ANALİZ /// ÖMER FARUK ERTEM : DEVLET ADAMI NASIL OLUNMAZ ??


ÖMER FARUK ERTEM : DEVLET ADAMI NASIL OLUNMAZ ??

Ülkemizin, Devletimizin, aynı bayrak altında yaşayan milyonlarca yurttaşımızın ve çocuklarımızın geleceğini güvence altına almak, birliği ve beraberliği üzerine oynanan oyunları bertaraf etmek adına, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü tıpkı Kurtuluş Savaşımızda haykırdığımız gibi, yeniden tüm emperyalist sömürgen ülkelere tekrar haykırmak ve hatırlatmak üzere son derece önemli bir harekat olan Barış Pınarı Harekatı’nı başlattık. Allah Devletimizin, Milletimizin ve Mehmetçiğimizin yardımcısı olsun.

Türkiye’nin güney sınırında oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek ve Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturmak ise bu harekatımızın haklı ve meşru dayanağının temel amacıdır. Ki bu durum, safha safha bu aşamaya gelinceye kadar ulusal ve uluslararası tüm platformlarda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı başta olmak üzere konuyla ilgili tüm kurum, kuruluş ve yetkilileri tarafından sürekli yazılı ve sözlü olarak deklare edildi.

Ve tabii ki, beni hiç de şaşırtmadığı üzere, hemen akabinde AB ülkeleri, ABD, İran ve Arap Birliği ülkeleri derhal (!) bu harekatın durdurulması ve teröre karşı yapılan meşru engelleme operasyonumuzu/ harekatımızı "işgal" olarak tanımlayıp, kınama kararları çıkardılar. Ve sırasıyla sözüm ona NATO bünyesinde müttefiklerimiz(!) olan başta Almanya, Fransa olmak üzere, Norveç, Hollanda, Finlandiya ve diğerleri sıraya girerek, silah satışlarında ambargo uygulama kararları aldılar. Kolay gelsin.

Tabii ki haklılar. Zira son 40 yıldır özene bezene ördükleri, Irak’ın kuzeyinde oluşturdukları uçuşa yasak bölge ile devreye sokulan Çekiç Güç, STK Destekleri, İnsani Yardımlar vs perdelemeleri ile büyüttükleri ve nihayet tüm Güney sınırımız boyunca ele avuca gelen terör koridoru ve sonrasındaki terör devleti, yaptığımız "Barış Pınarı Harekatı" ile bir anda paramparça oldu. 40 yılın emeği bir başka "gelmeyecek olan" bahara kaldı. Dolayısıyla bu bağırış çağırış kendileri açısından acınacak bir haykırıştır. Zira, on yıllarca bu ülkelerin verdiği mayınlar, silahlar, mühimmatlar, parasal destekler, bize on binlerce şehide, yaralıya, yaklaşık 500 milyar dolarlık ekonomik kayba neden oldu. Ülkemiz aleyhine yapılan organizasyonlarda kendi ülke sınırlarında verdikleri her türlü fiili yardım ve yataklık da cabası. İşte tüm bu çirkin oyun ve sahne yerle yeksan oldu. Çünkü kuramadılar, kurduramadılar. Bunların niyetini, asıl amaçlarını görmemek, anlamamak en masum tabiri ile ahmaklık ve saflık olur. Görmemek ve anlamamakta ısrar etmek ise, bu kurulan oyuna destek ve payanda olmaktır. Bizi şaşırtmadı, üzmedi.

Ancak, bizi üzmekten, şaşırtmaktan da öte, ciğerimizi yakan, hatta göz yaşı dökmemize neden olan bu haklı harekatımızı adeta " yapılmaması gereken bir yanlış harekat" konumuna sözleriyle düşüren biri var. Ki kendisi Devlet Başkanı makamında oturuyor.

Bahse konu zat, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı. Bu haklı ve meşru harekatımıza karşı, düşünmüş/ taşınmış, saatler harcamış, ne yumurtlayabilirim diye zaman harcamış ve nihayet bulmuş. Bu Devletlü Zat-ı Muhterem bakın ne buyurmuşlar okuyalım;
"1974’de biz adına Barış Harekatı desek de bu bir savaştı ve akan da kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır. Bu nedenle bir an önce dialog ve diplomasinin devreye girmesi en büyük dileğimdir."

Bir Devlet Başkanı düşünün ki, oturduğu makamın varlık nedeni, önünde poz verdiği bayrağın varlık nedeni, kendi halkının can-mal-namus güvencesi ve özgürlüğünün hayat sürmesinin yegane nedeni o tam yürekten diyemediği, yarım ağızla güya hümanist bir davranış zannederek AB ve diğerlerine hoş görünmek adına adeta önemsemez bir duygu ile sözünü ettiği " Şehitlerimizin Kanıdır".

Bulunduğu makamın, temsil ettiği halkın, yaşadığı toprakların tarihsel, sosyolojik, psikolojik derinliğinden ve gerçeklerinden bu kadar uzak ve bu kadar bihaber mi olunur?

45 yıldır ( hatta 1974’ün 10 yıl öncesinden başlarsak 55 yıldır ) oradaki Türk soydaşlarımızın yaşamış olduğu zulüm ve soykırımı, tarihsel süreç içinde dayatılan onca izolasyon ve kültürel kıyımları, ve hala tanınma noktasında hem bizim Türkiye olarak hem de sizin KKTC olarak hangi zorlukları göğüslediğimizi bilmiyor musunuz?

Sizin ve sizi seçen Kıbrıs Türk Halkı’nın soykırıma uğramamasının, bugün özgür bir halk olarak kendi bayrağınız altında yaşamanızın, tüm bunların ve dahi fazlasının tek nedeni, sizin de mensubu olduğunuz Kıbrıslı Türk Soydaşlarımızın EOKA’ya, ENOSİS’e kurban edilmemeniz için "DÖKÜLEN O KANLARDIR".

Evet, yarım ağız ile söyleyip de küçümseniz de, ve içten içe onaylamasanız da o harekatın adı " Kıbrıs Barış Harekatı"dır. Ve akıl ve vicdan sahibi, mankurtlaşmamış temiz yürekler tarafından da hep öyle anılacaktır.

Bu muhterem zata sormazlar mı; o oturduğunuz makam ile önünde durduğunuz bayrak için dökülmedi mi o kanlar? Madem diyaloğa bu kadar önem veriyorsunuz 45 yıldır neden bir adım atılmadı Kıbrıs’ta? Madem diyaloğu öne çıkarıyorsunuz, siz bu güzel düşüncelerinizle çözebildiniz mi Kıbrıs’ı da akıl veriyorsunuz, varlık nedeniniz olan ülke Türkiye’ye?

Sizin bu düşüncenize göre akan kandır madem, akmasın diye Kıbrıs’a gitmemeliydik, oradaki sizin de mensubu olduğunuz Türk soydaşlarımızı kaderlerine bırakmalıydık öyle mi? Belki de size göre biz, madem ki kan akacak diye, Kurtuluş Savaşımızı da yapmamalıydık. Öyle ya kan akmamalı. Aman kimseler ölmesin, çözüm hep olmuştur !

Bu sizce günümüz Dünyasında geçerli mi? Hiç mi görmüyorsunuz, duymuyorsunuz, konuşmuyorsunuz danışmanlarınızla, bakanlarınızla? Dünya üzerindeki hangi kirli oyunlar diyalog ve diplomasiyle barış içinde sonuçlandı? Sadece öteleme ve halı altına süpürme işlemi yapılır. O da yeniden ısıtılacağı ve gündeme alınacağı bir başka zamana kadar.

Buyurun size taze bir konu.
Doğu Akdeniz’de Mavi Vatanımızda, hem bizim hem Kıbrıs Türk Halkı’nın siyasi ve ekonomik hakları gaspedilmek isteniyor. Biz sorunu hakkaniyetle çözelim diyoruz, konuya dahil hiç bir devlet yanaşmıyor. Eee diyalog istiyoruz gelmiyorlar.

Sizce sonu nasıl bitecek, bu konuda bir hazırlığınız var mı? Yoksa yine bize mi soracaksınız, gelmiyor musunuz diye?

Veya sizin düşüncenize göre; aman kan olmasın da diyalog/diplomasi falan filan, biraz oyala, ver kurtul at kapağı AB’ye mi olmalı. Güzel iş.

Bir devlet adamının nasıl olmaması gerektiğinin son derece açık ve net şekilde vücut bulmuş halinizle, sizi Kıbrıslı kardeşlerimize havale ediyorum. Onlar mutlaka gereken tepkiyi verecektir. Çünkü dökülen o kanlar, Onları da bağlar.

Lütfen özür dilemeyin. Demeç verip, mesaj yayınlamayın. O makamın, o bayrağın ve o vatanın daha fazla zarar görmemesi için istifa edin. Zira Türkiye gibi size yar ve can olan bir babayı, şahıs olarak düşünce ve sözlerinizle kaybettiniz. Çünkü yürüdüğümüz yolda, çakıl taşlarına dahi tahammülümüz yok artık.

KİTAP TAVSİYESİ : Sabahattin Önkibar’ın “Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım” adlı kitabı Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıktı.


Bana "CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım" dedi

Hikmet Çiçek yazdı

Sabahattin Önkibar’ın “Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım” adlı kitabı Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıktı.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Önkibar, Yeniçağ’dan Aydınlık’a, Türkiye Gazetesi’ne, Cem Uzan’ın Star Grubundan Aydın Doğan’ın Posta gazetesine ve STAR TV’den FLAH TV, TGRT, Ulusal Kanal ve Avrasya TV’ye kadar her kesim ve eğilime hitap eden gazete ve televizyonlarda çalıştı ve Ankara Temsilciliği yaptı. Ülkücü geçmişine rağmen Aydınlık gazetesinde yazması “derin devletin adamı” türü yorum ve yakıştırmaları zirveye taşıdı.

FETÖ ile gırtlak gırtlağa mücadele eden bir gazeteci Önkibar. Tayyip Erdoğan’a yıllar yılı keskin muhalefetini sürdürüyor ve Devlet Bahçeli’yi sürekli eleştiriyor. Ancak “derin devletin adamı” olmaktan bir türlü kurtulamıyor!

Önkibar’ın bu yakıştırmalara cevabı, “Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım” kitabı oluyor. Kitapta neler yok ki?

Önkibar, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in, Tansu Çiller için nasıl devreye girdiğini, Bedrettin Dalan’ın, Çiller İçin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Fisunoğlu’na neler anlattığını, hangi paşanın, mafya denilen Hayyam Garipoğlu’nun bankasında yönetici olduğunu, Tayyip Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt buluşmasının sırrını, Emine Erdoğan-Hayrunnisa Gül kavgasını, ABD Müsteşarı’ndan AKP’ye destek talebini, Deniz Baykal’ın Tayyip Erdoğan’ın önünü neden açtığını, ve daha nice sorulara yanıt veriyor. Türkiye’deki derin ve gizli devlet hadisesini, 30 küsur yıllık gözlem ve tanıklıklarına dayanarak belgeler ışığında ortaya koyuyor.

Kitaptan bazı alıntılar yapalım:

“Muhittin Fisunoğlu… Tansu Çiller’e ateş püskürerek Başbakan olmasına ısrarla hayır diyordu… Muhittin Fisünoğlu Tansu Çiller’in Başbakan olmasını engelleyemedi ama Mehmet Gazioğlu’nu İçişleri Bakanı yaptırdı… Tansu Çiller, Başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz ilk YAŞ toplantısında Doğan Güreş’in görev süresini uzatarak Fisunoğlu’nu emekli edip Genelkurmay Başkanı olmasını engelledi… Daha ötesi var. Muhittin Fisunoğlu emekliliği sonrası Hayyam Garipoğlu tarafından satın alınan Sümerbank’a Yönetim Kurulu üyesi oldu… Evet, Fisünoğlu devletin mafya dediği Hayyam Garipoğlu’nun satın aldığı Sümerbank’ın yönetimine girmişti… Peki Muhittin Paşa hangi donanımı ile bankacılığa katkı yapacaktı? Ne anlardı bankacılıktan? Bir komutan böyle bir teklifi nasıl ve niçin kabul eder?” (s. 23)

“LEYDİ’NİN AYAK SESLERİ”

“DYP Kongre arifesinde Hürriyet gazetesi ‘Leydi’nin Ayak Sesleri’ manşeti ile çıkmıştı ki patron Erol Simavi aslında Tansu Hanım’dan zerre haz etmezdi. Bazı özel açıkları sebebiyle TSK’dan çok korkan Erol Simavi belli ki Genelkurmay’ın talebiyle bu manşeti attı ve Hürriyet olarak Çiller’e angaje oldu. Sadece Hürriyet değil, bütün merkez medya toptan Tansu’cu kesildi. Keza Cumhurbaşkanı Demirel’in herhangi bir aday lehine ağırlık koyması yine Genelkurmay tarafından engellendi ve Çiller bu şekilde sonuca ulaştı.” (s. 24)

TSK VE SAHTE KABADAYILIK

“28 Şubat’ta yapılan yanlışlar siyasal İslam’ın palazlanmasına neden olan gafletlerden biridir. Maalesef askerlerin bu tür yanlışları münferit değil süreklilik arz etti. Mesela 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinde yine yanlışlar yapıldı. Önce sahte kabadayılıklar yapılıp tam seçim arifesinde AKP’ye mağduriyetler bahşedildi. Çok geçmedi birkaç ay sonra Abdullah Gül ismine boyun eğildi. Bu süreçte hatırlayalım, şunlar oldu: TSK, Abdullah Gül’e tavır alınca AKP erken seçim kararı alıp şu propagandayı yaptı: ‘Abdullah Gül’ün eşi başörtülü diye cumhurbaşkanı olmasını istemiyorlar. Asker dindar cumhurbaşkanı istemiyor.’ İşte bu propaganda bizzat Bülent Arınç’ın ifadesi ile AKP’nin yüzde 33 olan oyunu yüzde 40’ların çok üstü- ne taşıdı ve büyük bir çoğunlukla yine tek başına iktidar oldu. (s. 31)

AKP’Yİ KAPATMA DAVASI

“Sormak istiyorum, Serdar Özgüldür, Serruh Kaleli ve Ahmet Akyalçın gibi Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa Mahkemesi’ne atanan asker kökenli laik üyeler ‘AKP kapatılmasın’ diye nasıl oy kullanır? TSK’ya rağmen kıpırdaması pek mümkün olmayan bu isimlerin tavrı nasıl yorumlanmalı? Bunun izahı küresel irade ve onun silahşoru ABD’nin devreye girmesi ve TSK’ya baskı kurmasıdır. Evet, Pentagon son aşamada devreye girip kapatılmayı engellemiştir ki, Aydın Doğan’ın Hürriyet gazetesi ile Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök de buna alet edilmiş, yani karar günü Tayyip Erdoğan’a destek manşetleri atılmıştır. Maalesef Türk ordusunun komutan ve sözde kurmay kadroları ABD’nin bu açık operasyonunu okuyamamış ve TSK’nın kellesini kendi elleriyle giyotine koymuşlardır.” (s, 36)

DERİN DEVLET OLSA…

“Bir başka şey: Türkiye’de derin devlet olsa Tayyip Erdoğan’ın önü rahatlıkla kesilebilirdi. Hatırlayalım, Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki yolsuzluk iddiaları bağlamında yargılanıyordu. Gerçekten derin devlet olsa o dosyalardan bir tanesi yargıya baskı yapılarak sonuçlandırılır ve Tayyip Erdoğan yüz kızartıcı suçtan mahkûm edilerek ömür boyu siyasetten men edilirdi. Oysa olan tam tersidir. Diyarbakır Askeri Mahkemesi Erdoğan’ı şiir okumaktan mahkûm etti ki bunun adı fikir suçudur ve böyle bir suç siyasetçi için şeref madalyasıdır. Evet, dönemin Türk Silahlı Kuvvetleri, Erdoğan’a madalya takarak mağduriyet bahşetmiş ve siyaseten önünü açmıştır. İşte bunu yapan Türk ordusu unsurlarına NATO etkisindeki TSK diyoruz. Ve buradan bakınca Türkiye’de var olan aslında NATO derin devletinin varlığıdır. Tayyip Erdoğan ile AKP’nin önünü açanlar da onlardır. “ (s. 46)

ECEVİT-TÜRKEŞ-BAHÇELİ-ERDOĞAN

İşte Bülent Ecevit! Adım atamaz ve nefes alamaz halde iken bile başbakanlıktan istifa etmeyi düşünmedi. İşte Necmettin Erbakan! Son nefesine kadar hastane odasında bile AKP ile mücadele etti. İşte Alparslan Türkeş! 80 küsur yaşında genel başkandı ve ölene kadar politikadan çekilmeyi aklına bile getirmedi. İşte Turgut Özal! Cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri az deyip istifaya yeltenip yeni bir parti kurmaya kalktı ama ömrü vefa etmedi. İşte Deniz Baykal! Kaset kumpası olmasa geri çekilmeyecekti… Dahası, ağır rahatsızlığına rağmen son seçimde yine aday oldu ve milletvekili seçildi! İşte Devlet Bahçeli! Vefatına kadar MHP’nin başında kalmayı ilahi bir sorumluluk gibi görüyor. Ve işte Tayyip Erdoğan! O da son nefesine kadar “ben yöneteyim” hevesinde… Peki, nedir bunun açıklaması? Vatanseverlik mi, yoksa kişisel hırs ve ihtiras mı? Yok o değil de, ‘Ben olmazsam ülke batar’ anlayışı mı? Saydıklarımın pek çoğu vefat etti ama görüldüğü gibi Türkiye var.” (s. 62)

BU DEVLET “DERİN” Mİ

“Türkiye’de NATO sonrası milli bir derin devlet olmamıştır ama o doğrultuda dönem dönem kurumsal refleksler görülmüştür. Kıbrıs’a yapılan çıkarma olayı, ASALA’yı çökertme operasyonları ve PKK ile yapılan mücadeleler bu kapsamdadır. Bu milli tezahürlerin tersi olan bazı yanlışlar da olmuştur. Mesela devlet içindeki çeteleşmeler konusu öyledir. Kendini devletin doğal milis kuvveti görenlerin yaptığı rezillikleri derin devlet icraatları olarak görmek ve açıklamak gaflet ötesidir.” (s. 63)

MİT YEMİNİ

Karakol Cemiyeti’ne katılanlar siyah renkteki Türk Bayrağı’na sarılı Kur’an’ın üzerine el basmak suretiyle yemin ederlerdi ki, bu yemin şekli bugün MİT’te aynı şekilde geçerlidir. Eğitimini bitiren MİT mensupları bir eli silaha, bir eli bayrağa sarılı kurana basarak yemin ederler. Bu yemin seremonisine 3 kişi tanıklık eder ve bunlara yemin şahitleri denilir… Bir başka yemin ise ki MİT’te hâlâ var, emekli olup ayrılırken bilgi vermeme adına yapılandır. (s. 70)

ÖZEL HARP DAİRESİ YA DA GLADYO

“1952’de NATO’ya girmemizle beraber Seferberlik Tetkik Kurulu oluşturuldu. Kurul daha sonra Özel Harp Dairesi’ne dönüştürüldü. Peki, ne miydi bu Özel Harp Dairesi? Genelkurmay’da özel bir birim. Birinci amacı, Türkiye’de McCarthy’cilik yani anti-komünistlik yapmak ve devleti bu çerçevede örgütlemek. Keza, kontrgerilla Özel Harp Dairesi’ne mensup eylemci kadrolara verilen addı. Bu yapı, yani Özel Harp Dairesi aslında NATO’nun gizli örgütü olan Gladyo’nun Türkiye yapılanmasıydı. İlginç husus Özel Harp Dairesi’nin MİT ve devletin diğer önemli kurumlarına eleman yetiştirmesi ve onları yönetmesiydi. Evet, Türk Silahlı Kuvvetleri onlarca yıl böyle bir ipoteğin altındaydı. Türkiye’de gerçekte var olan derin ve gizli devlet aslında NATO’nun bu örgütlenmesiydi. Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yapan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin bir sohbetimizde bana aynen şunları söylemişti: ‘Türkiye’de bir derin devlet var ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Milli bir derin devletimiz yoktur. Türkiye’de sadece derin millet vardır. Türkiye’nin milli bir derin devleti olsaydı 1970 ile 1980 arasındaki olayları,12 Eylül’ü ve 15 Temmuz’u yaşamazdık…’ (s. 72)

CIA-YAŞAR TUNAGÜR-FETULLAH- MEHMET ŞEVKET EYGİ

“Özel Harp Dairesi’nin yaptığı bir başka şey Komünizmle Mücadele Derneklerini yaygınlaştırmasıydı. ABD’deki McCarthy’ciliği çağrıştırırcasına komünist avcılığı başlatıldı. Önce algı oluşturuldu, akabinde anti-komünist yapılanmalara gidildi. Dinci Yaşar Tunagür, Fetullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimler işte bu yapılanmalar bağlamında Özel Harp Dairesi’nin ektiği tohumlardı ve tanık olunduğu üzere bu tohumlar ileride ürün verdi. Komünizm o yıllarda özellikle din yani inanç üzerinden hedefe oturtuldu ve halkın gözünde öcü yapıldı. (s. 79)

TÜRKEŞ: TÜRKÇE EZAN OKUNMALI

Evet, 17 Temmuz 1960 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Cevat Fehmi Başkurt’a ‘Ezan Türkçe olmalı’ diye röportaj veren Alpaslan Türkeş, birden Türk-İslam ülküsü ideolojisine evrildi. Öyle ki 1969’daki Adana Kongresi’nde Partisinin Bozkurt olan amblemini Üç Hilal’le değiştirdi. Dahası, Türkçüler o tarihten sonra ülkücü olarak anılmaya başlandı. Tanrı o gün Allah oldu! Keza Tanrı Dağı, Hira Dağı ile takas edildi. Seyyid Ahmet Arvasi’nin ‘Türk-İslam Ülküsü’ diyerek fikri önderliğini yaptığı bu dönüşümle MHP adım adım ‘Kanımız aksa da, zafer İslam’ın’ sloganını atacak çizgiye geldi…” (s. 81)

‘BEN CIA’NIN ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜNÜ YAPTIM’

Korgeneral Fuat Doğu örneğine bakalım: Fuat Paşa MİT’e 1962-1964 ile 1966-1972 tarihleri arasında yani ismi MAH iken bile müsteşarlık yapan isimdir. CIA ile aynı binada çalışan ve mensuplarının maaşını ABD’den alan istihbarat kurumumuzun başkanı. CIA Türkiye İstasyon Şefi Ruzi Nazar ile kol kola olan biri. Bazı çevrelerin hâlâ ’emperyalist işbirlikçi’ dediği bu isim, 7 yıl hapiste kalan ve sonra AKP’den milletvekili seçilen ülkücü kökenli Selçuk Özdağ’a bakın 1988’de neler söylemiş: ‘Sayın Özdağ, ben MİT Müsteşarlığı yapmadım, CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, ‘beni Sinop’a götür’ dese, onu oraya götürmeye mecburdum…’ Söyleyin bu sözü eden biri hakkında hangi hükmü vereceksiniz?” (s. 87)

NAMAZLI, ABDESTLİ APO

“Apo, Bülent Arınç’ın ifadesiyle namazında abdestinde bir Kürt çocuğu… Devletine, milletine bağlı… Liseyi bitirince sınavı kazanıp Diyarbakır’da memur oluyor. Derken önce İstanbul Hukuk, ardından Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanıyor. Kesire Yıldırım ile evleniyor. Kim midir Kesire? MİT ajanı Ali Yıldırım’ın kızı. Uğur Mumcu’nun Kürt Dosyası isimli kitabına göre Apo’nun MİT serüveni bu dönem başlıyor. Mumcu’ya göre Öcalan’ın aynı suçtan yargılandığı arkadaşlarının aksine 3 ay içinde tahliye edilmesi ve ilerlemiş yaşına rağmen burs verilmesi bundandı.” (s. 96)

PERİNÇEK KİMİN ADAMI

“Doğu Perinçek ismi yine son yarım yüzyılda incelenmesi gereken bir başka siyasi fenomen. Muhalifleri, sevenlerinden çok çok fazla. Öyleyken hep gündemde. Babası yargıç ve siyaset adamı. Adalet Partisi’nde uzun yıllar genel başkan yardımcılığı ve milletvekilliği yapmış. Erzincan Eğinli, Sünni-Türkmen bir aileden geliyor. Perinçek, Dev-Genç’in liderlerinden. 1970’li yıllarda önemli bir figür ve solun bütün önderlerini yakından tanıyor. Silahlı mücadeleye inanmayan solculardan ki bunun için Deniz Gezmiş ile Mahir Çayan’ı uyardığı biliniyor. Dahası, Deniz Gezmiş’in Perinçek’i Ulucanlar Cezaevine çağırıp “Haklıydın” dediği kayıtlarda. Keza 1970’lerde banka soygunlarına karşı çıkan solcu olarak haber olmuştu… Perinçek 1970’lerde Sovyet Sosyal Emperyalizmi ve Üç Dünya Teorisini gündeme getirerek pek çok solcu gencin kafasını karıştırmıştı. (s. 99)

GENELKURMAY’A GÖRE PERİNÇEK

“Doğu Perinçek ile ilgili bir başka hadise de, özellikle Ergenekon kumpası sonrasında pek çok subay ve generalin onun Vatan Partisi’ne katılmasıdır. Onların bazılarını tanıdım. Bir gün Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yapan İsmail Hakkı Pekin’e sordum: ‘Sayın Pekin, Doğu Bey ile Bahçeli’nin devletle bir şekilde irtibatı var deniliyor. Olabilir mi? Doğru mudur?’ İsmail Hakkı Paşa bir saniye bile düşünmeden şu karşılığı verdi: ‘Olabilir.’ Sormaya devam ettim: ‘Peki, sizin gibi generallerin Vatan Partisi’ne katılması bu kapsamda mı?’ ‘Ben kendi adıma söyleyeyim. Devlet ve millet düşmanları ile mücadele adına Ergenekon kumpasları sonrası başka bir zemin bulamadım ve buradan davet alınca geldim. Hakkını teslim edelim, Vatan Partisi’nin Ermeni konusu, Ergenekon, FETÖ ve dış konularda milli bir duruşu var. Benim ilişkim bu duruşla paralel, ülkeye hizmet adınadır…” (s. 103)

Bu kadarı yeter. Yoksa kitabı okumaya gerek kalmayacak. Ama söyleyeyim. Önkibar’ın kitabında daha çok fazlası var!

Hikmet Çiçek

Odatv.com

USULSÜZLÜK DOSYASI /// Murat AĞIREL : Devlet adamları…


Murat AĞIREL : Devlet adamları…

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/devlet-adamlari-53330yy.htm

E-POSTA : murat.agirel

23 Eylül 2019

Yazılarımı takip eden değerli okuyucular bilirler ki kulaktan dolma bilgiler ile veyahut "mış-muş" tarzında yazılar yazmam. Bilginin ve belgenin gücünü alıp yazılarımı kaleme dökerim. Bazı durumlarda ise öğrendiklerim kulis dedikodularının da ilerisine geçip aktarılması gereken bilgi hüviyetine bürünüyor.

Neredeyse 20 dakikada bir, gündemin belirlendiği inanılmaz bir dönemden geçiyoruz. Her gün inanılmaz olaylar ve bu olayların perde arkaları basın camiasında dolaşıyor.

Herkes gibi bana da tuhaf gelen büyükelçi atamaları hakkında bir süredir araştırma yapmaktaydım. Öyle ya, büyükelçi atamaları genelde Dışişleri Bakanlığı mensubu kişilerden gerçekleştiriliyordu. Ancak son dönemdeki atamalar tüm kamuoyunda eleştiri konusu oldu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu durumu "Eleştirilerin aksine dışarıdan atanan kişilerin son derece başarılı olduğunu, dışarıdan atama yaparken atama yapacağımız ülkeye en uygun ismi seçiyoruz. Öyle kafamıza göre isim seçmiyoruz. Ben ekipçilik yapmıyorum" diyordu.

Sayın Bakan ekipçilik yapmıyorum diyor ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tutuklanan Mehmet Dişli’nin ağabeyi Şaban Dişli Lahey (Hollanda) Büyükelçiliği’ne, Merve Kavakçı Kuala Lumpur Büyükelçiliği’ne, 22 ve 23. dönem AKP Milletvekili olan Murat Mercan Tokyo Büyükelçiliği’ne, 2007-2011 yılları arası AKP Şanlıurfa Milletvekili ve 2016-2017 arasında da Cumhurbaşkanlığı Danışmanlığı yapan Abdülkadir Emin Önen Pekin Büyükelçiliği’ne ve en son Egemen Bağış Prag büyükelçiliğine atandı…

Egemen Bağış’ın büyükelçi olarak atanması başlı başına bir çok soru sormamıza neden oluyor. Siyasete girmeden önce Bağış, New York’ta bulunan Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun başkanlığını yaparken, bir devlet birimi olan Yurt Dışındaki Türkler Danışma Kurulu’nda da üye olarak hizmet verdi.

Halil Bezmen davasını bilinirsiniz…

Türk kamuoyunda "Rahşan Affı" olarak bilinen ve 22 Aralık 2000 tarihinde TBMM tarafından çıkartılan yasa ile cezaevinden salıverilmesi, İSKİ dolandırıcılığının ardından tarihi eser kaçakçılığı ve vergi kaçırmak suçlarından yargılandığı esnada yurt dışına kaçmasıyla tanınan bir isim.

Egemen Bağış siyasete atılmaya karar verdiği o dönemde de Uğur Dündar’a gidiyor. Dündar da Bezmenlerin izini sürerken kendisine yapılan saldırıya karşı meşru savunma hakkını kullanan ve bu nedenle ABD’de yargılanıyordu. Egemen Bağış da o dönemde ustam Uğur Dündar’a Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonu adına kamuoyu desteği vermişti ve davalar bittikten sonra özgeçmişini Uğur abiye vererek "Bir siyasi partiye verebilir misin" diye rica etmişti.

İşte böyle birinden bahsediyorum…

AKP, DYP, ANAVATAN, MHP, CHP fark etmezdi o zaman.

Herhangi bir parti kabuldü.

Hakkında yolsuzluk iddiaları bulunan, Kuran-ı Kerim’in ayetleri ile alay eden toplumda karşılığı olmayan aksine öfke ve eleştirilerin odağında bulunan birinden bahsediyorum…

Neden atanıyor peki?

Atamasında acaba eşi Sayın Beyhan Hanımın "Söyleyecek çok söz var ama bir kerede söylersem yer yerinden oynar. Kullanandan, kullandırtandan çok yoruldum" sözleri mi etkili oldu?

Öğrendiğim ve çeşitli kaynaklardan da doğrulattığım bir olayı sizlere aktarmak istiyorum. Çünkü Büyükelçi atamalarında ki özverili çalışmaları(!), devlet adamı kimliği taşıyan kişilerin bir bir nasıl harcandığını bilmemiz gerekiyor.

Adı Mustafa Pulat.

Dış İşleri Bakanlığı’nda çeşitli görevlerde bulunmuş, 2008-2012 yılları arasında Berlin Başkonsolusu ve 2013-2015 tarihleri arasında Abuja Büyükelçisi oldu. 2017 yılı itibariyle Dışişleri Bakanlığı İnsan Kaynakları Daire Başkanı. Mustafa Pulat 2018 yılında Agreman mektubu Prag’a gönderilmiş ve kabul edilmiştir. Valizleri hazır gitmeyi bekliyordu.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bir gün arıyor ve birinin görevden alınıp başka yere görevlendirmesini söylüyor. Bu isteği yapılıyor. Ancak görevden alınan kişinin yerine atanan kişiyi beğenmiyor ve tekrar Mustafa Pulat’a telefon açarak bağırmaya, küfür etmeye başlıyor. Mustafa Pulat kendisi ile bu şekilde konuşulamayacağını belirtmesine rağmen Bakan aynı tavrını devam ettiriyor. Telefon karşılıklı kapanıyor.

Ne oldu dersiniz?

Mustafa Pulat açığa alınıyor.

Yani demem o ki Sayın Bakan "Ben Ekipçilik yapmıyorum" diye dursun. Bu devletin yıllarca büyük emek vererek yetiştirdiği devlet adamları mevcut.

Ne yazık ki siyasi ve kişisel menfaatler neticesinde bin bir emek ile yetiştirilen bu kişiler bu şekilde tasfiye ediliyor.

JEO POLİTİK DOSYASI /// Prof. Dr. Altan ÇETİN : Jeopolitik Kendini Bilmezlikten Çıkmak Yahut Devlet-Millet ve Şehri Düşünmek


Prof. Dr. Altan ÇETİN : Jeopolitik Kendini Bilmezlikten Çıkmak Yahut Devlet-Millet ve Şehri Düşünmek

29 Ağu 2019

Ortadoğu’daki derin jeopolitik analizler düzenin esasını teşkil eden hususları birlikte düşünebiliyor mu? Bu soru Doğunun ortasındaki bu egzotik yeri yeniden mihver bölge yapmanın gerekçelerine dair sorular sormak da demek oluyor.

– DEVLET NİZAMIN DİREĞİDİR – MİLLET DEVLETİN ZEMİNİ – ŞEHİR, DEVLET- MİLLETİN VAROLUŞ ZEMİNİ …

Ortadoğu’daki derin jeopolitik analizler düzenin esasını teşkil eden hususları birlikte düşünebiliyor mu? Bu soru Doğunun ortasındaki bu egzotik yeri yeniden mihver bölge yapmanın gerekçelerine dair sorular sormak da demek oluyor. Bu bakımdan devlet, millet ve şehir gibi bölgede gittikçe varlığı silikleşen yahut mefhumu muğlaklaşan meseleleri kendince bir iç bakışla, bütün olarak ve tüm siyasi ve kültürel manaların ötesinde bu kavramları varoluşumuz noktasında okumak, anlamak vaziyeti daha içeriden değerlendirmeye ve olan bitene dair daha gerçekçi düşünmeye faydalı olabilir. Coğrafya kaderse onun üzerindeki politik ve medeni gelişmeler bu kaderin üzerinde insan iradesinin imzası gibidir. Nizam insan varoluşunun mefhumundaki en esas meselelerden birisidir. İnsan mefhumunda devlet-millet ve şehri okumak maziye pasif bakışımızı müstakbel adına aktif kılmak olacaktır.

DEVLET NİZAMIN DİREĞİDİR

Milletimi kalkındırayım, besleyeyim diye…

Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım.

Kutadgu Bilig’de, Bey halkı bilgi ile elinde tutar; bilgisi olmazsa akıl işe yaramaz, denilerek devletle halk arasındaki irtibatın çok önemli bir yönüne işaret eder: Bilgi. Türk devlet anlayışı halkın babası konumunda aklını hangi bilgiyle donatmış yahut hangi gerçekliğe dayanmıştı ki Türkler devlete baba sıfatını vermişlerdi. Müşterek bir terbiye, ahlak ve vicdan birliği içinde ve bunun bilgisi ile halkı/milleti idare eden Türk devlet idraki elbette günümüzün patronaj anlayışına ve çıkar odaklı bütünleşmeleri merkeze alan devlet telakkisinden farklı bir yerde ve kanaatimizce varlığının doğasına çok daha uygun bir yerde duruyordu. Kuvvete dayalı ve otokratik gibi gösterilmeye çalışılan bu baba devlet anlayışı çok daha organik ve çok daha samimi içtimai sözleşmelere dayanıyordu. Sömürgeci bir anlayışın kendi toplumu ve başka toplumlar için icad ettiği aklın bilgisi şüphesiz teknolojisi gibi mekanik olacak, evrimciliğindeki anlayışla insanı da bu çerçevede değerlendirecektir. Bu devlet için töre/hukuk ve adalet modern devletin kibirli teorilerinden çok daha organik bir tarzda Türk devletinde işlemişti. Lakin Ortaçağ batısının devletimsilerine galebe çalan modern aklın teorileriyle baba devlet bünyesini kategorize etmek şüphesiz bir gerçek çarpıtması ve akıl tutulmasına yol açacaktır ve açmaktadır. Tarihî bir dönemin arızlarına karşı kendi iç şartlarında bir kültürün ürettiklerini evrensellik iddiasıyla insanlığa dayatmasının anomalilerini önceleri modernleşme şimdileri ise küreselleşme kostümü içinde yaşamaktayız. Hiçbir tarihi tecrübenin faydadan hali olmadığı, her tecrübenin tümüyle iyi ya da kötü olamayacağı fikri ile itidale ulaşmak bu savrulmalar zamanında en anlamlı yol gibi gözüküyor. Tümden kabul yahut red akla deli gömleği giydirmekten başka bir şey olmayacaktır.

Kutadgu Bilig’de baba-oğul ilişkisi özellikle bir kısımda ortaya konulur. Bunun aile içinde manası yanında bir önemli sebebi de ailede görülen bu sosyolojik ilişkinin devlet baba kavramsallaştırılmasında genelleştirilmiş olmasıdır. Bu bakımdan bir siyasetname olan Kutadgu Bilig’de babanın oğluna tavsiyeleri bir anlamda da devletin oğullarından beklentisini de açığa çıkaracaktır. Bu sayede belki de devlet baba kavramının rasyonel bir kavramsal içeriği olduğu hususu da gösterilmiş olacaktır. Bu yolla baba-oğul imajinasyonu ile ailenin ve kültürün küçük planda devletin devamı ise büyük planda süre giden hafıza noktasında ele alınabilecektir. Elbette modern öncesi çağın gerçeklik dairesine dair bir kültürde yazılan Kutadgu Bilig’in ortaya koyduğu meselelerin şekilleri ve cevapları üzerinden değil özler ve bu metinden güne aktarılacak sualler ile geleceğe bakmak endişesi ile ele almak zarureti ifade edilmelidir.

Peki, gelenek devleti niçin baba gördü? Bu anlayış esasta nasıl gerekçelendirilebilir?

Bu soru İbn Haldun’a sorulsaydı muhtemelen cevabına şu tespitle başlardı: Şu halde insan nevi için (içtima ve toplu olarak yaşamak zaruridir. Aksi takdirde insanların varlıkları ve onlar vasıtasıyla Allah’ın âlemi mamur ve onları arzda kendine halife kılma yolundaki iradesi tam olarak gerçekleşmiş olmayacaktı. Bu ilmin konusu olarak seçtiğimiz umranın manası işte budur… Beşer için içtima(cemiyet hayatı) zaruridir. Umranın manası da budur. İctimaî hayatta halkı, kendisine müracaat edecekleri bir kanun koyucuya/yasaklayıcıya (vazi’) ve hâkime mutlaka ihtiyaçları vardır. Onlar hakkında hüküm veren yönetici bazen Allah tarafından nazil olan hükümlere istinat eder, hâkim bazen de aklî siyasete dayanır. İşte insanın ferdiyetinin bir adım ötesi aileden başlayarak “baba” imgesi en geniş teşkilatlanması olan devlete kadar kadim dünyada mevzu bahis oldu. Organik bir süreç olarak varoluşun icabı bahsedilen baba telakkisini önümüze koyuyor. Baba nasıl doğumun tohumu ise devlette de yönetici olarak baba içtimai düzenin tohumu hükmünde olacaktır. Buna ilave düzeni sağlamak işlevinde baba aile içinde nasıl çekirdek ise devlette de baba sıfatında yönetici benzer analojiyle düşünülebilir.

Baba varoluşun esasında karşımıza çıkarken bahsedilen düzenin nasıllığına bais olmak açısından da umranda manalı bir yer alacaktır. İbn Haldun tam burada Umran, toplumla kaynaşmak ve ihtiyaçları gidermek maksadıyla şehire veya bir konaklama yerine inmek ve orada birlikte ikamet etmekten ibarettir. Birlikte yaşamanın sebebi maişetleri temin ederken tabiatları icabı insanların birbirine yardım etme durumunda bulunmalarıdır, tespitini yapacak ve birlikte yaşamanın temini bakımından devlet ve yöneticisinin durumunun baba sıfatıyla taşıyacağı manayı muhtemelen ortaya koyacaktı. Bunun devamında ise İbn Haldun, Sonra bu içtima insanlar için hâsıl olup âlemin umranı onlarla tamamlanınca bu takdirde insanları birbirine karşı koruyacak (ve saldırılarını defedecek) bir vazia (kötülükten caydırıcı bir güce) mutlaka ihtiyaç vardır. Çünkü saldırmak ve haksızlık yapmak (udvan ve zulm) insanların, hayvanî tabiatlarında mevcuttur. Yabani hayvanların tecavüzlerini defetmek için imal edilmiş olan silah, insanlardan gelen tecavüzleri defetmeye kâfi değildir. Çünkü aynı silah diğer insanların hepsinde mevcuttur. Şu halde insanların yekdiğerine karşı tecavüz etmelerini önleyecek “başka bir şeye” behemahal ihtiyaç vardır. Bahis konusu “başka şey”, kendilerinin dışında olan bir canlı olamaz. Çünkü hayvanların tümü, idrak ve ilham itibariyle insanlardan eksiktirler. O halde bahis konusu vâzi’ insanlardan biri olacaktır. Fakat bu vâzi’in diğer insanlar üzerinden bir galebesi sultası, kahir eli ve üstün bir hâkimiyeti bulunacaktır.

Böyle olmalıdır ki, bir kimse diğerine tecavüz edemesin, zarar veremesin. Hükümdarın manası işte budur, izahıyla devletin baba olmasının mahiyetini bize gösterecekti. Devleti “baba” gören gelenek adalet dairesi çerçevesi içinde insan tekinin içtimai varoluşunun esası olan devletin ve medeniyetin esasının zeminin ortaya koyar. İnsanlar müşterek ahlak, terbiye ve vicdanda aile zemininde başlayarak şehir ve ülke çapına kadar ki teşkilatlarında organik bir bütün görüldüğünden birlikte yaşama duygularının esası modern zamanların dayattığı telakkilerden çok daha esaslı ve gerçekçi idi. Baba kavramının burada öze ve oradan teşekkül edecek sürece tekabül eden manasını görerek bunu tarihi gerçeklik içinde tüketmeden anlayamaya çalışmak bu yazıda gösterilmek istenenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Burada illacı bir zorlama değil ama sert suyu yumuşatacak yahut moderniteyle kafa karışıklığına karşı bir hatırlatma söz konusudur. Devletin şerikleri onun inorganik çıkar ortakları olmayıp, organik bağlarlar onda kendi öz düzen ve müştereklerini gerçekleştirme imkanına dair tabii birlikteliğin değer ortakları olduğu gözden hiç kaçırılmamalıdır. İnsan tekinin içtimai kimliği milletse bunun bahsedilen düzen için teşkilatı devlettir. Bu bakımdan içtimai varlık olarak bir araya gelen insanlar bu manada bir millet duygudaşlığında kaynaşırlar ve bir şehir, ülke yahut beşeriyet bazında yardımlaşmak için birlikte olurlar; manasız çıkarların bir toplumu millet yapmayacağı gibi, çıkar odaklı ortaklıklara şerik olmanın babayı bir patrona dönüştüreceğinde şüphe yoktur. O zaman varoluşumuza yabancılaşmışız demektir. Hülasa devletin baba olması siyasi değil varoluşsaldır.

MİLLET DEVLETİN ZEMİNİ

…Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız.

İnsan varlık, oluş/düşünce yahut yaradılışı nüvesinde bir muallak/soyut kavramın esasını içinde bilkuvve taşır. İnsan teki diğer fertlerle birlik oluşturuldukça bir öz/soyut açılış ortaya çıkar; bilfiil/müesses bir durum teşekkül eder. Bu suretteki kavram gelişerek millet haline gelecektir ki somutlaşan varlık kendi oluşunun mükerrer/mütedavil esasına ulaşır. Yani insan tekinin bilkuvve esasında millet olmanın potansiyel imkânı meknuzdur. İnsan medeni bir varlık olarak ictimai varoluşu içerisinden yaşayacağı birliktelikler yahut çatışmalarla mahsus kimlik ve şahsiyetini kurarak özünü teşekkül ettirir; nihayet millet bünyesi ortaya çıktığında varoluş kavramının manasına, bilkuvve imkân bilfiil oluşuna erişmiş olur. Kültür bu manada bir öz halinde varlığın/oluşun/potansiyel fikriyatın/kendindeki bir kendiliğin kendisini aşikâr etmesidir dense yanlış olmaz. İnsan medeni doğası böylece kimliğine ulaşmış olur. Bunun izleneceği, aşikâr olacağı zemin tarih ve coğrafyadır. İnsanın kendini bir millet içinde düşünmesi, mefkûresinin bu kavrama istinadı varlığın esasına koyduğu öz üzerinden yeniden oluşunun cevherine ulaşması demektir. Bu teorik görünen izah insan tekinin kendini anlamlandırmasının münferit hikâyesi, tarihi tecrübe ve güncel durum bahsedilen mantığın işleyişini pratiğinde kendisini gösterir niteliktedir. Millet kavramına en muarız cephede bile bir millet intisabının söz konusu olduğu görülecektir. İnsanlığın millet olgusunu “müşterek yaratılış doğasına” atıf ile “varoluş mantığının gerçeğini” evrenselcilik, insancıllık vs. gerekçelerle yok sayanların ya silinmiş hafızaları ya da silmek istedikleri büyük bir hafıza vardır! Hülasa millet kavramı siyasi değil varoluşsaldır. Hegel bahsedilen süreci “Bireyin bu ruhla ilişkisi, kendisini ve hayatını bu aslî varoluşla var ve anlamlı kılıyor olmasıdır. Bu ruh, milletin sahip olduğu bu ruh, dünyada, onu, kesin bir yere sahip kılabilen karakteri ve kabiliyeti olur; birey, bu ruhla bir şey olur. Zira birey, kendisini mensubu olduğu bir halkın varlığında, kendisini onunla ilişkilendirildiği- kendisine objektif olarak sunulan-, halihazırda tesis edilmiş, muhkem bir dünya bulur. Bir halkın varlığından hoşnut ve memnun olduğu ve tatmine ulaştığı şey, işte bireyin bu yükümlülüğü ve bu dünyasını mümkün kılan millet ruhu’dur.”, tespitiyle ortaya koyar. İnsanın mahut özgürlük ve insanlık mefkûresi bahsedilen millet varoluşunun üstüne bilinci, kendi milleti ve sair milletlerle kuracağı bir yardımlaşma ve faydalı olma bakış açısına bağlanmakla manasına ulaşacaktır. Bunun imkânı ise Farabî’nin bize tanıttığı küresel dünyanınsa tam tersi istikamette insanlığı zorladığı erdemli şehrin teşekkülü ile mümkündür.

Yukarıda bahsedilen ve Hegel’e atıf ile temellendirilen çerçevenin ayakları İbn Haldun’un millet vakıasının varoluşunda özü ve mantığı ortaya koyan tespitleri iyice yere basacak ve millet olmak gerçeğinin varoluşa dair doğası daha iyi tezahür edecektir: İbn Haldun’a göre “Tek bir nesep ve asabiyet mevcut olmadıkça, onların savunma ve koruma faaliyetleri sadakatle ifa olunmaz. Çünkü onların şevket ve kudretleri bu sayede kuvvetlenir ve kendilerinden korkulur hale gelirler. Zira her insan, kendi asabesinden ve nesebinden olan kimselerin imdadına koşmaya, daha çok önem verir. (Asabesinden gelen feryat, kişiyi galeyana getirir). Allah’ın kullarının kalbine yarattığı dar ve sıkışık zamanlarda hısım ve akrabanın imdadına koşma ve onlara karşı şefkatli olma duygusu insan tabiatında mevcuttur. Yardımlaşmaya ve dayanışmaya vesile olan bu duygu olduğu gibi, düşmanlarına daha çok korku salmalarının sebebi de budur.” Neseplerdeki semere ve fayda, yardımlaşmayı ve gayrete gelerek imdada koşmaya vesile olan asabiyetten ibarettir; asabiyetten kast olunan müdafaa ve mücadelenin gerçekleşmesi de neseple olur. İbn Haldun’a göre burada bir birleşme, dayanışma ve kaynaşma söz konusudur. İbn Haldun ve Hegel zaviyesi millet kavramının mefhumunu aşikar eder niteliktedir. Milleti var eden ve bugün de milliyetçi düşüncenin özde millet kavramının esasında gördüğü telakkiler Hegel çerçevesinin içini doldurur mahiyette İbn Haldun’da yukarıdaki şekliyle ortaya konulur. Bireyi tatmin eden ve mesuliyetini gösteren ruh millet gerçeği ile insanı tamamlar. İşte insan teki bu yolla şey iken bir şey olur. Pozitivist bir mantıkla ortaya konulan biyolojik/ırkçı millet tasniflerini merkeze alarak, muhtelif unsurlara dayanarak millet kavramına bakan ve üst kavramlar öneren tüm enternasyonelcilikler sadece hedef bir toplumu hafızaslaştırma hedefine matuftur denirse çok da büyük bir iddia ortaya atılmış olmayacaktır.

Millet mefhumunun üstünde ise, tarihi pratiğimizde baba sıfatıyla anılan, devlet gelir. Devlet’in millet merkezli esasını Hegel’in şu tespitlerinden anlamak mümkündür: Devlet, bir milletin ruhu, milletin bütün nispetlerine girmiş olan kanun olduğuna göre, anayasa da, tabiatıyla, millî ruhun özelliğine bağlı olacaktır; çünkü devletin içeriğini millî ruh meydana getirir. Millî ruh, din, hukuk, bilim, sanat sanayi gibi türlü özel alanlara ayrılır. Millî ruhun bu türlü anları içten bir bağ ile birbirlerine bağlıdırlar. Bir milletin tarihi, idenin millî ruhun türlü alanlarında gerçekleşmesinin tarihidir. Gerçek devlet, millî ruh ile doygun olan bir devlettir. Görüleceği üzere İbn Haldun zaviyesinde gösterilen millet mefhumu Hegel’in ortaya koyduğu bu tarifle varoluşunun gerçeğine ciddi manada yaklaşmış olacaktır. İbn Haldun da devleti milletin düzen arayışının teşkilatı olarak görür.

İşte devleti baba kılan Türk devlet telakkisinin varoluş esasında bu yazıda gösterilmeye çalışılan millet anlayışı yer alır. Bu bakımdan insan milletin millet ise devletin zeminidir. Bizi milletler haline koyan yaradılışımızın esasını anlamak için milletin varoluş zeminine ve bu çerçevede ortaya çıkan devlet yapısını siyasi olmasının ötesinde anlamak mefhumuna vakıf olarak aklımıza sahip çıkmak bakımından önemlidir. Devletsiz ve milletsiz yapmacık teorilerle millete yol gösterdiğini söyleyenler ise onu kendisine ve varoluşuna yabancılaştırdıklarının bilince olan yahut gaflete düçar çevrelerdir. Milletin ve devletin teşekkül saiklerini yazıda arz edilen mesail üzerinden düşündüğümüzde milli bir devletin milletimize ve insanlığımıza faydanın en yüksek yapılanması olduğunu düşünmek durumundayız. Selçuklular ve Osmanlılar millet zemininde bir devlet baba kurmasalardı nizam verdikleri cihan ve insanlığa tarihin şahit olduğu faydayı sağlayamazlardı. Küreselleştirilen dünyamızda şirketlerin vesayetindeki beşeriyetin çıkışı kendi doğasına rücu olacaktır. İnsan âlemde bir “numara” ile kodlanmaktan çok daha fazlası için vardır ve özgürlüğün gerçek manası da doğamızın yolunda olmaktır.

Hülasa davamız “insan olmamızın” esasını insanlık zaviyesi ve milli çerçevede teşhis ve tespittir. Erol Güngör hocanın, milliyetçilik, milli kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı haline getirmek ve cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri halinden kurtarmak hareketidir. Binaenaleyh, milliyetçilik aynı zamanda bir medeniyet davasıdır, tespitinin, yazıda sunulan siyaktaki millet-devlet zeminindeki izahla birlikte, maksat ve manasını belki daha fazla sezebiliriz…

ŞEHİR, DEVLET- MİLLETİN VAROLUŞ ZEMİNİ

Çoğalmamız gereken şehirlerde azalıyoruz

Birleşmemiz icab ederken şehirde bölünüyoruz

Kalabalık olacakken bir şehirde neden yalnızlaşıyoruz?

Farabî, Fâzıl şehir tam sıhhatte bir vücuda benzer. Bütün uzuvları onu hayat devresinin sonuna kadar muhafaza etmek hususunda yardımlaşırlar. Yine Farabî, her insan, yaşamak ve üstün mükemmeliyetlere ulaşmak için yaradılışta birçok şeylere muhtaç olup bunların hepsini tek başına sağlayamaz. Her insan bunun için, çok kimselerin bir araya gelmesine muhtaçdır. Her ferd bu ihtiyaçlardan ancak üzerine düşeni yapar. Bütün insanların birbirleri karşısındaki durumları da bu merkezdedir. Böylece her ferd, tabiatındaki mükemmelleşme ihtiyacını, ancak muhtelif insanların – yardımlaşma maksadıyla – bir araya gelmeleriyle elde edilebilir, tespitleri ile şehrin künhüne dair zihnimize akseder. Farabî’nin bu izahı devletin, milletin zuhur ve teşekkülündeki varoluşa dairlikle birlikte düşünülmelidir. Bu cümleden şehir de insan merkezli bir varoluş tasavvurunda ele alınması icap eden bir yapıdır. İnsan kavramının cemiyet teşekkülünün mefhumunda millet ve devlet nasıl varoluş ilkesi ise şehir de bunun diğer bir ilkesidir. Bu bakımdan şehir modern bir tezahür olmayıp varoluşumuzu tamamlayan bir esastır. Şehirlerimiz sağlıklı bir vücut mudur? Yardımlaşma mefhumumuzda dilenci gördüklerimize üç beş kuruş vermek dışında ne var?

Bir medeniyet kaynağı Kitap’taki şehre dair tezahürlere bakmak meseledeki varoluşa aitliği gösterme yolunda ayaklarımızı yere değdirecektir: Şu şehre girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin (2-58), Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl (2-126), Allah bir şehri misal olarak verdi: Bu şehir güvenli, huzurlu idi, Oraya her yerden rızkı bol bol geliyordu. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini (felâketini) tattırdı. (16.112). Görüleceği üzere şehir, insan cemiyetinin Farabî’nin bahsettiği muhtelif ihtiyaçları giderme, güvenlik, yardımlaşma gibi konularındaki toplanma mekânı mefhumunda gösteriliyor.

İnsanın cemiyet teşekkülünün millet ve devlet mefhumundaki zuhurunun daha önceki yazılarda gösterilmesine binaen şehir bu iki tezahürün gerçekleşme alanı ve imkânı olarak görülmelidir. Siyasî, dinî, millî hülasa kültüre dair tüm iltisakları ötesinde var olmamızın manasına aidiyeti noktasında bu kavramlara bakmamız gerekmiyor mu? Doğamızdaki mükemmelleşme ihtiyacımızı gidermek yolunda devleti ve milleti kuran, organize olan insan tabiatı bunun yanında mükemmelleşmek ve yardımlaşma gibi hacetlerini bu yolda gidermek için Farabî’nin işaret ettiği üzere şehir, şehirlerin toplamı millet ve milletlerin birleşimi insanlık çapında bir yardımlaşma medeniyeti kurmak üzere teşkilatlanırlar, dense çok mu mübalağa olur? Mefkûre budur dense hatamı olur? Belki de, tarih felsefemizin insan tarihinde araması gereken esas istikamet bu yardımlaşma ve dayanışma medeniyetine yaklaşıp uzaklaşmamız olmalıdır!

Nihayet, Çelebi Mehmet’in, daha önce de bahsettiğimiz, mezarında yazılan nasıru’l-ibâd, âmiru’l-bilad ve dafiu’z-zulumat ve’l-fesat olarak tespit ettiği mefkûreye bu zaviyeden bakılacak olursa şehre dair bu esasların siyasi olmayıp, varoluşa dair yani insanın anlam ve aidiyet gerçeğine tekabül ettiğini unutmamak gerekir. Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim zaviyesi bir ideoloji değil, var olmaktır. Bir üslup, iman ve gayedir. İnsanlara yardımcı olmak, beldeleri imar etmek ve fesat ve zulmü engellemek devlet, millet ve şehrin insanî varoluş zeminindeki gerçeğine ve mefhum-ı aslisine denk gelir. Bencil, maddeci bir ruh böyle bir millet, devlet ve şehir anlayışı kuramaz. Farabî, İbn Haldun ve Yusuf Has Hacib gibi medeniyet eserlerimiz yanında Kant, Hegel gibi batılı düşünürler pek çoklarının da ortaya koyduğu devlet, millet ve şehir anlayış ve felsefimizi kendi kıblesine ve üslubumuz istikametine döndürmedikçe azalıp yalnızlaştığımız şehir kalabalıklarında kaybolmaya devam edecek gibiyiz. İbn Haldun’un bir arada yaşayan ve yerleşik hayata geçen insan topluluklarının kendi aralarında geliştirdikleri ekonomik, siyasi, hukuki, ahlaki ve maddi organizasyonun toplamına medeniyet denir tanımı çevresinde düşürsek varoluşumuzu tahakkuk ettirecek şehirlere bizi ulaştıracak esaslar ve vasıtalar üzerinden düşünmeden devlet ve milletin de varoluş hikmeti ve işlevini tam gerçekleştiremeyeceği aşikârdır. Kendi eseri şehirlerin nesnesi haline gelen insanların, insanlık adına değer üretmekten ziyade nesnesi oldukları beton yığınlarının amacına hizmet ederek, bu “ruhsuz” kütlelerin zihniyet, ahlak ve hareketine sahip olacağında ise şüphe yoktur.

Bir vicdan şehri ve ahalisi yoksa yalnızca gayba mı dairdir?

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir! (Yahya Kemal)

MİLLİ EKONOMİ DOSYASI /// MURAT MURATOĞLU : “DEVLETİN MALI YİYE YİYE BİTEBİLİYORMUŞ


MURAT MURATOĞLU : “DEVLETİN MALI YİYE YİYE BİTEBİLİYORMUŞ

31.08.2019

Sözcü gazetesi yazarı Murat Muratoğlu “Demek ki devletin malı yiye yiye bitebiliyormuş.

Kayyumun hediye dağıtması gibi para dağıtılınca kalmıyormuş.

Fellik fellik borç para aranıyormuş.

Sözcü gazetesi yazarı Murat Muratoğlu Hazine’nin borçlanma programı ve ekonomindeki kötü gidişi köşesine taşıdı.

Hazine’nin üst üste borçlanmasının kanuna aykırı olduğuna dikkat çeken Muratoğlu “İnanmazsınız ama ülkede Meclis diye bir mecra var.

İçerisinde de seçilmiş milletvekilleri… İşte hazırlanan bütçe bu Meclis’in onayından geçirilmeli… Eğer belirlenen limitler geçilirse tekrar Meclis’e gidilmesi gerekli” dedi.

Sözcü gazetesi yazarı Murat Muratoğlu “Keyfine göre ilave borç iste” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı:"Valla ne ala!

Kanunmuş hakmış hukukmuş hepsi boşuna… Keyfine göre borçlan kimseye de sorma… İşler artık bu aşamada…Demek ki devletin malı yiye yiye bitebiliyormuş.

Kayyumun hediye dağıtması gibi para dağıtılınca kalmıyormuş.

Fellik fellik borç para aranıyormuş.

Bütçe Kanunu’na göre Hazine bu yıl 85 milyar lira borçlanacaktı.

İşin içine seçim girince anketler de kötü gelince İktidar kesenin ağzını açtı.

Borçlandı borçlandı borçlandı.

Onları da dibine kadar harcadı!

Yetmedi Merkez Bankası’nın temettü gelirleri yedek akçeleri kamu şirketlerinin gelirleri eski pantolonların cepleri ne varsa sömürüldü.

Şimdi yeni borçlanma programı açıklandı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nca Eylül ayında 6.

5 milyar lira Ekim ayında 5.

7 milyar lira ve Kasım ayında 18.

5 milyar lira ilave iç borçlanma yapılacak.

İyi de sen limiti 85 milyar lira belirlerken zaten 98 milyar lira borçlandın.

Üzerine canın istedi diye 30.

7 milyar lira daha mı borçlanacaksın?

Kimseye de sormayacak mısın?

İnanmazsınız ama ülkede Meclis diye bir mecra var.

İçerisinde de seçilmiş milletvekilleri… İşte hazırlanan bütçe bu Meclis’in onayından geçirilmeli… Eğer belirlenen limitler geçilirse tekrar Meclis’e gidilmesi gerekli…Harcadıkları paralar milletin ödediği vergiler.

Yapacakları borçlanmalar milletin sırtına yükledikleri yükler.

Vay arkadaş!

Ne yemişler… Kanuna aykırı bir şekilde yine borç para isteyecekler!

Yurt dışından da milyarlarca dolar borçlanıldı.

Orada da hedefler aşıldı.

Kime danışıldı?

Hiç kimseye!

Kafalarına göre…Haliyle ölüyü diriyi bitirdiler işsizlik fonunu da yediler.

Yurt dışından artık kolay kolay borçlanamıyorlar.

Tekrar yurt içinden borçlanacaklar.

Piyasaya gidecek parayı toplayacaklar.

İyice durgunluğa yol açacaklar.

Özel şirket yönetseler çoktan batırmışlardı.

Ülke olunca işler değişiyor.

Kötü yönetim bize fakirleşme enflasyon yüksek faiz değersiz para işsizlik olarak geri dönüyor.

Hiçbir şey yoktan var olamayacağına göre bu borçları nasıl ödeyecekler?

Büyümeyen hatta küçülen bir ekonomide vergi gelirleri artmaz.

Ya yeni vergiler icat edip onları bindirecekler.

Ya da para basacaklar.

Merkez Bankası Başkanı’nın da kovulması kanuna aykırıydı.

Görevden alınması mümkün değildi… Ne oldu?

Şimdi de o olacak.

Hiçbir şey!

Merkez Bankası Başkanı sözde hedeflerini tutturamadı diye kovulmuştu.

Hazine de borçlanma hedefini tutturamadı.

Sahi Hazine’nin başında kim vardı?

Sizce kovar mı?"

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/murat-muratoglu-devletin-mali-yiye-yiye-bitebiliyormus-247262h.htm