KÜRESEL ISINMA DOSYASI /// DR. İBRAHİM ORTAŞ : Dünyanın İklim ve Çevresel Sorunlarına Çözüm Önerileri Konusunda Görüş


Dünyanın İklim ve Çevresel Sorunlarına Çözüm Önerileri Konusunda Görüş

Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas

İklim Değişimlerinin Etkileri Hayatın her Alanında Hissedilmeye Başlandı

İklim değişimlerinin insan yaşamını sınırlandırdığı her gün yaşanan aşırı yağışlar, hortumlar, kuraklık ve diğer olayları ile hissedilir oldu. Bir dönem iklim değişimlerinin moda bir konu olduğunu ve konu ile dalga geçen insanlarında yaşanan doğal olaylar sonrası konunun çalışılması ve önlem alınması gerektiğini belirtemeye başladılar. En son Adana ve ardından Mersin genelinde yaşanan aşırı yağış sonrası birkaç yoksul vatandaşımızın yaşamını kaybetmesi iklim değişimlerinin sokakta bile konuşulmasına yol açtı.

İklim değişikleri ile mücadelede alınması gereken teknoloji konularından biride deniz ekosesinde ve denizdeki yosun ve fito-plaktonarın temizleyici mekanizmasından yararlanmaktır.

İklim değişimleri ve sürülebilir yaşam ve gelişme için çok sayıda alanda atılması gereken ciddi önlemler bulunmaktadır. İklim değişimlerinin nedeni olan atmosferdeki karbon dioksitin CO2’inin arzu edilen sanayi devrim öncesi 280 mg L-1 düzeyine düşürülmesi zor olsa da en azından daha fazla atmosfere gaz salınımın azaltılması ve atmosferdekinin de aşağı çekilmesi önemsenmektedir.

İklim Değişimleri İle İlgili Çok Değişik Yöntemler Bulunmaktadır

Çalıştığım konu olan karasal ekosemdeki bitkilerin fotosentez yolu ile atmosferdeki CO2’nin yutak olarak yakalanması kadar sudaki bitkicikler üzerinden de CO2’nin yutak olarak kullanılması ilgin gördüğüm algler üzerinden suların ve atmosferin temizlenmesi konusunda NASA bilim insanlarında Dr. Jonathan Trent tarafından önerilen Yosun Yetiştirmek için Açık Deniz Membran Muhafazaları (OMEGA) projesi ile denizlerde yosun yetiştirmek konusunda bilgi sunan NASA’da Protein Nano Teknoloji Grubu ile Küresel Enerji ve Çevre Araştırmaları alanında çalışan Green birim ’in de kurucusu olan Dr. Trent Boğaziçi Üniversitesi’nde 19 Aralık tarihinde ‘’Dünya, Mars ve OMEGA’’ başlıklı bir konuşması konusundaki görüşleri önemsenecek düzeydedir. Konu hakkında basından ve Dr. Trent’in paylaşımlarından proje ilgi çekici. Anı zamanda hem UC-Santa Cruz’da, hem de Tokyo Üniversitesi Tarım ve Teknoloji Biyoteknoloji ve Yaşam Bilimleri Bölümü’nde Biyomoleküler Mühendislik Bölümü’nde Yardımcı Profesör olarak görev yapıyor Dr. Trent aynı zamanda NASA’da çalışmalar da yürütmektedir. NASA’nın Astrobiyoloji Kürsüsü Başkanlığını yapan Dr. Jonathan Trent, sürdürülebilirlik, deniz mikrobiyolojisi, astrobiyoloji, tarım ve biyoteknoloji gibi alanlarda çok disiplinli çalışmalarıyla dünyada ses getiren çalışmalar yürütmektedir.

OMEGA projesi atık suyu temizlemek, karbondioksit yakalamak ve nihayetinde su, gübre veya arazi için tarımla rekabet etmeden biyoyakıt üretmek için yenilikçi bir yöntem olarak öne sürülmektedir. Yukarıda şekilde de görüldüğü gibi algler denizlerde CO2 emilimi sağlarken atmosfere O2 salımıda sağlamaktadır.

Bugün dünyanın başına bela olan atmosferdeki CO2 atmosferdeki konsantrasyonun azaltılmasının önemli yolarından biri denizlerdeki foto-planktonlardır. Denizdeki planktonlar bitkiler fotosentez yaparak atmosferdeki CO2’yi yakalamaktadırlar. Denizlere ve kirletilmiş suların ıslahı ve buralarda algler üzerinden CO2 fikse etmek dünyanın sürdürülebilir sağlığı için önemli bir yaklaşım olabilir.

İnsanlık Kendi Elleri İle Doğayı yaşanılamaz Duruma Getirdi

Son Dr. Trent, konuşmasında 7.4 milyarın insanın yaşadığı dünyada iklim değişikliği, artan nüfus ve hızlı şehirleşme ile birlikte Su-Enerji-Gıda döngüsünün bozulduğuna ve kaynakların hızla tükendiğine dikkat çekti. 4.5 milyar yıl önce hayatın başladığı gezegenimizde, Homo Sapiens olarak adlandırılan insanoğlu türünün 200.000 bin yıldır var olduğunu anlatan Dr. Trent, insanoğlunun ömrünün 180.000 yıllık kısmında çoğunlukla avcılık ve toplayıcılıkla uğraştığını; insanoğlunun bilgisayar çağına henüz 70-80 yıl önce geçtiğini aktardı. İnsanlığın bilimde sağladığı ileri teknoloji kullanımı ve bunun doğa üzerinden yarattığı çevresel baskı gıdadan sağlığa kadar geniş bir alanda yaşamı sınırlamaktadır.

Dr. Trent, endüstriyel çağa geçişle birlikte iklim değişikliği, nüfus artışı, köylerden şehirlere olan yoğun göçle yaşanan hızlı şehirleşme, yaşam biçimlerimiz gibi faktörlerin su, enerji ve gıda kaynaklarımızı yok etmekte olduğunun altını çizdi ve iklim değişikliğinin özellikle Tibet gibi dünyanın en verimli, sulak, gıda ve enerji açısından en zengin bölgelerini tehdit ettiğine işaret ederek göstergelere göre yaklaşık 200 sene içinde Tibet Platosu’nun yok olacağını belirti.

Kaynakların Öncelikle Dünyanın Temel Sorunlarına Kullanılması Önemlidir

Dr. Trent bu arada Dünyanın sorunlarının çözümü için önerilerde bulunmaktadır. Mars yolculuğuna harcanan para ile dünyadaki sorunlara çözüm bulunabilir diyor. Dünyanın bu gidişatla 2060 yılında çok daha kötümser bir tabloyla karşılaşacağımızı belirten Dr. Trent, bu süreçte NASA’nın çalışmaları başta olmak üzere insanoğlunun farklı gezegenlerde yeni bir hayat kurma arayışına girdiğini anlattı. Mars’ta yaşamı merak eden insanoğlu için bugün son derece astronomik geziler düzenlediğine işaret eden Dr. Trent, NASA’nın Mars gezegeninde incelemelerde bulunan kâşif robotu Curiosity ‘den gelen bulgulara bakıldığında Mars’ın -60 derecelere varan soğuk iklimi, kaya ve tozdan oluşan dış yüzeyiyle insan türünün yaşaması açısından uygun bir seçenek olmadığını belirtti. Uzay konusundaki çalışalar her zaman için ilgi çekici aynı zamanda çokta pahalı çalışmalar. Mars yolculuklarına harcanan astronomik rakamlarla dünyanın artan sorunlarına farklı çözümler bulunabileceğine dikkat çeken Dr. Trent, bu kapsamda geliştirmiş olduğu OMEGA Küresel İnisiyatifi ve Eco-nomic Çiftlik adlı projeleri hakkında da bilgi sunmuştur. İnsanoğlunun Mars gibi farklı gezegenlerde yeni bir hayat kurma çabası içinde olduğunu ancak Mars’ın insan türünün yaşayabileceği bir gezegen olmadığını belirten Dr. Trent, konuşmasında tamamen geri dönüştürülebilir kaynakları kullanarak tasarladığı OMEGA projesi hakkında bilgiler verdi.

Tabii uzay ve Mars konusundaki çalışmaların bilimsel bilgiye kazandıracağı katkı kadar insanın uzayın oluşumu ve gezegenimizdeki yaşamın oluşumu hakkındaki merakın giderilmesi bakımından önemli. Aynı zamanda üzerinde yaşadığımız gezegenimizin yaşanır olması ayrıca önemlidir.

Doğanın Sorunlarını Yine Doğanın Yöntemleri İle Çözmek

Dr. Jonathan Trent’in yürütücüsü olduğu OMEGA projesi, mikro algler ’den (yosunlardan) bioyakıt ve gıda ürünü üretimi, karbondioksit yakalama ve atık su arıtımı çalışmalarını kapsıyor. OMEGA teknolojisi, kıyı şehirlerinde denizlere aktarılan atık suların bu teknoloji ile tekrar kullanımını sağlamayı amaçlıyor. Etanol elde etmek için yapılan geniş tarım alanlarının mısır üretimin yönlendirilmesinin tersine, OMEGA projesi doğal besin arzını tehdit etmiyor diyor.

Alg üretimi, atık suyun temizlenmesi, karbon dioksitin depolanması ve bu yolla biyo-yakıt üretimini hedefleyen OMEGA projesinde denizde foto-biyoreaktör adı verilen büyük boyutlardaki plastik tüpler kullanılıyor. Taze su depolanmış olan bu fotobiyo reaktörler atık su ortamında alg üretilmesini sağlıyor. Dünyada en hızlı üreyen bitki türleri arasında yer alan algler, güneş enerjisi, karbondioksit ve atık sudan birtakım besleyici maddeleri kullanarak biyoyakıta veya hayvan gıdasına dönüştürüyor. Algler atık suyu temizleyerek deniz suyu temizliğine de önemli katkı sağlıyor.

Dr. Trent, Türkiye’nin bereketli toprakları ve üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak OMEGA projesi için ideal bir konumda olduğundan da bahsederek. Hatta diyor ki bu konuda önümüzdeki yıllarda Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü ile bu çerçevede ortak çalışmalar yapmayı hedeflediklerini ifade ediyor.

Ülkemize misafir olarak gelen Dr. Trent’in önerileri ülkemizde rahatlıkla işletilmektedir. Ç.Ü Su Ürünleri Fakültesinde arkadaşlarımızda “alg biyoteknoloji” konularında uzun zamandır çalışmaktadırlar. İklim değişimlerine neden olan sera gazlarının azaltılması neden olacak yutak konularının bilinmesi, çalışılması dünya çapında önemli olacaktır.

Yaşadığımız Dünya’nın bugün en ciddi sorunu olan iklim değişimlerinin insan kaynaklı nedenlerini ortadan kaldırmak zorundayız. Geç olmadan sorunu çözemesek kendi elimizle kendi geleceğimizi zora sokabiliriz.

11. Ocak 2019. Adana

GÜVENLİK DOSYASI /// Vahit ERDEM : Dünya Güvenlik ve Ekonomik Sistemin Çöküşü ve Yeni Sistem Arayışı


Vahit ERDEM : Dünya Güvenlik ve Ekonomik Sistemin Çöküşü ve Yeni Sistem Arayışı

09 Ara 2019

İstanbul 2019 Güvenlik Konferansı’nın ana temasının TASAM tarafından ‘’Yeni Dünya Ekonomisi ve Güvenlik Mimarisi’’ olarak belirlenmesi siyasi aktörlerin, düşünce kuruluşlarının ve bilim insanlarının küresel çerçevede ilgisini çekecek niteliktedir. 21.yüzyılın daha güvenli ve insanlığın yaşam şartlarının daha iyi seviyede olması için bu konu dünya gündeminde de yerini almalıdır. ‘’Yeni Güvenlik Mimarisi İçinde NATO’nun Rolü’’ …

Vahit ERDEM

İstanbul Güvenlik Konferansı 2019 | Anahtar Konuşmacı

İstanbul 2019 Güvenlik Konferansı’nın ana temasının TASAM tarafından ‘’Yeni Dünya Ekonomisi ve Güvenlik Mimarisi’’ olarak belirlenmesi siyasi aktörlerin, düşünce kuruluşlarının ve bilim insanlarının küresel çerçevede ilgisini çekecek niteliktedir. 21.yüzyılın daha güvenli ve insanlığın yaşam şartlarının daha iyi seviyede olması için bu konu dünya gündeminde de yerini almalıdır. ‘’Yeni Güvenlik Mimarisi İçinde NATO’nun Rolü’’ başlıklı panelden önce bu önemli konuda görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

21. yüzyılın ikinci çeyreği tamamlanırken dünya, güvenlik ve ekonomik alanda endişe verici bir değişim sürecine girmiştir. Bu alanda yaşanan karmaşada iki önemli faktör rol oynamaktadır.

Birincisi; dünya güvenlik sisteminin, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile tedrici olarak çökmesi ve kuralsızlık döneminin hakim olması, İkincisi de; 20. yüzyılda oluşan liberal ekonomik sistemin, küreselleşme sürecinde Gelişme Yolunda Ülkelerin (GYÜ) lehine ve Gelişmiş Ülkelerin (GÜ), özellikle de ABD’nin aleyhine gelişme trendine girmesidir.

Dünya güvenlik sisteminin nasıl oluştuğu ve neden çöktüğü hususunda kısaca durmak istiyorum.

20. yüzyılın ilk yarısında iki dünya savaşı yaşanmış, on milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, savaşa giren ülkeler tahribata uğramış ve bu iki savaşın bedeli insanlık için ağır olmuştur. Bu ağır tahribattan sonra ABD’nin öncülüğünde, Avrupa’yı Sovyetler Birliği’ne karşı korumak üzere 1949 yılında Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) kurulmuştur. Türkiye de bu ittifaka 1952 yılında dahil olmuştur. Rusya liderliğinde de bu ittifaka karşı Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin dahil olduğu Varşova Paktı oluşturulmuştur. Böylece güç dengesine ve caydırıcılığa dayalı iki kutuplu bir dünya düzeni meydana gelmiştir. Bu düzen ‘’Soğuk Savaş Dönemi’’ olarak dünya literatüründe yerini almıştır.

1950’lerden itibaren nükleer silahlar dahil, silahlanma yarışı ile devam eden bu sistem, 1970’lerden itibaren bazı önemli anlaşmalarla yumuşatılmaya ve daha güvenli bir ortam yaratma girişimlerine dönüştürülmeye başlanmıştır.

Bu çerçevede;

  • 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması,
  • 1969’da Stratejik Silahların Sınırlandırılması Müzakeresi,
  • 1972’de Stratejik Silahların Sınırlandırılması ve Nükleer Silahsızlandırmaya Adım,
  • 1982’de Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşmasına Başlangıç,
  • 1987’de Orta Menzilli Nükleer Güç Anlaşması,

gibi önemli konularda ilerleme kaydedilmiştir.

Bahsedilen anlaşmalarla silahlanma yarışından vazgeçilerek daha makul bir silahlı güç dengesi hedef alınmıştır. Böylece ekonomik gelişmeye daha fazla kaynak aktarma ve sosyal refahı arttırma imkânı sağlanmış, dünya ticaret hacminin genişletilmesi öngörülmüştür.

Soğuk Savaş Dönemi’nin silah gücüne dayalı dengesine, NATO İttifakı ülkeler, Varşova Paktı devletler ve bunlara ilave olarak 35 bağımsız ve tarafsız devletler arasında ‘’Helsinki Nihai Senedi’’nin imzalanması ile siyasi ve hukuki boyut da eklenmiştir.

Anlaşmada yer alan temel ilkeler;

Güven yaratıcı prensipler;

– Ülkelerin hukukî hak eşitliği

– Toprak bütünlüğü

– Egemenlik haklarına saygı

– Ülkelerin iç ve dış işlerine karışmama

Ekonomi, bilim, teknoloji ve çevre konularında iş birliği, İnsan hakları, kültür, insanı çabaların arttırılması, gibi çok önemli hususlar içermekteydi.

Helsinki Senedi’ni imzalayan ülkeler dünya güvenliğinin bu siyasi prensiplerini korumak ve izlemek üzere Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’nı oluşturmuşlardı.

Soğuk Savaş Dönemi’nde ülkeler yarım asır süren, askeri denge ve siyasi prensipler çerçevesinde barış ve güven içinde yaşama imkânı bulmuşlardı.

Rusya devlet başkanı Gorbaçov’un Sovyetler Birliği’nin sürdürülemez hale gelmesini beyan etmesiyle;

1989’da Berlin Duvarı yıkıldı

1990’da Varşova Paktı feshedildi

1991’de Sovyetler Birliği dağıldı

Artık güç dengesine ve caydırıcılığa dayalı ‘’İki Kutuplu Dünya Düzeni’’ sona ermişti.

Soğuk Savaş sonrası ABD tek güç olarak kalmıştı. ABD başkanı Bush 1990 Ağustos ayında, Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine kullandığı ‘’Yeni Dünya Düzeni’’ beyanatı dikkat çekmiş ve bu beyanatın ne ifade ettiği zamanla anlaşılmıştı. Bu beyanat uluslararası sistemde bir değişim sürecini ve uluslararası jeopolitik ve jeostratejik alanda yeni gelişmelere vurgu yapmaktaydı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Gorbaçov ve Yeltsin dönemlerinde uluslararası politikalarda durgunluk ve geçiş dönemine girmiş ve ABD tek güç olarak kalmıştı. Bu dönem ‘’Tek Kutuplu Dünya’’ olarak da nitelenmişti. Artık Sovyetler Birliği ve Kominizm Batı için tehdit olmaktan çıkmış, ancak yeni tehditler doğmaya ve güç kazanmaya başlamıştı. Özellikle terörizm ve mikro-milliyetçilik, siber saldırı gibi legal olmayan organizasyonlar kurumsal yapıları ve devletleri tehdit etmeye başlamıştı.

11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’ne, Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan terörist saldırılar dünya güvenliği için bir kırılma noktası oluşturmuştu. Bu saldırıyla ABD’nin güvenlik stratejisi değişmeye başlamış ve bu değişim dünya güvenlik sistemini de alt üst etmeye sebep teşkil etmiştir. ABD bu saldırı ile kapsam ve sınırı belli olmayan ‘’War Against Terrorizm’’ (Terörizme Karşı Savaş) ilan etmiştir. ABD’nin coğrafi stratejisi ve coğrafi politikası ağırlıklı olarak Orta Doğu ve Afganistan’a kaymıştır.

ABD; 11 Eylül terörist saldırısının ardından Birleşmiş Milletler kararı ile Afganistan’a ve kimyasal silah olduğu iddiası ile de Mart 2003’de Irak’a, takip eden yıllarda da Libya ve Suriye’ye askeri müdahalelerde bulunmuştur. Bu savaşlar söz konusu ülkelerde milyonlarca insanın ölümüne ve ülkelerini terk etmelerine sebep olmuş, Irak ve Libya fiilen parçalanmıştır. Suriye’de devam eden savaşın ise nasıl sonuçlanacağı bilinmemektedir. Orta Doğu’da yaşanan savaşlarda devlet dışı aktörlerin kullanılması ayrıca bölge güvenliği için ciddi sorunlar oluşturmaktadır.

Putin’in Rusya Federasyonu’nun liderliğine geçmesi ile Rusya toparlanmış ve dünya siyasetinde tekrar yerini almaya başlamıştır. ABD öncülüğünde Orta Doğu’ya yapılan askeri müdahaleler Rusya’yı da harekete geçirmiş ve Rusya da bu bölgelerde askeri varlığını oluşturmuştur. Ayrıca Rusya 2008’de Gürcistan’a müdahale ederek Güney Osetya’yı ve Abhazya’yı Gürcistan’dan ayırmıştır. 2014 yılında da Ukrayna’ya askeri operasyona başlamış, Kırım’ı ilhak etmiş ve Ukrayna’nın doğusunda belli derinliğe kadar ilerleyerek varlığını sürdürmektedir.

Bu iki gücün askeri operasyonları ile Soğuk Savaş Dönemi’nde oluşan tüm kurallar çiğnenmiş ve dünya güvenlik sistemi çökmüş, dünyaya kuralsızlık hakim olmuştur. Önemli güvenlik kurumu olan NATO; Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeni tehditlere karşı transformasyon sürecine girmiş ve bu dönüşümünü tamamlamış ise de, müttefiklerin özellikle terörizm, etnik milliyetçilik, bölgesel krizler gibi tehditlerde fikir birliği oluşturamadıklarından etkisini kaybetmiştir. Dünya güvenliği ile ilgili Birleşmiş Milletler, AGİT gibi kurumlar da bu gelişmeler karşısında yetersiz kalmaktadırlar.

Dünya güvenlik sisteminde yaşanan bu çöküş ekonomik sisteme de tesir etmeye başlamıştır.

2.Dünya Savaşı’ndan sonra toparlanan ve sanayilerini güçlendiren ABD ve Batı Avrupa dünyaya rekabete dayalı serbest ticaret, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımını esas alan liberal ekonomi sistemini empoze etmeye başlamışlardır. Soğuk Savak Dönemi’nde başlayan yumuşama ile küreselleşme de ivme kazanmış ve liberal ekonominin dünyada yerleşmesine katkı sağlamıştır. Küreselleşme ile dünya ticaret hacmi artmış ve Batı daha çok mal ve hizmet ihraç etme imkânı bulmuştur. Bu arada rekabetin yoğunluk kazanmasıyla başta ABD olmak üzere Batı sermayesi daha ucuz altyapı ve işçilikten yararlanmak ve kârlarını maksimize etmek üzere gelişmekte olan ülkelere kaymış ve bu ülkeler doğrudan yatırımlardan daha çok pay almaya başlamışlardır. Başta Çin, Hindistan, Güney Kore olmak üzere gelişmekte olan ülkeler yeni teknolojiler öğrenme, teknolojilerini geliştirme ve üretim sistemleri kurma alanında kabiliyet kazanmışlardır. 2010’lara gelindiğinde gelişme yolundaki ülkeler Dünya Gayrisafi Milli Hasılası’ndaki paylarını %59’lara ve dünya ticareti içindeki paylarını da %50’lerin üzerine çıkarmışlardır. Böylece gelişmiş ülkelerden gelişme yolundaki ülkelere önemli oranda üretim kayması olmaya başlamıştır. Bu gelişmeler sonucu dünya ABD’ye ilave olarak Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin de devreye girmesi ile çok kutupluluğa doğru evrim sürecine girmiştir.

Ekonomik alanda yaşanan bu değişim gelişmiş ülkelerin ve özellikle ABD’nin güç kaybına yol açmış ve ABD’nin liberal ekonomik sistemin kurallarından da dönüş yapmaya başlamasına yol açmıştır. ABD, Çin başta olmak üzere ithalat yaptığı ülkelerin belli başlı mallarına %35’lere varan gümrük tarifeleri uygulama yoluna başvurmuştur. Ayrıca ABD, kendi firmalarının dış yatırımlarına caydırıcı tedbirler getirmiştir. Böylece 20.yüzyılın 2. Yarısında Batı’nın oluşturduğu liberalizm, rekabete dayalı serbest piyasa ekonomi sistemi de işlemez hale gelmiştir. ABD güvenlik konseptine ekonomik yatırımları da dahil etmiş ve kendisine hasım gördüğü kişi, kurum ve devletlere yeni yaptırım kuralları getirmiştir. Başkan Trump’ın 2 Ağustos 2017’de imzaladığı ‘’Countering America’s Adverseries Through Sanctious Act’’ (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) ile eskiden beri uygulanan klasik Amerikan ambargo ve yaptırımlarına yeni bir hukukî yaptırım eklenmiştir. Bu yasa halen bazı kişi, kurum ve devletlere karşı uygulanmaya konmuştur.

Özetle, küreselleşmeden dönüş, korumacılık, popülizm, milliyetçilik gibi gelişmeler mevcut dünya ekonomik sistemi de işlemez hale getirmiştir.

Netice itibari ile 21. yüzyıl kanlı başlamış, terör saldırıları ABD ve Rusya’nın daha önce zikredilen bazı devletlere müdahaleleri sonucu milyonlarca insan can kaybına uğramış, evlerini ve ülkelerini terk etmiş ve sefalete düşmüşlerdir. Bu gidişatın dünyaya huzur getirmeyeceği ve sonuçlarının bütün ülkeleri etkileyeceği aşikardır. Daha güvenli, istikrarlı ve huzurlu dünya için ‘’Yeni Güvenlik Sistemi’’ne ve güvenliğin bir parçası olan, küresel refahı gözeten ‘’Yeni Ekonomik Sistem’’e ihtiyaç duyulduğu kabul edilmeli ve bu yönde aksiyon başlatılmalıdır.

Yeni Güvenlik Sistemi’nde;

Devlet kurumları esas alınmalı ve mevcut devletlerin hükümranlığı, toprak bütünlüğü korunmalı, dünyada karmaşa yaratacak devlet dışı aktörlerin kullanılması önlenmelidir.

Terörizm başta olmak üzere yeni tehditler net bir şekilde tarif edilmeli ve bu tarif konusunda geniş mutabakat sağlanmalı ve birlikte mücadele edilmelidir.

Devletler arası sorunların çözümünde askeri güç yerine yumuşak güç kullanılmasının ön planda tutulması ve bunun uluslararası bir mekanizma haline getirilmesi düşünülmelidir.

20.yüzyılda oluşan ve bugünün sorunları karşısında yeterli olmayan Birleşmiş Milletler ve AGİT başta olmak üzere dünya güvenliği ile ilgili kurumlar yeniden yapılandırılmalıdır. Batı güvenliği için önemini koruyan NATO’nun yeni tehditlere karşı aktif görev yapabilmesi için ittifak devletleri arasında bu tehditler konusunda fikir birliği oluşturulmalıdır.

‘’Yeni Ekonomik Sistem’’le ilgili olarak;

Kuralları çiğnenen yarım asırdır uygulanan liberal ekonomi sistemi yerine nasıl bir ekonomik sistem oluşacağı henüz bilinmemektedir. Bu konuda da dünyada refahı yaygınlaştıracak bir ekonomik düzen üzerinde çalışılması önem arz etmektedir.

LAİKLİK DOSYASI : İMAM HATİP MÜDÜRÜNDEN ‘DÜNYADA NE KADAR P.ZEVENK VARSA LAİKTİR’ PAYLAŞIMI


İMAM HATİP MÜDÜRÜNDEN ‘DÜNYADA NE KADAR P.ZEVENK VARSA LAİKTİR’ PAYLAŞIMI

05.01.2017

Nevşehir Yunus Emre İmam Hatip Ortaokulu Müdürü İskender Çınar sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "İlk laik şeytandır. Dünyada ne kadar hırsız p… varsa laiktir" ifadelerini kullandı.

Nevşehir Eğitim-Bir Sen Şube Başkan Yardımcısı ve Yunus Emre İmam Hatip Ortaokulu Müdürü İskender Çınar Facebook hesabından “İlk laik şeytandır. Dünyada ne kadar hırsız p… varsa laiktir” ifadelerinin yer aldığı paylaşımlar ortaya çıktı.

“İLK LAİK ŞEYTANDIR”

Cumhuriyet’ten Ozan Çepni’nin haberine göre; müdürün ayrıca 2024’te hilafetin geri geleceğini belirterek “Nasıl dinsizleştirildik” başlığı altında Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki devrimleri hedef aldığı belirtildi.

"KAFİRLİKTİR LAİKLİK"

Çınar Reina katliamının yaşandığı yılbaşı gecesinde “İlk laik Şeytan’dır. Allah var kabul ederim ama koyduğu kanunları kabul etmem demektir laiklik. Kafirliktir laiklik. Dünyada ne kadar hırsız p. . .venk varsa laiktir” ifadelerinin yer aldığı görselleri paylaştı.

“2024’TE HİLAFET GERİ GELECEK”

Hesabından hilafet çağrıları da yapması dikkat çeken Çınar “Nasıl dinsizleştirildik” başlığı altında medreselerin kapatılması hilafetin kaldırılması Arapçanın yasaklanması ezanın Türkçeleştirilmesi ve laiklik ilkesinin anayasaya girdiği yılları paylaştı; “2024 de hilafet geri gelecek. Diğerlerini söylemeye gerek bile yok” yorumunda bulundu.

İŞTE ÇINAR’IN SOSYAL MEDYA HESABINDAN YAPTIĞI O PAYLAŞIM

‘Batman’da imam hatip öğrencileri tecavüze uğradı’ iddiası

Öte yandan MEB’in tüm eğitim kademelerinde müfredatın yenilenmesi çalışmalarında sona gelindiğini duyurmasının ardından hükümete yakınlığı ile bilinen Eğitimciler Birliği Sendikası (Eğitim-Bir- Sen) kendi müfredat önerilerini açıkladı.

DİN DERSİNİN 1. SINIFTAN İTİBAREN VERİLMESİ ÖNERİLERİ YER ALIYOR

50 akademisyen ve 400 öğretmen tarafından hazırlandığı belirtilen raporda ortaokul ve lise müfredatlarından İnkılap tarihi ve Atatürkçülük dersinin çıkarılması din dersinin İslami ağırlıklı olmak üzere birinci sınıftan itibaren verilmesi önerileri yer aldı.

KEMALİZM ELEŞTİRİSİ

Raporun sunumunda ‘Kemalizm’ adı altında “Cumhuriyet elitleri dini bağların güçlü olduğu ümmetçi bir toplumdan seküler bir Türk ulusu inşa etmeyi kendilerine hedef olarak tanımlamaktadır. Bunu gerçekleştirmek için din ifadesi anayasadan çıkarılmış din dersleri Arapça ve Farsça dersleri müfredattan çıkarılmış ve geçmişle bağı koparmak için alfabe değiştirilmiştir. Pozitivist bir bilim anlayışı çerçevesinde modern eğitim sistemi tasarlanmıştır. Aklı ve bilimi kutsayan ve dini aşağılayan pozitivist anlayışı ile insan yetiştirmek hedeflenmiştir” denilerek Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayan eğitim reformları eleştirildi.

‘AMACI AŞAN GENİŞLİKTE ELE ALINMIŞ’

Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi öğretim programının genel amaçlarını inceleyen Eğitim-Bir-Sen “din ve laiklik” alanındaki konuların “amacı aşan genişlikte ele alındığı” sonucuna ulaştı.

RAPORDA EN ÇOK DEVRİMLERE DEĞİNİLDİ

Raporda en çok İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersleri ve Cumhuriyet’in kuruluşunda yer alan devrimler hedefte yer aldı. O dönemde gerçekleştirilen şapka ve kıyafet inkılabının “düşünce ve kanaat hürriyeti” tekke ve zaviyelerin kapatılmasının “din ve vicdan hürriyeti” Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun “eğitim hakkı” ihlali yarattığı savunularak ders kitaplarının yeniden düzenlenmesi talep edildi. Müfredatta yer alan amaçlardan “Günümüzün ve geleceğin sorunlarına Atatürkçü bir yaklaşımla çözümler getirebilecek tutum davranış ve beceriler kazanır” ifadeleri eleştirilerek öğrencilerden üst düzey çaba beklendiğini belirten rapor alternatif bakış açılarına müfredatta yer verilmediğini savundu.

GEÇERLİLİĞİ YOK

İnkılap tarihi ve Atatürkçülük dersi programlarında yer alan Atatürk ilkelerinden bazılarının günümüzde geçerliliği kalmadı” iddiasıyla “Bu yüzden derse ait kazanımlar günlük hayatta işe yaramayacağı düşüncesiyle öğrenciler tarafından yeterince dikkate alınmamaktadır” denildi.

İŞTE O ÖNERİLER:

-15 Temmuz eğitim programlarında yer almalıdır.

-Talim Terbiye Kurulu yeniden yapılandırılmalı.

-İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi ortaokul ve lise müfredatından çıkarılmalı.

-Din ve ahlak eğitimi birinci sınıftan itibaren verilmeli.

-Öğrencilerin Kuran’ı Türkçe seslerle seslendiremedikleri için Kuran okuma öğretim programı yapılandırılmalı.

-Öğretim programları ve merkezi sınavlar arasında ahenk sağlanmalı.

-Haftalık ders saatleri azaltılmamalı.

LİNK : https://www.mynet.com/imam-hatip-mudurunden-dunyada-ne-kadar-pzevenk-varsa-laiktir-paylasimi-110102815415?fbclid=