SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Erdoğan Gün /// İşbirlikçi bir diktatörün son savaşı : 8 maddede İdlib


Erdoğan Gün /// İşbirlikçi bir diktatörün son savaşı : 8 maddede İdlib

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, dün partililerinin olduğu bir toplantıda kahkahalar eşliğinde yaptığı konuşmada, İdlib’de Suriye ordusuna karşı giriştiği savaşta geri adım atmayacağı mesajını verdi. Suriye ordusunun İdlib’deki mevzilerinden çekilmesi için yine Erdoğan tarafından verilen süre de dün gece yarısı itibariyle doldu. İdlib ve çevresindeki çatışmalar bugün daha da şiddetlendi.
Suriye’nin iç karışıklığa sürüklenmesi ve yıkımı için 9 yıldır emperyalistlerle işbirliği halinde çaba sarf eden Erdoğan, son hamlesiyle hem Türkiye de dahil bölge halklarına bir kez daha kan ve gözyaşı vaat ediyor. Bu yazıda, İdlib’de son durumu maddeler halinde özetlemeye çalıştık.

İdlib neden önemli?

Suriye’de cihatçıların etkin olarak varlıklarını sürdürdükleri tek vilayet İdlib. Hatay sınırında bulunan bu vilayette kontrolü yeniden sağlamak, Suriye yönetimi açısından iç savaşın sona ermesinde kritik bir zafer anlamına gelecek.

Ankara ise iç savaşta yıllardır destek verdiği cihatçı güçler üzerinden Şam üzerinde askeri ve siyasi baskı kurmaya devam etmek istiyor.

AKP/Saray Rejimi, İdlib üzerinden Türkiye’ye yönelen göç dalgasının yaratabileceği mali yükümlülükten ve iç politikadaki olumsuz etkisinden kaçınmak istiyor. Saray Rejimi ayrıca, İdlib ile Avrupa’ya karşı oynadığı sığınmacı kartını da elinde tutmak istiyor.

Saray, İdlib’den zaferle çıkan Şam ve müttefiklerinin bir sonraki aşamada, Suriye’nin kuzeyinde TSK ve ÖSO tarafından kontrol edilen bölgelerin boşaltılmasını isteyeceğini biliyor.

Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye’de çatışmasızlık alanları yaratmak üzere başlatılan Astana süreci çerçevesinde TSK’nin İdlib’de çok sayıda gözlem noktası bulunuyor. Suriye ordusunun ilerleyişiyle İdlib’deki askeri gözlem noktaları da ya kuşatılıyor ya da tehdit altına giriyor.

Suriye ordusuna destek veren Rusya, Suriye’de edindiği Tartus deniz ve Hmeymim hava üssü ile diğer stratejik avantajlarını tehlikeye atmak istemiyor.

Suriye ordusuna destek veren İran, Suriye’de olası bir yenilgi sonucunda, üzerindeki ABD ve İsrail tehdidinin artacağını biliyor.

İdlib’de kimler savaşıyor?

İdlib’de Suriye ordusu, Şii milisler ve Rus hava kuvvetleri ile TSK, ÖSO (Suriye Milli Ordusu olarak adlandırılmaya başlandı), HTŞ ve kimi cihatçı terörist gruplar çatışıyor.

Suriye ordusunun 300 binin üzerinde asker sayısına sahip olduğu biliniyor.

İran bağlantılı Şii güçler arasında Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü, El Nuceba Hareketi, Lübnan Hizbullahı, Pakistanlı Şii milislerden oluşan Zeynebiyyun ve Afganistanlı Şii milislerden oluşan Fatimiyyun Tugayı, Asaib Ehl el Hak ve İmam El Bakir Tugayı sayılıyor. Suriye’de 100 binin üzerinde Şii milis gücünün savaştığı düşünülüyor.

İdlib hava sahası Rusya’nın kontrolünde.

Şam muhaliflerine yakın Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre, İdlib’de konuşlanan Türk askerinin sayısı 7500’ün üzerinde.

IŞİD ve El Kaide ile ideolojik akrabalığı bulunan, geçmişte bu örgütlerle aynı saflarda veya aynı çatı altında çatışmış pek çok grubu da bünyesinde barındıran, kuruluşu itibariyle ABD, Türkiye ve Batı destekli ÖSO’nun 60 ila 110 bin arasında militanı olduğu düşünülüyor. Bunların bir kısmı, Afrin-Cerablus hattında konuşlu.

ÖSO militanlarıyla beraber savaşan El Kaide-El Nusra uzantısı olan Heyet Tahrir Şam (HTŞ) İdlib’in en önemli güçlerinden. Pek çok ülke tarafından terör örgütü listesinde yer alan HTŞ’nin 20 bine yakın militanı bulunuyor. Yine El Kaide bağlantılı Hurras ed-Din adlı grubun da HTŞ ile fiilen eşgüdüm halinde çalıştığı ve 3 ila 5 bin arasında savaşçısı olduğu düşünülüyor.

İdlib’deki taraflar birbirlerini neyle suçluyor?

Taraflar birbirlerini, Astana süreci ve Eylül 2018’de Türkiye ile Rusya arasında imzalanan Soçi Mutabakatı’nda üzerinde uzlaşıya varıldığı düşünülen yükümlülükleri yerine getirmemekle suçluyor.

Ankara’ya göre, çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib’de Suriye ordusu ve müttefikleri ateşkesi ihlal ediyor. Sivillerin öldürüldüğü ve TSK gözlem noktalarının tehdit edildiği iddia ediliyor.

Moskova’ya göre, TSK’nin destek verdiği güçlerle teröristler içe geçmiş durumda. Ankara’nın teröristleri silahsızlandırma yükümlülüğünü yerine getirmediği savunuluyor. Ayrıca, TSK’nin gözlem noktalarından ve Türk askerlerinden Suriye ordusuna ve Rus uçaklarına ateş açıldığı suçlaması yapılıyor.

Ankara, İdlib’de Suriye ordusuna ne için süre vermişti? Bundan sonrası için ne beklenmeli?

Suriye ordusunun, Rusya ve İran desteğiyle geçen aralıktan bu yana yoğunlaştırdığı İdlib operasyonu, son bir ayda hızlandı. Suriye ordusu, Halep’in batı kırsalı, Şam-Halep ve Halep-Lazkiye bağlantısını sağlayan M-5 ve M-4 karayolları üzerinde büyük bir hâkimiyet sağladı. Bu iki karayolunun kesişim noktası üzerindeki Serakib’i geri aldı. İdlib vilayetinin merkezine doğru hızlı bir şekilde ilerledi.

Bu şok ilerleme sırasında, çok sayıda TSK gözlem noktası da çevrelenmiş oldu. Ayrıca, operasyona yanıt vermek isteyen TSK ve ÖSO güçleri ile Suriye ordusu arasında sıcak çatışmalar yaşandı. Şubat ayında en az 56 Türk askeri hayatını kaybetti, Suriye ordusundan da çok sayıda kayıp olduğu biliniyor. Dahası ocak sonunda 4 de Rus askeri uzman hayatını kaybetmişti.

Erdoğan, Suriye ordusunun şubat sonuna kadar, TSK gözlem noktalarının bulunduğu mevzilerin gerisine çekilmesi için ültimatom vermişti.

Ankara-Moskova hattında ay boyunca yapılan görüşmelerde somut bir ilerleme sağlanmadı. Son olarak Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Erdoğan’ın 5 veya 6 Mart tarihlerinde bir araya gelebileceklerini söyledi. Her ne kadar sosyal medyada ve AKP cephesinde ciddi fırtına koparılsa da, olası Erdoğan-Putin görüşmesine kadar, tarafların görece daha temkinli davranmaları, topyekûn bir hamle yapmamaları beklenebilir. Ancak provokasyona açık ortam veya iki taraftan gelecek beklenmedik bir hamle işin rengini değiştirebilir.

NATO ve ABD bu süreçten ne bekliyor? Nasıl bir müdahaleleri olabilir? Türkiye’nin onlardan beklentisi ne?

NATO genel olarak Suriye’deki istikrarsızlıktan memnun. Rusya ve İran’ın Suriye’de nefes almasını istemiyorlar.

Suriye savaşının başlamasından bu yana, ABD’nin Ortadoğu politikası için en önemli referanslarından biri olan İsrail bölgede istediği gibi at koşturabiliyor.

Türkiye-Rusya ve Türkiye-İran gerilimleri, NATO için memnuniyet verici. Özellikle İran üzerinde baskıyı artırmak isteyen ABD, Ankara-Tahran geriliminde elinin rahatlayacağını görüyor.

Suriye bağlamında Türkiye-ABD ilişkilerinde neredeyse tek gerilim unsuru olan, YPG gündeminin şimdilik rafa kalkmış olması, Türkiye’nin Rusya ile savaşın eşeğine gelmesi, emperyalist ittifakın iç dengelerini de rayına oturtan bir işlev görüyor.

İşbirlikçi Saray Rejimi, daha önce NATO’yu kendisini savunmak üzere göreve çağırmış, ABD’den de iki Patriot füze savunma bataryası istemişti. ABD Başkanı Donald Trump, dün bu konunun görüşüldüğünü, işbirliğinin devam ettiğini açıkladı. Suriye’de askeri varlığı bulunan ve Ortadoğu’da pek çok üssü bulunan ABD’nin, Ankara’nın elini rahatlatacak hamleler yapması muhtemel. Ancak cephenin karşı tarafında Rusya’nın olduğu gözetilerek bu desteğin ölçülü olması beklenmeli. Burada, füze savunma sisteminin yanı sıra Şam’ın dikkatini dağıtacak çeşitli tacizler gibi ,İdlib’de muharip güç olunmadan verilecek destekler gündeme gelebilir. ABD de Türkiye-Rusya görüşmelerinin nasıl ilerleyeceği, sahada nasıl bir güç dengesi oluşacağı gibi noktaları gözlemlemek isteyecektir.

Ortadoğu’da yıllardır süregiden çatışmalarla oluşan göçmen dalgalarının, tüm politik dengeleri sarstığı Avrupa ise İdlib’de yaşananları ABD kadar soğukkanlılıkla takip etmiyor. Erdoğan’ın sınır kapılarını açma hamlesinin başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa’da ses getirdi. Avrupa’nın, Erdoğan’ın bu hamlesini ve genel olarak İdlib’de çatışmaların artmasını kendisi için tehlike olarak okuması ve tansiyonun düşürülmesi yönünde girdilerde bulunması daha olası.

NATO anlaşmasının“birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” mottosuyla açıklanan 5. maddesinin ise İdlib gündeminde bir karşılığı bulunmuyor. Söz konusu madde ve onu detaylandıran 6. madde, müttefiklerden herhangi birinin topraklarına yapılacak bir saldırı karşısında ortak yanıt verilmesini öngörüyor.

Saray’ın dış politikasında ABD ile Rusya arasında yaşanan gel-gitler bilinçli bir tercih mi, yoksa bir sürüklenme mi?

Kuruluşu ABD tarafından desteklenen AKP’nin, Ortadoğu’da emperyalizmle işbirliği içindeki politikaları Suriye ile başlamadı, onunla da bitmeyecek. Öte yandan AKP/Saray Rejimi, emperyalist hiyerarşi içerisinde yükselmenin, nüfuz sahibi olmanın, kendi ajandasını da ilerletmekten geçtiğinin bilincinde. Daha doğrusu, ancak kendi “özgül ağırlığı” olan güçlerin emperyalistler tarafından daha ciddiye alındığını fark etmiş durumda. AKP kuruluşundan beri, bu özgül ağırlığı, ABD ile de işbirliği içerisinde bölgedeki siyasi İslam’a ve özel olarak da Müslüman Kardeşler’e hamilik yaparak oluşturmaya çalıştı. Ancak özellikle 3-4 yılda, Müslüman Kardeşler’in yıldızının da sönmesiyle, Erdoğan farklı alternatif arayışına girdi. Saray’ın son dönemde en fazla kullandığı koz, Rusya ile yakınlaşma kartını kullanarak Batı’dan taviz koparmak oldu. Ancak Türkiye’nin özellikle ticari ve askeri ilişkilerinde hangi eksenin ezici bir ağırlığa sahip olduğunu göremeyen pek çok kesim, Saray’ın politik manevralarını, Rusya’ya yakınlaşma olarak okudu. AKP açısından da iç politikada “ABD karşıtı imaj” oldukça işlevli oldu.
Öte yandan, Suriye’de gelinen noktanın çok sayıda risk barındırdığı da bir gerçek. ABD öncülüğündeki Batı’nın bir çırpıda dahil olamayacağı bir Türkiye-Rusya çatışması ihtimali, kolay aşılabilecek bir viraj olmayabilir. Zira, Moskova’nın da, askeri gücünün yanı sıra Ermenistan, Türki cumhuriyetler, Ortadoğu, Libya, Kürt meselesi, ticari ilişkiler gibi Ankara’ya karşı kullanabileceği pek çok koz bulunuyor.

Sınır kapılarının açılması ne anlama geliyor?

Bir önceki soruda Saray’ın Batı’ya karşı son dönemde kullandığı en önemli kozun Rusya ile ilişkiler olduğunu söylemiştik. Bir diğeri ise sığınmacılar kartı… Ortadoğu’da dökülen tüm kan ve gözyaşında payı olan Avrupa, yeni göç dalgalarının topraklarına yönelmesini ise istemiyor. Çağımızın en büyük siyasi kriz başlıklarından biri olan göç meselesi, Avrupa’da da dengeleri alt üst etmiş durumda.

Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye 2016 yılında, bir sığınmacı anlaşmasına imza attı. Özetle, sığınmacıların, Avrupa’ya geçişinin zorlaştırılması karşılığında Türkiye’ye 6 milyar Avro verilmesini öngören bu kirli anlaşmanın maddelerine uyulup uyulmadığı konusu, Saray tarafından AB’ye karşı sürekli kullanıldı.

Erdoğan, dün kahkahalar eşliğinde yaptığı konuşmasında, sığınmacılar konusunun kendileri için bir koz olduğunu adlı adınca itiraf etti.

Saray Rejimi, sığınmacılar için kapıları açma politikasıyla Suriye’deki askeri varlığına gerekçe olarak ileri sürdüğü, Suriyeli göçmenlerin yerleştirileceği bir bölgenin oluşturulması hedefine AB’den destek istiyor. Erdoğan, sığınmacıları bir şantaj unsuru olarak kullanarak, Suriye topraklarında inşa etmek istediği konutların maliyetinin karşılanması derdinde. Merkel’le 25 milyon-100 milyon Avro pazarlığının arkasında da bu yatıyor.

Savaş ihtimaline karşı sosyalistlerin tavrı ne olmalı?

Erdoğan’ın her yönüyle kirli savaş politikasının toplumsal desteği zayıftır. Dahası, düzen güçleri arasında da, İdlib’de olası savaşın politik-ekonomik maliyetlerinin nasıl karşılanacağı konusunda kaygılar artmaktadır. Saray’ın büyük bir hoyratlıkla attığı sığınmacı adımına ise AB’nin “pes” diyerek mi yoksa “rest” çekerek mi yanıt vereceği oldukça risklidir.

Bir komşu ülke toprağında işgalci pozisyonda bulunmak onursuzluktur. Emperyalist emeller uğruna ölmek ve öldürmek kabul edilemez. Sığınmacıları bir savaş kozu olarak kullanmak insanlık suçudur.

Bugünkü bedeli ne olursa olsun, sosyalistlerin, Suriye’den askerlerin çekilmesini savunan “savaş karşıtı” tavırlarını mümkün olan en etkili yollarla ortaya koymalarının vaktidir. Savaş karşıtlığının sesinin gür çıkması, sokağa taşınması, toplumda yüksek sesle ifade edilemeyen itirazı cesaretlendirecektir. Saray yenilmeli, halk kazanmalıdır, kazanacaktır.

GEORGE SOROS DOSYASI : İş adamı George Soros’tan ‘diktatörlerle mücadeleye’ 1 milyar dolar bağış


İş adamı George Soros’tan ‘diktatörlerle mücadeleye’ 1 milyar dolar bağış

ABD’li iş insanı George Soros, dünya genelindeki "mevcut ve müstakbel" diktatörler tarafından yönetilen bir dünyada sivil toplumların erozyonuna karşı ve iklim kriziyle mücadele çalışmaları kapsamında yeni bir üniversite ağı projesi için bir milyar dolar bağış sözü verdi.

İsviçre’nin Davos kentindeki Dünya Ekonomik Forumu’nda (WEF) konuşan Soros, insanlığın bir dönüm noktasında olduğunu ve gelecek yılların ABD Başkanı Donald Trump ve Çin lideri Şi Cinping gibi liderlerin kaderini tayin edeceğini ve aynı zamanda dünyanın kendi kaderini de belirleyeceğini söyledi.

"Tarihin dönüşüm geçirilen, açık toplumların ayakta kalmasının tehlikede olduğu bir dönemi yaşıyoruz." diyen Macar asıllı 89 yaşındaki ABD’li milyarder, bir başka büyük bir sorunun ise iklim değişikliği olduğunu dile getirdi.

"Açık Toplum Üniversite Ağı" (OSUN) planını hayatının en önemli ve en kalıcı projesi olarak nitelendiren Soros, tüm dünyadaki üniversitelerin katılabileceği eğitim ve araştırma adına uluslararası bir platform olacağını dile getirdi.

Soros, "Ben hala hayattayken projenin de hayata geçirildiğini görmek istiyorum." dedi.

"Rohingyalar dahil eğitime ihtiyaç duyanlara ulaşacağız"

Ayrıca Soros, mülteciler, Rohingya Müslümanlar, mahkumlar, yerlerinden edilenler ve Romanlar gibi eğitime ihtiyaç duyan ancak ihmale uğrayan toplumlara ve yerlere de ulaşmaya çalışacaklarını belirtti.

George Soros, yaptığı konuşmadan, "OSUN’a olan bağlılığımızı göstermek için projeye bir milyar dolar katkıda bulunuyoruz. Ancak tek başımıza küresel bir ağ kuramayız; bu projede dünyanın her yerinden ortak kurum ve destekçilere ihtiyacımız olacak." ifadelerini kullandı.

Macaristan’da kurduğu Orta Avrupa Üniversitesi (CEU), aşırı sağcı ve popülist söylemleriyle bilinen Başbakan Viktor Orban’ın baskısıyla bu ülkedeki faaliyetlerini sonlandırmak zorunda kalmıştı.

Orban’ı diktatörlükle suçlayan Soros, açık toplumların çok daha risk altında bulunduğu şimdilerde projenin hiç olmadığı kadar önemli olduğunu kaydetti.

İş insanı konuşmasında, ‘Çin, Rusya ve ABD gibi dünyanın en güçlü ülkelerinin diktatörlerin elinde olduğu ve gün geçtikçe otoriter yöneticilerin saflarının genişlemeye devam etmesi’ nedeniyle yaşadığı üzüntüyü dile getirdi.

Irkçılığın dünya çapında çok daha fazla arttığını, en büyük ve en korkutucu gerilemenin ise Hindistan’da yaşandığına işaret eden George Soros, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’yi de ‘Hindu milliyetçisi bir devlet yaratmak’la suçladı.

"Trump yeniden seçilebilir"

ABD Başkanı Donald Trump’ı ‘hilekar, dolandırıcı, narsist ve iklim inkarcısı’ olarak tanımlayan Soros, mevcut ekonomik verilerin Trump’ın yeniden seçilmesine olanak sağlayabileceğini kaydetti.

"Trump, halihazırda canlı olan ekonomiyi aşırı derecede ısıttı." ifadesini kullanan finansçı iş insanı, "Aşırı ısınmış bir ekonomi kaynama noktasında çok uzun süre tutulamaz." sözleriyle uyarıda da bulundu. Bu arada Soros, yatırımcı olarak büyük piyasa değişimlerini doğru tahmin etmesiyle tanınıyor.

Ancak bununla birlikte ABD’de seçimlere daha on ay zaman bulunduğunu hatırlatan iş insanı, "Bunlar seçime kısa süre kala yaşansa muhtemelen seçimi garantileyecekti ama onun sorunu daha 10 ay kalmış olması. On ay.. Devrimci bir gözle bakıldığında bir ömür kadar uzun." şeklinde konuştu.

"Şi Cinping, kişiliğini kaybetmiş yeni insan türü yaratmak istiyor"

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in tüm gücü kendi etrafında topladığına işaret eden Soros, Komünist Parti geleneğinin kırıldığını ve Çin ekonomisinin de daha önceki esnekliğini kaybettiğini söyledi.

Şi Cinping’in göreve başlayıp yeterince güç kazanır kazanmaz ‘diktatör’ haline geldiğini, başarılarının ‘teyitten çok uzak olduğunu’ ve tek çocuk politikasından kaynaklı durumun demografik olarak bu ülkenin aleyhine işlediğini ifade etti.

En rahatsız edici olan durumun ise, Şi Cinping’in yeni bir otoriter sistem yaratmaya çalışması olduğunu ifade eden Soros, keza insanların, başlarına herhangi bir şey gelmemesi için kişiliklerini dahi teslim etmek isteyeceği (bağlılık bildireceği) yeni bir insan türü yaratma gayreti olduğunu savundu.

ABD’li iş insanı konuşmasını şu ifadelerle tamamladı:

"İnsan bir defa kişisel özerkliğini (kendi kendini idare etme) kaybederse bir daha toparlaması çok zor. Açık bir toplumun da böylesi bir dünyada yeri olamaz."

DİKTATÖRLER DOSYASI /// AHMET İNSEL : DİKTATÖRLERİN SERVETLERİ


AHMET İNSEL : DİKTATÖRLERİN SERVETLERİ

08 Haziran 2019

Diktatörlerin iktidara yapışıp kalmalarının nedenlerinden biri kendilerinin ve yakın çevrelerinin yasadışı yollarla edindikleri servetin hesabını vermek zorunda kalacak olmaları ve bu serveti kaybetmekten korkmalarıdır. Diktatörlerin servetlerinin gerçek boyutunu hepsi olmasa da büyük bir bölümünü ancak iktidardan düştükleri zaman öğreniyoruz. Gerçekten de iktidardan darbe halk isyanı gibi yöntemlerle devrilen diktatörlerin çoğunun ortaya çıkan servetleri dudak uçuklatacak boyuttadır. Son yirmi yılda Arap ülkelerinde devrilen diktatörlerin servetleri konusunda elimizde biraz detaylı bilgi var. Lübnan’da yayımlanan Raseef22 internet sitesinde 21 Nisan’da yayımlanan yazıda devrik Arap diktatörlerinin ortaya çıkan servetlerinin bir dökümü veriliyor.

En son devrilen Sudan diktatörü Ömer El Beşir’in sarayında 350.000 dolar altı veya yedi milyon avro ve yüz milyon dolar karşılığı Sudan lirası nakit para bulundu. Paralar elli kiloluk tahıl çuvallarında başkanlık sarayında saklanıyormuş. El Beşir’in ve yakınlarının yurtdışında sakladıkları servetlerinin olup olmadığı araştırılıyor. İslâmî kurallara dayanan yasaları hayata geçiren Darfur katliamı nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı olan İslâmcı-milliyetçi diktatörün sarayında ayrıca yüzlerce kasa viski bulunmuş.

Arap isyanları döneminde devrilen diktatörlere gelmeden önce yetmiş altı villası olan Irak diktatörü Saddam Hüseyin’i hatırlayalım. ABD ve müttefiklerinin 2003’te Irak’a saldırmalarından birkaç saat önce Saddam Hüseyin’in oğlu Kusay’ın Bağdat’ta merkez bankasının kasasında bulunan bir milyar dolar nakit parayı üç kamyonla alıp götürdüğü biliniyor. Aynı anda Saddam Hüseyin’in yakın adamları da Lübnan Hollanda ve İsviçre’deki hesapları boşaltıyordu. Bu servetin miktarı nerede olduğu tam olarak bilinmiyor. Bir kısmının Saddam sonrası direnişi finanse ettiği tahmin edilebilir.

Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’in Mısır’da bankalarda olan serveti önemli değildi: iki yüz bin dolar karşılığı Mısır lirası. Buna karşılık Mübarek ailesinin çoğu İsviçre bankalarında olan 562 milyon dolar serveti 2011’den beri dondurulmuş durumda. Mübarek’in Londra Kıbrıs ve ABD’deki gayrimenkulleri de “haksız elde edilmiş kazanç” soruşturmasıyla inceleniyor. Mübarek’in oğlu Ala Mübarek’in kara para aklamaya devam ettiği iddiası Panama Papers belgelerinin yayımlanmasıyla yeniden gündeme geldi.

2011’de devrilen ve 2017’de Husi isyancılarının öldürdüğü Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih’in 1978’den 2011’e kadar iktidarda kaldığı süre içinde biriktirdiği servetin otuz iki ila altmış milyar dolar arasında olduğu Birleşmiş Milletler’in 2015’te yayımladığı bir araştırma raporunda iddia edildi. BM Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği bu rapora göre Salih’in farklı isimler altında yirmiden fazla ülkeye dağıttığı bu servetinin esas kaynağı büyük petrol şirketlerinden aldığı rüşvet ve komisyonlar. Sudan gibi Yemen de dünyanın en yoksul ülkelerinden biri.

2011 başında ülkeden kaçmak zorunda kalan Tunus diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin sarayında bulunan nakit para takriben on dört milyon dolar karşılığı Tunus lirası ve dövizdi. Birkaç ay sonra İsviçre Dışişleri Bakanı Bin Ali ve yakınlarının İsviçre bankalarına yatırdığı toplam altmış milyon dolarlık hesabı dondurduklarını açıkladı. Diğer ülkelerde var olduğu iddia edilen hesap ve yatırımlar konusunda araştırma devam ediyor.

Libya’nın diktatörü Muammer Kaddafi’nin gizlediği servet ise başka bir muamma. Kaddafi’nin 2011 Ekim’inde öldürülmesini izleyen aylarda Libya’nın ortasında Zillah kentinde gömülü yirmi ton altın ve doksan milyon dolar nakit bulundu. Daha sonra benzer bir gömünün Hun kenti yakınlarında çıkarıldığı haberi yayıldı. 2018’de Kaddafi’nin yeğeni Ahmed Kaddaf El Dam amcasının milyarlarca dolar servetinin Batılılar tarafından çalındığını iddia etti! Ve 2018’de bu defa Güney Afrika’nın o zamanki devlet başkanı Jacob Zuma’nın evinin mahzeninde Kaddafi’nin otuz milyon dolar sakladığı ortaya çıktı! Kaddafi ve yakınlarının çeşitli ülkelerde halen saklı kalan servetlerinin miktarı bilinmiyor.

Bu Arap diktatörleri devrildikleri için ülke kaynaklarına el koyarak elde ettikleri servetleri hakkında bir fikir edinebiliyoruz. 2008’de yayımlanan bir araştırma geçmiş yirmi yıl içinde Afrika diktatörlerinin servetlerini yüz ila yüz seksen milyar dolar olarak tahmin etmişti. IMF’nin eski direktörü Michel Camdessus da Afrika diktatörlerinin yasadışı servetlerine yakınlarınınkini de ekleyince “haksız elde edilmiş servet”lerinin bin milyar doları bulduğunu bundan on yıl önce dile getirmişti. Günümüzde bu boyutta servetleri yurtdışında gizlemek daha zor olmaya başlasa da gene de ancak diktatörler devrildiklerinde varlığı iddia edilen bir kısmı bilinen servetlerinin gerçek boyutu ortaya çıkıyor. Buna karşılık iktidarda olan diktatörlerin örneğin Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’in birkaç milyar dolar olduğu iddia edilen servetiyle ilgili bilgiler 2016’da Panama Papers belgeleriyle ortaya çıkmıştı. Merkezinde Bank Rossia’nın olduğu para aklama sistemiyle Karayipler’de dolaşan miktar 2009-2011 yılları arasında bir milyar dolara yaklaşıyordu. Soçi Kış Olimpiyatları hazırlık harcamaları Kremlin’in restorasyonu gibi büyük harcamalardan alındığı iddia edilen paylar dudak uçuklatıyor. Ama bunlar bir kısmı belgelense de diktatör iktidarda olduğu sürece “iddia” olmanın ötesine geçmiyor.

Diktatörlerin iktidardan ayrılmayı kabul etmeleri için bu tazminat ve dokunulmazlık yöntemine başvurmalarının diktatörlükten barışçıl yollarla çıkmanın makul bir yolu olduğu düşünülebilir. Ama bunun yeni diktatör adaylarını özendirmesi ihtimali de kuvvetli. Diktatörlükten feragat etmek için pazarlık masası açma geleneğinin başlaması riski var.

Bunun en yakın örneği otuz yedi yıl Zimbabve’yi demir yumrukla yönetmiş olan Robert Mugabe’nin 2017 Kasım’ında hem partisi hem ordu hem de sokağın baskısıyla istifa etmeyi kabul etmesiydi. Zimbabve’nin bağımsızlığının tarihî lideri 1924 doğumlu Mugabe iktidarı “gönüllü olarak” terk etmek için sekiz milyon dolar tazminat yılda 125.000 dolar maaş mutlak dokunulmazlık garantisi yurtdışı seyahat masraflarının sağlık ve güvenlik harcamalarının devlet bütçesinden karşılanması ve ölünce eşi Grace’in yıllık maaşının yarısını alması üzerine anlaştı. Ayrıca başkent Harare’de oturdukları 25 odalı değeri sekiz milyon dolar olarak tahmin edilen konakta oturmaya devam etme hakkını da bu anlaşma paketine dâhil etti. Mugabe halen Zimbabve’de yaşamaya devam ediyor ve kendisine karşı darbe düzenlendiğinden şikâyet ederek siyasal konulara çok fazla bulaşmıyor. Bu anlaşmanın Zimbabve kamu kaynaklarına yükünün on milyon dolara patladığı tahmin ediliyor.

Mugabe örneğini günümüz diktatörleri için uygulamak aslında o kadar kolay değil. Çünkü çoğu zaman diktatörler kamu kaynaklarının yağmalanmasına dayanan çok büyük bir servete sahip oluyorlar. Bu servetlerin boyutu bir ayrılma pazarlığında üzerine sünger çekilip unutulacak gibi değil.

Muktedirin kişisel serveti ile kamu kaynaklarının tahsis ve kullanımının birbirine karıştığı bir neopatrimonyal düzen dünyada yaygın biçimde hüküm sürmeye devam ediyor. Muktedirlerin iktidarda kalma süreleri uzadıkça iktidarı terk etmelerinin maliyeti de kendileri ve yakınları için o oranda artıyor. Hele yargı bağımsızlığının olmadığı medyanın büyük baskı altında tutulduğu kurumsal denetim mekanizmalarının ya olmadığı ya da etkisiz bırakıldığı eğer bir muhalefet varsa onun da bu konularda denetim yapma olanağının olmadığı ülkelerde Lord Acton’ın dile getirdiği iktidarla ilgili o ünlü değerlendirme bir o kadar daha geçerli oluyor: “İktidar bozar mutlak iktidar mutlaka bozar. ”

Mutlak iktidar Türkiye’sinde durum bundan ne kadar farklı?

LİNK : KAYNAK : https://www.birikimdergisi.com/haftalik/9534/diktatorlerin-servetleri#

DİKTATÖRLER DOSYASI /// Ahmet İnsel : Diktatörlerin Servetleri


Ahmet İnsel : Diktatörlerin Servetleri

08 Haziran 2019

KAYNAK : https://www.birikimdergisi.com/haftalik/9534/diktatorlerin-servetleri#.XPuRFBYo-Ed

Diktatörlerin iktidara yapışıp kalmalarının nedenlerinden biri, kendilerinin ve yakın çevrelerinin yasadışı yollarla edindikleri servetin hesabını vermek zorunda kalacak olmaları ve bu serveti kaybetmekten korkmalarıdır. Diktatörlerin servetlerinin gerçek boyutunu, hepsi olmasa da büyük bir bölümünü, ancak iktidardan düştükleri zaman öğreniyoruz. Gerçekten de iktidardan darbe, halk isyanı gibi yöntemlerle devrilen diktatörlerin çoğunun ortaya çıkan servetleri dudak uçuklatacak boyuttadır. Son yirmi yılda, Arap ülkelerinde devrilen diktatörlerin servetleri konusunda elimizde biraz detaylı bilgi var. Lübnan’da yayımlanan Raseef22 internet sitesinde 21 Nisan’da yayımlanan yazıda, devrik Arap diktatörlerinin ortaya çıkan servetlerinin bir dökümü veriliyor.

En son devrilen Sudan diktatörü Ömer El Beşir’in sarayında 350.000 dolar, altı veya yedi milyon avro ve yüz milyon dolar karşılığı Sudan lirası nakit para bulundu. Paralar elli kiloluk tahıl çuvallarında başkanlık sarayında saklanıyormuş. El Beşir’in ve yakınlarının yurtdışında sakladıkları servetlerinin olup olmadığı araştırılıyor. İslâmî kurallara dayanan yasaları hayata geçiren, Darfur katliamı nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı olan İslâmcı-milliyetçi diktatörün sarayında ayrıca yüzlerce kasa viski bulunmuş.

Arap isyanları döneminde devrilen diktatörlere gelmeden önce, yetmiş altı villası olan Irak diktatörü Saddam Hüseyin’i hatırlayalım. ABD ve müttefiklerinin 2003’te Irak’a saldırmalarından birkaç saat önce, Saddam Hüseyin’in oğlu Kusay’ın Bağdat’ta merkez bankasının kasasında bulunan bir milyar dolar nakit parayı, üç kamyonla alıp götürdüğü biliniyor. Aynı anda Saddam Hüseyin’in yakın adamları da Lübnan, Hollanda ve İsviçre’deki hesapları boşaltıyordu. Bu servetin miktarı, nerede olduğu tam olarak bilinmiyor. Bir kısmının Saddam sonrası direnişi finanse ettiği tahmin edilebilir.

Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’in Mısır’da bankalarda olan serveti önemli değildi: iki yüz bin dolar karşılığı Mısır lirası. Buna karşılık Mübarek ailesinin, çoğu İsviçre bankalarında olan, 562 milyon dolar serveti 2011’den beri dondurulmuş durumda. Mübarek’in Londra, Kıbrıs ve ABD’deki gayrimenkulleri de “haksız elde edilmiş kazanç” soruşturmasıyla inceleniyor. Mübarek’in oğlu Ala Mübarek’in kara para aklamaya devam ettiği iddiası Panama Papers belgelerinin yayımlanmasıyla yeniden gündeme geldi.

2011’de devrilen ve 2017’de Husi isyancılarının öldürdüğü Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih’in 1978’den 2011’e kadar iktidarda kaldığı süre içinde biriktirdiği servetin otuz iki ila altmış milyar dolar arasında olduğu, Birleşmiş Milletler’in 2015’te yayımladığı bir araştırma raporunda iddia edildi. BM Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği bu rapora göre, Salih’in farklı isimler altında yirmiden fazla ülkeye dağıttığı bu servetinin esas kaynağı büyük petrol şirketlerinden aldığı rüşvet ve komisyonlar. Sudan gibi Yemen de dünyanın en yoksul ülkelerinden biri.

2011 başında ülkeden kaçmak zorunda kalan Tunus diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin sarayında bulunan nakit para takriben on dört milyon dolar karşılığı Tunus lirası ve dövizdi. Birkaç ay sonra, İsviçre Dışişleri Bakanı Bin Ali ve yakınlarının İsviçre bankalarına yatırdığı toplam altmış milyon dolarlık hesabı dondurduklarını açıkladı. Diğer ülkelerde var olduğu iddia edilen hesap ve yatırımlar konusunda araştırma devam ediyor.

Libya’nın diktatörü Muammer Kaddafi’nin gizlediği servet ise başka bir muamma. Kaddafi’nin 2011 Ekim’inde öldürülmesini izleyen aylarda, Libya’nın ortasında Zillah kentinde gömülü yirmi ton altın ve doksan milyon dolar nakit bulundu. Daha sonra benzer bir gömünün Hun kenti yakınlarında çıkarıldığı haberi yayıldı. 2018’de Kaddafi’nin yeğeni Ahmed Kaddaf El Dam amcasının milyarlarca dolar servetinin Batılılar tarafından çalındığını iddia etti! Ve 2018’de bu defa Güney Afrika’nın o zamanki devlet başkanı Jacob Zuma’nın evinin mahzeninde Kaddafi’nin otuz milyon dolar sakladığı ortaya çıktı! Kaddafi ve yakınlarının çeşitli ülkelerde halen saklı kalan servetlerinin miktarı bilinmiyor.

Bu Arap diktatörleri devrildikleri için, ülke kaynaklarına el koyarak elde ettikleri servetleri hakkında bir fikir edinebiliyoruz. 2008’de yayımlanan bir araştırma, geçmiş yirmi yıl içinde Afrika diktatörlerinin servetlerini yüz ila yüz seksen milyar dolar olarak tahmin etmişti. IMF’nin eski direktörü Michel Camdessus da Afrika diktatörlerinin yasadışı servetlerine yakınlarınınkini de ekleyince, “haksız elde edilmiş servet”lerinin bin milyar doları bulduğunu bundan on yıl önce dile getirmişti. Günümüzde bu boyutta servetleri yurtdışında gizlemek daha zor olmaya başlasa da, gene de ancak diktatörler devrildiklerinde, varlığı iddia edilen, bir kısmı bilinen servetlerinin gerçek boyutu ortaya çıkıyor. Buna karşılık iktidarda olan diktatörlerin, örneğin Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’in birkaç milyar dolar olduğu iddia edilen servetiyle ilgili bilgiler 2016’da Panama Papers belgeleriyle ortaya çıkmıştı. Merkezinde Bank Rossia’nın olduğu para aklama sistemiyle Karayipler’de dolaşan miktar 2009-2011 yılları arasında bir milyar dolara yaklaşıyordu. Soçi Kış Olimpiyatları hazırlık harcamaları, Kremlin’in restorasyonu gibi büyük harcamalardan alındığı iddia edilen paylar dudak uçuklatıyor. Ama bunlar bir kısmı belgelense de, diktatör iktidarda olduğu sürece “iddia” olmanın ötesine geçmiyor.

Diktatörlerin iktidardan ayrılmayı kabul etmeleri için bu tazminat ve dokunulmazlık yöntemine başvurmalarının, diktatörlükten barışçıl yollarla çıkmanın makul bir yolu olduğu düşünülebilir. Ama bunun yeni diktatör adaylarını özendirmesi ihtimali de kuvvetli. Diktatörlükten feragat etmek için pazarlık masası açma geleneğinin başlaması riski var.

Bunun en yakın örneği, otuz yedi yıl Zimbabve’yi demir yumrukla yönetmiş olan Robert Mugabe’nin 2017 Kasım’ında hem partisi, hem ordu hem de sokağın baskısıyla istifa etmeyi kabul etmesiydi. Zimbabve’nin bağımsızlığının tarihî lideri,1924 doğumlu Mugabe, iktidarı “gönüllü olarak” terk etmek için, sekiz milyon dolar tazminat, yılda 125.000 dolar maaş, mutlak dokunulmazlık garantisi, yurtdışı seyahat masraflarının, sağlık ve güvenlik harcamalarının devlet bütçesinden karşılanması ve ölünce eşi Grace’in yıllık maaşının yarısını alması üzerine anlaştı. Ayrıca başkent Harare’de oturdukları 25 odalı, değeri sekiz milyon dolar olarak tahmin edilen konakta oturmaya devam etme hakkını da bu anlaşma paketine dâhil etti. Mugabe halen Zimbabve’de yaşamaya devam ediyor ve kendisine karşı darbe düzenlendiğinden şikâyet ederek, siyasal konulara çok fazla bulaşmıyor. Bu anlaşmanın Zimbabve kamu kaynaklarına yükünün on milyon dolara patladığı tahmin ediliyor.

Mugabe örneğini günümüz diktatörleri için uygulamak aslında o kadar kolay değil. Çünkü çoğu zaman diktatörler kamu kaynaklarının yağmalanmasına dayanan çok büyük bir servete sahip oluyorlar. Bu servetlerin boyutu bir ayrılma pazarlığında üzerine sünger çekilip, unutulacak gibi değil.

Muktedirin kişisel serveti ile kamu kaynaklarının tahsis ve kullanımının birbirine karıştığı bir neopatrimonyal düzen dünyada yaygın biçimde hüküm sürmeye devam ediyor. Muktedirlerin iktidarda kalma süreleri uzadıkça iktidarı terk etmelerinin maliyeti de kendileri ve yakınları için o oranda artıyor. Hele yargı bağımsızlığının olmadığı, medyanın büyük baskı altında tutulduğu, kurumsal denetim mekanizmalarının ya olmadığı ya da etkisiz bırakıldığı, eğer bir muhalefet varsa onun da bu konularda denetim yapma olanağının olmadığı ülkelerde, Lord Acton’ın dile getirdiği iktidarla ilgili o ünlü değerlendirme bir o kadar daha geçerli oluyor: “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar.”

Mutlak iktidar Türkiye’sinde durum bundan ne kadar farklı?

DİKTATÖRLER DOSYASI /// GAFFAR YAKINCA : DİKTATÖRLER VE DAMATLAR – MUSSOLİNİ VE DAMADI CİANO


GAFFAR YAKINCA : DİKTATÖRLER VE DAMATLAR – MUSSOLİNİ VE DAMADI CİANO

Benito Mussolini 1883 senesinde Bolonya’ya doksan kilometre kadar mesafede yer alan Predapyo adlı küçük bir kasabada dünyaya geldi. Babası sosyalist fikirleri olan bir demirci annesi ise inançlı bir Katolikti.

İlk öğrenimden sonra Roman Katolik keşişlerine bağlı bir okulda eğitimine devam eden Mussolini derslerinde başarılı ve "çok okuyan" bir genç olarak bilinir. Siyasi görüşleri itibarı ile babasından etkilenmiştir yüzyıl başında o zamanlar Avusturya-Macaristan’a bağlı olan İtalyan kenti Trento’da genç bir gazeteci ve ateşli bir sosyalist olarak sivrilir. Çok iyi derecede Fransızca ve Almanca bilmekte felsefe Alman edebiyatı Marksizm ve güncel siyaset üzerine makaleler yazmakta kitapçıklar yayınlamaktadır. Sonunda İtalyan Sosyalist Partisi’nin yayın organı Avanti’nin yayın yönetmenliğine getirilir. Gazetenin yirmi binlerde olan tirajı onun katılımı ile yüz binlere çıkar.

DUÇE’NİN DOĞUŞU

Birinci Dünya Savaşı gelip çattığında Mussolini Sosyalist Partinin merkez komite üyesidir. İtalya’nın savaşa katılmasından yana tavır alınca partiden ihraç edilir. 1915 yılında kurduğu İtalyan birliğini ve milliyetçi-seçkinci bir yönetimi savunan Faşist Parti hızla güçlenir yüzbinlerce üye ile ülkenin en büyük siyasi güçlerinden biri haline gelir.

1922’de 27 Ekim’i 28 Ekim’e bağlayan gece Mussolini beraberindeki 30 bin sadık taraftarı ile Roma’ya yürür. Pek çoğu silahlı olan bu adamların ortak özelliği siyah gömlekler giymeleridir. İtalya’ya politik belirsizlik hakimdir hükümet zor durumdadır. Tarihe Kara Gömlekliler İhtilali diye geçen bu yürüyüşün sonunda kabine istifa eder ve Kral 3. Viktor Emanuel başbakanlık görevini Mussolini’ye verir.

Bundan sonrası İtalya’da merkezinde adeta kutsal bir figür olarak tek bir adamın Benito’nun yer aldığı büyük oranda baskıya dayalı bir rejimin inşasıdır. Ekonomik anlamda bir nebze rahatlayan ve sosyal olarak daha güvende hisseden İtalyan halkının çoğunluğu uzun süre Mussolini’ye ve onun partisine destek olur ta ki 1943 yılındaki yenilgiler gelip çatana dek.

Reklamdan sonra devam ediyor

YENİLGİ İHANET VE DÜŞÜŞ

1943 başında önce Yunanistan sonra Afrika’da yenilen İtalyan ordusu ağır kayıplar vermişti. 9 Temmuz’u 10 Temmuz’a bağlayan gece müttefik orduları Sicilya’ya ayak bastı. Mussolini’nin peşinde maceralara sürüklenen İtalya şimdi evdeki bulgurdan olmak üzere idi.

Yıkılmaz gibi görünen Mussolini’nin ayaklarının altındaki zemin bir anda kaymaya başladı. İsyan işaretleri en önce en yakınından Faşist Parti yönetiminden geldi. Mussolini 24 Temmuz’da parti konseyini toplamak zorunda kaldı. Kendisi yenilgiye mazereteler üreten uyduruk istatistiklerle dolu iki saat süren bir konuşma yaptığı sırada başını en sadık yoldaşı Dino Grandi’nin çektiği bir grup Duçe’nin tüm yetkilerinin alınmasını öneren bir karar metnini hazırlıyordu. Mussolini kendi partisinden böyle bir darbe yiyeceğini tahmin ediyor muydu bilinmez ancak karar 19 kabul 8 red ve 1 çekimser oy ile kabul edildi. Yirmi bir yıllık faşist makinenin ana dişlisinin sökülüp atılması sadece birkaç saat sürmüştü.

Faşist parti konseyi eni konu bir danışma örgütü idi. Mussolini kararın ciddiyetini kavramakla beraber ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi yönetim ofisine gitti. Öğleden sonra Kral tarafından saraya çağrıldı durumu izah etmeyi düşünüyordu. Buna fırsatı olmadı. Kral Mussolini ile görüşmesini kısa kesti istifasını aldı ve onu tutuklattı.

BAŞKAN VE DAMADI

Öykünün en dramatik yeri neresidir biliyor musunuz? Mussolini’nin görevden alınması için oy kullanan 18 kişi arasında damadı Galeazzo Ciano da vardır. On üç yıldır Mussolini’nin sevgili kızı Edda ile evli olan Ciano kayınpederi tarafından dışişleri bakanlığına getirilmişti ve o tarihte İtalya’da en çok nefret edilen siyasetçi olarak gösteriliyordu. İtalyanların kısaca "damat" (genero) diye andıkları Ciano Almanların desteği ile kuzeyde yeni bir hükümet kuran Mussolini’nin yanına gitmiş ihanetinin bedelini 1944 yılının Ocak ayında kendi yoldaşları tarafından kurşuna dizilerek ödemiştir.

Dünyayı demir yumrukla yöneten adamlar sırtlarına saplanacak hançerin en yakınlarındaki birinin elinde olduğunu bilirler.

LİNK : https://www.aydinlik.com.tr/diktatorler-ve-damatlar-gaffar-yakinca-kose-yazilari-mayis-2019?fbclid=

HAYVAN DÜNYASI /// ERMAN ERTUĞRUL : ŞEMPANZELER ESKİ DİKTATÖRLERİNİ ÖLDÜRDÜ VE YEDİ


ERMAN ERTUĞRUL : ŞEMPANZELER ESKİ DİKTATÖRLERİNİ ÖLDÜRDÜ VE YEDİ

Senegal’deki bir grup şempanze eski iktidarını tekrar kazanmak isteyen diktatörlerini döverek öldürdü ve yedi.

Tüyler ürpertici bir sahneydi. Vücudunda birçok yara vardı ve saatlerce Senegal’in sıcak savanasında yerde öylece yatmasına rağmen hala kanlar akıyordu. Kendi topluluğu tarafından taşlarla ve sopalarla dövülerek öldürüldükten sonra yenen kurban adı Foudouko olan bir Afrika şempanzesiydi.

Diktatörün hazin sonu. F: Jill D. Pruetz

Bu olay şimdiye kadar gruptaki şempanzelerin komşu kabileden birini öldürmek yerine kendi yetişkin erkeklerini öldürdükleri görülen dokuzuncu olay. Bu tür grup içi cinayetler nadir görülüyor ancak Minnesota Üniversitesi’nden Michael Wilson erkeklerin koalisyon kurması gibi şempanze davranışlarına ilişkin değerli bilgiler sunduğunu söylüyor.

Wilson “Peki bu koalisyonlar neden bazen başarılı olurken genellikle başarısız oluyor? Bu soru şempanzelerin ve hatta bizim türümüzün hayatlarının merkezindeki çatışma ve işbirliği arasındaki gerilimin kalbinde bulunuyor. ” diyor.

Şempanzeler genellikle yetişkin erkeklerden ziyade yetişkin dişilerin daha çok bulunduğu gruplarla yaşar. Fakat söz konusu bu grupta durum tam tersiydi.

Wilson “Bu düzen tersine dönerse ve neredeyse her bir dişi başına iki erkek düşerse üreme rekabeti gerçekten kızışır. Bu vakadaki anahtar faktör bu gibi duruyor. ” diyor.

2001 yılından beri Senegal’in güneydoğusunda bu şempanze grubunu araştıran Iowa State Üniversitesi’nden Jill Pruetz bu vakada insan etkisinin şempanze grubunda cinsiyet oranlarındaki çarpıklığa etkisi olabileceğini ve cinayetin arkasında da bunun yatıyor olabileceğini belirtiyor. Senegal’de dişi şempanzeler yavrularının satışları için kaçırılıyor.

İktidarı kaybetmek

13 yıl önce Foudouko Fongoli Savanası Şempanze Projesi’nin bir parçası olarak Fongoli çalışma alanındaki şempanze klanlarından birinde güç sahibi oldu. Araştırmacılara göre Faudouko bir alfa erkek olarak bir çeşit tiran gibiydi.

Foudouko ergenliğinin ilerleyen safhalarında alfa statüsü kazandı ve Mamadou adındaki şempanze yardımcısı ile hüküm sürdü. 2007 yılında Mamadou ağır yaralandı ve haftalarca gruptan ayrıldı. Döndüğünde oldukça zayıflamıştı ve sosyal hiyerarşide daha düşük bir yer edinebildi.

Foudouko artık güçsüz olan yardımcısı Mamadou ile işbirliği yapınca grubun diğer bireyleri tarafından dışlandı ve daha sonra devrildi. Şempanze toplumunun uzaklarında yıllarca yalnız yaşıyordu ve sadece yılda bir veya iki kez araştırmacılar tarafından gözlemleniyordu.

Fongoli’deki şempanze grupları oldukça izole edilmişti. Bu nedenle Foudouko’nun bir arkadaş bulmak için tek şansı gruba tekrar katılmaktı. 2013 yılında kardeşi David’in alfa statüsünü kazanmasıyla Mamadou tekrar beta statüsüne yükselmişti. Foudouko’yu tekrar aralarına kabul ettiler ancak grubun diğer üyeleri onu belirli aralıklarla kovalıyordu.

Pruetz “Hiyerarşik sıralamada beş genç erkek şempanze vardı ve bunların hiçbiri Foudouko’nun tekrar aralarında bulunmasını istemiyordu. Foudouko eski statüsünü tekrar kazanmayı deniyordu fakat bu davranışlar yapabileceği en yanlı şeydi. ” diyor.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/9A6e92OjaEc

Organize saldırı

Bir sabah erken saatlerde Pruetz ve ekibi şempanzelerin uyuduğu yerden çığlıklar ve bağırış sesleri duydu. Ölü olarak buldukları Foudouko’nun sağ ayağından ısırılmış olduğunu ve kanlar içinde yerde yattığını gördüler. Sırtında derin bir kesik ve yaralı bir anüsü vardı. Daha sonra kaburgalarının da kırık olduğu tespit edildi. Pruetz Foudouko’nun muhtemelen iç kanamadan ya da ayağındaki yara nedeniyle kan kaybından öldüğünü söyledi.

Aynı zamanda Foudouko’nun parmaklarında da yaralar vardı. Bu yaraların saldırı sırasında diğer şempanzeler tarafından tutulurken oluştuğu düşünülüyor.

Foudouko’nun ölümünden sonra şempanzeler onun cesedine saldırmaya taş atmaya ve sopalarla vurarak kaburgalarını kırmaya devam ediyordu. Hatta ısırıyorlar ve etinden de yiyorlardu.

Pruetz “Bu çok çarpıcıydı. Onun ölü bedeninden en çok yiyen dişi gruptaki en üst kıdemdeki iki şempanzenin annesiydi. Oğulları ise Foudouko’nun bedenine agresif olarak saldırmayan tek şempanzelerdi. Hatta Mamadou eski partnerini kaldırmaya çalıştı. ”

Doğu Afrika’da şempanzeler üstüne çalışan Wilson “Şempanzeler ölümü anlayabiliyor mu? Eğer anlayabiliyorlarla bu açık bir şekilde görülmüyor. Bireylerin öldüğünden emin olmak için nabız veya nefesini kontrol etmeyi bilmediklerini düşünüyoruz. Bu yüzden birini öldürdükten sonra onu dövmeye devam ettiklerini görüyoruz. Fakat yamyamlık sıradışı bir olaydı. ”

Pruetz Foudouko’nun ölümünden sonra aynı saldırgan genç erkekler tarafından Mamadou’nun da gruptan atıldığını söylüyor.

LİNK : http://arkeofili.com/sempanzeler-eski-diktatorlerini-oldurdu-ve-yedi/