DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Dış Politika Profesörü Baskın ORAN Yazdı, Mussolini’nin Mare Nostrum’u


Dış Politika Profesörü Baskın ORAN Yazdı, Mussolini’nin Mare Nostrum’u

İtalyan işgalinde bulunan Onikiadalar ve Meis’i 1923 Lozan’da vermekle geçiştirdiler (Md. 15)

17 Eylül 2020

Baskın Oran

Yazılarda hep Türkiye’den konuşuyoruz. Hem iç hem dış politika. Bu hafta çeşit olsun, artık farklı ve bambaşka bir ülkeden, İtalya’dan bahsedelim.

Gerçi yazar Feridun Nadir iki ülkeyi çok benzetiyor: “Espresso yerine Türk kahvesini, makarna yerine kuruyu-pilavı, pizza yerine lahmacunu, Bellini yerine Dede Efendi’yi, Da Vinci yerine Hezarfen Ahmed Çelebi’yi, Al Bano yerine de rahmetli Kayahan’ı koydunuz mu Türkiye oluyor işte.”

Pek öyle değil tabii. “Faşizm” ile “Milli İrade” aynı mı? Roma İmparatorluğu ile Osmanlı’yı geri getirmek istemek aynı mı? “Kara Gömlekliler” ile “Takviye Hazır Kuvvet” aynı mı? Mare Nostrum ile Mavi Vatan aynı şey mi?

Ama Türkiye’yi bırakıp konumuza gelelim biz: İtalya ve İl Duçe’si (lideri) Mussolini. Vikipedia’dan özetleyelim.

***

Risorgimento diye anılan birleşmesini çok geç oluşturabilen (1871 Viyana Kongresi, hatta bazılarına göre 1918 Villa Giusti Ateşkesi) zayıf İtalya, diğer Batılı ülkeleri takliden sömürge kapma hevesiyle girdiği I. Dünya Savaşı’ndan hüsranla çıktı. Fransa ve özellikle İngiltere, vaat ettiklerinin aksine, İzmir’in işgalini Yunanistan’a verdiler.

Bunun üzerine İtalya, Trablusgarp’ı işgal ettiği 1912’de el koymuş olduğu Onikiadalar ve Meis’ten hareketle Antalya’yı, oranın Muğla’ya kadar batısını, Konya’ya kadar da kuzeyini bikaç yüz kişilik kuvvetlerle işgale kalktı, beceremedi, üstelik Müttefikler’den de azar işitti.

Ama savaş sonrasında İtalya’ya hiçbir şey vermemek de olmazdı; zaten İtalyan işgalinde bulunan Onikiadalar ve Meis’i 1923 Lozan’da vermekle geçiştirdiler (Md. 15).

***

Böylesi bir psikolojik ortama giren İtalya, ekonomik olarak da çökmüş biçimde çıktı savaştan. Hatta, sömürge uğruna girdiği bu felaket sırasında harcadığı paranın, Risorgimento’yu gerçekleştirdiğinden beri harcadığından fazla olduğu söylenir.

Savaş sonrasında işsizliğin ve enflasyonun tavan yaptığı bir ortamda Kral III. Vittorio Emmanuele, durumu düzeltmesi için Mussolini’yi 1922’de başbakan yaptı. Önceleri liberallerin desteğini alan Mussolini, tren ve otoban sistemleri kurarak ve çiftçileri destekleyerek ekonominin canlanmasını, işsizliğin azalmasını sağladı. Popülaritesini çok artırdı.

Fakat kısa zamanda tam bir polis devleti kurdu. Kara Gömleklileri kullanarak komünistleri imhaya girişti. Sendikaları yasa dışı ilan etti. Diğer partileri kapattı. Eğitimi kontrolüne aldı. Bütün bakanlıkların görev ve yetkilerini kendinde toplayarak orduyu da yönetmeye başladı.

Üniversite öğretim üyeleri rejimi savunacaklarına dair yemin ettirildiler. Kitap ve gazetelere sansür getirildi, gazete editörleri Mussolini tarafından belirlenmeye başlandı. Yasalar yeni baştan yazıldı.

Seçim sistemini kendine göre tekrar düzenleyen Mussolini başbakanlıkla yetinmeyecek, devleti kendi şahsında kişiselleştirecek, tüm kurumları kendi sarayı etrafına kümelendirecek, Eylül 1943’te de kendini “İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nin Duçesi” ilan edecektir.

***

Ne var ki, bu tek adam rejimi devletin işlemesini engellemeye ve ekonomi dahil ciddi çöküşe yol açmaya başladı.

Bunun üzerine Mussolini halkın sempatisini tekrar kazanmak için dış politikada çok taşkın bir milliyetçi yayılmaya girişti. Büyük harcamalar sonucu silahlandı ve özellikle de donanmayı güçlendirdi. 1923’te Korfu’yu bombaladı, 1939’da işgal de edeceği Arnavutluk’ta kukla bir rejim kurdu.

İtalya 1923-32 arasında Libya’yı yeniden fethedecek, 1935’te Habeşistan’ı işgal edecek, daha 1923’te Adriyatik’in İtalya’ya yetmeyeceğini söylemiş olan İl Duçe de Mare Nostrum’u ilan edecektir.

Türkiye’nin Antalya ve kuzeyi de bu işgal planlarına dahildi. İtalya iki savaş arasında Türkiye’yi en çok endişelendiren Batılı devlet oldu. Mussolini’nin her açıklaması ve hareketi Ankara tarafından büyük dikkatle izleniyordu. Habeşistan işgali nedeniyle başlayan Milletler Cemiyeti yaptırımlarına Türkiye de katılınca İtalya protesto etti, 1936’da Onikiadalar’ı tahkime başladı, Montrö’yü de imzalamadı (denizci bir devlet olarak Boğazlar’ı çok kullandığı için 38’de katılacaktır).

***

Bu milliyetçi süreçte yayılmacılığın tahrik edici tadını aldıktan sonra artık Mussolini’nin durması zordu. Malta, Korsika ve Tunus’u topraklarına katmak ve “Roma İmparatorluğu’nu yeniden ihya” için Almanya’nın yanında savaşa girdi. Fakat K. Afrika ve Balkanlar’da orduları mağlup oldu.

Mussolini ve İtalya 1943’te bütünüyle yenildi.

Sonrasını biliyoruz.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// HÜSEYİN MACİT YUSUF : ANLAŞMA OLASILIĞINI AB VE ABD YOK ETTİ


HÜSEYİN MACİT YUSUF : ANLAŞMA OLASILIĞINI AB VE ABD YOK ETTİ

03 Eylül 2020

Rum Yunan ikilisinin, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de, Kıbrıs Türkünün ve Anavatan Türkiye’nin haklarına karşı kışkırtıcı girişimleri sürerken, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın uluslararası anlaşmaları yok sayan tutumu mevcut gerilimi daha da artırıp iki ülkeyi heran savaşa sürükleyecek bir ortam varken, Avrupa Birliği’nin üyeleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın kışkırtmaları ile Türkiye’ye ağır yaptırım uygulama hazırlığı içinde olduğu bir ortamda, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Kıbrıs’ta Rumlarla nasıl ortak devlet kuracağı, federasyonu gerçekleştireceği merak konusudur. Akıncı, 11 Ekim’deki cumhurbaşkanlığı seçimini kazanıp KKTC halkı beni seçti, halkın iradesi federasyon istiyor ben de bunu gerçekleştireceğim diye Türkiye’ye rağmen bir düşünce ve hesap içerisinde ise bundan şimdiden vazgeçmelidir. Kıbrıs’ta yukarıda da vurguladığım gibi Rumlarla federasyon bir yana işbirliği yapacak bir ortam dahi yoktur. Bunun sorumlusu, daha doğrusu ortamı bu duruma getiren Rum-Yunan ikilisinin bölgeyi hegemonyasına alma arzusu ve bu yöndeki maksimalist talepleridir.

Son günlerdeki iki gelişme, KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında müzakerelerin yeniden başlama olasılığını ve federasyonun tesis edilmesini tamamen ortadan kaldırmıştır.

***

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, önceki gün Rum lider Anastasiadis’i telefonla arayarak 1987’den beri ABD’nin Güney Kıbrıs’a uyguladığı Silah Ambargosu’nu kaldırdıklarını bildirmiştir. Pompeo’nun ‘Dünya Barış Günü’nde’ böyle bir açılım yapması, bölgemizde barış ve huzur ortamını berhava edecek bir kararı duyurması oldukça anlamlıdır. Bana göre, Silah Ambargosu’nun kaldırılması emperyalist Batı’nın, özellikle ABD’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye ve Kıbrıs Türk halkına karşı savaş ilanıdır. ABD, her ne kadar da ‘sadece savunma amaçlı silahların Rum tarafına satış kısıtlamasını 1 Ekim 2020’den 30 Eylül 2021 tarihine kadar kaldırdığı’ gibi bir sınırlamadan bahsetse de bu düşmanca bir tutumdur ve başka türlü izah edilemez.

Başbakan Ersin Tatar, "Amerika Birleşik Devletleri’nin bir yıl süreyle de olsa Güney Kıbrıs’a silah ambargosunu kaldırmasının Rum uzlaşmazlığının artması ve ABD’nin para kazanmasından başka işe yaramayacağını" vurgulayarak ABD’yi protesto etmiştir. Tatar, Bölgedeki Rum-Yunan tahriklerinin arttığı bir dönemde böyle bir karar alınması ABD gibi BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi bir ülkeye yakışmamıştır ifadesini kullanarak "Bu kararın barışa değil, Rum tarafının uzlaşmazlığına katkı sağlayacağı açıktır. ABD’yi kınıyor, derhal bu yanlıştan dönmeye davet ediyorum. Ancak herkes şunu bilsin ki, Türkiye ve onun desteklediği KKTC asla haklarından vazgeçmeyecektir. Yapılması gereken gerginliği artırmak değil gerçekleri görerek barış yoluna gelmektir." diye tepkisini ortaya koymuştur.

Bu olay vahimdir ve Kıbrıs’ta anlaşma ve federasyon umutlarını ortadan kaldıran bir gelişmedir. Diğer bir gelişme ise Avrupa Komisyonu’nun birkaç gün önce gerçekleştirdiği gayrı resmi toplantı sonrasında yapılan açıklamalardır.

***

Avrupa Birliği’nin politika üreten ve icra eden organı Avrupa Komisyonu, Türkiye ile Yunanistan arasında tırmanan Doğu Akdeniz kriziyle ilgili geçtiğimiz Pazartesi günü açıklama yaptı. Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de diyalog ve barışçı çözüm çağrısı yapan Avrupa Komisyonu, aksi takdirde yeni yaptırımların yolda olacağı uyarısında bulundu. Avrupa Komisyonu’ndan adı açıklanmayan bir sözcü ise önceki gün yaptığı açıklamada haddini aşarak AB’nin, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerinden caydırmak için ‘havuç ve sopa politikası’ uygulayacağını söyledi. AB’nin ortaya konan yeni ahlaksız teklifine göre Anavatan Türkiye’ye havuç olarak ‘yeni bir Gümrük Birliği için ilerleme’ ve ‘mülteci programı için daha fazla para’ önerilmektedir.

Türkiye’nin ve KKTC’nin, Rum-Yunan ikilisi ile bunların destekçisi Fransa’nın dayatması ile Komisyon’un ortaya koyduğu teklifi kabul edip haklarından vazgeçmesi, geri adım atması mümkün değildir. Önümüzdeki süreçte Türkiye ile AB arasında yaşanacak gerilim Kıbrıs’taki olası müzakere masasının kurulmasını da şimdiden imkansız kılmaktadır.

Ortam ‘Kıbrıs’ta federasyonu’ tamamen imkansız kılmaktadır ve bu olumsuz konjonktür uzunca yıllar sürecek gibidir. AB ve ABD, Kıbrıs’ta anlaşma olasılığını tamamen berhava etmiştir. Dolayısı ile KKTC’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde gerçekleşmesi imkansız federasyon peşinde koşan Akıncı yerine ada gerçeklerine göre, iki devlete dayalı çözüme inanan ve Anavatan Türkiye ile milli politikamızı yürütecek bir kardeşimizin bu göreve seçilmesi en doğrusu olacaktır.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER


Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER

Haziran 2020

Rumlar ile Türkler arasında son 2 asırdır büyük bir husumet olduğu gerçektir.

Günümüzde iki ülke arasındaki ilişkileri incelenirken, göze çarpan önemli noktalardan birini;

“Ortak bir tarihsel geçmişi paylaşmalarına karşın, bu geçmişin bıraktığı izlerin hiç de olumlu yanlarıyla ilişkilere yansımadığı, dolayısıyla, iki ülke ulusçuluğunun sürekli bir çatışma içerisinde bulunduğu gerçeği” oluşturmaktadır.

Gönül ister ki; iki komşu ülke halkları birbirleriyle saygı çerçevesinde ilişkiler geliştirilip pastayı hakkaniyete uygun şekilde paylaşsınlar. Tabii ki sadece halkların bunu istemesi yetmez. Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırmalıdırlar.

Sadece “Rakı” Kadehini “Uzzo” Kadehi ile tokuşturup “Şerefe” , “Eviva” demek le hiçbir şeyi çözemeyiz.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların giderilmesi için gereken çabaların başarı şansını önemli oranda etkileyen faktör bunların taraf ülke halklarınca ne ölçüde kabul gördüğüdür.

Yunanlar; kendilerini, eski Hellen uygarlığının torunları ve varisleri olduğuna inandırmış ve bu yolda devamlı olarak Batılı Devletlerin kandırmalarıyla yoğurulmuşlardır. Bu noktada itiraf etmemiz gerekir ki, gelmiş geçmiş Türk hükümetlerinin ihmalkarlığı ve bazı devlet adamlarının düşünmeden ve bilmeden verdikleri beyanatlar ve uygulamaları, Yunan ulusunda bu duyguları daha da kuvvetlendirmiş ve Türklerin de bunu kabul ettiği veya kolayca kabul ettirilebileceği izlenimini uyandırmıştır.

Aslında uzun yıllar aynı topraklar üzerinde yaşamış, birbiriyle ticari ilişkilere girmiş, gen yapıları, olaylara yaklaşımları, pek çok örf ve adetleri, fıkraları birbirine benzeyen, mutfakları uyumlu ve komşu olarak geçinmeleri her ikisi için de çok yararlı olan bu iki millet ne olmuştur ki bu kadar birbirine kin duyar hale gelmiştir?

Öncelikle unutmamak gerekir ki her iki ülke de Rönesans ve Reformlardan çıkarımlarını alamamışlardır. Her iki ülke de Sanayii Devrimlerinin yakınına bile yaklaşamamıştır. Hele hele Yunanistan. Özellikle Avrupa Birliğine katıldıktan sonra tam bir rehavete kapılmıştır.

Yunanistan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı düşünce akımlarından (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) etkilenerek 1830 lar da bağımsızlığını elde etmiştir. Yunanistan’da din, Doğu Ortodoks Kilisesi’nin büyük bir komünyonu içinde olan Yunan Ortodoks Kilisesi’nin hakimiyeti altındadır. Diğer nedenler bir kenara bırakılsa bile en azından dindaşı ve mezhepdaşı olan Ortodoks Rusya’dan büyük teşvik ve destek görmesi kaçınılmazdır. İşin acı tarafı, aynı desteği İngiltere ve Fransa’dan da görmüştür.

Şurası muhakkaktır ki Rusya, İngiltere ve Fransa; Osmanlı’nın parçalanması için elinden gelen her şeyi yapmış, Yunanları ve ellerine fırsat geçtiğinde tüm azınlıkları sürekli teşvik ve tahrik etmişlerdir.

1915 Ermeni tehcirinin baş sorumlusu aynı Rusya değil midir?

Osmanlıyı istedikleri gibi paylaşamayacaklarını anlayınca hiç olmazsa bana müzahir olan birilerinin eline geçsin diyerek 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ı Anadolu’ya çıkartan Emperyalist, sömürgeci İngiltere değil midir?

Her Türk genci şunu hiçbir zaman aklından çıkartmamalıdır; İngiltere ‘de, Fransa’da, Rusya’da, ABD’de hiçbir zaman güçlü ve istikrarlı bir Türkiye istemezler. Dolayısıyla Türkiye’ye karşı girişilen uluslararası her olumsuzluğun her entrikanın arkasında bu 4 ülke ve onların da teşvik edip tahrik ettiği ülkeler vardır ve bundan sonra da olacaktır.ABD bu işi 15 Temmuz 2016’ya kadar gizlice ve sinsice yürütmüştür.

Bunlar bir paranoya değil, tarihi gerçeklerdir.

Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında oldukça uzun bir süre birlikte yaşamış olmalarına karşın, her iki ulusun birbirlerine karşı yaklaşımları, süreç içerisinde, bu 3 ülkenin büyük destek ve teşvikiyle, iş birliği ve karşılıklı çıkarların paylaşılması yerine düşmanlığa yönelen bir gelişme çizgisi izlemiştir.

1830’dan itibaren, Osmanlı Devleti’nden kopmasına karşın, Yunanistan’ın, Osmanlı sınırları içerisinde kalan diğer etnik/dinsel topluluklarla ve bu arada, Rumlarla olan bağlantıları devam etmiştir.

Ortodoks Kilisesi’nin İstanbul’da ve Osmanlı Devleti’nin güvencesi altında bulunmasının yanı sıra, Fener Rumlarının bu ülkenin siyasi, ticari ve ekonomik yaşamında da etkin bir konumda bulunması, Yunanistan’ı uzun süre, Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde yaşamayı sürdüren Rumlarla ilişkilerini korumaya yöneltmiştir.

1453 yılında İstanbul’un alınması ile birlikte, giderek büyüyen Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Müslüman olmayan halkları bir arada tutmak için, bu halklara dinsel konumları ön plana çıkarılarak bazı azınlık haklarının tanınması gerekmiştir.

Osmanlı Devleti’ni oluşturan esas unsurların İslamiyet’i benimsemiş olması, bu niteliklerinden dolayı egemenlikleri altındaki topraklar üzerinde yaşayan halklar arasında Müslüman olan ve olmayan ayrımının kesin bir şekilde yapılmasını gerektirmiştir.

Osmanlı Devleti’nin tüm azınlıklara dinsel yönlerini ön plana çıkararak, kimi ayrıcalıklar tanımış olması ve Kilise yönetiminin almış olduğu kararların Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanması, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Avrupa’da sınırlarını genişletmeye başlamasına olanak tanırken, aynı zamanda Kiliselerin de etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki etkinliğini, saygınlığını artırmasına yardımcı olmuştur.

Özellikle Ortodoks Fener Kilisesi’nin etkinliği giderek artmış, Kilise, azınlıklar açısından dinsel olduğu kadar belki de daha fazla, siyasal lider durumuna gelmiştir. Ortodoks Fener Kilisesi’nin yetki ve haklarının genişlemesi, bunların Osmanlı Devleti tarafından garanti altına alınmış olması, bir yandan Kilise’nin etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki denetimini güçlendirirken, diğer yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak üzere azınlıkların Kilise ile iş birliğine yöneltmiştir.

Bu durum Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan, özellikle Fener Rumlarının, Osmanlı ekonomisi ve siyasi yaşamında önemli görevler üstlenmelerine ve ayrıcalıklara sahip olmalarına yol açmıştır.

18. yüzyıl içerisinde Osmanlı Devleti’nin bir gerileme süreci içerisine girmiş olması, 1789 Fransız Devriminin etkileriyle birleşince Avrupa topraklarından hızla geri dönüş yaşanmaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya açılan kapısı Balkanlar, ulus bilincinin etkilemiş olduğu ilk bölgeler olmuştur. Osmanlı merkezi yönetimi karşısında belirgin bir ekonomik ve yönetimsel serbesti kazanmış bulunan bölge halkları, bir yandan bu özelliklerini kullanarak diğer yandan da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan atılmasında çıkarları açısından beklentileri bulunan İngiltere, Fransa ve Rusya gibi güçlerden destek sağlayarak Osmanlı yönetimine karşı ulusal ayaklanma başlatmışlardır.

Yunanların ulusal uyanışı ise, bir yandan Ortodoks Kilisesi’nin etkisi ile ve eski Yunan kültürünün etkilerinin izlendiği bölgeler üzerinde Bizans İmparatorluğunun yeniden canlandırılması ülküsü üzerine kurulu olarak gelişirken, diğer yandan da Fransız Devrimi’nin ideolojik çatısına dayandırılmaya çalışılmıştır.

"Osmanlıların 1715’te Mora Yarımadasını fethetmeleri ve böylece Yunanların yaşadıkları bölgelerin tümünü Osmanlı bayrağı altında toplamaları çok önemli bir sonuç yaratmıştır. Helenizm’in, yani tüm Yunanların siyasal birliği ilk kez kurulmuştur. Bizans İmparatorluğu’nun son zamanlarında uyanmaya başlayan Yunan bilinci işte bu siyasal birlik altında gelişmiştir.

Siyasal ve ekonomik karmaşadan kurtulan Yunan gemiciler Yakındoğu’nun en önemli tüccarları haline gelmiştir. Bozulan Osmanlı toprak düzeni ve siyasal yapısının yanında Yunan köylüsünün de ezilmesinin yarattığı tepkiden ve 1763’ten başlayarak Balkanlarda başkaldırma tohumları eken Rus ajanlarının yaptığı etkiden çok daha ötede, 1821’de patlak verecek olan Yunan bağımsızlık savaşında, bu ekonomik gelişme ve yarattığı yeni sınıf en belirleyici rolü oynamıştır."

Balkanlarda ulus bilincinin yaygınlaşmaya başlaması ve bunun Yunan ulusunun bağımsızlık mücadelesinde gündeme gelmesi, bölgesel üstünlük arayışı içerisinde olan Fransa ve İngiltere’nin yanı sıra, Avrupa’dan ve Balkanlardan Osmanlı egemenliğini silmeyi amaçlayan Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerde de kendini göstermiştir.

Özellikle Osmanlı-Rus çatışmasının, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında önemli rol oynadığı söylenebilir; Osmanlı Devleti’nin yenilmesi ve Edirne Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmasıyla, Yunanistan, bağımsızlığını kazanabilmiştir.

Yunanlar; 1400’lerden başlayıp 1800’lere gelinceye kadar Osmanlı Egemenliği altında yaşayan bir ulus olduklarından geri kalmışlıklarında, Reformları yakalayamamalarında hep Osmanlı’yı ve İslam anlayışını suçlamışlardır ve halende suçlamaktadırlar.

Batı ve Rusya; bir bakıma haklı yönleri de olan bu yaklaşımı sürekli olarak kullanmak suretiyle Yunanistan’ın Türk düşmanlığı duyguları ve hislerini sürekli körüklemiştir.

Netice de Yunanistan’ın varoluşunun ve ayakta kalışının tek dayanağı "TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI" haline gelmiştir.

Bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana başta Türkiye olmak üzere neredeyse tüm komşularıyla sorunları bulunmaktadır. 1981 yılında dönemin Avrupa Topluluğu’na üye olan Yunanistan, bu ülkede yaşayan ve hatırı sayılır bir nüfusa sahip bulunan, Batı Trakya Türkleri başta olmak üzere Çamerya Arnavutları, Ulahlar ve Makedonları azınlık olarak tanımamakta da ısrar etmektedir. Yunanistan, bu azınlık gruplarının hiç birini kabul etmemekte ve Türk azınlık dışındakileri Grek saymaktadır.

Batı Trakya Türk azınlığını ise dini azınlık olarak kabul eden Yunanistan, azınlık haklarına riayet etmediği için uluslararası mahkemelerde defalarca hüküm giymiş bir ülkedir. Yunanistan’ın Arnavutluk’la Epir meselesi, Makedonya ile isim anlaşmazlığı devam etmektedir.

Aslında AB’nin de almaktan pişmanlık duyduğu, birçok sahte ve sözde projelerle birliği sabote etmiş, kaynaklarını sömürmüş ve tüm bunlara rağmen iki defa ekonomik çöküntünün ve yok olmanın eşiğinden Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından kurtarılmış, batının şımarık çocuğudur Yunanistan.

Yunan tanımlaması günümüzde bizler tarafından kullanılırken, Batı onları Grekler olarak tanımlamaktadır fakat Yunanca Yunanistan ya da Yunan ya da Yunanca tanımlamaları Hellen sözcüğünden türetilmiştir.

"Yunan" tanımlamasının kökeni, "iyon" isminden gelir. Kısaca bahsetmek gerekirse; "İyon" bir mit kahramanıdır. İyon, Teselya’dan kovulup Peloponnnesos’a yerleşen "Ksuthos"un oğludur.

Lidyalılar MÖ VI. yüzyılda Pers egemenliğine Farsçanın etkisiyle birlikte İyonya’nın Farsçadaki karşılığı olan "Yauna" sözcüğünden bütün Helenler için istisnasız ‘Yunan" tanımlaması kullanılmaya başlanmıştır, ardından Perslerin egemenliği altındaki bütün doğu halkları ve Araplar da bu ismi benimsemişler ve ‘Yunan" tanımlaması doğuda yaygınlık kazanmıştır.

Yunanlılara genellikle "Grek" diyen Batılılar, bu adı "Antik Yunanlıları" anlatmak için kullanırlar. "Grek Uygarlığı", "Grek Mitolojisi", "Greece", "Greko-Romen", "Grekomani (Yunan adetlerini taklit etme tutkusu)" gibi deyimler buna birer örnektir.

Sözlük anlamı bakımından Grek, "Hırsız, hilekar" demektir. Mecazi anlamda "fripon, escroc (hilekar, dolandırıcı)" şeklindedir. Fransızca Larousse’da da aynı anlam yazılıdır. Bu anlam Yunan ruhunu yaraladığı için II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunan hükümetinin başvurusu üzerine "Grek" kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Grek kelimesinin kötü anlamı dolayısıyla Yunanlılar, "Hellen" sıfatını kendilerine daha layık görmektedirler.

Yunanların Mottosu ve yaşam gerekçesi “Megali Idea” Büyük ideal diyebileceğimiz İstanbul ve Anadolu’nun Yunan Egemenliğine geçmesidir. Buna son dönem de Kıbrıs da eklenmiştir.

Şimdi bana “Husumet hükümetler arasında halklar arasında bir sorun yok” deyip son gittiğiniz Rodos, Midilli, Sakız ya da Taşoz gezinizdeki Yunan Lokantalarından ya da oradaki Rumların dostane davranışlarından örnekler vermeye çalışabilirsiniz. Ama kazın ayağı gerçekte öyle değildir.

Türklerin Yunanlar ile ilgili düşmanlığı ve nefreti 3 yıllık 1919-1922 dönemiyle sınırlıyken Yunanların nefret ve düşmanlığı 400 yıllık bir döneme atfedilir. Bu nedenle de bir Yunan’ın bir Türk’e nazaran çok daha fazla haset ve düşmanlık beslemesi daha kolay anlaşılabilir.

Türk tarih kitaplarında Kurtuluş savaşı anlatılırken, Yunan mezaliminden bahsedilir. En fazla “Yunan Askeri Türk kadınlarına Tecavüz etmişlerdir” denir

Yunan Edebiyat ve Tarih Kitaplarında ise;

İlkokul Çocukları İçin Antoloji: Türklerin, Yunanların ebedi düşmanı olduğu işlenir. ‘‘Gözlerim beni bir Türk’ün öptüğünü görmektense, kanımla toprak kızıla boyansın… Ben kitap falan istemem. Ben Türklerle savaşmak istiyorum. Onları sapanımla vurup silahlarını alacağım.’’ Aynı kitapta Türkler için: ‘‘Bu imansızlar adaleti böyle sanıyor… Köpekler.’’

İlkokul 5. Sınıf Yunanca Grameri: ‘‘Türkler, Yunan kadınların memelerini keserek topların ağzına koydular. Türklerin eline geçmektense, Yunan kadınlar topluca intihar ettiler.’’ Gibi ipe sapa gelmez, akla mantığa sığmaz cümleler yer alır.

Bu tarz eğitimle yıllarca büyüyen ve büyütülen Yunan, istese de dost olamaz sizinle. Kendimizi kandırmayalım. Durduk yerde de düşman olmayalım ama!

20 yıla yakın Süre Özel Okullarda İşletme Müdürlüğü yaptım. Tarih Dersindeki savaşlar ve işgal dışındaki konuları yazan, hele hele onların yaptığı gibi Türkleri Köpek diye aşağılayan bir şeyi asla görmedim, asla duymadım. Zaten öyle bir şey yazılması mümkün de olamaz.

Aramızdaki bir grup fanatiği bir kenara koyarsak, bizler ne kadar olgun, kâmil, büyük bir cihan imparatorluğun soyundan geldiğinin bilinciyle onlara yaklaşır isek de Yunanlar tam tersine devamlı öfke ve nefret doludur Türklere karşı.

Oysa, o kıyılarımızın dibinde bulunan, yakın bir süre öncesine kadar Türk toprağı olan ve böğrümüze hançer gibi saplanan adaları ayakta tutan, ekonomisini yaşatan gene de biz Türkleriz. Birçoğumuz bu yazıdaki gerçekleri bile bile aslında Türkiye’ye ait olduğu halde tarihin her döneminde kazık yediğimiz Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Türk düşmanlığı nedeniyle elimizden çıkmış, aslında bize ait olan sözde bu Yunan adalarına gider, dünyanın parasını döker ve her an gözümüzü oyabilecek bu devlete para akıtıp yaşatırız.

Bundan üç sene önce (2017) Atina’ya bir görev nedeniyle gittiğimizde daha önce Burgaz Adasında beraber olduğumuz ve sonradan Yunanistan’a göç eden F…. İsimli Bayan Rum arkadaşımızın beraber yaşadığı Rum erkek arkadaşını İstanbul’a davet ettim. Bana;

– İstanbul ne zaman Konstantinapol olur ancak o zaman gelirim dedi. Üstelik te bir akşam yemeğinde ve sözde son derece dost bir ortamda idik.

2000’li yıllara kadar Yunan çocuklarının her sabah okulda derslere başlamadan önce okudukları antlarının içinde, “Yeryüzünde tek Türk kalmayıncaya kadar” diye sözde Türkleri aşağılayan bir deyiş kısmı vardı.

Halen Askere alınan Yunan Gençlerine koşu talimlerinde ve öncesinde Türkler için ağıza alınmayacak sözler ve küfürler içeren marşlar söyletilir. Bunun videoları da ortalıkta dolaşır durur.

2007 yılında Yunanistan Özel Kuvvetlerinde Türkiye aleyhtarı marşların eğitim ve tatbikatlar sırasında okundukları ortaya çıkmıştı.

Yunan Özel kuvvetlerine ait internette yer alan görüntülerde,

“Çelik kılıçla hangi Türkü buldularsa başını uçurdular, Palikarya’lar Ayasofya yolunda öldüler. Ayasofya’dan Hilal’i çıkaracağım, yerine de Haç’ı takacağım. Tanrı sadece o zaman, İstanbul’u aydınlatacak. Yunan milli marşı her yanda yankılanacak”

cümleleri yer alıyor.

Sizler Mustafa Kemal’in 1922 Eylül ayı başında, Büyük Taarruz sırasında esir aldığı Yunan Komutanı General Trikopis’in Mustafa Kemal (Atatürk) kendisine;

Komutan benden bir isteğiniz var mı? Dediğinde

Lütfen karıma ve Kızıma söyleyin, beni merak etmesinler. Hayattayım. Dediğini ve Türk Ordusu ölüm kalım savaşı verirken Trikopis’in eşinin ve kızının İstanbul Büyükada’da bir konakta yaşadıklarını biliyor muydunuz?

Tabii burada, sözde Mustafa Kemal’i ülkeyi kurtarmak üzere gönderen Padişah Vahdettin’in hıyanetinin boyutu kadar, bizim halkımızın, kocası kendi askerlerini yok etmeye çalışırken bile bir düşman Generalin eşine ve kızına, üstelik te kendi ülkesinde bile dokunmayışının asaleti yatar.

Buraya kadar okuduktan sonra; “Aslında halklarımız arasında bizleri ayıran hiçbir şey yok, halklar birbirlerine karşı düşmanlık beslemiyor. Bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerimizdir, çünkü bu işlerine geliyor.” Sözlerini hala çok doğru kabul edebiliyor musunuz?

Elbette ki öncelikle bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerdir, Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya gibi Yunanistan’ı teşvik ve tahrik edip sonrasında da her iki ülkeye silah satan emperyalistlerdir; çünkü bu düşmanlık daha fazla silah satmalarını ve ceplerini doldurmalarını sağlar! Çünkü bu düşmanlık bizlerin kalkınmasını önler, halkın refahına ayrılacak payın silahlanmaya ve dolayısıyla da bu emperyalistlerin kasasına gitmesine ve onların halkının refahına yarar.

Bugünkü 10,5 milyon nüfuslu, Megali Idea fikirleri ile dolu Yunan için;

"Tüm Avrupa halklarının ulusal mücadeleleriyle sarsılan bir dönemde Hellen topraklarının ancak bir bölümünün kurtarılmasıyla Hellenlerin ulusal istekleri yerine getirilmiş olamaz. Böylece Hellen dış politikasının temel amacı, ülke dışında kalan Hellen topraklarının ele geçirilmesidir. Ne var ki Helenizm’in sınırlarını saptamak ve de bir devletin isteklerini sınırlandırmak güçtür. Sonuçta, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak fikri gelişmeye başlamıştır. Bu, Yunanistan’ın uzun yıllar dış politikasına egemen olacak olan ‘Megali İdea’ dedikleri görüştür."

Yunanistan’ın, özellikle İngiltere’nin etkisinde kalarak Anadolu’ya karşı girişmiş olduğu işgal hareketi, bir yandan bu ülkenin "Megali İdea" olarak adlandırılan geleneksel dış politika amacını gerçekleştirebilecek önemli bir fırsat olarak sunulurken, İngiltere ve Yunanistan’ın ortak bir çıkar etrafında birleşmiş olmasında en önemli öğe, İngiltere’nin bölgedeki stratejik çıkarlarını korurken kendi insan kaynaklarını ve gücünü riske atmamış olması noktasında toplanmıştır. İngiltere, bölgedeki çıkarlarının sağlama alınması ve korunması için Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırmasına destek verirken bu ülkenin insan gücünden ve stratejik olanaklarından da yararlanmak istemiştir.

Yunanlar 15 Mayıs 1919 da İzmir’e çıkışları ve aradan geçen 39 ay sürece yaptıkları mezalimi, işgali, tecavüzleri hiç hatırlamayıp, 30 Ağustos- 9 Eylül sürecindeki 10 günlük mağlubiyet ve Anadolu’dan atılmalarını “Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırırlar. Onlara göre şimdi buna bir de “Kıbrıs Felaketi” eklenmiştir.

LİNK : https://www.greek-genocide.net/index.php/overview/perpetrators/123-mustafa-kemal-atatuerk-1881-1938 WEB sitesine girerseniz bizlerin ve Atatürk’ün Anadolu’da Rumlara uyguladıkları Soykırımı bulursunuz. Tabii bu ifadeyi gülmeniz için kullandım.

Ancak İngiltere’nin gözden kaçırmış olduğu önemli bir faktör ve Türk ulusal kurtuluş savaşının başarı şansını artıran bir etken, Anadolu’da Yunanistan’a karşı duyulan köklü tepkinin tam olarak algılanamamış olmasıdır.

Dönemin gerçekleri göz önünde bulundurulursa, Anadolu insanı, topraklarının İngilizler tarafından işgal edilmesine ve İngiltere mandaterlerinde yaşamaya bir ölçüde hazırdır; öylesine ki, bu dönem Osmanlı yazarlarından pek çok kişi, Anadolu’nun parçalanmamasını, İngiltere veya ABD’nin mandaterliğinde bırakılmasına ilişkin görüşleri savunabilmiştir. Bu yaklaşım, etkinliğini ulusal kurtuluş savaşının örgütlenmesi sırasında da göstermiş ve ulusal önderler uzun uğraşlar sonunda bu yaklaşımların üstesinden gelerek bağımsız bir Türkiye’nin kurulması için gereken yapılaşmayı oluşturabilmişlerdir.

İngiltere, Fransa, Rusya, ABD vb.gibi ülkeler neden ikili meselelerde Türkiye’yi değil de hep Yunanistan’ı desteklerler? Çünkü;

  • Hepsi Hristiyandır,
  • Rusya Hristiyan olduğu gibi Yunanlar ile aynı mezhepten yani Ortadokstur,
  • Hiçbiri güçlü bir Türk ve Müslüman ülke istemezler,
  • Bazılarının Devlet Yöneticileri veya eşleri Yunan, Rum asıllıdır

o İngiliz Kraliçesi II: Elizabeth 1952’den beri tahttadır ve eşi Philip (Edinburg Dükü) Yunanistan ve Danimarka Prensidir.

o ABD Başkanın Kennedy’nin dul eşi, 1994 yılına kadar yaşamış olan Jacqueline Kennedy , Yunan milyarder Onassis ile evlenmiştir.

o ABD Parlamentosunda hem Senatörler hem de Temsilciler Meclisi üyeleri arasında 15’e yakın Rum asıllı Senatör ve Temsilci üyeler vardır. Örnek; Rum asıllı Bob Menendez, Gus Michael Bilirakis, John Sarbanes, Olympia Snowe gibi,

  • Senato ile Temsilciler Meclisi üyelerinin büyük çoğunluğu “Helenist” tir.

Bu sevgi, eski Yunan’dan süregelen bir hayranlıktır. Megali İdea’nın mimari Rigas Ferreos, 19. Yüzyıl başlarında Lord Bayron’u etkileyerek büyük bir Helensever yapmış ve bu kişiyi kullanarak Helenseverlik ya da Yunan hayranlığı ile Dünya Ortodoks nüfusunun büyük çoğunluğu bulunan Rusya’nın Ortodoks liderliğini ele geçirmesini önlemeye çalışmıştır.

Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması, Türk ve Yunan ulusçuluğunun karşı karşıya geldiği ve düşmanlık duygularının kökleşmesine neden olan önemli bir olay olarak değerlendirilebilir.

Yunanistan’ın işgal hareketine destek veren Anadolu’daki Rum ve Ermeni toplulukları ile Türk halkı arasında yıllardır sürmekte olan dostluk ve dayanışma da bu suretle tam bir düşmanlığa dönüşmüştür.

Bağımsızlık savaşlarının uluslar-halklar arasında yaratmış olduğu karşılıklı düşmanlık burada da kendini göstermiştir. Bu bağlamda, Türkler için Yunanlar birlikte yaşadıkları halklara ve devlete "ihanet" etmiştir. Yunanlar için ise, “bu savaş 400 yıl süren bir esaretten, yabancı egemenliğinden kurtuluş, sömürüye başkaldırı” olmuştur.

13 Eylül 1928 tarihinde İsmet İnönü’nün Malatya’da söylediği gibi;

“Hem Yunanistan hem de Türkiye, ulusal bağımsızlıklarını birbirlerine karşı vermiş oldukları savaşlar sonucunda elde ettiklerinden, diğer tarafı egemenliklerinin olası düşmanı olarak görmüş ve bu durumu, daha henüz ulusal egemenliğin tam olarak yerleşip benimsenmemiş olduğu bir yapılaşma içerisinde devlet eliyle halka benimsetmeye çalışmışlardır.”

Böylesi bir tarih bilinciyle yetişen insanlar, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların nitelikleri ne olursa olsun karşı tarafa sürekli bir kuşku ile baktıklarından sorunların niteliklerini tam olarak değerlendirememekte ve önyargılarla, bağnaz bir ulusçulukla tek taraflı bir çözüm yoluna ulaşmaya çalışmakta, dolayısıyla, ulusçuluk anlayışı yeniden sahneye çıkmaktadır.

Ama yine de Türkler bu sendromu çok daha kolay atlatmışlardır. Bunun nedeni de bir Cihan İmparatorluğu kurmuş ve yıllarca hükmetmiş olan bir ulusun genlerini taşımaları ve tarih boyunca hiçbir zaman esaret altında yaşamamış olmalarıdır.

Yunanistan’ın Anadolu üzerindeki beklentilerinin tartışıldığı 1915 yılında Başbakan Venizelos ve Albay Metaksas arasında geçen görüşmelerde; Metaksas’ın dile getirmiş olduğu görüşlerde 1922’de Yunanların Anadolu’da uğrayacağı hezimeti çok önceden görmüş olduğunu göstermektedir.

Yunan General, Kurmay Başkanı Kostantinos Pallis, Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması ve yenilgiyle karşılaşmasını değerlendirirken şu sonuca dikkatleri çekmektedir; "…1922 Anadolu hezimeti; Yunan milleti için, 1453’te İstanbul’un zaptı ve Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünden daha büyük felaketler getiren bir olay olmuştur. 1453 Türk zaferi, Rumları tarihin başlangıcından beri oturup yerleştikleri Avrupa ve Asya kesimlerinden söküp atmamıştı. Müslüman fatihler, Rumların 19. Yüzyılda Avrupa’da milliyetçilik şuurunun yeniden uyanışından sonra kısmen bu boyunduruktan kurtulup bağımsızlıklarına kavuşana kadar, bu bölgelerde bir ‘tebaa’ olarak yaşamalarına izin vermişlerdi.

Rumlar, asırlardır Anadolu’da ve Doğu Trakya’da yerleştikleri yerlerden sökülüp, bir daha geri gelmemek üzere Ege’nin öteki yanına atılmışlardı.”

Şayet 1919-20 Venizelos siyaseti başarıya ulaşacak olsaydı, Yunanistan; Rum, Türk, Slav, Arnavut, Ermeni ve Levantenlerden oluşan melez bir nüfusla, bir nevi Neo-Bizans İmparatorluğu haline gelecekti. Bereket versin bu siyaset başarısızlıkla sonuçlandı ve Türkiye ve diğer komşu memleketlerdeki Rumların anayurda akışı ve buna mukabil Yunanistan’daki Türk ve Bulgar’ları kendi memleketlerine gidişi sayesinde homojen bir Helen Devleti’nin doğuşu mümkün oldu. Öyle ki, geçmiş tarihinde Yunanistan, hiçbir zaman bu derece homojen ve sadece Rumlardan ibaret olmamıştı."

Mantıksal açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların giderilmesi her iki ülkenin de ulusal çıkarları açısından olumlu bir girişim olarak nitelendirilebilecekken, sorunun duygusal yönünün ağır basması ve her iki ülke arasında derin bir güvensizliğin yaşanmakta oluşu, sorunların adil, kalıcı bir dostluk ve iş birliği sağlayacak şekilde çözümlenmesini güçleştirmektedir.

İki ülke arasındaki güvensizliğin, uzlaşmazlığın sürmesinde tek etken olduğunu söylemek mümkün değildir. Gerçekte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki güvensizliğin giderilmiş olduğu bir ortam içerisinde dahi bu uzlaşmazlıklardan söz edilebilir. Bu durum, özellikle, Türkiye ve Yunanistan arasındaki pek çok soruna yataklık eden Ege Denizi’nin konumundan kaynaklanmaktadır.

12 Mil meselesi ya da daha doğru bir ifade ile 6 milin üzeri: Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanıdır.

Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan karasuları sorununun temelinde; Lozan Barış Antlaşması ile Ege Denizi’nde tesis edilen dengenin zaman içerinde Yunanistan lehine bozulması yatmaktadır. Yunanistan 1936 yılında tek taraflı olarak Lozan sırasında 3 mil olduğu kabul edilen karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır. O dönem de Türk-Yunan ilişkilerine hâkim olan olumlu hava nedeniyle Türkiye, bu karara itiraz etmemiştir.

Türkiye de 1964 yılında Kıbrıs sorunu nedeniyle Yunanistan’ın Anadolu kıyılarına yakın adaları silahlandırması sonrasında karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır.

Bu aslında çok büyük bir hatadır. Ege’de karasularının 3 milin üzerine asla çıkarılmaması, bu durumda açık deniz alanlarından çok büyük oranda Yunanistan’ın yararlanacağı belli iken, bu kararı alan Yönetimin ve bunu öneren resmi sorumluların çok iyi sorgulanması gerekir.

Ege de Yunanistan’a bırakılan adaların karasuyu yoktur, olamaz konu başlıklı makalemi okumanızı öneririm.(Bu makaleyi DENİZCİLK Başlığı altındaki bölümde bulabilirsiniz)

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Yunanistan Ege Denizi’nde açık deniz alanı olarak kabul edilen alanların büyük bir kısmını kendi egemenliğine almak için, karasularını 12 deniz miline çıkarma girişiminde bulunmuştur.

Türkiye 15 Nisan 1976 tarihinde Yunanistan’ın bu girişimini savaş sebebi (casus belli) sayacağını dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından yazılan bir mektup ile Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bildirmiştir.

Zaman içerisinde soğuyan mesele; 1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kıyıdaş ülkelere karasularını 12 deniz miline kadar ilan etme hakkı vermesi ile tekrar gündeme geldi. Yunanistan, 1995 yılında Türkiye’nin taraf olmadığı sözleşmeyi yürürlüğe koydu.

Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etti.

Yunanistan’ın Ege Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarması ile Ege Denizi’nin %40’ını oluşturan Yunan karasuları büyüklüğü %70’e yükselecek, açık deniz alanının büyüklüğü %51’den %19’a düşecektir. Nihayetinde Türkiye’ye Ege Denizi’nin %10’undan daha az bir alan kalacaktır.

Türkiye zorlayıcı diplomasi kapsamında; Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.

1997 yılında olası bir Türk-Yunan çatışmasının engellenmesi tansiyonun düşürülmesi maksadıyla, ABD’nin girişimiyle Madrid’de yapılan NATO Zirvesi öncesinde her iki taraf bir mutabakat metni imzaladı. Bu metne göre taraflar, barış, güvenlik ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, birbirlerinin egemenliklerine saygı gösterilmesi, anlaşmazlıkların, ortak rızaya dayanarak, kuvvet kullanımı ve tehdit olmadan, barışçıl yollardan çözülmesi konularında mutabık kaldılar.

AB ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik olarak Türkiye’nin çağrısı üzerine 2002 yılında Yunanistan ile ikili görüşmeler süreci başladı. Bugüne kadar yapılan toplam 60 görüşmede somut bir ilerleme kaydedilemedi.

‘Türkiye hep tepki veren ülke konumunda kaldı’

Karasuları sorunu, Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanı olarak yerini muhafaza ederken, Yunanistan sürekli talepkâr, tehditkâr ve Ege’yi kendi çıkarları için şekillendirmek isterken Türkiye hiçbir zaman Proaktif olamamış, her seferinde Yunan talepleri ve istekleri karşısında savunma ya da cevap veren ülke pozisyonunda olmuştur.

Yunanistan 1936 yılından itibaren istikrarlı bir şekilde devlet politikası ile karasularını genişletirken, Türkiye devamlı tepki veren ülke konumunda kaldı. Türkiye’nin tepkisini yönlendiren ana etken Kıbrıs meselesi nedeniyle iki ülke ilişkilerinde yaşanan gerginlik oldu.

“Yunanistan, Türkiye’nin maruz bırakıldığı izolasyondan faydalanmaktadır.”

Doğu Akdeniz’de İsrail, Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan arasında AB’nin de teşvikiyle oluşan koalisyon Türkiye’yi yalnızlığa itmiştir. Yunanistan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yaşadığı izolasyondan istifade ederek 12 mil konusunu tekrar gündeme getirmiş, daha sonra Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarının belirlenmesinde Türkiye’nin görüşlerini dikkate almayacağını ifade etmiştir.

Yunanistan, dış politikasının tarihi seyrinden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de çift cepheli bir gerginliğe zorlayarak inisiyatifi elinde tutmak istemekte, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de zorlayıcı bir dış politika sürükleyerek dengesini bozmaya çalışmaktadır. Böylece Türkiye’yi dünya nezdinde uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan mütecaviz ülke konumuna sokmak istemektedir.

Çünkü Yunanistan; karasularını 12 mile kadar çıkarma hakkının kendisine BM’nin verdiğini, Türkiye’nin casus belli kararı ile uluslararası hukuk kurallarını hiçe saydığını söylemekte, bu konuda AB başta olmak üzere uluslararası toplumunun desteğini beklemektedir.

Yunanistan zamanlaması ve hedefleri doğru belirlenmiş politik manevralar ile Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmakta, uluslararası kamuoyunun tepkisini ölçmektedir.

Türkiye açısından ise 12 mil sorununun ele alınışı daha çok iç politikaya yöneliktir.

Denizdeki sorunlara ilave olarak; Yunanistan 40 yıldan bu yana özellikle Türkiye’ye tehdit teşkil eden teröristleri himaye etmekte, onları 3 ayrı kampta yetiştirmektedir.

1990’lı yıllarda Türkiye’’nin sert çıkışları sonucunda Abdullah Öcalan”ın Suriye’den çıkarılması sürecinde PKK Terörist başı Abdullah Öcalan’ı sığınacak ülke ararken himayesine almış, sıkışınca da onu Kenya’ya kaçırtmış, orada da Büyükelçiliğinde saklayabilecek kadar pervasızlaşabilmiştir. Yunan Büyükelçisi Kostulas daha sonra Kenya tarafından sınır dışı edilmiştir.

Pangalos; Atina’ya gizlice sokulan terörist örgüt lideri Öcalan’ı kurtarmak için Kenya’ya göndermiş, Nairobi’deki Yunanistan Büyükelçiliği’ne ait konutta 12 gün ağırlanmasını sağlamıştır. Terörist başı yakalanınca, Başbakan Simitis çaresiz kalarak sözde kendinden habersiz işler çevirdiği gerekçesiyle görevden almıştır. Daha sonra Kültür Bakanlığı’na atanan Pangalos, insan hakları konusunda Türk politikasını “Hitler’in izlediği politikalar” olarak tanımlayınca, Başbakan Simitis tarafından ikinci kez görevden alınmıştı.

Yunan Binbaşı Kalenderidis ise; Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasının ardından onu güvenli bir yere yerleştirme operasyonu için Yunan Gizli Servisi’nden aldığı talimatları uyguladığını, bu operasyon yüzünden Yunan hükümetiyle ters düştüğünü ve çeşitli suçlamalara da maruz kaldığını açıklamaktadır. Öcalan’ın Kenya’da biten yolculuğunun ardından Yunanistan’da yargılanan Binbaşı Kalenderidis bilahare Yunan ordusundan ayrılmak zorunda kalmıştır. Başarılı bir Yunan diplomatı olan Kostulas, Nairobi’den ayrılırken Kalenderidis’e şöyle demişti: "Ben, Yunan Büyükelçisi görevinden bir hırsız gibi ayrılıyor. Böyle bir kaderi ne ben ne de vatanımız hak etmedi."

3 Temmuz 1997”de Kırıkkale Mühimmat Fabrikası”nda 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan yangın ve patlamanın PKK ile bağlantılı ve sabotaj şüphesiyle kovuşturulduğunda, sürülen izin Kalenderidis”e kadar uzandığı görülmüştür.

15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında da FETÖ üyelerine yataklık yapan Yunanistan’da DHKP/C üyesi Şadi Naci Özpolat’ın Türkiye’ye iadesine ret kararı çıkarken helikopterle Yunanistan’a kaçan FETÖ teröristlerini himaye etmiştir.

Fanatik Yunan milliyetçisi olarak bilinen Kalenderidis casusluk suçundan Türkiye’de yargılanmış ancak siyasi bir kararla Yunanistan’a iade edilmiştir.

Yunanistan’daki PKK kadrolarıyla sıkı bir irtibat içinde olduğunu da Kalenderidis”in kendisi açıklamıştır.

Abdullah Öcalan Yunanistan ile iş birliği yaparken şu açıklamayı da yapmıştır;

"Gittiğimiz yol, aynı zamanda, onlarca yıldır Türk saldırılarına uğrayan Kıbrıs, Yunanistan gibi komşu ülkeler için bir fırsattır. Çünkü, Kürtlerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla, Türkiye binlerce yıldır Anadolu ve tüm bölgedeki egemenliğinin stratejik temelini kaybetmiş oluyor. PKK’nın devrimi, Türkiye ve Türklerin rolünü sınırlıyor ve yeni stratejik koşullar oluşturuyor."

Yunanistan aynen Suriye ve Libya gibi insanlığa karşı suç işleyen terör örgütlerini ülkesinde barındıran, bunlarla iş birliği yapan terörist bir devlettir.

Yunanistan ile yaşanacak olası bir kriz Türkiye’nin ekseninin Batı’dan Avrasya Bloğuna kaydırılması için öncelikle Rusya için bir fırsat olarak görülmektedir.

Yunanistan ile Türkiye arasında 200 yıldan bu yana yaşanan sorunlar, aşağıda özet bir tablo halinde sunulmuştur.

Bu tablo incelendiğinde kolayca görülecektir ki;

“Yunanistan her durumda sorun çıkartan, sorun yaratan ülke, Türkiye ise pek çoğunda hiç sesini çıkarmamış, çıkaramamış ve pasif kalan ülkedir. Türkiye bu olaylar sonucu Maddi anlamda hiçbir kazanç sağlayamazken Yunanistan sürekli olarak kara, deniz ve hava sahalarını genişletmiş, Türkiye’nin tüm düşmanları ile dostluk kurmayı kendi milli görüş ve ülküsü haline getirmiş ve bunu pervasızca uygulamıştır. Megali İdea Yunanistan’ın ezeli ve ebedi hayalidir.

15 Temmuz akşamı, Türkiye’de ki kargaşadan ve muhtemelen çıkmasını bekledikleri iç savaştan yararlanarak Kıbrıs’ta karşı bir harekât yapıp Kuzey Kıbrıs Topraklarını eline geçirmediği için pişmanlık duyan açıklamalar yapan Rum iktidar partisi DİSİ’nin bir milletvekili aynen şu beyanatta bulundu; “42 yılda elimize geçen bir fırsatı kullanamadık. Yazıklar olsun”. ‘Biz saldırsaydık Kuzey’e, Beşparmak Dağları’ndan Türk askerlerinin tamamını Girne’de denize dökerdik”.

15 Temmuz askeri darbe girişimi haberini alan Güney Kıbrıs’ın askeri anlamda teyakkuz durumuna geçmiş, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi arasında bağ kurduğu belirtilen açıklama yapmıştır.

Aşağıdaki tabloda Türkiye için tasvibi mümkün olmayan tek olay, 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır. Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana gelmiştir. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.

Aslında bu olayda bile başlangıçta yine bir Rum ve EOKA Tehdidi olmasına rağmen Türkiye’de yaşanan olayları tasvip etmek ve onaylamak mümkün değildir.

TARİH OLAY YUNANİSTANIN YAPTIĞI TÜRKİYENİN YAPTIĞI
1830 YUNANİSTAN’IN BAĞIMSIZLIK İLANI Rusya’nın kışkırtma ve tahriki, İngiltere ve Fransa’nın arkasında durması sonucu Yunanistan Bağımsızlığını ilan etmiştir. Osmanlı, Ruslara karşı kaybettiği savaş nedeniyle buna razı olmak zorunda kalmıştır.
15 MAYIS 1919 YUNANLARIN İZMİRE ÇIKIŞI VE ANADOLUNUN İŞGALİNE BAŞLAMASI I.nci Cihan Savaşında taraf olmadığı halde İngiltere ve Fransa’nın ittirmesi ile Anadolu’yu işgale kalkmıştır. Kurtuluş Savaşı

Osmanlı Hükümeti tamamen sessiz kalmış, Mustafa Kemal (Atatürk) Samsun’a çıkarak Millî Mücadeleyi başlatmıştır.

1930 YUNANİSTAN’IN FIR HATTI İLANI FIR hattını 10 mil ilan etti. Hiçbir şey.
1936 YUNANİSTAN’IN KARA SULARINI 6 MİLE ÇIKARMASI Yunanistan Türkiye’ye danışma gereği duymadan tek taraflı bir uygulama ile Karasularını 6 mil ilan etti. Hiçbir şey.
1955 6-7 EYLÜL OLAYLARI İstanbul’da yaşayan gayrimüslimlere saldırıların düzenlendiği olaydır. Selanik’te ki Atatürk’ün evine bomba atıldığı iddiaları ile başlamış, daha sonra bir Türk Konsolosluk görevlisi patlamayı kendisinin yaptığını itiraf etmiştir Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana geldi. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.
1974 KIBRIS HAREKATI Makarios’un Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek için Darbe yapması Türkiye Garantör Sıfatıyla adaya çıkmıştır.
1976 HORA KRİZİ 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Yunanistan bir araştırma gemisini Ege’ye gönderince, Türkiye de buna karşılık araştırma gemisi Hora’yı Ege’ye göndereceğini açıkladı. Yunanistan’ın “engelleriz” tehditlerine rağmen Hora, 12’si mürettebat 42 kişiyle birlikte 30 Temmuz 1976’da Ege sularına yöneldi. 7 Ağustos’ta Yunanistan Türkiye’ye “kıta sahanlığını ihlal etmek”le suçlayarak nota verirken, Türkiye iki gün sonra bir başka notayla “Yunanistan’ın kıta sahanlığının tanınmadığı”nı açıkladı.
1987 İKİNCİ HORA KRİZİ Yunanistan 28 Mart 1987 günü Ege Denizinde petrol aramalarına başlayacağını ilan etti. Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreu’nun “Yunan kıta sahanlığına girmesi halinde Türk gemisine sözle değil fiille karşılık verileceği” açıkladı. Hora bu kez savaş gemileri eşliğinde tekrar Ege Denizine açıldı.

28 Mart’ta günü sabah saatlerinde Hora’dan “sismik çalışmalar başladı” mesajı gelmesinden kısa süre sonra Yunanistan’ın Ege’deki çalışmaları durdurduğunu açıklaması, iki ülke arasında yaşanan gerginliği muhtemel bir savaşa dönüşmeden bitirdi.

1980 DEN BUGÜNE KADAR SÜREKLİ YUNANİSTANÎN 3 AYRI KAMPTA TÜRKİYE İLE SAVAŞAN DHKP C MİLİTANLARINA EV SAHİPLİĞİ YAPMASI, ASALA TERÖRİSTLERİNİ VE MLKP TERÖRİSTLERİNİ EĞİTMESİ, PKK TERÖRİSTLERİNİ YETİŞTİRİP SURİYE’YE GÖNDERMESİ (1994 ve sonrası)

BURADA TERÖRİSTLER SİLAH, BOMBA VE SUİKAST EĞİTİMİ ALIYOR.

1- Lavrion kampı: Atina’ya 100 km mesafede. ASALA ve MLKP için de zamanında kullanılmış.

2- Kinesa kampı: Atina’ya 1 saat mesafede. Ege denizi sahilinde, tek katlı, bahçeli, 4 oda 1 salon şeklinde hücre evleri var

3- Dileysi kampı: Oropo kasabasına bağlı. Sahile 250 mt uzaklıkta. Kampta 3 katlı bir bina ve 3 oda 1 salon şeklinde hücre evleri bulunuyor.

Ara sıra kınamak dışında HİÇBİR ŞEY
1995 KARASULARI 12 MİL İLAN ÇIKIŞI Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etti. Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.
1996 KARDAK KRİZİ

Ocak 1996’da Figen Akat isimli Türk bandıralı kargo gemisinin Kardak Kayalıklarında karaya oturması sonucu, Yunan yetkilileri geminin kaptanıyla irtibata geçip yardım teklifinde bulundu. Bunun üzerine geminin kaptanı kayalıkların Türk karasularında olduğunu belirterek yardımlarını istemedi. Gemi kaza yerinden kendi motorlarıyla kurtulmayı başardı

Yunanistan çevre adalardan birisinin belediye başkanı yanında Yunan bir papaz ile birlikte Kardak adasının doğusundaki kayalıklara Yunan bayrağı dikip Yunan Marşını okudu. 27 Ocak’ta Türk gazeteciler Yunan bayrağını indirip kayalığa Türk bayrağı diktiler. Bunun üzerine Yunanistan Ordusu kayalıklara asker çıkarıp kayalıkları denizden abluka altına aldı. Türk SAT Timleri Batı Kardak Kayalıklarına ulaştı. Adadaki Yunan bayrağı Türk komandoları tarafından indirildi ve yerine Türk bayrağı dikildi. Daha sonra her iki taraf ta bayraklarını indirdi ve adalar boşaltıldı.
1999 PKK TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’IN YUNANİSTAN TARAFINDAN HİMAYE EDİLMESİ Yunanistan önce ülkesinde sonra da Kenya Büyükelçiliğinde terörist Başı Abdullah Öcalan’ı saklamaya ve korumaya çalışmıştır. Türk MİT Teşkilatı Kenya’ya giderek Abdullah Öcalan’ı teslim almış ve Türkiye’ye getirmiştir.
2016 15 TEMMUZ DARBE GIRIŞİMİ 16 Temmuz 2016 sabahı, darbe girişimi başarısız olunca, 11308 kuyruk numaralı S-70 Sikorski helikopteriyle Yunanistan’a kaçan Binbaşı pilotlar Ahmet Güzel ve Gençay Böyük, Yüzbaşı pilotlar Abdullah Yetik, Feridun Çoban, Uğur Uçan ve Süleyman Özkaynakçı, Astsubay teknisyenler Bilal Kurugül ve Mesut Fırat adlı darbeciler Yunan makamlarınca korunmaya alınmış ve Türkiye’ye teslim edilmemiştir. Türkiye Düşmanlığının en bariz örneğini oluşturan bu Yunan tercihi karşısında, Türk Hükümeti her zaman olduğu gibi ABD, İngiltere ve Fransa’dan destek ve ilgi görememiştir.

Türkiye her zaman olduğu gibi yine bir şey yapamamıştır.

Türkler, Attilla’yı cengâverlikle, kahramanlıkla özdeşleştirirken; Batılı toplumların çoğu gibi Rumlar ise vahşetle, barbarlıkla bir tutar ve Türklere Attilla derler.

Türkiye ile Yunanistan liderleri ne zaman ve nerede masaya otururlarsa otursunlar, sonrasında Yunanlıların kendi aralarında yaptığı bir espri vardır:

‘‘Attila, yine Attilalığını gösterdi.’’

Yani, Türkleri görüşmelerde hep Barbar görürler, hep şahin görürler.

1987 senesinde MARPOL (Denizlerin Gemilerden Kirlenmesini Önleme Uluslararası sözleşmesi) için ülkemizi temsilen Atina’ya gitmiştim. İlk günkü görüşmelerde konu egemenlik alanları ve dolayısıyla karasularına gelince Yunan Delegasyonu ile aramızda ciddi bir tartışma oldu. Ertesi gün çıkan Yunan Gazetelerinde “Attila yine Atina’da” yazıyordu. Yani biz Barbarlar Atina’daydık.

Yunanistan Türkiye’yi ve Türkleri her zaman en büyük düşman görür.

“Düşmanımın düşmanı benim dostumdur diyerek tüm Türk düşmanlarını kucaklar ve kışkırtırlar”

Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırtmalıdırlar.

Hükümetlerinin 200 yıllık bu düşmanlık politikasından herhangi bir ferdin etkilenmemesi mümkün müdür sizce?

Eğer mümkün diyorsanız LÜTFEN BU YAZIYI BİR KERE DAHA OKUYUN.

Esen kalın

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Post modern totalitarizmin sert rüzgarlarında ve Coronavirus günlerinde diplomasinin dayanılmaz hafifliği İlke ve ilkesizlik üzerine, işine geldiği gibi.


Bahadır Selim Dilek : Post modern totalitarizmin sert rüzgarlarında ve Coronavirus günlerinde diplomasinin dayanılmaz hafifliği İlke ve ilkesizlik üzerine, işine geldiği gibi…

18 Ağustos 2020

Siyasal İslam’ın iktidara geldiği 2002 yılından bugüne Türkiye’nin, yaşamın hemen her alanında zorlandığı değişim, dönüşümbundan bir yüz yıl sonra ak sakallı tarih babanın defterine nasıl yazılacak, nasıl değerlendirilecek, bilinmez ama bugün ülkenin içinde olduğu ahval ve şeraitin tezahür ettiği tablo, rasyonel düşünmeyi ilke edinmişler açısından kelimenin tam anlamıyla bir ‘distopya’ya işaret ediyor.[1]

2000’li yıllardan itibaren küresel ve bölgesel gelişmeleri yönlendiren isimler siyasi açıdan popülizmi[2] adeta doruk noktasına taşıdılar.

ABD’de Trump, Rusya’da Putin, Çin’de Xi Jinping, İngiltere’de Johnson, İtalya’da Berlusconi, Fransa’da Sarkozy, İsrail’de Şaron, Netanyahu ve Türkiye’de Erdoğan, dünya siyasi tarihinin halen içinde yaşamakta olduğumuz bu dönemine damgasını vurdu.

2000’li yıllardan bugüne, bölgesel ve küresel siyasette öne çıkan bu isimlerin tamamı, popülizmi etkin bir biçimde kullandı; çoğulculuğu değil çoğunluk iktidarını önceleyerek, kamusal çıkarı değil, yandaş ve destekçilerinin çıkarını gözettiler, milliyetçi, dinci, mezhepçi retorikleri büyük bir ustalıkla kullandılar. İnternetin ve özellikle sosyal medyanın “yeni kamusal alan” özelliğinden sonuna kadar yararlandılar.

Bu süreçte hızla, küresel sermayenin çıkarları ile uyumlaştılar, neoliberal sistemin içinde güçlü bir şekilde konumlandılar.

Demokrasinin kurumsallaşıp kökleştiği, ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkeler dışında, popülizmin esir aldığı ülkelerde seçimler, yasama süreçleri, yargı bağımsızlığı gibi klasik demokrasi pratikleri, göstermelik hale geldi, özgürlükler büyük ölçüde askıya alındı ve bu ülkelerin toplumları hızla popülist liderlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde değiştirildi, dönüştürüldü.

Hasbel kader sandıktan çıkanların, piyasacıların onayını alanların ya da küresel oyun kurucuların önlerini açmasıyla iktidara taşınanların, ömür boyu “Başkan”, “Cumhurbaşkanı” ya da “Parti lideri” olmaları yadırganmamaya başlandı.

Rusya ve Çin örneklerine kısa süre içinde Türkiye’nin de eklenmesi olasılık dışı görünmüyor.

Bu aşamadan sonra söz konusu bu liderlerin yaklaşımlarını sadece “popülizm” olarak değerlendirmek; gelişmeleri algılamakta, anlamakta ve anlamlandırmakta yetersiz kalmaya başladı.

Seçimlerin göstermelik duruma gelmesi, güçler ayrılığı ilkesinin ortadan kaldırılması, parlamento, sivil toplum örgütleri gibi demokrasinin kritik unsurlarının giderek işlevsizleştirilmesi, devlet mekanizmasının tek bir kişiye bağlı olduğu yeni sisteme, popülizmin bir adım ötesine geçerek bakmak bugün yaşanmakta olan süreci anlamak açısından kritik önemi haiz!

Bu noktada iktidarda kalmak için hemen her koşulu kullanan, iç ve dış politikayı kişisel çıkarlara göre şekillendiren, ulusal ve evrensel ilkeleri yok sayan ya da kendi bakış açısına göre tanımlayan, devlet ve kamu kaynaklarını sorgusuz sualsiz harcayan liderlerin büyük ölçüde nepotizm üzerine inşa etmekte olduğu sistemi artık post modern totalitarizm olarak tanımlamak gerekiyor.

Başka bir deyişle post modern totalitarizmi, popülizm üzerinden yapılandırılan yeni sisteminyeni aşaması şeklinde değerlendirmek de olası.

Bir anlamda, dünyanın içine sürüklenmekte olduğu yeni orta çağın yeni yönetim biçimi.

Türkiye ise ülkeyi 18 yıldır yöneten siyasal İslam zihniyetinin, sıradan bir insanın algı çerçevesinin içine alamayacağı kadar güçlü bir pragmatizmle çarpan etkisi yapması sonucu ortaya çıkan yeni sistem; bir çok özelliği ile diğer ülkelerden ayrılıyor.

Bu önemli konunun teorisini siyaset bilimciler ve siyaset felsefecileri daha sonra güçlü şekilde ortaya koyacaktır kuşkusuz!

Post modern totalitarizmin kendisini hissettirmeye başladığı bu dönem içinde ortaya çıkan Coronavirus Pandemisi’nin küresel sistemi siyasi, ekonomik ve toplumsal açıdan esir alması, dünya tarihinde bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş yeni bir döngünün başlayacağına işaret ediyor.

Bu döngünün, siyasal, ekonomik ve sosyal boyutlarını başka bir yazının konusu yapalım ve bu tablo içinde Türkiye’nin son dönemdeki dış politika uygulamalarını gazetecilik pratiği üzerinden kolaj yaparak mercek altına alalım.

Diplomaside yeni normal: İlkesizlik

Bu noktada, lafı hiç uzatmadan açıkça söylemek gerekir ki;

“Rasyonel olması, ulusal çıkar üzerine temellendirilmesi gereken dış politika, Türkiye’deki siyasal İslam iktidarının kavramları kendine göre tanımlaması, çıkar önceliklerini değiştirmesi ve rasyonalite yerine İslamcı “ideolojik” yaklaşımı benimsemesi nedeniyle, ilkesellikten hızla uzaklaşıp Türkiye’nin periferinde İhvan iktidarlarının yönetimde olduğu bir dizi ülkenin Halifesi olmayı hedefleyen, tek kişinin iki dudağı arasına hapsoldu.”

Cumhuriyetin kuruluş felsefesi doğrultusunda 2000’li yılların başına kadar yürütülen dış politika ilkeseldi ve ülkenin çıkarlarını rasyonel biçimde ele alan Hariciye bürokrasisinin imbiğinden geçerek belirlenmekteydi.

Kılı kırk yaran ve gelişmeleri kuyumcu terazisi hassasiyeti ile tartan hariciye, küresel sistemin en dalgalı, en fırtınalı günlerinde bile Türkiye’nin rotasını sabit tutmayı başarmış,siyasetin ülkenin bekasının önüne geçmesine izin vermemişti.

Bugün ise tablo çok vahim bir vaziyette tezahür ediyor…

Dış politika gibi ülkenin ve toplumun bekası açısından kritik önemi haiz bir konu, siyasal İslam’ın iç politikada en güçlü tahkimat aracı olarak kullanılıyor.

Hamaset, içi boş milliyetçilik, etnikçilik, mezhepçilik….

İçinde, tek adam rejimini güçlendirecek, 18 yıldan buyana popülizmin hayal dünyasında cahil bırakılan kitleleri tahkim edecek bütün unsurları taşıdığı için, dış politikanın ideolojik kullanımında ilk darbeyi yiyen “ilkesellik” ilkesi oldu!

“Rusya’nın Suriye’de, Türkiye’nin Libya’da ne işi var?”

Bugün dış politikanın dümenini tutan Saray için önemli olan, herhangi bir dış politika konusunun güçlü şekilde iç politikaya tahvil edilip edilmemesi, Türkiye’deki rejimi güçlendirecek ve bu rejimi besleyen kitleleri siyasal açıdan tahkim edecek özelliklerinin bulunup bulunmaması, sistemden beslenen kişi, kurum ve yapıların daha fazla nemalanıp nemalanmayacak olmasıdır!

Ancak bunların ötesinde asıl mesele, söz konusu kişinin -siyasal İslam’ı Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da güçlü biçimde iktidara taşıma projesi olan Arap Baharı’nın iflas etmesine karşın- bir türlü vazgeçmeye yanaşmadığı İhvan sistematiği içindeki post modern totalitarizm/hilafet amacı/hayalidir!

İlkesellik yaklaşımına dönecek olursak, bu yaklaşımın görünür olarak ilk iflas ettiği yer Suriye oldu.

Türkiye’deki siyasal İslam yönetimi, Suriye’de İhvan’ı iktidara taşımak için Hariciyenin ülkenin kuruluşundan buyana ayrılmadığı ilkeleri bir anda yerle yeksan etti.

2011’den sonra Hariciyenin yıllardır üzerinde hassasiyetle durduğu komşu ülkelerin iç işlerine karışılmaması, bu ülkelerin toprak bütünlüklerinin korunması, ahde vefa[3] ilkeleri yok sayıldı, ülke içindeki silahlı kalkışma; Suriye’nin BM tarafından tanınan meşru hükümetine karşı, terörist gruplar açıkça ve güçlü şekilde desteklendi.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesi içinde yer alan “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi yok sayıldı. İhvan’ı, Şam’da iktidara getirebilmek için her yola başvuruldu. Ancak başarılı olunamadı. Suriye yönetimi direnebildiği yere kadar direndi, direnemediği noktada da Soğuk Savaş döneminden beri yakın ilişki içinde olduğu Moskova yönetimini yardıma çağırdı.

İşte bu noktada hamaset öne çıkmaya başladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 29 Şubat 2020’de, partisinin milletvekilleriyle yaptığı bir toplantıda, Rusya lideri Putin ile görüşmesine ilişkin bilgi verirken, “Bize diyorlar ki ‘Sizin orada ne işiniz var” Şu anda Suriye tabi ki diyorlar, işgal altındaki topraklarını korumak durumundadır. Bunu da çok açık net söyleyenlere söyledim. Dedim ki, kusura bakmayın; biz oraya Esed’in davetlisi olarak gitmedik. Biz oraya Suriye halkının davetlisi olarak gittik” dedi.

Konuşmasının devamında da şunları söyledi:

“Suriye halkı ‘tamam bu iş bitti” demeden bizim oradan çıkmaya niyetimiz yok. Bunu da dedim özellikle bilmenizi istiyorum. Dün sayın Putin’e de söyledim. ‘Sizin orada ne işiniz var’ Üs kuracaksanız üssü yine kurun. Ama şu anda siz bizim önümüzden çekilin, rejimle baş başa bırakın. Biz gereğini yaparız. E tabi ona da ‘biz çekildik’ diyemiyorlar. Menfaatleri nedir? İnanın bunu çözebilmiş değiliz. İki üç tane üs ise e kurun. Bununla bizim bir derdimiz yok. Ve dün gece Trump diyor ki, burada Putin’in diyor ne beklentisi var ne isteği var? Bunları söyledikten sonra Kamışlı’da bir petrol olayı bunların dedim. Orada petrol var mı dedi, orada petrol var dedim. Ama Deyrizor kadar değil dedim”[4]

Oysa, Rusya-Suriye ilişkilerine az da olsa kıraat etmiş bir kimse, iki ülke arasındaki ilişkilerin bu cümlelerde ifade edilen kadar basit olmadığını anlayabilirdi.

Amma ve lakin, Türkiye’de Suriye politikasına destek için Moskova Şam ilişkilerinin geçmişine ya da niteliğine, gücüne ilişkin somut bilgilerden çok hamasete gereksinim duyulmaktaydı.

Ancak biz yine de yakın tarihe kısaca bir göz atalım.

SSCB ile Suriye arasındaki diplomatik ilişkiler 1944 yılında kuruldu. İki ülke 10 Şubat 1946’da yani Suriye daha bağımsızlığını ilan etmeden önce, 10 maddelik gizli bir anlaşma imzalandı. Moskova, Suriye Arap Ordusunun oluşumunda askeri yardım yaparak, diplomatik ve askeri destek sağlamayı kabul etti. İki ülke arasında güçlü bir siyasi bağ gelişti. 10 Nisan 1950’de SSCB-Suriye ilişkilerinde saldırmazlık paktı imzalandı. 1955 ve 1958 yılları arasında, Suriye askeri ve ekonomik yardım için SSCB’den yaklaşık 300 milyon dolan aldı. 1971 yılında, Devlet Başkanı Hafız Esad ile yapılan bir anlaşma uyarınca, SSCB’nin Tartus’ta askeri donanma üssü açmasına izin verildi.

İki ülke askeri ilişkileri o dönemden sonra çok sayıda ikili anlaşmaya dayalı olarak gelişmeye devam etti.

Yani, mesele Erdoğan’ın açıkladığı kadar basit olmadığı gibi, “Rusya’nın Suriye’de ne işi var” sorusunun yanıtı 75 yıl öncesine kadar dayanan iki ülke askeri ve savunma işbirliği anlaşmalarının ayrıntılarında gizliydi.

Moskova yönetimi bu anlaşmalara dayanarak ve meşru Şam yönetiminin resmi talebi doğrultusunda ve uluslararası terörle mücadele yaklaşımlarının gereği olarak bu ülkede askeri varlık bulunduruyorken, Erdoğan’ın söylediği, “Biz Suriye halkının talebi ile Suriye’deyiz” açıklaması da havada kalıyordu.

Suriye halkının uluslararası alanda meşru temsilcisi Esad yönetimi olduğuna göre Türkiye’yi Suriye’ye çağıran Suriye halkının -ki çoğu devşirme teröristlerden ve Selefi gruplar ve onların ailelerinden oluşmaktaydı- uluslararası düzenlemeler anlamında bir meşruiyeti de bulunmuyordu.

Erdoğan’ın bu sözleri, ana akım olma özelliğini çoktan yitirmiş hükümet yanlısı medya organları tarafından yüzlerce, binlerce kez aynı çerçeve içinde yorumlanıp, tabanın tahkim edilmesi için kullanıldı.

Oysa, ilkesel dış politikanın gereği, daha en başında Suriye üzerinde hilafet hesapları yapmamak, 2011 yılında patlak veren kalkışmalarda ülkedeki ateşe benzin dökmemek, Şam yönetimi ile Adana Mutabakatı sonrası tesis edilen ilişkilerin ruhuna ve lafzına uygun biçimde ilişkileri geliştirmek, ülkenin demokratikleşmesine -iç işlerine karışmama hassasiyeti çerçevesinde- destek vermek olmalıydı.

Ancak siyasal İslam’ın kendine göre meşru saydığı ancak muhataplarına ciddi bir güvensizlik telkin ettiği pragmatizm, ilkesizlik bu kez tam tersi bir görünümde Libya’da tezahür etti.

Yeni cephe: Libya

Suriye’dekine benzer şekilde İhvan iktidarının tesis edileceği ve bu iktidarın da Türkiye’deki post modern totaliterizmi/hilafeti, “büyük ağabey” olarak tanıyacak bir Libya hayali, bu ülkeye yönelik rasyonel yaklaşımların önüne geçti.

Türkiye, NATO’ya verdiği siyasi, askeri destek ile Kaddafi’nin devrilmesine katkıda bulunmuştu.

2011 yılındaki Arap Baharı ile siyasal İslam stratejisinin hedef ülkelerde başarılı olabilmesi için bu ülkeler arasında güçlü bir siyasi şebekenin, teorik ve teolojik açından güçlü bir ortak paydanın, Batılı ülkeler ile barışık bir yapılanmanın bulunması gerekmekteydi.

Batılı başkentlerdeki stratejistler, bunun için İhvan-ı devreye soktu. Arap Baharıyla, söz konusu coğrafyada yer alan ülkelerde başlatılacak halk hareketleriyle iktidarın el değiştirmesi öngörülüyordu.

İhvan’a bağlı olan siyasi partiler/ yapılar Batı’dan ve sosyal medyadan aldıkları güçlü rüzgarla 2010 yılında Tunus, 2011 yılında da Mısır ve Ürdün’de düzenlenen protesto gösterilerinde önemli rol oynadı. 2011’de Tunus’ta iktidarı ele geçirdiler. Sonra sıra Mısır’a geldi. Hüsnü Mübarek’in devrilmesinin ardından, örgüt Mısır’da yasallaştı.

Bu noktada dikkatler Libya’ya çevrildi.

Tunus ve Mısır’da yönetim karşıtı protestoların ardından Libya’da da muhalif güçler harekete geçtiler Kaddafi rejimine başkaldırdılar. Muhalif Avukat Fethi Terbil’in 15 Şubat 2011’de Bingazi’de tutuklanınca, Libya’da bombanın pimi çekilmiş oldu. Batı’dan ve Arap Baharı’nın etkisi altındaki ülkelerden gelen rüzgarlarla yelkenlerini şişiren göstericiler sokaklara çıkınca güvenlik güçlerinin sert müdahalesi ile karşılaştılar. 17 Şubat’ta “Öfke Günü” gösterileri başladı.

Ayaklanmanın ardından muhalifler, başta Bingazi olmak üzere bazı şehirleri ele geçirdi. Ancak, Kaddafi yönetiminin tepkisi sert oldu. Ülkede kısa süre içinde bir iç savaşı çıktı.

Kaddafi’nin Afrika’dan getirdiği paralı askerlerle birlikte, silahlı kuvvetlerinin hava unsurları dahil bütün gücünü kullanması, çatışmaların kısa sürede şiddetini arttırmasına neden oldu. Ancak kısa süre içinde Muhalefeti destekleyen kabileler, kısa sürede başta Bingazi olmak üzere ülkenin doğusundaki şehirlerde kontrolü ele geçirdi.

Libya’da çatışmalar devam ederken, Batılı ülkeler de dikkatini bu bölgeye çevirdi. Libya’ya NATO müdahalesi gündeme geldi.

Konu 28 Şubat 2011’de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a soruldu.

Erdoğan, “NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya’ya nasıl müdahale edilebilir? Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez” dedi.[5]

Erdoğan açıklamasının devamında şunları söyledi:

“Şunu bilmeliyiz; biz Tunus’u Tunus halkının görüyoruz. Mısır Mısırlılarındır, Bahreyn Bahreynlilerindir, Yemen Yemenlilerindir, Libya Libyalılarındır, Fas Faslılarındır, Cezayir Cezayirlilerindir. Kendi mukadderatlarını o ülkelerin halkları belirlemelidir. Kimse değil. Kimse kalkıp da o ülkelerdeki petrol kuyularının hesabını yapmasın. Sıkıntı burada. Demokrasi adına, temel hak ve özgürlükler adına bir şeyler konuşacaksak, bazı tavsiyelerde bulunacaksak bunları konuşalım. Bu tarz şeyleri yapalım ama kalkıp da petrolün hesabını yapmayalım. Çünkü bunun faturası, bunun bedeli çok ağır olur.”

Erdoğan’ın bu açıklamasını yapmasının hemen sonrasında BM Güvenlik Konseyi, Libya’ya konusunda 1970 sayılı kararını aldı. Ankara bu karara hiç gecikmeden destek verdi. Ancak, Türkiye’nin resmi görüşü, “Bakanlık Açıklaması” olarak değil, basın mensuplarının Dışişleri Bakanlığı’na yönelttikleri bir soruya yanıt verilmesi formülüyle uluslararası kamuoyuna duyuruldu.

Muammer Kaddafi’nin 2011’de, Orta Doğu’nun dört bir yanında ‘Arap Baharı’ devam ederken devrilmesi ve ardından linç edilmesi Libya’da güç boşluğu yarattı. Bu güç boşluğunun, tarihi boyunca gerçek anlamda demokrasi ile tanışmamış olan Libya’da demokrasinin inşası ile düşünüldü.

42 süren Kaddafi rejiminin sonrasında Libya’da ilk genel seçimler 7 Temmuz 2012’de yapıldı. Seçimlerden önce Libya’da siyasi parti enflasyonu yaşandı. Seçimlere yaklaşık 150 parti katıldı. Mahmut Cibril, geçiş hükümetinde görev aldığı için aday olamadı.

Yaklaşık 2,9 milyon kayıtlı seçmenin 1,8 milyonunun, yani yüzde 65’i oy kullandı. 2.500’ü bağımsız toplam 3.700 aday, Libya’da Kaddafi sonrasında geçici hükümet görevini üstlenen Ulusal Geçiş Konseyi’nden (UGK) yönetimi devralacak yürütme organının üyeliği için yarıştı. Seçimlerde ülkeyi 2013 yılının sonuna kadar yönetecek kurucu meclis niteliğindeki 200 sandalyeli Halk Meclisi üyeleri belirlendi. Üyelerin 120’si bağımsız adaylar arasından, 80’i ise parti listelerinden seçildi.

Liberal eğilimli Ulusal Güçler İttifakı, seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Libya’daki İhvan’ın siyasi kolu olan ve liderliğini Kaddafi iktidarı döneminde uzun yıllar hapiste kalan Muhammed Savan’ın yürüttüğü Adalet ve İnşa Partisi ise seçimlerden ikinci parti olarak çıktı.

Ilımlı İslamcı söylemleri ile seçmenlerden oy isteyen Vatan Partisi’nin kadroları arasında olan devrimin önemli komutanlarından Abdülhekim Belhac da yer alırken, 1980’lerde Kaddafi’ye karşı silahlı mücadele veren Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe (NFSL) örgütünün siyasi kanadı olan Ulusal Cephe Partisi, Muhammed Yusuf El Magarif liderliğinde seçimlerde yarıştı.

Halkın sandık başına gitmesinden önce Libya açısından kritik önemi haiz olan anayasa komisyonunun oluşacak parlamento tarafından seçilmesi öngörülmüştü. Ancak, büyük petrol yatakları barındıran Bingazi’nin de bulunduğu doğu bölgesinin daha güçlü temsil edilmesini isteyen kesimlerin yatıştırılması için bu yetki, seçimlerden hemen önce yeni parlamentodan alındı. Komisyonun ayrı bir seçimle doğrudan halk tarafından belirlenmesi kararlaştırıldı.

Libya’daki seçim sonuçları, Arap Baharı’nın etkisi altında bulunan Tunus, Mısır gibi ülkelerde siyasal İslamcı kadroların öne çıkması ve İhvan’ın siyasi yapılanmalarının iktidara taşınmış olmasına karşın, Libya’daki seçimler, bu ülkelerden farklı bir siyasi tabloyu ortaya çıkardı. Hem Tunus hem de Mısır’da tek adam yönetimlerinin yıkılmasının ardından ilk genel seçimlerde İslamcı kökenli partiler birinci olurken, Libya’da özellikle Batı medyasınca liberal olarak tanımladığı bir siyasi parti sandıkta birinci oldu.

Arap Baharı’nın yükselen değeri İhvan’ın Libya’daki siyasi kanadı olan Adalet ve İnşa Partisi, ılımlı mesajlar vermesine karşın, büyük şehirlerin çoğunda birinci parti olamadı. Seçimler, Selefi partiler açısından da başarısızlıkla sonuçlandı.

Bu noktada bir ayraçla, Türkiye’deki siyasal İslam’ın zihninin arka planının röntgenini çekelim.

2002’den 2011 yılına kadar, Türkiye’nin kurucu felsefesinden aldığı siyasi, ekonomik ve toplumsal mirası müsrifçe harcadı ve ülkeyi kendi ideolojik zeminini tahkim edip, iktidarına süreklilik sağlayacak “muhtaç, dindar/kindar kitleler” yarattı.

2011 yılında başlayan Arap Baharı, Suriye’den başlayıp Irak’ta el Haşimi, Filistin’de Henniye, Mısır’da Mursi, Libya’da Sarraj, Tunus’ta Gannuşi, Sudan’da el Beşir’in şekillendireceği yeni İhvan sistematiğinin kurulması için fırsat olarak gördü.

Hatta bu sistematiğin kurulması için Türkiye’nin siyasal, stratejik, ekonomik ve askeri bütün olanakları koşulların elverdiği ölçüde seferber etti.

Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Mezopotamya’yı kapsayan bu proje, Akdeniz’in doğusunu, bütün kıyı şeridi ile art ülkelerini de içine aldı.

Amaç, Post Modern Totatiler/Hilafet sisteminin İhvan sistematiği içinde bir İslam Birliği kurmasıydı.

Aslında, bu yaklaşımı 1996 yılında Iraklı Kürt lider Celal Talabani, “Hayalim, İstanbul’un başkent olduğu, Ortadoğu Birleşik Devletleri” diyerek ilk seslendiren kişi olmuştu.[6] Ancak, o dönem için Talabani’nin bu hayalinin siyasal, stratejik, toplumsal ve ekonomik açıdan somut koşulları bulunmamaktaydı.

Türkiye’yi bugün yöneten kadrolar açısından söz konusu somut koşullar, siyasal İslam’ın iktidara taşınması ile başlayan süreçle ortaya çıktı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da seküler yönetimler ortadan kaldırıldı, Türkiye’nin buna karşı çıkacağı bilinen kurum ve kuruluşları etkisizleştirildi veya siyasal İslam’ın hizmetine sokuldu, İhvan meşrulaştırıldı ve Arap Baharı ile düğmeye basıldı.

Ez cümle, Arap Baharı başarısızlıkla sonuçlandı. Kırılma noktası ise Mısır’da Mursi’nin devrilmesi oldu. Mısır olmadan, Türkiye’deki siyasal İslam yönetiminin kafasındaki İhvan sistematiğinin işlemesi mümkün olmayacaktı. Projelendirilen coğrafyadaki kilit taşı kırılmıştı.

Libya meselesine de bu çerçeveden bakmak gerekiyor.

Türkiye’deki siyasal İslam, Libya’da İhvan’ı yeniden iktidara taşımak ya da İhvan’ın içinde olduğu bir yönetimi ülke geleninde etkin kılmak için bu kez, “Mavi Vatan” yaklaşımını devreye soktu.

Doğu Akdeniz gibi kritik önemi haiz bir coğrafyaya ilişkin atılan adamlar, iç kamuoyunu tahkim etmek için kullanıldı. Libya ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması imzalandı. Daha doğrusu Türkiye, Libya’daki İhvancı Sarraj yönetimine askeri destek sağlamak için deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması imzalanmasını istedi. Sarraj yönetimi de bunu kabul etti. Böylece, Türk askerinin ve Suriye’deki cihatçıların Libya’ya giderek Sarraj’ın saflarında savaşmasının önü açıldı.

Türkiye petrol ticaretinde imtiyaz elde ederken, Sarraj yönetimine insansız hava aracı satarak, İhvan sistematiğinin ekonomik boyutu da göstermiş oldu.

İşine geldiği gibi…

Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Rusya’nın Suriye’de ne işi var” diyerek, Moskova yönetiminin Suriye ile yaptığı ikili anlaşmaları görmezden gelmeyi tercih etmesi; Türkiye’nin Libya’daki varlığını ise Sarraj hükümeti ile yaptığı ikili anlaşmaya bağlayabilmesi ve diğer aktörleri terörist olarak yaftalaması, aslında bu dönemde yürütülen dış politikanın özeti niteliğini taşıyor.

Dışişleri Bakanlığı’nın 16 Haziran tarihli açıklamasında, “Türkiye, BM kararları çerçevesinde uluslararası camia tarafından tanınan hükümete talebi üzerine destek vermektedir. Ülkemiz meşru hükümetin yanındayken, Fransa, BM ve NATO kararları hilafına darbeci ve gayrı meşru bir şahsın yanındadır” denildi.

Bu açıklamanın ardından ne yazık ki, kimse çıkıp da “Suriye’de Rusya, BM tarafından tanınan meşru hükümete destek verirken Türkiye neden çoğu terörist gruplarla ilişkili örgütlenmelere destek verdi. Suriye konusunda bunu yaparken neden Libya’da tam tersini uyguluyorsunuz” diye soramadı.

Aslında, Türkiye’de sözüm ona stratejik oyun kurucuların, Libya’daki İhvan iktidarı üzerinden, Mısır’daki gelişmelere müdahale etmeyi, bu ülkede Sisi sonrasında yeniden İhvancı bir yönetim oluşturmayı planladıkları sır değil. Mısır’da ikinci dalga bir İhvan rüzgarının Ortadoğu’daki dengeleri yeniden bozacağı ihtimali dikkate alındığında, bu coğrafyada çıkarı olan ya da bu coğrafya üzerinden stratejik planlamaların yapıldığı diğer ülkeler gelişmeleri dikkatle izliyor.

Sözü bağlarken, şunun altını çizmek gerekir ki, küresel salgın ile dünya yeni bir döneme girdi. Küresel siyasete yön veren isimlerin niteliği dikkate alındığında dünya yeni bir ortaçağ ile karşı karşıya demek yanlış olmayacak.

Post modern totalitarizmin rüzgarları, küresel salgının yarattığı kasırga ile birleşince ortaya çıkacak, siyasal, sosyal ve ekonomik hasarın boyutunu kestirmek şimdilik güç görünüyor. Ne yazık ki, diplomasi de bu hasarın en fazla kendisini hissettirdiği alan olarak değerlendirilebilir. Türkiye’yi bu son derece sıkıntılı dönemden çıkarmak için ülkenin kurucu felsefesini rehber edinmiş bir liderliğe olan ihtiyacı her geçen gün artıyor.

[1]Distopya, (anti-ütopya Yunanca dystopia) çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum, otoriter- totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır.

[2]Popülizm, halk yağcılığı veya halk çıkarcılığı, toplumdaki seçkin bir tabaka tarafından halkın çıkarlarının bastırıldığını ve engellediğini varsayan ve devlet organlarının bu seçkin tabakanın etkisinden çıkarılıp halkın yararına ve toplum olarak gelişmesi için kullanılması gerektiğini söyleyen siyasî bir felsefe veya söylem biçimidir. Popülist söylem sokaktaki adamın ekonomik ve sosyal çıkarlarını vurgulayarak, önyargılarını ve duygusal kırılmalarını kullanarak başarıya ulaşmayı amaçlar. Popülizm genelde rejim karşıtı siyaseti içerdiği gibi özellikle sağ eğilimlerde milliyetçilik, jingoizm, ırkçılık veya köktendincilik ile birleşebilir.Kullandıkları söylem sıklıkla ikilik yaratma üzerinedir ve halkın çoğunluğunu temsil ettiklerini söylerler.

[3] Ahlaki açıdan, önemli olan sözünde durmanın karşılığı ahde vefa olmaktadır. Doğruluktan ve dürüstlükten şaşmadan sözünü tutan anlamına gelmektedir. Verilen sözlere, anlaşmalara ve konuşulanlara bağlı kalmak demektir. Hukuki açıdan bakıldığından ahde vefa, anlaşmalara ve sözleşmelere uyma zorunluluğu olması durumudur. Hukukun temel ilkeleri arasında bulunan sözlerine bağlı kalma durumunu vurgulamaktadır. Sözüne bağlı olan kişilerin baskı ile sözünden çevrilmeye çalışılması hukukun temel ilkelerini hiçe saymak demektir. Bu nedenle ahde vefa serbest irade ile ortaya çıkan sözlerden oluşmaktadır. Hem hukuki hem de ahlaki açıdan ahde vefa oldukça önemli olmaktadır.

[4]www.hurriyet.com.tr, Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı! Esed’e büyük darbe! 2 bin 100’ün üzerinde askerleri öldürüldü

[5] “NATO’nun Libya’da Ne İşi Var” www.ntv.com.tr, 28 Şubat 2011

[6]www.turkishnews.com ‘İstanbul’un başkent olduğu ‘Ortadoğu Birleşik Devletleri’

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Suinbay Suyundikov /// Lübnan’a Yeni Atama : Rus Diplomasisi Neyi Hedeflemekte ???


Suinbay Suyundikov /// Lübnan’a Yeni Atama : Rus Diplomasisi Neyi Hedeflemekte ???

14 Ağustos 2020

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, imzaladığı olağanüstü kararnameyle Rusya Dışişleri Bakanlığı Orta Doğu ve Kuzey Afrika Dairesi Başkan Yardımcısı Aleksandr Nikolayeviç Rudakov’u Lübnan Cumhuriyeti’nin Büyükelçisi ve Tam Yetkili Temsilcisi olarak atadı.

Başka bir kararname ile Devlet Başkanı, 2010’dan beri Beyrut’taki Rus diplomatik misyonuna başkanlık eden Aleksandr Zasypkin’i görevden aldı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Lübnan ile ilişkileri geliştirmek üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika alanında uzman olan Aleksandr Rudakov’u Rusya’nın Beyrut’taki Büyükelçisi ve Tam Yetkili Temsilcisi olarak atadı. Aleksandr Rudakov 22 Temmuz 1962 doğumlu. Kasım 2012 yılında İkinci dereceli Büyükelçi rütbesine terfi edildi. Aynı yıl Ramallah’daki Filistin Ulusal Yönetimi Rusya misyonuna Başkan olarak atandı.

Rudakov’un atamasına iki farklı varyanttan bakılabilir. Birincisi atama, Rusya’nın Lübnan konulu dış politika ekibinin diplomasi, ekonomi-ticari ve askeri alanı arasındaki dengeyi sağlamada Kremlin’in elini kolaylaştıracak. Yeni atamaya kadar özel olarak Rus Dışişleri Bakanlığı Orta Doğu ve Kuzey Afrika Dairesi Başkan Yardımcısı olan Aleksandr Nikolayeviç Rudakov, daha çok Filistin-İsrail sorununa daha yakındı.

İkincisi, Doğu Akdeniz’de suların ısınması bu bölgede İsrail’in diğer Arap ülkeleri ve Yunanistan ile anlaşmalara varılarak aktif rol oynamaya başlamasını seyretmekte olan Rus dip misyonunu bölgede daha çok aktif rol oynayarak kendi nüfuz alanını genişletmeye çalışmaktadır. Rusya askeri alanda Ortadoğu’da sadece Suriye ile yetinmeyip Libya ve bunun yanı sıra stratejik ticari limanlara sahip olan Lübnan’da da etkili olmaya çalışacaktır. Aynı zamanda Moskova’nın Orta Doğu’daki konumunun daha da güçlendirilmesi için bütçesinin artırılmasını istemektedir. Rusya Beyrut’ta gerçekleşen patlamada ilk insani yardım gönderen ülkelerden biri olmuştu. Rusya Acil Durumlar Bakanlığı (EMERCOM) uzmanları, Beyrut Limanı’ndaki patlamada yaralananların tedavisi için Lübnan’ın başkentinde kısa sürede seyyar hastane kurarak yaralıları kabul etmeye başlamıştı. Bu da Lübnan halkının Rusya’ya karşı güvenin artmasına ve Rus imajının iyileşmesine neden olacaktır. Böylece Rudakov’un ataması, Rus dış politikasındaki nüfuzunu arttırmaya yönelik bir hamle olarak görülebilir.

Yeni temsilci Moskova’nın Lübnan misyonuna ekonomik ve diplomatik boyutlar kazandırmaya çalışacaktır. Rudakov’un İsrael uzmanı olması Lübnan oynanmaya başlayan yeni oyunun esas rüzgârı hangi taraftan estiğini iyi değerlendirmesi ve bu saha çalışmasına hâkim olması Rus diplomasının Lübnan’da baş aktörlerden biri olacağının göstergesidir. Rudakov, Filistin-İsrail tecrübesinin yanı sıra Arap ülkeleri arası ve kabiller arası iç sorunlarına vakıf olması ve diplomasi birikimi sayesinde de Büyükelçi ve tam yetkili temsilci olması bölgede Moskova’nın hızlı hareket etme açısından da önemlidir.

KAYNAK:

Link : www.kremlin.ru

Link : www.mid.ru

Link : http://www.publication.pravo.gov.ru/Document/View/0001202008140003