YOLSUZLUK & USULSÜZLÜK DOSYASI : DEVLET BÖYLE Mİ SOYULUYOR ????


DEVLET BÖYLE Mİ SOYULUYOR ???

"Uçsa da uçmasa da 1 helikoptere günlük 216 bin lira kira

Türk Hava Kurumu’nun (THK) tüm bakımlarını yaptırdığı göreve hazır 6 uçağı kullanmamakta direnen Orman Bakanlığı, helikopter ihalesi açtı. Gizli kapaklı yapılan ihaleyi yine tanıdık bir şirket aldı" DEVLET BÖYLE Mİ SOYULUYOR? Rafet Yıldırım Rafet Yıldırım 10 Eylül 2020 Perşembe 10:21 0 A + A – Yazdır Bakanlık bir helikoptere günlük 216 bin, 107 gün için toplam 23.1 milyon lira ödeyecek. Yangınlarla mücadele için planladığı sayıda uçak bulamayan Orman Bakanlığı, helikopter ihalesi açtı. Yasanın esas usül olarak gördüğü rekabetçi “açık usul” yerine “21b pazarlık” usulünün tercih edildiği ihale hiç kimseye duyurulmadan gerçekleşti. 2 firma özel olarak davet edildiği 16 Haziran’daki ihale jet hızıyla sonuçlandırılarak, EAB Havacılık’a verildi. 24 Haziran’da imzalanan sözleşmeye göre, 1 helikopter için 1 Temmuz-15 Ekim tarihleri arasında toplam 107 günlük kira bedeli 23 milyon 112 bin TL oldu. Yani firmaya günlük 216 bin TL kira ödenecek.

4 UÇAK PLANLANMIŞTI

Orman Bakanlığı, 2020 yangın sezonunda yangınlarla mücadele için 4 uçaklık bir planlama yapmıştı. 20 Şubat’ta, 4 uçak kiralama ihalesi yaptı. Öyle bir şartname hazırlandı ki, 34 yıl bu alanda başarıyla hizmet veren Türk Hava Kurumu’nun (THK) elindeki 6 Bombardier CL-215 tipi uçak ihaleye giremedi. Rusya’nın almasına kesin gözüyle bakılıyordu. İlişkiler gerilince Ruslar Ankara’ya kadar geldi ama teklif vermedi. Başka teklif veren de olmadı.

2 UÇAK TEDARİK EDİLDİ

THK’nın elinde bulunan ve kullanılamaz durumda olduğu iddia edilen 6 uçağın tüm bakımlarının yapıldığı ve uçuşa hazır olduğu, kurumun yönetimine atanan Kayyum Heyeti Başkanı, AKP’li eski Gümrük ve Ticaret Bakanı Cenap Aşçı tarafından açıklanmıştı. Bakanlık 7 Mayıs’ta bir ihale daha açtı. Bu defa 3 uçak kiralanacaktı. THK’nın uçakları yine ihaleye sokulmadı. Beklenen oldu. Rus Be-200 uçakları kiralandı. Ancak sadece 2 uçak tedarik edilebildi. Bakanlık bu açıkla yangın sezonuna girdi. Yurdun birçok noktasında orman yangınları başladı. Geç kalındığı için dünyada tüm aramalara rağmen yangın söndürme uçağı bulunamadı.! Bu yıl 4 uçak kiralamayı planlayan Orman Bakanlığı, sadece 2 uçak tedarik edebildi. Bu açıkla girilen sezonda birçok yangına müdahale edilemedi.

ŞUBATTAKİ İHALEYİ DE AYNI GRUP KAZANMIŞTI

Orman Bakanlığı’nın 13 Şubat’ta açtığı helikopter ihalesini EAB Havacılık ve Bordo Mimarlık kazanmıştı. İki şirket de Bordo Grup iştiraki. “21b pazarlık” usülüyle verilen ihalede 25 helikoptere 6 ay için 142 milyon TL ödendi. Şirkete her helikopter için günlük 1.5 saat uçuş garantisi de verildi. 2019 yılında yapılan ihale de Bordo Mimarlık’a verilmiş, 18 helikopter için 5 aylık 105 milyon lira ödenmişti. Yusuf Demir/Sözcü

Gelecek Gündem : http://www.gelecekgundem.com/gundem/devlet-boyle-mi-soyuluyor-h8932.html

Gelecek Gündem

GÜNDEM ANALİZİ /// Osman Başıbüyük : Önemli Olan İktidarın Değil Devletin Bekasıdır


Osman Başıbüyük : Önemli Olan İktidarın Değil Devletin Bekasıdır

E-POSTA : osmanbasibuyuk

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

17 Ağustos 2020

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 06 Mart 2020 (Güncelleme – 17 Ağustos 2020)

Medya Büyük Bir Değişim Yaşıyor

Geçmişte ana akım medya çok rahatlıkla kamuoyunu yönlendirebiliyordu. Tek kanallı TRT’den başka seyredecek televizyon yoktu. O da ağırlıklı olarak devletin kontrolündeydi. Radyolar, daha çok eğlence ve müzik içerikli olduğu için siyasi hayatta çok etkili değildi. Siyaseti verdikleri haberlerle en çok etkileyen hiç kuşkusuz günlük gazetelerdi.

2000’li yılların başına kadar yazılı basın olarak gazeteler, toplumun nabzını tutmaya devam etti. Bu tarihlere kadar gazetecilikten para kazanmak mümkündü. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte durum hızla değişmeye başladı. Her geçen gün daha fazla sayıda insan, gazeteye para vermek yerine, internet üzerinden haberleri takip etmeyi tercih ediyordu.

Bu süreçte ana akım medya, ciddi ekonomik kayıplara uğradı ve hayatta kalmak için kaynak arayışına girdi. Bu mecburiyet, para kaynağını elinde tutan siyasi iktidara, önemli bir fırsat yaratmıştı. Siyasi iktidar, reklam verme veya başka yollarla medyaya kaynak aktarmaya başladı. Hâl böyle olunca Nasrettin Hoca’nın, “parayı veren düdüğü çalar” deyimi, medya üzerinde başka bir şekilde işlemeye başladı. Artık medya, hayatta kalmak için yandaş olmak zorundaydı. Yavaş yavaş televizyon ve gazeteler iktidarın kontrolüne geçerken, kadroları da hızla değişti. Bağımsız gazetecilerin yerini tetikçiler almaya başlamıştı. Medyada tek seslilik her geçen gün artıyor, doğru habere ulaşmak imkânsızlaşıyordu.

Vatandaşın bir kısmı, bir süre sonra her gün gazetelerde ve TV’lerde aynı hikâyeyi anlatan bilgi vermek ve gerçekleri söylemek yerine, halkı iktidar politikalarının mutlak doğruluğuna inandırmaya çalışan bu tetikçileri takip etmekten vaz geçti. Bu olgu, otomatikman internet gazeteciliğini tetikledi. İnternette herkes özgürce istediğini söyleyip, istediğini yazabiliyordu. Bir süre sonra her biri farklı görüşleri temsil eden yüzlerce internet haber sitesi türedi. Bu sitelerin yaptığı haber ve yorumlar, sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlarla hızla yayılıyordu. Artık insanlar, bir birey olarak, tercih ettikleri paylaşımlarla, sosyal medya üzerinden kendi muhalif gazetelerini oluşturmayı başarmıştı. Halkı, tek yönlü yayınlarla kontrol altında tutmak pek mümkün olmuyordu.

Bu dönemde daha çok iktidar tarafından, “troll” hesaplar kullanılmaya başlandı. Bu troller, yandaşların paylaşımlarını çoğaltarak sosyal medya üzerinde iktidar yanlısı bir algı oluşturmayı amaçlıyordu. Aynı TV ve gazetelerde olduğu gibi vatandaşın bir kısmı, yapılmak istenileni kolaylıkla anlıyor ve troll hesaplara takılmıyordu. Troller, sadece ve sadece kendi tabanlarına hitap etmekle sınırlı kalarak, halk arasındaki kutuplaşmayı tırmandırmaktan başka işe yaramadı.

Bu kutuplaştırmanın da yarattığı etkiyle halk, doğru bilgiler verdiğini düşündüğü internet sitelerine yönlendi. Muhaliflerin bu siteleri çok okuması, internet haberciliğini daha da ön plana çıkardı. Yıldızı parlayan sitelerden birisi de Odatv’ idi. Odatv’nin büyümesinde belki de en büyük etken, Ergenekon ve Balyoz gibi kumpaslara direnmesi ve bunun bir sonucu olarak da kendisinin de FETÖ’nün kumpasına maruz kalmasıydı. Bu sayede sosyal medya üzerinden yayılan büyük bir muhalif mecra haline geldi.

Kaynak: odatv4.com

Aslında Türkiye özelinde, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştığımız medyadaki bu dönüşüm süreci, dünyadaki bütün ülkelerde yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. İnternetin yaygınlaşması ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi sayesinde yaşadığımız Bilişim Çağı ve Küreselleşme bu süreci bütün dünyaya dayatıyor.

Olaya sadece iktidarlar açısından bakmayın. Devletler, internet gazeteleri ve YouTube üzerinden yapılan haberlerin sosyal medya üzerinden yayılmasını kontrolsüz bir mecra olarak görmeye ve bu kontrolsüz alanın ulus devleti tehdit ettiğini düşünmeye başladı. Bu algı, bütün dünyada otoriter yönetimlere kayışı hızlandırdı. İşte gerekçe ne olursa olsun Odatv’nin susturulmaya çalışılması sanki bu eğilimin bir parçası gibi.

Peki, bu yöndeki çabaların devlete ve millete bir faydası olur mu? Asıl mesele bu. İsterseniz bu önemli soruyu demokrasi penceresinden biraz açalım. Çünkü konuyu kavrayamazsak sonumuz hayır olmaz, tiranlaşan bir devlet ayakta kalamaz.

Demokrasinin Tanımı

Demokrasinin tek ve kabul edilmiş bir tanımı yoktur. Ancak herkesin üzerinde uzlaştığı ortak nokta kuvvetler ayrılığı olmadan demokrasinin olmayacağıdır. Kuvvetler ayrılığı kuramı, ilk kez 17’nci yüzyılda İngiliz düşünür John Locke tarafından ileri sürülmüştür. Locke, Orta Çağ’ın baskıcı felsefesi “mutlak monarşi yönetimi tartışılmaz bir yönetimdir ve gücünü Tanrı’dan alır” kuralını eleştirmiştir. Locke’a göre; bir devlette yasama, yürütme ve yargı erkleri Tanrı tarafından bir kişiye verilemez, bu erkler halktan gelen erklerdir ve devlet bu erkleri doğru kullanmadığı zaman halk direnme ve başkaldırma hakkına sahiptir.[1]

Fransız düşünür Montesquieu, Locke’un bu düşüncesini daha da geliştirmiştir. Montesquieu’ya göre, siyasal iktidarı ele geçirenler içgüdüsel olarak bu güçlerini sürdürmek isterler. Bu nedenle önlerinde engel bulunmazsa, her siyasal iktidar, kendi devamı için özgürlükleri çiğneyip, yetkilerini aşabilir. Bütün tarihsel deneyimler bunun kanıtlarıyla doludur. Montesquieu, gücün sınırlandırılması için kuvvetler ayrılığının şart olduğunu ve bu üç erkin birbirini denetleyerek genel dengeyi sağlaması gerektiğini söyler.

Kuvvetler ayrığı prensibini ne en çok atıf yapan ABD anayasasıdır. ABD anayasasının hazırlanmasına 85 makale kaleme alarak katkıda bulunan Kurucu Babalar da olarak adlandırılan Alexander Hamilton, James Madison ve John Jay, 47’nci Makalede; “… Yasama, yürütme ve yargı, yani tüm kuvvetler aynı elde toplanırsa, buna zorbalık/zulüm (tyranny-tiranlık) demek mümkündür. Bu yüzden anayasa devletin yetkilerini işlevlerine göre bölümlere ayırmaktadır. Ancak bu kuvvetlerin yatay ayrımı yeterli değildir. Her kuvvetin diğerlerine katkıda bulunmak, onları kontrol ve dengelemek, bir kuvvetin diğerlerine hükmetmesini önlemek için anayasal bir görevi vardır…” denmektedirler.

Kuvvetler ayrılığı prensibinin yasama, yürütme ve yargı erklerine, günümüzde medyayı da eklemek gerekmektedir. Medya, basın yayın organları ile kamuoyu üzerinde yarattığı büyük etki sayesinde aslında biraz önce saydığımız üç erkin de üzerinde bir denetim mekanizması görevi görmektedir.

Diğer yandan bu dört erkin güvenliğini sağlayan asker, polis ve istihbarattan oluşan güvenlik güçlerinin anayasaya bağlılığı da demokrasiyi yaşatan önemli bir unsurdur.

Darbe Yapanın Sonu Hayırlı Olmaz Tiranlık Memleketi Bitirir

Demokrasiden niçin bahsettiğimizi anlamlı hale getirmek için bir de darbenin tanımına bakmamız lazım. Darbe, kısaca yukarıda bahsettiğimiz demokrasinin 4 unsuruna zorla el koymak, hepsini tekelde toplamaktır. Darbe, 12 Eylül’de olduğu gibi anayasal yolların dışına çıkıp silah kullanarak ya da Hitler örneğinde olduğu gibi anayasal süreç içerisinde seçimle iktidara geldikten sonra devletin bütün erkleri tek elde toplanılarak yapılabilir.

Sonuç itibariyle, anayasal yolla da iktidara gelse, gücü eline geçiren otorite, bir daha iktidardan gitmemek için yasama, yürütme, yargı, medya, asker, polis ve istihbaratı tamamen kontrolü altına alıyorsa buna darbe denir. Bir süre sonra halk özgürlüğünü kaybetmeye başlar ve bir tiranlık doğar. Tiranlık yönetimi, hangi ülkede, hangi kültürde olursa olsun bir süre sonra mutlaka memleketin sonunu hazırlayacaktır. Canlı örneklerini bizzat komşularımız yaşamıştır.

1970’li yılların başında Irak’ta Saddam Hüseyin, Suriye’de Hafız Esad, Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Libya’da Muammer Kaddafi, anayasal yolların dışında yapılan askeri darbelerle iktidara gelmiştir. Hiç kuşkusuz hepsinin de amacı, halklarına özgürlük getirmek ve ülkelerine refah sağlamaktı. Ama bunu sadece kendilerinin yapabileceği yanılgısına düştüler. İktidarı bıraktıklarında, tüm kazanımların kaybedileceği yanılgısına kapıldılar ve iktidardan gitmemek için yavaş yavaş demokrasinin 4 ana unsurunu yani yasama, yürütme, yargı ve medyayı tekellerinde topladılar.

Yargıyı, vatandaşı devlete karşı koruyan bir kurum olmaktan çıkartıp, içine yerleştirdikleri müritlerle, topluma karşı kullanılan bir silah haline getirdiler. Güvenlik kuvvetleri, asker, polis ve istihbaratı kendi şahsi ordularına dönüştürdüler. Bu sayede dört lider de 30 yıldan fazla tek başlarına iktidarda kalmayı başardı. Fakat bu süreçte devlet mekanizması çürümeye başladı. Yolsuzluklar aldı başını yürüdü.

Hayata tutunabilmek için insanların bir gruba ait olması gerekiyordu. Aşiretler, tarikatlar ve cemaatler memleketi sardı. Millet, kabile topluluklarından oluşan bölünmüş bir yapıya dönüştü ve parçalandı. Her parça, devletten daha fazla pay almak istiyordu. Diktatörleşen liderler ise, iktidarda kalma uğruna, her kabileyi, cemaati veya tarikatı memnun etmek durumundaydı. Bu unsurlara her defasında daha fazla imtiyaz veriliyor ama bir türlü halkın memnuniyetsizliği azalmıyordu. Çünkü devletin kaymağını, sarayla birlikte şeyhler, dervişler ve aşiret liderleri yiyor, halka kuru etmekten başka bir şey kalmıyordu.

Çok uzun süreli iktidarlar, çevresinde kendisinden beslenen oligarşik bir yapı oluşturmuştu. Bürokrasiden iş adamlarına, akademisyenlerden medyaya, yargıdan istihbarata kadar devletin tüm kurumları bu oligarşik yapının elindeydi. İktidarın el değiştirmesi, bu oligarşik yapının da sahip olduğu imtiyazları kaybetmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla bu oligarşik yapı, devlet için faydalı olabilecek ama aynı zamanda kendisini tehdit edebilecek her türlü değişime ayak diredi ve sistem kilitlendi. Böylece bahse konu ülkeler, patlamaya hazır birer bomba haline geldi. Sonuçta; “Arap Baharı” ile fitili ateşleyip bombaları patlattılar.

Arap ülkeleri, bu süreçte kendilerini tüketirken, 30 tane partinin seçimlere girdiği, koalisyonlara mahkûm ama demokrasi ile yönetilen İsrail, bugün Ortadoğu’nun geleceğini tayin eder duruma geldi. Bütün gücü tekellerinde toplayan Müslüman liderler kaybetmiş, gücü paylaşan İsrail galip gelmişti. İşte tartışmasız gerçek buydu.

Sonuç

Medyadaki değişimden başlayıp, Odatv’den bahsettikten sonra konuyu nereye bağlayacaksın diye merak ediyorsunuzdur. Aslında varmak istediğim nokta çok basit.

Türkiye, son 20 yılını önce askeri vesayeti yok etme adına, sonra da kendi yarattığı FETÖ tehdidiyle mücadele ederken devlet mekanizmasını yıpratmakla geçirdi. Beka tehdidi oluşturan FETÖ’den kurtulmak için, yargı, yasama, yürütme ve medyada kısacası devletin her alanında olağan üstü tedbirler almak zorunda kaldık. Bu tedbirleri almak zorunda olan AKP, her fırsatı aynı zamanda iktidarlarını güçlendirmek için kullandı. Bu süreçte devlet mekanizması tamamen partileşti, kuvvetler ayrılığı prensibi iyice zayıfladı.

Mesela anayasa değiştirilerek dünyada örneği pek görülmeyen Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi. Meclisin yetkisi azalırken, Cumhurbaşkanının yetkisi tavan yaptı. Böylece neredeyse yasama ve yürütme tekelde toplanmış oldu. Yargı, FETÖ’den temizlenirken yerlerine başka cemaat veya tarikatlar mı getirildi bilmiyoruz. Ama Cumhurbaşkanının bazı konuşmalarından sonra harekete geçmelerine bakılırsa sanki bağımsız değillermiş gibi bir hava var. Asker, polis ve istihbarat birimlerine kimler alınıyor ve kimler terfi ettiriliyor düşünmek lazım! Ana akım medyanın hali ortada. Şimdi sıra geriye kalan internet medyasına gelmiş gibi gözüküyor.

Unutmayın bir devlet, kuvvetler ayrılığı prensibinden uzaklaştıkça, önce kendi insanının özgürlüğünü sınırlar, takiben bunun bir sonucu olarak kendi özgürlüğünü ve bağımsızlığını kaybeder. Kuvvetler ayrılığı olmayan devletler özgür değil sömürge olurlar. Çünkü yasama yürütme ve yargı erkinin tekelde toplanması bir anlamda diktatörlüktür. Diktatörlük adının tersine en zayıf devlet rejimidir.

Odatv’yi susturmaya çalışmak çözüm değil ancak yukarıda anlatmaya çalıştığımız kötü sona yaklaşılmak için atılan yeni bir adım olabilir. Türkiye’nin acil olarak bir anayasa değişikliğine ihtiyacı vardır. Bu değişiklikle birlikte liderlerin iktidarı 4+4 olacak şekilde en fazla 8 seneyle sınırlanmalıdır. Yoksa devletin bekası ile iktidarın bekası birbirine karıştırılarak Ortadoğu’da bütün Arap ülkelerin düştüğü tuzağa düşmekten bizi kimse kurtaramaz. Bu manada AKP iktidarının süresi çoktan dolmuştur.

Önemli olan iktidarın değil devletin bekasıdır.

[1] A. Timuçin, Düşünce Tarihi, Bulut Yayınları 2000, s. 194.

KOMPLO TEORİLERİ : 2010’da Polonya Devlet Erkanının Birçoğunun Hayatını Kaybettiği İlginç Uçak Kazası


2010’da Polonya Devlet Erkanının Birçoğunun Hayatını Kaybettiği İlginç Uçak Kazası

10 Nisan 2010’da Tupolev Tu-154 modeli uçakla Varşova’dan Smolensk’e Katyn Katliamı’nı anmak için giden Polonya cumhurbaşkanı ve diğer ülke görevlilerini taşıyan uçağın yaptığı kazaya biraz yakından bakalım.

Öncelikle kaza nasıl meydana gelmişti?

varşova‘dan rusya’nın smolensk kentine giden rus yapımı tupolev-154 tipi uçak imis , inilecek havalimanindaki yogun sis sebebiyle havalimani ulasima kapaliymis fakat pilot israrla inmek istemis ve 4. denemede , piste 1.5 kilometre kala agaclik alana takilmis ve dusmus.

oncelikle ucakta 132 kisinin bulundugu bildirilmisti, daha sonra yetkililer bu sayiyi 96 olarak duzelttiler.

70 sene evel rusya da polonyali 26bin insanin olduruldugu (basa arkadan kursun seklinde) katin katliaminin ilk kez bir toren ile anilacak olmasi sebebiyle bu gun polonya acisindan buyuk bir gundu , bu kadar devlet adami o ucaga bu sebeple binmislerdi. katilacaklari toren bugun yapildi , bu kisilerin koltuklari bos birakilip uzerlerine isimleri yazildi , garip , ic burkan bir goruntuydu.

o ucak o siste neden divert edilmeye yanasmadi , bunu arastirilmasi gerekir. pilot keyfi olarak ben kapali alan anlamam inerim ben deme hakkina sahip olamaz, yetisilecek toren sebebiyle , ucaktaki devlet adamlarinin sikistirmasi ile inise zorlanma var mi buna da bakmak gerekir ki bence durum biraz o yonde.

polonya nin basi sagolsun .

sirius black

Kazanın ilginç tarafı…

komplo teorisyeni değilim ama çok leş bir tarafı da vardır bu hadisenin. özellikle nato’da istihbarat açısından emsalsiz sıkıntılar yaratmıştır.

öncelikle kazada hayatını yitiren 96 kişi arasında 6 çok mühim isim vardır :

1- franciszek gagor (gangor) : genelkurmay başkanı
2- andrzej blasik (bvasik) : hava kuvvetleri komutanı
3- tadeusz buk : kara kuvvetleri komutanı
4- wlodzimierz potasinski (potaşiynski) : özel kuvvetler komutanı
5- andrzej karweta : deniz kuvvetleri komutanı
6- aleksander szczyglo : (şçıgvo) : milli savunma bakanı

kazanın olduğu yıl polonya nato’daki 3. yılını doldurmakta, ortak savunma plan anlaşmasına göre batı sınırını tamamen boşaltmış ve askeri tüm yığınağını tarihinde ilk kez olmak üzere doğuya çevirebilmişti. nato szczeczin’de bir baltık kuzey üssü (mcne) kurmuş, bydgoszcz’da bir ortak askeri eğitim ve haberalma merkezi açmış, ülkeye bildik anlamda yerleşmişti. hatta tadeusz buk nato bydgoszcz jtfc üssünün ilk komutanıydı.

uçak kazasının olduğunun hemen ertesinde ruslar 6 saat boyunca bir batılı yetkili olmadan "arama ve kurtarma" çalışmalarına büyük oranda askeri güçler tarafından başlamış durumdaydı. enkaz alanında bu generallerin cesetlerinin yanında yaverlerinin cesetleri, ve taşıdıkları yazılı ve elektronik evraklar da bulunuyordu. bu ilk altı saat’de kgb’nin devamı olan fsb istihbarat ajansının rahat rahat gezmesine yeter de artar bir süreydi.

istihbarat açısından değerlendirildiğinde bu bir gap‘dir. üzeri örtülü, ne olduğunu bilmediğiniz, devlet ve uluslararası sırların düşmanın eline geçip geçmediğinden emin olmadığınız çok sakat, çok iç bunaltıcı, çok baş ağrıtan ve acil önlem gerektiren bir durum. nato’da chod olarak adlandırılan bir ülkenin en yüksek rütbelisinin atomal düzeyde. (bkz: atomal top secret) bilgilere erişimi olduğu kabul edilirse polonya bir sepete ülkedeki en iyi yumurtaları koyarak düşmanının kapısında bunu devirmeyi becermiştir. ortaya çıkan kelebek etkisi ise 2010-2011 yılında nato’da inanılmazdı.

2010 yılı bir yerde amiral james stavridis‘in saceur olduğu, siber harekatın temelinin ilk atıldığı, evrak gizliliği standardının oldukça modern bir şekilde yenilendiği bir dönemdi. nato classified/gizli evrakları aşırı güvenli bir nato bilgisayarından başka cihazda kullanılamayan, kullanıldığında kendini ve cihazı da safdışı eden flash disklerde ilk kez o yıllarda saklanıyordu. ne kadar modern de olsalar kimse bunların ruslar tarafından generallerin cesedinden alınabileceğine ihtimal vermediğinden daha ileri bir önlem geliştirilmemişti. haliyle uçak düşmesini hesaba katmayan leh genelkurmayı’da bu bilgileri uçakta kendileriyle beraber taşıyorlardı. bunlar çok büyük ihtimalle rus istihbarat ajanslarının eline geçti. nato bir uçağın düşmesiyle hangi bilgileri düşmana sızdı bilemediğinden korkunç bir krizle karşı karşıya kalmıştır. ingilizler’in bletchley park’da enigma‘yı çözmesinden bu güne kadarki en büyük istihbarat zafiyeti herhalde budur. tüm o bilgiler tüm o veriler, tüm o lokasyonlar hepsi altından bir tepside ruslara verilmiş oldu.

peki nato tam olarak ne kaptırdı ruslara? bilinmiyor. çok büyük olasılıkla 2007 yılı avrupa doğu cephesi (norveç – polonya – romanya hattı) askeri dispozisyonları, karşılaştırmalı hava kuvvetleri verileri, askeri havaalanları yerleri, yığınak ve hangar bilgileri, polonya’nın ordusuna ilişkin hasta yaralı sakat psikopat aşçı orospu kim varsa bunların analizleri. ülkedeki nato eğitim schedule’ları. baltık denizindeki nato varlığı (nükleer denizaltı ssn los angeles o ay baltık’tan çıkmıştı sanki), kısa menzilli nükleer silah dispozisyonları, bir ihtimal füze kodları, askeri şifreleme tabloları, şifreli telefon ahizesi, nato şifreleme standart bilgileri, saldırı esnasındaki mobilizasyon hatları, olası rus saldırısına karşı nato’nın 2003 tarihli savunma genel planı gibi neler neler neler neler….

hırsızlara karşı eve alarm kurduktan sonra cüzdanı hırsızların eve götürüp düşürmek gibi. al alabilirsen.

ruslar bu entryi okuyorsa da 2011 yılında nato askeri istihbaratının oldukça kapsamlı bir overhaula girdiğini savunma dispozisyonlarının çok marjinal bir şekilde değiştiğini ve ukrayna hadisesinin de vukua gelmesiyle doğu avrupa yığınağı hava sahası ve lojistiğinin de 2010’a göre tanınmaz bir hale geldiğini de söylemek lazım.

komplo teorisyenleri de uçakta rusya’nın asıl değer verdiği unsurların bu bilgilere ve elektronik cihazlara sahip askeri personel olduğunu nedense hep gözden kaçırırlar. rusya eğer o uçağı düşürmüşse karşılaşacağı uluslararası baskıya nazaran çok büyük bir edinim elde etmiştir. baş düşmanı olan organizasyonun iç işleyişi hakkında sonsuz bilgiler edinmiştir.

bir taşla 96 kuş.

KIBRIS SORUNU DOSYASI : Kıbrıs Adası Neden Farklı Devletlerin İlgisini Çeken Kritik Bir Konumda ????


Kıbrıs Adası Neden Farklı Devletlerin İlgisini Çeken Kritik Bir Konumda ????

Akdeniz adası Kıbrıs hakkında her geçen gün yeni iddialaşmalar ve çekişmelerin haberini alıyoruz farklı devletler üzerinden. Küçücük bir ada deyip geçmeyin, Kıbrıs’taki petrol ve doğalgaz rezervleri, coğrafi konumu derken kendisi hakkında konuşulacak çok şey var.

abd’nin güney kıbrısta üs kurmak istemesi, bu hafta rusya’nın; abd ile kıbrıs’a üs pazarlıkları yapan rum yönetimini sert bir dille uyarması ve "böyle bir durumda karşı tedbirler alırız" açıklamasının ardından şimdilik rafa kalkmış gibi görünen istektir. zira rusya’nın açıklamasının ardından rum hükümeti, "kıbrıs’ın askeri yoğunluklu bir yer olmasını biz de istemeyiz" diyerek, bir anlamda geri adım attı. peki akdeniz’deki bu küçük adayı bu kadar önemli kılan nedir? sıkılmayacak olan varsa bunun nedenlerinin tarihsel ve güncel yansımalarına ilişkin fikriyatım şu şekilde:

tarih içinde akdeniz’in önemi

dünya tarihinin üç büyük imparatorluğu olan roma, bizans ve osmanlı imparatorluklarnın merkezi olan akdeniz, sadece bu imparatorluklara ev sahipliği yapmakla kalmamış, bölgedeki coğrafyalar arasında ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal etkileşim için bir köprü olmuştur adeta.

16. yüzyılda ege adalarıyla rodos, kıbrıs ve girit adalarını ele geçiren osmanlı imparatorluğu; suriye, mısır, cezayir, tunus ve trablus’taki askeri üslenmeleriyle akdeniz’i adeta bir iç denizi haline getirmiştir. böylece asya, afrika, avrupa kıtaları arasındaki dönemin en önemli ticaret yollarını da kontrol etmeyi başarmıştır. ne var ki ilerleyen dönemlerdeki coğrafi keşiflerle beraber yeni bölgelerin ve ticaret yollarının bulunmasıyla akdeniz ticareti azalmış; bu ise bölgeyi elinde bulunduran osmanlı imparatorluğu’nun ekonomisine ve gücüne büyük darbe vurmuştur…

18. yüzyılda rusya imparatorluğu’nun akdeniz’e inme ve bu bölgeyi ele geçirme yönelimi, akdeniz’in sahip olduğu stratejik önemin fark edilmesini sağladı. özellikle ingiltere ve fransa, rusya’nın bu yönelimini kendilerinin akdeniz politikaları için bir tehdit olarak gördüler ve 19. yüzyıla girerken bu bölgedeki etkinliklerini arttırdılar.

özellikle fransız devrimi’nin ortaya çıkardığı fikirler ve siyasi gelişmeler, akdeniz coğrafyasındaki dengeleri ciddi anlamda değiştirdi. bu dönemlerde ingiltere’nin hindistan yolunu kontrol altına almak isteyen napolyon, mısır’a saldırdı. bu durum akdeniz’de ingiltere ve fransa’nın karşı karşı gelmesine yol açtı. rusya ise boğazların kendisine açılmasını sağlayarak, akdeniz’deki etkin aktörlerden birisi olmayı başardı.

fransız devrimi’nin yansımalarından birisi olan milliyetçilik akımları, akdeniz’e kıyısı olan coğrafyaları da etkisi altına aldı. 1827 yılında navarin’de osmanlı’yı yenen ingiltere, fransa ve rusya, artık akdenize hâkim olmuşlardı; bunu yunanistan’ın bağımsızlığı takip etti ve akdeniz bambaşka bir “denge!” üzerine oturdu. bu dönemlerde fransa’nın afrika’da giriştiği sömürgeleştirme hamleleri ve mısır’da patlak veren mehmet ali paşa isyanı, güney akdeniz üzerindeki osmanlı hakimiyetini ortadan kaldırdı.

bu yüzyılda; düzenli ulaşımı sağlayan büyük tonajlı buharlı gemilerin ortaya çıkması, italya’nın birliğini sağlaması ve süveyş kanalı’nın açılması; akdeniz’in avrupa-uzakdoğu yolu üzerinde tekrar önemli bir rol oynamaya başlamasını sağladı. akdeniz üzerinden yürütülen ticari faaliyetler birkaç yıl içinde hızla arttı. bu durum akdeniz’e ilişkin başka aktörlerin de iştahlarını kabarttı ve almanya da bu alan üzerindeki rekabet için sahaya indi.

19. yüzyıl sonunda sömürgecilik mücadelesi şiddetlendi. fransa’nın 1881 yılında tunus’u işgal edip sömürgeleştirmesine karşılık, 1882 yılında ingiltere de mısır’ı işgal ederek yerleşti. 1800’lü yılların sonları ile 1900’lü yılların ilk çeyreği, akdeniz’in paylaşılması yolunda yapılan çok sayıda anlaşmaya sahne oldu:

1887 yılında ingiltere, italya, avusturya, ispanya arasında,

1900 ve 1902 yıllarında fransa ile italya arasında,

1904 yılında fransa ile ingiltere ve fransa ile ispanya arasında bu doğrultuda çeşitli antlaşmalar yapıldı.

1900 yılında Doğu Avrupa

bu paylaşım sürecinden eli boş çıkan italya, osmanlı devleti’nden trablusgarp ve bingazi ile rodos ve oniki adayı aldı. balkan savaşları ise, osmanlı’nın avrupa’dan neredeyse tamamen uzaklaşmasıyla sonuçlandı ve osmanlı imparatorluğu tamamen asya sınırlarına çekildi. bu dönemde avrupa’yı altüst edecek olan birinci dünya savaşı patlak verdi. savaşın sonunda osmanlı, rusya ve avusturya-macaristan; akdeniz’den çekilmek zorunda kaldı. böylece akdeniz’de, yollara hâkim üsleri olan iki büyük devlet kalmıştı: 1920’de, suriye ve lübnan’ı “manda” idaresiyle kendine bağlayan fransa; filistin, ürdün ve ırak’ta manda idareleri kuran, böylelikle de musul petrollerine el koyan ingiltere. artık sıra ortadoğu petrolleri macerasına gelmişti.

balford beyannamesi ile ortadoğu’da baş gösteren siyonist hareket, işgal altındaki mısır, fas, libya ve suriye’de başlayan ayaklanmalar, milliyetçiliğin tırmanışı ve bütün dünyayı vuran ekonomik kiriz akdeniz’in parçalanmak üzere olduğunu haber veriyordu. italya’nın 1938 yılında arnavutluk’u ilhak etmesini izleyen ikinci dünya savaşı sonrasında akdeniz, petrol ve sömürgecilik savaşının ve bu sömürgeleştirme savaşlarına karşı verilen mücadelelerin ortasında buldu. ingiltere ve fransa doğu’da ve kuzey afrika’daki sömürgelerinden çekilmek zorunda kalmıştı. bu yeni durum, akdeniz kıyılarında yeni karışıklılıkları beraberinde getirdi. israil’in yapay bir devlet olarak oluşturulması (1947); cezayir ayaklanması (1954-1962), albay nâsır’ın süveyş kanalı’nı millîleştirmesi (1956) gibi. bu olaylar batı avrupa için akdeniz’in, enerji nakli konusundaki hayati önemini gözler önüne serdi. ingiltere’nin kıbrıs’tan çekilmesi ve akabinde gelişen olaylar ise günümüze kadar gelen sorunların zeminini yarattı adeta. ve bütün bu gelişmeler, binlerce yıl boyunca medeniyetin beşiği olarak anılan akdeniz’in, petro-ticaret ve stratejik konumu nedeniyle çatışmalar üssüne dönüşmesi sürecinin birer parçası oldu.

Girne

günümüzde akdeniz’in önemi

son yıllarda yapılan enerji kaynaklarına ilişkin araştırmalar, akdeniz’in enerji bakımından önemini gözler önüne sermiştir. bp’nin 2017 yılında yayınladığı istatistiklere göre, 2016 itibarıyla dünya doğal gaz rezervlerinin %42.5’i ortadoğu’da bulunmaktadır ve bunun önemli bir kısmı da doğu akdeniz’de yer almaktadır. bölgenin, enerji rekabeti sahası olmasına kapı aralayan en önemli gelişme, israil’in 2009 yılında tamar bölgesinde doğal gaz yatakları bulması olmuştur. daha sonra sırasıyla yine israil kıyılarına yakın levant (leviathan) bölgesi, kıbrıs adası güneyinde afrodit bölgesi ve mısır açıklarında zohr bölgesinde zengin hidrokarbon ve doğalgaz yatakları olduğu tespit edilmiş ve bölgenin önemi daha da artmıştır. birleşik devletler jeolojik araştırmalar (u.s. geological survey – usgs) 2010 yılındaki bir raporunda levant havzasında 3.5 trilyon metre küpe yakın keşfedilmemiş doğal gaz rezervi ile yaklaşık 1.7 milyar varillik petrol rezervi olduğunu belirtmiştir. levant havzasından çıkartılması beklenen doğalgazın %39.66’sına sahip olan noble enerji, bölgedeki rezervin son 10 yılda dünyada bulunan en büyüğü olduğunu belirterek, bunun israil’i doğalgaz ihracatçısı bir ülke konumuna geçirme potansiyeline olduğunu ifade etmiştir.

doğu akdeniz’deki enerji kaynakları henüz tamamen tespit edilebilmiş değil örneğin türkiye ve lübnan kendi alanlarında henüz dişe dokunur bir araştırma yapmış değiller. dahası şu an devam eden bir dış destekli işgal/sömürgeleştirme savaşının pençesinde olan suriye de, suların durulması halinde rus enerji şirketleri ile bölgede petrol ve doğalgaz araştırmalarına devam edeceğini açıklamıştı. hal böyle olunca petrol sahalarının haklarına ilişkin bölge ülkeleri arasında sık sık anlaşmazlıklar oluşuyor.

kktc’nin onayını almadan ve 1959 zürih ve londra antlaşmaları ile 1960 lefkoşa anlaşmalarına aykırı hareket eden güney kıbrıs rum kesimi, bölge devletlerle enerji bölgelerinin belirlenmesine ilişkin çeşitli anlaşmalara imza atmakta, bu enerji alanlarını ihalelere açmaktadır. bu gerçekliğe ve uluslararası geçersizliğe karşın güney kıbrıs rum kesimi, 26 ocak 2007’de kabul ettiği bir yasa ile adanın güneyinde 13 petrol arama ruhsat sahası tespit ve ilân etmiş, aynı yıl amerikan noble enerji şirketi’ne güneydeki 12. bölgede araştırma yapma ruhsatı vermiştir. ancak 1, 4, 5, 6 ve 7 no’lu sahalar türkiye’nin 2 mart 2004 tarih ve 2004/turkuno dt4739 sayılı notası ile haklarını saklı tuttuğu kıta sahanlığı alanı ile çatışmaktadır. türkiye, bm genel sekreterine 2007’de bir mektupla itirazlarını bildirmiş, rum yönetimi’nin doğu akdeniz’deki sınırlandırma ve araştırma faaliyetlerinin türkiye’nin meşru haklarını ve uluslararası hukuku ihlâl ettiğini bildirmiştir.

Petrol için kullanılan bir sondaj gemisi.

doğu akdeniz’de lisanslandırma faaliyetleri geçen zaman içinde artmış ve amerikan exxon mobil, fransız total, italyan eni, rus novatek firmaları (ve dolaylı olarak bunların arkasındaki devletler) güney kıbrıs rum kesimi, israil, mısır ve lübnan ile vardıkları anlaşmalar ile bölgedeki ihtilâflara dâhil olmuşlardır.

israil ve lübnan arasında da sınırlandırmaya ilişkin süregelen bir ihtilâf mevcuttur ve ilân edilmiş alanlarda bir çatışma vardır. lübnan’ın ihtilaflı alana ilişkin arama ruhsatı vermesi ise taraflar arasındaki gerilimi tırmandırmıştır. yine israil, filistin’in gazze şeridinin doğu akdeniz’in kaynaklarına erişimini engellemekte ve bu konudaki hak taleplerinin önünü almaktadır.

elbette işin tek belirleyeni bölgedeki enerji kaynakları değil, aynı zamanda ortadoğu ve hazar bölgesindeki doğalgaz ve petrol kaynaklarının enerji nakil hatlarının denetimidir de. gerek ırak ve suriye’de süren savaş, gerek akdeniz’deki çatışmalar, bölgedeki stratejik konumlara üslenmek kadar bu enerji nakil hatları üzerinden de patlak vermektedir.

stratejik konumu, sahip olduğu enerji kaynakları, yer altı maden zenginliği, enerji nakil hatları için ideal bir rota olması, bölgenin kontrolü için uygun bir stratejik konum olması, bölge ülkelerinin sahip oldukları büyük pazar ve iş gücü… bu faktörler, akdeniz ve ona kıyısı olan ülkelerde bugünlerde süregiden savaş, çatışma, ekonomik istikrarsızlaştır, iç çatışmaların başlatılması gibi olayların temel nedeni olarak önümüzde duruyor. zaten bölgenin bu öneminin farkında olan abd, yıllar öncesinden bölgedeki etkinliğini arttırmak için çeşitli askeri işgaller ve saldırılar gerçekleştirmişti. baba ve oğul bush dönemlerinde bu politika zirve noktaya taşındı. abd’nin eski dış işleri bakanı condoleezza rice, 7 ağustos 2003 yılında the washington post gazetesi için kaleme aldığı makalede, “ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek, buna türkiye de dahil” derken tam da bu önemden yola çıkarak ortadoğu ve yakın asya bölgelerinin abd’nin menfaatlerine uygun şekilde dizayn edileceğine işaret ediyordu. nitekim bu ülkelerin birçoğunda sözü edilen değişiklikler oldu. ilk etapta büyük ortadoğu projesi denilen, sonradan kapsamı genişletilerek genişletilmiş ortadoğu ve avrasya projesi olarak adlandırılan abd projesinin temelinde, akdeniz bölgesinin ve ortadoğu’nun kontrolü yatıyor.

Güney Kıbrıs’ın 13 parsele ayırdığı bölgede yer alan 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 numaralı bloklar; Kuzey Kıbrıs’ın TPAO’ya petrol ve doğalgaz arama ruhsatı verdiği A, B, C, D, E, F ve G bölgeleriyle kesişiyor. / Görsel: DW

rusya’nın suriye için kalkan olması, abd’nin ortadoğu’da “demokrasi havarisi” kesilmesi, israil’e bölgede verilen geniş destek, arap ülkelerinde baş gösteren yeniden dizayn süreçleri, suriye’de patlak veren savaş, ırak’ın durumu, türkiye’de devlet eliyle atılan bir dizi adım… bunların tamamı küresel aktörlerin bölge üzerindeki dolaylı savaşlarının birer hamlesi ve yansıması. bu nedenle her ne kadar ingiltere’nin üssü olması hasebiyle abd kıbrıs’taki üs talebinden uzak durmaya razı olur gibi görünse de, kıbrıs’taki olası bir üs abd için bölgede kilit bir rol oynayabilir. bunu sadece ortadoğu için değil, ilerleyen dönemlerde türkiye’ye ilişkin olası senaryoları için de istemektedir. ancak tarihin cilvesine bakın ki, abd’nin akdeniz/ortadoğu ve avrasya politikaları bizi ruslarla aynı saflara itiyor.

bakalım bu ülkeyi yönetenler, akdeniz ve ortadoğu’da ateşlenen bu bombanın farkına vararak milli menfaatlerimiz için doğru pozisyon alabilecekler mi? şahsen ege adalarının gün be gün yunanistan’a terk edilmesini, “ben bop eşbaşkanıyım” sözlerini, suriye politikasını, gürcistan ve ukrayna ile ilişkileri, ırak politikasını düşündükçe buna pek de kanaat getiremiyorum. ancak elbette bu ülkenin selameti ve bekası için herkes gibi benim de temennim, “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibiyle ülke güvenliğinin sağlanması adına bölge ülkelerinde abd eliyle yaratılan çatışmalardan uzak kalınması, komşu ülkelerin egemenliklerine saygı duyulması, milli politikalar geliştirilmesi, ülke içerisindeki bölünmüşlüğün yeni bir birliktelik ruhuna evriltilmesi, milli bir ekonominin ve gelişmiş bir üretim ve eğitim sisteminin tesis edilmesi, devletin tüm kurumlarının liyakat ve devamlılık esası üzerinden güçlendirilmesidir. aksi halde ortadoğu denilen kurtlar sofrasında, savunmasız bir kuzu olmak kaderimiz olacak.

Arap-İsrail Savaşı DOSYASI /// ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu


ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940

28 Mayıs 2020

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Mayıs 2020

Kaynak: Refuteit

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1517-1917)

1517 yılında Osmanlı İmparatorluğunun işgali sonrasında ülke dörde bölünerek Şam’a bağlanmış ve İstanbul’dan yönetilmiştir. Bu dönemde 1564 yılında Muhteşem Süleyman, Yahudi göçü için düzenlemeler getirmiştir. Bu dönemde Kabbalah (Yahudi Mistizmi) gelişmiş ve Yahudi yasalarının çağdaş sınıflandırması yapılmıştır. 1860 yılında Kudüs duvarları dışında ilk Yahudi yerleşim birimi inşa edilmiştir. 1882-1903 yılları arasında esas olarak Rusya’dan ilk büyük göç dalgası (Aliya) yaşanmıştır.

1887 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland, Filistin’in Siyonistler açısından önemini göz önüne alarak, Osmanlı İmparatorluğuna bir Yahudi elçi görevlendirmiş, sonraki 30 yıl boyunca demokrat ve cumhuriyetçi başkanlar da aynı uygulamayı sürdürmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun En Geniş Sınırları

1897 yılında ilk Siyonist Kongre Theoder Herzl tarafından İsviçre’de düzenlenmiştir. Kongrede Dünya Yahudi Ajansı kurulmuştur. Ajansın ilk yıl temsil ettiği ajans sayısı 117, sonraki yıl ise 600’dür. Siyonist Kongre sonrasında Viyana’dan iki haham Filistin’e gönderilir. Filistin’in % 96’sı Müslüman ve Hristiyan’dır ve toprağın % 99’nu ellerinde bulundurmaktadırlar. Hahamlar yazdıkları mektupta: ‘‘Gelin güzel ama başka bir adamla evlenmiş.’’ diye yazarlar.

1904-1914 yılları arasında Rusya ve Polonya’dan ikinci büyük göç dalgası yaşanmıştır. 1909 yılında, Kinneret Gölü kıyısında Degania’da ilk kibutz (kolektif Yahudi çiftliği) ve tamamen Yahudi olan ilk modern şehir olan Tel Aviv kurulmuştur. 1917 yılında 400 yıllık Osmanlı dönemi, İngilizlerin işgaliyle sona ermiştir.

İngiltere Dönemi (1917-1948)

İngiltere dönemi; 1948 yılında İsrail Devletinin resmi olarak ilan edilmesine kadar sürmüştür. 1919-1923 yılları arasında üçüncü büyük göç, esas olarak Rusya’dan olmak üzere yaşanmıştır. 1920 yılında Histadrut (Yahudi İşçi Federasyonu) ve Haganah (Yahudi Savunma Organizasyonu) kurulmuş ve Yahudi toplumu tarafından Vaad Leumi (Milli Konsey), işleri düzenlemek maksadıyla oluşturulmuştur.

Bir Yahudi göçmen gemisini inceleyen İngiliz askerleri, 1948, Haifa. Kaynak: National Army Museum.

İlk Yahudi çiftçi kooperatifi olan Nahalal 1921 yılında kurulmuştur. 1922 yılında Milletler Ligi, İngiltere Filistin (İsrail Ülkesi) manda yönetimini onaylamıştır. 1924 yılında ilk teknoloji enstitüsü olan Technicon Hayfa’da kurulmuştur. 1924-1932 yılları arasında esas olarak Polonya’dan dördüncü büyük göç yaşanmıştır. 1925 yılında Hebrew Üniversitesi açılmıştır. 1929 yılında Hebron Yahudileri Arap militanların toplu katliamına maruz kalmıştır.

1931 yılında Yahudi yeraltı teşkilatı Etzel kurulmuştur. 1933-1939 yılları arasında esas olarak Almanya’dan olmak üzere beşinci büyük göç yaşanmıştır. 1936-1939 yılları arasında, Arap militanlar tarafından kışkırtılan Yahudi karşıtı isyanlar yaşanmıştır. 1939 yılında İngiltere tarafından hazırlanan bir ‘‘White Paper’’ kapsamında Yahudi göçü, acil durumlar hariç yılda 10.000 rakamı ile ciddi bir şekilde sınırlandırılmıştır.

1939-1945 yıllarında Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı – Büyük Felaket yaşanmıştır. 1941 yılında Lehi yeraltı hareketi oluşmuştur; Haganah’ın Palmach vurucu gücü oluşturulmuştur. 1944 yılında İngiliz kuvvetlerinin parçası olarak Yahudi Tugayı kurulmuştur.

İsrail 1948 yılında David Ben-Gurion tarafından bağımsızlığı ilan edilen bir devlettir. 1886-1973 yılları arasında yaşayan Gurion, İsrail’in kurucu babası olarak tanınmaktadır. Gençliğinde sosyalizm ve Siyonizm’e tutku duyan Gurion 1906 yılında Filistin’e göç etmiştir. 1935 yılında Yahudi Ajansı başkanlığına seçilmiş ve 1948 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür. 1948 yılından, 1950 yılının başlarında kısa bir dönem hariç olmak üzere, emekli olduğu 1963 yılına kadar İsrail başbakanlığı ve savunma bakanlığı görevlerini yürütmüştür.

Lisan öğrenmede büyük becerisi olan Gurion anadili olan İbranicenin yanı sıra, Türkçe, İngilizce, Rusça, Fransızca, Almanca ve hayatının son dönemlerinde İspanyolca ve antik Yunanca öğrenmiş fakat ironik bir şekilde, neredeyse bütün hayatını aralarında geçirdiği Arapların dilini öğrenmemiştir. Filistinliler Gurion’u zalim, duygusuz ve ırkçı bir sima olarak görürlerken, birçok Yahudi, Siyonist ve Batı halkı onu Yahudi halkının ‘‘kurtarıcısı’’ olarak görmektedirler.

David Ben-Gurion İsrail Devletinin doğuşunu ilan ediyor.

14 Mayıs 1948 tarihinde İngiliz Mandası sona ermiş ve aynı gün Yahudi Ajansı Başkanı David Ben-Gurion tarafından İsrail Devletinin kurulduğu ilan edilmiştir.

Kitlesel katliamlar ve 725.000 Filistinliyi yurtlarından ettikten sonra dünyanın her yerinden Siyonist parti liderleri, 14 Mayıs 1948 günü, Tel Aviv Rothschild Bulvarında bulunan Tel Aviv Müzesinde ‘‘İsrail Devletinin Kuruluş İlanı’’ adını verdikleri belgeyi imzalamak maksadıyla bir araya gelirler.

İsrail devletinin kuruluşunu ilan etmek üzere bir araya gelen 37 Siyonist liderin en yaşlısı 82, en genci ise 30 yaşındadır. İçlerinden üçü gelecekte başbakan, biri cumhurbaşkanı, 14’ü de bakanlık görevlerinde bulunacaktır. 37 Siyonist’ten sadece bir tanesi Filistin topraklarında doğmuştur.

Geri kalan 36 Siyonist liderden 13’ü Rusya, 11’i Polonya, ikisi Romanya, ikisi Almanya, ikisi Letonya, ikisi Litvanya, biri Avusturya, biri Macaristan, biri Danimarka ve biri de Yemen topraklarında dünyaya gelmişlerdir. Çoğunluğu 1920 ile 1940 yılları arasında Filistin topraklarına göç etmiş, hatta bir tanesi 1947 yılında Filistin’e gelmiştir.

Kurulduğu ilan edilen İsrail Devleti aynı gün Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınır, ABD’yi üç gün sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) izleyecektir.

15 Mayıs günü İsrail, beş Arap devleti tarafından işgal edilmiştir. Mayıs 1948- Temmuz 1949 tarihleri arasında Bağımsızlık Savaşı sürmüştür. Savaş sonrasında 1.200.000 nüfuslu Filistin halkının 750.000’i yaşadığı yerlerden ayrılmak zorunda kalmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri kurulmuştur. Kudüs yakınlarında bulunan Deir Yasin köyünde, Siyonist Irgun örgütüne bağlı militanlar tarafından kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledilmiştir. Filistinliler 15 Mayıs gününü Al Nakba (Büyük Felaket) günü olarak ilan etmişlerdir.

1948 Arap-İsrail Savaşı

1948 Arap-İsrail savaşı, İsrail’in 14 Mayıs 1948 günü İsrail Devletinin kuruluşunu ilan etmesi üzerine patlak veren kanlı savaşların ilk örneğidir. 1948 yılı savaşı birkaç uluslararası ve bölge içi faktörler nedeniyle yaşanmıştır. Savaş yeni kurulan İsrail’in zaferiyle sonuçlansa da bölgesel politikaların yanı sıra uluslararası ilişkiler üzerinde de etkileri bugün de görülen çok önemli sonuçlar doğurmuştur.

Foto: Nostalgia Central

Savaşın nedenleri Siyonizm, Arap milliyetçiliği ve İngiliz dış politikasıdır, dört önemli sonucu ise hayatlarını kaybeden insanlar, Filistin mültecileri sorunu, Araplar arasındaki bölünmeler ve arazi değişimleridir.

Klasik Siyonist düşüncenin temeli ‘‘Vadedilmiş Topraklar’’ temeline dayansa da Avrupa’da yıllarca süren Yahudi aleyhtarlığı modern politik Siyonizmin ve bundan kurtulmanın ancak Avrupa’dan fiziksel olarak ayrılmakla sağlanabileceği fikrinin doğuşuna hizmet etmiştir. İsrail toprağına olan dinsel ve kültürel bağlar Filistin topraklarına yönelik mantıksal toprak talebinin ve Yahudi sorununa kesin ve kalıcı çözümün temelini oluşturmuştur. Avrupa’daki soykırım da bir Yahudi devleti oluşturulması yönünde yeni ve kararlı bir tutum sergilenmesine neden olmuştur. Siyonizm olmasaydı, Yahudiler belki de asla bir Yahudi devleti oluşturma düşüncesinde olmayacaklarından, Arap-İsrail çatışmaları meydana gelmeyecektir.

1948 savaşçının diğer bir nedeni de Arap milliyetçiliğidir. Arap milliyetçiliğinin temelleri ortak dil, İslam dini ve Orta Doğu tarihinden doğmuş ve Arap milliyetçileri Arap Ligi altında siyasi iş birliği yapmak istemişlerdir. Modern Arap milliyetçiliği 18’inci asır sonlarında, kısmen Avrupa sömürgeciliğine karşı doğmuştur. Araplar batılı idarecileri genellikle İsrail yanlısı olarak algılamışlardır.

Deir Yassin Katliamı. Foto: Signs of the Times

Radikal Arap milliyetçilerine göre İsrail, sadece Filistin topraklarında yaptıklarından ötürü değil özellikle petrol kaynaklarına Batılı emperyalist yaklaşımı nedeniyle de düşman bir ülkedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun bir Yahudi devleti kurulması yönünde karar alması radikal Arap milliyetçilerini haklı çıkarmış ve Batı hakkında yanılmadıklarının ispatı olmuştur. Arap liderler, Avrupalıların Yahudi soykırımı nedeniyle neden kendilerinin acı çekmek zorunda olduklarını anlamamıştır. Arap milliyetçiliği, Arapların birleşme ve sadece Siyonizm’e değil batılı güçlere karşı savaşmalarını sağladığından 1948 savaşının önemli nedenlerinden bir tanesidir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir nedeni de İngiliz dış politikası ve sonucunda da Birleşmiş Milletlerin Orta Doğu ile ilgili politikasıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında her iki taraf ta (Siyonistler ve Arap milliyetçileri) Filistin topraklarının İngilizler tarafından kendilerine söz verildiğine inanmışlardır.

İkinci Dünya savaşı sonrasında Filistin toprakları İngiliz mandası altındadır. Avrupalı Yahudilerin Nazi Almanya’sı tarafından katledilmesi durumu kökten değiştirir. Avrupalı Yahudilere duyulan sempati sorumluluk duygusuyla da birleşince İngiltere Yahudilerin Filistin topraklarına göçüne izin vermesi yönünde ağır baskı altında kalır. İngilizler soruna çözüm bulamadığından problemi Birleşmiş Milletlere devretmeye karar verir. Birleşmiş Milletler bir komite kurar ve bu komitenin de kararı öncekilerinki gibi olur: iki tarafın da iddiaları eşit derecede haklıdır ve tek çözüm iki toplumun ayrılmasıdır. İki taraf da bu karardan memnun kalmadığı için silahlanmaya başlar.

1948 Arap-İsrail savaşının mültecileri. Foto: Government Press Office/Flickr

1948 savaşının dört önemli sonucundan ilki; her iki taraftan da sadece askerlerin değil, masum sivillerin de hayatlarını kaybetmesidir. Örneğin Deir Yassin katliamında 245 erkek, kadın ve çocuk acımasızca katledilmiştir. Misilleme yapan Araplar da çoğunluğu doktor ve hastabakıcı olmak üzere 77 Yahudiyi katletmiştir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir önemli sonucu da Filistinli mülteciler sorunudur. Savaşın sonuna kadar, BM tahminlerine göre 349 Filistin kasaba ve köyünde evlerinden uzaklaştırılan mülteci sayısı toplam 940.000’dir. İsrail tarafı mültecilerin Arap devletlerine entegre edilmelerini talep ederken Araplar, mültecilerin kendi evlerine dönmelerini savunmuştur.

Arapların yenilgisinin de çok önemli sonuçları olmuştur. Sözde Arap Liginin Araplar arasında beraberlik ve iş birliğini sağlayamadığı açık ve net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bütün Arap hükümetleri kendi çıkarlarına yönelik hareket etmişlerdir. Ürdün Kralı Abdullah, toprak kazanımı karşılığında İsrail devletini kabul etmek istemektedir. Bu nedenle Arap devletleri bölünürler. Arap yenilgisinin diğer önemli bir sonucu da iç tepkilere neden olmasıdır; mevcut liderlerin sorgulanmasına, devrimlere, askeri darbelere ve istikrarsızlığa öncülük etmiştir. Örneğin 1948 yenilgisi Suriye için büyük bir trajedi olmuş ve kişisel başarısızlık ulusal bir felaket olarak görülmüştür.

Arap-İsrail savaşının diğer bir sonucu da toprak değişimleri olmuştur. İsrail, topraklarını %21 oranında artırdığından savaştan kârlı çıkan taraf olmuştur. İsrail’in hiçbir toprak hakkı olmadığına inanan Araplar açısından bu durum düşmanlığın daha da artmasına neden olmuştur. Ürdün Batı Şeria’yı, Mısır da Gazze şeridini aldığından Arap devletleri de toprak kazanmış durumdadır. Fakat toprakları İsrail ve Arap devletleri arasında paylaşıldığından, Filistin artık kendi başına bir devlet kurma hakkını kaybetmiş durumdadır.

YARGI DOSYASI /// ZAFER ARAPKİRLİ : Devlet ve sırları


ZAFER ARAPKİRLİ : Devlet ve sırları

26 Haziran 2020

Son yıllarda giderek daha da sık ziyaret eder olduğumuz Çağlayan Adliyesi’nde, çarşamba günkü duruşmalar sonunda, aralarında sütun arkadaşım sevgili Barış Terkoğlu’nun da bulunduğu üç meslektaşımızın 4 aylık haksız tutukluluk hali sona erdi. Üç meslektaşımız da hukuksuzluğun kurbanı olmayı sürdürüyorlar.

Terkoğlu’na, Aydın Keser ve Ferhat Çelik’e geçmiş olsun derken Murat Ağırel, Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç’ın da bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum.

Yargılandıkları dava dosyasının, daha önceki pek çok kumpas davalarının ruhu ile benzerlik gösteren ve adeta hukuk tarihine geçecek şekilde, “Olmayan bir suçu önce dizayn ve sonra imal edelim. Sonrası sanığa kalmış. O kendi ispatlasın masumiyetini” şeklindeki içeriği ortada. Kendileri ve avukatları, bu konuda (gerçek anlamda da) kitap boyutunda ve hukuk teorisi arşivlerine de girecek nitelikte savunmalar yaptılar.

Özetle; daha önceden açık kimlikleri ve görevleri, üstelik en üst düzeyde resmi ağızlarca açıkça dillendirilmiş istihbarat görevlilerini “deşifre etmek” gibi bir suçu işlemedikleri halde, sırf muhalif kimlikleri, yazdıkları kitaplar ve bağımsız, boyun eğmeyen nitelikleri nedeniyle, üzerlerine bu “fabrikasyon suç” yapıştırılmak isteniyor.

Dileriz, ceza hukukun temellerinden biri olan “Delilden sanığa gitme” ilkesi sonunda çalışır ve tam tersi mantıkla açılmış bu dava da daha önceki kumpas davaları gibi bir an önce düşer ve meslektaşlarımızın hepsi özgürlüklerine kavuşur.

Ben bu vesile ile olayın bir başka yönüne, “Devletin gizli faaliyeti, gizli görevlileri ve devlet sırrı” kavramları üzerinde biraz durmak istiyorum.

Her meşru devletin, “ortalık yerde görünmeyen, rutin açıklamalarla ifşa edilemeyecek, ülke güvenliği alanında sivil ve askeri örgütlenmeleri ve bu yapılarda görevli kamu görevlileri üzerinden içeride ve dışarıda bazı faaliyette bulunma” hakkı vardır. Buna genel bir tanımlama ile “gizli istihbarat toplama ve operasyon faaliyeti” diyebiliriz. Buraya kadar kimsenin itiraz edebileceği bir durum yoktur. Örnek vermeye de gerek yoktur. Dünyanın en büyük güçlerinin en bilinen “marka” teşkilatlarının ve ülkemizin bu birimlerinin tarihi uzun yıllara dayanır.

Sorun, bu noktadan sonra başlıyor.

Devletlerin demokrasi seviyelerine ve olgunluklarına bağlı olarak, bu faaliyetlerin de aynen “açık” faaliyetleri gibi, bir tür denetime tabi olması esastır. Yani, “Devlet olma hakkı. Meşru bir yapı olma hakkı” yönetme konumunda bulunanlara bu “gizlilik imtiyazını” kullanarak yasadışı (ulusal ya da uluslararası düzeyde) iş yapabilme özgürlüğü tanımaz. Daha da açık ifade edeyim, “Yürütme”nin elindeki bu “Gizli iş yapabilme araçları ve ehliyetinin” kötüye kullanılıp kullanılmadığı ülkelerin en üst denetim makamları, en başta da “Yasama Organı” ve “Yargı”nın da denetimine açık olmalıdır.

Elbette, işin muhtevası gereği her gizli faaliyetin (gizlilik derecesine bağlı olarak) ortalık yerde konuşulup tartışılması mümkün olmayabilir. Bunun ülke güvenliği (bakın özellikle Devlet sözcüğünü kullanmıyorum – Devlet’i, yürütme organını elinde bulunduranlarla özdeş anlamda kullananlara karşı kasten yapıyorum bunu) açısından önemini kimse göz ardı edemez.

Ancak bu denetim zorunluluğu ve bu zorunluluğu, “icracı makamların” omuzlarında hissetmesi, son derece büyük bir önem taşıyor. “Ucu açık bir ehliyet” demokrasilerde hem söz konusu olamaz, hem de önemli mahzurlar taşır. O yüzden, mesela demokrasisi bizden daha gelişkin rejimlerde (ABD ve Britanya’yı başat örnekler olarak vereyim) Yasama Organı (ABD Kongre ve Britanya Avam Kamarası) ilgili komisyonlarında (okumak ve bilgilenmek isteyenler için) bu tür “hesap sormaların” sayısız örnekleri vardır.

Hesap sormak babına girmişken, “kamu adına” hesap sorucu Dördüncü Kuvvet, medyanın da bu anlamda “kamusal” denetimini kimsenin denklem dışı tutmaması gereği de ortadadır. Yani “Medyayı ilgilendirmez bu işler” deyip geçmemelidir kimse. Daha da açık yazayım: Gerektiğinde medya da yasalar ve medya etiği çerçevesinde “Devletin, meşruiyet dışına çıkıp çıkmadığını denetleyebilme hakkı ve daha da ötesinde vazifesi” ile doğal olarak donatılmıştır.

“Nazik ve netameli” mevzular bunlar. Biliyorum. Ama “Size ne kardeşim?” mantığını sorgulamak gerektiğinden, bir not düşmek adına yazmak istedim bunları. Unutmayın, çok eskilerde bir Batılı devlet insanının vurguladığı şu doğruyu hatırlatarak:

“Demokrasilerde, kamusal yaşamda sadece insanların dini inançları ve sandıkta oyunu hangi partiye attığı ve tabii ki ülkenin savunma-savaş planları gizlidir. Ondan gayrı gizli (ve örtülü) bir şey olamaz.”