırmadan ziyade sahada çatışan taraflardan biri haline gelmesi sadece ülkenin askeri imajını değil savunduğu değerleri de sorgulatmıştır. Tüm bu olumsuz havaya rağmen, Amerikan askeri gücünün sürmesinde Soğuk Savaş yıllarında kurulan müttefiklikler aracılığıyla elde edilen üslerin ve Rus agresifliğinin karşısında önemli bir güç olarak görülmesinin rolü büyüktür.

Tek kutupluluğun ne kadar sürebileceğine değinecek olursak; arzulanan ve küresel norm olarak ülkelere dayatılan küresel neoliberalizmin sonunun geldiği birçok akademisyen tarafından dillendirilmekte, yeni döneme dair üretimin ve milliyetçiliğin öne çıktığı sosyal bir devlet anlayışının ortaya çıkabileceğine salık verilmektedir. Neoliberal ekonomik düzenin aslında her 10 senede bir çöktüğünü ve bankaların kurtarılarak yola devam edildiğini ve bu döngünün periyodik olarak devam ettiğine dikkatinizi çekmek isterim. Mevcut küresel neoliberal ekonomik düzen, ülkeleri kriz zamanlarında Uluslararası Para Fonuna (IMF) borçlandırarak dolaylı da olsa liberal uluslararası sisteme bağımlı hale getirmektedir. Bu gerçeği gören ve alternatif oluşturmak isteyen bir kaç ülke olsa da, bu ülkelerin arasından bir tek Çin bunu başarabilmiştir. Çin, 2008 mali krizinin ardından alternatif arayışı içinde olan ya da IMF kredilerine erişemeyen ya da bu kredilerin dışında bırakılan ülkeler için önemli bir kredi ve acil durum kaynağı merkezi olmuştur. Çin hükümeti ve bankaları, Afrika ülkelerine 2000-2017 yıllarında yaklaşık 143 milyar dolar kredi vermiş, hatta dünyadaki 150’yi aşkın ülkeye bugüne kadar 1,5 trilyon ABD doları ile kredi vererek Dünya Bankası, IMF ve OECD gibi uluslararası kuruluşların borç verdiği toplam kredi miktarını da geride bırakmıştır.8 Dolayısıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nin soyunduğu uluslararası siyasi liderlik rolünü ekonomik açıdan da desteklenir hale getirmeye çalıştığı aşikardır.

Her ne kadar Covid-19 pandemisi ve Trump’ın izolasyon politikası varolmaya devam etse de postpandemi döneminde bir veya birkaç ülkenin uluslararası sistemi biranda domine ederek yeniden oluşturacağına dair fikirlere katılmıyor, tam tersine oluşması ümit edilen daha adil ve çok kutuplu bir düzenin kurulmasının önündeki en büyük engelin başta Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu gibi otoriter ve otoriterleşme eğilimdeki devletlerin farklı ulusal çıkarları olacağını düşünüyorum. Pandemi sürecinde devletlerin ulus-devlet algısının güçlenmesi ve milli üretime yönelmesine dair ortaya çıkan gerçekliğin yanısıra otoriter yapıların içeride ve dışarıda stratejik avantaj sağlamaya yönelik politikalarını da göz ardı etmemek gerekmektedir. Bu doğrultuda varolan liberal uluslararası sistemin, devletlerin otoriterleşmesini engelleyebilecek yegane güç olduğu düşünülebilir. Fakat uluslararası düzeni oluşturan kurum ve kuruluşların epey bir süredir fonksiyonsuzluğu tartışılırken, bu kuruluşların pandemi sürecinde varlıkları da sorgulanır hale gelmiştir. Dolayısıyla belirsizliği çözecek olan sadece Amerikan seçimleri değil, tüm devletlerin pragmatist yaklaşımları ile oluşturacağı alternatif oluşumlar için harcadıkları efor ve bunun karşılığında aldıkları geri dönüş olacaktır.

Kaynak

1 ‘Trump, ABD ordusuna seslendi: Dünyanın polisi değiliz, bütün sorunları çözmek gibi bir görevimiz yok‘, Euronews, 13.06.2020. https://tr.euronews.com/2020/06/13/trump-abd-ordusuna-seslendi-dunyanin-polisi- degiliz
2 BRICS Resmi Bilgi Portalı Web Sitesi, https://infobrics.org/, https://infobrics.org/news/bankbrics/,

3 Asya Altyapı Yatırım Bankası Resmi Web Sitesi, https://www.aiib.org/en/index.html

4 ‘Putins Freunde in Europa’. ZDF. https://webstory.zdf.de/putins-geheimes-netzwerk/putins-freunde-in- europa/

5 ‘FPÖ und Putin-Partei: Kooperationsvertrag unterzeichnet’, Niederösterreichische Nachrichten, 19.12.2016, https://www.noen.at/in-ausland/blaue-freunde-fpoe-und-putin-partei-kooperationsvertrag-unterzeichnet-int-

beziehungen-politische-bewegungen-russland-wien-32628715

‘Putin’s party signs deal with Italy’s far-right Lega Nord’, The Financial Times, 06.03.2017, https://www.ft.com/content/0d33d22c-0280-11e7-ace0-1ce02ef0def9

6 ‘Zeig mir deine Freunde’, Herwig G. Höller, Zeit, 26.02.2018, https://www.zeit.de/2018/09/fpoe-oesterreich-

serbien-russland-beziehungen-wladimir-putin/

‘Wie die FPÖ Russland lieben lernte’, Leila Al-Serori, Oliver Das Gupta, Peter Münch, Frederik Obermaier, Bastian Obermayer, Süddeutsche Zeitung, 20.05.2019, https://www.sueddeutsche.de/politik/fpoe-russland- strache-gudenus-putin-1.4452906

7 ‘Das Strache-Video’, Süddeutsche Zeitung, https://projekte.sueddeutsche.de/artikel/politik/das-strache-

video-e335766/,

‘Strache’nin ‘İbiza skandalı’.Yardıma karşı ihale teklif etmiş!’, Hürriyet, 18.05.2019, https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/strachenin-ibiza-skandali-yardima-karsi-ihale-teklif-etmis-41218049 8 ‘Antikapitalist Çin, IMF’den fazla kredi dağıtmış!’, İlke Haber Ajansı, 20.06.2020, https://ilkha.com/analiz/antikapitalist-cin-imf-den-fazla-kredi-dagitmis-129106

‘Antikapitalist Çin, IMF’den fazla kredi dağıtmış!’, İlke Haber Ajansı, 20.06.2020, https://ilkha.com/analiz/antikapitalist-cin-imf-den-fazla-kredi-dagitmis-129106

Asya Altyapı Yatırım Bankası Resmi Web Sitesi, https://www.aiib.org/en/index.html BRICS Resmi Bilgi Portalı Web Sitesi, https://infobrics.org/

‘Das Strache-Video’, Süddeutsche Zeitung, https://projekte.sueddeutsche.de/artikel/politik/das-strache-video- e335766/

‘FPÖ und Putin-Partei: Kooperationsvertrag unterzeichnet’, Niederösterreichische Nachrichten, 19.12.2016, https://www.noen.at/in-ausland/blaue-freunde-fpoe-und-putin-partei-kooperationsvertrag-unterzeichnet-int- beziehungen-politische-bewegungen-russland-wien-32628715

‘Putins Freunde in Europa’. ZDF. https://webstory.zdf.de/putins-geheimes-netzwerk/putins-freunde-in- europa/

‘Putin’s party signs deal with Italy’s far-right Lega Nord’, The Financial Times, 06.03.2017, https://www.ft.com/content/0d33d22c-0280-11e7-ace0-1ce02ef0def9

‘Strache’nin ‘İbiza skandalı’.Yardıma karşı ihale teklif etmiş!’, Hürriyet, 18.05.2019, https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/strachenin-ibiza-skandali-yardima-karsi-ihale-teklif-etmis-41218049

‘Trump, ABD ordusuna seslendi: Dünyanın polisi değiliz, bütün sorunları çözmek gibi bir görevimiz yok‘, Euronews, 13.06.2020. https://tr.euronews.com/2020/06/13/trump-abd-ordusuna-seslendi-dunyanin-polisi- degiliz

‘Zeig mir deine Freunde’, Herwig G. Höller, Zeit, 26.02.2018, https://www.zeit.de/2018/09/fpoe-oesterreich- serbien-russland-beziehungen-wladimir-putin/

‘Wie die FPÖ Russland lieben lernte’, Leila Al-Serori, Oliver Das Gupta, Peter Münch, Frederik Obermaier, Bastian Obermayer, Süddeutsche Zeitung, 20.05.2019, https://www.sueddeutsche.de/politik/fpoe-russland- strache-gudenus-putin-1.4452906