DARBELER DOSYASI /// İngiliz ajanın İran itirafları : Musaddık’ı böyle devirdik


İngiliz ajanın İran itirafları : Musaddık’ı böyle devirdik

Bir İngiliz ajanın 1980’lerde verdiği, ancak yeni yayınlanan bir mülakat, İngiltere’nin 1953’te İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesi ve Şah’ın ülkeye dönmesiyle ilgili rolünü gözler önüne serdi. ABD’yi darbeye ikna eden İngilizler, Şah’ın kızkardeşine bile rüşvet vermiş.

Muhammed Musaddık, büyük bir seçim zaferiyle 1951 yılında iktidara gelmiş, ilk icraatlarından biri İngiliz-İran Petrol şirketini millileştirmek olmuştu. Musaddık bu hamlesiyle kendisini, Şah ve Şah yanlılarıyla büyük bir çekişmenin içinde bulmuştu.

YILLAR SONRA YAYINLANDI

İngiliz The Guardian gazetesi şimdi o günlere ışık tutan bir mülakatı haber yaptı. Buna göre darbeyle ilgili operasyonu Kıbrıs’tan bizzat yöneten MI6 (İngiliz dış istihbarat örgütü) ajanı Norman Darbyshire, 1985 yılında Granada Televizyonu’na ‘Bir İmparatorluğun Sonu: İran’ adlı film için mülakat verdi, lakin ekranda görüntü vermediği gibi adının geçmesini de istemedi. Yeni bir belgesel hazırlığı sırasında bulunan mülakatın daktiloyla yazılmış dökümü ise pazartesi günü ABD’deki George Washington Üniversitesi Ulusal Güvenlik Arşivi tarafından yayınlandı.

ŞAH’IN KARDEŞİNE RÜŞVET

Buna göre, 1951 yılında dönemin İngiltere Başbakan Yardımcısı Anthony Eden, üst düzey bürokratlara danışmadan, akademisyen ve savaş döneminde casusluk yapmış bir kişi olan Robert Zaehner’i, Musaddık’ı, Meclis üyelerini ve diğer önde gelen İranlıları rüşvet yoluyla kontrol etmek suretiyle devirmekle görevlendirdi. Darbyshire, Zaehner’in faaliyetlerini anlatırken, “Büyük paralar harcandı” diyor. “Büyük miktarda paraları bisküvi kutularında saklayarak taşıyordu. Sanırım o sırada 1.5 milyon sterlini aşkın para harcamıştır.” Darbyshire, İngiliz istihbaratının ABD’yi bu konuda işbirliğine ikna etmesinin yıllar aldığını, MI6 ve ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) bu dönemde ajan listelerine almayı başardığı kişiler arasında Şah Rıza Pehlevi’nin kız kardeşinin bile olduğunu iddia ediyor. Şahın kız kardeşi, darbe konusunda pek istekli olmayan Şah’ı ikna etme işini üstlenmiş. Fakat Zaehner’in faaliyetleri başarılı olmamış ve İran’dan ayrılmış. İşte Darbyshire burada alternatif ve daha ucuza mal olduğunu söylediği bir planla devreye girdi. “Darbe 700 bin sterline mal oldu. Biliyorum, çünkü ben harcadım bu parayı” diyor.

İran Şahı Rıza Pehlevi, kız kardeşleri ile birlikte.

DARBENİN BAHANESİ

Darbyshire’a göre başkent Tahran’da radyo gibi kritik noktaların Şah’a sadık olduğu düşünülen birlikler tarafından alınmasına yönelik klasik bir plan yapılmıştı. İngiltere’nin Musaddık’ı devirmek istemesinin ana nedeni ise hükümetinde komünist Tudeh Partisi’nden sadece bir bakan olmasına rağmen, onun eninde sonunda Sovyet etki alanına gireceğinden kuşku duyulmasıydı.

EV HAPSİNDE ÖLMÜŞTÜ

İranlı politikacı Muhammed Musaddık, 1951 yılında İran meclisinin büyük çoğunluğunu ele geçirdikten sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile büyük mücadele içine girmişti. Bir ara ülkeden uzaklaşmak zorunda kalan Şah, darbe sonrasında Tahran’a geri dönebilmişti. Vatana ihanet suçundan üç yıl hapse mahkûm edilen Musaddık, hayatının geri kalan bölümünü ev hapsinde geçirdi. İran’daki petrol tesisleri ise İran hükümetinin denetiminde kaldı. Musaddık 1967’de evinde göz hapsinde iken öldü.

YENİ BELGESEL BUGÜN YAYINLANACAK

Muhammed Musaddık’a yönelik darbeyi konu olan ‘53 Darbesi’ adlı belgesel, bugün söz konusu darbenin 67’nci yılında yayınlanacak. 1993 yılında ölen İngiliz ajan Norman Darbyshire’ı İngiliz aktör Ralph Fiennes canlandıracak.

DARBELER DOSYASI : 15 Temmuz 2016 Hain Cunta girişiminde haberleşmenin önemi


15 Temmuz 2016 Hain Cunta girişiminde haberleşmenin önemi

Hain ve kahpe Cunta girişiminin üzerinden dört yıl geçmiş ve vatansızlara karşı operasyonlar tüm hızıyla sürerken, ülkemiz bir çok badire ve faciaların merkezi haline dönüşmüştü. Kesintisiz demokrasi deneyimi bir asırlık genç Türkiye Cumhuriyeti’nin hayali olmaktan öteye gidememişti. ‘Demokrasi ve Adalet’in karşısında, Türk Milleti’nin düşmanları çeşitli isimler altında ülkemizin bağımsızlığını işgal ve engelleme faaliyetleri içine daha fazla girdiler. Bunlardan bir kısmı hain ve kahpece Türk Milleti’nin kanını dökerek, amaçlarına ulaşmaya çalıştılar. Oysa dün olduğu gibi bundan sonra da bu tür girişimlerini deneseler de, milletçe dik duruşumuza çarparak yok olacaklardır.

Ancak, çeşitli “kumpaslarla sivilleştirdikleri” Kahraman ve Asil Türk Ordusu’nun, herşey rağmen gönüllü neferleri ile daha da güçlendiğini, “ordusu olan bir millet değil, milleti olan bir ordu” olduğumuzu sürekli görüyorlar. Söz konusu “vatan” olunca, yaşamın bir önemi olmadığının bilincinde, nice adlı ve atsız kahramanlar gerektiğinde hep karşılarına çıkıyorlar…

Asil Milletimiz;

İyi ki varsın Eren! dediğimiz genç evlatlarını, kınalı kuzularını, Türk vatanı toprağı için şehit olmadı diye, evlatlıktan red eden analarını, tarihin hiç bir zamanında unutmayacaktır.

Onlar hiç vazgeçmedi, biz de ülkemizi korumaktan hiç vazgeçmeyeceğiz.

Değil Temmuz Haziran, yılın on iki ayı gelseler Türkiye Cumhuriyeti Milleti olarak; yani Türkmeni, Kürdü, Lazı, Çerkesi, Doğulusu, Batılısı, Karadenizlisi, Egelisi ile tek vücud bir Türk Milleti olarak, devletimizin yanında ordumuzun içindeyiz. Üniforma çıkınca askerlik biter sananlar; (üniformasını çıkarmak zorunda kalsa dahi) her daim Türk vatanı için son damla kanına ve son nefesine kadar asker kalanları görüyorlar, görecekler de…

Onlar hiç vazgeçmedi, biz de ülkemizi korumaktan hiç vazgeçmeyeceğiz. Değil Temmuz Haziran, yılın on iki ayı gelseler Türkiye Cumhuriyeti milleti olarak; Türkü, Kürdü, Karadeniz’lisi, Egelisi ile, devletimizin yanında ordumuzun içindeyiz. Üniforma çıkınca askerlik biter sananlara, üniformasını çıkarmak zorunda kalsa da her daim Türk vatanı için son damla kana kadar asker kalanlara…

Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.

(Hüseyin Nihal ATSIZ, Kahramanlık şiiri 1. dörtlük).

İşte Kahramanlığın ete kemiğe bürünmüş hali ;

Ve hepsinden de öte, Türk Milleti’nin “Asker Millet” olduğunu, 15 Temmuz hain Cunta girişiminde olduğu gibi milletçe daima hatırlatacak ve devletimiz için daima set olacağız.

Gelelim “hain cunta girişiminde haberleşme” konusuna;

Haberleşme kelimesi İletişim terimi olarak bilgiyi elektriksel yollarla göndermeye, almaya, işlemeye verilen isimdir. Hain Cunta girişiminde en kritik hususlardan birisi de haberleşme idi.

Bilindiği üzere hainler; halkımızın haber, almasını engellemek amacıyla, ilk önce TRT ve TÜRKSAT gibi stratejik kurumları kendilerince ele geçirip, halkın haber almasını engellemek istediler. Ancak, unuttukları bazı şeyler vardı. Memleketin her kurumunda hainler olduğu kadar kahramanları da vardı. Örneğin, Özel Kuvvetler komutanlığında, Bir HALİSDEMİR çıktı. Adaleti sağladı.

Şehit Astsubay kıdemli Baş Çavuş ÖMER HALİSDEMİR / ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞI

ŞEHADET TARİHİ 16 TEMMUZ 2016
Rahmet minnet ve saygıyla önünde eğilerek…

Ve milyonlarca vatan evladı can siperhane biçimde sokaklardaydı. Çatışmalar bittiğinde, zafer Asil Türk Milleti’nin idi.. İşte o gece anlatılmayan, destansı görev yapan, sesleri çıkmayan, yıllardır var olan ama hiç kimsenin görmediği, komşularının garip biri olarak değerlendirdiği ve deli gömleği giydirdiği bir avuç vatanperverden bahsedeceğim.

Amatör telsizciler; Öncelikle amatör telsizcilik nedir diyerek kısaca özet geçeyim. Ulaştırma ve Altyapı bakanlığının gözünde hem var hemde yok olan, Kıyı emniyeti genel müdürlüğünce belgelendirilen ama yasal yönetmeliği dahi uygulamadan kaldırılan, hiçbir menfaat gözetmeden gönüllülerden oluşan, haberleşme operatörlerinin icra ettiği vazife uğraşıdır.

O karanlık ve bir o kadarda puslu gece yaşananların sadece haberleşme boyutundaki, kısımlarına dair özet geçmenin faydalı olacağına inanıyorum.

Teknoloji, sanayi çağının başlangıcından itibaren hızla gelişti. Savaşların da en önemli kısmı muhabere halk dilindeki sözcüğü ile, haberleşme’ dir. 1. ve 2. Dünya savaşlarının ülkemizin yaptığı her işin temelinde haberleşmenin güvenliği stratejik bir anlam ifade etmekteydi. Araya girerek yanlış iletilebilen bir haber binlerce masum insanın hayatına, hatta ülkelerin geleceğine şekil vermesine sebep olmaktaydı. İşte öyle bir gün 15 Temmuz 2016 Cuma. Yeryüzünün mahşeri Türklerindi. O gece bir avuç vatan evladı her zaman hobi olarak QSO (iletişim konuşması) yaptıkları, çeşitli frekanslarda ve bir çok rölede de milli Kuvvetlerin haberleşmesi amacıyla frekanslarını kamu hizmeti için hazır tuttular. O gün bu kadar hainlik ve kahpeliğe karşı “Onurlu Millet Başı Dik Devlet” sloganını en gür şekilde söyleyen birileri vardı.

TB1BMY- Amatör telsizci, Mesut Aydeniz

“Biz buradayız” mesajını en sosyal biçimde vermiş oldular. 15 Temmuz 2020 olarak, Cunta girişiminden dört yıl sonra tekrar hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Bir kaç kupona alınmadı bu vatan!

Bundan sonra ne yapmalı nasıl yapmalı? Öncelikle üç tarafı denizlerle ve dört bir yanı hainlerle çevrili ATA VATAN Türkiye’nin, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı içeriğinde bir bakanlık kurarak “Sivil Haberleşme”yi destekleyen ve yöneten / yönlendiren bir pozisyona geçmesi gerekir. Bunun yanı sıra, tüm vatandaşların eşit olduğu, her işin istişare ile kararlar aldığı koordinatör bir kabine ile devlet sisteminin dengelenerek, kuvvetler ayrılığının da eşitlenmesi sağlanmalıdır. Kalabalık nüfusu ve oy oranları olduğu düşünüldüğü için, hiçbir gruba, zümreye, cemaate ve tarikata, üniter yapımızı bozmak amaçlı (küresel güçlerce oluşturulan) gruplara, gençlerimizi kaptırmamak ve devlet kadrolarında onları barındırmamak önemlidir.

Halkımızın böyle durumlarda iletişimi güçlü ve sağlıklı kurulması için gerek okullarda, gerekse camilerde ve üniversitelerde dersler verilmeli. Ana akım iletişim kanalları kapalıyken, devlet ile millet iletişimi asla kesilmemeli. Liselerde “Milli Güvenlik” dersleri yeniden ders programlarına eklenmeli, asker halk arasındaki yakınlık arttırılmalıdır. Demokrasiye yapılan saldırıları, dün olduğu gibi devlet ve millet el ele verip bertaraf etmelidir. Bunun da yolu öncelikle eğitim iledir. Ülkemizin gençlerinin eğitimine teknik alt yapılarımıza Ar- Ge projelerine süratle önem vermeli. Ülkemizi katma değerli ürünler ile zenginleştirmeliyiz. Yani “Bilim ve irfan yolunda birer mücahit olmalıyız..” Gençlerimize “MİLLİ SERVET” gözüyle bakmalı; Gençliğe hitabenin neden yazıldığını her an düşünmeli ve eğer ipin ucunu kaçırırsak, tekrar istiklal marşı yazacak şairi aramak zorunda kalacağımızı unutmamalıyız.

Milli bir devletin temeli, milli ve manevi duyguları yüksek vatan evlatlarının omzunda yükselecektir.

Bedeli ödendi ve tekrar kazanıldı.

Bu vesile ile Gazilerimizi saygıyla, Şehitlerimizi de minnetle anıyorum.

Yaşasın Vatan ve Yaşasın Türk Milleti !

TB1BMY Amatör Telsizci, Mesut Aydeniz.

DARBELER DOSYASI /// Suay KARAMAN : 27 MAYIS 1960 DEVRİMİ


Suay KARAMAN : 27 MAYIS 1960 DEVRİMİ

(Online Konferans. ADD Almanya Hildesheim, 27 Mayıs 2020, saat 22.30,

Konuşma metninin çözülmüş şekli, soru-yanıt)

1- 27 Mayıs 1960 için kimileri darbe, kimileri ihtilal, kimileri devrim tanımını yapıyor. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Batı ülkelerinde asker, bizde olduğu gibi kurtuluş savaşı vermemiş ve devrimlere öncülük işlevini üstlenmemiştir. Üstelik sömürgecilik ve emperyalizmin uygulayıcısı olmuştur. Ülkemizde ise, demokratik ve laik cumhuriyet, askerin öncülük ettiği, asker ve sivil aydınların başında bulunduğu bir Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulmuştur. Türk ordusu, Türk ulusu adına cumhuriyetin kurulmasına öncülük ederek, 1923 Aydınlanma Devriminin yaratıcısı olmuştur. Türk Ordusu, kurucu düşünce olan Atatürkçülüğü korumak ve kollamak görevinin bir ifadesi olarak da, Türk ulusu adına 27 Mayıs 1960 tarihinde bir müdahale gerçekleştirmiştir.

27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştirdiği, Atatürk devrimlerine sahip çıkmak ve demokrasiyi korumak için giriştiği bu hareketi, tartışmasız bir “ihtilal” olarak tanımlamak gerekir. Bu işe soyunanlar eğer başarısız olsalardı, bunu hayatlarıyla öderlerdi. Koşullar tamam olduğu zaman ihtilal kaçınılmaz olur. Her ihtilalin, onu yapanlar kadar onun koşullarını hazırlayanların da eseri olduğunu unutmamak gerekir.

Askeri harekatlar ki buna darbe, ihtilal, devrim de denebilir, topluma olumlu getirileri ya da olumsuz götürüleriyle önem kazanırlar. Devrim ya da darbe oldukları da ancak bu şekilde belirlenir. Buna yurt dışından da örnek verebiliriz: 1974 yılında gerçekleştirilen “Portekiz Karanfil Devrimi” ile faşist diktatörlüğe son verilmiş, sömürgeler özgürleştirilmiş, siyasi af çıkarılmış, işkenceciler tutuklanmış ve parlamenter demokratik bir rejim kurulmuştur. Halkın büyük çoğunluğunun desteklediği genç subaylar tarafından gerçekleştirilen bu olayı da, bir askeri harekat, darbe olarak adlandırmak olasıdır. Ancak bugünkü Portekiz demokrasisini darbe denilen 1974 Karanfil Devrimi kurmuştur. 25 Nisan her yıl Portekizliler tarafından “Özgürlük Günü” olarak coşkuyla kutlanmaktadır.

23 Haziran 1952 günü başında bulunduğu Hür Subaylar Örgütü ile kraliyet rejimine karşı bir darbe gerçekleştirerek, İngiliz egemenliğine son veren ve bağımsız cumhuriyetin yolunu açan Cemal Abdülnâsır, Mısır toplumu tarafından bir “devrimci”olarak benimsenmiştir. 1943 yılında Albay Juan Peron tarafından Arjantin’de gerçekleştirilen ve geniş halk kitlelerinin desteğini kazanan darbe de, “devrim” olarak benimsenmiştir. Üç yıl sonra yapılan seçimlerden Juan Peron, İşçi Partisi lideri olarak zaferle çıkmıştır.

27 Mayıs 1960 ihtilali, seçimle gelen sivil iktidarın demokrasi dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilmiştir. Atatürk’ün yok sayıldığı ve ortaçağ karanlığına doğru yol aldığımız bu günlerde, 27 Mayıs 1960 ihtilali, oluşumu ile siyasilerin belleklerinde bulunmalı ve gereken derslerin çıkartılmasına çalışılmalıdır.

Bugün kimilerinin darbe kapsamına sokmaya çalıştığı, kimilerinin ise utandığı 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin 60. yılındayız. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin amacı şöyle açıklanmıştır: “insan hak ve özgürlüklerini, ulusal dayanışmayı, toplumsal adaleti, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve güvence altına almayı olanaklı kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuksal ve sosyal temelleriyle kurmak ve Atatürk Devrimleri’ni yeniden yaşama geçirmek.” Darbe kapsamına sokulacak ya da utanılacak bir harekatın böyle bir amacı olduğu nerede görülmüştür? İhtilal sonucunda oluşan devrim, topluma aydınlık ve özgürlük sunarken, darbeler topluma zulüm, baskı ve işkence vermektedir.

27 Mayıs 1960 ihtilali, tartışmasız bir devrimdir. İhtilal, toplum yapısında biriken çelişkilerin bir gün patlayışı sonucunda ortaya çıkan ve bir grubun yönetime el koymasıyla, devletin siyasal ve sosyal yapısında oluşan ani ve şiddetli değişikliklerdir.

Devrim, özünde toplumsal gelişmenin önünü açan bir güç taşır ve bir toplumdaki siyasal ve ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimleri yararına hızla değişmesidir. 1961 Anayasası’yla getirilen yeni ve çağdaş kurumlarla, sosyal hukuk devletiyle, özgür seçimlere gidilmesiyle ve bütün bunların on yedi ay gibi çok kısa bir zaman içinde başarılmasıyla, 27 Mayıs tartışmasız bir devrim niteliğini kazanmıştır.

27 Mayıs 1960 öncesinde, Demokrat Parti iktidarında demokrasinin, hukukun ve özgürlüğün olmadığını herkes bilmektedir. Buna karşılık demokrasiye darbe olarak adlandırılan 27 Mayıs 1960 hareketi, topluma özgürlüğü, hukuku, demokrasiyi ve aydınlanmayı getirmiştir. İşte bu yüzden 27 Mayıs 1960 devrimdir, 12 Eylül 1980 darbesine kadar Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlanmıştır. 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni darbe olarak niteleyenlerin amacı, 1923 Aydınlanma Devrimi’ni de darbe kapsamına sokarak, Osmanlı Devletinin küllerinden yepyeni laik ve demokratik bir cumhuriyet kuran Mustafa Kemal Atatürk’ten de hesap sormaktır.

27 Mayıs’ı anlamak için, Anadolu’da başarılan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk ilke ve devrimlerini, tam bağımsızlığı, emperyalizm karşıtlığını ve yurtseverliği özümsemek gerekir. Bu özümsemeden payını alamamış siyasetçiler, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni darbe sayarlar ve yıllardır kendi yaptıkları sivil darbeyi görmek istemezler.

2- 27 Mayıs öncesinde Demokrat Parti iktidarının tutumu hakkında neler söyleyebilirsiniz? Demokrat Parti, adı gibi demokrat mıydı, yoksa demokrasiyi diktatörlüğe çevirmek için araç olarak mı kullanıyordu?

“Yeter Söz Milletindir” sloganı ve mutlak çoğunluk sistemiyle 14 Mayıs 1950 tarihinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ekim1957 tarihinde yapılan seçimlerde bu niteliğini yitirmişti. Seçime giren CHP, Hürriyet Partisi ve Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin aldığı muhalefet oyları Demokrat Parti oylarını geçmişti. Çoğunluk sistemi sayesinde bir oy fazla alan partinin o ildeki milletvekillerinin tamamını kazandığı insafsız bir seçim sistemi neticesinde iktidarda kalabilmişti.

“Atatürk’ü sevmek ibadettir” diyen Celal Bayar’ın iktidarında Atatürk Devrimleri, ‘tutan devrimler’ ve ‘tutmayan devrimler’ olmak üzere ikiye ayrılmış ve tartışma konusu yapılmıştı. Türkçe söylenen ezan Arapça’ya çevrilmiş, irticaya ödünler verilmiş, özgürlükler kısıtlanmıştı. “Beni serbest bırakınız, anarşizmi ve komünizmi bitireyim” diyen Said Nursi’nin elini öpen Adnan Menderes, hilafet bayrağı altında hayır dualarını da almıştı. NATO’ya üye olabilmek için, TBMM’nin onayı olmadan Kore’ye emperyalist ABD’nin çıkarı için asker yollanmıştı. Ülkemizi dış dünyaya rezil eden 6-7 Eylül 1955 olaylarındaki tahriklerin baş sorumlusu Demokrat Parti iktidarıydı. İsmet İnönü’yü öldürmek için Kayseri, Uşak ve Topkapı’da suikastlar düzenlenmişti. 4 Ağustos 1958 tarihinde 2.80 TL olan dolar, 9,00 TL’ye çıkarıldı. Ardından kamu kuruluşlarının ürünlerine zam yapıldı, hayat pahalılığı bir anda %400- 500 arttı. Enflasyon, pahalılık, dış borçlar, karaborsa giderek artmış, nüfuz ticareti, vurgun, rüşvet, keyfi yönetim ve baskı bu dönemin ana karakteri olmuştu. Halk geçim sıkıntısı içindeydi, birçok gıda ve tüketim maddesi vesika ile satılıyordu. Ülke tamamen kamplara bölünmüştü. Vatan Cephesi kurarak, halk birbirine düşürülmüş, Demokrat Partililerle, muhaliflerin camileri ve kahveleri bile ayrılmıştı.

Demokrat Parti muhalefete karşı sertleşmiş ve hayat hakkı tanımaz hale gelmişti. 12 Nisan 1960 günü yapılan Meclis Grubu toplantısında “Muhalefet ve basının yıkıcı faaliyetlerini inceleme amacıyla bir Tahkikat Encümeni (Soruşturma Komisyonu) kurulduğu” açıklandı. Meclis’te muhalefetin itirazlarına karşın 15 Demokrat Partili milletvekilinden oluşan bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, savcıların, askeri ve sivil hâkimlerin tüm yetkilerine sahip olacaktı. Gazete toplatabilecek, basımevleriyle birlikte kapatabilecekti. Her türlü evrak, belge ve eşyaya el koyabilecekti. Komisyon kararlarına karşı gelenler bir yıldan üç yıla kadar hapisle cezalandırılacaktı. Komisyon kararlarına itiraz mümkün değildi.

Bu komisyonun ilk icraatı TBMM tutanaklarına yayın yasağı koymak olmuştu. CHP bu konuşmaları çoğaltarak elden ele dağıtmaya başlamıştı. Demokrat Parti bunları “ihtilâl beyannameleri” olarak nitelendirmekteydi.

18 Nisan 1960 günü, CHP hakkında, “yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı faaliyetlerde bulunduğu” gerekçesiyle verilen Meclis Araştırması gündeme geldi. Amaç belliydi: CHP kapatılacak ve tek parti rejimine dönülecekti. Önergenin görüşülmesi sırasında İsmet İnönü tarihe geçecek bir konuşma yapmıştı: “… Şimdi ihtilâl iktidarı bir defa eline geçirmiş olanlar tarafından yapılıyor… Seçimle iktidara geliyor, devletin vasıtalarına el koyuyor, seçimle gitmek ihtimali ufukta görüldü mü, ben buradan gitmem telaşına düşüyor. Ne oldu. Telâşınız ne? Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa, o memlekette ayaklanma olur… Şimdi mevzuubahis olan mesele bu… Beni dinleyin, böyle ihtilâl içinde bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır… Bu yolda devam ederseniz sizi ben de kurtaramam.”

27 Nisan 1960 günü bu komisyonun yetkileri genişletildi. Bunun ardından protesto gösterileri başladı. 28 Nisan 1960 tarihinde İstanbul Üniversitesi önündeki Beyazıt Meydanı’nda toplanan ve “Hürriyet İsteriz” diye bağıran öğrencilere polisin ateş açması sonucunda Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz hayatını kaybederken, çok sayıda öğrenci de yaralandı. Birçok öğrenci tutuklandı. Olaylar sırasında öğrencilerini korumak isteyen Rektör Prof. Dr. Sıddık Sami Onar da, tartaklanıp yerlerde sürüklenmişti.

Askeri birliklerin olay yerine gelmesi üzerine öğrenciler “ordu – gençlik el ele” diye bağırmaya başladı. Olaylar ertesi gün 29 Nisan’da Ankara’ya taşındı. Siyasal Bilgiler Fakültesi kurşunlandı. Birçok öğrenci göz altına alındı. Halk 28 Nisan olayına “Kanlı Perşembe”, 29 Nisan olayına “Kanlı Cuma” adını takmıştı. Bu dönemin şarkısı, Gazi Osman Paşa-Plevne Marşı’nın uyarlanmış biçimiydi: “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?” Başbakan Adnan Menderes ise, bu olaylardan sonra üniversite hocalarını gençleri kışkırtmakla suçlamış ve onlardan “Kara Cübbeliler” olarak söz etmeye başlamıştır.

Demokrat Parti döneminde ulusal bütünlüğümüz parçalanmış, yönetim partizanlaştırılmıştı. Basın ağır sansür altında tutulmuştu, bazı gazeteler sansür nedeniyle beyaz çıkmıştır, gazeteciler hapse mahkûm edilmişti. Demokrat Parti iktidarında yaklaşık 3000 gazeteci hakkında dava açıldı ve yaklaşık 1000 gazeteciye verilen cezaların toplamı 200 yıl civarındaydı. Sürekli olarak demokrasi dışı tutum ve davranışlarda bulunan Demokrat Parti hükümeti, adım adım 27 Mayıs’a doğru yol alınmasına neden olmuştu.

Meclis grubunda “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diyebilen ve “odunu koysam milletvekili seçtiririm” sözüyle demokrasiden anlamayan Adnan Menderes’e bugün “demokrasi yıldızı” denmesi ise, aymazlıktır, sapkınlıktır.

3- 27 Mayıs 1960, topluma neler kazandırdı? 1961 Anayasası ile topluma getirilen yeni haklar, yeni kurumlar nelerdir?

27 Mayıs 1960 Devrimi, öncelikle özgürlüğü ilke edinmiştir. Eylemin yapıldığı sabah, yeni anayasa çalışmalarına katkı vermek üzere İstanbul’dan gelen yedi profesörün hazırladığı bildiride, siyasal yaşamda hep anımsanması gereken şu tümce yer almıştır: “Bir devlette, hükümet ve onu oluşturan siyasi iktidar, hukuka, adalete, ahlaka ve bütün halkın menfaatine dayanmalıdır.” On yedi ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirilen aydınlanma yolundaki yeni atılımların ve yeni anayasanın hazırlanarak, seçimlere gidilmesi ile Milli Birlik Komitesi ülkeyi sivil yönetime bırakmıştır.

1961 Anayasası’nın temelini oluşturan 27 Mayıs Devrimi gücünü, emekçisiyle, köylüsüyle, gençliğiyle, çalışanıyla, aydınıyla, ordusuyla tüm Türk ulusundan almıştı. 16 Eylül 1960 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Milli Birlik Komitesi Direktifi” ve “Milli Birlik Komitesi’nin Memleket Meseleleri Hakkında Temel Görüşleri” belgelerinde, Milli Birlik Komitesi her konuda bir politika saptanmasını öngörmüş ve bunları genel çizgileriyle açıklamıştır. Bu “Direktif” ve “Temel Görüşler” incelendiğinde, Milli Birlik Komitesi’nin toplumcu, sosyal adaletçi, eşitlikçi, devrimci, devletçi yanı ağır basan, özel girişimi teşvik eden ve destekleyen bir karma ekonomi modelini benimsediği görülür. Bunların hayata geçirilmesi, çıkarılan yeni yasalarla ivedilikle gerçekleştirilmiş, bir kısmı da yeni anayasaya konularak, uygulaması gelecek iktidarlara bırakılmıştır. Bu belgeler, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin ve bu devrimi gerçekleştirenlerin tarihimizdeki saygın yerini saptayan, gurur verici kanıtıdır.

27 Mayıs 1960 sabahı ve sonrasında sevinç gözyaşları içinde, coşkuyla sokağa dökülen halkımızın, baskıcı yönetimden kurtulmanın mutluluğu içinde günlerce gösterilerde bulunması, 27 Mayıs’ın halk tabanındaki desteğinin en belirgin kanıtıdır. 27 Mayıs sabahı radyoyu dinleyen halkımız, kısa bir süre sonra, sokaktaki askerlerle sarmaş dolaş olmuştu. Askeri araçların üzerine ellerinde bayraklarla gençler doluşmuştu. İnsanlar sokaklarda birbirileriyle kucaklaşıyordu. Bu görüntüler acı ve sıkıntılarının sona ereceğine inanan insanların kendiliğinden gelişen sevinç gösterileriydi. 27 Mayıs 1960 gününün hemen ertesinde, 27 Mayıs için coşkulu marşlar bestelenmesi, Türk ordusuna şükran sunmanın bir göstergesidir.

27 Mayıs Devrimi’nin topluma kazandırdığı en büyük yapıt olan 1961 Anayasası ile laik devlet yapısına sosyal devlet ve hukuk devleti kavramları girmiştir. Bu çağdaş anayasa ile ülkemizde ilk kez Anayasa Mahkemesi kurularak, yasaların anayasaya uygunluğu denetlenerek, anayasa ihlalleri yapılmasının önüne geçilmiştir. Cumhuriyet Senatosu kurularak, çift meclis ile yasama yetkisi daha demokratik hale getirilmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı, Yüksek Öğrenim ve Kredi Yurtlar Kurumu, Devlet Personel Dairesi, Türk Standartları Enstitüsü, Basın İlan Kurumu, Ordu Yardımlaşma Kurumu gibi kurulan yeni kurumlar, amaçları doğrultusunda verimli çalışmalarıyla toplumsal düzenlemelere önemli katkılarda bulunmuştur. 1961 Anayasası’yla bağımsız yargı ve hakim güvencesini sağlayacak Yüksek Hakimler Kurulu oluşturulmuş, sosyal devlet, sendikal haklar, grev ve toplu sözleşme hakkı kurumlaştırılmış, üniversiteye ve TRT’ye özerklik sağlanmıştır. Sosyal güvenlik hakkı, idare işlemlerine yargı yolunun açılması, seçimlerde hakim güvencesi gibi haklar kazandırılmıştır. Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Yasası, Basın-Fikir İşçileri Yasası, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası, Gelir Vergisi Yasası İlköğretim ve Eğitim Yasası, ortaöğretimde bilim insanı yetiştirmek için Fen Liselerinin açılması, Üniversitelerde uzaktan eğitim açılabilmesi gibi yeni düzenlemeler yapılarak demokratik yaşam sosyal ve hukuk devleti ilkeleriyle bütünleştirilmiştir.

Türk halkının insanlık, haysiyet ve haklarını, fikir ve vicdan hürriyetini koruyan, demokratik bir düzen içinde ve ekonomik bir planla kalkınabilmesinin şaşmaz reçetesi olan 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin Anayasası, Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlılığın bilinci ile hazırlanmıştır. Bu çağdaş anayasa ile geçen altmışlı yıllar, Türk toplumun aydınlık ve özgürlük yıllarıdır.

4- 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin olumsuz yanı idam cezalarıydı. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

27 Mayıs 1960 İhtilali’nin olumsuz yanı idam cezalarının onaylanmasıdır. İdamların yapılmaması için çırpınanların emekleri boşa çıkartılmış ve çeşitli baskılarla idamlar gerçekleştirilmiştir. Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı’ndan 15 kişi için idam kararı çıkmıştır. Oy çokluğuyla idam kararı verilen 11 kişinin cezası Milli Birlik Komitesi tarafından kaldırıldı. Oy birliğiyle idam kararı verilen 4 kişiden Celal Bayar’ın da 65 yaşın üzerinde olduğu için, cezası kaldırıldı. Ama kalan üç kişi için ne yazık ki idam kararı onaylandı.

13 Eylül 1961 günü yapılan Milli Birlik Komitesi toplantısına Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları da katıldı. Toplantıda söz alan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay cebinden küçük bir kâğıt çıkardı ve okumaya başladı: “Tartışmalara katılmak niyetinde değiliz. Zira bu hukuka sahip olmadığımızı biliyoruz. Ordu Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı’ndan çıkacak kararların yüksek komitenizce aynen uygulanacağını ümit etmektedir. Ölüm cezası çıkmaz ise hoşnutsuzluk olabilir. Bu asla baskı ve tazyik demek değildir. Ordu Milli Birlik Komitesi’ne inanmaktadır. Allah yardımcınız olsun.” Cevdet Sunay’ın konuşması idamın karşısında olan üyeler üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştu. Milli Birlik Komitesi 15 Eylül 1961 günü son toplantısı yaptı. Milli Birlik Komitesi üyeleri toplantıya gelirken, Genelkurmay Başkanı ve bazı Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri kapının önündeydiler ve Genel Kurmay Başkanı; “buradan idam kararı çıkmazsa, buradakiler idam edilir” diyerek gözdağı verdi. 22 kişilik Milli Birlik Komitesi’nde idamlara evet diyen 9, hayır diyen 13 üye bulunuyordu. Ancak yapılan baskılar sonucunda başından beri idamlara hayır diyerek direnen gruptan 4 kişi son anda evet diyen gruba geçince, iş tersine döndü ve idam kararları çıktı.

İdam cezalarını hiç kimse için onaylamak doğru değildir. Ne Menderes zamanında sokaklarda herkesin gözü önünde yapılan idamları, ne Menderes ve bakanlarının idamını, ne Talat Aydemir ile Fethi Gürcan’ın idamını, ne Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını, ne de 17 yaşındaki Erdal Eren’in idamını onaylamak, insanlığa yakışmaz. İdam cezası, insanlık onuruyla bağdaşmamaktadır.

5- 1961 Anayasası önce 12 Mart 1971 muhtırasıyla budanmıştı. Daha sonra 12 Eylül 1980 darbesiyle tümüyle ortadan kaldırıldı. 12 Eylül sonrasında yapılan 1982 Anayasası, bir çok değişiklik yapılmasına karşın halen yürürlükte. Bu iki anayasanın yapım süreçleri arasındaki fark nedir?

27 Mayıs döneminde oluşturulan kuruluşların ve çıkarılan yasaların, topluma, demokratik rejime ve ülke yönetimine sağladığı olumlu kazanımların, aradan geçen 60 yıla karşın hala yaşaması, 27 Mayıs Devrimi’nin tarihimizdeki aydınlık ve onurlu yerini aldığının kanıtıdır. Bu nedenle 27 Mayıs 1960 Devrimi, gerek toplumsal dayanakları, gerekse yaratılan çağdaş ve devrimci anayasası ile, baskıcı 12 Mart 1971 muhtırası ve devrim karşıtı 12 Eylül 1980 darbesi ile karşılaştırılamaz. 1961 Anayasası’nın tüm kazanımları, önce 12 Mart 1971, ardından 12 Eylül 1980 ile yok edilmesi, bu hareketlerin devrim karşıtı olan bir darbe niteliği kazanmasını açıklamaktadır. 12 Mart ve özellikle 12 Eylül’ün sindirme, baskı, işkence ve zulüm olguları toplum üzerinde, aradan geçen uzun yıllara karşın halen hissedilmektedir. Özellikle 12 Eylül darbesi ile faşist bir yönetim uygulamaya konulmuş, özgürlükler sınırlandırılmış ve yürürlükten kaldırılan 1961 Anayasası yerine, baskıcı 1982 Anayasası hazırlanmıştır. Hazırlanan bu anayasanın %92 gibi büyük bir oranla halk oylamasında kabul edilmesi de düşündürücüdür. 1982 Anayasası’nı hazırlayan Danışma Meclisi’nin tüm üyeleri, Milli Güvenlik Konseyi tarafından atama ile belirlenmiştir. Oysa %62 oy oranıyla kabul edilen 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’in, 300 üyesinden 282 üye seçimle oluşturulmuştu, yalnızca 18 üye Milli Birlik Komitesi tarafından atanmıştı.

Kısaca tekrarlamak gerekirse 12 Mart, 27 Mayıs’ın getirdiği yeniliklerden geriye dönüşü, 12 Eylül ise, 27 Mayıs’ı tamamen reddeden baskıcı bir devletin kuruluşunu vurgulamaktadır. 1960 baharında olup bitenlerden habersiz, klişe yargılarla ahkâm kesmek ve 27 Mayıs’ı, 12 Mart ve 12 Eylül’le aynı kefeye koymak günün koşulları içinde çekici olabilir. Çünkü siyasi iktidar ve bağımlı medya bundan beslenmektedir. Ancak geçmiş olaylara, bugünün gözlüğüyle bakmak hem kötü bir yöntemdir, hem de tarih önünde geçerli değildir.

6- Darbeyi sadece askerler mi yapar? Sivil darbe yok mudur?

Darbe yalnızca askerler tarafından yapılmamaktadır; sivillerin de yaptıkları darbeler vardır. İtalya’da Benito Mussolini, Almanya’da Adolf Hitler, Portekiz’de Antonio de Oliveira Salazar gibi sivil diktatörlerin darbeleri, ülkelerini karanlıklara boğmuştur.

Avrupa’nın ilk faşist diktatörü olan Mussolini gençliğinde öğretmenlik yapmıştır. Askerlik görevini yapmamak için 1902-1904 yılları arasında İsviçre’ye kaçmıştır. İtalya’ya döndükten sonra gazetecilik yapmıştır. Askerlikle tek ilgisi Birinci Dünya Savaşı’na katılmış ve yaralanmış olmasıdır. Ressam olmak için uğraş veren Hitler’in askerlikle ilgisi, Birinci Dünya Savaşı’nda Bavyera ordusunda onbaşı rütbesi ile savaşmasıdır. Portekiz’in diktatörü Salazar, iktisat profesörü bir sivildir ve 1926 yılında akademiden ayrılarak askerlerin desteklediği hükümette ekonomi bakanlığı görevine getirilmiştir. Bu faşist liderler, sivil diktatörlüklerini oturtmak için önce orduyu, yargıyı ve basını susturarak işe başlamışlardır. Susmamakta direnenler ise hapislere atılmış ya da sürgün edilmişlerdir. Bu son cümleler bize tanıdık gelebilir, çünkü sivil darbeler hep böyle yapılır.

7- Bugünü konuşmak adına şu soruyu sormak istiyorum, bugün Türkiye’de yaşanan süreçte bir sivil darbeden söz edilebilir mi?

60 yıl önceden ders alsaydık, bugün farklı konulardan söz ederdik. Bugün sosyal medyaya baktığımda şunu gördüm; Türkçe okunan ezanı Arapça’ya çevirdiği için Adnan Menderes idam edilmiş. Yukarıda anlattığım demokrasi dışı, hukuk dışı tutum ve davranışları görmeden, ezan konusunu gündeme getirmek basittir, kolaycılıktır. Bugün Adnan Menderes’e övgü düzenler, hiç 27 Mayıs 1960 öncesinden söz etmiyor, 1961 Anayasası’ndan söz etmiyor. Sanki ülkede her şey dört dörtlükken, demokrasi ve hukuk çok iyi işlerken, aradan 38 subay çıkıp, bunları yok etti, yönetimi ele geçirdi. Böyle bir durum yok. 38 subay yönetimi ele geçirince gerekli düzenlemeler yapılıp, en kısa bir sürede hemen seçimlere gidileceğini söyledi. Darbe olsaydı, uzun süre kalırdı yönetimde. Yukarıda Portekiz örneğini anlatmıştım.

Kullanacakları başka argümanları olmadığı için bugün ezan işine soyundular. Aslında işin özüne girmeden 27 Mayıs denince akıllarına idamlar geliyor. İdamların yanlış olduğunu söylemiştim ama bu idamların nasıl ve hangi koşullarda yapıldığını da bilmek gerekir. Silahlı Kuvvetler Birliği ile onun başkanı Cevdet Sunay’ı unutmamak gerekir. Ama Cevdet Sunay ile bu kafalar aynı görüşte olduğu için çok severler ve bunu görmek istemezler. Gerçekten ilginç toplumuz; demokrasi kültür, bilgi, birikim sonucudur; bunlar olmayınca böyle basitlikler oluyor.

Ülkemizde zamanın başbakanı “diktatörlük sivilin işi değildir” demişti. Ancak ülkemizde sistemli ve bilinçli bir şekilde sivil darbe uygulanmaktadır. Askeri vesayete son veriyoruz diyenler, sivil darbe yapmaktadırlar. Bir siyasi iktidarın, yasama, yürütme ve yargıyı kendine bağlayarak, hukuk dışı yasalar çıkartarak, her koşulda sürekli kendi istediğini yapmak için uğraşması, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşması ve kendilerine karşı olanları bir şekilde yargılayıp, susturması açıkça sivil darbedir. Elindeki siyasi gücü, rejimin kuralları dışına çıkartarak hukuksuz amaçlara yönelmek, hukuk dışı tutum ve davranışlarda bulunmak, sivil darbedir. Anayasa Mahkemesi’nin 2007 yılında verdiği kararla laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşen AKP iktidarının, bu karara karşın ülkeyi yönetmesi tam anlamıyla bir sivil darbedir. Yani bugün Türkiye tam bir sivil darbenin kucağındadır diyebiliriz.

8- Adnan Menderes, Haziran 1960 tarihinde Sovyetler Birliğine gideceği için, ABD tarafından 27 Mayıs yaptırıldı deniyor. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Bu tarihi bilmeyenlerin, yanlış okuyanların ortaya attıkları gerçekle ilgisi olmayan bir bilgidir. 27 Mayıs, yolsuzluk bulaşan 27 Ekim 1957 tarihinde yapılan genel seçimlerden sonra çekirdek kadro kurularak hazırlanan planlı bir harekattır. Öyle 2-3 ay içinde kotarılan bir harekat değildir, çünkü emir-komuta içinde yapılmamıştır. Eğer ABD, bu işin içinde olsaydı her şey bir tarafa 1961 Anayasası gibi çağdaş ve özgürlükçü bir anayasa yapılabilir miydi, ABD buna izin verir miydi? 27 Mayısçıların Cumhuriyet Senatosu’nda yaptıkları konuşmalara bakın, sürekli ABD emperyalizmini yerden yere vurmuşlardır. Milli Birlik Komitesi Üyesi, Tabii Senatör Haydar Tunçkanat’ın yazdığı “Albay Dickson Raporu” , “İkili Anlaşmaların İçyüzü” , “Amerika, Emperyalizm ve CİA” adlı kitaplarla ABD’nin kirli emellerini ortaya koyanlar mı, 27 Mayıs’ın ABD tarafından yapılmasına alet olacaklar? İnsanlar bu kitapları bilmiyorlar; bu kitaplarda ABD’nin bütün kirli işleri ortaya konmuştur.

27 Mayıs 1960 sabahı radyoda okunan ihtilal bildirisinde “NATO’ya bağlıyız, CENTO’ya bağlıyız” sözleri vardı. Bu yüzden bazıları, 27 Mayıs ABD desteğiyle yapılmıştır diyorlar. Eğer bu söz olmasaydı, 24 saat içinde tüm dünya devletleri yeni yönetimi tanımazdı. Bunu anlamak gerekir.

ABD’nin yaptırdığı 12 Eylül 1980 darbesinin ürünü 1982 Anayasasına bakın, bir de 1961 Anayasası’na bakın aradaki farkı görün. ABD’nin 27 Mayıs’tan haberi olmamıştır. Çünkü yapılan anayasa ve getirilen yeni kurumlar bunun kanıtıdır. Ancak 27 Mayıs’tan sonra sisteme girmek için çabaları olmuştur ve sivil idareye geçince başarıya da ulaştığı söylenebilir.

Gerçek araştırmacı yazar, gazeteci ve aydınlanma savaşçısı Uğur Mumcu’nun sözlerini aklımızdan çıkarmamalıyız; “Biz sapına kadar Kemalist ve sapına kadar 27 Mayıs’çıyız. Atatürk’ü ve 27 Mayıs Devrimi’ni savunmak, devrimci aydının namus borcudur. Atatürkçü ve 27 Mayıs’çı olmayan bir devrimciyle alışverişimiz yoktur.”

Darbe ya da darbe ortamlarının yaşanmaması, hukuk devleti ve demokrasinin hiçbir biçimde kesintiye uğramaması için, ülkeyi yöneten iktidarların hukuk devleti ilkelerine bağlı kalarak, gerçek demokrasiyi etkin hale getirmeleri gerekir. Hukuk devleti ve demokrasiyi ortadan kaldıran askeri darbelerin ve yaşadığımız sivil darbe sürecinin, haklı ve meşru gösterilebilecek bir yanı yoktur. Gerçek demokrasiyi yok eden darbelerin her türlüsüne, etkin olarak her zaman ve her koşulda karşı konulmalıdır. Bu yüzden ülkemizde gerçek demokrasi etkin ve egemen kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır. Sivil yönetimler demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, darbe ortamlarının yaşanmadığını herkes görecektir. 27 Mayıs öncesinde eğer Demokrat Parti anayasa bağlı kalsaydı, yasalara, hukuka bağlı kalsaydı, o zaman sorun olmazdı. Baskıcı bir rejim uygulamasaydı bir sorun olmazdı. Demokrat Parti, aslına bakarsanız seçimle gelen bir parti diktatörlüğe doğru yol almıştır. İşte bütün bunları topladığınız zaman, 27 Mayıs 1960 askeri bir harekattır ama sonunda getirdiği kurumlarla, çağdaşlaşmayı, aydınlanmayı hedef almıştır ve bir devrim niteliğindedir.

(İzleyicilerden gelen sorular)

9- 14’ler olayından kısaca söz edebilir misiniz?

27 Mayıs 1960 İhtilali’ni yapan Milli Birlik Komitesi 38 subaydan oluşmuştu. Bu 38 kişiden bazıları özellikle Alpaslan Türkeş’in başında olduğu bir grup “biz hemen sivil yönetime geçmeyelim, 3-5 yıl biz kalalım, ülkeyi biz yönetelim” düşüncesindeydi. Diğerleri de “biz en kısa sürede gerekli düzenlemeleri yapalım, Anayasayı yapalım ve idareyi sivil yönetime bırakalım” düşüncesindeydiler. Bu iki grubun çatışması sonucunda Cemal Gürsel’in kararıyla 14 Milli Birlik Komitesi üyesi, komite üyeliğinden alınarak dış ülkelere göreve gönderildi. Olayın çok kısaca açıklaması bu şekildedir.

10- 27 Mayıs 1960 ile 21 Mayıs 1963 arasındaki fark nedir?

Yukarıda idamları anlatırken 13 Eylül 1961 tarihinde yapılan Milli Birlik Komitesi toplantısına Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları’nın da katıldığından söz etmiştim. Silahlı Kuvvetler Birliği adlı bir güç de işin içindeydi. Ülkenin hemen sivil yönetime bırakılmamasını ve bütün idamların yapılmasını isteyen Silahlı Kuvvetler Birliği, askerlerin yönetimde kalmasını ve 27 Mayıs’ın yapmak istediklerinin gerçekleştirilmesini savunuyorlardı. Milli Birlik Komitesi’nin yapılması gerekenleri direktiflerle koymuştu örneğin Toprak Reformu gibi işlerin hepsinin yapıldıktan sonra idarenin sivillere bırakılmasını savunuyordu. Milli Birlik Komitesi’nde idamlar onaylandı ve daha sonra 15 Ekim 1961 tarihinde genel seçimler yapıldı ve sivil yönetime geçildi.

Harpokulu Komutanı Talat Aydemir’in başını çektiği bir grup ki bunlar Silahlı Kuvvetler Birliği olarak bilinmektedir, daha sonra 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde iki darbe girişiminde bulundular. Bu darbe girişimleri sırasında İsmet İnönü başbakandı ve ilk darbe girişimi sırasında onlarla görüştü, hepsi emekli edildi ve affedildi. Ancak emekli olanlar yine bazı askerlerle ilişkilerini sürdürdüler ve 21 Mayıs 1963 tarihinde ikinci kez darbe girişiminde bulundular. Bunun sonucunda da hepsi yakalandı, yargılandı ve içlerinden Talat Aydemir ile Fethi Gürcan idam edildi. Bu olay çok uzun ve ayrıntılı ama kısaca böyle özetlenebilir.

11- “Our boys have done it” sözü 12 Eylül için edilmiş bir sözdür, 27 Mayıs için değildir. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz nedir?

ABD Başkanı Jimmy Carter’ın salonda tiyatro seyrederken kulağına eğilip: “Bizim çocuklar işi başardı” (Our boys have done it) denildiği bilinmektedir. Bu olay 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen darbe ile ilgilidir. Soruyu soran arkadaşın da dediği gibi 27 Mayıs ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

12- 1961 Anayasası’nın dikkatinizi çeken olumsuz yönleri var mıdır?

Genelde bir olumsuzluk gözükmüyor. Bakın 1980 yılına gelindiğinde Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanlığı görevi sona erdi. Cumhurbaşkanlığı seçimleri için altı ay içinde onlarca tur seçim yapıldı ve cumhurbaşkanı seçilemedi. O zamanlar akıllara gelmemişti ama anayasada şöyle denebilirdi belki: “cumhurbaşkanı üç turda seçilemezse, parlamento feshedilip, yeniden seçimlere gidilir.” Bazı olaylar yaşayarak ortaya çıkıyor yani kimsenin de aklına cumhurbaşkanının125 turda seçilemeyeceği gelmezdi. Belki bir olumsuzluk bu olabilir. Tabii anayasalar da zamanı gelince değiştirilebilir ama ileriye doğru olmalı bu değişiklik, geriye doğru olmamalı.

13- O günlerden bugünlere neler geldi, 1960’lardan 2020’lere gelindiğinde neler görüyoruz?

Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamı, 27 Mayıs’ı gölgelemiştir. İdam yanlıştı ama o yanlışın hangi şartlarda, nasıl yapıldığını anlattık. O gün Menderesler asılmasaydı, bugün 27 Mayıs herkes tarafından aydınlık ve özgürlük olarak değerlendirilecekti. Türkiye’nin en aydınlık ve en güzel yılları 1960-1970 arasındaki, 12 Mart 1971 muhtırasına kadar olan yıllardı. 1961 Anayasası’nın getirdiği aydınlık ortam ve sol bilinçlenme insanlara çok farklı değerler kazandırdı. 27 Mayıs’tan önce %60’larda olan okuryazar oranı, 20 yıl içinde %80-85’lere çıktı. Bu bir kültür birikimidir, toplum okuyan toplum oldu ve öğrendi. Bu katkılar sonucunda 27 Mayıs, toplumu ileriye götürdü. 12 Mart muhtırasını yapan Orgeneral Memduh Tağmaç “toplumda sosyal kalkınma hızla ilerlediği için bu darbeyi yaptık” demişti tabii ki ABD’nin desteğiyle. Dolayısıyla Türkiye’nin 1961 Anayasası’yla geçen yılları, ülkemizin altın çağlarıydı. Bu çok önemli ve bunu yaşayan herkes biliyor ama dillendiremiyor. Şöyle bir örnek vereyim: üç gün önce İyi Parti Genel Başkanı televizyonda konuşurken şöyle dedi: “27 Mayıs İhtilali’ne kadar babam paşacıydı, sonra Türkeşçi oldu”. Bugün konuşurken darbe diyor. Kendi aralarında 27 Mayıs İhtilal ama dışarıda, seçmenlerine karşı darbe. Bu ilginç bir olay, 27 Mayıs’tan sonra Adalet Partililer de 27 Mayıs’ın ne olduğunun farkındalar ama seçmene karşı savunamıyor, darbe diyorlar. Böyle bir ikiyüzlü olayımız var, işte bu yüzden bir arpa boyu yol alamıyoruz. Bugün 60 yıl sonra bunların konuşulmaması gerekirdi. Ama halen insanlar darbeden besleniyorlar. Niçin darbeden besleniyorlar? Çünkü kendi yaptıkları sivil darbeyi göstermemek için, 27 Mayıs’tan besleniyorlar.

14- Bazıları Anıtkabir’e gitmeyi bilmiyor ama Menderes’i anmaya gidiyor. Buna ne diyorsunuz?

İsim vermeyelim ama ne demişti birisi: Anıtkabir’de sap gibi ayakta durmaya gerek yok demişti. Ama şimdi gidip hep sap sap duruyor orada. Yani Atatürk o kadar büyük ki, herkes Atatürk’ün büyüklüğünü biliyor ama söyleyemiyorlar, dillendiremiyorlar. Bu ülkenin harcı, her şeyi, nereye bakarsanız bakın Atatürk’le ilgili. 27 Mayıs da Atatürk’ü yok edenlere karşı yapılmıştı; işte bu çok önemli.

Bugün gidip “demokrasi şehidi” diyorlar, “demokrasi yıldızı” diyorlar Adnan Menderes’e. Yani anlattım, hangisi demokrasi, hangisi yıldız? Menderes’in başka özellikleri de vardı, ben onları bu programda söylemek istemedim. O’na demokrasi yıldızı denmesine gerçekten çok rahatsız oluyorum çünkü demokrasiyi katleden birine demokrasi yıldızı denemez.

Ben size ve ADD Hildesheim’e çok teşekkür ediyorum. Çünkü Türkiye’deki çok önemli bir konuyu gündeme aldınız, böyle bir program yaptınız. Çok teşekkür ediyorum. Hepinize iyi günler diliyorum.

Azim ve Karar, 8 Haziran 2020.

DARBELER DOSYASI /// Osman Başıbüyük : 28 Şubat Darbe Davası Türkiye’nin Geleceğine Kurulmuş Bir Tuzak mı ???


Osman Başıbüyük : 28 Şubat Darbe Davası Türkiye’nin Geleceğine Kurulmuş Bir Tuzak mı ???

E-POSTA : osmanbasibuyuk

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

13 Şubat 2018

28 Şubat Darbe Davası Türkiye’nin Geleceğine Kurulmuş Bir Tuzak mı?

Yazar: Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 13 Şubat 2018

Türkiye çok zor bir dönemden geçiyor. Bir yandan emperyalizmin kardeşi kardeşe kırdırma planını bozmak için Afrin’de savaşırken, diğer yandan yine emperyalizmin maşası FETÖ ile mücadeleye devam ediyoruz. 15 Temmuz darbe davalarının sonuna gelindi. Bu yoğunluğun arasında, Türkiye’nin geleceğini önemli derecede etkileme potansiyeli olan 28 Şubat davasının savcı mütalaasından sonraki ilk duruşması sessizce yapıldı.

Bu davanın da Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi kumpas davalarının bir devamı olarak FETÖ tarafından kurgulandığı çok açık. Şimdiye kadar davada görev almış hakimlerden 12’si, savcılardan 5’i FETÖ üyeliği suçundan tutuklanmış veya firarda. Peki bu dava hâlâ niçin devam ediyor? Yoksa kumpas devam mı ediyor? Bu davanın Türkiye’nin geleceği için barındırdığı tehlikeler ne? Gelin biraz kafa yoralım.

CUMHURİYET DÖNEMİ DARBE DENEMELERİ

Türkiye’de bir darbe geleneğinin olduğu doğrudur. Aslında bu gelenek, Osmanlı’dan Cumhuriyete sirayet etmiştir. Osmanlı döneminde yaşanan yeniçeri ayaklanmaları da aslında birer darbeydi. Ulufelerin (üç aylık maaş) zamanında dağıtılmaması, ayarı düşük akçe verilmesi (maaşın azaltılması-enflasyon) gibi sebeplerden birçok kez ayaklanan yeniçeriler, bazen birkaç vezirin feda edilmesiyle durdurulmuş; bazen de Padişah, tahtını bir başkasına bırakmak zorunda kalmıştır.

Zannedilenin aksine yeniçeriler ayaklanmalarında yalnız değildir; önemli halk kitleleri ve devlet yöneticilerinin bir kısmı da onlarla birlikte hareket etmiştir. Çünkü ekonomideki kötüye gidiş, halkın büyük bölümünü hoşnutsuzluğa sevk ederek ayaklanmalara destek olmasına neden olmuştur. Bir başka deyişle; kötü gidişat sebebiyle ayaklanan halka, yeniçeriler silahlı güç olarak öncülük etmiştir.

Bu noktada öncelik sırasına göre üç önemli tespitte bulunalım:

1) Bir ayaklanma ya da darbenin başarılı olabilmesi için halk desteği şarttır. Bu gerekliliği, yönetimden hoşnut olmayan, sokağa dökülmeye hazır büyük halk kitlelerinin varlığı şeklinde de ifade etmek mümkündür.

2) Muhalefetten birileri bu işe ön ayak olmalıdır.

3) Darbeyi başarıya ulaştıracak bir silahlı güç olmalıdır. Bu çoğu zaman asker olarak karşımıza çıkar.

Cumhuriyet dönemine geldiğimizde de bu kural pek değişmemiştir. Cumhuriyet döneminin ilk darbe girişimi 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait ayaklanmasıdır. Mustafa Kemal’in yaptığı devrimler kapsamında, halifeliğin kaldırılması, şeriat bakanlığı ve şeriat mahkemelerinin kapatılması, dini eğitimin sonlandırılması ve bunlara benzer başka düzenlemelerle laik yönetimin benimsenmesi, din elden gidiyor vehmiyle büyük halk kitlelerini hoşnutsuzluğa sürüklemiştir.

Rus Kafkas Cephesi Komutanı General Nikolai Nikolevic’den madalya alan Şeyh Said ve Seyid Rıza, kendi arşivinden.

Bu hoşnutsuzluğa liderlik eden cumhuriyet tarihinin ilk muhalif partisi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kışkırtmasıyla Şeyh Said ayaklanması patlak vermiş, bu ayaklanma bir silahlı güç olarak Mustafa Kemal yönetimini önce siyasal olarak yıpratmak, sonra da devirmek için bir araç olarak kullanılmak istenmiştir. Başarısız olan darbe girişimi, Musul-Kerkük’ün kaybedilmesiyle sonuçlanmıştır[1].

Bu çerçevedeki ikinci darbe denemesi, Mustafa Kemal’e 14 Haziran 1926 tarihinde, İzmir’de yapılması planlanan suikast girişimidir. Suikast girişimi açığa çıkınca darbe başarısız olmuş, aralarında 8 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekilinin de olduğu birçok kişinin idam edilmesiyle sonuçlanmıştır. Suikast girişimine karıştıkları gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucuları Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar da tutuklanmış, ancak mahkûm olmalarına ordu ve halktan çok büyük tepki geleceği korkusuyla yargılanmadan beraat ettirilmişlerdir.

Menemen şeriat kalkışmasının failleri

Cumhuriyet döneminin üçüncü darbe girişimi 23 Aralık 1930’da gerçekleşen Menemen Ayaklanması’dır. Yönetim şeklini değiştirerek halifeliği tekrar getirmeyi amaçlayan bu ayaklanma girişimi de kısa sürede bastırılarak darbe önlenmiştir.

Cumhuriyet döneminin dördüncü darbe girişimi ise sadece sözde kalmıştır. Demokrat Partili (DP) Meclis Başkanı Refik Koraltan’ın siyasal anılarını içeren “Tek Parti Devrinden 27 Mayıs İhtilali’ne Demokratlar” isimli kitapta anlattığına göre, Genelkurmay Başkanlığı sona eren Mareşal Fevzi Çakmak, 1947 yılında DP’nin lider kadrosuna İsmet İnönü’ye karşı bir darbe yapma teklifinde bulunmuştur. Kendi evine misafirliğe davet ettiği DP’nin kurucusu Celal Bayar ve Refik Koraltan’a konuyu açan Fevzi Çakmak, destek bulamayınca bu niyetinden vaz geçmiştir[2].

Cumhuriyet dönemindeki darbe girişimlerinin tamamı yönetimi yıkarak, yeni kurulan devlet düzenini eski haline getirmeyi amaçlayan hareketlerdi.

DEVR-İ SABIK YARATMAYACAĞIZ SÖZÜNÜN TUTULMAMASI NELERE MALOLDU?

1946’da yapılan çok partili ilk seçimde “açık oy, gizli tasnif” sisteminin uygulanması, seçimin hiç de adil olmadığının bir göstergesidir. Anlaşılacağı üzere İsmet İnönü, Cumhuriyetin kazanımlarının kaybolacağı korkusuyla yönetimi, eski düzenin savunucusu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın bir devamı olarak görülen Demokrat Partiye bırakmak istememiştir.

1948 yılına gelindiğinde Celal Bayar’ın, İsmet İnönü’ye demokratik seçimlere izin verilmesi durumunda “devr-i sabık” yaratmayacağız sözünü vermesi üzerine İsmet İnönü serbest seçimlere izin vermiştir. Devr-i sabık yaratmayacağız sözü; Atatürk devrimleriyle, Cumhuriyetin kazanımlarıyla hesaplaşmayacağız, tek parti yönetimi dönemini sorgulamayacağız anlamına gelmekteydi.

1950’de yapılan seçimleri DP kazandı. Fakat “devr-i sabık” yaratmayacağız sözünde durdukları pek söylenemez. DP, dini söylemleri ön plana çıkaran ve sürekli CHP yönetimini suçlayan bir politika izledi. 1951 yılında Halkevleri ve Halkodaları devletleştirildi, mal varlıkları hazineye aktarıldı. 1953 yılında CHP’nin tüm mal varlığına haksız kazanç yoluyla elde edildiği iddiasıyla el konuldu. Bundan sonra iki parti arasındaki ilişkiler sürekli halkı kutuplaştırmaya sürükleyecek yönde sertleşti. Bu kapsamda Menderes, DP’li milletvekillerine hitaben; “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz, orduyu yedek subaylarla bile idare edebilirim, odunu aday göstersem milletvekili seçilir” gibi laflar ederken; İnönü, “Çareler tükenince ihtilal mubah olur, sizi ben bile kurtaramam’’ gibi sözler etmeye başlamıştı.

Sonuçta Cumhuriyet döneminin 27 Mayıs 1960 yapılan beşinci darbesi başarılı oldu. Çünkü iktidara kızgın halk kitleleri, muhalefet ve silahlı güç bir araya gelmişti. Devr-i sabık yaratmayacağız sözünün tutulmaması, Türkiye siyasetinde günümüzde de devam eden yeni bir devir başlattı. Bu konuya geri döneceğiz.

GLADYO DARBE GELENEĞİNİ NASIL KULLANDI?

Bu arada 1960 darbesiyle birlikte, Cumhuriyet dönemi darbelerinde yeni bir aktör daha etkili olmaya başlamıştı. 27 Mayıs darbesinin kaçınılmaz olduğunu gören ABD, darbe öncesi ve sonrası darbeyi kontrol etmeye çalışmış, takip eden süreçte gladyo yapılanması üzerinden Türkiye siyasetini kontrol etmeyi başaran CIA bundan sonraki darbelerin tamamının mimarı olmuştur.

12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbeleri, ABD’nin komünizmle mücadele kapsamında Türkiye’deki sol hareketin büyümesini önlemek maksadıyla kurgulanan, her seferinde siyasal İslamcıların iş birliğiyle yapılan ve onların yükselişini sağlayan darbelerdir. 28 Şubat 1997’de de benzer şey olmuştur. Dünya Bankası, IMF, NATO ve AB karşıtı olan, anti-Amerikancı Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi iktidardan uzaklaştırırken “milli görüş gömleği”ni çıkartan Erdoğan liderliğindeki AKP iktidara taşınmıştır.

CIA güdümünde 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde bulunan gladyo yapılanması FETÖ, geçmişte de 12 Eylül darbesini açıkça desteklemişti. 1997’de ise darbeyi hazırlamak için artan gücüne paralel olarak çok daha aktif bir rol oynadı. Bu gladyo yapılanmasının yaptığı operasyonlarla askeri darbeye teşvik etmesine, halkı kışkırtmasına rağmen, Süleyman Demirel’in tecrübesi sayesinde yaptığı siyasi manevralar darbeyi önlemiştir.

GLADYO’NUN KÖKÜNÜ KAZIDIK MI?

Bugün biz 28 Şubat yargılamalarıyla gladyonun darbeye teşvik ettiği bir grup askeri yargılayarak, gelecekteki darbelerden kurtulacağımızı zannediyoruz. Gerçekte ise askeri yargılayarak darbe mekanizmasının asıl kurgusunu yapanları yargıdan kaçırıyoruz. 1996 yılında Aczimendileri sokaklarda yürütenler kimlerdi acaba? Liderleri Müslüm Gündüz’ü yasak ilişki halinde Fadime Şahin ile birlikte yatakta kameralar eşliğinde basmayı başaranlar bugün ne yapıyor? Günümüzde darbe davası diye yanlış kişileri yargılayarak, gelecekteki darbeyi tezgahlama potansiyeli olanları koruma altına alıyoruz. İlgililerin haberi olsun.

12 Şubat tarihli duruşmada E. Alb. İsrafil Aydın’ın savunmasını izledim. Şahit olduklarım karşısında itiraf etmeliyim ki dehşete kapıldım. Biran için kendimi Silivri’de yargılandığımız FETÖ mahkemesinde gibi hissettim.

İsrafil Aydın hakkında “Batı Çalışma Grubu Kriz Masası Kurulu” başlıklı elektronik bir dosyada ismi geçtiği için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. İddianameyi incelediğinizde Aydın hakkında başka da hiçbir delil bulamıyorsunuz. İsrafil Aydın’ın 1306 sayfalık iddianamenin başka da hiçbir yerinde ismi geçmiyor. İsminin geçtiği elektronik belgenin içinde bulunduğu 5 nolu CD’ye ise, 5. Ağır Ceza Mahkemesinin görevlendirmiş olduğu ODTÜ öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyeti, burada sıralanamayacak uzun tespitler neticesinde delil olarak kullanılamayacağı raporu vermiş. Anlaşılacağı üzere 5 nolu CD, FETÖ’nün ürettiği sahte CD’lerin bir başkası.

İddianameden de anlaşılacağı üzere, İsrafil Aydın hiçbir belge hazırlamamış, hiçbir toplantıya katılmamış, hiçbir belgenin altında ismi ve imzası yok, hiçbir dokümanda adı geçmiyor, Batı Çalışma Grubunun toplantılarının yapıldığı Genelkurmay Başkanlığı’nda çalışmamış, o dönem içerisinde Karargâha ziyaretçi olarak bile gitmemiş. Bütün bu gerçekleri de Genelkurmay Başkanlığından aldığı resmî belgelerle ispatlamış. İşin ilginç yanı o tarihlerde Aydın’ın görev yaptığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhında görev yapan aynı ismi taşıyan iki İsrafil Aydın daha var. Savcının iddianamesinde ise suçlanan İsrafil Aydın’ın o dönemde binbaşı olan İsrafil Aydın ile aynı kişi olduğunu gösteren bir delil de yok.

FETÖ’nün sahte delil üreticilerinin aynı Balyoz ve Casusluk davalarında olduğu gibi terfi sırasındaki bir kurmay albayı tasfiye ederek kendi adamlarının önünü açmak maksadıyla, İsrafil Aydın’ın ismini bir sahte belgeye ilave ettikleri çok açık.

15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cü hâkim ve savcıların tamamının meslekten uzaklaştırıldığı söylendi. Eğer böyleyse İsrafil Aydın’ın ismi hâlâ niçin 28 Şubat davasında geçiyor. Hakkında aklın almayacağı ölçüde ağır bir ceza olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası niçin isteniyor? Yoksa İsrafil Aydın’ın isminin yer aldığı “Batı Çalışma Grubu Kriz Masası Kurulu” isimli elektronik ortamdaki Word belgesi sahte kabul edilirse bu belgede yer alan diğer 11 kişi de mi suçlanamayacak?

Bütün bu çelişkiler insanın kafasını karıştırıp olmadık düşüncelere sevk ediyor. İnsanın aklına; “acaba kumpas hâlâ devam mı ediyor; yoksa gladyo hâlâ aktif mi; ya da bu dava bir hukuk davası olmaktan çıkıp intikam davası mı olmuş?” gibisinden sorular geliyor.

GELİN TOPLUMSAL BARIŞIMIZI BOZAN BU KISIR DÖNGÜ TUZAĞINDAN KURTULALIM

Taraf gazetesi eski köşe yazarı Alper Görmüş, 04 Kasım 2011 tarihli yazısında FETÖ’nün kurup yönettiği Yazarlar Vakfı’nda “askerî vesayet ve demokrasi”nin tartışıldığı bir toplantıya katıldığını, toplantıda birisinin; “belki de askerî vesayeti ortadan kaldırmanın yegâne yolunun, başarısız kalmış bir askerî darbe girişiminin ardından eski ve yeni darbecilerin derdest edilip yargılanmaları olduğunu” söylediğini yazmıştı. Bu planın bir parçası olarak Ergenekon, Balyoz ve Casusluk kumpas davalarını gördük. İşte 12 Eylül ve 28 Şubat davaları da bu planın bir parçasıydı.

FETÖ’nün, Hükümete askeri vesayetten kurtuluyoruz diye pazarladığı bu davalardan 12 Eylül ve 28 Şubat davasının bir amacı daha vardı. FETÖ, bu iki dava ile gladyonun tezgahladığı darbeleri askerlerin üzerine yıkarak bu kirli yapıyı temize çıkartmak, darbelerdeki ABD’nin rolünü bir daha sorgulanmamak üzere kapatmak istiyordu.

Şimdi devr-i sabık yaratma konusuna tekrar dönelim. Benim gözlemlediğim, birileri 28 Şubat davasını “başörtüsü” davasına çevirmek istiyor. Mağdur ve müştekilerinin arasında çok sayıda AKP’li milletvekili ve bürokratın yanı sıra Erdoğan’ın kızları da var. Onların varlığı ve dini hassasiyetleri davayı hukuki statüden çıkartıp bir intikam davası gibi algılanmasına neden oluyor. Davanın 28 Şubat’a yetiştirilmek istenmesi bu algıyı daha da güçlendiriyor.

Eğer bu davada hukukun dışına çıkılıp siyasi cezalar verilirse hiç kuşkunuz olmasın geleceğin devr-i sabıkını yaratarak, Türkiye üzerinde oynanan oyunları devam etmek isteyenlerin eline çok büyük bir koz verilmiş olacaktır. O zaman Adnan Menderes döneminde başlayan bu hesaplaşmayı hiç bitirmezler. Toplumsal barışımızı bir türlü sağlayamayız.

Genelkurmay Eski Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun söylediği rivayet edilen; “28 Şubat gerekirse bin yıl sürecek” lafının kaç yıl sürdüğünü gördük. Hiç kimse iktidarının baki olacağını zannetmesin. Hukukun dışına çıkıldığı takdirde, bunun yarattığı toplumsal tepkiler üzerinden yeni oyunlar tezgahlanır ve gün gelir geçmişin intikamını aldığını zannedenler kendilerini mahkeme karşısında bulabilirler.

Maalesef bu kısır döngüden hep oyun kurucu dış güçler yararlanmıştır. Hem geçmişteki tüm darbelerden kârlı çıkıp bugün hâlâ mağduru oymamak, hem de FETÖ’nün kurguladığı bir kumpas davadan faydalanarak birkaç askerden intikam alarak gelecekteki darbelerden kurtulunacağını zannetmek hiç de akılcı bir yaklaşım değildir. Gelin bu oyunu bozalım. Devr-i sabık yaratmayacağız sözünde durup, hukukun dışına çıkmayalım.

TEK YUMRUK OLAMAZSAK İŞİMİZ ÇOK ZOR

Toplumsal beraberliğe çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçiyoruz. Bugün, emperyalizm ile açık bir savaş halindeyiz. Her gün şehit haberleri geliyor. Savaş hali demek, ekonomik zorlukların da kapıda olduğu anlamına gelir. Böylesine bir dönemde iç cephe her şeyden çok daha önemlidir. Ne demek istediğimizi Mustafa Kemal Atatürk’ten bir alıntıyla anlatarak noktayı koyalım:

“Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlûp olabilir; fakat bu durum, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten “kaleyi içinden almak”, dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla şahıslarımıza kadar temasa gelebilen bozguncu mikropların, araçların varlığını iddia etmek doğrudur. Meclis’in düşünüş biçimi, çalışması, vaziyeti, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına olanak ve olasılık yoktur…”

[1]Konu hakkında ayrıntılı bilgiyi odatv’de yayınlanan “6 kişi nasıl koca kasabada isyan çıkardı” başlıklı yazımızı da okuyabilirsiniz.

[2]http://www.haber7.com/guncel/haber/1023193-ismet-inonunun-66-yillik-sirri

DARBELER DOSYASI /// Murat Tulga : 27 MAYIS 1960’A NASIL GELİNDİ ? OLAYLAR, ETKENLER, NEDENLER.


Murat Tulga : 27 MAYIS 1960’A NASIL GELİNDİ ? OLAYLAR, ETKENLER, NEDENLER…

E-POSTA : m.tulga

Veli Murat TULGA, Emekli bir kurmay subaydır. Galeati Yayınevi’nin sahibidir.

12 Haziran 2020

YAZI DİZİSİ – 1

Yazan: V. Murat Tulga, Sunsavunma.Net

1950 yılına doğru gelindiğinde her bakımdan tükenmiş, yorgun ve kısır bir Cumhuriyet Halk Partisi bulunmaktaydı. Halk Partisinde artık, görüş, hareket ve cephe birliği yoktu. Denilebilir ki, partide bir tarafta son gücünü harcayan, son çabalarını veren ama çevresinden ve arkadaşlarından dahi destek görmeyen bir İnönü vardı. Diğer tarafta ise hiçbiri diğerleriyle aynı görüşte ve davranışta olmayan birtakım insanlar, klikler ve grupçuklar…[1]

Bunun yanında, halk içerisinde CHP’nin uzun süren iktidar tekeline kızgınlık duyan geniş bir kesim de bulunmaktaydı. Bu kapsamda, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun tetiklediği muhalefet girişimi ile ortaya çıkan Demokrat Parti içerisinde;

  • Sanayi üzerinde yoğunlaşan rejimin kendilerini ihmal ettiğini düşünen köylü kesim,
  • Sanayi alanında devletin hâkim rolünün son bulmasını talep eden iş adamları,
  • Savaş zamanının enflasyonundan ezilen ve zarar gören işçi ve memurlar,
  • Laiklik üzerindeki resmi vurgunun yumuşatılmasını arzu eden ve laiklik uygulamalarından rahatsız muhafazakârlar, kendine kolayca yer buldu[2].

Bu muhalif grubun seçim vaatleri de sistemsiz ve sınırsız olunca Demokrat Partinin seçim zaferi kaçınılmaz hale geldi. Demokrat Parti’nin 1950 seçimlerinden önce duvarlara yapıştırttığı seçim afişlerinden birisi bir elin beş parmağı ile havaya kaldırılıp üzerinde “Artık Yeter” afişiydi. Bu afiş aslında, Türkiye’de artık istenmeyen, yorgun bir CHP iktidarına karşı bir protesto ve isyan bayrağının sembolik haliydi. Halk bu isyana sandıkta da sahip çıktı ve 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde, Demokrat Parti, Meclis’te 487 sandalyenin 408’ni alarak tek başına iktidar oldu.

Bu zafer ile devlet ya alındığı yerden daha da ilerilere götürülecekti, ya da bu tarihi miras şahıs kaprisleri, geleceği görüş yetersizlikleri, hınçlar, düşmanlıklar ve milli kuruluş liderlerinden ve davadan genel kopuş ile yok edilecekti. Ne yazık ki Demokrat Parti ikinci hâl tarzı ile yol aldı ve kolay kazanılan zafer sarhoşluğu iktidarın kısa zamanda başını döndürdü. Kuruluş felsefesinde; “adli teminat”, “antidemokratik kanunların tasfiyesi”, “grev hakkı”, “Anayasa teminatı”, “Basın Hürriyeti”, Dini Siyasete alet etmemek”, “İktidarla muhalefet arasında normal parlamento münasebetlerinin kurulması…” gibi ilerici, demokrat fikirleri olan Demokrat Parti, iktidara geldikten sonra bu temel sloganlarını unutarak tam tersi kural ve uygulamalara kucak açtı, Türk Halkını kutuplaştırdı ve demokrasiden uzaklaştırdı.

Şimdi 1950 ve 60 arası bir zaman yolculuğuna çıkalım, neler olmuş, bellekleri tazeleyelim…

20 Mayıs 1950, seçim zaferinden tam altı gün sonra Başbakan Menderes, Mecliste Hükümet Programını okuyor, programda Mustafa Kemal Atatürk’ün bir defa olsun adı geçmiyordu. Değişen sadece siyasi iktidar değildi, geçmişin millî gururu besleyen hatıralarından da bir kopuş vardı. Demokrat Parti iktidarı daha ilk günden millî ruhun değerleri ve inkılâplara karşı bir inkâr jesti ile başlıyordu.

13 Haziran 1950, Demokrat Parti grubunda Menderes konuşuyordu; “ … Size esefle haber vermek isterim ki Cumhuriyet Halk Partisi, orduyu aleyhimize tahrik etme yoluna sapmıştır… CHP, eğer başarılı bir çalışmaya girmek istiyorsa başlarındaki iktidar hastalarını atmalıdır. Bu iktidar hastaları havayı karıştırmak istemektedirler…” İktidar hastası olarak anılan, İsmet İnönü’dür… Menderes’in bu çıkışları iktidarının sonuna kadar sürdü. CHP ve İnönü fobisi!!! Bu siyasi anlayış, Demokrat Parti ve Menderes’i, İsmet İnönü ve CHP ile resmî ve özel her türlü selam sabahı kesmeye, böylece Meclis’te ve dışında liderler ve partiler arası temas ve görüş alışverişinin kesilmesiyle sonuçlandı.

17 Haziran 1950 tarihinde Türkçe ezan bırakıldı, ezan tekrar Arapça okunmaya başlandı.

Halkevleri’nin kapatılmasını öngören 5830 sayılı Yasa, Demokrat Parti oylarıyla kabul edildi, 11 Ağustos 1951 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi ve böylece Halkevleri kapandı.

Demokrat Parti, 14 Aralık 1953 tarihli 6195 Sayılı kanunla Atatürk’ün vasiyetini hiçe sayarak CHP’nin tüm mallarına el koyup Hazine’ye devretti.[3]

27 Ocak 1954 tarihinde çıkarılan 6234 sayılı yasa ile Köy Enstitüleri, Öğretmen Okullarıyla birleştirilerek temelli kapatıldı.

1954-1957 arası Demokrat Partinin sadece tarafsız kamuoyunda değil, kendi taraftarları arasında da güven ve itibar kaybediş devridir. 1957 sonrası ise hırçınlığın son haddine varışı, ekonomik sıkıntı ve sorunların artması, enflasyon ve iktisadi dar boğaza giriş ile adlandırılabilir.

Şimdi bu döneme ait kritik olayları irdeleyelim:

06 Eylül 1955, İstanbul’da bir gazetenin şişirme haber haberi üzerine Türkiye’nin büyük şehirlerinde Hıristiyan vatandaşların mülklerine zarar verilmesi, kanlı olayların meydana gelmesi. Meclis tartışmaları ve ortaya çıkan akıllara zarar sonuç: “…Bu karışıklıkları komünistlerin çıkardığı anlaşılmıştır…” Konu kapatıldı fakat olayın yankıları kolay atlatılamadı.

03 Mayıs 1956, “Adli Teminat” sloganı ile iktidar olan DP hükümeti, bir skandala imza attı. Adalet Bakanlığının bir tasarruf kararı ile 16 Hâkim bir gecede emekli edildi. Bunlardan üçü Yargıtay üyesiydi. Hâlbuki altı ay önce Menderes, bu tür tasfiyeleri kınamış, bu tür tasfiyelerden vazgeçileceğini açıklamıştı. CHP, zoraki emekli edilenler için Meclis araştırması istedi. Ankara Barosu da bir toplantı düzenlemek istedi ancak hükümet bu toplantıyı yasakladı. 12 Haziran 1956’da 7 Hâkim daha emekli edildi. Bunlar arasında Yargıtay Başkanı, Yargıtay Daire Başkanları ve Cumhuriyet Başsavcısı da bulunuyordu. Karar tamamen siyasi ve keyfiydi.

“Basın Özgürlüğü” kavramı, Hükümet programı içerisinde önemli bir yer buluyordu. Gerçekten de bu yönde geçmişten kalan bazı olumsuz hükümler vardı. DP, bu hükümleri kaldırmadığı gibi, basına yeni kısıtlamalar, engeller getirdi. 6732 ve 6733 sayılı kanunlarla basın daha da ağır baskı altına alındı. Gazeteci, tutuklama ve hapisleri olağanlaştı ve çoğaldı.

Üniversiteler de nasibini aldı. Rektör Feyzioğlu’nun, Üniversite açılışında öğrencilere yaptığı ders yılı açılış konuşmasını iktidar affetmedi, Feyzioğlu’nu Bakanlık emrine aldı. Bunu gören birçok üniversite hocası görevlerinden istifa ettiler. Üniversiteler huzursuzdu.

Demokrat iktidar, sendikalara da taarruza geçti. 20 Nisan 1957’de İşçi Sendikaları Konfederasyonu kapatıldı. Ankara, İstanbul gibi şehirlerde bulunan 5 Sendika Birliği de aynı akıbete uğradı.

27 Haziran 1956’da bir kanunla Siyasi Partilerin seçim propagandası hariç açık hava toplantıları yapması yasaklandı. Kanunun 13’üncü maddesi, suç sayılan toplantının dağıtılması için “Hedef göstermeksizin ateş açma yetkisi” veriyordu. Kapalı toplantı izni, en büyük Mülki Amirin iznine bağlandı.

Temmuz 1956’de CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in Karadeniz gezisi önlendi. Gülek’in, Rize’de bazı partililerin elini sıkması suç sayıldı, 6 aya mahkûm edildi.

7 Ağustos 1956’da Hürriyet Partisi Başkanı ve il başkanlarının Anıtkabir’e çiçek koyması ve aynı gece Parti Başkanının evinde vereceği ziyafet Vali tarafından yasaklandı.

Başka partiye oy verdi diye Kırşehir kaza yapıldı, daha sonra 12 Haziran 1957’de tekrar il yapıldı.

27 Aralık 1957, Meclis iç tüzüğü iktidar tarafından değiştirildi. Milletvekilleri tarafından Bakanlara sözlü sorulara Bakanların cevap verme zorunluluğu kaldırıldı. Kürsüde konuşulan sözlerden beğenilmeyenlerin tutanaklardan çıkarılabilmesine olanak sağlandı. Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması bahsinde yeni düzenlemeler getirildi. Meclis Başkanına bir milletvekilini Meclis’ten çıkarma hakkı, 3 oturumdan 12 oturuma çıkarıldı. İnönü’ye bu düzenleme sonrası 12 oturum uzaklaştırma cezası verildi.

4 Ağustos 1958’de devalüasyon yapıldı. Ekonomi tepe taklak oldu.

Kasım 1958… Halk Partisi, Hürriyet Partisi ve diğer Meclis Grupları ile işbirliği teşebbüsüne girişti. Seçimlerde birlikte hareket edilecekti. Fakat Menderes, bu Birliği “Haçlılar Cephesi- Ehlisalip” olarak vasıflandırdı. Bunu engellemek üzere kanuni engellemelere başvurdu. Muhalefetin bu güç birliğine karşı bir “Vatan Cephesi” kurdu. Yaygın bir propaganda başladı, Radyo Menderes’in elindeydi. Radyoda, gece gündüz “Vatan Cephesi”ne katıldıkları söylenen vatandaşların, ailelerinin sıra sıra isimleri yayınlandı.

İnönü’ye saldırı niteliğinde olaylar ardı ardına geldi. İnönü’nün Uşak gezisinde başına taş isabet etti, Manisa ve İzmir gezileri benzer kışkırtmalar altında yapıldı. İnönü’nün demeçlerinin yayımı yasaklandı, CHP İzmir İl Kongresi önlendi. 3 Mayıs 1959’da gazeteler protesto olarak yazısız bembeyaz çıktılar. İzmir dönüşü, eve giderken İstanbul Topkapı’da İnönü’nün arabası durduruldu, linç edilmek istendi. Zor kurtuldu.

3 Nisan 1960’ta, Kayseri Gezisinde İnönü’nün treni Vali tarafından Kayseri il sınırında durduruldu. İnönü direndi, Kayseri’ye girdi. Daha sonra Kayseri Yeşilhisar’da İnönü’nün arabasının önü Jandarmalar tarafından kesildi. İnönü barikatı arabasından inerek yaya olarak yardı. İnönü’yü burada durdurmayan subaylar, önce Ordudan istifa ettiler ve daha sonra haklarında dava açıldı ve tutuklandılar. Bu tutuklamaları protesto için 21 Mayıs 1960’da Harp Okulu öğrencileri ve subaylar Cumhurbaşkanlığı Köşküne yürüdüler…

27 Nisan 1960 Meclis Tahkikat Komisyonu kuruldu, komisyona olağanüstü antidemokratik yetkiler verildi. İnönü bu yasanın görüşmelerinde tarihe geçen şu konuşmayı yaptı: “ …Bu baskı rejimini kuranlar, bu tedbirlere teşebbüs edenler baskı tertipçileri zannediyorlar ki Türk Milleti Kore milleti kadar haysiyetli değildir… Artık sizi ben bile kurtaramam…”

28-29 Nisan 1960, Üniversite öğrencileri İstanbul, Beyazıt Meydanı’nda toplandılar, Öğrencilerin üzerine ateş açıldı…

28 Nisan 1960, olaylar üzerine Hükümet Sıkıyönetim ilan etti…

02 Mayıs 1960, İstanbul’da NATO Konseyi toplantısı öğrenci gösterilerinin gölgesi altında yapıldı. Öğrenciler, NATO Bakanlarının önüne İngilizce ve Fransızca “Kahrolsun Diktatörler” dövizleriyle çıktılar.

2-26 Mayıs 1960, genç subaylar ihtilale lider arayışını hızlandırdılar… Lider bulundu; Cemal Gürsel…

27 Mayıs 1960’a adım adım geliniyordu. İhtilalin ayak sesleri duyulur olmuştu…

Kaynaklar:

[1] İhtilalin Mantığı, Şevket Süreyya Aydemir

[2] 1789’dan Günümüze Türkiye’de Ordu ve Siyaset, William Hale

[3] “…Anayasa Mahkemesi 11 Ekim 1963 tarihli ve 963/124 sayılı kararla 14 Aralık 1953 tarihli ve 6195 sayılı kanunu iptal etti. Anayasa Mahkemesi yukarıdaki gerekçeli kararında Atatürk’ün vasiyetiyle CHP’ye bıraktığı malların CHP’den alınıp Hazine’ye devredilmesinin “mülkiyet haklarına”, “miras hukukuna” ve “anayasaya” aykırı olduğunu belirtmiştir…” Bkz. Atatürk’ün Vasiyeti ve İş Bankası’ndaki CHP Hisseleri, Sinan Meydan, Sözcü Gazetesi, 17 Şubat 2020…

DARBELER DOSYASI /// Ercan Caner : Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri


Ercan Caner : Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

24 Şubat 2020

RAND Raporu

Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

15 Temmuz 2016 günü, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalif bir grup, kısmen iyi planlanan, fakat acele uygulamaya koyulan; İstanbul ve Ankara’daki senkronize hava ve kara saldırılarının yanı sıra, sahil kenti Marmaris’te tatilde olan Erdoğan’ı yakalamak ve infaz etmek için bir komando baskınını da içeren bir darbe girişimi başlatmıştır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 24 Şubat 2020

RAND web sitesinde; Türkiye’nin Milliyetçi Rotası – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Sonuçları (Turkish Nationalist Course – Implications for the U.S.-Turkish Strategic Partnership and the U.S. Army) başlıklı 245 sayfalık bir rapor yayınlanmıştır.

Rapor: Stephen J. Flanagan, F. Stephen Larrabee, Anika Binnendijk, Katherine Costello, Shira Efron, James Hoobler, Magdalena Kirchner, Jeffrey Martini, Alireza Nader ve Peter A. Wilson tarafından kaleme alınmıştır.

RAND rapour; ABD Kara Kuvvetleri Genelkurmay Başkan Yardımcılığı Ofisi, G-3 (Harekât), G-5 (Sivil-Asker İşbirliği) ve G-7 (Eğitim ve Tatbikat) tarafından desteklenen; ‘‘Türkiye’nin Değişken Dinamikleri – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Sonuçları’’ başlıklı proje kapsamında yapılan araştırma ve analizlerin sonuçlarını ortaya koymaktadır. Projenin maksadı Türkiye’nin iç, dış ve savunma politikalarındaki eğilimleri analiz etmek ve ABD savunma stratejisi ve kuvvet planlaması açısından sonuçlarını değerlendirmektir.

Birleşik Devletler ve Türkiye arasındaki ortaklık, çeşitli meselelerde ABD ve Türk çıkarlarının bir zamanlar olduğu gibi örtüşmemesi ve bu meselelerin ele alınmasına yönelik politikalarda önemli görüş anlaşmazlıkların ortaya çıkması nedeniyle son yıllarda oldukça gerginleşmiştir.

Suriye ve Kürt meselesine yaklaşımdaki farklılıklar, Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerindeki gerginlikler, artan terörizm tehdidi ve Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türk siyasetindeki otoriter kayış hakkındaki ABD endişeleri bir araya gelerek, işbirliğinin sınırlanmasına ve karşılıklı güvenin altının oyulmasına neden olmuştur. İki ülke arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olan gerginliklerin önde gelenleri aşağıda sıralanmıştır:

  • Türk yetkililerin bir terör örgütü olduğunu ve Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimin arkasındaki isim olduğunu iddia ettikleri sürgündeki Sûfî İslami hareketin lideri olan Fethullah Gülen’in Birleşik Devletlerde kalmaya devam etmesi,
  • Ankara’nın Rus yapımı S-400 hava ve füze savunma sistemlerini satın alması,
  • Türkiye’nin Amerikan ve Avrupa ülke vatandaşlarını tartışmalı terör suçlamalarıyla tutuklaması ve
  • ABD’nin, Türk hükümetindeki üst düzey yetkililerle işbirliği yaparak, İran’a karşı yaptırımları delmek maksadıyla tasarlanan büyük bir kara para aklama planını düzenlemekle suçlanan bir altın tüccarını yargılamasıdır.

Türkiye’de, ikisi de Erdoğan ve diğer Türk liderlerin tahrik eden ifadeleri nedeniyle alevlenen, ABD’nin Türkiye’nin istikrar ve güvenliğine katkısı üzerinde derin şüpheler olduğundan, halk arasında Amerikan karşıtlığı giderek derinleşmiştir.

Raporun ana bulgular kısmında iki önemli tespit yer almaktadır:

  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’de demokrasi ve insan hakları geriye doğru gitmiştir. Anayasal ve yasal değişiklikler, hükümeti parlamenter sistemden güçlü bir icracı cumhurbaşkanlığına sahip otoriter bir devlete dönüştürmektedir.
  • Erdoğan politik gündemini geliştirmek maksadıyla milliyetçi, dini ve etnik gerginliklere oynamıştır, fakat birçok Türk insanının, demokrasinin aşınması, ekonomik belirsizlik ve Kürtlerle bir barış anlaşmasının yapılmaması nedeniyle derin endişeleri bulunmaktadır.

Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

15 Temmuz 2016 günü Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalif bir grup, kısmen iyi planlanmış, fakat acele uygulamaya koyulan; İstanbul ve Ankara’daki senkronize hava ve kara saldırılarının yanı sıra, sahil kenti Marmaris’te tatilde olan Erdoğan’ı yakalamak ve infaz etmek için bir komando baskınını da kapsayan bir darbe girişimi başlatmıştır.

Darbeciler ülkeyi bir ‘‘Yurtta Sulh Konseyi’’ ile yönetmeyi planlamıştır. Darbecilerin yönetimindeki hava araçları, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) binalarına saldırıp zarar verirken, İstanbul’daki kara unsurları da Boğaziçi köprüsünü kapatmış ve Erdoğan’ın çağrısıyla köprünün kapanmasını protesto etmeye gelen sivil halkın üzerine ateş açmıştır.

Boğaziçi Köprüsünde darbe girişiminin ertesi sabahı yaşananlar. Kaynak: Hürriyet.com.tr

En üst seviyedeki askeri liderlerin hükümete sadık kalma kararı ve AKP’nin toplumsal tabanının süratle harekete geçmesi, 100’ü darbeci olmak üzere 290 kadar insan hayatlarını kaybetse de diğer faktörlerle birlikte darbe girişiminin çabuk bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olmuştur. Başarısız askeri darbe girişiminde 1400’den fazla kişi de yaralanmıştır.

Önceki Makale MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ (MBK) KİMLERDEN VE NASIL OLUŞTU?

Soruşturmalar halen sürüyor olsa da darbe girişiminin aceleye getirilmesinin nedeni olarak; darbecilerin sürmekte olan bir casusluk davasıyla bağlantılı olarak, hükümetin Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki Gülencileri kitlesel tutuklama planından haberdar oldukları yönünde inandırıcı raporlar bulunmaktadır. Bu raporlar, Erdoğan’ın savcıların 01-04 Ağustos 2016 tarihleri arasında yapılacak olan Yüksek Askerî Şûra toplantısı öncesinde tutuklamaları gerçekleştirme planını ve muhtemelen YAŞ toplantısı esnasında kitlesel bir tasfiyenin başlatılmasını onayladığını göstermektedir.

Darbe girişimi, siyasete periyodik askeri müdahale günlerinin artık geride kaldığına inanan Türk halkında büyük bir şoka neden olmuştur ve Erdoğan ile AKP yönetimi için de bir sürpriz olduğu görülmektedir. Birçok Türk, bir önceki on yıl boyunca yapılan reformların, ordunun Türk siyasetine müdahalelerine karşı bir set oluşturduğuna inanmaktadır. Başarısız darbe girişiminden saatler sonra Erdoğan ve AKP liderleri, Gülen ve silahlı kuvvetler, emniyet güçleri ve kamu hizmetindeki Gülen hareketi takipçilerini darbeyi yönetmekle suçlamıştır.

2002 yılından beri Türk siyasetini yöneten AKP-Gülen ittifakı, Erdoğan’ın rakip bir güç merkezi haline gelmeye başlayan Gülen hareketini engellemek maksadıyla; 2011 Haziran milletvekili seçimlerinde düzinelerce Gülenciyi AKP seçim listelerine almayı reddetmesiyle başlamıştır. Giderek artan politika farklılıkları da mevcuttur. Gülen, hükümetin Oslo’da PKK ile yaptığı gizli görüşmelere ve İran ile ilişkileri normalleştirmeye yönelik çabalarına itiraz etmiştir. Gülen ayrıca, Erdoğan’ın Türk-İsrail Mavi Marmara krizi ve Gezi Parkı protestolarını ele alış biçimine de karşı çıkmıştır.

2002 yılının başlarında sızan bilgiler, Oslo görüşmelerinin illegal olarak kayıt altına alındığını ortaya çıkarmış ve Gülen hareketine bağlı savcılar, Erdoğan’ın yakın bir sır küpü olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan’ı görüşmelerdeki rolü nedeniyle sorgulamaya kalktıklarında, iki taraf arasında zaten gergin olan ilişkiler iyice kopma noktasına gelmiştir. Kasım 2013 ayında Erdoğan Gülenci eğitim merkezlerinin kapatılacağını açıkladığında ilişkiler kırılma noktasına gelmiştir. Tepki olarak yargı ve emniyet güçlerindeki Gülenciler AKP içinde, birkaç bakanın (sonradan istifa etmişlerdir) oğullarının da olduğu, geniş yolsuzluk iddialarıyla ilgili bir soruşturma başlatmıştır. İddialara göre; Recep Tayyip Erdoğan’ın oğulları Bilal ve Burak’ın iş faaliyetlerini kapsayan soruşturma ise engellenmiştir.

Bu olayın ardından Erdoğan açık bir şekilde; Gülen ve taraftarlarının paralel bir devlet yapılanması içinde olduklarını ilan etmiş ve başta yargı ve emniyet güçleri olmak üzere bu yapının üyeleri olduğu iddia edilenleri devlet kadrolarından uzaklaştırmıştır. Gülenci üniversiteye hazırlık okulları ile medya organlarını kapatmış ve Gülen taraftarlarının sahip oldukları şirketlere el koymuştur. Türkiye Milli Güvenlik Konseyi 26 Mayıs 2016 tarihinde Gülen hareketini terörist bir organizasyon olarak tanımlamış ve FETÖ olarak bilinen Fethullahçı Terör Organizasyonu olarak adlandırmıştır.

Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından ilan edilen sonrasında ve üç aylık sürelerle yedi kez uzatılan olağanüstü hal uygulaması süresince AKP hükümeti sivil toplum kuruluşlarını kapatmış, Gülen hareketi mensuplarının sistematik tasfiyelerle devlet kurumlarından uzaklaştırmasını hızlandırmıştır. Temmuz 2017 itibarıyla, Gülen hareketine bağlı 1.000 kadar şirketin 11 milyar ABD doları tutarındaki varlıklarına da el koyulmuştur.

Temmuz 2016 ve Ocak 2018 arasındaki dönemde, 150.000’den fazla insan işlerinden atılmıştır. 110.000 devlet memuru, askeri personel, üniversite öğretmenleri, devlet okullarındaki öğretmenler (Türk yetkililer bunlardan 40.000’nin görevlerine iade edildiğini iddia etmektedir) ve özel okullarda çalışma lisansları iptal edilen öğretmen bu rakama dâhildir.

En geniş çaplı tasfiyeler, Gülen taraftarlarının en çok zemin kazandığı bakanlıklarda yaşanmıştır; Milli Eğitim Bakanlığından çoğunluğu öğretmen olan 33.629 personel, Adalet Bakanlığından 6.168 devlet memuru ile 4.463 hâkim ve savcı, Emniyet Genel Müdürlüğünden 24.419, İçişleri Bakanlığından 5.210 ve Dışişleri Bakanlığından 813 personel görevlerinden uzaklaştırılmıştır.

Ocak 2018 itibarıyla 78.000’den fazla insan tutuklanmış, bunların arasından 54.000 kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış ve 24.600 kişi ise hâlâ tutuklu olarak yargılanmayı beklemektedir. Darbe girişimini takip eden yıl içinde Türk Adalet Bakanlığı 169.000’den fazla insanın yasal takibata tabi tutulduğunu açıklamıştır.

Dernekler, özel okullar, üniversiteler ve araştırma enstitüleri dâhil yaklaşık olarak 1.500 sivil toplum kuruluşu kapatılmıştır. 319’dan fazla gazeteci tutuklanmış ve bunlardan en az 150’si halen cezaevinde tutulmaktadır, 189 medya organı da kapatılmıştır.

Tasfiyeler, Gülen ile yıllarca aynı doğrultuda hareket eden AKP’nin üst basamaklarını tehdit etmeye devam etmektedir. Başlangıçta Gülen karşıtı tasfiyeler için kamuoyu desteği oldukça yüksektir. Bir kamuoyu anketine göre Türklerin %65’i Gülen’in darbenin arkasındaki isim olduğuna inanmaktadır. Türk Dışişleri Bakanlığındaki muhataplar dâhil Gülen ile dolaylı veya dolaysız bağlantısı olan kamu ve özel sektörden birçok insan daha hızlı terfi ettirilmiş ve kayırılıp kollanmıştır.

Birçok laik Türk, Ergenekon komplo davalarını yönetmede neden oldukları haksız kargaşa nedeniyle Gülencilere öfkelidir ve bu Türkler başarılı bir askeri darbenin, daha da fazla tasfiyelerin yapılacağı İslamcı bir devlet kurulmasına neden olabileceğinden korkmuştur. Darbe sonrası dönemde birçok Türk Erdoğan’ı, diğer şeylerin yanı sıra Alevi dini azınlığa karşı kitlesel şiddeti önleyen istikrarlı bir figür olarak görmüş ve birçok kişi de ekonominin dayanıklılığını kanıtlaması nedeniyle rahatlamıştır.

Önceki Makale Kıbrıs Meselesi

Tasfiyeler her türlü muhalefete giderek artan sistematik bir baskıya dönüşürken, halkın desteği de giderek azalmıştır. Olağanüstü hal idaresi altında iktidarın nasıl merkezileşme eğilimine girdiğini ve politik sistemi dönüştürmek başta olmak üzere, kendi iç gündemini kabul ettirmek isteyen AKP’li yetkililerin, darbe girişimini açıkça potansiyel rakiplerini ezmek maksadıyla kullandığını gören siyasi yelpazenin her kesiminden birçok Türk paniğe kapılmıştır.

Çevirenin Notları: Bu yazı, RAND Düşünce Kuruluşu tarafından kaleme alınan; Türkiye’nin Milliyetçi Rotası – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Çıkarımlar (Turkish Nationalist Course – Implications for the U.S.-Turkish Strategic Partnership and the U.S. Army) başlıklı raporun ‘‘The Gülen Movement and the Impact of the July 15, 2016, Coup Attempt – Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri’’ alt başlığının çevirisidir.

Raporun sonunda ‘‘Bu rapor RAND Corporation araştırma rapor serilerinden bir tanesidir. RAND raporları, kamu ve özel sektörlerin karşı karşıya kaldıkları sorunları ele alan araştırma bulguları ve hedef analizlerini ortaya koymaktadır. Bütün RAND raporları, araştırma kalitesi ve tarafsızlığı açılarından yüksek bir standart yakalamak maksadıyla titiz bir incelemeye tabi tutulurlar’’ ifadeleri yer almaktadır.

Sun Savunma Net, Türk kamuoyunda tartışılan raporun bazı bölümlerini çevirerek sayın okurlara sunmaktadır. Sun Savunma Net sitesinde rapordan çevirilerin yer aldığı; ‘‘Sivil-Asker İlişkileri ve Askeri Kabiliyetler’’, ‘‘İç Kutuplaşma, Milliyetçilik ve Otoriter İktidar’’, ‘‘AKP ve Yeni Türkiye’’, ‘‘Orta Doğu İhtirasları’’, ‘‘Kıbrıs Meselesi’’ ve ‘‘Sıfır Sorundan Değerli Yalnızlığa’’ başlıklı yazıları da okuyabilirsiniz.

Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve raporda ifade edilen görüşler yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin ifade edilen ve ileri sürülen görüş ve iddiaları paylaştığı anlamına gelmemektedir. Raporun tamamına aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

DARBELER DOSYASI /// Ercan Caner : BAŞARISIZ DARBEDEN BİR YIL SONRA TÜRKİYE


Ercan Caner : BAŞARISIZ DARBEDEN BİR YIL SONRA TÜRKİYE

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

17 Temmuz 2017

BAŞARISIZ DARBEDEN BİR YIL SONRA TÜRKİYE

Yazar: MARC PIERINI, Carnegie Europe, 11 Temmuz, 2017

Çeviren: ERCAN CANER, Sun Savunma Net, 17 Temmuz 2017

Darbe girişiminden on iki ay sonra Ankara, önemli halk muhalefetine rağmen, topluma dini ve muhafazakâr bir gündem dayatma yönünde sağlam adımlarla ilerliyor.

15 Temmuz 2016 gecesi kanlı bir askeri darbe girişimi Türkiye’yi derinden sarsmıştır. Başarısız darbe girişiminden bir yıl sonra ülke hala, bu sarsıcı şokun ve sonrasında hükümet tarafından uygulanan geniş tasfiye hareketinin etkisi altında bulunmaktadır. İçte ve dışta Türkiye, bir yıl öncesine nazaran çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Daha da önemlisi; başarısız darbe girişimi, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, siyasi hayatta muhalefet ve müzakereyi ortadan kaldırırken, dini ve muhafazakâr ajandalarını, halkın büyük muhalefetine rağmen uygulama fırsatı vermiştir.

İçteki gelişmeler açısından bakıldığında, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesinin geleceği hiç te parlak görünmemektedir. Ordu personeli, emniyet güçleri, hâkimler ve akademisyenler dâhil, yaklaşık olarak 140.000 devlet memuru işlerinden uzaklaştırılmış ve aralarında birçok gazeteci, aydın, insan hakları savunucusu ve iş adamlarının da bulunduğu 50.000’den fazla insan cezaevlerine atılmıştır. 2.000’den fazla okul ve üniversite kapatılmıştır. Medya susturulmuş durumdadır. Birçok şirkete el koyulmuş ve varlıkları devlete aktarılmıştır.

Hükümet, başlangıçta darbeyi tamamen ABD’de sürgünde olan imam Fethullah Gülen hareketinin üzerine yıkmıştır. Fakat şimdi darbenin suçunu, Türkiye’de hüküm süren olağanüstü yönetim altında, her ne kadar aralarında yapısal bağlantı kurmak zor olsa da terörist olarak nitelendirilen Gülenciler, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve İslami Devlet terör örgütü (IŞİD) üstüne yıkma eğilimi ortaya çıkmış durumdadır.

Her ne kadar, başlangıçta bizzat hükümetin kendisi tarafından bulundukları yerlere yerleştirilseler de devlet yapısını gizli bir örgütten temizlemeyi hedefleyen tasfiyelerin doğası göz önüne alındığında, böylesine kapsamlı bir tasfiye hareketinin nereye kadar uzanabileceği hakkında ölçülebilir bir nihai sonuç bulunmamaktadır. Olağanüstü hâl idaresi altında neredeyse her şey vatan hainliği veya terörizm olarak nitelendirilebilmektedir.

Bütün bunlara ilave olarak, Ankara’nın bütün Kürt kentlerini tahrip etmeyi ve Halkın Demokrasi Partisi (HDP) mensubu olan demokratik yollardan seçilmiş parlamenterleri hapsetmeyi içeren Kürtlere karşı kullandığı kuvvet stratejisi, gelecek nesiller açısından bakıldığında, daha fazla nefret tohumları ekmektedir. Önceki AKP hükümeti ise aksine Kürt liderleri ile bir Barış Süreci başlatmıştır.

Batı standartlarına göre, Türk demokrasisi paramparça olmuş durumdadır ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Anayasa Mahkemesi ve parlamento (TBMM) gibi birçok demokratik kurumun, kendi normal görevlerini yapmalarına son verilmiştir. Bu konuda ilginç bir gösterge, 9 Haziran 2017 günü ana muhalefet partisi başkanı tarafından başlatılan barışçıl Ankara-İstanbul ADALET yürüyüşünün etkileri olacaktır. Adalet yürüyüşü, yumuşak muhalefeti dahi terörizm olarak gören, iktidardaki partinin stratejisine, çok nadir görünen bir örnek olarak parlamento dışında şiddet içermeyen bir şekilde kafa tutmadır.

Uluslararası arenada ise, Ankara’nın darbe sonrası politikaları Türkiye’yi geleneksel müttefikleri olan ABD’den; Suriye savaşındaki ABD stratejisine karşı çıkması, Avrupa Birliğinden; onu hayali bir düşman olarak kullanması, Almanya’dan; bir dizi anlaşmazlıkları ateşlemesi ve Suudi Arabistan ile Mısır’dan; son diplomatik krizde Katar’ı desteklemesi nedeniyle uzaklaştırmıştır. Zayıflayan Ankara karşısında, çok avantajlı bir durumda olan Rusya ile ilişkiler dahi eşit bir ortaklıktan çok uzaktadır.

Halen Türkiye’nin en önemli meselelerinden bir tanesi de Suriye’deki askeri operasyonlarının sürmesi ve olası genişlemesidir. Rusya tarafından liderlik edilen Astana barış görüşmelerinde tam üye olarak kalma yönünde istekli görünen Türkiye, Suriyeli Kürt kuvvetlere karşı, özellikle Türk sınırı güneyinde yer alan Kürt bölgelerinin birleşmemesi maksadıyla, ABD ve Rusya’nın Suriyeli Kürtlere özerklik için destek verdiği bir ortamda, kendi hedeflerini gerçekleştirmek için çaba sarf etmektedir. Ankara’nın, operasyonlarını kuzey Suriye’deki Kürt kuvvetleri üzerinde genişletmeye karar vermesi durumunda, bölgede durum çok daha karmaşık bir hale gelebilir.

Genel olarak bakıldığında, Türkiye şu anda içte ve dışta bir kriz içindedir. Fakat göze görünenden çok daha büyük krizler kapıdadır.

Darbe sonrası uygulanan düzeltici tedbirler ve tek-adam yönetiminin arkasında, aslında AKP’nin bütün Türk toplumuna dayatmak istediği tutucu sosyal reformlar yatmaktadır. AKP hükümetinin iktidara geldiği Kasım 2002 ile Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiği Ağustos 2014 tarihleri arasında geçen yaklaşık 12 yıllık zaman diliminde, Türkiye’de yönetim, laiklik ve muhafazakârlık arasında temelde eşit olarak ikiye bölünmüş bir topluma, hiç bu kadar geniş kapsamlı dini-muhafazakâr normları dayatma fırsatı yakalayamamıştır.

Haziran 2015 milletvekili seçimleri, AKP’nin 2002 yılından beri elinde tuttuğu parlamentodaki çoğunluğunu kaybetmesi ile sonuçlanmış ve toplumdaki bu denk bölünmeyi açık ve net bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Fakat bir arada yaşama yönünde ilerlemek ve çaba göstermek yerine, AKP yönetimi bu politik gerçeği reddetmeyi seçmiş ve koalisyon hükümeti kurma görüşmelerini sonlandırmıştır. Sonrasında da olağanüstü hâl ve Nisan 2017 anayasa referandumunu, laiklik yanlılarının karşı çıktığı radikal değişiklikleri, toplumun tamamına dayatmak maksadıyla kullanmıştır.

Türk yönetimi, dini okullardan mezun olanların askeri okullara girmesine müsaade ederek, kamu okullarının hepsine mescit inşa ederek, AB ile bir eğitim iş birliği programını askıya alarak ve sonrasında Darwin’in öğretilerini müfredattan çıkararak, Türkçe lisanını yabancı kelimelerden temizleyerek ve Türk devlet televizyonunu Euronews Konsorsiyumundan çıkararak, Türkiye’ye merkezci-dini-muhafazakâr bir gündem dayatmaktadır. Bütün bu hamleler, çağdaş Türkiye tarihinde çok büyük bir tektonik kayma anlamına gelmektedir.

Bununla beraber, toplumsal meseleler, birlikte yaşama ve adalet konularında Türk toplumu, AKP yönetiminin düşündüğünden çok daha kararlı ve dayanıklıdır. Türk toplumunun otokratik liderliğe karşı çıkması, terörist organizasyonlar veya yabancı hükümetlerden ziyade, birçok laik ve önemli sayıda muhafazakârda kök salmış durumdaki açık muhalefetten kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerden ötürü, kontrol mekanizması ve denge unsurlarının olmadığı bir tek-adam yönetimi gerçekten riskli bir plandır.

Bu strateji gelecekte çok daha tehlikeli bir hale gelecektir, bunun nedeni ise mevcut trendler ile Türkiye’nin ana müttefikleri ve ekonomik ortaklarından giderek daha da uzaklaşacak olmasıdır. Hem Avrupa Birliği hem de NATO, anayasa ve askeri meselelerle ilgili son zamanlarda Türk yöneticiler tarafından ilan edilen siyasi tercihlerin sürdürebilirliği hakkında ciddi kaygılar içindedir. İlave olarak Avrupa Birliği liderleri, Türkiye cumhurbaşkanının basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü hakkındaki görüşlerinden şaşkına dönmüş bir durumdadırlar.

Bütün bunlara rağmen, Türk cumhurbaşkanının içteki politik pozisyonu, son zamanlarda yapılan seçimlerde daha düşük performans gösterse de son 14 yıldaki başarılı ekonomi politikası nedeniyle hala sağlamlığını korumaktadır. Ülkenin genel ekonomik dönüşümü hala etkileyiciliğini korumakta ve iktidardaki parti açısından en iyi politik garanti olmaya devam etmektedir

Türkiye, geçmişte sık sık etnik şiddet, dini gerilimler ve politik anlaşmazlıklar ile mücadele etmiştir. Bu kez tehlikeli olan ise; ülke içinde siyasi üstünlüğü sürdürmek için gereken çabaların, Türk liderleri tehlikeli iç tercihler ve dış maceralara zorluyor olmasıdır. Birçok yönden, 15 Temmuz 2016 tarihinden bu güne kadar geçen sürede Ankara’nın verdiği siyasi kararlar, Türkiye’yi başarısız darbeden çok daha fazla tehlike içine sokmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar Marc Pierini ve Carneige Europe’un görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilmesi Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişilebilir.

LİNK : http://carnegieeurope.eu/strategiceurope/71486