AB DOSYASI /// Ercan Caner : Türkiye’nin AB Üyeliğini Yeniden Değerlendirme Zamanı Geldi mi ???


Ercan Caner : Türkiye’nin AB Üyeliğini Yeniden Değerlendirme Zamanı Geldi mi ???

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

27 Kasım 2017

Türkiye’nin AB Üyeliğini Yeniden Değerlendirme Zamanı Geldi mi?

Yazar: William Chislett, 14 Kasım 2016

Çeviren: Ercan Caner

Avrupa Birliği ve Türkiye ©AP Images/European Union-EP

Konu

Avrupa Komisyonu’nun, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olma şartlarını ne ölçüde karşıladığını ortaya koyan son Türkiye ilerleme raporu, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında, Türkiye’de hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü ve insan hakları ilkelerinin iyice kötüleştiğini gösterdiğinden, iki tarafın da giriş sürecini sonlandırmayı değerlendirmesi uygun olabilir.

Özet

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’de sürgünde olan İslami imam Fethullah Gülen tarafından yönetildiğini iddia ettiği askeri darbe girişimini, muhaliflerini tasfiye etmek ve ülkeyi istediği şekilde yeniden şekillendirmek maksadıyla kullanmaktadır. Avrupa Birliğine giriş süreci tıkanmış durumdadır. Türkiye-AB ilişkileri neredeyse kopma noktasına gelmiştir.

Avrupa Komisyonu’nun, Türkiye’nin tam üye olmak için kriterleri karşılama durumunu ortaya koyduğu son yıllık ilerleme raporu (görüşmeler resmi başvurudan 18 yıl sonra Ekim 2005’de başlamıştır) öylesine kritiktir ki her iki tarafın giriş sürecini sonlandırmayı değerlendirmesi uygun olabilir.

Analiz

Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili 19’uncu ilerleme raporu, demokratik bir seçimle iktidara gelen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmek maksadıyla düzenlenen ve 265 kişinin hayatını kaybettiği, 15 Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişiminden dört ay sonra yayınlandı. Erdoğan darbenin suçunu bir zamanlar yakın dostu ve müttefiki olan, fakat iktidar savaşında aralarına kara kedi giren ve baş düşmanına dönüşen, Washington yönetiminden sınır dışı edilmesini talep ettiği, ABD’de yerleşik İslami imam Fethullah Gülen ve takipçilerinin üzerine yıkmıştır. O tarihten itibaren de Fethullah Gülen hareketi ile ilgileri ve darbeye katılma iddiaları nedeniyle ülkede çok geniş çaplı tasfiye, işten çıkarma, gözaltına alma ve tutuklamalar gerçekleşmiştir.

Darbenin haklı gösterilmesinin çok ötesinde, şaşırtıcı bir rakam olan 100.000’den fazla insan, ordu üst kademesi, yargı sistemi, okullar, üniversiteler ve bakanlıklardan geniş çaplı bir tasfiye hareketiyle uzaklaştırılmıştır. Gülencilerin kurumlara sızdığı ve hükümet tarafından ‘‘paralel devlet’’ olarak adlandırılan yeni bir devlet yarattıkları iddia edilmiş ve örneğin Dış İşleri bakanlığında görevli, aralarında bazı büyükelçiler de olan yaklaşık 300 kişi işlerini kaybetmişlerdir.

Eski dost yeni düşmanlar. Acaba ne kadar sürecek?

Devlet, silahlı kuvvetler ve yargıdaki büyük çaplı temizlik hareketinin yanı sıra, birçok kurum ve özel şirketler de kapatılmış, varlıklarına el koyulmuş veya devlet kurumlarına transfer edilmiştir. 20 Temmuz 2016 tarihinde, üç ay süreyle ilan edilen ve 3 Ekim 2016 tarihinde üç ay daha uzatılan olağanüstü hal ile basın susturulmuş ve diğer muhalif unsurlara, darbe öncesindeki duruma nazaran çok daha fazla baskı uygulanmaya başlanmıştır.

Kürtlerle yürütülen barış görüşmeleri kapsamında, Temmuz 2015 tarihinde çöken çözüm süreci sonrasında, Kürtlerin çoğunlukta olduğu ülkenin güneydoğusunda, Avrupa Birliğinin terörist organizasyon listesinde yer alan PKK[1] ile yeniden başlayan savaş ağır kayıplara neden olmuştur. Son tutuklamalarla, aralarında iki eş başkanın da olduğu, Kürt yanlısı Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi 59 kişiden 53’ü gözaltına alınmışlardır.

Avrupa Birliği ve Türkiye, geçen Mart ayında, AB ülkelerine geçişte, Türkiye’yi kullanmakta olan mülteci akımını durdurmak üzere bir geri kabul antlaşması imzalamışlardır. Avrupa Birliği tarafından, Yunanistan’da bulunan sığınmacıları geri almak şartıyla, Türkiye’de bulunan yaklaşık 2.7 milyon Suriye ve Iraklı mültecinin durumlarını iyileştirmek için Türkiye’ye 6 milyar avro ve vize serbestliği sözü verilmiştir. Daha yapılması gereken çok şey olduğunu öne süren Avrupa Komisyonu, vize serbestisi için Ankara tarafından belirtilen Ekim 2016 sonu tarihini dikkate almamıştır. Antlaşma sallantıda görülmektedir.

Türkiye’nin AB’ye üyeliğini düzenleyecek olan 33 başlıktan, 11 yılda sadece 15’i (sonuncusu Aralık 2015’de) görüşmeye açılmış ve sadece bir tanesi geçici olarak kapatılmıştır. Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri 3 Ekim 2005 tarihinde başlamıştır. Aynı tarihte, müzakerelerin usul ve esaslarını belirleyen Müzakere Çerçeve Belgesi de kabul edilmiştir. Türkiye’nin AB Katılım Müzakereleri, Müzakere Çerçeve Belgesi kapsamında, 35 başlık üzerinden yürütülmekte ve toplumsal yaşamın bütün alanlarını kapsamaktadır. 34’üncü ‘‘Kurumlar’’ ve 35’imci ‘‘Diğer Konular’’ başlıklarının müzakerelerin en son aşamasında ele alınması planlanmıştır.

Müzakerelere açılan 14 başlık, AB Konseyi ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin siyasi nitelikli engellemeleri nedeniyle bloke edilmiş durumdadır. 11 Aralık 2006 tarihli Avrupa Birliği Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nde alınan karar uyarınca, Ek Protokol’ün uygulanması 8 fasıl için açılış kriteri, diğer tüm fasıllar için ise kapanış kriteri olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bilim ve araştırma başlığından sonra müzakerelere açılan hiçbir başlık, geçici olarak dahi kapatılamamıştır.

Türkiye’nin Ankara Antlaşmasına ek 2005 tarihli Ek Protokolü uygulamaması ve limanlarını Kıbrıs-Rum hava ve deniz trafiklerine açmaması nedeniyle, 2006 yılı sonunda açılması gereken sekiz başlık askıya alınmış ve Türkiye yükümlülüklerini yerine getirene kadar başka başlık açılmayacağı belirtilmiştir. Fransa ve Kıbrıs, tek taraflı olarak diğer başlıkların açılmasını engellemektedirler.

Türkiye’den Avrupa’ya durdurulmak istenen DÜZENSİZ (!) mülteci geçişi

Özellikle darbe girişimi sonrasında uygulanan tedbirlerin büyüklüğü ve kolektif doğası göz önüne alındığında, ne yazık ki yetersiz olan ve tam bir demokrasi için gerekli olan ‘‘hukukun üstünlüğü’’ ilkesine uyulmaması Avrupa Birliği’ni kaygılandıran hususların en başında gelmektedir. Özellikle yargının bağımsızlığı konusunda gerileme yaşandığı belirtilen raporda, bireysel cezai sorumluluğun; sadece güçler ayrımına tam olarak uyulması, yargının bağımsızlığı ve her insanın adil yargılama hakkıyla sağlanabileceği vurgulanmıştır.

Raporda ayrıca; Türkiye tarafından alınan bütün önlemlerin sadece durumun gerektirdiği ölçüde olması, her durumda gereklilik ve orantılılığın sağlanmasının güvence altına alınması gerektiği de vurgulanmıştır.

World Justice Project – WJP (Dünya Adalet Projesi)[2] tarafından, 2014 yılında 99 ülke arasında yapılan değerlendirme ve sıralamaya göre Türkiye, hukukun üstünlüğü sıralamasında 0.46 puanla 72’nci sırada yer almıştır.

WJP tarafından yapılan değerlendirmede 9 adet ana ölçüt dikkate alınmaktadır. Bu ölçütler:

  • Hükümet yetkileri üzerindeki sınırlamalar,
  • Rüşvetin yokluğu,
  • Hükümetin şeffaflığı ve hesap sorulabilirliği,
  • Temel insan hakları,
  • Toplum düzeni ve kişisel güvenlik,
  • Yasal düzenlemelerin adil ve etkin olarak uygulanması,
  • Sivil adalet ve yargı sistemi,
  • Etkin cezai adalet sistemi,
  • Resmi olmayan adalet (adet, gelenek, din vb.) sistemi.

WJP HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ SIRALAMASI – 2014 (99 ÜLKE)

© Copyright 2016 by the World Justice Project. The WJP Rule of Law Index and the World Justice Project Rule of Law Index are trademarks of the World Justice Project. All Rights Reserved. Requests to reproduce this document should be sent to Alejandro Ponce, The World Justice Project, 1025 Vermont Avenue, N.W., Suite 1200, Washington, D.C. 20005 U.S.A.

Aynı kurumun 2016 yılında yaptığı hukukun üstünlüğü sıralamasında ise Türkiye, küresel bağlamda 113 ülke arasında ancak 99’uncu sıradadır. Türkiye’nin bu değerlendirmede önünde yer aldığı ülke sayısı ne yazık ki sadece 14 adettir ve bu ülkeler: Kenya, Nikaragua, Honduras, Bangladeş, Bolivya, Uganda, Pakistan, Etiyopya, Zimbabve, Kamerun, Mısır, Afganistan, Kamboçya ve Venezüella’dır.

WJP tarafından yapılan 2016 yılı değerlendirmelerine göre toplam 113 ülke arasında Türkiye ayrıca: devlet güçleri üzerindeki kısıtlamalarda 108’nci, yolsuzlukta 58’inci, hükümetin şeffaflığında 96’ncı, temel insan haklarında 105’inci, düzen ve güvenlikte 98’inci, kanunlara uymada 84’üncü, insan haklarında 86’ncı ve ceza adaletinde ise 75’inci sıradadır.

Darbe girişimi öncesinde parlamento, Avrupa Birliği’ne girmek maksadıyla; reformları uygulamaya ve vize serbestîsi için gereken idari düzenlemeleri yapmaya başlamıştır, fakat günümüze kadar bu alanlarda ne yazık ki yeterli ilerleme sağlanamamıştır. Hukukun üstünlüğü ve temel insan haklarıyla ilgili olarak uygulanmaya başlanan birkaç düzenleme, Avrupa standartlarıyla uyumlu değildir. Avrupa Birliğ’ni rahatsız eden yasal düzenlemelerin en başında, HDP parlamento üyelerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması gelmektedir.

WJP HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ SIRALAMASI – 2016 (113 ÜLKE)

© Copyright 2016 by the World Justice Project. The WJP Rule of Law Index and the World Justice Project Rule of Law Index are trademarks of the World Justice Project. All Rights Reserved. Requests to reproduce this document should be sent to Alejandro Ponce, The World Justice Project, 1025 Vermont Avenue, N.W., Suite 1200, Washington, D.C. 20005 U.S.A.

PKK ile güvenlik güçleri arasında yeniden başlayan savaş, 1990’lı yıllarda olduğu gibi insan hakları ihlalleri ve orantısız güç kullanıldığı yönünde ciddi iddiaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ülkenin güneydoğusundaki halkı temsil eden birçok seçilmiş temsilci terörle bağlantılı suçlamalar nedeniyle, bazıları olağanüstü hal kararnameleriyle açığa alınmış veya tutuklanmıştır. Kürt probleminin politik yolla çözülmesi tek yol olmalı, hükümet otoriteleri yeniden önemli faktörler haline gelmeye başlayan, uzlaşma ve yeniden inşa hususlarını da dikkate almalıdırlar.

Yargı sistemi üzerindeki eleştiriler oldukça fazladır. Rapora göre yüksek mahkemelerin yapı ve kompozisyonunda yapılan yaygın değişiklikler Avrupa standartları ile uyumlu değildir. Hâkim ve savcıların, Gülencilerle birlikte hareket ettikleri iddiasıyla görevden uzaklaştırılmaları ve bazı durumlarda tutuklanmaları devam etmektedir. 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi sonrasında her beş hâkim ve savcıdan bir tanesi görevden uzaklaştırılmış ve mallarına el koyulmuştur. Ankara ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına aykırı olarak, olağanüstü hal kapsamında bazı suçlar için gözaltı süresini 30 güne çıkarmıştır.

İnsan haklarına saygıyla ilgili olarak da, darbenin hemen sonrasında işkence ve kötü muamele ile ilgili olarak çok ciddi iddiaların olduğu da bildirilmektedir. Raporda, ifade özgürlüğü konusunda, ciddi şekilde kötüleşmeler olduğu savunularak, özellikle de ulusal güvenlik ve terörle mücadele hükümlerinin seçici ve keyfi uygulanmalarının, ifade özgürlüğünü olumsuz yönde etkilediği vurgulanmıştır. Basına vurulan son darbede, Türkiye’nin en eski gazetelerinden olan muhalif Cumhuriyet Gazetesinin editör ve 12 üst düzey yetkilisinin, Gülen hareketi adına suç işledikleri gerekçesiyle, bazılarının evlerine yapılan baskınlar sonrasında tutuklanmalarıdır.

Türk Gazeteciler Birliği Genel Sekreteri Sibel Güneş’e göre darbe girişimi sonrasında 170’den fazla medya organı kapatılmış ve 105 gazeteci tutuklanmıştır. Yetkililer 700 gazetecinin basın kartlarını da iptal etmiştir. Cumhuriyet Gazetesinden tutuklananlar arasında karikatür sanatçısı Musa Kart da bulunmaktadır. Darbenin çok öncesinde Erdoğan (2004-2014 yılları arasında başbakan), korkutan otoriterliğini eleştirenleri acımasızca takip etmesiyle ün yapmıştır.

Mücadele etmek için ortada bir plan olmasına rağmen, rüşvet hala birçok alanda yaygın durumdadır. Türkiye 2013 yılında 177 ülke arasında 50 puanla 53’üncü sırada olduğu sıralamadan 2015 yılında 168 ülke arasında yine 50 puanla 68’inci sıraya gerilemiştir. 2016 yılında ise 133 ülke arasında 47 puanla 58’inci sıradadır.

Kıbrıs Barış Harekatı, Çıkarma sonrasında ilerleyen TÜRK BİRLİKLERİ, 1974

Kıbrıs meselesine gelince, raporda Türkiye’nin Ankara Protokolu gereklerini yerine getirmesi uyarısında bulunulmakta, yani Avrupa Birliği’ne 2004 yılında katılan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıması talep edilmektedir. Kuzey kısmı 1974 yılında ele geçirilen[3] ve o tarihten beri Türkiye’nin işgali altında olan adanın yeniden birleşmesi, tek başına AB üyeliği için bir şart olmasa da Brüksel ile gergin olan ilişkileri yumuşatacağı kesindir.

Pragmatik Mustafa Akıncı’nın[4], Nisan 2015 seçimlerinde, daha katı olan Derviş Eroğlu’nu geçerek, dünya tarafından tanınmayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığına seçilmesi adanın yeniden birleşmesi yönündeki ümitlerin artmasına neden olmuştur.

Hem Mustafa Akıncı hem de Nikos Anastasiades[5], 2004 yılında yapılan Annan Planı Referandumunda[6], adanın yeniden birleşmesi yönünde oy kullanmışlardır ve dünyanın en uzun süreli çatışmalarından bir tanesini sonlandırmak için yürütülen görüşmelerin hassas bir aşamasındadırlar. 2004 yılında yapılan halkoylamasında; Kıbrıs Rum Halkının referanduma katılım oranı % 88 olmuş, kabul yönündeki oylar sadece % 24.17’de kalmıştır. Asıl ilginç olan, % 87 oranı ile halkoylamasına katılan Kıbrıs Türk Halkının, Annan Planına % 64.90 oranında ‘‘EVET’’ oyu kullanması olmuştur.

Sonuç

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler kopma noktasında olmasa da çok düşük bir seviyededir. Erdoğan’ın mı havlu atacağı yoksa Avrupa Komisyonun mu katılım müzakerelerini askıya alacağı tartışılırken, Avrupa Komisyonu ilk adımı atma cesaretini göstererek, stratejik sonuçları olacağı kesin olan bir hamle yapmış ve Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerini askıya almıştır. Türkiye’yi yıllardır gemide tutmak Avrupa Birliğinin bir oyunudur fakat Türkiye açısından bakıldığında bunun da bir sınırı vardır.

Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerini durdurmak AB’nin iknaya dayanan yumuşak güç politikası için büyük bir darbe olacaktır. Bugüne kadar katılım müzakerelerine başlayan bütün ülkeler, önünde sonunda AB’ye tam üye olarak kabul edilmişlerdir. Fakat Erdoğan, sürekli olarak Avrupa Birliği yetkililerinin eleştirilerini önemsememiş ve hatta görmezden gelmiş, onlarla alay etmese de genelde terörle mücadele adına Avrupa Birliğinin kırmızı çizgilerini hep aşmıştır. Bu ayın başlarında yaptığı bir konuşmada Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliğinin Türkiye’yi 53 yıldır kapıda beklettiğini hatırlatarak, artık Türkiye ile AB arasındaki göbek bağını kesme vaktinin geldiğini ifade etmiştir. Brüksel’in uzun bir süreden beri Türkiye üzerine herhangi bir baskı uygulama gücü kalmamıştır.

Erdoğan 2004 yılında kaldırılan idam cezasını yeniden uygulama tehditlerini ileri götürür ise bu katılım müzakerelerinin otomatik olarak askıya alınmasını tetikleyecektir. Böyle bir durum mülteci antlaşmasını tehlikeye sokacak ve Batı dünyası Türkiye ile sınır komşusu olan Suriye ve Irak’ta sözde İslami Devlet ile savaşırken, Türkiye ile ilişkileri derin bir krize sokacaktır değerlendirmelerinin yaapıldığı sırada, yukarıda belirtildiği gibi Avrupa Komisyonu, AB açısından cesur bir hamle yaparak, Türkiye ile katılım müzakerelerini durdurma kararı almıştır.

AB katılım müzakerelerini ileri götürmek ve Erdoğan’ın demokratik özelliklerini son bir teste tabi tutmanın bir yolu da, AB için temel değerler olan hukuk ve temel haklar, güvenlik ve özgürlüklerle ilgili başlıkları görüşmeye açmaktır. Fakat bu başlıklar Kıbrıs tarafından bloke edilmiştir.

Önemli tarihler

Eylül 1959: Türkiye’nin üyelik için Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) başvurması.

Eylül 1963: Ekonomik işbirliği ve Türkiye ile AET arasında Gümrük Birliğini gerçekleştirmek üzere Birleşme Antlaşmasının imzalanması.

Nisan 1987: Türkiye’nin resmi başvurusunu AET’ye yapması.

Ocak 1995: Türkiye-AB Gümrük Birliği Antlaşması’nın imzzalanması.

Aralık 1999: Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi aday ülke olarak tanıması.

Aralık 2004: Avrupa Konseyi’nin Türkiye ile katılım müzakerelerini başlatmayı kabul etmesi.

Ekim 2005: Üyelik müzakerelerinin başlaması.

Aralık 2006: Türkiye, Birleşme Antlaşması Katma Protokolu’nun bütün gereksinimlerini ayırım yapmaksızın karşılayana kadar, Avrupa Konseyi’nin ilave sekiz başlığın açılması ve açılan başlıkların hiç birisinin kapatılmaması kararını alması.

Mayıs 2012: Avrupa Komisyonu ve Türkiye’nin Türkiye için pozitif ajanda uygulamasını başlatması.

Kasım 2013: Bölgesel politikalar ve yapısal enstrümanların koordinasyonu konulu 22’nci altbaşlığın, 14’üncü altbaşlık olarak açılması.

Aralık 2013: AB-Türkiye geri kabul antlaşmasının vize serbestisi görüşmeleri ile paralel olarak imzalanması.

Ekim 2014: AB-Türkiye geri kabul antlaşmasının yürürlüğe girmesi.

Mart 2015: Avrupa Komisyonu ve Türkiye’nin üst düzey enerji diyaloğunu başlatması.

Mayıs 2015: Avrupa Komisyonu ve Türkiye’nin 20 yıllık Gümrük Birliği antlaşmasını modernize etmek ve AB-Türkiye ikili ticaret ilişkilerini geliştirmek üzere anlaşması.

Kasım 2015: AB-Türkiye Liderler Toplantısında iki tarafın, AB ve uluslararası standartlarla tam uyumlu, Türkiye’den Avrupa’ya düzensiz mülteci geçişlerini sonlandırmak üzere bir Ortak Aksiyon Planını hayata geçirmek üzerinde anlaşması.

Aralık 2015: 17 numaralı ekonomik ve mali politikalar konulu başlığın 15’inci başlık olarak açılması.

Ocak 2016: AB-Türkiye üst düzey enerji diyaloğunun başlaması.

Mart 2016: AB ve Türkiye’nin Kasım 2015 tarihli Ortak Aksiyon Planı ortak metni üzerinde anlaşması.

Nisan 2016: İlk AB-Türkiye üst düzey ekonomik diyaloğunun yapılması.

Mayıs 2016: Türkiye’nin vize serbestisiyle ilgili gereksinimlerini karşılama durumunu yansıtan 3’üncü raporun yayınlanması.

Haziran 2016: Finansal ve bütçe başlıklı 33’üncü başlığın 16’ıncı başlık olarak açılması.

Eylül 2016: 18 Mart 2016 tarihli AB-Türkiye Bildirisinin üçüncü raporunun yayınlanması.

Çevirenin Notları: Analiz aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazının yayınlanması sonrasında Avrupa Komisyonu katılım müzakerelerinin durdurulması yönünde bir karar almıştır. Çeviren tarafından ilave açıklama ve grafikler eklenmiştir. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişilebilir.

LİNK : http://www.realinstitutoelcano.org/wps/portal/web/rielcano_en/contenido?WCM_GLOBAL_CONTEXT=/elcano/elcano_in/zonas_in/ari79-2016-chislett-has-time-come-to-reconsider-turkey-eu-membership

Çeviren: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini 2012 yılında Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. Bir yazılım firmasında proje yöneticisi ve havacılık projeleri alan uzmanı olarak çalışan Caner, Asliye Ceza Mahkemelerinde havacılık bilirkişiliği görevini de yürütmektedir. Yazı ve çevirilerini academia.edu ve sunsavunma.net sitelerinde paylaşan Caner evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilen ve Fransızca okuyabilen Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 39 yılı kapsayan TSK, Birleşmiş Milletler, NATO ve savunma sektör deneyimlerine sahiptir.

[1] Kürdistan İşçi Partisi (Kürtçe: Partiya Karkerên Kurdistanê / پارت ی کار که‌رێن ی کوردستان, ) veya Kürtçe isminin kısaltmasıyla PKK, Türkiye‘nin doğu ve güneydoğusu, Irak‘ın kuzeyi, Suriye‘nin kuzeydoğusu ve İran‘ın kuzeybatısını kapsayan bölgede devlet kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu toprakların Türkiye sınırları dahilinde kalan kısmına sahip olabilmek için askeri hedeflere, köy korucularına ve sivillere karşı stratejik ve sansasyonel eylem yapan yasa dışı bölücü silahlı örgüt-Wikipedi.

[2]Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in de sponsorları arasında bulunduğu World Justice Project (Dünya Adalet Projesi), hukukun üstünlüğünün dünya çapında geliştirilmesi maksadıyla çalışmalar yürüten bir kuruluştur. Türkiye Barolar Birliği’nin de destek verdiği Dünya Adalet Projesi, 2006 yılında Amerikan Barolar Birliği’nin girişimleri ile kurulmuştur. Projeye, Uluslararası Barolar Birliği (IBA) ve Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA) gibi kuruluşlar da destek vermektedir.

[3]Ankara Kıbrıs’a yaptığı müdahelenin 1960 tarihli, Kıbrıs, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık arasında imzalanan Garantörlük Antlaşmasına uygun olduğunu iddia etmiş ve müdahaleyi, Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmeyi hedefleyen askeri darbeye tepki olarak gerçekleştirdiğini öne sürmüştür.

[4]Mustafa Akıncı KKTC cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Kıbrıs sorununa insan hakları temelinde, siyasi eşitliğe dayalı bir çözüm bulunmasını ve Türkiye ile anavatan-yavruvatan ilişkisinin değişmesini istemiş ve ‘Kıbrıslı Türklerin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve kendi kendilerini yönetebilmesi gerektiğini’ söylemiştir.

[5]Nikos Anastasiadis (Yunan: Νίκος Αναστασιάδης , 27 Eylül 1946,) Demokratik Seferberlik Partisi lideri ve Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin yedinci devlet başkanı. 27 Eylül 1946 yılında, Kıbrıs‘ın Limasol şehrinde doğmuştur, mesleği avukatlıktır. 1981 yılında Kıbrıs Temsilciler Meclisi‘ne, 1997’de Demokratik Seferberlik Partisi‘nin liderliğine seçilmiştir. 2013 Kıbrıs cumhurbaşkanlığı seçimlerini % 58 oyla kazanmıştır – Wikipedia.

[6]2004 Annan Planı Halkoylaması, Kıbrıs Adası‘nda yaşayan ve 1963‘den bugüne ayrı olan iki toplumu iki kesimli tek devlet bünyesinde birleştirmek maksatıyla dönemin Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan plan için 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan halkoylaması. -Wikipedia.

VATAN PARTİSİ DOSYASI : Doğu Perinçek’in Kasım Süleymani Değerlendirmesi !!!


12 Temmuz 2020

BASIN BÜLTENİ

Doğu Perinçek’in Kasım Süleymani Değerlendirmesi

İran Medyasında Ana Gündem Oldu

Birleşmiş Milletler’in Kasım Süleymani suikastı için hazırladığı raporda ABD’yi keyfi cinayetle ilgili suçlaması üzerine İran medyası, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile röportaj yaptı. Perinçek’in Süleymani’ye sahip çıkan ve ABD’ye meydan okuyan röportajı, İran’ın çok sayıda resmi ve yarı resmi basın – yayın kuruluşlarında servis edildi. Röportajın videosu da İran’ın en büyük sosyal paylaşım ağı olan Telegram kanallarında en çok konuşulan video oldu. Perinçek’in tespitleri İran basını ve sosyal medyasında şu ifadelerle paylaşıldı: “Konuyu değerlendiren saygın Türk siyasetçi, Korgeneral Kasım Süleymani’nin şehadetini Amerikan cinayeti olarak tanımladı. Perinçek, ABD’nin bilinen bütün hukuk kurallarını çiğneyerek cinayeti işlediğini ve Süleymani’nin İslam dünyası ile birlikte bütün insanlığın şehidi olduğunu vurguladı.”

Birleşmiş Milletler’in (BM) insan hakları uzmanları, ABD’nin geçen ocak ayı başında silahlı insansız hava aracıyla suikast düzenlediği İran’ın Kudüs Gücü Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani’yle ilgili rapor yayımladı. BM raporunda bu suikastın “keyfi cinayet” olduğu ilan edildi. Rapor, ABD’nin çıkarları doğrudan tehdit edilmemesine rağmen bu cinayeti işlediğini ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ihlal ettiğini saptadı. İran’ın Jamnews haber sitesi, konuyla ilgili Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’le röportaj yaptı. Röportaj hızla İran medyasında resmi ve yarı resmi kuruluşları tarafından paylaşıldı. Tasnim haber ajansı, YJN (Genç Gazeteciler Birliği), Tabnak, Mashregh News, Etemadonline.com, Emrooz News ve Khabarban.com’da servis edilen haberin videosu aynı zamanda İran’ın en büyük sosyal paylaşım ağı olan Telegram kanallarında gündemi belirledi. Kısa sürede üzerinde en çok konuşulan video haline geldi. Perinçek röportajı, söz konusu medya organlarında şu ifadelerle verildi: “Konuyu değerlendiren saygın Türk siyasetçi, Korgeneral Kasım Süleymani’nin şehadetini Amerikan cinayeti olarak tanımladı.”

“SÜLEYMANİ HEPİMİZİN ŞEHİDİ “

Perinçek’in Süleymani’nin yalnızca İran’ın değil emperyalizme direnen bütün insanlığın şehidi olduğu yönündeki sözleri de öne çıkarıldı: “Perinçek, Korgeneral Süleymani’nin bütün İslam dünyası ile birlikte bütün insanlığın şehidi olduğunu vurguladığı değerlendirmesinde, ABD’nin bilinen bütün hukuk kurallarını çiğneyerek cinayeti işlediğine ve bu cinayeti üstlendiğine dikkat çekti.”

SUİKASTIN ARKASINDAKİ EMPERYALİZM VE SİYONİZMLE MÜCADELE

Röportajın devamında Vatan Partisi Genel Başkanı’nın şu tespitleri vurgulandı: “Korgeneral Süleymani, bölgede Siyonizm ve emperyalizm ile mücadelede çok önemli bir isimdi. Vatanlarımızı, ABD emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı müdafaa edeceğiz. Emperyalizm ve siyonizmden beslenen teröristleri bölgemizden temizleyeceğiz. Bu şekilde Kasım Süleymani’nin de geride bıraktığı değerleri koruyacağız.”

TELEGRAM İRAN’DA MİLYONLARA ULAŞIYOR

Telegram, İran sosyal medyasında çok ciddi bir etkiye sahip. Buradaki haber ajanslarının kanallarından paylaşılan röportaj videosu, milyonun üzerinde takipçilerin olduğu kanallarda izlendi. İran Devrim Muhafızlarına bağlı kanalların bulunduğu bu mecrada önemli kanalların hepsi Perinçek’in konuşmasını paylaştı.

Editöre not: Haber kanallarının bağlantıları

  1. https://www.jamnews.com/detail/Video/988535
  1. https://www.tasnimnews.com/fa/news/1399/04/21/2303978/%D8%B1%D9%87%D8%A8%D8%B1-%D8%AD%D8%B2%D8%A8-%D9%88%D8%B7%D9%86-%D8%AA%D8%B1%DA%A9%DB%8C%D9%87-%D9%82%D8%A7%D8%B3%D9%85-%D8%B3%D9%84%DB%8C%D9%85%D8%A7%D9%86%DB%8C-%D8%A8%D8%B1%D8%A7%DB%8C-%D8%A7%D8%B3%D8%AA%D9%82%D9%84%D8%A7%D9%84-%D9%87%D9%85%D9%87-%DA%A9%D8%B4%D9%88%D8%B1%D9%87%D8%A7%DB%8C-%D9%85%D9%86%D8%B7%D9%82%D9%87-%D8%AC%D8%A7%D9%86-%D8%AE%D9%88%D8%AF-%D8%B1%D8%A7-%D8%AF%D8%A7%D8%AF
  1. http://www.tabnaksemnan.ir/fa/news/873380/%D8%A7%D8%AE%D8%B1%D8%A7%D8%AC-%D8%A2%D9%85%D8%B1%DB%8C%DA%A9%D8%A7-%D8%A7%D8%B2-%D9%85%D9%86%D8%B7%D9%82%D9%87-%D8%A7%D8%AD%D8%AA%D8%B1%D8%A7%D9%85-%D8%A8%D9%87-%D8%B4%D9%87%DB%8C%D8%AF-%D9%82%D8%A7%D8%B3%D9%85-%D8%B3%D9%84%DB%8C%D9%85%D8%A7%D9%86%DB%8C-%D8%A7%D8%B3%D8%AA-%D9%81%DB%8C%D9%84%D9%85
  1. https://www.yjc.ir/fa/news/7417951/%D8%A7%D8%AE%D8%B1%D8%A7%D8%AC-%D8%A2%D9%85%D8%B1%DB%8C%DA%A9%D8%A7-%D8%A7%D8%B2-%D9%85%D9%86%D8%B7%D9%82%D9%87-%D8%A7%D8%AD%D8%AA%D8%B1%D8%A7%D9%85-%D8%A8%D9%87-%D8%B4%D9%87%DB%8C%D8%AF-%D9%82%D8%A7%D8%B3%D9%85-%D8%B3%D9%84%DB%8C%D9%85%D8%A7%D9%86%DB%8C-%D8%A7%D8%B3%D8%AA-%D9%81%DB%8C%D9%84%D9%85
  1. https://etemadonline.com/content/418118/%D8%B3%D8%B1%D8%AF%D8%A7%D8%B1-%D9%82%D8%A7%D8%B3%D9%85-%D8%B3%D9%84%DB%8C%D9%85%D8%A7%D9%86%DB%8C-%D8%B4%D9%87%DB%8C%D8%AF-%D9%85%D8%A7-%D8%AA%D8%B1%DA%A9%DB%8C%D9%87-%D8%A7%DB%8C-%D9%87%D8%A7-%D9%87%D9%85-%D9%87%D8%B3%D8%AA-%D9%88%DB%8C%D8%AF%D8%A6%D9%88
  1. https://www.mashreghnews.ir/news/1093278/%D9%81%DB%8C%D9%84%D9%85-%D8%B1%D8%A6%DB%8C%D8%B3-%D8%AD%D8%B2%D8%A8-%D9%88%D8%B7%D9%86-%D8%AA%D8%B1%DA%A9%DB%8C%D9%87-%D8%B3%D8%B1%D8%AF%D8%A7%D8%B1-%D8%B3%D9%84%DB%8C%D9%85%D8%A7%D9%86%DB%8C-%D8%B4%D9%87%DB%8C%D8%AF-%D9%85%D8%A7-%D9%87%D9%85-%D8%A7%D8%B3%D8%AA
  1. https://www.emrooznews.com/news/241702/%D8%B1%D9%87%D8%A8%D8%B1-%D8%AD%D8%B2%D8%A8-%D9%88%D8%B7%D9%86-%D8%AA%D8%B1%DA%A9%DB%8C%D9%87-%D9%82%D8%A7%D8%B3%D9%85-%D8%B3%D9%84%DB%8C%D9%85%D8%A7%D9%86%DB%8C-%D8%A8%D8%B1%D8%A7%DB%8C-%D8%A7%D8%B3%D8%AA%D9%82%D9%84%D8%A7%D9%84-%D9%87%D9%85%D9%87-%DA%A9%D8%B4%D9%88%D8%B1%D9%87%D8%A7%DB%8C-%D9%85%D9%86%D8%B7%D9%82%D9%87-%D8%AC%D8%A7%D9%86-%D8%AE%D9%88%D8%AF-%D8%B1%D8%A7-%D8%AF%D8%A7%D8%AF
  1. https://khabarban.com/a/28579157

VATAN PARTİSİ

BASIN BÜROSU

TSK DOSYASI : Amiral Cem Gürdeniz’den Cihat Yaycı’nın tasfiyesine ilişkin ilk değerlendirme


Amiral Cem Gürdeniz’den Cihat Yaycı’nın tasfiyesine ilişkin ilk değerlendirme

Doğu Akdeniz•

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın görevden alınmasıyla ilgili olarak Aydınlık’a değerlendirmelerde bulundu.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, bugün Resmi Gazete’de yayımlanan bir kararla Genelkurmay Başkanlığı emrine atandı. Yaycı’nın ‘kızağa çekilmesi’ni Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz Aydınlık’a değerlendirdi. "Yaycı’nın görevden alınması sonrası FETÖ kaçaklarının attığı zafer çığlıkları göz önüne alındığında, bu atama kararının yarattığı tesir ile Deniz Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki etkinliğine, personelinin moraline veya FETÖ ile devlet içindeki mücadeleye zarar vermemesini beklemek ve takip etmek, her vatandaşın görevi ve hakkıdır" diyen Gürdeniz, şunları söyledi:

"16 Mayıs sabahı Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın Genelkurmay Başkanlığı emrine atandırıldığı haberi ile uyandık. 2009-2010 yılları arasında Deniz Kurmay Albay olarak emrimde çalışan Amiral Yaycı, Türk deniz tarihinin kaydettiği en önemli akademisyen amirallerden birisi olarak, 27 Kasım 2019 Türkiye-Libya Deniz Sınırlandırması Anlaşması’nın mimarıdır. Muharip subaylığının yanı sıra hem mühendislik hem de sosyal bilimler disiplinlerinde doçentlik seviyesine varan akademik unvanlara sahiptir. Yaycı, aynı zamanda Türkiye’de kamu kurum ve kuruluşları içinde FETÖ ile mücadelede önemli yere sahip FETÖMETRE’yi geliştirmiştir. Kısacası Deniz Hukuku cephesindeki fikirleri, eylemleri ve kitapları ile başta Yunanistan ve GKRY olmak üzere Atlantik Cephe’yi; FETÖMETRE’nin geliştirilmesi ve Deniz Kuvvetleri’ndeki ciddi çalışmaları sayesinde FETÖ ve kripto FETÖ unsurlarını son derece tedirgin etmiş, devletin çıkarlarını korumuştur. Yunan medyası ve FETÖ’cü sosyal medya hesaplarında bu tedirginlik Amiral Yaycı’yı ölümle tehdit edecek boyutlara kadar gelmiştir. 2020 Yaz Şurası’na 2 ay kalan bir dönemde, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de son derece önemli gelişmelerin yaşandığı bir konjonktürde Doğu Akdeniz’deki öncü ve en önemli dış politika unsuru olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın en üst seviye icra makamı Kurmay Başkanı’nın bir hafta sonu oldubittisi ile görevden alınması son derece yanlıştır. Kaldı ki bu gelişmenin kısa bir süre önce firari FETÖ elemanlarının sosyal medya hesaplarından ‘Önemli bir amiral görevden alınacak’ mesajı ile duyurulması daha da vahimdir. Bu karar, ayrıca onaylanmadan önce Deniz Kuvvetleri Komutanı’na danışılmadan alındı ise daha da ciddi bir yanlıştır. Yaycı’nın görevden alınması sonrası FETÖ kaçaklarının attığı zafer çığlıkları göz önüne alındığında bu atama kararının yarattığı tesir ile Deniz Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki etkinliğine, personelinin moraline veya FETÖ ile devlet içindeki mücadeleye zarar vermemesini beklemek ve takip etmek, her vatandaşın görevi ve hakkıdır. Umarım devlet, Amiral Yaycı’nın gelişmiş bilgi ve tecrübe birikimini en iyi şekilde değerlendirmeye devam eder. Unutmayalım, Türkiye’nin 21. yüzyılda en büyük jeopolitik cephesi olan Mavi Vatan Cephesi’nde değil bir gerileme, duraksamaya dahi tahammülü olamaz."

GÜNDEM ANALİZİ /// Prof. Dr. Selçuk DUMAN : İDLİB ÜZERİNDEN KURAMSAL YAKLAŞIMLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ


Prof. Dr. Selçuk DUMAN : İDLİB ÜZERİNDEN KURAMSAL YAKLAŞIMLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Kuram; belirli bir mantıksal örgü çerçevesinde, bir topluma ilişkin sistemli bir şekilde geliştirilen, kuralları olan, planlanmış ve bilimsel bilgiye de temel teşkil eden görüş ve düşünceler bütünüdür.
Bu çerçevede Türkiye’de kuramsal düşüncenin ortaya çıkışı, Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun 19. yüzyılın başlarından itibaren dünyadaki gelişmelere paralel olarak ciddi anlamda yıpranması ve ayrılıkçı hareketlerle karşı karşıya kalması üzerine görülmüştür. 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren batıda eğitim görmüş ve görev yapmış kişilerin batıdaki ulusçuluk kuramını Osmanlı Türk İmparatorluğu’nda da uygulayarak, Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun bir ve bütün kalması için gerekli planlama içerisine girmişlerdir. Osmanlıcılık olarak tanımlanan kuramda amaç; Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan unsurların; dini ve etnik farklılıklarını görmemezlikten gelerek, Osmanlı kimliği ile Osmanlı bayrağı altında bir ve bütün yaşatılması düşünülmüştür. Elbette bu kuram, dönemi itibari ile son derece yerinde bir düşünce olmasına rağmen batıdaki gibi bir Reform, Rönesans, Aydınlanma Süreci ve Modernleşme Sürecini yaşamayan Osmanlı Türk İmparatorluğu’nda karşılık bulmamıştır. Hatta batı ile olan ilişkilerin emperyalizmin Osmanlı coğrafyasını kontrol etme riskinin olduğunu düşünen antiemperyalist görüşler 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmıştır.
19. yüzyılın son çeyreğinde ise Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun önemli oranda Hıristiyan unsurların yaşadığı topraklarının kontrolünü kaybetmesi, ekonomik olarak iflas etmesi, askeri anlamda ağır yenilgi alması ve siyasi anlamda İngiltere’deki iktidar değişikliğinin de etkisi ile korumasız kalması üzerine, II. Abdülhamit tarafından Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun geri kalan ve çoğunluğu Müslüman olan unsurlarını bir arada tutmak ve emperyal ülkelerin iç işlerine karışmasını önlemek için bir denge unsuru yaratmak amacıyla İslamcılık kuramı planlanmıştır. İslamcılık kuramında amaç; Osmanlı Türk İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan Müslüman unsuru ayrılıkçı hareketlerden uzaklaştırarak, ümmet kavramı ile Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde ve halifenin yönetiminde tutmaktır. Diğer yandan emperyalist ülkelerin Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun iç işlerine karışmalarını engellemek için onların sömürgesi olan Müslüman toplumlarla ilişkiler kurarak, emperyalist ülkelere karşı bir denge unsuru yaratmak hedeflenmiştir. Bu kuramda zamanı içerisinde Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun kurtarmak adına son derece iyi planlanmış bir teoridir. Ancak Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun siyasi, askeri ve ekonomik alt yapısı olmadan geliştirilen İslamcılık kuramı ile de kurtarılamayacağı çok geçmeden anlaşılmıştır.
Bu kuramında tutmadığını gören Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun kurucu unsuru olan Türkler; ciddi anlamda fikri tartışmalar yaşamışlar ve büyük oranda birleştikleri kuramsal çerçeve ise Ahmet Rıza’nın 1895’ten itibaren yurt dışında çıkarmaya başladığı Meşveret Dergisinde vücut bulmuştur. Özellikle 1902 yılında Paris’te yapılan Jöntürk Kongresi’ndeki tartışmalar iki farklı kuramsal yaklaşımı ortaya çıkarmıştır ki günümüze kadarda bu kuramsal yaklaşımların Türkiye’de etkili olduğunu söylemek mümkündür.

Ahmet Rıza tarafından ortaya konan kuramsal yaklaşımda Osmanlı Türk İmparatorluğu’ndaki Türk unsur önemli oranda mutabık kalmıştır. Bunlar; Osmanlı Türk İmparatorluğu’nda Türklerin yönetimde tekrar etkili olması, merkezi devlet yapısının güçlendirilmesi ve pozitivist düşüncenin etkin olarak kullanılmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu çerçeveyi esas alarak kurulmuş ve Mustafa Kemal Atatürk; mutlak egemenliğe dayalı, antiemperyalist, eşitlik prensibi ekseninde, yurtta barış dünyada barış ilkesine uygun geliştirdiği dış politikasını, bölge ülkeleri ile yaptığı işbirliği anlaşmalarıyla da güçlendirerek, dünya da saygın ve güvenilir bir ülke konumuna ulaşmıştır. Ancak Atatürk’ün 10 Kasım 1938 tarihinde ölümünü takiben, cumhurbaşkanlığına seçilen İsmet İnönü; Atatürk döneminde ki ilişkileri devam ettirse de, ilkesel anlamda farklı uygulamalara gitmiştir. Atatürk, bölgede ki devletler ile yaptığı ittifak anlaşmalarından elde ettiği güç ile dünyada etkin olmayı hedeflemişken, İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra 1939 yılı içerisinde İngiltere ve Fransa ile yaptığı ittifak antlaşmaları ile emperyal ülkelerle belirli düzeyde işbirliğini tercih etmiş, ikinci dünya savaşı sonrası ABD ile imzalanan Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde taraf olmuştur. Türkiye’de 1950 yılında gerçekleşen iktidar değişikliği ile birlikte ise 1952 yılında NATO’ya dahil olunarak, soğuk savaş dönemi sürecinde; Avro-Atlantik sisteminin planladığı tek yönlü dış politikayı, 1991 yılına kadar uygulamak zorunda kalınmıştır. Bu uygulamaya yönelik zaman zaman ortaya çıkan milli dış politika uygulama niyetleri ise ihtilal ve muhtıralar yolu ile engellenmiştir. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti orta ölçekli bir ülke olmasına rağmen Atatürk Döneminde uyguladığı, antiemperyalist ve bölgesel ittifaklara dayalı dış politika sayesinde; küresel anlamda belirleyici olabilmişken, Atatürk sonrası emperyal ülkelerle işbirliği sayesinde, varlığını ve menfaatlerini koruma anlayışına dayanan dış politik yaklaşımlar nedeniyle bağımlı bir ülke durumuna düşmüştür.
2002 yılında itibaren ise Türkiye’de İslami referanslara sahip bir partinin iktidar olması ile birlikte, Afro-Avrasya olarak tanımlanan ve Osmanlı Coğrafyası, Karadeniz Havzası ve Türkistan Bölgesi’ni de içine alan sahada stratejik derinlik kavramının rehberliğinde yeni bir politik yaklaşım geliştirilmiştir. Bu yeni yaklaşım; akademik dünyada Yeni Osmanlıcılık olarak tanımlansa da gerçekte II. Abdulhamit Dönemi İslamcılık politikasının kötü bir kopyasıdır. Kötü kopyası dememin nedeni II. Abdulhamit; Osmanlı Türk İmparatorluğunun devlet başkanı olarak ülkenin içinde bulunduğu siyasi, sosyal ve ekonomik şartların el verdiği oranda son derece yerinde bir dış politik yaklaşım ile devleti ayakta tutmak için elinden geleni yaparken, günümüzde bu yaklaşımı sadece İslamcılık kavramı üzerinden Pan hareket tarzına uygun algılayıp uygulamaya kalkmak felakettir. Çünkü siyasi, sosyal, demografik anlamda şartlar aynı olmadığı gibi uluslararası durumda aynı değildir. Türkiye bu dönemde daha çok dini argümanları ön plana çıkararak, siyasal İslamcı devlet dışı yapılanmalarla işbirliği içerisinde hareket etmekte ve milliyet eksenini göz önüne almamaktadır. Bu nedenle milliyeti görmemezlikten geldiği için Türk Dünyasında, devlet dışı siyasal İslamcı guruplarla işbirliğine gittiği için İslam Dünyasında yalnızlığa mahkum olmuştur.

Yani Türkiye’nin İslam Dünyasının merkez ülkesi olmak için çok boyutlu bir dış politika ile yola çıktığı serüven bir taraftan Panislamcı bir yaklaşım olarak algılanmış ve İslam ülkeleri dahil özellikle demokratik ülkeler tarafından ciddi eleştirilere muhatap olmuştur. Diğer yandan ümmet temelli bir söylem ile yola çıktığı için Türk Dünyasında da ihtiyatlı karşılandığı gibi Türkiye’ye karşı mesafeli bir yaklaşımın oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Tüm bu açıklamalardan sonra Türkiye’nin Irak ve Suriye özelinde kuramsal anlamda yapması gereken; elbette ulusal çıkarlarını mümkün olduğu oranda koruyacak politikalar geliştirmektir. Bu duruma uluslararası hukukta izin vermektedir. Örneğin Irak ve Suriye ile yapılan uluslararası anlaşmalar her iki ülkede de Türkiye aleyhine oluşacak faaliyetlerin ilgili ülkeler tarafından engellenememesi durumunda Türkiye’nin müdahalesine izin vermektedir. Aynı şekilde BM kuralları çerçevesinde 51. Madde yine buna uygundur.
Ancak sorun Türkiye’nin bu müdahalelerinin devamında ne yapmak istediği ile alakalıdır.
Irak ve Suriye’de yaşanan iç savaş sonrasında uluslararası güçlerinde etkisi ile muhtemeldir ki en iyi ihtimalle iki ülke içinde geçerli olmak üzere federatif bir sistemin hakim olması beklenmektedir.
Irak’taki Anayasa zaten buna 2004 yılından sonra müsaade eder hale gelmiştir. Suriye’de Fransız mandaterliği döneminde birden çok yapıya bölünerek yönetilmiş idi. Bugün Suriye’de benzer bir yapılanma ile karşı karşıyadır.
Gerek Suriye ve gerekse Irak ile ilgili yapılacak yeni düzenlemelerde Türkiye’nin mutlaka yer alması olağandır.
Çünkü
Birincisi; Türkler bu iki ülkenin bulunduğu coğrafyada bin yıldan fazla hakim olmuşlar ve halen Irak’ta üçüncü etnik gurup olarak, Suriye’de ikinci etnik gurup olarak yaşamaya devam etmektedirler ve Türkiye’nin kendi geleceklerinin belirlenmesinde söz söylemesini beklemektedirler.
İkinci olarak; Irak ve Suriye ile yapılan antlaşmalar çerçevesinde Irak’ta 75 kilometre derinlikteki bölge ile Suriye’de 50 kilometrelik derinlikteki bölgede oluşacak gelişmeleri Türkiye kendi güvenliği ekseninde değerlendirmiş ve iki ülkeye bunu kabul ettirmiştir.
Üçüncüsü; Bu iki ülkede yaşayan Türkmenler Türkiye’nin kendi haklarını koruması konusunda inisiyatif almasını beklemektedirler.
Bu insiyatifin tanımı ise Irak’ta Telafer’den başlayan ve Kerkük’ü de içine alan ve Mendeli’ye kadar uzanan bölgede Türkmen Federal Bölgesinin oluşmasına yardım etmektir. Aynı şekilde Suriye’de yeniden yapılandırılırken geçmişte olduğu gibi federal bir çözüme gideceği açıktır. Suriye’de Türkmenler 2. Etkin gruba sahip olduğu için Telabyad’tan başlayıp Halep’i de içine alan ve bugün İdlib’de M4 ve M5 karayolunun kuzeyi ve batısını da içine alan coğrafyada Türkiye sınırı boyunca bir Türkmen Federal Bölgesinin oluşmasını sağlamaktır.
Elbette bu yaklaşımı ortaya koyabilmeniz için öncelikle Irak ve Suriye rejimleri ile işbirliği yapmalı, Irak ve Suriye’nin federal sistem içerisinde toprak bütünlüğü garanti edilmeli ve mutlaka radikal örgütler her ne ad ile anılırsa anılsın Irak ve Suriye yönetimi ile birlikte ortadan kaldırılmalıdır.

Prof. Dr. Selçuk DUMAN

ARAP DOSYASI : DEDESİ SURİYELİ OLAN ALP TÜRK – ARAP İLİŞKİLERİNİ DEĞERLENDİRDİ (İNGİLİZCE)


Alp Can Utku : Why do Turkish people get offended when they are mistaken as Arab ?

Alp Can Utku, knows Turkish

My grand-grand father (grandpa of my dad) is apparently from Syria, which is counted as Arabs. And I feel those roots especially in my food preference. No one ever told me that I looked like Arabs (maybe because of my looks, not sure) but obviously I would not react negatively if someone thought that I am an Arab, since I believe in people and cultures – not nationalities. Turks are definitely not Arabs when you compare two cultures. Even Arabs are pretty diverse in itself.

Despite the fact that every nation has its good and bad people, unfortunately, I heard that the Arab stereotype in most people’s minds are pretty bad and hard to be changed until they see a great Arabic person. When someone codes you as Arab, the stereotype comes with many types of primitive behavior, vandalism, vulgarity and of course riding camels. No one really wants to be matched with those traits. No offense, these are not my thoughts. These are what I have heard.

Turkish culture is a great mix of Turkish, European, Balkan, Asian and Arab cultures. Turkey is a very diverse country in terms of tolerating many different cultural aspects. We are people who eat Mediterranean mezes before an Arabic-influenced kebab dinner, and finish with a dessert from the heart of Anatolia. A Turkish Christian person would eat Iftar dinner together with Muslim friends with all the blessings. That is the great thing about Turkey.

Unfortunately the right-wing parties ruling the country for many (50) years slowly changed the situation to a much less tolerant social order by polarizing the people in many ways and screwing up the education system. People are still doing their best to resist this change but the change is coming like a frog slowly being boiled.

And please, please don’t believe people who think Turk means Muslim. The word Turk never meant Muslim. Turkish history is at least 900 years older than Islam history and 1200 years older than the widespread introduction of Islam to the Turks. The first known organized Turkish community is the Hun Empire which was established in the 3rd Century BC. Islam starts in the 6th century AD. The original religion of ancient Turks is Tengriism, which is similar to Shamanism, and many Turkish culture and beliefs have their roots there. Actually most Turks that define themselves as Muslim do not really practice the religion at all. I call it ‘cultural Islam’, since the aspects of being a muslim like fasting in Ramadan or Muslim funerals, or the world “Allah” (Arabic for the word God) are embedded in the culture of Republic of Turkey.

If you did not do it yet, go to Turkey, meet all the great people there. Then go to Arabic countries. I am sure you will see a lot of difference, and maybe you can see some facts that would answer your actual question about being offended by being called Arab.

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TEK BİR İHRAÇ ÜRÜNÜMÜZ VAR !!!


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/tek-bir-ihrac-urunumuz-var/

Bugün ağırlıklı olarak Batı olmak üzere, dünyanın her yerinde Türkiye’nin bekası, güvenliği, çıkarları ve geleceği için olumsuz gelişmeler yaşanıyor ve Türkiye sanki çoklu organ yetmezliğine doğru gidiyor! Bunun nedeni ise bizzat iktidar tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin bağışıklık sisteminin çökertilmiş olmasıdır.

Daha geçen ay Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öngören raporu kabul etti. 2018 Türkiye Raporu’nda ülkemiz için tek bir olumlu kelime bile yok! İktidar tabii ki bu rapora veryansın etti. Halbuki; bu raporlarda daha önce Türkiye’deki iktidara methiyeler düzerlerdi. İktidar da Türkiye’de kendisine yönelik muhalefeti baskılayabilmek için “bak çağdaş dünya bizim için böyle güzel şeyler söylüyor” derdi. Burada “sizin için söyledikleri iyi ise güzel, kötü ise tu kaka” yaklaşımı; sizin inanılır, güvenilir ve tutarlı olmadığınızı gösterir.

Dün Zarar Verdiler, Bugün de Veriyorlar!

Elimizi vicdanımıza koyalım ve kendi kendimize soralım; “Bu raporlarda ve Türkiye hakkında yapılan değerlendirmelerde abartı var mıdır?” diye. Tabii ki var! Hatta; FETÖ’nün de dahli var! Ağırlıklı olarak Avrupa ve ABD olmak üzere; FETÖ unsurları dünyanın her tarafında kin, nefret, aldatılmışlık ve intikam duyguları ile görünürde iktidarın, gerçekte ise Türkiye’nin aleyhinde faaliyette bulunuyorlar. Bu kapsamda; yabancı gizli servislere angaje oluyorlar ve hizmet ediyorlar. Demem o ki; dün sevişiyorlardı, ülkemize zarar verdiler, bugün kavga ediyorlar, yine ülkemize onanmaz zararlar vermeye devam ediyorlar. Her ikisi de çağdışı “Siyasal İslamcı” ideolojiye ve geçmişin aklı olan “Yeni Osmanlıcı” hayale sahip!

Bugün ülkemizde; hukuk, adalet, insan hak ve özgürlükleri ile demokrasi adına tüm kazanımlarımız aşındırılmış ve yok edilme aşamasına getirilmiştir. Demokrasinin olmazsa olmazı olan kuvvetler ağırlığı fiilen yok edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kontrol ve denge mekanizmaları patlatılmış ve sistem bir anlamda Ortaçağ’ın yönetim biçimi olan monarşi (tek adam yönetimi) durumuna getirilmiştir. İktidarın, yıllarca görünürde “Milli İrade” fetişizmi yaptığı halde 31 Mart yerel seçimlerinden sonra milli iradeye zerre kadar saygısının olmadığını gördük. Biz bu gelişmeleri ve daha da fazlasını yabancı raporlardan değil, bu ülkede yaşayarak, acı çekerek gördük ve deneyimledik.

Kimmiş Stratejik Müttefik?

Türkiye hakkında ABD’deki gelişmeler ise daha korkunç. Geçen hafta (9 Nisan 2019) ABD’de, Marco Rubio ve Bob Menendez adlı iki senatör, Senato ve Temsilciler Meclisi’ne “Doğu Akdeniz Güvenlik ve İş Birliği” adlı bir yasa teklifi verdiler. Aynı gün, Mısır Devlet Başkanı Sisi Beyaz Saray’da, ABD Başkanı Trump’la görüşme yaptı ve sonrasında Mısır’ın Ortadoğu’da ABD’nin stratejik müttefiki olduğunu açıkladı. Bu yasa ile;

  1. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki stratejisine yeni bir şekil veriliyor,
  2. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik alanında ortaklığı ve girişimleri destekleniyor,
  3. Yunanistan ve GKRY’ye parasal destek veriliyor,
  4. GKRY’ye yönelik silah ambargosu kaldırılıyor,
  5. Türkiye’nin S-400 hava savunma silahını alması durumunda F-35’lerin Türkiye’ye teslimi durduruluyor.

Herkes Türkiye’ye Baskı ve Şantaj Uyguluyor!

Yine geçen hafta, ABD Kongresi’nin Silahlı Kuvvetler Komitesi üyeleri Jim Inhofe ve Jack Reed ile Dış İlişkiler Komitesi’nin kıdemli üyelerinin beraberce kaleme aldıkları ve New York Times’da yayımlanan “Ya ABD Savaş Uçağı Ya da Rus Füze Sistemi. İkisi Birden Değil” başlıklı ortak bildiri ve 10 Nisan 2019’da 15 Senatör tarafından ortak imzayla verilen sözde Ermeni soykırımının tanınması ile ilgili olarak verilen yasa teklifi ise ülkemiz hakkındaki olumsuz gelişmelerden sadece birkaçı.

Geçtiğimiz gün, ABD‘nin Türkiye Büyükelçisi olması beklenen David Michael Satterfield, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’nun sorularını yanıtlarken; Türk-ABD ilişkilerinin zorlu bir dönemden geçtiğini, Türkiye’nin doğru stratejik kararları vermesi için baskı yapacağını söyledi.

Evet, herkes Türkiye’ye baskı ve şantaj yapıyor. Şantaja gerek kişisel gerekse ülke olarak bir kere izin verirsen, artık arkası kesilmez. ABD, şantaj yaparak papazını aldı! Aynı şeyi Merkel liderliğinde Almanya da yaptı. ABD baskı yaparak, Türkiye’nin Çin’den almaya karar verdiği teknoloji transferini de içeren hava savunma füzelerini iptal ettirdi. Türkiye, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra Rusya tarafına savrulduğu için S-400 füzelerini almaya karar verdi. Halbuki kısa bir dönem önce de Rusya’ya karşı NATO’yu yardıma çağırmıştı. Böyle bir iradeye kimse güvenmez, sadece kullanmayı düşünür.

Boşuna Gayret, Öldüremezsiniz!

Bunlar başımıza hep iktidarın Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisinden ve onun “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden vazgeçmesinden, hayaller peşinde koşan, gerçekçi ve akılcı olmayan ve tarihimizin bin bir çileyle dolu acılı geçmişinden ders almayan dış politika yanlışları yüzünden meydana geldi. Aynı rotada seyrettiğimiz sürece, daha da büyük felaketlere müncer olacağız.

Bugün, Türkiye’nin çağdaş dünyaya satabileceği tek bir ihraç ürünü var. Bu da Atatürk’tür. Yeni Zelanda Başbakanı bile bu konuda ders verdi. Atatürk’ü ve yaptıklarını çıkarırsanız, geriye karanlık Ortaçağ kalır. İktidar bunu beceremese de Atatürk’ü bilerek ve isteyerek öldürmeye kalktı. Ama Atatürk aksine büyüdü, daha da büyüyecek! İktidarın bilmediği ve anlayamadığı şey; fikirlerin baskıyla, yasaklamayla, sahibinin adını kaldırmakla silinemeyeceği ve öldürülemeyeceği idi!

Türker Ertürk

TARİH : CUMHURİYET DÖNEMİ “AYYAŞLAR DÖNEMİ” DİYENLERE KAPAK OLSUN /// OSMANLI’DA ALKOLLÜ İÇKİ SATIŞLARI


CUMHURİYET DÖNEMİ “AYYAŞLAR DÖNEMİ” DİYENLERE KAPAK OLSUN /// OSMANLI’DA ALKOLLÜ İÇKİ SATIŞLARI

Yıl 1890…

II. Abdülhamit’in hükümdarlık dönemi. İsviçreli Bomonti Kardeşler Feriköy’de ve Vasil isminde bir Yunanda Şişlide bira imalathaneleri kurdu. Üretmekle kalmadılar; bahçelerinde halka satış yaptılar.

İki yıl sonra…

O tarihte Osmanlı egemenliğindeki Selanik’te de “Olimpos Bira ve Şampanya Fabrikası” açıldı. Sahipleri Osmanlı vatandaşı Mizrahi ve Fernandez adlı Allatini Kardeşler idi. Kurucuların “arz tezkiresi”ne olumlu yanıt veren

II. Abdülhamit’ti…

Bira işi kazançlıydı. Osmanlı birayı sevmişti.

Bomonti Kardeşler imalathaneyi fabrikaya dönüştürdü; sermayelerini hep artırdı. Üstelik işletmelerine soğuk hava tesisleri ilave ederek “alt fermantasyon” bira imal etmeye başladılar. Yılda 7 milyon litre bira üretiyorlardı. Ve zamanla üretimi 10 milyon litreye kadar çıkardılar.

Sadece İstanbul değil; Trakya ve Marmara Körfezi kıyılarından Eskişehir’e kadar uzanan bölgede “Bomonti Bira Bahçeleri” kurdular.

Oluk oluk para kazanınca rakiplerin çıkması kaçınılmazdı.

İstanbul Büyükdere’de “Nektar Biracılık” 1909’da kuruldu. Bira imalatında memba suyu kullanarak kısa sürede pazarda iyi pay sahibi oldular. İkram ve Sabah gazetelerine reklam vermelerinin bunda payı vardı kuşkusuz.

İki şirketin birbiriyle giriştiği rekabet bira fiyatlarını hayli düşürünce iki firma daha fazla zarar etmemek için birleşme kararı aldı; 1912 yılında “Bomonti-Nektar Birleşik Bira Fabrikaları” kuruldu. İşleri büyüttüler; “Aydın Bira Fabrikası”nı açtılar. Bomonti-Nektar sadece bira ile sınırlı kalmadı ve İzmir’de ilk rakı fabrikalarını kurarak büyüdüler.

Keza Osmanlı’da…

1911’de kurulan “Milli Bira Fabrikası Osmanlı AŞ” ve 1919’da kurulan “Büyük Sulh Bira Fabrikası” gibi işletmeler faaliyete geçti. Mehmet Sabit Bey veya Ata Rauf Bey gibi Müslümanlar yöneticilik yaptılar.

Çamlıca Belediye Bahçesi ve Tepebaşı Belediye Bahçesi gibi resmi kurum olan belediye bahçelerinde bira içiliyordu. Bomonti birası 40 para ve Avrupa birası ise 5 kuruştu!

Kuşkusuz Osmanlı’da Müslümanlara içki yasaktı. Bira fabrikalarında çalışan 367 kişinin kaçı Müslüman bilmiyoruz. .

Osmanlı’da bira içenlerin ne kadarı Müslüman bilmiyoruz.

Ama…

Biraya “Fatma ananın helvası” diye şifreli bir isim verildiğini biliyoruz.

Osmanlı’da ortalama 8-9 milyon litrelik birayı tüketecek gayr-i müslim olmadığını biliyoruz!

Osmanlı döneminde/ 1910 yılında 11 milyon litre bira tüketim düzeyine Cumhuriyet döneminde ancak 1943’te ulaşıldı …