TSK DOSYASI : Amiral Cem Gürdeniz’den Cihat Yaycı’nın tasfiyesine ilişkin ilk değerlendirme


Amiral Cem Gürdeniz’den Cihat Yaycı’nın tasfiyesine ilişkin ilk değerlendirme

Doğu Akdeniz•

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın görevden alınmasıyla ilgili olarak Aydınlık’a değerlendirmelerde bulundu.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, bugün Resmi Gazete’de yayımlanan bir kararla Genelkurmay Başkanlığı emrine atandı. Yaycı’nın ‘kızağa çekilmesi’ni Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz Aydınlık’a değerlendirdi. "Yaycı’nın görevden alınması sonrası FETÖ kaçaklarının attığı zafer çığlıkları göz önüne alındığında, bu atama kararının yarattığı tesir ile Deniz Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki etkinliğine, personelinin moraline veya FETÖ ile devlet içindeki mücadeleye zarar vermemesini beklemek ve takip etmek, her vatandaşın görevi ve hakkıdır" diyen Gürdeniz, şunları söyledi:

"16 Mayıs sabahı Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın Genelkurmay Başkanlığı emrine atandırıldığı haberi ile uyandık. 2009-2010 yılları arasında Deniz Kurmay Albay olarak emrimde çalışan Amiral Yaycı, Türk deniz tarihinin kaydettiği en önemli akademisyen amirallerden birisi olarak, 27 Kasım 2019 Türkiye-Libya Deniz Sınırlandırması Anlaşması’nın mimarıdır. Muharip subaylığının yanı sıra hem mühendislik hem de sosyal bilimler disiplinlerinde doçentlik seviyesine varan akademik unvanlara sahiptir. Yaycı, aynı zamanda Türkiye’de kamu kurum ve kuruluşları içinde FETÖ ile mücadelede önemli yere sahip FETÖMETRE’yi geliştirmiştir. Kısacası Deniz Hukuku cephesindeki fikirleri, eylemleri ve kitapları ile başta Yunanistan ve GKRY olmak üzere Atlantik Cephe’yi; FETÖMETRE’nin geliştirilmesi ve Deniz Kuvvetleri’ndeki ciddi çalışmaları sayesinde FETÖ ve kripto FETÖ unsurlarını son derece tedirgin etmiş, devletin çıkarlarını korumuştur. Yunan medyası ve FETÖ’cü sosyal medya hesaplarında bu tedirginlik Amiral Yaycı’yı ölümle tehdit edecek boyutlara kadar gelmiştir. 2020 Yaz Şurası’na 2 ay kalan bir dönemde, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de son derece önemli gelişmelerin yaşandığı bir konjonktürde Doğu Akdeniz’deki öncü ve en önemli dış politika unsuru olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın en üst seviye icra makamı Kurmay Başkanı’nın bir hafta sonu oldubittisi ile görevden alınması son derece yanlıştır. Kaldı ki bu gelişmenin kısa bir süre önce firari FETÖ elemanlarının sosyal medya hesaplarından ‘Önemli bir amiral görevden alınacak’ mesajı ile duyurulması daha da vahimdir. Bu karar, ayrıca onaylanmadan önce Deniz Kuvvetleri Komutanı’na danışılmadan alındı ise daha da ciddi bir yanlıştır. Yaycı’nın görevden alınması sonrası FETÖ kaçaklarının attığı zafer çığlıkları göz önüne alındığında bu atama kararının yarattığı tesir ile Deniz Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki etkinliğine, personelinin moraline veya FETÖ ile devlet içindeki mücadeleye zarar vermemesini beklemek ve takip etmek, her vatandaşın görevi ve hakkıdır. Umarım devlet, Amiral Yaycı’nın gelişmiş bilgi ve tecrübe birikimini en iyi şekilde değerlendirmeye devam eder. Unutmayalım, Türkiye’nin 21. yüzyılda en büyük jeopolitik cephesi olan Mavi Vatan Cephesi’nde değil bir gerileme, duraksamaya dahi tahammülü olamaz."

GÜNDEM ANALİZİ /// Prof. Dr. Selçuk DUMAN : İDLİB ÜZERİNDEN KURAMSAL YAKLAŞIMLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ


Prof. Dr. Selçuk DUMAN : İDLİB ÜZERİNDEN KURAMSAL YAKLAŞIMLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Kuram; belirli bir mantıksal örgü çerçevesinde, bir topluma ilişkin sistemli bir şekilde geliştirilen, kuralları olan, planlanmış ve bilimsel bilgiye de temel teşkil eden görüş ve düşünceler bütünüdür.
Bu çerçevede Türkiye’de kuramsal düşüncenin ortaya çıkışı, Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun 19. yüzyılın başlarından itibaren dünyadaki gelişmelere paralel olarak ciddi anlamda yıpranması ve ayrılıkçı hareketlerle karşı karşıya kalması üzerine görülmüştür. 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren batıda eğitim görmüş ve görev yapmış kişilerin batıdaki ulusçuluk kuramını Osmanlı Türk İmparatorluğu’nda da uygulayarak, Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun bir ve bütün kalması için gerekli planlama içerisine girmişlerdir. Osmanlıcılık olarak tanımlanan kuramda amaç; Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan unsurların; dini ve etnik farklılıklarını görmemezlikten gelerek, Osmanlı kimliği ile Osmanlı bayrağı altında bir ve bütün yaşatılması düşünülmüştür. Elbette bu kuram, dönemi itibari ile son derece yerinde bir düşünce olmasına rağmen batıdaki gibi bir Reform, Rönesans, Aydınlanma Süreci ve Modernleşme Sürecini yaşamayan Osmanlı Türk İmparatorluğu’nda karşılık bulmamıştır. Hatta batı ile olan ilişkilerin emperyalizmin Osmanlı coğrafyasını kontrol etme riskinin olduğunu düşünen antiemperyalist görüşler 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmıştır.
19. yüzyılın son çeyreğinde ise Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun önemli oranda Hıristiyan unsurların yaşadığı topraklarının kontrolünü kaybetmesi, ekonomik olarak iflas etmesi, askeri anlamda ağır yenilgi alması ve siyasi anlamda İngiltere’deki iktidar değişikliğinin de etkisi ile korumasız kalması üzerine, II. Abdülhamit tarafından Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun geri kalan ve çoğunluğu Müslüman olan unsurlarını bir arada tutmak ve emperyal ülkelerin iç işlerine karışmasını önlemek için bir denge unsuru yaratmak amacıyla İslamcılık kuramı planlanmıştır. İslamcılık kuramında amaç; Osmanlı Türk İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan Müslüman unsuru ayrılıkçı hareketlerden uzaklaştırarak, ümmet kavramı ile Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde ve halifenin yönetiminde tutmaktır. Diğer yandan emperyalist ülkelerin Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun iç işlerine karışmalarını engellemek için onların sömürgesi olan Müslüman toplumlarla ilişkiler kurarak, emperyalist ülkelere karşı bir denge unsuru yaratmak hedeflenmiştir. Bu kuramda zamanı içerisinde Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun kurtarmak adına son derece iyi planlanmış bir teoridir. Ancak Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun siyasi, askeri ve ekonomik alt yapısı olmadan geliştirilen İslamcılık kuramı ile de kurtarılamayacağı çok geçmeden anlaşılmıştır.
Bu kuramında tutmadığını gören Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun kurucu unsuru olan Türkler; ciddi anlamda fikri tartışmalar yaşamışlar ve büyük oranda birleştikleri kuramsal çerçeve ise Ahmet Rıza’nın 1895’ten itibaren yurt dışında çıkarmaya başladığı Meşveret Dergisinde vücut bulmuştur. Özellikle 1902 yılında Paris’te yapılan Jöntürk Kongresi’ndeki tartışmalar iki farklı kuramsal yaklaşımı ortaya çıkarmıştır ki günümüze kadarda bu kuramsal yaklaşımların Türkiye’de etkili olduğunu söylemek mümkündür.

Ahmet Rıza tarafından ortaya konan kuramsal yaklaşımda Osmanlı Türk İmparatorluğu’ndaki Türk unsur önemli oranda mutabık kalmıştır. Bunlar; Osmanlı Türk İmparatorluğu’nda Türklerin yönetimde tekrar etkili olması, merkezi devlet yapısının güçlendirilmesi ve pozitivist düşüncenin etkin olarak kullanılmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu çerçeveyi esas alarak kurulmuş ve Mustafa Kemal Atatürk; mutlak egemenliğe dayalı, antiemperyalist, eşitlik prensibi ekseninde, yurtta barış dünyada barış ilkesine uygun geliştirdiği dış politikasını, bölge ülkeleri ile yaptığı işbirliği anlaşmalarıyla da güçlendirerek, dünya da saygın ve güvenilir bir ülke konumuna ulaşmıştır. Ancak Atatürk’ün 10 Kasım 1938 tarihinde ölümünü takiben, cumhurbaşkanlığına seçilen İsmet İnönü; Atatürk döneminde ki ilişkileri devam ettirse de, ilkesel anlamda farklı uygulamalara gitmiştir. Atatürk, bölgede ki devletler ile yaptığı ittifak anlaşmalarından elde ettiği güç ile dünyada etkin olmayı hedeflemişken, İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra 1939 yılı içerisinde İngiltere ve Fransa ile yaptığı ittifak antlaşmaları ile emperyal ülkelerle belirli düzeyde işbirliğini tercih etmiş, ikinci dünya savaşı sonrası ABD ile imzalanan Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde taraf olmuştur. Türkiye’de 1950 yılında gerçekleşen iktidar değişikliği ile birlikte ise 1952 yılında NATO’ya dahil olunarak, soğuk savaş dönemi sürecinde; Avro-Atlantik sisteminin planladığı tek yönlü dış politikayı, 1991 yılına kadar uygulamak zorunda kalınmıştır. Bu uygulamaya yönelik zaman zaman ortaya çıkan milli dış politika uygulama niyetleri ise ihtilal ve muhtıralar yolu ile engellenmiştir. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti orta ölçekli bir ülke olmasına rağmen Atatürk Döneminde uyguladığı, antiemperyalist ve bölgesel ittifaklara dayalı dış politika sayesinde; küresel anlamda belirleyici olabilmişken, Atatürk sonrası emperyal ülkelerle işbirliği sayesinde, varlığını ve menfaatlerini koruma anlayışına dayanan dış politik yaklaşımlar nedeniyle bağımlı bir ülke durumuna düşmüştür.
2002 yılında itibaren ise Türkiye’de İslami referanslara sahip bir partinin iktidar olması ile birlikte, Afro-Avrasya olarak tanımlanan ve Osmanlı Coğrafyası, Karadeniz Havzası ve Türkistan Bölgesi’ni de içine alan sahada stratejik derinlik kavramının rehberliğinde yeni bir politik yaklaşım geliştirilmiştir. Bu yeni yaklaşım; akademik dünyada Yeni Osmanlıcılık olarak tanımlansa da gerçekte II. Abdulhamit Dönemi İslamcılık politikasının kötü bir kopyasıdır. Kötü kopyası dememin nedeni II. Abdulhamit; Osmanlı Türk İmparatorluğunun devlet başkanı olarak ülkenin içinde bulunduğu siyasi, sosyal ve ekonomik şartların el verdiği oranda son derece yerinde bir dış politik yaklaşım ile devleti ayakta tutmak için elinden geleni yaparken, günümüzde bu yaklaşımı sadece İslamcılık kavramı üzerinden Pan hareket tarzına uygun algılayıp uygulamaya kalkmak felakettir. Çünkü siyasi, sosyal, demografik anlamda şartlar aynı olmadığı gibi uluslararası durumda aynı değildir. Türkiye bu dönemde daha çok dini argümanları ön plana çıkararak, siyasal İslamcı devlet dışı yapılanmalarla işbirliği içerisinde hareket etmekte ve milliyet eksenini göz önüne almamaktadır. Bu nedenle milliyeti görmemezlikten geldiği için Türk Dünyasında, devlet dışı siyasal İslamcı guruplarla işbirliğine gittiği için İslam Dünyasında yalnızlığa mahkum olmuştur.

Yani Türkiye’nin İslam Dünyasının merkez ülkesi olmak için çok boyutlu bir dış politika ile yola çıktığı serüven bir taraftan Panislamcı bir yaklaşım olarak algılanmış ve İslam ülkeleri dahil özellikle demokratik ülkeler tarafından ciddi eleştirilere muhatap olmuştur. Diğer yandan ümmet temelli bir söylem ile yola çıktığı için Türk Dünyasında da ihtiyatlı karşılandığı gibi Türkiye’ye karşı mesafeli bir yaklaşımın oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Tüm bu açıklamalardan sonra Türkiye’nin Irak ve Suriye özelinde kuramsal anlamda yapması gereken; elbette ulusal çıkarlarını mümkün olduğu oranda koruyacak politikalar geliştirmektir. Bu duruma uluslararası hukukta izin vermektedir. Örneğin Irak ve Suriye ile yapılan uluslararası anlaşmalar her iki ülkede de Türkiye aleyhine oluşacak faaliyetlerin ilgili ülkeler tarafından engellenememesi durumunda Türkiye’nin müdahalesine izin vermektedir. Aynı şekilde BM kuralları çerçevesinde 51. Madde yine buna uygundur.
Ancak sorun Türkiye’nin bu müdahalelerinin devamında ne yapmak istediği ile alakalıdır.
Irak ve Suriye’de yaşanan iç savaş sonrasında uluslararası güçlerinde etkisi ile muhtemeldir ki en iyi ihtimalle iki ülke içinde geçerli olmak üzere federatif bir sistemin hakim olması beklenmektedir.
Irak’taki Anayasa zaten buna 2004 yılından sonra müsaade eder hale gelmiştir. Suriye’de Fransız mandaterliği döneminde birden çok yapıya bölünerek yönetilmiş idi. Bugün Suriye’de benzer bir yapılanma ile karşı karşıyadır.
Gerek Suriye ve gerekse Irak ile ilgili yapılacak yeni düzenlemelerde Türkiye’nin mutlaka yer alması olağandır.
Çünkü
Birincisi; Türkler bu iki ülkenin bulunduğu coğrafyada bin yıldan fazla hakim olmuşlar ve halen Irak’ta üçüncü etnik gurup olarak, Suriye’de ikinci etnik gurup olarak yaşamaya devam etmektedirler ve Türkiye’nin kendi geleceklerinin belirlenmesinde söz söylemesini beklemektedirler.
İkinci olarak; Irak ve Suriye ile yapılan antlaşmalar çerçevesinde Irak’ta 75 kilometre derinlikteki bölge ile Suriye’de 50 kilometrelik derinlikteki bölgede oluşacak gelişmeleri Türkiye kendi güvenliği ekseninde değerlendirmiş ve iki ülkeye bunu kabul ettirmiştir.
Üçüncüsü; Bu iki ülkede yaşayan Türkmenler Türkiye’nin kendi haklarını koruması konusunda inisiyatif almasını beklemektedirler.
Bu insiyatifin tanımı ise Irak’ta Telafer’den başlayan ve Kerkük’ü de içine alan ve Mendeli’ye kadar uzanan bölgede Türkmen Federal Bölgesinin oluşmasına yardım etmektir. Aynı şekilde Suriye’de yeniden yapılandırılırken geçmişte olduğu gibi federal bir çözüme gideceği açıktır. Suriye’de Türkmenler 2. Etkin gruba sahip olduğu için Telabyad’tan başlayıp Halep’i de içine alan ve bugün İdlib’de M4 ve M5 karayolunun kuzeyi ve batısını da içine alan coğrafyada Türkiye sınırı boyunca bir Türkmen Federal Bölgesinin oluşmasını sağlamaktır.
Elbette bu yaklaşımı ortaya koyabilmeniz için öncelikle Irak ve Suriye rejimleri ile işbirliği yapmalı, Irak ve Suriye’nin federal sistem içerisinde toprak bütünlüğü garanti edilmeli ve mutlaka radikal örgütler her ne ad ile anılırsa anılsın Irak ve Suriye yönetimi ile birlikte ortadan kaldırılmalıdır.

Prof. Dr. Selçuk DUMAN

ARAP DOSYASI : DEDESİ SURİYELİ OLAN ALP TÜRK – ARAP İLİŞKİLERİNİ DEĞERLENDİRDİ (İNGİLİZCE)


Alp Can Utku : Why do Turkish people get offended when they are mistaken as Arab ?

Alp Can Utku, knows Turkish

My grand-grand father (grandpa of my dad) is apparently from Syria, which is counted as Arabs. And I feel those roots especially in my food preference. No one ever told me that I looked like Arabs (maybe because of my looks, not sure) but obviously I would not react negatively if someone thought that I am an Arab, since I believe in people and cultures – not nationalities. Turks are definitely not Arabs when you compare two cultures. Even Arabs are pretty diverse in itself.

Despite the fact that every nation has its good and bad people, unfortunately, I heard that the Arab stereotype in most people’s minds are pretty bad and hard to be changed until they see a great Arabic person. When someone codes you as Arab, the stereotype comes with many types of primitive behavior, vandalism, vulgarity and of course riding camels. No one really wants to be matched with those traits. No offense, these are not my thoughts. These are what I have heard.

Turkish culture is a great mix of Turkish, European, Balkan, Asian and Arab cultures. Turkey is a very diverse country in terms of tolerating many different cultural aspects. We are people who eat Mediterranean mezes before an Arabic-influenced kebab dinner, and finish with a dessert from the heart of Anatolia. A Turkish Christian person would eat Iftar dinner together with Muslim friends with all the blessings. That is the great thing about Turkey.

Unfortunately the right-wing parties ruling the country for many (50) years slowly changed the situation to a much less tolerant social order by polarizing the people in many ways and screwing up the education system. People are still doing their best to resist this change but the change is coming like a frog slowly being boiled.

And please, please don’t believe people who think Turk means Muslim. The word Turk never meant Muslim. Turkish history is at least 900 years older than Islam history and 1200 years older than the widespread introduction of Islam to the Turks. The first known organized Turkish community is the Hun Empire which was established in the 3rd Century BC. Islam starts in the 6th century AD. The original religion of ancient Turks is Tengriism, which is similar to Shamanism, and many Turkish culture and beliefs have their roots there. Actually most Turks that define themselves as Muslim do not really practice the religion at all. I call it ‘cultural Islam’, since the aspects of being a muslim like fasting in Ramadan or Muslim funerals, or the world “Allah” (Arabic for the word God) are embedded in the culture of Republic of Turkey.

If you did not do it yet, go to Turkey, meet all the great people there. Then go to Arabic countries. I am sure you will see a lot of difference, and maybe you can see some facts that would answer your actual question about being offended by being called Arab.

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TEK BİR İHRAÇ ÜRÜNÜMÜZ VAR !!!


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/tek-bir-ihrac-urunumuz-var/

Bugün ağırlıklı olarak Batı olmak üzere, dünyanın her yerinde Türkiye’nin bekası, güvenliği, çıkarları ve geleceği için olumsuz gelişmeler yaşanıyor ve Türkiye sanki çoklu organ yetmezliğine doğru gidiyor! Bunun nedeni ise bizzat iktidar tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin bağışıklık sisteminin çökertilmiş olmasıdır.

Daha geçen ay Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öngören raporu kabul etti. 2018 Türkiye Raporu’nda ülkemiz için tek bir olumlu kelime bile yok! İktidar tabii ki bu rapora veryansın etti. Halbuki; bu raporlarda daha önce Türkiye’deki iktidara methiyeler düzerlerdi. İktidar da Türkiye’de kendisine yönelik muhalefeti baskılayabilmek için “bak çağdaş dünya bizim için böyle güzel şeyler söylüyor” derdi. Burada “sizin için söyledikleri iyi ise güzel, kötü ise tu kaka” yaklaşımı; sizin inanılır, güvenilir ve tutarlı olmadığınızı gösterir.

Dün Zarar Verdiler, Bugün de Veriyorlar!

Elimizi vicdanımıza koyalım ve kendi kendimize soralım; “Bu raporlarda ve Türkiye hakkında yapılan değerlendirmelerde abartı var mıdır?” diye. Tabii ki var! Hatta; FETÖ’nün de dahli var! Ağırlıklı olarak Avrupa ve ABD olmak üzere; FETÖ unsurları dünyanın her tarafında kin, nefret, aldatılmışlık ve intikam duyguları ile görünürde iktidarın, gerçekte ise Türkiye’nin aleyhinde faaliyette bulunuyorlar. Bu kapsamda; yabancı gizli servislere angaje oluyorlar ve hizmet ediyorlar. Demem o ki; dün sevişiyorlardı, ülkemize zarar verdiler, bugün kavga ediyorlar, yine ülkemize onanmaz zararlar vermeye devam ediyorlar. Her ikisi de çağdışı “Siyasal İslamcı” ideolojiye ve geçmişin aklı olan “Yeni Osmanlıcı” hayale sahip!

Bugün ülkemizde; hukuk, adalet, insan hak ve özgürlükleri ile demokrasi adına tüm kazanımlarımız aşındırılmış ve yok edilme aşamasına getirilmiştir. Demokrasinin olmazsa olmazı olan kuvvetler ağırlığı fiilen yok edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kontrol ve denge mekanizmaları patlatılmış ve sistem bir anlamda Ortaçağ’ın yönetim biçimi olan monarşi (tek adam yönetimi) durumuna getirilmiştir. İktidarın, yıllarca görünürde “Milli İrade” fetişizmi yaptığı halde 31 Mart yerel seçimlerinden sonra milli iradeye zerre kadar saygısının olmadığını gördük. Biz bu gelişmeleri ve daha da fazlasını yabancı raporlardan değil, bu ülkede yaşayarak, acı çekerek gördük ve deneyimledik.

Kimmiş Stratejik Müttefik?

Türkiye hakkında ABD’deki gelişmeler ise daha korkunç. Geçen hafta (9 Nisan 2019) ABD’de, Marco Rubio ve Bob Menendez adlı iki senatör, Senato ve Temsilciler Meclisi’ne “Doğu Akdeniz Güvenlik ve İş Birliği” adlı bir yasa teklifi verdiler. Aynı gün, Mısır Devlet Başkanı Sisi Beyaz Saray’da, ABD Başkanı Trump’la görüşme yaptı ve sonrasında Mısır’ın Ortadoğu’da ABD’nin stratejik müttefiki olduğunu açıkladı. Bu yasa ile;

  1. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki stratejisine yeni bir şekil veriliyor,
  2. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik alanında ortaklığı ve girişimleri destekleniyor,
  3. Yunanistan ve GKRY’ye parasal destek veriliyor,
  4. GKRY’ye yönelik silah ambargosu kaldırılıyor,
  5. Türkiye’nin S-400 hava savunma silahını alması durumunda F-35’lerin Türkiye’ye teslimi durduruluyor.

Herkes Türkiye’ye Baskı ve Şantaj Uyguluyor!

Yine geçen hafta, ABD Kongresi’nin Silahlı Kuvvetler Komitesi üyeleri Jim Inhofe ve Jack Reed ile Dış İlişkiler Komitesi’nin kıdemli üyelerinin beraberce kaleme aldıkları ve New York Times’da yayımlanan “Ya ABD Savaş Uçağı Ya da Rus Füze Sistemi. İkisi Birden Değil” başlıklı ortak bildiri ve 10 Nisan 2019’da 15 Senatör tarafından ortak imzayla verilen sözde Ermeni soykırımının tanınması ile ilgili olarak verilen yasa teklifi ise ülkemiz hakkındaki olumsuz gelişmelerden sadece birkaçı.

Geçtiğimiz gün, ABD‘nin Türkiye Büyükelçisi olması beklenen David Michael Satterfield, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’nun sorularını yanıtlarken; Türk-ABD ilişkilerinin zorlu bir dönemden geçtiğini, Türkiye’nin doğru stratejik kararları vermesi için baskı yapacağını söyledi.

Evet, herkes Türkiye’ye baskı ve şantaj yapıyor. Şantaja gerek kişisel gerekse ülke olarak bir kere izin verirsen, artık arkası kesilmez. ABD, şantaj yaparak papazını aldı! Aynı şeyi Merkel liderliğinde Almanya da yaptı. ABD baskı yaparak, Türkiye’nin Çin’den almaya karar verdiği teknoloji transferini de içeren hava savunma füzelerini iptal ettirdi. Türkiye, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra Rusya tarafına savrulduğu için S-400 füzelerini almaya karar verdi. Halbuki kısa bir dönem önce de Rusya’ya karşı NATO’yu yardıma çağırmıştı. Böyle bir iradeye kimse güvenmez, sadece kullanmayı düşünür.

Boşuna Gayret, Öldüremezsiniz!

Bunlar başımıza hep iktidarın Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisinden ve onun “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden vazgeçmesinden, hayaller peşinde koşan, gerçekçi ve akılcı olmayan ve tarihimizin bin bir çileyle dolu acılı geçmişinden ders almayan dış politika yanlışları yüzünden meydana geldi. Aynı rotada seyrettiğimiz sürece, daha da büyük felaketlere müncer olacağız.

Bugün, Türkiye’nin çağdaş dünyaya satabileceği tek bir ihraç ürünü var. Bu da Atatürk’tür. Yeni Zelanda Başbakanı bile bu konuda ders verdi. Atatürk’ü ve yaptıklarını çıkarırsanız, geriye karanlık Ortaçağ kalır. İktidar bunu beceremese de Atatürk’ü bilerek ve isteyerek öldürmeye kalktı. Ama Atatürk aksine büyüdü, daha da büyüyecek! İktidarın bilmediği ve anlayamadığı şey; fikirlerin baskıyla, yasaklamayla, sahibinin adını kaldırmakla silinemeyeceği ve öldürülemeyeceği idi!

Türker Ertürk

TARİH : CUMHURİYET DÖNEMİ “AYYAŞLAR DÖNEMİ” DİYENLERE KAPAK OLSUN /// OSMANLI’DA ALKOLLÜ İÇKİ SATIŞLARI


CUMHURİYET DÖNEMİ “AYYAŞLAR DÖNEMİ” DİYENLERE KAPAK OLSUN /// OSMANLI’DA ALKOLLÜ İÇKİ SATIŞLARI

Yıl 1890…

II. Abdülhamit’in hükümdarlık dönemi. İsviçreli Bomonti Kardeşler Feriköy’de ve Vasil isminde bir Yunanda Şişlide bira imalathaneleri kurdu. Üretmekle kalmadılar; bahçelerinde halka satış yaptılar.

İki yıl sonra…

O tarihte Osmanlı egemenliğindeki Selanik’te de “Olimpos Bira ve Şampanya Fabrikası” açıldı. Sahipleri Osmanlı vatandaşı Mizrahi ve Fernandez adlı Allatini Kardeşler idi. Kurucuların “arz tezkiresi”ne olumlu yanıt veren

II. Abdülhamit’ti…

Bira işi kazançlıydı. Osmanlı birayı sevmişti.

Bomonti Kardeşler imalathaneyi fabrikaya dönüştürdü; sermayelerini hep artırdı. Üstelik işletmelerine soğuk hava tesisleri ilave ederek “alt fermantasyon” bira imal etmeye başladılar. Yılda 7 milyon litre bira üretiyorlardı. Ve zamanla üretimi 10 milyon litreye kadar çıkardılar.

Sadece İstanbul değil; Trakya ve Marmara Körfezi kıyılarından Eskişehir’e kadar uzanan bölgede “Bomonti Bira Bahçeleri” kurdular.

Oluk oluk para kazanınca rakiplerin çıkması kaçınılmazdı.

İstanbul Büyükdere’de “Nektar Biracılık” 1909’da kuruldu. Bira imalatında memba suyu kullanarak kısa sürede pazarda iyi pay sahibi oldular. İkram ve Sabah gazetelerine reklam vermelerinin bunda payı vardı kuşkusuz.

İki şirketin birbiriyle giriştiği rekabet bira fiyatlarını hayli düşürünce iki firma daha fazla zarar etmemek için birleşme kararı aldı; 1912 yılında “Bomonti-Nektar Birleşik Bira Fabrikaları” kuruldu. İşleri büyüttüler; “Aydın Bira Fabrikası”nı açtılar. Bomonti-Nektar sadece bira ile sınırlı kalmadı ve İzmir’de ilk rakı fabrikalarını kurarak büyüdüler.

Keza Osmanlı’da…

1911’de kurulan “Milli Bira Fabrikası Osmanlı AŞ” ve 1919’da kurulan “Büyük Sulh Bira Fabrikası” gibi işletmeler faaliyete geçti. Mehmet Sabit Bey veya Ata Rauf Bey gibi Müslümanlar yöneticilik yaptılar.

Çamlıca Belediye Bahçesi ve Tepebaşı Belediye Bahçesi gibi resmi kurum olan belediye bahçelerinde bira içiliyordu. Bomonti birası 40 para ve Avrupa birası ise 5 kuruştu!

Kuşkusuz Osmanlı’da Müslümanlara içki yasaktı. Bira fabrikalarında çalışan 367 kişinin kaçı Müslüman bilmiyoruz. .

Osmanlı’da bira içenlerin ne kadarı Müslüman bilmiyoruz.

Ama…

Biraya “Fatma ananın helvası” diye şifreli bir isim verildiğini biliyoruz.

Osmanlı’da ortalama 8-9 milyon litrelik birayı tüketecek gayr-i müslim olmadığını biliyoruz!

Osmanlı döneminde/ 1910 yılında 11 milyon litre bira tüketim düzeyine Cumhuriyet döneminde ancak 1943’te ulaşıldı …

ANALİZ /// SİNAN İPEK /// V FOR VENDETTA : MASKENİN ARDINDAKİ FİKİR


SİNAN İPEK /// V FOR VENDETTA : MASKENİN ARDINDAKİ FİKİR

Bizim hikâyemiz de her hikâyede olduğu gibi gelecek vaat eden bir politikacıyla başlar. Oldukça dindar bir adamdır ve tutucu bir partinin üyesidir. Son derece basit görüşlüdür ve politik yöntemlere saygısı yoktur. Ne kadar güç kazanırsa fanatizmi de o kadar artar; daha saldırgan ve daha acımasız biri olur…”

2005 yapımı filmde faşist parti liderinden böyle söz ediliyor. İktidardakilerle başkaldıranlar arasındaki çekişmenin insanlık tarihi kadar eski olan kodları Köroğlu’ndan Robin Hood’a Cesur Yürek’ten İnce Memed’e birçok halk öyküsünde de karşımıza çıkar. Yönetenlerin zalimliği bağnazlığı evrensel bir olgudur.

V for Vendetta’dan bahsediyoruz. 80’li yıllarda iyice muhafazakârlaşmış siyasi ortamdan bunalan ve ülkeyi terk etmeyi düşünecek raddeye gelen Alan Moore‘un kaleme aldığı ünlü bir çizgi romandan uyarlanmıştı.V adlı bir siyasi terörist (ya da ayaklanma liderinin) öyküsünü anlatıyordu.

Peki ama kimdi V? Kendi ifadesiyle “sadece maskeli bir adam”mıydı? Yoksa “V” ile başlayan ve uzayıp giden şaşalı sözcüklerden kurulu bir monologdan anlaşıldığı kadarıyla adaleti yerine getirmeye çalışan bir intikamcı kan davası güden bir gözü kara alçak gönüllü bir vodvil kıdemlisi ve kaderin cilvesine göre yeri geldiğinde canileşebilen bir kurban mıydı?

Film uzun ve ayrıntılı işkence sahneleri ya da yer yer terörizm propagandası gibi algılanabilecek bazı mesajlarıyla biraz kafa karıştırıyordu.

Babam bir yazardı. Tanısaydın severdin. Her zaman şöyle söylerdi: Sanatçılar gerçeği ortaya çıkarmak için yalan söylerler politikacılarsa örtbas etmek için…”

Filmin ana izleği yani iktidardakilerle yönetilenler arasındaki çatışma insanlık psikolojisinde en ilginç dinamiklerden biridir. Sürü hayvanı doğamızda lidere boyun eğme güdüsü vardır. Bu ilkel dürtüyle politik partilerin peşine takılır ve ötekileştirdiklerimize düşmanlık besleriz. Bir avcı topluluğunda liderin peşinden gitmek yararlı olabilirdi ancak çoğunlukla dişileri ele geçirip toplumunu sindiren bir gümüş sırt ilkelliğidir bizi rehin alan. Tiranlar bilinç altlarında yatan motivasyonları bilmeksizin kıyasıya mücadele ederler iktidar için. Her türlü kumpas yalan ve iftiraya başvurmaktan çekinmeyerek rüşvet ve aldatmayla kendilerini zirveye götüren kanalları açarlar.

İnsan doğasında vardır bu. İç savaşa sürüklenmiş Afrika ülkelerinde yamyamlık çocuk kurbanı tecavüzler ve nedensiz şiddetle kendini açığa vurabilir ya da uygar bir ülkede eşcinsellere ve kadınlara yönelik aşağılayıcı eril bir dille kendini gösterebilir. Açgözlü ve görgüsüz Orta Doğu coğrafyasında delicesine bir zenginlik ve anlamsız bir gösteriş merakı şeklinde tezahür edebilir. Görünümü ne olursa olsun iktidar sahipleri ancak ve ancak ezebildikleri zaman iktidarlarının tadına varabilirler. Öte yandan bu kişiler derinlerdeki korkularının da esiridirler.

İşte bu nedenle basını yasaklar ve her türlü muhalefeti susturmaya çalışırlar. Bir süre sonra korkuları o denli büyür ki en ufak bir özgürlük belirtisine hatta genç kızların kahkahasına bile katlanamaz hale gelirler. Sahip olamadıkları ve üzerinde iktidar kuramadıkları her şeye düşman kesilirler. Bütün özgürlük ve yaşam sevinci ibarelerini yok etmeye çalışırlar. Etraflarında görmek istedikleri tek insan tipi boyun eğen dalkavuklardır. Yine de en sadık görünen yandaşlarından bile çekinir kumpaslarına karşı önlem almaya çalışırlar.

Bu maskenin ardında etten fazlası var. Bu maskenin ardında bir fikir var Bay Creedy. Ve fikirlere kurşun işlemez. ”

Tarih hep bunların öyküsünü yazmıştır. Krallar tiranlar firavunlar beyler efendiler lortlar… Sanki ülkeler onlardan ve tarih de onların savaşlarından ibarettir. Genellikle tutucu ve dar kafalı kimselerden oluşan tarih yazıcıları sıradan insanın adını anmaz düzene başkaldıran kahramanları karalamaya çalışırlar. Oysa halkın öyküleri bambaşkadır. Türkülerde zalim beyler değil Köroğlu’undan söz edilir. Kuşkusuz Vendetta da bu türden bir kahramandır. 80’li yıllara damgasını vurmuş Thatcher iktidarının tutuculuğuna lanet etmek için yazılmış Bush’un iktidara geldiği dönemin Amerika’sına uyarlanmıştır. Her ne kadar V üstün bir kahraman olsa da anlatılan öykü bireysel bir intikamın öyküsü değildir. Esasında zulme uğrayanlar zulmedenlerden bile daha ilginç bir psikolojiye sahiptirler. Öyle ya neden kötülüklere boyun eğmektedirler? Salt Stockholm Sendromu ile açıklanabilir mi bu?

Zalimlere karşı koymak neden bu kadar büyük bir cesaret gerektirmektedir? Boyun eğme ve katlanmanın altında yatan psikolojik süreçler nelerdir? Kitleleri bir araya gelerek başkaldırmaktan ne alıkoyar?Zalimin tehdidi özgürlüğün güzel melodisini nasıl olup da bastırabilmektedir? Haksızlığa başkaldırmak neden bu kadar zordur? Bizi engelleyen şey nedir?

İlginç bir şekilde bilim insanları tarafından pek az incelenmiş bir olgudur bu. V’nin Evey’i rehin alıp işkence yapmasının nedeni ondaki korkuyu yenmektir. Onu düşebileceği son noktaya iterek en büyük korkusuyla yüzleştirir. Ancak Evey 1984’teki Winston gibi çözülmez; tersine direnir ve kazanır. Bundan sonrası sadece eylem olacaktır. Kararlı eylemin gücünü hiçbir güç durduramaz. Tipik bir üstün kahraman gibi resmedilen V başkaldırısı için insanların desteğine neden ihtiyaç duymaktadır? Komplosunu tek başına da gerçekleştirebilecek kapasiteye sahipmiş gibi görünmektedir. Bu sorunun yanıtını kendisi şu cümlelerle veriyor:

Bir bina bir simgedir; onu havaya uçurmanın bir simge olması gibi. Simgelere gücünü insanlar verir. Tek başlarına anlamsızdırlar. Yeterli sayıda insan bir araya geldiğinde bir binayı havaya uçurma eylemi dünyayı değiştirebilecek bir simge haline gelebilir. ”

Demek ki V esasında toplumları harekete geçirmek ister. Ona göre bireysel gücün ya da eylemin bir anlamı yoktur; başarılı olsa bile… Bir eylem ancak kitleleri harekete geçirdiğinde anlamlıdır. Benzer biçimde bir simge de ancak kitlelerin hayal gücüne seslenebildiği ölçüde anlam kazanır. Bir suikast tek başına anlamsız bir terör eylemi olabilir. Ancak doğru biçimde yapıldığında düzeni alt üst de edebilir. V’nin dört yüz yıl önce yaşamış Guy Fawkes adlı bir İngiliz suikastçısının maskesiyle dolaşmasının anlamı da bu olmalıdır.

Guy Fawkes

Görüldüğü gibi V kitlelerin gücünü harekete geçirmeye çalışmaktadır. Ona göre girişilen herhangi bir bireysel eylem birçoklarına anlamsız gelebilecek bir şiddet gösterisi olmaktan öteye geçemeyecektir. Film popüler kültürde öylesine derin izler bırakmıştır ki başta Anonymous olmak üzere birçok muhalif grup bu maskeyi kullanmıştır. Hatta maske filmin ya da çizgi romanın da ötesinde bir ün kazanmıştır. Birçok sokak eyleminde hâlâ kullanılmaya devam ediyor. Ancak şunu da eklemeliyiz ki maskenin telif hakkı Time Warner şirketine ait. Yani protestocular bu maskeyi satın almakla zenginleri biraz daha zenginleştiriyorlar. Bu tuhaf ironiyi de not düşelim.

Hatırla… Hatırla… 5 Kasım’ı hatırla… Patlamayı ihaneti ve komployu…”

Not: Bu yazı ilk kez Trip derginin Haziran 2018 sayısında yayımlanmıştır.

Sinan İpek

LİNK :

ANALİZ /// Osman Başıbüyük : Beka Meselesi


Osman Başıbüyük : Beka Meselesi

Kendimize karşı dürüst olmazsak Hristiyan Batı karşısında her zaman yenilmeye mahkûm oluruz. Son kalan varlıklarımızı satıp yeni borçlar bularak sorunu çözemeyiz. Bu hareket tarzı mevcut iktidarın ömrünü uzatırken memleketin sonunuhazırlamaktan başka bir işe yaramaz.

Sun Savunma Net 28 Mart 2018

Arapçadan dilimize geçen “beka” kelimesi devletin varlığını iç ve dış tehditlere karşı devam ettirmesi anlamına geliyor. Kuruluşundan 96 yıl sonra bugün Türkiye’nin bekasının tehlikede olup olmadığını tartışıyoruz. 17 yıldır kesintisiz iktidarda olan Cumhurbaşkanı Erdoğan yerel seçimlerde kendilerine oy verilmezse ülkenin bekasının tehlikeye gireceğini iddia ediyor. Gerçekten böyle bir tehdit varsa çok ciddi tedbirler almak gerek. Ama maalesef kendisi de kamuoyu da gerçek beka tehlikesinin farkında değil.

Yaklaşan tehlikeyi kavramak ve doğru tedbirleri almak için bekasını devam ettirememiş bir örneğe bakmak çok faydalı olacaktır. Bundan önceki devletimiz Osmanlı İmparatorluğu 200 yıl beka mücadelesi verdikten sonra başarısız olarak tarih sahnesinden çekilmiştir.

Beka Sorunu ve Osmanlı Örneği

Elbette Osmanlı’nın yıkılmasının birçok sebebi vardır. Ancak belki de en önemli sebep üretimsizliktir. Ülke 16’ncı yüzyılın sonlarından itibaren teknolojik gelişmelerin gerisinde kalmaya başlayarak yavaş yavaş üretimden kopmuştur. Kendisi üretemez hale gelip pazarlarını dükkânlarını yabancı malları istila edince devlet para kazanamaz hale gelmiştir. Bütçe ciddi açıklar vermeye başlamış açıkları kapatmak için koyulan ağır vergiler vatandaşı ezmiştir. Alım gücü azalan vatandaş ekonominin daha da daralmasına neden olmuştur. Bu sarmalda aç kalan halk defalarca isyan etmiştir.

Osmanlı döneminde halkın devirdiği 8 ila 10 padişah vardır. Osmanlı mutlakıyet ile yönetiliyordu. Padişahın ağzından çıkan kanundu. Güvenlik kuvvetlerinden yargıya kadar her şey ona bağlıydı. Hatta sahip olduğu halife sıfatı da padişaha ayrı bir dokunulmazlık sağlıyordu. Buna rağmen çöküş döneminin padişahları iktidarlarını koruyamadı. Bir kısmı tahttan düşmekle kalmayıp kötü gidişatın bedelini canlarıyla ödedi.

Padişahların tahttan indirilmesi genellikle “Yeniçeri İsyanları” ile açıklanarak geçiştirilir. Aslında konu bu kadar basit değildir. Her isyanın arkasında ciddi bir ekonomik kriz vardır. Halk aç ve perişandır. Bir noktadan sonra Yeniçeriler (güvenlik kuvvetleri) kendileri de maaş alamaz duruma düşünce halkı bastırmaktan vazgeçerek isyanın liderliğini üstlenip padişahları devirmiştir.

Çöküş döneminin padişahlarının hepsi tahtan indirilerek öldürülme korkusuyla yaşamıştır. Bu haklı korku onları para arayışına yönlendirmiştir. Çünkü ekonomiyi ayakta tutacak kaynağı bulamazlarsa iktidarlarını koruyan kesimlere maaş ödeyemezlerse yeni bir isyan kaçınılmazdır. Peki para nereden bulunacak? Maalesef bu konuya fazla kafa yorulmamış işin kolayına kaçılarak borçlanmanın sorunu çözeceği yanılgısına düşülmüştür.

Borçlanmanın Getirdiği Yıkım

Belki biraz ağır olacak ama çöküş dönemi padişahlarının neredeyse tamamı iyi birer dilencidir. Hemen hemen hepsi borç para alabilmek için yabancılara yalvarmış iktidarlarını devam ettirebilmek için devletin bekasını tehlikeye atan birçok tavizi vermekten çekinmemişlerdir.

Devletin bekası açısından kritik eşiğin aşıldığı dönem II. Abdülhamit dönemidir. II. Abdülhamit yabancıların “geri ödeme kabiliyetiniz kalmadı artık size borç veremeyiz” söylemleri karşısında çaresiz kalmış ve dönemin IMF’si “Duyunu Umumiye”nin ülkeye gelmesini kabul etmiştir. 1881 yılında imzalanan Muharrem Kararnamesi ile devletin ana gelir kaynağı Rumeli topraklarının vergisi tuz tütün alkol ipek ticareti ve balıkçılıktan elde edilen vergiler Duyunu Umumiye idaresine bırakılmıştır.

Yabancılar borç geri ödemesi için garanti gelir kaynağı elde edince II. Abdülhamit’in yeni borçlanma taleplerine evet demiştir. II. Abdülhamit ilki 1877 sonuncusu 1908 yılı olmak üzere toplam 13 borç anlaşmasına imza atmıştır.

Yabancılar Osmanlıya her borç verişlerinde yeni tavizler kopartmıştır. II. Abdülhamit döneminde bir ekonomiyi döndüren finans araçları olan bankaların tamamı yabancıların elindedir. Ekonominin can damarları olan demir yolları tramvay hatları limanlar ve deniz ulaşımı yabancıların eline geçmiştir. İletişim araçları posta ve telgraf hizmetleri yine yabancıların kontrolündedir. Havagazı ve elektrik üretimi ile dağıtımını yabancılar yapmaktadır. Üretemeyen gelişmemiş ekonomilerin en önemli gelir kaynaklarından birisi olan madenler de yabancılara satılmıştır. Hatta iş o kadar ilerlemiştir ki tütün yün ve ipek gibi para eden tarımsal ürünlerimizin bile ticareti yabancılar tarafından yapılmaktadır. Yabancılar bununla da kalmamış İzmir bölgesinde Menderes ve Gediz nehirleri arasındaki verimli topraklarımızı da satın almışlardır.

O dönemde yöneticiler varımızı yoğumuzu satın alan yabancılara kötü gözle bakmamış bu işi devlet için bir gelir kaynağı olarak görmüşlerdir. Onların düşüncesine göre bankacılık ulaşım iletişim posta elektrik hava gazı gibi hizmetleri kimin verdiği önemli değildir. Önemli olan vatandaşın hizmet almasıdır. Hatta devlet bu hizmetleri sağlayanlardan vergi alarak gelir dahi elde etmektedir. Ancak dönemin yöneticilerinin gözden kaçırdığı önemli bir nokta vardır. Yabancılar bu hizmetlerden elde ettikleri geliri yurt dışına transfer etmekte Osmanlı topraklarında yatırıma dönüştürmemektedir. Çünkü Osmanlıda yeni yatırıma ihtiyaç duyan bir ekonomik yapı kalmamıştır. Halkın alım gücü çok zayıf olduğundan tüketme kapasitesi çok sınırlıdır. Devletin gelirleri ise ancak idari yapıyı ayakta tutmaya yetecek kadardır.

Ülkedeki şirketlerin yurtdışına kaynak transferinin üzerine bir de çarşı ve pazarlarımızı dolduran yabancı mallara ödediğimiz paralar eklenince yurtdışına kaçan para miktarı daha da artmıştır. Bu yüzden ülkede her zaman para kıtlığı çekilmiş bu kısır döngüde ekonomi sürekli küçülmüştür. Küçülen ekonomiyle devletin toprak olarak küçülmesi doğru orantılıdır. Farklı etnik ve mezhep yapısına sahip olan topluluklar daha iyi bir gelecek için başka arayışlar içine girmiştir. Özellikle halkın açlık sebebiyle isyan edip devletin zayıf düştüğü dönemlerde ülke toprak kaybetmiştir.

Bu süreçte Osmanlı devleti vergi gelirlerini borç ödemesine ayırmak zorunda kalarak ulaşım ve iletişim gibi stratejik sektörlerde söz hakkını yitirerek yatırım ve üretimi canlandırabilecek finans kurumlarına hiç sahip olamayarak önemli bir gelir kaynağı olan madenlerini satarak yabancılara ticareti kontrol etme hakkı veren kapitülasyonları kabul ederek ekonomik hayatın dışında kalmıştır. Elinde ekonomik yetkisi kalmayan padişahlar otomatikman devleti yönetme erklerini de kaybetmiştir. Bir devlet ekonomiye müdahale edecek araçlardan yoksun ise o ülke yarı sömürge demektir. Osmanlı önce yarı sömürge olmuş sonra borçlarının faizini ödeyemez duruma gelince de batmıştır.

Devleti Asıl Batıran Unsur II. Abdülhamit’in Dalkavuklarıdır

Türkiye’de tarihçilerin önemli bir kısmında II. Abdülhamit’in yıkılmakta olan Osmanlının ömrünü uzattığı yönünde bir kanı vardır. Bu kanının aksine Abdülhamit Osmanlının ömrünü uzatmamış tam tersine Osmanlıyı yıkıma hazırlamıştır. II. Abdülhamit’in aldığı borçlarla iktidarı arasında doğrusal bir orantı vardır. Abdülhamit borç alarak ve ekonomiyi yabancılara teslim ederek kendi iktidarını uzatmış ama onun bu politikaları devletin ömrünün kısalmasına sebep olmuştur.

Buradaki en kritik nokta; Osmanlı’nın yaptığı bu ölümcül hatayı fark etmemiş olmasıdır. Hatanın fark edilmemesinin iki temel sebebi vardır. Birincisi mutlakıyet rejiminin baskısı özellikle II. Abdülhamit döneminde yaşanan istibdat ifade özgürlüğünü yok etmiş ifade özgürlüğü olmayan bir ortamda devlet adamı ve aydınlar tartışarak doğru yolu bulma fırsatını kaçırmıştır. İkincisi ve en önemlisi ise dalkavuklardır.

II. Abdülhamit’in 33 yıllık iktidarı döneminde etrafında aydınından askerine iş adamından gazetecisine kadar birçok kesimi içine alan elit bir tabaka oluşmuştu. Bu elit tabaka iktidardan besleniyordu. II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi durumunda bunlar da makam mevki güç ve paradan mahrum kalacaktı. O yüzden Abdülhamit’in hiçbir hatasını yanlışını görmediler; görmek istemediler padişahı uyarmak işlerine gelmedi. Çünkü eleştiri ve uyarılar II. Abdülhamit’in iktidarını zayıflatabilirdi. Onun iktidarının zayıflaması dalkavukların iktidarının zayıflaması anlamına geliyordu. Bu yüzden kraldan daha çok kralcı oldular eleştirenlere herkesten fazla saldırmayı bir görev bildiler. Her türlü yöntemle muhaliflerin sesini kestiler. Böylece yapılan hataların görülmesini engellerken tedbir alınmasının da önüne geçmiş oldular. Dalkavukların bu davranışları padişahların kendisinin çok büyük olduğunu hiç hata yapmadığını zannetmelerine neden oldu. Her şeyin yolunda gittiğini zanneden padişahlar ile kara tabloyu halka tozpembe göstermeye çalışan dalkavuklar maalesef koca devleti yıkıma hazırladı.

Günümüzün Beka Sorunu

Şimdi gelelim günümüze. 2002 yılında 129 milyar dolar olan borcumuz günümüzde 600 milyar dolarlara dayandı. Aldığımız borçları 1 kuruş döviz getirmeyen beton projelerine gömdük. Köprü yol tünel ve hava alanı gibi bu projeler döviz kredileriyle yapıldığından borç taksitlerinin ödenmesi ülkeden inanılmaz miktarlarda döviz çıkışına neden oluyor. Zaten ülkede çoğu sektörde üretim bitmiş durumda her şeyi ithal ediyoruz. Bu sebeple sürekli cari açık veriyoruz. Bu açığı dış borçlanmayla kapatıyoruz.

Ekonominin kötü gidişatını gören yabancılar da artık borç vermek istemiyor. Bankalarda 50 ila 70 milyar dolar civarında donuk kredi var. Bu miktarda para bulunup finans sistemine koyulamaz ise bu krediler batık krediye dönüşecek. Batık krediler iflas ve işsizlik demektir. TÜİK verilerine göre genel işsizlik oranı %13 5’lara çıkmış. Son 1 senede işsiz sayısı 1 milyon artmış. Yeni iflaslarla bu işsizler ordusu daha da büyürse ne olacak? Türkiye’de çalışan kesimin %50’den fazlası asgari ücret ve altında paralar kazanıyor. İnsanlar bu parayı bile bulamazsa toplumsal olaylara gebeyiz demektir.

Geçen sene gıda ithalatına yaklaşık 9 milyar dolar para harcamışız. Dış ticaret açığı verdiğimiz bu ortamda 9 milyar dolar tutarında gıda ithal etmek borç parayla karnımızı doyurduğumuz anlamına gelir. Borç para bulmakta sıkıntı çekersek karnımızı nasıl doyuracağız? Günümüzde ülkeleri dışarıdan yıkmak mümkün değildir. Dış güç ABD bile olsa Türkiye ölçeğinde bir ülkeye hiçbir şey yapamaz. Bizim gibi bir ülke ancak ve ancak içeriden yıkılabilir. Halk aç kalırsa ne yiyecek? Birbirini yer. İşte beka meselesi burada yatıyor. Türkiye yüksek enflasyon işsizlik ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya.

Batan Geminin Malları

Ekonomi çevrelerinde acil olarak 50 ila 70 milyar dolar borç bulmamız gerektiği görüşü hâkim. Bunun için IMF’nin de gelmesine razılar. Pekâlâ bize borç verecek olanlar karşılığında bir şeyler istemeyecek mi? Mesela Varlık Fonuna koyduğumuz değerlerimizle ilgili talepleri olmayacak mı? Zaten Hükümet Varlık Fonuna koyduğu değerleri bir anlamda ipotek göstererek borç almıyor mu? Mesela bize yeni borç verecek olanlar Varlık Fonuna koyduğunuz değerlerinizi satın dese ne olacak?

Örneğin Ziraat Bankası ve Halk Bankasını satsak ne olur? Türkiye karnını doyuramıyor tarımsal üretimin mutlaka artırılması gerekir. Bu artış için kredi lazım. Ziraat Bankası yabancılara satılırsa bu krediyi kim nasıl verecek? İstihdamı arttıran işsizliği azaltan en önemli sektörlerden birisi KOBİ’ler ve küçük esnaftır. Onları ayağa kaldırmak için de kredi gerekiyor. Halk Bankasını yabancılara satarsak bu sektörleri kim nasıl ayağa kaldıracak? En önemli değerlerimizden bir tanesi ETİ Anonim Şirketi ETİ AŞ ile birlikte bor madenlerimiz de satılırsa ne olacak? Türkiye Petrolleri BOTAŞ Borsa İstanbul THY ÇAYKUR gibi kâr getiren ciddi ekonomik değerlerimiz yabancıların eline geçerse devletin ekonomiyi yönetecek hangi araçları elinde kalacak?

Küresel sermaye bütün dünyada finans ve sigorta sektöründen devletin tamamen çıkmasını istiyor. 12 Eylül 1980 Darbesi öncesinde yaşanan ekonomik krizde 24 Ocak kararları hazırlanırken Türkiye’ye kamu bankalarını özelleştirmesi yönünde baskılar yapılmıştı. O zaman bu talebi hiç kimse karşılayamazdı. Çünkü parlamenter sistem vardı. Böylesi bir kararın hesabını hiç kimse Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) veremezdi.

Parlamenter Sistem Ciddi Emniyet Supabıydı Başkanlık Sistemi Büyük Tehlike

Bu tür ciddi kararları almak parlamenter sistemde kolay olmaz. Türkiye’nin Ziraat Bankası Eti Maden gibi Varlık Fonuna koyulan birçok değerini şimdiye kadar kaybetmemesinin ana nedeni parlamenter sistemde uzun süre koalisyonlarla yönetilmiş olmasıdır. Baskılara dayanamayıp memlekete zarar verecek kararları almayı düşünen hükümetler koalisyon ortakları tarafından yıkılmıştır. Beka tehdidini içeren kararlar hep seçim sonrası kurulacak yeni hükümetlere havale edilerek tehlike savuşturulmuş bu sayede milli değerlerimizin elimizde kalması sağlanmıştır.

Şimdiye kadar yabancı dayatmalarına parlamenter sistem ve koalisyonlar sayesinde dayanmayı başarmıştık. Ama bugün Cumhurbaşkanlığı sistemiyle yönetiliyoruz. TBMM tamamen işlevsiz hale getirilmiş durumda. Cumhurbaşkanı tek başına imzalayacağı bir kararname ile tank palet fabrikasını da satabilir Ziraat Bankası’nı da. Bu tür kararları engelleyebilecek politik bir güç veya denetleyebilecek bir mekanizma artık yok.

Bu manada “Başkanlık Sistemi” Türkiye için bir beka tehdidi haline gelmiştir. Bunu şahıslardan bağımsız olarak söylüyorum. Bugün iktidarda ‘‘A’’ kişisi değil de ‘‘B’’ kişisi olsaydı o zaman da aynı tehlike söz konusu olacaktı.

Sorunun Ana Kaynağı “Takiye” ve Takiyeciler

Türkiye aynı Osmanlı’nın son dönemlerindeki gibi karanlık bir tabloyla karşı karşıya çok ciddi problemlerimiz var. Peki problemlerimiz olduğunu kabul ediyor muyuz? Açın bakın televizyonlara nerede hata yaptık ekonomi nasıl düze çıkar tartışması yapılan bir program var mı? Bir tarım ülkesi olarak karnımızı doyuramayacak hale gelmişiz tanzim satış kuyruklarına varlık kuyruğu diyoruz bizi bu duruma düşüren hataları tartışabiliyor muyuz?

Ana akım medyada halka sürekli şu mesaj veriliyor: İyi bir şey varsa mutlaka AKP ve Erdoğan yapmıştır. Ama kötü bir şeyler oluyorsa sorumlusu PKK FETÖ dış güçler veya muhalefettir. AKP’nin veya Erdoğan’ın kötüye giden bir şeyde hiç payı yoktur; onlar asla hata yapmaz.

İktidardan beslenen iş çevreleri bürokratlar akademisyenler gazeteciler kendi iktidarları kendi kazançları kendi bekaları için gerçekleri vatandaştan gizlemeyi tercih ediyorlar. Ama aslında hepsi gerçeğin farkında memleketin kötü yönetildiğini işlerin kötüye gittiğini açık ve seçik görüyorlar. Peki niçin saklıyorlar? Sorun sadece çıkar meselesi mi? Galiba olay bu kadar basit değil.

Gerçek problem Müslümanların inancına sızmış“Takiye” belasında gizli.“Takiye” bir müminin belli durumlarda kendi canını malını ırzını veya başka bir mümin ve müminlerin can mal ve ırzını korumak için ya da çıkacak bir fitneyi önlemek için görüşünü gizlemesi veya en azından susması açık ve aleni bir girişimde bulunmaması anlamına geliyor. Kendisini mümin sanan bazı kimseler herkesi mümin saymıyor. Kendi dininden kendi mezhebinden hatta kendi tarikatından olmayanı düşman görüyor. İktidarda kalmak elindeki gücü kaybetmemek için her yol mubah deyip“Takiye”ye sarılıyor. Kendisiyle birlikte bütün toplumu kandırıyor. Gerçeklerle yüzleşmediği için toplum olarak geri kalmışlığın Batı karşısında ezilmişliğin ana kaynağının kendisi olduğunu fark edemiyor. Müslüman geçinenlerin bu yapığının vatanseverlikle bir alakası yoktur.

Kendimize karşı dürüst olmazsak Hristiyan Batı karşısında her zaman yenilmeye mahkûm oluruz. Son kalan varlıklarımızı satıp yeni borçlar bularak sorunu çözemeyiz. Bu hareket tarzı mevcut iktidarın ömrünü uzatırken memleketin sonunu hazırlamaktan başka bir işe yaramaz. 1980’den beri benimsenen kalkınma modeli yanlış uyanın artık.

Çözüm mü Atatürk’ün ne yaptığına bakmanız yeterli. …

LİNK : https://sunsavunma.net/beka-meselesi/?fbclid=

SURİYE DOSYASI /// Sinan Tavukcu /// SD DEĞERLENDİRME – Yeni Bir Doktrin Eşiğindeki ABD Suriye’de Ne Yapacak ?


Sinan Tavukcu /// SD DEĞERLENDİRME – Yeni Bir Doktrin Eşiğindeki ABD Suriye’de Ne Yapacak ?

ABD dış politikasını doktrinlerle şekillendiren bir devlettir. ABD’nin dış politika değişikliklerini anlamak bakımından, dünyada değişen olayları ve bu gelişmelere uygun olarak ABD’nin doktrin rötuşlarını takip etmek gerekmektedir. ABD’nin Suriye iç savaşı sırasında izlediği birbirine zıt politika değişikliklerini ve ABD başkanı Donald Trump’un Suriye’den çekilme açıklamalarını bu yöntemle anlamak mümkün olacaktır.

ABD’nin Ortadoğu’ya uzak yılları

1823 yılından itibaren kıtasında yalnızlık politikası izleyen ve Avrupa’yı Amerika kıtasından uzak tutarak bütün bir Amerikan kıtasını kendi hâkimiyeti altına almaya yönelen ABD bu politikayı, Başkan James Monroe tarafından ifade edilen “Monreo Doktrini” ne bağlı olarak yürütüyordu. James Monroe doktrini şöyle açıklamıştı: "ABD’nin, Avrupa devletlerinin sorunları ile hiçbir ilgisi yoktur ve bu sorunlara karışmayacaktır. Fakat buna karşılık, Avrupa devletleri de Amerika Kıtalarının sorunlarına karışamaz. Avrupa devletlerinin kendi sistemlerini Amerikan yarımküresine sokmak için yapacakları her teşebbüsü ABD kendi barış ve güvenliğine yöneltilmiş hareket sayacaktır." ABD, İkinci Dünya Savaşı bitimine kadar Monreo Doktirini’ne az çok sadık kalmıştır.

Nitekim, Birinci Dünya Savaşı devam ederken ABD üç yıl boyunca tarafsızlık politikası izledi. Ancak, İtilaf devletlerine el altından yardım götüren ticaret gemilerine Almanya’nın saldırması üzerine 6 Nisan 1917 günü Almanya’ya savaş ilan etti. Savaş ilanı, sadece Almanya’ya karşı idi ve Osmanlı Devleti dâhil Almanya’nın diğer müttefikleri savaş ilanından hariç tutulmuştu. Savaşta 116 bin asker kaybı veren ABD, savaşın galibi Avrupa devletlerinin manda tekliflerinden uzak durdu. Buna İngiltere’nin Anadolu’da bir Amerikan mandası kurulması teklifi de dâhildir.

ABD Monreo Doktrini’ni terk ediyor

İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’yı Alman işgalinden kurtaran ABD, Monreo doktrinini terk ederek, bütün bir dünyada söz sahibi olmaya yöneldi. Savaştan sonra, iki kutuplu bir dünya düzeni oluşmuştu. ABD’nin nüfuzu altında bulundurduğu ülkeler “Hür Dünya/Batı Bloku”, Sovyet hâkimiyeti altındakiler “Demirperde Ülkeleri/Doğu Bloku” olarak adlandırılmıştı. SSCB’nin 1991 yılında dağılmasına kadar devam eden iki kutuplu dünya düzeni soğuk savaş dönemi olarak literatürde yerini aldı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’da kendi patronajında bir düzen kuran İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan bitkin çıkmış ve liderliğini sürdüremez hale gelmişti. Dünya liderliğini devralması, komünist tehdide karşı hür dünyayı koruması ve özelde Türkiye ve Yunanistan’ı desteklemesi gerektiğine ABD’yi ikna eden İngiltere, Ortadoğu liderliği mirasını 1947 yılında ABD’ye devretti. Moskova’nın 19 Mart 1945 tarihinde Ankara’ya verdiği ve 1925 Türk-Sovyet Saldırmazlık Anlaşması’nı uzatmayacağını ifade ettiği notadan sonra yoğun bir komünist tehdit hissetmeye başlayan Türkiye zaten ABD himâyesine hazır hale gelmişti.

Komünizme karşı hür dünyanın koruyucusu rolünü üstlenen ABD, bu yeni politikasını “Truman Doktrini” ile biçimlendirdi. ABD Başkanı Harry Truman tarafından 1947 yılında hazırlanan ve kendi adı verilen doktrine göre, ABD’nin komünizme karşı silahlı mücadele veren ve komünist ülkelerin baskısı altında bulunan devletlere mali ve askeri yardım yapması ilke olarak benimsendi. Kongre, Türkiye’ye 100 milyon, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapılmasına izin verdi, doktrin gereği ABD, Yunanistan ve Türkiye’nin savunmasını üstlendi. Truman Doktrini ile Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya adım atan ABD, diğer ülkeler için yeni doktrinine dâhil olmayı, Marshall yardımları ile etkin ve cazip hale getirdi.

Bu doktrinin tamamlayıcısı olarak, 12 Batılı ülkenin (ABD, İngiltere, Fransa, Kanada, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, Danimarka, Norveç, Portekiz ve İzlanda) katılımı ile, SSCB’nin yayılmacılığına karşı koymak üzere, 4 Nisan 1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) kuruldu. İlerleyen yıllarda örgüte yeni üyelerde katıldı. Türkiye, 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye oldu.

Truman Doktrini’ne Ortadoğu’dan tepkiler

ABD himâyesindeki Batı Bloku’nda yer alan Türkiye, 1948’de kurulan İsrail devletini 1949’da resmen tanıyan ilk Müslüman devlet oldu. 23 Haziran 1954 tarihinde imzaladığı “Askerî Tesisler Anlaşması (Military Facilities Agreement)” ile, kendi topraklarında Amerikalıların uygun görecekleri yerlere, Ortadoğu‘da yapacağı operasyonlarda kullanmak üzere üs kurma yetkisi verdi. Truman Doktrini ile ortaya çıkan keskin kutuplaşma dolayısıyla, Türkiye’nin Rusya, Ürdün, Mısır ve Suriye ile ilişkileri ciddi anlamda bozuldu ve dış ilişkilerine ABD politikaları yön vermeye başladı.

1950’li yıllarda, Batı manda ve işgalinden özgürleşen Arap dünyasında etkili bir milliyetçilik, sosyalizm ve SSCB’ye sempati rüzgarları esiyordu. Mısır’da 1952’de krallığı yıkarak yönetimi devralan Hür Subaylar, Arap milliyetçiliğiyle iç içe olan bir Arap sosyalizmi fikrine yakındılar. Bölgede, Sosyalizm ve SSCB etkisini kırmak üzere, 24 Şubat 1955’te, Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında bir güvenlik ve savunma örgütü olan “Bağdat Paktı” kuruldu. O tarihte kendisini tanıyan tek İslâm ülkesi olan Türkiye’nin diğer İslâm ülkeleri ile işbirliği İsrail’i rahatsız etti, İsrail ile Türkiye arasında diplomatik krize sebep oldu. 1955 yazından itibaren, Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler en alt düzeye indirildi, büyükelçi çekildi ve ilişkiler maslahatgüzar düzeyinde sürdürüldü. 1990’da Tel-Aviv’deki diplomasi temsilciliği yeniden büyükelçilik düzeyine yükseltilene kadar bu durum devam etti.

Komünist yayılmacılığa karşı kurulan NATO’ya mukabele etmek üzere, 14 Mayıs 1955’te Varşova’da, sekiz sosyalist ülkenin katılımıyla Varşova Paktı kuruldu. Paktı imzalayan ülkeler Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB’ydi. Paktın amacı, NATO güçlerine karşı üye ülkelerin birbirine destek olması, herhangi bir Varşova üyesi olan ülkeye saldırı gerçekleşmesi durumda diğer üyelerin yardımda bulunmayı taahhüd etmesiydi.

ABD’nin bölgede güç kazanması, ABD müttefiki ülkeler tarafından Bağdat Paktı’nın kurulması ve nihayet 1956’da İngiliz, Fransız ve İsrail kuvvetlerinin Mısır’ı işgale kalkmasıyla Ortadoğu halkları arasında Batı aleyhtarlığı gittikçe yükseldi ve (Tek bir Arap milleti oluşturmayı, bütün bir Arap dünyasını lâiklik temelinde sosyalist esaslara göre yönetmeyi hedefleyen) Baasçılık hareketi popülerleşti. SSCB’nin bölgedeki etkinliği ve kendisine duyulan sempati daha da yükseldi.

Eisenhower Doktrini

ABD bu gelişmeler karşısında, başkan Eisenhower’ın Kongre’den taleplerini ihtiva eden ve “Eisenhower Doktrini” adı verilen yeni bir doktrini hayata geçirdi. 9 Ocak 1957’de Kongre’nin onayı ile yürürlüğe giren bu doktrinin amacı; Ortadoğu ülkelerine askeri, ekonomik yardımlar sağlamak, yardım edilen dost ülkelere komünist bloktan bir saldırı gelmesi halinde silahlı kuvvetleri devreye sokmaktı. Bu amaç için her yıl 200 milyon dolar harcama yetkisi verildi

Eisenhower Doktrini, Kuzey Afrika’dan İçasya’ya kadar devletleri iki kutba böldü. Türkiye, Yunanistan, Irak, Lübnan, Tunus, Libya, Afganistan, Fas, Pakistan, İsrail ABD doktrinine olumlu cevap vermiş, Suudi Arabistan önce olumsuz bir tepki vermesine rağmen daha sonra tutumunu doktrine destek yönünde değiştirmişti. Ürdün, Mısır, Suriye ise doktrini reddetti.

Baas Rejimlerinin ortaya çıkması

Batı Manda ve işgalinden kurtulan Arap dünyasında bir Arap Birliği kurma fikri hep var oldu. 1945 yılında Mısır, Irak, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan ve Ürdün tarafından Arap Ligi/Arap Birliği kuruldu. Birlik zamanla yeni üyeler kabul ederek (Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Cibuti, Fas, Filistin, Katar, Komorlar, Kuveyt, Libya, Moritanya, Somali, Sudan, Tunus, Umman ve Yemen) 22 üyeli bölgesel bir işbirliği teşkilatına dönüştü. Ama hiçbir zaman etkili bir güç olamadı.

Arap Birliği kurma fikri “PanArabizm” ideolojisine vücud verdi ve ortak bir Arap devleti kurma ideali ilk defa 1958 yılında Suriye ile Mısır’ın birleşerek “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adı altında yeni bir devlet oluşturmaları ile hayata geçirildi. Ancak, geçen üç yıl içerisinde Mısır devlet başkanı Cemal Abdünnasır’ın birleşik devletin tek hâkimi olma girişimine tepki gösteren, içlerinde Hafız Esed’in de bulunduğu bir grup Baas kadrosu 27 Eylül 1961’de darbeyle iktidarı ele geçirdiler ve ertesi gün Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden çekildiğini açıkladılar.

Baas Partisi, 1963’te birer ay arayla, Irak (8 Şubat) ve Suriye’de (8 Mart) askeri darbe yoluyla iktidara el koydu. Ancak, Baasçılık yavaş yavaş ulus-üstü kimlik özelliği taşıyan PanArabizm’den Irak ve Suriye Arap milliyetçiliğine dönüşmeye başladı. Baas Partisi 1966’da resmen ikiye bölünerek Suriye ve Irak kollarına ayrıldı. 1970’de Suriye’de Hafız Esed, 1979’da Irak’ta Saddam Hüseyin, parti içinde darbe gerçekleştirerek ülkelerini yöneten tek diktatör haline geldiler ve bundan sonra bölgedeki pek çok savaş ve işgalin müsebbibi oldular.

Batı sömürgeciliğinden kurtulan ve bağımsızlığını ilan eden diğer İslâm ülkelerinde de sosyalizm ve Doğu blokuna yakınlaşma eğilimleri ortaya çıktı. Tunus 1956’da Fransız işgalinden kurtulduktan sonra 1960’lı yıllarda sosyalist düzene geçti. Fransız işgali altındaki Cezayir 1962’de bağımsızlığına kavuştu ve Devlet başkanlığına getirilen Ahmed b. Bellâ sosyalist bir çizgi izlemeye başladı. Libya’da Muammer el-Kaddâfî, 1969’da bir darbeyle iktidarı ele geçirdi ve yine sosyalist bir çizgide yürümeye başladı. Sudan ve Güney Yemen’de de sosyalist-komünist hareketler ortaya çıktı. Güney Yemen’de İngiliz işgal kuvvetlerinin 1967’de ülkeyi terk etmesinden sonra Marksist bir rejim idareyi eline geçirdi.

“Birleşik Arap Cumhuriyeti” nin başarısız olmasından sonra, Arap dünyasındaki bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak için Libya-Birleşik Mağrib (1969), Libya-Mısır-Sudan (1970), Libya-Suriye (1971) ve Libya-Mısır (1973) arasındaki birleşme ve ittifak çabaları oldu, ama bu teşebbüslerde başarılı olamadı.

Altı Gün Savaşı ve PanArabizm’in tamamen çöküşü

1967’de Mısır’ın öncülüğünde diğer Arap devletleri (Suriye, Ürdün, Irak, Kuveyt), askeri bir ittifak oluşturarak, İsrail işgaline askeri müdahale ile son vermeyi kararlaştırdılar ve ülkelerinde olağanüstü hâl ilan ettiler. Daha atik davranan İsrail, 5 Haziran’da savaş uçaklarının ani baskını ile Mısır hava kuvvetlerinin beşte üçünü yok edip, Mısır’ın elinde bulunan Gazze ve Sina yarımadasını ele geçirdi. Altı gün süren savaşın sonunda başta Kudüs olmak üzere Filistin topraklarının büyük kısmı, ayrıca Ürdün ve Suriye’nin (Golan dâhil) topraklarının bir kısmı İsrail tarafından işgal edildi. Bu savaşın ayıp ve utancı karşısında PanArabizm fikri tamamen çöktü.

1969 yılında, İsrail işgali altındaki Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın yakılmasına tepki olarak Müslüman devletlerin hak ve menfaatlerini korumayı, üye devletler arasında İslâm dayanışmasını geliştirmeyi amaçlayan İslâm Konferansı Örgütü (şimdiki adı ile İslâm İşbirliği Teşkilatı) kuruldu. Çöken PanArabizm’in yerini İslâm Birliği ideali almış oldu.

Nixon Doktrini (Detant Politikası)

ABD Başkanı Nixon 18 Şubat 1970’de Kongreye gönderdiği raporda; uluslararası ilişkilerde II. Dünya savaşı sonrası dönemin artık sona ermiş olduğunu, ABD’nin yeni bir dış politikaya geçmesi gerektiğini, ABD’nin özgür ulusların savunulması ile ilgili bütün kararları, bütün planları ve programları yalnız başına yürütmek durumunda olmadığını, yükün bir kısmını ABD’nin dost ve müttefiklerinin üstlenmesi gerektiğini ifade etti. “Nixon Doktrini” (Detant Politikası) olarak adlandırılan bu yeni politikayla, çatışma bölgelerine ABD’nin doğrudan askeri müdahalelerde bulunmayacağı, müttefiklerine askeri ve ekonomik yardımla yetineceği açıklanmıştı.

Arap Dünyasında ABD-İsrail lehine parçalanma

1975 yılına gelindiğinde, Enver Sedat yönetimindeki Mısır’ın ABD’yle yakınlaşması ve Sovyetler’le ilişkileri kesmesi Ortadoğu’daki dengeleri ciddi şekilde sarstı. Bunu, 1978 yılında Mısır’ın, ABD başkanı Jimmy Carter’ın gözetiminde, İsrail ile Camp David Barış Anlaşması’nı imzalaması takip etti. Bir Arap ülkesinin ilk kez İsrail’i resmen tanıması Arap dünyasında infiâl yarattı, Arap ülkeleri tepki olarak SSCB’yle yakınlaştılar.

Filistin davasındaki Araplar arasındaki bu büyük parçalanmayı, 1994 yılında Ürdün’ün İsrail’le yakınlaşması takip etti. ABD başkanı Bill Clinton’in desteği ile 26 Ekim 1994 tarihinde Ürdün’ün İsrail’le imzaladığı barış anlaşması, İsrail’in güvenliği için Ürdün yönetimine gerekli tedbirleri alma ve İsrail aleyhine propaganda yapılmasına dahi engel olma yükümlülüğünü getirmişti.

1979 İran Devrimi Ortadoğu’yu sarsıyor

ABD’nin Ortadoğu ve İçasya’ya yönelik politikalarını hayata geçirme ve sürdürmede en büyük müttefiki Bağdat Paktı üyesi de olan İran’dı. ABD 1970’li yıllarda, Basra Körfezi’ni bir İran Körfezi haline getirmek istiyor ve sürekli silahlandırıyordu. ABD’nin büyük desteğine sahip bulunan Şah Rıza Pehlevi’nin 1979 yılında Ayetullah Humeyni tarafından devrilmesinden sonra Ortadoğu’daki bütün dengeler alt üst oldu. ABD’nin müttefiki olan ülke, hasım haline dönüşmüştü. 4 Kasım 1979 günü İran’da Humeyni taraftarı olan öğrencilerin Tahran’daki ABD elçiliğini basıp, elçilikte bulunan 63 kişiyi rehin almaları ile başlayan süreç, ABD’de başkan değiştirmeye sebep olmuş, Jimmy Carter’ın yerine İran’la gizli pazarlık yürüten Ronald Reagan başkanlık seçimini kazanmıştı.

İran Devrimi henüz devlet olma aşamasındayken kendisini Irak ile savaşın içinde buldu. 22 Eylül 1980’de sınır ihtilaflarını gerekçe gösteren Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin’in İran topraklarına saldırmasıyla, 8 yıl sürecek İran-Irak savaşı başladı. Yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne, iki milyon kişinin yaralanmasına, 150 milyar dolar ekonomik zarara, yüz binlerce kişinin esir düşmesine, on binlerce kişinin kaybolmasına neden olan ve galibi de bulunmayan bu savaş, her iki ülkede de ağır yıkımlara yol açtı. Savaş sırasında bütün Arap dünyası Irak’ın yanında yer alırken Hafız Esed yönetimindeki Suriye, Araplığın önüne mezhebi geçiren politikasıyla, tavrını İran’dan yana koydu ve savaş boyunca hem siyasi hem de askeri olarak destekledi.

Carter Doktrini ve 1979 sonrası Ortadoğu

1979 yılında Rusya’nın Afganistan’ı işgal etmesi ve aynı yıl İran’da meydana gelen Ayetullah Humeyni öncülüğündeki devrim, 1970 yılında ilan edilen Nixon Doktrini’ni ABD bakımından sona erdirdi.

ABD başkanı Jimmy Carter, 1980 de kongrede yapmış olduğu konuşmasında; Basra Körfezinin denetimini ele geçirmek amacıyla herhangi bir yabancı güç tarafından yapılacak müdahalelerin ABD’nin hayati çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacağını ve böyle bir saldırıya askeri güç de dâhil olmak üzere gerekli her türlü araçla müdahale edileceğini açıkladı. Bu yeni ABD politikası “Carter Doktrini” olarak literatürde yerini aldı.

Dünya petrol rezervlerinin %70’inin, doğal gaz rezervlerinin %35’inin bulunduğu bu bölge ABD ve Batı ekonomisinin can damarı olarak kabul ediliyordu. ABD, yeni Orta Doğu politikasının bir parçası olarak Hızlı İntikal Gücü (RDF-Rapid Deployment Force) kurdu ve müttefik bölge ülkelerinde askeri üsler oluşturup, yığınaklar yapmaya başladı. Bu yapılanmada, İsrail’in güvenliğinin sağlanması da önemli bir faktördü.

1.Körfez savaşı ve ABD’nin askeri müdahalesi

İran savaşından yığılmış borçla çıkan Saddam Hüseyin, bir çıkış yolu olarak, tarihi olarak Irak’a ait olduğunu iddia ettiği zengin petrol kaynaklarına sahip Kuveyt’i 2 Ağustos 1990’da Irak’a ilhâk etti. ABD tepki olarak, Irak’tan yapılacak petrol ithalatına 14 yıl sürecek ambargo koydu ve 17 Ağustos 1991’de Irak’a savaş açtı. Böylece ABD askerleri, savaşmak üzere Ortadoğu topraklarına girmiş oldu.

27 Şubat’ta Irak Kuveyt’ten çıkarıldı, ambargo nedeniyle takatsiz hale düştü. 8 yıllık savaş yorgunu İran’ında yıpratılmasıyla ABD, Orta Doğu’da özellikle petrol kaynağı olan Basra Körfezi’nde tam ve tartışmasız bir kontrol kurmuş oldu. ABD’nin Ortadoğu’ya askeri müdahalesi, bölge halklarında Amerikan karşıtlığını artırdı ve Batı hayranlığından İslâmi kodlara dönüşü hızlandırdı.

Bu savaşın sona ermesinden yaklaşık 6 ay sonra SSCB’nin dağılması ile dünya tümü ile yeni bir yapılanma dönemine girecekti.

Sovyetlerin dağılması ve ABD’nin tek süper güç olarak kalması

1922`de kurulan Sovyetler Birliği, ikinci dünya savaşından sonra iki kutuplu dünyanın süper gücünden ikincisi olmuştu.

1985 yılında devlet başkanı olan Mihail Gorbaçov’un Glastnost (Açıklık) ve Perestoroyka (Devletin yeniden yapılandırılması) uygulamalarının sonucu olarak SSCB 1991 yılında dağıldı. SSCB’nin dağılmasında, Afgan mücahitlerin Sovyet işgaline karşı başarılı direnişi ve kağıttan kaplan olduğu ortaya çıkan Kızılordu’nun 1988 yılında Afganistan’dan çekilmek zorunda kalmasının etkisi büyük olmuştu. 1990 yılında Demokratik Alman Cumhuriyeti ve Federal Alman Cumhuriyeti’nin birleşmesi, Baltık ülkeleri Litvanya, Letonya, Estonya’nın bağımsızlıklarını ilan etmelerinin ardından Gürcistan, Ermenistan, Moldova, Ukrayna, Beyaz Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ında bağımsızlıklarını ilan etmeleri SSCB’nin sonunu getirmişti.

1 Temmuz 1991’de NATO’ya karşı kurulan Varşova paktı bitirildi. Varşova Paktı üyesi Estonya, Letonya, Romanya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Hırvatistan, Arnavutluk) NATO üyesi oldular.

SSCB’nin dağılmasında sonra NATO’nun düşman rengi kırmızıdan yeşile döndü. NATO literatüründe "kırmızı" renk "komünizm"i, yeşil ise "İslâm"ı simgeliyordu. NATO’nun İskoçya’nın Turnberry kentinde toplanan (7-8 Haziran 1990) NATO Zirvesi’nde ev sahibi İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher "Sovyetler Birliği yıkılmıştır, karşımızda düşman kalmamıştır. Ama düşmansız bir ideoloji yaşayamaz. Yeni bir düşman bulmamız lazım. Düşman aramaya ise gerek yok; yeni düşmanımız İslâm’dır" sözleriyle yeni düşmanı tanımlamıştı.

SSCB’nin dağılmasında sonra kurulan Rusya Federasyonu (RF) krizlerle boğuşmaya başladı ve uluslararası ilişkilerde belirleyici rolünü kaybetti. Artık soğuk savaş dönemi bitmiş, ABD tek süper güç olarak küresel düzenin patronu olmuştu. Devlet başkanı Yeltsin’in 1999 yılında FSB (istihbarat) Başkanı Vladimir Putin’i Başbakan olarak atamasına kadar Rusya kaos içinde savruldu.

11 Eylül Saldırısı ve Bush Doktrini

11 Eylül 2001 tarihinde, ABD’nin New York kentinde bulunan Dünya Ticaret Merkezi’nin teröristlerin kaçırdığı yolcu uçakları tarafından saldırıya uğraması sonucu üç bine yakın insan hayatını kaybetmişti.

ABD, saldırıdan sorumlu tuttuğu El Kaide ve Taliban’ı yok etmek gerekçesiyle, 7 Ekim 2001’de "Kalıcı Özgürlük Operasyonu" (Operation Enduring Freedom) adıyla Afganistan’ı işgal etti. ABD işgalini meşrulaştırmak için BM Güvenlik konseyinden 14 Kasım 2001 tarihinde 1378 sayılı kararı çıkarttı ve başkan George W. Bush ABD liderliğinde NATO kuvvetlerinin işgalinin amacını “haçlı savaşını başlatıyoruz” sözleriyle açıkladı.

Pek çok analist, 11 Eylül saldırılarının işleniş biçimindeki garipliklere işaret ederek, bunun tek hegemonik güç olarak kalmak isteyen ve mağduriyetin sağladığı meşruiyetle, dünyanın her yerini işgal etme hakkını elinde tutmak üzere, ABD tarafından kurgulandığını iddia ediyordu.

2002 yılından itibaren ABD’nin BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) olarak adlandırılan yeni dünya düzeni konuşulmaya başlandı. Bu proje, Fas’tan Çin’e kadar bütün bir coğrafyanın –ki bu coğrafya İslâm coğrafyasıdır– siyasi ve ekonomik olarak yeniden yapılandırılmasını, mevcut devletlerin parçalanarak, mikro-devletlere bölünmesini öngörüyordu. ABD, kısa vadede Avrasya’yı kontrol etmeyi, Irak’tan başlayarak Ortadoğu’yu şekillendirmeyi, Körfez bölgesine hâkim olmayı ve uzun vadede tek başına dünya hâkimiyeti kurmayı hedefliyordu.

11 Eylül saldırılarının ardından ABD, bütün bir küreye yaydığı savaşını “Bush Doktrini” ile ifade etti. 20 Eylül 2002 tarihli "Yeni Amerikan Millî Güvenlik Stratejisi"nde ifade edilen doktrin; potansiyel tehdit oluşturduğu, ileride problem çıkarabileceği düşünülen her oluşum ya da ülkeye karşı nerede olursa olsun "ön alıcı saldırı" yapılmasını ve gerekirse düşman devletlerdeki rejimlerin değiştirilmesini kapsıyordu. Tek kutuplu dünyanın lideri ABD’nin başka ülkelerin yardımına ihtiyacı yoktu, iyi güçler ve şer güçler arasında süre giden mücadelede ABD hep iyi tarafı temsil etmekteydi, dolayısıyla bu üstün misyonu dolayısıyla uluslararası hukuka uymak zorunda da değildi.

Irak’ın sahip olduğu kitle imha silahlarıyla bölge ve dünya barışını tehdit ettiğini iddia eden ABD, Birleşik Krallık ve Çok Uluslu Koalisyon Kuvvetleri ile birlikte, 20 Mart 2003’te Irak’ı işgal edip, Saddam Hüseyin yönetimini devirdi. Şii Araplar ve Kürtler ile ittifak halinde federatif Irak Anayasa’sını yürürlüğe soktu ve Sünnileri yönetimden uzaklaştırdı.

Daha sonra, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmadığı, işgali gerekçelendirmek üzere CIA raporlarında uydurulduğu ortaya çıktı. İşgal sırasında 1 milyondan fazla kişi hayatını kaybetmişti. Ebu Gureyb Cezaevi örneğinde görüldüğü üzere, binlerce kişi ağır işkencelerden geçirildi, teröre destek verdiği iddiası ile tutuklanan binlerce kişi dünyanın pek çok ülkesindeki cezaevlerinde sorgu ve işkenceye tabi tutuldu. Bu uygulamalar, bütün dünyada anti Amerikancılığın yükselmesine, Irak’ta İŞİD’in doğmasına ve taban bulmasına sebep oldu.

Başkan Barack Obama döneminde ABD, işgal ettiği Afganistan ve Irak’ta, kendisinin işgaline yardımcı olan İran’a bu ülkelerin yönetiminin kontrolünü bıraktı. Bu durum İran’da şii hilali hayalini tahrik etti ve 2011’de başlayan Arap Baharı ile birlikte, İran Suriye ve Yemen’de de nüfuz ve kontrolünü artırdı.

Sert geçen “Arap Baharı”

17 Aralık 2010’da Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakması ile Tunus’ta başlayan yönetim karşıtı protesto hareketleri peş peşe bütün Arap ülkelerine yayıldı. Despot yönetimlere karşı başlatılan ve “Arap Baharı” adı verilen bu halk hareketi kısa zamanda Tunus, Mısır, Libya, Moritanya, Sudan, Bahreyn, Ürdün, Yemen, Cezayir, Suriye gibi ülkeleri etkiledi. Tunus başkanı Bin Ali 14 Ocak’ta ülkeyi terk etti. 14 Ocak’ta Ürdün’de, 17 Ocak’ta Moritanya, Sudan ve Umman’da, 25 Ocak’ta Mısır’da ve Lübnan’da gösteriler başladı. 3 Şubat’ta Yemen’de, 14 Şubat’ta Bahreyn’de, 15 Şubat’ta Libya’da, 22 Şubat’ta Cezayir’de, 25 Şubat’ta Ürdün’de ve nihayet 28 Ocak’ta Suriye’de ilk ayaklanmalar başladı.

Mısır’da devlet başkanı Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık yönetimi 11 Şubat 2011 de istifa etmesiyle son buldu. Yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Muhammed Mursi kazandı. Ancak, 1 Temmuz 2013 Körfez Ülkeleri, ABD ve Batı’nın desteklediği askeri darbe ile cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve seçilmiş İhvan yönetimi devrildi.

Libya’da 42 yıl boyunca ülkeyi yöneten Albay Muammer Kaddafi, halk hareketini silahla bastırmak istedi. Ancak, NATO müdahalesi sonucu iktidarı kaybetti ve öldürüldü, yönetim Ulusal Geçiş Konseyine devredildi. Libya’da seçimler gerçekleşse de istikrar sağlanamadı. Ve halen devam etmekte olan iç savaş başladı.

Bahreyn’deki ayaklanma Suudi yardımı ile bastırıldı.

Yemen protestolarında devlet başkanı Ali Abdullah Salih devrildi, Sünni Cumhurbaşkanı Hadi yönetimindeki hükümet işbaşına geldi. İlerleyen süreçte hükümet güçleri ile İran tarafından yönlendirilen Şii Husiler arasında çatışmalar ve gerilim patlak verdi. ABD tarafından desteklenen Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Ürdün, Sudan, Kuveyt, Mısır, Fas ve Senegal ‘den oluşan askeri koalisyon Yemen Cumhurbaşkanı Hadi’ye destek vermek için “Kararlılık Fırtınası Operasyonu” başlattı. Halen devam etmekte olan Yemen savaşı bir insanlık dramı haline dönüştü.

Suriye İç savaşı ve yalpalayan ABD politikası

Arap Baharı’nın etkisiyle Suriye’de ilk gösteriler 28 Ocak 2011’de başladı. Demokratik reformların yapılmasını, siyasi tutukluların salıverilmesini, insan haklarının tanınmasını, olağanüstü halin kaldırılmasını ve yolsuzlukla mücadele edilmesini talep eden gösteriler bütün ülkeye yayıldı. Rejim taleplere şiddetle karşılık verdi. Mayıs ayının sonuna gelindiğinde 1000’den fazla sivil ve 150’den fazla asker ve polis hayatını kaybetmişti.

Rejimin gösterilere şiddetle karşılık vermesi üzerine ABD konuyu BM’ye taşıdı. Nisan 2011’den itibaren BM Güvenlik Konseyi’ne götürülen Suriye hükümetini kınama kararları Rusya ve Çin tarafından veto edildi. Barack Obama, Ağustos 2011’de Esad’ın gitmesi gerektiğini açıkladı, ABD Şubat 2012’de Suriye’deki diplomatlarını geri çekti. Aynı yıl Cenevre’de Suriye’de barış için müzâkere masası kuruldu.

2011 yılının Ağustos ayında rejime muhalif güçler tarafından Suriye Ulusal Konseyi (SUK) oluşturuldu. Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan Suriye’de rejim muhaliflerini desteklerken, Suriye rejiminin arkasında İran ve Rusya bulunuyordu. Eylül ayında muhalif Özgür Suriye Ordusu ile Suriye Ordusu arasında çatışmalar başladı. İran Devrim Muhafızları ve onların yönettiği Lübnan Hizbullah’ı başta olmak üzere, Irak, Afganistan, Yemen ve Afrika’dan getirilen binlerce Şii milis de muhaliflere karşı Rejim ordusuyla birlikte savaşmaya başladı. Savaşan Şii milis gruplar ABD ve Batı tarafından nedense terörist muamelesi görmediler.

BM Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan 16 Mart 2012’de, Suriye’deki savaşın çözümüne yönelik olarak 6 maddelik bir barış planı hazırladı ama rejim tarafından kabul görmedi. 30 Haziran 2012’de iç savaşının sona erdirilmesi için Cenevre’de ilk uluslararası zirve düzenlendi. Zirvede, Suriye rejimini ve muhalifleri kapsayan bir geçiş hükümeti oluşturulması ve reform taleplerinin yerine getirilmesine yönelik kararlar alındı. Bu sırada ABD, geçiş hükümetinde Esad’ın olmaması gerektiğini savunuyordu. Rejim, Rusya ve İran’ın olumsuz yaklaşımı ile zirve başarılı olmadı. Daha sonra yapılan Cenevre zirvelerinde de bir başarılı elde edilemedi.

Haziran 2012’de bir Türk savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesi ve Mayıs 2013’te Reyhanlı’da gerçekleştirilen bombalı eylemle birlikte Suriye iç savaşı Türkiye’nin güvenliğini iyice tehdit eder hale geldi.

21 Ağustos 2013’te rejimin, Şam’ın Guta bölgesindeki sivillere karşı kimyasal silah kullanması sonucu, çoğu çocuk 1.400 kişi can verdi. Barack Obama, Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanmasını "aşılmaması gereken kırmızı çizgi" olarak gördüklerini söylemesine rağmen, BM Güvenlik Konseyi üyesi Rusya’nın Esed’i himâyesi ile bu vahşi saldırı dünya gündeminden düşürüldü. ABD ve Batı için insanların öldürülmesinin önlenmesinden ziyade, öldürürken kimyasal silah kullanılmaması daha öncelikli idi.

ABD, Eylül 2013 itibariyle “demokrasi yanlısı, ılımlı muhaliflere” silah yardımında bulunmaya başladı. Ancak, muhalifleri eğitip donatma faaliyetinden istediği sonucu alamayınca bu desteğini kesti.

2013 yılında, El Nusra ve IŞİD’in Suriye iç savaşında etkinliğinin ve alan hâkimiyetinin artmasıyla, dış güçlerin Suriye savaşına bakışı ve tarafları değişmeye başladı, genel olarak “Esed gitsin” söylemi terk edildi. Rejimle halkın savaşına sebep olan, Suriye’de rejimin demokratikleşmesi ve insan haklarının korunması talepleri ve buna Rejimin katliam ve sürgünlerle karşılık vermesi artık konuşulmaz oldu.

Aynı zamanda birbiriyle otorite mücadelesi de yapmakta olan El Nusra ve IŞİD 2014 yılında ayrıştılar. El Nusra İdlib’te kalırken, İŞİD Rakka, Deyrizor gibi Irak sınırına yakın kesimlerde hâkimiyet kurdu, liderleri Ebu Bekir el-Bağdadi 29 Haziran 2014’te halifeliği ilan etti. Bu arada, kendisine muhalif diğer Kürtleri sindiren PYD, rejimin anlaşmalı olarak kendisine terk ettiği Suriye’nin kuzeyinde kantonlar (Cezire, Kobani ve Afrin) kurarak siyasi ve askeri hâkimiyetini genişletti.

2014 Eylül’ünde İŞİD’e karşı savaşmak üzere ABD öncülüğünde uluslararası bir koalisyon kuruldu. 22 Eylül’den itibaren Koalisyon Suriye’de IŞİD hedeflerini vurmaya başladı. 2014 Ekim ayında IŞİD, PYD kontrolündeki Kobani’ye saldırdı. İŞİD’e karşı hava saldırıları yapan Koalisyon’un bölgede kullanacağı bir kara gücüne ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacını PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD ile karşılamayı tercih eden ABD, Türkiye’nin tepkisini gidermek için yeni müttefikini Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adı altında tanımladı ve PKK’nın Suriye uzantısı PYD’yi bugüne kadar binlerce TIR silah ve mühimmatla destekledi. Türkiye, ABD’nin PYD ile ittifakına sert tepki gösterdi. İŞİD’in bahane olarak kullanıldığını, ABD’nin asıl hedefinin sınırın ötesinde güvenliğini tehdit edecek bir Kürt devleti kurmak olduğunu, buna müsaade etmeyeceğini ilan etti.

Obama başkanlığı döneminde ABD’nin Suriye politikaları zikzaklarla yürütüldü. Askeri güçlerini Ortadoğu’dan Asya-Pasifik bölgesine çekmeyi ve Çin’in yükselişini durdurmayı planlayan Obama, olayları uzaktan izlemeyi tercih eden etkisiz bir politika yürüttü. ABD Suriye’de çözüm için “Esed gitsin reformlar yapılsın” noktasından, “İŞİD’le mücadele için Esed kalabilir” noktasına savruldu ve Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti oluşturma hedefine yöneldi.

Gitgide ülkede hâkimiyeti %8’e kadar düşen ve otoritesi Şam civarıyla sınırlı kalan Beşer Esed, Rusya’yı rejim lehine askeri müdahalede bulunmaya çağırdı. Suriye-Rusya askeri ve siyasi işbirliği 1953’lere dayanıyordu, Suriye, 1956-2000 yılları arasında 26 milyar dolarlık Rus silahı satın almış, 13.4 milyar dolarlık ödeyemediği silah borcu Putin tarafından 2005’te silinmişti. Geleneksel Akdeniz’e inme ve sıcak denizlerde söz sahibi olma stratejisi bakımından Suriye’nin kendisine mutlak bağlı şekilde elde tutulması Rusya bakımından hayati önem taşıyordu. Rusya 30 Eylül 2015’te, terörizmle (İŞİD) mücadele gerekçesiyle hava saldırıları başlattı. Bu saldırılar savaşın gidişatının Esad lehine değişmesinde büyük rol oynadı. Rusya’nın desteğiyle Dera, Duma, Humus, Hama ve Halep tamamen rejim tarafından kontrol altına alındı. Terörizmle mücadele iddiası ile Suriye’ye gelen Rus uçaklarının özellikle, İŞİD’in bulunmadığı Türkiye sınırına yakın Türkmendağı civarını bombalaması, Türkmenleri göçe zorlaması ve uçakların sınır ihlalleri sebebiyle 24 Kasım 2015’te bir Rus uçağı TSK tarafından düşürüldü. Türk-Rus ilişkileri krize girdi.

15 Temmuz 2016’da, arkasında ABD ve NATO’nun bulunduğu bilinen bir askeri darbe teşebbüsü yaşandı. Darbe girişiminin Suriye’de ve bölgede Türkiye’yi etkisizleştirme ve uzaklaştırma sonucunu doğuracağı hesaplanmıştı. Bastırılan darbe girişiminden sonra Türk-Rus ilişkileri hızla tamir edildi. 24 Ağustos 2016’da İŞİD ve PYD’ye karşı, TSK tarafından Özgür Suriye Ordusu ile birlikte, ‘Fırat Kalkanı’ Harekâtı başlatıldı. Askeri darbeyle yıkıma uğratılması beklenen Türk Ordusu büyük bir başarı sağladı.

Türkiye, Rusya ve İran işbirliği ile, kısır Cenevre görüşmelerinin alternatifi olarak, 23 Ocak 2017’de Astana Süreci başlatıldı. Üç ülke, Suriye meselesinin askeri yöntemlerle çözülemeyeceği, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını esas alan bir siyasi çözümün gerekliliği konusunda mutabakata vardı. Üç ülke, Astana ve Soçi görüşmeleri ile Suriye konusunda muhalifler ve Rejimle irtibat halinde, ABD’nin devre dışı bırakıldığı, sonuçları sahaya yansıyan bir insiyatif başlattılar.

Türkiye’nin Suriye’de hasımı durumunda bulunan Rusya ve İran’la sürpriz şekilde işbirliğine girmesi ve Suriye krizinin çözümü için diplomatik atak başlatmaları dünyayı şaşkına çevirdi. ABD ve Batı ülkeleri siyasi olarak etkisizleştirildi. Askeri olarak, Fırat Kalkanı Operasyonu’nun ardından Ocak 2018’de TSK ve Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu tarafından başlatılan Afrin ve Tel Rıf’at’a yönelik operasyonlar başarıyla tamamlandı. Bu operasyonlarda, ABD’nin binlerce TIR silah ve mühimmat vererek eğitip donattığı PYD’nin ciddi bir savaşma kabiliyeti olmadığı ortaya çıktı. Bu ABD için hayal kırıklığı oldu. Çaresiz kalan ABD, mevcut askerlerinin Suriye’den çekilmesi halinde doğacak boşluğu doldurmak üzere Mısır, Suudi Arabistan, BAE ve Ürdün’den oluşacak bir Arap NATO’su oluşturma hayalinin peşine düştü. Halen devam etmekte olan Yemen Savaşı’nı eline yüzüne bulaştıran bu koalisyon nasıl bir başarı gösterecekse?

Türkiye’nin, Suriye yerel unsurlarından toparladığı güçlerle yaklaşık 80 bin kişiye ulaşan (ki pek çok ülke ordusundan sayıca büyük) Özgür Suriye Ordusu teşkili ve bunun bütçeye bir yük getirmeyecek şekilde savaştırılması, ciddi bir ön hazırlık gerektiren böyle bir oluşumu sessizce başarması sebebiyle Türk Devlet aklının stratejik kabiliyeti (gören) gözlerin önüne serildi. ABD, AB, Rusya, İran ve pek çok devlet savaşın başlangıcındaki pozisyonlarına zıt noktalara savrulurken Türkiye istikrarla duruşunu devam ettirdi ve bütün bu devletleri pozisyon değiştirmeye zorladı. Ve bir başka dikkat çekici husus olarak, bugüne kadar Türk Ordusu ve Suriye Ordusu, tabir yerindeyse, birbirlerine tek kurşun atmadılar.

Gelinen noktada, Suriye’de ve bölgede Türkiye’ye rağmen hiçbir şey yapılamayacağı ortaya çıktı.

Trump’ın Suriye’den çekilme kararı ya da yeni doktrin

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 12 Aralık 2018’de, Türkiye’nin birkaç gün içerisinde Fırat’ın doğusuna PYD’ye karşı operasyon başlatılacağını açıkladı. Bu açıklamadan sonra ABD başkanı Trump 19 Aralık 2018’de bir Tweet atarak “Suriye’de IŞİD’i yendik, Trump başkanlığı döneminde orada bulunmamızın tek nedeni oydu” dedi. 22 Aralık’ta “IŞİD büyük oranda yenildi ve Türkiye gibi diğer ülkeler IŞİD’den geri kalan ne varsa onun çaresine bakmalı. Eve dönüyoruz!” mesajı ile Suriye’den çekilme kararını ilan etti. Pentagon PYD’yi silahlandırmaya devam ederken ve bölgede üs, kontrol noktaları kurarken Trump’ın bu açıklaması dünya kamuoyunda şaşkınlık yarattı.

Trump’ın Suriye’den çekilme niyeti yeni değildi, başkan seçilmesi öncesine dayanıyordu. 2015 yılında The Guardian gazetesine verdiği mülakatta, ABD’nin Irak’ta yapmaya çalıştığı gibi aşırı masraflı ve başarısızlığa mahkûm “ulus inşası” projelerinden vazgeçmesi ve çok büyük tehditler olmadıkça yabancı ülkelere asker göndermeye son vermesi gerektiğini söylemişti. Burada başarısız ulus inşasından kasdettiği Irak işgali sonrası kurulan IKBY idi. Trump, benzerini Suriye’de tekrarlama niyeti olmadığını dolaylı olarak ifade ediyordu.

12 Şubat’ta ABD’nin 2019 yılı bütçesine ilişkin açıklamalarda bulunan başkan Trump, "Birkaç ay öncesindeki son hesaplara göre Ortadoğu’da 7 trilyon dolar harcadık. 7 trilyon dolar. Büyük bir hata, ama durum bu. Ve bugün Ortadoğu, oraya pek de akıllıca olmayan bir şekilde 17 yıl önce girdiklerinden daha kötü durumda. Çok üzücü bir durum" sözleriyle, Suriye’den çekilme niyetini ve gerekçesini Amerikan kamuoyuna resmen ilan etmişti. 3 Nisan’da Estonya, Litvanya ve Letonya’dan oluşan Baltık ülkeleri liderleri ile ortak basın toplantısında konuşan Trump, "Suriye’den çıkmak istiyorum. Askerlerimizi yurtlarına geri getirmek istiyorum. Ulusumuzu yeniden yapılandırmak istiyorum. Ortadoğu’ya son 7 yıl içinde 7 trilyon dolar para harcadık, karşılığında hiçbir şey almadık" diye konuşmuştu.

Sonuç

ABD başkanı Trump’ın Suriye’den çekilme açıklaması, başkanın kişisel tasarrufu olarak elbette ki anlaşılamaz. Bu çekilme kararı, 2002 yılında "Yeni Amerikan Millî Güvenlik Stratejisi"nde ilan edilen Bush Doktrini’ninden vazgeçildiğini ve 17 yıllık bu stratejinin devam ettirilemez olduğunu ortaya koymaktadır. Pentagon’da birtakım askerler bu doktrine sadık kalsa da, yaşanan gerçeklik budur.

ABD’nin, Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ile kendisini hiç kimsenin yardımına ihtiyaç duymayan dünyanın tek hâkimi, şer odaklarına karşı savaşan iyiliğin temsilcisi olarak ilan eden ve dünyanın neresinde olursa olsun hegemonyasını tehdit eden her devlet ve örgüte karşı "ön alıcı saldırı" yapma, gerektiğinde rejimleri değiştirme, BOP projesi ile bütün bir İslâm Dünyasını yıkıp yeniden inşa etme stratejisi başarısızlığa uğrayarak çökmüştür.

ABD, Bush Doktrini ile ilk olarak işgale başladığı Afganistan’da hiçbir başarı elde edememiştir. Resmi olarak bu savaşta 2 bin 400 askerini kaybettiğini açıklayan ABD, kendisini yok etmek üzere Afganistan’a girdiği Taliban ile halen barış müzakereleri yürütüyor ve halkına izah edebileceği bir çekiliş yolu arıyor. Yine ABD, 2003 yılında CIA tarafından uydurulmuş gerekçelerle işgal ettiği Irak’ta 4.500 askerini kaybetmiş, 2011 yıl sonunda neredeyse kaçarak buradan çekilmiştir. ABD, İşgal ettiği Afganistan ve Irak’tan geriye yıkılmış şehirler, halktan milyonlarca ölü, yaralı ve büyük bir Amerikan nefreti bırakmış, üstelik bu ülkeleri kendisine büyük şeytan diyen İran’ın siyasi ve askeri nüfuzuna terk etmiştir. Bundan cesaret alan İran, Şii hilali oluşturma idealine Suriye ve Yemen’i de katmış, Ortadoğu’da ABD’nin geleneksel müttefiki olan Sünni Arap ülkelerini ABD Şii tehdidi altında bırakarak hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu hayal kırıklığına, Suriye’de PKK terör örgütünü stratejik müttefik ilan ederek Türkiye’yi de dâhil etmiştir.

Başkan Trump’ın mesajlarında sıklıkla ifade ettiği; “Bugün Ortadoğu, oraya pek de akıllıca olmayan bir şekilde 17 yıl önce girdiğimizden daha kötü durumda”, “Ortadoğu’ya son 7 yıl içinde 7 trilyon dolar para harcadık, karşılığında hiçbir şey almadık", “Başarısızlığa mahkûm “ulus inşası” projelerinden vazgeçme ve çok büyük tehditler olmadıkça yabancı ülkelere asker göndermeye son verme”, “IŞİD büyük oranda yenildi ve Türkiye gibi diğer ülkeler IŞİD’den geri kalan ne varsa onun çaresine bakmalı. Eve dönüyoruz!” açıklamaları tam da 17 yıllık Bush Doktrini’ni yerden yere vuran ifadelerdir. Pentagon’un mevcut politikaları savunacak hali de yoktur.

Dünyanın tek kutuplu bir yapılanmadan, bölgesel ittifaklara dayalı çok kutuplu yeni bir dünya düzenine doğru yapılanacağı, eski dünyanın hegemonları güçten düşerken, yeni büyük aktörlerin sahaya çıkacağı görülmektedir.

ABD’nin 2.Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi, ekonomik ve askeri kurum ve kuruluşları ile inşa ettiği düzen artık kendisini besleyememektedir. Ekonomik olarak da açmaz içinde bulunan Trump dönemi ABD’si “Önce Amerika” sloganı ile kendi kıtasına çekilme ve güç toparlama derdine düşmüştür.

ABD çekilme kararı ile Türkiye’ye karşı bir oyun mu tezgahlıyor yaklaşımı haklı bir endişe ve temkini yansıtsa da, ABD başkanı Trump’un çekilme kararını tek başına almadığı, bu konuda kendisine sunulan bir CIA raporunun Trump’ı cesaretlendirdiğinden bahsedilmektedir. Söz konusu raporda; ABD’nin Ortadoğu’da, İslâm coğrafyasındaki devletleri zorla veya iktidarlarını koruma vaadiyle elinde tutsa bile, halkları tamamen kaybettiği, kaybedilen bu halkların terörist muamelesiyle itilip kakılmasının ABD düşmanlığını iyice körüklediği, her vatanını, milletini ve bilhassa dinini seven Müslümanın ABD ye karşı potansiyel birer savaşçı haline gelmekte olduğu, ABD’nin sahadan çekilme zamanının geldiği, aksi takdirde dünyanın her bir köşesinde bulunan Müslümanın ABD için potansiyel birer düşman olacağı tespiti yapılmış ve CIA, yönetimi çekilme yönünde uyarmıştır.

Söz konusu raporu okuyan Trump ve yönetim, Pentagon’daki generallerle Suriye ile ilgili bir toplantı yapmış, Trump’ Ortadoğu’da söz sahibi çok yıldızlı generallerine; “Türkiye Suriye’de Fırat’ın doğusuna girip PKK/PYD’yi temizleyeceğini, bitireceğini söylüyor. Erdoğan ve TSK bu konuda çok kararlı. Yönetim olarak bunun önüne de geçemedik. Şimdi bana söyleyin, Türkiye Suriye’ye girer de ABD askeriyle karşılaşırsa veya birkaç ABD askerini yanlışlıkla veya savaşın gereği olarak öldürürse, biz Türkiye ile savaşı göze alabilir miyiz? O coğrafyada ki tek NATO müttefikimizi kaybetmeyi, onunla savaşmayı göze alabilir miyiz” diye sormuş, ancak generaller bu soruya yeterli cevabı veremeyince, başkan Trump “Beyler artık Suriye’den çekiliyoruz” sözleriyle çekilme kararını açıklamıştır.

Suriye iç savaşından bağımsız olarak, ABD’nin Bush Doktrini’ni devam ettirme, dünyanın jandarması rolünü sürdürme, çıkarlarını tehdit ettiğini düşündüğü ülkeleri işgal etme ve halklar arasında yaygınlaşan Amerika nefretini düzeltme ihtimali olmadığını Trump yönetiminin idrak ettiği anlaşılmaktadır.

ABD, adı belki de “Trump Doktrini” olarak bilinecek yeni bir doktrin inşa etmektedir.