ARAP DOSYASI : DEDESİ SURİYELİ OLAN ALP TÜRK – ARAP İLİŞKİLERİNİ DEĞERLENDİRDİ (İNGİLİZCE)


Alp Can Utku : Why do Turkish people get offended when they are mistaken as Arab ?

Alp Can Utku, knows Turkish

My grand-grand father (grandpa of my dad) is apparently from Syria, which is counted as Arabs. And I feel those roots especially in my food preference. No one ever told me that I looked like Arabs (maybe because of my looks, not sure) but obviously I would not react negatively if someone thought that I am an Arab, since I believe in people and cultures – not nationalities. Turks are definitely not Arabs when you compare two cultures. Even Arabs are pretty diverse in itself.

Despite the fact that every nation has its good and bad people, unfortunately, I heard that the Arab stereotype in most people’s minds are pretty bad and hard to be changed until they see a great Arabic person. When someone codes you as Arab, the stereotype comes with many types of primitive behavior, vandalism, vulgarity and of course riding camels. No one really wants to be matched with those traits. No offense, these are not my thoughts. These are what I have heard.

Turkish culture is a great mix of Turkish, European, Balkan, Asian and Arab cultures. Turkey is a very diverse country in terms of tolerating many different cultural aspects. We are people who eat Mediterranean mezes before an Arabic-influenced kebab dinner, and finish with a dessert from the heart of Anatolia. A Turkish Christian person would eat Iftar dinner together with Muslim friends with all the blessings. That is the great thing about Turkey.

Unfortunately the right-wing parties ruling the country for many (50) years slowly changed the situation to a much less tolerant social order by polarizing the people in many ways and screwing up the education system. People are still doing their best to resist this change but the change is coming like a frog slowly being boiled.

And please, please don’t believe people who think Turk means Muslim. The word Turk never meant Muslim. Turkish history is at least 900 years older than Islam history and 1200 years older than the widespread introduction of Islam to the Turks. The first known organized Turkish community is the Hun Empire which was established in the 3rd Century BC. Islam starts in the 6th century AD. The original religion of ancient Turks is Tengriism, which is similar to Shamanism, and many Turkish culture and beliefs have their roots there. Actually most Turks that define themselves as Muslim do not really practice the religion at all. I call it ‘cultural Islam’, since the aspects of being a muslim like fasting in Ramadan or Muslim funerals, or the world “Allah” (Arabic for the word God) are embedded in the culture of Republic of Turkey.

If you did not do it yet, go to Turkey, meet all the great people there. Then go to Arabic countries. I am sure you will see a lot of difference, and maybe you can see some facts that would answer your actual question about being offended by being called Arab.

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TEK BİR İHRAÇ ÜRÜNÜMÜZ VAR !!!


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/tek-bir-ihrac-urunumuz-var/

Bugün ağırlıklı olarak Batı olmak üzere, dünyanın her yerinde Türkiye’nin bekası, güvenliği, çıkarları ve geleceği için olumsuz gelişmeler yaşanıyor ve Türkiye sanki çoklu organ yetmezliğine doğru gidiyor! Bunun nedeni ise bizzat iktidar tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin bağışıklık sisteminin çökertilmiş olmasıdır.

Daha geçen ay Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öngören raporu kabul etti. 2018 Türkiye Raporu’nda ülkemiz için tek bir olumlu kelime bile yok! İktidar tabii ki bu rapora veryansın etti. Halbuki; bu raporlarda daha önce Türkiye’deki iktidara methiyeler düzerlerdi. İktidar da Türkiye’de kendisine yönelik muhalefeti baskılayabilmek için “bak çağdaş dünya bizim için böyle güzel şeyler söylüyor” derdi. Burada “sizin için söyledikleri iyi ise güzel, kötü ise tu kaka” yaklaşımı; sizin inanılır, güvenilir ve tutarlı olmadığınızı gösterir.

Dün Zarar Verdiler, Bugün de Veriyorlar!

Elimizi vicdanımıza koyalım ve kendi kendimize soralım; “Bu raporlarda ve Türkiye hakkında yapılan değerlendirmelerde abartı var mıdır?” diye. Tabii ki var! Hatta; FETÖ’nün de dahli var! Ağırlıklı olarak Avrupa ve ABD olmak üzere; FETÖ unsurları dünyanın her tarafında kin, nefret, aldatılmışlık ve intikam duyguları ile görünürde iktidarın, gerçekte ise Türkiye’nin aleyhinde faaliyette bulunuyorlar. Bu kapsamda; yabancı gizli servislere angaje oluyorlar ve hizmet ediyorlar. Demem o ki; dün sevişiyorlardı, ülkemize zarar verdiler, bugün kavga ediyorlar, yine ülkemize onanmaz zararlar vermeye devam ediyorlar. Her ikisi de çağdışı “Siyasal İslamcı” ideolojiye ve geçmişin aklı olan “Yeni Osmanlıcı” hayale sahip!

Bugün ülkemizde; hukuk, adalet, insan hak ve özgürlükleri ile demokrasi adına tüm kazanımlarımız aşındırılmış ve yok edilme aşamasına getirilmiştir. Demokrasinin olmazsa olmazı olan kuvvetler ağırlığı fiilen yok edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kontrol ve denge mekanizmaları patlatılmış ve sistem bir anlamda Ortaçağ’ın yönetim biçimi olan monarşi (tek adam yönetimi) durumuna getirilmiştir. İktidarın, yıllarca görünürde “Milli İrade” fetişizmi yaptığı halde 31 Mart yerel seçimlerinden sonra milli iradeye zerre kadar saygısının olmadığını gördük. Biz bu gelişmeleri ve daha da fazlasını yabancı raporlardan değil, bu ülkede yaşayarak, acı çekerek gördük ve deneyimledik.

Kimmiş Stratejik Müttefik?

Türkiye hakkında ABD’deki gelişmeler ise daha korkunç. Geçen hafta (9 Nisan 2019) ABD’de, Marco Rubio ve Bob Menendez adlı iki senatör, Senato ve Temsilciler Meclisi’ne “Doğu Akdeniz Güvenlik ve İş Birliği” adlı bir yasa teklifi verdiler. Aynı gün, Mısır Devlet Başkanı Sisi Beyaz Saray’da, ABD Başkanı Trump’la görüşme yaptı ve sonrasında Mısır’ın Ortadoğu’da ABD’nin stratejik müttefiki olduğunu açıkladı. Bu yasa ile;

  1. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki stratejisine yeni bir şekil veriliyor,
  2. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik alanında ortaklığı ve girişimleri destekleniyor,
  3. Yunanistan ve GKRY’ye parasal destek veriliyor,
  4. GKRY’ye yönelik silah ambargosu kaldırılıyor,
  5. Türkiye’nin S-400 hava savunma silahını alması durumunda F-35’lerin Türkiye’ye teslimi durduruluyor.

Herkes Türkiye’ye Baskı ve Şantaj Uyguluyor!

Yine geçen hafta, ABD Kongresi’nin Silahlı Kuvvetler Komitesi üyeleri Jim Inhofe ve Jack Reed ile Dış İlişkiler Komitesi’nin kıdemli üyelerinin beraberce kaleme aldıkları ve New York Times’da yayımlanan “Ya ABD Savaş Uçağı Ya da Rus Füze Sistemi. İkisi Birden Değil” başlıklı ortak bildiri ve 10 Nisan 2019’da 15 Senatör tarafından ortak imzayla verilen sözde Ermeni soykırımının tanınması ile ilgili olarak verilen yasa teklifi ise ülkemiz hakkındaki olumsuz gelişmelerden sadece birkaçı.

Geçtiğimiz gün, ABD‘nin Türkiye Büyükelçisi olması beklenen David Michael Satterfield, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’nun sorularını yanıtlarken; Türk-ABD ilişkilerinin zorlu bir dönemden geçtiğini, Türkiye’nin doğru stratejik kararları vermesi için baskı yapacağını söyledi.

Evet, herkes Türkiye’ye baskı ve şantaj yapıyor. Şantaja gerek kişisel gerekse ülke olarak bir kere izin verirsen, artık arkası kesilmez. ABD, şantaj yaparak papazını aldı! Aynı şeyi Merkel liderliğinde Almanya da yaptı. ABD baskı yaparak, Türkiye’nin Çin’den almaya karar verdiği teknoloji transferini de içeren hava savunma füzelerini iptal ettirdi. Türkiye, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra Rusya tarafına savrulduğu için S-400 füzelerini almaya karar verdi. Halbuki kısa bir dönem önce de Rusya’ya karşı NATO’yu yardıma çağırmıştı. Böyle bir iradeye kimse güvenmez, sadece kullanmayı düşünür.

Boşuna Gayret, Öldüremezsiniz!

Bunlar başımıza hep iktidarın Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisinden ve onun “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden vazgeçmesinden, hayaller peşinde koşan, gerçekçi ve akılcı olmayan ve tarihimizin bin bir çileyle dolu acılı geçmişinden ders almayan dış politika yanlışları yüzünden meydana geldi. Aynı rotada seyrettiğimiz sürece, daha da büyük felaketlere müncer olacağız.

Bugün, Türkiye’nin çağdaş dünyaya satabileceği tek bir ihraç ürünü var. Bu da Atatürk’tür. Yeni Zelanda Başbakanı bile bu konuda ders verdi. Atatürk’ü ve yaptıklarını çıkarırsanız, geriye karanlık Ortaçağ kalır. İktidar bunu beceremese de Atatürk’ü bilerek ve isteyerek öldürmeye kalktı. Ama Atatürk aksine büyüdü, daha da büyüyecek! İktidarın bilmediği ve anlayamadığı şey; fikirlerin baskıyla, yasaklamayla, sahibinin adını kaldırmakla silinemeyeceği ve öldürülemeyeceği idi!

Türker Ertürk

TARİH : CUMHURİYET DÖNEMİ “AYYAŞLAR DÖNEMİ” DİYENLERE KAPAK OLSUN /// OSMANLI’DA ALKOLLÜ İÇKİ SATIŞLARI


CUMHURİYET DÖNEMİ “AYYAŞLAR DÖNEMİ” DİYENLERE KAPAK OLSUN /// OSMANLI’DA ALKOLLÜ İÇKİ SATIŞLARI

Yıl 1890…

II. Abdülhamit’in hükümdarlık dönemi. İsviçreli Bomonti Kardeşler Feriköy’de ve Vasil isminde bir Yunanda Şişlide bira imalathaneleri kurdu. Üretmekle kalmadılar; bahçelerinde halka satış yaptılar.

İki yıl sonra…

O tarihte Osmanlı egemenliğindeki Selanik’te de “Olimpos Bira ve Şampanya Fabrikası” açıldı. Sahipleri Osmanlı vatandaşı Mizrahi ve Fernandez adlı Allatini Kardeşler idi. Kurucuların “arz tezkiresi”ne olumlu yanıt veren

II. Abdülhamit’ti…

Bira işi kazançlıydı. Osmanlı birayı sevmişti.

Bomonti Kardeşler imalathaneyi fabrikaya dönüştürdü; sermayelerini hep artırdı. Üstelik işletmelerine soğuk hava tesisleri ilave ederek “alt fermantasyon” bira imal etmeye başladılar. Yılda 7 milyon litre bira üretiyorlardı. Ve zamanla üretimi 10 milyon litreye kadar çıkardılar.

Sadece İstanbul değil; Trakya ve Marmara Körfezi kıyılarından Eskişehir’e kadar uzanan bölgede “Bomonti Bira Bahçeleri” kurdular.

Oluk oluk para kazanınca rakiplerin çıkması kaçınılmazdı.

İstanbul Büyükdere’de “Nektar Biracılık” 1909’da kuruldu. Bira imalatında memba suyu kullanarak kısa sürede pazarda iyi pay sahibi oldular. İkram ve Sabah gazetelerine reklam vermelerinin bunda payı vardı kuşkusuz.

İki şirketin birbiriyle giriştiği rekabet bira fiyatlarını hayli düşürünce iki firma daha fazla zarar etmemek için birleşme kararı aldı; 1912 yılında “Bomonti-Nektar Birleşik Bira Fabrikaları” kuruldu. İşleri büyüttüler; “Aydın Bira Fabrikası”nı açtılar. Bomonti-Nektar sadece bira ile sınırlı kalmadı ve İzmir’de ilk rakı fabrikalarını kurarak büyüdüler.

Keza Osmanlı’da…

1911’de kurulan “Milli Bira Fabrikası Osmanlı AŞ” ve 1919’da kurulan “Büyük Sulh Bira Fabrikası” gibi işletmeler faaliyete geçti. Mehmet Sabit Bey veya Ata Rauf Bey gibi Müslümanlar yöneticilik yaptılar.

Çamlıca Belediye Bahçesi ve Tepebaşı Belediye Bahçesi gibi resmi kurum olan belediye bahçelerinde bira içiliyordu. Bomonti birası 40 para ve Avrupa birası ise 5 kuruştu!

Kuşkusuz Osmanlı’da Müslümanlara içki yasaktı. Bira fabrikalarında çalışan 367 kişinin kaçı Müslüman bilmiyoruz. .

Osmanlı’da bira içenlerin ne kadarı Müslüman bilmiyoruz.

Ama…

Biraya “Fatma ananın helvası” diye şifreli bir isim verildiğini biliyoruz.

Osmanlı’da ortalama 8-9 milyon litrelik birayı tüketecek gayr-i müslim olmadığını biliyoruz!

Osmanlı döneminde/ 1910 yılında 11 milyon litre bira tüketim düzeyine Cumhuriyet döneminde ancak 1943’te ulaşıldı …

ANALİZ /// SİNAN İPEK /// V FOR VENDETTA : MASKENİN ARDINDAKİ FİKİR


SİNAN İPEK /// V FOR VENDETTA : MASKENİN ARDINDAKİ FİKİR

Bizim hikâyemiz de her hikâyede olduğu gibi gelecek vaat eden bir politikacıyla başlar. Oldukça dindar bir adamdır ve tutucu bir partinin üyesidir. Son derece basit görüşlüdür ve politik yöntemlere saygısı yoktur. Ne kadar güç kazanırsa fanatizmi de o kadar artar; daha saldırgan ve daha acımasız biri olur…”

2005 yapımı filmde faşist parti liderinden böyle söz ediliyor. İktidardakilerle başkaldıranlar arasındaki çekişmenin insanlık tarihi kadar eski olan kodları Köroğlu’ndan Robin Hood’a Cesur Yürek’ten İnce Memed’e birçok halk öyküsünde de karşımıza çıkar. Yönetenlerin zalimliği bağnazlığı evrensel bir olgudur.

V for Vendetta’dan bahsediyoruz. 80’li yıllarda iyice muhafazakârlaşmış siyasi ortamdan bunalan ve ülkeyi terk etmeyi düşünecek raddeye gelen Alan Moore‘un kaleme aldığı ünlü bir çizgi romandan uyarlanmıştı.V adlı bir siyasi terörist (ya da ayaklanma liderinin) öyküsünü anlatıyordu.

Peki ama kimdi V? Kendi ifadesiyle “sadece maskeli bir adam”mıydı? Yoksa “V” ile başlayan ve uzayıp giden şaşalı sözcüklerden kurulu bir monologdan anlaşıldığı kadarıyla adaleti yerine getirmeye çalışan bir intikamcı kan davası güden bir gözü kara alçak gönüllü bir vodvil kıdemlisi ve kaderin cilvesine göre yeri geldiğinde canileşebilen bir kurban mıydı?

Film uzun ve ayrıntılı işkence sahneleri ya da yer yer terörizm propagandası gibi algılanabilecek bazı mesajlarıyla biraz kafa karıştırıyordu.

Babam bir yazardı. Tanısaydın severdin. Her zaman şöyle söylerdi: Sanatçılar gerçeği ortaya çıkarmak için yalan söylerler politikacılarsa örtbas etmek için…”

Filmin ana izleği yani iktidardakilerle yönetilenler arasındaki çatışma insanlık psikolojisinde en ilginç dinamiklerden biridir. Sürü hayvanı doğamızda lidere boyun eğme güdüsü vardır. Bu ilkel dürtüyle politik partilerin peşine takılır ve ötekileştirdiklerimize düşmanlık besleriz. Bir avcı topluluğunda liderin peşinden gitmek yararlı olabilirdi ancak çoğunlukla dişileri ele geçirip toplumunu sindiren bir gümüş sırt ilkelliğidir bizi rehin alan. Tiranlar bilinç altlarında yatan motivasyonları bilmeksizin kıyasıya mücadele ederler iktidar için. Her türlü kumpas yalan ve iftiraya başvurmaktan çekinmeyerek rüşvet ve aldatmayla kendilerini zirveye götüren kanalları açarlar.

İnsan doğasında vardır bu. İç savaşa sürüklenmiş Afrika ülkelerinde yamyamlık çocuk kurbanı tecavüzler ve nedensiz şiddetle kendini açığa vurabilir ya da uygar bir ülkede eşcinsellere ve kadınlara yönelik aşağılayıcı eril bir dille kendini gösterebilir. Açgözlü ve görgüsüz Orta Doğu coğrafyasında delicesine bir zenginlik ve anlamsız bir gösteriş merakı şeklinde tezahür edebilir. Görünümü ne olursa olsun iktidar sahipleri ancak ve ancak ezebildikleri zaman iktidarlarının tadına varabilirler. Öte yandan bu kişiler derinlerdeki korkularının da esiridirler.

İşte bu nedenle basını yasaklar ve her türlü muhalefeti susturmaya çalışırlar. Bir süre sonra korkuları o denli büyür ki en ufak bir özgürlük belirtisine hatta genç kızların kahkahasına bile katlanamaz hale gelirler. Sahip olamadıkları ve üzerinde iktidar kuramadıkları her şeye düşman kesilirler. Bütün özgürlük ve yaşam sevinci ibarelerini yok etmeye çalışırlar. Etraflarında görmek istedikleri tek insan tipi boyun eğen dalkavuklardır. Yine de en sadık görünen yandaşlarından bile çekinir kumpaslarına karşı önlem almaya çalışırlar.

Bu maskenin ardında etten fazlası var. Bu maskenin ardında bir fikir var Bay Creedy. Ve fikirlere kurşun işlemez. ”

Tarih hep bunların öyküsünü yazmıştır. Krallar tiranlar firavunlar beyler efendiler lortlar… Sanki ülkeler onlardan ve tarih de onların savaşlarından ibarettir. Genellikle tutucu ve dar kafalı kimselerden oluşan tarih yazıcıları sıradan insanın adını anmaz düzene başkaldıran kahramanları karalamaya çalışırlar. Oysa halkın öyküleri bambaşkadır. Türkülerde zalim beyler değil Köroğlu’undan söz edilir. Kuşkusuz Vendetta da bu türden bir kahramandır. 80’li yıllara damgasını vurmuş Thatcher iktidarının tutuculuğuna lanet etmek için yazılmış Bush’un iktidara geldiği dönemin Amerika’sına uyarlanmıştır. Her ne kadar V üstün bir kahraman olsa da anlatılan öykü bireysel bir intikamın öyküsü değildir. Esasında zulme uğrayanlar zulmedenlerden bile daha ilginç bir psikolojiye sahiptirler. Öyle ya neden kötülüklere boyun eğmektedirler? Salt Stockholm Sendromu ile açıklanabilir mi bu?

Zalimlere karşı koymak neden bu kadar büyük bir cesaret gerektirmektedir? Boyun eğme ve katlanmanın altında yatan psikolojik süreçler nelerdir? Kitleleri bir araya gelerek başkaldırmaktan ne alıkoyar?Zalimin tehdidi özgürlüğün güzel melodisini nasıl olup da bastırabilmektedir? Haksızlığa başkaldırmak neden bu kadar zordur? Bizi engelleyen şey nedir?

İlginç bir şekilde bilim insanları tarafından pek az incelenmiş bir olgudur bu. V’nin Evey’i rehin alıp işkence yapmasının nedeni ondaki korkuyu yenmektir. Onu düşebileceği son noktaya iterek en büyük korkusuyla yüzleştirir. Ancak Evey 1984’teki Winston gibi çözülmez; tersine direnir ve kazanır. Bundan sonrası sadece eylem olacaktır. Kararlı eylemin gücünü hiçbir güç durduramaz. Tipik bir üstün kahraman gibi resmedilen V başkaldırısı için insanların desteğine neden ihtiyaç duymaktadır? Komplosunu tek başına da gerçekleştirebilecek kapasiteye sahipmiş gibi görünmektedir. Bu sorunun yanıtını kendisi şu cümlelerle veriyor:

Bir bina bir simgedir; onu havaya uçurmanın bir simge olması gibi. Simgelere gücünü insanlar verir. Tek başlarına anlamsızdırlar. Yeterli sayıda insan bir araya geldiğinde bir binayı havaya uçurma eylemi dünyayı değiştirebilecek bir simge haline gelebilir. ”

Demek ki V esasında toplumları harekete geçirmek ister. Ona göre bireysel gücün ya da eylemin bir anlamı yoktur; başarılı olsa bile… Bir eylem ancak kitleleri harekete geçirdiğinde anlamlıdır. Benzer biçimde bir simge de ancak kitlelerin hayal gücüne seslenebildiği ölçüde anlam kazanır. Bir suikast tek başına anlamsız bir terör eylemi olabilir. Ancak doğru biçimde yapıldığında düzeni alt üst de edebilir. V’nin dört yüz yıl önce yaşamış Guy Fawkes adlı bir İngiliz suikastçısının maskesiyle dolaşmasının anlamı da bu olmalıdır.

Guy Fawkes

Görüldüğü gibi V kitlelerin gücünü harekete geçirmeye çalışmaktadır. Ona göre girişilen herhangi bir bireysel eylem birçoklarına anlamsız gelebilecek bir şiddet gösterisi olmaktan öteye geçemeyecektir. Film popüler kültürde öylesine derin izler bırakmıştır ki başta Anonymous olmak üzere birçok muhalif grup bu maskeyi kullanmıştır. Hatta maske filmin ya da çizgi romanın da ötesinde bir ün kazanmıştır. Birçok sokak eyleminde hâlâ kullanılmaya devam ediyor. Ancak şunu da eklemeliyiz ki maskenin telif hakkı Time Warner şirketine ait. Yani protestocular bu maskeyi satın almakla zenginleri biraz daha zenginleştiriyorlar. Bu tuhaf ironiyi de not düşelim.

Hatırla… Hatırla… 5 Kasım’ı hatırla… Patlamayı ihaneti ve komployu…”

Not: Bu yazı ilk kez Trip derginin Haziran 2018 sayısında yayımlanmıştır.

Sinan İpek

LİNK :

ANALİZ /// Osman Başıbüyük : Beka Meselesi


Osman Başıbüyük : Beka Meselesi

Kendimize karşı dürüst olmazsak Hristiyan Batı karşısında her zaman yenilmeye mahkûm oluruz. Son kalan varlıklarımızı satıp yeni borçlar bularak sorunu çözemeyiz. Bu hareket tarzı mevcut iktidarın ömrünü uzatırken memleketin sonunuhazırlamaktan başka bir işe yaramaz.

Sun Savunma Net 28 Mart 2018

Arapçadan dilimize geçen “beka” kelimesi devletin varlığını iç ve dış tehditlere karşı devam ettirmesi anlamına geliyor. Kuruluşundan 96 yıl sonra bugün Türkiye’nin bekasının tehlikede olup olmadığını tartışıyoruz. 17 yıldır kesintisiz iktidarda olan Cumhurbaşkanı Erdoğan yerel seçimlerde kendilerine oy verilmezse ülkenin bekasının tehlikeye gireceğini iddia ediyor. Gerçekten böyle bir tehdit varsa çok ciddi tedbirler almak gerek. Ama maalesef kendisi de kamuoyu da gerçek beka tehlikesinin farkında değil.

Yaklaşan tehlikeyi kavramak ve doğru tedbirleri almak için bekasını devam ettirememiş bir örneğe bakmak çok faydalı olacaktır. Bundan önceki devletimiz Osmanlı İmparatorluğu 200 yıl beka mücadelesi verdikten sonra başarısız olarak tarih sahnesinden çekilmiştir.

Beka Sorunu ve Osmanlı Örneği

Elbette Osmanlı’nın yıkılmasının birçok sebebi vardır. Ancak belki de en önemli sebep üretimsizliktir. Ülke 16’ncı yüzyılın sonlarından itibaren teknolojik gelişmelerin gerisinde kalmaya başlayarak yavaş yavaş üretimden kopmuştur. Kendisi üretemez hale gelip pazarlarını dükkânlarını yabancı malları istila edince devlet para kazanamaz hale gelmiştir. Bütçe ciddi açıklar vermeye başlamış açıkları kapatmak için koyulan ağır vergiler vatandaşı ezmiştir. Alım gücü azalan vatandaş ekonominin daha da daralmasına neden olmuştur. Bu sarmalda aç kalan halk defalarca isyan etmiştir.

Osmanlı döneminde halkın devirdiği 8 ila 10 padişah vardır. Osmanlı mutlakıyet ile yönetiliyordu. Padişahın ağzından çıkan kanundu. Güvenlik kuvvetlerinden yargıya kadar her şey ona bağlıydı. Hatta sahip olduğu halife sıfatı da padişaha ayrı bir dokunulmazlık sağlıyordu. Buna rağmen çöküş döneminin padişahları iktidarlarını koruyamadı. Bir kısmı tahttan düşmekle kalmayıp kötü gidişatın bedelini canlarıyla ödedi.

Padişahların tahttan indirilmesi genellikle “Yeniçeri İsyanları” ile açıklanarak geçiştirilir. Aslında konu bu kadar basit değildir. Her isyanın arkasında ciddi bir ekonomik kriz vardır. Halk aç ve perişandır. Bir noktadan sonra Yeniçeriler (güvenlik kuvvetleri) kendileri de maaş alamaz duruma düşünce halkı bastırmaktan vazgeçerek isyanın liderliğini üstlenip padişahları devirmiştir.

Çöküş döneminin padişahlarının hepsi tahtan indirilerek öldürülme korkusuyla yaşamıştır. Bu haklı korku onları para arayışına yönlendirmiştir. Çünkü ekonomiyi ayakta tutacak kaynağı bulamazlarsa iktidarlarını koruyan kesimlere maaş ödeyemezlerse yeni bir isyan kaçınılmazdır. Peki para nereden bulunacak? Maalesef bu konuya fazla kafa yorulmamış işin kolayına kaçılarak borçlanmanın sorunu çözeceği yanılgısına düşülmüştür.

Borçlanmanın Getirdiği Yıkım

Belki biraz ağır olacak ama çöküş dönemi padişahlarının neredeyse tamamı iyi birer dilencidir. Hemen hemen hepsi borç para alabilmek için yabancılara yalvarmış iktidarlarını devam ettirebilmek için devletin bekasını tehlikeye atan birçok tavizi vermekten çekinmemişlerdir.

Devletin bekası açısından kritik eşiğin aşıldığı dönem II. Abdülhamit dönemidir. II. Abdülhamit yabancıların “geri ödeme kabiliyetiniz kalmadı artık size borç veremeyiz” söylemleri karşısında çaresiz kalmış ve dönemin IMF’si “Duyunu Umumiye”nin ülkeye gelmesini kabul etmiştir. 1881 yılında imzalanan Muharrem Kararnamesi ile devletin ana gelir kaynağı Rumeli topraklarının vergisi tuz tütün alkol ipek ticareti ve balıkçılıktan elde edilen vergiler Duyunu Umumiye idaresine bırakılmıştır.

Yabancılar borç geri ödemesi için garanti gelir kaynağı elde edince II. Abdülhamit’in yeni borçlanma taleplerine evet demiştir. II. Abdülhamit ilki 1877 sonuncusu 1908 yılı olmak üzere toplam 13 borç anlaşmasına imza atmıştır.

Yabancılar Osmanlıya her borç verişlerinde yeni tavizler kopartmıştır. II. Abdülhamit döneminde bir ekonomiyi döndüren finans araçları olan bankaların tamamı yabancıların elindedir. Ekonominin can damarları olan demir yolları tramvay hatları limanlar ve deniz ulaşımı yabancıların eline geçmiştir. İletişim araçları posta ve telgraf hizmetleri yine yabancıların kontrolündedir. Havagazı ve elektrik üretimi ile dağıtımını yabancılar yapmaktadır. Üretemeyen gelişmemiş ekonomilerin en önemli gelir kaynaklarından birisi olan madenler de yabancılara satılmıştır. Hatta iş o kadar ilerlemiştir ki tütün yün ve ipek gibi para eden tarımsal ürünlerimizin bile ticareti yabancılar tarafından yapılmaktadır. Yabancılar bununla da kalmamış İzmir bölgesinde Menderes ve Gediz nehirleri arasındaki verimli topraklarımızı da satın almışlardır.

O dönemde yöneticiler varımızı yoğumuzu satın alan yabancılara kötü gözle bakmamış bu işi devlet için bir gelir kaynağı olarak görmüşlerdir. Onların düşüncesine göre bankacılık ulaşım iletişim posta elektrik hava gazı gibi hizmetleri kimin verdiği önemli değildir. Önemli olan vatandaşın hizmet almasıdır. Hatta devlet bu hizmetleri sağlayanlardan vergi alarak gelir dahi elde etmektedir. Ancak dönemin yöneticilerinin gözden kaçırdığı önemli bir nokta vardır. Yabancılar bu hizmetlerden elde ettikleri geliri yurt dışına transfer etmekte Osmanlı topraklarında yatırıma dönüştürmemektedir. Çünkü Osmanlıda yeni yatırıma ihtiyaç duyan bir ekonomik yapı kalmamıştır. Halkın alım gücü çok zayıf olduğundan tüketme kapasitesi çok sınırlıdır. Devletin gelirleri ise ancak idari yapıyı ayakta tutmaya yetecek kadardır.

Ülkedeki şirketlerin yurtdışına kaynak transferinin üzerine bir de çarşı ve pazarlarımızı dolduran yabancı mallara ödediğimiz paralar eklenince yurtdışına kaçan para miktarı daha da artmıştır. Bu yüzden ülkede her zaman para kıtlığı çekilmiş bu kısır döngüde ekonomi sürekli küçülmüştür. Küçülen ekonomiyle devletin toprak olarak küçülmesi doğru orantılıdır. Farklı etnik ve mezhep yapısına sahip olan topluluklar daha iyi bir gelecek için başka arayışlar içine girmiştir. Özellikle halkın açlık sebebiyle isyan edip devletin zayıf düştüğü dönemlerde ülke toprak kaybetmiştir.

Bu süreçte Osmanlı devleti vergi gelirlerini borç ödemesine ayırmak zorunda kalarak ulaşım ve iletişim gibi stratejik sektörlerde söz hakkını yitirerek yatırım ve üretimi canlandırabilecek finans kurumlarına hiç sahip olamayarak önemli bir gelir kaynağı olan madenlerini satarak yabancılara ticareti kontrol etme hakkı veren kapitülasyonları kabul ederek ekonomik hayatın dışında kalmıştır. Elinde ekonomik yetkisi kalmayan padişahlar otomatikman devleti yönetme erklerini de kaybetmiştir. Bir devlet ekonomiye müdahale edecek araçlardan yoksun ise o ülke yarı sömürge demektir. Osmanlı önce yarı sömürge olmuş sonra borçlarının faizini ödeyemez duruma gelince de batmıştır.

Devleti Asıl Batıran Unsur II. Abdülhamit’in Dalkavuklarıdır

Türkiye’de tarihçilerin önemli bir kısmında II. Abdülhamit’in yıkılmakta olan Osmanlının ömrünü uzattığı yönünde bir kanı vardır. Bu kanının aksine Abdülhamit Osmanlının ömrünü uzatmamış tam tersine Osmanlıyı yıkıma hazırlamıştır. II. Abdülhamit’in aldığı borçlarla iktidarı arasında doğrusal bir orantı vardır. Abdülhamit borç alarak ve ekonomiyi yabancılara teslim ederek kendi iktidarını uzatmış ama onun bu politikaları devletin ömrünün kısalmasına sebep olmuştur.

Buradaki en kritik nokta; Osmanlı’nın yaptığı bu ölümcül hatayı fark etmemiş olmasıdır. Hatanın fark edilmemesinin iki temel sebebi vardır. Birincisi mutlakıyet rejiminin baskısı özellikle II. Abdülhamit döneminde yaşanan istibdat ifade özgürlüğünü yok etmiş ifade özgürlüğü olmayan bir ortamda devlet adamı ve aydınlar tartışarak doğru yolu bulma fırsatını kaçırmıştır. İkincisi ve en önemlisi ise dalkavuklardır.

II. Abdülhamit’in 33 yıllık iktidarı döneminde etrafında aydınından askerine iş adamından gazetecisine kadar birçok kesimi içine alan elit bir tabaka oluşmuştu. Bu elit tabaka iktidardan besleniyordu. II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi durumunda bunlar da makam mevki güç ve paradan mahrum kalacaktı. O yüzden Abdülhamit’in hiçbir hatasını yanlışını görmediler; görmek istemediler padişahı uyarmak işlerine gelmedi. Çünkü eleştiri ve uyarılar II. Abdülhamit’in iktidarını zayıflatabilirdi. Onun iktidarının zayıflaması dalkavukların iktidarının zayıflaması anlamına geliyordu. Bu yüzden kraldan daha çok kralcı oldular eleştirenlere herkesten fazla saldırmayı bir görev bildiler. Her türlü yöntemle muhaliflerin sesini kestiler. Böylece yapılan hataların görülmesini engellerken tedbir alınmasının da önüne geçmiş oldular. Dalkavukların bu davranışları padişahların kendisinin çok büyük olduğunu hiç hata yapmadığını zannetmelerine neden oldu. Her şeyin yolunda gittiğini zanneden padişahlar ile kara tabloyu halka tozpembe göstermeye çalışan dalkavuklar maalesef koca devleti yıkıma hazırladı.

Günümüzün Beka Sorunu

Şimdi gelelim günümüze. 2002 yılında 129 milyar dolar olan borcumuz günümüzde 600 milyar dolarlara dayandı. Aldığımız borçları 1 kuruş döviz getirmeyen beton projelerine gömdük. Köprü yol tünel ve hava alanı gibi bu projeler döviz kredileriyle yapıldığından borç taksitlerinin ödenmesi ülkeden inanılmaz miktarlarda döviz çıkışına neden oluyor. Zaten ülkede çoğu sektörde üretim bitmiş durumda her şeyi ithal ediyoruz. Bu sebeple sürekli cari açık veriyoruz. Bu açığı dış borçlanmayla kapatıyoruz.

Ekonominin kötü gidişatını gören yabancılar da artık borç vermek istemiyor. Bankalarda 50 ila 70 milyar dolar civarında donuk kredi var. Bu miktarda para bulunup finans sistemine koyulamaz ise bu krediler batık krediye dönüşecek. Batık krediler iflas ve işsizlik demektir. TÜİK verilerine göre genel işsizlik oranı %13 5’lara çıkmış. Son 1 senede işsiz sayısı 1 milyon artmış. Yeni iflaslarla bu işsizler ordusu daha da büyürse ne olacak? Türkiye’de çalışan kesimin %50’den fazlası asgari ücret ve altında paralar kazanıyor. İnsanlar bu parayı bile bulamazsa toplumsal olaylara gebeyiz demektir.

Geçen sene gıda ithalatına yaklaşık 9 milyar dolar para harcamışız. Dış ticaret açığı verdiğimiz bu ortamda 9 milyar dolar tutarında gıda ithal etmek borç parayla karnımızı doyurduğumuz anlamına gelir. Borç para bulmakta sıkıntı çekersek karnımızı nasıl doyuracağız? Günümüzde ülkeleri dışarıdan yıkmak mümkün değildir. Dış güç ABD bile olsa Türkiye ölçeğinde bir ülkeye hiçbir şey yapamaz. Bizim gibi bir ülke ancak ve ancak içeriden yıkılabilir. Halk aç kalırsa ne yiyecek? Birbirini yer. İşte beka meselesi burada yatıyor. Türkiye yüksek enflasyon işsizlik ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya.

Batan Geminin Malları

Ekonomi çevrelerinde acil olarak 50 ila 70 milyar dolar borç bulmamız gerektiği görüşü hâkim. Bunun için IMF’nin de gelmesine razılar. Pekâlâ bize borç verecek olanlar karşılığında bir şeyler istemeyecek mi? Mesela Varlık Fonuna koyduğumuz değerlerimizle ilgili talepleri olmayacak mı? Zaten Hükümet Varlık Fonuna koyduğu değerleri bir anlamda ipotek göstererek borç almıyor mu? Mesela bize yeni borç verecek olanlar Varlık Fonuna koyduğunuz değerlerinizi satın dese ne olacak?

Örneğin Ziraat Bankası ve Halk Bankasını satsak ne olur? Türkiye karnını doyuramıyor tarımsal üretimin mutlaka artırılması gerekir. Bu artış için kredi lazım. Ziraat Bankası yabancılara satılırsa bu krediyi kim nasıl verecek? İstihdamı arttıran işsizliği azaltan en önemli sektörlerden birisi KOBİ’ler ve küçük esnaftır. Onları ayağa kaldırmak için de kredi gerekiyor. Halk Bankasını yabancılara satarsak bu sektörleri kim nasıl ayağa kaldıracak? En önemli değerlerimizden bir tanesi ETİ Anonim Şirketi ETİ AŞ ile birlikte bor madenlerimiz de satılırsa ne olacak? Türkiye Petrolleri BOTAŞ Borsa İstanbul THY ÇAYKUR gibi kâr getiren ciddi ekonomik değerlerimiz yabancıların eline geçerse devletin ekonomiyi yönetecek hangi araçları elinde kalacak?

Küresel sermaye bütün dünyada finans ve sigorta sektöründen devletin tamamen çıkmasını istiyor. 12 Eylül 1980 Darbesi öncesinde yaşanan ekonomik krizde 24 Ocak kararları hazırlanırken Türkiye’ye kamu bankalarını özelleştirmesi yönünde baskılar yapılmıştı. O zaman bu talebi hiç kimse karşılayamazdı. Çünkü parlamenter sistem vardı. Böylesi bir kararın hesabını hiç kimse Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) veremezdi.

Parlamenter Sistem Ciddi Emniyet Supabıydı Başkanlık Sistemi Büyük Tehlike

Bu tür ciddi kararları almak parlamenter sistemde kolay olmaz. Türkiye’nin Ziraat Bankası Eti Maden gibi Varlık Fonuna koyulan birçok değerini şimdiye kadar kaybetmemesinin ana nedeni parlamenter sistemde uzun süre koalisyonlarla yönetilmiş olmasıdır. Baskılara dayanamayıp memlekete zarar verecek kararları almayı düşünen hükümetler koalisyon ortakları tarafından yıkılmıştır. Beka tehdidini içeren kararlar hep seçim sonrası kurulacak yeni hükümetlere havale edilerek tehlike savuşturulmuş bu sayede milli değerlerimizin elimizde kalması sağlanmıştır.

Şimdiye kadar yabancı dayatmalarına parlamenter sistem ve koalisyonlar sayesinde dayanmayı başarmıştık. Ama bugün Cumhurbaşkanlığı sistemiyle yönetiliyoruz. TBMM tamamen işlevsiz hale getirilmiş durumda. Cumhurbaşkanı tek başına imzalayacağı bir kararname ile tank palet fabrikasını da satabilir Ziraat Bankası’nı da. Bu tür kararları engelleyebilecek politik bir güç veya denetleyebilecek bir mekanizma artık yok.

Bu manada “Başkanlık Sistemi” Türkiye için bir beka tehdidi haline gelmiştir. Bunu şahıslardan bağımsız olarak söylüyorum. Bugün iktidarda ‘‘A’’ kişisi değil de ‘‘B’’ kişisi olsaydı o zaman da aynı tehlike söz konusu olacaktı.

Sorunun Ana Kaynağı “Takiye” ve Takiyeciler

Türkiye aynı Osmanlı’nın son dönemlerindeki gibi karanlık bir tabloyla karşı karşıya çok ciddi problemlerimiz var. Peki problemlerimiz olduğunu kabul ediyor muyuz? Açın bakın televizyonlara nerede hata yaptık ekonomi nasıl düze çıkar tartışması yapılan bir program var mı? Bir tarım ülkesi olarak karnımızı doyuramayacak hale gelmişiz tanzim satış kuyruklarına varlık kuyruğu diyoruz bizi bu duruma düşüren hataları tartışabiliyor muyuz?

Ana akım medyada halka sürekli şu mesaj veriliyor: İyi bir şey varsa mutlaka AKP ve Erdoğan yapmıştır. Ama kötü bir şeyler oluyorsa sorumlusu PKK FETÖ dış güçler veya muhalefettir. AKP’nin veya Erdoğan’ın kötüye giden bir şeyde hiç payı yoktur; onlar asla hata yapmaz.

İktidardan beslenen iş çevreleri bürokratlar akademisyenler gazeteciler kendi iktidarları kendi kazançları kendi bekaları için gerçekleri vatandaştan gizlemeyi tercih ediyorlar. Ama aslında hepsi gerçeğin farkında memleketin kötü yönetildiğini işlerin kötüye gittiğini açık ve seçik görüyorlar. Peki niçin saklıyorlar? Sorun sadece çıkar meselesi mi? Galiba olay bu kadar basit değil.

Gerçek problem Müslümanların inancına sızmış“Takiye” belasında gizli.“Takiye” bir müminin belli durumlarda kendi canını malını ırzını veya başka bir mümin ve müminlerin can mal ve ırzını korumak için ya da çıkacak bir fitneyi önlemek için görüşünü gizlemesi veya en azından susması açık ve aleni bir girişimde bulunmaması anlamına geliyor. Kendisini mümin sanan bazı kimseler herkesi mümin saymıyor. Kendi dininden kendi mezhebinden hatta kendi tarikatından olmayanı düşman görüyor. İktidarda kalmak elindeki gücü kaybetmemek için her yol mubah deyip“Takiye”ye sarılıyor. Kendisiyle birlikte bütün toplumu kandırıyor. Gerçeklerle yüzleşmediği için toplum olarak geri kalmışlığın Batı karşısında ezilmişliğin ana kaynağının kendisi olduğunu fark edemiyor. Müslüman geçinenlerin bu yapığının vatanseverlikle bir alakası yoktur.

Kendimize karşı dürüst olmazsak Hristiyan Batı karşısında her zaman yenilmeye mahkûm oluruz. Son kalan varlıklarımızı satıp yeni borçlar bularak sorunu çözemeyiz. Bu hareket tarzı mevcut iktidarın ömrünü uzatırken memleketin sonunu hazırlamaktan başka bir işe yaramaz. 1980’den beri benimsenen kalkınma modeli yanlış uyanın artık.

Çözüm mü Atatürk’ün ne yaptığına bakmanız yeterli. …

LİNK : https://sunsavunma.net/beka-meselesi/?fbclid=