MACARİSTAN DOSYASI : AK PARTİ MUMLA DOST ARAYACAĞINA MACARİSTAN İLE İLİŞKİLERİ GÜÇLENDİRSİN


ATİLLA’NIN SOYUNDAN GELEN MACARİSTAN HALKI, TÜRKİYE HAKKINDA ÖNE SÜRÜLEN SOYKIRIM SAÇMALIĞINI PROTESTO ETMEK İÇİN MACARİSTAN’IN EN ÜNLÜ KÖPRÜSÜNÜ TÜRK BAYRAKLARIYLA SÜSLEMİŞ !!!! AK PARTİ MUMLA DOST ARAYACAĞINA MACARİSTAN İLE İLİŞKİLERİ GÜÇLENDİRSİN.

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk : Fransa ve Araplardan Dost, Kurttan Post Olmaz


Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk : Fransa ve Araplardan Dost, Kurttan Post Olmaz

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı YPG’nin çatı örgütünü oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Sözcüsü Ilham Ahmed ile Elysee Sarayı’nda görüşmüş, ardından Fransa’nın SDG’ye IŞİD ile mücadelede verdiği desteği yinelemiştir. Türkiye’nin Suriye’de askeri müdahalesine de karşı çıkmıştır. Macron geçen hafta da, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada insan hakları ihlalleri sürdüğü gerekçesiyle Türkiye’ye eleştirilerde bulunmuştu. Türkiye, daha önce Macron’un, SDG temsilcilerini Elysee Sarayı’nda kabul etmesine tepki göstermişti.

Fransa’nın Avrupa Birliği Bakanı Amelie de Montchalin bu hafta düzenlenecek AB Zirvesi’nde Türkiye’ye yönelik yaptırımların masaya yatırılacağını açıklamıştır. Montchalin, “Bu konu gelecek hafta AB Konseyi’nde görüşülecek. Sivil insanları şok eden ve bölge istikrarı için önemli bu durum karşısında güçsüz kalmayacağız” demiştir. Türkiye’nin sert bir şekilde kınandığını ancak bunun yeterli olmadığını söyleyen Montchalin, AB’nin artık harekete geçeceği görüşünü dile getirmiştir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande‘ın “Türkiye’nin NATO üyeliğinin askıya alınması” önerisiyle ilgili bir soru üzerine haddini aşarak şu cevabı vermiştir: “AB seviyesinde bütün tartışmalar gerçekleşecek.”

Fransa, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine başlattığı askeri operasyonun ardından IŞİD ile mücadele için oluşturulan ve 30’dan fazla ülkenin katıldığı koalisyonun acilen toplanmasını istemiştir. Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, basına yaptığı açıklamada, koalisyona üye ülkelerin acilen toplanması gerektiğini aksi takdirde bu durumdan IŞİD’in kazançlı çıkacağını söylemiştir. Drian, “Koalisyonun, ne yapacağı, Türkiye’nin, nasıl ilerleyeceği, tutuklu IŞİD militanlarının bulunduğu yerlerin güvenliğinin nasıl sağlanacağı gibi konuların görüşülmesi şart. Bu konularda açık olabilmemiz için her şeyin masada olması gerekiyor.” demiştir.

Harekat öncesi “SDG’nin korunması gerektiğini” açıklayan Başbakan Edouard Philippe, “Kürt savaşçılar üzerinde bulunan Türk taarruz tehdidinin çok ağır bilinmezlikleri” ortaya çıkarabileceğinden endişe duyduğunu açıklamıştır. Parlamento’da konuşan Başbakan, “IŞİD’e karşı mücadele bu terörist grubun coğrafi anlamda varlığının ortadan kaldırılması ile sonlanmadı. Bu mücadele Suriye Demokratik Güçleri’nin yanında devam ediyor” demiştir.

Bu süreçte pratikte bir şey yapmasalar da en net tavır koyan ülke Fransa olmuştur. BM Güvenlik Konseyi Türkiye için acil olarak toplanmıştır ama Konsey’den karar çıkmamıştır. Fransa tarih boyunca Osmanlıya ve Türkiye’ye düşman olmuştur. Paris’te 5 yıl görev yaptım. Bu dönemde Fransa’nın Türkiye’ye ve Türklere karşı sempati duymadıklarına tanık oldum. Somut bir örneği eşim Dr. Sena Karluk yaşamıştır. Göz ihtisası yapan eşime hocası AIDS/HIV hastalarının göz kontrollerini yaptırırken, Fransız doktorlarını bundan muaf tutmuştur. Çünkü o dönemde (1980’lerin sonu) hastalığın tedavisi yoktu ve çok bulaşıcı idi. Nitekim Rock Hudson Paris’te Amerikan Hastanesi’nde Ekim 1985’de bu hastalıktan vefat etmiştir.

Macron’un SDG sözcüsünü Elysee Sarayı’nda kabul etmesi, Türkiye’ye yönelik hasmane bir tutumdur. Benzer şekilde Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF) 5 Şubat 2019 tarihindeki toplantısında Macron 24 Nisan’ı sözde Ermeni soykırımı anma günü ilan edeceğini açıklamıştır. Macron Twitter’da yaptığı paylaşımda “Fransa tarihle yüzleşir. Gelecek birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan’ı Ermeni soykırımını anma günü ilan ediyoruz” demiştir.

Fransa, Cezayir ve Ruanda soykırımları ile yüzleşmemiştir. Fransa’nın önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de sözde Ermeni soykırımını iktidarda olduğu dönemde devamlı gündeme getirmişti: “Nicolas Sarkozy orders new Armenian genocide law: President Nicolas Sarkozy has ordered his government to draft a new law punishing denial of the Armenian genocide after France’s top court struck it down as unconstitutional.”(https://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/armenia/9112129/Nicolas-Sarkozy-orders-new-Armenian-genocide-law.html, Mr. Sarkozy was accused of pandering to an estimated 400,000 voters of Armenian origin ahead of an April-May presidential election Photo: REUTERS9:49PM GMT 28 Feb 2012)

Sarkozy, Türkiye’nin AB üyeliğine şiddetle karşı çıkmış ve “Türkiye Avrupalı değildir” demiştir. Aslıında Macron’un Sarkozy’den farkı yoktur. Aşağıda görülebileceği gibi Macron= Sarkozy’dir.

Sözde Ermeni soykırımını tanıyan Macron, Ruanda da 800 bin insanın katledilmesine yol açtıkları soykırımı inkar etmektedir. Ruanda’da 1994’te Hutular, dönemin Devlet Başkanı Habyarimana’nın uçağının düşmesinden sorumlu tuttukları Tutsilere karşı soykırım başlatmıştı. Ülkede 100 gün süren katliamda milyona yakın Tutsi hayatını kaybetmiştir. Fransa, 23 Haziran 1994‘de sığınmacılar için güvenli bölge oluşturmak amacıyla bir operasyon başlatmıştır ama Tutsuleri korumamıştır. Eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Le Figaro gazetesine 1998’de verdiği mülakatta, “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” diyebilmiştir. Önemli olup olmadığını aşağıdaki fotoğraflardan anlamak mümkündür.

Fransa’yı soykırıma katılmakla suçlayan Ruanda hükümeti, 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir. Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame, 6 Ağustos 2008 tarihinde Fransa’nın Hutu rejimi ile bağı olduğuna ilişkin ellerinde güçlü kanıtlar olduğunu öne sürmüştür. (Le Figaro, 12 Ocak 1998) 1994 yılında dünyanın gözü önünde gerçekleşen Ruanda soykırımına konu olan Hotel Rwanda filminde Ruanda halkı, Hutular ve Tutsiler olarak ikiye bölünmüş durumdadır ve çıkan iç savaşta binlerce Tutsi katledilmiştir.

Fransa’nın İngilizce yayın yapan kanalı France 24, 6 Şubat 2019 akşam haberlerinde Macron’un sözde Ermeni soykırım konusundaki açıklamasına Türkiye’nin cevap verdiğini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafını ekrana yansıtarak haberleştirmiştir. Tarafımdan kayıt altına alınan France 24’ün haberinde mahkeme kararı olmamasına rağmen “Ermeni soykırımı” ifadesi kullanılmıştır: “France: Turkey condemns Macron’s plan for national day marking Armenian Genocide.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan 25 Nisan’da Devlet Arşivleri Sempozyumu’nda her 24 Nisan öncesinde sözde Ermeni soykırımını gündeme getiren ülkelere önemli mesajlar vermiştir: “Milyonlarca Kırım Tatarını ve Ahıska Türklerini trenlerle ölüme gönderenleri unutmadık, unutmayacağız… Cezayir’de yüzbinlerce kişiyi katleden Fransa’dır.” Erdoğan’ın ardından 26 Nisan’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 24 Nisan’ı Anma Günü ilan etmesiyle ilgili yazılı bir açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı, Macron’un Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle “24 Nisan’ı Anma” günü ilan etmesini kınamıştır: “Macron’un oy elde etmek uğruna, diplomatlarımızı şehit eden terör örgütlerinin Fransa’daki bugünkü uzantılarını memnun etmek amacıyla aldığı bu karar, müttefiklik ilişkisiyle de bağdaşmamaktadır. Bu tutuma her vesileyle gereken cevap verilecektir.”

Bu süreçte Biz arşivleri sonuna kadar açtık. Ey Ermeniler varsa arşiviniz siz de açın” demek bir cevap değildir. Arşivleri kimse okumaz ama parlamentolarda kabul edilen sözde Ermeni soykırım kararlarını ve Avrupa Birliği ile Parlamentosu’nun almış olduğu kararları bilmeyen yoktur. Avrupa Parlamentosu’nun 18 Haziran 1987 tarihli “Ermeni Sorunu’nun Siyasi Çözümü Üzerine Kararı” günümüzde de geçerlidir. (S. Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak, Beta Yayınevi, 2013, s.521-562)

Avrupa Parlamentosu 15 Nisan 2015 tarihli kararında,“18 Haziran 1987 kararında tanınan Osmanlı imparatorluğu bölgesinde 1915-1917 yıllarında Ermenilere karşı vuku bulan trajik olayları 1948 tarihli soykırım suçunun cezalandırılması ve önlenmesi konvansiyonu ışığında soykırım olarak tanımlamaktadır, insanlığa karşı meydana gelen tüm suçları, soykırımı kınamaktadır ve bunları inkâr eden her türlü girişimden şiddetle eseflenmektedir” denilmiştir. Bu sebeple Türkiye’nin “açın arşivleri” söylemini bırakarak, aktif bir şekilde parlamentoların sözde Ermeni soykırım kararı almasının önüne geçmek için aktif bir politika izlemesi gerekir. Kararlar alındıktan sonra kararları “yok hükmündedir” diyerek bir yere varamayız. Böyle hareket edersek daha fazla ülkenin sözde soykırımı tanımasının önüne geçemeyiz, soykırımı tanıyan ülke sayısının artmasına da engel olamayız.

Bu kapsamda YÖK’ün devlet ve vakıf üniversitelerinde “Ermeni Araştırmaları Enstitüsü” kurulmasını sağlaması, enstitülerin yabancı dilde soykırım olmadığına ilişkin yazılarını teşvik etmesi gerekir. Bu konudaki Armenian Deportation Is Not A Genocide” isimli makalem o tarihte son haftanın en çok okunan makalesi olmuştur: Was Your Top Paper In The Last 4 Weeks” (Academia.edu [noreply-updates@academia-mail.com]

Fransa, 22 Aralık 2001 tarihinde soykırım inkarını suç sayan yasa çıkaran dünyadaki ilk ülkedir. (https://www.legifrance.gouv.fr/) Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.

Bu ifade, Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Auschwitz- Birkenau toplama kampının girişine yazılan cümle şudur: “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak Özgürlük Getirir) Minik bir çocuğun küçücük ayaklarıyla toprağı sürüyerek, annesinin avcunun içinde sımsıkı kavranmış eliyle, gözlerini kırmızı tuğlalara dikip güya özgürlüğe adımını attığı bu kapıdan, bir daha çıkmamak üzere 1,5 milyon Yahudi girmiştir.

Sarkozy, İçişleri Bakanı iken 14 Kasım 2006 tarihinde Cezayir’de Fransa Büyükelçiliği’nde verilen kokteyl sırasında kendisine yöneltilen “Fransa özür dileyecek mi” sorusuna “babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez” demiş ve şunları söylemiştir: “Sömürgecilik sistemi, adaletsiz bir sistem. Akdeniz’in her iki yakasında yaşayan kadınlar ve erkekler bu nedenle acılar yaşadı…Tıpkı 1915 olayları sırasında, Ermenilerin yanı sıra Türklerin de yaşadıkları büyük acılar gibi…”

Türkiye, Cezayirlilerin Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşında maalesef Fransa’ya destek vermiştir. Bu durumu emekli Büyükelçi Onur Öymen şöyle değerlendirmektedir: “Cezayir Cumhurbaşkanı, orada görev yapan elçilerimizden bir tanesine bu konu ile ilgili dert yanmıştır. Fransa’ya karşı savaşan Cezayirli mücahitlerin iç cebinde Atatürk’ün fotoğraflarını taşıdığını, Türk bağımsızlık savaşını örnek aldıklarını ifade etmiş fakat Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamalarda, Cezayir’in karşısında ya da çekimser kaldığını unutmadıklarını eklemiştir. Hatırlarsınız o oylamaların bir tanesi, bir oyla Cezayir’in aleyhine sonuçlanmıştır. Maalesef o oy Türkiye’nin oyudur.”

15 Aralık 1957 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan haber şöyledir: “Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Cezayir Hakkında Asya-Afrika Memleketleri tarafından hazırlanmış olan karar sureti üçte iki çoğunluk elde edilemediği için reddedilmiştir. Tasarı 34 lehte,19 aleyhte rey almış, 28 delege de müstenkif kalmıştır. Türkiye müstenkif kalanlar arasındadır. Daha evvel Siyasi Komisyonda kabul edilmiş olan tasarıda Cezayir halkına istiklal hakkı tanınması ve Fransa ile muvakkat Cezayir hükümeti arasında müzakerelere girişilmesini tavsiye etmekte idi. Siyasi komisyon ve Genel Kuruldaki müzakerelere Fransız delegesi katılmamıştır.”

Fransız muhafazakar eğilimli Le Figaro gazetesinde “Fransa Dostları Türklerin Düş Kırıklığı” başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Yazıyı yazan Fransız kadın gazeteci Marie Michele Martinet, Zeynep Göğüş’ün Tempo’da yayınlanan “17 Aralık’ta Fransa Türkiye’yi engellerse Yaşar Kemal Fransızların en yüksek devlet nişanı olan Legion d’Honneur’ü geri versin” sözlerine yer vermiştir ama Yaşar Kemal nişanı geri vermemiştir. Yaşar Kemal 18 Aralık 2011 tarihinde Legion d’Honneur nişanı almıştır.

Türkiye’ye düşman olan Fransa Türkiye ile ilişkileri tam olarak koparmamak için bazı başarılı kişilere nişan vermektedir. Nişanla ödüllendirilen Türk vatandaşlarının sonuncusu Pegasus Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sabancı’dır. Sabancı’ya Fransa’nın Chevalier dans I’Ordre National de la Légion d’Honneur nişanı verilmiştir. Nişan alanlara bazı kazanımlar sunulmaktadır. Bu sebeple nişanı alan çoğu kişi bunu iade etmez. Bununla beraber Fransa’nın 2006’da Ermeni iddialarının inkarını suç sayan yasa tasarısını kabul etmesinin ardından, Legion d’Honneur sahibi, geçmişte birlikte görev yaptığımız, çok değerli dostum rahmetli eski Devlet Bakanı Kamran İnan ve eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç nişanlarını iade etmişlerdi.

Ehess/Paris ve Inserm araştırma merkezi profesörlerinden sosyolog Annie Thébaud-Mony de 12 Ağustos 2012 tarihinde kendisine verilen Légion d’Honneur nişanını kabul etmemiştir. Mony’nin reddetme gerekçesi şöyledir: “Çalışma koşullarındaki kötüleşmeyi, iş kazası ve meslek hastalıklarının yarattığı dramları, asbest, tarım ilaçları, nükleer ve kimyasal atıkların doğal çevremizi nasıl tahrip ettiğini görünür kılmaya çalıştığımız zaman, kamusal otoriteler tarafından ciddiye alınmak istiyoruz.” (Tout en ayant conscience de la portée politique de son choix qui témoigne de l’importance qu’elle accorde à mes engagements scientifiques et citoyens, c’est aussi au nom de ces derniers que je suis amenée à refuser d’être décorée de la Légion d’Honneur. Vous en trouverez les raisons dans la lettre jointe à ce message, lettre adressée à Madame Cécile Duflot. https://www.asso-henri-pezerat.org/annie-thebaud-mony-explique-son-refus-de-la-legion-dhonneur/)

Fransız muhafazakar eğilimli Le Figaro gazetesinde “Fransa Dostları Türklerin Düş Kırıklığı” başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Yazıyı yazan Fransız kadın gazeteci Marie Michele Martinet, Zeynep Göğüş’ün Tempo’da yayınlanan “17 Aralık’ta Fransa Türkiye’yi engellerse Yaşar Kemal Fransızların en yüksek devlet nişanı olan Legion d’Honneur’ü geri versin” sözlerine yer vermiştir ama 18 Aralık 2011 tarihinde Legion d’Honneur nişanı alan Yaşar Kemal nişanı iade etmemiştir.

Fransa’dan ödül alanlar nişanları iade etmezken, Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela 1992 yılında kendisine verilecek olan Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü reddetmiştir. Fakat 93 yaşındaki Mandela ABD’nin Houston Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Gülen Enstitüsü’nün 2010 Barış Ödülünü 24 Ocak 2011’de almıştır. (https://www.risalehaber.com/gulen-enstitusu-baris-odulu-mandelaya-verildi-96530h.htm)

Ali Sabancı’nın nişan töreninde konuşan Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Charles Fries, “Bu akşam Fransa Cumhuriyeti, Napoleon Bonaparte tarafından ihdas edilen ve Fransa’nın en eski ve saygın nişanı olan Legion d’Honneur nişanı ile size taltif ederek, liyakatlarınızı onurlandırmak istemiştir. Sayın Ali Sabancı, Cumhurbaşkanı adına, sizi Legion d’Honneur şövalyelik nişanıyla taltif ediyoruz” demiştir ama Macron, 15 gün önce 31 Ocak 2018 tarihinde Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF) yıllık yemeğine katılarak Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı konusunda eleştirmişti: “Ermeni soykırımının tanınması ve adalet için mücadele hepimizin mücadelesidir. Bu mücadeleyi, soykırımı anma gününü destekleyerek yürütüyoruz.”

Macron, Ermeni kökenli HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan‘a özel ilgi göstermiş, Paris Büyükşehir Belediyesi tarafından Paylan, Vermeil Madalyası (la médaille Grand Vermeil) ile ödüllendirilmiştir. Garo Paylan Artsakhpress.am’de yer alan demecinde Afrin operasyonuna karşı olduğunu açıklamıştı: “Supporters of war are also accomplices to war. Say “no” to Afrin war, do not be part of that crime,” the MP urged, addressing the public.”

Yazar Orhan Pamuk’a 29 Ekim 2012 tarihinde düzenlenen törenle Legion d’Honneur nişanı verilmiştir. Pamuk, İsviçre’nin günlük Tagesanzeiger gazetesinde 6 Şubat 2005 tarihinde yayınlanan röportajında “Türkiye’de otuz bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü. Neredeyse benim dışımda hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyor ve milliyetçiler bunun için benden nefret ediyorlar” demişti. Türkiye’de bir milyon Ermeni öldürülmemiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuştur. Pamuk, nişan almasından önce ABD‘de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri olmuş, 2007 Mayıs‘ında yapılan 60.Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır. 12 Ekim 2006 tarihinde Fransızların Ermeni soykırımını inkara ceza yasasını parlamentolarından geçirdikleri gün Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir.

Acaba Orhan Pamuk ve diğer ödül alanların aşağıdaki gerçeklerden haberleri var mıdır?

  • Fransa, Türkiye’yi tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan ve bu konuda parlamentosundan yasa çıkaran ilk ülkedir. 29 Ocak 2001 tarihinde onaylanan bir cümlelik yasa şöyledir: “Fransa , Ermenilerin 1915 yılında maruz kaldığı soykırımı tanır.”
  • Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki Porselen müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni Kin Anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Bu sözde kin anıtının üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından katledilen 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu anıtın dikilmesinin sebebi şudur: “Biz Ermeniler Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşmasını tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşmasının halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.”
  • Fransa, Ermenistan’ın Türkiye’nin doğu sınırlarını tanımadığını, Ağrı dağını kendi toprağı olarak gördüğünün farkında olmayan bir ülkedir.
  • Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada meydanına Gomitas Sogomonyan adına bir sözde Ermeni kin anıtı daha dikilmesine onay veren ülkedir.
  • Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Ermeniler tarafından yapılan soykırımı ile ilgili bir “Hocalı Soykırım Anıtı”
  • Fransa, dönemin Türk büyükelçisi tarafından terk edilen ülkedir. Eski Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık 1968’lerde Paris Büyükelçisi’dir. Fransa’daki Ermenilerin kışkırtıp dayatması sonucu Marsilya’da yapılacak Ermeni soykırımı anıtına karşı çıkar. Anıtın açılış törenine Fransız hükümetinin resmen katılmamasını ister. Ancak anıtın açılışına Fransız bakanlardan birinin katıldığını görünce sabrı taşar ve Ankara’ya sorma gereğini duymadan Paris’i terk edip Ankara‘ya döner, gelişmelere karşı dik bir duruş sergiler.
  • Fransa, Hemingway’in “Cesaret, olaylar karşısında gösterilen zarafettir” sözünü idrak edecek bir ülke değildir.
  • Fransa’yı soykırımı katılmakla suçlayan Ruanda hükümeti, 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir.
  • Fransa’nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir.
  • Fransa, Terry George’ın 2004 yapımı Otel Ruanda filminde geçen olayları inkar eden ülkedir.
  • Fransa, Cezayir’de gerçekleştirdiği soykırımın hesabını vermemiş ülkedir.
  • Önceki Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy 2006’da Cezayir’e yaptığı bir ziyarette “Babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez” sözleriyle Fransa’nın Cezayir’de işlediği insanlık suçlarını tanımayacağını söylemiştir.
  • Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Ruanda soykırımı için “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” şeklinde açıklamada bulunmuştur. (Le Figaro, 12 Ocak 1998)
  • Fransa, Avrupa Birliği müzakere sürecinde 5 müzakere başlığını veto ederek Türkiye-AB ilişkilerinin donmasını sağlayan ülkedir.
  • Fransa, Anayasa Mahkemesi’nin sözde soykırım yasasını iptal kararına rağmen sözde soykırım iddialarını ortaokul ders kitaplarına sokan ülkedir.
  • Fransa, 29 Ekim 1919’da Kilis’i ve 5 Kasım 1919’da Antep’i işgal eden ülkedir.
  • Fransa, Gaziantep ve Kahraman Maraş’ta Ermenilerce yapılan katliamlar için ülkede anıt açılmasına izin vermeyen ülkedir.
  • Fransa, sözde Ermeni soykırımı anketi yapan bir ülkedir. Ankette yeni bir Ermeni soykırımı yasası gerekli mi diye sorulmuştur. (http://www.newsring.fr/societe/165-faut-il-une-loi-sur-le-genocide-armenien) Ankette 274.555 oy kullanılmıştır. Oyların yüzde 52’si yeni bir sözde Ermeni soykırım yasasının çıkarılmasından yanadır.
  • Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 22 Ocak 2018 tarihinde Afrin konusunda acil toplantıya çağıran ülkedir.
  • Fransa, Cumhurbaşkanı Gül’ün telefonuna çıkmayan Cumhurbaşkanına sahip ülkedir. Gül, “Savaşta bile cumhurbaşkanları birbirleriyle konuşurlar” diyerek nazik bir şekilde tepkisinin göstermiştir.
  • Fransa, Türkiye‘nin tüm itirazlarına rağmen soykırım iddialarını inkar etmeyi suç sayan yasa teklifini 22 Aralık 2011 tarihinde kabul eden ülkedir. Oylamaya 577 milletvekilinin sadece onda biri katılmış, teklif oy çokluğuyla kabul edilmiştir.
  • Teklifi kaleme alan iktidar partisi Halk Hareketi Birliği (UMP) milletvekili Valerie Boyer, “Burada amacımız ilişkileri bozmak değil, Fransa vatandaşlarının korunması. Sizi bu tasarıyı destek vermeye çağırıyorum, sevgili meslektaşlarım. Bazı ülkeler 1915 olaylarını inkar ederek suç işlediler. Cezasız kaldılar. 1914 yılındaki Ermenilerin üçte ikisi ya tehcir edildi ya da katledildi. Sizden destek bekliyorum” demiştir.
  • Büyükelçiliğimizin arkasında bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (rue d’Ankara) adını veren ülkedir.
  • Fransa’yı soykırımı katılmakla suçlayan Ruanda Hükümeti, soykırıma karışan 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir.
  • Fransa’nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir.
  • Fransa, Anayasa Mahkemesi’nin sözde soykırım yasasını iptal kararına rağmen sözde soykırım iddialarını ortaokul ders kitaplarına sokan ülkedir.
  • Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 22 Ocak’ta Afrin konusunda acil toplantıya çağıran ülkedir.
  • Fransa, sözde Ermeni soykırımı anketi yapan bir ülkedir. Ankette yeni bir Ermeni soykırımı yasası gerekli mi diye sorulmuştur. (http://www.newsring.fr/societe/165-faut-il-une-loi-sur-le-genocide-armenien) Ankette 274.555 oy kullanılmıştır. Oyların yüzde 52’si yeni bir sözde Ermeni soykırım yasasının çıkarılmasından yanadır.
  • Fransa, 8 Türk vatandaşının ASALA Terör Örgütü tarından şehit edildiği bir ülkedir: Büyükelçi İsmail Erez 24 Ekim 1975, aynı saldırıda makam şoförü Talip Yener, Paris Kültür ve Tanıtma Müşaviri Yılmaz Çolpan 22 Aralık 1979, Çalışma Müşaviri Reşat Moralı 4 Mart 1981, Büyükelçilik din görevlisi Tecelli Arı 4 Mart 1981, Güvenlik ataşesi Cemal Özen, 24 Eylül 1981, Türk vatandaşları Halit Yılmaz ve Hüseyin Memiş 15 Temmuz 1983, Orly havaalanındaki saldırı.
  • Fransa, bunların hesabını vermeyen bir ülkedir.

Bunları şunun için yazdım: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.”

Fransa’da Macron’un sözde Ermeni soykırım çıkışı sonrası sayın Refik Mor’un 17 Nisan 2019 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a yazdığı mektup önemlidir. Almanya’nın Schleswig-Holstein Eyaleti’ne bağlı Neumünster kentinde yaşayan Refik Mor, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve milletvekili Boyer’e 12 Ocak 2012 tarihinde de Soykırımı İnkar Yasası konusunda İngilizce ve Türkçe açık mektup göndermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Hıristiyan Demokrat Birlik Parti (CDU) Neumünster İl Meclis Üyesi Mor, Sarkozy ve Boyer’in resmi önergesinin Avrupa Adalet Divanı karşısında artık hukuki bir dayanağı yoktur. Ne Avrupa Parlamentosu’nun, ne de Fransız Parlamentosu’nun bu siyasi kararı, ATAD’ın kararından üstün değildir. Neumünster, 12.01.2012”

Sayın Mor’un Macron’a yazdığı mektuptaki tespiti çok önemlidir: “29 Ocak 2001 tarihinde ‘1915 Ermeni Soykırımını karara bağlayan 2001-70 sayılı kanuna atıfta bulunarak, Ermeni Soykırımı’nın her sene Paris’te, 24 Nisan’da anılması için yayınladığınız 10 Nisan 2019 tarihli Kanun Hükmünde Kararnamenizi, büyük bir kaygı ve şaşkınlık içinde öğrenmiş bulunuyorum. Bunu yaparken, aşağıda değineceğim üç noktada, özellikle hukuki suç işlediğinizi, şimdiden belirtmek isterim… İspata dayandırılmadan yaptığınız yukarıda sözünü ettiğim 2001-70 sayılı kanununuz ve Kanun Hükmünde Kararnameniz, Avrupa Adalet Divanı kararı ile artık YOK HÜKMÜNDEDİR…! Bundan dolayıdır ki, yukarıda adı geçen Avrupa Adalet Divanı’nın hukuki kararına, her demokrat gibi sizin de uymanızı ve Türk’leri haksız yere itham ettiğinizden dolayı, verdiğiniz Kanun Hükmünde Kararnamenizi geri çekip, 2001-70 sayılı kanunu iptal ederek, tüm Türk halkından özür dilemenizi talep ediyorum. Aksi takdirde, bu sizin pirus zaferinizden öte gitmeyecektir. Çünkü mahkeme kararları, resmi-siyasi karardan üstündür. Tabii ki bu kural demokratik devletler için geçerli bir kuraldır. (For this reason I demand that you, like every other democrat obey the aforementioned legal decision of the Court of Justice of the European Union and cancel your weird decree deemed to be “law“ with number 2001-70 for unjustifiably blaming the Turks and apologize from the Turkish people. Or else, this will not go beyond your “Pyrrhic Victory“, because these decisions of the court of law are above official decisions. And of course, this rule is valid for democratic governments) Refik Mor [2003-2018 Neumünster Meclis Üyesi] https://eposta.anadolu.edu.tr/owa/#path=/mail)

Macron’a en iyi cevabı vatandaşı Yves Benard vermiş, Aralık 2017’de yayınlanan kitabında yazar “Ermeni soykırımı yoktur” tespitinde bulunmuştur. Benard, incelediği belgelerin sözde Ermeni soykırımı iddialarını çürüttüğünü şöyle belirtmiştir: “Soykırım yoktur, iki taraf içinde katledilmişler vardır. Şuna ikna oldum ki aslında Türkler, Ermenilerden daha fazla katliam kurbanı olmuştur.” Kitap, Pantheon Yayınevi tarafından Türk-Ermeni Görüş Ayrılığına Yeni Bakış (Divergences Turco -Armeniennes) adı altında (165 sayfa) basılmıştır. Fransız yazar Benard, Türkiye’yi gezerek araştırma yapmış ve Türk toplumu hakkında adalet yerini bulsun dileğinde bulunmuştur: “Bu kitabı yayınlatmakta çok zorlandım. 2009 yılında çıkardığım ilk kitap sadece bir hafta raflarda kalabilmişti. Çünkü yayınevi üzerinde çok büyük baskı vardı. Korktular ve yayını durdurmaya karar verdiler. Şimdi, öyle görünüyor ki artık daha kolay yayınlanabilecek bir konu. Bu sefer çok kolaylıkla bir yayınevi buldum. Oysaki ilk kitabım için en az 60 yayıneviyle irtibata geçmiştim. O dönemde yayınevlerinin yarısı olumsuz cevap vermiş, diğer yarısı ise cevap vermeye bile gerek duymamıştı.”

Kitap hakkındaki değerlendirme şöyledir: “Bu belgeler, uzun söyleşilerden çok gerçek anlamda olayların nasıl gerçekleştiğini, anlaşılır ve açık bir şekilde sizlere aktaracaktır. Belgeler; diplomatlar, gazeteciler, subaylar, din adamları ve teröristlerin açıklamaları ve de Fransızlar tarafından Ermeniler lehine yorumlanan Türk-Ermeni trajedisine farklı bir bakış açısı getirmektedir. Onların görüşlerine inanmak kolaydır. Oysa gerçekleri kabul ettirmek çok daha zordur. Birinci Dünya Savaşı başladığında, her yerde ölümün ve acının hüküm sürdüğü bir dönem başlamıştır. Türkiye her tarafta kuşatılmış durumdadır ve savaşabilecek durumda olan erkekler, kadınları, çocukları ve yaşlıları geride bırakarak savaşa çağrılmışlardır. Ermeni milisler, isyan ederek savunmasız sivillere karşı korkunç, acımasız ve barbarca bir imha gerçekleştirmişledir. Tasniflenmiş ve güvenilir bir arşivden desteklenen bu kitap, Türk-Ermeni çatışmasının az bilinen bir gerçeğini gün yüzüne çıkartmıştır. Ermenilerin sorumlu olduğunu gösteren belgeler, karanlık bir tarih sayfasını gözler önüne sermektedir. Fransız ders kitaplarının önemli bir gerçeği gözden kaçırdığına inanan Yves Bénard, belgeler için önemli bir araştırma gerçekleştirmiştir. Türkiye’yi inceleyerek ve çok sayıda araştırma yaparak, adaletin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.”

Fransa’da Macron dışında aklı başında Fransızlar da vardır. Ermeni kökenli müzisyen Carole Marque-Bouaret, Fransa’da kurduğu MAHALEB adlı grupla, geleneksel Anadolu şarkılarını Türkçe ve Ermenice yorumlamaktadır. Akordeon sanatçısı Fransız Elsa Ille ve Yunan asıllı perküsyonist Jerome Salomon grubun diğer üyeleridir. Carole, Türkiye ve Ermenistan arasında 24 Nisan’dan dolayı gerginliğin arttığı dönemde müziğiyle barış mesajı vermektedir. Türkiye’deki konserlerinde çok iyi karşılandıklarını açıklayan Carole, Avrupa’daki turnelerine gelen Türk ve Ermenilerin kalbine dokunduklarını söylemiştir.

Grubun Fransız üyesi Ille, müzikle kültürler arasında bağlantı kurduklarını, Yunan Jerome da Osmanlı dönemine uzanan köklerinden dolayı Türk müziğine kendisini yakın hissettiğini belirtmektedir. Yaptıkları müzikle hiçbir politik mesaj vermediklerini açıklayan Carole şunları söylemiştir: “Sadece müzikal mesaj veriyorum. Benim için bu iki dili, Türkçe ve Ermenice’yi konuşmak çok doğal. Ben sadece gelecek nesillere bunu aktarmak isterim. Bu dilde şarkı söylemek benim için çok önemli.” (https://tr.euronews.com/2019/04/24/video-mahaleb-ermeni-asilli-fransiz-muzisyen-turkce-sarkilarla-baris-mesaji-veriyor)

Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin Mc Carthy’nin sözde soykırım konusundaki tespitleri çok önemlidir. 17 Nisan 2014 tarihinde AA’dan Tuğba Özgür Durmaz’a verdiği demeçte; konuyla ilk defa yıllar önce Anadolu’nun nüfusu, nüfusun Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki durumu ve Savaş‘tan sonra ne kadar kaldığı üzerine araştırma yaparken karşılaştığını belirtmiş, tarihi gerçeklere karşı koyamadığı için soykırım konusuna eğildiğini söylemiştir:

“Neticede ne kadar çok Türk’ün öldüğünü anladım. Bu kadar Türk nasıl öldü çünkü savaşta değillerdi. 2,5-3 milyon Müslüman savaşta ölmüştü, ben de bu konuyu çalışmalıyım diye düşündüm. Ermeniler üzerinde çalışmamın da aslında belirgin bir nedeni yok, aslında ilk çalıştığım Müslümanlardı ama daha sonra fark ettim ki bu kadar insan öldüğüne göre onları birileri öldürmüş olmalı diye düşündüm. Böylece Ermenilerin, Yunanların ve Yahudilerin üzerine de çalışmaya başladım. Ama aslında bu konuyu ben seçmedim, konu beni seçti. Hiçbir zaman Ermeniler üzerine yazmayı planlamamıştım ama oldu.”

Justin McCarthy, Türkler ve Ermeniler: Osmanlı Devletinde Milliyetçilik ve Çatışma başlıklı kitabında, Osmanlı-Ermeni ilişkilerini anlamak için bir çerçeve sunmaktadır. McCarthy, mevcut varsayımlara meydan okumakta ve Osmanlı İmparatorluğu ile Ermeni azınlığı arasındaki çatışmayı açıklayan yeni bir yorumla, geç Osmanlı tarihçiliğinin en temel sorununa katkıda bulunmaktadır. Kitap, 1915 trajik olaylarına yol açan durumların yeni bir analizini isteyenler için olduğu kadar geniş bir kitle için de önerilmektedir.

Justin McCarthy, Ermenilerin bu kadar yıl geçmesine rağmen neden iddiaları sürdürdüklerine ilişkin olarak, “Bunun nedeni çok basit. Çocuklara nefret etmeyi öğretirseniz, onlar nefretle büyür ve nefret ne olursa olsun büyümeye devam eder. Diğer bir diğer sebep de yurt dışındaki Ermeni milliyetçi gruplar bundan fayda sağlayacaklarına, para alacaklarına, Kars, Erzurum, Bitlis, Van’da toprak kazanacaklarına inanıyorlar. Bunlar yanlış ama yine de inanıyorlar” değerlendirmesinde bulunmaktadır. Köklerinin Alman ve İrlandalı olmasına rağmen kendisini Amerikalı olarak tanımlaması gibi, Amerika’daki bazı Ermeni gruplarının da Ermenilerin böyle düşüneceği, kimliklerinin milliyetlerinin yok olacağı endişesini taşıdıklarını söyleyerek doğru bir tespit yapmıştır: “Bundan dolayı Ermeniler soykırım iddiasını kendilerini bir arada tutacak bir bağ olarak görüyorlar. ‘Ne acılar çektik’ demek böyle bir bağ ve kendilerini bu acı üzerinden tanımlıyorlar. Tabii daha başka pek çok neden var. Kendi hikayelerinden, propagandalarından başka bir şey duymadılar, bu yüzden de Türklerin kötü olduğunu düşünüyorlar çünkü aslında onlara hep onların kötü olduğu söylendi.”

Hocalı’daki katliamı görmek istemeyip “sözde” Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeselini izlemelidirler. Bu belgesel 24 Nisan öncesinde youTube’dan silinmiş (video kullanılamıyor,

) ve daha sonra yeniden yüklenmiştir. Mutlaka her Türk vatandaşı tarafından izlenmelidir. Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeseli şimdi https://www.dailymotion.com/video/x2nuga2 adresindedir. (57 dakika)

ABD Başkanı Donald Trump 1915 Ermeni tehciri ile ilgili olarak 24 Nisan’da “Büyük Felaket” anlamını gelen “Meds Yeghern” demiştir ama açıklamada Trump’ın imzası yer almamıştır. Önceki yıllarda Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamalarda başkanların imzası bulınuyordu:“Statement by the President on Armenian Remembrance Day 2019 April 24, 2019 Today, we commemorate the Meds Yeghern and honor the memory of those who suffered in one of the worst mass atrocities of the 20th century.” (https://massispost.com/2019/04/president-donald-trumps-april-24th-statement-missed-opportunity-to-end-genocide-denial/)

Trump’ın “soykırım” (genocide) ifadesinin kullanmamasında Türk sivil toplum kuruluşları ile devletin girişimleri etkili olmuştur. Bu kapsamda bir sivil toplum kuruluşu olan Milli Düşünce Merkezi Başkanı sayın Sadi Somuncuoğlu, ABD Senatörler ve Temsilciler Meclisi üyeleri ile İsrail Parlamentosu üyelerine aşağıdaki mektubun gönderilmesini sağlamıştır. Bu kapsamda 14 Şubat 2017 tarihinde Ermeniler Başkan Trump’a Mesaj Gönderirken Bizler Ne Yapıyoruz?” başlıklı yazımı da paylaşırım. isterim.(http://ankaenstitusu.com/ermeniler-baskan-trumpa-mesaj-gonderirken-bizler-ne-yapiyoruz/) Bu konuda Sayın Sadi Somuncuoğlu’nun hassasiyetini de özelikle belirtmek isterim. (https://www.house.gov/representatives#state-alabama, https://www.senate.gov/senators/contact/, https://knesset.gov.il/mk/eng/mkindex_current_eng.asp?view=0 Respectueusement annoncé au public mondial. Sadi Somuncuoglu President M.D.M)

Fransa Türkiye ilişkileri, Fransa’daki etkin Ermeni lobisinin etkisi alında kalmıştır. Bu konuda bir anımı da paylaşmak isterim. Yıl 1982. Rahmetli Bülent Ulusu Başbakan. Ben DPT AET Dairesini yeni kurmuş genç bir doçentim. O dönemde de Fransa ile ilişkiler çok gerilmişti. Sayın Ulusu DPT Müsteşarı Yıldırım Aktürk’e Fransa’ya karşı ekonomik önlemler alınması talimatını vermiş. Müsteşar Aktürk beni çağırdı ve bizden rapor hazırlamamızı istedi. Uzun bir çalışmadan sonra Fransa’dan ithal edilen iki önemli kaleme kısıtlama getirilmesinin mümkün olduğunu gördük. Bunlar, Renault otomobil parçaları ithalatı ile TÜLOMSAŞ’ın (ELMS) o dönemde Fransa destekli ürettiği ana hat lokomotiflerin parça ithalatını kısmaktı. Ayrıca konulacak gümrük vergisi hem GATT/WTO kurallarına ve hem de Katma Protokol’e aykırı idi. Çünkü AB ile Türkiye arasında bir gümrük birliği vardı. Bir kısıtlama Fransa’dan çok Türkiye’ye zarar verecek, bindiğimiz dalı kesmiş olacaktık. Daha sonra bundan vazgeçilmiş, AB’den ithal edilen demir çelik ürünlerine yüzde 15 ek vergi konulmuştur. Fakat bu da gerek AB ile olan gümrük birliğine ve de GATT/WTO kurallarına aykırı olduğu için bir süre sonra kaldırılmıştır.

Macron’un sözde soykırımı devamlı gündeme taşıması üzerine Dışişleri Bakanlığı “Macron’un oy elde etmek uğruna, diplomatlarımızı şehit eden terör örgütlerinin Fransa’daki bugünkü uzantılarını memnun etmek amacıyla aldığı bu karar, müttefiklik ilişkisiyle de bağdaşmamaktadır. Bu tutuma her vesileyle gereken cevap verilecektiraçıklamasında bulunmuştur ama uygulamada bir şey yapılmamış, açıklama suya yazılan yazı olarak tarihe geçmiştir.

Fransa’ya yönelik en etkili çıkış, Fransa’dan Légion d’Honneur nişanı alanların yayınlayacakları bir basın bildirisi ile topluca bu nişanları Macron’a iade etmeleridir. Legion d’Honneur nişanı alan Türk vatandaşları olan Ali Sabancı, Leyla Alaton, Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal, Tarık Zafer Tunaya, Sakıp Sabancı, İnan Kıraç, Yaşar Kemal, Sani Şener, Kamran İnan, ( iade etti) Erdoğan Teziç, (iade etti) Hikmet Çetin, Ayşe Gülsün Bilgehan, Lucien Arkas, Gökşin Sipahioğlu, Nebahat Akkoç, Mehmet Erbak ve Tunay İnce’nin geçmişte Kamuran İnan ve eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in yaptığı gibi bir basın toplantısı düzenleyerek nişanı iade etmeleridir. Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela 1992 yılında Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü reddetmişti. Yukarıda ismi verilen hayatta olanlar, hayatta olmayanların da mirasçıları Kamuran İnan, Erdoğan Teziç ve Nelson Mandela’yı örnek almalıdır. Madalya alanların bu madalyaya ihtiyaçları yoktur. Mandela kadar bile olamadılar denmesini sanırım kimse istemez.

Ankara’daki Paris Caddesi’nin adının Ankara’nın en uzak semtinde bir sokağa verilmesi, Fransa’ya bir tepki olmalıdır. Fransa, Paris Büyükelçiliğimizin bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (Rue d’Ankara) adını vermiştir. Türkiye, Ankara’nın en güzel caddelerinden Paris Caddesi’nin (2,5 km) adının bir küçük sakağa verilmesi konusunu gündemine hiç almamıştır. Paris’te Rue de Constantinople caddesi vardır ama “İstanbul Caddesi” yoktur. Daha öncede bu konuyu yazmıştım ama etkili ve yetkili kişiler herhalde Macron’dan çekindikleri için bu konuyu gündemlerine almamışlardır.

Fransa’daki bu olumsuz gelişmeler karşısında hiç Türkiye’ye yakın bir politikacı yok mu sorusu akla gelebilir. Fransa Cumhurbaşkanları arasında Türklere ve Türkiye’ye en sıcak yaklaşan, 26 Eylül’de vefat eden Jacques Chirac idi. 1977-1995 yılları arasında Paris Belediye Başkanlığı yapan Chirac, Paris’te Büyükelçiliğimizin bir etkinliğine gelmiş ve orada kendisiye tanışma ve kısa da olsa konuşma fırsatım olmuştu.

Chirac, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakereleri sürecinde de önemli rol üstlenmişti. Ankara ile müzakerelerin başlatılmasını destekleyen Chirac, “Türkiye’nin AB’ye üyelik yolculuğu uzun ve zorlu olacaktır. Ancak bu üyelik arzu edilen bir gelişmedir” demişti. O yıllarda Türkiye AB ile müzakerelere resmi olarak başlamış ve ilk müzakere başlıkları açılmıştı. Jacques Chirac, müzakerelerin Fransa’da yoğun tartışmalara yol açtığı bir dönemde Türk halkının onurlu bir halk olduğunu, imtiyazlı ortaklık gibi bir seçeneği asla kabul etmeyeceğini ve Türkiye’yi dışlamanın çok ağır sorumluluk getireceğini ve Fransa’nın müzakerelerden yana tavır koyacağını söyleyerek Avrupa liderleri arasında da müzakerelere bakış açısını değiştiren isimlerden biri olmuştu. Fransa ile artan gerginlik, bugün yapılacak milli maça yansıyabilir ve provakosyan olabilir. Çok dikkat edilmesi gerekir.

Gündemimizdeki diğer çok önemli konu, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik başlattığı Barış Pınarı Harekatı’dır. Harekat başlayınca Arap ülkeleri ile Batılı dost bildiğimiz ülkelerden tepkiler gelmiştir. Dün Macron ile Merkel, Türkiye’ye, “Suriye’deki saldırısına son vermesi” çağrısında bulunmuşlardır ama Türkiye’ye havan mermisi atarak şehit edilen sivilleri yok saymışlardır.

Almanya Başbakanı Angela Merkel, “Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 1 saat görüştüm. Türkiye’nin çıkarları ve güvenliğini de göz önünde bulundurmalıyız. Ama aynı zamanda, bu Türk işgalinin de son bulması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü insani dramlar söz konusu ve Kürtler’e karşı bu durumu kabul edemeyiz” demiştir. Merkel, Kürt kökenli Türk vatandaşları ile PKK terör örgütünü birbirine karıştırmıştır. Fakat Merkel gibi birinin bu kadar cahil olması mümkün değildir.

Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları’nın Lüksemburg’daki zirvesinde Kuzeydoğu Suriye’ye dönük operasyonu sebebiyle Türkiye oybirliğiyle kınanmıştır. Toplantı sonrası açıklanan bildiride Ankara’ya yapılan silah satışlarını durdurma çağrısı yapılırken, AB’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması yönünde Almanya, Fransa, İspanya ve Avusturya’nın ısrarına karşılık Türkiye’ye silah satışının yasaklanması yönünde ortak bir uzlaşıya varılamamıştır. (EU foreign ministers have condemned Turkey’s military intervention in northeastern Syria but stopped short of agreeing on a blocwide arms embargo, https://www.dw.com/en/eu-offers-measured-reaction-to-turkeys-offensive-in-syria/a-50819018)

Bildiride, operasyonun Birleşmiş Milletler nezdinde yürütülen siyasi süreci zora soktuğu, İŞİD Karşıtı Uluslararası Koalisyon’un kazanımlarını da tehlikeye attığı açıklanmıştır. Sonuç Bildirisinde, “Tüm bir bölgenin istikrar ve güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye attığı, sivillerin daha çok acı çekmesine ve daha çok kişinin evlerinden olmasına yol açtığı ve insani yardım çabalarını ağır bir şekilde engellediği” belirtilmiştir. 18 Ekim’de yapılacak Liderler Zirvesi’nde de Türkiye’ye olası yaptırımlar gündeme gelecektir. Finlandiya, Norveç, Fransa ve Almanya Türkiye’ye askeri ihracatı askıya almış, İsveç de bu yaptırımın AB çapında uygulanması önerisinde bulunmuştu.

ABD ve AB ülkelerinden gelen sert tepkilere, dost bildiğimiz Arap ülkeleri de katılmış, Arap Birliği harekatı kınamıştır. Kınama kararına Filistin’in de katılması dikkat çekicidir. Bu ayıbı örtmek için bazı gazetecilerin suçu Filistin Kurtuluş Örgütü kurucularından ve Filistin Devlet Başkanı. Mahmut Abbas’a yüklemesi kabul edilemez. Bunun için kör ve sağır olmak gerekir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan üç hafta önce BM’de canla başla Filistin’i savunmuştu: Daha birkaç gün önce sokaktaki masum bir Filistinli kadının İsrail güvenlik güçleri tarafından alçakça öldürüldüğü görüntüler bile vicdanları harekete geçiremiyorsa artık sözün bittiği yerdeyiz demektir…Bu doğrultuda atılması gereken en önemli adımlardan birisi, Filistin halkının devlet olarak tanınma yönündeki haklı talebinin karşılanması ve Filistin devletinin temsilcilerinin de bu yüce kurulda BM üyesi olarak hak ettiği yeri almasıdır.” Fakat dün Arap Birliği’nin harekat ile ilgili açıklamalarına “Sizin topunuz bir araya gelseniz zaten bir tane Türkiye etmezsiniz” diyerek çok haklı bir tepki göstermiştir.

Fakat geçmişte sayın Cumhurbaşkanı’nın Araplar hakkında söyledikleri ile bu demeci çelişmektedir: “Türk Arapsız yaşayamaz, kim ki yaşar der, delidir, Arabın Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir. Hiç kimse kusura bakmasın, kim ne derse desin, Araplar bizim kardeşimizdir, biz de onların kardeşiyiz. Türklerle Araplar bir elin parmakları gibidir, etle tırnak gibidir, mazimiz bir, biliniz ki istikbalimiz de bir. Araplarla aramıza sınırlar çizilmiş olabilir, aramıza görünmez duvarlar çekilmiş olabilir, hepsini aşacak iradeye sahibiz. Bu ülkede köpeklerine Arap adı takanlar oldu, sokaklardaki köpekleri Arap Arap diye çağıranlar oldu, köpeğe niye Arap diyor, hep Araplarla bağlarımızı koparmak için böyle diyor, Ortadoğu’yu bataklıkmış gibi göstermek için köpeğe Arap adını takıyor. Araplar bizi arkadan vurdu. Hep bunu söylerler. Hatta ben, avami olacak kusura bakmayın ama köpekleri bile ‘Arap, Arap’ diye çağıran bir anlayışı yaşadık bu ülkede.”

Arap Birliği’nin Türkiye’yi kınama bildirisine Filistin de katılması, Arapların ne kadar güvenilmez olduğunun ispatıdır. Dünyada Filistin’i ilk tanıyan ülkelerden biri Türkiye’dir. 2006-2015 döneminde Filistin’e 375 milyon dolar kalkınma yardımında bulunulmuştur. 2014-2017 dönemi için 200 milyon dolar taahhüt edip, ilk bir yılda yarısı gerçekleştirilmiştir. BM’ye üye olmayan gözlemci devlet statüsünde katılımını desteleyen yine Türkiye’dir. Tubas Türk Hastanesi ve Nablus Kız Okulu’nu Türkiye inşa etmiştir. BM’de “Türkiye mazlum halkının yanında olmaya devam edecektir” diyerek Filistin’e destek veren yine Türkiye’dir. Hamas’ın Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a BM Genel Kurulu’nda Filistin’e ilişkin sözleri dolayısıyla teşekkür etmesi, Arap Birliği tarafından dikkate alınmamıştır.

Arap Birliği, 22 Arap ülkesinin üye olduğu bir kuruluştur. Üyeleri; Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn, Cezayir, Fas, Moritanya, Sudan, BAE, Umman, Yemen, Kuveyt, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Somali, Filistin, Cibuti ve Komorlar’lardır. Bunlardan 17’si Osmanlı’dan koparak bağımsız olmuş ülkelerdir. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmet Ebu Gayt, Barış Pınarı Harekatı için “işgal” derken, Rusya ve ABD sesini çıkarmamıştır.

Bu ülkelerden hiçbiri KKTC’yi tanımamıştır ama Lübnan (1997), Suriye (2015) ve Libya geçici hükümeti (2019) sözde Ermeni soykırımını tanımıştır. Daha da önemlisi, Kahire’de yapılan ve Akdeniz’e kıyısı olan 7 ülkenin katıldığı “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” toplantısında Mısır, Güney Kıbrıs, Ürdün, Yunanistan, İtalya, İsrail’in yanı sıra Filistin‘in Enerji Bakanı da yer alırken, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti davet edilmemiştir. Türkiye’ye uçak hediye eden Katar bile Türkiye’ye değil GKRY’ne destek vermektedir. Fakat Katar, Somali ile birlikte kınama bildirisini, Türkiye ile ilişkiler bozulmasın diyerek imzalamamıştır. Sebebini herkes bildiği için açıklamama gerek yoktur.

Suudi Kralı Abdullah’ın ölümü sebebiyle Türkiye’de 24 Ocak’ta bir günlük yas ilan edilmiş, Türk bayrağı yarıya indirilmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2007 yılında Kral Abdullah’ı kaldığı otelde ziyaret etmiştir. Yine protokol kurallarında olmayan bir jest yaparak, Kral’ı Esenboğa’ya giderek uğurlamıştır. Mekke’de 1781 yılında yapılan Osmanlı kalesi Ecyad, (uzun boyunlar) 2002 yılında yıkılmış, yerine otel yapılmıştır. Kral Abdullah bin Abdülaziz el-Suud, Mekke’deki son Osmanlı yapısını yıkması, ölümünün ardından yeniden gündeme gelmiştir. Yüzlerce yıllık geçmişi olan ve 1600’lü yılların sonunda Türkler tarafından baştan aşağı yeniden inşa ettirilen kale, Arap yarımadasının elimizden çıktığı Birinci Dünya Savaşı’na kadar Türk garnizonu olarak kullanılmıştır. Murat Bardakçı, “Suudi yönetimi, Mekke’deki Türk Kalesi’ni yıkarak, Türkiye’den tam 145 yıl öncesinin intikamını almış oldu: Şerif Abdülmuttalib ayaklanmasının intikamını” diye yazmıştır. Ecdad yadigarı Ecyad kalesini 1982 yılında görmüş ve çok mutlu olmuştum.

Suudi Arabistan, Arapları Türkler’e karşı kışkırtan ünlü İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence‘in evini müze yapmıştır. Osmanlı eserlerine yönelik “kültür soykırımı” yapan Suudi yönetimi, Kral Fahd’ın emriyle müzeye dönüştürdüğü evin kapısına, ‘‘Bu ev, Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşı veren Suudilere yardımcı olan Thomas Edward Lawrence tarafından karargah olarak kullanılmıştır’’ diye yazdırmıştır.Osmanlı’nınki enkaz olurken Lawrence’inki müze yapılmıştır. Arapların fıtratlarında (yaradılış) iyilik yoktur. Yılmaz Özdil “E hani biz bunların gözüydük, eliydik, bunlarsız deliydik,” Necati Doğru “Filistin kof kardeş çıktı,” Rahmi Turan “Acıma yetime dönüp vurur gerine” derken haklıdır. Filistin uğruna Mavi Marmara’da şehit olan 10 Türk vatandaşına şimdi daha fazla üzülüyorum. Onlara çok yazık oldu.

“Ümmet” değil “Millet” olmak gerektiği, Suriye müdahalesinden sonra açığa çıkmıştır. Ne demiş atalarımız: “Dün şaştık, bugün aydık.” İnşallah geçte olsa ayan olur.

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Nikki Haley : Türkiye dostumuz değil, Kürtleri ölüme terk etmek büyük bir hata


Nikki Haley : Türkiye dostumuz değil, Kürtleri ölüme terk etmek büyük bir hata

ABD’nin eski Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Nikki Haley, ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’nin kuzeydoğusundan asker çekme kararına tepki gösterdi. Haley kararın, ABD’nin müttefiklerini ‘ölüme terketmek’ anlamına geldiğini belirtti.

Şuan Güney Carolina valiliği görevini yapan ABD’nin eski BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, ABD Başkanı Trump’ın Suriye’nin kuzeydoğusundan asker çekme kararını sert bir dille eleştirdi.

Haley, Twitter hesabından yaptığı açıklamada "Türkiye dostumuz değil" etiketini kullanarak, "Bize destek vermelerini bekliyorsak her zaman onları (Suriyeli Kürtler) desteklemeliyiz. Kürtler Suriye’de IŞİD’e karşı başarılı savaşımızda etkili oldu. Onları ölüme terk etmek büyük bir hata" ifadelerini kullandı.

Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ise, Haley’e verdiği yanıtta "Dünya, Haley gibi güçlü Amerikan liderlerine güveniyor ve ABD’li ortaklarımızın bu kararı tersine çevireceğini ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki ortak çabalarımızı yüzüstü bırakmayacağını umuyor" dedi.

ABD Başkanı Trump, geçtiğimiz saaterde Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik başlatmayı planladığı harekatla ilgili açıklama yaparak ‘Türkiye’nin sınırları aşan bir şey yapması halinde, ekonomisini tamamen yok edeceğini’ söylemişti.

Beyaz Saray’dan, sie "Türkiye, yakın zamanda Suriye’nin kuzeyine uzun süredir planladığı operasyon için harekete geçecek. ABD Silahlı Kuvvetleri, bu operasyonu desteklemeyecek ya da bu operasyona dahil olmayacak" açıklaması yapılmıştı.

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO EKİBİ OLARAK TÜRK DOSTU YAZAR JEAN-LOUIS MATTEI’YE RAHMET, SEVENLERİNE SABIR DİLERİZ.


ÖZEL BÜRO EKİBİ OLARAK TÜRK DOSTU YAZAR JEAN-LOUIS MATTEI’YE RAHMET, SEVENLERİNE SABIR DİLERİZ.

GRUP olarak; yaptığı tarihi araştırmalar, çevirdiği kitaplar ve Türk-Fransız toplumları arasındaki kültürel etkileşime katkıları ile tanınan Sayın Jean-Louis Mattei’nin 15 Haziran 2019 Cumartesi günü vefatından dolayı derin bir üzüntü duyuyoruz.

1976 yılında Tevfik Fikret Lisesi’yle kültürel-eğitsel işbirliği çerçevesinde Türkiye’ye gelen ve çağdaş Türkçe ve Osmanlı Türkçesi öğrenen Mattei, ileriki yıllarda Galatasaray Lisesi’nde ve Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fransızca Bölümü’nde dil eğitimi üzerine dersler vermiştir. Mattei, Türkçe ve Fransızca dillerinde pek çok kitabı tercüme etmiş ve tarih konularda eserler yayınlamıştır. AVİM’in Danışma Kurulunda ve Ermeni Araştırmaları dergimizin Yayın/Danışma Kurulunda görev yapmış olan Mattei’nin, 1915 Olayları ve Türk-Ermeni uyuşmazlığı konusunda çok sayıda çalışması mevcuttur.

SUDAN DOSYASI /// Ömür Çelikdönmez : Erdoğan ve Putin’in dostu Sudan Devlet Başkanına darbe mi yapılıyor ?


Ömür Çelikdönmez : Erdoğan ve Putin’in dostu Sudan Devlet Başkanına darbe mi yapılıyor ?

Aslında biraz zor. Çünkü Rus özel kuvvetleri ve Türk Özel Güvenlik Şirketi SADAT çalışanları Sudan’da askeri darbeye fırsat vermez.

14 Şubat 2018’de “Sudan istihbaratında nöbet değişimi!”ni yazmıştım.

Nasıl bir nöbet değişimi?

Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi (National Intelligence and Security Service, Arapça: جهازالأمنوالمخابراتالوطنيالسوداني– Cihaz el-Amin el-Vatani Val Muhaberat), Sudan federal hükûmetine bağlı olarak faaliyet gösteren ülkenin ulusal istihbarat teşkilatı.

Aynı zamanda gizli polis teşkilatı olarakta hizmet veren kurumun merkezi, başkent Hartum’da bulunuyor.

Sudan istihbaratında devir teslim…

ABD’nin 2017 Ocak başında Sudan’a yönelik yaptırımları kaldırma kararı alması üzerine, ABD ile Sudan arasında yeniden başlayan ikili ilişkiler çerçevesinde, Sudan milli istihbarat teşkilatı ve güvenlik güçleri biriminin şefi Muhammed Ata Abbas el-Mevla, Mart 2017’de Sudan ile ABD arasındaki ilişkilerin normalleşmesinden sonra Washington’da bir dizi ziyaret gerçekleştirmişti.

Dönemin CIA Başkanı Mike Pompeo ve FBI direktörü James Comey ile görüşen el-Mevla, ABD ile Sudan arasında istihbarat paylaşımı noktasında ileri düzeyde adımlar atılacağının sinyallerini vermişti.

Sudan istihbarat şefi Muahmmed Ata Abbas el-Mevla, Washington turunda çok sayıda Amerikalı yetkili ile görüşmüş, bu ziyaret, son 20 yıldır Sudan tarafından ABD’ye düzenlenen en üst düzey diplomatik ziyaret olarak kayıtlara geçmişti.

Muhammed Ata Abbas el-Mevla’nın Suud istihbaratı ile eşgüdümlü çalışması söz konusuydu.

Nitekim Suudi Arabistan, Selman Ude ve Avad Elkarani’nin de bulunduğu önde gelen bir grup alimi, yönetime karşı çıkmaya çağrıda bulundukları gerekçesiyle gözaltına almış, Muhammed Ata’nın açıklamasına göre, iki ülke istihbarat birimlerinin anlaşması sonucu sekiz Suudlu alim başkent Hortum’a 186 km. uzaklıkta bulunan El-Cezira bölgesinde Sudan İstihbaratına ait bir binada gözaltında tutulmuştu.

Sudan İstihbarat Başkanı Ata, sekiz alimden üçünün Sudan’a getirildiğini, telefon ve internet kullanımının yasak olduğu yüksek korumalı bir binada gözaltında tutulduklarını belirtmişti.

Alimlerin, Sudan’a sürgün edilme kararı, Suudi Arabistan yönetiminin, 11 prens ve bir çok üst düzey yetkililere yönelik gerçekleştirdiği yolsuzluk operasyonu günlerine denk gelmesi dikkatlerden kaçmamıştı.

Şubat 2018’de Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir, Güvenlik ve İstihbarat Başkanı Muhammed Ataulmevla’yı görevinden aldı.

Beşir, görevden aldığı Güvenlik ve İstihbarat Başkanı Ataulmevla’nın yerine Salah Abdullah Kuş’u (Salah Abdullah Muhammed Salih Goş) tayin ettiğini bildiren bir kararname yayımladı.

Sudan eski Güvenlik ve İstihbarat Başkanı olan Kuş, 2009’da Ömer el-Beşir tarafından bir gerekçe gösterilmeden görevinden alınmış yerine Ataulmevla atanmıştı.

Salah Abdullah Muhammed Salih Goş, 2013’te bir grup subayla rejimi devirmek suçlamasıyla yargılanmış, ancak daha sonra cumhurbaşkanlığı affı ile serbest bırakılmıştı.

Salih Abdullah, 1990’lı yılların sonundan bu yana Sudan istihbaratının başındaydı ve bugün hala Sudan’ın en etkili kişilerinden.

Sudan, 90’lı yıllarında başında El Kaide terör örgütünün lideri Usame Bin Ladin’i barındırmış, 11 Eylül 2001’deki saldırılardan sonra, ABD’nin terör örgütlerini barındıran ülkeler listesinden çıkmak için de onunla yollarını ayırmıştı.

Bu saldırılardan sonra Salih Abdullah, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ile Sudan istihbaratı arasındaki işbirliğini güçlendirme yoluna gitmişti.

Kendisi Amerikalıların iyi tanıdığı ve Amerikalıları iyi tanıyan birisi.

Salah Abdullah Kuş’un (Salah Abdullah Muhammed Salih Goş) hayat hikâyesi oldukça ilginç.

Sudan istihbarat Başkanı Salah Abdullah, Sudan Çerkezlerinden…

Çerkezler arasında, Çayırbey klanından ve Ali Osman Taha, Awad el-Jaz yakın arkadaşlarından.

Şaykıye kabilesine mensup olan ve Sudan’ın kuzeyinde Karima yakınlarındaki Nuri köyünde doğup büyüyen Salih Abdullah, ailesiyle birlikte Port Sudan’a yerleştikten sonra Port Sudan Ortaokulu’nda eğitim gördü.

Matematiğe olan ilgisi sebebiyle Hint matematik öğretmeninin adı olan Goş adıyla anılmaya başlandı. ((Mustafa Kemal Paşa’nın öyküsüne çok benziyor)

1980’lerin başında, inşaat mühendisliği eğitimi aldığı Hartum Üniversitesi’nden mezun oldu.

Ömer el Beşir’in 1989 darbesinden sonra Gosh kendisini tamamen istihbarat çalışmalarına adamış, yeni rejimin güvenlik bürosunda operasyon direktörünün pozisyonunu elde etmiştir.

Bu pozisyonda, daha geniş Ortadoğu bölgesindeki bazı militan İslamcı gruplarla bağlantı kurdu ve Usame bin Ladin’e Sudan’ı El-Kaide operasyonlarının erken bir üs noktası haline getirmek için ekonomik ve askeri altyapı sağlamasına yardımcı oldu.

Ulusal İslami Cephe üyesi olması sayesinde 1990’larda üst mevkilere yükseldi.

Mezuniyetinin ardından Ulusal İslami Cephe’nin güvenlik ofisinin yönetimine yardımcı olurken, resmî olarak Danfodio Petroleum Services adlı şirkette inşaat mühendisi olarak çalışmaktaydı.

1989 Sudan askerî darbesi sonrasında, yeni rejimin güvenlik ofisinde harekâtlar şefi pozisyonuna getirilerek istihbarat alanında faaliyetlere başladı.

1991 ile 1996 arasında Sudan’da yaşayan Usame bin Ladin ile birlikte çalıştı ve bin Ladin için Afrika’da çeşitli istihbarat verilerinin toplanmasında yer aldı.

Darfur Savaşı’nda, Darfur’daki hükûmete bağlı Cancavid adı verilen milislerin örgütlenmesinde rol oynadı.

1995’te, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e Addis Ababa’da gerçekleştirilen suikast girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının bir sonucu olarak görevinden uzaklaştırıldı ve Hartum’daki Military Industry Corporation’a bağlı bir askerî-endüstriyel kompleksin yöneticiliğini yaptı.

Sonrasında istihbarat hizmetlerine dönerek iç güvenlik birimlerinin başına getirildi.

Şubat 2004’te, iç ve dış istihbaratla ilgilenmesi için oluşturulan Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi şefi olarak atandı.

Gazeteci Mark Goldberg, Şubat 2006’da The American Prospect’te yayınlanan yazısında, 30 Ocak 2006 tarihli gizli bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi raporuna ulaştıklarını öne sürdü.

Raporda, Birleşmiş Milletler’e bağlı uzmanlarca oluşturulan, Sudan’daki barış sürecini engelleyen ve işlenen savaş suçlardan en çok sorumlu olarak gösterilen 17 Sudanlıdan oluşan bir liste olduğu ve bu kişiler arasında Salih Abdullah’ın da yer aldığı iddia edildi.

Ağustos 2009’da Devlet Başkanı Ömer el-Beşir tarafından görevinden alınarak devlet başkanının güvenlik danışmanı olarak atandı.

Merowe’den girdiği 2010 Sudan genel seçimleri sonrasında milletvekili olarak meclise yer aldı.

Nisan 2011’de danışmanlık görevinden alındı ve yerine Nafi Ali Nafi getirildi. Kasım 2012’de, “devlet ve devletin bazı liderlerinin devamlılığına karşı komplo kurmak” suçlamasıyla tutuklandı.

Temmuz 2013’te kendisine yöneltilen suçlamalar düşürülerek serbest bırakıldı. Bölgeyi iyi tanıyor. Arapça ve İngilizcesi çok iyi düzeyde.

Türkiye ve Türk dostu. Allah yardımcısı olsun.

El Beşir önce istihbarat sonra genelkurmay başkanını değiştirdi!..

Sudan Genelkurmay başkanı Suudi Arabistan’daki değişime eş zamanlı olarak görevinden alınmıştı.

Sudan Genelkurmay Başkanı General Imad Adevi, başkent Riyad’da açılışı gerçekleşen 4. Silahlı Kuvvetler-Yerli Üretimi Destekleme Fuarı’na (AFED 2018) katılmış, Suudi Arabistanlı mevkidaşı Abdurrahman Salih el-Bunyan ile iki ülke arasındaki askeri ve savunma alanındaki işbirliğinin güçlendirilmesi ve bölgesel konuları ilişkileri görüşmüştü.

Adevi, ayrıca Kuveyt, Bahreyn ve Senegal genelkurmay başkanlarıyla da bir araya gelmişti.

Riyad dönüşü hayatının şokunu yaşayacağını hiç düşünmemiş olmalı.

Sudan Genelkurmay Başkanı Imad Adevi görevinden alınarak yerine General Kemal Abdulmaruf (Kemal Abdülarif el-Mani) atandı ve Kuvvet komutanları da değişti.

Kara Kuvvetleri Komutanlığına Korgeneral Abdülfettah Burhan Abdurrahman, Hava Kuvvetleri Komutanlığına Korgeneral Salahaddin Abdülhalik Said ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığına Abdülmütalib Ahmed’in getirildi.

Sudan Genelkurmay Başkanı kimdir?

Ürdün Mutah Üniversitesi’nin askeri ve idari bilimler bölümünden mezun olan General Kemal Abdulmaruf, 1978 yılında Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne girdi.

Ayrıca üst düzey stratejik liderlik seminerlerinin yanı sıra Cenevre Barış Merkezi’nde Güvenlik ve Strateji Politikası seminerine katıldı.

Çin’de yerleşik askeri ataşe, Güney Kore, Kuzey Kore ve Vietnam’da yerleşik olmayan askeri ataşe olarak görev yaptı.

Sudan Savunma Bakanlığı Uluslararası İlişkiler Müdür Yardımcısı ve Sudan Askeri Harp Akademisi Komutanı olarak görev yaptı.

Nisan 2011’de Kuzey-Güney Sudan sınırında bulunan Heglig (Hiclic) bölgesinde 1.200 Güney Sudanlı ayrılıkçı teröristin öldürüldüğü isyancılara karşı operasyonlara komuta etmişti.

Güney Sudan askerleri, Sudan’ın kontrolündeki Hiclic kentini ele geçirmiş, Sudan yönetimi de Güney Sudan’ı “düşman” ilan etmişti.

Sudan yönetimi, Hiclic kentini geri aldığını duyurmuştu. Sudan’ın Hiclic kentindeki en önemli petrol sahası büyük hasar görmüş, Çatışmalardan sonra çıkan yangınlarda bir petrol rezervuarı ve 8 jeneratörü yıkılmış, petrol toprağa akmıştı.

Operasyonlardaki başarısıyla Kuzey Sudan’ın sınırlarını koruyan ve askeri üstünlük sağlayan Kemal Abdul Maruf’un halk nezdinde popülaritesi artmıştı.

Her ne kadar görev değişikliklerinin “rutin değişiklikler” çerçevesinde yapıldığı vurgulansa da, Sudan yönetiminin dış politikadaki makas değişikliğine paralel yeni bir askeri organizasyona başvurduğu görülüyor.

Nitekim Şubat başında, Sudan İstihbarat Servisi Başkanı da değişmiş, Muhammed Atta el-Molla’nın yerine Salih Abdullah Muhammed Salih atanmıştı.

Ömer El Beşir celladına gülümsedi…

Değişiklik, Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir’in ikinci ve son dönem görev süresinin sonlarına yaklaşırken gerçekleşti.

İstihbarat ve ordu kademelerindeki yeni atamalar, Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir’in Sudan’ın en güçlü iki organının desteğini pekiştirdiğinin bir göstergesi ve görev süresinin uzatılmasıyla bağlantılı.

Çünkü İktidar partisinin bazı üst düzey yetkilileri, Anayasa değişikliğiyle Başkan Ömer el Beşir’in 2020 seçimlerinde görevde kalabilmesi için gerekli yasal düzenlemenin yapılması ve üçüncü bir dönem için görevini sürdürmesini teklif etmişti.

İki ay önce Almanya’daki gizli "Sudan’da darbe" toplantısına MOSSAD da katılmıştı!

15 Şubat 2019 – 17 Şubat 2019 arasında, 54’üncüsü düzenlenen, küresel ve bölgesel güvenlik konularının ele alındığı Münih Güvenlik Konferansı sonrası ne oldu hadi bilin?

Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) desteğiyle ve Mossad direktörü Yossi Cohen ile diğer yetkililerin de katıldığı ‘gizli’ toplantı düzenlendi.

Bu çooook gizli toplantı da Sudan Devlet Başkanı Beşir’in nasıl devrileceği ve muhaliflerin nasıl iktidara geleceği konuşuldu.

Toplantıya Sudan’ın iç güvenlik birimlerinin başı, Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi şefi ve Abdullah Salih‘in de katılmasına ne demeli?

Kimilerine göre şu bizim Çerkez Abdullah Salih, CIA’in Hartum’daki adamı.

Abdullah Salih; CIA raporlarında Ömer Beşir’in alternatifi olarak geçiyor.

Abdullah Salih; Washington’da, El Kaide‘ye karşı yürütülecek ‘terörle mücadele’ çalışma sözü veren bir casus şefi olarak ün kazanmıştı.

Sudan’daki Beşir karşıtı gösterilerin, bu toplantıdan hemen sonra başlaması planın tıkır tıkır işlediğini gösteriyor.

Sudan’da Türk ve Rus özel güvenlik şirketleri, Sudan ordusunu eğitiyor…

Devlet organlarıyla bir ilgisi olmayan Rus özel güvenlik şirketleri, Sudan’da faaliyet yürütüyor.

Rusya’nın en büyük istihbarat örgütü GRU; Glavnoye Razvedyvatel’noye Upravleniye kontrolündeki Rus Özel güvenlik firmalarının görevi, Sudan Cumhuriyeti’nin ordu ve kolluk kuvvetlerinin personelinin eğitimi ile sınırlı.

Rusya, Ulusal Kongre Partisi’nin liderliğini de yürüten Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir‘in en ciddi destekçilerinden.

Uluslararası Savunma Danışmanlık Şirketi (SADAT) Sudan’da faaliyet gösteriyor mu?

İslam coğrafyasını dizayn etmek isteyen küresel güçlerden sadece ABD’nin, emekli askerlerden oluşmuş, 70 savunma danışmanlık şirketi, üçer-beşer adet İslam ülkelerinde ABD menfaatlerine uygun bir biçimde faaliyet gösteriyor.

SADAT ‘nin amacı da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yetişemediği İslam ülkelerini bu şirketlerin tasallutundan kurtarmak.

Bu kapsamda SADAT ve Sudan Silahlı Kuvvetleri arasında bir mutabakat mevcut.

Şirket; 11 Mayıs 2017’de İstanbul IDEF fuarında Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Askeri Standardizasyon Merkezi kurulumu sözleşmesini imzaladı.

Ben ne yazmıştım?..

Türkiye’de yerel seçimlerin yapıldığı 31 Mart 2019 Pazar günü Afrika İslam ülkelerinde NATO’cu generaller dönemi başladı!”ğına dikkat çekmiştim.

Sudan olaylarının kronojisi şöyleydi:

Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir, önce Orgeneral Kemal Abdulmaruf Mahi Beşir’i, Genelkurmay Başkanlığına getirdi.

Sonra; hükümeti fesh ve ülkede 1 yıl süreyle olağanüstü hal (OHAL) ilan etti.

18 eyaletin başına ordudan isimleri atarken bakanların çoğunu değiştirdi.

Sonuç; Amerika, Afrika‘da kendisine yakın “Generaller kuşağı” oluşturuyor.

Şimdilik sağlıklı haber akışı yok! Ama “Kara Kıta”da “Made İn Turkey” damgalı bir rüzgar esiyor olabilir.

Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com

Twitter’da bizi takip edin:@oc32oc39 , @dikgazete

GLOBAL SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI /// HÜSEYİN VODİNALI : “Amerika’nın Türkiyeli Dostları” harekete geçti.


HÜSEYİN VODİNALI : “Amerika’nın Türkiyeli Dostları” harekete geçti.

Hepsi de, Rusya’nın S-400 füzelerini almamızın ne kadar kötü bir şey olacağını söylüyor.

Bazıları daha da ileri gidip, ‘hakkımızda hayırlı olmaz’ türündentehditkar tavırlar da takınıyor.

Gazı Washington’dan aldıkları belli.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump ile telefon konuşması yapmasını tatlı bir sevinçle karşılıyorlar. Trump’ın ardından Pence de arıyor, “S-400 almayın sakın ha” diyor.

NATO ülkesi olmamızın ne kadar mühim olduğunu hatırlatıyorlar.

S-400’leri alırsa, ABD’nin F-35’leri vermeyeceğini söylüyor.

Emekli Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş, 1 Mart 2003’teki Irak tezkeresinden beri ABD’nin F-35’leri şantaj aracı olarak kullandığını söylüyor ve ekliyor: “F-35’leri almasak daha iyi, çünkü alırsak tamamen Amerika’ya bağımlı hale geliriz.”

Çünkü, bu uçakların lojistik sistemleri Amerika’da olacak ve siz kendi milli çıkarlarınızın gereğini yapamayacaksınız.

Amerikan muhipleri ise, F-35’siz Türkiye’nin ne kadar savunmasız ve çaresiz kalacağını vurguluyorlar.

Amerikalılar, S-400’leri alırsak, bunun cezasının sadece F-35’lerin verilmemesi değil, yaptırımlar da uygulanacağını fısıldıyorlar bizim medyaya.

Bir askeri ambargodan söz ediyorlar.

Siz S-400 almayın biz size Patriot verelim diyesiler.

Savunma Sanayi Müsteşarı, hem S-400, hem Patriot alabiliriz diyor.

Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’i Pentagon’a çağırıp, sakın ha S-400 almayın diyorlar.

Takvim yaklaştıkça tutuştular.

Temmuz ayında ilk parti geliyor çünkü.

Rus devlet savunma sanayi şirketi Rostech’inUluslarası İşbirliği ve Bölgesel Politikalar Direktörü ViktorKladov, ilkbaharda S-400 füze savunma sistemleri konusunda Türk ordusuna eğitimlerin başlayacağını açıkladı.

Mike Pence, Münih Güvenlik Konferansı’nda "NATO müttefikleri Doğu’dan silah alırken, ABD buna seyirci kalamaz" dedi.

Oysa Yunanistan’ın Rus S-300’lerine pekala sessiz kalmıştı.

ABD’NİN SİNSİ EMELLERİ

ABD, bu S-400 füzeleri konusunda neden bu kadar telaş içinde ben biliyorum.

Olay sadece siyasi değil.

Yani Türkiye’nin Batı kampından, ABD’nin ileri karakolu olmaktan çıkması, Avrasya’ya yaklaşması da değil olay sadece.

ABD’nin küresel planlamalarında, Türkiye artık düşman cephede.

Bunu Suriye’de ve Doğu Akdeniz’de net olarak görüyoruz.

Yani aslında Türkiye en başından, Kurtuluş Savaşı’ndan beridir ABD’nin düşmanı.

Lozan’ı resmen tanımayan bir ülkeden söz ediyoruz.

Ama işte NATO’ya siyasi ve askeri olarak teslimiyetle, AB’ye (sahte) aday olarak verilen tavizlerle yıllarca Amerika dostumuz diye kendimizi kandırdık.

Çağdaş uygarlık yolunu, ABD’ye uşaklık sandık.

Irak’ın işgalinde, Arap Baharları’nda, Suriye ve Libya’da, hep kazığı yiyen, zarar gören biz olduk.

Muavenet’i vurdu adamlar yahu resmen füzeyle!

Eşref Bitlis’in uçağını düşürdüler, Uğur Mumcu’ya havaya uçurdular.

Türlü kumpaslarla TSK’yı hapse atan FETÖ’cü maşalarına darbe yaptırmaya kalktılar.

DOĞU AKDENİZ’DE ABD TEHDİTLERİ

ABD, son olarak Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz kaynaklarına el koymak için Türkiye’ye karşı, Yunanistan-İsrail-Rum Kesimi ve Mısır’ı organize ediyor.

Jeopolitik uzmanı Em. Tümamiral Cem Gürdeniz, Doğu Akdeniz’deki tehdidin Türkiye’nin önündeki en ciddi ve hayati sorun olduğunu vurguluyor.

4 gün sonra tarihimizde ilk defa 3 denizde milli gemilerimizle başlayacak dev deniz tatbikatına da adını veren “Mavi Vatan” kavramının da isim babası olan Gürdeniz Paşa, Doğu Akdeniz’deki tehdidin, Türkiye için 2. Sevr tehlikesi olduğunu söylüyor.

Türkiye’nin bekasına tehdit ABD’den geliyor.

Reklamdan sonra devam ediyor

İşte bu yüzden S-400 füzelerini almalıyız.

Çünkü hali hazırda Türkiye’nin olası bir saldırıya karşı hava sahasını koruma yeteneği yok.

Bunu 15 Temmuz FETÖ/NATO darbe girişiminde herkes yaşadı ve gördü.

Em. Tümamiral Soner Polat, 2 yıl önceki yazısında (16.09.2017-S-400 Niçin Gereklidir?), Rus füze sisteminin Patriot’lara teknik üstünlüğünü detaylarıyla anlatmıştı. (Soner Paşa’nın 19 Şubat 2019 tarihli “Köreltme Savaşı” başlıklı yazısını da okumanızı ayrıca tavsiye ederim.)

İşte ABD’nin endişesi buradan kaynaklanıyor.

Sadece Rusya ile ilişkilerimizin gelişmesinden değil, olası bir savaş durumunda Türkiye’nin büyük bir stratejik üstünlük kazanmasından endişe ediyor.

Rusya ve Çin ile ilişkilerimizin gelişmesi Amerika’daki karar alıcılarını çok korkutuyor.

Bunun için darbe girişimi bile yaptılar.

Şimdi tüm güçleriyle Erdoğan yönetimini bu işten vaz geçirmeye uğraşıyorlar.

Ekonomik krizle tehdit edebiliyorlar.

Bana göre artık çok geç.

Rusya’dan S-400 almaktan vaz geçmenin bedeli çok ağır olur.

Ancak şu da var ki, Çin ile benzer bir konuda başarılı oldular.

ÇİN FÜZELERİNİN İPTALİ

2013’te Çin ile uzun menzilli alçak/orta ve yüksek irtifada hava savunması için füze alım anlaşması yapıldı.

Çin’in CPMIEC devlet şirketi ile 3 milyar 400 milyon dolar tutarındaki anlaşma, 2015’te tam Çin Devlet Başkanı ŞiCinping, Antalya’daki G-20 Zirvesi’ne katılmak için uçakla gelirken iptal edilmişti.

Oysa Çin Devlet Başkanı, Antalya’daki Zirve’ye katılmak için bu anlaşmanın imzalanmasını şart koşmuştu.

Şi havadayken anlaşmanın iptal edildiğinin açıklanması Çin’de büyük bir hayal kırıklığına ve güvensizliğe yol açmıştı.

Gerçi o dönem, tam da Ahmet Davutoğlu’nun başbakan olduğu, Türkiye’nin (FETÖ’nün de etkisinde) Amerikancı kulvarda dolu dizgin gittiği bir dönemdi.

Ancak Çinliler bunu unutmamış olacak ki, geçen gün Çin basınında ilginç bir haber analiz yayınlandı.

Çin’in Xinhua Haber Ajansı’nda yer alan yazıda, Türkiye’nin Rus S-400 füzelerini satın almaktan son dakikada vazgeçebileceğini belirtiyordu.

Daha sonra yayından kaldırıldı bu haber gerçi ama, Çin’in (9 Şubat’taki skandal Dışişleri Uygur açıklaması sonrası) bakış açısını da yansıtmış oldu.

2015 Kasım’ı Avrasya ve milli egemenliğimiz açısından uğursuz bir aydı.

16 Kasım’da Çin füzeleri iptal oldu, 24 Kasım’da da Rus savaş uçağını düşürdük.

15 Temmuz 2016’daki NATO/FETÖ darbe girişiminin ayak sesleriydi bunlar.

Şimdi durum o zamankinden çok farklı.

Ancak ABD’nin elinde ekonomik kriz kozu var.

Şu sıralar Davutoğlu veya Gül’e parti kurdurma çabaları da gözleniyor.

Rusya, 2017 Aralık ayında imzalanan S-400 anlaşmasında Türkiye’nin geri adım atacağını düşünmese de, Ankara’nın her köşesinde pusuya yatmış Atlantikçilerin olduğunu da iyi biliyor.

S-400 füzeleri, ABD kaynaklı tehditlere karşı Türkiye’nin yaşamsal ihtiyacıdır.

Ülkemizin tıpkı 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı dönemindeki gibi kendi milli savunma sanayisini kurması çok ama çok önemlidir.

Ruslar ve Çinliler, ABD’den farklı olarak Türkiye’ye teknoloji transferini de sunuyorlar.

Türkiye’nin 2019’da sağlam durması şart.

Aksi halde, bu konunun uzmanı Beyazıt Karataş Paşa’nın, “15 Temmuz’da olduğu gibi gökyüzünü FETÖ’cülere bırakırsınız” uyarısı gerçek olur!

Kaynaklar:

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/iktidar-muhalefet-ve-jeopolitik-sorumluluk-cem-gurdeniz-kose-yazilari-subat-2019

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/generalden-patriot-yorumu-gokyuzunu-darbecilere-birakirsiniz-turkiye-mart-2018-1

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/s-400-nicin-gereklidir-2-soner-polat-kose-yazilari-eylul-2017