DİN & DİYANET DOSYASI /// Nurcan Yazıcı : HAÇLININ DERDİ AYASOFYA DEĞİL !!!..


Nurcan Yazıcı : HAÇLININ DERDİ AYASOFYA DEĞİL !!!..

Türk Siyasetinin en iyi yaptığı şey; arkasında duramayacağı şeyleri gündem yapıp, topluma tartıştırmak.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Konuyla ilgili araştırma ve düşünme gereği dahi duymadan, siyasi tarafımız ne diyorsa onu destekliyor, “bizim yerimize birileri düşünüyor ve konuşuyor nasılsa” diyoruz… Bugün Ayasofya konusunda da aynı durumdayız.

Siyasetin derdi gerçekten Ayasofya’mı?

Ülkemizde tüm değerler altüst olmuşken, ekonomi ve hukuksal sorunlar çözüm beklerken siyasetin, Ayasofya üzerinden tartışma yaratması, zamansız ve asıl gündemi karartmaktan başka bir şey değildir.

İktidar ve muhalefet bugüne kadar; İstanbul’da yapılan herhangi bir yanlış uygulamaya dur diyebildi mi? Ya da İstanbul’la ilgili bir yanlışı düzeltme cesareti gösterebildi mi?

İstanbul’un kimliğini ve belleğini yok eden kültürel ve yapısal bozukluğa karşı hangi çözümü ortaya koydular? Ki şimdi, Ayasofya için bir karar ve değişim ortaya getirebilsinler.

İktidar veya muhalefet fark etmez. Siyaset, Ayasofya konusunda samimi ise önce, İstanbul’u siyasi rant alanı olarak görmekten vazgeçmeli… Kent ruhunun betonlar içinde can çekişiyor olmasından üzüntü duymalı, bu duygularını da topluma inandırmalı.

İstanbul bugün, bir medeniyet kenti kimliğinden gittikçe uzaklaşıyor…

Osmanlı izleri tek tek silinirken, İstanbul’a yakışmayan ne varsa yapılıyor. AVM’ler ve çok katlı yapılar kentin tarihi yapısına yukarıdan bakıyor.

İçerisindeki 3.000 adet dükkân ile dünyanın en büyük üstü kapalı çarşı unvanını elinde bulunduran Kapalı Çarşıdan ve kent ekonomisinden kimse bahsetmiyor.

Birçok insan Ayasofya’yı konuşulurken sanki Batı’ya ait bir yapıdan söz eder gibi.

Fethedildiğinde İstanbul’un harap durumda olduğunu, Fatih’le birlikte İstanbul’un yeniden yapılandığını ve kimlik bulduğunu konuşan hatta bilen yok!

İstanbul topoğrafyası, farklı kültürlerin ve halkların katkılarıyla bir medeniyet merkezi olmuş olabilir ama Osmanlı ile ruh bulmuştur.

Fatih 1453’de bir irade ortaya koymuş ve Ayasofya’yı camiye dönüştürmüştür. Bugün o iradeyi kimse yok sayamaz…

Bir çözüm ortaya konulacaksa, Türk kimliğine, İslam’ın ruhuna ve tarihimize uygun ve de özgün olmalıdır. Bunun dışında batıdan icazet alma gibi bir düşünce asla kabul edilemez.

Son söz Türk Milletinin.

Batı artık kabul etmelidir ki, İstanbul 1453’den itibaren İslam inancının ve Türklerin kentidir.

İster cami yaparız ister müze olarak saklarız.

Sonuç olarak;

Yapacağımız şey, böyle önemli bir konunun kararını ve sorumluluğunu sadece siyasi iktidara bırakmak yerine, milletle paylaşmak, gerekirse de referanduma gitmektir.

Birileri ürkecekmiş ürksün!

Unutmayalım ki, ne yaparsak yapalım zaten batının içine sinmeyecektir. Çünkü haçlının derdi Ayasofya değil, İSLAM ve bütünüyle İSTANBUL’DUR.

DİN & DİYANET DOSYASI : Osmanlı topraklarındaki 5 milyon Müslümanın göç hikayesi


Osmanlı topraklarındaki 5 milyon Müslümanın göç hikayesi

25 Nisan 2019

TCA, tarihçi Prof. Justin McCarthy ile Osmanlı topraklarındaki 5 milyon Müslümanın göç hikayesini, harita olarak yayımladı.

WASHINGTON – Turkish Coalition of America (TCA), tarihçi Prof. Justin McCarthy ile tarih kitaplarında pek yer verilmeyen Osmanlı topraklarındaki 5 milyon Müslümanın acı göç hikayesini, harita olarak yayımladı.

TCA, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış döneminde yaşanan ama Batılı tarihçiler tarafından genellikle sadece Osmanlı’daki Hıristiyanlara odaklanılarak tek taraflı anlatılan göç konusunda madalyonun öteki yüzüne de dikkati çeken bir çalışmayı ortaya koydu.

Louisville Üniversitesi’nde tarih profesörü olan ve Osmanlı İmparatorluğu hakkında ayrıntılı demografik çalışmalarda bulunan Prof. McCarthy tarafından hazırlanan “Osmanlı İmparatorluğu’nda Zorunlu Göç ve Ölümler-Açıklamalı Harita”da, Osmanlı topraklarında, 1770-1923 yıllarında göç eden 5 milyon Müslüman tebanın yaşadığı göç gösteriliyor. Böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinin Ermeniler gibi sadece Hıristiyan nüfusu etkilemediğine, milyonlarca insanın acı ve zorluklar yaşadığına vurgu yapılıyor.

Ayrıca, Osmanlı topraklarında göçe zorlananların 5 milyonunun Müslüman, 1.9 milyonunun Hıristiyan olduğuna işaret eden harita, böylece savaş ve iç çatışmaların acılarını, düşünüldüğünün aksine, daha çok Müslümanların yaşadığını gözler önüne seriyor.

Hristiyanların 4 katı Müslüman öldü

Harita, 1864-1922 yıllarında yaşanan savaş ve iç çatışmalar sırasında hayatlarını kaybeden Müslümanların sayısının, Hıristiyanlarınkine oranla 4 katı fazla olduğunu da gösteriyor.

Harita, aynı zamanda, 1864-1922 yılları arasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sürecinde ölen 5 milyon Osmanlı Müslüman’a yönelik bir kayıt anlamına da geliyor.

Prof. McCarthy, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, Osmanlı topraklarında yaşayan değişik kimliklere mensup tüm grupların acı çektiğini ifade etti. Ancak, Müslümanların, özellikle de Türklerin en büyük acılara maruz kalan kesim olduğuna dikkati çeken McCarthy, “Haritanın, tüm bu insanların felaketlerle dolu kaderlerini göz önüne sereceğini umuyorum” dedi.

“Nesilden nesile aktarılan düşmanlık”

TCA Başkanı Lincoln McCurdy de kurum olarak bu yayını desteklemiş olmaktan gurur duyduklarını belirtti.

Prof. McCarthy’ye, “tarihin sayfalarında neredeyse hiç yer almayan Müslüman Osmanlı halkları hakkında bıkmadan ve yılmadan yaptığı kapsamlı araştırmaları dolayısıyla” teşekkür eden McCurdy, şunları kaydetti:

“Çok az Türk aile vardır ki büyükannesi veya büyükbabası, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kırım veya Kafkasya’dan gelmiş olmasın. Ya da Anadolu’da yaşanan savaslardan dolayı yaşadığı iç göçe dair acı bir hikayesi bulunmasın. Ancak, modern Türkiye’nin kurucuları, genç Cumhuriyetin, bir varoluş mücadelesinden çıkmış halkını, geçmiş yerine geleceğe bakmaya yönlendirmiş ve eski düşmanlarıyla barış felsefesini benimsemistir. Ne yazık ki, başka toplumlar, yaşadıkları trajedileri Türklere karşı nesilden nesile aktarılan düşmanlığa dönüştürdü.

Bu harita çalışması, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışı sürecinde Müslüman halkların kayıplarını göz ardı ya da inkar eden, geçmiş çağların ırkçı ve bağnaz yaklaşımlarının izlerini taşıyan zihniyete bilimsel bir cevaptır.”

McCurdy, TCA olarak, bu ve benzeri bilimsel çalışmalarla, halklar arasında doğru tarihsel söylemlere, karşılıklı acıları ve yasları paylaşmaya dayalı bir uzlaşma zemininin oluşturulmasına ve gelecek nesiller için daha barışçıl bir ortam yaratılmasına katkıda bulunmayı amaçladıklarını kaydetti. (11 Ocak 2011)

DİN & DİYANET DOSYASI : Kuran-ı Kerim Tahrif Edilmemiştir Ama.


Kuran-ı Kerim Tahrif Edilmemiştir Ama…

Yazan Prof. Dr. Nusret Çam

17 Mayıs 2020

Şurası bir gerçek ki insanlık tarihi var olalı beri sosyal davranışlara, medeniyetlerin kurulmasına, yıkılmasına, fikir hareketlerinin doğmasına, kitlesel hareketlere, hatta bilimsel düşüncenin mahiyetine ve savaşlara yön veren etkenlerden biri de dinin bizzat kendisi veya ona karşı tavırlardır.

Dinin bu fonksiyonunu, onların mukaddes kitapları, din adamları ve kutsal değerleri ile inananların bunları uygulama kaliteleri belirler. Bu durum vahye dayalı Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için daha da belirgindir. Böyle bir vaziyet karşısında sıralamada birinci konumda yer alan kutsal kitapların ne kadar Allah kelâmı olduğunu ve bunların günümüze kadar ne ölçüde bozulmadan geldiğini bilmek büyük önem arz edecektir. Konuya bir Müslüman olarak değil de tarafsız bir bilim adamı gözüyle baksak bile İslamiyet’in bu alanda diğerleri ile mukayese kabul edilmeyecek kadar önde olduğu görülecektir. Zira Müslümanlar, bugün elimizde bulunan Kuranın Hz. Muhammed’e vahyedilen kitabın aynısı olduğuna iftiharla inandıkları halde Yahudiler ve Hristiyanlar kendi mukaddes kitaplarının sonradan oluşturulduğunu beyan etmekten çekinmezler. Başka bir deyişle hiç olmazsa inananları açısından diğer iki dinin kutsal kitapları büyük ölçüde veya belli bir oranda insan elinin ürünü olduğu halde, Kuran, doğrudan doğruya Allah kelâmıdır. Noktasız ve harekesiz harflerin bazı okunuş farkları (yedi kıraat) bütün uzmanların bildirdiğine göre, onun vahiy eseri olma özelliğine halel getirecek mahiyette değildir. Bu durum karşısında Kuran’ın yaklaşık bin beş yüz yıldan beri aslî hüviyetini aynen koruması (ve sonsuza dek de muhafaza edecek olması) suretiyle,Allah’ın “Bu kitabı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz” (Hicr, 9) şeklindeki vaadi de gerçekleşmiş olmaktadır[1].

Kuran’ın değişmez Allah kelamı olması gerçeği karşısında tahlilci düşünceye sahip kimselerin aklına şu tür bir soru gelebilir: “Madem İslam’ın kutsal kitabı olan Kuran, doğrudan doğruya Allah tarafından gönderilmiştir ve değiştirilmemiştir, öyleyse Müslümanların bilhassa günümüzdeki olumsuzluklarının ve diğer dinler ve medeniyetler karşısındaki perişanlığının sorumlusu Tanrı mıdır?”Böyle bir soruya cevap verebilmek için, İslam’ın hak din, Kuran’ın da mazbut bir İlahî kelâm olduğunu söylemek kâfi değildir. Zira meselenin bir de bu kitapların ne derecede doğru anlaşılıp anlatıldığı yönü vardır. Diğer bir mesele de insanların bu kitaplarda yer alan hükümleri uygulama iradesi ve becerisindeki samimiyeti ve başarısıdır. Bu son mevzu, “kötülük meselesi” ile birlikte felsefeciler ve kelamcıla rtarafından uzun uzadıya tartışılan bir konudur. Bundan dolayı biz burada Kuran’ın kendisini “insanların anlaması için gönderilmiş”, “hiçbir çelişkinin bulunmadığı”, “açık ve net” bir kitap olarak nitelemesine rağmen, Müslümanların onu ne ölçüde anladıkları hususu üzerinde duracağız.

Konuya başlarken Tanrı’nın avukatlığını yapmaya ve Müslümanların bilhassa günümüzde uygarlık ve fazilet yarışında bekleneni verememelerine bahane uydurmanın ahlaksızlıktan ve zavallılıktan başka bir şey olmadığını belirtmek gerekir. Zaten Tanrı’nın da bizim savunmamıza ihtiyacı yoktur. Ne yazık ki neredeyse bütün dünya Müslümanları uğradıkları her türlü musibetin ve yenilginin sorumluluğunu “dış güçlere”, “şer odaklarına”, “habis günahkârlara” ve kadere yüklemekte pek mahirdirler. Bununla birlikte, dinle ilgili en hayati meselelerde bile yapılacak tespitler ve değerlendirmeler, hür düşüncenin ve bilimsel yöntemlerin eseri olmak zorundadır.

Kuran’ın, hadislerin ve İslâm tarihinin dikkatli şekilde incelenmesi halinde, şeklen tahrif edilmemekle birlikte bilerek veya bilmeyerekyapılan zihnî ve amelî faaliyetler sonucunda Kutsal Kitabımızın tesirinin Müslümanların hayatında en aza indirildiği anlaşılacaktır. Yoksa doğrudan doğruya Allah kelamı olan ve üstelik günümüze kadar hiç değişmemiş olan bir kitabın mensuplarının yüzlerce yıldan beri medeniyete en ufak bir katkılarının bulunmamasını ve bilhassa asrımızdaki perişan vaziyetlerini nasıl izah edeceğiz? Özellikle İslam dinine ideolojik bir saplantıyla bakan kimselerin yaptığı gibi “Müslümanların halinde ne var, asıl onlar kendi hallerine baksınlar” demek ve İslâm medeniyetinin yaklaşık bin yıl önceki parlak sayfalarını tekrar tekrar övünç kaynağı olarak cilalamak aklı başında düşünen hiçbir kimseyi tatmin etmeye yetmeyecektir. Müslümanların böyle bir soruya onurlu bir şekilde cevap verebilmeleri için her şeyden evvel, dinlerinin adı olan “İslâm”ın kelime anlamına uygun olarak kendilerinin barışsever ve uygarlık âbidesi, ülkelerinin ise refah, güzellik ve huzur cenneti olması gerekir. Kendi dindaşlarının zulmünden kaçarak, yardım dilerken dahi tekfir ettikleri Hristiyan ülkelerine sığınan kimselerin yapması gereken ilk iş, muarızlarından önce kendilerini sorgulamaktır.

Allah-insan-evren ilişkilerini düzenleyen uygarlık projesinin anayasası olarak gönderilen Kuranıkerim’in bireylerin ve toplumların hayatında etkisiz kalmasının sebeplerini “Bedevilik İle Uygarlık Ayrımında Hangi İslâm?” isimli kitabımızda kısmen ele almıştık[2]. Bu yazımızda konuyu daha farklı boyutları ile işlemeye çalışacağız.Fakat mevzuya girmeden önce “tahrif” kelimesinin anlamına göz atmak gerekir. Arapça bu kelime ve türevleri “bunamak, birisine bunaklık nispet etmek, saçmalamak, aklını bozmak, saçma söz, bâtıl itikat, efsane, mitoloji” demektir. Dolayısıyla, bir kitabın tahrif edilmesini, “onun asıl anlamını ve mesajını tanınmaz hale getirerek bâtıl ve değersiz kılmaktır” diye tanımlayabiliriz.

Bir kutsal kitabın tahrif edilmesi onda yer alan kelimelerin, ibarelerin, ayetlerin ve surelerin çıkarılması, yerlerinin değiştirilmesi veya ona dışarıdan yabancı ve aykırı unsurların eklenmesi suretiyle kitabın anlamının tanınmayacak hale getirilmesidir. Bu, o kutsal kitabın şekilsel yönden tahrifidir. Böyle bir tahrifat Kuran için elbette söz konusu değildir. Fakat Müslümanların Kuran’da var zannederek inanıp amel ettikleri pek çok şeyin Kuran’da olmadığı ve hatta onun ruhuna ve mesajına taban tabana zıt olduğu da bir gerçektir. Kuran’ın anlamı konusunda çeşitli yöntemlerle bilerek veya bilmeyerek yapılan bu faaliyetlere “şekilsel tahrifat” olmasa da “anlamsal tahrifat” gözüyle bakabiliriz. Bunların neler olduğu ayrı bir çalışmayı gerektirecek kadar uzun ve çetin bir mevzudur. Bu yüzden biz bu konuda değil, en az onun kadar mühim olan,Müslümanların bu noktaya nasıl geldiği hususunda yoğunlaşacağız.

  • Kuran’ın anlamının ve mesajının boşa çıkarılmasının sebeplerinin başında M. 800’lü yıllarda hadis külliyatının oluşması üzerine, Allah kelâmınıngeri plana itilmesi Peygamberin emrine uygun olarak onun kendi sözlerinin,Kuran’a karışmaması için sağlığında ve daha sonraki yaklaşık bir buçuk asır boyunca hadisler yazıya geçirilmemiştir.Fakat ondan sonra birden bire pek çok hadis toplama faaliyeti başlamış ve bunun sonucunda bildiğimiz hadis külliyatı oluşmuştur. Bu kitaplardaki sözlerin Peygambere ait olduğu yolundaki kuvvetli inanç ve peygamberin ise kendiliğinden hiçbir şey söylemeyeceği yönündeki sarsılmaz iman sonunda hadisler olarak kabul edilen ne kadar söz varsa ayetler gibi kabul görüp hayata geçirilmeye başlanmıştır. Üstelik bu hadis kitaplarını, Kuran’ın aksine abdestsiz okuyup ele almak mümkündü. Ayrıca hadisler konularına göre tasnif edildiği için bir konu hakkında aranılan bilgilere toplu olarak ulaşmak Mushafa göre daha kolaydır. Daha da önemlisi, Müslümanlar arasında “Kuranı herkes anlayamaz” düşüncesi yaygınlaşırken, hadislerin anlaşılması hususundaböyle bir iddia hiç gündeme gelmemiştir.

Bütün bunlar Müslüman vaizlerin ve fıkıhçıların Kuran’a daha mesafeli dururken hadis kitaplarıyla daha yakından ilgi kurması ve vaazlarını hep bu hadisler üzerine bina etme neticesini doğurmuştur. Aynı şekilde ilmihal yazarları için de geçerlidir. Böylelikle zaman içinde hadislerde geçen sözler, Kuranın yerini almış ve Müslümanların yaşantılarını ayetlerden ziyade belirlerolmuştur. Bunun en önemli işaretlerinden biri de “Kuran’a göre Müslümanlık” türünden kitaplar kaleme alınmadığı halde “Hadislerle Müslümanlık” adı altında cilt cilt kitapların yazılmış olmasıdır.

Aslına bakılırsa hadisleri anlamak ve sadece bunlardan hüküm çıkarmak Kuran’ı anlamaktan daha zordur ve daha dikkat ve emek isteyen bir meseledir. Çünkü Kuran’daki sure ve ayet sayısı kesin şekilde bellidir. Oysa hadis adı altında mütalaa edilen sözlerin sayısı 28.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Bu rakamı çok daha artıranlar da vardır[3]. Üstelik âyetlerin sıhhat, yani güvenilir, zayıf, uydurma olma problemleri yoktur. Oysa bir hadisi bir konuda delil olarak kullanacağımız zaman önce onun sahih, yani Peygamber sözü olup olmama durumunu bilmek gerekir. Bu ise çoğu zaman fevkalâde tartışmalı bir konudur. Doğrusunu söylemek gerekirse peygamber sözü olup olmadığı tartışma konusu olmayan çok az hadis vardır. Tam bir uzmanlık gerektiren bu konu, hadis usulünün en problemli tarafını teşkil eder. Üstelik âyetlerin ve surelerin nüzul sebebi olduğu gibi hadislerin de söyleniş sebebi vardır. Yani bir bakıma bazı hadisler anlık ve bireysel olaylar için söylenmiştir. Fakat Peygamberin çoğu zaman belli bir olaya veya duruma mahsus ya da kişiye özel olarak söylediği bu sözler umuma teşmil edilerek bunlardan hüküm çıkarılmıştır. Hâl böyleyken, İslâm dünyasında hadis kültürü, büyük ölçüde Kuran’ın yerine geçmiştir[4].

Elbette Peygamber dinî konularda vahye aykırı bir söz söylememiş ve icraat yapmamıştır. Ama onun resul olma özelliğinden başka herhangi bir beşer, eş, idareci ve Arap kültürünün takipçisi olma gibi vahyin dışında kalan sıfatları ve kimliği de vardır. Ve hadislerin büyük bir kısmı bu ikinci grupta yer alan bireysel düşüncelerinin, anlayışlarının, bilgilerinin ve hatta zevklerinin gereği olarak söylenmiş sözlerdir. İşte sorun burada başlamaktadır. Zira hemen hemen bütün Müslümanlar hadis kitaplarında yer alan bütün sözleri, onun peygamberlik sıfatı ile söylenmiş mukaddes kelamlar ve bizim için de kesin olarak bağlayıcılığına inanılan kurallar olarak kabul etmektedirler.

Hadisler elbette Kuran’dan sonra ikinci derecede önemli kaynaktır. Çünküsahih hadislerin Kuran’ı tefsir ettiği doğrudur. Fakat tartışmalı olan ve Peygamberimizin vefatından iki-iki buçuk asır sonra toplanmaya başlayan hadislerin, sağlamlığından hiç şüphe edilmeyen âyetlerin yerini alması ve Allah kelamının hükmünükaldırabileceği şeklindeki bir görüşü doğru bulmak da akıl,mantık ve vicdanla bağdaşmaz. Hele, “Buhari ve Müslim’in hadis kitapları olmazsa din çöker” sözü kadar İslâm’ı ve Kuran’ı yaralayan bir söz olamaz. Bu durumda bu kitaplar derleninceye kadarki sürede, yani ilk 200-250 sene boyunca dini çökmüş mü kabul edeceğiz? Ya da her şeye rağmen İslâm kültürü açısından büyük işler başarmış olmaları sebebiyle teşekkür borçlu olduğumuz bu hadis âlimleri hiç olmasaydı ve peygamberimizden hiçbir hadis günümüze ulaşmamış olsaydı ve sadece Kuran’la amel etmiş olsaydık, yeryüzünde Müslümanlık bitmiş mi olacaktı?[5]

  • Kuranın hiç anlaşılmamak veya yanlış anlaşılmak suretiyle hükmünün atıl kalmasının diğer bir sebebi de akılcılığın yerini nakilciliğin almasıdır. Allah’ın Kuran’da onlarca kez düşünmeyi ve aklı kullanmayı emir, tavsiye ve teşvik ettiği halde Müslümanların buna yanaşmamasını çeşitli sebeplere bağlamak mümkündür. Bunların başında insan aklının Kuranî ve ilahî hakikatleri anlamadaki yetersizliği iddiası gelir. Allah’ın zatı, yaratılışın başlangıcı ve ölümden sonraki hayat gibi konular aklın en zor sınavları olmakla beraber, nakilcilikte yani ayetler ve olaylar üzerinde hiç düşünmeden olduğu gibi kabullenip nakletmekle ve aklı kötülemekle insanlığın kazanacağı bir şey de yoktur. Nitekim bu anlayışın en bildik temsilcileri olan Selefî-Hanbeli-Vahhabi zihniyetin en büyük eseri, İslamiyet öncesindeki Arap bedevi-cahiliye zihniyetini günümüze aynen taşımaktan ve İslâm’ı, siyaset arenasında heba etmekten başka bir şey olmamıştır.

Nakilciliğin, Kuranî akılcılığın yerini almasının diğer bir sebebi de zihin tembelliğidir. Esasen itaate dayalı bir toplum yapısında ve kültürde aklı kullanmak büyük cesaret ve emek isteyen bir iştir. Hâlbuki kendisine söyleneni aynen kabul ve nakletmek,onları zındıklık ve küfür damgası yemek riskinden kurtardığı gibi, rahat bir hayatı ve pek çok imkânı beraberinde getirebilir.

Kutsal Kitabımızı anlamada aklı değil de nakli esas alan kimseler Kuranı düşünerek, araştırarak ve meseleleri sorgulayarak okuduğumuz takdirde imanımızınzarar görmesinden korkmaktadırlar. Onlar bilmiyorlar mı ki insanı yaratan Allah, insandan daha üstündür, akıllıdır, daha güçlüdür, daha özgüven sahibidir. Kuran’a biraz âşina olan herkes Allah’ın, insanların her fırsatta düşünmelerini, sorgulamalarını istemekte ve onlardan eğer güçleri yetiyorsa başta Kuran olmak üzere O’nun eseri olan varlıklara benzer bir nesne yaratmalarını talep etmektedir. Şurası bir hakikat kiyeryüzünde aklın sınırlarını zorlayan tanrı tanımaz filozofları görebilirsiniz, ama hiçbir şekilde kendisine tapılmasını isteyen, hatta aşırı saygı gösterilmesini bekleyen bir filozofa rastlayamazsınız.Tarih boyunca ilahlık iddiasına girip insanların kendilerine tapmasını bekleyen kimselerin, her zaman için kibri ve hırsı aklını aşmış olan idarecilerve din adına ahkâm kesen muhterisler zorbalararasından çıktığını görürüz.

Kuranıkerim’de yer alan bazı ayetler, onu asıl mesajından ve maksadından uzaklaştıracak kimselerin din adamları olduğuna dair bazı ipuçları vermektedir. Söz konusu ayetlerşöyledir:

Kendilerine Tevrat yükletilip, sonra bunu taşımayanların hali

koca koca kitaplar taşıyan bir eşeğin hâli gibidir aynen.

Allah’ın âyetlerini yalan sayan bu kavmin

hikâyesi ne kötüdür gerçekten.

Allah, zâlimler güruhuna hidâyet etmez cidden (62. Cuma, 5),

Ey iman edenler, doğrusu, birçoğu hahamların ve rahiplerin,

insanların mallarını haksız şekilde yerler

ve Allah yolundan engellerler(9. Tevbe, 34),

  • Kuran’ı herkes anlayamaz düşünceside Müslümanların onun anlamını kavramaktan uzak kalmasına sebep olmuştur. İslâm’ın kutsal kitabı kendisini hiçbir çelişkinin bulunmadığı açık ve net kitap olarak takdim eder. Bu durum özellikle iman, ahlâk ve ibadet konularında kendini daha iyi belli eder.Fıkha ve muamelata dair ayetlerin anlaşılması da kolaydır. Fakat buradaki asıl sorun, mesela şahitlikte iki kadının bir erkek şahit yerine geçmesi örneğinde olduğu gibi kadını geri plana iten bazı ayetlerin hükmünün, Kuranın indiği toplumun o zamanki algısı ile alâkalı olup olmaması meselesidir. Son zamanlardaki İlahiyatçılar, buna benzer hükümleri evrensel olmaktan ziyade o devrin kültürel yapısı bağlamında anlama temayülündedir.

Böyle bir varsayım, onu anladığına inanılan seçkin bir zümrenin doğmasına yol açmıştır. Okuma yazmanın zaten kısıtlı olduğu bir ortamda bu tür kimseler kendilerinde olağanüstü güçlerin vehmedildiği bir aracı sınıfın türemesi anlamına gelmektedir. Bu ise Kuranın birçok ayette kınadığı ve dini tahrif ettiğini bildirdiği Hristiyanlıktaki ruhban sınıfından başka bir şey değildir. Dolayısıyla, İslam’da da önce Müslümanlarla Kuran, daha sonra da Tanrı arasında, adı konulmamış bir ruhban sınıfı zuhur etmiştir. Bu zümre Hristiyanlıktaki kadar kurumsal ve etkili olmasalar dahi, İslâm dinini aracısız halis iman, güzel ahlâk ve uygarlık merkezli ekseninden uzaklaştırmada önemli etkenlerden biri olmuştur.

  • Müslümanlar başından beri Kuran’ı yüzünden okumayı ve hafızlığa büyük önem vermişlerdir. Zira Peygamberimiz bütün hayatı boyunca Kuran okumayı ve ezberlemeyi teşvik edici beyanlarda bulunmuştur. Kâğıdın neredeyse bulunmadığı, okuryazar sayısının ise çok az olduğu bir devirde Kuran’ın gelecek kuşaklara tam ve doğru bir şekilde ulaştırılabilmesi ve unutulmaması için onun ezberlenmesi ve devamlı tekrar edilmesi bir zaruretti. Bu, gerçekten de takdir ve teşvik edilmesi gereken bir yöntemdir. Nitekim kutsal kitabımız, bu uygulama sayesinde bizlere hiç değişmeden ilk günkü tazeliğiyle ulaşabilmiştir.

Peygamberin bu yöntemi uygulamadaki asıl maksadı elbette onun lafzının yüceltilmesi değil, muhtevasının dillerden gönüllere ulaşması ve oradan da güzel ve kalıcı davranışlar haline gelmesiydi. Kuran’ın şiirsel ve armonik estetiği insanları cezbetti; güzel sesli hâfızların dilinden bu nağmeler insanlara ruh sükûnu, heyecan, huşu verdi. Ne var ki daha sonraki zamanlarda bu hikmet unutulup onun yerini ruhsuz dudak hareketleri ve yapmacık teğanniler aldı. Allah kelâmı yüzyıllar boyunca ticaret metaı olarak da kullanıldı. Günümüzde daha da ileri gidilerek televizyonların ramazan programlarında yarışma adı altında siyasetin kapitalizmle izdivacının eseri olarak şov, reyting ve kazanç kapısı haline getirildi. Peygamberimizin uygulamasında Kuran okumak güzel ahlakı ve tefekkürü elde etmek için bir vasıta ve yöntem iken muhtevadan yoksun medreseler ve Kuran kursları sayesinde başlı başına bir gaye ve ticarethane haline dönüştürüldü. Aynı durum çoğu kere evlerdeki, camilerdeki ve mezarlardaki okumalar için de geçerlidir.

Bu sözlerimizin maksadını ve muradını tam olarak anlamayan bir kısım okuyucularımız “Kuran’ın yüzünden devamlı şekilde okunup ezberlenmesinde ne sakınca olabilir?” şeklinde bir soru sorabilirler. Her şey makul ölçüde olmak kaydıyla elbette güzel ve faydalıdır. Fakat Kuran’ı ömür boyunca hep yüzünden veya ezbere okumanın, ilkokulda öğretilen çarpım cetvelinin, ortaokullarda, liselerde ve hatta üniversitelerin matematik bölümlerinde tek sınav sorusu olmasından ne farkı var ve bu yöntemin insan gelişmesine katkısı ne olabilir? Bütün İslâm ülkelerindeki Kuran anlayışı hemen hemen böyledir ve meselenin en can alıcı noktası budur. Buna şunları da ilave edebiliriz:

Düşünmeden, tefekkür etmeden ve olayların hikmetini araştırıp sorgulamadan yapılan okumalar ne kadar çok olursa olsun insanın ve toplumun gelişmesine herhangi bir katkı sağlayamazlar. Bilinenin tekrarı ise günümüzde ancak bilgi hamallığı olarak değerlendirilmektedir.

Diğer taraftan ezbercilik muhakemenin, düşünmenin, itiraz etmenin ve keşfetmenin düşmanıdır. Bilmeyerek de olsa Kuran buna alet edilmemelidir. Çünkü devamlı ezberlemeye alışan beyin, zamanla diğer öğrenme vasıtalarının körelmesine sebep olur ve her şeyi kalıpsal görerek zihnin tembelleşmesine yol açar. Elbette Kuran üzerine ihtisas yapanların Kuran’ın tamamını ezberlemesi evladır, güzeldir ve hatta şarttır. Ve yine namaz kılmak için belli duaları biraz fazlasıyla öğrenmek de her müminin zevkli görevi olmalıdır. Ama her yıl yüzbinlerce gencin anlamını dahi bilmeden, üstelik zihnin diğer işlevlerini körelterek bunu kendisine iş edinmesinin dine ve medeniyete ne kadar katkısının olduğunu da sorgulamak gerekir.[6]

Kuranıkerim’i yüzünden veya ezberden okumayı ritüel haline getirmenin Kuran’ın bizzat kendisi açısından başka bir sakıncası da özün yerini şeklin ve şekilciliğin almasıdır. Bu ise Kuran’ın vahyediliş hikmetinin buharlaşması demektir. İslam ülkelerindeki ahlak zafiyetinin ve geriliğin en büyük sorumlusu böyle yanlış bir zihniyettir. Yunus Emre ile birlikte Kuran’ı en iyi anladığına inandığımız şâir olan Mehmet Âkif’in şu şiiri bu durumu gayet veciz şekilde dile getirmektedir:

İbret olmaz bize her gün okuruz ezber de

Yoksa hiç mana aranmaz mı bu âyetlerde

Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan Kuran’ın

Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mananın

***

Ya açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

***

İnmemiştir hele Kuran şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.

Bütün bunlara bir de ona abdestsiz dokunulamayacağı, okunulamayacağı, hatta böyle yapınca “çarpılacağımıza” dair inanışlar eklenince, Müslümanlar Kuran’dan tamamen kopmuş oldu.

Kuran-ı Kerim hakkındaki yanlışlarımızdan bir tanesi de Kuran’da sözü edilen“âyet”lerin sadece Cebrail vasıtasıyla gönderilen vahiyden ibaret olduğunu zannetmektir. Oysa kutsal kitabımızın çeşitli yerlerinde işaret edildiği üzere, göklerde ve yerde cereyan eden tabiat kanunları, olayları ve insan fıtratı da bizim için birer âyet hükmündedir. Yani sünnetullah denilen tabiat kanunları ve insan doğası da aynen Kuran âyetleri gibi inanılması, üzerinde düşünülmesi ve araştırılması gereken değişmez temel ilkeler ve kanunlardır[7]. Bu cihetle, Kuran’da arıya, karıncaya vahyedildiğinin bildirilmesi örneklerinde olduğu gibi bunlar da birer vahiydir. Söz konusu Kuranî delillerden bazıları şöyledir:

  1. Bakara 164:

Şüphesiz yaratılmasında göklerin ve yerin,

birbiri ardınca gelmesinde gece ile gündüzlerin;

insanlara faydalı şeylerle denizde yüzen gemilerde;

Allah’ın gönderdiği yağmurla ölü toprağın diriltilmesinde;

yeryüzünde türlü türlü canlı yaratılmasında;

yeli ve ikisi arasında göğün ve yerin

emre hazır bulutları savurmasında

elbet nice âyetler vardır akıl sahipleri için.

  1. Âl-i İmran:

190) Yaratılışında göklerin ve yerin

ve birbiri ardınca gelişinde gündüzün, gecenin

birçok açık âyetler vardır gerçekten

aklıselimsahibi kimseler için.

“Ayet”leri ister “Kuran’daki kelamlar”, ister “tabiatın ve insanın fizyolojik ve ruhsal işleyişini belirleyen kurallar ve mekanizma” şeklinde anlayalım, bunları yok farz etmenin ve karşı gelmenin cezası da şiddetlidir. Birincinin cezası dinî kanunları, ikincinin cezası ise dünyayı inkâr ve ifsat etme üzerinden tahakkuk edecek, fakat sonuç aynı olacaktır. Peki, böyle bir düşünce ve inanç zafiyeti, İslâm dininin aslında bir medeniyet projesi olması gerçeği karşısında bir tahrif değil midir?

İslâm medrese sisteminde okuma ve ezberleme geleneği sadece Kuran’la da sınırlı kalmamış, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf ve hatta felsefeye de sirayet etmiştir.Bu sistemde en iyi öğrenci, üstatları tarafından her aşama ve alan için belirlenen birkaç kitabı okuyup bunları olduğu gibi nakleden öğrencidir. En büyük âlim de bunları ileriki yıllarda hıfzında tutup iyi kullanabilen ve yazıya geçirebilen kimsedir. Alışılmadık, aykırı soru soran kimselere zındık gözüyle bakılmıştır. Yaklaşık olarak 750 ile 1200’lü yıllar haricinde kalan geniş tarih diliminde bu aşağı yukarı hep böyle olmuştur. Fatih’in ölümüyle medreselerin tasfiye edilmeye başlandığı dönem arasındaki çok uzun devre ise bu sistemin en karanlık çağıdır.

  • Kuranıkerim’in yüzünden okunması alışkanlığı ve bu Allah kelâmının herkesin anlayamayacağı şeklindeki sabit fikir, Müslümanların sorgulama yeteneklerinin felç olmasına yol açmıştır.Böyle bir durumda Kuran’ın anlaşılması da sekteye uğramıştır. Kuran’da geçen olayları ve incelikleri sorgulamamanın diğer bir sebebi de hata yapmak ve günaha girmek korkusudur. Üstelik bu hataların gözden düşmek, makamdan olmak, sürgün ve idam gibi çok ağır faturası bile olabilirdi. Onun için, akla değil denakle dayalı rivayet tefsirleri ve fetvalar hep revaçta olmuştur. Bu tür tefsirlerde İsrailiyat yani Tevrat kaynaklı bilgiler ve rivayetler önemli yer tutar. Bununla beraber dirayet tefsiri dediğimiz aklı ve mantığı öne alan tefsirler de mevcuttur. Fakat ister rivayet, ister dirayet, hangi tür olursa olsun, sonradan yazılanların, büyük ölçüde önceki yazılanların tekrarı olduğu görülecektir. Aynı durum sadece tefsir için değil, diğer alanlar için de geçerlidir.
  • İslâm dininin âhiret merkezli bir din, insanların da sadece ritüeller için yaratılmış varlıklar olduğu düşüncesi Kuran’ın anlaşılmasındaki en büyük engellerden biridir. Oysa Kuran’a göre insan melekler gibi görevi, yeteneği, iradesi ve sorumluluğu kısıtlı bir varlık olmayıp, yeryüzünü idare etmekle görevli çok yönlü, çok donanımlı ve aynı oranda sorumluluğu ağır olan halife, yani vekildir. Diğer bir deyişle insanın yaratılıp dünyaya gönderilmesindeki maksat insanların kendisiyle, Yaratıcısıyla, birbiriyle ve tabiatla huzur, barış, esenlik ve güzellik içinde yaşayacağı uygarlıklar yaratmasıdır. Böyle olunca, dinin asıl amacı bu dünyadır, ve âhiret hayatı cenneti ve cehennemiyle gaye değil, sonuçtur. Meseleye bu açıdan bakmayan kimselerin Kuran ayetlerini anlamaları mümkün olamaz.
  • Kuran âyetlerini diğer ayetlerin ve aklın ışığı altında değil de kendi zihnimizdeki kalıplara göre yorumlamak da Kuran’ın anlam olarak tahrif edilmesinin diğer bir sebebidir. Bunda en başta o zamanki Arap toplum yapısının, hayat tarzının, adetlerinin ve geleneklerinin büyük payı vardır. Özellikle kadın, kölelik ve cariye konularında bu etki çok açıktır. Zaten hadis külliyatının bir kısmı da bu zihnin ürünü olarak zuhur etmiştir. Ayrıca mezhep ve ideoloji bağnazlığını da Kuranın anlaşılmasındaki engeller arasında saymak gerekir.
  • Derin fikirleri, büyük şahsiyetleri, evrenin sırlarını ve girift meseleleri anlamak için nasıl büyük beyinlere ihtiyaç varsa Kuran’ı anlamak ve yorumlamak için de akılcı, hür düşünceli, çok yönlü, şiir zevkine sahip, sanatkâr ruhlu, korkusuz, maddiyata, şan ve şöhrete değer vermeyen din âlimlerine ihtiyaç vardır. Sadece Arapça ve tefsir ilmi bilmekle tefsir yapılamaz. Eğer öyle olsaydı, en büyük şairlerin edebiyat tarihçileri arasından çıkması gerekirdi. Mesleği baytarlık olduğu halde Kuranıkerim’i en iyi anlayanlardan birisinin Mehmet Akif olmasının sebebi onun bu özellikleridir. Yine aynı niteliklere Elmalılı Hamdi Yazır’ında sahip olması, onu en çok okunan ve sevilen müfessir konumuna getirmiştir. Çünkü böyle kimseler alışılmış izahların dışına çıkabilme, kimsenin görmediğini görebilme, edebî sanatları fark edip çözümleme ve vardığı sonuçları korkusuzca söyleme yeteneğine ve ahlâkına sahip gerçek bilginlerdir. Gazzali’den sonra içtihat kapısının kapandığını söylemek suretiyle kendi beyninin kapılarını kapatan ve zamanla birlikte algılarını da donduran kimselerden bırakın din âlimi olmayı, vasat bir mümin bile olamaz. Kuran ve din üzerine bu kadar çalışma yapılmış olmasına rağmen ortada yürek ferahlatan, Müslümanlara ve insanlığa umut veren devrim yaratacak eserlerin verilmemesinin sebebi bu vasıflara sahip ilahiyatçıların sayısının çok az olmasıdır.
  • Kuranıkerim’in doğru anlaşılmasının önündeki engellerden bir tanesi de siyasi iktidarı ellerinde bulunduran kimselerin aykırı görüşlere ve kendi nüfuzlarına halel getirecek fikirlere tahammülsüzlükleridir. Bunun en bilinen örnekleri istenilen fetvayı vermemeleri üzerine Hanefi ve Hanbeli mezheplerinin kurucuları olan Ebu Hanife ile Ahmet bin Hanbel’in Emeviler ve Abbasiler zamanında başlarına gelenlerdir. Esasen hür düşüncenin olmadığı yerde nefretten başka hiçbir şeyin gelişmesi mümkün değildir.

Sonuç olarak, Müslümanların Kuran ile ilgili anlama ve anlamlandırma yanlışları o kadar fazla ve o kadar büyüktür ki bunlar, neredeyse ancak Yahudiler ve Hristiyanlarınki ile karşılaştırılabilir vaziyettedir. Bunun tek çözümü, Kuranıkerim’in; İslâm kelimesinin kök anlamına uygun olarak aklıselim sahibi, huzur ve güven dolu bir bakış açısına sahip ihlas ve ilim sahibi kimseler tarafından daha iyi anlaşılıp anlatılmasıdır.

[1] Allah’ın, Kuranıkerim’i koruyacağını taahhüt etmesi “Allah diğer kutsal kitapların korumasını da üzerine almış mıydı?” “Almamışsa bunun sebebi nedir?”, “Allah’ın diğer kitapların korunmasını kendi uhdesine almayıp sadece Kuranı kıyamete kadar korumasının hikmeti ne olabilir?” gibi soruları da beraberinde getirecektir. Fakat bu soruların cevabı bu makalenin konusu olmadığı için bunları genç araştırmacıların dikkatine sunarak şimdilik böyle bir durum tespitiyle yetineceğiz.

[2]Nusret Çam,Bedevilik İle Uygarlık Ayrımında Hangi İslâm?,Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2018, s. 89-107.

[3]Genel kabule göre en makbul altı tane hadis kitabı vardır. Bazı hadis âlimleri bu sayıya üç tane daha ekleme taraftarıdır. Hadislerin sayısı sahih ve tekrar olup olmama, durumlarına göre değişmekte olup tekrarsız 28.000, tekrarlarıyla birlikte 100.000 civarındadır.

[4]Nusret Çam, a. g. e., s. 95-97.

[5]Nusret Çam, a. g. e., s. 97.

[6]Nusret Çam, a. g. e., s. 100.

[7]Nusret Çam, a. g. e., s. 101.

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : İSLAMİ DÜNYADA BİLGİNİN MAHİYETİ /// 9 İSLAM BİLİMADAMI


İslami Dünyada Bilginin Mahiyeti 1 – El Kindi

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=x_G9puVDjUg&feature=youtu.be

İslami Dünyada Bilginin Mahiyeti 2 – Farabi

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=cU9sUq2sZsQ&feature=youtu.be

İslami Dünyada Bilginin Mahiyeti 3 – İbn-i Sina

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=QUqJcq29108&feature=youtu.be

İslami Dünyada Bilginin Mahiyeti 4 – Sühreverdi

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=d4qKQRuETLg&feature=youtu.be

İslami Dünyada Bilginin Mahiyeti 5 – Şirazi ve Gazali

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=-BCg1DrBeXQ&feature=youtu.be

İslami Dünyada Bilginin Mahiyeti 6 – Gazali

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=m40VJc1Bf3c&feature=youtu.be

İslami Dünyada Bilginin Mahiyeti 7 – İbn-i Teymiyye ve İbn-i Haldun

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=tzEsCrdMV6g&feature=youtu.be

İslami Dünyada Bilginin Mahiyeti 8 – İbn Rüşd

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=kzhoS-GM4Fs&feature=youtu.be

DİN & DİYANET DOSYASI /// SA8507/KY20-MEK90 : Tanrı’nın İşleri


SA8507/KY20-MEK90 : Tanrı’nın İşleri

KAYNAK : https://www.sonsuzark.com/2020/04/sa8507ky20-mek90-tanrnn-isleri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+blogspot%2FpTexU+%28%22sonsuz+ark%22%29

"Sadece bir yüzleşme önerebilirim."

“Katolik doğmak ölü doğmak demektir.”
Thomas More (*)

Thomas More ünlü Ütopya’sında böyle der. Kast ettiği kilisenin başına kimin geleceği dahil, hayatın her bir detayının belirlendiği, kilisenin ve tanrısının olabilecek her şeyi öngördüğü, insanın da öngörülen olduğu… Böyle şeyler düşündüğü, yazdığı ve söylediği için 8. Henry tarafından hain olarak suçlanıp idam edildi. Gerçi ölümünden epey sonra Kilise kendisini Aziz, hatta Anglikan Kilisesi ondan da önce Şehit ve Aziz ilan ettiler, ama bu More’un ifade ettiği gerçeği değiştirmez: Katolik doğmak ölü doğmak demektir.


More’un tespitinin temel bağlamının siyaset olduğunun farkındayım, ama siyasete çıkmayan bir bağlam mı var, çünkü tamamen öngörülen bir varlık olarak insan tasavvuru, gerçekten de insana ve onu yaratan Tanrı’ya ciddi taarruzlar içeriyor. Köleci, sınıfsal, kasta dayalı toplum anlayış ve yapısının temelinde de öngörülmüş insan tasavvuru yatmaktadır ve hiç şüphesiz arkasında iktidara dair, ekonomi politiğe dair süreç yönetimi.

Son tahlilde Katolik’in tasavvur edebildiği Tanrı en fazla, biraz adil ve merhametli, biraz irice bir 8. Henry, tebaa da biraz daha ezik bir kulcağızdır. Böylece Kilisenin tanrısı, aslında onun yeryüzündeki mücessem hali ile Kral ve her şeyi ile öngörülmüş tebaası. Oysa bütün dinler tarihi bunun aksini söyler. Bütün peygamberler bu rezil dayatmaya bir itiraz ile çıkmışlardır.

Roma’nın daha sonra kanatları altına alıp uysallaştırdığı, bin bir suratla tanınmaz hale getirdiği İsa mesajı, çok sağlam bir itirazdı. Kudüs’te kurdukları bölgesel para ve trampa sistemi ile mazlum Musevi halkının kanını uyduruk tanrıları adına emen Yahudi bankerlik sistemine ve her gün yeni vergilerle, zulümlerle hayatı yaşanmaz hale getiren işgalci Roma yönetimine karşı ciddi bir itirazdı. İsa’nın ve diğer peygamberlerin bu itirazı sadece siyasete hamledilemez elbet, o itiraz bu rezil siyasayı doğuran, meşrulaştıran ontolojik tanıma, dayatılan uyduruk tanrıya ve bu uyduruk tanrı ile meşrulaştırılan düşkün, insana yakışmayan yaşama idi.

Bu uzun girizgahı son günlerde bütün dünyayı sarsmakta olan, birçok önemli aydın tarafından muazzam değişimlere yol açacağı öngörülen küresel koronavirüs salgınına dair birkaç kelam etmek için yazdım.

Öngörülmüş insan

Yüzyılları aşan kolonyalist ve sömürgeci geçmişi ile kapitalizm, uzun tarihinde belki de ilk kez bireyin tüketiciliğine bu kadar bel bağlar hale düştü. Düştü diyorum çünkü koca koca kapitalistler adeta kaderlerini bireyin tüketimine terk etmiş durumdalar. Oysa tarihte kapitalist, bir sömürü çarkının tepesinde oturur, büyük oranda emek sömürüsü ile toplar ve bir parçası da olduğu iktidar çarkları içinde korunaklı pozisyonunu sürdürür. Aşağıdan yukarıya sömürü çarkı böyle bir şeydi. Bu hali ile Katolik Kilise ve tanrısı ve tabii öngörülmüş birey/tebaa bu çarkın temel ontolojisini oluşturur. Fransız Devrimi bir bakıma bu öngörülmüş insan olgusuna da bir itirazdır.

‘Sen muhteşemsin’

‘Tanrı’ demişti Nietzsche ‘bir düşüncedir, her doğruyu eğri kılan ve duranı sersemleten.’ Bunu manastırlara sığınan, pagodalarda kaybolan sofiler için söylemişti ve haksız da değildi, çünkü onları görünür yaşamdan, üretimden kopararak, iradeden ve talepten kopararak tanrı tarafından bütün detayları ile öngörülmüş bir kaybolmaya davet ediyordu. Ancak günün sonunda Nietzsche’nin öldürdüğü tanrı bir başka kılıkta kendini muazzam şekilde simulakre etmeyi başardı. Evet özgür birey, uyduruk tanrılardan kurtulmuş, geri ahlaki bağlardan azat olmuş, öngörülemez özgür birey bir şafak gibi doğmuştu evrene. Hayat muazzam mutlu, gelecek heyecan verici görünüyordu.

İşte demokrasinin üzerine oturduğu temel, bu özgür birey fikridir. More’un yıkmaya çalıştığı düzen yıkılmış ve nihayet insan öngörülemez olmuştu. Öngörülemez yani bir kaderle sınırlanmamış. En azından milyonlarca okul, üniversite, giderek özgür bireyin biyolojik varlığı ile de bütünleşen ve kişiselleşen medya ile bize söylenen bu: İnsan artık tanrılar tarafından öngörülen basit, aciz, kader sahibi ve güdülebilir bir varlık değil. Her an bin tür vasıta ile her birimize propagandası yapılan budur: Sen muhteşemsin, harikasın, yücesin, dokunulmazsın vs.

Günün sonunda beş para etmez hamburgeri masasına zamanında gelmediği için zıvanadan çıkan, en basit ve manasız hazları kısacık ertelendiği için dünyayı yakmaya hazır, çok hümanist, çok hayvan sever, çok cinsiyetli, çok şımarık ve tabii çok özgür birey var karşımızda.

Siyaset mekanizması için oyu çok önemli bu hedonist yaratığın bir dediği iki edilemez. Ve nihayet siyaset de bu hedonist bireyin şaklabanı olarak sistemi çeviren mekanizmaya dönüşmüştür. Sonrasında olanlar malum; bu sözde özgür birey ve onun sınırsız sömürülmesi üzerine kurulu saçmalığı meşrulaştırmak için olmayan paraları harcatıp olmayan ekonomiler icat ettiler. Balon ve sanal ekonomiler, fiktif ve tutarsız ahlak ve kurallar, haz odaklı ve insanı sürekli aşağılayan, hırpalayan yeni ve dayatma cinsiyet tanımlamaları vs. Günün sonunda aslında birbirine feci mahkûm, kıymeti kendinden menkul, şımarık iktidarlar ile doyumsuz ve ahlaksız bireyler arasında simbiyotik bir ilişki doğdu, böylece devlet bir süre sonra her şeyi bilen, her şeye muktedir bir tanrıya dönüştü şımarık bireyin gözünde.

O birey artık domatesin nereden geldiğini bilmeyen, ekmeğin neden yapıldığını, suyun nerelerden akıp eve ulaştığını, evinin ısıtıldığı gazın nereden çıktığını, hatta evin nasıl ısındığını bile bilmeyen bir tüketici haline geldi. Tanrı var, Katolik Kilisesinin tanrısı gibi değil kabul, ama modern devlet de bu özgür bireyin karşısında klasik anlamda tapınmasa da evet kadiri mutlak bir tanrıdır artık.

Tanrıyı iri ve bazen komik derecede kötücül, kızgın, bazen merhametli, ağlak irice bir kral olarak tanımlama hastalığı Hıristiyanlarda değil sadece, neredeyse bir aile tanrısı olarak Yahudilerde de vardır. Hatta bu saçmalıklardan olabildiğince korunmuş İslam inanç sistemine bile sızmıştır. ‘Ben kulumun zannı üzereyim’ ifadesindeki sarsıcı kişiselliği getirip irice bir krala indirgemek olsa olsa akopolitik bir teolojidir.

Din adamlarının hemen dünyanın her yerinde bu salgını tanrının bir cezalandırması olarak yorumlaması da aslında tersten, yani modern devlet tanrısının karşısında biraz aciz kalmış, kızgın bir orta çağ tanrısının pek adalet de içermeyen bir öç alma girişimi gibi duruyor. Ve doğrusu bütün bu komik tanrılar adına yargılayan, buyuran din adamları ve takipçilerinin sergilediği sefalet, modern özgür bireyle birlikte yazık ki insanı aşağılayan, insanı içerikten, ahlaktan, uyumdan ve gerçekleşmekten uzaklaştıran, doğayı ve insanı süreğen bir biçimde tanrıdan her gün biraz daha uzaklaştıran bir süreçtir.

Hastalıklı tüketici

Hayır, Tanrı’yı bilmiyoruz, hatta Tanrı’dan özenle kaçıyoruz. Çünkü Tanrı’yı biliyor olmak hepimizi zorunlu bir yüzleşmeye, zorunlu bir şeffaflığa, zorunlu bir uyuma götürecektir. Tanrı’yı tanımak her birimizi sınırsız hazlarının peşinde, tatmin edilmesi imkânsız hırslar ve taleplerle malül, hastalıklı birer tüketici olmaktan kurtaracaktır. Hep daha az ile yetinen, bunu yüksek bir bilinçle tercih eden, irade ve karar sahibi gerçekten özgür bireyler haline getirecektir Tanrıyı tanımak.

Katolik kilisesinin kraldan bozma, biraz baba, biraz tanrı uydurmasından kurtulmak isterken insanlık daha beterine, hiç doymayan, doğayı, insanı, insan emeğini sınırsızca sömüren, yok eden, adeta dünyayı insan çöplüğüne çeviren modern zaman tanrılarının gazabına tutulmuş durumdadır. Sözde kaderden, tanrının öngörülmüş kulları olmaktan kurtarıp özgür birey haline getirilen ve bu rezil aşağılamanın hem öznesi hem de nesnesi kılınan insan.

Şimdi korona virüsü, bu özgür bireyin suratını korku, hastalık, ölüm, belirsiz bir gelecek olarak tokatlıyor, devletlerin suratına acizlik, güçsüzlük, zayıflık olarak çarpıyor. Yaşlı bakım evlerinde devletlere emanet on binlerce yaşlı insan kimsiz, kimsesiz, feryatsız, zalimce ölüme terk ediliyor, hastanelerimiz hiçbir şeye yetmiyor, daha düne kadar gen teknolojileri ve ufuk açan bilimsel gelişmelerle neredeyse insanı yeniden yaratacak kadar ciddi iddia sahibi bilim adamlarımızın virüse dair korku dolu ve belirsiz ifadeleri, evet bütün bunlar hiç şüphesiz insanı çok sarsıyor. Korona virüsü en çok bu modern devlet/özgür birey ilişkisini hırpalıyor, bu derin aşağılanmayı, bu doğal ve güç yetirilmez horlanmayı anlamlandıramıyor özgür insan.

Tarihteki önemli kavşaklar, büyük dönüşümler, o kavşakta yaşayanlarca hemen his bile edilmemiştir. Efendimizin (sav) ilahi mesajı insana seslediği küçücük kasaba Mekke sakinleri misal gelenin ne olduğunu gerçekten kavrayamadılar. Elli yıl sonra dünyanın üçte birinde her anlamda hakimiyet kurup tarihi ve insanı esaslı biçimde değiştiren mesajın etkisi ancak geriden bakılınca anlaşılıyor. Şimdi de böyle olacak, sarsıcı şeyler olmayacak, ama yavaş yavaş, baharın yazdan ayrılması gibi kendiliğinden, sessizce ciddi değişimler olacak evet.

Mazlumların sahibi Allah

Allah mazlumların sahibidir, kimsesizlerin, sesi kısıkların sesidir Allah. Gözlerimizin önünde milyonlarcası katledilen çocuk ve kadınların geceye gümleyen feryadını biz işitmesek de işiten bir Tanrı var. Ve Tanrının işleri işte böyledir, kimseye kastı yoktur ama değiştireceği şeyi değiştirecektir, tıpkı geceyi gündüz kılması gibi, baharı yaz kılması gibi, genci yaşlı kılması gibi. Bütün bunlarda mucize arayanlar elleri boş döneceklerdir ama bütün bunlar mucizenin ta kendisi değil midir? Ben burada Hintlilerin değerden yoksun rölativitelerini önerecek değilim, ya da kurtulmuş insan egosuna sahip Yahudi üstenciliğini, Hıristiyanların çoğunun el etek çektikleri acınası çileciliklerini, ya da İslam adına aleme nizam verme iddiasının kibirli mensuplarını övecek de değilim.

Sadece bir yüzleşme önerebilirim.

Kendimizle bir yüzleşme, Tanrı ile bir yüzleşme.

O zaman daha yavaşlatılmış bir yaşam, daha küçük ve toprağa yakın şehirler, daha gerçekçi ve adil hükümet tarzları, daha makul kar ve büyüme hedefleri, daha az tüketim, daha az hırs. Güç sadece ve sadece zalimlerin ellerini kırmak, mazlumun üzerine çökmüş ağır gölgesini yok etmek için anlamlıdır.

Şimdi başkalarının sırtından geçinenler, dünyanın yüzde 80’i açlık sınırındayken onların sırtından semirenler, hayatı hep krem karamel yaşayanlar düşünsün. Çünkü Tanrının işleri böyledir ve öngörülmezdir. Tıpkı Özgür İnsan gibi. Göğsünde Allah’a dair içli ve samimi bir iman taşıyan, ahlak ve erdem ile kayıtlı insan gibi. Evet insan öngörülemez!

Ama bütün tüketiciler öngörülebilirdir.

Mustafa Ekici, 13.04.2020, Sonsuz Ark, Konuk Yazar

Mustafa Ekici Yazıları

İlk Yayınlandığı Yer: Star, Açık Görüş

(*) “Katolik doğmak ölü doğmak demektir.” Der Carl Gustav Jung, "Bu benim icadım değil Thomas More’undur" Carl Gustav Jung, Nietzsche’nin Zerdüştü Üzerine Seminerler, Çevirmen Turgut Berkes, Alfa Yayınları

Carl Gustav Jung, Nietzsche’nin Zerdüştü Üzerine Seminerler,

Çevirmen Turgut Berkes, Alfa Yayınları