KIBRIS SORUNU DOSYASI : Kıbrıs Adası Neden Farklı Devletlerin İlgisini Çeken Kritik Bir Konumda ????


Kıbrıs Adası Neden Farklı Devletlerin İlgisini Çeken Kritik Bir Konumda ????

Akdeniz adası Kıbrıs hakkında her geçen gün yeni iddialaşmalar ve çekişmelerin haberini alıyoruz farklı devletler üzerinden. Küçücük bir ada deyip geçmeyin, Kıbrıs’taki petrol ve doğalgaz rezervleri, coğrafi konumu derken kendisi hakkında konuşulacak çok şey var.

abd’nin güney kıbrısta üs kurmak istemesi, bu hafta rusya’nın; abd ile kıbrıs’a üs pazarlıkları yapan rum yönetimini sert bir dille uyarması ve "böyle bir durumda karşı tedbirler alırız" açıklamasının ardından şimdilik rafa kalkmış gibi görünen istektir. zira rusya’nın açıklamasının ardından rum hükümeti, "kıbrıs’ın askeri yoğunluklu bir yer olmasını biz de istemeyiz" diyerek, bir anlamda geri adım attı. peki akdeniz’deki bu küçük adayı bu kadar önemli kılan nedir? sıkılmayacak olan varsa bunun nedenlerinin tarihsel ve güncel yansımalarına ilişkin fikriyatım şu şekilde:

tarih içinde akdeniz’in önemi

dünya tarihinin üç büyük imparatorluğu olan roma, bizans ve osmanlı imparatorluklarnın merkezi olan akdeniz, sadece bu imparatorluklara ev sahipliği yapmakla kalmamış, bölgedeki coğrafyalar arasında ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal etkileşim için bir köprü olmuştur adeta.

16. yüzyılda ege adalarıyla rodos, kıbrıs ve girit adalarını ele geçiren osmanlı imparatorluğu; suriye, mısır, cezayir, tunus ve trablus’taki askeri üslenmeleriyle akdeniz’i adeta bir iç denizi haline getirmiştir. böylece asya, afrika, avrupa kıtaları arasındaki dönemin en önemli ticaret yollarını da kontrol etmeyi başarmıştır. ne var ki ilerleyen dönemlerdeki coğrafi keşiflerle beraber yeni bölgelerin ve ticaret yollarının bulunmasıyla akdeniz ticareti azalmış; bu ise bölgeyi elinde bulunduran osmanlı imparatorluğu’nun ekonomisine ve gücüne büyük darbe vurmuştur…

18. yüzyılda rusya imparatorluğu’nun akdeniz’e inme ve bu bölgeyi ele geçirme yönelimi, akdeniz’in sahip olduğu stratejik önemin fark edilmesini sağladı. özellikle ingiltere ve fransa, rusya’nın bu yönelimini kendilerinin akdeniz politikaları için bir tehdit olarak gördüler ve 19. yüzyıla girerken bu bölgedeki etkinliklerini arttırdılar.

özellikle fransız devrimi’nin ortaya çıkardığı fikirler ve siyasi gelişmeler, akdeniz coğrafyasındaki dengeleri ciddi anlamda değiştirdi. bu dönemlerde ingiltere’nin hindistan yolunu kontrol altına almak isteyen napolyon, mısır’a saldırdı. bu durum akdeniz’de ingiltere ve fransa’nın karşı karşı gelmesine yol açtı. rusya ise boğazların kendisine açılmasını sağlayarak, akdeniz’deki etkin aktörlerden birisi olmayı başardı.

fransız devrimi’nin yansımalarından birisi olan milliyetçilik akımları, akdeniz’e kıyısı olan coğrafyaları da etkisi altına aldı. 1827 yılında navarin’de osmanlı’yı yenen ingiltere, fransa ve rusya, artık akdenize hâkim olmuşlardı; bunu yunanistan’ın bağımsızlığı takip etti ve akdeniz bambaşka bir “denge!” üzerine oturdu. bu dönemlerde fransa’nın afrika’da giriştiği sömürgeleştirme hamleleri ve mısır’da patlak veren mehmet ali paşa isyanı, güney akdeniz üzerindeki osmanlı hakimiyetini ortadan kaldırdı.

bu yüzyılda; düzenli ulaşımı sağlayan büyük tonajlı buharlı gemilerin ortaya çıkması, italya’nın birliğini sağlaması ve süveyş kanalı’nın açılması; akdeniz’in avrupa-uzakdoğu yolu üzerinde tekrar önemli bir rol oynamaya başlamasını sağladı. akdeniz üzerinden yürütülen ticari faaliyetler birkaç yıl içinde hızla arttı. bu durum akdeniz’e ilişkin başka aktörlerin de iştahlarını kabarttı ve almanya da bu alan üzerindeki rekabet için sahaya indi.

19. yüzyıl sonunda sömürgecilik mücadelesi şiddetlendi. fransa’nın 1881 yılında tunus’u işgal edip sömürgeleştirmesine karşılık, 1882 yılında ingiltere de mısır’ı işgal ederek yerleşti. 1800’lü yılların sonları ile 1900’lü yılların ilk çeyreği, akdeniz’in paylaşılması yolunda yapılan çok sayıda anlaşmaya sahne oldu:

1887 yılında ingiltere, italya, avusturya, ispanya arasında,

1900 ve 1902 yıllarında fransa ile italya arasında,

1904 yılında fransa ile ingiltere ve fransa ile ispanya arasında bu doğrultuda çeşitli antlaşmalar yapıldı.

1900 yılında Doğu Avrupa

bu paylaşım sürecinden eli boş çıkan italya, osmanlı devleti’nden trablusgarp ve bingazi ile rodos ve oniki adayı aldı. balkan savaşları ise, osmanlı’nın avrupa’dan neredeyse tamamen uzaklaşmasıyla sonuçlandı ve osmanlı imparatorluğu tamamen asya sınırlarına çekildi. bu dönemde avrupa’yı altüst edecek olan birinci dünya savaşı patlak verdi. savaşın sonunda osmanlı, rusya ve avusturya-macaristan; akdeniz’den çekilmek zorunda kaldı. böylece akdeniz’de, yollara hâkim üsleri olan iki büyük devlet kalmıştı: 1920’de, suriye ve lübnan’ı “manda” idaresiyle kendine bağlayan fransa; filistin, ürdün ve ırak’ta manda idareleri kuran, böylelikle de musul petrollerine el koyan ingiltere. artık sıra ortadoğu petrolleri macerasına gelmişti.

balford beyannamesi ile ortadoğu’da baş gösteren siyonist hareket, işgal altındaki mısır, fas, libya ve suriye’de başlayan ayaklanmalar, milliyetçiliğin tırmanışı ve bütün dünyayı vuran ekonomik kiriz akdeniz’in parçalanmak üzere olduğunu haber veriyordu. italya’nın 1938 yılında arnavutluk’u ilhak etmesini izleyen ikinci dünya savaşı sonrasında akdeniz, petrol ve sömürgecilik savaşının ve bu sömürgeleştirme savaşlarına karşı verilen mücadelelerin ortasında buldu. ingiltere ve fransa doğu’da ve kuzey afrika’daki sömürgelerinden çekilmek zorunda kalmıştı. bu yeni durum, akdeniz kıyılarında yeni karışıklılıkları beraberinde getirdi. israil’in yapay bir devlet olarak oluşturulması (1947); cezayir ayaklanması (1954-1962), albay nâsır’ın süveyş kanalı’nı millîleştirmesi (1956) gibi. bu olaylar batı avrupa için akdeniz’in, enerji nakli konusundaki hayati önemini gözler önüne serdi. ingiltere’nin kıbrıs’tan çekilmesi ve akabinde gelişen olaylar ise günümüze kadar gelen sorunların zeminini yarattı adeta. ve bütün bu gelişmeler, binlerce yıl boyunca medeniyetin beşiği olarak anılan akdeniz’in, petro-ticaret ve stratejik konumu nedeniyle çatışmalar üssüne dönüşmesi sürecinin birer parçası oldu.

Girne

günümüzde akdeniz’in önemi

son yıllarda yapılan enerji kaynaklarına ilişkin araştırmalar, akdeniz’in enerji bakımından önemini gözler önüne sermiştir. bp’nin 2017 yılında yayınladığı istatistiklere göre, 2016 itibarıyla dünya doğal gaz rezervlerinin %42.5’i ortadoğu’da bulunmaktadır ve bunun önemli bir kısmı da doğu akdeniz’de yer almaktadır. bölgenin, enerji rekabeti sahası olmasına kapı aralayan en önemli gelişme, israil’in 2009 yılında tamar bölgesinde doğal gaz yatakları bulması olmuştur. daha sonra sırasıyla yine israil kıyılarına yakın levant (leviathan) bölgesi, kıbrıs adası güneyinde afrodit bölgesi ve mısır açıklarında zohr bölgesinde zengin hidrokarbon ve doğalgaz yatakları olduğu tespit edilmiş ve bölgenin önemi daha da artmıştır. birleşik devletler jeolojik araştırmalar (u.s. geological survey – usgs) 2010 yılındaki bir raporunda levant havzasında 3.5 trilyon metre küpe yakın keşfedilmemiş doğal gaz rezervi ile yaklaşık 1.7 milyar varillik petrol rezervi olduğunu belirtmiştir. levant havzasından çıkartılması beklenen doğalgazın %39.66’sına sahip olan noble enerji, bölgedeki rezervin son 10 yılda dünyada bulunan en büyüğü olduğunu belirterek, bunun israil’i doğalgaz ihracatçısı bir ülke konumuna geçirme potansiyeline olduğunu ifade etmiştir.

doğu akdeniz’deki enerji kaynakları henüz tamamen tespit edilebilmiş değil örneğin türkiye ve lübnan kendi alanlarında henüz dişe dokunur bir araştırma yapmış değiller. dahası şu an devam eden bir dış destekli işgal/sömürgeleştirme savaşının pençesinde olan suriye de, suların durulması halinde rus enerji şirketleri ile bölgede petrol ve doğalgaz araştırmalarına devam edeceğini açıklamıştı. hal böyle olunca petrol sahalarının haklarına ilişkin bölge ülkeleri arasında sık sık anlaşmazlıklar oluşuyor.

kktc’nin onayını almadan ve 1959 zürih ve londra antlaşmaları ile 1960 lefkoşa anlaşmalarına aykırı hareket eden güney kıbrıs rum kesimi, bölge devletlerle enerji bölgelerinin belirlenmesine ilişkin çeşitli anlaşmalara imza atmakta, bu enerji alanlarını ihalelere açmaktadır. bu gerçekliğe ve uluslararası geçersizliğe karşın güney kıbrıs rum kesimi, 26 ocak 2007’de kabul ettiği bir yasa ile adanın güneyinde 13 petrol arama ruhsat sahası tespit ve ilân etmiş, aynı yıl amerikan noble enerji şirketi’ne güneydeki 12. bölgede araştırma yapma ruhsatı vermiştir. ancak 1, 4, 5, 6 ve 7 no’lu sahalar türkiye’nin 2 mart 2004 tarih ve 2004/turkuno dt4739 sayılı notası ile haklarını saklı tuttuğu kıta sahanlığı alanı ile çatışmaktadır. türkiye, bm genel sekreterine 2007’de bir mektupla itirazlarını bildirmiş, rum yönetimi’nin doğu akdeniz’deki sınırlandırma ve araştırma faaliyetlerinin türkiye’nin meşru haklarını ve uluslararası hukuku ihlâl ettiğini bildirmiştir.

Petrol için kullanılan bir sondaj gemisi.

doğu akdeniz’de lisanslandırma faaliyetleri geçen zaman içinde artmış ve amerikan exxon mobil, fransız total, italyan eni, rus novatek firmaları (ve dolaylı olarak bunların arkasındaki devletler) güney kıbrıs rum kesimi, israil, mısır ve lübnan ile vardıkları anlaşmalar ile bölgedeki ihtilâflara dâhil olmuşlardır.

israil ve lübnan arasında da sınırlandırmaya ilişkin süregelen bir ihtilâf mevcuttur ve ilân edilmiş alanlarda bir çatışma vardır. lübnan’ın ihtilaflı alana ilişkin arama ruhsatı vermesi ise taraflar arasındaki gerilimi tırmandırmıştır. yine israil, filistin’in gazze şeridinin doğu akdeniz’in kaynaklarına erişimini engellemekte ve bu konudaki hak taleplerinin önünü almaktadır.

elbette işin tek belirleyeni bölgedeki enerji kaynakları değil, aynı zamanda ortadoğu ve hazar bölgesindeki doğalgaz ve petrol kaynaklarının enerji nakil hatlarının denetimidir de. gerek ırak ve suriye’de süren savaş, gerek akdeniz’deki çatışmalar, bölgedeki stratejik konumlara üslenmek kadar bu enerji nakil hatları üzerinden de patlak vermektedir.

stratejik konumu, sahip olduğu enerji kaynakları, yer altı maden zenginliği, enerji nakil hatları için ideal bir rota olması, bölgenin kontrolü için uygun bir stratejik konum olması, bölge ülkelerinin sahip oldukları büyük pazar ve iş gücü… bu faktörler, akdeniz ve ona kıyısı olan ülkelerde bugünlerde süregiden savaş, çatışma, ekonomik istikrarsızlaştır, iç çatışmaların başlatılması gibi olayların temel nedeni olarak önümüzde duruyor. zaten bölgenin bu öneminin farkında olan abd, yıllar öncesinden bölgedeki etkinliğini arttırmak için çeşitli askeri işgaller ve saldırılar gerçekleştirmişti. baba ve oğul bush dönemlerinde bu politika zirve noktaya taşındı. abd’nin eski dış işleri bakanı condoleezza rice, 7 ağustos 2003 yılında the washington post gazetesi için kaleme aldığı makalede, “ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek, buna türkiye de dahil” derken tam da bu önemden yola çıkarak ortadoğu ve yakın asya bölgelerinin abd’nin menfaatlerine uygun şekilde dizayn edileceğine işaret ediyordu. nitekim bu ülkelerin birçoğunda sözü edilen değişiklikler oldu. ilk etapta büyük ortadoğu projesi denilen, sonradan kapsamı genişletilerek genişletilmiş ortadoğu ve avrasya projesi olarak adlandırılan abd projesinin temelinde, akdeniz bölgesinin ve ortadoğu’nun kontrolü yatıyor.

Güney Kıbrıs’ın 13 parsele ayırdığı bölgede yer alan 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 numaralı bloklar; Kuzey Kıbrıs’ın TPAO’ya petrol ve doğalgaz arama ruhsatı verdiği A, B, C, D, E, F ve G bölgeleriyle kesişiyor. / Görsel: DW

rusya’nın suriye için kalkan olması, abd’nin ortadoğu’da “demokrasi havarisi” kesilmesi, israil’e bölgede verilen geniş destek, arap ülkelerinde baş gösteren yeniden dizayn süreçleri, suriye’de patlak veren savaş, ırak’ın durumu, türkiye’de devlet eliyle atılan bir dizi adım… bunların tamamı küresel aktörlerin bölge üzerindeki dolaylı savaşlarının birer hamlesi ve yansıması. bu nedenle her ne kadar ingiltere’nin üssü olması hasebiyle abd kıbrıs’taki üs talebinden uzak durmaya razı olur gibi görünse de, kıbrıs’taki olası bir üs abd için bölgede kilit bir rol oynayabilir. bunu sadece ortadoğu için değil, ilerleyen dönemlerde türkiye’ye ilişkin olası senaryoları için de istemektedir. ancak tarihin cilvesine bakın ki, abd’nin akdeniz/ortadoğu ve avrasya politikaları bizi ruslarla aynı saflara itiyor.

bakalım bu ülkeyi yönetenler, akdeniz ve ortadoğu’da ateşlenen bu bombanın farkına vararak milli menfaatlerimiz için doğru pozisyon alabilecekler mi? şahsen ege adalarının gün be gün yunanistan’a terk edilmesini, “ben bop eşbaşkanıyım” sözlerini, suriye politikasını, gürcistan ve ukrayna ile ilişkileri, ırak politikasını düşündükçe buna pek de kanaat getiremiyorum. ancak elbette bu ülkenin selameti ve bekası için herkes gibi benim de temennim, “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibiyle ülke güvenliğinin sağlanması adına bölge ülkelerinde abd eliyle yaratılan çatışmalardan uzak kalınması, komşu ülkelerin egemenliklerine saygı duyulması, milli politikalar geliştirilmesi, ülke içerisindeki bölünmüşlüğün yeni bir birliktelik ruhuna evriltilmesi, milli bir ekonominin ve gelişmiş bir üretim ve eğitim sisteminin tesis edilmesi, devletin tüm kurumlarının liyakat ve devamlılık esası üzerinden güçlendirilmesidir. aksi halde ortadoğu denilen kurtlar sofrasında, savunmasız bir kuzu olmak kaderimiz olacak.

Arap-İsrail Savaşı DOSYASI /// ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu


ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940

28 Mayıs 2020

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Mayıs 2020

Kaynak: Refuteit

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1517-1917)

1517 yılında Osmanlı İmparatorluğunun işgali sonrasında ülke dörde bölünerek Şam’a bağlanmış ve İstanbul’dan yönetilmiştir. Bu dönemde 1564 yılında Muhteşem Süleyman, Yahudi göçü için düzenlemeler getirmiştir. Bu dönemde Kabbalah (Yahudi Mistizmi) gelişmiş ve Yahudi yasalarının çağdaş sınıflandırması yapılmıştır. 1860 yılında Kudüs duvarları dışında ilk Yahudi yerleşim birimi inşa edilmiştir. 1882-1903 yılları arasında esas olarak Rusya’dan ilk büyük göç dalgası (Aliya) yaşanmıştır.

1887 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland, Filistin’in Siyonistler açısından önemini göz önüne alarak, Osmanlı İmparatorluğuna bir Yahudi elçi görevlendirmiş, sonraki 30 yıl boyunca demokrat ve cumhuriyetçi başkanlar da aynı uygulamayı sürdürmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun En Geniş Sınırları

1897 yılında ilk Siyonist Kongre Theoder Herzl tarafından İsviçre’de düzenlenmiştir. Kongrede Dünya Yahudi Ajansı kurulmuştur. Ajansın ilk yıl temsil ettiği ajans sayısı 117, sonraki yıl ise 600’dür. Siyonist Kongre sonrasında Viyana’dan iki haham Filistin’e gönderilir. Filistin’in % 96’sı Müslüman ve Hristiyan’dır ve toprağın % 99’nu ellerinde bulundurmaktadırlar. Hahamlar yazdıkları mektupta: ‘‘Gelin güzel ama başka bir adamla evlenmiş.’’ diye yazarlar.

1904-1914 yılları arasında Rusya ve Polonya’dan ikinci büyük göç dalgası yaşanmıştır. 1909 yılında, Kinneret Gölü kıyısında Degania’da ilk kibutz (kolektif Yahudi çiftliği) ve tamamen Yahudi olan ilk modern şehir olan Tel Aviv kurulmuştur. 1917 yılında 400 yıllık Osmanlı dönemi, İngilizlerin işgaliyle sona ermiştir.

İngiltere Dönemi (1917-1948)

İngiltere dönemi; 1948 yılında İsrail Devletinin resmi olarak ilan edilmesine kadar sürmüştür. 1919-1923 yılları arasında üçüncü büyük göç, esas olarak Rusya’dan olmak üzere yaşanmıştır. 1920 yılında Histadrut (Yahudi İşçi Federasyonu) ve Haganah (Yahudi Savunma Organizasyonu) kurulmuş ve Yahudi toplumu tarafından Vaad Leumi (Milli Konsey), işleri düzenlemek maksadıyla oluşturulmuştur.

Bir Yahudi göçmen gemisini inceleyen İngiliz askerleri, 1948, Haifa. Kaynak: National Army Museum.

İlk Yahudi çiftçi kooperatifi olan Nahalal 1921 yılında kurulmuştur. 1922 yılında Milletler Ligi, İngiltere Filistin (İsrail Ülkesi) manda yönetimini onaylamıştır. 1924 yılında ilk teknoloji enstitüsü olan Technicon Hayfa’da kurulmuştur. 1924-1932 yılları arasında esas olarak Polonya’dan dördüncü büyük göç yaşanmıştır. 1925 yılında Hebrew Üniversitesi açılmıştır. 1929 yılında Hebron Yahudileri Arap militanların toplu katliamına maruz kalmıştır.

1931 yılında Yahudi yeraltı teşkilatı Etzel kurulmuştur. 1933-1939 yılları arasında esas olarak Almanya’dan olmak üzere beşinci büyük göç yaşanmıştır. 1936-1939 yılları arasında, Arap militanlar tarafından kışkırtılan Yahudi karşıtı isyanlar yaşanmıştır. 1939 yılında İngiltere tarafından hazırlanan bir ‘‘White Paper’’ kapsamında Yahudi göçü, acil durumlar hariç yılda 10.000 rakamı ile ciddi bir şekilde sınırlandırılmıştır.

1939-1945 yıllarında Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı – Büyük Felaket yaşanmıştır. 1941 yılında Lehi yeraltı hareketi oluşmuştur; Haganah’ın Palmach vurucu gücü oluşturulmuştur. 1944 yılında İngiliz kuvvetlerinin parçası olarak Yahudi Tugayı kurulmuştur.

İsrail 1948 yılında David Ben-Gurion tarafından bağımsızlığı ilan edilen bir devlettir. 1886-1973 yılları arasında yaşayan Gurion, İsrail’in kurucu babası olarak tanınmaktadır. Gençliğinde sosyalizm ve Siyonizm’e tutku duyan Gurion 1906 yılında Filistin’e göç etmiştir. 1935 yılında Yahudi Ajansı başkanlığına seçilmiş ve 1948 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür. 1948 yılından, 1950 yılının başlarında kısa bir dönem hariç olmak üzere, emekli olduğu 1963 yılına kadar İsrail başbakanlığı ve savunma bakanlığı görevlerini yürütmüştür.

Lisan öğrenmede büyük becerisi olan Gurion anadili olan İbranicenin yanı sıra, Türkçe, İngilizce, Rusça, Fransızca, Almanca ve hayatının son dönemlerinde İspanyolca ve antik Yunanca öğrenmiş fakat ironik bir şekilde, neredeyse bütün hayatını aralarında geçirdiği Arapların dilini öğrenmemiştir. Filistinliler Gurion’u zalim, duygusuz ve ırkçı bir sima olarak görürlerken, birçok Yahudi, Siyonist ve Batı halkı onu Yahudi halkının ‘‘kurtarıcısı’’ olarak görmektedirler.

David Ben-Gurion İsrail Devletinin doğuşunu ilan ediyor.

14 Mayıs 1948 tarihinde İngiliz Mandası sona ermiş ve aynı gün Yahudi Ajansı Başkanı David Ben-Gurion tarafından İsrail Devletinin kurulduğu ilan edilmiştir.

Kitlesel katliamlar ve 725.000 Filistinliyi yurtlarından ettikten sonra dünyanın her yerinden Siyonist parti liderleri, 14 Mayıs 1948 günü, Tel Aviv Rothschild Bulvarında bulunan Tel Aviv Müzesinde ‘‘İsrail Devletinin Kuruluş İlanı’’ adını verdikleri belgeyi imzalamak maksadıyla bir araya gelirler.

İsrail devletinin kuruluşunu ilan etmek üzere bir araya gelen 37 Siyonist liderin en yaşlısı 82, en genci ise 30 yaşındadır. İçlerinden üçü gelecekte başbakan, biri cumhurbaşkanı, 14’ü de bakanlık görevlerinde bulunacaktır. 37 Siyonist’ten sadece bir tanesi Filistin topraklarında doğmuştur.

Geri kalan 36 Siyonist liderden 13’ü Rusya, 11’i Polonya, ikisi Romanya, ikisi Almanya, ikisi Letonya, ikisi Litvanya, biri Avusturya, biri Macaristan, biri Danimarka ve biri de Yemen topraklarında dünyaya gelmişlerdir. Çoğunluğu 1920 ile 1940 yılları arasında Filistin topraklarına göç etmiş, hatta bir tanesi 1947 yılında Filistin’e gelmiştir.

Kurulduğu ilan edilen İsrail Devleti aynı gün Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınır, ABD’yi üç gün sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) izleyecektir.

15 Mayıs günü İsrail, beş Arap devleti tarafından işgal edilmiştir. Mayıs 1948- Temmuz 1949 tarihleri arasında Bağımsızlık Savaşı sürmüştür. Savaş sonrasında 1.200.000 nüfuslu Filistin halkının 750.000’i yaşadığı yerlerden ayrılmak zorunda kalmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri kurulmuştur. Kudüs yakınlarında bulunan Deir Yasin köyünde, Siyonist Irgun örgütüne bağlı militanlar tarafından kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledilmiştir. Filistinliler 15 Mayıs gününü Al Nakba (Büyük Felaket) günü olarak ilan etmişlerdir.

1948 Arap-İsrail Savaşı

1948 Arap-İsrail savaşı, İsrail’in 14 Mayıs 1948 günü İsrail Devletinin kuruluşunu ilan etmesi üzerine patlak veren kanlı savaşların ilk örneğidir. 1948 yılı savaşı birkaç uluslararası ve bölge içi faktörler nedeniyle yaşanmıştır. Savaş yeni kurulan İsrail’in zaferiyle sonuçlansa da bölgesel politikaların yanı sıra uluslararası ilişkiler üzerinde de etkileri bugün de görülen çok önemli sonuçlar doğurmuştur.

Foto: Nostalgia Central

Savaşın nedenleri Siyonizm, Arap milliyetçiliği ve İngiliz dış politikasıdır, dört önemli sonucu ise hayatlarını kaybeden insanlar, Filistin mültecileri sorunu, Araplar arasındaki bölünmeler ve arazi değişimleridir.

Klasik Siyonist düşüncenin temeli ‘‘Vadedilmiş Topraklar’’ temeline dayansa da Avrupa’da yıllarca süren Yahudi aleyhtarlığı modern politik Siyonizmin ve bundan kurtulmanın ancak Avrupa’dan fiziksel olarak ayrılmakla sağlanabileceği fikrinin doğuşuna hizmet etmiştir. İsrail toprağına olan dinsel ve kültürel bağlar Filistin topraklarına yönelik mantıksal toprak talebinin ve Yahudi sorununa kesin ve kalıcı çözümün temelini oluşturmuştur. Avrupa’daki soykırım da bir Yahudi devleti oluşturulması yönünde yeni ve kararlı bir tutum sergilenmesine neden olmuştur. Siyonizm olmasaydı, Yahudiler belki de asla bir Yahudi devleti oluşturma düşüncesinde olmayacaklarından, Arap-İsrail çatışmaları meydana gelmeyecektir.

1948 savaşçının diğer bir nedeni de Arap milliyetçiliğidir. Arap milliyetçiliğinin temelleri ortak dil, İslam dini ve Orta Doğu tarihinden doğmuş ve Arap milliyetçileri Arap Ligi altında siyasi iş birliği yapmak istemişlerdir. Modern Arap milliyetçiliği 18’inci asır sonlarında, kısmen Avrupa sömürgeciliğine karşı doğmuştur. Araplar batılı idarecileri genellikle İsrail yanlısı olarak algılamışlardır.

Deir Yassin Katliamı. Foto: Signs of the Times

Radikal Arap milliyetçilerine göre İsrail, sadece Filistin topraklarında yaptıklarından ötürü değil özellikle petrol kaynaklarına Batılı emperyalist yaklaşımı nedeniyle de düşman bir ülkedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun bir Yahudi devleti kurulması yönünde karar alması radikal Arap milliyetçilerini haklı çıkarmış ve Batı hakkında yanılmadıklarının ispatı olmuştur. Arap liderler, Avrupalıların Yahudi soykırımı nedeniyle neden kendilerinin acı çekmek zorunda olduklarını anlamamıştır. Arap milliyetçiliği, Arapların birleşme ve sadece Siyonizm’e değil batılı güçlere karşı savaşmalarını sağladığından 1948 savaşının önemli nedenlerinden bir tanesidir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir nedeni de İngiliz dış politikası ve sonucunda da Birleşmiş Milletlerin Orta Doğu ile ilgili politikasıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında her iki taraf ta (Siyonistler ve Arap milliyetçileri) Filistin topraklarının İngilizler tarafından kendilerine söz verildiğine inanmışlardır.

İkinci Dünya savaşı sonrasında Filistin toprakları İngiliz mandası altındadır. Avrupalı Yahudilerin Nazi Almanya’sı tarafından katledilmesi durumu kökten değiştirir. Avrupalı Yahudilere duyulan sempati sorumluluk duygusuyla da birleşince İngiltere Yahudilerin Filistin topraklarına göçüne izin vermesi yönünde ağır baskı altında kalır. İngilizler soruna çözüm bulamadığından problemi Birleşmiş Milletlere devretmeye karar verir. Birleşmiş Milletler bir komite kurar ve bu komitenin de kararı öncekilerinki gibi olur: iki tarafın da iddiaları eşit derecede haklıdır ve tek çözüm iki toplumun ayrılmasıdır. İki taraf da bu karardan memnun kalmadığı için silahlanmaya başlar.

1948 Arap-İsrail savaşının mültecileri. Foto: Government Press Office/Flickr

1948 savaşının dört önemli sonucundan ilki; her iki taraftan da sadece askerlerin değil, masum sivillerin de hayatlarını kaybetmesidir. Örneğin Deir Yassin katliamında 245 erkek, kadın ve çocuk acımasızca katledilmiştir. Misilleme yapan Araplar da çoğunluğu doktor ve hastabakıcı olmak üzere 77 Yahudiyi katletmiştir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir önemli sonucu da Filistinli mülteciler sorunudur. Savaşın sonuna kadar, BM tahminlerine göre 349 Filistin kasaba ve köyünde evlerinden uzaklaştırılan mülteci sayısı toplam 940.000’dir. İsrail tarafı mültecilerin Arap devletlerine entegre edilmelerini talep ederken Araplar, mültecilerin kendi evlerine dönmelerini savunmuştur.

Arapların yenilgisinin de çok önemli sonuçları olmuştur. Sözde Arap Liginin Araplar arasında beraberlik ve iş birliğini sağlayamadığı açık ve net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bütün Arap hükümetleri kendi çıkarlarına yönelik hareket etmişlerdir. Ürdün Kralı Abdullah, toprak kazanımı karşılığında İsrail devletini kabul etmek istemektedir. Bu nedenle Arap devletleri bölünürler. Arap yenilgisinin diğer önemli bir sonucu da iç tepkilere neden olmasıdır; mevcut liderlerin sorgulanmasına, devrimlere, askeri darbelere ve istikrarsızlığa öncülük etmiştir. Örneğin 1948 yenilgisi Suriye için büyük bir trajedi olmuş ve kişisel başarısızlık ulusal bir felaket olarak görülmüştür.

Arap-İsrail savaşının diğer bir sonucu da toprak değişimleri olmuştur. İsrail, topraklarını %21 oranında artırdığından savaştan kârlı çıkan taraf olmuştur. İsrail’in hiçbir toprak hakkı olmadığına inanan Araplar açısından bu durum düşmanlığın daha da artmasına neden olmuştur. Ürdün Batı Şeria’yı, Mısır da Gazze şeridini aldığından Arap devletleri de toprak kazanmış durumdadır. Fakat toprakları İsrail ve Arap devletleri arasında paylaşıldığından, Filistin artık kendi başına bir devlet kurma hakkını kaybetmiş durumdadır.

YARGI DOSYASI /// ZAFER ARAPKİRLİ : Devlet ve sırları


ZAFER ARAPKİRLİ : Devlet ve sırları

26 Haziran 2020

Son yıllarda giderek daha da sık ziyaret eder olduğumuz Çağlayan Adliyesi’nde, çarşamba günkü duruşmalar sonunda, aralarında sütun arkadaşım sevgili Barış Terkoğlu’nun da bulunduğu üç meslektaşımızın 4 aylık haksız tutukluluk hali sona erdi. Üç meslektaşımız da hukuksuzluğun kurbanı olmayı sürdürüyorlar.

Terkoğlu’na, Aydın Keser ve Ferhat Çelik’e geçmiş olsun derken Murat Ağırel, Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç’ın da bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum.

Yargılandıkları dava dosyasının, daha önceki pek çok kumpas davalarının ruhu ile benzerlik gösteren ve adeta hukuk tarihine geçecek şekilde, “Olmayan bir suçu önce dizayn ve sonra imal edelim. Sonrası sanığa kalmış. O kendi ispatlasın masumiyetini” şeklindeki içeriği ortada. Kendileri ve avukatları, bu konuda (gerçek anlamda da) kitap boyutunda ve hukuk teorisi arşivlerine de girecek nitelikte savunmalar yaptılar.

Özetle; daha önceden açık kimlikleri ve görevleri, üstelik en üst düzeyde resmi ağızlarca açıkça dillendirilmiş istihbarat görevlilerini “deşifre etmek” gibi bir suçu işlemedikleri halde, sırf muhalif kimlikleri, yazdıkları kitaplar ve bağımsız, boyun eğmeyen nitelikleri nedeniyle, üzerlerine bu “fabrikasyon suç” yapıştırılmak isteniyor.

Dileriz, ceza hukukun temellerinden biri olan “Delilden sanığa gitme” ilkesi sonunda çalışır ve tam tersi mantıkla açılmış bu dava da daha önceki kumpas davaları gibi bir an önce düşer ve meslektaşlarımızın hepsi özgürlüklerine kavuşur.

Ben bu vesile ile olayın bir başka yönüne, “Devletin gizli faaliyeti, gizli görevlileri ve devlet sırrı” kavramları üzerinde biraz durmak istiyorum.

Her meşru devletin, “ortalık yerde görünmeyen, rutin açıklamalarla ifşa edilemeyecek, ülke güvenliği alanında sivil ve askeri örgütlenmeleri ve bu yapılarda görevli kamu görevlileri üzerinden içeride ve dışarıda bazı faaliyette bulunma” hakkı vardır. Buna genel bir tanımlama ile “gizli istihbarat toplama ve operasyon faaliyeti” diyebiliriz. Buraya kadar kimsenin itiraz edebileceği bir durum yoktur. Örnek vermeye de gerek yoktur. Dünyanın en büyük güçlerinin en bilinen “marka” teşkilatlarının ve ülkemizin bu birimlerinin tarihi uzun yıllara dayanır.

Sorun, bu noktadan sonra başlıyor.

Devletlerin demokrasi seviyelerine ve olgunluklarına bağlı olarak, bu faaliyetlerin de aynen “açık” faaliyetleri gibi, bir tür denetime tabi olması esastır. Yani, “Devlet olma hakkı. Meşru bir yapı olma hakkı” yönetme konumunda bulunanlara bu “gizlilik imtiyazını” kullanarak yasadışı (ulusal ya da uluslararası düzeyde) iş yapabilme özgürlüğü tanımaz. Daha da açık ifade edeyim, “Yürütme”nin elindeki bu “Gizli iş yapabilme araçları ve ehliyetinin” kötüye kullanılıp kullanılmadığı ülkelerin en üst denetim makamları, en başta da “Yasama Organı” ve “Yargı”nın da denetimine açık olmalıdır.

Elbette, işin muhtevası gereği her gizli faaliyetin (gizlilik derecesine bağlı olarak) ortalık yerde konuşulup tartışılması mümkün olmayabilir. Bunun ülke güvenliği (bakın özellikle Devlet sözcüğünü kullanmıyorum – Devlet’i, yürütme organını elinde bulunduranlarla özdeş anlamda kullananlara karşı kasten yapıyorum bunu) açısından önemini kimse göz ardı edemez.

Ancak bu denetim zorunluluğu ve bu zorunluluğu, “icracı makamların” omuzlarında hissetmesi, son derece büyük bir önem taşıyor. “Ucu açık bir ehliyet” demokrasilerde hem söz konusu olamaz, hem de önemli mahzurlar taşır. O yüzden, mesela demokrasisi bizden daha gelişkin rejimlerde (ABD ve Britanya’yı başat örnekler olarak vereyim) Yasama Organı (ABD Kongre ve Britanya Avam Kamarası) ilgili komisyonlarında (okumak ve bilgilenmek isteyenler için) bu tür “hesap sormaların” sayısız örnekleri vardır.

Hesap sormak babına girmişken, “kamu adına” hesap sorucu Dördüncü Kuvvet, medyanın da bu anlamda “kamusal” denetimini kimsenin denklem dışı tutmaması gereği de ortadadır. Yani “Medyayı ilgilendirmez bu işler” deyip geçmemelidir kimse. Daha da açık yazayım: Gerektiğinde medya da yasalar ve medya etiği çerçevesinde “Devletin, meşruiyet dışına çıkıp çıkmadığını denetleyebilme hakkı ve daha da ötesinde vazifesi” ile doğal olarak donatılmıştır.

“Nazik ve netameli” mevzular bunlar. Biliyorum. Ama “Size ne kardeşim?” mantığını sorgulamak gerektiğinden, bir not düşmek adına yazmak istedim bunları. Unutmayın, çok eskilerde bir Batılı devlet insanının vurguladığı şu doğruyu hatırlatarak:

“Demokrasilerde, kamusal yaşamda sadece insanların dini inançları ve sandıkta oyunu hangi partiye attığı ve tabii ki ülkenin savunma-savaş planları gizlidir. Ondan gayrı gizli (ve örtülü) bir şey olamaz.”

ÖZELLEŞTİRME DOSYASI : Son 16 yılda 278 devlet kurumundan 207’si özelleştirildi


Son 16 yılda 278 devlet kurumundan 207’si özelleştirildi

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Ak Parti iktidarının 16 yıllık iktidarlığı döneminde 278 devlet kurumundan 207’sinin özelleştirildiğini açıkladı.

Ak Parti’nin özelleştirme ısrarı kamu kurumlarının elden çıkarılmasıyla sonuçlandı. CHP’li Haydar Akar, kamunun elinde sadece 71 kurum kaldığını söyleyerek "Üretimden vazgeçtiler. Ekonomik krizin ana sebebi bu" dedi.

Türkiye’de cumhuriyet döneminin ilk yıllarında devlet yatırımlarına büyük önem vererek şeker, demir, kağıt, çay, fındık, elektrik, taş kömürü gibi üretim yapan büyük fabrikalar inşa edildi. 1990’lı yıllarda büyük bir özelleştirme rüzgarına kapılan Türkiye’de birçok kamu kuruluşu özelleştirmeden nasibini aldı. AK Parti’nin hızlı özelleştirme politikaları sonucu şu an devlete ait ya da devletin ortak olduğu yalnız 71 kurum kaldı. 1995’te Türkiye’de kamu işletmelerinin sayısı 278’di. Özelleştirmelerle birlikte 2000’li yılların başında bu sayı 240’a, AK Parti döneminde ise devlete ait ya da devletin ortak olduğu yalnız 71 kurum kaldı.

“SORUMLUSU AK PARTİ’DİR”

Konuyla ilgili Sözcü’ye açıklamalarda bulunan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Kocaeli Milletvekili ve Parti Meclisi Üyesi, önceki dönem KİT Komisyonu Üyesi Haydar Akar, ekonomik krizin temel nedeninin üretimden vazgeçip tüketime yönelmek olduğunu söyleyerek “Bunun en büyük sorumlusu AK Parti’dir” dedi. Haydar Akar açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “1980 yılında Türkiye’deki kamu iktisadi işletmelerinin sayısı 166’ydı. Bu rakam kimi şirketlerin bünyesinde kurulan yan işletmelerle birlikte arttı. 1995 yılında Türkiye’de kamuya ait işletmelerin sayısı 278’di. Türkiye Cumhuriyeti bu işletmelerin büyük bir bölümünden kâr elde ediyordu. Kâr getirmeyen işletmeler ise vatandaş için hizmet üretiyordu. Bu işletmelerle zaman içerisinde ilgilenen olmadı. İşletmelerde yer alan makineler eskidi, kadrolar şişti. Bu da işin bahanesi oldu. ‘Zarar ediyor’ denilerek düğmeye bir bastılar, Türkiye’nin doğusundan batısına ne var ne yok sattılar.”

TELEKOM, HATALAR SİLSİLESİ

CHP Kocaeli milletvekili Akar, AK Parti döneminde özelleştirmede müthiş bir artış görüldüğünün altını çizerek, “Son olarak şeker fabrikalarının da satılmasıyla birlikte Türkiye’de kamuya ait işletme sayısı 71’e kadar düştü. Bu özelleştirmeleri öyle gözü kapalı ve kör bir anlayışla yaptılar ki bunun da son örneğini Türk Telekom’da gördük. Bir firma adeta Türkiye Cumhuriyeti’ni dolandırdı ve kaçtı.

Türkiye Cumhuriyeti bankalarından çektiği kredilerle, Türk Telekom mülklerini ipotekleyerek özelleştirme ihalesini kazanan firma, birkaç yıl boyunca vatandaştan para topladıktan sonra kredi borcunu ödemedi ve çekti gitti. AK Parti döneminde yapılan neredeyse bütün işler gibi bunun da ne kadar büyük bir hatalar silsilesi ile yapıldığını gördük” şeklinde konuştu.

“SEKA SATILDI, TUVALETTE KULLANACAK KAĞIT BULAMIYORUZ”

Satılan kurumların parlak dönemlerinde ihracat yaptıklarını ve ülke ekonomisine ciddi katkılar sunduklarını savunan Akar, sözlerini şöyle sürdürdü: “8 ilde üretim tesisi bulunan SEKA Kağıt Fabrikası, Japonya’ya bile kağıt ihraç ediyordu. Böylesi büyük bir üretim alanını hiçe sayan AK Parti yüzünden bugün ülkede döviz kuru her geçen gün yükseliyor. Çok derin bir yarayı yara bandıyla kapatmaya çalışıyorlar ancak ekonomi kangren olmuş durumda. Bunun yanında özelleştirmeler nedeniyle parayla satın alınacak ürün bile bulunamıyor. Yine SEKA satıldığı için gazete basacak, kitap yapacak, tuvalette kullanacak kağıt bulamıyoruz.”

İŞTE AK PARTİ’NİN SATTIKLARI

– Paşabahçe Cam Sanayi
– Ereğli Demir Çelik
– İskenderun Demir Çelik
– ASELSAN Hisseleri
– HAVELSAN Hisseleri
– ETi Holding
– PETKİM
– TÜPRAŞ
– BURSAGAZ
– ESGAZ
– EÜAŞ Ahlat Akarsu Sant.
– TEDAŞ Başkent Elektrik
– Ünye Çimento A.Ş.
– Türkiye Gübre Sanayi A.Ş.
– TEKEL Alkollü İçkiler A.Ş.
– İstanbul Sigara Fabrikası
– Kıbrıs Türk Tütün Ltd. Şti.
– Merinos Halı Markası
– Seydişehir Eti Alüminyum
– Mazıdağı Fosfat Tesisleri
– Hekimhan Demir Madeni
– Güney Ege Linyit İşletmesi
– Ayvalık Tuz İşletmesi
– Çankırı Kaya Tuzlası
– Et Balık Samsun Soğuk Hava
– Sümer Holding
– Yeşilova Halı, Yün, İplik
– Manisa Pamuklu Mensucat
– Beykoz Deri ve Kundura
– Manisa Et-Tavuk Kombinası
– Kütahya Şeker Fabrikası
– OYAKBANK
– T. Sınai Kalkınma Bankası
– Yapı Kredi Bankası
– Sabiha Gökçen Havaalanı
– SEKA
– THY-USAŞ Hisseleri
– Türk Telekom
– AyCell
– Araç Muayene İstasyonu
– Ray Sigorta A.Ş.
– Başak Sigorta A.Ş.
– İskenderun Limanı
– SÜTAŞ Malatya İşletmesi
– Ortadoğu Teknopark A.Ş.
– İstanbul İmar LTD. Şti.
– TCDD Mersin Limanı
– Büyük Efes Oteli
– SEKA’nın fabrika ve tesisleri
– Başkent Doğalgaz Dağıtım
– Koç Holding hisseleri
– THY- Lojmanları
– Trakya Cam ve Anadolu Cam
– KTHY hisseleri
– TOFAŞ hisseleri
– ÇELBOR
– TAKSAN
– Oymapınar Barajı
Antalya Limanı
– GERKONSAN
– DİTAŞ
– TÜMOSAN
– Ortadoğu Teknopark a.ş.
– Sakarya Traktör İşletmesi
– HEKTAŞ A.Ş.
– Büyük Ankara Oteli
– Büyük Tarabya Oteli
– Kızılay Emek İşhanı
– Kuşadası Tatil Köyü
– İstanbul Hilton Oteli
– Çelik Palas Oteli
– Erciyes Sosyal Tesisleri,
– Ataköy Otelcilik A.Ş.
– Ataköy Marina
– Kuşadası Tatil Köyü
– Yeditepe Beynelmilel
– Otelcilik hiseleri
– OYAK İnşaat hisseleri
– MEYBUZ A.Ş.
– ARÇELİK hisseleri
– ASPİLSAN Askeri Pil San.
– TKİ’ye ait 79528 ve 73021no.lu maden ruhsatları
– Cam ve Çimento Sanayi
– Soda Sanayi ve Metal
– BUMAS
– ERYAĞ
– İstanbul İmar Ltd. Şti.
– SÜTAŞ hisseleri
– Tercan İşletmesi makineleri

GÜBRE SANAYİ İŞLETMELERİ

– Gemlik, Samsun, İstanbul ve Kütahya fabrikaları, İstanbul Satın Alma Müdürlüğü Binası, Şanlıurfa, Tekirdağ ve Fatsa depoları

TEKEL İŞLETMELERİ

– Alkollü İçk. Sanayi
– Adana, Tokat, Bitlis, Malatya, Samsun-Ballıca sigara fabrikaları, ambalaj fabrikası müdürlüğü
– Ankara Başmüdürlük Binası (İkiz Kuleler)
– Bodrum tesisleri ve taşınmazları
– Gemlik Suni İplik Müessesesi taşınmazları
– İnegöl Kibrit Fabrikası
– İstanbul Tütün Mamulleri
– Kastamonu Jüt İpliği Fabrikası makine ve teçhizatı
– TEKA
– Sigara San. İşletmesi’ne ait puro marka ve varlıklar
– İzmir Yaprak Tütün İşletmesi makine – teçhizatı

TUZ İŞLETMELERİ

– Çamaltı, Tuzluca Tuzlası, Yavşan Tuzlası, Kağızman Tuzlası,Kaldırım Tuzlası, Kayacık Tuzlası, Kristal Tuz Rafine, Sekili Tuzlası

SÜMER HOLDİNG

– Adıyaman, Bakırköy, Diyarbakır, Malatya, Sarıkamış ve TÜMOSAN işletmesi
– Sarıkamış Ayakkabı İşletmesi
– Çanakkale Sentetik Deri İşletmesi
– Akdeniz İşletmesinin Makine ve teçhizatları
– Merinos İşlet. makine ve teçhizatları

ŞEKER FABRİKALARI

– Adapazarı Şeker Fabrikası
Amasya Şeker Fabrikası
– Et ve Balık Üretim A.Ş.
– Mersin Soğuk Hava Depoları
– 11 Mağaza, 23 büro

SANTRALLER

– Akyazı, Anamur, Bayburt, Berdan, Besni, Bozkır , Bozüyük Bozyazı, Bünyan, Büyükkızoğlu, Cerrah, Çağ, Çamardı, Çemişgezek, Değirmendere, Derinçay, Dere, Dereköy, Derme, Durucasu, Engil, Erciş, Erkenek, Ermenek, Esendal, Finike, Girlevik, Göksu, Hendek, Hoşap, İvriz, Karaçay, Karaköy, Kayadibi, Kayaköy, Kernek, Kısık ve Kiti, Kovada I, Kovada II, Koyulhisar, Kuzuculu, Malazgirt, Otluca, Pınarbaşı, Sızır, Silifke, Sönmez, Suuçtu, Telek, Uludere, Visera (Işıklar) ile Zeyne akarsu santralleri.

– Hamitabat Elek. Üretim
– Çatalağzı Termik Santrali
– Kangal Termik Santrali
– Kemerköy Termik Santrali
– Kemerköy Liman Sahası
– Orhaneli Termik Santrali
– Seyitömer Termik Santrali
– Soma Termik Santrali
– Tunçbilek Termik Santrali
– Yatağan Termik Santrali
– Yeniköy Termik Santrali

ELEKTRİK DAĞITIM ŞİRKETLERİ

– Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ)
– Akdeniz Elektrik Dağıtım
– ARAS Elektrik Dağıtım
– Başkent Elektrik Dağıtım
– Boğaziçi Elektrik Dağıtım
– Çamlıbel Elektrik Dağıtım
– Çoruh Elektrik Dağıtım
– Dicle Elektrik Dağıtım
– Fırat Elektrik Dağıtım
– Gediz Elektrik Dağıtım
– İstanbul Anadolu Yakası
– Elektrik Dağıtım
– Meram Elektrik Dağıtım
– Osmangazi Elektrik Dağıtım
– Sakarya Elektrik Dağıtım
– Toroslar Elektrik Dağıtım
– Trakya Elektrik Dağıtım
– Uludağ Elektrik Dağıtım
– Vangölü Elektrik Dağıtım
– Yeşilırmak Elektrik Dağıtım

BANKALAR

– İş Bankası hisseleri
– Halk Bankası hisseleri

ETİ HOLDİNG

– Mazıdağ Fosfat, Divriği Demir Madeni, Alümina Madeni
– Bursa Linyitleri İşletmesi, ETİ Bakır, ETİ Elektro Metalurji, ETİ Gümüş, ETİ Krom, Çayeli Bakır İşletmeleri, Karadeniz Bakır İşletmesi, Samsun İşletmesi, Murgul işletmesi, Giresun’da 2 Maden ruhsatı Murgul Hidroelektrik Santrali Samsun’daki taşınmazlar ve 1 maden ruhsatı.

TERSANE, LİMAN VE GEMİLER

– Taşucu Tersane Alanı Afyon, Aksu, Balıkesir, Kastamonu Akkuş, Çaycuma ve Karacasu işletmeleri
– Ankara Alım Satım Müdürlüğü binası, Ardanuç İşletmesi varlıkları, YİBİTAŞ Torba İşletmesi, İskenderun Limanı, Derince Limanı, Taşucu Limanı, İskenderun İSDEMİR Limanı, Ereğli ERDEMİR Limanı

TDİ İŞLETMELERİ

– Türkiye Denizcilik İşletmesi’ne (TDİ) ait 9 gemi, Çeşme Limanı, Trabzon Limanı, Deniz Nakliyatı T.A.Ş. 3 tanker, Dikili Limanı, Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı, Kuşadası Limanı, Ankara Feribotu, Samsun Feribotu, Karadeniz Gemisi
– Nakliyat İnşaat Turizm İhracat Pazarlama A.Ş., Salıpazarı Liman Sahası, Turan Emeksiz Yolcu Gemisi,Yakıt II Gemisi

KAPATILAN İŞLETMELER

– SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi) n Köy Hizmetleri (Tasfiye edildi) n REYTEK

KAMUNUN ELİNDE KALAN ŞİRKETLER

Posta ve Telgraf Teşkilatı A.Ş. (PTT)
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu ( TRT)
Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme A.Ş.
İstanbul Olimpiyat Oyunları Hazırlık ve Düzenleme Kurulu
Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ)
TKİ Ege Linyitleri İşletmesi
TKİ Garp Linyitleri İşletmesi
TTK Amasra Taşkömürü İşletmesi
TTK Armutçuk İşletmesi
TTK Kozlu İşletmesi
TTK Üzülmez İşletmesi
TTK Karadon İşletmesi
Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ)
T. Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ)
Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ)
Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ)
Yeniköy-Yatağan Elektrik Üretim ve Tic. A.Ş.
Kemerköy Elektrik Üretim ve Tic. A.Ş.
Soma Elektrik Üretim ve Ticaret. A.Ş.
T. Elektromekanik Sanayi Genel Müdürlüğü (TEMSAN)
Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş. (ADÜAŞ)
T.C. Devlet Demiryolları (TCDD)
Türkiye Vagon Sanayi A.Ş. (TÜVASAŞ)
Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayii A.Ş. (TÜLOMSAŞ)
Türkiye Demiryolu Makineleri Sanayii A.Ş. (TÜDEMSAŞ)
T. Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ)
Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş. (TDİ)
Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ)
Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü (KEGM)
Türkiye Petrolleri A.O. (TPAO)
Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ)
Türkiye Petrolleri Petrol Dağıtım A.Ş. (TPPD)
TÜBİTAK Marmara Teknokent A.Ş.
Toplu Konut İdaresi (TOKİ)
Vakıf İnşaat Restorasyon ve Ticaret A.Ş.
Çay İşletmeleri (ÇAY-KUR)
Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO)
Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ)
TTA Gayrimenkul A.Ş.
Doğusan Boru Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Tarım İşletmeleri (TİGEM)
Et ve Süt Kurumu (ESK)
Milli Piyango
Devlet Malzeme Ofisi (DMO)
T.C. Ziraat Bankası A.Ş.
Ziraat Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
Ziraat Portföy Yönetimi A.Ş.
Ziraat Finansal Kiralama A.Ş.
Ziraat Sigorta A.Ş.
Ziraat Hayat ve Emeklilik A.Ş.
Ziraat Teknoloji A.Ş.
Ziraat Katılım Bankası A.Ş.53.
Türkiye Halk Bankası A.Ş.
Halk Sigorta A.Ş.
Halk Hayat ve Emeklilik A.Ş.
Halk Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.
Halk Yatırım Menkul Değerler
Halk Finansal Kiralama A.Ş.
Halk Portföy Yönetimi A.Ş.
Halk Faktoring A.Ş.
Bileşim Alternatif Dağıtım Kanalları ve Ödeme Sistemleri A.Ş.
Türkiye İhracat Kredi Bankası
İller Bankası A.Ş. (İLBANK)
Türkiye Kalkınma Bankası A.Ş.
Tasfiye Halinde Kalkınma Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
Arıcak Turizm ve Ticaret A.Ş.
Türkiye Emlak Bankası A.Ş.
Eti Maden İşletmeleri
Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKE)
T.H. Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş.
Sümer Holding A.Ş.

– Devletin ortak olduğu ya da hisselerinin bir kısmını elinde tuttuuğu kurumları da gösteriyor.