DİN & DİYANET DOSYASI /// Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü


Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

27 Ocak 2019

Yazar: Henri J. Barkey, Hoover Institution, 6 Aralık 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Ocak 2019

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte, Müslüman Dünyasına liderlik edebilecek tek ülkenin Türkiye olduğunu iddia etmiştir. Bu basit cümle, Türkiye’nin mevcut İslamcı liderliğinin hırsları ve çelişkilerini ortaya koymanın yanı sıra, ülkenin temel tutumundan ne kadar geriye doğru gittiğini de göstermektedir. Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), aşırı İslamcı lider Necmettin Erbakan ve onun 1970’li yılların Müslüman Kardeşler örgütünden esinlenen hareket ve siyasi partisinin bağrından çıkmıştır. Erbakan, dünyayı İslam ile Batı; iyi ile kötü arasında süren bir Manichean mücadelesi olarak görmüş, bu nedenle de Batı karşıtı sert söylemleri, Türkiye’yi Batı kurumlarından uzaklaştırma gayretleri ve Osmanlı ruhunu yeniden canlandıran bir Türkiye yaratma arzusuyla daima İslam dünyası liderliğini hedeflemiştir.

Erdoğan da başlangıçta bu düşünceleri benimsemiş ve sonrasında da bir grup yakın arkadaşı ile AKP’yi kurmak üzere bir fırsatını bularak akıl hocası Erbakan ile bağlarını koparmıştır. Aslına bakılırsa Erdoğan ve yakın arkadaşları, Türk ordusunun Erbakan’ın iktidara gelmesine asla izin vermeyeceği kanaatine doğru bir şekilde varmışlar, kendilerini Müslüman Demokratlar olarak yeniden tanımlayarak, Erbakan ve mirasından uzaklaşmış ve 2002 yılında iktidara gelmeyi başarmışlardır.

Bununla birlikte, Erdoğan ve arkadaşlarının ilk seçim zaferinden günümüze kadar geçen 16 yılda Türkiye büyük bir dönüşüme uğramıştır. Erdoğan adım adım bütün kurumları, devlet-toplum ilişkilerini ve ulusal ideolojiyi kendi vizyonuna daha iyi uyacak şekilde yeniden biçimlendirmiştir. Erdoğan geçen 16 yıllık sürede Türk devletini, bütün sivil ve askeri kurumları ile şekillendiren, tanımlayan ve tahakkümü altına alan rakipsiz bir lider olarak otokratik bir sistem inşa etmiştir. Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ten günümüze kadar geçen sürede, başka hiçbir lider, devlet ve toplum üzerinde kendi tercihlerini böylesine mükemmel bir şekilde dayatmayı başaramamıştır.

Recep Tayyip Erdoğan ve akıl hocası Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Erdoğan, görkemli ve ihtiraslı bir ajandası olan klasik bir popülisttir. Hedefi; esas olarak Batı ile olsa da dünyanın geri kalanıyla kendisine üstünlük sağlayacak bir mücadele olarak algıladığı, sonuçta her ikisinden de faydalanacağını değerlendirdiği güçlü Türk milliyetçi tercihleri ile küresel İslamcı ajandasını birleştirmektir. Türk milliyetçiliği ve İslami vizyon içerde ve dışarda birbirine pek uyuşmadığından bir zorluk da bulunmaktadır. Türk toplumu dış görünüşte oldukça dindar görünse de İslami bir karakteri hiçbir zaman benimsememiştir. Türkiye’nin İslam dünyası liderliği için açıkça bastırması, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere kesinlikle diğer ülkelerin sert muhalefetiyle de karşılaşacaktır.

Erbakan’ın birçok yaklaşımını benimsiyor olsa da Erdoğan’ın popülizmi kalın bir pragmatik çizgiyle ayrılmaktadır. AKP’nin Müslüman Demokratları muhafazakâr bir politik görünüm sergilerken, işe ilk başladıklarında demokratik değerler, politik açıklık ve ekonomik reformlar ile Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yaklaştıracak bir siyasi strateji tasarlamışlardır. Türkiye siyasi açıdan bir bahar yaşarken sonuçlar gerçekten etkileyici olmuştur. Avrupa da bu gelişmelere olumlu tepki göstermiş ve uzun dönemde şüpheleri olmasına rağmen, Türkiye’yi o zamana kadar başarılamayan, aday ülke statüsüne yükseltmiştir.

Erdoğan ve partisi tarafından demokrasi yönünde atılan bu adımlar, Avrupa Birliği nezdindeki etkilerinin yanı sıra, kemikleşmiş Türk laik askeri devlet sistemini frenleme ve kontrol altına almakta da aynı derecede etkili olmuştur. Erdoğan ve arkadaşları sadece yüzde 34 oy oranıyla iktidarı ele geçirdiklerini ve ordu teşkilatının kendilerine karşı olduğunu çok iyi bildiklerinden, siyasi yaşamlarının, özellikle Batınınki olmak üzere dış destek kazanmaya bağlı olduğunun farkındaydılar. İşte bu faydacılığı esas alan pragmatik yaklaşımı, Erdoğan’ı akıl hocası merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan ayıran en büyük özelliktir.

Bir zamanlar yakın dost ve olan ve AKP’yi birlikte kuran yol arkadaşları;
solda: Recep Tayyip Erdoğan, sağda Abdullah Gül.

Erdoğan ve yeni AKP yönetim kadrosunun yaptıkları analiz doğruydu; ordunun son yüksek sesli itirazı, karısı başörtüsü takıyor diye Erdoğan’ın sırdaşı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıktığı 2007 yılında meydana geldi. Erdoğan ordunun blöfüne, AKP’nin oyların yüzde 46’sını alarak subaylara büyük bir ders verdiği ulusal seçimlerle karşılık verdi. Adalet ve Kalkınma Partisinin, Erbakan’ın kurduğu birçok partiye yapıldığı gibi Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması gayreti de başarısızlıkla sonuçlanarak, askeri vesayetin Türk politikaları üzerindeki hâkimiyetini etkin bir şekilde sonlandırdı.

Ordunun yolundan çekilmesiyle Erdoğan, ağır ve emin adımlarla ülke içindeki gücünü pekiştirdi. Yapılan bir dizi anayasal referandumlarla, önce 2010 yılında yargı teşkilatı yenilendi ve sonrasında da mevcut icracı başkanlık sistemi onaylandı. 2018 yılına gelindiğinde, Türkiye’de bütün güç sadece onun yönetimi altında toplanmıştı. Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimi de ona, 200 kadar general ve amiralin yanı sıra sayısız düşük rütbeli subayın devre dışı bırakılarak veya hapsedilerek, orduda geride kalanların temizlenmesi imkânını sağladı. Erdoğan, darbeyi kışkırttıkları gerekçesiyle; bir zamanlar orduya karşı ittifak kurduğu sürgünde yaşayan imam Fethullah Gülen ve devlet bürokrasisindeki sözde takipçilerinin de peşine düştü. Darbe girişimine karşı gösterilen kuvvetli tepkiden faydalanılarak çok sayıda gazete, yayın organı, sivil toplum kuruluşu, üniversite, okul ile liberal, solcu, Kürt ve Gülen yanlısı birçok ticari işletme kapatıldı veya Türk devleti tarafından el koyuldu ve on binlerce insan ağır cezalarla yargılanmak üzere mahkemelere gönderildi.

İktidarını sağlamlaştıran Erdoğan, Abdullah Gül gibi başlangıçta işbirliği yaptığı arkadaşlarından kurtuldu ve çevresini sadece ve sadece kendisine sadık olan insanlarla doldurdu. Erdoğan’ın yeni sistemini, sivil toplum örgütleri ve en önemlisi de basın, kendisine ve devlet ihalelerine bağlı işadamı elitleri yarattığı yönünde eleştirdi. Çelişkili bir şekilde, iktidarını sağlamlaştırma süreci devam ederken, 2010 yılında Erdoğan’ın söylemi birden değişti. Çok daha saldırgan, popülist, Batı karşıtı ve daha fazla dini ajandaya önem veren bir hal aldı. Geçmişte Türkiye’nin laik yapısı üzerinde ısrarcıyken giderek bunu dikkate almamaya başladı.

Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimine direnen Türk halkı

Dini eğitim veren ve çok az seviyede laik bir müfredat uygulayan İmam Hatip okullarının sayısında dramatik bir artış yaşandı. Erdoğan, herkesin çok iyi bildiği gibi bu okulların sayısının artmasını, muhafazakâr kimliğe sahip bir toplumdan ateist öğrenci nesilleri yaratmasının beklenmemesi gerektiğini ifade ederek savundu. Bu gelişmelere paralel olarak Darwin teorisi de lise eğitim programlarından çıkarıldı.

Din ile devlet arasındaki ayrımı yavaş yavaş kaldırmanın bir yolu da din ve fetva işleri başkanlığı Diyanet’i çok daha fazla güçlendirmekti. Diyanet artık çok daha fazla göz önündeydi ve günlük hayata karışıyordu, ayrıca İmam Hatip okulları da Erdoğan’ın yeni dış politika aracı olarak boy göstermeye başlamıştı. Diyanet, yurt dışında, sadece Türklerin yaşadıkları yerlerde değil, Küba gibi yerlerde de cami inşasına girişti. Diyanet, Türk birliklerinin Suriyeli Kürtleri zorla uzaklaştırdığı Suriye’de de camiler inşa ediyordu. Bütün devlet kurumlarının 2019 yılı bütçelerinde azalmanın yaşandığı bir dönemde Diyanet bütçesinde yüzde 34 oranında bir artış yapıldı.

Arap Baharı esnasında, Türk dış politikasının giderek İslamlaştığına ve bölgesel liderliğe soyunduğuna yönelik belirtiler ortaya çıkmaya başlamıştı. O zamanlar Türkiye’nin dış işleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu Arap Baharını, Araplar tarafından Türkiye’nin AKP’yi seçme başarısının yanı sıra Müslüman köklerine dönme çabalarına özentisi olarak nitelendiriyordu. Bu şekilde davranarak Türkiye, Davutoğlu’na göre; Orta Doğu, Afrika ve Asya üzerine odaklanan ve Batı hâkimiyetinin bütün kötülüklerini sona erdirmeyi hedefleyen yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyordu.

Erdoğan ve AKP’nin mücadelesi sadece Batı dünyası ile yarıştıkları bir uygarlaşma savaşı değildir, onların savaşı Atatürk, onun hatırası ve kurduğu laik ideolojiye de karşıdır. Bu savaş, yavaş yavaş yürütülen ve ilk cumhuriyet döneminin etkisini, daha geniş bir tarihe; modern Türkiye’yi Osmanlı ve Osmanlı öncesi Türk tarihine bağlayarak azaltmaya çalışan ve açık olarak sürdürülen bir mücadeledir. Elbette Atatürk döneminde getirilen ve laik askeri küçük bir kesim tarafından akılsızca dayatılan ve yeniden dayatılan tedbirler de bu yeni yorumu kolaylaştırmaktadır.

Erdoğan’ın İslamcılığa bariz dönüşü dâhice olsa da o hala bir pragmatisttir. Ülke içinde, teslim aldığı basın tarafından papağan gibi yinelenen Batı karşıtı söylemleri nefret doludur. Başarısız 2016 askeri darbesi ve Türkiye’nin ekonomik sancıları nedeniyle Birleşik Devletleri suçlamakta, Batı kurumlarına sövüp saymakta ve sık sık Yahudi aleyhtarı ifadeler kullanmaktadır. Yine de bütün bunlar, onun Washington yönetimi ve hatta Donald Trump gibi Müslümanlık karşıtı görüşleri ile bilinen biriyle ilişkilerini sürdürmesine engel olmamaktadır. Erdoğan, kendisi ve Türkiye için, Müslüman dünyası dâhil olmak üzere daha büyük bir uluslararası rol arayışında NATO üyeliğinin yanı sıra, dünyanın süper gücünün müttefiki olma ve mümkün olduğunda onunla emniyetli bir şekilde mücadele ettiği algılarının ona gerekli değerler olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu hassas bir dengedir. Aynı yöntemleri Avrupa ile olan ilişkilerinde de uygulamaktadır, Nazi kalıntıları olarak tanımladıktan sonra Türkiye’nin refahının Avrupa ile iyi ilişkilere bağlı olduğu gerçeğini göz ardı edemeyerek, Hollanda ve Almanya ile ilişkilerini tam bir görev duygusuyla geliştirmiştir.

Erdoğan’ın, dinin rolü ve yeri hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için, İslam dininin güncellenmesi gerektiğini öne sürdüğünde de yaptığı gibi gereğinden fazla zaman harcadığı bir gerçektir. Dindar bir nesil yaratma arzusu ile Müslüman dünyasının birleşme ve kendisini savunma ihtiyacı yönünde, iç ve dış politika alanında yaptığı önerilerde, Erdoğan daima dinin rolüne öncelik vermektedir. Türk basını daha şimdiden onu İslam dünyasının lideri olarak ilan etmiş ve hatta dış işleri bakanı, diğer Müslüman liderlerin Erdoğan’ı kıskandığını dahi ileri sürmüştür.

Erdoğan’ın, arka planda sadece kendi fikirlerini duyduğu böyle bir ortamda, hâlâ doğal arenası olarak kalan İslam dünyasında kendisini uluslararası olarak öne çıkarma gayretlerini artırması büyük bir olasılıktır, buna bağlı olarak; dış politikasındaki İslamlaşma da bütün formları ile hızlanacaktır.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar ile yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

DİN & DİYANET DOSYASI /// MURAT AĞIREL : BU AÇIKLAMALAR TESADÜF MÜ ???


MURAT AĞIREL : BU AÇIKLAMALAR TESADÜF MÜ ???

08 Ağustos 2020

Son günlerde gündemi ve tartışmaları izlediğinizde siz de sanki yüz yıl önce çekilmiş bir filmi tekrar izliyormuş hissine kapılmıyor musunuz? Senaryo karakterler konu ayrı figüranlar aynı… İsimler değişmiş sadece…"SARMAL" adlı kitabımda da tüm kronolojiyi tarihi belgelerle anlattım. Neden bahsediyorum?

Aktarayım…Kimilerine göre suni gündem maddesi olan "Ayasofya" ve "Hilafet" çağrılarından bahsediyorum. Öncelikle hatırlatmak istediğim bir husus var. Eski çağlarda ordular çok güçlü kaleleri ele geçirebilmek için türlü yolları yöntemleri stratejileri denediler. Bunlardan birisi de "Lağımcılar bölüğü" idi. İstanbul’un fethinde dahi kullanıldı. Bu bölüğün mensupları uzun eğitimlerden geçirilip uzmanlaştırıldılar. Görevleri kaleye saldırılar sürerken gizlice yer altından tüneller açıp kalenin içine ulaşmak ve açılan tüneller vasıtasıyla kale içerisine asker sızdırmak suretiyle kaleyi ele geçirmek.

Mümkün değil ise barut fıçılarını kalenin duvarlarına depolayarak patlatıp büyük gedikler açmak hedeflenirdi. Şöyle ki…18 yıldır mevzubahsi olmayan hatta daha önce "oyun" diye nitelendirilen "Hatta bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim" denilen Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi "hukuki(!)" bir karar ile müze kararı iptal edildi ve bir kararname ile camiye dönüştürüldü. Açılışı ise tam da ülkemizin tapusunun alındığı Lozan Barış Antlaşmasının yıldönümüne denk getirildi.

Daha karar yayımlanmadan Ayasofya önünde birisi "5186 sayılı kanun kaldırılsın" diye pankart açtı. Yani "Atatürk’e hakaret serbest olsun" dedi. Hemen ardından büyük bayraklarla birileri Ayasofya önüne geldi. Bayrakların üzerinde "MTTB" yani "Milli Türk Talebe Birliği" yazıyordu. İlk Ayasofya eylemini de bu dernek daha 1968’li yıllarda yapmıştı.

– Cuma günü açılışta herkes burun buruna namaz kıldı. Koronavirüs tedbirlerine uyulmadı. Lozan’ı kutlamak isteyenler ise "tedbir" nedeni ile engellendi.

– Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı olarak bilinen Diyanet İşleri Başkanı elinde kılıçla hutbe verdi ve "lanet" okudu. Akıllara hemen terör örgütü IŞİD lideri Ebubekir El Bağdağdi’nin El-Nur Camisindeki görüntüsü geldi.

– Sonrasında Yeni Şafak grubuna bağlı bir dergide "Şimdi değilse ne zaman sen değilsen kim? Hilafet için toparlanın" çağrısı geldi.

– Bergama’da bir eğitim müdürü(!) "Lozan’ın dayatılan bir parçasını daha çöpe attık" diye açıklama yaptı.

– Bilal Erdoğan harf ve kılık kıyafet devrimini eleştirdi.

Nasıl tesadüfler ama değil mi?

Sizce de tesadüf mü?

Yukarıda anlattığım "Lağımcılar bölüğü" var ya. İşte şeriatçıların stratejisi budur. Kale gibi olan yıllardır surlarını yıkmaya çalıştıkları Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’in devrimlerinin surlarını yıkmak için toprak altından tüneller kazıyorlar.

Bu saldırılar birer patlamadır. Tesadüf değil planlıdır.

– Cumhuriyet’in kurduğu kurumlar atanan yöneticileri sayesinde Cumhuriyet’e ve devrimlerine düşmanlık yapıyorlar. – Öyle bir dönemdeyiz ki Cumhuriyet’i yıkmaya çalışanların korumaya çalışanlardan daha özgür ve güçlü olduğu bir dönemi yaşıyoruz.

– Cumhuriyet devrimlerini koruyanlar Cumhuriyet savcılarının "niyetnameleri" ile tutuklu Cumhuriyet devrimlerini yıkmak isteyenler ise Cumhuriyet savcılarının "düşünce özgürlüğü" kanaatleri ile serbest olduğu bir dönem!

Kimse aklımızla alay etmesin. Açık seçik görülüyor ki şeriatçıların son çabaları yalnız eski dinsel hukuk düzenini geri getirmek değil halifelik sultanlık şeyhülislamlık kurumlarıyla birlikte eski düzeni geri getirmektir.

Evet Türk milleti ne yazık ki düşünerek değil yaşayarak öğreniyor. Her öğrendiğimizin de bedeli çok ağır oluyor.

Ancak şu unutulmamalıdır;

Cumhuriyet holding merkezlerinde zemzem suyuna batırılmış dolarla kurulmadı. Emperyalizme ve maşalarına karşı göğüs göğüse çarpışarak canla kanla irfanla kuruldu. Hiç kimse Yüce Türk Milleti’nin aklını sabrını sınamasın. Bu silsile şeklinde cereyan eden gelişmeler tesadüf marjinal kişiler diye küçümsemeye "lanet" kelimesini öyle değildi böyle değildi şeklinde açıklamalarla aklamaya çalışmak durumu daha da komikleştirmekten öteye de geçmez.

Sayın Devlet Bahçeli’nin ve Sayın Ömer Çelik’in açıklamaları önemli ve kıymetlidir. Ancak gereği yerine getirilmemektedir. Milli bayramlarda telefonla etkinlik için para toplayan her lafında Atatürkçülükten bahseden rozet Atatürkçülerine Cumhuriyet devrimlerine sahip çıkan çıkmaya çalışan tüm Kemalistlere sesleniyorum.

Cumhuriyet’in savcıları duymuyor görmüyor ya sizler?

Her yurttaş için suç duyurusunda bulunmak bir vatandaşlık görevidir.

Susmayın korkmayın alışmayın…

Cumhuriyete ve devrimlerine sahip çıkın…

DİN & DİYANET DOSYASI : Tarihçi Dan Gibson’ın Çok Tartışılan Gerçek Kabe’nin Aslında Petra Olduğu İddiası


Tarihçi Dan Gibson’ın Çok Tartışılan Gerçek Kabe’nin Aslında Petra Olduğu İddiası

Kanadalı tarihçi ve arkeolog Dan Gibson’ın 2016 yılında yayınladığı ‘The Sacred City’ isimi belgeselde, gerçek Kabe’nin Ürdün’de yer alan Petra olduğuna dair çok tartışılan iddialar yer alıyor. İşte o belgeselde yer alan iddialar ve konuyla ilgili karşıt bir görüş.

öncelikle mekke ile ilgili birkaç ilginç bilgi

– mekke ismi kuran’da sadece 1 kere geçiyor.

– mekke’de 800 senesinden (islam’ın doğuşundan 200 yıl sonrası) önceki döneme ait herhangi bir arkeolojik kayıt bulunmuyor.

– mekke karavan yolu üzerinde bulunmuyor, çorak bir yerde bulunuyor.

– mekke’de hz. muhammed dönemine ait çok az arkeolojik kalıntı var.

– orta doğu’daki pek çok ülkede (israil, amman, ürdün, şam vs) herhangi bir kazı çalışması yapıldığında genel itibariyle eski dönemlere ait bazı şehir kalıntılarına rastlamak çok olası. aynı şekilde mekke’de de pek çok yüksek bina, otel vs yapılıyor ancak -arkeologları şaşırtacak şekilde- bu zamana kadar herhangi bir antik şehir kalıntısına rastlanmamış.

– hz. aişe, mekke’den bahsederken yeşillikler ve çimenlere dolu vadilerden bahseder. mekke’ye geldiğimizde su ve ağaçları bulduk ve oraya yerleştik der. buhari zincirlere bağlı bir esirin üzüm yemesinden bahseder. bu betimlemelerin mekke için yapıldığını söylemek zor. çünkü mekke’nin her tarafı taş ve çöllerle kaplı ve yılda 10cm’den daha az yağış almakta. hatta aşırı sıcak iklimi ve çorak yapısından dolayı bırak büyük bir nüfusu beslemeyi, herhangi bir bitkinin yetiştiğini söylemek bile zor. halbuki islamın bu kutsal şehri tanımlanırken ağaçlar, çimler ve bereketli topraklara sahip olduğu söylenir. halbuki mekke’nin çevresinde ekilebilir alan bile yoktur. eski anlatımlara hiç uymamaktadır.

– ağaçların varlığı polen ve sporlarla kanıtlanabilir. yapılan araştırmalarda mekke’de ağaç olduğuna dair en ufak bir kanıt bulunmuyor.

– bir diğer nokta da eski arap haritalarında mekke’nin hiç bulunmaması. ticaretin merkezi olduğu iddia edilen bir şehrin eski haritalarda gösterilmesi gerekirdi. ama hiç bir antik haritada mekke bulunmuyor. ta ki islam’a kadar. islam sonrası haritalarda mekke var.

– mekke ismi 740 yılına kadar herhangi bir edebiyat eserinde geçmemiş. ancak islamın ortaya çıkışından 120 yıl sonra eserlerde adı geçmeye başlamış. yani islamın ortaya çıktığı dönemde çevredeki hiç bir topluluğun eserlerinde mekke ismi geçmiyor. bu toplulukların mekke’yi bilmiyor oluşu ilginç değil mi? binlerce askeri olan bir orduya sahip ve içinde meyveler, üzümler, çimenlikler, ağaçlar olan bir şehri komşu ulusların farketmemesi normal mi? özellikle dönemin ticaret merkezi olan bir şehrin hiç bir komşu ülkenin edebiyat eserlerinde geçmemesi normal mi?

bütün bu sebeplerden ötürü mekke’nin islamın doğduğu şehir olduğu iddiasının bir mitten ibaret olduğuna inanılıyor. çünkü islami kaynakların söyledikleriyle arkeologların bulguları birbirini tutmamakta. bundan dolayı arkeologlar mekke ile ilgili islami kaynakların uydurma mitler olduğunu söylemekte.

ancak 20 yıldır mekke’de yaşayan tarihçi dan gibson, bunların uydurma mitler olmadığını ama mekke yerine aslında başka bir şehirden bahsettiklerini iddia ediyor: petra

gibson, hz. muhammed’in mekke değil de petra’da doğup büyüdüğüne ve müslümanların namaz kılarken kıble olarak yanlış yere yöneldiklerine inanıyor.

islam’dan önceki arap yarımadası’nda insanlar bölgelere göre ilahlar atfediyorlardı. örneğin mezopotamya’da yaşayan ilahlar, antik yunan’da yaşayan ilahlar vs. gibi… arap tüccarlar geçtikleri farklı bölgelerin ilahlarına saygı duyarlardı. arap tüccarların karşı oldukları ise ilahların insan veya hayvan şeklinde resmedilmeleriydi. araplar ilahlarını geometrik şekillerle temsil etmeyi tercih ederlerdi. örneğin kare, üçgen gibi..bu lokal ilahlara saygı duyulurdu. böylece spesifik bölgeler spesifik ilahlara atfedilip kutsal sayılırdı. bundan dolayı çorak bir yer veya kuytu bir köşe bile kutsal sayılabilirdi ve bu yerlerde insanlar güvende olurdu.

islamdan önce araplar kabilelere ayrılırdı ve genelde çatışma ve savaş hali içinde olurlardı. onları bir araya getiren tek ortak nokta kutsal bölgelere yapılan hac ziyareti idi

insanlar mescidi haram’da yani şiddetin vs yasak ve haram olduğu toplanmak noktasında bir araya gelir dualar ederlerdi.

– ürdün’de bulunan petra bölgesindeki kayalıklarda oraya hac niyetiyle gelmiş insanların isimleri yazılıdır. mekke islamdan önce ve islamın doğuşu süresince çevre illerde bilinmiyor, ticaret yolu üzerinde değil ve çok çorak ve izbe bir yer. dolayısıyla hadislerde ve islami kaynaklarda anlatılanlara uymuyor. peki bu sorunu nasıl çözeceğiz? cevap yine islamın kendisinde aslında.

– bugün tüm müslümanlar kabe’ye yönelerek namazlarını kılarlar. halbuki kuranda mekke’den kıble olarak bahsedilmez. kuranda kıble mescidi haram olarak geçer yani şiddetin, öldürmenin yasak olduğu toplanma bölgesi.

hicret’ten önce hz. muhammed’in israil’deki mescidi aksa’ya doğru namaz kıldığı söylenir. hicretle birlikte kıble mescidi haram olarak değişmiştir.

kuran’da kıbleden şöyle bahseder:

"doğrusu, biz, yüzünün gökyüzüne yöneldiğini, orada şekilden şekile geçerek, aranıp durduğunu görüyorduk. artık seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz. haydi bakalım, yüzünü mescid-i haram’a doğru çevir. siz de ey müminler, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! kendilerine kitap verilmiş olanlar da kesinlikle bilirler ki, rabblerinden gelen o emir haktır. ve allah, onların yaptıklarından ve yapmakta olduklarından gafil değildir."

tarihi yapılarla ilgili araştırma yapmak internetin gelişmesiyle çok kolaylaştı

eskiden arabistan’daki tarihi camileri araştırmak isteyen birinin bu yerlere tek tek gidip incelemelerde bulunması gerekirdi. artık internette google earth gibi uygulamalarla fiziksel olarak bu yerlere gitmeden araştırma yapmak mümkün. örneğin https://archnet.org/ sitesine gidip "bina tipi" olarak "dini yapıları" seçerek bir arama yapabilir ve çıkan sonuçları eskiden yeniye göre sıralayabilirsiniz. böylece en eski cami ve mescitlere ulaşabilirsiniz.

dan gibson bu şekilde bir araştırma yapmış ve günümüze kadar orijinalliği hiç bozulmamış 12 cami bulmuş

amacı ise bu ilk ibadet yerlerindeki kıbleyi tespit etmek. üç ihtimal bulunuyor; ya bu mescitlerde kıble mescidi aksa’yı gösterecek ya kabe’yi gösterecek ya da başka bir yeri…

dan gibson’un araştırmasına konu ettiği mescitler:

1. mescid-i kıbleteyn, 623 yılında inşa edilmiş. hz muhammed’e kıble değiştirme ayeti geldiğinde yüzünü mescidi aksa’dan kabe’ye bu mescitte çevirmiştir. çift kıbleli mescit anlamına gelir.
2. huaisheng camii. çin’dedir. 627 yılında inşaa edilmiştir.
3. fustat camii, mısır. 641.
4. emevi sarayı, ürdün. 700.
5. baalbek camii, lübnan. 701.
6. amman kalesi, ürdün. 701.
7. sanaa camii, yemen. 705.
8. khirbat al-minya, israil. 706.
9. wasit camii, ırak. 706.
10. mescid-i aksa, israil. 706.
11. khirbat al-mafjar, batı şeria. 724.
12. anjar camii, lübnan. 724.

bunlardan 2 nolu camiiye bakalım. marco polo çin’e ulaştığında burada binlerce arap tüccar görür. araplar binlerce yıl boyunca çin’e ticaret için gitmektedirler. peygamberin amcası ebu vakkas da böyle bir misyon için çin’e gider. ve yazıtlara göre ebu vakkas buradaki arap tüccarlar için 627 yılında bir camii inşa eder. yani daha islamın ilk yılları.

dan gibson bu camiiye gider ve gps araştırmaları yaparak camiinin kıblesini tayin etmeye çalışır. ve bulduğu sonuç şaşırtıcıdır. camii kabe’ye bakmamaktadır. mescid-i aksa’ya da bakmamaktadır. mekke’nin 12 derece kuzeyine bakmaktadır.

buradaki kırmızı ile işaretli yeri göstermektedir:

bir diğer örnekteki camii mısır’daki fustat mescidi. islamın ilk yıllarında 641 yılında inşaa edilmiş. bu camii günümüze kadar pek çok restorasyon geçirmiş ancak camiinin zemin planları orijinalliğine koruyarak günümüze kadar gelmiş. islami kayıtlara göre camiinin ilk kıblesi doğuyu göstermekte. fakat daha sonra yapılan düzeltme ile kıble güneye yani kabeye çevrilmiş.

aynı şekilde ürdün’deki emevi sarayının da kıblesi kabe olarak gözükmüyor.

bu da 701 yılında inşaa edilen lübnan’daki baalbek camiinin kıblesi. bu da ne kabeye doğru ne de mescidi aksa’ya:

aynı şekilde mescid-i aksa’nın kendisi de kıble olarak kabe’yi değil başka bir yeri göstermekte:

yine benzer şekilde emevi döneminin sonuna doğru inşaa edilen khirbat al mafjar sarayında bulunan mescit ne mescidi aksa’ya ne de kabe’ye bakmaktadır. tamamen farklı bir kıbleye dönüktür:

son örneğimiz de yine emevilerin son döneminde lübnanda inşa edilen anjar camii. bu camii en fazla 30 yıl kullanılmış ve sonra harabeye dönmüştür. dolayısıyla kıblesi en kolay tespit edilen camii budur çünkü en ufak bir değişiklik olmamıştır. yine bu camiinin kıblesi de ne mescidi aksa ne de kabeye değil bambaşka bir yere bakmaktadır:

ve işte zurnanın zırt dediği yere geliyoruz

bütün bu camiilerin kıblesini bir araya getirdiğimizde hepsinin ürdün’deki spesifik bir yere baktığını görüyoruz: petra antik şehri

petra böyle bir yer:

ve bu eski mescitlerin tümü petra’ya bakıyor:

petra, ürdün’de bulunan çok popüler bir turist destinasyonu

her yıl binlerce turist buradaki büyük görkemli tapınakları görmeye geliyor. peki, petra kuranda bahsedilen tüm şehirlerin anası olabilir mi? islam öncesi dönemde arapların hac için geldikleri oldukça popüler bir yerdi burası. peki petra, hz. muhammed’in doğum yeri olabilir mi? islamın doğduğu yer olabilir mi?

petra, nebati krallığı‘nın başkenti. pek çok tapınağa ve ilaha ev sahipliği yapan bir yer. nebatiler islamdan önce dushara adlı erkek yaratıcıya tapıyorlar. dushara’ya 3 kadın tanrı eşlik ediyor: lat, uzza, menat. (bir erkeğe 3 kadın?)

neyse, mescitlerle ilgili olarak islam kaynaklarına geri dönelim

müslümanlara göre bu camiiler petra’ya doğru değil mescidi aksa’ya bakmaktadır. ve bunu kimden öğrenmişlerdir? meşhur hadis alimi buhari’den. ama buhari hz muhammed’ten 200 yıl sonra yaşamıştır. yukarıda örneğini verdiğimiz camiiler ise buhari’den öncedir. dolayısıyla buhari bunlara şahit olmamıştır, sadece insanların hatırladıklarını toplamıştır. buhari’nin hadislerinde de kıble ile ilgili değişik ifadeler vardır.

örneğin:

buhari 6/17: bir cemaat kuba mescidinde namaz kılıyordu. derken bir adam geldi ve onlara "bu gece allah resülüne bir ayet geldi ve namazında kabeye doğru yönelmesi emredildi. siz de öyle yapmalısınız" dedi. o esnada onların yüzü şam’a dönüktü, bunu duyunca kabeye döndüler.

dan gibson hz muhammed’in medine’de iken petra’ya doğru namaz kıldığına inanıyor. haritada baktığımızda petra ile şam aynı doğrultuda kaldığından rivayetlerde şam geçmesini buna bağlıyor. yani insanlar petra’yı unuttu ve büyük büyük dedelerinin şam’a doğru dua ettiklerini düşündüler.

kuran’da ali imran suresi 96. ayetinde bekke diye bir yerden bahsedilir. tefsircilere göre bekke’den kasıt mekke’dir. fakat neden mekke değil de bekke denmiştir?

"gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan bekke’deki evdir."

becca kelimesi eski yahudi dilinde gözyaşı anlamına gelmektedir. becca kelimesi incil’de bir tek yerde geçmektedir ve gözyaşı vadisi diye bir yeri refere etmektedir. islamda ise gözyaşı vadisi yani bekke hz ibrahim’in hz ismail’i kesme emri alması üzerine eşiyle ve meleklerle hüngür hüngür ağladığı yerdir. kuran’da bekke denilen yer kabe’nin bulunduğu yer olarak tarif edilir. ilk inşaa edilen ev. halbuki bekke’nin israilde olması gerekirdi incildeki ayete bakarsak? peki bunun açıklaması ne olabilir?

açıklaması şu olabilir. petra’da çok fazla deprem oluyordu. hatta 551 yılında yani hz muhammed’in doğumundan 19 yıl önce çok büyük şiddette bir deprem oldu. bu depremde petra’nın büyük bir bölümünün yıkıldığı söyleniyor. petra burada yıllarca pek çok insan öldüğü için gözyaşı vadisi olarak anılıyor olabilir.

şimdi eğer petra hz muhammed’in doğduğu yer ise, burada hz muhammed’in kabilesi kureyş’lere ait izler olması gerekir. eğer petra’da hz muhammedin kabilesinden izler bulabilirsek bu hz muhammed’in burada doğduğu savını çok ciddi şekilde destekleyecektir.

petra’nın 40km ilerisinde hümeyme adı verilen bir yer var. arkeologlar burada abbasilere ait bir çiftlik evi ve camii bulurlar. ıraklı müslümanlar şam emevilerini yenince hz muhammed’in aile fertlerinden birinin bu galibiyetlerini desteklemesini ve meşrulaştırmasını isterler. bunun için petra’nın 40 km ilerisinde bulunan hümeyme’ye gelirler. burada hz muhammed’in aile fertlerini ve kureyş kabilesini bulurlar. hz muhammed’in akrabalarını bulmak için mekke’ye veya medine’ye değil petra’nın yakınındaki bu yere gelirler.

gelelim islami kaynaklara. islami kaynaklarda anlatılan mekke ile petra birbirini tutuyor mu bir bakalım

derler ki hz muhammed’in babası abdullah dışarıda toprakta çalışmaktadır. elleri ve üzeri topraklı bir şekilde eve girer ve birinci eşiyle halvete girmek ister. karısı bu teklifi reddeder, üzerin kirli der. abdullah dışarı çıkar ellerini yıkar ve üzerini temizler. tekrar eve gelir ve bu defa ikinci eşi emine’ye aynı teklifte bulunur ve halvet olurlar ve bu birliktelikten hz muhammed dünyaya gelir.

bütün kaynaklarda abdullah’ın üzerindeki kirden toprak olarak bahsedilir. arapça bu ifade verimli/ekilebilir toprak anlamına gelir. halbuki mekke’de ekilebilir verimli toprak yoktur. petra ise bu yönden çok zengindir. arkeologlar petra’da kuyu kanalları, bahçeler, ağaçlar, üzüm vs izleri bulmuşlardır.

petra aynı zamanda duvarlarla çevrili bir şehirdi.

ibni ishak şöyle der; "onu mekke’nin duvarlarından birinde otururken çevrelediler"

işin ilginci mekke’de herhangi bir şehir duvarı bulunmuyor. halbuki ibni ishak özellikle "mekkenin duvarları" tabirini kullanıyor.

peki ya petra? petra bir vadide kurulu. etrafı büyük dağlar ve tepelerle çevrili

burada insanlar bir dağın yamacından diğerine duvarlar örmüşler. buradaki gibi:

petra’da aynı zamanda nehirler bulunuyor. ancak buradaki bir nehrin farklı bir özelliği var. bir dağın içinden gelip karşı taraftaki dağın içinden geçiyor. şöyle bir şey:

islam’da hac’da yapılanlardan biri de merve ile safa adı verilen dağlar arasında 7 kez gidip gelmektir

işin ilginci buhari’nin naklettiğine göre hz muhammed bu iki dağ arasındaki yağmurlu su yolu üzerine basarak gidip gelirmiş. ama bunda sıkıntı var. çünkü bugünkü hacıların arabistan’da gittiği safa ile merve aslında iki kayadan ibaret. bakınız bu:

ayrıca bu karede görüleceği üzere safa ile merve arasında herhangi bir yağmur yolu bulunmuyor:

halbuki petra’daki bu iki dağ ve arası aslında buhari’deki tanıma tam tamına uyuyor:

bir diğer konu da hira mağarası

eğer hacca gidip hira mağarasına çıktıysanız mağaranın mekke’ye doğru bakmadığını fark edeceksiniz. eğer petra hz muhammed’in doğduğu yer ise, ona ilk ayetin nazil olduğu hira mağarasının da petra’da bulunması gerekir. eski kayıtlarda mağaranın şehre baktığı yazar. halbuki mekke yakınındaki hira mağarası mekke’ye doğrudan bakmamaktadır.

petra’da doğrudan şehri gören bu mağarada pek çok ilahı temsil eden geometrik şekiller bulunmaktadır:

burası tam da kayıtlarda anlatıldığı gibi şehri tepeden gören, insanın hayatın anlamını sorgulamaya gidebileceği bir yer:

kuran’da insanların mescid-i haram’da toplanıp dua etmesinden bahseder

mescid-i haram yani öldürmenin, günahın, kötülüğün haram ve yasak olduğu toplanma yeri. yani bu yasak bölgenin bir sınırları olmalı ve burada kuş dahi öldürülmemeli. kabe’de böyle bir çevrili alan yok.

petra’ya giden turistlere kenarları keskin kare dikdörtgen şeklinde kayaları gösterir ve bunların "cin kayası" olduğunu söyler yerel rehberler. kayalar şöyle bir şeydir:

büyük ihtimalle bu kayalar yasak bölgeyi çevreleyen kayalardı ve bunların ortasında kabe vardı. ama artık yok. neden? çünkü ibn zübeyr adında biri kabe’yi buradan taşıdı.

abdullah ibni zübeyr, islam’ın kutsal şehri petra’nın valisiydi

fakat çok mutsuzdu. çünkü o devrin hakimi emeviler başkent olarak şam’ı seçmişlerdi ve pek çok insan şam’daki çatışmalardan ve rüşvet ve yolsuzluklardan dolayı mutsuzdu. 683 yılında yani hz muhammed’in vefatından 64 yıl sonra abdullah ibni zübeyr kendisini islamın halifesi ilan etti ve bu durum ikinci müslüman sivil savaşını başlattı. emeviler zübeyr’in kendisini halife ilan etmesine çok sert tepki gösterdi ve üzerine bir ordu gönderdiler. ibni zübeyr herkesi şoke eden şeyi yaptı: islamın doğduğu petra’daki kabe’yi yıkıp yok etti. yerle bir oldu. ve buradan çıkardığı siyah taşı (hacerül esved) bir beze sardı. (bu arada binlercec yıl önce bölgeye meteor düşmesi ve meteorun düştüğü alanın petra’ya mekke’den daha yakın olması ve hacerül esved yani gökten gelen siyah taşın aslında bir meteor parçası olduğu ve nesillerce kutsal hale dönmesi gibi bir durum var..) emeviler bu süre zarfında şehri kuşatmış ve ibni zübeyr ile savaşıyorlardı. savaşın 40ncı gününde emevi halifesinin öldüğü haberi geldi. bunun üzerine yeni emevi halifesi başa geçti. 40 gün sonra o da öldü ve bu 40 gün içinde zübeyr’i kuşatan ordunun geri dönmesi kararlaştırıldı. ancak haritaya baktığımızda o günün şartlarıyla hem halifenin ölüm haberinin gelmesi hem yeni halifenin dönme kararı vs bunların 40 gün içinde mekke gibi uzaktaki bir şehirde yapılamayacağı açık. petra resme tam uyuyor:

şimdi, tabari‘yi biliyorsunuz. büyük islam tarihçisi

yaşadığı dönemde her yılı kitaplarında birkaç bölümde anlatıyor. ama ilginç bişeler oluyor. islamın kutsal şehri petra’yı kuşatan emevi ordusunun bu kuşatması bir kaç yıl sürüyor. bu yüzden 70 yılı islami tarih açısından çok önemli. şimdi tabari 69 yılını toplam 15 sayfada anlatıyor. 71 yılını ise 27 sayfada anlatıyor. peki ya 70 yılı? hiç. o tarihle ilgili en ufak bir yazı yazmıyor tabari. bu yıl için yazacak hiç bir şey bulamadı mı yoksa ondan sonra gelenler bu sayfaları sansürlediler mi?

musab ibni zübeyr yani abdullah bin zübeyr’in kardeşi kuşatma esnasında şehre pek çok sayıda at ve deve getiriyor

ve bu at ve develerle birlikte zübeyr ve takipçileri emevi kuşatması altındaki petra’dan çıkıp arabistan çöllerinde başka bir kutsal şehir arayışına koyuluyorlar. ve bütün bunlar tabari’nin tarih kitabından çıkarılıyor. zübeyr kabe’yi yeni bir yerde kurmayı planlıyor. peki ama nerede? daha güvenli ve uzak bir yerde mi? böylece ibni zübeyr atlar ve develerle ve takipçileriyle arabistan çöllerine çıkıyor ve bugünkü mekke’de yeni kabe’yi kuruyor. yanında da kutsal siyah taş hacerül esved var ki bu taş sayesinde istediği yerde kabe’yi kurabilir.

el haccac daha büyük bir emevi ordusuyla petra’yı tekrar kuşatıyor. bu defa devasa mancınıklar getiriyor. kuşatma 6 aydan fazla sürüyor. kuşatma esnasında mancınıklardan gelen dev kayalar petra’da zübeyrin yıktığı kabeyi daha da yıkıyor. ve en nihayetinde zübeyr savaşı kaybediyor. ama medine, mekke ve küfe’deki takipçileri onun fikrini yaşatıyor.

bu arada islam dünyası ikiye bölünüyor. şimdi namaz kılarken petra’ya mı yönelecekler yoksa kabe’nin taşındığı yeni yer olan mekke’ye mi?

şam’daki emeviler petra’ya doğru namazlarını kılarken, doğuda kurulan abbasiler mekke’ye doğru namazlarını kılıyorlar. işte tam da bu zaman dilimi içerisinde inşa edilen cami ve mescitlerde kıble farklılıklarını görmeye başlıyoruz. bu tarihten önceki tüm camiler petra’ya doğru bakarken bundan sonra kurulanlar mekke’ye doğru bakmaya başlıyor. ama sorun halen ortada duruyor. eski camileri ne yapacağız? onlar halen petra’ya bakıyor? işte tam da bu zaman dilimi içerisinde camiilere kıbleyi gösteren işaretler konmaya başlıyor. o dönemde abbasi halifeleri tüm camilere bu kıble işaretlerinin konmasını emrediyor böylece herkes yeni kıbleye göre namazlarını kılmaya başlıyor. yine bu zamanda "mihrap" kavramı ortaya çıkıyor. mihrap bugün camiilerin standart özelliğidir ancak çıkış noktası kıblenin yönünü göstermek içindir.

sivil savaş devam ederken emeviler petra’ya, diğer yerlerdeki müslümanlar ise mekke’ye doğru namazlarını kılmaya devam ederler. ibni zübeyr küfe’deki müslümanlarla karşı karşıya gelince küfeliler "ey ibni zübeyr biz seninle aynı kıbleye bakan müslümanlarız" derler. burada kasıt biz seninle beraberi demektir aslında ve kıblemiz mekke’deki kabe’dir. küfe bundan sonraki islami gelişimde büyük rol oynar. çünkü ibni zübeyr ölür ve küfe islamın yayıldığı abbasi yönetimindeki merkez haline gelir.

hz. muhammed’den sonra müslümanlar sadece politik olarak değil, islamik olarak da birbirlerinden ayrıldılar

islamın ikinci yüzyılında inşa edilen camilerde de bir tuhaflık vardır. araştırmalara göre bu camilerin bazıları ne mekkeyi ne de petra’yı göstermektedir. buna "şaşkınlık dönemi" deniyor. acaba bu dönemde bir şey mi oldu da camiileri inşa edenler ne mekkeyi ne de petra’yı seçmediler?

hz muhammed’in ölümünden 100 yıl sonra pakistan lahor’da inşa edilen bir camiinin kıblesi mekke’dir. bu cami önemlidir çünkü şaşkınlık, karmaşıklık döneminden sonra mekke’nin kıble alınmasında bir öncüldür.

amman’da kurulan emevi sarayını hatırladınız mı? bu saraydan önce kurulan mescid petra’ya bakarken, 120 yıl sonra kurulan saray mekke’ye bakmaktadır. ve bu sarayın inşaa edildiği dönemde mekke ismi edebiyat eserlerinde geçmeye başlar.

yani ortada üç grup vardır. emeviler yani gelenekçiler petra’ya doğru namazlarını kılarken, abbasiler yani reformcular mekke’ye doğru namazlarını kılarlar. bir de diğerleri dediğimiz üçüncü bir grup bunlarda her iki tarafı reddedip farklı bir kıbleye yönelirler.

bir süre sonra abbasiler emevileri ortadan kaldırır ve bağdat’ı başkent yaparlar. burada inşaa ettikleri görkemli camiiler artık tek kıbleye bakmaktadır: mekke.

kaynak

noktam

Belgeseli izleyen ancak kafasında soru işaretleri oluşan Bir Ekşi Sözlük yazarının karşıt görüşleri

güzel bir fikir jimnastiği olmuş belgesel, zevkle izledim fakat bazı hususlarda kafamda soru işaretleri var:

1) mekke’nin ticaret yolları üzerinde olmaması durumu biraz sallantıda. öncelikle, denize medine’den daha yakın olan bir yerin hiç ticaretle ilgisi olmaması abartılı bir yorum olmuş. sonra, ticaret sadece ana hatlar üzerinden giden bir durum değil. antalya yahut muğla da ipek yolu üzerinde olan yerler değiller ama buralarda gayet medeni şehirler kurulmuş. yani, sadece ana damarlara bakarak kan dolaşımını açıklayamayız, kılcal damarlar da önemlidir.

2) belgeselin hazırlayıcısı buzul çağı’nı hiç görmezden geliyor. bugünkü mekke’de çok ağaç olmaması küresel ısınma’nın bir sonucu da olabilir. (küresel ısınma derken, 8. yüzyıldaki buzul çağının sona ermesini kastediyorum. aynı dönemde viking genişlemesi de var. viking örneğini bilerek veriyorum çünkü aynı döneme rastgeliyor). iklim değişiklikleri tarihi etkiler. mekke yöresindeki bitki örtüsünün değişmesi de bu fenomene bağlı olabilir pekala. ayrıca, basit bir google araması bize mekke yöresinde gayet tarım ve hayvancılık yapıldığını gösteriyor. sanki bu kısımda doğrudan sonuca atlamışlar (mantık hatası).

3) endülüs emevileri’nin kıbleyi değiştirmeleri hiç de akla yatkın değil. tam tersi olması gerekmez mi? politik olarak rakibin olan ve senin öncülün olan bir ülkeyi yıkan bir rejime karşı geleneği savunursun. iran kıbleyi değiştirse, türkiye de ”aman ali rıza bey, tadımız kaçmasın” diyerek paralel bir kıble mi uydurur, yoksa eski kıbleyi daha fazla mı vurgular? bence ikincisi.

4) abbasilerin kıble değiştirmesi de pek akla yatkın değil. zaten bölgeye hakim olmuşsun, niye kıbleyi değiştirip kendini zahmete sokuyorsun? aynı yerden devam et işte. ”kabe yıkılmıştı, o yüzden hazır yıkılmışken yeri değiştirildi” argümanı da pek tutarlı değil. bir kere inananlar için durum böyle işlemiyor. yoksa israil, kudüs için niye bu kadar inatçı olsun? ikincisi, kabe’nin defalarca yıkılıp aynı yere yeniden yapıldığı zaten bilinen bir şey. hatta peygamberin bizatihi kendisi, kendi hayatında bir defa yenilenmesine şahit oluyor ve aktif rol alıyor.

5) kıble meselesi ayrıca ilgi istiyor aslında. bugün bile bir çok caminin kıblesi tam değil yaklaşık bir yön belirtir. çok da önemli değildir aslında, önemli olan niyettir. bana sanki, örnek gösterilen camilerde zamanla kıble ayarlaması yapılmış gibi geldi (yani, zamanla kıblenin tam olmadığını farkedip düzeltmeye gitmişler gibi düşünün ki bugün bile olan bir şeydir). bir de kudüs ile petra gayet aynı düzlemde (mekke’den bakınca). e, elimizde medine’deki camiler ve mescitler var. neyi zorluyoruz ki?

6) tamam belli başlı bir kaç tarihi olayı kerteriz alarak bir hipotez geliştirilmesi ufuk açıcı olmuş ama bir çok tarihi olayın bu anlatıda hiç yeri yok. bedir savaşı, uhud savaşı ve en önemlisi hendek savaşı hiç kendine yer bulamamış. şimdi ”bu savaşlar medine’de olmuş, biz burada mekke ve petra‘yı tartışıyoruz” diyebilirsiniz ama ta ebesinin nikahından medine’ye savaşmaya gelmemişlerdir herhalde. ne güzel müslümanlar çekip gitmişler, niye kurcalıyorsun? ama orijinal yer mekke ise mantıklı; ”bunlar güçlenip bizi tepelemesinler” diye yılanın başını küçükken ezmek istersin çünkü burnunun dibinde.

7) mancınık meselesi hikayeye oturmuyor. sonuçta mancınık kullanımı dönem içerisinde epey yaygın ve gayet de eski bir usul. çin olsun, hindistan olsun mancınık nedir, neye yarar biliyorlar. petra da roma ve iran hakimiyetleri arasında gidip gelen bir yer. her iki medeniyetin de mancınık kullandığını biliyoruz. acaba araştırmacı kendi teorisini ispatlamaya çalışırken bambaşka bir olayın kalıntılarını mı yakaladı? bilim tarihinde olmayan iş değil.

8) becca– mecca meselesine çok takılmış araştırmacılar. peygamberin kendi adı sadece 4 (dört) defa geçiyor kuran-ı kerim‘de. yani bu hiçbir şeyi ispatlamaz. ayrıca ibadethaneler genel olarak müminlerin ağladıkları (dikkat müslüman demedim, herhangi bir dine inanan müminlerin) ya da en azından ağlamaya meyyal oldukları yerlerdir. yani, mekke denilen bir yerde bir çeşit ibadethane (kabe?) varmış ve insanlar burada ağlıyorlarmış. gayet olası, çekip çekiştirmeye, ”yok aslında orasının asıl adı ‘becca’ idi sonra bir harf değiştirip ‘mecca’ yaptılar” demek biraz zorlama oluyor (bizim islamcılar çok sever böyle şeyleri, nedense onu hatırlattı bana).

___

daha bir çok mesele var ama en çok gözüme çarpan hususlar bunlar

kişisel kanaatim, araştırmacı abimiz kendi tezine aşık olmuş ve ayrıntıları görmezden gelmiş ya da karşılaştığı kanıtları kendi tezi lehine yorumlamış. bu her zaman bilinçli olmayabiliyor. bilim tarihine biraz aşina olanlar bileceklerdir ki bazen çok güzel bir tesbit yaptığınızı düşünürsünüz ve bu tesbitiniz sizi esir alır. ispatlamak için farkında olmadan kanıtlarınızı farklı yorumlama eğilimi geliştirirsiniz. bu abimiz de bu tuzağa düşüyor gibi geldi bana (bir art niyet aramıyorum, çok doğal bir şeydir esasında. herkesin başına gelebilir).

‘e, kardeşim bu kadar çok eleştirin varsa nesini beğendin’ diye soracak olursanız, değişik bir bakış açısına sahip olması, ezber bozmaya çalışması ve tezini gayet anlaşılır bir biçimde lafı dolandırmadan anlatması çok güzel olmuş. bir müslüman olarak ilgiyle ve zevkle izledim. süresi de gayet uygun, bir çırpıda izleniyor.

müslüman izleyiciye bir not: gerek videonun altında gerekse başka yerlerde hemen komplo teorileri almış yürümüş. gerek yok, adam gayet temiz iş çıkarmış. dine saldırdığı falan da yok. bu bir beyin fırtınasıdır. bak ne güzel ben de kendi karşı argümanlarımı sıralıyorum. bir de kabul edelim; adam oturmuş, araştırmış ve muhtemelen islam tarihi bilgisi hepimize beş basar.

DİN & DİYANET DOSYASI /// İBRAHİM MARAŞ : AKILSIZ İLAHİYAT PROJESİ


İBRAHİM MARAŞ : AKILSIZ İLAHİYAT PROJESİ

5 Temmuz 2020

İlahiyat Fakültelerinin medreseleştirilmesi ve felsefe, sosyoloji, psikoloji, dinler tarihi ve din eğitimi gibi derslerin yavaş yavaş ders saatlerinin azaltılıp kadrolarının daraltılması projesi tam gaz devam ediyor.
Bazı fakültelerde bu alanlardaki anabilim dalları bilim dalına dönüştürülerek tek bir “Din Bilimleri” anabilim dalının altında toplanıp kadro daraltılmasına bahane hazırlanıyor. Son yıllarda, yeni açılanlar da dâhil olmak üzere, Temel İslam Bilimleri bölümünün öğretim elemanı sayısı Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nün en az iki, bazen üç veya dört katı. Ayrıca Temel İslam Bilimleri Bölümlerindeki, Arap Dili Öğretimi hariç, Arap dünyasından gelen hocalara ve bunların sayılarının giderek artmasının getireceği sonuçlara hiç girmiyorum. Bazı fakültelerde neredeyse Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nde her alanda dersi verecek bir hoca bile yok. Ama YÖK, geçtiğimiz günlerde İlahiyat Dekanları ile toplandı ve YÖK Başkanı, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nden kadro isteğinde bulunulmamasını, buna olumlu cevap verilmeyeceğini, ihtiyaçların başka fakültelerden (Edebiyat fakültelerinin; felsefe, sosyoloji, eğitim fakültesi ve psikoloji bölümleri) karşılanmasını istedi. Daha da ilginç olanı, aynı dışarıdan karşılama emrinin, her İlahiyatta giderek artan Arap Dili hocaları için istenmemesi. Ya da bütün İlahiyatlarda haddinden fazla şişmiş olan Temel İslam Bilimleri Bölümü kadroları için bunun söylenmemesi. Doğruysa Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Ali Köse dışında itiraz eden olmamış (içinden itiraz edenlerin ve arkadan konuşanların epeyce olduğunu bilsem de burada belirtmem uygun değil). Bu durum, Türkiye’nin 18. Yüzyıldan bu yana yaptığı yenileşme gayretlerinin tersine doğru gitmek anlamına geliyor.
Bir taraftan İslami İlimler isminin ısrarla ve zorla İlahiyatlara kabul ettirilme çabalarının da hâlâ bitmediğini görüyoruz. Diğer taraftan, İlahiyat dışındaki fakültelere gücü yetmeyenlerin İlahiyatlarda kız-erkek ayrı sınıf/koridor/kantin vb. çabaları da bitmiş değil. Dini ve zihni yönden, tarihte görülmemiş bir “İslam Orta Çağı” ve selefi bir yapı yaratılmaya çalışılıyor. Ehl-i hadis merkezli akıl düşmanı bir din ve fıkıh yorumu Türkiye’de her geçen gün hâkim kılınmaya çalışılıyor. Beğenmediğimiz Batı kadar bile insani hak ve özgürlüklere, bilime, adalet ve liyakata dayalı bir toplum yapısı kuramamanın sebeplerini araştıracakları yerde, bu sebepleri araştırabilecek ilimleri İlahiyatlardan yok ediyorlar. Durum, gerçekten endişe verici.
Buradaki “medreseleşmeden” kastımız tarihi görevini tamamlamış olan skolastik bir eğitim modelinden daha gelişmişi olan bir modele geçememe sendromudur. Bunu Osmanlı’nın son üç dört asrından beri çözmeye çalışıyoruz..Ama mutaassıp bir zihniyet buna müsaade etmiyor. Osmanlı’nın yenileşme ruhundan bile geriye gidiyoruz.
Beka’dan bahsedenlerin biraz da esas beka sorununun temellerine inmesi gerekiyor. Biz, sadece kayıtlara geçmesi için uyarıyoruz. Bizden söylemesi.

İbrahim Maraş

DİN & DİYANET DOSYASI /// Nurcan Yazıcı : HAÇLININ DERDİ AYASOFYA DEĞİL !!!..


Nurcan Yazıcı : HAÇLININ DERDİ AYASOFYA DEĞİL !!!..

Türk Siyasetinin en iyi yaptığı şey; arkasında duramayacağı şeyleri gündem yapıp, topluma tartıştırmak.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Konuyla ilgili araştırma ve düşünme gereği dahi duymadan, siyasi tarafımız ne diyorsa onu destekliyor, “bizim yerimize birileri düşünüyor ve konuşuyor nasılsa” diyoruz… Bugün Ayasofya konusunda da aynı durumdayız.

Siyasetin derdi gerçekten Ayasofya’mı?

Ülkemizde tüm değerler altüst olmuşken, ekonomi ve hukuksal sorunlar çözüm beklerken siyasetin, Ayasofya üzerinden tartışma yaratması, zamansız ve asıl gündemi karartmaktan başka bir şey değildir.

İktidar ve muhalefet bugüne kadar; İstanbul’da yapılan herhangi bir yanlış uygulamaya dur diyebildi mi? Ya da İstanbul’la ilgili bir yanlışı düzeltme cesareti gösterebildi mi?

İstanbul’un kimliğini ve belleğini yok eden kültürel ve yapısal bozukluğa karşı hangi çözümü ortaya koydular? Ki şimdi, Ayasofya için bir karar ve değişim ortaya getirebilsinler.

İktidar veya muhalefet fark etmez. Siyaset, Ayasofya konusunda samimi ise önce, İstanbul’u siyasi rant alanı olarak görmekten vazgeçmeli… Kent ruhunun betonlar içinde can çekişiyor olmasından üzüntü duymalı, bu duygularını da topluma inandırmalı.

İstanbul bugün, bir medeniyet kenti kimliğinden gittikçe uzaklaşıyor…

Osmanlı izleri tek tek silinirken, İstanbul’a yakışmayan ne varsa yapılıyor. AVM’ler ve çok katlı yapılar kentin tarihi yapısına yukarıdan bakıyor.

İçerisindeki 3.000 adet dükkân ile dünyanın en büyük üstü kapalı çarşı unvanını elinde bulunduran Kapalı Çarşıdan ve kent ekonomisinden kimse bahsetmiyor.

Birçok insan Ayasofya’yı konuşulurken sanki Batı’ya ait bir yapıdan söz eder gibi.

Fethedildiğinde İstanbul’un harap durumda olduğunu, Fatih’le birlikte İstanbul’un yeniden yapılandığını ve kimlik bulduğunu konuşan hatta bilen yok!

İstanbul topoğrafyası, farklı kültürlerin ve halkların katkılarıyla bir medeniyet merkezi olmuş olabilir ama Osmanlı ile ruh bulmuştur.

Fatih 1453’de bir irade ortaya koymuş ve Ayasofya’yı camiye dönüştürmüştür. Bugün o iradeyi kimse yok sayamaz…

Bir çözüm ortaya konulacaksa, Türk kimliğine, İslam’ın ruhuna ve tarihimize uygun ve de özgün olmalıdır. Bunun dışında batıdan icazet alma gibi bir düşünce asla kabul edilemez.

Son söz Türk Milletinin.

Batı artık kabul etmelidir ki, İstanbul 1453’den itibaren İslam inancının ve Türklerin kentidir.

İster cami yaparız ister müze olarak saklarız.

Sonuç olarak;

Yapacağımız şey, böyle önemli bir konunun kararını ve sorumluluğunu sadece siyasi iktidara bırakmak yerine, milletle paylaşmak, gerekirse de referanduma gitmektir.

Birileri ürkecekmiş ürksün!

Unutmayalım ki, ne yaparsak yapalım zaten batının içine sinmeyecektir. Çünkü haçlının derdi Ayasofya değil, İSLAM ve bütünüyle İSTANBUL’DUR.