ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ATATÜRK’E AÇILAN HAKARET DAVASINDA NE ÇIKTI ??


ATATÜRK’E AÇILAN HAKARET DAVASINDA NE ÇIKTI ??

Sözcü gazetesi yazarı tarihçi Sinan Meydan’ın yeni kitabı “Hafıza” İnkılap Kitabevi tarafından yayımlandı.

Sözcü gazetesi yazarı tarihçi Sinan Meydan’ın yeni kitabı “Hafıza” İnkılap Kitabevi tarafından yayımlandı. Tarihçi yazar Sinan Meydan Hafıza adlı çalışmasında “unutturulmak istendiğini” söylediği yakın tarihi yazdı.

“Hafızanı silip yeniden biçimlendirmelerine izin verme! Unutma hatırla” diyen Sinan Meydan yakın tarihin dikkat çeken olaylarını yirminci yüzyılında başların Türk siyasetinde ve basında yaşananları ele aldı.

Sinan Meydan kitabın “Komutanlara Hakaret” başlıklı bölümünde Milli Mücadele’deki ihanetleri nedeniyle 150’likler listesine alınan Mevlanzade Rıfat’ın Hukuki Beşer gazetesinde ordu komutanlara “ali sefiller” ve “haydutbaşları” diye hakaret etmesini ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün cevabını anlattı.

Bu bölümde; Atatürk’ün 24 Mart 1919’da tüm ordu komutanlarını “hırsızlıkla” suçlayıp komutanlara “ali sefiller” ve “haydutbaşları” diye hakaret eden yazıyı okur okumaz kaleme sarıldığı okuyucuya aktarıldı.

İşte “Komutanlara Hakaret” başlıklı bölümde anlatılanlar:

“Mütareke günleri asker sivil tüm yurtseverlerin sudan bahanelerle tutuklanıp Bekirağa zindanlarına hepsedildiği veya Malta’ya sürgün edildiği günlerdi. İttihatçılar yargılanıyordu. O günlerde I. Dünya Savaşı yenilgisinin sorumlusu olarak görülen İttihatçılar ve subaylara hakaret ediliyordu.

İşte o ortam içinde Mevlanzade Rıfat’ın Hukuki Beşer gazetesinde ‘Damat Ferit hükümetine gerekçeli sorular’ başlığı altında seri makalelerle geçmişin hesabı sorulmaya başlandı.

24 Mart 1919 tarihli Hukuki Beşer gazetesindeki ‘Üçüncü soru’ şöyleydi: ‘Kağıt paranın güya geçerli olmadığı yerlerde ordu ve mülkiye memurlarının ihtiyaçları için milyonlarca altın ve gümüş para basılarak bazen vagon ordu komutanı denilen ‘ali sefillere daha doğrusu haydutbaşlarına’ teslim edildi…’

Görüldüğü gibi burada şerefli ordu komutanlarına -hiç ayrım yapmadan- ‘ali sefiller’ ve ‘haydutbaşları’ diye hakaret ediliyordu

Kuşkusuz ki o gün bu yazıyı pek çok ordu komutanı okudu. Ancak bu yazıyı tek bir ordu komutanı tepki gösterdi. O komutan Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ydı.

Atatürk 24 Mart 1919’da tüm ordu komutanlarını ‘hırsızlıkla’ suçlayıp komutanlara ‘ali sefiller’ ve ‘haydutbaşları’ diye hakaret eden yazıyı okur okumaz kaleme sarıldı. Bu alçakça iftiraya ve hakaretlere karşı hemen bir dilekçe yazıp Harbiye Nezareti’ne başvurdu. ”

“NE SEFİL VİCDANSIZLIKTIR”

“Atatürk dilekçesinde şöyle diyordu:

‘(…) Bu ifade ile ordu kumandanlarının ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ ve dolayısıyla orduların ‘haydut’ oldukları ilan edilmiş oluyor. Müdafaalarına hiçbir vakit lüzum görmeyeceğim bazı şahıslara taş atmak isterken vatan ve millet için tam bir saflık ve masumiyetle ve her türlü mahrumiyet ve zorluklar içinde namuslu vazifesini hakkıyla yapan Osmanlı ordularını ‘haydut’ ve aynı mahrumiyet ve zorluklar içindeki ve tek dayanakları namus ve haysiyetleri olan söz konusu orduların kumandanlarını ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ diye niteleyip teşhir etmek ‘ne büyük ahlaksızlık’ ve ‘ne sefil vizdansızlıktır. ’

Osmanlı ordularını onun namuslu kumandanlarını bu şekilde teşhir edebilmek kabiliyeti ancak vatan ve milletin mahvolup dağılmasını arzu eden ‘bir alçakta’ bulunabilir. Ben Fevzi Paşa Nihat Paşa Yakup Şevki Paşa Ali İhsan Paşa Cevat Paşa vb. gibi namus ve istikametlerinden asla şüphe edilmeyecek olan ordu kumandanı arkadaşlarımın bu rezilce teşhire karı ne diyeceklerini bilemem. Yalnız kendi adıma ve hesabıma bildiririm ki benim (…) başlarında bulunmakla iftihar ettiğim kahraman ordular haydutlardan değil soylu Osmanlı milletinin namuslu evlatlarından oluşuyor. ‘O sefil müfteri’ şunu da kesin olarak bilmelidir ki ben hiçbir vakitte vagon vagon altın teslim alan ‘sefil’ ve ‘haydutbaşları’ndan değilim. Dolayısıyla Harbi Umumi içinde komuta ettiğim Anafartalar Grubu İkinci Ordu Yedinci ordu ve en sonunda Yıldırım Orduları Grubu ve şahsım adına bu namussuzca iddiayı red ve sahibini tel’in ederim. ‘Bu müfteri’ hakkında gereken kanuni işlemin yüksek nezaretinizce uygulanmasını istirham ederim. ’”

“HÜKÜMET SAVCILIK VE DİĞER KOMUTANLAR SUSARKEN ATATÜRK KONUŞTU”

“Görüldüğü gibi Atatürk Türk ordusunun fedakar komutanlarına ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ diye hakaret edilmesinin ‘ahlaksızlık’ ve ‘sefil vicdansızlık’ olduğunu söylüyor. Türk ordusunun ‘haydutlarından’ değil milletin ‘namuslu evlatlarından’ oluştuğunu belirtiyor. Komutanlara hakaret eden kişiye ‘o sefil müfteri’ diye sesleniyor. Bu ‘namussuzca iddiayı’ reddedip iddia sahibini ‘tel’in ettiğini’ ifade ediyor. ‘Bu müfteri’ hakkında yasal işlem yapılmasını istiyor.

Ne gariptir ki Harbiye Nezareti bu dilekçeyi dikkate alıp gereken kanuni işlemi yapmak yerine dilekçeyi Türk ordularına hakaret eden o gazeteye gönderdi.

Atatürk’ün bu dilekçesi 25 Mart 1919’da Hukuki Beşer Alemdar Vakit Yeni Gün ve Zaman gazetelerinde yayımlandı.

Komutanlara hakaret karşısında genelkurmay hükümet savcılık ve diğer komutanlar susarken tek bir kişi Atatürk konuştu.

Ancak yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali gazeteyi çıkaran Mevlanzade Rıfat ‘hakarete uğradığını’ belirterek Atatürk’ü mahkemeye verdi.

Atatürk İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek için hazırlıklar yaparken bir gün bir mahkeme celbi aldı. Asıl hakarete uğrayan ordu komutanları ve kendisi olduğu halde ‘hakaret sanığı’ olarak mahkemeye çağrılıyordu. ”

“YAMAN ÇATMIŞTIK”

“Sonra neler olduğunu bizzat Atatürk’ten dinleyelim:

‘Yaman çatmıştık! Aklımı başıma topladım. Kumandan değildim. Siyasi bir şey de yapamazdım. Hukuk çareleri bulmalı idim. Bu mahkemede bulunmak isterdim. Fakat o zamanki İstanbul gazetelerinin en aşağısı ile karşı karşıya gelmek çok gücüme giden bir şeydi. Bundan başka davanın bazı yüksek politikacılar tarafından tasarlanan bir plan neticesi olduğunu da düşünüyordum. Ne yaparsam yapayım mutlaka mahkûm olacaktım…’

Atatürk düşünüyor taşınıyor; avukat Sadettin Ferit Bey’i davet ediyor. Kendisine durumu anlatıp fikrini soruyor. Sadettin Ferit Bey ‘Dava önemlidir. Mahkûm olma ihtimaliniz vardır’ diyor. Atatürk gülerek ‘Amma yaptın canım! Ben hiç de mahkûm olma niyetinde değilim’ karşılığını veriyor. Bunun üzerine Sadettin Ferit Bey ‘Elbette! Müsaade ederseniz davacının vekili ile konuşayım’ deyince Atatürk şunları söylüyor: ‘Hayır müsaade edemem. Ben haklı olduğumu biliyorum. Davacının avukatıyla görüşmeye ne lüzum var? Bu iş yolumun üstüne çıkan bir dikendir. Biraz daha zamana ihtiyacım var. Davayı lehime de kazanmanızı istemiyorum. Yalnız bana zaman kazandırabilir misiniz’ Sadettin Ferit Bey Atatürk’e söz veriyor ve verdiği sözü de tutuyor. Birkaç defa mahkemeye gidip davayı dağıtıyor. Atatürk’e zaman kazandırıyor. Atatürk 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Samsun’a doğru hareket ettiğinde dava hâlâ bitmemişti.

6 yıl sonra…

Tarih: 22 Eylül 1925… Günlerden Salı…

Atatürk Ertuğrul yatıyla Mudanya’ya geçiyor.

Bir ara Atatürk’ün gözü yatta bulunan Avukat Sadettin Ferit Bey’e ilişiyor.

‘Sadettin Bey’ diyor. ‘Hatırlıyor musun? Sen bir davadan ötürü benim vekilimdin. İstanbul’da benim aleyhime bir ceza davası açmışlardı. O Dava ne oldu? Beni mahkûm ettiler mi?’

‘Hayır Paşam’ diyor Sadettin Ferit Bey.

Atatürk kendisini dava edeni hatırlamayıp adını soruyor. Atatürk’ün hatırlamadığı o kişi Mevlanazade Rıfat’tı. Mevlanazade Rıfat bütün ayrılıkçı Kürtçü hareketlerde yer almış Milli Mücadele’deki ihanetleri nedeniyle 150’likler listesine alınıp yurt dışına sürülmüştü. 1922’de bir Yunan albayla San Remo’ya gidip orada ‘kaçak padişah’ Vahdettin’den para sızdırmıştı. Ayrıca 1929’da Halep’te basılan ‘Türkiye İnkılabının İç Yüzü’ adlı kitabında Milli Mücadele’yi Padişah Vahdettin’in planladığı yalanını ortaya atmıştı.

Uzatmayalım…

UNUTMA Kİ! DÜN ATATÜRK KARŞITI MEVLANZADE RIFATLAR TÜRK ORDUSUNUN ŞEREFLİ KOMUTANLARINA HAKARET ETMİŞTİ. BUGÜN DE ONLARIN ‘FİKİR ARTIKLARI’ KOMUTANLARA HAKARET EDİYOR.

Dün komutanlara yapılan hakaretlere karşı tüm yetkililer sessiz kalmış sadece Atatürk konuşmuştu. Bugün yetkililer sessiz kalmamalı. Nasıl cevap vereceklerini bilmiyorlarsa yüz yıl önce Atatürk’ün verdiği cevaba baksınlar. ”

Odatv.com

LİNK : https://odatv.com/ataturke-acilan-hakaret-davasinda-ne-cikti-26101907.html

SİYASİ DAVALAR DOSYASI : ŞU ANA KADAR GÖRÜLEN TÜM KUMPAS DAVALARINDAKİ TSK PERSONELİNİN TAM LİSTESİ


Ergenekon, Balyoz, İstanbul Askeri Casusluk, İzmir Askeri Casusluk, Atabeyler, Malatya Zirve, 28 Şubat, ÇYDD, İnternet Andıcı, Poyrazköy, Kafes, Amirallere Suikast, Erzincan Ergenekon, Hakkari-Şemdinli, Odatv adlı Kumpas davalarında yargılananlar kişileri ve yargılandıkları davaları Pdf formatında okumak için BURAYI tıklayınız.

DAVALARA GÖRE İSİM LİSTELERİ AŞAĞIDA SIRALANMIŞTIR.

Pdf formatında okuyabilirsiniz.

28 ŞUBAT DAVASI

AMİRALLERE SUİKAST DAVASI

ATABEYLER DAVASI

BALYOZ DAVASI – 1

BALYOZ DAVASI – 2

BALYOZ DAVASI – 3

ÇYDD DAVASI

ERGENEKON DAVASI – 1

ERGENEKON DAVASI – 2

ERGENEKON DAVASI – 3

ERZİNCAN ERGENEKON DAVASI

İNTERNET ANDICI DAVASI

İSTANBUL ASKERİ CASUSLUK DAVASI

İZMİR ASKERİ CASUSLUK DAVASI

KAFES EYLEM PLANI DAVASI

ODATV DAVASI

POYRAZKÖY DAVASI – 1

POYRAZKÖY DAVASI – 2

HAKKARİ-ŞEMDİNLİ DAVASI

ZİRVE YAYINEVİ DAVASI

HRANT DİNK DAVASI : Hrant Dink davasının gerekçeli kararı açıklandı !!!!


İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Temmuz’da, Erhan Tuncel, Yasin Hayal ve Ogün Samast’ın da aralarında bulunduğu 7 sanığa çeşitli oranlarda hapis cezası, 2 sanığa ise beraat kararı verdiği hükümle ilgili gerekçeli kararını hazırlayarak taraflara tebliğ etti.

Gerekçeli kararda, Dink’in öldürülmesi eylemi, iddialar, yasayla kapatılan özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 21 Ekim 2008 tarihli iddianamesi, suçlamalar, yasayla kapatılan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılması, yargılama süreci ve 27 Haziran 2019’da savcılıkça verilen mütalaa özetlendi.

Mağdur ve müdahil beyanlarıyla 9 sanığın savunmasına yer verilen gerekçeli kararda, tanık anlatımları, Yargıtay 9. Ceza Dairesince verilen 13 Mayıs 2013 tarihli ilam ve deliller de yer buldu.

"Bütünlük bozulmasın diye tefrik edildi"

Mahkemenin 17 Ocak 2012 tarihli kararının Yargıtay 9. Ceza Dairesince verilen 13 Mayıs 2013 tarihli ilamla kısmen bozulduğu, bozma kararı sonrası haklarında yeniden değerlendirme yapılması gereken kişilerin, sanıklar Erhan Tuncel, Yasin Hayal, Zeynel Abidin Yavuz, Ersin Yolcu, Ahmet İskender, Tuncay Uzundal, Salih Hacısalihoğlu ve Osman Hayal olduğu belirtilen gerekçeli kararda, yapılan incelemeler sonucu bu sanıkların yargılama konusu suçlamalara ilişkin detaylar aktarıldı.

Kararda, yaşı küçük olduğu için çocuk ağır ceza mahkemesinde yargılanan ve cinayet failliğinden aldığı hüküm sonrası yargıtayca bozulan suçlar yönünden yargılaması devam eden Ogün Samast’ın dosyasının da mahkemedeki dosyayla birleştirildiği hatırlatıldı.

İddianamelerin bütünlüğünün bozulmaması, usul ekonomisi ve açılan davaların tekamül etmesi sebebiyle, 9 sanıkla ilgili dosyanın ana dosyadan ayrılarak yeni bir numarayla kaydedilip yargılamanın devam ettiği belirtilen kararda, yargılama sonucunda da hüküm verildiği ifade edildi.

Birleşen iddianame kapsamları

Mahkemenin ana davayla birleşen dosyaların iddianamelerinin hangi sanıkları ve hangi suçlamaları kapsadığının özetlendiği gerekçeli kararda, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının dava dosyasına katıldığı ve birleşen iddianamelerinin halihazırda bu esas üzerinden devam eden yargılama konuları olarak kaldığı bildirildi.

Daha önce hazırlanan iddianamelerden ve birleşen dosyadaki kapsamlarından bahsedilen gerekçeli kararda, 2015/3997 numaralı iddianamenin, "Hrant Dink’in öldürülmesinde emniyet mensupları olan kamu görevlilerinin ihmali bulunduğu, sanıkların, cinayetin silahlı terör örgütünün amaçlarını gerçekleştirme adına işlenmesine izin verip araç suç olarak kullandıkları" iddialarını, 2017/2244 numaralı iddianamenin ise, "jandarma mensupları olan kamu görevlilerinin cinayette ihmali bulunduğu, sanıkların, FETÖ’nün şiddet içeren bir başlangıç eylemi olan Dink cinayetine, silahlı terör örgütünün amaçlarını gerçekleştirme adına izin verdikleri, cinayeti araç suç olarak kullandıkları" iddialarını kapsadığı dile getirildi.

"Cinayette FETÖ bağı olup olmadığı nihai hükümle değerlendirilecek"

Gerekçeli kararda, dosyası ayrılan sanıklarla ilgili hazırlanan iddianameden de şu şekilde bahsedildi:

"Tefrike konu 2019/128 numaralı iddianamede, FETÖ ile irtibatlı olabilecek bir suçlama ya da anlatımın bulunmadığı görüldüğü gibi bu bağlamda sanıkları ilgilendiren ve daha sonra tanzim edilerek yargılamasına başlanmış ikinci bir iddianame de bulunmamaktadır. İddianamede, sanıklar Erhan Tuncel ve Yasin Hayal’in yöneticileri, diğer sanıkların üyeleri oldukları silahlı terör örgütü anlatımı ve isnadı bulunmaktadır. Bu anlatım ve isnada ilişkin mahkemece daha evvel bu hususta esastan verilen hüküm, Yargıtay 9. Ceza Dairesince verilen 13 Mayıs 2013 tarihli kararla bozmaya konu edilmiş olup bozma sonrası mahkemece yapılan değerlendirmede bozma ilamına uyulmuştur. Yargıtay ilamında sanık Yasin Hayal’in yöneticisi olduğu, bir kısım diğer sanıkların örgüt üyesi olduğu, TCK’nın 220. maddesi kapsamında silahlı suç örgütünün varlığı saptamasında bulunulmuştur. Açıklanan bu hususlar, tarifini CMK 225/2 fıkrası hükmünde bulan, yargılama konusu vakayla sınırlı olarak yargılama yapılması gerekliliği, tefrik ara kararında belirtilen gerekçeler de bir arada değerlendirilerek tefrik kararı verilmesi zarureti ortaya çıkmıştır.

2016/32 esas sayılı dosyası kapsamında Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin FETÖ’nün illiyet bağının bulunup bulunmadığı, irtibat varsa düzeyi ve kapsamının derecesiyle iddianame sanıklarının bu bağlamdaki hukuki sorumluluklarının tayin ve tespiti, belirtilen dosyada nihai olarak verilecek hükümle birlikte değerlendirilecektir. Bu sebeplerle tefrike konu edinilen bu dava dosyası kapsamında FETÖ ile ilgili hususlar, devam eden 2016/32 esas sayılı ana dava dosyası özelinde yargılama ve değerlendirmeye konu edilmek üzere inceleme dışı bırakılmıştır."

Suç örgütü üzerine genel değerlendirmenin yapıldığı gerekçeli kararda, 24 Ekim 2004’de Trabzon McDonalds’a yönelik bombalı saldırı, 19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in öldürülmesi ve 24 Ocak 2007’de mağdur Orhan Pamuk’un tehdit edilmesi eylemleri nezdinde konuya yaklaşıldığı ve yargılama sürecindeki beyanlarla delillerin bir arada değerlendirildiği vurgulandı.

Yasin Hayal’in suça meyilli kriminal profili

Türk Ceza Kanunu’nda terör ve suç örgütlerinin tanımlandığı, hangi suçların bu kapsamlarda değerlendirilmesi gerektiğinin açıklandığına işaret edilen kararda, şu değerlendirme yapıldı:

"Sanıklar Yasin Hayal ve Erhan Tuncel, Trabzon’da faaliyette bulunan Alperen Ocakları’nda 2002 yılında tanışmışlar ve sohbetlerine, ABD’nin dünya üzerinde işgal ettiği ülkelerden, Çeçenistan’daki Müslümanlara yapılan haksız savaş ve saldırıları konu etmişlerdir. Sanık Hayal’in, ideolojisinin yönlendirmesiyle Çeçenistan’a gitmek için 2004 yılında Azerbaycan’a gittiği ancak geçemeyince tekrar yurda döndüğü, akabinde McDonald’s’ı bombalama eylemine sebebiyet verdiği anlaşılmıştır.

Hayal’in, Dink cinayeti ve McDonalds’a yönelik bombalı saldırı olaylarında temel olarak oynadığı işleve, sosyal geçmişi, savunmalarına ve hakkındaki diğer sanıkların beyanlarına bakıldığında, kendine göre ideolojisi gereği hedef gördüğü, özellikle de gayrimüslim vatandaşların ya da çevrelerin varlığına, uğraşlarına zarar vermeyi bir hedef olarak belirleyip Türk ve İslam kavramlarının bu şekilde korunabileceğini savunan bir profile sahip olduğu düşünülebilir. Örneğin, sanık Hayal kendi savunmalarında, askerden izinli olarak geldiği dönemde sanık Erhan Tuncel ile yaptığı sohbet sırasında Trabzon’da misyonerlik faaliyetlerinin arttığını söylemesi karşısında bu sohbetten etkilenerek Santa Maria kilisesine yalnız başına giderek boynunda haç olan birini sopa ile dövdüğünü belirtmiştir. Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nün 7 Aralık 2007 tarihli yazısı içeriğiyle kısmen de olsa vakanın doğru olabileceğinin düşünülmesi mümkündür. Bunun yanında, sanık Yasin Hayal’in 16 Ağustos 2014 tarihinde dönemin başbakanının içerisinde bulunduğu uçağın Trabzon Havalimanına iniş yapmasından sonra bombanın patlatılacağı ile ilgili olarak 155 hattını aradığı ve buna ilişkin yargılamada gerekçesini güvenlik görevlilerinin hassasiyetlerini denemek olarak savunduğu asılsız ihbarı da söz konusudur. Anlatılan bu hususlar bile sanık Hayal’in kriminal profilini, kamu düzenini kendine göre haklı gördüğü ve mantık dışı birtakım nedenlerle tedirgin etme konusundaki örgütsel mahiyeti bulunan düşünce yapısını ortaya koyması bakımından önemlidir."

"Hayal’in belirlediği hedefe hizmet eden davranışlar"

McDonalds’a yönelik bombalı saldırı ve Hrant Dink cinayeti vakaları özelinde mahkemece, olgusal gerçeklik çerçevesinde değerlendirme yapıldığı vurgulanan kararda, "Yasin Hayal’in siyasi saiklerle suç işlemek için oluşturduğu teşekkülün zaman içerisinde diğer sanıkların da katılımıyla belirsiz tür ve sayıda suçları işlemek üzere, süreklilik gösteren, hiyerarşik düzen içerisinde çalışan ve iş bölümüne dayalı örgütsel bir yapıya dönüştüğü anlaşılmıştır." denildi.

Sanık Hayal’in diğer sanıklar üzerindeki otoritesi ve diğer sanıkların yapılan iş bölümüne göre hareket etmelerinin ilgili yasada belirtilen, ‘örgütün hiyerarşik yapısına dahil olma’ kavramıyla ilintili olduğu aktarılan kararda, "Diğer sanıkların genel olarak, Hayal’in suça meyilli profili ve bu şekilde etrafa korku salmasıyla bağlantılı olarak korku ya da benzeri dürtülerle hareket ettiklerini açıklamalarının kendi başına soyut olduğu, davranışlarının Hayal’in belirlediği hedefin gerçekleştirilmesi adına tesadüfi olamayacak şekilde aynı amaca hizmet ettiği, bu kanaatin aksini gösterir ve itibar edilir destekli bir savunma yapmadıkları değerlendirilmiştir." görüşüne yer verildi.

Sanık Yasin Hayal’in, maktul Dink’in öldürülmesinden hemen sonra yakalanıp savcılığa getirildiği sırada alenen işlediği tehdit suçuna göre, benzer nitelikteki suçları işlemeye devam etme yönünde kararlılık gösterdiğinin anlaşıldığı kaydedilen kararda, "2004 yılından, tehdit vakasının suç tarihi olan 24 Ocak 2007 tarihine kadar TCK 220/1-2. cümlede gösterilen, örgütteki üye sayısını şeklen sağladığı gibi sahip olduğu üye sayısı ve araç gereç (silah unsurunu da içerme) bakımından da amaç suçları işlemeye elverişli olduğunun, belirtilen olaylar bazında kabulü gerekmiştir." ifadesi yer buldu.

"Hayal, örgütsel işleyişte kilit rol üstlendi"

Gerekçeli kararda, örgüt yöneticilerinin genel olarak örgütün amaçları doğrultusunda örgütü idare etmeyi, emir ve direktif vermeyi, örgüt içinde inisiyatif ve karar verme gücüne sahip olması gerektiği anlatılan kararda, "Sadece bir olay bazında gerekli koordinasyonun sağlanarak suçun işlenmesinin temin edilmesi, örgüt yöneticisi olmak anlamına gelmeyecektir. Örgüt mensuplarına iş bölümü yaparak görev tevdi eden konumu ve pozisyonu, olaylarda ayrıca inisiyatif alan profiline bakıldığında sanık Yasin Hayal’in, kendisine göre Türk ve İslam kavramlarının bekası için hedef gördüğü kişilere ya da kişilerin üstlendikleri görevlere gündemde yer alacak şekil ve boyutta maddeten ve manevi olarak zarar vermeyi amaçlayan ve varlığı bilindiği kadarıyla 2004 yılından 24 Ocak 2007 tarihine kadar faal olan oluşumu teşekkül ettirdiği, örgütsel işleyişte ve örgütün somut dünyaya yansıyan eylemlerinde kilit rol üstlendiği, kısaca sevk ve idare görevi ifa ederek anılan örgütün yöneticiliğini yaptığı kabul ve kanaatine ulaşılmıştır." denildi.

Yasin Hayal’in dosyanın bütününe yansıyan savunmalarına göre, belirtilen durumun tevil yollu ikrarı mahiyetinde olduğunun kabul edilebileceği ve Hayal’in üzerine atılı "silahlı terör örgütüne üyelik" suçundan beraat kararı verilmişse de varlığı mahkemece kabul edilen TCK 220/1 anlamındaki örgütün yöneticisi olduğunun kabul edildiği belirtilen kararda, şunlar kaydedildi:

"Suçla korunan kamu düzeni, suçla korunan hukuki yarar, sanığın örgütü sevk ve idaresindeki etkinliği, yöneticisi olduğu örgütün amaçları doğrultusunda gerçekleştirilen eylemlerin niteliği, örgütün varlığının kamu düzeninde oluşturduğu tehlike, somut dünyaya yansıyan eylemlerin kapsamı, kastının yoğunluğu, örgüt içerisindeki konum ve faaliyetlerinin ağırlığı, ‘somut dosya için suç örgütünün (terör) varlığı tartışması’ başlıklı bölümde anlatılan hususlardaki bölüm de dikkate alınarak TCK 220/1-3 fıkrası uyarınca ‘silahlı suç örgütünün kurulması/yönetilmesi’ suçundan, teşdiden üst hadden cezalandırılması yoluna gidilmiştir." ifadesi kullanıldı.

Kararda, sanık Hayal hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulama alanı bulunmadığı sonucuna ulaşıldığı da belirtilerek, sanığın duruşma düzenini bozan ve yargılama kapsamına yansıyan davranışları gözetilerek takdiri indirim sebepleri tatbik edilmediği aktarıldı.

Tuncel’e verilen 99 yılın gerekçesi

Sanıklardan Erhan Tuncel’in, "tasarlayarak ve bomba kullanarak kasten öldürmeye teşebbüs, mala zarar vermek, silahlı suç örgütüne üye olmak ve kasten öldürmeye yardım" suçlarından toplam 99 yıl 6 ay hapisle cezalandırılmasının gerekçesi de, tek tek eylemler yönünden anlatıldı.

Gerekçeli kararda, mahkumiyet hükümleri ve genel olarak ‘örgüt üyeliği’ suçuyla ilgili yapılan izahatın birlikte değerlendirilmesi sonucu sanık Erhan Tuncel’in, örgüt lideri sanık Yasin Hayal’in oluşturduğu suç örgütüne dahil olarak örgüt menfaatine faaliyetlerde bulunduğu ifade edildi.

Hükümlerde, sanığın suç yolunda maddi ve manevi olarak suç teşkil eden davranışlarda bulunduğu sonucuna ulaşıldığına vurgu yapılan kararda, "Sanık Erhan Tuncel’in suç teşkil ettiği belirtilen davranışları ile hakkında verilen kesinleşen hüküm bir arada değerlendirildiğinde, bir bütün halinde davranışlarının örgütün varlığı bilinç ve iradesi ile hiyerarşik yapılanmasına dahil olduğunu gösterir ölçüde çeşitlilik, yoğunluk ve süreklilik unsurlarını içerdiği değerlendirilmiştir. Etkin pişmanlık hükümlerinin uygulama alanı bulmadığı sonucuna ulaşılmış, pişmanlık içermeyen savunması gözetilerek takdiri indirim de tatbik edilmemiştir." denildi.

Samast, Dink’e yönelik eylemi örgütsel bağlılıkla yaptı

Gerekçeli kararda, sanıklardan Ogün Samast’ın da örgüt lideri sanık Yasin Hayal’in oluşturduğu suç örgütüne dahil olarak örgüt menfaatine faaliyetlerde bulunduğu belirtilerek, Samast’ın suçun işlenmesine yönelik maddi ve manevi katkıda bulunduğu, kendisine verilen Dink’i öldürme biçimindeki eyleme örgütsel bağlılıkla örgüt lideri ve diğer örgüt üyeleriyle birlikte hazırlandığı ve eylemi de bu şekilde icra ettiği sonucuna ulaşıldığı bildirildi.

Sanığın savunmalarının, eylemleri ikrar mahiyetinde olduğu, iradesinin cezai sorumluluğu ortadan kaldıracak ya da azaltacak şekilde etkilendiği biçimindeki anlatımlarının da herhangi bir geçerliliği bulunmadığı sonucuna ulaşılması gerektiği aktarılan gerekçeli kararda, "Samast’ın bir bütün halinde davranışlarının örgütün varlığı bilinç ve iradesiyle hiyerarşik yapılanmasına dahil olduğunu gösterir ölçüde çeşitlilik, yoğunluk ve süreklilik unsurlarını içerdiği değerlendirilmiştir. Örgüt faaliyetlerine yönelik katkılarının boyutu, örgüt içerisindeki konumu gözetilerek üst hadden cezalandırılması gerekmiştir." değerlendirmesinde bulunuldu.

Mahkemenin gerekçeli kararında, haklarında mahkumiyet kararı verilen diğer 4 sanık ile beraat kararı verilen iki sanıkla ilgili de gerekçeler sıralandı.

Karar

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Temmuz’da açıkladığı kararda, sanıklardan Erhan Tuncel’e 99 yıl 6 ay, Yasin Hayal’e 7 yıl 6 ay, Ogün Samast’a 2 yıl 6 ay, Zeynel Abidin Yavuz’a 14 yıl, Tuncay Uzundal’a 16 yıl 10 ay, Ahmet İskender ve Ersin Yolcu’ya 1 yıl 10 ay hapis cezası vermişti.

Mahkeme heyeti sanıklar Salih Hacısalihoğlu ve Osman Hayal’in ise beraatine hükmetmişti. Hakkında yakalama kararı çıkartılan firari sanık Tuncay Uzundal ise 27 Temmuz’da İzmir’de yakalanarak cezaevine gönderilmişti.

28 ŞUBAT DAVASI /// ALİCAN TÜRK : 28 ŞUBAT DAVASI SÜRECİ /// KUMPAS DAVALARI GERÇEKLERİ


ALİCAN TÜRK : 28 ŞUBAT DAVASI /// KUMPAS DAVALARI GERÇEKLERİ

28 Şubat soruşturması ve davası; TSK’nin yalnızlaştırılması itibarsızlaştırılması halktan koparılması ve “susturulması” amacıyla çeşitli kumpaslarla başlatılıp sürdürülen Ergenekon Balyoz Poyrazköy Amirallere Suikast Askeri Casusluk vb. bir dizi davanın son halkasıdır.

Davanın adı 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) alınan bir dizi tedbire dayandırılarak “28 Şubat Davası” olarak konmuştur. Cumhuriyet tarihimiz açısından oldukça önem taşıyan bu dava her ne kadar bir “darbe davası” olarak adlandırılmaktaysa da soruşturma iddianame ve dava sürecine bakıldığında aslında bu davanın cumhuriyetin temel değerlerini ve bilhassa lâiklik ilkesini taviz vermeden savunan – TSK dahil – bütün kişi kurum ve kuruluşlara bir “gözdağı verme” ve bir “intikam alma” davası olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Soruşturma 28 Şubat döneminin Başbaka- nı Necmettin ERBAKAN’ın 27 Şubat 2011’deki vefatından sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca Nisan 2011’de başlatılmıştır. Hiç kuşkusuz bu davayı açabilmek ve o dönemde iktidarda olan 54’üncü Cumhuriyet Hükûmetinin (kısaca REFAHYOL Hükûmeti) 18 Haziran 1997 tarihinde istifa etmesini bir darbe ile ilişkilendirebilmek için dönemin Başbakanı Erbakan’ın ölmesi beklenmiştir. Erbakan’ın sağlığında böyle bir soruşturma ve dava açmaya kimse kalkışmamıştır zira merhum Erbakan yaşadığı müddetçe başında bulunduğu 54’üncü Hükûmet’in istifa gerekçesini hiçbir şekilde ve hiçbir yerde askeri darbeye bağlamamış askeri darbe ile düşürüldüğünü söylememiş bir askerî darbeden şikâyetçi olmamıştır.

Başlatılan soruşturma – ne tesadüftür ki tıpkı diğer kumpas davalarda olduğu gibi – “vatansever” bir şahsa (ki bu şahıs “Fethullah Gülen Nur Tarikatı üyeliği” gerekçesiyle 1997 yılında TSK’nden atılan Tamer TATAR adlı bir Tabip Binbaşı’dır) (1) gönderilen bir klasör belge ile bir DVD ve bir CD’nin 22 Aralık 2011’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaştırılmasıyla derinleştirilmiştir. Davanın savcısı Mustafa BİLGİLİ (ki kendisi aynı zamanda “Kozmik Oda” soruşturmasını da yürüten savcı olup 15 Temmuz “ihanet kalkışması” sonrası FETÖ üyeliği gerekçesiyle halen cezaevindedir) yine tıpkı diğer davalarda olduğu gibi – kendisine gönderilen belgelerin doğruluğunu araştırmaya bile gerek görmeden gözaltı ve tutuklamalar için düğmeye basmış 12 Nisan 2012’de ilk gözaltı ve tutuklamalar başlamıştır.

İrili ufaklı 12 dalga halinde yürütülen gözaltı ve tutuklamalar sonunda 103 kişi sanık sandalyesine oturtulmuş bunların 76’sı tutuklanmış aralarında dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı KARADAYI’nın da bulunduğu 23 asker tutuksuz yargılanmak üzere adli kontrol tedbirleri ile serbest bırakılmış haklarında tutuklama kararı çıkarılan 4 kişi teslim olmamış ancak tutuklama kararı kaldırılınca – biri hariç diğerleri – duruşmalar sırasında mahkemeye gelip ifade vermişlerdir.

Yargılananlardan sadece biri – dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal GÜRÜZ – sivil olup diğerlerinin tamamı asker kökenli kişilerdir. Aralarında Kuvvet Komutanlığı yapmış ve yaşı 80’i geçmiş orgenerallerin de bulunduğu toplam 102 asker sanığın son rütbelerine göre dağılımı şöyledir: 14 Org. / Ora. 17 Korg. / Kora. 15 Tümg. / Tüma. 15 Tuğg. / Tuğa. 37 Alb. 1 Bnb. 3 Astsb. . Sanıklardan 6’sı (Org. Çetin DOĞAN Org. Şükrü SARIIŞIK Korg. Engin ALAN Korg. Metin Yavuz YALÇIN Korg. Doğan TEMEL ve Korg. Tevfik ÖZKILIÇ) aynı zamanda Balyoz kumpasında da yargılanmışlardır. Dava kapsamında tutuklanan 76 sanıktan 65’i Sincan 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevinde muvazzaf olan 11’i Mamak Askeri Cezaevinde kalmıştır.

Sanıkların büyük çoğunluğuna isnat edilen suç Batı Çalışma Grubu (BÇG) üyeliğidir. Savcılık BÇG’yi “hükümeti yıkmak üzere oluşturulmuş yasadı- şı bir cunta yapılanması” olarak görmüş ancak Gnkur. Bşk. Org. İ. H. KARADAYI dahil tüm sanıklar “T. C. Hükümetini cebren devirmek hükümetin görevlerini kısmen veya tamamen engellemek engellemeye teşebbüs etmek darbeye teşebbüs etmek” suçuyla yargılanmıştır. Soruşturma sürecinde Savcı Bilgili’nin hukuk dışı ve keyfî yaklaşımlarında en büyük desteği veren Genelkurmay Adli Müşaviri Hâkim Albay Muharrem KÖSE olmuştur.

Davanın “BÇG – 28 ŞUBAT” adını taşıyan 1309 sayfalık iddianamesi ilk tutuklamalardan yaklaşık 13 5 ay sonra çıkmış olup 355 Ek Klasörden oluşmaktadır.

Duruşmalar 02 Eylül 2013 tarihinde Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinde başlamıştır. Duruşmaların ikinci günü (03 Eylül 2013’te) dönemin Jandarma Genel Komutanı E. Org. Teoman KOMAN tam 15 aylık tutukluluğun ardından ağır sağlık durumu gözetilerek tahliye edilmiştir. Cezaevine girdiğinde de Parkinson hastası olan ve yürüme problemi nedeniyle kaldığı hücrede ayrı bir yatma tedbiri alınan E. Org. Koman tahliye edilir edilmez hastaneye kaldırılmış ancak bir daha çıkamamış tam 3 ay sonra – 14 Aralık 2013’te vefat etmiştir.

Mahkeme sürecinde sanıklardan dördü daha vefat etmiş [(E) Dz. Alb. Eser ŞAHAN – vefatı 13 Şubat 2015 (E) J. Alb. Salih ERYİĞİT – vefatı 05 Nisan 2016 (E) Korg. Tevfik ÖZKILIÇ – vefatı 08 Ağustos 2017 ve (E) Tümg. Çetin DİZDAR – vefatı 24 Temmuz 2018]; böylece soruşturma sürecinde yaşamını yitiren Alb. Mehmet HAŞİMOĞLU ile birlikte davanın sonucunu göremeden yaşamını yitirenlerin sayısı 6 olmuştur.

28 Şubat soruşturması kapsamında ilk dalgada gözaltına alınan ve en son tahliye edilen Çevik BİR ve İdris KORALP yaklaşık 21 aylık tutukluluk süresi ile en uzun süre tutuklu kalan kişiler olmuşlardır.

Bir dava içinde hiçbir makul gerekçe olmadan üç kez hakim değiştirilmiştir. Son heyetin yaklaşık 90 celseden sonra yani artık duruşmaların sonlarına gelindiğinde değişmesi “siyasetin davaya parmağı” olarak değerlendirilmiştir.

Duruşmalar sırasında 28 Şubat sürecinde başbakanlık bakanlık ya da üst düzey bürokratlık görevi yapan birçok şahsiyet dinlenmiştir. Bunlar arasında REFAHYOL Hükûmetinin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu ÇİLLER İçişleri Bakanı Meral AKŞENER Adalet Bakanı Şevket KAZAN Milli Savunma Bakanı Turhan TAYAN eski Orman Bakanı ve DYP Gn. Bşk. Yrd. Hasan EKİNCİ eski Milli Eğitim Bakanı Köksal TOPTAN REFAHYOL Hükûmetinden sonra kurulan ANASOL-D Hükûmetinin (55’inci Hükûmet) Başbakanı Mesut YILMAZ eski Devlet Bakanlarından Hasan Celal GÜZEL İlhan AKÜZÜM Edip Safter GAYDALI dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN dönemin Başbakanlık Basın Başdanışmanı Mehmet BİCAN Emniyet İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Bülent ORAKOĞLU T. Çiller’in danışmanlarından ve eski AKP İzmir Milletvekili Hüseyin KOCABIYIK gibi isimler de bulunmaktadır.

Öte yandan sanıkların taleplerine rağmen 28 Şubat döneminde REFAHYOL Hükûmetinin yıkılmasında oldukça etkin roller oynayan eski TBMM Başkanlarından Hüsamettin CİNDORUK DYP’den ayrılıp ANAP’a geçen eski Sağlık Bakanlarından Rifat SERDAROĞLU ile Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar TOPÇU dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural SAVAŞ gibi son derece önemli tanıkların dinlenmesi mahkemece reddedilmiştir.

Duruşmalarda sanıkların nihai savunmalarının başladığı günlerde siyaset eliyle mahkemeyi etkilemeye dönük baskıların arttığı gözlenmiştir. Nitekim 11.01.2018 tarihinde 43. Muhtarlar Toplantısı’nda bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı; “28 Şubat cuntacılarının yeni bir kardeş kavgası çıkarmak için kurdukları tuzakları milletimizle birlikte birer birer bozduk. ” diyerek 28 Şubat’ın bir cunta hareketi olduğunu ilan etmiş aynı gün Adalet Şûrasında konuşan Başbakan ise “tankları demokrasiye karşı yürüten 28 Şubat darbecileri adalet önünde hesabını vermektedirler. ” diyerek 28 Şubat’ı bir “darbe” yargılananları da “darbeci” olarak gördüğünü hem kamuoyuna hem de davaya bakan hâkimlere duyurmuştur. Ancak bunlardan daha vahimi 28 Şubat’ın 21’inci yıldönümünde Parti Genel Merkezi’ndeki bir etkinlikte konuşan Başbakan’ın 28 Şubat sanıkları için “hukuk içinde hak ettikleri en ağır cezayı alacaklar. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. ” şeklindeki sözleri son derece talihsiz ve doğrudan mahkemeyi etkileyen sözler olarak kayıtlara girmiştir. Nitekim söz konusu açıklamanın ertesi günü (01.03.2018) Kumpas Mağdurları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KUMPASDER) olayı kınayan bir basın açıklaması yapmış bir sonraki gün ise sanıklardan (E) Korg. Yıldırım TÜRKER’in avukatı Aytekin EROL da “Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs” suçunu işlediğini ileri sürerek Başbakan hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. (2)

Mamafih müştekiler arasında Cumhurbaşkanı’nın o dönemde biri 14 diğeri 12 yaşındaki iki kızının bulunması bile başlı başına yargı üzerinde bir baskı oluşturduğu değerlendirilmektedir.

Tüm sanıkların son savunmaları 13 Mart 2018 tarihinde yapılan duruşma ile sona ermiş bir ay sonra 13 Nisan 2018 tarihinde yapılan 106’ncı duruşmada ise mahkeme heyeti kararını açıklanmıştır.

Buna göre;

 Aralarında Prof. Dr. Kemal GÜRÜZ’ün de bulunduğu 21 sanığa önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesine ancak yargılama sürecindeki iyi halleri nedeniyle cezanın müebbet hapis cezasına çevrilmesine; sanıkların yaş ve sağlık durumları dikkate alınarak karar kesinleşinceye kadar yurt dışına çıkmamak ve her ayın ilk günü en yakın güvenlik birimine imza vermek suretiyle “adli kontrol tedbirleriyle” salıverilmelerine

 10 sanık için davanın zaman aşımı nedeniyle düşürülmesine

 68 sanığın beraatlerine

 vefat eden 4 sanık için ise davanın düşürülmesine hükmedilmiştir. (3)

Davanın “Gerekçeli Kararı” 03 Temmuz 2018 tarihinde yayınlanmıştır. 3833 sayfa tutan gerekçeli kararda; iddianamede yer alan çarpıtılmış / tahrif edilmiş belgelerin bile geçerli kanıt sayıldığı duruşma-

larda açığa çıkan pek çok bilgi ve belgenin görmezden gelindiği sanıkların son savunmalarının hiç dikkate alınmadığı sonuçta siyasi baskıların etkisinde kalan bir karar verildiği çok açık ve net biçimde görülmüştür.

Bu karardan yaklaşık 2 5 ay sonra (25.09.2018’de) davanın savcısı Mehmet Hanifi YILDIRIM tarafından karara itiraz ederek istinaf dilekçesi verilmiş ve beraat edenlerden 27 kişi ile zaman aşımı nedeniyle davası düşen 10 kişi için kararın kaldırılması talebinde bulunmuştur.

Bu yazının hazırlandığı Mart 2019 tarihi itibariyle dava halen istinaf aşamasındadır.

Dava ile ilgili diğer hukukî prosedüre bakıldığında; 15 Temmuz’un yargı ayağını oluşturmak ve FETÖ üyeliği ile suçlanan eski Savcı Mustafa BİLGİLİ tarafından hazırlanan iki cilt halinde ve toplam 1309 sayfalık iddianamenin hukuk adına utanç duyulacak bir belge olduğu görülmüştür. Şöyle ki;

1. Normalde sanıklar lehine olabilecek bilgi ve belgeleri de toplaması gereken savcılık sanıkların lehine olabilecek tek bir bilgi ya da belgeyi bile iddianameye almamış aksine bu tür bilgi ve belgeleri sümen altı etmiştir.

2. Adı “28 Şubat Davası” olan bir iddianamede 28 Şubat 1997 tarihinde MGK’da alınan “406 sayılı MGK Kararları”na ve o kararların “Rejim Aleyhtarı İrticai Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlıklı 18 maddelik ekine ilişkin tek bir cümle dahi edilmemiştir.

3. MGK kararlarının görüşüldüğü ve tereddütsüz kabul edildiği 13 Mart 1997’deki Bakanlar Kurulu Toplantısı ile o toplantı sonucuna göre ertesi gün (14 Mart) Başbakan Erbakan’ın imzasıyla bütün bakan(lık)lara / icracı kuruluşlara yayınlanan BAŞBAKANLIK DİREKTİFİ tamamen görmezden gelinmiştir.

4. Söz konusu Başbakanlık Direktifi’ni müteakip irtica ile mücadele esaslarını içeren ve dönemin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER tarafın- dan imzalanarak bütün il valilikleri ve emniyet teşkilatına gönderilen 28 Mart 1997 tarihli “ANAYASA VE YASALARIN UYGULANMASINDA UYULACAK USUL VE ESASLAR” başlıklı GENELGE yine yok sayılmıştır. (Oysa o dönemde kamu personelinin kılık kıyafet konusu da dahil bütün uygulamalar bu genelge çerçevesinde valiliklerce emniyet müdürlüklerince gerçekleştirilmiş ancak bazı çevreler bu işi sanki TSK yapmış gibi bir izlenim oluşturmuşlardır. )

5. Aynı şekilde Adalet Bakanı Şevket KAZAN tarafından imzalanarak Cumhuriyet ve DGM Başsavcılıklarına gönderilen 11 Nisan 1997 tarihli “KANUNLARIN TİTİZLİKLE UYGULANMASI HAKKINDA” konulu GENELGE sanki hiç yazılmamıştır.

6. O dönemde MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nce Cumhurbaşkanı’na ve Hükûmete verilen ve irtica tehdidini açıkça ortaya koyan brifinglerden raporlardan eser yoktur.

7. Başbakan ERBAKAN’ın 18 Haziran 1997 tarihinde Cumhurbaşkanı Demirel’e verdiği ve “Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi arasındaki Koalisyon Protokolü’ne uygun olarak bu bir yıllık süreden sonra başbakanlığın Doğru Yol Partisi’ne geçebilmesi için yapmış olduğumuz taahhüde ve iki parti arasındaki mutabakata uymak üzere başbakanlık görevinden istifa ediyorum. ” şeklindeki istifa dilekçesine tek kelime ile değinilmemiştir

8. Aynı şekilde söz konusu istifa mektubundan üç gün sonra merhum ERBAKAN’ın Başbakan Yardımcısı Tansu ÇİLLER ve hükûmeti destekleyen BBP Genel Başkanı merhum Muhsin YAZICIOĞLU ile birlikte bütün kameraların önüne çıkıp istifa gerekçesini detaylı biçimde açıkladığı basın toplantısı görmezden gelinmiştir.

9. Cumhurbaşkanı DEMİREL’in Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda söylediği ve o dönemde tüm sorumluluğun kendisine ait olduğuna ve tüm faaliyetlerin anayasa ve yasalar çerçevesinde yürütüldüğüne ilişkin hiçbir beyanı iddianameye alınmamıştır.

10. Dönemin Adalet Bakanı Şevket KAZAN’ın bizzat kendi yazdığı “Öncesi ve Sonrası ile 28 Şubat” ve “Refah Gerçeği” adlı kitaplarda hükümetin istifasının tamamen iki parti arasındaki protokole dayalı bir ahde vefa ilişkisi olduğuna ilişkin açıklamalarının hepsi es geçilmiştir.

11. Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik iç ve dış tehditlerin belirlendiği ve başta TSK olmak üzere devlet çapında güvenlikten sorumlu bütün kurumlara düşen görevlerin yer aldığı en önemli ve en temel kaynak olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) hiç gündeme bile getirilmemiştir. (Duruşmalar sırasında söz konusu belgenin Başbakanlık ve/veya MGK Genel Sekreterliğinden getirtilmesi taleplerinde bulunulmuş ancak mahkeme bu konuda gerekli özeni göstermemiş MGK’nın gönderdiği ve bilerek ya da bilmeyerek hedef şaşırtıcı birkaç cümlelik cevabı yeterli görmüştür. Mahkemenin MGSB konusundaki bu tutumu da anlaşılamamıştır. )

12. Bütün bu gayrı hukukî tutum yetmezmiş gibi iddianameyi hazırlayan savcıların hukuka aykırı biçimde delil topladıkları sırf sanıkları suçlu göstermek için resmî belgelerdeki cümleleri / ifadeleri bile tahrif etmekten kaçınmadıkları; dahası sorguya çağırdığı bazı sivil memurları sanıklar aleyhinde ifade vermeleri için korkuttukları ve psikolojik baskı kurdukları ortaya çıkmıştır.

13. Ve nihayet gerek iddianamede gerekse gerekçeli kararda müşteki mağdur ve katılan olarak yer alan asker kökenli şahıslardan bir bölümünün geçmişte Fethullah Gülen Cemaatiyle ilişkisi nedeniyle TSK’dan Yüksek Askeri Şûra kararıyla ihraç edildiği anlaşılmıştır. Bu tespit sayıları askerlerden çok daha fazla olan sivil müşteki mağdur ve katılanlar arasında da FETÖ’cüler olabileceği konusunda kuvvetli şüphe uyandırmaktadır.

14. Sonuç olarak denebilir ki; 28 Şubat kumpas davasının – başta FETÖ olmak üzere siyasal İslâm’ı savunan köktendinci tarikat ve cemaatlerle neden mücadele ettiniz?” davası olduğu ve TSK’ya karşı ideolojik intikam güdüsü ile açılmış siyasi bir dava olduğu tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır.

15. (1) GATA’da göz doktoru iken TSK’dan ihraç edilen Tamer TATAR’ın bilahare FETÖ’nün Afrika’daki faaliyetleri kapsamında birçok hastanede 100’den fazla göz ameliyatı yaptığı tespit edilmiştir.

(2) Söz konusu suç duyurusu hakkında savcılığın 12.03.2018 tarihinde “Soruşturma ve kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verdiği öğrenilmiştir. Ancak Av. Aytekin EROL bu konuyu AİHM’ne kadar götüreceklerini beyan etmiştir.

Sanıklardan (E) Tümg. Çetin DİZDAR mahkeme kararından sonra vefat ettiği için mahkeme kararında “4 sanık” görünmektedir.

Link : http://www.tesud.org.tr/uploads/yayin/dosya/1558524230c81e728d9d4c2f636f067f89cc14862c.pdf

TARİKATLER & CEMAATLER DOSYASI : ŞEYH NAZIM & BANKA AÇAN OFFSHORE’cu TARİKAT & Küresel şirketten Nakşilere dolandırıcılık davası


ŞEYH NAZIM & BANKA AÇAN OFFSHORE’cu TARİKAT & Küresel şirketten Nakşilere dolandırıcılık davası

Barış Terkoğlu
22 Nisan 2019 Pazartesi

Siz de aynı ikilemi yaşıyor musunuz? Yolda avuç açmış bir yoksul görüyorsunuz. Elinizi cebinize atmak mı doğru, yoksa kayıtsız kalmak mı?

Öyle ya Cumhurbaşkanı “sadaka bizim kültürümüzde var” dediği halde zabıtalar her gün onları topluyor. Devlet görevlileri de “para vermeyin” diye uyarıyor. Eğer vicdanınızın sesini dinleyip cebinizdeki paranın yarısını uzatıyorsanız işte bu ahlaktır. Yok, tam geçerken “Allah rızası için” sözünü duyup elinizi cebinize atıyorsanız bu da inançtır. Tüm dinler “güzel ahlak” vaaz ederler. İnancını çıkarlardan arındırmayı başarmış insanlar hem ahlaklı hem de dindar olmayı becerebilirler. Ama konu din üzerinden örgütlenen, inançları siyasete meze yapan “dinciler” olunca, din ahlaksızlığın aracı haline mi geliyor dersiniz?

Öyle ya, son dönemde adı tarikat ya da parti olsun, din örgütlenmelerinden konu açılınca neyi tartışıyoruz? Menzil şeyhinin kaçak Mercedes’ini, Cübbeli’nin duayla açtığı dolandırıcılık devremülkünü, belediyelerdeki rant işlerini… Farkında mısınız, ahlak ile dinci yapılar ne kadar ayrı yerde duruyor.

Nakşibendi hocaların banka oyunu
Geçen yıl şubat ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan Brezilya’ya gidecekti. Ancak ziyaret son anda iptal oldu. Eğer gitseydi önüne 35 milyon dolarlık bir dosya da konacaktı. Zira tarikatın ve dolandırıcılık suçlamasının aynı anda konuşulduğu bu hikâye, Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Faisal İslam Bank isimli Nakşibendi Cemaati’nin para akışını sağlayan bir banka var. Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı Bensen Safa yapıyor. İslami kurallara ve Kıbrıs yasalarına göre kurulan bankanın Lefkoşa’daki şubesinin 3. katında ise bir başka banka var. Onun adı da Mondial Bank.

Diyeceksiniz ki banka içinde banka nasıl oluyor.
Mondial Bank aslında Faisal İslam Bankası’nın kurduğu bir yan işletme. Offshore denilen sistemle müşterilerine vergiden bürokrasiye bir dizi kolaylık sağlıyor. Kıbrıs’tan Malezya’ya uzanan Nakşibendilik ağının ortasında bulunuyor. Bankanın binasına girdiğinizde ise sizi Şeyh Nazım Kıbrısi’nin büyük bir fotoğrafı karşılıyor.

“Ben bu Şeyh Nazım’ı nereden hatırlıyorum?” diyorsunuz.
2014 yılında ölen bu “çok renkli” şeyh, “Prens Charles Müslüman oldu” açıklamasıyla konuşulmuş, Kıbrıs’ta Papa ile “dinlerarası diyalog” buluşmasını gerçekleştirmişti. MİT ve Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında “İngiliz ajanı” olarak yer alan Şeyh Nazım’ı bir yerlerden daha hatırlıyorsunuz. Ne tesadüf, tam da Malezya’ya büyükelçi yapılan ABD vatandaşı Merve Kavakçı’nın bir otel odasında dizinin dibinde oturduğu kişi, Şeyh Nazım’dan başkası değil.

Diplomatik kriz çıkaran dolarlar
Tarikatı anlattık, gelelim diplomatik krize neden olan dolandırıcılık dosyasına… Brezilya’da Cristalia isimli kimya ve ilaç sektöründe yer tutan kritik bir şirket var. Bu holdingin Hollanda merkezli Edgeworth isimli bir iştiraki var. Her şey bu şirketin Kıbrıs’ta Nakşibendilerin Mondial Bank’taki hesabına 40 milyon dolar aktarmasıyla başladı. Buraya kadar her şey normal görünürken, şirket parasını başka bir adrese yollamak istediğinde kriz çıktı. Çeşitli bahanelerle para bir türlü geri verilmezken, bu sırada şirkete ihtiyaçları için 5 milyon dolar kredi kullandırıldı. Kalan 35 milyon dolar bir türlü alınamayınca iş mahkemeye düştü.

Sizi Türkiye’den Kıbrıs’a uzanan uzun mahkeme süreçlerine boğmayayım.Ancak burada bizi ilgilendiren birkaç nokta var.İlki KKTC’nin tanınmama sorunu nedeniyle Mondial Bank’ın Vakıfbank’ı aracı olarak kullanması. Türkiye’de herhangi bir vatandaş gibi Vakıfbank’ta hesap açan banka, uluslararası para transferlerini Vakıfbank üzerinden gerçekleştiriyor. Adliye süreçlerinde Vakıfbank’ın bu olaylardaki rolü ve bankadaki hesap hareketleri tartışma konusu oluyor. Zira hesap hareketleri incelendiğinde Mondial Bank’ın Vakıfbank üzerinden her yıl milyonlarca dolar hareketi göze çarpıyor.

Öte yandan olayın bir de siyasi boyutu var…
Zira
Cristalia Brezilya’da devletle yakın ilişkileriyle bilinen bir ilaç tekeli. Dünyanın değişik yerlerinde kurduğu iştiraklerle ülkesine taşıdığı ilaç sanayii devlet tarafından destekleniyor. Nakşibendiler ile şirket arasındaki ihtilaf bu nedenle diplomatik mesele haline geldi. 2018 Şubatı’nda ülkeye gelecek Erdoğan’a Mondial Bank’ı şikâyet eden bir dosya hazırlandı. Cumhurbaşkanı’nın ziyaretinin başka nedenlerle iptal olması sonrası olay Dışişleri’ne kaydı.

Dışişleri’nin talimatıyla Brezilya’nın Türkiye’deki büyükelçisi, Vakıfbank yöneticileri ve şirketin avukatı, Vakıfbank’ın İstanbul’daki Genel Müdürlük binasında krize çözüm aradı, bulunamadı.

26 Mart 2018’de Brezilya Büyükelçisi önce Dışişleri Bakanlığı’nda bürokratlarla, ardından Merkez Bankası yöneticileriyle bir toplantı daha gerçekleştirdi. Sonrasında KKTC’nin Merkez Bankası ve bürokratları ile kriz çözülmeye çalışıldı. Hatta baskıların sonunda 1 Ağustos 2018’de Mondial Bank yönetimi ile Cristalia avukatı arasında Cenevre’de bir toplantı yapıldı. Banka, parayı vereceği taahhüdünde bulundu. Ancak beklenen paranın gelmemesiyle ipler yine koptu.

Mondial Bank’tan çıkan para hareketlerinin Kıbrıs’tan Malezya ve Cebelitarık’a doğru uzanmasıyla “kara para aklama” suçlamaları dile getirilmeye başlandı.

Holdingler, dinciler ve yoksullar
Daha az bürokrasi ve vergi için Offshore seçen holdingler, Nakşibendi tarikatına dayanarak banka kuran dinciler, akıllara durgunluk veren dolandırıcılık suçlamaları.

Dincilerin çevirdiği işler bu kez Türk bankacılık sistemine, Türk ekonomisine ve diplomasisine zarar veriyor. Sömürülen yoksul dindar insanlar ne yapıyor?

Tarikat bankası neden ölen şeyhin oğlunun oluyor? Biz öbür dünyada cenneti düşlerken o neden bu dünyada yaşıyor? Bu soruları bir gün soracaklar ve o gün bu düzen böyle devam etmeyecek! [1]

Kıbrıs Mondial Bank

Küresel şirketten Nakşilere dolandırıcılık davası

Türkiye’de son dönemde siyasi ilişkileriyle tartışılan tarikatlar bu kez uluslararası dolandırıcılık suçlamasıyla gündemde.

Dünyanın en büyük ilaç ve kimya şirketlerinden Cristalia Grubu’nun iştiraki olan Hollanda merkezli Edgeworth Investment Grup, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’inde Nakşibendi tarikatının yönettiği Mondial Bank tarafından dolandırıldığı iddiasıyla yargıya başvurdu. Bankanın Türkiye üzerinden yürüttüğü ticari ağ, içinde Türk Dışişleri ve Vakıfbank’ın da olduğu diplomatik krize neden oldu.

Dünyada birçok bankada hesabı olan Edgeworth Grup, offshore hizmeti veren Mondial Bank’ta da bir hesap açtı. Grup, İsviçre’deki Crédit Agricole bankasındaki hesabından, Mondial Bank’taki hesabına 26 Nisan 2017 tarihinde 10 milyon dolar ve 09 Mayıs 2017 tarihinde 30 milyon dolar olmak üzere toplam 40 milyon dolar havale gerçekleştirdi. Mondial Bank yetkilileri, söz konusu paranın Edgeworth adına açılan hesapta bulunduğunu teyit etti.

Bir süre sonra, Edgeworth parasını kullanmak için transfer etmek istedi. Ancak Mondial Bank yetkilileri bunun için gereken bazı belgelerin eksik olduğunu öne sürdü. İstenen belgeler tamamladıktan sonra da para üzerindeki blokajı kaldırmadı. İlerleyen süreçte Mondial Bank, şirketin iştiraklerinin kendi bankasına kredi borcu olduğunu iddia ederek transfer talebini reddetti. Edgeworth ise iddiayı reddederek hukuka aykırı işlem yapıldığını söyledi. Bu süreçte şirkete 5 milyon dolar kredi kullandıran Mondial Bank ile Edgeworth arasında 35 milyon dolarlık kriz çözülmeyince olay yargıya taşındı.

Dolandırıcılık suçlaması
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Savcılığı’na 3 Mayıs’ta başvuran
Edgeworth, Mondial Bank Yönetimi’ndeki Bensen Safa, Behaeddin Adil ve Mehmet Ali Arıkbuka’dan şikâyetçi oldu. Uluslararası şirket, söz konusu isimler için “nitelikli dolandırıcılık ve görevi kötüye kullanma” suçlamasında bulundu. Türkiye’deki soruşturma sürecinde Mondial Bank’ın Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası alandaki hukuki durumu nedeniyle Türk bankalarını kullandığı ortaya çıktı. Vakıfbank’ta açtığı hesap üzerinden uluslararası faaliyetlerini yürüten Mondial Bank’ın Vakıfbank’taki hesap hareketleri de incelemeye alındı. Savcılık, suçun KKTC’de işlenmiş olması nedeniyle takipsizlik vererek Kuzey Kıbrıs’ı işaret etti. Süreç, Kıbrıs’ta Lefkoşa Kaza Mahkemesi’nde açılan dava ile devam etti. Kıbrıs’taki davada Mondial’in Bank’ın uluslararası ilişkilerini gerçekleştiren Joao Cunha da suçlananlar arasında yer aldı.

Diplomatik kriz
35 milyon dolara varan varlığını Nakşibendilere yakın bankadan alamayan Edgeworth, olayı diplomatik alana taşıdı. Bu kapsamda Brezilya Devleti’nin talebiyle Brezilya’nın Ankara Büyükelçiliği, Türk Dışişleri ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası nezdinde girişimlerde bulundu. Ancak tarikat-ticaret-siyaset üçgeninde yaşanan krize çare bulunamadı. KKTC’deki dava halen sürüyor.

Davacı şirket brezilya kaynaklı

Hollanda kaynaklı bir şirket olan Edgeworth Investment Group C.V. Brezilya’da ilaç ve kimya sektöründe faaliyet gösteren Cristalia grubunun iştiraki. Cristalia, Brezilya Devleti ile ortak çalışmasıyla da biliniyor.

Mondial Bank, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bankacılık faaliyetlerini icra ediyor. Merkezi Lefkoşa’da olan banka, Nakşibendi cemaatine yakınlığıyla biliniyor. Bankanın halihazırda yönetiminde 2014 yılında ölen Nakşibendi şeyhi Nazım Kıbrısi’nin oğlu Bahaeddin Adil bulunuyor. [2]

[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1356768/Bu_dincilerin_ahlaki_mahlaki_yok.html
[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1356725/

MUHSİN YAZICIOĞLU DAVASI : Muhsin Yazıcıoğlu davasında önemli gelişme !


Muhsin Yazıcıoğlu hayatını kaybettiği helikopterdeki GPS cihazlarının sökülmesiyle ilgili davada tanık olarak dinlenen Mumcuoğlu, o dönem hem savcılıkta hem de basında her şeyin kaza kırım heyeti üzerinden yürütüldüğünü söyledi.

Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde 25 Mart 2009 tarihinde BBP’nin kurucu Genel Başkanı merhum Muhsin Yazıcıoğlu, BBP Sivas İl Başkanı Erhan Üstündağ, yardımcısı Yüksel Yancı, BBP Sivas Belediye Meclisi Üyesi Adayı Murat Çetinkaya, İHA muhabiri İsmail Güneş ve Pilot Mustafa Kaya İstektepe’nin hayatını kaybettiği helikopter kazasında, Argus 5000 ve Skymap III C isimli GPS cihazlarının sökülmesiyle ilgili davaya devam edildi.

Göksun Asliye Ceza Mahkemesi’nde 10 sanığın ‘Kişinin ölmesinden yararlanarak hırsızlık’ suçundan yargılandığı davanın 5’İnci duruşmasına Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu ve çocukları ile Yazıcıoğlu ile birlikte hayatını kaybedenlerin yakınları, ailelerin ve sanıkların avukatları katıldı.

‘2 GÜN SONRA CİHAZ YERİNDE YOKTU’

Duruşmaya bulunduğu şehirden SEGBİS yöntemiyle tanık olarak katılan kaza kırım heyetinden Kerem Mumcuoğlu, 29 Mart’ta kaza yerine gitmek istediklerini, ancak helikopterde yer olmadığı için gidemediklerini söyledi. Mumcuoğlu, kaza yerine kaza kırım heyeti başkanı Ferudun Seren ve Şıhmehmet Sevdim ile helikopter firmasının teknisyeni Kenan Köksal’ın gittiğini, kendisinin de Göksun’da kaldığını ifade etti. Mumcuoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"30 Mart’ta hiçbirimiz gitmedik, 31 Mart’ta ise olay yerine tekrar gittik. Yaptığımız kontrollerde helikopterin gösterge panelindeki Argus 5000 CE isimli cihazın yerinde bulunmadığını fark ettik. 2 gün önce giden arkadaşların çektikleri fotoğraflarda cihaz yerindeydi, ancak 31 Mart’ta cihaz yerinde yoktu. Diğer cihaz olan Skymap 3C isimli cihaz helikopterde bulunması gereken bir cihaz değil, pilotların tercihi ile kullandıkları bir cihaz. Bu cihazın da karlar üzerinde olduğunu daha sonra fotoğraflamalardan fark ettik. 31 Mart’ta cihazla ilgili cumhuriyet savcısına sözlü olarak bilgi verdik. Aynı gün Ferudun’un bir tutanak tuttuğunu hatırlıyorum, ancak bu tutanağı yanlış hatırlamıyorsam Mayıs ayına ait bir tarih atarak daha sonra imzaladık."

ARALARINDA GEÇEN TELEFON GÖRÜŞMELERİNİ SORDU

Mumcuoğlu’nun ifadesinin ardından Yazıcıoğlu ailesinin avukatı Kemal Yavuz, Şıhmehmet Sevdim ve kendisi arasında geçen telefon konuşmasının kayıtlarından bazılarını okudu. Görüşmelerde Şıhmehmet Sevdim’in kendisini ikna etmeye çalıştığını ifade eden Yavuz, "Kerem Mumcuoğlu Ferudun Seren’le ilgili şunu söylüyor, ‘Bak, biz ona bir şey olsun ya da olmasın, biz ona söylemedik mi, bunları biz rapora yazalım diye. Bize danalar gibi bağırmadı mı?’ Neden danalar gibi bağırmış Ferudun Seren, problem ne?" diye sordu.

Mumcuoğlu ise "Ferudun Seren’le herhangi bir tartışmamız olmadı, ancak daha sonra ilerleyen zamanlarda olaydan sorumlu tutulabileceğimiz düşüncesi ile ve kaza olayının şaibe olarak görülmesi nedeniyle cihazın yerinde olmadığı hususunun kaza kırım raporuna alınması konusunda Ferudun Seren’le aramızda ihtilaf olmuştur. Ben Ferudun’a cihazın kaza kırım raporunda bulunması gerektiğini söyledim. Ancak Ferudun cumhuriyet savcısına bilgi verildiğini, olayın raporda geçmesine gerek olmadığını söyledi" dedi.

‘BİZİM ÜZERİMİZDEN ÇALIŞIYOR HERKES’

Şıhmehmet Sevdim ile Kerem Mumcuoğlu arasındaki görüşmenin ses kayıtlarını okumaya devam eden Yavuz, Mumcuoğlu’nun Sevdim’e, ‘Korku yaratıp çözmeye çalışıyorlar. Büyük ihtimalle bunlar blöf yapıyorlar ağabey. Bu işi yapanlarla arada bir bağlantı var mı, yok mu bir şeyler yapılıyor’ dediğini belirterek, "Kim korku yaratıyor, neyi çözmeye çalışıyorlar? Kim korkuttu, sizi tehdit mi ettiler? Neden şüpheleniyor, kim bunlar? Arada bağlantısı olanlarla olmayanlar kendilerinin karşısında, kendilerini tehdit eden, korkutan kim?" diye sordu. Mumcuoğlu, ise bu soru üzerine "Büyük ihtimalle basından çıkanlar. Basında sürekli hep kaza kırım heyetinden bahsediyorlardı. Belki ondan da bahsetmiş olabilirim. O telefon görüşmesindeki her şeyi net hatırlamamı benden beklemeyin, aradan 10 sene geçmiş. Bu sözleri hatırlamıyorum ama korkutmaktan kastımız basında bizle ilgili çıkan haberlerden başka bir şey yoktu. Bu konuda zaten bizimle alakalı en başından bu yana zaten sürekli haberler çıkıyordu. Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı Vekiline ‘Bizi neden alıyorsunuz? Bize bu görevi verenleri niye almıyorsunuz?’ dedim” diye konuştu.

Herkesin kendileri üzerinden çalıştığını belirten Mumcuoğlu, "Kafalarında bir senaryo var birilerinin, ‘Şunu yaptı veya şunu yaptırdı’ diye. Bizim üzerimizden çalışıyor herkes. Basında da öyleydi, savcılıkta da öyleydi. Ve söylediğim bununla alakalı ve hala aynı şeyi söylüyorum. Farkındaysanız sürekli kaza kırım heyeti üzerinden gidiyor her şey" dedi.

KÖKSAL: "ANTENİ BEN TAKMADIM"

Kerem Mumcuoğlu’ndan sonra duruşmaya SEGBİS ile diğer tanık Kenan Köksal katıldı. Kaza kırım heyetinde yer alan ve helikopter firmasının teknisyeni olan, aile avukatlarının kanunen heyette yer almaması gerektiği belirtilen ve helikopterdeki ELT cihazını söktüğü öne sürülen Köksal, kendisini şöyle savundu:

"Normal şartlarda hava aracı kazalarında aracın sahibi şirkette çalışan bir teknisyen bulundurulur. Buna engel bir düzenlemeleri bilmiyorum. Kaldı ki sivil havacılık ekibiyle birlikte gittim, onlardan önce gitmişliğim yoktur. Sivil havacılık ekibinin yönlendirmesiyle onlara yardımcı oldum. ELT anteninin orada değiştirildiği veya olmayan antenin orada benim tarafımdan takıldığı iddialarını kabul etmiyorum."

YAVUZ: "HEYET VE SANIKLAR AYNI EL TARAFINDAN YÖNLENDİRİLDİ"

Tanıkların dinlenmesinin ardından avukatlar ve ölenlerin yakınları dinlendi. Avukat Kemal Yavuz, enkaz üzerinde keşif yapılmasını talep ederek, “Biz olayın organize şekilde idare edildiğini, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü kaza kırım heyeti üyeleri ile askeri helikopterin kaza kırımına giden sanıkların aynı el tarafından yönlendirildiğini düşünüyoruz. Hatta askeri Sikorsky helikopterinin bilerek kaza kırıma uğratıldığını iddia ediyoruz. Cihazları sökenler de askerlerdir" diye konuştu.

YAZICIOĞLU: "ADALETE GÜVENİN KALMADIĞI KANAATİNDEYİM"

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ağabeyi Yusuf Yazıcıoğlu ise, "Adalet mülkün temelidir ancak ben Türkiye’de adalete güvenin kalmadığı kanaatindeyim. Mahkemenizin sanıklara ve tanıklara ‘Bu iş kaza mıdır, suikast midir?’ diye soru sormasını yadırgıyorum. Kaç yıllık hakim olduğunuzu da merak ediyorum" dedi.

Davanın duruşması, Ağustos ayına ertelendi.

ERGENEKON DAVASI /// HİKMET ÇİÇEK : Ergenekon tanığının açtığı davadan beraat ettik !


HİKMET ÇİÇEK : Ergenekon tanığının açtığı davadan beraat ettik !

Önce Gölbaşı (Ankara) 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin, 3 Nisan 2019 günü, davanın 13. celsesinde verdiği kararı hatırlatalım:

“Sanık Hikmet Çiçek hakkında katılan Nuray Başaran’a yönelik hakaret suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması talebiyle açılan kamu davasında; müsnet fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olduğu kanaatine varıldığından 5271 Sayılı CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince BERAATİNE… verilen karar açıkça okunup, usulen tefhim kılındı.”

“Serbest gazeteci” Nuray Başaran Demir’in 5 yıl önce aleyhimize açtığı davadan beraat kararı çıktı. Bu sonuçta emeği büyük olan avukatım Fırat Kayaönü’ne teşekkürü unutmayalım.

Ergenekon davasında 2009’da ‘şüpheli’, 2010 ve 2012’de tanık olarak ifade veren gazeteci Nuray Başaran, TRT Genel Müdürlüğü’ne aday olmuştu. 15 Ekim 2014 günlü Aydınlık’ta “Ergenekon tanığı TRT’nin başına aday!” başlığıyla, bu adaylığın haberini yapmıştım. Başaran, bu haber nedeniyle dava açmıştı.

ŞÜPHELİ VE TANIK

Neydi bu dava anımsayalım.

Ergenekon davasında 2009 yılında Nuray Başaran’ın “şüpheli” olarak ifadesi alındı. Savcı Zekeriya Öz’e ifade veren Başaran, FETÖ’nün tehdidiyle “tanık” olmayı kabul etti. Ancak tanık olarak verdiği ilk ifade dosyaya konulmadı. Başaran daha sonra davanın görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 17 Mayıs 2012 günü mahkeme huzurunda ifadesini verdi.

Doğu Perinçek’in avukatı Mehmet Cengiz, Ergenekon davasında bu durumu gündeme getirmiş ve Başaran’ın Ergenekon savcılarına iki ayrı ifade verdiğini, ancak ilk ifadesinin dosyaya konulmadığını belirtmiş ve tehditle tanık yapıldığını açıklamıştı.

İLK PATRONU KUNSTADTER

Akşam gazetesinin eski Ankara Temsilcisi Başaran istihbarat servisleriyle yakın ilişkisiyle tanınıyor. En önemli ilişkisi dönemin ABD Ankara Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı John Kunstatder’le olan bağlantısı. Eski Jandarma İstihbarat Başkanı Tümgeneral Levent Ersöz, Stratfort belgelerinde TR325 koduyla numaralandırılan Faruk Demir’le Nuray Başaran aracılığıyla tanıştığını belirtmişti.

O dönemde Ergenekon’da tutuklu yargılanan Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk, Silivri Cezaevi’nde yazdığı ‘AKP ve Gülen’i Kurtarma Planı’ adlı kitabında Ergenekon operasyonlarını hazırlayıp yöneten kişinin CIA’nın 2000’li yıllardaki Türkiye İstasyon Şefi John Kunstadter olduğunu belirtmişti.

Reklamdan sonra devam ediyor

DARBELERDEN KURTARDI’

Taraf gazetesi davasında şimdi tutuklu olan FETÖ militanı Mehmet Baransu ile ABD’ye firar eden Tuncay Opçin’in birlikte yazdığı ‘Pirus’ adlı kitapta, Türkiye’yi 2003-2004’te ‘Sarıkız, Ayışığı gibi tüm darbe girişimleri’nden kurtaran kişinin Başaran olduğu yazılıyordu! Baransu, “Çift taraflı çalışan Nuray Başaran’ın askerden aldığı gizli bilgileri günü gününe hükümet kanadına ileterek darbecilerin tasfiyesini sağladığını” yazmıştı.

TESLİM OLUYORUM’

Tuncay Özkan “Ergenekon: Çok gizli örgüt nasıl kurulur” kitabında şöyle diyordu:

“2003 yılında bir pazar günü MİT’in Yenimahalle’deki merkezine bir kadın geliyor. Aracından iniyor, ellerini kaldırıyor ve ‘teslim olmaya geldim’ diyor. MİT görevlileri şaşırıyor, ‘Kimsin sen, yabancı mısın?’ ‘Hayır, Türküm’ diyor kadın. ‘Ne için teslim oluyorsun?’ Kunstadter beni MOSSAD’a teslim edecek, yardım edin.”

MOSSAD ve CIA istasyon şefleri arasında sıkışınca MİT’e giden bu kadın Nuray Başaran’dı. Yabancı istihbarat servislerinden askere, MİT’ten, bürokrasiye uzanan geniş çevresi olan bir “serbest gazeteci” Başaran. Ancak bu ilişkileri mesleği için kullanmıyor. İş takibi yapıyor, bir kurumdan ötekine bilgi taşıyor. 2003 yılından sonra Başaran’ın adresi MİT oluyor. Bu tarihten sonra Başaran, askerden MİT’e ve AKP’ye bilgi taşımaya başlıyor.

ERGENEKON TANIĞI BÖYLE OLUR

Başaran 17 Mayıs 2012 günü Ergenekon davasında tanık olarak ifade verdi.

Başaran, Akşam gazetesinin Ankara Temsilcisi olduğu dönemde bazı kişiler tarafından takip edildiğini iddia ederek, bu durumu başbakan olduğu zaman Recep Tayyip Erdoğan’a anlattığını söyledi. Bir süre sonra kendisini başbakanın danışmanlarından Mücahit Arslan’ın aradığını aktaran Başaran, Arslan’ın kendisine, ‘Sizin takip edilmeniz bizimle, emniyetle, hükümetle ilgili bir konu değil. Jandarmanın takip ettiği sonucuna ulaştık’ dediğini aktardı. Başaran sözlerine şöyle devam etti: “Araştırmalarım sonucunda beni takip edenin Levent Ersöz olduğunu öğrendim.”

Ergenekon davasında o dönemde tutuklu olarak yargılanan emekli Albay Atillâ Uğur, Başaran’a "ABD Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı John Kunstadter ile ne tür ilişkiniz var?” diye sordu. Başaran Kunstatder’le gazeteci olarak görüştüğünü söyledi!

Başaran’ın tanık olarak verdiği ifadesinde birçok maddi yanlışın bulunduğuna dikkat çeken Uğur, “Uydurma Ergenekon örgütü ile ilgili bilgiler vermeniz için baskı gördünüz mü? Çünkü Şubat 2009’da Savcı Zekeriya Öz tarafından alınan ifadeniz ‘Şüpheli’ sıfatıyla alınmış; sonra nasıl olduysa ‘tanık’ olmuşsunuz” demişti.

Nuray Başaran, Levent Ersöz ile makam odasında 4-5 defa görüştüğünü, bu görüşmelerden bazılarında davada tutuklu yargılanan emekli Albay Hasan Atilla Uğur’un da bulunduğunu belirtti. Ancak Başaran, duruşmada hazır bulunan Uğur’u teşhis edemedi. Bunun üzerine şimdi FETÖ’den tutuklu olan Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese bile Başaran’ı “Nuray Hanım, doğruyu söyleyeceğinize yemin ettiniz” diye uyarmak zorunda kalmıştı!