TARİKATLER & CEMAATLER DOSYASI /// EMRE KONGAR : Tarikat ve cemaatlerle demokrasi olmaz !!!


EMRE KONGAR : Tarikat ve cemaatlerle demokrasi olmaz !!!

08 Eylül 2020

Kendilerine emanet edilen hem kız hem de erkek evlatlarımıza yapılan tecavüz ve istismarlarla sürekli olarak gündeme gelen tarikatlar ve cemaatler var oldukları ve iktidarlarca korundukları sürece, Demokrasinin işlemesi olanaklı değildir.

Çünkü tarikatlar ve cemaatler, sadece yaptıkları tecavüz ve istismarlardan veya başka yasadışı iş ve işlemlerinden dolayı değil, yapıları gereği de Demokrasiye, demokratik işleyişe, demokratik kurum ve kurallara karşıdırlar!

***

Tarikat ve cemaatler, bazı kötü niyetli yazarların, gazetecilerin veya politikacıların öne sürdükleri gibi Sivil Toplum Kuruluşu filan değillerdir:

En başta, örgütlenmeleri içinde, Sivil Toplum Kuruluşu olmanın birinci koşulu, yani seçime dayalı temsil yetkisi, yoktur…

İçlerinde demokratik seçim olmadığı gibi şeyhlik (liderlik) için verasete veya inanca, kimi zaman da doğrudan menfaata dayalı bir halifelik düzeni vardır.

İkinci olarak tarikat ve cemaatler içinde asla fikir ve ifade özgürlüğü, sorgulama, tartışma, müzakere gibi STK’lerin “olmazsa olmaz” ilke ve yöntemleri yoktur.

Tam tersine sert bir biat (kayıtsız, koşulsuz bağlılık) kültürü egemendir.

Sonuç olarak bütün yapıları, tam bir dogmatizme dayalı olarak, her türlü bilimselliği, sorgulamayı, soruşturmayı, eleştiriyi, bu nedenle de değişmeyi, ilerlemeyi, bütünüyle engeller.

Esas itibarıyla, (Batı’dakiler de dahil olmak kaydıyla) bütün tarikat ve cemaatler, bilime, bilimselliğe, çağdaşlığa ve özellikle de kendi içlerinde demokratik işleyişe karşıdırlar!

“Kendi içlerinde demokratik işleyişe karşıdırlar” ama içinde bulundukları toplumdaki demokratik kurum ve kuralları istismar ederek, demokratik rejimlerde siyasal güç sahibi olmaya çalışırlar.

Tarikat şeyhleri, henüz Din-Tarım Dönemi aşamasını geçememiş olan Ortadoğu Toplumlarında ise toprak ağaları, aşiret reisleri ile birlikte (zaten bazen hepsi aynı kişi, hatta devlet başkanıdır) siyasete doğrudan egemen bile olabilirler.

***

Tarikatlar ve cemaatler, bu nitelikleriyle sadece Türkiye Cumhuriyeti döneminde değil, Osmanlı döneminde de siyasete, ülke yönetimine sızmışlar, her türlü ilerlemeyi engellemişlerdir.

Örneğin Takiyüdin’in Rasathanesi’nin yıktırılması sarayda güç kavgası yapan farklı tarikatlar arasındaki rekabetin marifetidir.

***

Tarikat ve cemaatler, azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde, aynen din, mezhep, ırk, milliyet gibi bölücü kimlik siyasetinin temelinde yatan ayrışma ve kavgaların da bir parçası olmuşlardır…

Bu nedenle de bu ülkeleri istikrarsızlaştırarak sömürmek isteyen Emperyalizm tarafından sürekli olarak kullanılırlar.

Atatürk Devrimleri bağlamında yasaklanan tarikatlar, toprak reformu yapılamadığı, eğitim reformu yarım bırakıldığı, ekonomik/toplumsal olarak da sınıfsal gelişme tamamlanamadığı için Çok Partili Rejim bağlamında, 1946’dan itibaren yeniden siyaset sahnesine çıkmışlar ve 1950’den sonra yine devletin bir parçası haline getirilmişlerdir.

O zamandan bugüne kadar da sürekli olarak Demokratik Rejim’in temelini oymaktadırlar.

***

Bu son dönemde, cinsel saldırıların ve ahlaksızlıkların dikkati çekecek ve üzerine kitaplar yazılacak yoğunlukta ortaya dökülmesi, tarikat ve cemaatlerin iyice güçlenmelerinden ve “Şahıs Devleti” içinde hem siyasette hem de eğitimde fonksiyon sahibi olarak görev yapmalarından ve bu durumun yarattığı pervasızlıktan kaynaklanmaktadır.

Yeterince güçlendikleri zaman ne yaptıkları ise 15 Temmuz 2016 olayına bakarak anlaşılabilir.

EMRE KONGAR : Tarikat ve cemaatlerin toplumsal işlevi-2

10 Eylül 2020

İnsan ilişkileri üç farklı grupta biçimlenir:

1) Birincil grup ilişkileri:

Birincil gruplar, aile gibi insanların duygusal bağlarla bağlı bulundukları, dayanışma duygusunun egemen olduğu, üyelerinin sık değişmediği gruplardır.

Bu gruplar içindeki ilişkiler yüz yüzedir. Yaşamın her alanını kapsarlar. Bireylerin kişiliklerini, kimliklerini, tutum ve davranışlarını etkilerler.

Bu tür gruplar, örneğin aileler, hem üyelerine duygusal destek verirler hem de üyelerinin toplumsallaşmalarını gerçekleştirirler. Bireyin değerler sistemini belirleyerek, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini ayırmasını ve toplumla bütünleşmesini sağlarlar.

2) İkincil grup ilişkileri:

Bireylerin örgütler içindeki ve örgütlerle olan ilişkileridir.

Genellikle belli bir amacı gerçekleştirmek için bir araya gelen gruplar içinde görülür. Ayrıca bürokratik örgütlerle, devletle bireyin ilişkileri de bu niteliktedir. Yaşamın sadece belli alanlarını kapsarlar.

Kuralları yazılıdır. Duygular bu tür grup ilişkilerine esas olarak dahil edilmezler.

3) Mesleki (profesyonel) grup ilişkileri:

Hayatın bütün alanlarını değil, ama ikincil grup ilişkilerinin kapsadığı alanlardan daha geniş sınırları olan, akademisyenler veya avukatlar, doktorlar gibi profesyoneller arasında kurulmuş olan gruplar içindeki ilişkilerdir.

Üyelerinin kimliklerinin, kişiliklerinin oluşmasına, yani hem toplumsallaşmalarına hem de kurallara ve meslek ahlakına uygun davranmalarına yardımcı olurlar.

***

Tarikatların toplumbilimsel işlevini, kendisinden çok şey öğrendiğim Şerif Mardin, Said Nursi kitabında anlatır.

Mardin, tarikatları meşrulaştırmak ve olumlamak için yazdığı kitabının ana ekseni olarak tarikatların devlet ile vatandaş arasında sıcak bağlar kurduğu varsayımını kullanır.

Saltanatın ve Hilafetin kaldırılması ile tekke ve zaviyelerin kapatılmasının, devlet ile vatandaş arasında, tarikatlar vasıtasıyla kurulan bu sıcak (yukarda açıkladığım “Birincil ilişki” türü) bağları yok ettiğini ve bunun bireyleri toplum içinde “haritasız”, “kılavuzsuz”, “yol göstericisiz” bıraktığını söyler.

Bu varsayım Din Tarım Toplumları aşamasındaki devletler için doğrudur.

Çağdaş Demokratik rejimler açısından ise yanlıştır.

Halifeye, Sultana, İmparatora, Krala duygusal bağlılık Ortaçağ devletleri için geçerlidir.

Mardin’in belirttiği gibi tarikatlar, bireylerin devleti yönetenlere karşı sevgi, saygı duymasına ve dayanışma göstermesine yardımcı olurlar.

Tarikatlar, çağdaş demokratik rejimlerde ise ancak liderlere dayalı duygusal oy verme davranışlarının arkasındaki “birincil tür” ilişkileri açıklar.

Böylece Şerif Mardin, Demokratik Rejimleri “Lider Rejimleri” haline getiren yozlaşma sürecini ve bu süreçte tarikatların desteğini de açıklamış olmaktadır.

Bir diğer deyişle Mardin, tarikatları meşrulaştırmaya çalışırken, onların, bugün de yaşadığımız sorun olan, “Demokratik Rejimin altının oyulmasına”, Demokrasiyi yok eden, “Şahıs Devletinin” kurulmasına hizmet ettiklerini açıkça belirtmiştir.

***

Toplumbilim böyle bir şey işte:

Bir tarikatı ve bir tarikat liderini savunmak için yazılan bir kitap, analiz edilen toplumun içindeki çağ gerisi kurumları meşrulaştırmak isterken, çağdaş sorunların çözümüne de ışık tutuyor:

Geçen yazımda da belirttiğim gibi “Demokratik Rejimler, tarikatlarla birlikte yaşayamazlar…”

Tarikatlar kapatılmalıdır!

Hocam Şerif Mardin’in anısına saygıyla.

EMRE KONGAR : Tarikatların siyasal işlevi-3

11 Eylül 2020

Tarikatların “Günümüz Türkiyesi”ndeki siyasal işlevini anlamak için yapılarına bakmak gerekir!

Tarikatlar esas olarak bireyi Allah’a kavuşturmak için kurulmuş olan dini örgütlenmelerdir.

Ama ortaçağda, Feodal Din-Tarım Toplumlarında, egemenlik dine dayandığından, doğrudan doğruya siyasetin içine doğmuşlardır.

Bir yönden “Birey, Allah’ın derin anlamlar taşıyan kelamını (yani Kuranıkerim’i) tek başına anlayamaz, mutlaka kendine yol gösterilmesi gerekir” anlayışını yansıtır.

Bir başka yönden de, “Birey Allah’a ulaşmak için, çeşitli perdeleri, engelleri aşmak zorundadır, bunu da ancak zikirle, toplu ibadetle gerçekleştirebilir” inancına dayalıdır.

Ortaçağ Devletlerinde, mevcut feodal yapı üzerine kuruldukları için, hem ekonomik faaliyetlerle yani esnaflık ve zanaatkârlıkla hem de toprak mülkiyetiyle yani toprak ağalığı ile iç içe geçmişlerdir:

Bazı loncalar doğrudan doğruya bazı tarikatlarla özdeşleşmiş, birçok örnekte de toprak ağalığı ile tarikat şeyhliği aynı kişide toplanmıştır.

Bu yapılarıyla tarikatlar gerçekten de padişah ile kulları arasında bir itaat (veya bazı özel hallerde isyan) ilişkisi oluşturmuşlar ve olumlu anlamda çok da işlevsel olmuşlardır. (Şerif Mardin bu konuda çok haklıdır.)

Elbette böyle bir yapı içinde, tarikatların, din devletinin merkezi olan saraya nüfuz etmemesi ve saray içindeki güç kavgalarına karışmaması düşünülemez.

Nitekim Osmanlı tarihine bu gözle bakıldığında, pek çok saray içi kavgada, devlet ricalinin atamalarında ve toplumsal ayaklanmalarda, tarikatların rolü açıkça görülür.

***

1) Cumhuriyet döneminde tarikatlar, elbette laiklik ilkesine karşıdırlar…

Çünkü bu ilke onların siyasal gücünü ellerinden almıştır.

2) Ayrıca pek doğal olarak Kuranıkerim’in Türkçeleştirilmesine, ezanın Türkçe okunmasına, Türkçe ibadete de karşıdırlar…

Çünkü Allah’ın kelamını (sözlerini) Türkçe okuyup anlayanların, Allah’ın emirlerine ve nehiylerine (yasaklarına) uymak için tarikatlara, şeyhlerin yol göstermelerine gereksinmesi kalmayacaktır.

3) Siyasal güçlerini, din ekseninde siyaset yapan partilere destek vererek sürdürmeye çalışmaları da eşyanın tabiatı gereğidir.

Elbette böyle parti-tarikat ilişkilerinde de farklı partiler ve farklı tarikatlar arasında ideolojik kavgalar, menfaat çatışmaları, çeşitli pazarlıklar gündeme gelir.

4) Sağ partiler, Çok Partili Düzen’e geçildiğinden beri, Anayasa’yı ve yasaları açıkça çiğneyerek, şeyhlerden ve müritlerinden destek almak için, tarikatlara çeşitli ödünler vermişlerdir.

Tarikatların yapısında, tarikat mensuplarının yani müritlerin şeyhe kayıtsız koşulsuz itaati olduğu için, şeyh hangi partiyi, hangi lideri işaret ederse, müritleri de ona oy verirler.

Bu niteliğiyle tarikatlar, demokrasinin yozlaşmasına yol açan “liderlerin kutsallaştırılmasına” da kaynaklık ederler.

5) Tarikat mensuplarının bürokraside, özellikle yargıda, silahlı kuvvetlerde ve güvenlikte istihdam edilmeleri, devleti kesinlikle yozlaştırır…

Hak, hukuk, adalet, güvenlik ortadan kalkar, bu yozlaşma silahlı ayaklanmaya kadar gider!

Çünkü bu mensuplar, (müritler) Anayasa’ya, yasalara göre değil, şeyhin emirlerine göre davranırlar.

6) Zaman içinde tarikatlar da şeyhlerin ölümü, miras kavgaları, siyasal anlaşmazlıklar, çıkar çatışmaları ve benzeri nedenlerle çok bölünmüşler, değişmişler, ilk kuruluşlarındaki saf ideolojik ve idealist yapıdan çok uzaklaşarak yozlaşmışlardır.

Son zamanlarda medyaya yansıyan cinsel taciz ve tecavüz olayları, bu yozlaşmanın ve iktidardan gördükleri desteğin yarattığı özgüvenin dışa vurumudur.

***

Sevgili okurlarım, ben bütün bu yazdıklarımı, yalnızca bir toplumbilim öğrencisi kimliğimle ve sadece tarihsel ve güncel bilgilerin sonuçları olarak özetlemedim…

Aynı zamanda bütün bu gerçekleri ailemdeki müderrisler, şeyhler ve müritler araçlığıyla da bizzat bir çocuk ve bir yetişkin olarak yaşadım; ama bunlar kişisel deneyimler olduğu için onlardan edindiğim izlenimleri burada paylaşmayı (en azından şimdilik) gereksiz görüyorum.

***

Sonuç olarak, tarikatlar, hem tarihsel yapılarından ve işleyişlerinden, hem de güncel işlevlerinden dolayı, Türkiye’de demokratik rejimle ters düşen örgütlenmelerdir.

Demokratik rejimin selameti açısından kapatılmaları gerekir.

DEMOKRASİ DOSYASI /// Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi


Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi

E-POSTA : fatihbengi

1985 yılında Kara Havacılık Okulunda pilotaj eğitimini tamamlayarak pilot olan Bengi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde Takım, Bölük, Tabur ve Alay komutanlıkları görevlerini yürütmüştür. 2009 yılında Yüksek Askeri şura kararları ile Tuğgeneral rütbesine terfi ettirilen Bengi, 2013 yılında Kara Havacılık Okul Komutanlığı görevinden ‘‘Kadrosuzluk’’ nedeniyle emekli olmuştur.

15 Ekim 2019

Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 15 Ekim 2019

İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan demokrasi rüzgârı, ABD’nin yolunu açmak için kullanışlı bir argüman oldu. Amerika, demokrasi kılıcını Uzakdoğu’da kullandı. Kore’de 3,5 milyon, Vietnam’da 6 milyon olmak üzere toplam 9,5 milyon insan hayatını kaybetti. Yakın zamanlardan hatırlandığı gibi ABD’nin; Afganistan, Irak, Mısır, Libya ve Suriye’ye demokrasiyi götürmesi toplam 13 milyon insan hayatını kaybetmesine neden oldu. Onlar demokrasi ve insan haklarından yararlanamasalar da ölen bu 13 milyon insanın çocukları, torunları Amerikan tipi demokrasinin bütün faziletlerinden eksiksiz faydalanarak birbirlerini katletmeye devam ediyor. Son 60 yılda 25 milyon insan sadece “Amerikan demokrasisi ile tanışsın diye” katledilirken, Amerika’nın dostları ülkeler de alkışlarla bu katliama katkı sundular.

Suriye gündemi Dünya kamuoyunu tam 9 yıldır meşgul ediyor. Mart 2011 tarihinde, Dera şehrinde Arap Bahar’ından etkilenen “demokrasi yanlısı” gösterilerin başlaması ve Esad rejiminin bu gösterilere müdahale etmesiyle başlayan Suriye iç savaşında gelinen nokta tam bir felâket.

9’uncu yılına giren Suriye’deki iç savaşta yüzbinlerce insan vefat etti, 6 milyona yakın sivil savaştan kaçıp yerini yurdunu bırakarak komşu ülkelere sığındı. Suriye’de kalan siviller de sürekli korku içinde hayatlarını devam ettiriyor. Şu anda Suriye’de “Küresel güçler” tıpkı Irak’ta olduğu gibi pay kapma telâşındalar. Suriye’de barış olması ve insanların hayatları kimsenin umurunda bile değil! Suriye’deki iç savaştan en çok etkilenen ülke ise hiç şüphe yok ki Türkiye. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, Suriye’deki karışıklıktan kaçan 6 milyondan fazla kişinin 3 milyon 644 binine Türkiye tek başına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin başından itibaren uyguladığı Suriye politikası eleştiriliyor. Birçoğu da haklı eleştiriler.

Humus, Suriye. Reuters

Günümüzde Suriye, bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bir dış politika laboratuvarı oldu. Suriye’deki oyuncular ülkelerinin menfaatlerini tüm güçleriyle maksimize etmeye uğraşıyorlar. Sergilenen politikalar tarafların dünya siyasetine bakış açılarını da birebir yansıtıyor. Suriye’de gizli hesabı olmayan millet ve devlet yok gibi. Bu analizi sağlıklı yapabilmek için öncelikle tarafların amaçlarını ve isteklerini bilmek gerekiyor.

İsrail-ABD;

İsrail, 1948 yılında kurulduğunda en büyük tepkiyi Suriye’den aldı. 1948, 1967 ve 1973 savaşlarında Suriye Arap Cumhuriyeti başrol oyunculardan biriydi. Diğer ülke ise Mısır’dı. Suriye, İsrail ile yapılan bütün savaşlarda hep en ön cephede yer aldı. Bu uğurda Golan Tepelerini kaybetti. İsrail’in amansız düşmanı olduğunu her fırsatta gösterdi. İsrail karşıtlığı politikalarından hiç vazgeçmeme uğruna Filistin’e onlarca yıl inanılmaz yardımlar yaptı, direniş örgütlerine her türlü desteği verdi.1982 yılından sonra bölgede etkinliğini artıran Hizbullah’a koşulsuz destek verdi. ABD ve İsrail, Suriye’nin parçalanmasını ve başta Kürt devleti olmak üzere Alevi, Sünni ve Dürzi devletçiklere bölünmesini istiyor. Esad’ın gitmesini ve yerine İsrail politikalarını hayata geçirecek kukla bir rejim hayali kuruyorlar. Şii bloğunun yok olması ve Şii-Sünni savaşı da en önemli projeleri olarak öne çıkıyor. ABD ve İsrail, Suriye’deki İran etkisini kırmak ve İran askeri varlığını sıfırlamak hedef ve isteklerini gizlemiyorlar.

Rusya

Rusya, Rus Çarı Deli Petro’dan beri hayal ettiği Akdeniz’e inme projesini gerçekleştirdi. Deniz üsleri ve kara üslerine kavuştu. Bu sayede ABD’nin karşısında elini güçlendirdi. Bu sayede Kırım’ın ilhakını kabul ettirme yolunda önemli bir mesafe aldı. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında önemli bir oyuncu sıfatını elde etti.

İran

1979 devriminden beri ABD’nin hedefinde olan İran, 40 yıldır ambargolarla terbiye ediliyor. İran, Suriye’de nefsi müdafaa yapıyor. 40 yıldır ABD saldırılarından korunmaya çalışan İranlıların savunma becerileri ve refleksleri üst düzeye çıkmış durumda. Bu süreçte dost düşman ayırımını başarılı bir şekilde yapmaları İran’dan başlayan Irak ve Suriye’de devam ederek Lübnan’da biten Şii hilalinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu blok Yemen’e kadar uzandı. İran’ın Suriye’deki varlığı Rusya’nın varlığından çok farklı bir mahiyet taşıyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığı yüzyıllık hayallere ulaşmaktan ibaretken, İran’ın Suriye’deki varlığı tamamen yaşamsaldır.

Rusya’nın Suriye’den çekilmesi Rusya’yı temelden sarsan bir etkiye sebep olmaz. Fakat İran’ın Suriye’den çekilmesi hem Suriye hem de İran’ın varlığı ve güvenliği açısından büyük bir felaket anlamına gelmektedir. O halde Esad, Rusya’dan ziyade İran’la beraber olmak zorunda kalacaktır. Suriye, Rusya için kullanışlı bir karttan öteye gitmezken, İran için Suriye’nin anlamı inanç birliğini de temsil eden bir coğrafyadır. Ortak düşmanları olan ABD ve İsrail’e karşı durmak her iki ülkenin mevcudiyeti için zorunludur. Rusya’nın böyle bir zorunluluğu yoktur. Rusya diğer çıkarlarına karşılık Suriye’yi pazarlık konusu yapabilir. Fakat Suriye, İran için pazarlık konusu yapılamayacak bir öneme sahiptir.

Bu yüzden ABD’nin Suriye’deki varlığı Suriye sorununun çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Türkiye, Suriye konusunda ABD’nin izlediği politikaları güvenilmez olarak görüyor. Çünkü ABD Suriye’de bir sorun çözmek üzere değil, bölge ülkeleri ve halkları için sorunu daha da derinleştirmek, yeni sorunlar üretmek maksadıyla bulunuyor. Bir terör örgütünü allayıp pullayarak “Demokratik Güç” olarak lanse edip, bu örgüte meşru bir devlete parayla satmadığı tonlarca silahı verip bir “Silahlı Güç” yaratmaya çalışıp hem Suriye’nin hem de bölgenin bütün siyasi dengelerini altüst ediyor. Bu durumdan en büyük zararı Türkiye görüyor, en ağır faturayı da başta Suriye halkı olmak üzere Türkiye ödemek durumunda kalıyor.

Trump ve Mike Pence, Beyaz Ev’de İran yaptırımları belgesini imza basın toplantısında görülürken. Foto: AFP

ABD, Türkiye’yi güneyden kuşatan bir stratejiyi devreye sokmuş olmasına karşın bu durumu IŞİD’le mücadelenin gereği olarak sunuyor. ABD, NATO’da müttefiki olan Türkiye ile değil terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile bağlantılı PYD ile Suriye’de iş tutuyor. ABD, Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapmıyor, çünkü böyle bir birlikteliğin Türkiye’yi bölgede söz sahibi yapmasından korkuyor. ABD, Türkiye’ye oyun içinde oyun oynuyor, Türkiye’nin Suriye’deki her adımına karşı ABD’den karşı adım geliyor. ABD bu adımları meşru ve makul nedenlerin arkasına saklıyor. PYD’ye binlerce TIR dolusu silah veriyor, eğitiyor, donatıyor, bölgede yirmiyi aşkın üs inşa ediyor, PYD/PKK’lılardan sınır güvenlik güçleri oluşturuyor ve bütün bunları IŞİD’le mücadele adına “geçici ve taktiksel” olarak yaptığını ve PYD’ye hiçbir vaatlerinin olmadığını söylüyor.

ABD’li bir asker Türk hava saldırıları sonrasında Al-Malikiyah yakınlarındaki bir YPG kampını ziyaret esnasında görülürken. 25 Nisan 2017. Foto: AFP

Türkiye Fırat’ın doğusunu PKK/PYD’den temizleyeceğini ve bu bölgede hiçbir oldubittiye müsaade etmeyeceğini, sınırından terörist sızmaları olduğunu söylüyor. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis “Suriye’nin kuzey sınırı boyunca birkaç yerde gözlem noktası kuracağız” diyor. Bunu da ‘Türkiye’ye yönelik her türlü tehdidi takip etmek, Türkiye’ye istihbarat vermek ve Türk ordusuyla iletişim içinde olmak için’ yapacaklarını söylüyor. ABD’nin gözlem noktası inşa etmekteki gerçek amacı PKK/PYD’yi, TSK’nın yapması muhtemel operasyonlara karşı korumak ve Türk ordusunu caydırmaktır. TSK, obüs toplarıyla sınırdan PKK/PYD mevzilerine ateş açınca Amerikan güçleri de YPG ile ortak devriye turu atarak bir kez daha Türkiye’nin önüne set çekiyor. Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için bir adım atar atmaz ABD derhal PKK/PYD’yi koruyucu karşı tedbir alıyor. Aslında ABD bu tavrıyla “PKK’ya karşı istediğini yap ama Suriye’deki PYD/PKK’ya dokunma” mesajını Türk tarafına vermiş oluyor.

ABD’nin Suriye’de on binlerce TIR dolusu silahla teçhiz ettiği taşeron terör örgütler üzerinden Suriye’de uyguladığı plan, Suriye’nin fiilen bölünmesinden başka bir sonuç doğurmuyor. Üstelik böyle bir ortamda bölgeden milyonlarca insan başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeye göç etmek zorunda kalıyor.

ABD’nin planı böyle devam ettiği takdirde bu bölgelerden göç etmiş insanların kendi topraklarına dönme yolları tamamen kapanmaktadır. Kendi ülkesinde göçmenlere karşı bin bir türlü tedbir almasını bilen ABD’nin uyguladığı bu zorlama politikalarla başka ülkelere göç üretmesi başlı başına büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Sadece bu çelişki dahi Türkiye’ye bugün söz konusu müdahaleyi yapmak için her türlü meşruiyeti vermektedir.

ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri unsurları doğu Suriye’de ISIS tarafından tutulan son yerlerden bir tanesi olan Baghouz’da ele geçirilenlerin başında nöbet tutarken. 22 Şubat 2019. Foto: Felipe Dana/AP

ABD’nin Suriye’de bulunmak için gösterdiği en önemli gerekçe olan DAEŞ tehdidi, Trump’ın tabiriyle bertaraf edilmiş durumda olduğuna göre, ABD’nin Suriye’den gitme zamanı çoktan gelmiştir. Zaten Trump daha bu yılın başlarında aynı sözleri sarf ederek, Suriye’de daha fazla vakit ve ABD askeri, parası, enerjisi kaybetmenin hiçbir anlamı kalmamış olduğunu söyleyerek Suriye’den çekileceğini açıklamıştı. ABD’nin Suriye’deki varlığını bugün ABD halkına bile izah etmesi çok zor hale gelmiş durumdadır. Peki, CIA ve Pentagon çevreleri, hatta Cumhuriyetçi Kongre üyeleri Trump’ın ifadesi ve tespitiyle Suriye’de bulunma gerekçesi olan DAEŞ tamamen bitmiş olduğuna göre neden kalmaya devam etmeyi savunuyorlar?

Görünürde öne sürdükleri gerekçe DAEŞ’e karşı savaşta yardımını aldıkları PYD’yi Türkiye’ye karşı korumasız bırakmamak. Bu noktada Cumhuriyetçilerin kudretli Senatörü Lindsey Graham dahi bu dili kullanıyor. Oysa aynı Graham daha önceleri Demokrat Partilileri ve Pentagon yetkililerini Kongre’deki bir oturumda ABD’nin tasniflerinde terör örgütü olarak yer alan PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi desteklemek suretiyle hem müttefik Türkiye’ye karşı yanlış yapmakla hem de terör örgütleriyle iş tutmakla suçlamıştı. Graham’daki bu tutum değişikliğinin arka planını iyi takip etmek ve anlamak lazım.

Türkiye ve Suriye liderleri eşleriyle birlikte mutlu günlerinde görülürken. Kaynak: INTELLINEWS

Doğrusu, ABD’nin Suriye’ye giriş, kalış ve çıkış gerekçeleri konusunda kafası hiç net olmadı. Hatırlarsak, Suriye’ye önce kimyasal silah kullandığı ve halkını katlettiği için diktatör Esad’ı devirmek üzere girmişti ABD. Onu devirerek, Suriye’de yeni, demokratik bir yönetimin önünü açacak bölgenin ve dünyanın istikrarına yeterince hizmet etmiş olacaktı. Ne var ki, ABD ne terörü toptan bitirmeyi ne de bölge istikrarını ne de akan kanın durmasını önemsedi. Suriye’ye girer girmez buradaki bulunuş sebebini bir anda değiştirdi. Esad yerine DAEŞ’le mücadele etmeyi öncelikli hedef kıldı ve onunla savaşmak için de başka bir terör örgütünden kendine müttefik edindi. Suriye’de sorun çözmek yerine var olan sorunları daha da derinleştirmek, iyice işin içinden çıkılmaz hale getirmek yolunda ilerledi.

Ve şimdi ABD içindeki savaş lobileri Suriye’de kalmak için başka bir gerekçe ileri sürüyorlar, Kürtleri korumak. Kimden? Türkiye’den. Nereden çıktı Kürtleri Türkiye’ye karşı koruma gerekçesi? Türkiye’nin tepkisi Kürtlere değildir, PKK nın uzantısı PYD terör örgütünedir. Türkiye’de, Ürdün’de ve Irak’ta bu bölgeden PYD zulmü dolayısıyla göç etmek zorunda kalmış olan Arap ve Kürtler bunun fiili şahidi. ABD’nin bu politikası Kürtleri korumuyor, onların birçoğunu ateş çemberinin içine atıyor. ABD Kürtleri korumaktan bahsediyorsa aslında bunu sadece “kullanmak” diye anlamak gerekiyor. Kürtleri şimdi Suriye’de daha uzun kalmanın, Suriye’deki istikrarsızlığı İsrail lehine daha fazla sürdürmenin bir gerekçesi olarak kullanacak demektir. Zira hiçbir dostuna, müttefikine ne vefası ne koruma duygusu olmayan ABD’nin, Kürtlere gösterebileceği bir vefası ve merhameti de yoktur.

Türkiye için doğru soru şudur: Nasıl bir Suriye Türkiye’nin çıkarlarına uygundur? ABD ve İsrail’in isteklerine göre parçalanmış Suriye coğrafyasının Türkiye’ye faydası var mı?

Bence Türkiye’nin Suriye politikası, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan ve bu amacın tahakkuk etmesi için hem sahada hem de masa başında mücadele eden bir anlayışta olması gerekir. Bu gün Türkiye’de sayıları 4 milyonu bulan mültecilerin güven içinde Suriye’ye geri dönmelerini sağlayacak siyaset, Suriye Devleti’yle ortak koordinasyon çerçevesinde belirlenmelidir. Diğer taraftan PYD’yi güney sınırımıza yerleştiren ABD’nin planlarından Suriye’den sonra en fazla zarar gören ve görecek olan Türkiye’dir. Bu proje ABD’nin Suriye’yi bölerken Türkiye’yi de kısa vadede bölme planının deşifre olması anlamına geliyor. ABD bu konudaki iradesini saklama gereği dahi duymuyor.

ABD ve onunla birlikte hareket eden AB’nin orta doğuda uygulamaya koydukları ve ülkemizi de hedef alan bu planı bozmak, Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekâtından sonra Kobani ve Cizre bölgelerine çekilen ve Fırat nehrinin doğusunda teşkilatlanan PKK ve PYD terör örgütlerini bu bölgeden söküp atmak, güvenli bölge oluşturmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak ve ülkemizde bulunan Suriyeli mültecilerin bir kısmının bu bölgeye dönüşünü sağlamak maksadıyla “Barış Pınarı Harekâtı” Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 09 Ekim saat 16.00’dan itibaren uygulanmaya başlandı. Harekât, ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı” çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edilmektedir. Harekât ile başlangıçta Resulayn ve Tel Abyad arasındaki 120 kilometrelik bölgede, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak hedeflenmektedir.

IŞİD saldırılarından korunmak maksadıyla Türkiye’ye sığınan Kürt mülteciler. 23 Eylül 2014. Kaynak: Bülent Kılıç/AFP/Getty Images.

TSK ve Suriye Milli Ordusunun (SMO) Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği operasyona çeşitli ülkelerden tepkiler gösterilmiştir. Mısır’ın çağrısıyla toplanan Arap Birliği, operasyonu “işgal” olarak nitelemiş, Almanya ve Fransa Türkiye’ye silah satışını durdurmuş, operasyon İsviçre’de protesto edilmiş, Arap Birliği, Türkiye’nin Suriye’de Fırat’ın doğusuna düzenlediği operasyonu “işgal” ve “Suriye’nin egemenlik hakkının ihlali” olarak değerlendirmiş, Harekâtın başlamasının ardından Mısır, Arap Birliği’ni Türkiye’ye karşı acil toplantıya çağırmıştır. “Arap dünyasının ve Arap sokağının sesi olması gereken Arap Ligi Genel Sekreteri’nin, Suriyeli Arapların hak ve hukukunu savunmak yerine, Suriye’de Araplara karşı işlenen suçların müsebbiplerine ve “Arap vatanını” parçalamaya çalışan teröristlere arka çıkması ibret vericidir. Türkiye yaklaşık 40 yıldır aralıksız olarak bölücü terörle mücadele ediyor. 40 yılda müttefiklerimizin ve dost bildiğimiz ülkelerin türlü oyunlarına şahit olduk ancak terörle mücadele konusunda Suriye krizindeki kadar çifte standarda maruz kalmadık.

TSK sahada görevini başarıyla yapıyor ama Kamu Diplomasimiz yeterli olmadığı için dünyaya haklı davamızı anlatamıyoruz ve giderek yalnızlaşıyoruz. Haklı davamızı doğru yöntemlerle anlatmalıyız.

Avrupa ve ABD, Türkiye’yi Kürtleri katletmekle suçluyorlar. Oysa Suriye’deki PKK, kendine itaat etmeyen Kürtlerin 300 binini Irak’a, 200 binini Türkiye’ye göçe zorlamış. Suriye Milli Ordusunun bünyesinde 2000 Kürt savaşçı var. Batı bunları görmüyor ya da görmek istemiyor, biz de anlatamıyoruz. Bizim düşmanımız Kürtler değil, PKK. Maalesef propaganda da hep zayıf kalıyoruz. Protesto eden ülkelere baktığımızda demek ki doğru yoldayız. Bu günlerde Suriye meselesi ile boğuşurken Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail yanlarına bazı Arap ülkelerini ve elbette ki emperyalist batıyı da alarak Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol arama, çıkarma ve ticaretini yapma çalışmalarını sürdürmektedirler. Bu faaliyetleri yürütürken Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) hakkı olan alanlara da tecavüz etme girişimleri vardır. Amaçları ülkemizi tamamen saf dışı bırakarak denizin altındaki tüm enerji sahalarına ve doğal kaynaklara sahip olmaktır. Doğu Akdeniz’de yukarıda zikredilen ülkeler dışında Rusya’nın da tasavvurları vardır. Suriye’deki mevcut durum da bu konudan bağımsız düşünülemez, Rusya’nın Suriye’de Tartus deniz üssü olduğu da unutulmamalıdır.

Çin ise bir küresel güç olarak hem genel manada hem de Bir Kuşak Bir Yol (One Belt One Road-OBOR) projesi gereği bölgeyle üst seviyede ilgilidir. İngiltere’nin GKRY’deki askerî üssü yetmezmiş gibi Fransa da GKRY’de askerî üs inşası için faaliyete geçmiştir. Eksiksiz ve istisnasız bütün dünya Doğu Akdeniz’dedir. Tüm bunlara ilave olarak ve ilişkili biçimde, Doğu Akdeniz, dünya siyasetinde müthiş bir paylaşım, varlık gösterme ve güç ispatı alanı olarak ortaya çıkmış, bu bölge askerî çatışma riskini de barındırmaktadır. Doğu Akdeniz, çok önemli bir devlet konusudur ve devlet politikaları uygulanarak tüm haklarımız korunarak çözülmeli, ülkemiz aleyhine bir oldubittiye de asla müsaade edilmemelidir.

DEMOKRASİ DOSYASI /// Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???


Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???

Ocak 2017

Demokrasi, halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan doğruya kullandığı yönetim türüdür. Halkın halk tarafından yönetilmesi anlamına gelir ki çoğunluğun mutlak hâkimiyetini reddeden, azınlıktakilerin siyasal ve kültürel haklarının kabul edilmesi gerektiğini savunan bir sistemdir. Burada sizleri uzun cümleler ve tanımlarla sıkmak yerine mümkün olduğunca kısa ve sonuca götürücü açıklamalar kullanacağım.

Bana göre “Demokrasi için dikkate alınması gereken altı temel kıstas” vardır:

  • Ülkenin Eğitim Seviyesinin yüksekliği,
  • Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi,
  • Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması,
  • Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi,
  • Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi,
  • Kişi başına düşen milli gelirin fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet.

Yukarıdaki temel kıstaslara şöyle bir bakıp düşündüğünüzde, ülkemizde neden uzunca bir dönem daha Demokrasinin olamayacağı, herhangi bir detaya bile girmeden kolayca anlaşılabilir. Ancak daha ilk cümleden bir sonuca gitmek yerine bu kıstasları kısaca inceleyelim.

Ülkenin Eğitim Seviyesi:

Türkiye’de Eğitim Durumu. (DİE Sitesinden alınmıştır.)

EĞİTİM DÜZEYİ TÜM NÜFUSA ORANI AÇIKLAMALAR
İlkokul Mezunu % 32 İlkokul diplomalı
Okuma-yazma bilip okul mezunu olmayan % 23,76 Diplomasız
İlköğretim mezunu (8 yıllık) % 4,82
İlkokul mezunu (5 yıllık) % 13,6
ARA TOPLAM % 74,18 Cahil sayılabilecek kesim
Lise Mezunu % 18,1
Yüksek Okul/Fakülte Mezunu % 7,10
Yüksek Lisans Yapmış % 0,49
Doktora Yapmış % 0,13
ARA TOPLAM % 25,82 Aydın sayılabilecek kesim
TOPLAM % 100

Dünya üzerinde, halkının değil % 75’i, % 30-40’ı bile eğitimsiz tek bir demokrasi yoktur.

Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi:

Türkiye’nin kuzeybatısında Yunanistan ve Bulgaristan; Güneydoğusunda Suriye ve Irak; doğusunda İran ve Azerbaycan; Kuzeydoğusunda ise Ermenistan ve Gürcistan komşu olarak yer almaktadır. Bu ülkelerden Azerbaycan’ı bir tarafa ayırdığımızda kalanların;

  • Hepsinin ırkı farlıdır,
  • Hepsinin dini/mezhebi farklıdır,
  • Hepsinin dili ve bundan ötesi alfabesi bizden farklıdır,
  • Hepsi Türkiye’den daha fakirdir,
  • Hepsi Türkiye’den tarihsel çıkarlar peşindedir,
  • Türkiye’nin NATO’da Yunanistan dışında hiçbiri ile bir ortaklık anlaşması yoktur. Kaldı ki Yunanistan ile NATO İşbirliğimiz ve ortaklığımızın ne kadar güvenilir olduğu da her Türk’ün malumudur.

Siyasi Coğrafyacı ve jeopolitik uzmanları dünyanın kalbi olarak Kafkaslar ve Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı tanımlarlar. Nitekim Halford J. Mackinder ’in (1861-1947) Kara hâkimiyeti teorisi de, Nicholas J.Spykman, (1893-1943) Kenar Kuşak Teorileri de aynı coğrafyayı esas alır. 20.nci yüzyıl başlarında tartışılan ve kabul gören bu teoriler “Deniz Hâkimiyeti” (Alfred Thayer Mahan) ve” Hava hâkimiyeti” teorileri (Alb. Haevy Scitoklian )ile çürütülmeye çalışılmış ise de, bugün, 21nci yüzyılın başında, bu teorilere esas kalbin yerinde hiçbir değişme olmadığını ve hala dünyanın nabzının aynı coğrafyada attığını görmekteyiz.

  • 1970’li yıllarda tüm teoriler tasnif edilerek iki başlık altında toplanmıştır:
    1. Fiziki coğrafyaya dayalı teoriler: Kara Hâkimiyet Teorisi, Kenar Kuşak Teorisi.
    2. Salt kuvvete dayalı teoriler: Deniz Hâkimiyet Teorisi, Hava Hâkimiyet Teorisi.
  • Jeopolitiğin bir amacı, geleceğe ait hükümler çıkarmaktır. Jeopolitiğin asıl önemli özelliği ise uygulamaya yönelik oluşudur. Jeopolitik siyasi coğrafyayı siyasete bağlar.
  • Bunları niye anlatıyorum? ABD Fiziki coğrafyaya egemen olamadığından, salt kuvvete dayalı sistemlerle fiziki coğrafyalar üzerinde etkin olmaya çalışmaktadır. Yani aslında güç olanı başarmaya çalışmaktadır.
  • Oysa Türkiye, Dünyanın kalbi olan coğrafyada, politikalarını oluştururken dünyaya hâkim olabileceği bir siyaseti geliştirememekte ve Salt Güce sahip olan ülkenin suyuna gitmeye çalışmaktadır.
  • Bunun en büyük nedenlerinden biri de, daha önceki yazılarımdan birinde de değindiğim gibi, bizleri yöneten ve özellikle dış politika esasları konusunda karar verici durumda olan siyasilerin, jeopolitik ve buna bağlı jeostratejiyi bilmiyor ve bu konuda araştırıp eğitilmiyor olmalarıdır. Biraz amiyane tabirle, “Sandal kürekçisine uçak gemisi komutasını emanet etmek” le eşdeğerdir bu durum.
  • Bazı düşünürler jeopolitiği siyasi coğrafyanın içerisinde, siyasi coğrafyanın bir bölümü gibi görmek eğilimindedirler. Bu görüş, siyasi coğrafyayı olduğundan fazla, jeopolitiği de olduğundan daha dar bir alana yerleştirmek olur. Jeopolitik siyasi coğrafyanın bir devamıdır. Ancak daha geniş bir alanda ve daha çok sayıda konuyu içerir.
  • Daha anlaşılır bir ifade ile çok iyi bir coğrafyaya sahip olmak tek başına yeterli değildir, önemli olan o coğrafi avantajı uluslararası politikaya ile ülke çıkar ve menfaatlerine dönüştürebilmektir.
  • Aslında büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de yaptığı budur. Bu coğrafyada yer alan Rusya, İran gibi ülkeleri de yanına alarak, ya da en azından karşısına almayarak, batılı devletlere karşı büyük bir kurtuluş mücadelesi vermiş, ülkeyi ve milleti var etmiştir.

Türkiye’nin jeopolitik konumu; coğrafi konumda sayılan bütün özelliklere ek olarak; Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu ile komşu olması; Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar gibi duyarlı ve sıcak kesimlerin bileşkesinde bulunması; çok önemi bir sınırlar ülkesi oluşu (Doğu kültürü ile batı kültürünün, Hristiyanlıkla İslamiyet’in liberal ekonomi ile yarı kolektif sistemlerin, demokrasi ile totaliter sistemlerin… Sınırında) bütün evrensel politikaların ya hareket noktası, ya hedefi, ya da en azından güzergâh üzerinde bulunması… Gibi çok güçlü özellikler içerir.
İşte Türkiye Atatürk’ten sonra bu önemi anlayamadığından, ülke her zaman Emperyalizmin hedefinde olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Komşularıyla ortak bir dil, din, kültür bağı ne yazık ki yoktur.

Emperyalist ülkelerin yayılmacı politikalarını en zor uygulayabileceği ülkeler tam demokrat ülkelerdir. Bu nedenle onlar bizim Demokrasi ile yönetilmemizi istemezler ve bu 7 benzemez komşu ile her zaman ülkemizi ve demokrasimizi aşındırmak, kendilerine yakın ve çanak tutacak SÖZDE DEMOKRAT OLİGARŞİK YAPILAR tarafından yönetilmemizi isterler.

Doğu Akdeniz’de aleyhimize petrol arar/aratır, PYD-PKK’yı kışkırtır, Ege Adacıklarının İşgaline sessiz kalır, Ermeni Soykırımı diye bir dayatmayı sürekli gündemde tutarlar. Buna karşı, Sosyal-Demokrat Hükümetlerin iş başında olması ve akıllı politikalar üretmesi gerekirken bizim gibi ülkeler, sağ ve muhafazakâr hatta din tandanslı parti ve liderlerince yönetilir, bu liderler BOP eş başkanlığı ile kandırılıp kafamıza çuvallar geçirilir, Seksen milyonluk ülke bir Twitter Mesajı ile aşağılanabilir.

Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması:

Din kuruluşundan beri gerek Osmanlı Dönemi gerek genç Türkiye Döneminde, her zaman etkili olmuş ve Devlet İdaresinde İslami akımlar ve kayırmalar alenen yapılmış, laiklik ilkesi hemen hiçbir dönemde anlaşılamamış ve uygulanmamıştır.

Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana, yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.

Din; giderek genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin yerine belirleyici olmuşlardır.

Tasavvufi tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha da öne çıkmıştır. Devlet-siyaset adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir moda olmuştur.

Ne yazık ki, bu yüzyılda da aydınlar arasında aynı durum oldukça yaygındır. Ayrıca toplumun üst katmanları, salon toplantılarıyla bu tür gelişmelere öncülük etmektedirler.

Mevlevilerle Bektaşiler arasında öteden beri süregelen, devlet içinde egemenlik kurma, yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır. Bu durum, her iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede söz sahibi olduklarını veya söz sahibi olmak için çabaladıklarını göstermektedir.

Sünni tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin doğrudan içinde yer almış, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı bir hareket yürütmüşlerdir.

Alevilikte kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve erkekler birlikte dans ederler ve hatta topluluğa saygı kuralını gözetmek koşuluyla içki dahi içebilirler.

Mustafa kemal Atatürk kadının toplum için önemini vurgulayıp bunları yasalar ile teminat altına almıştır. Ancak, 1938 den başlayarak Türkiye’de en ucuz ve kolay siyaset aracı “DİN SÖMÜRÜSÜ” olmuştur. Bu sömürü o kadar ileri gitmiştir ki 1986 dan sonra Sistematik bir şekilde tüm Ordu, Polis ile Hukuk Sistemi, Fetullah Gülen denen bir din bazın eline geçmiş ve ülkenin neredeyse “İran’ laşacağı” 15 Temmuz darbesi kıl payı atlatılmıştır.

Bundan gerekli dersler alınabilmiş, “DİN SİYASET DIŞI ALANA” çekilebilmiş ve “LAİKLİK UYGULANMAYA BAŞLAMIŞ” mıdır? Ne yazık ki hayır.

Oysa Demokrasinin olmazsa olmazı;

Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması, kadının özgürleşmesi, kadının erkeğin köleliğinden ve hegemonyasından çıkartılmasıdır ki daha uzunca bir süre bu mümkün görülmemektedir.

Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi:

Ne yazık ki bu konuda da ümitli olabilmek mümkün değildir. Siyasi hayatı sürekli “Gericilik ve Askeri Müdahalelerle geçmiş” bir ülkenin elbette Demokrasi karnesinin de iyi olması beklenemez.

Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılmasına kadar olan tarihi süreçte, iki ayrı defa Meşrutiyet İlanına rağmen Demokrasi alanında bir ilerleme kaydedilememesi ve gayretlerin sözde kalışı dışında Demokrasi ve Özgürlükler adına bir şey yapıldığını, inşa edildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Cumhuriyetin ilanı ile 1938 arasında geçen 15 yıllık sürede Demokrasi ve insan hakları, laiklik, erkek-kadın eşitliği alanında yapılan reform ve atılımlar, 1938’den sonra irticai hareketler nedeniyle tekrar geri gitmeye başlamıştır.

Dini Kuralların tüm topluma yaygın ve egemen olması isteği, hatta adı çok net söylenmese de ŞERİAT vurguları ve istekleri; bırakınız Demokrasiyi ileri götürmeyi, gemiyi sürekli denizin dibine doğru çekmek isteyen bir gemi demiri işlevi görmüştür.

Bugün modern demokratik yönetim sistemi ve anlayışı denildiğinde, genellikle Batılı sanayileşmiş ülkelerin gelişmiş, liberal demokrasi olarak bilinen seçimli demokrasi yöntemi anlaşılmaktadır.

İnsanlığın varoluşundan beri Klâsik Cumhuriyetçilik anlayışı, farklı iki temel problematikten hareket eden iki farklı ekol halinde gelişmiştir. Bunlardan biri, Atina, diğeri ise Roma Ekolü’dür.

Aristoteles tarafından temsil edilen ve insanı ancak siyasal topluma katılmak suretiyle beşeriyetini tamamlayabilecek ve gerçekleştirebilecek bir varlık olarak gören Atina Ekolü’nün temel problematiği, erdemli yurttaştır. Atina demokrasisinde yurttaşlık erdemi prensibi önemliydi ve bu prensip, siyasal topluma (site) adanmışlığı ve özel hayatın kamusal hayata tabi olmasını veya feda edilmesini gerektirmekteydi.

Cicero tarafından temsil edilen Roma Ekolü ‘nün temel problematiği ise, meşru yönetim tarafından güvence altına alınmış olan güçlü bir özgürlük idealidir.

17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da mutlak monarşilerden demokratik yönetime geçişte, iki siyasal düşünce geleneğinin merkezi göze çarpar. Bunlardan biri cumhuriyetçilik, diğeri ise liberalizmdir.

Modern liberalizmin ve liberal demokratik düşüncenin ortaya çıkmasında, Yöneticiler (krallarla) başlıca sınıflar arasında meşru otorite alanıyla ilgili süre giden mücadeleler; köylülerin ağır vergilere ve diğer sosyal yükümlülüklere karşı isyanlar; ticaret, alış-veriş ve pazar ilişkilerinin yaygınlaşması; teknolojide (özellikle askeri teknolojide) kaydedilen ilerlemeler; başta İngiltere, Fransa ve İspanya olmak üzere ulusal monarşilerin konsolidasyonu; Rönesans’a özgü kültür ve düşünce yapısının gittikçe yaygınlaşması; din eksenli çatışmalar ve Katolikliğin evrenle ilgili iddialarına yönelen itirazlar; nihayet din ve devlet arasındaki mücadeleler gibi tarihi gelişme ve değişmelerin değişen ağırlıklarda payı vardır. Ancak, tüm bu dönemlerde cumhuriyetçi düşünce geleneğinin birikimi çok önemlidir.

Osmanlı’ya baktığımızda, 2 adet cılız ve sonuçsuz Meşrutiyet ilanı dışında hiçbir demokratik mücadele ve birikim görememekteyiz. Tüm ilerici adımlar ve mücadeleler de hep Ordu Eksenli olmuştur. Bu da Demokrasinin istediği ve uygun gördüğü bir durum değildir.

Batılıların yüzyıllarca süren mücadele, birikim, Fransız İhtilali, Reform hareketleri vb. gibi, vasıtalarla elde ettikleri Demokratik süreç ve sonuçlar, bizlere bu alanda mücadele etmemize gerek kalmadan büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından armağan edilmiştir.

Ne yazık ki bizler bu armağanın kıymetini bilememiş ve hep geçmişe, Padişahlığa, Monarşiye ve Hilafete özenmiş ve bu uğurda ülkeyi ilerletmek yerine gemiyi tornistan çalıştırarak geriye çekmiş bulunmaktayız.

Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi:

Bütün canlıların ortak özelliklerinden birisi de üreyebilmeleridir. İnsan haricindeki canlı topluluklarının artışı ekosistemler tarafından kontrol edilmektedir. İnsan zekâsı ve teknolojisi sayesinde böyle bir kontrolün dışında kalmayı başarmıştır. Canlıların en az üreyenlerinden birisi olmasına rağmen insan, dünya nüfus artışı günümüzün önemli sorunlarından biridir. Türkiye’nin de en önemli sorunu da, Nüfus artış politikasının yanlışıdır.

Nüfus artışı, gelişmiş ülkelerde % 0,5-1 civarında artarken, gelişmekte olan ülkelerde % 2-3 gibi yüksek oranlarda artmaktadır. Bu gelişme, dünyanın demografik yapısında önemli değişmelere ve sorunlara yol açmaktadır.

Halen 7 milyar civarında olan dünya nüfusunun 1 milyar kadarı gelişmiş ülkelerde, 6 milyardan fazlası da gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Hızlı nüfus artışı, gelişmekte olan ülkelerde kaynakların yetmemesine, kalkınma hızlarının yavaşlamasına, ekonomik ve sosyal sorunların artmasına neden olmaktadır. Nüfus artışı ile birlikte ele alınması gereken en kritik nokta eğitimdir.

İçsel büyüme teorileri ile birlikte beşeri sermayenin ön plana çıkması, eğitimin ekonomik büyüme üzerindeki rolünün de tartışılmasına neden olmuştur. Eğitim ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıdaki çalışmada, eğitimin ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.

Eğitimin teknolojik gelişme ve toplam faktör verimliliğini artırarak ekonomik büyümeye katkı sağladığı da çok açıktır. Ancak; Ekonomik büyüme sürecinde nüfus artışının rolü tartışmalıdır. Büyüme ve nüfus artışı ilişkisi birçok yönden araştırmacıların ilgisini çekmiştir.Konu üzerindeki görüşlerin çoğu, nüfus artışını ekonomik büyümenin üzerinde bir engel olarak görürken, bazıları da ekonomik büyümeyi hızlandırıcı etken olarak kabul etmektedir.

Nüfus ve büyüme üzerine yapılan çalışmaların büyük bir bölümü kalkınmakta olan ülkeler üzerinde yoğunlaşmıştır. Çünkü bu ülkeler sanayileşmenin henüz başlangıç dönemindedirler. Büyüme ile birlikte bu ülkelerin doğum oranlarında fazla bir artış görülmemiş, buna karşılık ölüm oranında meydana gelen düşüş ile birlikte nüfusları hızla artmıştır. Bu ülkelerde nüfus ile büyüme arasındaki ilişkinin belirlenmesi, geleceğe yönelik büyüme stratejilerinin oluşturulmasında oldukça önemlidir.

Türkiye’de bu alanda dikkat çeken bir örnek oluşturmaktadır.

Yurdumuz, eğitim alanında her yıl çok daha fazla derslik, okul, öğretmen ihtiyacı duyan bir ülkedir. Yani mevcut okulları ıslah etmek, modernleştirmek bir yana her yıl yeni okul binalarına, dersliklere ve öğretmenlere ihtiyaç vardır.

Oysa bir batı ülkesinde nüfus artmadığı veya çok az arttığı için, bu ülkeler yeni bina ve derslikler yerine mevcutları yenilemekte, öğretmenlerini yüksek lisans ve doktora programları ile eğitmekte ve modernize etmekte, böylece daha iyi bir eğitim sistemi sonucu yetişen verimliliği yüksek nüfus ile GSMH ‘arını arttırarak refah düzeylerini yükseltmektedirler.Türkiye ise her geçen yıl daha başarısız PISA neticeleri, Üniversite sıralamaları ve sonuçları ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) küresel eğitim araştırmasında 76 ülke arasında 41. sırada yer almaktadır.

Kalkınmakta olan bir ülke olarak hızlı nüfus artışı en başta Eğitim de olmak üzere ülkemize sürekli KALİTESİZLİK getirmekte ve Kişi Başına Düşen Milli Gelir de hiçbir zaman refah düzeyine ulaşmamaktadır. Refah olmayan yerde Demokrasinin de gelişemeyeceği son derece açıktır.

Kişi başına düşen milli hasılanın fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet:

Her ne kadar yukarıda son bölümde buna değinmiş olsam da Kişi başı milli gelir aslında ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirler. Yani kişi başı milli gelir ne kadar fazla olursa, o ülkenin gelişmişlik seviyesi de o kadar yüksek olur.

Kişi başı milli geliri tanımlamak gerekirse, bir ülkenin gayri safi milli hasılatının (GSMH) o ülkenin nüfusuna bölünmesi sonucu ortaya çıkan sonuçtur denebilir.

Kalitesiz ve üretmeyen insan gücü, kişi başına düşen refahı sürekli aşağıya çeker ki bu da özellikle dengesiz ve bana göre kalitesiz nüfus artışının bir sonucu olarak ülkemizi sürekli fakir ülkeler liginde bırakır, bir üst lige yükselemeyiz.

Ülkemizde eğitimli ve refah düzeyi yüksek aileler tek ya da en çok iki çocukla yetinirken, eğitim seviyesi düşük ve gelir düzeyi toplum standardının altında kalan aileler, 3-4 hatta 5 çocuğa kadar sürekli olarak çoğalmaya teşvik edilmekte ve çoğalmaktadır. Üstelik bu teşvikin hiçbir bilimsel ve ekonomik açıklaması ve gereksinimi yokken tek itici ve çoğaltıcı gücü Dinsel Motif olmaktadır.

Böyle durumlarda; aynı ülkenin fertleri arasında gelir açısından uçurumlar oluşmakta, refah adil olarak bölüşülememektedir. Refah düzeyi yüksek kişiler Demokrasi ve kişisel haklarına önem verip bu uğurda maddi ve manevi fedakârlıklara katlanabilirken, gelir düzeyi düşük kişilerin tek beklentisi daha fazla kazanabilmek, hem de ne pahasına olursa kazanabilmek olabilmektedir.

Öncelik olarak Maddi Kazanca yönelme neticesinde, toplumda ahlak anlayışı da çöküntüye uğramakta ve yasal olsun olmasın her yol daha fazla kazanç için geçerli kabul edilebilmektedir. Bu da Demokratikleşme ve Adalet alanında en büyük çıkmazı oluşturmaktadır.

SONUÇ:

Sayfalarca sürebilecek bir incelemeyi size burada çok özet şekilde vermeye çalıştım. Aslında, zaten bildiğiniz pek çok hususu sizlere sadece toplu ve kısa bir şekilde hatırlatmak istedim.

Batı Ülkelerine gittiğimiz zaman oradaki “İnsan hakları ve özgürlükler” ile “Demokrasi” anlayışına imrenmekteyiz. Ancak unutmayalım ki bu hak ve özgürlükler, uzun ve ciddi mücadeleler sonucunda ve EĞİTİM DÜZEYİ BİZDEN ÇOK YÜKSEK fertlerin yaşadığı coğrafyalarda ter dökerek, çaba göstererek, birçok zorluğa göğüs gererek ve Demokrasi Mücadelesi verilerek kazanılmıştır.

“Hak verilmez alınır” deyişindeki kast edilen anlam da bu olsa gerek.

O zaman tekrar başa dönersek; “Türkiye’ye daha uzunca bir süre Demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini” söylemek sizce de bir kehanet mi olacaktır?

Esen kalın… Mehmet ASAL

DEMOKRASİ DOSYASI /// Gürsel Tokmakoğlu : Demokrasinin Kökleşmesi


Gürsel Tokmakoğlu : Demokrasinin Kökleşmesi

15 Haziran 2020

Demokrasilerin kökleşmesini tarihsel bakış açısı ile ele alırsak çok belirgin sonuçlar çıkarmak mümkündür. Bugün Türkiye’de yeni partilerin kurulmaya başlandığı bir periyotta hatırlamamız gereken bazı detaylar olacak. Bu tarihsel tecrübeye istinaden politikadan ne tür bir anlayış beklenmeli? Vatandaş gözüyle bu önemli konuyu birlikte irdeleyelim.

İnceleme

Türk demokrasisinde sürekli yeni parti kurulması ne anlama geliyor? Tarihsel bir okuma ile konjontrürel partililik hali demokrasinin kökleşmesi bakımından yararlı mı zararlı mı? Demokrasilerde çok partinin mevcudiyeti ileri (virtual) demokrasiyle mi, yoksa eksik (deficient) veya kusurlu (flawed) demokraside mi açıklanır? Türkiye özelinde meydana gelen sadece bu döneme ilişkin açıklanabilecek taktiksel tutumla ilgili değil, dünya ölçeğindeki duruma ve uzun zaman dilimine bakarak bir inceleme yapalım.

Önermem şöyle; ileri demokratik anlayışa göre, bir ileri demokrasinin kendini ispat etmesi ve bir politik güç olması demek, politik sistemin en az sayıda parti üzerinden kökleşmesi demektir.

Diğer noktaya bakalım. Eğer bazı kişi ve kurumlar tarafından, iç politika denilen alanı daraltmak isteyen görüşler ileri sürülüyorsa, oradan bir ilerleme yolu çıkmayacaktır. Eğer nefes alınan atmosferi bilmeksizin veya hesap dışı tutmak suretiyle, dünyayı ve gidişatı okumadan, belli ve köklü kavramların yerleşme biçimlerini değerlendirmeden, palyatif görüşlerle meydanlar doldurulmaya çalışılıyorsa, daha sonra bunlar demokrasilerde vatandaşa sorun yaratan sonuçlar doğuracaktır. Dolayısıyla her ne kadar iç siyasetin iştigal alanı belli çerçevede işliyorsa da temel siyasetin yükümlülük ve sorumluluk alanı yerel ve kısa süreli etkiler dahilindeki değerlendirmelerden çok daha ilerilerdedir. Dış siyasi dengelere, süregelen gelişmelere, geçmişe ve geleceğe bakmadan iç siyaseti yürütmek akıllıca değildir, dahası yararlı da değildir. Siyasette vizyon şarttır.

Gelişmeler

Köklü demokrasi tarihiyle bilinen İngiltere bunun en bariz örneğidir. Başka ileri demokrasi uygulamasına sahip ülkeler örnek gösterilebilir ama biz İngiltere’ye (Birleşik Krallık’a) kısaca bakalım.

İngiltere’de birkaç temel parti vardır, ideolojiler de sosyo-ekonomik ve sosyo-politik dengeler de bu birkaç parti ekseninde yerleşmiştir. Bu ülkede azınlık sorunu, terör, vs. konular da yaşanmıştır. Örneğin İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (IRA) deneyimi uzun yıllar sorun olarak ülke gündeminde yer almıştır. Bilindiği gibi sonunda IRA da kendini lağvetmiştir. Bu ülkede de değişik etnik yapılar vardır, hatta (Protestan, Katolik gibi) dini mezhepler de.

Ancak İngiltere’deki temel mesele, I. Elizabeth’in zamanında (1533-1603) yerleştiği şekliyle, sermayenin yönetim erkleri içinde söz sahibi olmasının önünün açılması ve fikri mülkiyet ile bilimsel araştırma ve geliştirmeye yönelik yasal altyapıların daha o tarihten itibaren sisteme yerleştirilmesidir.

Birinci Sanayi Devrimi olan buharlı makinelerle ilgili icadın telif hakkının James Watt’a 1763 yılında kraliyet evrakı ile tescil edilmiş olması ve buna dair bir kanun çıkarılması demokrasi adına önemli bir göstergedir.

Sanayinin gelişimi ve buna ilişkin hak ve özgürlüklerin politikaya dahil edilmesi süreci hiç de kolay olmamıştır. Ama bütün bunlar neticede dünyaya, elbette ilk olarak Batı Avrupa’ya daha kolay aktarılmıştır.

Feodal dönemde köylülerin hakları hakkında bir tecrübe oluşmuştu. Gelişmelere paralel olarak işçilerin hakları ile ortaya çıkan yeni durumda sendikal faaliyetler de sistemleşmiştir. Daha sonra İşçi Partisi ile kurumsallaşan bir kanat haline dönüşmüştür.

Diğer yandan sosyo-politik eksende ideolojik ve felsefi tartışmalar ileri boyutlara taşınmıştır. Dünyada üretim ve tüketim arttıkça, bununla ilgili ticaret arttıkça, sömürgecilik geliştikçe, sermaye arttıkça, bankerlik, sigorta ve finans geliştikçe beraberinde sosyalizm fikri de tartışılmaya başlanmıştır. Demokrasinin tersine bir bakış açısı, burjuva ve proletarya kavramlarıyla başka bir alanda bir politik sistem tartışması geliştirmiştir. Marksist-Leninist Partiler kurulmuştur, buna bağlı çeşitli diktatöryal ve otoriter yönetimler iktidara gelmiştir ve karşıt fikir akımları oluşturulmuştur. Parti, politika ve sistem deyince bu noktalara değinmekte yarar vardır.

Neticede bir süre sosyalizmle ve komünizmle yönetilmiş ülkelerde bile bugün liberal ve neo-liberal ekonomiye döndükleri açık. Dolayısıyla dünyada başka bir partileşme ve idari sistem önermesi doğmuş oldu. Unutmayalım ki liberal ve neo-liberal sistem aslında kapitalizmin içinde gelişir. Bugün Çin’de bir Komünist Parti var ve neo-liberal ekonomiyi benimsemiş durumda, küresel kapitalizmin (büyük sermaye sisteminin) çıkarıyla ortak olmayı talep ediyor. Rusya Federasyonu’nda partiler var (Tek Rusya, Sivil Platform, Komünist Parti, Liberal Demokratik Parti, Rodina, Birleşik Rusya), seçimler yapılıyor, ama bu eski komünist ülkede bugün demokrasiden söz etmek pek mümkün değildir, otoriter yönetim var. Hatta sonuçta Çin gibi küresel sermayenin çıkarına ortaktır. Bu gelişmeleri de göz önünde tutalım.

Tarihsel bir okumayla çıkarım yapacak olursak, gelinen noktada yerel, bölgesel ve küresel çapta sermayenin sürekli gelişme imkânı aradığı ve yine kendi imkanlarına uygun ortaklıklar peşinde koştuğu açıktır. Bir coğrafyada parti, sistem, ideoloji başka bir konu, sermayeye dayalı ortaklıkların gelişmesi başka görülmüştür. Bu politik gerçeklikte somut bir dünya olarak algılanır (realizm). Politik soyut dünyada neler var? Daha çok ideallere ve arayışlara dayalı tanımları bu kapsamda ele almak mümkündür (idealizm).

Bugün demokrasiyle idare edilen Batı kültürüne ait bazı ülkelerdeki liderlik seçimine etki eden temel partilerin isimlerine bakıldığında; demokrat, demokrasi, cumhuriyetçi, ulusal, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat, işçi, halk, kullanılıyor ve çevrecilerinin yeşiller isimli partileri yelpazeye ilave oluyor. Her ülkedeki anayasal sistemin ve seçimlerin yapılış biçimlerine göre (başkanlık, parlamento, yerel, plebisit, vs.) partiler başka isimlerde çeşitlense de ana eksenler pek değişmiyor.

Demokrasilerde parlamenter, başkanlık ve yarı başkanlık, tek veya çift meclisli gibi değişik sistemleri vardır.

Türkiye

Osmanlı İmparatorluğu’nu hatırlayalım. Fransız İhtilali (1789) ile Osmanlı topraklarına da sıçrayan uluslaşma akımları gelişiyor. Görünürde politika bu uluslaşma ile birlikte coğrafyalara yayılıyor. Emperyalist (sömürgeci, hegemonik ve kapitalist) girişimler Osmanlı topraklarına vuruyor ve parçalıyor. Diğer imparatorluklardan örneğin Rusya, toprak kaybına uğramıyor, Bolşevik Devrimi ile sistemini değiştiriyor.

Napolyon dönemini biliyoruz, 1798’den itibaren Fransızlar Mısır’da Osmanlı topraklarında savaşıyor. Mehmet Ali Paşa İsyanı sonrasında Londra Antlaşması (15 Temmuz 1840) ile İngilizler Mısır üzerinde ve genişleyerek Osmanlı topraklarında jeopolitik amaç peşinde koşuyor. Birinci Meşrutiyet (1876) Mebuslar Meclisi (Meclis-i Mebusan) kuruluyor ve partileşme fikirleri doğuyor, 1889’dan itibaren ilk parti oluşumu var. Birinci Dünya Savaşı (1914-18) ile perdeyi kapatacak olan imparatorluklar döneminde olduğu gibi Osmanlı’da da partileşme ve yeni fikir akımları gelişiyor. Bunların bir kısmı ayrılıkçı, bir kısmı çözüm arayan anlayışlarla gelişse de politika temelinde liberal (özgürlükçü) ve özü-muhafaza (muhafazakâr) eksenlerde ayrılmaktadır.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti döneminde Atatürk, soyutlukların politik taban bulmasının önlenmesine ve buna karşılık ülkenin güçlenmesine dönük temel kavramları netleştirmiştir. Örnekleyelim: Millet kavramı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar şeklinde ifade edilmiştir. Henüz Kurtuluş Savaşı başlamadan bütün sürecin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ile sürdürülmesi temin ve tesis edilmiştir. Cumhuriyet ilan edilmiştir. Üniter devlet yapısı esas alınmıştır. Bilinen devrimleri gerçekleştirmiştir. Gelişmek adına yüzümüzü Batı’ya döndük denmiştir. Buna karşılık kültürel temeli kökleştiren kurumlar kurulmuştur. Yeni Türkiye Cumhuriyeti ile Atatürk, henüz tek partili dönemdeyken, Karma Ekonomik Sistem (devlet ve özel sektörün birlikte planlı gelişmesi) adıyla bir sermaye hareketini ve ülke olarak bu sistemle gelişmeyi öngörmüştür. Atatürk 1938’de vefat etti.

İkinci Dünya Savaşı (1939-45) ve sonrasında başlayan Soğuk Savaş’ı (1947-91) hatırlayalım. Ayrıca ABD hem devlet hem de sermaye olarak Ortadoğu coğrafyasına geldi (1957), gücü ve nüfuzu büyük ölçüde eline geçirdi.

Atatürk’ün vefatından sonra neler oldu? Çok partili dönem, ekonomik liberalleşme, muhafazakâr partiler, kapitalist uygulamalar var. Demokrasi geldi dediğimiz dönemi çok partili düzenle birlikte belirginleştirebiliriz (1946). Ancak yaklaşık her on yılda bir askeri darbelerin ve müdahalelerin gerçekleşmesi de (1960, 1971, 1980…) demokrasinin kesintili süreçleri olarak isimlendirilmiştir.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Türkiye’den (Ardahan, Kars, Boğazlar üzerine) toprak ve serbesti talepleri var. Türkiye’de 1948-56 yılları arasında aşamalı olarak Komünizmle Mücadele Dernekleri ve beraberinde değişik yapılar kuruluyor. NATO’ya dahil olunuyor (1951-52).

12 Eylül süreci içinde seçimle Turgut Özal’ın Ana Vatan Partisi (ANAP) işbaşına gelmiştir ve bu dönemde ülke neo-liberal sisteme geçmiştir. Politika tarihinde 28 Şubat Post-Modern Darbe bir müdahale olarak gösterilir. Nihayetinde 15 Temmuz 2016’da FETÖ darbe girişimi elim hadisesi yaşanmıştır (251 şehit, 2.194 yaralı). Halen bununla ilgili mücadele süreci işlemektedir, henüz bitmemiştir, hemen her gün tespit edilen Fetullah Gülen Terör Örgütü (FETÖ) ile ilgili isimler tutuklanıp yargıya sevk edilmektedir. Örgütün lideri ve karargâhı ABD’dedir.

Politik sistem olarak Türkiye 24 Haziran 2018 tarihinde bir değişim daha yaşamıştır ve Başkanlık Sistemi’ne geçmiştir. Buna Türk Tipi Başkanlık Sistemi diyenler vardır, ancak tam adı Cumhurbaşkanlığı Sistemi’dir.

Hani bugün de belli kesimler tarafından, “Dış güçler diye bir şey yoktur, ülkede demokrasiye dönük sağlam adımlar atılsın, işler kendiliğinde düzelir,” diye. Peki, bütün bu müdahaleleri nasıl açıklayabiliriz? Gerçek sebep cumhuriyeti, demokrasiyi, kapitalizmi, vs. kavramları bu halkın bilmemesi ve özümseyememesi mi, yoksa başka bir şey mi var, bütün etkileşimleri birlikte okumak gerekmiyor mu?

O halde bugün küresel, bölgesel ve yerel ortamı tarif edelim:

  • Dijital Devrim yaşandı. Buna paralel 2018’de resmen IV. Sanayi Devrimi başlatılmış oldu.
  • ABD ve Çin arasında Ticaret Savaşı, beraberinde Siber, Uzay ve Teknolojik Savaş yapılıyor.
  • Dünyada küreselciler ile ulusalcılar arasında önemli bir hakimiyet savaşı sürmekte.
  • 2008 Finans Krizi, Ticaret Savaşı ve COVID-19 ile beraber küresel ekonomik sorunlar Dünya Savaşı zamanı ile eşit derinlikte tahribat yarattı.
  • Fed politikaları dünyayı oldukça etkiler oldu. Dünyada önemli bir dolarizasyon tartışması var.
  • ABD’deki Kasım 2020 seçimleri küresel bir gerginlik ortamında gerçekleşme potansiyeline sahip.
  • ABD’nin açıkladığı hedefler: Rusya, Çin, İran ve Güney Kore.
  • Çin’in Bir Kuşak Bir Yol (Yeni İpek Yolu) ve Afrika’nın İmarı Projeleri gerilim yarattı. Bugün Afrika’da en fazla yabancı nüfus ve sermaye Çin’e aittir.
  • NATO’nun Konvansiyonel ve Kitle İmha Silahları (en başta nükleer) savaşına dayalı Atlantik ve Avrasya bölgesine ilave olarak yeni hedef alanları: Çin, Arktik Bölge, Uzay, Siber ve Hibrit Savaş.
  • 2000-09 yılları arasında Doğu Akdeniz’de ülkeler ve şirketler hidrokarbon yatakları olduğunu onayladı. Somut çalışan bölge ülkeleri: GKRY, İsrail, Mısır.
  • Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bölgede agresif politikalar uyguluyorlar ve terör odakları dahil pek çok kesime finans aktarıyorlar.
  • İran ve İsrail iki kutup olarak bölgede başlı başına sorun halinde. Üstelik bu iki ülkeden birisi nükleer kabiliyete sahip, diğeri bu anlamda ilerleme içinde.
  • İsrail, ABD ile Filistin’e karşı kendilerince “Yüzyılın Anlaşması” dedikleri bir ilhak planını tatbike yakın.
  • Avrupa 2004 yılında haksız yere Güney Kıbrıs’ı (GKRY) Avrupa Birliği (AB) bünyesine aldı.
  • 2011 Arap Baharı ile başlayan bölgesel sorunlar ve çatışmalar devam ediyor.
  • Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da paylaşım savaşları, yeni ittifaklar ve anlaşmalar dönemi devam ediyor.
  • Türkiye terörle mücadelede (özellikle PKK, DAEŞ, vs. örgütlere karşı) savunma hattını sınırları dışına taşıdı, bu tür bir strateji ile mücadelesini Irak ve Suriye’de sürdürüyor.
  • Türkiye Irak, Suriye, Libya, Katar, Somali gibi değişik yerlerde çeşitli şekillerde asker bulunduruyor, bazılarında harekât yapıyor.
  • Türkiye kendine ait sondaj gemileri ile Doğu Akdeniz’de.
  • Türkiye’nin sınırlarındaki operasyonlardan rahatsız olan ülkeler değişkenlik gösteriyor.

Sıralanan ve dahası da olan konular halen etkili, insanlara nefes aldırmıyor! ABD’de bile hiç görülmeyen ölçekte protesto olayları yaşanıyor. Türkiye’de iç politikada bazı aktörler her dış hamlede Türkiye’nin dış politikasının yanış olduğunu işaret ettiler. Bu sayılan hususların bazılarını onayladıkları halde, temel politik meselenin iktidardaki parti olduğu yönünde bakış açıları var. İlginçtir, örneğin Yunanistan, İsrail, Fransa veya Türkiye’nin başka rakiplerince ifade edilen değerlendirmeler ile iç siyasetteki aktörler bahsedilen yönde aynı yaklaşımları sergilemektedirler.

Son durum itibarıyla demokrasi adı kullanılarak Türkiye’de neler oluyor? Mevcut partilerden üremeyle parti sayısı artıyor. Bu Türkiye’nin tarihinde geçmişi olan bir mevzudur. O zaman denebilir ki; demokrasi denen idare şekli bir ülkede ancak sermaye ile birlikte ele alındığında kökleşebiliyor, öyle pek değişik görüşlerle veya toplumsal farklılıkları temsille ilgili değil.

Şunu da bilelim, Eflatun bile Devlet isimli eserinde (MÖ 376) demokrasiyi kritik bir idare şeklinde işaret etmiştir.

Meclis kayıtlarına bakarsanız Türkiye’deki partileri tasnif etmekte zorlanırsınız. TBMM kayıtlarından var. Yaklaşık 400 parti ve cemiyet kayıtlıdır. Osmanlı döneminden, 1860’lardan bu yana olan kayıtlara bakıldığında,sanki rüzgâr nereden esmişse ona göre parti kurulmuştur. Siyaset bilimi buna “konjonktürel parti” demektedir.

Bu 400 partiyi ve cemiyeti tasnif ettiğimizde ortaya şu çıkıyor: Osmanlı dönemindekiler; bozguncular ve çare arayanlar. Dünya Savaşları dönemindekiler; uyuma yönelenler ve tepkililer. Atatürk dönemindekiler; kurucular ve arayış içindekiler. Çok partili dönemdekiler; cumhuriyetçiler ve öğrenenler. Soğuk Savaş dönemindekiler;korumacılar ve bağımlılar. Küresel dönemdekiler; küreselciler ve ulusçular. Buna ilave neo-liberal dönemde; dönüşümcüler, eleştiriciler, radikaller ve ılımlılar gibi.

Bugün yeni parti kurma çabalarını nereye koyarsınız? Küreselci, neo-liberal, ama aynı zamanda muhafazakâr, eleştirici, uyumlaştırıcı. Neye uyum? Küresel, neo-liberal, post-kapitalist düzene uyum. Neye eleştiri? “Demokrasi bu değil. Partiler ve seçim sistemi değiştirilsin. Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nden geri dönülsün, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem kabul edilsin. Merkez Bankası tam özerk olsun. Piyasa Ekonomisi şartlarına politik müdahale olmasın. Uluslararası sorunlar diyalogla çözülsün. Türk askeri sınır dışında görev yapmasın…”

İlave sorular: Konjonktürel partilerle demokrasi ileriye gidebilir mi, nasıl? Bu partiler yapılan eleştiriler için neleri getirebilirler? Bu yeni partiler politika sahnesinde ne kadar süre kalmayı hedefliyorlar (tarihsel sürece bakıp bunu öngörebilirler)? Türk halkı kökleşmiş partileri ne zaman görebilir?

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki partilere ve cemiyetlere bakarak demokraside nerede olduğunuzu anlamamız mümkündür. Ancak Türkiye bütün bu etkileşimler içinde bugünlere geldi. Yaşanan gelişmeler böyle olduğu halde, dışarıdaki etkileşimleri de biliyoruz, tümüyle Türkiye’nin geldiği noktada olanı yok veya yanlış saymak doğru olabilir mi? Türkiye’de gerekli temel partiler var olmasına rağmen konjonktürel parti ve hareketler maharetiyle, demokrasinin adamakıllı yerleşmesi teknik olarak mümkün olabilir mi?

Peki, ne yapılmalı denirse, cevap mantıken, temel partilerin içinde politikanın gerçekleştirilmesi olmalıdır. Ancak geçmişte yaşandı, kurulan partilerin kapatılması söz konusu oluyor. Bunlardan bazılarının haklı yere kapatıldığı hakkında kanaate sahip olanlar varken, bazıları da demokrasiye müdahale olarak değerlendirildi. Bir parti kurmak hak ve özgürlük konusudur. Ancak bu hak ve özgürlüğün kullanılma biçimi üzerinde durulmalıdır. Devlete, vatandaşa ve kökleşmiş değerlere rağmen partilerin var olması eleştirilen bir konudur. Dolayısıyla partiler kanunu, daha işin başındayken bu parti kurma hak ve özgürlüğünün kullanılmasında istismarcı anlayışlara ve oluşumlara engel olması gerekir.

Bu seviyedeki bir sorunun asıl muhatabı kim? İşte, İngiltere veya başka Avrupa demokrasilerinde net görüldüğü üzere, temel belirleyici konu sermayeye dayalı güçlerin etkili olmaları şeklindedir. Batı demokrasileri örneğinde, bir ülkede sermaye oturdu ise demokrasi de oturmuş haldedir. Teminat altına aldıkları politik düzen sermaye ve buna dayalı değerler sistemi merkezinde tarif edildiğinden dolayı korunmaktadır. Partilerin isimleri veya misyonları da ya muhafazakar ya da liberal biçimde tarif edilir.

O zaman demokrasi bahsinde iki temel konu öne çıkıyor: Birincisi, sermayenin demokrasi ile birlikte gelişmesi; ikincisi, konjonktürel oluşumların politik kökleşmeye engel teşkil etme potansiyeli taşıması.

Burada herhangi bir partinin öne çıkarılması ile ilgili değerlendirme yapılmadığı açıktır. Konu temel demokrasi kavramı üzerine irdelenmektedir.

Yeni kurulan partilerin yöneticileri ile görüştüğümde açıkça ifade ettiler, mevcut partilerle araları iyi olmayan belli isimler içlerinden koparak kendi seslerini duyurabilmek için bir parti kurmayı kendileri için zorunlu görmüşler. Bunu doğrudan sorduğunuzda da demokrasi, adalet, özgürlük, vs. diyorlar, kişisel meseleleri açık etmemek istiyorlar. Esasında konu halkın önünde gerçekleşiyorken ve henüz hafızalardayken, başka neleri söyleyebilirler? “İdeallerim var, yararlı olacak taraflarım var, yeni partide şansımı değerlendireyim…” şeklinde olabilir mi?

Vatandaş adına durum şudur, temel bakışla ifade ediyorum: Bir parti, hükümet, lider ve bir vekil, bakan, belediye başkanı, meclis üyesi demek hiç de yabana atılacak bir konu olamaz. “Siyasette vaziyet bu, bu bizim işimiz,” deyip, bu saydığımız yükümlülük yönleriyle kaçınılmaz hukukları olan kesimlerin, birbirleriyle anlaşma yollarını kapamaları ve tam tersine hareket içine girmeleri, hedefe giden yol için gerekli bir yöntem değildir. Neden böyle söylüyorum? Örneğin muhafazakâr veya liberal eksende siyaset yapılıyorsa ve onunla ilgili bir parti varsa, olagelen sorunların bahanesiyle, anlaşmazlığa düşen siyasetçilerin konuyu değişik mecralara çekmesiyle, o partiyi bölecek seviyeye taşıyorlarsa, bunun ileri demokrasiyle ilgili kolay bir tarifi olamaz. Devlet işlerinde vatandaş bunu makul görmez. Alî menfaatlere dayalı politika yapmanın ve politikacı olmanın göstergesi bu tür kısa zamanı kapsayan iç çekişmelerle ilgili gösterilmesi kabul edilir değildir. Sebep her ne ise, bir siyasi anlaşmazlık sonrası ülkede parti sayısının artırılması vatandaşa döndürülüyor ve fatura ödetiliyorsa bu hiç olacak bir iş değildir. Dahası bu durumda istenen demokrasi adımlarında ileriye değil, geriye yol kat edilmiş olur. Bu yanılsamayı hesaba karmak şarttır. XIX. ve XXI. Asır süresince bu topraklarda politika yapanlar veya yapmak isteyenler bu sorumluluğu hissederek ülkenin ve devletin idari sistemine dahil olmalı ve sadece yararlı olmayı düşünmelidir.

Önümüzde duruyor, görüldüğü üzere, siyasetçiler tarafından demokrasi kavramını bir kritik konusu yapıp, beraberinde demokrasinin kökleşmesini engellemek nasıl bir mantıkla tarif edilebilir ki? Halbuki siyaset yapanlar her ne yapacaklarsa, buna anlaşmazlıkların çözümü de dahildir, siyaset kurumu içinde vatandaşa fatura ödetilmeyecek ve demokrasinin kökleşmesine engel olunmayacak biçimde, konunun halli yoluna gidilmesini temin ve tesis etmelidir. “Anlaşamadık, al yeni bir parti!” Bu olur mu? O zaman politikacılıktan ayrıl, başka işler yap. “Milletim adına ben bunu yapmak zorundayım, bakın kendimi sizin adınıza feda ediyorum,” demeye gerek yoktur. Hem vatandaş yeni birini görmüş olmuyor ki, denenmişlerin yenilerle karışımını görüyor, eski uygulamaların ve siyasetçilerin eleştirisini ve hatta yerden yere vurulmasını görüyor. Bu durumda neyi demokrasi adına kökleştirmiş oluyoruz?

Madem İngiltere örneğini verdik, daha sonra Avrupa’nın geneline yakın kesimde ve nihayetinde ABD’de görüldüğü üzere, sermaye ve demokrasi arasındaki ilişkiyi çok yönlü işlemek, kapitalizmi ve liberalizmi bu kapsam içinde derinlemesine ele almak mümkündür. En temel bakışla birbirini besleyen bu kavramlar örneğin sömürgeleşme dönemiyle dünyanın geneline bir fatura ödetmiştir.

Türkiye ise kökenindeki kültürel değerlerden ötürü vahşi kapitalizme ve sömürgeciliğe, bununla irtibatlı olarak emperyalizme karşı bir anlayışa sahiptir. O zaman bu iş nasıl gelişecek dersiniz? Hem demokrasi-sermaye bağının önemine bakıyoruz hem de kültürel değerlerimizle emperyalizmin kökenine dayalı önemli bir eleştirimiz var. O zaman Türkiye’nin Batı tarzı olan, insanlığa rağmen öne sürülen temel yaklaşımlardaki politikalara karşı eleştiriye yoğunlaşmak gerekmiyor mu? Bu da bir politika işi değil mi? Ancak bakılıyor ki temeldeki ikilemlerden arınmakta güçlük çekenler var.

Sonuç

Vatandaş biliyor; sosyal, liberal, radikal, cumhuriyetçi, temsili, otoriter, doğrudan, katılımcı, müzakereci, plebisitdemokrasi çeşitleri var ve önemlisi, demokrasi kültürüne sahip olunmalıdır. Vatandaş her meseleyi başından takip ediyor, Eflatuncu anarşizmi de Aristocu yoksulları gözeten idare sistemlerini de en başından itibaren biliyor. Vatandaş, ABD’nin Irak’a Francis Fukuyama’nın Devlet İnşası ile tarif ettiği mantığın işlemeyeceğinden haberdar. Vatandaş yaşanan ekonomik krizden sonra kısa bir dönem ekonomiyi onarmaya gelip giden Kemal Derviş ile kurulan sistemi biliyor. Vatandaş soyutluklarla bezeli Daron Acemoğlu’nun küresel, demokratik ve ekonomik anlatımlarını da biliyor. Hatta dahası Orta Gelir Tuzağı’na bir ülke neden ve nasıl düşer, buna dair gerçekleri açıklayabiliyor. Hal böyleyken, politikada yeni bir açılım başlığıyla duruma müdahil olma iradesi göstermenin arkasındaki düşünce nedir, bilinmesi gereken de budur. O zaman pratikten soralım: Hangi sermaye ile işbirliği halinde olunacak? Vaktiyle ülkede Özal’a kadar İstanbul ve Özal’dan sonra Anadolu sermayesi söylemi vardı, acaba şimdi küresel sermayeye uyum sağlamak mı söz konusu olacak?

Vatandaş diyor ki, siyaset sahnesine çok gerilerden gelerek bakmasını da küresel etkileşimleri de biliyorum, her şeyin farkındayım, oy verme zamanında dünyada sandığa inanarak giden en güçlü millet benim! Vatandaş partiyi ve mevzuatı da seçim kanunu da biliyor. Vatandaş ferasetiyle hareket ediyorsa boşuna değildir; ülkesini, vatanını, devletini, bayrağını sevdiğinden ve sahip olduğu değerlerine inandığındandır!

İleri demokrasiden ve demokrasinin kökleşmesinden söz ediyorsak eğer; birincisi, ülkece siyasette bölücü değil bütünleştirici ve dayanışmacı olalım, attığımız adımlarla demokrasiyi eksikli hale düşürmeyelim; ikincisi, sermayemize sahip çıkalım, geliştirelim, serbest piyasa (laissez faire) şartlarının yanı sıra planlı adımları da atalım, kendi gücümüzle, milli olarak sermayemizi küreselleştirelim, küresel markalara sahip olalım, hedeflerimiz büyük olsun, kişi başına milli geliri 18 bin dolarların üstüne çıkarmayı hedefleyelim, belli bir zaman sonra neden 50 binlerin üstünde olmasın, ama hayallerle ve yanlışlarla değil, sahada tam zamanında ve eksiksiz şekilde performans göstererek, elimizi taşın altına koyarak, risk alarak, proje yaparak, ortaklıklar kurarak, diplomatik hamleler yaparak, refahı ve güvenliği birlikte geliştirerek…

Gürsel Tokmakoğlu

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : DEMOKRASİ GÖRÜNÜMÜNDE CUMHURİYET KARŞITLIĞI


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : DEMOKRASİ GÖRÜNÜMÜNDE CUMHURİYET KARŞITLIĞI

Küreselleşme süreci içinde demokrasi adı altında, yıllarca açıktan cumhuriyet düşmanlığı diğer ulus devletler ile birlikte Türkiye’de gündeme getirilmiştir. Soğuk savaş döneminde batının önde gelen gelişmiş devletlerinde ekonomik kalkınmanın yüksek olması nedeniyle büyük ticari şirketler oluşurken, küresel şirketler ile ulus devletler karşı karşıya gelmişler ve bu durumda da ekonomi üzerinden devletler sıkıştırılmaya başlanmıştır. Yıllarca batı dünyasının içinden çıkan uluslararası kuruluşların öncülüğünde bir özelleştirme kampanyası bütün dünya ülkelerinde öne çıkarken, ulus devletler özelleştirme saldırılarına uğradığı için kamusal ekonomi düzenleri çökertilmiş ve devletler kendi ekonomilerini yönetme hakkını kullanamamışlardır. Özelleştirmeler yolu ile ülke ekonomileri devletlerin yönetiminden çıkarılınca, piyasa ekonomisi üzerinden şirketler devletleri yönlendirmeye başlamışlar ve zaman içerisinde ülke yönetimi devletlerin elinden çıkarak, şirketlerin yönetim kurullarına geçmiş ve siyasi kadrolar şirketlerin adamları ile oluşturulmuştur. Böylesine bir süreç tüm dünya ülkelerinde yaşanırken şirketler ile devletlerin karşı karşıya geldiği yeni bir dönem ortaya çıkmıştır. Şirketlerin piyasa üzerinden hegemonya arayışı içine girmesi yüzünden, devletler ciddi sıkıntılara sürüklenmiş ve ekonomik bunalımlar devlet düzenlerini bozmuştur.

Normal koşullarda her devlet yapılanmasının iki boyutlu siyasal örgütlenme ile birlikte dünya sahnesine çıktığı görülmektedir. Bunlardan bir tanesi bürokratik yapılanma ile bağlantılı olarak öne çıkan cumhuriyet rejimi ile birlikte buna paralel bir çizgide gelişmekte olan toplumların hak ve özgürlük ortamında var olabilmelerini sağlayan demokratik yaşam düzenidir. Bu doğrultuda cumhuriyet rejimi daha çok devletlerin yapılanması ile doğrudan ilgili olarak öne çıkarken, demokrasiler de toplumların sivil bir yaşam biçimine sahip olabildikleri özgürlükler ortamını temsil etmektedirler. Aslında halk yönetimi anlamında birbirleriyle aynı anlama sahip olan bu iki kavramın yakınlaşması ve bir arada varlıklarını sürdürmeleri, batı tipi bir demokratik cumhuriyet uygulamalarını öne çıkarmıştır. Her ülkenin farklı durumlarına, özel koşullarına ve konumuna göre değişen oranlarda demokratik sistemler ve de cumhuriyet rejimleri ortaya çıkabilmektedir. Bazen ülke rejimlerinde demokrasiler öne çıkmakta ve bununla birlikte krallık rejimleri görülebilmekte ya da bu durumun tamamen tersi olarak öne çıkan uygulamalarda, demokrasiler ile mutlakıyet rejimleri birlikte var olurken, hiç bir biçimde cumhuriyet rejimlerinin varlığı öne çıkamamaktadır. Değişen oranlarda demokrasiler ile cumhuriyetlerin bir arada var olabildiği rejimler görülebildiği gibi, bu durumun tamamen tersi bir çizgide cumhuriyet ve demokrasilere, değişik ülkelerde ya da dönemlerde tek başına ayrı ayrı uygulamalarda farklı biçimler çizgisinde rastlanabilmektedir.

İdeal olan durumlarda demokrasiler ile cumhuriyetlere birlikte rastlandığı gibi, ülkelerin değişen durumlarına, zamana ve zemine göre de birbirinden ayrı uygulamalar olarak, bu siyasal rejim tiplerinin öne çıktıkları görülebilmektedir. Bu iki rejimin birlikte olduğu yerlerde halk kitlelerinin daha fazla yönetimlerde etkin olabildikleri görülebilmekte, ayrı ayrı ortaya çıktıkları zamanlarda ise halk kitlelerinin ülke yönetimlerine daha az ve sınırlı bir biçimde katılabildiği anlaşılmaktadır. Katılımın fazla olması halk yönetimlerinin sınırlarının ve tabanının genişliği için istenirken, sınırlı katılım durumlarında halk kitlelerinin ülkedeki rejim içinde çok fazla söz sahibi olamadıkları görülmektedir. Birbirinden farklı biçimlerde gerçekleşen halk katılımlarının sınırlılık durumlarına göre rejimin biçimlenmesinde önde gelen bir ağırlığa sahip olduğu, farklı ülkelerin rejimleri bir araya getirilerek kıyaslama yapıldığı zaman ortaya çıkmaktadır. Hem cumhuriyet hem de demokrasi batı kökenli kavramlar olduğu için, bu iki kavram bazı benzerliklere sahip oldukları gibi birbirlerinden ayrılan yönleri ile de bir etkileşim içindedirler. Bu doğrultuda iki kavramın birlikte dile getirildiği noktalarda demokratik cumhuriyet ya da cumhuriyetçi demokrasilerden söz edilebilmektedir. Batı kaynaklı siyasal teori ve uygulamalar içinde her iki kavramın hem birlikte varlıkları hem de birbirinden ayrılan bir doğrultuda uzaklıkları söz konusu olabilmektedir.

Siyasal yaşam süreci içinde bazen özgürlükler bazen da otorite rejimleri ortaya çıkabilmekte, bu rejimler birbirlerini etkileyebildikleri gibi bazen da birbirlerini ortadan kaldırabilmektedirler. Bu gibi aşamalarda demokrasilerin toplumsal tabanı ile cumhuriyetlerin bürokratik yapılanmalarının karşı karşıya gelebildikleri görülmektedir. Özgürlüklere dayanan demokrasiler zamanla yıpranarak çökme ya da dağılma noktasına gelebildikleri gibi, merkezi güce dayanan otoriter rejimler de bu durumun tamamen tersi bir doğrultuda daha ileri düzeyde bir güçlenmeyi merkezde oluşturarak otoriter rejimlerin en katısı olan faşist bir yapılanmaya dönüşebilmektedir. Otoritelerin özgürlükler ile dengelenmesi başarılamazsa o zaman faşizm çıkmazına saplanmak kaçınılmaz bir duruma gelebilir. Benzeri bir biçimde özgürlüklerin de toplumları yöneten otorite merkezlerinin varlığı ile dengelenmesi zorunlu hale gelmektedir. Otorite ve özgürlükler dengesinin ideal bir biçimde var olabilmesi için hem devletin hem de toplumun birbirine eşit ve paralel düzeyde örgütlenmiş olması gerekmektedir. Güçlü devletler ile güçlü toplumlar bir arada olursa ve örgütlü yapılanmaları ile eşit düzeyde etkinlilerini gösterebilirlerse o zaman birbirlerini olumlu düzeyde etkileyerek, hukuk düzeni içerisinde haksız ve dengesiz durumların ortaya çıkmasını önlemek üzere birlikte hareket edebilirler. İdeal olan, bu çizgide demokrasinin dayanmış olduğu toplumsal yapıların güçlü devletler tarafından yönlendirilmesidir. Ne var ki, bu duruma paralel düzeyde etkin bir biçimde örgütlenmiş olan toplumsal yapıların da, karşı güç merkezi olarak terazinin öbür kefesinde yerini alması gerekmektedir. Bu açıdan konuya bakıldığı zaman, demokrasi ve cumhuriyet kavramları arasındaki dengenin kurulabilmesi için benzeri bir durumun öncelikle özgürlükler ve otorite arasında oluşturulması zorunlu görünmektedir.

Güçlü devletler ve toplumlar arasında ideal bir denge düzeni oluşturulabilmesi için iyi ve kaliteli eğitim görmüş toplum kesimlerinin aktif vatandaşlık çizgisinde hareket ederek ülkenin gidişi üzerine seslerini çıkarmaları ya da haklarını arama doğrultusunda itirazlarını yükselterek sosyal mücadele yoluna gitmeleri sayesinde, hukuk devletinin en alt düzeyde gerçekleşebilmesinin yolu açılabilmektedir. Var olan devletlerin hukuk devletine dönüşebilmesi için devletin canavarlaşması tehlikesine karşı, toplumsal mekanizmaların böylesine olumsuz durumları engelleyecek türde ve en üst düzeyde güçlü bir sosyal yapılanma içinde olmalarında yarar vardır. Büyük bir yapılanma ile ortaya çıkmış olan devlet yapılarının dengelenmesi ya da denetlenmesi doğrultusunda, sivil toplum insiyatiflerinin otomatikman devreye girmeleri hak ve özgürlüklerin her dönemde güvence altında tutulabilmesinin en doğru yolu olarak öne çıkmaktadır. Toplumsal yapıların demokratik yollardan belirlenen temsilcileri ile devlet örgütünün bürokratik birimlerini yönlendiren yetkililer arasında kurulabilecek bir işbirliği arayışı, demokrasilerin cumhuriyet rejimleri içinde güvenli bir biçimde yer alabilmelerini sağladığı gibi, geleceğe dönük olarak gelişmiş bir diyalog ortamının kurulabilmesi için gerekli olan sağlam zeminin yaratılmasında da olumlu sonuçlar verebilecektir. Toplum içinde var olan her kesimin temsilcilerinin devlet bürokrasinin temsilcileri ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmaları, hem demokrasiler hem de cumhuriyetler açısından olumlu sonuçlar sağlayabilecektir.

İnsanlık tarihi içinde devlet yapılanmaları belirli süreçler yaşandıktan sonra ortaya çıkmışlardır. İlk çağlardan son çağlara kadar yaşanmış olan dönemlerde devlet yapılanmaları güçlenmiş ve toplum içindeki en güçlü yapılar haline gelmiştir. Güçlenen devletler en üst düzeyde otoriter bir yapıya dönüşürken, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin çiğnenme aşamasına geldiği görülmektedir. Devletlerin hak ve özgürlükleri yutan canavarlar düzeyine gelmemesi için bürokratik baskı ve saldırılara karşı harekete geçebilecek sosyal insiyatiflerin örgütlü bir konumda olması gerekmektedir. Canavarlaşan devleti durdurabilmek için aynı düzeyde güçlendirilmiş bir yapılanmaya sahip etkili toplumların devreye girmeleri gerekmektedir. Örgütsüz toplumlar aynı zamanda güçsüz bir durumda oldukları için devletlerin hak ve özgürlükleri ihlal eden saldırılarına karşı gerekli önlemleri alamadıkları gibi aynı zamanda karşı çıkışları da yapamamaktadırlar. Pasif bırakılan geri kalmış toplumlar içinde, ne demokrasilerden ne de cumhuriyet rejimlerinden söz edebilmek mümkün olamamaktadır. Canavarlaşan devlet giderek hak ve özgürlükleri çiğneyen adımlar atabilmekte ama zayıf kalmış toplumlar da bu durumları seyretmekten başka bir şey yapamamaktadırlar. Demokrasiler halkın tribünde seyirci olduğu yapılar olmadığı gibi cumhuriyetler de devlet ya da ordunun gücü kullanılarak halk kitlelerinin yönetildiği siyasal yapılanmalar değildir. Bir çok toplumda devlet yapıları siyasal ve ekonomik güce sahip olan merkezlerin kontrolü altında tutulmaktadır. Geçmişten gelen bir çizgide devleti ele geçiren zengin ve güçlü merkezler devleti kontrol altında tutarak bütün siyasal alanı yönlendirmeye kalkışmaktadırlar. Böylesine olumsuz bir durum devletleri özel çıkar örgütlerine dönüştürürken, yozlaşmış devletlerin toplumsal yapıları bozmasına da giden yolları açmaktadır.

Ekonomik güç beraberinde siyasal gücü meydana getirirken, zenginler sınıfının merkezinde yer aldığı bir sermaye egemenliği rejimine doğru yol alınmaktadır. Göstermelik bir halk yönetimi anlamında gündeme getirilen demokrasilerde halk kitleleri yeterince güçlenemeyince zengin toplum kesimlerinin denetimindeki toplumsal mekanizmalar devreye sokularak, devletin gidişine müdahale olanakları araştırılarak bozulmuş olan dengelerin yeniden tesisi yoluna gidilebilmektedir. Siyasal güç devleti kontrol edenlerin elinde olduğu sürece ekonomik merkezler siyaseti n finansını sağlamakta ve böylece sistemlerin yürürlüğü güvence altına alınabilmektedir. Bu tür gelişmelerin sonucunda bütün dünya küreselleşme adı altında yeni bir akımın etkisi altında kalmıştır. İlk çağlarda dinler küresel bir düzen oluşturmak üzere yola çıkarlarken son çağlarda dinlerin yerini alan ekonomik yapı küresel bir düzen oluşturmaya yönelmiştir . Geçen yüzyıldan kalan soğuk savaş dönemi bitince, bütün ülkeler dışa açılma adı altında ulusal devletin kontrolundaki milli ekonomilerini geride bırakarak dış ilişkiler üzerinden küresel bir ekonomik düzene yönlendirilmişlerdir. Bütün dünya ülkelerine dışa açılma görünümünde küreselleşme olgusu empoze edilmiş ve bu doğrultuda var olan ulus devlet düzenlerinin gücünü kırmak üzere hak ve özgürlükler kullanılmaya başlanmıştır. Özelleştirmeler yolu ile ekonomiler ulus devletlerin elinden alınırken, devlet yapılarına karşı ekonomik çevreler üzerinden saldırılar artmıştır. Devletlerin gücü kırılırken piyasa ekonomisi üzerinden şirketlerin gücü artırılmış ve yeni dönemde dünya şirketler tarafından yönetilir bir duruma getirilmiştir. Tekelci şirketler küresel örgütlere dönüşürken, büyük sermaye kuruluşlarının patronları da dünyanın yeni efendileri konumuna gelerek, dünya halklarını yönetir bir konuma gelmişlerdir. Halk egemenliğinin yerini sermaye egemenliği alınca, demokrasilerin yerini de kapitokrasiler almıştır. Devlet yönetimlerin halkın elinden alınarak sermaye egemenliğine dönüştürüldüğü yeni aşamada, bir avuç aşırı zengin oluşturdukları küresel platformlar üzerinden dünyayı yönetmeye başlamışlardır. Halk kitlelerine cennet oluşturma vaadi ile öne çıkan aşırı zenginler bütün dünyayı cehennem düzensizliğine mahkum ederlerken, tüm insanlığı eskisinden çok daha kötü bir duruma sürüklemişlerdir. Devletler küçülürken şirketler büyümüş, halkın yerini sermaye sahipleri almıştır. Sermaye sahiplerinin egemenliğinde zenginlerin çıkarları ön plana geçince cumhuriyet rejimleri halkın yönetimi olmaktan çıkarak otoriter baskı yapılanmalarına dönüşmüştür.

Özgürlüğü kısıtlamak isteyenler sürekli olarak halk kitlelerine saldırırken ya da yığınları kontrol altına almaya çalışırlarken, devletleri ele geçirerek kendi çıkarları doğrultusunda bu mekanizmadan bir baskı unsuru olarak yararlanmak istemişlerdir. Devletlerin kendi kendilerini yönetebilmeleri, her türlü dış baskı ve müdahalelere rağmen kendi toplumlarını da yönlendirme işini başarı ile yürütebileceklerini göstermiştir. Kötü yöneticilerin elinde bir oyuncak durumuna düşürülen kamu kurumlarının görevini yapamaz hale gelerek yozlaşmaları, devlet ve toplum arasındaki dengeleri bozduğu için devletler üzerinden cumhuriyet rejimleri, toplumlar üzerinden de demokrasiler fazlasıyla zarar görebilmektedir. Kamu kurumlarının yozlaşmaya sürüklendiği ülkelerde toplumsal düzenleri korumak ya da geliştirmek mümkün olamamakta ve bu duruma düşmüş olan devletler de ciddi bir gerileme süreci yaşanmaktadır. Küreselleşmenin giderek arttığı son dönemlerde devletlerin gücü kırıldığı için şirketler öne çıkarak ülkenin geleceğe doğru yönlendirilmesinde sivil toplum kuruluşlarından daha fazla etkili olmaya başlamışlardır. Sivil toplumculuğun geride kaldığı, toplumsal kesimlerin gerektiği gibi örgütlenerek güçlü bir biçimde kamuoyu önüne çıkamadığı geri kalmış ülkelerde, şirketler öne geçerek yönlendirici olmakta ve siyasi partiler ekonomik çıkmazlarını aşamadıkları için yeterince etkili olamamaktadırlar. Bu gibi durumlarda şirketleri ve onların partneri olarak hareket eden dinsel cemaatları yeni sivil toplum kuruluşları gibi kamuoyuna yansıtmak, demokrasilerin çöküşü gibi cumhuriyetlerin de yozlaşmasını gündeme getirmektedir. Küresel şirketler tarikatlar ile birlikte sivil toplum kuruluşları görünümünde hareket ederek devlet düşmanlığı yaparlarken, bir halk yönetimi olmalarına rağmen cumhuriyet rejimleri demokrasi görünümlü eleştirel saldırılar karışışında ciddi yaralar alarak günümüz koşullarında gerileme noktasına sürüklenmektedirler.

Yirminci yüzyılın soğuk savaş döneminde cumhuriyet rejimleri güçlenerek geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmaya çalışırlarken, demokrasiler de benzeri doğrultuda gelişmeye ve ileri demokrasi adı altında çağdaş ve şeffaf bir toplum yapısına dönüşmek için uğraşırken, hak ve özgürlüklerin emperyalist çevreler tarafından çok ileri düzeyde öne çıkarılması ile var olan siyasal dengeler bozulmuştur. Böylesine bir gerileme sonucunda siyasal partiler etkilerini yitirirken, dini cemaatlar, tekelci ve küresel şirketler ile işbirliğine giderek siyaseti her yönden yönlendirebilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Sivil toplumların zayıflatılması ile şirket ve cemaat ortaklıklarının öne çıkışı siyasal düzenleri alt üst ederek, politika alanında gelişmekte olan siyasal yaşam düzenlerini içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Küresel şirketlerin yönlendirdiği dini cemaatlar devletlerin içine girerek örgütlenme noktasına gelince, artık eskisi gibi bir halk devleti ya da ulus devletten söz edebilmek şansı ortadan kaldırılmıştır. Şirketler ve cemaatlar üzerinden toplumu yönlendirme şansı elde eden aşırı zengin merkezler, siyaseti ve medyayı finanse ederek devletleri ele geçirmiş ama bunları yaparken şirket sahiplerinin kurduğu dernekler ile, dini cemaatların vakıflarını birer sivil toplum kuruluşu olarak ilan ederek, halk kitlelerinin egemen olduğu normal sivil toplum kuruluşlarının etkisini kırarak bunların ortadan kaldırılmasına giden yolu açmışlardır. Devleti satın aldığı kadrolar ve medya aracılığı ile ele geçiren küresel sermaye merkezleri, medya ve siyasetin finansmanını da dışarıdan gönderilen sıcak para girişimleri ile sağlayarak, gidilen yoldan geri dönüş olmaması doğrultusunda muhalefetsiz yürütülen siyası sürecin, istenen hedef olan kapitalist dünya devletine gitmesi için ellerinden geleni yapmaya devam etmişlerdir. Dünyayı cennete çevirme masalı ile halk kitlelerini kandıran küresel şirketlerin zenginler yönetimi, kendilerine buldukları yerli ortaklar aracılığı ile sömürü düzenlerini geleceğe dönük bir biçimde geliştirirken ve cennet masalları ile uyutulan halk kitleleri yeni yeni derin uykudan uyanırken, ulus devletlerin çökertildiği ve cumhuriyet rejimlerinin dağıtıldığı bir yeni dönemi demokrasi görünümü altında sürdürmeye çalışarak, ayrıca resmen yalancılık ve sahtekarlık yaparak halk kitlelerini derin bir uçuruma doğru itmişlerdir. Şimdi bu gibi oyunların hesabının sorulma aşamasına gelindiği noktada, hesap sorulmasını önlemek üzere bütün dünya devletleri terör üzerinden üçüncü cihan savaşına sürüklenmektedir.

Cumhuriyetlerin devletler ile ve demokrasilerin de toplumlarla bütünleştiği bir aşamada, her türlü devlet bozgunculuğu ve toplum karıştırıcılığı emperyalist devletlerin gizli servisleri üzerinden siyasal gündeme getirilirken ve demokrasi görünümünde bazı girişimler ile devletler çökertilirken, cumhuriyet rejimlerinin de dağılmaya doğru yönlendirildikleri anlaşılmaktadır. Toplumlar, şirketler ve cemaatlar kadar devletlerin de bir sosyal gerçeklik olduğu hatırlanırsa, diğer kurumların kendilerini koruma doğrultusunda hareket etmesi gibi devletlerin de varlıklarını korumak ve kendi çıkarları doğrultusunda kendilerini yenileyerek ve varlıklarını geleceğe dönük bir biçimde geliştirerek yola devam etme hakları bulunmaktadır. Burada cumhuriyet devletlerinin demokratik rejimlerle bütünleşmeye çalışırken, devlet için zararlı olabilecek ya da yıkıcı bir etki yapabilecek düşünce ve eylemlerinde demokratlık görünümünde öne çıkarılmasına dikkat edilmesi gerekmektedir. Emperyalizm ulus devletleri ele geçirirken gizli servisleri üzerinden ulus devletlerin içine sızarken, demokrasiyi kullanarak yıkıcı ve zararlı düşünce ve eylemleri demokratik tutum ve davranışlar olarak sergilemesini ya da var olan yapıları zorlayarak kabul ettirmeye çalışması kolay kolay kabul edilebilecek yanlışlar değildir. Özgürlükleri yok etme özgürlüğü olmadığı gibi, devleti yöneten güçlerin de demokrasi görünümü altında ulus devleti ya da cumhuriyet rejimini yıkma hakkı bulunmamaktadır. Toplumsal alanda yaşanan demokratik süreç ile anayasal düzene dayanan hukuk devletlerinin birbirinden ayrı platformlarda ele alınması siyasal karışıklıkların önlenmesi açısından çok önemlidir.

Demokratik hukuk devletlerinde devletler kadar toplumsal yapılar da anayasa ve yasaların koruması altındadır. Demokratik süreçlerin genişlemesiyle devlete ait olan kamusal alanlarda bir ölçüde küçülmeler olabilir. Var olan devletin ya da cumhuriyet rejiminin sınırları zorlanarak bazı görüşler doğrultusunda daha fazla demokrasiye açık olan bir yapılanma gündeme getirildiğinde, demokrasi görünümünde bir devlet düşmanlığı ya da rejim karşıtlığı gibi siyasal durumlar öne çıkabilir. Özgürlükler her zaman için hak ve özgürlükler ortamının korunması doğrultusunda kullanılabilir. Hiçbir zaman hak ve özgürlüklerin devleti yok etmek ya da özgürlükleri ortadan kaldırmak üzere kullanılmalarına devletlerin izin vermemeleri ve bu doğrultuda geliştirilen emperyalist siyasal senaryolara alet olmamaları, ülke güvenliği açısından önem taşımaktadır. Devletleri yönetmek için işbaşına gelen siyasal iktidarların yaptıkları yeni düzenlemelerde devletin ve rejimin geleceğini düşünerek adım atma görevleri vardır. Hiçbir hükümet devleti yok etmek üzere işbaşına gelemez ancak devleti büyütmek, geliştirmek ve ulusal çıkarlar doğrultusunda bürokratik yapılanmayı yenilemek üzere hükümetler yeni yapılanma girişimlerinde bulunabilirler. Bu gibi işlemler sırasında devletin zarar görmesi ya da zayıflaması gibi olumsuz durumlara, var olan siyasal yönetimlerin izin vermemesi gerekir. Demokratik hukuk devletleri ile birlikte ulusal cumhuriyet rejimlerinin de birlikte ele alınması demokrasi ile cumhuriyet kavramları arasında var olabilecek çelişkilerin önlenmesi ya da ortadan kaldırılması veya iki kavramın birbirine karşı kullanılması gibi bazı olumsuz gelişmelerin önünün kesilmesini sağlayacaktır. Bir devlet biçimi olarak cumhuriyet kavramının demokrasi adı altında geliştirilen masum görünümlü senaryolar ile zarar görmesini önlemek gerekmektedir.

Küresel emperyalizmin dünyayı getirmiş olduğu yeni aşamada demokrasi görünümü altında resmen cumhuriyet düşmanlığı yapılmaktadır. Küreselleşme kavramını öne çıkararak emperyalizmin gizlenmeye çalışıldığı bir komplocu yaklaşım çerçevesinde kaos adı altında oluşturulan yeni cehenneme dünya halkları sürüklenirken, hala ileri demokrasi adı altında ulus devlet ve cumhuriyet rejimi düşmanlıkları yapılmaktadır. Uluslararası hukukun ortadan kaldırıldığı ve şirketler hukukunun uluslararası hukukun yerini alması gibi bir çarpık durumlarda şirket patronlarının kurduğu derneklerin çatısı altında alınan kararların, sanki birer anayasa hükümü anlamını taşıyorlarmış gibi, giderek artan dış baskılar ile empoze etme işlemleri, emperyalist bir süreçte geliştirilerek dünya devletlerine karşı her türlü baskılar uygulanmaktadır. Ülkeye demokrasiyi getiren devlet yapılanmalarının gene demokrasi kavramı kullanılarak ortadan kaldırılmaya çalışılması gibi, siyasal senaryoları büyük beceriklilik göstererek uygulamasını başaran tekelci şirketlerin çıkarları, sermaye kontrolü altındaki siyasal yapılar ve medya aracılığı ile en üst düzeydeki emperyalist istek ve hedefler doğrultusunda öne çıkarılmaktadır. Küresel emperyalizm bütün dünyayı ele geçirmek ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek üzere demokrasi kavramını kullandığı ve ileri demokrasi adı altındaki yıkıcı girişimler ile de, ulus devletler ile cumhuriyet rejimlerini ortadan kaldırmaya çalıştığı artık iyice görülebilmektedir. Yeni dünya düzeni kurmak üzere yola çıkan küresel şirketler, eski dünya düzenini temsil eden ulus devletleri açıkça karşılarına almakta ve bu doğrultuda demokrasi görünümlü zayıflatıcı adımlar atılarak devletler çökertilerek parçalanmaktadırlar. Devletler daha demokrat olma iddiası ile bir yerlere doğru çekilirken aslında yok olma noktasına doğru gizli ve dolaylı adımlar atılmakta ve komplocu senaryolar ile de cumhuriyet rejimleri ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Hedef şehir devletleri olduğu için uluslararası örgütlenmeler aracılığı ile ulus devletler ile birlikte cumhuriyet rejimleri de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Küresel emperyalizm, demokratik hukuk devleti adı altında geliştirilmiş olan demokrasinin en geniş sınırlarını, var olan devletlerin ve ulusal toplumların parçalanması doğrultusunda kullanarak yeni dünya düzenine giden yolu açmak istemektedirler. Devlet sayısını iki yüzden iki bine çıkarmak isteyen tekelci şirketler, insanları alt kimlikçiliğe doğru yönlendirirken bunu demokrasi adına yapmakta ve demokratik şemsiye altında alt kimlikçilik örgütlenmesi üzerinden, ulus devletler parçalanmakta ve var olan kamu düzenleri çökertilerek, şirketlerin önüne düzenleyici engel olarak çıkartılan ulus devletlerden kurtulmaktadırlar. Türk devletine ve ulusal-üniter devlet yapısına karşı çıkan emperyalizm işbirlikçileri, hak ve özgürlükleri alt kimlikçi bir çizgide anlayarak ve tarikatları sivil toplum örgütü gibi göstererek, ülkenin bölünmesine giden yolun önünü açmaktadırlar. Bölücü politikaları benimseyen emperyal merkezler, bu doğrultuda ulus devletleri ele geçirebilmek amacıyla demokrasi görünümünde cumhuriyet rejimlerine karşı çıkan işbirlikçi ve taşeron grupları, alt kimliklere dayalı hak ve kimlikler üzerinden devlet düşmanlığına doğru yönlendirmektedirler. Ceza yasalarında var olan devlet düşmanlığı ile ilgili yasa maddeleri gözlerden kaçırılırken, demokrasi görünümünde alt kimlikleri hortlatan ve ulusal yapıların parçalanmasına giden doğrultuda devlet düşmanlığının adı ileri demokrasiciliğe dönüştürülmektedir. Bu açıdan ulus devletler ile küresel şirketler her yönden karşı karşıya gelmişlerdir. Dünya halklarını karşısına almadan küresel anlamda emperyalizmi bütün dünyaya kabul ettirmek isteyen küresel emperyalizm, karşısında engel olarak gördüğü ulus devletlerden kurtulmak ya da ülkenin birliği ve bütünlüğünü savunan cumhuriyet rejimlerini ortadan kaldırmak üzere, alt kimlikçilik akımlarını toplum ile birlikte devletin içinde de destekleyerek geliştirmeye çaba göstermektedirler. İnsan hakları görünümünde bölücülük, sivil toplumculuk adına da devlet ve cumhuriyet düşmanlığı demokratlık görünümünde yürütülmektedir. Ulus devletleri ortadan kaldırmak ve cumhuriyet rejimlerini geride bırakmak üzere geliştirilen bu yeni emperyalizm, alt kimlikler üzerinden yerelcilik yaparak ulusal toplumların yerel düzeylerde daha küçük devletçiklere parçalanmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. İnsan hakları, özgürlük ve yerelcilik adına gündeme getirilen yeni politikalar demokrasi adına savunulurken dolaylı yollardan ulus devlet ve cumhuriyet karşıtlığı tırmandırılmaktadır. Amaç emperyalist hedeflere ulaşmak olunca, o zaman var olan ulus devletlerin tasfiyesi amacıyla demokratik görünüm altında bölücülük, yıkıcılık ve çağ dışı dinci yapıları savunmak gerçeklere aykırı biçimde haklı gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yoldan insanlığı yeni bir orta çağa götürmek isteyenler demokrasi görünümlü cumhuriyet düşmanlığına devam etmektedirler.

İki yüz ulus devleti ortadan kaldırmak devlet ve toplumları parçalayarak daha küçük eyalet ve şehir devletleri yaratmak isteyen emperyalist merkezler, ulus düşmanlığını ve cumhuriyet karşıtlığını demokrasi perdesi altında gizlemeye çalışırken var olan hukuk ve devlet düzenlerini dağıtmaktan çekinmeyerek, bütün insanlığı ayağa kaldıracak bir doğrultuda her türlü ulus ve cumhuriyet düşmanlığını ileri demokrasi görünümünün arkasına saklamaya çalışmaktadırlar. Dünyanın bu gün gelmiş olduğu yeni aşamada kapitalist sistemin ve emperyalizmin ana hedefleri olarak ulus devletlerin yıkımı ve cumhuriyet rejimlerinin tasfiyesi kesinlik kazandığı için, bütün dünya halkları işbirliği yaparak ve uluslararası alanda bir dünya halkları dayanışması örgütlenmesine giderek, kendilerini koruyan cumhuriyet rejimine ve ulus devletlerine sahip çıkmak zorundadırlar.Gelinen yeni aşamada dünya halkları daha üst düzeyde örgütlenerek kapitalist emperyalistlerin yıkım projelerine karşı çıkmak durumundadırlar . Gökdelenleri dikmek için gecekonduları yıkmaktan çekinmeyen küresel emperyalizm, bölgesel imparatorluklar ya da federasyon projeleri için bugün harekete geçmekte ve her türlü bölücülüğü birlikte gündeme getiren şehir devletleri tıpkı gecekondulara yapıldığı gibi ulus devletleri ve cumhuriyet rejimleri göz göre göre yıkmaktan çekinmemektedir. Bütün dünyayı belirli merkezlerden yönetmeyi düşünen para babaları, işbirlikçi kadroları aracılığı ile ulus devlet yıkıcılığını sürdürürken her ülkede alt kimlikçi cereyanları destekleyerek şehir ve eyalet devletlerinin önünü açmaktadır.

Demokrasi adına cumhuriyetler ortadan kaldırılırken, insan hakları adına uluslar toptan bir yok oluşa mahkum edilirken, insanlığın artık derin uykudan uyanarak böylesine yok edici bir yıkıcılığa karşı çıkması gerekmektedir. Demokrasi ve cumhuriyet gibi iki ayrı kavramın birbirini yok etme doğrultusunda kullanılması gibi bir emperyalist oyuna dur diyebilmek için, cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının vatan olgusu ile birlikte ele alınarak birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Beş kıtanın her yöresini adım adım ele geçirerek küresel anlamda bir hegemonya düzeni kurmak isteyenlere karşı, bütün dünya halkları önce kendi ülkelerine sahip çıkarak ve daha sonra da uluslararası yeni bir yapılanmanın çatısı altında bir araya gelerek, ortak bir dayanışma düzeni çerçevesinde mücadele etmelidirler. Küresel saldırılara karşı çıkış ve direnişin de küresel çapta olması gerekmektedir. Demokrasi kavramının arkasına sığınarak cumhuriyet düşmanlığı yapmanın çıkar yol olmadığı ve bu yoldan yeni bir dünya düzeni kurulamayacağı, son yıllarda yaşanan olaylar ve siyasal gelişmeler aracılığı ile kesinlik kazanmıştır. Kendi çıkarları için insanlığı orta çağa sürüklemekten çekinmeyenlere karşı, modern çağların getirdikleri ve kazanımlarını korumak ve savunmak üzere bir evrensel demokrasinin temellerinin atılması noktasına insanlık bugün gelmiş görünmektedir. Demokrasi kavramı ile cumhuriyet düşmanlığı yapılmasını önleyebilmek için araya üçüncü bir kavram olarak vatan sözcüğünün eklenmesi zorunluluk kazanmaktadır. Küresel emperyalistler bütün dünyayı kendi vatanları ilan ederlerken, halkların üzerinde yaşadıkları yurtlarını da ellerinden almaya çalışmaktadırlar. İnsanları yurtsuz bırakacak bu yeni gelişmeye karşı çıkabilmek için de vatan kavramının özünde yer aldığı bir cumhuriyetçi demokratlık çıkışı önem kazanmaktadır.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

GÜNDEM ANALİZİ /// MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK, DEMOKRASİ VE KAYYUM


MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK, DEMOKRASİ VE KAYYUM

Atatürk, demokrasinin, milli egemenlik olduğunu şu şekilde belirtir:

“Demokrasi temeline dayalı hükümetlerde, egemenlik, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi ilkesi egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olmayacağını gerekli bulur. Bu bakımdan demokrasi ilkesi, siyasi kuvvetin, egemenliğin, kaynağına ve yasallığına değinmektedir.” [1]

Bağımsızlığın sağlanması, padişah, ağa, şeyh egemenliğinin millete devredilmesi yani cumhuriyet, demokrasidir. Bunun için “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz” [2] demiştir.

Atatürk 1 Mart 1923’te TBMM’de şunu demiştir:

“Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüce eşitlik ve adaletin yerleştirilmesini ve korunmasını sağlamak ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla ulusal egemenliğin kurulmuş olmasıyla sürekli olur. Bundan dolayı özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası ulusal egemenliktir.” [3]

Ne demektir ulusal egemenlik?

Vatanın bağımsızlığı, milletin bütünlüğü, devletin üniterliğidir. Atatürk’ün belirttiği gibi ulusal egemenliğe dayanmayan her özgürlük, eşitlik, adalet talebi bölünmeye hizmet eder. Bağımsızlığın sağlanması, padişah, ağa, şeyh egemenliğine karşı Cumhuriyet’in kurulması en büyük demokrasidir.

Emperyalizm milli egemenliğe dayanan; etnik, dinsel, mezhepsel temelden soyutlanmış olan milli devletleri parçalamak istiyor. Bu bakımdan eşitlik, özgürlük, adalet talebimiz milli devletin yaşaması, milli birliğin, milli egemenliğin sürmesine hizmet etmelidir.

Özgürlüğün, demokrasinin ölçütü emperyalizme, bölücülüğe ve dinle aldatanlara tavırdır. Örneğin müritlik ilişkisine dayanan cemaat ve tarikatların varlığı demokrasi adına doğru bulunamaz. Anayasanın 10. maddesinde hukuk önünde yurttaşların eşit olduğu ifade ediyorken, hala anayasaya “eşit yurttaşlık” ifadesini koymak doğru değildir. Bu durum anayasanın 10. maddesini kabul etmemektir ki etnik kimlikleri milletle eşit seviyede görüldüğü kaygısına neden olmaktadır. Oysa Anayasanın 10. maddesi “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” diyerek çözümü ortaya koyuyor.

Atatürk 20 Mart 1923 tarihinde Konya Türk Ocağı’nda gençlere bugün bazılarının pek sevdiği ama ne olduğunun netlikle belirtilmediği demokrasi, adalet, insan hakları gibi hangi adla olursa olsun bozgunculuk yapanlara hoşgörü göstermenin milletin mutluluğuna, şerefine, namusuna göz dikmiş insanlara hoşgörü olacağını şöyle açıklamıştır:

“Bütün iyi niyete, gösterilen bütün sabra, kararlılığa ve dayanıklılığa, gösterilen bütün birlik ve dayanışmaya rağmen yine en güzel, en yanılmayan, en doğru düşünceleri ve ülküleri bozmağa çalışacak insanlara rastlanılacaktır. Öylelerine karşı bütün millet fertleri çok şiddetli karşılık vermelidir. Hepimiz için öylelerine karşı ezici bir birlik kitlesi olarak ortaya çıkmamız en gerekli bir vicdan görevimizdir.

Zira bu konuda bozgunculuk yapacak insanlara hoşgörü göstermek, büyüklük göstermek terbiye eseri değil, belki bir milletin mutluluğuna, şerefine, namusuna göz dikmiş insanlara hoşgörüdür ki, hiçbir vakit, hiçbir birey buna izin veremez.” [4]

“Basın susturulamaz”, “ifade özgürlüğü”, “demokrasi engellenemez” söylemi tehlikeli ve soyuttur. Tehlikelidir, çünkü her şeyi demokrasinin, ifade hürriyetinin içine koyup istediğinizi savunabilirsiniz. Soyuttur, çünkü herkese göre tanımı değişik olabilir. Bunlardan ne anladığınızı belirtmeliyiz.

Atatürk’ün belirttiği gibi ulusal egemenliğe dayanmayan her özgürlük, eşitlik, adalet talebi bölünmeye hizmet eder. Bireysel hürriyeti, toplumsal hürriyetten üstün tutmamış, aksine toplumsal hürriyete, milletin ve devletin ortak çıkarına bağlı tuttuğunu şu şekilde açıklamıştır:

“Bireysel hürriyeti düşünürken, her bireyin ve elbette ki bütün milletin ortak menfaati ve devletin varlığı göz önünde bulundurulması zorunludur. Anlaşılıyor ki, bireysel hürriyet yalnız olamaz. Diğerinin hak ve hürriyeti ve milletin ortak menfaati bireysel hürriyeti sınırlar…bireysel hürriyet derecesi, devletin çalışmasını zayıflatmaması gerekir.” [5]

Mustafa Kemal Atatürk, “tekke ve zaviyeleri kapatmayayım, bunlar bireysel hürriyet, fikir hürriyeti kapsamındadır” demedi. Atatürk Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (Partisi) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı milletin bölünmez bütünlüğüne aykırılıktan kapattırdı. Kimilerin dediği gibi “gasp edilen halk iradesidir”, “şu kadar oy aldı, halkın iradesi” demedi. HDP’li belediyelere kayyum atanmasına da Atatürk’ün bu tavrıyla yaklaşmak gerekir. HDP, “adayları Kandil belirledi, Öcalan’ın heykelini dikeceğiz, sırtımızı PKK’ye yaslıyoruz, PKK’nin tükürüğünde boğulacaksınız” dedi mi dedi. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde PKK marşı okudu. Anayasamızda üniter devlet olmaktan bahseder. HDP’nin bu tavırları anayasamıza, yasalarımıza yani hukuka aykırı değil mi?

Özetle demokrasi ayrı, milli egemenlik ayrı, emperyalizme, yobazlığa, bölücülüğe karşı mücadele ayrı hususlar değildir. Hepsi birbirine ve en temelde bağımsız ve üniter devlet olarak yaşamaya bağlıdır. “Demokrasiye uygun ama üniter devlete, laikliğe aykırı” bir durum savunulamaz. Zaten böyle bir cümle sakattır. Birbirine bağlı hususun zıt anlamlar içermesi olasılığı olamaz.

Bu bakımdan ifade özgürlüğü, demokrasi, adalet, özgürlük, eşitlik, halk iradesi gibi kavramlar soyuttur ve ancak milli egemenlikle anlam kazanır. Dahası milli egemenliğe; yani bağımsız, laik, üniter devlet şeklinde çağdaş uygarlığı geçme hedefi içinde yaşama iradesini bozucu yönde yorumlanamaz.

TARİHÇİ

MUSTAFA SOLAK

Kaynak: Teori.com

[1] Mustafa Kemal Atatürk, Yayına Hazırlayan: Afet İnan, Medeni Bilgiler, 2. Basım, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2010, s.52.

[2] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I, 3. Baskı, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1997, s.225.

[3] Age, s.326; Sami N. Özerdim, Atatürkçü’nün El Kitabı, 2. Baskı, ADD Yayınları, 2014, s.159.

[4] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.2, 3. Baskı, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1997, s.146.; Hâkimiyeti Milliye, 26.3.1923.

[5] Atatürk, age, s.82-83.

MHP DOSYASI /// VİDEO : MHP Resmen Açıkladı – Demokrasinin Gelmesine İzin Vermemeliyiz


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=OjCw3034FG8&feature=youtu.be

MHP Genel Başkan Yardımcısı’ndan skandal sözleri için açıklama

Yıldırım, yaptığı yazılı açıklamada, bir televizyon kanalında yerel seçime yönelik ifadelerinin çarpıtıldığını belirtti.

İfadelerinin "hükümeti devirmek maksadıyla devletin tüm kurumlarının topyekün iflas etmesine razı gelen mahfillerce ısrarla çarpıtılarak, şahsı ve mensubu bulunduğu siyasi gelenek hakkında akla ziyan tezviratlara dönüştürüldüğünü" kaydeden Yıldırım, açıklamalardan başka bir anlam çıkarmaya, şahsını "demokrasi düşmanı" diye yaftalamaya çalışmanın teke altında buzağı aramak olduğunu ifade etti. Yıldırım, bu çabaları "beyhude gayretler" olarak niteledi.

Milliyetçiliğin sınıfsal ayrımların tamamını reddettiği için demokrasinin hem ikiz kardeşi hem teminatı olduğunu belirten Yıldırım, şöyle devam etti:

"Bu zamana kadar ülkemizde demokrasinin muhafazası, inkişafı için siyasal, sosyal en ağır bedelleri ödemek pahasına nasıl tavizsiz bir mücadele vermişsek, bundan sonra da bu mücadelemiz aralıksız sürecektir. 367 krizine alkış tutanların, ülkemizi hükümetsiz bırakmaya gayret gösterenlerin, seçim sonuçlarını bloklaşma, cepheleşme malzemesi yapanların, darbe savcılarını kutsayanların bizim demokratik olgunluğumuzu anlamaları halihazırda zaten imkansızdır."

– "Kaosa, kargaşaya, kavgaya tevessül etmezler"

"En kötü demokratik nizamı, en iyi ihtilal yönetimine" tercih eden, "Önce ülkem ve milletim, sonra partim" anlayışını kendine şiar edinen bir geleneğin mensuplarının ancak birliğin, dirliğin, kardeşliğin, huzurun, barışın temini için çalışacaklarını ifade eden Yıldırım, şunları kaydetti:

"Kaosa, kargaşaya, kavgaya tevessül etmezler. Bekasına sahip çıkan Türk milleti de bilsin ki, onun öz evlatları olarak biz, ne bu kuru gürültülere pabuç bırakırız, ne kutlu mücadelemizde bir anlık dahi atalete kapılırız. Bu toprakların üzerinde başımız dik ve hür yaşamaya olan yeminimizden de asla ve kata vazgeçmeyeceğiz."

AVRUPA BİRLİĞİ DOSYASI /// Teoman Ertuğrul TULUN /// “TÜRKİYE MÜKEMMEL BİR DEMOKRASİ OLSAYDI BİLE MERKEL VE . SARKOZY TÜRKİYE’Yİ AB’DE İSTEMEYECEKTİ”


Teoman Ertuğrul TULUN /// AP TÜRKİYE RAPORTÖRÜ PİRİ HER ZAMAN ŞÜPHE DUYULAN BİR HUSUSU DOĞRULADI: “TÜRKİYE MÜKEMMEL BİR DEMOKRASİ OLSAYDI BİLE MERKEL VE […] SARKOZY TÜRKİYE’Yİ AB’DE İSTEMEYECEKTİ”

Kısa süre önce yayınlanmış olan iki Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) analizinde önce 1915 olaylarına vurgu yaparak Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 13 Mart 2019 tarihli Türkiye kararını ele aldık, ikinci analizde ise AP Türkiye raportörü Kati Piri’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB üyeliğine dair değerlendirmesine atıfta bulunduk.[1]

İkinci analizimizde belirtildiği üzere, 2014’ten beri AP’nin Türkiye raportörü olarak görev yapan Kate Piri ile yapılan bir söyleşi kısa bir süre önce Brüksel merkezli Barış ve Adalet Platformu (PPJ) web sitesinde yayınlanmıştır.[2] Bu söyleşide Piri’ye bazı anlamlı sorular yöneltilmiş olup, bunlara verilen yanıtların daha ayrıntılı biçimde ele alınmasına gereksinim bulunmaktadır.

Değinilmesi gereken sorulardan ilki, Türkiye’nin dini kimliği ile ilgilidir. Söyleşiyi yapan kişinin, “Bazı kişilerin AB’nin Türkiye’yi Müslüman bir ülke olduğu için istemediğine ilişkin fikrine ne dersiniz?” şeklindeki sorusunu Kati Piri aşağıdaki gibi yanıtlamıştır:

“ Hıristiyan-Demokrat siyasi ailesi hep bu fikirde olmuştur. (Bu grup) Bütün AB’yi yönetiyor mu? Hayır. (Bu grubun) AB üzerinde büyük bir etkisi var mı? Evet. Ancak, kesin olarak, AP’nin üyelik müzakerelerinin resmi olarak askıya alma çağrısının nedeni bu değil.”[3]

Bu yanıt bize AP’deki Hıristiyan Demokratların takıntılı dinsel zihniyetinin ipuçlarını vermektedir. Söz konusu Hıristiyan Demokratlar grubu resmi olarak “Avrupa Halk Partisi Grubu” olarak isimlendirilmektedir.[4] Başkanları, Bavyera Hristiyan Sosyal Birliğinden (Bavyera CSU-Hristiyan Sosyal Birliği) Manfred Weber’dir. Weber örneğinde olduğu gibi, bu grubun belli başlı üyelerinin zihniyeti, Türkiye gibi Müslüman çoğunluğa sahip bir ülkeye karşı düşmanca siyasi duruşlarını şekillendiren köktenci Hıristiyan inançlarını temsil etmektedir. Bu zihniyet, Batı kamuoyu ve akademik çevreleri bağlamında yaratılan “İslamcılık” teriminin temsil ettiği öne sürülen zihniyetin aynıdır. Eğer “İslamcılık” bağlamında “İslamcılar” varsa, köktenci Hıristiyan Demokratlar, “Hıristiyancılık” bağlamındaki “Hıristiyancıları” temsil etmektedirler. Müteveffa William Safire’ın makalelerinin birinde belirttiği gibi, “Açıkçası, Hıristiyan ve Hıristiyancı sıfatları arasında anlam bakımından bir fark vardır.”[5] Bu “Hıristiyancılara” bazıları “aşırı sağ Hıristiyan haçlıları” şeklinde atıfta bulunmaktadırlar.

Uluslararası basın Manfred Weber ’in görüşlerini şu şekilde nakletmektedir: “Yaklaşan Avrupa seçimlerinde Avrupa Halk Partisi’nin (EPP) önde gelen adaylarından Manfred Weber, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olamayacağını belirtti, Avrupa Komisyonu başkanı olursa katılım müzakerelerine son vereceğini sözlerine ekledi.” Bu ifadelerin mantığını aslında Kati Piri’nin “Türkiye bir Müslüman ülke ” şeklindeki sözleri açıklamaktadır.[6] Bu zihniyet bence, günümüzün haçlı zihniyetinden başka bir şey değildir.

Bu söyleşide üzerinde durulması gereken en çarpıcı bir nokta, Piri’nin CDU lideri Angela Merkel’in Türkiye’ye yönelik tutumu ile ilgili sözleridir. Piri bu hususta aşağıdaki açıklamaları yapmaktadır:

“Diğer hata, AB’nin katılım süreci konusunda her zaman dürüst olmaması gerçeğidir. Geçtiğimi günlerde bir konferanstaydım ve bir Türk katılımcı, ‘Bu AB parlamentosu oylamasından sonra, Tanrıya şükür, hala Merkel’e sahibiz’ dedi. Ve ben gülmeye başladım, "Ciddi misin?" diye düşündüm. Merkel, 2005’ten itibaren muhtemelen Türkiye’nin üyelik sürecine hiçbir zaman inanmayan bir kişi. Bu ikiyüzlülük. Türkiye mükemmel bir demokrasi olsa bile, Merkel ve örneğin Sarkozy Türkiye’yi AB’de istemeyecekti. Benimle olan fark bu. Ben, Türkiye’nin AB’ye ait olmadığını düşünmüyorum. Bence o (Türkiye) bir Avrupa ülkesi…

Benim grubum, Sosyalistlerin ve Demokratların İlerici İttifakı, her zaman Türkiye’nin AB üyesi olmak için aday bir ülke olduğuna ve olması gerektiğine inandı. Bu konudaki tutumumuz değişmedi, ancak Türkiye içindeki gelişmeler büyük ölçüde kötüleşti. Bu nedenle, AB’de Türkiye’nin üye olmasını istemeyen kişiler olduğu açıktır. Halkın daha büyük bir bölümünün bile bu görüşte olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son birkaç yılda yaptıklarını görmemizden de dolayı. Bu şeyler birbirlerini etkiliyor.”[7]

Beş yıl boyunca Türkiye raportörü olarak görev yapan Piri’nin yukarıda değinilen sözleri Angela Merkel’in bir Hristiyan Demokrat olarak Türkiye’ye yönelik önyargılı yaklaşımını özlü biçimde açıklamaktadır. Görüşlerini bazı nezaketsiz AB politikacılarına kıyasla incelikli ve daha sağduyulu bir şekilde dile getirmesine rağmen, Merkel’den daha fazlasını beklemek gerçekçi olmazdı. Piri’nin söz ettiği Türk katılımcı, büyük olasılıkla Merkel’in bu incelikli tavrına dikkat çekmek istiyordu. Kanımca, AB politikacılarının, Türk halkının büyük çoğunluğunun dışardan gelen kibirli davranışlardan hoşlanmadığını ve Türkiye’den gelen sert tepkilerin normal bir hükümetin vereceği tepki olduğunu ve bu tepkilerin Türk halkının büyük kesimleri tarafından desteklendiğini öğrenmeleri gerekir. Bu hususlar ışığında, AB politikacıları, değerlendirmelerini yalnızca, Türkiye aleyhtarı AB siyasetçilerini ne duymak istiyorlarsa onunla beslemek eğiliminde olan, Türk halkının büyük çoğunluğunun görüşlerini temsil etmeyen ve kendi kendinden nefret eden bir oryantalist zihniyete sahip gruplara dayanarak yapmamalıdır.

Türkiye, kökleri 1877’ye kadar giden donanımlı bir demokrasi deneyimine sahiptir. Sıklıkla yapılan seçimlere katılım oranları AB ülkelerine kıyasla belirgin şekilde yüksek olan bir ülkedir. Son yerel seçimlerin göstermiş olduğu gibi, sadece yasal olarak değil töresel olarak da iyi tanımlanmış bir demokratik davranış kurallarına sahiptir. Türkiye’nin AB’deki ortaklarının Türkiye demokrasisini adil bir şekilde değerlendirmelerinin zamanı gelmiştir. Türk halkı böyle adil bir değerlendirmeyi hak etmektedir.

*Fotoğraf: https://www.dreamstime.com

[1] Teoman Ertuğrul Tulun, “European Parliament’s Unconstructive Approach Towards Turkey”, Center For Eurasian Studies (AVİM), 20 Mart 2019, blm. Analysis, 2019/6, http://avim.org.tr/en/Analiz/EUROPEAN-PARLIAMENT-S-UNCONSTRUCTIVE-APPROACH-TOWARDS-TURKEY; Teoman Ertuğrul Tulun, “Allowing Cyprus in (EU) Without a Solution to Cyprus Problem… is a Bıg Mistake”, Center For Eurasian Studies (AVİM), 04 Ocak 2019, blm. Analysis, 2019 / 7, https://avim.org.tr/en/Analiz/ADMISSION-BY-KATI-PIRI-ALLOWING-CYPRUS-IN-EU-WITHOUT-A-SOLUTION-TO-CYPRUS-PROBLEM-IS-A-BIG-MISTAKE.

[2] José Miguel Rocha, “Kati Piri: ‘Our Red Line on Turkey Has Been Crossed, and That Is How We Have Ended up with Our Position Today ’”, Platform Peace & Justice, 12 Mart 2019, blm. Brussels Talks, http://www.platformpj.org/kati-piri-our-red-line-on-turkey-has-been-crossed-and-that-is-how-we-have-ended-up-with-our-position-today/.

[3] Rocha.

[4] “Manfred Weber”, Group of the European People’s Party, t.y., http://www.europarl.europa.eu/elections-2014/en/political-groups/group-of-the-european-people%27s-party-(christian-democrats)/.

[5] William Safire, “Isms and Phobias”, New York Times Magazine, 15 Mayıs 2005, blm. Archives, https://www.nytimes.com/2005/05/15/magazine/isms-and-phobias.html.

[6] Paul Carrel, review of Turkey cannot become an EU member, says EPP’s Weber, tanıtım yazarı Catherine Evans, Reuters, 06 Mart 2019, blm. World News, https://www.reuters.com/article/us-germany-politics-csu/turkey-cannot-become-an-eu-member-says-epps-weber-idUSKCN1QN1A9.

[7] Rocha, “Kati Piri: ‘Our Red Line on Turkey Has Been Crossed, and That Is How We Have Ended up with Our Position Today ’”.