2. DÜNYA SAVAŞI DOSYASI /// II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Birleşik Krallık’ı Mütemadiyen Bombaladığı Dönem : The Blitz


St. Paul Katedrali, Londra / Fotoğraf: Imperial War Museum

II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Birleşik Krallık’ı Mütemadiyen Bombaladığı Dönem : The Blitz

Dünya tarihinin karanlık dönemlerinden biri… İnsanların metrolarda yaşamak zorunda kaldığı ve şehre bombaların aralıksız yağdığı bu dönemi aktarıyoruz.

the blitz, ikinci dünya savaşı sırasında birleşik krallık’ın almanya tarafından 7 eylül 1940 ile 16 mayıs 1941 tarihleri arasında aralıksız bombalandığı döneme verilen isimdir.

blitz, birleşik krallık çapında birçok kent ve kasabayı etkiledi. ancak asıl saldırı başkent londra’yı hedef aldı. 1941 yılının mayıs ayı sonunda 40 bini aşkın sivil ölürken bir milyondan fazla kişi evsiz kaldı.

hitler, 1941’de rusya’ya karşı saldırı başlatacağı güne kadar ingiltere’yi 7 eylül 1940 ile 16 mayıs 1941 tarihleri arasında neredeyse her gün bombaladı. blitz saldırılarının asıl amacı londra’yı düşürmekti. halk gece evlerinde saklanırken, gündüz yer altındaki metrolarda saklanıyordu.

ikinci dünya savaşı’nın başlamasından sonra hitler’in tam olarak alamadığı yerlerden sadece britanya kalmıştı. fransa zaten teslim olmuştu ve avrupa kıtası almanya’nın kontrolü altına girmişti. hitler büyük bir bombalama kampanyasıyla ingiltere’yi savaştan atmayı ya da işgale hazırlık için hava kuvvetlerini imha etmeyi planlıyordu.

hitler, 19 temmuz’da “ben britanya imparatorluğu’nu yıkmak istemiyorum. benimle barış yapın, pazarlığa oturalım” dedi ama ingilizler bu ültimatomu dinlemediler, savaşmaya devam ettiler.

Broadgate, Central Coventry, 1940 / Fotoğraf: Imperial War Museum

almanya ve ingiltere arasındaki savaş artık denizlere de taşmıştı

almanlar, deniz gücü olarak da ilginç bir şekilde ingilizlere üstünlük sağlıyorlardı. özellikle fransız limanlarını kullanmaları ingilizlerin atlantik’teki hakimiyetini bitiriyordu. ingilizlerin korkulu rüyası alman denizaltıları tam bir baş belası olmuştu. almanlar öylesine denizaltılar üretmişlerdi ki bu denizaltıları 200 metre derinliğe kadar inebiliyor, o basınca bile dayanabiliyordu. alman denizaltılarının en büyük düşmanı da ingiliz destroyerleriydi. denizaltıları takip eden destroyerler, deniz altıların üst hizasında durup sualtı bombaları atıyor, denizaltı mürettebatına adeta kabus yaşatıyorlardı. buradaki en önemli faktör sayı üstünlüğüydü. savaşın başlarında alman denizaltıları sayıca ingiliz destroyerlerine üstünlük sağlıyordu, fakat bu durum atlantik savaşı süresince değişecekti.

Güney Londra’da bir otobüs yıkıntısı. / Fotoğraf: Imperial War Museum

almanlar, ingiltere’nin masaya oturacağından emindi ama bu bir türlü gerçekleşmiyordu

en son şansları deniz aslanı adını verdikleri operasyondu. deniz aslanı operasyonu ingiltere’nin doğrudan işgal edilme operasyonuydu. fakat nazi generallerine göre bu hiç de karlı bir operasyon olmayacaktı. almanya’nın bunun için fazlasıyla harcama yapması, çok güç sarf etmesi lazımdı. bu nedenle de hiçbir zaman bu plan devreye alınmadı. almanlar, ingiltereyi ara verilmeyen bombardımanlarla psikolojik olarak çökerterek masada sonlandırmaya çalıştılar. belki de bu, nazilerin en büyük yanlışlarından birisiydi. çünkü eğer almanya deniz aslanı operasyonunda başarılı olup da ingiltere’yi işgal etseydi, abd dahi almanya ile masaya oturup ortak çıkar hesapları yapmak zorunda kalabilirdi.

Elephant and Castle metro durağında uyuyan insanlar, Kasım 1940 / Fotoğraf: Imperial War Museum

zaman geçtikçe ingiltere’nin direnişi sonuç vermeye başlıyordu

başta luftwaffe’nin üstünlüğüyle başlayan hava savaşı şimdi yavaş yavaş el değiştiriyordu. kraliyet hava kuvvetleri, luftwaffe’nin üstünlük kurmasına izin vermemişti. o dönemde kraliyet hava güçleri yeni yeni radar sistemlerini kullanmaya başlamıştı, alman uçaklarını 5 km öteden tespit edebiliyorlar ve buna göre önlem alabiliyorlardı. bu savaş dünya tarihine radarların kullanıldığı ilk savaş olarak geçti.

işgal için hem hava kuvvetlerinin hem de donanmanın daha güçlü olması gerekiyordu, fakat alman hava kuvvetleri bu şartı şu anda sağlamıyordu. ekonomik nedenlerin yanında, deniz aslanı operasyonu’nun devreye alınama sebeplerinden birisi de buydu aslında.

Londra Oxford sokağında dışarı dağılmış vitrin mankenleri. / Fotoğraf: Imperial War Museum

fakat yine de almanya psikolojik baskı yapıp blitz döneminde ingiltere’yi bombalamaya devam etti

hitler, ingiltere’nin hava kuvvetleri direncini bir türlü kırıp da ateşkese ikna edemiyordu. aslında bu nazilerin ii. dünya savaşı’ndaki ilk büyük yenilgisi ve savaşın seyrini değiştiren ilk direnişti. keza, bu direniş haziran 1941’e kadar sürdü. her ne kadar hitler umudunu ekim sonu gibi kesmiş olsa da haziran 1941’e kadar blitz dönemini devam ettirdi, savaşı artık psikolojik oynuyordu. öte yandan ingiltere de boş durmuyordu. kraliyet hava kuvvetleri, almanya semalarında dolaşıp almanya’nın stratejik noktalarına mermiler yağdırıyordu. tersaneler, fabrikalar, cephaneler. net bir üstünlüğün kurulamadığı bu savaş sonuç vermiyordu ve dışarıdan da balkanlara inen bir sovyet tehlikesi geliyordu. bu nedenle almanya, haziran 1941’de ingiltere’den tamamen elini eteğini çekmek zorunda kaldı.

bu süre zarfında ingilizler büyük başarılar elde ettiler. denizlerde gerçekleşen atlantik savaşı’nda ingiliz destroyerleri, alman denizaltılarına korku dolu anlar yaşattı. birçok denizaltı mürettebatı batan denizaltılarında yaşamını yitirdi.

blitz’in sonuna gelindiğinde yaklaşık 30 bin londra’lı ölmüş ve 50 bin kişi yaralanmıştı.

II. Dünya Savaşı’nda Alman Ordusunun Uyguladığı Savaş Taktiği : Blitzkrieg

Blitzkrieg, Türkçe adıyla Yıldırım savaşı, 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin uyguladığı bir savaş biçimi. Taktiğin detaylarını ”delikan76” anlatmış.

alman ordusu 1. dünya savaşı’nın son dönemlerinde siper savaşlarının aldığı statik durumdan kurtulmak için elit ‘sturmtruppen – şok birlikleri yaratmış, bunları düşman mevzilerine sürpriz yaparak hızla saldırtmış ancak piyadenin hareket kabiliyeti istenilen seviyede olmadığı için başarısız olmuşlardı. 1920’lerde ingiliz askeri düşünürleri yüzbaşı sir basil liddell hart, general j. f. c. fuller ve general martell ‘hareket savaşı’nın prensipleri üzerine yazılar yayınlamaya başlamışlardı. hepsinin ortak noktası tankların kendi başlarına alan ele geçiremeyeceği fakat savaş stratejilerinde önemli bir etken olduklarıydı.

hızla hareket ettirilebilirlerse, bir noktaya yoğunlaştırılmış tanklar düşmanın ön hatlarını yarıp cephe gerisindeki topçu mevzilerine ve ikmal kollarına darbe vurabilirler böylece düşmanın savaş direnci kırılabilirdi. tank, onlar için, düşman bölgesine derin yarmalar yapacak mükemmel bir silahtı. 1920’lerin sonunda ve 1930’ların başlarında charles de gaulle, hans von seekt ve heinz guderian ‘hareket savaşı’ ile ilgilenmeye başladılar ve ordularında bu tarz harekatlar yapabilecek birlikleri oluşturmaya çalıştılar. ne var ki, ilk başlarda, hepsi engellerle karşılaştılar. ne ingilizler, ne fransızlar ne de almanlar tankın önemini kavrayamamışlardı, hala eski taktiklere bağlıydılar.

muhafazakar subaylar piyadenin her zaman ordunun vurucu gücü olduğunu savunuyor, tankın ise sadece piyadeyi destekleyen bir araç olarak kalacağını, asla kendi başına hareket edemeyeceğini savunuyorlardı. bu öncülerden en şanslı olanı guderian’dı. alman ordusundaki bazı ileri görüşlü subaylar sayesinde kendi ‘hareket savaşı’ prensipleri uyarınca birlikler oluşturma şansına ulaşmıştı. guderian’a göre tank önemlidir ve başlı başına bir silahtır ancak diğer birimlerin de desteğine ihtiyacı vardır. bu yüzden topçu, piyade ve ikmal kollarının da tankların hızına ve de hareket kabiliyetine ulaştırılmaları lazımdır. bunun tek yolu da bu destek birimlerini zırhlı ve paletli araçlarla donatmaktır.

bu noktada şurası çok önemlidir, ingiliz ve fransızlar da tankın önemini kabul etmişler fakat onları piyadeyi destekleyen bir araç olarak kabul ettikleri için piyade, topçu veya diğer birimlerin mekanizasyonuna önem vermemişler, tankları cephe hattı boyunca piyade birliklerine eşit sayıda dağıtmayı uygun görmüşlerdi. guderian böylece ilk panzer tümenlerini (unsurları mekanize/zırhlı olan zırhlı tümen) yarattı. blitzkrieg ortaya çıkmış sayılırdı. panzerler demir yumruk gibi düşmana tek noktadan vuracak, piyade ise bölgenin ele geçirilip kalan direnişi temizlemekten sorumlu olacaktı. guderian, tanklarını kendi başlarına kullanmanın yanı sıra onları arazinin elverdiği derecede mümkün olan en dar cephe hattında mümkün olduğunca çok sayıda savaşa sokmanın önemini vurgulamıştır. (fransız ve ingilizler’in prensiplerinin tam tersi). blitzkrieg’in en önemli prensiplerinden biri de budur.

şimdi de gelelim blitzkrieg’ı blitzkrieg yapan en önemli unsura: pike bombardıman uçakları ve hava kuvvetlerinin rolü. hava kuvvetleri ile kara birliklerinin koordinasyonu çalışmaları ilk önce ispanya içsavaşı’nda denenmişti. haberleşmeye birinci dereceden önem veren almanlar tanklarını telsizlerle donatmışlardı. taaruz bir noktada takılırsa tanklar luftwaffe‘yi yardıma çağırıyorlardı (ispanya iç savaşı’ndaki alman tankları karşılarındaki düşman tanklarına oranla çok zayıftılar). bu savaşta hava-kara koordinasyonunun ve mekanize kuvvetler arasındaki haberleşmenin önemini bir kez daha kavrayan almanlar bu savaşta ilk blitzkrieg denemelerini yapmışlardı. tabii ki bunlar oldukça küçük ölçekliydi. ju-87 ‘stuka’ pike bombardıman uçaklarının geliştirilmesi ile blitzkreig iyice şekillenmişti. daha sonra polonya, fransa, norveç, rusya ve afrika’da kullanılan blitzkrieg alman ordusuna büyük zaferler kazandırdı.

blitzkrieg anlayışını şu şekilde özetleyebiliriz:

1. ilk önce hava kuvvetleri düşmanın belirlenen ana direniş noktalarına, gerideki topçu mevzilerine, anayollara havaalanlarına ve haberleşme merkezlerine saldırır. piyade cephe boyunca duman bombaları yardımıyla bir sis perdesi kurar ve birçok noktadan ufak-tefek taaruzlarda bulunur. bu düşmanın saldırının ağırlık merkezinin neresi olacağını anlamaması içindir.

2. tek noktada yoğunlaştırılmış tanklar ileri atılır ve o noktadan ilk yarmayı yaparlar. piyade ise bu aşamada hala küçük saldırılar yapmayı , düşmanı yanıltmak için, sürdürür.

3. piyade düşmanın kanatlarına saldırır açılan yarıktan ilerleyerek kalan direnişi temizler.

4. panzerler daha da ileri giderler, düşman topçusunu susturup kanatlara yönelerek düşmanı kuşatırlar. kanatlardan saldıran piyade ile tanklar arasında sıkışan düşman felç olur.

5. kuşatılan düşman piyade tarafından yok edilirken, ordunun diğer birimleri ve saldırıyı sürdürecek taze kuvvetler açılan yarıktan içeri girerler.

GLOBAL SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI : Döneminin Açık Ara En İyi Savaş Uçağı MiG-29’a Dair Bilinmesi Gerekenler


Döneminin Açık Ara En İyi Savaş Uçağı MiG-29’a Dair Bilinmesi Gerekenler

Rus askeri uçak üreticisi Mikoyan Gurevich (MiG) tarafından 1977’de üretilen hava muharebe ve savunma uçağı MiG-29 için bir sanat eseri desek yanılmış olmayız.

– ilk turbofan motorlu rus hava muharebe uçağıdır.

mikoyan gurevich tarafından 1977 yılında üretilmiştir ve 1983 yılında hizmete girmiştir.

– havada bir sefer yakıt ikmali ile menzili 5500km’ye çıkmaktadır.

-motoru nükleer bir saldırıdan sonra da uçabilecek şekilde dizayn edilmiştir.

– her biri kilotonluk olmak üzere 6 tane nükleer bomba taşıma kapasitesine sahiptir.

– diğer bir rus savaş uçağı olan su 27 ye göre daha küçüktür ve manevra kabiliyeti dünyadaki rakipleri arasında en iyisidir.

– rusyada en çok üretilen savaş uçağıdır. (yaklaşık olarak 1600 adet)

– günümüzde 20 den fazla ülkenin hava kuvvetlerinde bulunmaktadır.

cotzzy

mig-29’un üzerine söylenecek çok şey var.

sovyetler’in gökyüzünün alenen hakimi olduğu 80’ler boyunca abd, kamuoyunu komünizm korkusundan uzak tutmak adına paso kendi hava gücünü öven bilgilendirmelerle beslemiş, bir ton havacılık filmi de çekilmiş ve dünyanın abd’nin bir numara olduğuna inanması istenmiş görünüyor.

mig-29, bu hikayede başrollerden biri. manevra kabiliyeti ve tartışmasız it dalaşı üstünlüğü ve radarı/kilitlenme mekanizması uçağın ana özellikleri. o yıllarda abd’nin elindeki en güvendiği jet f-15 iken (ki doğru düzgün servise girmemiş f-22’ler sonucu hala f-15’ler filolarının en önemli parçalarıdır) pek çok fuarda gösterildiği kadarıyla mig-29, olası bir hava çarpışmasında teknik olarak çok üstün görünüyordu. nitekim bu durum daha sonradan ilginç bir şekilde belgelendi. berlin duvarı yıkılmadan bir iki yıl önce doğu almanya’nın rusya’dan satın aldığı 24 adet mig-29, iki ülkenin birleşmesinin ardından hangarlara çekilmek yerine daimler firmasına teslim edilerek nato standartlarına uygun hale getirtildiler. bu arada nato’nun elinde bulunan bazı teknolojilerle de modernize edilerek mig-29g ve mig-29gt model isimlerini aldılar. bir nato ülkesinin eline geçen dönemin en iyi hava savaş makinesine abd’nin kayıtsız kalması düşünülemezdi. abd ve almanya arasında yapılan pakt ile bir adet mig-29, abd’ye incelenmesi için gönderildi. 2003 yılında almanlar eurofighter programının devreye girmesiyle bu uçakları bir tanesi hariç polonya’ya sattılar. almanya’nın 15 yıllık mig-29 sahipliği içinde bir tane mig-29 "kayıp" olarak ilan edilmiş. detayları bilmiyorum. çakmak mı lan bu?

mig-29’un dönemin açık ara en iyi savaş uçağı oluşu ise çok net biçimde belgelenmiştir. almanya ve abd orduları 90’lı yıllarda ortak bir tatbikat düzenlemiş, bu tatbikatta almanya filosuna kattığı mig-29’larla f-15’leri it dalaşıyla teker teker avlayarak büyük üstünlük kurmuşlardır. özellikle uçakların birbirlerine yaklaştıkları durumlarda pilotun kaskıyla baktığı yöne kilitlenebilmesi, f-15’lerin burnunu illa mig-29’lara çevirmek zorunda kalan abd’li pilotların dezavantaj içinde kalmasına ve mig’leri uzaktan avlamayı denemelerine neden olmuştur. ancak hız bakımından mig-29’ların oldukça üstün oluşuyla da bu hesap tutmamış ve abd, tatbikattan yenik ayrılmıştır. uzun yıllar sonra, 2003 yılında abd hava kuvvetleri, hazırladıkları modernizasyon programıyla bu teknolojiyi kendi uçaklarına da getirdiklerini ilan etmişlerdir.

mig-29’lara geri dönersek; nato bloğunda olmayan ya da abd ile yakınlaşmak istemeyen ülkelerin hala en önemli hava silahı durumunda bulunmaktadır. yakın çevremizden ermenistan, azerbaycan, suriye, rusya, beyaz rusya, ukrayna ve iran’da bulunmaktadırlar. iran, sayısını 160 olarak açıkladığı uçakları kendi çabalarıyla modernize edip güncel tutmaktadır. ukrayna’da ise bizim f-16’lara denk miktarda, aynı görevi görmesi amacıyla 224 adet bulunmakta. rusya’da ise uçar durumda 580 adet bulunduğu ilan edilmiş. adamların elindeki su-27 ve mig-29’ların toplamı türkiye’nin elindeki tek dördüncü nesil savaş uçağı olan f-16’ların dört katı falan olması dikkate değerdir. diğer birçok irili ufaklı ülke filolarında ise 60 civarı ve altı sayılarda bulunuyor. bu uçaklar kosova ve körfez savaşlarında bol miktarlarda yok edilmişlerdir. çoğunluğu bakım ve teknik yetersizliklerden havalanmaya fırsat bulmadan yerde vurulmuşlardır.

mig-29 ile alakalı ilginç bir konu ise, abd’nin de 21 adet mig-29 satın almış olması. moldova hava kuvvetleri elindeki mig’leri satmaya karar verdiğinde, iran gibi ülkelerin güçlenmesini önlemek amacıyla abd’nin araya girerek bu uçakları almak istediği söyleniyor. uçaklar abd filolarına dahil edilmeyip çeşitli hangarlarda orijinal boyalarıyla bekletiliyorlar.

yine savaş tarihindeki en baba şerefsizlik/hainlik olaylarından birinde de adı geçer; körfez savaşı sırasında ırak’tan firar eden 21 adet pilot, iran’a geçerler. geçerlerken de telefonlarını, cüzdanlarını ve mig-29’larını da yanlarına alırlar. hadi kendin kaçtın da tanesi dönemin şartlarında 100 milyon dolar eden uçağı çalmak ve bunu 21 kişi gibi anormal bir rakamla yapmak nasıl bir mevzudur aklım almıyor. belki de saddam yok olacaklarını anlayınca iran’a postalamıştır tabii, bilmiyorum.

Ses Hızının 3 Katına Çıkışı ve Radara Yakalanmayışıyla Bir Zamanların Efsane Uçağı : SR-71

Dünyanın en hızlı jet uçağı ünvanını hala elinde bulunduran SR-71 Blackbird, bir zamanların efsanevi casus uçağıydı.


1. ne kadar hızlı uçar?

ses hızının üç katı hızında. bu saniyede yaklaşık bir kilometre demektir. güneşten daha hızlı uçar diyebiliriz hatta, istanbul’da kahvaltı yapıp, ardından londra’da bir kahvaltı daha yapabilir, kesmediyse new york’ta, ardından da los angeles’ta bir kahvaltı yapabilirsiniz. 30-06 bir kurşundan daha hızlıdır.

2. x-15 en hızlı uçaktı?

x-15 en hızlı uçaktır. doğrudur. ama x-15 roket motorlu en hızlı uçaktır. sr-71 en hızlı jet uçaktır.

3. ne kadar yüksekte uçar?

sr-71 abimiz 85.000 feette uçar. kralını tanımaz. hatta o irtifada dünyanın yuvarlaklığını görebilirsiniz diyeyim, anlayın.

4. peki bu irtifada kimseyi vuramaz? bomba da atamaz? amacı nedir?

casusluk.

5. kaç para eder?

ilk yapımı 33 milyon dolar tutmuştur. diğerleri 34 milyon dolar.

6. hangi maddelerden yapılmıştır?

ilk ciddi ciddi radara yakalanmayan uçaktır. titanyum ve plastikten imaldir. iniş takımları dünyada yapılmış en büyük titanyum parçalardır. amerika birleşik devletleri’nde yeteri kadar titanyum bulunmadığından, bütün gereken titanyum rusya’dan alınmıştır.

7. nasıl ses hızının üç katı hızında uçar bu uçak?

dış kaplaması üzerinde 600f-900f arası bir sıcaklıkta uçar. j-58 motorunun egzosunda sıcaklık 3200f’den fazlaya çıkabilir.

8. kaç tane yapılmıştır?

değişik dizaynlarda 50 tane. akabinde kalıpları yok edilmiştir ki başka bir ülke planları ele geçirip tekrar aynısından yapamasın.

9. iyi casusluk yapabilir mi bu eleman? kameraları nasıldır?

80.000 feetten bir golf topunu görebilir. kameraları saatte 110.000 mil kareyi görüntüleyebilir.

10. niye siyah?

siyah boya o irtifada 75f daha soğuk tutar dış kaplamayı (radyasyon). ayrıca radar emme ve gece görünmeme özellikleri de önemlidir burada.

11. kaç tanesi indirilmiştir şimdiye kadar?

hiç indirilmemiştir. 1981’de kelly johnson diye bir eleman uçağa karşı o güne kadar 1000 tane füze fırlatıldığını söylemiş, hiçbirisinin de isabet edemediğini gururla belirtmiştir.

12. bu uçakta kilo kaybedilebilir mi?

basınç giysisi içindeki pilotlar saat başına 2.5 kilogram kaybederler. şişmansanız ötesi yok, on saatte 25 kilo.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI : Gizli mutabakat yapıldı AKP döneminde 17 ada, Yunanistan’a geçti


Gizli mutabakat yapıldı AKP döneminde 17 ada, Yunanistan’a geçti

31 Ağustos 2019

Emekli Albay Ümit Yalım: Gizli mutabakat yapıldı AKP döneminde 17 ada, Yunanistan’a geçti’

Emekli Albay Ümit Yalım, “Bu iktidar önce Ege’de, Yunanistan’a geçen 17 adanın hesabını versin” dedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “1923’te Lozan’a razı ettiler. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar” sözlerine ilişkin emekli Albay Ümit Yalım “Lozan’ın en büyük zaferi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu iktidar önce Ege’de, Yunanistan’a geçen 17 adanın hesabını versin” dedi.

“İşgal 2004’te başladı. 2004’ten itibaren Erdoğan ve AKP hükümetleri, vatan topraklarını Yunan askerine teslim ettiler” diyen Yalım “Bunun o dönemde AB’den müzakere tarihi alabilmek için verilen bir taviz olduğu söyleniyor” ifadelerini kullandı.

Sözcü’den Özlem Gürses’in haberine göre, Osmanlı hayranları ile Cumhuriyetçilerin bitmeyen tartışması “Lozan Antlaşması” bir kez daha gündemde.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın muhtarlarla yaptığı toplantıda söylediği “Lozan Antlaşması bir zafer değildir” cümlesi günlerdir konuşuluyor.

“Lozan Antlaşması zafer midir, hezimet mi?” Sorusuna Yalım şu yanıtları verdi:
Lozan’ın en büyük zaferi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu iktidar önce Cumhuriyet tarihinin en büyük toprak kaybına nasıl izin verdiğinin hesabını versin! AKP döneminde Ege’de 17 ada, Yunanistan’a geçti. Bu adalarda Yunan belediyeleri var. İzmir, Aydın ve Muğla sınırlarındaki 17 ada ve bir kayalığımızda artık sadece Yunan varlığı var.

2004’ten itibaren Erdoğan ve AKP hükümetleri, vatan topraklarını Yunan askerine teslim ettiler. İşgal 2004’te başladı. Bunun o dönemde AB’den müzakere tarihi alabilmek için verilen bir taviz olduğu söyleniyor. Diğer bir iddia da 6-7 Eylül olaylarından sonra Türkiye’den göç eden Rumların mallarına karşılık olarak bu adaların verildiği…

Ümit Yalım, Kuleli Askeri Lisesi mezunu. Bosna’da NATO subaylığı, Irak Savaşı sırasında Ürdün’de Askeri Ataşelik, Genelkurmay Karargahı’nda Harbe Hazırlık Şubesi ve Harekat Komuta Merkezi Amirlikleri, son olarak da Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu.

Gizli mutabakat yapıldı

Bu gizli bir mutabakat. Kayıtları var mı bilmem. 2006’dan itibaren Türkiye ile Yunanistan arasında istikşafi görüşmeler başladı. Bu görüşmeler maalesef gizli olarak, Türkiye’den üç diplomat, Yunanistan’dan da iki diplomat ve bir amiral tarafından yürütüldü. Kamuoyuna bilgi verilmedi.

Sadece Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın bilgisi vardı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir personeli olarak benim de haberim yoktu, ta ki 2008’deki bir hava sahası ihlaline kadar.

Genelkurmay Başkanlığı’nda Komuta ve Harekât Merkezi’nin amiriydim. Bir gün, bir hava sahası ihlali oldu. Yunan Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı hava ihlali yaparak Bulamaç Adası’na indiler. Bulamaç Adası, Didim açıklarında, Türkiye toprağı. Tabii şaşırdım, elimde harita var, dedim ki “Bu adamların bizim adada ne işi var?” Bir araştırdık ki ada işgal edilmiş!

Yunan Belediyesi, Yunan askerleri var o adada. Sadece onda değil, başka adalarımızda da. Zaten Yunan Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı da askerlerinin Noel’ini kutlamak için gitmişler adaya.

Bunun üzerine olay büyüdü. 4-5 gün sonra, Ocak 2009’da, bu kez Yunan Cumhurbaşkanı yine bizim olan Eşek Adası’na indi ve oradaki Yunan sancağını selamladı! Bir de baktık ki, dehşet bir durum var, Yunan Cumhurbaşkanı, adadaki belediyeyi ziyaret ediyor.

Belediyenin levhasının önünde poz veriyorlar, ve o levhada şöyle yazıyor: Yunanistan Belediyesi, 12 Ada Bölgesi, Eşek Adası nahiyesi ! Bakın, artık fiilen işgal olduğu gibi Yunanistan bu adaları hukuken de kendi ülke sınırları içine almış.

Ben 18 Mayıs 2011’de muhabirlerle adaya gitmek istedim. Kendi vatan toprağıma pasaportla girdim! O belgeler ve resimler de Türk medyasında yayınlandı. O adalar boştu. Ama bu toprakları bizim hükümetin alenen vermesi üzerine, Yunanistan’dan önce askerler, sonra da Yunan vatandaşları getirilip buraya yerleştirildi.

En büyük toprak kaybımız
Bu Cumhuriyet tarihimizin en büyük toprak kaybıdır! Ayrıca, bu adaların karasuları var, bitişik bölgesi, kıta sahanlığı var. AKP hükümeti Ege Denizi’nin kontrolünü Yunanistan’a vermiş oldu böylece.

Bulamaç ve Eşek adaları, ismen belirtilerek herhangi bir anlaşma ile hiçbir ülkeye devredilmemiş, Osmanlı Adası kimliğini korumaktaydı. İddia edildiği gibi Yunan adaları değiller. Her iki adanın da Lozan Barış Antlaşması Madde 12 gereği silahsızlandırılmış olmaları gerekmektedir. Ama bu adalarda artık Yunan askerleri var.

Bu hükümet Ege’de veriyor, Kıbrıs’ta vermeye çalışıyor, Doğu’da PKK’ya teslim ediyor, Suriye’de Süleyman Şah Türbesi’nin yerini değiştiriyor. Şu anda AKP hükümetinin dış politikası da bu yönde… Anayasaya aykırı hareket ediyorlar. Meclis’te CHP ve MHP’den namuslu ve şerefli milletvekilleri, bu adalar konusunda 100’e yakın soru önergeleri verdiler. Hiçbir sonuç yok.

Hükümet kabul etti

Sözcü manşet yaptı, AKİT gazetesi bile bu haberi manşetten verdi, Yeni Şafak ve TRT haberi aktardı, hükümet işgali kabul etti, ama 5 yıldır CHP ve MHP genel başkanları bu konuda tek kelime söylemediler. CHP ve MHP bunun üzerine gitseydi, AKP baraja bile takılırdı. Çünkü milletimiz vatan topraklarını Yunanistan’a teslim edenlere oy vermez! Bu kadar açık ve net.

O işgal edilen adalara Fener Rum Patrikhanesi tarafından papaz gönderilmiş. Patrikhanenin kendi internet sitesinde bu bilgi var. Patrik, Türk vatandaşı. Bu görevlendirme yasaya aykırı. Ama İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı buna da sesini çıkarmadı.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Erdoğan’ın kaldığı otele saldıran askerlerden ikisinin Keçi Adası’nda saklandığı ortaya çıktı. Keçi Adası bize ait. Burada aramayı bizim yapmamız lazım. Ama ne yazık ki biz Keçi Adası’na asker gönderemedik! Neden? Çünkü pasaportla girmemiz gerek. Orada Yunan askeri var artık. Dolayısı ile aramayı Yunan komandoları yaptı!

Sorumluların yargılanmaları gerekir. Binali Yıldırım, Başbakan olunca gördük ki, kendi seçim bölgesi olan Koyun Adası’na pasaportla girmiş! Koyun Adası, İzmir’e bağlı. Türkiye Başbakanı vatan toprağına pasaportla giriyor, hem de Yunan gümrüğünden geçerek! Daha da vahim bir şey var.

Yıldırım, teknedeki Türk Bayrağı’nı rulo yaparak saklıyor ve tekneye Yunan Bayrağı çekiyor! Bu şekilde 3 kere gitti Koyun Adası’na. Milletin gözüne bakarak “Tek bayrak” diyen Başbakan, Yunan Bayrağı ile vatan toprağına gidiyor. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde savcıların bu işin peşine düşmesi lazım.

HAYVAN DÜNYASI /// ERTUĞRUL ÖZKÖK /// Korona döneminin ilk esrarengiz cinayeti : Korudaki kesik başlar


ERTUĞRUL ÖZKÖK /// Korona döneminin ilk esrarengiz cinayeti : Korudaki kesik başlar

5 Mayıs 2020

Sakalları hafif beyazlaşmış adam kamyonetinin kapısını açıp ayağını yere attığı an donup kaldı.

On yıla yakın süredir neredeyse her gün geldiği bu korunun kenarında gördüğü şeye hayretle baktı.

Önünde kafası bedeninden koparılmış bir ceset yatıyordu…

Biraz daha ilerleyince aynı durumda başka cesetler de gördü…

Bu olay geçen kasım ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin Washington eyaletinin Custer kasabası civarında meydana geldi…

Bu katliamı yapan acımasız katil veya katiller kimdi?

Bir tarikat olayı mıydı?

İşte size korona döneminin ilk esrarengiz seri cinayetler dizisinin hikâyesi…

İLK İZ 16 KİLOMETRE UZAKTA BULUNUYOR

Aranan katiller insan değildi…

Çünkü başı kesilenler de insan değil, bölgedeki balarılarıydı.

Kasım ayında bir gece meçhul katiller Washington civarındaki bir kovana girmiş ve yüzlerce balarısının başını keserek katletmişti.

Cinayetleri araştırmak üzere Ruth Danielsen adlı bir kadın dedektif görevlendirildi…

Ruth Danielsen aslında profesyonel bir dedektif değildi.

Kendisi de bir arıcıydı…

Ancak geçmişte de arılara musallat olan hastalıklar ve arıları yok etmeye uğraşan başka böceklerle mücadelede görev almıştı.

Bir tür iz sürücüydü.

Etnik kıyafetlere meraklı, yerel kültür ve gelenekleri iyi bilen bir kadındı.

Böylece Amerika arıcılık tarihinin en büyük seri katil avı başladı.

Cinayetle ilgili ilk somut ipucu o kasım ayının son günlerinde, cinayetlerin işlendiği yerden 16 kilometre uzaklıkta bir yerde bulundu.

Aslında bulunan şey başkalarının zerre kadar ilgisini çekmezdi…

Çünkü ilk bakışta sıradan bir eşekarısı gibi görünüyordu ama herkesi şaşırtmıştı.

Çünkü bu bir “dev Asya eşekarısı”ydı…

PEKİ BU KATİLLER NEREDEN GELMİŞTİ

Bir tür “katil yakuza arı”ydı bunlar…

Balarıları gibi çok büyük gruplar halinde dolaşmazdı. Bir tür çeteydiler.

En büyük besinlerinden biri balarılarıydı.

Ancak ortada açıklanması gereken iki durum vardı.

Bugüne kadar Amerika topraklarında hiç yakuza eşekarısı görülmemişti…

Ayrıca 16 kilometre bir eşekarısı için uzun bir mesafeydi.

Demek ki ortada bu katliamı yapan ikinci bir yakuza çetesi daha vardı.

Dedektif bunun üzerine bir katil eşekarısı haritası hazırlamaya başladı.

İkinci iz, Kanada sınırının hemen ötesinde Vancouver Adası’nda bulundu.

Bu iz kafaları iyice karıştırdı.

Çünkü ada, anakaradan, dev eşekarılarının uçamayacağı kadar uzak mesafedeydi.

Dolayısıyla katiller onlar da olamazdı ama şu sorunun cevabı da bulunamıyordu:

Bu dev Asya eşekarıları o adaya nasıl gitmişti?

Amerika’da cinayeti işleyen eşekarılarının izi bir tür bulunamıyordu.

İlk hedef bu katillerin ormanda saklandığı yeri ve hücre evlerini bulmaktı.

HÜCRE EVİNE İLK GİRENİN PANTOLONUNA NE GİRDİ

İşte burada Vancouver’da bulunan iz yardımlarına geldi.

Çünkü burası bir adaydı ve buradaki hücre evini (eşekarısı kovanını) bulmak daha kolaydı. Nitekim aranan kovan Nanaiono denilen bölgede bulundu.

Uzman bir arıcı kalın pantolonlar ve koruyucu arı maskeleri takarak gece bu kovanın civarına gitti. Üzerinde ‘kevlar’dan yapılmış koruyucu bir zırh da vardı. Ancak kovana yaklaşırken çıkardığı sesler katil arıları uyandırdı ve müthiş bir saldırıya uğradı.

Bu telaşla kovanın içine karbondikoksit gazı vermeye çalıştı. Tam o an, önce pantolonunun içinden bir şeylerin yukarı doğru tırmanmaya başladığını fark etti.

Ve ilk acıyı yine o an hissetti. Yıllardır arılar tarafından binlerce kere sokulduğu halde böyle bir acıyı ilk defa tadıyordu.

Bu arılara Japonya’da “Katil arı” denmesinin nedeni buydu. Çünkü iğnelerindeki zehrin gücü bir yılanınkiyle neredeyse aynıydı. Ancak birkaç eşekarısı örneği ve kovandan bir parça almayı başardı.

JAPONYA’DAN GELEN BİLGİ DEDEKTİFLERİ ŞAŞIRTIYOR

Oradan alınan eşekarısı örnekleriyle, kovanın bir bölümü Asya eşekarılarıyla yıllardır mücadele ederek uzmanlaşan Japonya’daki bir enstitüye gönderildi.

Birkaç hafta sonra geldiğinde hayretler içinde kaldılar.

Gönderilen arıların Japonyla’daki yakuza eşekarılarıyla bir ilişkisi yoktu…

Kimdi bu esrarengiz katiller öyleyse?

Ve ilk şüphe o zaman akıllara geldi: Acaba Asya’dan gelirken yolda mutasyona uğramış katiller olabilir miydi?

Yani “Transformers” filmindeki “Bumblebee” gibi…

‘ARI INDIANA JONES’U’ YAKUZA KRALİÇESİNİN PEŞİNE TAKILIYOR

DEDEKTİF Danielson yine başa dönmüştü…

Artık ilk cinayetlerin işlendiği ormana girip katillerin hücre evini orada aramaktan başka çare kalmamıştı.

Artık cevap vermeleri gereken ilk soruyu biliyorlardı

Acaba gizli bir yakuza kraliçe grubu Amerika’ya sızmış olabilir miydi?

Sıradan erkek yakuzalar uzun mesafelere gidemiyordu ama kraliçeler saatte 30 kilometreye kadar hızla uçabiliyor ve uzak mesafelere gidebiliyordu.

Bu işi çözebilecek tek kişi Chris Looney’di…

Dr. Looney Vancouver Adası’nda yaşayan bir tür Indiana Jones karakteriydi…

Yapacağı iş kraliçeye tuzak hazırlamaktı.

Şeffaf sürahilerin birine portakal suyu, ikincisine pirinç şarabı ve üçüncüsüne kefir koyarak ormanın çeşitli yerlerine yerleştirdi.

Şunu biliyordu. Yakuza kraliçeleri bununla kovan yapmaya başlayabilirdi.

Katil eşekarılarının kovan içi sıcaklıkları 30 santigrat civarında oluyor.

Termal kameralarla orman içinde bu sıcaklıktaki noktaları izleyeceklerdi.

DOSYADA KALMIŞ BİR BİLGİ: 2013 YILINDA ÇİN’DE NE OLDU

Korona döneminin ilk toplu cinayet hikâyesi şimdilik burada bitiyor.

Dedektif Danielson Amerika’nın kuzeybatısındaki bu bölgede “Fargo” filminin kadın polisi “Marge Gunderson” gibi katili aramaya devam ediyor.

Ama bunun için önce ormanın derinliklerine saklanan “samuray kraliçe”yi bulmaları gerekiyor.

Bu saate karşı bir yarış.

Ya onlar bu katil eşekarılarının üslerini bulup imha edecekler…

Ya da dev Asya eşekarıları Amerika kıtasının balarılarına jenosit yapacak…

Yani insanlık korona katillerine karşı mücadele ederken balarıları da yine Asya’dan gelen yakuza çetesine karşı savaşıyor.

Ve dedektif Danielson’ın kafasını yoran son dosya.

Bu katil eşekarılarıyla ilgili son bilgiler 2013 yılında dosyalara girmişti.

Ve bilin bakalım bu bilgiler nereden gelmişti?

Çin’in resmi haber ajansından…

O yıl dev eşekarıları Shanxi eyaletinde insanlara saldırmış ve 42 kişiyi öldürmüştü.

Yaralı sayısı ise 1600’dü…

Acaba bu katiller de Çin’den mi gelmişti…

………………………………..

NOT: Bu bilgileri geçen mayıs ayından beri Amerikan medyasında çıkan yazılardan ve pazar günü New York Times’ta yayınlanan haberden derledim. Senaryo her zamanki gibi bana ait.

HATTORİ HANZO KILIÇLARIYLA 14 SANİYEDE BİR KAFA KESİYOR

BU yakuza eşekarılarının görünümü çok farklı. Gözleri filmdeki “Örümcek Adam”ın gözlerine benziyor.

Çeneleri, “Kill Bill” filminde gördüğümüz Hattori Hanzo kılıcı gibi. Bununla balarısının kafasını kesiyor ve göğsünü çıkarıp alıyor.

Yavrularını bununla besliyor.

Bir katil eşekarısı bu balarısı kovanı keşfedince, önce iki-üç çete elemanıyla geliyor, sonra daha kalabalık grup katılıyor. Bir yakuza arı 14 saniyede bir balarısı kafası kesiyor.

Böylece bir kovanın tamamının kafasını bir saatte kesebiliyorlar.

BALARISININ SİLAHI: KATİLİ CANLI CANLI PİŞİRMEK

BUNLARA karşılık Japonya’daki balarıları, dev Asya eşekarılarına karşı yüzyıllardır süren mücadelelerinde çok etkili bir silah geliştirdi.

Katil kovana girdiği an 50’ye yakın balarısı onun etrafını sarıp top haline geliyor ve kanatlarının çok hızlı çırpmaya başlıyor. Kanat çarpmasının yarattığı ısı içerdeki topun içini 45 derece sıcaklıkta bir fırın haline getiriyor. Balarıları bu sıcaklığa dayanabiliyor ama katil yakuza arılar bu fırında resmen pişiyor.

Dr. Looney, arı Indiana Jones’u, kraliçenin peşinden ormana giriyor.

KATKIDA BULUNANLAR

Sayfa Editörü: Eyüp Serbest
Foto Editörü: Umut Veis
Düzeltmen: Metin Usta
Tasarım ve Uygulama:
Selma Songül Zengin

NAZİZM DOSYASI /// Dönemin En İyi Diş Hekimini Nazi Kampından Çıkararak Türkiye’ye Getiren Lider : Atatürk


Dönemin En İyi Diş Hekimini Nazi Kampından Çıkararak Türkiye’ye Getiren Lider : Atatürk

İran Şahı Pehlevi ile Atatürk’ün nezaket dolu sohbeti dün akşamdan beri Ekşi Sözlük’te gündemde. Bu görüşmeyle ilgili Sözlük yazarı ”tor baglantisi” çok güzel bir anektod paylaşmış.

a. m. celal şengör‘ün dahi diktatör kitabında atatürk ile iran şahı arasında geçen bir olaydan söz edilir.

almanya‘da nazi yönetiminin gücü hissedilmektedir, insanlar görüşlerinden ve kimliklerinden ötürü işlerinden olmakta, kamplara gönderilmektedir. okumuş adamların, büyük profesörlerin nazi baskısından kurtulmak ve başka ülkelerde iş bulmak için açtığı bir organizasyon vardır isviçre‘de.

o yıllarda atatürk de üniversite devrimi ile ilgilenmektedir. isviçre’deki bu organizasyona bağlı philip schwartz, atatürk’ün böyle bir arayışta olduğunu öğrenince türkiye’ye geliyor ve paşa ile görüşüyor. atatürk: "alanında en iyi olanları istiyorum" diyor ve bir zaman sonra schwartz bir liste ile geliyor fakat diş hekimliğinde mesleğinin en iyisi olan prof. alfred kantorowicz‘in adının üstü çizilmiştir. atatürk nedenini merak ediyor, "efendim, kendisi sosyal demokrat olduğundan lichtenburg konsantrasyon kampındadır. reich hükümeti bu adamı bize teslim etmez, bu yüzden listenin ikinci sırasındaki arkadaşı size öneriyorum" yanıtını alıyor, atatürk itiraz ediyor ve almanya’ya mektup yazılıyor.

Alfred KANTOROWİCZ

gel zaman git zaman bir yanıt alınamıyor, bunun üzerine schwartz paşayı vazgeçirmek için yolları aşındırıyor, paşa dönemin dışişleri bakanı tevfik rüştü aras‘ı yanına çağırıp reich hükümetine bir nota çekilmesini söylüyor, notada şu iletiliyor: "iki ay mektubumuza yanıt verilmemesi türkiye cumhuriyeti hükümeti’ne kasıtlı bir hakaret midir?"

48 saat sonra kantorowicz serbest bırakılır ve istanbul’a gelir. böylece türkiye’de diş hekimliğinin kurucusu olur.

iran şahının da o sıra diş sorunu yaşadığı öğreniliyor. atatürk, şah’a "majeste, dünyanın en iyi diş hekimi bizim memlekette, arzu ederseniz sizi misafir etmekten memnuniyet duyarız" der, şah bunun üzerine türkiye’ye gelir.

şah’a dolmabahçe sarayı’nda özel diş muayenehanesi kurulur, şah’a yapılan protezin ardından şah memnun kalır ve çağdaşlaşma yolunda hızla ilerleyen türkiye cumhuriyeti devleti komşularına "en iyiler bendedir" mesajı verir.

TARİH : KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİNİN DİVAN-I HUMAYUN KATİPLERİNDEN HAFIZ HAMDİ ÇELEBİ’NİN PADİŞAH’A SUNDUĞU BİR ŞİİR


KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİNİN DİVAN-I HUMAYUN KATİPLERİNDEN HAFIZ HAMDİ ÇELEBİ’NİN PADİŞAH’A SUNDUĞU KADİMİ MAHLASIYLA YAZDIĞI BİR ŞİİR

“Devr-i ezelden beri şahım eflak

(Padişahım kâinatın yaratılışından bu yana)

Zemmolur âlem içinde Etrak

(Türkler bu dünyada hep kötülenmiştir)

Vermemiş Türk’e Hüda hiç idrak

(Allah Türk’e hiç anlayış/akıl vermemiştir)

Akl-ı evvel de olursa bibâk

(Türk çok akıllı olsa bile pervasızdır)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Baban bile olsa Türkü öldür)

Dedi ol kân-ı kerem Şah-ı celâl

(O iyilik kaynağı yüce Peygamber dedi ki:)

Türk’ü katleyleyiniz kanı helal

(Türk’ü öldürünüz kanı helaldir)

Daim oldu bunların işi dalâl

(Bunların işi sürekli sapıklık olmuştur)

Cümlesinden bunu ahzeyle misal

(Cümlesinden bunu örnek olarak al)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Öldür Türk’ü baban bile olsa da)

Türk eğer ilimde olursa derya

(Türk derin bilgi sahibi de olsa)

Müfti olup verir ise fetva

(Müftü olup fetva bile verse)

Hemnişin olma bunlarla katâ

(Asla onlara yaklaşma)

Bu kelam içre muhassal cana

(Ey değerli dost bu sözde özetlendiği üzere)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Türk’ü öldür baban olsa bile)

Türk’ü zannetmeki ola âdem