EĞİTİM DOSYASI : Öğretmenlerimiz atama beklerken “Formasyonsuz Suriyeliler devlet okullarında görevlendirildi”


Öğretmenlerimiz atama beklerken "Formasyonsuz Suriyeliler devlet okullarında görevlendirildi"

Öğretmen olmayı bekleyen yüz binlerce üniversite mezunu varken, Milli Eğitim Bakanlığı, çok sayıda Suriyeliyi okullarda görevlendirdi

Konuyu TBMM Genel Kurulu’nda gündeme taşıyan CHP Adana Milletvekili Orhan Sümer, sadece Adana’da 830 Suriyelinin “sözleşmeli eğitici” olarak okullarda görevlendirildiğini açıkladı.

Sümer’in açıklamaları şu şekilde:

“Bilindiği gibi Milli Eğitim Bakanlığı Suriyeli çocukların Türk eğitim sistemine entegrasyonu desteklemesi adlı bir proje başlatmıştı. Bu kamsamda geçici eğitim sistemleri oluşturulmuş ve buralarda Suriyeli eğitimciler görevlendirilmişti. Bu merkezler kapatıldıktan sonra binlerce Suriyeli öğrenci devlet okullarına yerleştirilmişti. Şimdide kapatılan bu merkezlerde çalışan binlerce Suriyeli eğitici devlet okullarında görevlendirilmeye başlandı. Sadece Adana’da göreve başlayan Suriyeli Sözleşmeli Öğretmen sayısı 830. Hangi eğitimi aldığı devlet tarafından dahi bilinmeyen, pedagojik formasyonu olmayan bu Suriyeli eğiticilere çocuklarımız teslim ediliyor. Eğitimini tamamlamış her türlü yeterliliği olan 10 binlerce gencimiz öğretmen olarak sırada beklerken Suriyelilere bu hak kim tarafından nasıl tanınmıştır”diye konuştu.

TALEBİMİZDİR : 94 YAŞINDAKİ ZEYNEP NİNE İVEDİ OLARAK DEVLET KORUMASINA ALINIP HUZUREVİNE YERLEŞTİRİLMELİ YADA MAAŞ BAĞLANMALIDIR !!!!


Dağıtım :

  1. BURSA VALİLİĞİ
  2. BURSA BELEDİYE BAŞKANLIĞI
  3. CUMHURBAŞKANLIĞI
  4. BAŞBAKANLIK
  5. AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANLIĞI

Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Başbakanım, Sayın Bakanım, Sayın Valim,

Aşağıda 94 yaşındaki Zeynep ninemizin dramını anlatan bir haber yer alıyor. 94 yaşında olmasına rağmen emekliliği olmadığı için çalışmak zorunda olan Zeynep nineye maalesef bir huzur evini bile çok gördüler. Bu nasıl bir adalettir, nasıl bir insanlıktır anlamak mümkün değil. 3 milyon Suriyeli’ye gül gibi bakan devletimizin gücü 94 yaşındaki ninemize mi yetmiyor. Bir de bakmadıkları gibi ninemize Zabıta kuvveti ile engel çıkarılıp ekmeğini kazanmasının önüne geçiyorlar. Bu nasıl bir devlet, nasıl bir yöneticilik nasıl bir insanlık anlamak mümkün değil.

Ülkemizin devlet büyükleri her fırsatta insanlıktan, saygıdan, hoş görüden ve kutsal değerlerimizden söz ediyor ancak alt tarafta bu duyguları paylaşan devlet görevlisi maalesef çok az sayıda. Yaşlı bir insana sahip çıkmak, ihtiyacını gidermek islamiyetin mecbur kıldığı bir davranıştır. Ama Zeynep ninemize şu ana kadar sahip çıkan olmadı. O yaşta bir insanın bu devirde çalışması mümkün değildir, onun yeri devletin kucağında olarak devletin emaneti olarak bir huzurevinde sıcak aşını içeceği, temiz ve sıcak bir yuva olmalıdır. Ve biz olana kadar da takipçisi olacağız. Hiç olmaz ise emekliliği olmadığı için bu yaşta çalışan ninemize rahatça geçinebileceği bir maaş bağlanmalıdır. Vergilerimizle biz ninemize gül gibi bakarız. Biz ÖZEL BÜRO GRUBU olarak devlet büyüklerimizden bu ninemizi İVEDİ olarak bir huzur evine yerleştirmelerini yada FAKİR FUKARA FONU’ndan maaş bağlamalarını talep ediyoruz. Bu konunun takipçisi olacağımızı da özellikle belirtir, saygılarımızı sunarız.

ÖZEL BÜRO GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

94 YAŞINDAKİ ZEYNEP KARABIYIK NİNEMİZLE İLGİLİ BUGÜN (01.12.2019) ULUSAL MEDYADA ÇIKAN HABER AŞAĞIDA

Haber başlığı : Zabıta baskınına uğrayan 94 yaşındaki kadın : Emekli maaşım yok, güç bela idare ediyorum

KAYNAK : http://www.krttv.com.tr/gundem/zabita-baskinina-ugrayan-94-yasindaki-kadin-emekli-maasim-yok-h14430.html?fbclid=IwAR2CYWC-bm34LP9mor2g9XLeYMzfUoUy-ouFsUPpWjGL34FTrBfNDhgkZuc

Bursa’da yıllardır meyvelerini sattığı yerde zabıta baskısına uğrayan 94 yaşındaki Zeynep Karabıyık, ‘Biz köylü insanıyız. Gençliğimizden beri hayatımızı tarlalarda bahçelerde çalışmakla geçirdik. Bizim gelirimiz kendi emeğimizle ektiğimiz biçtiğimizden. Bu yaşa geldim emekli maaşım yok. Ben bu ektiğim meyvelerden güç bela idaremi alıyorum. Bu yaşıma gelene kadar hiç görmedik böylesini. Hiç böyle rezil olmadık’ dedi.

Bursa’nın Osmangazi ilçesinde meyvelerini satarken zabıtanın müdahalesine maruz kalan Zeynep Karabıyık, RS FM’de yayınlanan Atilla Güner’le Akşam Postası programına yaşadıklarını anlattı.

”Biz köylü insanıyız. Gençliğimizden beri hayatımızı tarlalarda bahçelerde çalışmakla geçirdik. Bizim gelirimiz kendi emeğimizle ektiğimiz biçtiğimizden" diyen Karabıyık, "Bu yaşa geldim emekli maaşım yok. Ben bu ektiğim meyvelerden güç bela idaremi alıyorum. Bana yetiyor. 30 yaşımdan beri orada oturuyorum. Bu yaşıma gelene kadar hiç görmedik böylesini. Hiç böyle rezil olmadık. Bizi oradan buradan şikayet ediyorlarmış. Zabıtalar öyle diyor. Kaldırın dediklerinde kaldırıyoruz, sonra yine açıyoruz. Biraz kızdırdık onları. Bize izin verecekler inşallah. Biz orada ebedi oturmak istiyoruz. Sadece ben değil bütün köylülerimiz orada satış yapıyor. Ben kendi malımı satıyorum. Bitiremiyorum köye getiriyorum ertesi gün yine satıyorum. Ne yapayım?" ifadesini kullandı.

TÜRK SANAT DÜNYASI : DEVLET MÜZESİNDE 302 ESER KAYIP, 43 TABLO SAHTE !


ÖZEL BÜRO NOTU : YUH ARTIK YA. BU KADARINA PES. DEVLET BİNBİR ZORLUKLA DEDEKTİFE ONCA PARA VERİP TÜM DÜNYADA KAÇIRILAN ESERLERİ BULUP BULUŞTURUP ÜLKEYE GETİRİP MÜZELERE TESLİM EDİYOR. KIÇI KIRIK MÜZE MÜDÜRÜ İLE ADAMLARI 2 ESERE SAHİP ÇIKAMIYOR. DAHA DA KÖTÜSÜ BAZILARI BİZZAT KENDİLERİ ÇALIP YURTDIŞINA SATIYOR. BUNLARI YAPANLARIN TERÖRİSTTEN FARKI YOK VE ONA GÖRE CEZA VERİLMELİ.

DEVLET MÜZESİNDE 302 ESER KAYIP, 43 TABLO SAHTE !

Kamuoyuna açıklanmayan Devlet Resim ve Heykel Müzesi’ndeki acı tablo ortaya çıktı: 302 eser kayıp, 43 eser sahte, 27 eserin orijinalliği ağır kuşkulu!

Türk resim ve heykel sanatının dünyaca ünlü sanatçılarına ait 5 bine yakın paha biçilmez eserine ev sahipliği yapan ve geçtiğimiz yıllarda birbiri ardına yaşanan hırsızlık olaylarıyla sarsılan Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde skandallar bitmek bilmiyor. Bünyesinde barındırdığı eserler nedeniyle “resim ve heykelin milli hafızası” olarak nitelendirilen müzede 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirildiğinin belirlenmesinin ardından sayım komisyonunun başlattığı çalışma tamamlandı.

Sertaç Koç’un Milliyet’te yayımlanan haberine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, olası tepkiler nedeniyle kamuoyuyla paylaşmadığı rapora göre, müzede bulunan Fikret Mualla, İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Şevket Dağ, Hoca Ali Rıza, Hüseyin Avni Lifij, Halil Paşa, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Refik Epikman, Mehmet Ali Laga, Fethi Arda, Sami Yetik, Mustafa Ayaz, Zühtü Müridoğlu’nun da aralarında bulunduğu sanatçıların yüzlerce eserinin “kayıp”, “sahte” ya da “ağır kuşkulu” olduğu ortaya çıktı.

Kayıtları var, kendileri yok
Raporda müze envanterine kayıtlı olmasına karşın 302 eserin kayıp olduğu, 46 eserin sahteleriyle değiştirildiği, 27 eserin orijinalliğinin ağır kuşkulu olduğu belirtildi. Böylece kayıp ve sahte olmak üzere toplam 348 eserin müzeden çalındığı anlaşılırken, ağır kuşkulu olan 27 eserin orjinal olup olmadığı ise yapılacak incelemenin ardından netlik kazanacak.

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirilerek çalındığı, o dönem teşhirde bulunan Şevket Dağ’a ait bir tablonun da sahte olduğu belirlenmişti. Hırsızlık olaylarının ardından, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın talimatıyla müzedeki diğer eserlerin incelenmesi için sayım komisyonu oluşturulmuştu.

Sanatçı, akademisyen, uzman ve müfettişlerden oluşan sayım komisyonu 4 bin 108’i müze envanterine kayıtlı yaklaşık 5 bin eseri titizlikle inceleyerek çalışmalarını tamamladı. Komisyonun raporu Kültür ve Turizm Bakanlığı’na gönderdi. Raporda müze envanterine kayıtlı olmasına karşın 302 eserin kayıp, 43 eserin sahteleriyle değiştirildiği, 27 eserin orjinalliğinin ağır kuşkulu olduğu belirlendi.

Müzedeki kayıp ve sahte eserlerin çokluğu nedeniyle bakanlık yetkilileri büyük bir şok yaşadı. Müzede 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 eserin çalınması nedeniyle oluşan tepkiyi gözününde bulunduran bakanlık, daha yoğun tepki geleceği endişesiyle, raporu kamuoyuna yansıtmadığı ve sızdırılmaması için yoğun çaba sarf etti.

43 eser sahte çıktı
Raporda müze envanterine kayıtlı 43 adet eserin sahte olduğu tespit edildi. Bu eserler arasında daha önce sahte olduğu anlaşılan Hoca Ali Rıza’nın 13 ve Şevket Dağ’ın bir çalışmasının yanı sıra, aynı sanatçılara ait başka eserler ve birçok önemli sanatçının tabloları bulunuyor. Orijinalleri çalınarak yerlerine sahtelerinin konulan eserlerden bazıları şöyle:

“Fethi Arda/Kara Giysiler, Fethi Arda/Kompozisyon, Hüseyin Yüce/Karda Ağaçlar, Şevket Dağ/Kuyu, Şevket Dağ/Manzara, Refik Epikman/Peyzaj, Refik Epikman/Peyzaj, İbrahim Çallı/Manolyalar, İbrahim Çallı/Moda Deniz Hamamı, İbrahim Çallı/Kayıklar, İvan Konstantinoviç Aivazovsky/Peyzaj, Malik Aksel/Gölge Oyunu, Arif Kaptan/Çoban, Saip Tuna/portre, Saip Tuna/Gelincikler, Hikmet Onat/Manzara, Hikmet Onat/Sandalda Kadınlar, Pertev Boyar/Peyzaj, Fikret Mualla/Kumarhane, Hoca Ali Rıza/Mezarlık Yolu, Hoca Ali Rıza/Çamlıca Kız Lisesi, Hoca Ali Rıza/İshak Paşa Çeşmesi, Hoca Ali Rıza/Natürmort, Hoca Ali Rıza/Çamlıca, Hoca Ali Rıza/Çamlıca, Hoca Ali Rıza/Sokak Çengelköy Kuleli Yolu, Hoca Ali Rıza/Kayalık, Hoca Ali Rıza/Sultan Çayırından, Nazmi Ziya Güran/Manzara, Sabri Berkel/Natürmort, Sami Yetik/Peyzaj, Mehmet Ali Laga/Mesudiye, Mehmet Ali Laga/Sarıca İli, Bedri Rahmi Eyüboğlu/Manzara ve Bahçe.”

Ağır kuşkulu eserler
Raporda ayrıca, müze envanterine kayıtlı olan 27 adet eserin de orijinalliğinin kuşkulu ya da ağır kuşkulu olduğu belirlendi. Eser sahibi sanatçıların tarz ve üsluplarıyla farklılık gösteren 27 eserin, gerçek olup olmadığı ise Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nda (TAEK) yapılacak kimyasal boya analizlerinin (spectum) ardından netlik kazanacak. Gerçek olup olmadığı ağır kuşkulu olan eserlerden bazıları ise şöyle:

“Fikret Mualla/Dedikodu, Fikret Mualla/Balo, Fikret Mualla/Pazar Yeri, Fikret Mualla/Garson, Fikret Mualla/Köpekle Gezinti, Fikret Mualla/Barda Sohbet, Fikret Mualla/Balon Satan Kadın, Fikret Mualla Balıkçılar, Şevket Dağ/Han İçi, Halil Paşa/Develi, Halil Paşa/Boğaz, Halil Paşa/Boğaz, Agah Efendi/Suya İnen İnekler, Saip Tuna/Kayıklı Manzara, Münif Fehim/Portre, Mehmet Ali Laga/Çardak’tan Gelibolu’ya, Hoca Ali Rıza/Tabiattan, Hoca Ali Rıza/Natürmort, Üsküdarlı Cevat/Büyükada, Refik Epikman/Erzincan’dan manzara.”

1980’de açıldı
Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi, 6’ncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün talimatıyla restore edilen Türk Ocağı binasında, 2 Nisan 1980 tarihinde açıldı. Başbakanlık genelgesiyle o dönem kamu kurumlarındaki 500 kadar sanat eseri toplanarak müzenin ilk koleksiyonu oluşturuldu. Bu eserler, seçici kurul tarafından belirlenen yerlere asılarak izlenime sunuldu. Müzede 1980’den bu yana kurucu Müdür Tunç Tanışık ile Nejdet Can, Vural Yurdakul, Mükerrem Baydar, Özgür İzzet Pektaş, Ömer Osman Gündoğdu müdürlük görevinde bulundu. Ali İhsan Gürsoy halen müdürlüğü görevini vekaleten yürütüyor.

Hırsızlık olaylarıyla gündeme gelmişti
Uzun yıllar ziyarete kapalı olan Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Altındağ Belediyesi işbirliğiyle 2007-2008 arasında yapılan tadilatın ardından hizmete açılmıştı. 2007’de tadilat sürdüğü sırada müze bahçesine bir kamyonla giren hırsızlar, gündüz vakti işçilerin gözü önünde bahçedeki iki bronz heykeli çalmıştı. Heykellerin tarihi değerinin olmadığı açıklanmış, ancak müze müdürü görevinden almıştı. Ayrıca, başlatılan soruşturma kapsamında müzede görevli 26 personele çalınan heykeller için 6’şar bin TL ceza kesilmişti. 2009’da ise müzede çalışan bir güvenlik görevlisi İbrahim Çallı’nın bir yağlı boya portresi ile Şevket Dağ’ın iki tablosunu çalmış, ancak eserleri satamayınca 3 gün sonra tekrar müze bahçesine bırakmıştı. Müzeden 1997’de 31 eser çalınmıştı. Çalınan bu eserler hâlâ bulunamadı. Müze son olarak 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait eserlerin sahteleriyle değiştirildiğinin anlaşılmasıyla gündeme gelmişti.

Kayıp eserlerden bazıları

Rapora göre, müze envanterine kayıtlı olmasına karşın paha biçilemeyen 302 eserin “kayıp” olduğu tespit edildi. Kayıp eserlerden bazıları şöyle:

– Şevket Dağ: Surlardan, Cami Kapısı, Cami İçi, Topkapı Sarayı Kızlar Ağası Dairesi, Pencereden Görünüm

– Şefik Bursalı: Dolmabahçe’den,

– Zühtü Müridoğlu: Alçı kadın başı, Bronz figür, n Hasan Vecih Bereketoğlu: Kurbağalı Dere, n Halil Paşa: Güller, Britanya’dan Kadın, Yalılar, Manzara, n Devrim Erbil: Soyutlama,

– Hikmet Onat:?İstanbul Boğaz’dan Peyzaj, Salacak’tan Manzara, Anadolu Hisarı, n Oya Kınıklı: Yeşil Yaylı Kemancı, n Hamiye Çolakoğlu: Seramik Nene Hatun formu,n Bedri Rahmi Eyüboğlu: Muradiye’de Kahve, Edirne Tunca Köprüsü, n Feyhaman Duran: Süleymaniye‘den Fatih’e Doğru, Laleli Buket, Hoca Ali Rıza’nın portresi,

– Yusuf Çöloğlu: Kapadokya, n Şeref Akdik: Pendik, Erdek Balıkçı Kayıkları, n Hüseyin Avni Lifij: Kağnı ve Köylüler, Ankara’da Bir Sokak,

– İbrahim Çallı: Manzara, Bahçede Kadın, Peyzaj, n Hoca Ali Rıza: Bulgurlu’da Timurcu Çeşmesi, Yağış, Sandal Balıkçı Kulübesi, Beykoz’da İshak Ağa Kahvesi, Kaya ve Çam, n Mehmet Ali Laga: Manzara, n İsmail Hakkı: Batan Gemi, n Ali Avni Çelebi: Vatanı Müdafa Eden Türk Askeri, n Mehmet Ruhi Arel: Sakarya’dan Doğan Çay,

– Sami Yetik: Kasımpatılı Natürmort, Peyzaj, n Arif Kaptan: Natürmort,

– Namık İsmail: Denizde Vapur,

– Hasan Vecih Bereketoğlu: Manzara, Çankaya’dan, n Hüsmeyin Zekai Paşa: Cami, n Mustafa Esat Düzgünman: Battal Ebru.

HASTANELER DOSYASI /// MURAT AĞIREL : BİTMEYEN HASTANE YAPMIŞLAR : GÜMÜŞHANE DEVLET HASTANESİ


MURAT AĞIREL : BİTMEYEN HASTANE YAPMIŞLAR: GÜMÜŞHANE DEVLET HASTANESİ

E-POSTA : murat.agirel

Türkiye’de az sayıdaki yatırımlar plansız programsız bir şekilde yapılıyor.

Yapılan yatırımların çoğu da ne yazık ki betona gömülüyor.

Bu programsız yapılan yatırımlarda kamunun uğradığı veya uğratıldığı zararlar var mı yok mu araştırıp yazıyorum.

Liyakatsiz şekilde sadece "benden-bizden" mantığı ile devlet kadrolarına yerleştirilen kişilerin yine aynı zihniyet ile iş yaptırdığı kişiler firmalar sayesinde kamunun kaynakları düpedüz yağmalanıyor.

Çocuğuna pantolon alamayan bir babanın intihar ettiği soğuktan ve açlıktan donarak ölen bebeklerin olduğu canım ülkemde özel sektörde şirket kapısından giremeyecek düzeyde olan kişilerin plansız programsız devlet adına iş yaptırdığı bir dönem yaşıyoruz.

Bu kadar kızgın iç karartıcı bir girizgâh yapmak istemezdim.

Ama bu anlattıklarıma uyan canlı bir örnekle karşılaştım.

Olay Gümüşhane Devlet Hastanesi projesi kapsamında yaşanıyor.

Anlatayım…Gümüşhane Devlet Hastanesi yapılması kararı alınıyor ve önce proje hazırlanması isteniyor.

Gümüşhane Bağlarbaşı mevkisi belirleniyor.

Hastane projesi çizim işi için Sağlık Bakanlığı (2011/44503 ihale kayıt numarası ile) ihaleye çıkıyor.

İhale pazarlık usulüyle yapılıyor.

Proje çizim işini AC PROJE Mimarlık firması 43 bin TL bedel ile alıyor ve 31 Mart 2011 tarihinde sözleşme düzenleniyor.

İş bitim tarihi olarak 11 Temmuz 2011 belirleniyor.

Proje çizildikten sonra yapım işine geçiliyor.

Hesap kitap yapılıyor ve yaklaşık maliyet olarak da 42 milyon TL belirleniyor.

2012 yılında ihale düzenleniyor.

(İhale kayıt numarası 2012/38685).

Açık ihale usulüyle 9 firma ihaleye katılıyor ama 4 firmanın teklifi geçerli sayılıyor.

38 milyon 872 bin TL teklif veren Aras İnşaat yarışı kazanıyor.

Aynı firma devletten çok sayıda ihale almış.

TFF Riva Projesi Zonguldak Devlet Hastanesi Etimesgut Hastanesi Bilecik Devlet Hastanesi Sincan Devlet Hastanesi gibi birçok projede firmanın ismi var.

Hastane 8 katlı 200 yataklı 10 ameliyathane 30 yoğun bakım ünitesi olacak şekilde projelendiriliyor.

Fakat proje 38 milyon TL yerine 51 milyon TL’ye mal oluyor.

İhale şartnamesindeki süreye göre de yapım işi 11 Ekim 2014 tarihinde bitmesi gerekirken inşaat 2015 yılında bitiyor.

İnşaata taşınma işlemi başlaması gerekirken bir sorun fark ediliyor.

İnşa edilen hastane binasında ve zemininde çatlaklar oluştuğu gözleniyor.

Çünkü hastane yapılan arazi heyelan bölgesinde!

İnşaatı yapan firma ve yetkililer heyelan bölgesinde olan hastanenin kaymaması için çözüm üretmeye çalışıyorlar.

Hastanenin kaymaması için fore kazık uygulaması yapmayı düşünüyorlar.

Olaya Gümüşhane Valiliği el atıyor tabi.

Gümüşhane Üniversitesi’nden jeoloji inşaat ve harita mühendisliği bölümlerinde görevli akademisyenlerle görüşüyor ortak çalışma başlatıyor.

Çalışma sonucunda hastane yapılan arazinin heyelan bölgesinde olduğu ve hastanenin hizmete girebilmesi için zemin güçlendirme ve heyelan önleme çalışmasının yapılması gerektiği sonucuna varılıyor.

Hesaplamalar yapılıyor "ekstra" tam 40 milyon TL gerekiyor bu çalışma için.

Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü Sağlık Bakanlığı Bakan Yardımcıları heyelan önleme yapım işi için 18 Ekim 2018 tarihinde ihale düzenliyor tekrar.

(İhale kayıt numarası 2018/411508) Yaklaşık maliyet 50 milyon 952 bin TL belirleniyor.

Açık usul ihaleye 11 firma katılıyor.

İhaleyi 39 milyon TL teklif veren Raymak Yapı İnşaat ve M. Y. S. Yol Yapım Madencilik adlı ortak girişim kazanıyor.

İhale şartnamesinde süre olarak 14 ay yazıyor.

18 Ekim 2018 tarihinde sözleşme imzalanıyor.

Yani sözleşmeye göre işin 03 Aralık 2019 tarihinde bitmesi gerekiyor.

Hadi diyelim onay süreci itiraz süreci uzun sürdü ve projeye 3 ay daha geç başladı.

O zaman heyelan önleme işinin bitmesi için daha 4 ay var.

Gümüşhane’de yaşayan kişilerle konuşmam sonucunda çalışmaların 2020 yılının son aylarına kadar bitmeyeceğini söylediler.

Zaten projeyi yapan firma MYS Yol Yapım adlı firmanın internet adresinde de projenin 2020 Haziran ayında biteceği yazıyor.

Garip ama burası Türkiye…Yani anlayacağınız bu inşaat daha çok su kaldırır.

Olan vatandaşa oluyor.

Kamunun kaynakları işte bu şekilde heba edilmiş oluyor.

Projeyi yapan firma AC Proje.

Sahipleri Mimar Umut Arda Öngören ile İç Mimar Gani Cihangir Gültaşlı.

Bu firma arazinin zemin etüdünü neden yapmıyor?

Gerçi projeyi çizen firmanın sahibi galiba işinden çok bitcoin ile kitap satma peşinde.

Kamunun uğradığı zararı kim ödeyecek?

Sen ben bizim oğlan.

Çocuğuna okul pantolonu alamadığı için intihar eden vatandaşların olduğu açlıktan 40 günlük bebeğin öldüğü canım ülkemde bu da mı geçiştirilecek?

Bu olay da mı görmezlikten gelinecek?

Bu kadar kolay mı bir avuç insanın paramızı cebine atması?

Bu yapılan masrafların tamamı kusuru olan kişilerden tanzim edilmelidir.

Hukuk önünde de hesap vermelidirler.

Vermeliler ki kamunun 1 kuruşunun kutsal olduğunu anlasınlar vermeliler ki bundan sonra kimse cesaret edemesin…Olur mu?

Vicdanınız yanıt versin.

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bitmeyen-hastane-yapmislar-gumushane-devlet-hastanesi-53760yy.htm

DEVLET KURUMLARI DOSYASI /// Oğuz SOLAK : DEVLETİN YENİDEN ORGANİZASYONU


Oğuz SOLAK : DEVLETİN YENİDEN ORGANİZASYONU

Yeni Forum Dergisi

* Türkiye’nin hal ve gidişatına bakılırsa 25 yıl önce yazdıklarım hala güncelliğini koruyor gibi. 1992 yılında basında haber olarak yayımlandığında Türkiye’de, böyle bir yapılanmanın ne adı nede düşüncesi vardı. O zaman cumhurbaşkanlığına ve başbakanlığa giden yazı ve önerilerimin gerekli biçimde kullanılacağına dair birçok resmi yazılar geldi. Bu koordinasyon kurulları, stratejik planlamalar v.s çok yıllar sonra ortaya çıktı. Malumunuz Fikir adamı harcamak bizim ve kurumlarımızın en sevdiği şeylerdir. Ancak o zaman İki aydın insan Erciyes üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Naci Kınacıoğlu ve Kayseri Valisi Metin İlyas Aksoy beni manen çok desteklemişlerdi. Bu vesile ile onlara şükranlarımı sunuyorum.*

DEVLETİN YENİDEN ORGANİZASYONU
Özgürce düşünerek fikirler üretebilmek, tasarımlar yapabilmek varolmanın ve insanca yasamanın en büyük nimetleridir. Ancak elimizdeki nimetleri kaybetmemek ve teminat altına alabilmek, daha verimli bir hale getirebilmek için Türk devletinin ve milletinin sahip oldugu kaynakların israfını önleyerek, akılcı ve ileriye dönük kalkınma sistemleri oluşturabilme idealleri uğruna mücadele etmeliyiz.
En büyük kaynak, insanların zihinsel ürünleri ve bunları bilinçli olarak kullanabilmesidir.
Sistemleri olusturabilmekte, israfı önlemekte zihinsel ürünlerin kolektif hareketleridir.
Bugün ülkemizde yapılan en büyük israf zihinsel ürünlerin ortaya çıkartılmaması ve beyin erozyonuna seyirci kalınmasıdır. Gözlerimizin önünde kaybedilen beyinleri, keşfedilmeden yitirilen yetenekleri gördükçe kahrolmamak mümkün degildir.

Yüksek kalkınma performansı saglamak, insanlarımızı insanca yasatabilmek, onları
daha ileri hedeflere yönlendirebilmek hatta bütün dünyaya hizmet edebilmek istiyorsak, yapacagımız mücadelenin ilki beyin israfinin önüne geçilebilmesinin gerekli ve önemli oldugu bilincini oluşturmak olmalıdır. Daha sonra sistematik bir biçimde zihinsel ürünleri devletimizin degerlendirmesini saglamaktır. Kısacası devletimizi her alanda motive etmek durumundayız. Çünkü devleti olusturan bizleriz. Biz devletimize motor gücü saglamaz, ondan uzaklaşır isek devlet milliligini kaybeder ve Türk milletinin devleti olmaktan uzaklasır. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Türk devleti ve milletinin çok zengin maddi ve manevi kaynaklara sahip olmasina ragmen bugün haketmedigi bir yerde bulunmasının temel sebelerini söyle telakki ediyorum.

1-)Birçok konularda fikir üretimi ve tasarımı yapılmamıştır.
2-)Yönetim kadrolarımız genel olarak basiretsiz davranmıslar ve ilerisini yakalayamamıslardır.
3-)Idari teskilatlarımız kamu ve özel sektörümüz atıl kapasite ile çalısmıstır.
4-) verimlilik düsük oranlarda kalmıştır.
5-)Kişiler-kurumlar, Kurumlar-kurumlar arası iletisim ve koordinasyon yetersiz kalmıştır.

Türk Devletinin çok daha ileri seviyelere gelmesini istiyorsak, bana göre yukarıda saydıgım temel sebeblere süratle ciddi çözümler getirilebilmesi gerekir. Bunun en rasyonel yolu da, Türk devletini ve milletini ilgilendiren bütün konularda yapilan fikir üretimleri ve tasarımlarını bünyesinde toplayan, bunların çok yönlü analizlerini yapan, fizibilitesi olumlu olan fikir ve tasarımların uygulamaya konulması için mütesebbis olarak hareket eden bir “ KOORDİNASYON bakanlıgı ” kurmaktır veya Başbakanlıga baglı bir “KOORDİNASYON müstesarlıgı” kurmaktır. O da olmazsa bu orijinde faaliyet gösterecek dernekleri ve vakıfları teşvik etmektir.

MİSYONUMUZ ; BEYIN EROZYONUNUN önüne geçilmesi bilincinin oluşturulmasını saglamak. Yeni fikirler üretmek. Yeni tasarımlar yapmak. Fikirler ve tasarımlarda verimliligi artırmak. Eski fikirleri ve tasarımları günümüze ve gelecegimize adapte etmek. Yabancı kökenli fikirleri ve tasarımları devletimizin ve milletimizin faydalanabilecegi formasyona getirmek. GÜÇLÜ VE MİLLİ BİR TÜRK DEVLETİ için yetenekli zihinlerin çok yönlü degerlendirilmesini yapmak. Devletin ilgili organları ve kurumları ile koordinasyon kurarak, devletimizin bu potansiyeli en akılcı biçimde kullanabilmesini, uygulama safhasına geçilmesini saglamaktır. Saygılarımla.


OGUZ SOLAK

Kayseri- Şubat 1992

BİYOGRAFİ DOSYASI : İLK DEVLET SANATÇIMIZ AHMET ADNAN SAYGUN’U TANIYOR MUSUNUZ ????


İLK DEVLET SANATÇIMIZ AHMET ADNAN SAYGUN’U TANIYOR MUSUNUZ ????

1934 yılı, Haziran ayı… Ankara, önemli bir konuğu ağırlamaya hazırlanıyor.

İran Şahı Rıza Pehlevi gelecek ve Atatürk devrimlerini inceleyecek…
Atatürk, yakın arkadaşlarını Çankaya Köşkü’nde topluyor.
“Şah için nasıl bir program yapalım?” diye soruyor.
Kimi Orman Çiftliği’ne götürmeyi öneriyor, kimi “Merinos’u gezdirelim” diyor.

Beğenmiyor bu önerileri Atatürk…
“Bütün bunlar İran’da da var. Onlarda olmayan bir şey yapmalı, farkımızı ortaya koymalıyız” diyor.

Aklında bir fikir olduğu besbelli… Sofradakiler merakla bekleşirken kararını açıklıyor:

“Opera yapacağız!“

İşte ilk Türk operası Özsoy’un doğuş sahnesi bu… Atatürk operanın konusunu da kendisi belirliyor.
İran’lıların Şeyhnamesi’nden esinlenmiş bir destan planlıyor:
Öykü, Hakan Feridun’un ikiz oğulları Tur ile Irac üzerine kurulu…

İkizler doğduğunda şeytanın gazabı onları birbirinden ayırıyor…

Ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşıyorlar.

Ama yüzyıllar sonra buluşup kardeş olduklarını anlıyorlar.

Tıpkı “ayrı yollara giden ikizler” Türkiye ve İran gibi…

Bu konuyu işlemesi için Münir Hayri Egeli’ye veriyorlar. Libretto’yu [*] Egeli yazıyor.

Sonra besteci arayışına girişiliyor ve Adnan Saygun akıllarına geliyor.

Saygun, devlet bursuyla gonderildiği Paris’ten yeni dönmüş, Musiki Muallim Mektebi’nde hocalık yapıyor. Henüz 27 yaşında…

Libretto’yu okutuyorlar kendisine…
“Şah geliyor, bundan bir opera yazacaksın” diyorlar.
Seviniyor Saygun… Daha önce hiç operası yok Türkiye’nin…

Soruyor:
“Solist var mı?“
“Yok!”
“Koro var mı?”
“Yok!”
“Orkestra var mı?”
“Yok!”
“Ne kadar vaktimiz var?”
“Bir ay!”

Mucizevi bir öyküdür bu…

1 ayda, 27 yaşındaki o adam, hem de Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi’nin engelleme çabalarına rağmen solistleri bulur, orkestrayı ve koroyu oluşturur, eseri besteler ve Türkiye’nin ilk opera eserini yaratır.
Saygun, o uykusuz geceler için sonradan şöyle yazacaktır:
“Ah bu çalışma… Zaman kısa, imkanlar son derece sınırlı… Ama içimiz coşkun.
Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarımın içi şevkle kaynıyor.
Acaba o atılım üstüne atılım yıllarında içimizde duyduğumuz dinmek bilmez heyecanı, sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasıl duyuyorlardır”.
Atatürk, gelişmeleri uzaktan takip eder.
Bir ara Sovyet Sefiri Karahan’a “Sen anlarsın, git bir bak” deyip provalara yollar.
Olumlu haber alınca kendisi de gidip izler bir provayı…
Ve Özsoy, 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adamının huzurunda sahnelenir.
Atatürk, bu mucizenin yaratıcılarını gece Çankaya Köşkü’nde ağırlar, kutlar.
Ve engellemeye çalışanlara der ki:
“Bu, bir devrim hareketidir!“
7 Eylül’de Adnan Saygun’un 100. doğum yıldönümü kutlandı.
Saygun’u ya da Özsoy’u anımsayan kaç kişi var bugün?

“O devrim yıllarının dinmek bilmez heyecanını yeniden yaşatmak çok mu zor?"

(Alıntıdır)

Ahmet Adnan Saygun Kimdir ? Kısaca Hayatı

(7 Eylül 1907-6 Ocak 1991)

Ahmet Adnan Saygun, 7 Eylül 1907 tarihinde İzmir’de doğmuştur. Annesi Konya’dan gelen bir ailenin kızı olan Zeynep Seniha Hanım, babası Nevşehir’den gelme, İzmir Milli Kütüphanesinin kurucularından Matematik Öğretmeni Mahmut Celalettin Bey’dir. 5 yaşında iken İzmir Hadika-i Subyan İlkokulunda öğrenimine başladı. Kaliteli bir soprano sesine sahip olan Saygun, duyduğu ezgileri tek seferde söyleyebiliyordu. 1918 yılında İzmir İttihat ve Terakki Lisesine başladı. Burada öğretmeni İsmail Zühtü Kuşçuoğlu tarafından, kendi kurduğu dört sesli koroya alındı.

Müzik Eğitimine Başlaması

Ahmet Adnan Saygun, 13 yaşında iken piyano öğretmeni Rossati‘den dersler almaya başladı. 1922 yılında ise ünlü piyano virtüözü Macar Tevfik Bey’den dersler aldı. 1923 yılında ise müzikolog ve müzisyen Hüseyin Sadettin Arel’den armoni dersleri aldı. 1925 yılında, Fransa’da yayınlanan 31 ciltlik La Grande Encyclopedié müzik ansiklopedisinden yaptığı makale çevirileri ile büyük bir “Musiki Lugatı” oluşturdu.

Öğretmenlik ve Avrupa Eğitimi

1926 yılında İzmir Lisesine müzik öğretmeni olarak atanan Saygun, 1927-28 yıllarında “Re Majör Senfoni”yi besteledi. 1925 yılında gitmeye hazırlanırken annesinin vefatı nedeniyle gidemediği Avrupa’ya, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığının açtığı sınavla burslu olarak Paris’te bulunan Schola Cantorum’a müzik eğitimi için gitti. Burada zamanın ünlü müzikçileri Vincent D’ldy, Eugene Borrel, Souberbielle ve Amedee Gastoue’den derler aldı. İlk eseri “Divertissement”i Paris’te 1930 yılında bestelemiştir.

Atatürk İran Şahı Şah Rıza Pehlevi ile birlikte

Yurda Dönüş ve İlk Türk Operası

Ahmet Adnan Saygun, 1931 yılında Türkiye’ye dönerek Musiki Muallim Mektebinde öğretmenliğe başladı. 1934 yılında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında şeflik yaptı. O yıl Atatürk’ün özel isteği ile Türkiye’ye gelecek olan İran devlet başkanı Şah Rıza Pehlevi şerefine Türkiye’nin ilk operası olan “Özsoy Operası” nı 1 ay kadar kısa bir sürede yazdı. Özsoy Operası, Türk milletinin doğuşunu ve Türk İran kardeşliğini ifade etmekteydi. Firdevsi’nin Şeyh Name’sinden uyarlanan, librettosunu Münir Hayri Egeli’nin yazdığı, sahnelenen ilk Türkçe opera olan Özsoy Operası, 1 perde ve 12 tablodan oluşmaktadır. 1934 yılında da yine Atatürk’ün isteği ile Cumhuriyet insanını doğuşunu anlatan “Taş Bebek” operasını besteledi.

En Ünlü Oratoryo “Yunus Emre”

1936 yılında İstanbul Devlet Konservatuarına öğretmen olarak atandı. 1939’da CHP’nin müzik danışmanı ve Halkevleri Müfettişi oldu. Türkiye’nin her tarafını dolaşma fırsatı buldu. 1940 yılında Ankara’ya gelip Nazi baskısı sebebi ile tekrar dönmeyen Budapeşte Kadın Orkestrası üyesi olan Macar asıllı Irén Szalai (Türk vatandaşı olup Nilüfer adını almıştır) ile evlendi. Hiç çocukları olmadı. Aynı yıl “Türk Müzik Birliği” korosunu kurdu ve düzenli oda konserleri vermeye başladı. “Halkevlerinde Musiki” adlı bir kitap yayınladı. 1942 yılında İzmir Kemeraltı Çarşısının Dervişler caddesinde ( bugün Anafartalar Caddesi Mevlevihane’si) bulunan Mevlevi dervişlerinden dinlediği ezgilerden esinlenerek yazdığı Yunus Emre Oratoryosu ‘nu tamamladı. Bu eser 25 Mayıs 1946 tarihinde Ankara’da DilTarih Coğrafya Fakültesinde seslendirildi ve çok büyük bir başarı yakaladı. Bu eser Ahmet Adnan Saygun’un en önemli eseri olarak kabul edilir. Yunus Emre Oratoryosu Paris’te ve takiben 1958 yılında Birleşmiş Milletler kuruluş yıldönümünde New York’ta ünlü orkestra şefi Leopold Stokowski yönetiminde seslendirildi. Daha sonra bu eser İngilizce, Fransızca, Almanca ve Macarca ’ya çevrilmiştir.

İlk Devlet Sanatçısı

Ahmet Adnan Saygun 1946 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’na Kompozisyon ve modal öğretmen olarak atandı. Davetli olarak Londra ve Paris’e gitti. Buralarda halk müziği üzerine çalışmalar yapıp konferanslar verdi. Eserleri New York NBC, Orchestre Colonne, Berlin Senfoni Orkestrası, Northern Sinfonia, Julliard Quarttet gibi topluluklar birçok eserini seslendirmişlerdir. Başarıları üzerine 1948’de İnönü Armağanı, 1949’da Fransız Milli Eğitim Bakanlığı Akademik Nişanı, 1950’de Akademi Madalyası, 1951’de İtalya İtalya Devlet Nişanı ve Uluslararası Müzik Sosyetesinden Sibelius Bestecilik Madalyası verilmiştir. 1971 yılında çıkarılan Devlet Sanatçılığı Kanunu ile Türkiye’nin ilk Devlet Sanatçısı unvanını aldı. 1981 yılında Atatürk Sanat Armağanı, 1985’te Sanatçı Profesör unvanı verildi.

İlk Devlet Sanatçısı

Ölümü

Ahmet Adnan Saygun; Cemal Reşit Rey, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin ve Hasan Ferit Alnar ile birlikte müzik dünyasında Türk Beşler olarak adlandırılan gurupta yer alır. Eserlerinde Türk Halk ve Türk Sanat müziği etkilerini orijinalliğe dokunmadan görebiliriz. Saygun, 6 Ocak 1991 yılında yakalandığı Pankreas Kanseri nedeniyle İstanbul’da hayatını kaybetti.

Ahmet Adnan Saygun’un Eserleri

Kitapları: Türk Halk Musikisinde Pentatonizm (1936), Halkevleri ve Mektepler için Gençliğe Şarkılar- Rize, Artvin, Kars Havalisi Türkü, Saz ve Oyun Hakkında Bazı Malumatlar (1937), Halk Türküleri: Yedi Karadeniz Türküsü ve Bir Horon (1938), Halkevlerinde Musiki (1940), Yalan (1945), Karacaoğlan (1952), Lise Müzik Kitabı 1-2-3 –Halil Badi Yönetken ile (1955), Musiki Temel Bilgisi (1-1958, 2-1962, 3-1964, 4-1966), Mod Öncesi Ezgilerin Sınıflandırılması (1960), Toplu Solfej (1-1967, 2-1968), Töresel Musiki (1967), Bela Bartok’s Folk Music Research in Turkey (1976), Atatürk ve Musıki: O’nunla Birlikte, O’ndan Sonra (1982).

Eserleri: Birçok eseri vardır. En önemlileri;

  1. Divertimento-1930
  2. Manastır Türküleri-1933
  3. Özsoy Operası, Taşbebek, -1934
  4. Geçen Dakikalarım-1941
  5. Yunus Emre-1942
  6. Üç Türkü-1945
  7. Kerem-1952
  8. Partita-1954
  9. Töresel Musıki-1967
  10. Gılgamış-1970
  11. Köroğlu-1973
  12. Atatürk’e ve Anadolu’ya Destan-1981
  13. Poem-1986
  14. Kumru Efsanesi-1989