RUSYA DOSYASI : KGB ajanı Vladimir Putin’i devlet başkanı yapan adam


KGB ajanı Vladimir Putin’i devlet başkanı yapan adam

Sovyet gizli istihbarat servisi KGB’nin eski bir ajanı olan Putin, bizzat Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin ve onun yakın çevresi tarafından seçilmiş, Rusya’yı 21’inci yüzyıla taşıma görevi kendisine biçilmişti.

Rus liderlerin iktidara giden yolu yüzyıllar boyunca hep farklılık gösterdi.

Çarlar doğuştan iktidar hakkına sahip oluyordu; Vladimir Lenin devrimle iktidara gelmişti; Sovyet Komünist Partisi’nin genel sekreterleri politbüroya parti kademelerinde tırmanarak geliyor, ülkenin başına geçme sırasını bekliyorlardı.

Ancak yirmi yıl önce Vladimir Putin‘e Kremlin’in anahtarı altın bir tepside sunuldu. Sovyet gizli istihbarat servisi KGB’nin eski bir ajanı olan Putin, bizzat Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin ve onun yakın çevresi tarafından seçilmiş, Rusya’yı 21’inci yüzyıla taşıma görevi kendisine biçilmişti.

Peki ama neden Vladimir Putin?

‘Muhteşem bir yardımcı’

Valentin Yumaşev, Vladimir Putin’in Rusya Federasyonu başkanlığına getirilmesinde kilit bir rol oynayan bir isim. Eski bir gazeteci olan Yumaşev, bugün Kremlin’in önemli yetkililerinden biri ve basına çok nadir konuşmasıyla biliniyor. Ancak BBC’yle görüşmeyi ve hikayesini anlatmayı kabul etti.

Yumaşev, Boris Yeltsin’in en güvendiği danışmanlarından biriydi. Daha sonra Yeltsin’in kızı Tatyana’yla evlenerek önce damadı, ardından da özel kalem müdürü oldu. 1997’de Putin’e Kremlin’deki ilk görevini veren kişi de oydu.

"Yeltsin’in eski özel kalemi görevden ayrılırken bana yardımcılık yapacak çok güçlü bir isim tanıdığını söyledi," diye anlatıyor Yumaşev.

"Böylece beni Vladimir Putin’le tanıştırdı ve birlikte çalışmaya başladık. Putin’in muhteşem bir iş çıkaracağını hemen anladım. Yaratıcı fikirler geliştirmekte, analizlerde ve inandığı bir görüşü savunmakta üzerine yoktu."

Peki bu adamın günün birinde devlet başkanı olabileceği hiç aklından geçmiş miydi?

"Yeltsin’in aklında birkaç aday vardı: Boris Nemtsov, Sergey Stepaşin ve Nikolay Aksenenko gibi. Yeltsin’le birlikte halefinin kim olacağı konusunda birçok görüşme yaptık. Bu görüşmelerden birinde Putin’den de söz ettik.

"Yeltsin bana Putin hakkında ne düşündüğümü sordu. Bence muhteşem bir aday olur, diye yanıtladım. Bence kesinlikle onu göz önünde bulundurmalısınız, dedim. İşleri ele alış biçimine bakınca çok daha büyük görevlere hazır olduğunun anlaşıldığını söyledim."

Ama Putin’in KGB geçmişi kendisi için bir dezavantaj mıydı?

"Putin gibi birçok KGB ajanı, kurumun itibarını kaybettiğini fark edip istifalarını sunmuşlardı. Eski bir KGB ajanı olmasının bizim için hiçbir önemi yoktu. Putin bir liberal ve bir demokrat olduğunu defalarca kanıtlamış, piyasada reformlar yapmaya devam edeceğini göstermişti."

Gizli devir teslim

Ağustos 1999’da Boris Yeltsin, Vladimir Putin’i başbakan olarak atadı. Bu, Yeltsin’in Putin’i devlet başkanlığına hazırladığının açık bir işareti olarak yorumlandı.

Yeltsin’in bir yıl daha görevde kalması bekleniyordu, ancak Aralık 1999’da sürpriz bir şekilde görevi bırakmaya karar verdi.

"Yeni yıla üç gün kala, Yeltsin Putin’i konutuna çağırdı. Görüşmede benim ve yeni özel kalem müdürü Aleksandr Voloşin’in de bulunmasını istedi. Putin’e Temmuz’a kadar görevde kalmayı düşünmediğini, 31 Aralık’ta devlet başkanlığından istifa edeceğini açıkladı.

"Bu bilgiye çok az insan haizdi: Ben, Voloşin, Putin ve Yeltsin’in kızı Tatyana. Yeltsin karısına bile bir şey söylememişti."

Valentin Yumaşev, Yeltsin’in istifa konuşmasını kaleme almakla görevlendirildi.

"Yazması çok zor bir konuşmaydı. Tarihe geçeceği aşikar olan bir metindi. Verilecek mesaj çok önemliydi. O nedenle o meşhur ‘Beni affedin’ cümlesini de ekledim.

"Ruslar 1990’lı yıllarda büyük acılar çekmişlerdi. Yeltsin’in bu konuya kesinlikle değinmesi gerekiyordu."

1999 yılının yılbaşı gecesi, Boris Yeltsin Kremlin’deki son ulusa sesleniş konuşmasını kaydetti.

"Odada bulunan herkes şoka girmişti. Metni kaleme alan ben hariç. İnsanlar ağlamaya başlamışlardı. Çok duygusal bir andı.

"Ama haberin dışarı sızmaması çok önemliydi. Resmi açıklamaya daha hala dört saat vardı. Dolayısıyla kimsenin odadan ayrılmasına izin verilmedi. Kapı dışarıdan kilitlendi.

"Kaydı aldım ve televizyon kanalına gittim. Yeltsin’in konuşması öğlen saatinde yayımlandı."

Vladimir Putin geçici devlet başkanı ilan edildi. Üç ay sonra da başkanlık seçimlerini kazandı.

‘Ailenin bir üyesi mi?

Valentin Yumaşev, çoğu zaman ‘Aile’nin bir üyesi’ olarak anılır: Aile ile kast edilen 1990’lı yılların sonlarında Boris Yeltsin’in kararlarını etkilediği düşünülen yakın çevresidir.

Yumaşev, bu Aile iddiasının ‘bir mit, bir uydurma’ olduğunu savunuyor.

Ancak 1990’lı yılların sonlarında, Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin’in sağlığı kötüleşirken, ailesi, dostları ve bazı iş adamlarından oluşan yakın çevresine giderek daha fazla itimat ettiği biliniyor.

Siyaset bilimcisi Valery Solovey, "Putin’in çevresindekilerin böylesi bir etkisi yok," diyor.

"Putin’in fikirlerini aldığı iki grup insan var: Biri Rotenberg kardeşler gibi çocukluk arkadaşları, diğeri de Sovyet KGB’sinde hizmet etmiş kişiler.

"Ama Putin bu insanların sadakatini de gözünde çok büyütmüyor. Yeltsin aile üyelerine güvenirdi. Putin’in ise güvendiği hiç kimse yok."

‘Hiçbir pişmanlığım yok: Ruslar Putin’e güveniyor’

Putin, önce devlet başkanı sonra başbakan olarak yirmi yıldır Rusya’da iktidarı elinde tutuyor. Bu süre zarfında iktidarın kendisinin etrafında dönmesini sağlayacak bir sistem inşa etti. Onun yönetiminde Rusya, giderek otoriterleşen ve demokratik hak ve özgürlüklerden uzaklaşan bir ülkeye dönüştü.

Solovey, "Yeltsin bir misyonu olduğuna inanıyordu. Putin de öyle," diyor. "Yeltsin kendisini Musa olarak görüyordu. Ülkesini komünizmin köleliğinden kurtarmak istiyordu."

"Putin’in misyonu ise geçmişi geri getirmek. ’20’inci yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi’ olarak nitelendirdiği SSCB’nin çöküşünün intikamını almak istiyor. O ve çevresindeki eski KGB ajanları, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının Batılı istihbarat servislerinin işi olduğunu düşünüyorlar."

Bugünün Vladimir Putin’i, Yumaşev’in hatırladığı liberal figürden epey uzak. Peki Putin’in eski patronu, ona Kremlin’in anahtarını sunduğu için pişmanlık duyuyor mu?

"Hiçbir pişmanlık duymuyorum," diyor Yumaşev. "Rusların Putin’e halen güvendikleri çok açık."

Ancak Yumaşev, Boris Yeltsin’in istifasının tüm Rus liderlere bir ders olması gerektiğini düşünüyor:

"Zamanı geldiğinde koltuğu bırakmak ve gençlere yer açmak, çok mühim bir ders. Yeltsin için bu çok önemliydi."

SİYASİ SUİKASTLER DOSYASI : 1963’ten beri 22 Afrika devlet başkanına, Fransa tarafından suikast düzenlendi


1963’ten beri 22 Afrika devlet başkanına, Fransa tarafından suikast düzenlendi

Fransa’nın tarihi soykırım, katliam ve kanlı suikastlerle dolu. 1963 yılından beri Fransa tarafından 22 Afrika Devlet Başkanına karşı darbe ve suikast düzenlendi. En son vahşi bir suikaste uğrayan Libya lideri Muammer Kaddafi oldu. Darbelerin ve suikastların çoğu 3 Fransız istihbarat servisi tarafından gerçekleştirildi.

Fransa’nın tarihi soykırım, katliam ve kanlı suikastlerle dolu. 1963 yılından beri Fransa tarafından 22 Afrika Devlet Başkanına karşı darbe ve suikast düzenlendi. En son vahşi bir suikaste uğrayan Libya lideri Muammer Kaddafi oldu. Darbelerin ve suikastların çoğu 3 Fransız istihbarat servisi tarafından gerçekleştirildi. ‘AFRICANGLOBE’ haber sitesinin editörleri tarfından kaleme alınan yazının çevirisi şöyle:

ÇOĞU DARBE VE CİNAYETLERİN ARKASINDA 3 FRANSIZ İSTİHBARAT SERVİSİ VAR

1963’ten bu yana iktidarda olan 22’den fazla Afrika cumhurbaşkanı Fransa tarafından öldürüldü, birçoğu bağımsızlıklarını savundu ve sömürgeci iktidarla çalışmayı reddetti.

Vahşice öldürülen bu liderlerin sonuncusu Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi oldu. Darbelerin ve suikastların çoğu, SDECE, DGSE ve DST tarafından gerçekleştirildi. Bunlar, Afrika’da darbeler ve cinayetler gerçekleştirme ününe sahip üç Fransız istihbarat servisidir.

Charles de Gaulle’dan bu yana, Fransız makamları, Afrika’da gerçekleştirdikleri suikastleri inkâr ediyorlar.

Fakat Fransanın kanlı ve vahşi suçları iyi bilinmektedir. Fransa, Afrika’daki katliamları, haksızlıkları ve yağmalamaları nasıl gerçekleştirdiğini belgeleyen Afrika televizyon kanallarını baskı altında tutuyor. Dış Dokümantasyon ve Casuslukla Mücadele Hizmeti (SDECE), Fransa’nın Afrika’daki yanlış bilgilendirme kampanyalarından sorumludur.

DGSE, Fransa’nın kontrolündeki Afrika kukla başkanını tanımlamak için kullandığı, “Kara tenli valileri” kontrol etmekle suçlanan yurtdışındaki ana gizli servis.

Fransa’nın iç ve dış güvenliği ile ilgilenen başka bir DST (İç Güvenlik Yönü) var. Fransa’yı ‘göçün tehlikelerinden’ korumakla suçlanıyor. Siyasi bir polis olan DST, dünyadaki diktatörlüklere ait diğer siyasi polislerle işbirliği yapıyor. DGSE, DST ve SDECE’den sonra, Afrika’daki çatışmalar sırasında Fransa’nın askeri propagandasından sorumlu kurum olan İstihbarat Dairesi Başkanlığı var.

DE GAULLE’DEN SARKOZY’YE

De Gaulle, Fransa’nın yararına Afrika bağımsızlığını feda etti. Dört nedenden ötürü:
-Birincisi, Fransa’ya oy verebilecek bir müşteri devleti alayı olan BM’de Fransa’nın sırası;
– İkincisi, petrol, uranyum, altın, odun, kakao gibi stratejik hammaddelere erişim;
– Üçüncüsü, resmi kalkınma yardımı veya hammadde satışı üzerindeki vergiler yoluyla Fransız siyasi yaşamının finansmanı;
-Dördüncü sebep ise, Fransa’nın ABD’de bir taşeron olarak rol oynaması, Afrika’daki etkisini ABD’ye bırakması.

Dolayısıyla, bu dört nedenden dolayı, Fransa eski sömürgelerinin bağımsızlığını inkar eden bir sistem uygulamaya koydu. Kanın Afrika kıtasında akmaya devam etmesinin nedeni budur. Kamerun’da: Kamerun Halklar Birliği (UPC) bağımsızlık mücadelesi verdi. Kamerun lideri Ruben Um Nyobe, 1957 ile 1970 yılları arasında 100.000 ile 400.000 arasında ölü bırakan bir kan banyosunda ezildi.

Togo’da, Fransa’nın desteği ile birlikte çeyrek asrı aşkın bir diktatörlük var. Genç Togolu Cumhuriyetinin bağımsızlığından üç yıl sonra, ordunun siyasal hayata acımasız tahribatlara yol açtığı görüldü. 13 Ocak 1963’te, demokratik olarak seçilen Tago’nun ilk cumhurbaşkanı Sylvanus Olympio, Vietnam Savaşı’na katılan emekli asker Çavuş Etienne Eyadema tarafından öldürüldü. Olympio’nun güvenliğinden sorumlu olduğu iddia edilen Fransız bir subayın desteğiyle bir darbe yaptılar: Cumhurbaşkanına 13 Ocak 1963’te suikast düzenlediler. Eyadema Etienne kırk yıldan fazla iktidarda kaldı. Terör saltanatı Nicolae Ceausescu’yu andırıyordu ve kaos ve yoksulluk içinde çamurlu bir ülke bıraktı. 2005 yılında öldü, oğlu Faure Eyadema, Fransa’ın desteğiyle onun yerine geçti.

Orta Afrika Cumhuriyeti’nde umut vaat eden bir devlet adamı Barthélemy Boganda vardı. Boganda, 29 Mart 1959’da Berberati ve Bangui arasında seyahat ederken uçak kazasında gizemli bir şekilde öldü. Bangui’deki bir Fransız milis yardımı ile Barthélemy Boganda’nın ölümünün şüpheli mimarı Devlet Başkanı David Dacko, Dışişleri Bakanı ve Meclis Başkanı Abel Goumba’yı görevden aldı.
Abel Goumba daha sonra bir muhalefet partisi MEDAC (Orta Afrika Demokratik Kalkınma Hareketi) kurdu. David Dacko, kısa bir süre partiyi feshederek, liderini cezaevine tıktı. Orta Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı David Dacko, 1 Ocak 1966’da Genelkurmay Başkanı Albay Jean Bedel Bokassa’ya iktidarını devretmeye karar verdi.

Fransa, kendini imparator ilan eden Jean-Bédel Bokassa’yı destekledi ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nin kaynaklarını yağmaladı. Bokassa sonunda iktidardan düştü ve sefalet içinde öldü.

Komor Adaları’nın ilk devlet başkanı Ahmed Abdullah de Fransız paralı asker Bob Denard’ın görevlendiridiği suikastçiler tarafından öldürüldü.

Aynı gün Nijer’de ülkenin ilk Devlet Başkanı Hamani Diori de, ülkenin uranyumunu diğer ülkelere Fransa’nın önerdiği fiyattan daha yüksek bir fiyatla satmak isteyince, düzenlenen bir askeri darbede acımasızca öldürüldü.

Germain Léon M’ba, tüm iyi eğitimli Afrika milliyetçileri gibi, Gabon’un Fransa tarafından kontrol edilen bir kukla devlet olması gerektiği fikrine karşıydı. M’ba, 1960’ın başlarında aktif siyasal hayata girdi. Fransa’nın destek verdiği Jean-Hilaire Aubame tarafından devrildi. 18 Eylül 1971 gecesi karısı ve kızıyla gittiği sinemadan evine döndükten sonra kısa bir süre sonra öldürüldü.

SUİKASTE UĞRAYAN AFRİKA DEVLET BAŞKANLARININ İSİMLERİ:

– 1963’te: SYLVANUS OLYMPIO, Togo Devlet Başkanı
– 1966’da: JOHN-AGUIYI IRONSI, Nijerya Devlet Başkanı
– 1969’da: ABDİRACHİD-ALİ ŞERMAK, Somali Devlet Başkanı
– 1972’de: ABEİD-AMANİ KARUMÉ Zanzibar Cumhurbaşkanı
– 1975’te: RICHARD RATSIMANDRAVA, Madagaskar Devlet Başkanı
– 1975’te: FRANÇOIS-NGARTA TOMBALBAYE, Çad Devlet Başkanı
– 1976’de: MURTALA-RAMAT MOHAMMED, Nijerya Devlet Başkanı
– 1977’de: MARIEN NGOUABI. Kongo Cumhurbaşkanı
– 1977’de: TEFERİ BANTE, Etiyopya Devlet Başkanı
– 1981’de: ENVER SEDAT, Mısır Cumhurbaşkanı
– 1981’de: WILLIAM-RICHARD TOLBERT, Liberya Devlet Başkanı
– 1987’de: THOMAS SANKARA, Burkina-Faso Devlet Başkanı
– 1989’da: AHMED ABDALLAH, Komorlar Devlet Başkanı
– 1989’da: SAMUEL-KANYON DOE, Liberya Devlet Başkanı
– 1992’de: MUHAMMED BOUDIAF, Cezayir Cumhurbaşkanı
– 1993’te: MELCHIOR NDADAYÉ, Burundi Cumhurbaşkanı
– 1994’te: CYPRIEN NTARYAMIRA, Burundi Devlet Başkanı
– 1994’te: JUVENAL HABYARIMANA, Ruanda Devlet Başkanı
– 1999’da: IBRAHİM BARRÉ-MAINASSARA, Nijer Devlet Başkanı
– 2001’de: JOSEPH KABİLA Demokratik Kongo Cumhuriyeti Devlet Başkanı
– 2009’da: JOÃO BERNARDO VIEIRA, Gine Bissau Devlet Başkanı
– 2011’de: Muammer Kaddafi, Libya Devlet Başkanı

ÜLKE ÜLKE FRANSIZ SOYKIRIMLARI

Cezayir 1830’dan 1962’ye kadar yani toplam 132 yıl süreyle Fransa’nın işgalinde kaldı. Bu süre içinde Cezayir halkı da kesintili olarak bağımsızlık savaşları verdi. En şiddetli savaş ise 1954-1962 arasında gerçekleştirilen büyük bağımsızlık savaşıdır. Bu süre içinde Fransız işgalciler 1,5 (bir buçuk) milyon Cezayirliyi hunharca şehit etmişlerdir. Fakat Fransa’nın Afrika’da gerçekleştirdiği tek katliam Cezayir katliamı değildir. Fransa hemen hemen girdiği tüm Afrika ülkelerinde benzer katliamlar gerçekleştirmiştir. Öldürülenlerin sayısı belki farklıdır ama hepsinde de aynı vahşet ruhunun etkin olduğunu görüyoruz. Üstelik bu katliamlar Ortaçağ’ın karanlık zihniyetiyle değil 20. yüzyılın yani modern çağın modernist felsefesiyle, insan hakları, uluslararası hukuk gibi kavramların bütün dünya kamuoyunun literatürüne girdiği bir dönemde gerçekleştirilmiştir. Biz de bu araştırmamızda başta Cezayir katliamı olmak üzere, Fransa’nın muhtelif Afrika ülkelerinde gerçekleştirdiği katliamlar hakkında birtakım özet bilgiler vereceğiz.

FRANSA’NIN CEZAYİR İŞGALİ DESPOTİK BİR YÖNETİM

Fransa bu ayaklanmayı bastırabilmek için tam anlamıyla bir vahşet sergiledi. 28 Ağustos 1955 tarihinde olağanüstü hal ilan edildi. Artık Cezayir’in her tarafında oluk oluk kan akıyordu. Çünkü Fransız işgal kuvvetleri haksız bir şekilde işgal etmiş oldukları Cezayir toprakları üzerindeki hakimiyetlerini sürdürebilmek için her yola başvuruyor, halkın direnişini kırmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı.

Fransızlar, Cezayirli gerillalara karşı hava saldırılarına ağırlık veriyordu. Bu yüzden Fransız saldırı güçleri daha çok "Fransız Paraşütçüleri" olarak ün salmışlardı. Bu paraşütçülerin çoğu eski Fransız sömürgesi Vietnam’dan getirilmiş tecrübeli saldırı timleriydi. Vietnam’da aldıkları yenilginin ezikliğini Cezayirli gerilla güçleri karşısında telafi etmeye çalışıyor ve aynı zamanda oradaki yenilginin acısını da çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden saldırılarında tam bir vahşet sergiliyorlardı. Saldırılarında sadece gerilla güçlerini değil sivilleri de hedef alıyorlardı. Hatta caydırıcı olması için daha çok insan kaybına sebep olmak amacıyla kalabalık yerleşim merkezlerini birinci hedef olarak seçiyorlardı. Bunun yanı sıra Cezayirlileri direnişten vazgeçirmek amacıyla yakaladıkları kişileri uçaklardan aşağıya atıyorlardı. Bununla diğerlerine: "Eğer ayaklanmaya son vermezseniz sizin de başınıza gelecek olan budur!" mesajını vermeye çalışıyorlardı.

Fransız işgal güçleri tabii ki sadece hava saldırılarıyla yetinmediler. Donanma ve kara kuvvetleri de tüm Cezayir topraklarını saran bu ayaklanmaya karşı harekete geçirildi. Fransız işgal güçleri bir yandan bu vahşi saldırıları sürdürürken bir yandan da Cezayir’e askeri ve ekonomik yardım gelmesini önlemek amacıyla Batı Akdeniz bölgesinde Ortaçağ dönemlerinde yaygın olan deniz korsanlığına benzer bir faaliyet başlattı.

CEZAYİR BAĞIMSIZLIĞINA KARŞI FRANSA-İSRAİL İŞBİRLİĞİ

İsrail, 1954 yılındaki ayaklanmadan önce de Cezayir’deki gelişmeleri çok yakından izliyordu. Özellikle MOSSAD, Cezayir’de gelişen bağımsızlık hareketini yakın takibe almıştı. Ayaklanma ile birlikte de İsrail, Fransız sömürge yönetimine aktif destek vermeye başladı. İsrailli askeri uzmanlar, gerilla savaşı konusunda tecrübesiz olan Fransız birliklerine özellikle de gerilla savaşında helikopter kullanımı konusunda eğitim verdiler. S. Steven’in yazdığı The Sypmasters of Israel adlı kitabında bildirdiğine göre, Fransız birliklerini eğitmek için iki İsrailli general Cezayir’e gitmişti. Bu iki general de oldukça tanıdık isimlerdi: İzak Rabin ve Haim Herzog, yani İsrail’in eski başbakanı ve eski cumhurbaşkanı.

Crosbie, The Tacit Alliance adlı kitabında Cezayir ayaklanması boyunca Fransa ve İsrail’in tam bir "ittifak" kurduklarına dikkat çekmiştir.
Ayaklanmanın son dönemlerinde de İsrail’in Fransızlara verdiği büyük destek sürdü. İsrail, Fransızların kurmaya çalıştığı "kontrgerilla" örgütü OAS’ye de büyük yardımlarda bulunmuştu. Hallahmi: "1961 ve 1962’de İsrail’in, Cezayir’de Fransız kontrolü sağlamaya çalışan Fransız yerlilerinin aşırı sağcı örgütü olan Fransız OAS (Organisation de l’Armée Secrét: Gizli Ordu Örgütü) hareketini desteklediğine dair birçok rapor vardır" diyor. Cezayir tam bağımsızlığını kazanıp, Birleşmiş Milletler’e katıldığında da sadece İsrail, Cezayir’in kabulü aleyhinde oy kullanmıştı.

İNSANLAR KİTLELER HALİNDE ÖLDÜRÜLDÜ

Cezayir’de 1 Kasım 1954’te başlayan ayaklanma 19 Mart 1962’de ilan edilen ateşkese kadar devam etti. Yani yaklaşık yedi buçuk yıl. Gün olarak ise toplam 2694 gün. Bu süre içinde bir buçuk milyon Cezayirli şehit edildi. Yani savaş süresince günde ortalama 557 Cezayirli hunharca katledildi. Bu rakam Cezayir’deki Fransız katliamının ne kadar vahşice, ne kadar hunharca olduğunu apaçık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Ölü sayısının bu kadar fazla olmasının sebebi yukarıda da ifade ettiğimiz üzere saldırılarda özellikle kalabalık kitlelerin hedef seçilmesiydi.

Tarihi bilgilere göre Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi verdiği dönemde nüfusu 8-10 milyon civarındaydı. Buna göre Fransız işgal kuvvetleri ülkedeki nüfusun % 15’ini öldürmüşlerdi. Yani her 6,6 kişiden 1 kişi 7,5 yıl süren bir bağımsızlık savaşı esnasında öldürülmüştü. Bu ise her aileden en az bir kişinin hayatını kaybetmesi anlamına geliyordu. Bu ise apaçık bir soykırım niteliği taşıyordu.

Fransız vahşetinden ülkeye yerleştirilen bazı Fransızlar da nasiplerini almışlardı. Başkent Cezayir’in Babu’l-Oueyd semtine yerleştirilen Fransız kökenliler işgal yönetiminin tutumuna itiraz ettiklerinden ve Cezayir’deki halka Fransa’daki halka tanınan hakların aynısının tanınmasını istediklerinden dolayı işgal kuvvetlerinin hışmına uğradılar. Ünlü general Charles de Gaulle’ün emriyle Babu’l-Oueyd’e giren Fransız işgal kuvvetleri burada ikamet eden birçok Fransızı öldürdüler.

HER ŞEYE RAĞMEN İSTİKLAL

Fransız işgal kuvvetlerinin sergilediği onca vahşete rağmen Cezayir halkı istiklalini elde etmekte kararlıydı. Çünkü ölümden kaçarak işgalin gölgesinde yaşamayı kabul etmesi durumunda maruz kaldığı baskı, şiddet ve zilletin artacağını biliyordu. Bu yüzden kararlılıkla direnişini sürdürdü.

Ulusal Kurtuluş Cephesi, 19 Eylül 1958’de Mısır’ın başkenti Kahire’de Ferhad Abbas’ın başkanlığında Geçici Cezayir Hükümeti’ni kurdu. Bu hükümet önce Kahire’de sonra Tunus’ta faaliyetlerini yürüttü. Cezayir halkının bu kararlı mücadelesi dünyada geniş yankı buldu. Bu yüzden Arap ülkelerinin tamamı ve bazı Asya ve Afrika ülkeleri Geçici Cezayir Hükümeti’ni tanıdı. Ancak Batı’da bu hükümeti tanıyan herhangi bir ülke çıkmadı. Fakat bu duruma rağmen Fransa, Cezayir halkının kararlı mücadelesi karşısında çok uzun süre dayanamayacağını anlamaya başlamıştı. Bu yüzden General De Gaulle, Cezayirlilere bazı haklar tanıdı. Ama bu, Cezayir’in tam bağımsız olması için savaşan Ulusal Kurtuluş Ordusu’nu tatmin etmedi. De Gaulle, 16 Eylül 1959’da Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada Cezayir halkına kendi geleceğini belirleme hakkı tanınacağını açıkladı. Bu arada Afrika’daki diğer Fransız sömürgeleri de birer birer bağımsızlıklarını elde ediyorlardı. Dolayısıyla Fransa, Cezayir’i daha uzun süre elde tutamayacağını anladı. Dünya kamuoyunda da Fransa’ya karşı ve Cezayir halkının lehine bir hava oluşmuştu. Sonuçta Fransa, 14 Haziran 1960 tarihinde Cezayir bağımsızlık savaşının liderleriyle görüşme masasına oturmaya hazır olduğunu açıklama ihtiyacı duydu. Bu açıklamanın üzerinden 10 gün geçtikten sonra 25 Haziran 1960 tarihinde Fransa’nın Melun şehrinde görüşmeler başlatıldı. Bu görüşmelerden bir sonuç çıkmayınca Cezayir’de yeniden toplu direniş eylemleri gerçekleştirildi. Bunun üzerine Fransa yaklaşık bir yıl sonra 20 Mayıs 1961 tarihinde görüşmeleri tekrar başlattı. Yürütülen görüşmeler 18 Mart 1962’de Evianles-Bains Anlaşması’yla sonuca bağlandı ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) 19 Mart 1962’de ateşkes ilan etti. Söz konusu anlaşmaya göre yapılacak bir referandumda halkın onaylaması şartıyla Fransa, Cezayir’in bağımsızlığını tanıyacak ve Messu’l-Kebir’deki deniz üssü haricinde tüm askeri güçlerini üç yıl içinde geri çekecekti. 1 Temmuz 1962’de gerçekleştirilen referandumda halkın % 91’i bağımsızlık lehinde oy kullandı ve böylece Cezayir, resmen bağımsız bir devlet kimliği kazanmış oldu. Bağımsızlık aleyhine oy kullananlar ise Fransa’dan getirtilip bu ülkeye yerleştirilenlerle, onlarla iş birliği içindeki küçük bir azınlıktı.

SADECE CEZAYİR Mİ?

Fransa’nın Afrika kıtasında gerçekleştirdiği tek katliam Cezayir katliamı değildir. Fransa, sömürgeleştirdiği ve bu yolla bütün beşeri ve ulusal servetlerini kullandığı diğer Afrika ülkelerinde de büyük katliamlar gerçekleştirmiştir. Evet, bütün ulusal servetlerinden istifade ettiği ülkelere Fransa’nın lütfettiği mükafatlar o ülkelerin insanlarını ya topluca katletmek, ya vatanlarını terke zorlamak, ya dinlerini değiştirmeye mecbur etmek, ya fakirleştirmek veya benzeri bir zulme maruz bırakmak olmuştur. İşte birkaç örnek:

BENİN

Sömürgecilerin Afrika’ya yayıldıkları dönemlerde bugünkü Benin kıyılarında köle ticaretinin önemli merkezleri kurulmuştu. Fransızlar köle ticaretinde ve daha başka alanlarda kendilerine sağlanan kolaylıklarla yetinmeyerek, bugünkü Benin topraklarında hüküm süren Dahomey krallarıyla 1861 ve 1868 yıllarında iki ayrı anlaşma yaparak Benin kıyılarına iyice yerleştiler. Bu durum İngilizlerle aralarının açılmasına ve bazı çatışmalara yol açtı. 1882’de Porto Novo ve Kotonu’da himaye yönetimi kuran Fransız sömürgeciler ülkeyi tamamen işgale kalkıştılar. Dahomey kralı ve halkı buna karşı çıkarak silahlı mücadele başlattı. Ancak modern imkânlara sahip olan Fransız sömürgeciler kuzeye doğru ilerleyerek 1904’te Dahomey’i tamamen işgal ettiler. İşgalden sonra bu topraklar Fransa’ya bağlı bir genel vali tarafından yönetilmeye başladı. Bundan sonra zaman zaman Fransız sömürgesine karşı çeşitli ayaklanmalar oldu. Ancak işgalci Fransızlar bu ayaklanmaların hepsini kanla bastırdılar. Dahomey’in bağımsızlığını ilan etmesi ise 1 Ağustos 1960’ta gerçekleşti.

BURKİNA-FASO

Sömürgecilerin bugünkü Burkina-Faso topraklarına girdiği sırada bölgede Mossiler hüküm sürüyordu. Ancak o dönemde gerçekleşen bölünmelerden sonra ortaya çıkan Mossi krallıkları arasında iç savaşlar oldu. Bu gelişmeler Fransız sömürgecilerin müdahalelerini kolaylaştırdı ve 1895 yılında, daha önce Mossiler arasındaki bölünmeler sonrası ortaya çıkmış olan Yatenga krallığı Fransız himayesine girdi. Bu olay Fransız sömürgecilerin bölgede güçlenmelerine imkân sağladı. Dolayısıyla Fransızlar 1896’da bugünkü Burkina Faso’nun başkenti ve tarihte önemli bir ticari merkez rolü oynamış olan Vagadugu’yu ele geçirdiler. Böylece Mossi krallığı da Fransızların eline geçmiş oldu. Fransız sömürgeciler 1897’de de güneydeki Gwiriko ve Wahabu devletlerini yıkarak bugünkü Burkina Faso topraklarının tamamını ele geçirdiler. Fransızlar bölgeyi 1904 yılında Yukarı Senegal – Nijer Birliği’ne bağladılar, sonra 1919’da Yukarı Volta adıyla ayrı bir sömürge haline getirdiler. Bu arada Fransız Milletler Birliği’ne bağlandı. 1932’de Sudan, Nijer ve Fildişi Sahili arasında paylaştırılan Yukarı Volta 1947’de yeniden tek bir ülke haline getirildi. Fransa’nın bütün hakimiyeti genellikle güç kullanımıyla devam etmiştir.

CİBUTİ

1859’da Cibuti kıyısındaki Ubuk (Obock) şehrini ele geçiren Fransızlar, 11 Mart 1862’de Tecura sultanı Ahmed Ebu Bekir’i kendileriyle bir anlaşma yapmaya zorladılar. Anlaşmaya göre Ubuk şehri 52.000 Frank karşılığında Fransızlara bırakılıyordu. Bu anlaşma Fransızların bölgede hâkimiyet kurmalarına zemin hazırladı. Ubuk’u bir üs edinen ve oraya bir iskele kuran Fransa, sonraki yıllarda Cibuti’deki bütün kabile şeflerini kendisiyle anlaşma yapmaya zorlayarak hâkimiyetine aldığı alanı genişletti. 1888’de İngilizlerin işgali altında bulunan Somali sınırlarına kadar ulaştı. Bu işgalden sonra Cibuti topraklarına Fransız Somalisi adı verildi. Güneyde yer alan bugünkü Somali’ye de o zaman İngiliz Somalisi deniyordu. Çünkü burasını da İngiliz sömürgeciler işgal etmişlerdi. 1888 yılında Fransa’yla İngiltere arasında bir anlaşma yapılarak iki Somali’nin kesin sınırları belirlendi. Bu anlaşmadan sonra Fransız sömürgeciler bölgedeki merkezlerini Ubuk’tan Cibuti’ye taşıdılar.

Cibuti’nin Müslüman halkı Fransız sömürgesini hiçbir zaman kabullenmek istememiştir. Ancak Fransızlar Müslümanların bütün direnişlerini baskıyla ve zulümle bastırdılar. Afar Müslümanlar 1917’de Fransız sömürgecilere karşı geniş çaplı bir ayaklanma başlattılar. Ancak Fransız sömürgeciler bu ayaklanmayı da bütün insanlık dışı uygulamalara başvurarak bastırdılar. Fransız sömürgeciler bir yandan da Cibuti halkını kendi dinlerinden uzaklaştırmak için yoğun misyonerlik faaliyetleri başlattılar. Fransızlar bu işi iki yönlü olarak yürütüyorlardı. Bir yandan İslâmi eğitimi yasaklıyor, Müslümanların dinlerini öğrenmelerini engelliyorlar, bir yandan da getirdikleri misyonerler vasıtasıyla kendilerini yoğun bir hıristiyanlaştırma faaliyetlerine tabi tutuyorlardı. Ancak bütün bu çalışmalarına rağmen hıristiyanlaştırma konusunda hiçbir başarı elde edemediler. Bugün Cibuti’de yaşayan hıristiyanların tamamının Avrupa asıllı olması bunun göstergesidir. Fransızların bu konuda kendi açılarından başarı sayabilecekleri tek şey Müslümanları dinleri hakkında bilgisiz bırakmak suretiyle, onların İslâm öncesi dönemlerine ait bazı adetlerini yeniden canlandırarak bugünkü hayatlarına taşımaları oldu.

ÇAD

Bugünkü Çad toprakları üzerinde 19. yüzyılın ortalarında, başlangıçta fil avcılığı ve ticaret kervanlarına rehberlik yapan Zübeyr adlı bir şahıs bir İslâm devleti kurdu. Onun kurduğu devlet kısa zamanda geniş alana yayıldı. Bu devlet bölgedeki kabileleri ve bölgedeki Veday krallığını kendine bağladı. Bu devlet, 1878 – 1900 yılları arasında saltanatı elinde tutan Rabih bin Zubeyr zamanında bölgenin en güçlü devleti oldu Rabih bin Zubeyr’in saltanatının devam ettiği sıralarda Fransız sömürgeciler bölgeye askeri güçler göndermeye başladılar. Fransız güçleri girdikleri yerlerdeki yerel yöneticilerin saltanatlarına son veriyorlardı. Kral Rabih Fransızlara karşı koydu. 1880 ve 1890’da Fransız birliklerine karşı verdiği savaşları kazandı. Bu durum karşısında Fransız sömürgeciler Çad çevresinde bazı yerlere yeni askeri üsler kurdular. 4 Şubat 1894’te de Fransız, İngiliz ve Alman sömürgeciler aralarında anlaşma yaparak Çad gölü çevresini paylaştılar. Bu paylaşmada bugünkü Çad toprakları Fransa’nın payına düştü. Fransızların Çad topraklarını ele geçirmek için saldırıları devam etti. Müslümanlar uzun süre vatanlarını kahramanca savundular. Bu kahramanca mücadelenin başını çeken Sultan Rabih 1900’de öldürüldü. Ondan sonra oğlu Fadlullah bu mücadeleyi sürdürdü. O da 1909’da öldürüldü. Fransızlar bu arada bölgedeki önemli merkezleri ele geçirmiş birçok yerel yönetimi ortadan kaldırmışlardı. 1911’de gerçekleşen bir savaştan sonra da Çad’ın tamamını ele geçirdiler.

Fransız araştırmacılar Çad’ın tarihini Fransa’nın burayı işgal ettiği yıldan başlatırlar ve öncesini bir vahşet olarak nitelerler. Oysa işin gerçeğinde Fransızların Çad’ı işgalleriyle birlikte bu ülkede bir kara dönem, bir vahşet dönemi başlamıştır. İşgalci Fransızlar Çad’da çok sayıda camiyi ve medreseyi yıktılar. İslâmi eğitimi tamamen yasaklayarak Müslümanların dinlerini öğrenmelerine engel oldular. Bütün dini cemiyetlerini kapattılar. Çok sayıda ilim adamını zindanlara atarak işkenceyle öldürdüler. Müslüman kadınları rencide ettiler. Bazı Müslüman ilim adamları Fransız zulmünden kurtulmak için çeşitli yerlere kaçtılar. Fransızlar bunları ortaya çıkarmak amacıyla 1917’de Çad’da dini hayatın yeniden düzenlenmesi konusunda Abeşe şehrinde bir sempozyum düzenleneceğini açıkladı ve bunu her tarafta ilan etti. 400 kadar ilim adamı olumlu bir gelişme olacağını ümit ederek sempozyumun düzenleneceği salona toplandılar. Ancak çok geçmeden Fransız güçleri salonu her taraftan sararak toplanan ilim adamlarının hepsini öldürdüler. Fransızların cinayetleri ve katliamları sonraki yıllarda da devam etti. Fransızların Müslüman ilim adamlarını ve dinlerine bağlı Müslümanları yok etmekteki amacı Çadlılara dinlerini öğretecek, İslâm’ı hakkıyla bilen birini hayatta bırakmamaktı. Fransızlar Çadlı Müslümanları dinlerinden habersiz bir hale getirdikten sonra ya hıristiyan yapacaklarını ya da eski putperest adetlerine döndüreceklerini umuyorlardı. Fransızlar Çad’ın güneyinde yaşayan putperestlerle işbirliği yaparak siyasi ve ekonomik politikalarında sürekli onları gözettiler. Bu yüzden ülkedeki ekonomik denge Müslümanların aleyhine bozuldu. Bu durum sonraki yıllarda istikrarsızlığa ve ciddi problemlere yol açtı.

1944’te Çad’a Fransa’ya bağlı bir deniz aşırı ülke statüsü verildi. Bu, Çad’a kısmi özerklik verilmesi anlamı taşıyordu. Ancak dışişlerinde Fransız denetimi devam edecekti. 1947’de Fransa’nın denetiminde ilk genel seçim yapıldı. Seçim sonrasında oluşturulan parlamentoya hep Fransa yanlıları seçilmişlerdi. 1947’de seçim yapılmasına rağmen Çadlılar ilk hükümetlerini ancak on yıl sonra yani 1957’de kurabilmişlerdir. Bu ilk hükümetin başına da Batı Hindistan’dan gelerek Çad’a yerleşmiş olan ve Fransa’ya bağlılığıyla bilinen Gabriel Lisette getirilmişti. Onun hükümetinde görev alanlar da hep Fransa’ya yakınlıklarıyla bilinen, Fransa’nın çıkarlarını gözeteceklerine kesin gözüyle bakılan kimselerdi. Yani Fransa’nın çıkarlarını koruma görevi artık Çadlılara verilmişti.

GABON

1839’da, bugünkü Gabon topraklarını Fransızlar, Portekizlilerden satın alarak buraya bir sömürge merkezi kurdular. Bu satın alma işleminden sonra Fransızlar, Atlas Okyanusu kıyısına bir köle ticareti merkezi kurarak insanları zincirlere vurup satma işini sürdürdüler. Gabon’u Fransız Batı Afrikası’nın bir parçası haline getiren Fransızlar 1886’da burayı Fransız Kongo’suna bağladılar. Fransız sömürgesi döneminde Gabon’da geniş çaplı bir hıristiyanlaştırma çalışması da başlatıldı. Fransız işgalciler maddi yönden destekledikleri çok sayıda hıristiyan misyoneri Gabonluların arasına yaydılar. Ancak misyonerler, geniş maddi imkânlara sahip olmalarına ve bir yüzyıldan fazla çalışma yapmalarına rağmen ülke nüfusunun sadece üçte birine yakın bir kısmını hıristiyanlaştırabilmişlerdir. Misyonerler genelde putperest Gabonlular arasında etkili olabildiler. Müslümanlara yönelik çalışmalarından hiçbir başarı elde edemediler. Fransız sömürgecilerin İslâmi çalışmaları engellemelerine ve Müslümanları kıskaca almalarına rağmen sömürge döneminde, Gabon’da Müslümanların sayısı daha da artmıştır. Bunda Fransız ordusunda görev yapmaya zorlanan Afrikalı Müslüman askerlerin de etkisi oldu. Bu Müslüman askerler Fransızların baskılarına rağmen ordudaki görevleri sırasında dinlerini yaşamaya devam ettikleri gibi çevrelerindeki insanlara da iyi muamelede bulunarak onların İslâm’a ısınmalarını sağladılar. Gabon’a 1958’de Fransız Milletler Topluluğu’na bağlı özerk bir sömürge statüsü verildi. 17 Ağustos 1960’ta da bağımsız bir ülke haline getirildi.

GİNE

1885 Berlin Konferansı’nda Avrupalı sömürgeciler Batı Afrika topraklarının paylaşılması konusunda aralarında bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmada Gine, Fransızlara verildi. Bundan sonra 1887’de bugün Gine’nin başkenti olan Konakri’ye askeri garnizon kuran ve Gine’deki askeri güçlerini artıran Fransızlar, Futa Calon emirleri üzerindeki baskılarını artırdılar. 4. İbrahim Sori’den sonraki emir Ebu Bekir Sori’nin 1896’da öldürülmesinden sonra yerine geçen emir Fransız himayesini kabullendi. Bu olaydan sonra Gine, Fransız Batı Afrikası’nın bir parçası oldu. Bu olaydan sonra Futa Calon Müslümanlarının ileri gelenlerinden İmam Samori Ture ve oğlu Karamoko, Fransız himayesine karşı çıkarak cihada devam ettiler. Ancak İmam Samori 29 Eylül 1898’de Fransızlara esir düştü ve Gabon’a sürgün edildi. 1900’de de orada vefat etti. Fransız sömürgeciler diğer Batı Afrika ülkelerinde yaptıklarını Gine’de de yaptılar. Ülkeden İslâm’ın izlerini silmek için İslâmi eğitimi yasakladılar, İslâmi medreseleri ve eğitim kurumlarını kapattılar, ilim adamlarını ya öldürdüler veya vatanlarını terk etmeye zorladılar. Onların yerine ülkenin her tarafına hıristiyan misyonerleri yayarak hıristiyanlaştırma çalışması başlattılar. Ancak halk işgal yönetimini hiçbir zaman benimsemedi ve hıristiyan misyonerlerin propagandalarına da rağbet etmedi. Bağımsızlık arzusu da Ginelilerin gönüllerinden hiç silinmedi. 1950’lerden sonra bağımsızlık arzusu fiili eylemlere, genel grevlere, işçi hareketlerine vs.’ye dönüştü. Bu mücadelenin öncülüğünü Ahmet Seku Ture adlı bir şahıs yürütüyordu. Ahmet Seku Ture, Gine Demokratik Partisi adlı bir parti kurdu ve 1957’de yapılan seçimlerde 60 kişilik mecliste 56 üyelik kazandı. Gine halkı Fransız cumhurbaşkanı De Gaulle’ün sunmuş olduğu yeni anayasayı reddetti. Sonuçta Gine, 2 Ekim 1958’de bağımsız devlet oldu.

KAMERUN

1916’da Fransızlar ve İngilizler Kamerun’u işgal etti ve aralarında paylaştılar. Bu paylaşmada ülkenin dörtte üçünden fazlası Fransızların payına düştü. Fransız ve İngilizlerin Kamerun üzerindeki hâkimiyetleri 20 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti tarafından da onaylandı. Fransız ve İngiliz işgalciler, bu ülkeyi onlardan önce işgal altında tutan Almanların yaptığı gibi Müslümanlara baskı ve misyonerlik faaliyetlerine ağırlık verme işini sürdürdüler. Misyonerler daha çok yerel dinlere mensup animistler arasında etkili oldular. Müslümanların sayısında hiçbir azalma olmadı. Aksine artış oldu. Fransız Kamerunu denilen kısım, 1 Ocak 1960’ta BM gözetiminde gerçekleştirilen bir referandum sonucunda bağımsızlığını elde etti.

KOMOR ADALARI

Bugünkü resmi adı Komorlar Federal İslam Cumhuriyeti olan Komor Adaları’na karşı 1830’lu yıllarda Fransız sömürgeciler saldırılar başlattı ve 1841’de Mayot (Mayotte) adasını ele geçirdiler. Büyük Komor’da 1875’te Sultan Ahmed’in yerine geçen torunu Seyyid Ali, Fransızlara yanaşmak ve onların himayelerini kabullenmek zorunda kaldı. Fransızlar Anjuvan Adası’nı da 1886’da Sultan III. Abdullah’ın adaya hükmettiği sırada hâkimiyetlerine aldılar. Böylece bütün Komor Adaları Fransız hâkimiyetine geçmiş oldu. Adalardaki geleneksel sultanlık yönetimi (emirlik) Fransız hâkimiyeti altında 1912’ye kadar devam etti. Fransızlar 1912’de bütün yerel yönetimleri ve İslâmi uygulamaları ortadan kaldırdılar ve Komorlar’ı yine kendi hâkimiyetlerinde olan Madagaskar’a bağladılar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Komor Adaları Müslümanları bağımsızlık mücadelelerine hız kazandırdı ve bu amaçla Tanzanya’da bazı örgütler kurdular. Bu örgütler sonra Komor Adaları Milli Kurtuluş Hareketi bünyesinde birleşerek organize bir faaliyet içine girdiler. Fransa da 1974’te adaların geleceğiyle ilgili bir referandum yapmak zorunda kaldı. Açıklanan sonuçlara göre Mayot Adası halkının % 65’i Fransız idaresinin devamını, diğer adalardaki halkın ise % 95’i bağımsızlığı istemişti. Fransa, 1 Ocak 1976’da Mayot Adası dışındaki adaların bağımsızlığını kabul etti. Ancak ilginçtir ki kurulan bağımsız cumhuriyetin başkanlığına bir batı hayranı olan Ali Suveylih geçirildi. Ali Suveylih ülkesini modernleştirme iddiasıyla İslâmi tesettürü ortadan kaldırmak dahil birtakım reformlar gerçekleştirmek suretiyle Fransız işgalcilerin başaramadıklarını başarma çabası içine girdi. Ancak 1978’de Ahmed Abdullah tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle Ali Suveylih görevden uzaklaştırıldı. Yeni başkan Ekim 1978’de anayasayı değiştirerek devletin resmi adını "Komorlar Federal İslâm Cumhuriyeti" yaptı.

MORİTANYA

Sömürgeci güçler Senegal ve Moritanya konusunda aralarında uzun süren bir kavga sürdürmüşlerdir. Bu kavga 1814 Vaterlo savaşından sonra Napolyon’un diğer sömürgeci güçleri yenilgiye uğratmasının ardından imzalanan anlaşmayla Senegal topraklarının, hâkimiyet sınırlarını genişleten Fransa’ya bırakılmasıyla sona erdi. Fransız sömürgeciler Moritanya’yı ele geçirmek için 19. yüzyılda birçok kez saldırılar düzenledilerse de başarılı olamadılar. Ama bu işi fitne yoluyla başarabildiler. Fransız sömürgeciler bazı fırsatları kullanarak birtakım kabile başkanlarıyla ilişki içine girdiler ve bu ilişkiler sonunda Araplarla Berberiler arasına düşmanlık sokmayı başardılar. Bunun üzerine çıkan Arap – Berberi kavgasından yararlanan Fransız sömürgeciler 1903 yılında Moritanya’nın Trarza bölgesini ele geçirdiler. Sonraki yıllarda da saldırılarını sürdüren Fransızlar 1920’de Moritanya’nın tamamını işgal ettiler. İşgalden sonra Moritanya, sekiz eyaletten oluşan Fransız Batı Afrika’sının bir eyaleti oldu. Fransızlar Moritanya’yı işgal ettikten sonra ülkenin her tarafına yaydıkları misyonerler vasıtasıyla geniş çaplı bir hıristiyanlaştırma çalışması başlattılar. Ancak dinlerine son derece bağlı olan Moritanya Müslümanları arasında Fransızların saldığı hıristiyan misyonerler hiçbir başarı elde edemediler. Moritanya halkı işgal yönetimine karşı sürekli mücadele etmiştir. Bu mücadelede bazı tarikat şeyhlerinin ve din alimlerinin önemli etkinlikleri oldu. Bağımsızlık mücadelesi 1958’de oldukça etkili duruma geldi. Fransa yönetimi, 5. Fransız Cumhuriyet Anayasası’nı kesinlikle reddeden Moritanya’ya Fransız Milletler Birliği içinde bağımsız bir üye statüsü verdi.

NİJER

Nijer toprakları 19. yüzyılın sonlarında Fransız sömürgeciler tarafından işgal edildi ve 3 Ağustos 1960 tarihine kadar Fransız işgalinde kaldı. Fransız işgalciler diğer Afrika ülkelerinde başvurdukları baskı ve hıristiyanlaştırma uygulamalarına aynen Nijer’de de başvurmuşlardır.

SENEGAL

Bugünkü Senegal topraklarında, sömürgecilerin bölgeye girmelerine kadar Murabıtlar devleti hüküm sürüyordu. Bu devletin hakimiyeti, sömürgecilerin 1885 Berlin anlaşmasıyla Batı Afrika topraklarını aralarında paylaşmalarına kadar sürdü. Bu paylaşımda bugünkü Senegal toprakları Fransız sömürgecilere düştü. Fransızlar 1904’te bugün Senegal’in başkenti olan Dakar’ı Fransız Batı Afrika’sının merkezi yaptılar. Bu şehri hem Batı Afrika’daki hâkimiyet sınırlarını genişletmek için bir hareket merkezi, hem de bir ticaret merkezi haline getirdiler. Senegal halkı Fransız işgaline başından itibaren karşı çıktı. Bazı Müslüman liderlerin öncülüğünde değişik zamanlarda ayaklanmalar oldu. Ancak Fransız sömürgeciler ellerindeki teknik imkânları kullanarak bu ayaklanmaları bastırdılar. Fransız sömürgeciler işgal ettikleri diğer Afrika ülkelerinde olduğu gibi Senegal’de de hâkimiyetlerini sağlamlaştırabilmek amacıyla geniş çaplı hıristiyanlaştırma faaliyetleri başlattılar. Ancak bu konuda hiçbir başarı elde edemediler. Ülkede kurulmuş olan İslâmi eğitim kurumlarının ve Müslüman ilim adamlarının gösterdikleri gayretlerin, hıristiyanlaştırma çalışmalarının sonuçsuz kalmasında önemli etkinliği olmuştur. Senegal’e 1958’de Fransız Uluslar Topluluğu’na bağlı özerk bir cumhuriyet statüsü verildi.

TUNUS

Tunus, 12 Mayıs 1881’de Fransız sömürgeciler tarafından işgal edildi. Bundan sonra Fransızlar ülkeye "yüksek komiser" dedikleri genel vali tayin ederek yönetmeye başladılar. Fransızlar işgal ettikleri bütün diğer ülkelerde başvurdukları zulüm uygulamalarına burada da başvurdular. Bu zulme karşı bağımsızlık yanlısı örgütlenmeler ve bazı ayaklanmalar oldu. Ancak bütün bu ayaklanmalar insafsızca ve kanlı bir şekilde bastırıldı. Tunus’ta bağımsızlık mücadelesini organize etmek ve bu mücadeleye yön vermek amacıyla Dustur Partisi adında bir siyasi parti kuruldu. Ancak Fransız sömürgeciler işgal ettikleri diğer ülkelerdeki bağımsızlık mücadelelerini kendi kontrollerine almak için başvurdukları sinsi oyunlara burada da başvurarak kendi elleriyle yetiştirdikleri Habib Burgiba’yı bağımsızlık mücadelesinde önemli bir konuma getirmeyi başardılar ve ona Yeni Dustur Partisi adında bir parti kurdurdular. Habib Burgiba başlangıçta İslâmcı düşünceyi destekliyor, camilerde namaz kıldırıp hutbeler veriyor, konuşmalarında İslâmi kavramlar ve özellikle cihad konusu üzerinde ağırlıklı bir şekilde duruyordu. Oysa Burgiba çocukluğundan beri Fransızların gözetiminde bulunmuş, bir Fransız ailenin yanında büyümüş ve Fransa’da hukuk öğrenimi görmüş biriydi. Fransızlar Burgiba’yı Tunus halkına kabul ettirebilmek amacıyla 1934 – 36 ve 1938 – 42 yılları arasında hapse de attılar. Burgiba sinsi politikasına dış destek bulmak amacıyla 1945’te Fransız işgal yönetiminden kaçtığı görünümü vererek Kahire’ye geçti. 1949’a kadar Kahire’de kalarak bu dönem içinde Arap ülkeleri başta olmak üzere İslâm ülkelerinin desteğini sağlamaya çalıştı. Tunus’a dönüşünden sonra halkı isyana teşvik eden Burgiba bu arada Fransız işgalcilerin Tunuslu Müslümanları kırıp geçirmeleri için gerekli şartları oluşturuyordu. Sonuçta Fransızlar kendi adamları olan Burgiba’nın konumunu sağlama aldıktan sonra 20 Mart 1956’da işgale son vererek Tunus’un bağımsızlığını tanıdılar. Bağımsızlık sonrasında Burgiba, Tunus cumhurbaşkanlığına getirildi. Ancak tutumunu birden bire değiştirerek İslâm aleyhtarı bir siyaset izlemeye başladı. Partisinin adını Sosyalist Dustur Partisi olarak değiştirdi. Zulüm uygulamalarına da Fransızların kaldığı yerden üstelik her geçen gün biraz artırarak devam etti.

Fransa, Cezayir’i işgal ettikten sonra ülkenin yerli halkını yönetmek amacıyla "Arap Büroları" adı verilen askeri merkezler oluşturdu. Bu merkezler zulüm ve baskı anlayışına göre teşekkül etmişti. Bu yönetim biçimi 1870 yılına kadar devam etti. Tamamen işgal güçlerinin kontrolünde olan bu merkezler bir bakıma ülkede sıkıyönetimi hakim kılan askeri merkezler durumundaydı.

1870’te sivil yönetime geçildi ve Cezayir, Fransa İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Bu gelişmeden sonra 1871’de Muhammed el-Mukrani’nin etrafında toplanan 200 kadar kabile ülkenin tamamına yayılan bir ayaklanma başlattı. 1881’de Sidi Şeyh liderliğinde ikinci bir ayaklanma gerçekleştirildi. Fransa sömürge yönetimi her iki işgali bastırmak için de ülkenin her tarafını kan gölüne çevirdi ve binlerce insanı vahşice katlettiler. İkinci ayaklanma 1884’te bastırılabilmiştir ve bu üç yıllık süre içinde çok sayıda insan katledilmiştir. Bu isyan bahane edilerek ülkedeki tüm yargı mekanizması askıya alınmış ve "Yerli Kanunu" adı verilen zulüm kanunları uygulamaya geçirilmiştir. Bu kanunların uygulaması 1919’a kadar sürdürüldü. Bu kanunlar Fransızlara özel bir ayrıcalık tanırken Cezayirlileri bütün insan haklarından mahrum ediyordu. Yani bu kanunlara dayalı olarak Amerika’dakine benzer şekilde bir tür ırk ayrımı politikası uygulanıyordu. Bu politika Cezayirlileri aynı zamanda ekonomik yönden de zor duruma sokuyordu. Onlardan ağır vergiler alarak işgal yönetiminin tüm giderlerini onlardan alınan vergilerle karşılıyordu. Bu uygulama çok sayıda Cezayirliyi ülkelerini terk etmeye zorlamıştır.

VAHŞETE KARŞI BAŞKALDIRI

Fransa’nın uyguladığı baskı politikası Avrupa’dan getirtilen göçmenlerle işgal yönetimiyle işbirliği içindeki küçük bir azınlık dışında bütün Cezayir halkını ikinci sınıf vatandaş durumuna sokmuştur. Bu muamele yüzünden ülkenin asıl sahibi durumundaki kalabalık kitleler fakirleştirilmiş, oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakılmıştır. İşte bu vahşet uygulamaları ülke halkının sürekli tepkilerine, protestolarına sebep oluyordu. Ancak Fransa’nın ülkeye hakim kıldığı despotik yönetim bütün tepkileri insanlık dışı metotlarla susturuyordu. Ayrıca uygulanan özel metotlarla ülkedeki kabile düzenlerinin bozulmasına ve böylece halkın birlikte hareket etmesinin engellenmesine çalışılıyordu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen yine Cezayir halkı işgale boyun eğmek istemediğini çeşitli şekillerde belli ediyordu.

Cezayirliler işgale karşı tepkilerini ortaya koymak için zaman zaman muhtelif sivil teşkilatlar kurdular. Fakat bu teşkilatlar genellikle kısa ömürlü oldu. Çünkü Cezayir bu teşkilatların işgale karşı tehdit oluşturabilecekleri kanaatine varınca hemen kapatıyordu. Fakat bunların içinde Abdülhamid bin Badis’in önderliğinde 1931’de kurulan Müslüman Alimler Cemiyeti (Cemiyetu’l-Ulemai’l-Muslimin)’nin büyük bir etkisi oldu. Bu hareket ülkede bir milli kültür hareketi ve Cezayir halkını Avrupalılarla eşit haklara sahip hale getirmek için mücadele başlattı. Fakat ne yazık ki Bin Badis’in 1940’ta vefat etmesi üzerine bu hareket de dağıldı. Bununla birlikte II. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında ortaya çıkan hava Cezayir halkındaki bağımsızlık ruhunun daha da canlanmasına sebep oldu. II. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra 5 Ağustos 1945’te Cezayir’de gerçekleştirilen törenlere katılanların Cezayir bayrağı taşımaları ülkedeki işgal kuvvetlerini kızdırdı. Bu olay üzerine işgal kuvvetleri bir silahlı saldırı gerçekleştirdiler ve Cezayir kaynaklarına göre en az 45 bin kişi hayatını kaybetti. Olaydan sonra bağımsızlık yanlısı liderlerden Mesali el-Hac başta olmak üzere pek çok kişi de tutuklandı. Siyasi teşkilatların da tümü kapatıldı. İşte bu gelişmeler Cezayir halkındaki tepkinin daha da artmasına sebep oldu. Bu tepki ülkede gizli bir bağımsızlık yanlısı örgütlenmenin oluşmasına da yol açtı. Yani henüz fiili direnişe geçmeyen bir milli hareket ortaya çıktı. Bu durumu gören Fransa 1947’de bazı iyileştirmeler yaptıysa da bu çok fazla bir değişiklik getirmedi.

BAĞIMSIZLIK SAVAŞININ HAZIRLIKLARI

1948-52 yılları arası Cezayir’de işgale karşı ayaklanmaya hazırlık yılları oldu. Bu amaçla Mesali el-Hac’ın önderliğinde kurulmuş olan Özgürlük ve Demokrasi İçin Zafer Hareketi (Hareketu’l-İntisar li’l-Hurriye ve’d-Dimukratiyye) adlı örgüt bünyesinde faaliyetler yürütüldü. Bu örgüte bağlı olarak Özel Teşkilat (el-Munazzamatu’l-Hassa) adı verilen gizli bir oluşum bünyesinde de faaliyet yürütülüyordu. 1954’te bu teşkilat lağvedilerek yerine Birlik ve Çalışma İçin Devrimci Komite Teşkilatı oluşturuldu. Bu teşkilat ülkeyi altı askeri eyalete bölerek her birine oradaki ayaklanmayı idare edecek bir kumandan tayin etti.
Ve Ayaklanma

Gereken hazırlıklar yapıldıktan sonra 1 Kasım 1954’te bir bildiriyle halk silahlı ayaklanmaya çağrıldı ve işgale karşı silahlı mücadele başlatıldı. Önce Avles ve Kabiliye’de başlatılan silahlı mücadele çok kısa sürede bütün ülkeyi kuşattı. Ayaklanmanın merkezileştirilmesi amacıyla Ulusal Kurtuluş Ordusu adında bir teşkilat oluşturuldu. Birlik ve Eylem İçin Devrimci Komite Teşkilatı (CRUA) da bu silahlı teşkilatın siyasi oluşumu haline geldi. Bunun yanı sıra ayaklanmanın siyasi ve askeri boyutunu organize etme amacıyla Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) ve Ulusal Kurtuluş Ordusu (ALN) kuruldu. Birlik ve Eylem İçin Devrimci Komite Teşkilatı (CRUA) da Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne iltihak etti.

Ayaklanmanın başlamasıyla birlikte özellikle kırsal bölgelerdeki Cezayirliler kitleler halinde gerilla birliklerine katıldı. Ulusal Kurtuluş Cephesi kendisi için sömürge sisteminin kaldırılması, bağımsız Cezayir’in kurulması, inançlara ve insan haklarına saygı ve geniş bir toprak reformu gibi hedefler belirlemişti. Kısa zamanda halkın desteğini almakta gecikmedi. Fakat Ulusal Kurtuluş Cephesi homojen bir yapıya sahip olmadığından farklı görüşlerden insanlar bu cephenin içinde temsil ediliyordu.

Fransa’nın Cezayir’e yönelik işgal amaçlı saldırıları 1827’de başlamıştır. Fakat saldırıların başlamasıyla ilgili gelişmeler oldukça ilgi çekici ve düşündürücüdür. O tarihte Cezayir, Osmanlı Devleti’ne bağlı bir eyalet durumundaydı ve başında da aslen İzmirli olan Dayı Hüseyin Paşa bulunuyordu. Fakat Osmanlı Devleti’nde baş gösteren zayıflama Cezayir’i de Fransa karşısında zayıf duruma düşürmeye başlamıştı. O sıralarda Fransa hükümeti, Bacri ve Busnak adlı Cezayirli iki yahudiden 5 milyon Frank ve bir miktar hububat borç almıştı. Fransa krallık idaresine geçince yeni yönetim bu borçları tanımakla birlikte ödemeyi durdurdu. Bunun üzerine söz konusu iki yahudi alacaklarının tahsili için Dayı Hüseyin Paşa’yı devreye soktular. Hüseyin Paşa da tebaasından olan bu iki kişinin alacaklarını tahsil için harekete geçti ve bazı Fransız gemilerine el koydu. 29 Nisan 1827 tarihinde bu borçların tartışıldığı sırada Dayı Hüseyin Paşa, Fransız konsolosu Pierre Deval’in yüzüne elindeki yelpazeyle vurdu. Fransa da bu olayı savaş ilanı kabul ederek 16 Haziran 1827’de askeri harekatı başlattı. Aslında Fransa böyle bir harekat için söz konusu olaydan önce hazırlığını yapmıştı. Bu ilk harekattan sonra Cezayir’in sahillerini abluka altına aldı.

O sıralarda Yunanistan işgaliyle uğraşan İstanbul yönetimi (Babıali) ise olaylara müdahale etme imkanından yoksundu. Bu yüzden diplomatik yollardan meselenin çözümü için uğraş veriyordu. Ama Fransa avantajlı durumunu değerlendirerek işgal planını gerçekleştirmek istiyordu. Fransa, İngiltere ve Rusya’yla da işbirliği yaparak 20 Ekim 1827’de Navarin’deki Osmanlı donanmasını yaktı. Bu olaydan kısa bir süre sonra 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı başladığından Cezayir, Fransa karşısında iyice yalnız kaldı. Bu duruma rağmen yine de Fransa, Cezayir’i kısa sürede işgal edemedi. 14 Haziran 1830’da General Bourmont komutasında yeni bir donanma ve 37.000 kişilik takviye birlik gönderdi. Bu takviye güçlerle 5 Temmuz 1830’da başkent Cezayir’i işgal edebildi. Fakat o sırada meşhur Emir Abdülkadir komutasında bir gerilla savaşı başlatıldığından Fransa, Cezayir’in tümünü ele geçiremedi. Emir Abdülkadir’in işgal kuvvetlerine karşı direnişi 1947’ye kadar sürdü ve Fransa’nın ülkenin tümü üzerinde hakimiyet sağlaması da ancak bu direnişin sona ermesinden sonra gerçekleşti.

FRANSA SULTASINDAKİ CEZAYİR

Fransa, 22 Temmuz 1834’te Fransız Kuzey Afrika Genel Valiliği’ni kurdu. Bu genel valiliğin işi daha çok ülkedeki sömürge yönetimini güçlendirme amacıyla ülkenin batısında Emir Abdülkadir liderliğinde, doğusunda da Ahmed Bey’in liderliğinde bağımsızlık savaşı veren gerilla güçleriyle uğraşmak oldu. 1847’ye kadar süren bu savaşta işgal güçleri epey kayıp verdiler.

Fransız işgal güçleri Cezayir halkının direnişini kırmak ve bağımsızlık yanlısı direnişe destek vermesini engellemek amacıyla askeri, siyasi, dini, kültürel ve ekonomik her baskı yolunu denediler. Kültürel yönden halkın Müslüman ve Arap kimliğini yok etmek amacıyla baskı yaptı, Arapça ve Berberice yerine Fransızca’yı hakim kılmak için uğraştılar. Dini yönden Müslümanlığın yerine Hıristiyanlığı hakim kılmak için yoğun bir misyonerlik faaliyeti başlattı ve bu amaçla baskı uygulamalarına başladılar. İşgale karşı direnen kabilelerin arazilerine el koymak suretiyle ekonomik baskı metotlarına başvurdular. Halka hizmet veren vakıflara ait gayri menkullere el koymaya başladılar. Ülkenin en güzel bölgelerinde sömürge yerleşim birimleri oluşturdu ve buralara Avrupalıları getirtip yerleştirdiler. Avrupa’dan göçü teşvik amacıyla da yerli kabilelerden zorla gasp edilen araziler göçmenlere bedava dağıtıldı. 1841-1850 yılları arasında yerli ahaliden gasp edilen 115 bin hektar arazi Avrupalı göçmenlere bedava dağıtılmıştır. 1930’da ise bu şekilde Avrupalı göçmenlere dağıtılan arazinin miktarı 2 milyon 345 bin hektarı (23 milyon 450 bin dönümü) bulmuştur. Bu teşvikler yüzünden de Avrupa’dan göçte göze batar bir artış gerçekleşmiştir.

SUDAN DOSYASI /// Ömür Çelikdönmez : Erdoğan ve Putin’in dostu Sudan Devlet Başkanına darbe mi yapılıyor ?


Ömür Çelikdönmez : Erdoğan ve Putin’in dostu Sudan Devlet Başkanına darbe mi yapılıyor ?

Aslında biraz zor. Çünkü Rus özel kuvvetleri ve Türk Özel Güvenlik Şirketi SADAT çalışanları Sudan’da askeri darbeye fırsat vermez.

14 Şubat 2018’de “Sudan istihbaratında nöbet değişimi!”ni yazmıştım.

Nasıl bir nöbet değişimi?

Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi (National Intelligence and Security Service, Arapça: جهازالأمنوالمخابراتالوطنيالسوداني– Cihaz el-Amin el-Vatani Val Muhaberat), Sudan federal hükûmetine bağlı olarak faaliyet gösteren ülkenin ulusal istihbarat teşkilatı.

Aynı zamanda gizli polis teşkilatı olarakta hizmet veren kurumun merkezi, başkent Hartum’da bulunuyor.

Sudan istihbaratında devir teslim…

ABD’nin 2017 Ocak başında Sudan’a yönelik yaptırımları kaldırma kararı alması üzerine, ABD ile Sudan arasında yeniden başlayan ikili ilişkiler çerçevesinde, Sudan milli istihbarat teşkilatı ve güvenlik güçleri biriminin şefi Muhammed Ata Abbas el-Mevla, Mart 2017’de Sudan ile ABD arasındaki ilişkilerin normalleşmesinden sonra Washington’da bir dizi ziyaret gerçekleştirmişti.

Dönemin CIA Başkanı Mike Pompeo ve FBI direktörü James Comey ile görüşen el-Mevla, ABD ile Sudan arasında istihbarat paylaşımı noktasında ileri düzeyde adımlar atılacağının sinyallerini vermişti.

Sudan istihbarat şefi Muahmmed Ata Abbas el-Mevla, Washington turunda çok sayıda Amerikalı yetkili ile görüşmüş, bu ziyaret, son 20 yıldır Sudan tarafından ABD’ye düzenlenen en üst düzey diplomatik ziyaret olarak kayıtlara geçmişti.

Muhammed Ata Abbas el-Mevla’nın Suud istihbaratı ile eşgüdümlü çalışması söz konusuydu.

Nitekim Suudi Arabistan, Selman Ude ve Avad Elkarani’nin de bulunduğu önde gelen bir grup alimi, yönetime karşı çıkmaya çağrıda bulundukları gerekçesiyle gözaltına almış, Muhammed Ata’nın açıklamasına göre, iki ülke istihbarat birimlerinin anlaşması sonucu sekiz Suudlu alim başkent Hortum’a 186 km. uzaklıkta bulunan El-Cezira bölgesinde Sudan İstihbaratına ait bir binada gözaltında tutulmuştu.

Sudan İstihbarat Başkanı Ata, sekiz alimden üçünün Sudan’a getirildiğini, telefon ve internet kullanımının yasak olduğu yüksek korumalı bir binada gözaltında tutulduklarını belirtmişti.

Alimlerin, Sudan’a sürgün edilme kararı, Suudi Arabistan yönetiminin, 11 prens ve bir çok üst düzey yetkililere yönelik gerçekleştirdiği yolsuzluk operasyonu günlerine denk gelmesi dikkatlerden kaçmamıştı.

Şubat 2018’de Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir, Güvenlik ve İstihbarat Başkanı Muhammed Ataulmevla’yı görevinden aldı.

Beşir, görevden aldığı Güvenlik ve İstihbarat Başkanı Ataulmevla’nın yerine Salah Abdullah Kuş’u (Salah Abdullah Muhammed Salih Goş) tayin ettiğini bildiren bir kararname yayımladı.

Sudan eski Güvenlik ve İstihbarat Başkanı olan Kuş, 2009’da Ömer el-Beşir tarafından bir gerekçe gösterilmeden görevinden alınmış yerine Ataulmevla atanmıştı.

Salah Abdullah Muhammed Salih Goş, 2013’te bir grup subayla rejimi devirmek suçlamasıyla yargılanmış, ancak daha sonra cumhurbaşkanlığı affı ile serbest bırakılmıştı.

Salih Abdullah, 1990’lı yılların sonundan bu yana Sudan istihbaratının başındaydı ve bugün hala Sudan’ın en etkili kişilerinden.

Sudan, 90’lı yıllarında başında El Kaide terör örgütünün lideri Usame Bin Ladin’i barındırmış, 11 Eylül 2001’deki saldırılardan sonra, ABD’nin terör örgütlerini barındıran ülkeler listesinden çıkmak için de onunla yollarını ayırmıştı.

Bu saldırılardan sonra Salih Abdullah, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ile Sudan istihbaratı arasındaki işbirliğini güçlendirme yoluna gitmişti.

Kendisi Amerikalıların iyi tanıdığı ve Amerikalıları iyi tanıyan birisi.

Salah Abdullah Kuş’un (Salah Abdullah Muhammed Salih Goş) hayat hikâyesi oldukça ilginç.

Sudan istihbarat Başkanı Salah Abdullah, Sudan Çerkezlerinden…

Çerkezler arasında, Çayırbey klanından ve Ali Osman Taha, Awad el-Jaz yakın arkadaşlarından.

Şaykıye kabilesine mensup olan ve Sudan’ın kuzeyinde Karima yakınlarındaki Nuri köyünde doğup büyüyen Salih Abdullah, ailesiyle birlikte Port Sudan’a yerleştikten sonra Port Sudan Ortaokulu’nda eğitim gördü.

Matematiğe olan ilgisi sebebiyle Hint matematik öğretmeninin adı olan Goş adıyla anılmaya başlandı. ((Mustafa Kemal Paşa’nın öyküsüne çok benziyor)

1980’lerin başında, inşaat mühendisliği eğitimi aldığı Hartum Üniversitesi’nden mezun oldu.

Ömer el Beşir’in 1989 darbesinden sonra Gosh kendisini tamamen istihbarat çalışmalarına adamış, yeni rejimin güvenlik bürosunda operasyon direktörünün pozisyonunu elde etmiştir.

Bu pozisyonda, daha geniş Ortadoğu bölgesindeki bazı militan İslamcı gruplarla bağlantı kurdu ve Usame bin Ladin’e Sudan’ı El-Kaide operasyonlarının erken bir üs noktası haline getirmek için ekonomik ve askeri altyapı sağlamasına yardımcı oldu.

Ulusal İslami Cephe üyesi olması sayesinde 1990’larda üst mevkilere yükseldi.

Mezuniyetinin ardından Ulusal İslami Cephe’nin güvenlik ofisinin yönetimine yardımcı olurken, resmî olarak Danfodio Petroleum Services adlı şirkette inşaat mühendisi olarak çalışmaktaydı.

1989 Sudan askerî darbesi sonrasında, yeni rejimin güvenlik ofisinde harekâtlar şefi pozisyonuna getirilerek istihbarat alanında faaliyetlere başladı.

1991 ile 1996 arasında Sudan’da yaşayan Usame bin Ladin ile birlikte çalıştı ve bin Ladin için Afrika’da çeşitli istihbarat verilerinin toplanmasında yer aldı.

Darfur Savaşı’nda, Darfur’daki hükûmete bağlı Cancavid adı verilen milislerin örgütlenmesinde rol oynadı.

1995’te, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e Addis Ababa’da gerçekleştirilen suikast girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının bir sonucu olarak görevinden uzaklaştırıldı ve Hartum’daki Military Industry Corporation’a bağlı bir askerî-endüstriyel kompleksin yöneticiliğini yaptı.

Sonrasında istihbarat hizmetlerine dönerek iç güvenlik birimlerinin başına getirildi.

Şubat 2004’te, iç ve dış istihbaratla ilgilenmesi için oluşturulan Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi şefi olarak atandı.

Gazeteci Mark Goldberg, Şubat 2006’da The American Prospect’te yayınlanan yazısında, 30 Ocak 2006 tarihli gizli bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi raporuna ulaştıklarını öne sürdü.

Raporda, Birleşmiş Milletler’e bağlı uzmanlarca oluşturulan, Sudan’daki barış sürecini engelleyen ve işlenen savaş suçlardan en çok sorumlu olarak gösterilen 17 Sudanlıdan oluşan bir liste olduğu ve bu kişiler arasında Salih Abdullah’ın da yer aldığı iddia edildi.

Ağustos 2009’da Devlet Başkanı Ömer el-Beşir tarafından görevinden alınarak devlet başkanının güvenlik danışmanı olarak atandı.

Merowe’den girdiği 2010 Sudan genel seçimleri sonrasında milletvekili olarak meclise yer aldı.

Nisan 2011’de danışmanlık görevinden alındı ve yerine Nafi Ali Nafi getirildi. Kasım 2012’de, “devlet ve devletin bazı liderlerinin devamlılığına karşı komplo kurmak” suçlamasıyla tutuklandı.

Temmuz 2013’te kendisine yöneltilen suçlamalar düşürülerek serbest bırakıldı. Bölgeyi iyi tanıyor. Arapça ve İngilizcesi çok iyi düzeyde.

Türkiye ve Türk dostu. Allah yardımcısı olsun.

El Beşir önce istihbarat sonra genelkurmay başkanını değiştirdi!..

Sudan Genelkurmay başkanı Suudi Arabistan’daki değişime eş zamanlı olarak görevinden alınmıştı.

Sudan Genelkurmay Başkanı General Imad Adevi, başkent Riyad’da açılışı gerçekleşen 4. Silahlı Kuvvetler-Yerli Üretimi Destekleme Fuarı’na (AFED 2018) katılmış, Suudi Arabistanlı mevkidaşı Abdurrahman Salih el-Bunyan ile iki ülke arasındaki askeri ve savunma alanındaki işbirliğinin güçlendirilmesi ve bölgesel konuları ilişkileri görüşmüştü.

Adevi, ayrıca Kuveyt, Bahreyn ve Senegal genelkurmay başkanlarıyla da bir araya gelmişti.

Riyad dönüşü hayatının şokunu yaşayacağını hiç düşünmemiş olmalı.

Sudan Genelkurmay Başkanı Imad Adevi görevinden alınarak yerine General Kemal Abdulmaruf (Kemal Abdülarif el-Mani) atandı ve Kuvvet komutanları da değişti.

Kara Kuvvetleri Komutanlığına Korgeneral Abdülfettah Burhan Abdurrahman, Hava Kuvvetleri Komutanlığına Korgeneral Salahaddin Abdülhalik Said ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığına Abdülmütalib Ahmed’in getirildi.

Sudan Genelkurmay Başkanı kimdir?

Ürdün Mutah Üniversitesi’nin askeri ve idari bilimler bölümünden mezun olan General Kemal Abdulmaruf, 1978 yılında Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne girdi.

Ayrıca üst düzey stratejik liderlik seminerlerinin yanı sıra Cenevre Barış Merkezi’nde Güvenlik ve Strateji Politikası seminerine katıldı.

Çin’de yerleşik askeri ataşe, Güney Kore, Kuzey Kore ve Vietnam’da yerleşik olmayan askeri ataşe olarak görev yaptı.

Sudan Savunma Bakanlığı Uluslararası İlişkiler Müdür Yardımcısı ve Sudan Askeri Harp Akademisi Komutanı olarak görev yaptı.

Nisan 2011’de Kuzey-Güney Sudan sınırında bulunan Heglig (Hiclic) bölgesinde 1.200 Güney Sudanlı ayrılıkçı teröristin öldürüldüğü isyancılara karşı operasyonlara komuta etmişti.

Güney Sudan askerleri, Sudan’ın kontrolündeki Hiclic kentini ele geçirmiş, Sudan yönetimi de Güney Sudan’ı “düşman” ilan etmişti.

Sudan yönetimi, Hiclic kentini geri aldığını duyurmuştu. Sudan’ın Hiclic kentindeki en önemli petrol sahası büyük hasar görmüş, Çatışmalardan sonra çıkan yangınlarda bir petrol rezervuarı ve 8 jeneratörü yıkılmış, petrol toprağa akmıştı.

Operasyonlardaki başarısıyla Kuzey Sudan’ın sınırlarını koruyan ve askeri üstünlük sağlayan Kemal Abdul Maruf’un halk nezdinde popülaritesi artmıştı.

Her ne kadar görev değişikliklerinin “rutin değişiklikler” çerçevesinde yapıldığı vurgulansa da, Sudan yönetiminin dış politikadaki makas değişikliğine paralel yeni bir askeri organizasyona başvurduğu görülüyor.

Nitekim Şubat başında, Sudan İstihbarat Servisi Başkanı da değişmiş, Muhammed Atta el-Molla’nın yerine Salih Abdullah Muhammed Salih atanmıştı.

Ömer El Beşir celladına gülümsedi…

Değişiklik, Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir’in ikinci ve son dönem görev süresinin sonlarına yaklaşırken gerçekleşti.

İstihbarat ve ordu kademelerindeki yeni atamalar, Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir’in Sudan’ın en güçlü iki organının desteğini pekiştirdiğinin bir göstergesi ve görev süresinin uzatılmasıyla bağlantılı.

Çünkü İktidar partisinin bazı üst düzey yetkilileri, Anayasa değişikliğiyle Başkan Ömer el Beşir’in 2020 seçimlerinde görevde kalabilmesi için gerekli yasal düzenlemenin yapılması ve üçüncü bir dönem için görevini sürdürmesini teklif etmişti.

İki ay önce Almanya’daki gizli "Sudan’da darbe" toplantısına MOSSAD da katılmıştı!

15 Şubat 2019 – 17 Şubat 2019 arasında, 54’üncüsü düzenlenen, küresel ve bölgesel güvenlik konularının ele alındığı Münih Güvenlik Konferansı sonrası ne oldu hadi bilin?

Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) desteğiyle ve Mossad direktörü Yossi Cohen ile diğer yetkililerin de katıldığı ‘gizli’ toplantı düzenlendi.

Bu çooook gizli toplantı da Sudan Devlet Başkanı Beşir’in nasıl devrileceği ve muhaliflerin nasıl iktidara geleceği konuşuldu.

Toplantıya Sudan’ın iç güvenlik birimlerinin başı, Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi şefi ve Abdullah Salih‘in de katılmasına ne demeli?

Kimilerine göre şu bizim Çerkez Abdullah Salih, CIA’in Hartum’daki adamı.

Abdullah Salih; CIA raporlarında Ömer Beşir’in alternatifi olarak geçiyor.

Abdullah Salih; Washington’da, El Kaide‘ye karşı yürütülecek ‘terörle mücadele’ çalışma sözü veren bir casus şefi olarak ün kazanmıştı.

Sudan’daki Beşir karşıtı gösterilerin, bu toplantıdan hemen sonra başlaması planın tıkır tıkır işlediğini gösteriyor.

Sudan’da Türk ve Rus özel güvenlik şirketleri, Sudan ordusunu eğitiyor…

Devlet organlarıyla bir ilgisi olmayan Rus özel güvenlik şirketleri, Sudan’da faaliyet yürütüyor.

Rusya’nın en büyük istihbarat örgütü GRU; Glavnoye Razvedyvatel’noye Upravleniye kontrolündeki Rus Özel güvenlik firmalarının görevi, Sudan Cumhuriyeti’nin ordu ve kolluk kuvvetlerinin personelinin eğitimi ile sınırlı.

Rusya, Ulusal Kongre Partisi’nin liderliğini de yürüten Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir‘in en ciddi destekçilerinden.

Uluslararası Savunma Danışmanlık Şirketi (SADAT) Sudan’da faaliyet gösteriyor mu?

İslam coğrafyasını dizayn etmek isteyen küresel güçlerden sadece ABD’nin, emekli askerlerden oluşmuş, 70 savunma danışmanlık şirketi, üçer-beşer adet İslam ülkelerinde ABD menfaatlerine uygun bir biçimde faaliyet gösteriyor.

SADAT ‘nin amacı da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yetişemediği İslam ülkelerini bu şirketlerin tasallutundan kurtarmak.

Bu kapsamda SADAT ve Sudan Silahlı Kuvvetleri arasında bir mutabakat mevcut.

Şirket; 11 Mayıs 2017’de İstanbul IDEF fuarında Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Askeri Standardizasyon Merkezi kurulumu sözleşmesini imzaladı.

Ben ne yazmıştım?..

Türkiye’de yerel seçimlerin yapıldığı 31 Mart 2019 Pazar günü Afrika İslam ülkelerinde NATO’cu generaller dönemi başladı!”ğına dikkat çekmiştim.

Sudan olaylarının kronojisi şöyleydi:

Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir, önce Orgeneral Kemal Abdulmaruf Mahi Beşir’i, Genelkurmay Başkanlığına getirdi.

Sonra; hükümeti fesh ve ülkede 1 yıl süreyle olağanüstü hal (OHAL) ilan etti.

18 eyaletin başına ordudan isimleri atarken bakanların çoğunu değiştirdi.

Sonuç; Amerika, Afrika‘da kendisine yakın “Generaller kuşağı” oluşturuyor.

Şimdilik sağlıklı haber akışı yok! Ama “Kara Kıta”da “Made İn Turkey” damgalı bir rüzgar esiyor olabilir.

Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com

Twitter’da bizi takip edin:@oc32oc39 , @dikgazete

UKRAYNA DOSYASI /// Ukraynalı Orgeneral : Devlet Başkanı Poroşenko, Sovyet istihbaratına girmek istedi ama kabul edilmedi


Ukraynalı Orgeneral : Devlet Başkanı Poroşenko, Sovyet istihbaratına girmek istedi ama kabul edilmedi

Eski Ukrayna Dış İstihbarat Servisi Başkanı Orgeneral Nikolay Malomuj, Devlet Başkanı Pyotr Poroşenko’nun öğrencilik yıllarında Sovyetler Birliği istihbaratına girmek istediğini ancak SSCB’nin dağılmasından sonra kurulan Ukrayna istihbaratı tarafından kabul edilmediğini anlattı.

4. Kanal’a konuşan Malomuj, Poroşenko’nun öğrencilik yıllardan Sovyet istihbaratına katılma isteğini beyan ettiğini söyledi. Malomuj, eski Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili’nin de Sovyet istihbaratına girmeyi planladığını kaydetti.

Malomuj, "Poroşenko ve Saakaşvili, Kiev Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde eğitime başladıklarında istihbarat için potansiyel adaylar olarak görülüyordu. İki siyasetçiyle iletişim kuruldu ve ayrıca haklarında inceleme yapıldı" dedi.

Poroşenko ve Saakaşvili’nin istihbarat servisinde çalışmayı istediklerini bizzat dile getirdiğini kaydeden Malomuj, "Ben Uluslararası Hukuk Fakültesi’nde ders verirken Saakaşvili ve daha sonra Poroşenko yanıma gelerek benimle konuştu. Poroşenko, istihbarat servisinde çalışmak istediğini söyledi" diye anlattı.

O dönemde Sovyetler Birliği’nin dağıldığını ve ikili hakkındaki incelemelerin son aşamalarının yapıldığını söyleyen Malomuj, Poroşenko’nun belirli nedenlerle Ukrayna istihbaratına kabul edilmediğini ifade etti.

Malomuj, Saakaşvili’nin ise tüm aşamaları geçtiğini ancak Gürcistan’a döndükten sonra siyasi kariyer yapmayı tercih ettiğini sözlerine ekledi.

SÖZDE SOYKIRIM DOSYASI : VENEZUELA DEVLET BAŞKANI’NA SÖZDE SOYKIRIMI ANLATALIM /// İNGİLİZCE HAZIR METİN AŞAĞIDA


İLETEN : F. Murat Dogan – fmdogan34

Değerli Dostlar,

Dokuz yıl önce (2008’de), 54. doğum yıldönümü dolayısıyla Venezüella Devlet Başkanı Chavez’e gönderdiğim, Çağlar’ın çevirdiği mektupta (Türkçe-İngilizce) değişiklik yaparak Sayın Maduro’ya göre düzenledim. Sayın Banu Avar’ın belirttiğine göre, oradaki Ermenilerden küçük bir bölümün girişimiyle sözde "soykırım" kararı alınmış. Bilindiği gibi, Maduro geçenlerde Türkiye’yi ziyaret etti ve olumlu bir ortam doğdu. Ne yazık ki, Türkiye’de bulunduğu sırada bu talep dile getirilmedi. Şimdi bir çağrıda bulunursak, basın ve kamuoyunun desteğiyle surda bir gedik açabiliriz; Ülkemiz aleyhindeki haksız "soykırım" kararını iptal ettirebiliriz.

Aşağıdaki, Türkçesi de bulunan İngilizce metni imzalayarak, Venezüella’daki Büyükelçimiz veya Venezüella’nın İstanbul’daki başkonsolosluğu aracılıyla Sayın Maduro’ya gönderelim.

Durumu bilgi ve dikkatinize sunarım.

Saygılarımla,

F. Murat Doğan

***

TURKISH

İstanbul, 15 Aralık 2017

Sayın Başkan Maduro,

Ülkenizin bağımsızlığı ve özgürlüğü uğruna verdiğiniz mücadeleyi yakından izleyen çok sayıda Türk aydını adına, sizi saygıyla selamlıyoruz. Üçüncü Dünya halklarının ve tüm insanlığın; bağımsızlık, eşitlik, adalet ve barış özlemini güçlendiren çabalarınızı yürekten destekliyoruz. Özgürlüğüne ve bağımsızlığına düşkün olan Türk ulusunun, aynı yolda mücadele eden, önderliğinizdeki Venezüella halkıyla dostluk ve dayanışma duyguları içinde olduğunu belirtmek isteriz.

Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşını zafere ulaştıran ve insanlığa esin kaynağı olan Kemal Atatürk önderliğindeki Türk ulusu, aynı zamanda, Latin Amerika halklarının bağımsızlık savaşlarına önderlik eden General Francisco De Miranda, Simon Bolivar ve Jose Marti gibi büyük kahramanların soylu özlemlerinin de gerçekleşebilir olduğunu ispatlamıştır. Her ne kadar, Venezüella ve Türkiye ayrı kıtalarda olsa da bağımsızlık ve özgürlük için aynı duyguları paylaşıyoruz.

Bu vesileyle Türkleri derinden yaralayan bir konuyu, izninizle size sunmak isteriz: Venezüella Meclisinin daha önce almış olduğu ve Türk ulusunu "soykırım" uygulamakla suçlayan haksız kararın kaldırılması için girişimde bulunmanızı sizden talep ediyoruz. Bu karar, tarihi gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmadığı gibi, parlamentoların, geçmiş tarihi konularda karar mercii olması da kabul edilebilir bir durum değildir. Türkiye, geçmişte olduğu gibi günümüzde de emperyalizmin "böl ve hükmet" siyasetinin yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Geçmişte bir bölüm Ermeni, emperyalistlerin amaçları uğruna Türk ulusunun üstüne sürülmüş ve yüz binlerce Türk, silahlı Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir. Ermenilerin Türkler tarafından "soykırım"a uğratıldığı, açıkça bir yalandır, uydurmadır, masaldır. Kaldı ki Türkiye, bu konuyu tarihçiler arasında araştırmaya ve tartışmaya açık olduğunu belirterek, bu yalanı yayan çevrelere açıkça meydan okumaktadır.

Venezüella Meclisinin, Türk ulusunu üzen ve emperyalizme karşı mücadelede dayanışmayı zayıflatan bu haksız karardan, en kısa zamanda dönmesini bekliyoruz. Yanlıştan dönmenin erdemli bir davranış olduğunun takdir edileceğine inanıyoruz. "Soykırım" yalanına karşı çıkmanın, günümüzde emperyalizme karşı mücadelenin gereği olduğunu, derin dostluk duygularıyla belirtmek isteriz.

Daha uzun yıllar, dost Venezüella halkının, sizin gibi değerli önderiyle birlikte başarıdan başarıya koşmasını dileriz.

Saygılarımızla,

AD SOYAD :

YER :

TARİH :

***

ENGLISH

Istanbul, 15th of December, 2017

Dear President Maduro,

On behalf of that part of the Turkish intellegentsia who follow closely your struggle for your country’s independence and freedom, we salute you with respect. We endorse, whole-heartedly, your efforts which encourage the Third World’s and the whole human race’s yearning for independence, equality, justice and peace. We, Turks, highly value our freedom and independence and it should be mentioned that the Turkish nation bears friendly feelings towards and lends its support to the Venezuelan nation who under your leadership fights for the same goal.

Turkish nation with the leadership of Kemal Ataturk, who has since been an inspiration to humanity, successfully took its war of independence against imperialism to victory and proved at the same time that the noble ideals of General Francisco De Miranda, Simon Bolivar and Jose Marti who led Latin American nations in their respective wars of independence can be accomplished. Even though Venezuela and Turkey are on different continents, we share your feelings for independence and freedom.

We would ile to take this opportunity to raise a subject wich is a cause of grief for us, Turks: We request that you attempt to revoke the slanderous law passed earlier by the Venezuelan parliament, alleging the Turkish nation to have committed “genocide”. As well as not reflecting the true historical events, this decision taken by the Venezuelan parliament is not acceptable because parliaments are not places where such historical issues are to be settled. Turkey is facing the devastating effects of imperialism’s “divide and rule” policy once again as it did in the past. In the past, some Armenians were provoked against the Turkish nation as part of imperialist countries’ policy and hundreds of thousands of Turks were massacred by armed Armenian bandits. It is a flagrant lie, a fabrication and a tall tale that “genocide” was committed against Armenians by Turks. Besides, by stating its intention to have historians investigate and discuss the subject, Turkey challenges those circles which disseminate this lie.

This unjust decision of the Venezuelan parliament causes sorrow for the Turkish nation and weakens cooperation in the struggle against imperialism and we expect that it be rectified as soon as possible. We believe that you would also appreciate that it is a vice to step back from a mistake. We would like to express with deep friendly feelings that it is a necessity today, in the fight against imperialism, to oppose the “genocide” lie.

We wish, as a friend, the Venezuelan nation, to achieve, with precious leaders like yourself, successes one after another for years to come.

Best regards,

NAME, SURNAME :

PLACE :

DATE :

MEKSİKA DOSYASI /// MEKSİKA DEVLET BAŞKANI Lüks başkanlık uçağını satıyor /// Bu kadar yoksulluk varken lüks uçağa binmeye utanırım


obrador-1537518379.png

ÖZEL BÜRO NOTU : SİYASİ AHLAK DURUMU ÜLKEDEN ÜLKEYE DEĞİŞİKLİK GÖSTERİYOR. KİMİ ÜLKELERDE YOKSUL HALKIN VARLIĞI NEDENİYLE LÜKSE RAĞBET ETMEK AYIP SAYILIRKEN, KİMİ ÜLKELERDE İSE LÜKSÜN KULLANIMI ÜLKENİN PRESTİJİ OLARAK GÖRÜLÜYOR. BİZ BU KONUDA YORUMU TAKİPÇİLERİMİZE BIRAKALIM. ACABA HANGİSİ DAHA RASYONEL VE DOĞRUDUR.

MEKSİKA DEVLET BAŞKANI Lüks başkanlık uçağını satıyor /// Bu kadar yoksulluk varken lüks uçağa binmeye utanırım

HABER LİNKİ : www.milligazete.com.tr/haber/1691457/luks-baskanlik-ucagini-satiyor-bu-kadar-yoksulluk-varken-luks-ucaga-binmeye-utanirim

Meksika’da yeni Devlet Başkanı seçilen Andres Manuel Lopez Obrador, lüks başkanlık uçağını satmaya kararlı olduğunu belirterek “Bu kadar yoksulluk varken lüks uçağa binmeye utanırım” ifadelerini kullandı.

Meksika’da yeni Devlet Başkanı seçilen Andres Manuel Lopez Obrador, lüks başkanlık uçağını satacağını söyledi.

Tarifeli bir uçakta üç saat beklemesine rağmen yine de başkanlık uçağını satmakta kararlı olduğunu söyleyen Obrador, "Başkanlık uçağına binmeyeceğim" dedi.

Devlet yönetiminde tasarruf vadederek seçim kazanan Obrador, lüks başkanlık uçağına neden binmeyeceğini de açıkladı.

“KİBİRLİ DAVRANAN SİYASETÇİLERİN İKTİDARI UZUN SÜRMEZ”

Obrador, niçin başkanlık uçağına binmeyeceğini "Bu kadar yoksulluğun olduğu bir ülkede lüks bir uçağa binmekten utanırım" ifadeleriyle açıkladı.

Öte yandan Obrador, "Artık bu kadar saçmalık yeter. Kibirli davranan siyasetçilerin iktidarı uzun sürmez" ifadelerini kullandı.