AKADEMİK DOSYA : PROFESÖR DOKTOR DEMİR KÜÇÜKAYDIN’dan 1 Mayıs üzerine 2000’den 2017’ye kadar yazdığı yazıların derlemesi.


1 Mayıs üzerine 2000’den 2017’ye kadar yazdığımız yazıların derlemesi. Bildiğiniz türdern 1 Mayıs yazıları değildir bunlar. Her biri ezber bozar. Örneğin Türkiye’de 1 Mayıs’ı 24 Nisan’da yapalım der. 1 Mayıs işçilerin mücadele günü değil, uluslara karşı savaş günü olmalı der vs. PDF, EPUB, MOBI formatlarıyla indirilebilir ve okunabilir. İndirmek için linki tıklayınız. Aşağıda derlemeden bir yazı yer alıyor.

İNDİRME LİNKİ : https://yadi.sk/d/ryKoAQKG3HV5A6

1 Mayıs ve 6 Mayıs Vesilesiyle Ritüeller ve Devrimcilik Üzerine

Bir hareket ritüellerle yaşamaya ve bunlara çok önem vermeye başlamışsa, devrimciliğini ve yaratıcılığını yitirmiş demektir.

Bu aylar, Türkiye’deki devrimcilerin ve sosyalistlerin “üç aylar”ı. Ritüel ayları. 8 Mart Kadınlar Günü, 16 Mart Katliamının Yıldönümü, 21 Mart Newroz, 24 Nisan Ermeni Katliamı, 1 Mayıs, 15-16 Haziran’ın Yıldönümü. “kış uykusu”ndan uyanma ayları. Bunlara artık Gezi’nin başlangıcı 31 Mayıs ve sonu 17 Haziran’da eklenecek gibi görünüyor.

Bu ritüeller içinde politik anlamı olanlar, Türkiye’deki demokrasi mücadelesi bakımından somut bir mücadelenin konusu olanlar sadece Newroz (ki o da son yıllarda bir ritüele dönüşme özelliği gösteriyor) ve 24 Nisan’dır. En önemli, aktüel ve acil olanı, henüz bir ritüele dönüşmemiş olanı 24 Nisan’dır ama en cılız anılanı da odur. Demokratik hareketin durumunu en iyi 24 Nisan anmaları gösterir. Onun dışındakiler, 1 Mayıs da dahil, kelimenin tam anlamıyla ritüeldirler.

Ritüellerin çokluğu ve yoğunluğu Türkiye’de sosyalist hareketin ve devrimci hareketin aslında tüm yaratıcılığını tüketmişliğinin ve bitmişliğinin de bir göstergesidir. Gerçekten devrimci hareketlerin olduğu yerlerde ritüeller olmaz ve bunlara fazla değer verilmez. Bunlar canlı bir hareketin basit araçları olarak bazen değerlendirilebilirler.

Bütün büyük dinler gibi, İslam’ın ilk doğuşunda da ritüellerin hiçbir önemi yoktu. Bugün İslam’la birlikte anılan Ezan, Namaz, Oruç, Haç, Kandiller, Mevlutlar ve “Kutlu Doğum Haftası” gibi post modern hurafelerin neredeyse hepsi, İslam’da Emevilerin yükselişi ve iktidarı ele alması, yani bir karşı devrimden sonra İslam’ın özünün yerini almışlardır. Başlangıçta bunlardan namaz, haç gibi var olanları bile, canlı bir hareketin kendini diğerlerinden ayırmasının; bir eşitlik gösterisinin, bir birlik gösterisinin araçlarıyken bu anlamlarını da yitirmiş, biçimsel bağlılık gösterilerine dönüşmüşlerdir.

Aynı durumu ve eğilimi sosyalist ve devrimci hareketlerde de görüyoruz.

Devrimci Hareketlerin yükseliş dönemlerinde ritüellerin neredeyse hiçbir değeri ve önemi olmaz. 68’de ritüellerimiz yoktu.

Sanılır ki ritüeller devrimci hafızanın taze tutulmasının, ateşin sürdürülmesinin, devrimci ve sosyalist geleneğin aktarılmasının araçlarıdırlar.

Bu tam anlamıyla bir yanılsamadır. Ritüeller aslında tam da devrimciliğin eleştirel, hiçbir tabu tanımayan, gerçeklik somuttur diyen ve o somutluk içinde dünya devrimine azami katkıyı bu koşullarda nasıl yaparım diye düşünüp ona göre davranın gerçek devrimciliğin düşmanıdırlar.

Ritüeller eski toplamlarda; henüz okuma yazmanın kimse tarafından bilinmediği veya küçük bir azınlık dışında bilinmediği zamanlarda belli bir işlev görüyorlardı elbette.

Toplumsal varlıklar elle tutulup gözle görülmezler, ritüeller bu toplumsal varlıkların (dinler, topluluklar, ortaklıklar vs.) kavranılmasının araçlarıdıydılar. Bu nitelikleriyle, ritüeller her şeyden önce bir bilginin ve geleneğin aktarılması işini üstleniyorlardı.

Ama bugünkü toplumda, okuma yazmanın genelleştiği; olayların artan bir hızla aktığı bir toplumda bu işlevlerini de yitirmiş, tam karşı bir işlev üstlenmiş bulunmaktadırlar.

Ritüeller artık insanların geri yanlarına hitap etmektedirler. Ritüelleri ulusların ve ulusçuların en çok ve başarılı bir biçimde kullanması bir rastlantı değildir. Onun gerici ve karşı devrimci özünün görünümlerinden biridir.

Bu nedenle bizim devrimci ve sosyalist olanlara önerimiz, anmaları, ritüelleri bırakmaları, minimuma indirgemeleri, bunları yaptıklarında da aktüel bir mücadelenin veya yaratıcı ve eleştirel çalışmaların bir vesilesi olarak kullanmakla sınırlı kalmalarıdır.

Aşağıdaki yazı 6 Mayıs vesilesiyle yazılmış bir 1 Mayıs yazısıdır.

Yazının kendisi bir ritüelmiş gibi görünmesine rağmen ritüelleri ele alan ritüellere karşı bir yazıdır. Gelenek bu Sunuş’ta da sürdürülmektedir.

“Ritüelimiz” ritüllerde, ritüellerle mücadeledir.

05 Mayıs 2014 Pazartesi

Demir Küçükaydın

(Burada “Yol Nasıl Açılmıştı?” başlıklı yazı yer alıyordu.) Kitapta var.

SAĞLIK DOSYASI /// ARSLAN BULUT : DOKTORLAR, ŞİMDİ NEYİ SORGULUYOR ????


ARSLAN BULUT : DOKTORLAR, ŞİMDİ NEYİ SORGULUYOR ????

13 Nisan 2020

Neredeyse bir aydır, küresel salgınla ilgili ama ağırlıklı olarak elektromanyetik dalgaların biyolojik varlıklar üzerindeki etkisi üzerinde tamamen bilimsel araştırmalara dayalı yazılar yazıyorum…

Türkiye’de ilk vakanın açıklandığı 10 Mart gününden yaklaşık bir ay önce, 13 Şubat 2020’de, Semih Kalkanoğlu’nun verdiği bilgilere dayanarak, “Almanya neden 100 milyon maske istedi?” başlıklı yazıyla hem devlet yetkililerini hem de halkı uyarmıştım. O yazıda “Şimdi bu girişimlerden, Türkiye’de yüz maskesi üretiminin planlanmamış olduğu anlaşılıyor. Fakat Almanya’da bir şirketin acilen 100 milyon maske araması, ilginç değil mi? Almanya, Türkiye ile hemen hemen aynı nüfusa sahip: 83 milyon 200 bin… Almanya’nın nüfusundan fazla maske sipariş edilmesi, salgının Avrupa’ya sıçrayabileceği öngörüsüne dayanıyor olsa gerek. Türkiye, şimdilik bu konularla meşgul değil. ‘Göç yolda düzülür’ mantığını genetik yapısında taşıyan Türk Milleti, önemli işlerini hep son dakikaya bırakır ama devletin, her türlü ihtimali düşünerek gereken önlemleri alması gerekir.” demiştim.

***

Aslında tedbirlerin, Şubat ayından itibaren halka hissettirmeden alınmaya başlandığı fakat bunların yetersiz olduğu sonradan anlaşıldı.

Türkiye’nin hava kara ve deniz ulaşımında dünyaya kapatılması gerekirdi. Bu karar çok sonra alındı. ABD ile uçak seferleri devam etti. 21 bin kişi de umreye gönderilmişti. Dönüşleri Mart’ın ortasına denk geldi. Umreden dönenlerin bir kısmı karantinaya alınabildi, bir kısmı da Türkiye’nin dört bir tarafına dağıldı…

Bu süreçte bile devam eden siyasi tartışmaları bir kenara bırakarak bütün dikkatimi virüsün, neden bağışıklık sistemi düşmüş vücutlarda etkili olduğu konusuna verdim. Bu sebeple elektromanyetik dalgaların insanlar, hayvanlar ve bitkiler üzerindeki etkilerini araştıran bilim adamlarının çalışmalarına odaklandım. Bütün çalışmalarda, elektromanyetik radyasyonun, hücrelerdeki oksijeni dönüştürmesi üzerinde durulduğunu gördüm.

Süreç ilerledikçe, iktidarın hataları da ortaya çıkmaya başladı. Bu şartlarda bile iktidar, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehir belediyelerinin başarısız olması için engellemeler yaptı. Yardım kampanyalarına engel oldu. Çok kötü bir şekilde aniden açıklanan sokağa çıkma yasağı ile halkı sokağa döktüler, sonra da muhalefetin elindeki belediyelerin halka ekmek dağıtmasını bile durdurmaya çalıştılar!

***

Geldiğimiz noktada gerçek şu ki, ağır seyreden vakalarda virüs, insan vücudunu oksijensiz bırakarak ölüme sebep oluyor. Yalnız bu bilgi, Çin’de bazı insanların sokakta yürürken aniden düşüp ölmesini izah etmiyor. Görüntüler var! Vücudun virüs sebebiyle oksijensiz kalması bir zaman alır… Çin, bu konuda bilimsel bir açıklama yapmalıdır. Vuhan bölgesindeki salgının Çin’in tamamına ve birkaç vaka dışında Pekin’e yansımaması da dikkat çekicidir.

Son olarak, oksijensiz kalma konusuyla ilgili olarak Dr. Ayşegül Çoruhlu’nun “Korona virüsü oksijen seviyesi düşük olanlara mı kolay bulaşıyor?” başlıklı yazısına dikkat çekmek istiyorum.

Çoruhlu, konuyu bilimsel açıdan izah ettikten sonra “Korona görüldüğü üzere hemoglobine saldırıp bizim kandaki oksijenimizi azaltıyor ki Furinler artsın, virüs de hücreye daha sıkı bağlansın. Covid 19 hastalığındaki oksijensizlik sorunu konusunda durum öyle bir noktaya geldi ki hekimler şu soruyu soruyor:

‘Bu Covid 19 gerçekten bir akciğer hastalığı mıdır, yoksa tıpkı ‘yüksek irtifa hastalığında’ olduğu gibi bir oksijenlenme hastalığı mıdır? Tedavimize yüksek irtifa hastalığı tedavisini de eklesek mi?’

Bunlar medikal dünyada yeni sorulardır. Yeni çözümler de gelecektir” diyor ve tedavide C vitamin verilmesi, hastaya nitrik oksit solunumu yaptırılması gibi uygulamalara başlandığını hatırlatıyor! Peki bu tespitler ve uygulamaların bilimsel anlamı nedir?

SAĞLIK DOSYASI /// New Yorklu doktor acilden ‘corona’ görüntüleri paylaştı : Geç kaldık


New Yorklu doktor acilden ‘corona’ görüntüleri paylaştı : Geç kaldık

27/03/2020

ABD’de corona virüsünün merkezi New York’ta acil serviste görevli doktor hastanenin içinden çektiği görüntülerle durumun vahametini gözler önüne serdi.

Fotoğraflar: New York Times

Dünya Sağlık Örgütü’nün, “Çin ve Avrupa’dan sonra salgının yeni merkezi olabilir” dediği ABD’de vaka sayısı bir günde yaklaşık 17 bin artarak 85 bin 991’e çıkarak Çin’i geçti. New York’ta ise 39 bin 140 tesit edilmiş vaka bulunurken, 457 kişi hayatını kaybetti.

Doktor Colleen Smith New York’ta hizmet kapasitesinin sınırlarını zorlayan bir acil servisin içinden görüntülerle hastanenin 72 saatini paylaştı.

“Bu gördüğünüz ayakların hepsi Covid-19 hastası” diyerek acilde yan yana yatan onlarca hastanın yatağını gösteren doktor, “Sinir bozucu olan şey ise geç kalmış olmamız, bunun olacağını biliyorduk” diyor.

Smith, hastanedeki durumu şu sözlerle özetliyor: “Her geçen gün durum daha da kötüye gidiyor bugün cesetleri saklamak için bir donduruculu kamyonet getirmek zorunda kaldık”.

Solunum cihazı bulmaya çalıştıklarını anlatan Smith’in çalıştığı Elmhurst Hastanesi’ne başka hastaneden birkaç saat içinde cihazlar geldi. Ancak sadece beş cihaz gelebilmişti. Bu bir haftadaki üçüncü acil ekipman tedarikiydi. Sağlık çalışanlarının telkinlerine rağmen ABD’li yetkililer ekipman eksikliği yaşandığını reddediyor.

“Şimdi beş tane daha solunum cihazımız var ancak insanlar ölmezse yarın ya da öbür gün yeniden solunum cihazına ihtiyacımız olacak” diyen Smith şöyle devam ediyor: “Yetkililer her şeyin iyi olacağını söyleyip duruyor ama bizim açımızdan bakınca olmayacak. İhtiyacım olan desteği alamıyorum. hastalarımla ilgilenmek için ihtiyacım olan malzeme desteğini bile alamıyorum. Ve burası Amerika, güya birinci dünya ülkesiyiz.”

Burası normal günlerde de acil servisi yoğun olan bir hastane. Günde 200 kadar hasta geliyor. Şimdi bu sayı 400’ün üzerinde.

Smith, hastalığın sanılandan daha yaygın olduğunu şu örneklerle anlatıyor: “Başta öksürük ve ateş olan hastaları izole ediyorduk. Onların yanında ekstra dikkatli oluyorduk. Ancak şimdi ateşi olmayıp da sadece karın ağrısı şikayetiyle gelen hastaların röntgenlerinde de Covid-19 bulgularına rastlamaya başladık. Mesela araba kazasında yaralanan biri geliyor ve röntgen çektiğimizde akciğerleri ‘corona‘sı varmış gibi görünüyor. Şimdi anlıyoruz ki birçok hastamız aslında Covid-19’du ama biz fark etmedik. 10 asistan ve birçok hemşire hasta oldu. Çoğu doktor semptom gösterse bile test yaptıramıyor. Defalarca virüse maruz kalıyoruz, koruyucu ekipmanımız eksik. Sabah taktığım n95 maskesiyle bütün hastalara bakıyorum. Bugün taktığım maskeyi cuma da takmıştım. Maskelerin bitmesinden endişe ediyoruz.“

Hastane yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyor. Hafif semptomları olan hastalar için dışarıda test çadırı kurulmuş.

“Her geçen gün daha ağır hastalar geliyor” diyen Smith genç hastaların çoğunun sigara içmeyen sağlıklı bireyler olduğunu söylüyor.:“Bu kadar ağır hasta olacağını beklemediğimiz 30-50 yaş arası sıradan insanlar.”

Görüntüler Smith’in uyarılarıyla bitiyor: “Bu bir ay, iki ay, üç ay böle devam ederse ne yaparız bilmiyorum. İhtiyacımız olan malzememiz yok. Bunları söylediğim için başım derde girerse de umurumda değil. İnsanların bilmesini istiyorum. Durum kötü, insanlar ölüyor. Acil servisinde hastalarla ilgilenmek için ihtiyacımız olan malzeme yok. “

VİDEO LİNK : https://youtu.be/bE68xVXf8Kw

SAĞLIK DOSYASI : CORONAVİRÜS DOKTORUNDAN CORONAVİRÜS İLE İLGİLİ ACI TABLO


CORONAVİRÜS DOKTORUNDAN CORONAVİRÜS İLE İLGİLİ ACI TABLO

Doktor olan bir kuzenimin kendi aramızdaki whatsapp grubunda yazdıklarını aşağıda sizlerle paylaşıyorum.

KAYNAK : İNTERNET

Yıllardır doğru düzgün girmediğim facebooka bu virüs yüzünden girip bir şeyler yazayım istedim çünkü neredeyse 15 ocaktan bu yana, yani 2 aydır bu hastalık üzerine bilimsel makaleler de dahil çok fazla okuma yaptım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Bu virüsten kaçış yok arkadaşlar. İstisnasız hepimiz yakalanacağız. Ama ne kadar geç yakalanırsak o kadar iyi, bunu en sonda açacağım. Aynen grip virüsünde olduğu gibi önümüzdeki yıllar, on yıllar boyunca bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Emin olun bu kesin. Şu an alınan karantina, tatil, izin vb önlemlerinin tamamı virüsün yayılma hızını yavaşlatıp, sağlık sektörünün çökmemesini sağlamak üzere alınıyor.

Çok hızlı yayılımda hastanelerin yoğun bakım üniteleri çıkmaza giriyor ve bilamecbur İtalya örneğinde olduğu gibi hangi hastanın yaşayacağına, hangisinin öleceğine karar verilmesi gereken berbat bir durum ortaya çıkıyor.

Virüs dediğimiz şeyler aslında öldürücü, şeytani birer düşman değiller. Onlar da aynen bizim gibi üzerinde konuşlandıkları alan sayesinde yaşayan canlılar. Zaten genelde hayvanlardan bize geçiyorlar ve evet, hayvanları genelde öldürmüyorlar. Çünkü kendileri de yaşamak için üzerinde yaşadıkları canlılara muhtaçlar. Yüzyıllardır hayvanlarla beraber yaşamaya alışmışlar.

E peki biz neden ölüyoruz? Çünkü birbirimizi tanımıyoruz. Virüs kendini hala hayvan vücudunda zannediyor. Yeni yerleştiği konağın şartlarını henüz bilmiyor. Belli bir süre geçtikten sonra hem bizler onlara bağışıklık kazanacağız hem de onlar kendi sonsuz yaşamları için mutasyona uğrayacaklar. Böylece beraber yaşamaya alışacağız.

Mesela aranızda herpes labialis adlı virüsü duyan oldu mu hiç? Duymadınız ama kendisi dünyanın en yaygın virüslerinden birisi ve bir kere vücudumuza girdikten sonra biz ölene kadar vücuttan atılamıyorlar. Peki ne yapıyor bu virüs? Dudağınızda uçuk çıkarıyor. O kadar işte. Bizi öldürmüyor çünkü biz ölürsek kendisi de yaşayamıyor.

Grip virüsü de hemen hemen öyle. Öldürücülük oranı %0.1 civarı ve genelde zaten vücudunda kronik sorun olanları öldürüyor. Her sene ve her sene dünyada yarım milyar insan grip virüsüne yakalanıyor. Bu şekilde birlikte yaşamaya alıştığımız tonla virüs var. Corona virüsler (sars, mers vb) ile de yaşamaya alışacağız (tabii mers ile belki 1000 yıl sonra).

Sadede gelirsem, dediğim gibi hepimiz bu virüse yakalanacağız. Hatta belki birçoğumuz yakalandı bile ama fark etmedi. Ve hatta hastalığı da atlattı. Vücudu virüsle yaşamaya çoktan alıştı ya da virüs o vücutta yaşayamadı ve başka konaklara geçti. Bu konuda en güzel örnek Diamond Princess gemisi. Gemideki 3700 kişinin 700’ünde test pozitif çıkmış. Ama bu 700 kişinin 350’si hastalığı hissetmemiş bile. Ve hala da çok sağlıklılar. Yatak döşek yatmıyorlar. Ki yaş ortalamaları da baya yüksek.

Peki neden böyle? Çünkü o 350 kişinin bağışıklık sistemi çok güçlü. Yani bu hastalıkta en önemli şey bağışıklık sistemi. Aramızda bağışıklığı iyi olanlar, spor yapanlar, doğru besinleri alanlar, sigara içmeyenler vb. bu hastalığı belki hissetmeyecek bile. Belki hafif bir grip gibi atlatıp hayatlarına devam edecekler.

Ne yapmak gerekiyor? Öncelik vücut direnci. Spor ve hareket. Sonrası beslenme. Özellikle meyve sebzeler ile daha spesifik şeyler, mesela sarımsak, yoğurt, kefir, yeşil çay vb. Sonrası ise besin takviyeleri. Özellikle c vitamini, çinko, beta glukanlar (1.3 ve 1.6) ve kara mürver ekstresi. Meyve sebzeler ve takviyeler eğer kendinize de dikkat ederseniz bu kışı atlatmanızı sağlayabilir. Çünkü bağışıklık sistemini çok dirençli hale getiriyorlar.

Dediğim gibi, bu virüsle yaşamaya alışın. Önümüzdeki yıllarda, hatta belki aylar ya da haftalarda mutasyona da uğrayacak, ya daha ölümcül olacak, ki kendi de kaybeder, bu yüzden bunu düşük olasılık görüyorum, ya da o da bizimle yaşamayı öğrenecek. Aşısı bulunsa bile mutasyona her uğradığında aşı işlevini kaybedecek. Grip aşıları da öyledir. Sizi sadece geçmiş senelerin grip virüslerinden korur. Yenilerinden değil. Yani tam koruma sağlamaz. Tam koruma her zaman için bağışıklık sisteminizdir.

Fakat dediğim gibi virüsün canlılığını devam ettirebilmesi için bulunduğu konağı öldürmemesi ve başka konaklara geçebilmesi gerekiyor. Bunun için de mecburen mutasyona uğramak zorunda. Mutasyon dediğimiz şey ise nesille alakalı ve virüsler çok hızlı üreyip öldükleri için bizlerde yıllar alan nesil değişimi onlarda saatler alabiliyor. Bu sayede çok hızlı mutasyon geçiriyorlar. Ve büyük bir olasılık süre geçtikçe virüs bulaştığı kişiyi öldürmeyecek şekilde mutasyon geçirecek. Yani bu virüsü ne kadar geç kaparsanız tehlikesi o kadar az olacak.

Evet, hepimize uğrayacak bu virüs ama ne kadar geç uğrarsa o denli şanslı olacağız. Bu yüzden olabildiğince evden çıkmamak, hijyene dikkat etmek, gerekli şekilde beslenmek, hareket etmek ve gerekli takviyeleri almak gerekiyor. Bunları yapanlar emin olun hepimizden uzun yaşayacak.

Özet

1- Kendinizi karantinaya alın. Virüsle en geç temas edenler en şanslıları olacak

2- Hijyen. Olabildiğince temizliğe dikkat edin.

3- Meyve sebze yiyin.

4- Bağışıklığa iyi gelen sarımsak, kefir, yoğurt gibi besinler tüketin.

5- Bağışıklığa çok iyi gelen besin takviyeleri ve vitaminler alın. Örnek: beta glukanlar, c vitamini, çinko, kara mürver ekstresi vb.

6- Hareket edin ve evinizde spor yapın.

7- Sigarayı bırakın.

8- Bol su için.

HASTANELER DOSYASI /// YUSUF KAYIŞOĞLU : DOKTORLARIN GÖZÜNDEN ŞEHİR HASTANELERİ


YUSUF KAYIŞOĞLU : DOKTORLARIN GÖZÜNDEN ŞEHİR HASTANELERİ

28 Temmuz 2019

E-POSTA : ykayisoglu

Eskiden mürekkep kokulu bir dergiydi Hekimce Bakış.

Belli periyodlarla gelirdi.

Sonradan dijitale döndü.

Artık internet üzerinden yine dergi tadında yayınlanıyor.

Bursa’nın sağlık sorunlarına doktorların gözünden mercek tutan derginin bu ayki sayısının konusu üzerinde çokça konuşulan Şehir Hastaneleri oldu.

Elbette…

Kapak konusu 16 Temmuz’da açılan Bursa Şehir Hastanesi’ydi.

Açılışından önce çıkan Hekimce Bakışı Dergisi’nin konuya ilişkin yazısı şöyle başlıyor:

"Bursalılar 16 Temmuz sabahına uyandıklarında ‘kamu sağlık’ hizmetleriyle ilgili ‘zorlu sancılı’ bir sabaha uyanmış olacak.

‘Uyanma’ sözcüğünü teknik olarak düşünebilirsiniz ‘gerçekten’ uyanmaları ve gerçekleri yaşayarak daha iyi görmeleri için biraz zamana ihtiyaçları olacak.

Ama bu ‘acı’ bir uyanma olacak.

Açıkçası bu uyanma konusu Türkiye halkı için hepimiz için biraz sancılı acı bir deneyime dönüşmüş durumda…

Şöyle geriye dönüp örneğin son 20 yıla baktığınızda milyonları toplumun tümünü yakından ilgilendiren kamu hizmet alanlarının nasıl çökertildiğini acı bir deneyime dönüştüğünü görebilirsiniz…"

Bu girişin ardından ulaştırma eğitim enerji tarım alanlarına tutulan aynanın ardından sağlıkla ilgili gelişmelere mercek tutuluyor.

Çok çarpıcı değerlendirmeler var.

Tam anlamıyla büyük bir özet söz konusu…

Sağlık mı?

Şöyle anlatılıyor:

"Bu kamu alanlarından herhalde en müstesna olanı insan yaşamındaki kıymetinin vazgeçilmez önceliği nedeniyle sağlık alanı…

Türkiye halkının sağlığı da diğer kamu alanlarında olduğu gibi özellikle son 17 yılda adım adım özel sektöre ve ranta teslim edildi.

Herhalde bu adımların zirvesi ‘şehir hastaneleri’ projesi oldu…

Çıplak bakışla bir ‘kamu projesi’ ama ayrıntılarıyla baktığınızda tam bir ‘özel sektör projesi’ olan ‘şehir hastaneleri’ eğer kısa sürede müdahale edilmediği takdirde muhtevası gereği önümüzdeki 20-25 yıl boyunca sağlık alanında milyonlarca insan için yine kabusa dönüşecek.

‘Ticari sır’ gerekçeleriyle ‘şartnameleri ve sözleşmeleri’ halktan gizlenen ‘şehir hastaneleri’ projesinin gerçekleri ortaya çıkarıldıkça halk için "sağlık üretme mekanizmasından" ziyade yerli ve uluslararası şirketler için bir ‘rant üretme makinesi’ olarak tasarlandığı görülüyor.

Bu konuyla ilgili bireysel olarak da Prof. Dr. Kayıhan Pala deyim yerindeyse yıllardır çırpınıyor.

Hatta "Şehir Hastaneleri – Türkiye’de Sağlıkta Kamu Özel Sektör Ortaklığı" ismiyle çok değerli bir kitap da yazdı.

Ne yazık ki şehir hastaneleri konusu gündemde yeterince yer bulamadı…

Şehir Hastanesi ile birlikte Bursa merkezdeki bazı hastaneler de kapısına kilit vurularak binlerce hasta şehrin kilometrelerce dışındaki bir hastaneye mahkûm ediliyor. Kapatılacak hastanelerin şunlar olacağı kaydediliyor:

Muradiye Devlet Hastanesi Ali Osman Sönmez Onkoloji Devlet Hastanesi Prof. Dr. Türkan Akyol Göğüs Hastalıkları Hastanesi ve Zübeyde Hanım Doğumevi Hastanesi.

Bu satırlardan sonra Bursa’nın üniversite içine sıkışmayan kendi kariyeri yerine halkın gerçekleriyle dertlenen Kayıhan Hoca’nın daha önce birçok kez paylaştığı şu sözler alıntılanıyor:

"Hastane açıldıktan sonra Sağlık Bakanlığı ihaleyi alan şirketlere 2 ana başlıkta ödeme yapıyor. Birincisi kira ve bakım onarımı içeren kullanım bedeli. Bu ihalede belirlenmiş sabit tutar ve 25 yıl ödenecek. Bu tutar dolar bazında belirlendiği için dövizdeki kur farkından etkilenecek ayrıca paranın değeri analizi adını verdikleri analize göre kur farkı dışında enflasyondan da etkilenecek. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi bu yöntemle değil klasik ihale yöntemiyle yapılsa 2 milyar TL’ye mal olacaktı. Şimdi 25 yıl boyunca ödenecek kirayı topladığımızda yaklaşık 25 milyar TL ödenecek.

Hesaplarımıza göre 3 buçuk 4 yıllık kiralarla bu hastanelerin tamamı klasik ihale yöntemiyle yapılabilir. Temel itirazımız modelin çok yüksek maliyet içermesine. Kalkınma Bakanlığı 2016 yılı raporunda da 18 şehir hastanesi yatırım bedelinin 10.3 milyar dolar ödeyeceğimiz kira bedelinin 30 milyar dolar olduğunu ortaya koyarak bizi doğruladı. Bu sağlıkta özelleştirmenin yeni yöntemi. Tamamen uluslararası sermaye için yeni sermaye birikim aracı ve yeni kar maksimizasyonu modeli.

Bir hesap yaptık. Sağlık Bakanlığı 2018 bütçesine açılmış olan 4 şehir hastanesi ve bu yıl açılacak hastaneler için 2.6 milyar TL kira ödeme bedeli koydu. Bu 2.6 milyarla hastane yapsak arsalar hazineden 150 yataklı tam teşekküllü 64 hastane yapardık. Bir yıllık kira ile 150 yataklı 64 hastane yapabiliyorsak neden 25 yıl boyunca kira ödeyelim. "

Yazı aslında çok daha ayrıntılı.

Şu iki notla birlikte özetini aldık buraya.

Şehir Hastanesi’nin yapımını üstlenen şirketlere yüzde 70 yatak ve diğer hizmetlerde doluluk garantisi veriliyor.

Kira bedel ve artışları enflasyon ve döviz kurlarındaki artışa bağlı olacak.

Burada devlet yaptığı hatayı anladı ve önlem almaya çalışıyor.

Ve en önemli noktalardan biri daha…

‘Ticari sır’ gerekçesiyle şartnameler ve sözleşmeler kamuya açıklanmıyor. Bazı bilgilere davalar aracılığıyla ulaşılabiliyor.

Hukuksal uyuşmazlıklarda Türk mahkemeleri geçerli olmayacak. Olası uyuşmazlıklarda davalar Londra’daki mahkemelerde görülecek.

Şehir Hastaneleri’nin şehir merkezlerine uzaklıkları kadar bu yönleri de önemli olsa gerek.

LİNK : http://www.yenidonem.com.tr/yazarlar/yusuf-kayisoglu-74/doktorlarin-gozunden-sehir-hastaneleri-11360.html

SAĞLIK DOSYASI : ŞARLATAN DOKTORLARIN 10 ÖZELLİĞİ NE ??? İSTANBUL TABİP ODASI SIRALADI…


ŞARLATAN DOKTORLARIN 10 ÖZELLİĞİ NE ??? İSTANBUL TABİP ODASI SIRALADI…

16 Ocak 2019

Kendi ifadeleriyle şarlatan doktorlar hakkında bir basın bildirisi yayınlayan İstanbul Tabip Odası mesleği itibarsızlaştıran doktorların 10 ortak özelliğini sıraladı…

Açıklamada özellikle medyatik; “ezber bozan tabu yıkan” beyanlarıyla öne çıkan doktorlar hedef alındı. Çok sert bir eleştiri niteliğinde kabul edilebilecek basın bildirisinde şarlatan doktorların 10 ortak özelliği de sıralandı.

İstanbul Tabip Odası bu açıklamayla halk sağlığı olarak gördüğü bir sorunun üzerinde gitmeyi halkı şarlatan doktorlara karşı bilinçlendirmeyi amaçlıyor.

İstanbul Tabip Odası (İTO) bazı tıp doktorlarının basın-yayın organlarında ‘ezber bozan’ ‘tabu yıkan’ ‘şoke eden’ şeklinde verilen açıklamalarına tepki gösterdi. İTO ‘şarlatan’ olarak tanımladığı doktorların 10 özelliğini sıraladı.

İşte İstanbul Tabip Odası’nın şarlatan doktorlar hakkındaki basın açıklaması…

Modern Tıbba Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Tıbbın Şarlatanlarının 10 Ortak Özelliği

SAKIN KANMAYIN SAĞLIĞINIZDAN OLMAYIN!

Basın yayın organlarında sosyal medyada sık sık bazı tıp doktorlarının “ezber bozan” “tabu yıkan” “şoke eden” açıklamaları yer alıyor. İstanbul Tabip Odası (İTO) Yönetim Kurulu olarak 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu ve ilgili mevzuatın verdiği görev yetki ve sorumluluklar çerçevesinde bunların bazıları için gelen şikayetler üzerine ya da resen soruşturma açılıyor ve İTO Onur Kurulu’na sevk ediliyor ve kusurlu bulundukları takdirde cezalandırılıyorlar.

İTO Onur Kurulu doğrudan hekimler tarafından seçilir ve çalışmalarını İTO Yönetim Kurulu’ndan bağımsız ve tamamen tarafsız olarak yürütür.

Bununla birlikte İTO Yönetim Kurulu olarak yargılama süreçlerine gölge düşürmemek için azami çabayı gösteriyoruz ve soruşturmaya konu olan olay ne kadar bariz ve vahim olsa da soruşturma sürecinin bütün aşamaları tamamlanmadığı sürece zaman zaman meslektaşlarımızın ve kamuoyunun tepkisini çeksek de konu hakkında görüş belirtmiyoruz.

Gittikçe daha büyük bir halk sağlığı sorunu haline geliyor

Ancak girişte bahsettiğimiz meselenin giderek daha büyük bir halk sağlığı sorunu olduğunu gözlüyoruz ve bu nedenle tekil bireylere değinmeden konuyla ilgili görüşlerimizi kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz. Öncelikle belirtelim ki; modern tıp dogma değil bilimsel bir disiplindir ve felsefesinden pratik uygulamasına kadar modern tıbba dair her konunun tartışılması gayet doğal ve de sağlıklıdır. Keza sağlık sadece hekimlerin/sağlık profesyonellerinin üzerinde söz söyleyebileceği bir konu değildir. Bu tartışmaların bilimsellikten şaşmamak kaydıyla toplumun önünde toplumun katılımıyla yapılmasında da hiçbir sakınca yoktur. Tersine tıbbi konuların bütün toplumun anlayabileceği popüler bir dille anlatılması toplum sağlığı açısından son derece önemli ve değerlidir.

Ancak ne yazık ki bazı tıp mensupları ısrarla ve inatla toplumun sağlık eğitimi konusundaki eksikliğini istismar etmeyi mesleki bir kariyer haline getirmektedir.

Aslında olay sadece günümüze ve ülkemize özgü değildir; çağlar boyunca her zaman tıpla birlikte tıbbın itibarından yararlanarak tıbbı ve hastaları istismar ederek var olmuştur ve Türk Dil Kurumu Bilim ve Sanat Terimleri Ana Sözlüğü’nde şöyle tanımlanmaktadır.

Şarlatan: Bilim vicdan etik ve deontoloji vb. her türlü değer sistemini yok sayarak kısa zamanda ün ve varlığa ulaşmak için her türlü yola başvurarak hekimlik pratiği yapan kişi. Uzmanlık ve ilgi alanları tarzları üslupları farklı olsa da açıklamalarıyla sık sık “kamuoyunun gündemine oturan” tıbbın şarlatanlarının bazı ortak özellikleri şunlardır:

Şarlatan doktorların 10 özelliği ne?

1. Her ne kadar modern tıbbı yerden yere vursalar da; bunu yaparken modern tıp eğitimi sonucu kazandıkları “doktor” unvanlarını ve akademik kariyerlerini kullanmaya özen gösterirler. Özel muayenehanelerinde kliniklerinde hasta bakmaya ilaç yazmaya devam ederler.

2. Hemen her açıklamalarında bilimsel/tıbbi gerçekler/doğrularla bilim dışı yalanları/yanlışları birlikte harmanlayarak sunar böylece yalanları/yanlışlarını gerçeklerin/doğruların arasında gizlemeye çalışırlar.

3. İleri sürdükleri “ezber bozan” “tabu yıkan” “şoke eden” iddiaların hiçbir bilimsel ispatı yoktur. Kendilerine soracak olursanız iddialarını ispatlamaları için bilimsel dayanağa ihtiyaç yoktur kendilerinin söylemiş olmaları yeterlidir.

4. Ortaya attıkları iddiaların çürütülmesinde kendileri açısından hiçbir sıkıntı duymazlar; hemen yeni konular yeni iddialar bulurlar. Hemen hepsinin kendince “her derde deva” bir meyvesi sebzesi insan yaşamını en az 30 yıl uzatacak bir diyet/tedavi kürü vardır.

5. Yaşam düsturları “Bir gün herkes -15 dakikalığına- ünlü olacak!” taktikleri “Reklamın iyisi kötüsü olmaz!”dır. Bilimsel başarılarıyla değil medyatik söylemleriyle kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışırlar.

6. Kendilerine uzatılan her mikrofona yöneltilen her soruya uzmanlık alanları olup olmadığına bakmaksızın mutlaka verilecek bir cevapları vardır. Bazıları daha da ileri gidip fırsatını yakalamışken derin sosyolojik tahlillerde bulunurlar.

7. Bugün zaten birçok doktorun ve tabip odalarının “aşırı teşhis”ten aşırı teknoloji ve ilaç kullanımına tanı/tedavi süreçlerine tıbbi teknoloji/ilaç tekellerinin müdahalesinden kapitalist tıbba kadar bir dizi uygulamayı son derece radikal eleştiriler yönelttiğini bilmezden/görmezden gelirler; kendilerini biricik kahraman ilan ederler.

8. Zihin dünyaları “komplo teorileri”yle doludur; kanserin çaresi bulunmuştur ama ilaç firmaları gizliyordur şekerin zararı kendileri ifşa edene kadar toplumdan saklanmıştır aşıların içinde alüminyum vardır ve otizme yol açıyordur vb. ve de bütün bu komploların farkına varan biricik akıl sadece kendilerinde mevcuttur.

9. Açıklamalarında soyut bir “tıbbi endüstri” “sistem” eleştirisi varsa da hiçbir zaman mevcut sağlık politikalarını ve o politikaların sahibi siyasi iktidarı eleştirmezler iktidar partisi AKP’nin adını dahi ağızlarına almazlar; sonunda da faturayı doktorlara keserler.

10. Her ne kadar bütün bu faaliyetlerini kendileri için hiçbir karşılık beklemeden toplum için/toplum yararına “uhrevi” amaçlarla yaptıklarını iddia etseler de çabalarının meyvelerini daha çok tanınırlık/bilinirlik/kabul görme hasta sayısı/kitap satışlarında artış gibi “dünyevi” nimetler olarak toplamaktan kaçınmazlar.

11. Modern tıbba saldırmanın dayanılmaz hafifliği

“Modern tıbba saldırmanın dayanılmaz hafifliği” ile sanatlarını icra eden bu şarlatanlar çağlar boyunca olduğu gibi bugün de sadece hekimlere ve hekimliğe zarar vermekle kalmamakta; kişisel çıkarları için insanların modern tıbba güvenini zedeleyerek ve onları bazen ölümle sonuçlanacak kadar yanlış yönlendirerek aslında ve esasen toplum sağlığı için ciddi bir tehdit oluşturmaktadırlar.

Nitekim biz hekimler acillerde polikliniklerde yoğun bakım servislerinde ne yazık ki her geçen gün daha fazla sayıda bu şarlatanların yanlış yönlendirmelerine kanıp sağlığından ve hayatından olan hastalarla karşılaşmaktayız.

Bu nedenle tabip odaları bu şarlatanları soruşturmakta cezalandırmakta; meslektaşları kendi içlerine dahi almayarak tepkilerini göstermektedirler. Ancak biliyoruz ki bu şarlatanlara verilecek en büyük ceza toplum tarafından dikkate alınmamaları yok sayılmaları dışlanmalarıdır.

Bu nedenle öncelikle değerli basın yayın kuruluşlarından rica ediyoruz:

Lütfen bu menfaatperest şarlatanların bilim dışı bilgilerle toplumu yanlış yönlendirmesine ve insanların sağlığını tehlikeye atmasına aracı olmayınız. Ve de bütün toplumu bu şarlatanlara karşı uyarıyoruz:

Sakın Kanmayın Sağlığınızdan Olmayın!

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ İSTANBUL TABİP ODASI

LİNK : https://www.gidahatti.com/sarlatan-doktorlarin-10-ozelligi-ne-istanbul-tabip-odasi-siraladi-139435/