DARBELER DOSYASI /// Ercan Caner : BAŞARISIZ DARBEDEN BİR YIL SONRA TÜRKİYE


Ercan Caner : BAŞARISIZ DARBEDEN BİR YIL SONRA TÜRKİYE

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

17 Temmuz 2017

BAŞARISIZ DARBEDEN BİR YIL SONRA TÜRKİYE

Yazar: MARC PIERINI, Carnegie Europe, 11 Temmuz, 2017

Çeviren: ERCAN CANER, Sun Savunma Net, 17 Temmuz 2017

Darbe girişiminden on iki ay sonra Ankara, önemli halk muhalefetine rağmen, topluma dini ve muhafazakâr bir gündem dayatma yönünde sağlam adımlarla ilerliyor.

15 Temmuz 2016 gecesi kanlı bir askeri darbe girişimi Türkiye’yi derinden sarsmıştır. Başarısız darbe girişiminden bir yıl sonra ülke hala, bu sarsıcı şokun ve sonrasında hükümet tarafından uygulanan geniş tasfiye hareketinin etkisi altında bulunmaktadır. İçte ve dışta Türkiye, bir yıl öncesine nazaran çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Daha da önemlisi; başarısız darbe girişimi, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, siyasi hayatta muhalefet ve müzakereyi ortadan kaldırırken, dini ve muhafazakâr ajandalarını, halkın büyük muhalefetine rağmen uygulama fırsatı vermiştir.

İçteki gelişmeler açısından bakıldığında, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesinin geleceği hiç te parlak görünmemektedir. Ordu personeli, emniyet güçleri, hâkimler ve akademisyenler dâhil, yaklaşık olarak 140.000 devlet memuru işlerinden uzaklaştırılmış ve aralarında birçok gazeteci, aydın, insan hakları savunucusu ve iş adamlarının da bulunduğu 50.000’den fazla insan cezaevlerine atılmıştır. 2.000’den fazla okul ve üniversite kapatılmıştır. Medya susturulmuş durumdadır. Birçok şirkete el koyulmuş ve varlıkları devlete aktarılmıştır.

Hükümet, başlangıçta darbeyi tamamen ABD’de sürgünde olan imam Fethullah Gülen hareketinin üzerine yıkmıştır. Fakat şimdi darbenin suçunu, Türkiye’de hüküm süren olağanüstü yönetim altında, her ne kadar aralarında yapısal bağlantı kurmak zor olsa da terörist olarak nitelendirilen Gülenciler, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve İslami Devlet terör örgütü (IŞİD) üstüne yıkma eğilimi ortaya çıkmış durumdadır.

Her ne kadar, başlangıçta bizzat hükümetin kendisi tarafından bulundukları yerlere yerleştirilseler de devlet yapısını gizli bir örgütten temizlemeyi hedefleyen tasfiyelerin doğası göz önüne alındığında, böylesine kapsamlı bir tasfiye hareketinin nereye kadar uzanabileceği hakkında ölçülebilir bir nihai sonuç bulunmamaktadır. Olağanüstü hâl idaresi altında neredeyse her şey vatan hainliği veya terörizm olarak nitelendirilebilmektedir.

Bütün bunlara ilave olarak, Ankara’nın bütün Kürt kentlerini tahrip etmeyi ve Halkın Demokrasi Partisi (HDP) mensubu olan demokratik yollardan seçilmiş parlamenterleri hapsetmeyi içeren Kürtlere karşı kullandığı kuvvet stratejisi, gelecek nesiller açısından bakıldığında, daha fazla nefret tohumları ekmektedir. Önceki AKP hükümeti ise aksine Kürt liderleri ile bir Barış Süreci başlatmıştır.

Batı standartlarına göre, Türk demokrasisi paramparça olmuş durumdadır ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Anayasa Mahkemesi ve parlamento (TBMM) gibi birçok demokratik kurumun, kendi normal görevlerini yapmalarına son verilmiştir. Bu konuda ilginç bir gösterge, 9 Haziran 2017 günü ana muhalefet partisi başkanı tarafından başlatılan barışçıl Ankara-İstanbul ADALET yürüyüşünün etkileri olacaktır. Adalet yürüyüşü, yumuşak muhalefeti dahi terörizm olarak gören, iktidardaki partinin stratejisine, çok nadir görünen bir örnek olarak parlamento dışında şiddet içermeyen bir şekilde kafa tutmadır.

Uluslararası arenada ise, Ankara’nın darbe sonrası politikaları Türkiye’yi geleneksel müttefikleri olan ABD’den; Suriye savaşındaki ABD stratejisine karşı çıkması, Avrupa Birliğinden; onu hayali bir düşman olarak kullanması, Almanya’dan; bir dizi anlaşmazlıkları ateşlemesi ve Suudi Arabistan ile Mısır’dan; son diplomatik krizde Katar’ı desteklemesi nedeniyle uzaklaştırmıştır. Zayıflayan Ankara karşısında, çok avantajlı bir durumda olan Rusya ile ilişkiler dahi eşit bir ortaklıktan çok uzaktadır.

Halen Türkiye’nin en önemli meselelerinden bir tanesi de Suriye’deki askeri operasyonlarının sürmesi ve olası genişlemesidir. Rusya tarafından liderlik edilen Astana barış görüşmelerinde tam üye olarak kalma yönünde istekli görünen Türkiye, Suriyeli Kürt kuvvetlere karşı, özellikle Türk sınırı güneyinde yer alan Kürt bölgelerinin birleşmemesi maksadıyla, ABD ve Rusya’nın Suriyeli Kürtlere özerklik için destek verdiği bir ortamda, kendi hedeflerini gerçekleştirmek için çaba sarf etmektedir. Ankara’nın, operasyonlarını kuzey Suriye’deki Kürt kuvvetleri üzerinde genişletmeye karar vermesi durumunda, bölgede durum çok daha karmaşık bir hale gelebilir.

Genel olarak bakıldığında, Türkiye şu anda içte ve dışta bir kriz içindedir. Fakat göze görünenden çok daha büyük krizler kapıdadır.

Darbe sonrası uygulanan düzeltici tedbirler ve tek-adam yönetiminin arkasında, aslında AKP’nin bütün Türk toplumuna dayatmak istediği tutucu sosyal reformlar yatmaktadır. AKP hükümetinin iktidara geldiği Kasım 2002 ile Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiği Ağustos 2014 tarihleri arasında geçen yaklaşık 12 yıllık zaman diliminde, Türkiye’de yönetim, laiklik ve muhafazakârlık arasında temelde eşit olarak ikiye bölünmüş bir topluma, hiç bu kadar geniş kapsamlı dini-muhafazakâr normları dayatma fırsatı yakalayamamıştır.

Haziran 2015 milletvekili seçimleri, AKP’nin 2002 yılından beri elinde tuttuğu parlamentodaki çoğunluğunu kaybetmesi ile sonuçlanmış ve toplumdaki bu denk bölünmeyi açık ve net bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Fakat bir arada yaşama yönünde ilerlemek ve çaba göstermek yerine, AKP yönetimi bu politik gerçeği reddetmeyi seçmiş ve koalisyon hükümeti kurma görüşmelerini sonlandırmıştır. Sonrasında da olağanüstü hâl ve Nisan 2017 anayasa referandumunu, laiklik yanlılarının karşı çıktığı radikal değişiklikleri, toplumun tamamına dayatmak maksadıyla kullanmıştır.

Türk yönetimi, dini okullardan mezun olanların askeri okullara girmesine müsaade ederek, kamu okullarının hepsine mescit inşa ederek, AB ile bir eğitim iş birliği programını askıya alarak ve sonrasında Darwin’in öğretilerini müfredattan çıkararak, Türkçe lisanını yabancı kelimelerden temizleyerek ve Türk devlet televizyonunu Euronews Konsorsiyumundan çıkararak, Türkiye’ye merkezci-dini-muhafazakâr bir gündem dayatmaktadır. Bütün bu hamleler, çağdaş Türkiye tarihinde çok büyük bir tektonik kayma anlamına gelmektedir.

Bununla beraber, toplumsal meseleler, birlikte yaşama ve adalet konularında Türk toplumu, AKP yönetiminin düşündüğünden çok daha kararlı ve dayanıklıdır. Türk toplumunun otokratik liderliğe karşı çıkması, terörist organizasyonlar veya yabancı hükümetlerden ziyade, birçok laik ve önemli sayıda muhafazakârda kök salmış durumdaki açık muhalefetten kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerden ötürü, kontrol mekanizması ve denge unsurlarının olmadığı bir tek-adam yönetimi gerçekten riskli bir plandır.

Bu strateji gelecekte çok daha tehlikeli bir hale gelecektir, bunun nedeni ise mevcut trendler ile Türkiye’nin ana müttefikleri ve ekonomik ortaklarından giderek daha da uzaklaşacak olmasıdır. Hem Avrupa Birliği hem de NATO, anayasa ve askeri meselelerle ilgili son zamanlarda Türk yöneticiler tarafından ilan edilen siyasi tercihlerin sürdürebilirliği hakkında ciddi kaygılar içindedir. İlave olarak Avrupa Birliği liderleri, Türkiye cumhurbaşkanının basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü hakkındaki görüşlerinden şaşkına dönmüş bir durumdadırlar.

Bütün bunlara rağmen, Türk cumhurbaşkanının içteki politik pozisyonu, son zamanlarda yapılan seçimlerde daha düşük performans gösterse de son 14 yıldaki başarılı ekonomi politikası nedeniyle hala sağlamlığını korumaktadır. Ülkenin genel ekonomik dönüşümü hala etkileyiciliğini korumakta ve iktidardaki parti açısından en iyi politik garanti olmaya devam etmektedir

Türkiye, geçmişte sık sık etnik şiddet, dini gerilimler ve politik anlaşmazlıklar ile mücadele etmiştir. Bu kez tehlikeli olan ise; ülke içinde siyasi üstünlüğü sürdürmek için gereken çabaların, Türk liderleri tehlikeli iç tercihler ve dış maceralara zorluyor olmasıdır. Birçok yönden, 15 Temmuz 2016 tarihinden bu güne kadar geçen sürede Ankara’nın verdiği siyasi kararlar, Türkiye’yi başarısız darbeden çok daha fazla tehlike içine sokmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar Marc Pierini ve Carneige Europe’un görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilmesi Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişilebilir.

LİNK : http://carnegieeurope.eu/strategiceurope/71486

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Kozmik oda kumpasçısı darbeyi 6 ay önce yazmış !!!


Kozmik oda kumpasçısı darbeyi 6 ay önce yazmış !!!

Kozmik oda savcılarıyla irtibatlı olduğu tespit edilen ‘mahrem imam’ Özgüzel’in 53 binden fazla ByLock’a girdiği tespit edildi. Özgüzel’in 15 Temmuz’dan 6 ay önce ‘darbe olacak’ diye yazdığı da ortaya çıktı.

VERYANSIN TV

FETÖ’nün kumpas dönemindeki en kritik ataklarından biri “Kozmik Oda” ihanetiydi. 19 Aralık 2009 günü eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç hakkında suikast iddialarının medyaya servis edilmesiyle başladı.

FETÖ, suikast iddiasıyla Ankara’daki Özel Harp Dairesi’ne bağlı “Kozmik Oda”ya girdi ve 20 gün boyunca arama yaptı. Devletin savaş planlarına ilişkin devlet sırrı niteliğindeki veriler FETÖ’nün eline geçti. Ülkenin milli menfaatleri ve güvenliği tehlike altına girdi. Kumpas döneminin bitmesiyle “Kozmik Oda” olayı yargıya taşındı.

Ancak bugünlere gelindiğinde ‘Kozmik Oda’ soruşturmasında, TSK personeline FETÖ üyelerince kumpas kurulduğu gerekçesiyle 101 kişinin yargılandığı davada tutuklu sanık sayısı 3’e inmişti.

Devam eden davayla ilgili yeni bilgiler ortaya çıktı.

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) kumpası olduğu belirlenen kozmik oda soruşturmasının savcısı Mustafa Bilgili ve İzmir askeri casusluk davasının savcısı Zafer Kılınç ile irtibatlı olduğu belirtilen “mahrem imam” Levent Özgüzel’in, 53 binden fazla kez ByLock sunucularına bağlandığı ortaya çıktı.

Ankara 15. Ağır Ceza Mahkemesi, “FETÖ üyeliği” suçundan 11 yıl 6 ay 22 gün hapse çarptırılan Levent Özgüzel’e verilen cezanın gerekçesini açıkladı.

Sanık Özgüzel’in geçmişte örgüt içinde “askeri öğrencilerden sorumlu doktorluk”, “ser-gözcülük”, “eğitim alanında ortaokul, üniversite eyalet imamlığı” yaptığı, son olarak da yargı yapılanması içinde “üst düzey görev aldığı” anlatıldı.

FETÖ’nün kriptolu haberleşme programı ByLock’u kullandığı belirtilen Özgüzel’in, program üzerinden FETÖ’cü hakim/savcılarla ve örgüt içindeki diğer mahrem imamlarla irtibatlı olduğu bildirildi.

Gerekçeli kararda şu tespitler yer aldı:

“(Özgüzel’in) Örgüt mensubu hakim/savcıların saklanması için yer ayarladığı, gaybubet olarak adlandırılan evlerden sorumlu olduğu, örgüt mensuplarının yurt dışına kaçış eylemlerini organize ettiği, gizli soruşturma bilgilerini sızdırdığı ve bu sızdırılmaya aracılık ettiği anlaşılmıştır.”

BYLOCK’A 53 BİNDEN FAZLA BAĞLANTI

ByLock kullanıcısı olduğu tespit edilen sanık Özgüzel’in, programa 53 binden fazla kez bağlandığı gerekçeli kararda yer aldı.

Buna göre, Özgüzel, sonu “02” ile biten GSM hattından 11 Ağustos 2014’ten itibaren ByLock sunucularıyla toplam 53 bin 792 kez bağlantı kurdu.

ByLock kullanımına ilişkin hazırlanan raporda Özgüzel’in, FETÖ’nün darbe girişimini 6 ay öncesinden bildiği, 28 Ocak 2016’da ByLock üzerinden, “Abi demiş ki ‘Ben askerler ile konuştum, biz darbe yapacağız, ortamın biraz daha hazır olması gerek. Bana söz verdiler’ demiş” ifadelerinin yer aldığı darbeye ilişkin mesaj gönderdiği tespit edildi.

KUMPAS HAKİMLERİ VE SAVCILARINI SAKLAMIŞ

Mahkemenin gerekçeli kararında, örgütün yargı yapılanmasında yer aldığı belirtilen “mahrem imam” Özgüzel’in, FETÖ’nün kumpas soruşturmaları ve davalarında görev alan örgüt üyesi hakim savcılarla irtibatlı olduğu ifade edildi.

Özgüzel’in irtibatlı olduğu belirtilen isimler arasında MİT tırları soruşturmasında görevli eski Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısı Yaşar Kavalcıoğlu, kozmik oda savcısı Mustafa Bilgili ile hakimleri Halil İbrahim Kütük, Nihal Uslu, İzmir askeri casusluk davasının savcısı Zafer Kılınç ve Danıştay tetkik hakimi Remzi Şahin’in bulunduğu kaydedildi.

Özgüzel’in söz konusu isimlerin “gaybubet evi” adı verilen evlerde saklanması, yurt dışına kaçış süreçlerinin organizesi ve takibini yaptığı bildirildi.

ALT SINIRDAN UZAKLAŞILARAK CEZA VERİLDİ

Özgüzel’in savunmasında adı geçen hakim ve savcıları tanımadığını, ByLock’u kullanmadığını iddia ettiği ancak toplanan deliller kapsamında sanığın “FETÖ üyeliği” suçunu işlediğinin sabit olduğu belirtildi.

Bu doğrultuda, atılı suçun ceza alt sınırından uzaklaşılarak sanık Özgüzel’e 11 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası verildiği kaydedildi.

KOMPLO TEORİLERİ /// ZİZEK : KORONAVİRÜSÜ KAPİTALİZME ‘KİLL BİLL -VARİ’ BİR DARBEDİR KOMÜNİZMİN YENİDEN İCAT EDİLMESİNE YOL AÇABİLİR


ZİZEK : KORONAVİRÜSÜ KAPİTALİZME ‘KİLL BİLL-VARİ’ BİR DARBEDİR KOMÜNİZMİN YENİDEN İCAT EDİLMESİNE YOL AÇABİLİR

12 Mart 2020

Yıllar önce Fredric Jameson kozmik felaket filmlerinin (dünyada yaşamı tehdit eden bir asteroit ya da insanlığı yok eden bir virüs gibi) ütopyacı potansiyeline dikkat çekmişti. Bu gibi küresel tehditler küresel bir dayanışmanın oluşmasına vesile olur küçük farklılıklarımız manasızlaşır hepimiz bir çözüm bulmak için birlikte çalışırız; şimdi gerçek hayatta da işte bu noktadayız

Zizek: Koronavirüsü kapitalizme ‘Kill Bill-vari’ bir darbedir komünizmin yeniden icat edilmesine yol açabilir

Slavoj Zizek’in RT’ye yazdığı “Koronavirüsü kapitalizme ‘Kill Bill-vari’ bir darbedir komünizmin yeniden icat edilmesine yol açabilir” başlıklı yazısının Türkçesi Öznur Karakaş ve Koray Kırmızısakal’ın çevirisiyle terrabayt.com’da yayımlandı.

Zizek’in yazısı:

Yayılmakta olan koronavirüs salgını aynı zamanda toplumda patlamaya hazır muazzam ideolojik virüsleri de tetikledi: sahte haberler paranoyak komplo teorileri ırkçılık patlamaları.

Karantinaya dönük makul tıbbi ihtiyaç sınırları temizlemeye ve kimliğimizi tehdit eden düşmanları karantinaya almaya dönük ideolojik baskı olarak bizlere geri döndü.

Belki başka –ve çok daha faydalı – bir ideolojik virüsün yayılıp bize bulaşacağını umut edebiliriz: alternatif bir toplum düşü virüsü küresel dayanışma ve yardımlaşma biçimleriyle kendisini gerçekleştirecek olan ulus-devletin ötesinde bir toplum virüsü.

Nasıl ki (Gorbaçov’un bizzat itiraf ettiği gibi) Çernobil felaketi Sovyet komünizminin sonunu getiren olayları başlatmıştı koronavirüsünün de Çin’deki komünist yönetimi bitireceği spekülasyonu bugün sık sık dillendiriliyor. Fakat burada bir paradoks var: koronavirüsü aynı zamanda bizi topluma ve bilime güven temelli bir komünizmi yeniden icat etmeye mecbur bırakacaktır.

Quentin Tarantino’nun Kill Bill 2 filminin son sahnesinde Beatrix kötü Bill’i etkisiz hale getirir ve dövüş sanatlarındaki en ölümcül darbe olan “Beş Noktadan Kalbi Patlatma Teknik”ini uygular. Bu hamle hedefin vücudunda beş ayrı basınç noktasına parmak uçlarıyla aynı anda bastırmaktan ibarettir. Hedef uzaklaşıp beş adım attığında kalbi patlar ve kişi yere kapaklanır.

Bu saldırı dövüş sanatları mitolojisinin bir parçasıdır ve gerçek yumruk yumruğa dövüşte mümkün değildir. Ama filme dönelim Beatrix vuruşu yaptıktan sonra Bill sakince onunla barışır ve beş adım atıp ölür…

Saldırıyı bu kadar harika yapan şey vurulma anıyla ölme anı arasında geçen zamandır: Sakince oturduğum sürece hoşça sohbet edebilirim fakat bu esnada yürümeye başladığım anda kalbimin patlayacağını ve öleceğimi bilirim.

Peki koronavirüs salgınının Çin’de komünist iktidarın sonunu getirebileceği spekülasyonunu yapanların düşünceleri de buna benzemiyor mu? Sanki ülkenin komünist rejimine bir tür toplumsal “Beş Noktadan Kalbi Patlatma Teknik”i uygulanmıştır da yetkililer oturabilir gözlem yapabilir ve karantina tedbirlerinin üzerinden geçebilir ama toplumsal düzende herhangi bir gerçek değişim (halka güvenmek gibi) rejimin çöküşüyle sonuçlanacaktır.

Mütevazı düşüncem çok daha radikal: koronavirüs salgını küresel kapitalist sisteme dönük “Beş Noktadan Kalbi Patlatma Teknik”i gibidir; şimdiye kadar yaşayageldiğimiz haliyle devam edemeyeceğimizi ve radikal bir değişimin gerekli olduğunu gösteren bir işarettir.

Acı gerçek felakete ihtiyacımız var

Yıllar önce Fredric Jameson kozmik felaket filmlerinin (dünyada yaşamı tehdit eden bir asteroit ya da insanlığı yok eden bir virüs gibi) ütopyacı potansiyeline dikkat çekmişti. Bu gibi küresel tehditler küresel bir dayanışmanın oluşmasına vesile olur küçük farklılıklarımız manasızlaşır hepimiz bir çözüm bulmak için birlikte çalışırız; şimdi gerçek hayatta da işte bu noktadayız. Mesele kendi davamıza hizmet ettiği müddetçe alabildiğine yayılmış ıstıraptan sadist bir şekilde keyif almak değil – tam tersine esas mesele yaşadığımız toplumun temel niteliklerini yeniden gözden geçirmek için bir felakete ihtiyaç duyuyor olduğumuz acı gerçeği üzerine düşünmektir.

Böylesi küresel bir koordinasyona bir ölçüde örnek teşkil edebilecek model Dünya Sağlık Örgütü’dür onlardan öyle bildik bürokratik gevelemeleri duymayız paniğe kapılmadan net ikazlarda bulunurlar. Böyle organizasyonlara daha fazla idari güç verilmelidir.

Bernie Sanders ABD’de genel sağlık hizmetlerini savunduğu için muhalifleri tarafından tiye alınıyor. Ancak koronavirüs salgınından aldığımız ders daha da fazlasına KÜRESEL bir sağlık hizmetleri ağı kurulmasına ihtiyacımız olduğunu öne sürmüyor mu?

İran Sağlık Bakanı Iraj Harirchi koronavirüsün yayılmasının o kadar da ciddi olmadığını kitlesel karantinaya ihtiyaç olmadığını ileri sürmek için düzenlediği basın toplantısının ertesi günü koronavirüsü kaptığını ve kendisini izole ettiğini bildirmek üzere kısa bir açıklama yaptı (zaten televizyon karşısına ilk çıktığında da halsizlik ve ateş gibi semptomlar gösteriyordu). Harirci şöyle devam etti: “Bu virüs demokratik zengin fakir devlet büyüğü sıradan vatandaş ayırmıyor. ”

Bunda haklıydı hepimiz aynı gemideyiz. Bundaki yüce ironiyi kaçırmamak elde değil hepimizi bir araya getiren ve küresel dayanışmaya iten şey kati bir şekilde günlük yaşamda ötekiyle yakın temastan kaçınmamızı hatta bizzat kendimizi izole etmemizi emreden şey aynı zamanda.

Üstelik tek uğraştığımız şey viral tehditler de değil; diğer felaketler de ufukta belirdi ya da çoktan yaşanmaya başlandı: kuraklık sıcak hava dalgaları çok büyük fırtınalar vs. Tüm bu olaylarda cevap paniğe kapılmak değil bir tür küresel koordinasyon oluşturmak için acilen canla başla çalışmak.

Yalnızca sanal gerçeklikte mi güvende olacağız?

Kurtulmamız gereken ilk yanılsamayı ABD Başkanı Donald Trump kısa süre önce gerçekleştirdiği Hindistan ziyareti esnasında formüle etti ve salgının hemen gerileyeceğini sadece zirve yapmasını beklememiz gerektiğini yaşamın sonra normale döneceğini söyledi.

Tüm bu kolaycı umutların karşısında kabul edilmesi gereken ilk şey tehdidin devam edeceği. Bu dalga gerilese bile yeni dalgalar belki daha tehlikeli biçimlerde geri gelecektir.

Bu yüzden viral salgınların diğer insanlarla ve kendi bedenlerimiz dahil etrafımızdaki nesnelerle olan en temel ilişkilerimizi etkilemesi beklenebilir; (görünmez) kirli olabilecek şeylere dokunmaktan kaçınmak gibi: tutamaklara dokunma klozete veya banklara oturma insanlarla kucaklaşma veya insanların elini sıkma. Spontane jestlerimiz karşısında bile belki ihtiyatlı olacağız: burnuna dokunma veya gözlerini ovuşturma.

Yani bizleri sadece devlet veya diğer kurumlar kontrol etmeyecek kendimizi kontrol etmeyi ve disipline sokmayı da öğrenmemiz lazım. Belki sadece sanal gerçek güvenli görülecek açık havada özgürce hareket etmek sadece ultra zenginlerin adalarında mümkün olacak.

Burada sanal gerçeklik ve internet düzeyinde bile son yıllarda “virüs” veya “viral” sözcüklerinin genellikle web-ortamına bulaşan yıkıcı güçleri (diyelim verilerimizi veya hard diskimizi mahvetme gücü) kendini gösterene kadar farkında bile olmadığımız dijital virüsleri ifade etmek için kullanıldığını anımsamamız gerek. Şu anda kavramın harfi harfine orijinal anlamına muazzam bir dönüş yapıldığını görüyoruz: viral enfeksiyon gerçek ve sanal her iki yönde de bir arada gidiyor.

Kısa süre önce yaptığı bir konuşmada Macaristan Başbakanı Viktor Orban şöyle dedi: “Liberal diye bir şey yok. Liberal diplomalı komünistten başka bir şey değildir”.

Ya aksi doğruysa? Özgürlüklerimizi umursayan herkese “liberal” küresel kapitalizm krize doğru giderken bu özgürlüklerin sadece radikal değişimlerle gerçekleştirilebileceğinin farkında olanlara “komünist” dersek? Bu durumda günümüzde kendilerine hala komünist diyenlerin diplomalı liberaller olduğunu söylememiz lazım liberal değerlerimizin neden tehdit altında olduğuna ciddi ciddi kafa yormuş ve sadece radikal değişimle bu değerleri kurtarabileceğimizin farkına varmış olan liberaller.

LNK : https://sendika63.org/2020/03/zizek-koronavirusu-kapitalizme-kill-bill-vari-bir-darbedir-komunizmin-yeniden-icat-edilmesine-yol-acabilir-579917/?fbclid=

DARBELER DOSYASI /// ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ : Commonwealth of Nations Türkiyesi’nde darbe söylentisi !!!!


ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ : Commonwealth of Nations Türkiyesi’nde darbe söylentisi !!!!

İki haber üzerinden bu konuyu açmaya çalışacağım. İlki, İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Richard Moore’ın, Dolmabahçe’den geçerken telefonuyla çektiği lale fotoğrafını sosyal medyada paylaşması. Richard Moore paylaşımında, “Dolmabahçe Sarayı’nın dışında laleler. Bahar işareti! Güzel” ifadelerini kullanmış. İngiliz Büyükelçi’nin bu paylaşımının, “Hayır kampanyası yapmak” ve “Darbe istemek” olarak yorumlanmasıyla çarşı karışıyor. Birçok twitter kullanıcısı, büyükelçinin twitine küfürle karşılık veriyor. Olayın başkahramanı Gökçek ailesinin sahibi olduğu Beyaz TV’de spor spikerliği yapan Ertem Şener. Diplomatik nezaket sınırlarını aşan bu olayda, adı geçen şahsın sahibinin sesi olduğu unutulmamalı. İşte burada durun bir konuşun bin düşünün, siz anladınız onu. Oysa İngilizler sandıktan hayır değil evet çıkmasını umuyor.

Hatta geçtiğimiz günlerde Londra merkezli Qriously firmasının yaptığı 16 Nisan referandum anket sonuçları, ‘evetçi’ blokun tereddütlerini gidermeye yönelik olduğu gibi Evet oylarını kabartmaya yönelikti. Anket sonuçlarına göre, evet oyları rekora koşuyordu. İngilizlerin referandum anketi sonuçlarına göre evet oyları yüzde 61.4 seviyesindeydi, ‘Hayır’ oyları ise yüzde 38.6’da takılıp kalmıştı. Referandum sonuçlarına göre çıkarılan ‘evet-hayır’ haritasında, ‘Evet’ oylarının Karadeniz ve İç Anadolu Bölgesi’nde, ‘Hayır’ oylarının ise, Ege Bölgesi’nde yoğunlaştığı gösterilmişti. Acaba diyorum İngilizler kimin ayağına bastı? İngiliz şirketinin anket sonuçları, hangi çevreleri neden rahatsız etti? Kamuoyu araştırması derken aklıma geldi; Birleşik Krallık Türkiye büyükelçiliğinin internet sayfasında “Türkiye’nin reform gündemini desteklemeyi, insan haklarını yaygınlaştırmayı ve Türkiye’de refahı teşvik etmeyi amaçlayan projelerde görevli özel bir ekibimiz var.” ifadeleri yer alıyor. (Bkz. https://www.gov.uk/government/world/organisations/british-embassy-ankara.tr)

Bundan hareketle, Londra merkezli Qriously firmasının Türkiye’deki referandum sonuçlarını tahmine yönelik anket çalışmasının yukarıda açıkça belirtilen faaliyet ilkelerine yönelik olduğu söylenebilir. Başkent Ankara’nın diplomasi koridorlarında biraz olsun nefes alan birisinin ağza alınmayacak küfürlü sözler sarf edebilmesi için iki ihtimal söz konusu, ya gerçekten kafayı sıyırdı, kontrol dışı bir tepki verdi ya da göbek bağının bulunduğu bir yerden bir kişiden veya kurumdan (?) adı geçen büyükelçiye saydırması için talimat aldı. Benim bildiğim özellikle bazı oluşum, şahıs ve toplulukların, sıklıkla darbe imasında bulunarak, olur olmadık zamanlarda “-darbe olacak aman dikkatli olalım” çıkışları, biraz sosyal psişik bir darbe sendromunu tetiklemeye yönelik. Amaçları korku imparatorluğu kurmak ve Sayın Cumhurbaşkanını bu asılsız korkularla istedikleri istikamete yönlendirebilmek!

Richard Moore, Ocak 2014’ten günümüze Birleşik Krallık’ın Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapıyor. Kendi alanında deneyimli bir diplomat. Uluorta konuşacak ya da yazacak biri değil. Richard Moore, İrlanda kökenli, Libya doğumlu. Oxford Üniversitesi’nde Felsefe, Politika ve Ekonomi eğitimi almış. Oxford’dan mezun olduktan sonra Kennedy Bursu’yla Harvard Üniversitesi Kennedy School of Government’ta lisansüstü eğitimini tamamlamış. Türkiye’deki görevine başlamadan önce Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı’nda; 2010-2012 arası Avrupa, Latin Amerika ve Küreselleşme Direktörü, 2008-2010 yılları arasında ise Program ve Değişim Direktörü. Gençliğinde Vietnam, Türkiye (1990-1992), Pakistan ve Malezya’da çalışmış. 2007’de yönetici lider yetiştiren Stanford Executive Program’ı katılımcılarından. (Bkz. https://www.gov.uk/government/people/richard-moore.tr) Genetik bir rahatsızlıktan dolayı görme engelli olan ve Rehber Köpekler Derneği kurucularından Maggie Moore ile evli. Çiftin bir oğlu ve İstanbul’da dünyaya gelmiş bir kızı var. İyi derecede Türkçe biliyor. Moore’un ilgi alanları arasında golf, uzun yürüyüşler, tüplü dalış, Türk halıları ve porselen koleksiyonu gibi zevklerin yanında futbol tutkusu bulunuyor. 1990 yılından beri de Beşiktaş JK taraftarı olan Richard Moore, sosyal medyanın etkin kullanıcılarından. (Bkz. http://www.hurriyet.com.tr/ingiltere-buyukelcisi-richard-moore-kimdir-40418751)
Diğer haber, “Avustralya Hükümeti’nin, Gelibolu yarımadasında teröristlerin Anzak Anma Günü’nü hedef alabileceğine dair elde ettiği bilgiyle ilgili. Avustralya’dan yapılan açıklamayla, teröristlerin 25 Nisan’da Gelibolu’da gerçekleştirilecek Anzak Anma Günü’ne saldırı yapabileceği uyarısında bulunuldu. Avustralya Dışişleri Bakanı Julie Bishop, Türk yetkililerin konudan haberdar olduğunu ve “geleneksel olarak yarımadada yapılan Anzak Günü anmaları için yüksek seviyede koruma tahsis ettiğini” belirtti. Avustralya ve Yeni Zelandalıların 1915’te Gelibolu’daki ilk büyük çarpışmalarının yaşandığı 25 Nisan’daki Anzak Anma Günü’ne her yıl yüzlerce Avustralyalı ve Yeni Zelandalı geliyor. Avustralya, Türkiye’ye seyahat uyarısını bugün yenilerken, ziyaretçilerin yüksek derecede temkinli olması ve Ankara ve İstanbul’u ziyaret etme ihtiyaçlarını yeniden gözden geçirmeleri tavsiyesini değiştirmedi. Gazi İşlerinden sorumlu Bakan Dan Tehan da benzer bir uyarıyı yineleyerek, Türkiye’ye gidecek vatandaşlarının çok dikkatli olmalarını tavsiye etti.

(Bkz. http://www.internethaber.com/avustralyadan-flas-turkiye-uyarisi-1767211h.htm)

Belki üzerinde durulmayacak bir uyarı gibi görülebilir. Çünkü benzer bir uyarının yine Geçen yılda Avustralya Dışişleri Bakanı Julie Bishop tarafından yapıldığı bir gerçek. Ancak bu yılki uyarının 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yapılması durumu daha farklı kılıyor. Gerçekten bir saldırı veya suikast olabilir. Avustralya’nın Türkiye İngiltere ilişkilerinin tavan yaptığı bir süreçte arı kovanına çomak sokacak türden bir işe kalkışacağını sanmıyorum. Çünkü Avustralya, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) üyesi. Commonwealth, Birleşik Krallık önderliğinde bir araya gelmiş, bağımsız devletleri niteliyor. Commonwealth yani İngiliz Milletler Topluluğu karşılıklı ekonomik etkileşime dayanan bir oluşum. Üye ülkelerin bir kısmı Birleşik Krallık hükümdarını sembolik olarak en üst düzey yöneticileri olarak tanırlar.

Örneğin günümüzde Birleşik Krallık Kral/Kraliçesi tarafından Devlet Başkanı sıfatıyla temsilci atadığı, Alice Louise Quentin Bryce ya da tanınan ismiyle Quentin Bryce, Avustralya’nın 25. Genel Valisidir. 13 Nisan 2008 tarihinde dönemin Avustralya Başbakanı Kevin Rudd’un önermesiyle Avustralya Kraliçesi sıfatıyla Birleşik Krallık Kraliçesi II. Elizabeth tarafından atanmıştır. Quentin Bryce, Ayrıca Avustralya’nın ilk kadın valisidir. Quentin Bryce Genel Vali Olmadan önce Avustralya’nın eyaleti olan Queensland’da 2003-2008 yılları arası Eyalet Valiliği yapmıştır.

Dikkate alınacak bir iddia mı bilemiyorum ama Türkiye’nin de İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) üyesi olduğu söyleniyor. Bu rivayetin Türkiye ve İngiltere kaynaklarından doğruluk derecesini tetkik etmek, şahsen beni aşan bir durum. Madem söz açıldı gerisi getirelim. İddiaya göre Türkiye’nin bağımsızlığının batılı ülkelerce kabul edildiğine ilişkin 23 Temmuz 1923 tarihli bir Lozan Antlaşması vardır. Ondan iki gün önce İmzalanan 21 Temmuz 1923 tarihli anlaşma da vardır. Bu anlaşma iki nüsha olup biri Büyük Britanya Kraliyet Ailesi kasasında gizlidir. Diğeri de 1960 ihtilalinde ABD Büyükelçisi aracılığı ile ABD’ye gönderilir. Pentagon’da bir kasada muhafaza edilir. Bu anlaşmaya göre; Türkiye İngiliz Milletler Topluluğu’nun (Commonwealth of Nations) tek gizli üyesidir. Commonwealth, Britanya İmparatorluğu’nun diğer adı iken, Commonwealth of Nations, İngiliz Milletler Topluluğu, yani pakt’tır.

(Bkz. http://toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=18784.0)

Ömür Çelikdönmez
Twitter:@oc32oc39
E-POSTA : omurcelikdonmez

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Darbeler, çatışmalar, gizli anlaşmalar : ABD-İran ilişkilerinin son 50 yılı


Darbeler, çatışmalar, gizli anlaşmalar : ABD-İran ilişkilerinin son 50 yılı

Mustafa Bag • Son güncelleme: 03/01/2020 – 12:10

On yıllardır diplomatik ilişkiye sahip olmayan ve her fırsatta birbirini terörist olarak tanımlayan Amerika Birleşik Devletleri ile İran yönetimlerinin General Kasım Süleymani’nin Bağdat’ta öldürülmesinin ardından nasıl tepki verecekleri merak konusu.

Washington ile Tahran, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gemi saldırılarının ardından karşı karşıya gelmişti. Hürmüz Boğazı’nda 2019’un 13 Haziranı’nda meydana gelen petrol gemisi yangınları ve ABD’nin olaydan İran’ı sorumlu tutması, Washington – Tahran hattında var olan mevcut gerilimin daha da tırmanmasına neden oldu.

İki ülkenin yarım asrı aşkın bir süredir fikir ayrılığı yaşaması, karşılıklı tehditler savurması ve zaman zaman savaşın eşiğine gelmesine neden olan meselelerin başında ‘İran’ın teröre destek verdiği iddiası, 444 gün süren rehine krizi, 1953 darbesi ile demokratik yollardan seçilen Muhammed Musaddık hükümetinin devrilmesi, İran’ın nükleer programı, Irak – İran savaşında Saddam’a destek verilmesi, İsrail’in varlığı ya da haritadan silinmesi, ABD’nin ekonomik yaptırımları ve enerji yolu güvenliği’ gibi konular geliyor.

İşte gergin bir seyir izleyen iki ülke ilişkilerinde iz bırakan olaylar silsilesinden bazıları;

1953: Musaddık hükümetinin CIA destekli darbe ile devrilmesi

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), İngiliz istihbaratı ile koordineli olarak İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirdi. Demokratik seçimlerin ardından iktidara gelen Musaddık’ın darbeci subaylar tarafından devrilmesinin ardından otoriter yönetimiyle bilinen ABD yanlısı Şah Rıza Pehlevi göreve getirildi.

ABD’de 2000 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, yaptığı bir konuşmada, ülkesinin demokratik olarak seçilmiş Başbakan Musaddık’ın darbeyle devrilmesindeki rolünden dolayı özür diledi. Ancak İran rejimi söz konusu özür konuşmasını kınamakla yetindi.

1957: ABD – İran nükleer anlaşması imzaladı

Şah Rıza Pehlevi yönetimindeki İran, Washington’la 5 Mart 1957’de "Barış için Atom" politikası kapsamında sivil amaçlı atom enerjisi kullanımına ilişkin nükleer anlaşma imzaladı.

1979: İran nükleer anlaşmayı iptal etti

Pehlevi döneminin son başbakanı Şahpur Bahtiyar, 29 Ocak 1979’da yaptığı açıklama ile ABD ile yapılan 6.2 milyar dolar değerindeki 2 nükleer santralın anlaşmasını iptal ettiğini duyurdu. Bahtiyar’ın görevi bu açıklamadan 13 gün sonra sona erdi. Eski başbakan daha sonra Paris’te kaldığı evde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti.

1979 – 1981: Rehine Krizi

İran İslam Devrimi’nden kısa süre sonra, 4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’ni basan rejim destekli İranlı öğrenciler, 52 diplomatı rehin aldı. Başkan Ronald Reagan ile İran arasında görüşmeler yapıldı. ABD, baskıyı arttırmak için İran’dan petrol ithalatını askıya aldı ve İran’a ait milyarlarca dolar donduruldu. Modern tarihin en uzun süreli diplomatik rehine krizi olarak kayıtlara geçen hadisede Amerikalı diplomatlar, Cezayir Anlaşması kapsamında 444 gün sonra, 20 Ocak 1981’de serbest bırakıldı. Washington, diplomatların serbest bırakılması karşılığında İran siyasetine müdahale etmeme sözü verdi.

1985 – 1986 İran-Kontra Skandalı

ABD, Lübnan merkezli, İran yanlısı Şii Hizbullah örgütü gerillaları tarafından kaçırılan Amerikalı rehineleri kurtarmak için İran’la karmaşık bir anlaşma çerçevesinde gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Anlaşma, İsrail üzerinden Amerikan yapımı tanksavar füzeleri, F-14 savaş uçağı yedek parçaları ve diğer silahların teslimatına karşılık İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunu kullanarak ABD’li rehineleri serbest bıraktırmasını içeriyordu. Ayrıca ABD’nin talebiyle İran’ın Nikaragua’daki anti-Komünist (Kontra) gerillalara para göndermesi istendi. Washington – Tahran hattındaki 3 yönlü gizli anlaşma ortaya çıktı. Başkan Ronald Reagan zor durumda kaldı. Reagan önce reddettiği anlaşmayı daha sonra televizyonda kabul etmek zorunda kaldı. İran, Amerika kamuoyunda ABD’yi masaya oturtmak için Hizbullah’ı kullanarak adam kaçırmakla suçlandı.

1980 – 1988 İran Irak Savaşı

İran – Irak Savaşı, 22 Eylül 1980’de Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın, komşusu İran’ın Abadan ve Hürremşehr kentlerine saldırmasıyla patlak verdi. Sekiz yıl süren, galibi olmayan ve en az 1 milyon insanın hayatını kaybettiği savaş boyunca ABD, İran’a karşı Irak’ın yanında yer aldı. İsrail ise İran’ı destekledi. Savaşta Suriye ve Libya hariç tüm Arap ülkeleri Irak’ın yanında yer aldı.

ABD’nin desteğini arkasına alan Saddam, Sovyetler Birliği’ne yakınlaşan Humeyni’nin "Dünya mazlumları istibdat ve diktatörlüğe karşı ayaklanmalıdır" sloganının tehlike arz ettiğini ve İran’ın devrimini Irak’a da ihraç etme niyetinde olduğu tezini savundu. İran’ın bu amaçla Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de de İslami Cihad gibi örgütlerin kurulmasına öncülük ettiğini dile getirdi.

1988: Basra Körfezi gerginliği

Amerikan savaş gemileri, Basra Körfezi’nde İran’a ait bir fırkateyni batırdı. Ayrıca ABD, Hürmüz Boğazı yakınlarındaki iki İran petrol platformunu bombaladı.

Misillemede bulunan İran, ABD’ye ait USS Samuel B. Roberts fırkateynine mayın saldırısı ile karşılık verdi.

Birkaç ay sonra ABD Donanması, 290 kişinin bulunduğu bir İran yolcu uçağını ‘yanlışlıkla’ düşürdü. ABD hükümeti, uçağın savaş jeti olarak yanlış anlaşıldığını bildirdi ancak özür dilemeyi reddetti.

2003: Irak’ın işgali

George Bush yönetimindeki ABD, kimyasal silahlara sahip olduğu iddiasıyla Irak’a savaş açtı. Tahran yönetimi, ezeli düşmanı Saddam’ın görevden uzaklaştırılması için sessiz kalarak ABD’ye dolaylı destek verdi. Ancak nüfusunun yüzde 60’ı Şii olan ülkede, Tahran ile Washington arasında savaşın başından bu yana nüfuz çatışması yaşanıyor.

2011: Suriye iç savaşı

Arap Baharı olarak adlandırılan kitlesel halk hareketlerinin Suriye’de başlaması ve kısa süre içerisinde silahlı çatışmaya dönüşmesi ile birlikte İran, bölgede aktif rol aldı. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın en güçlü destekçisi konumundaki İran, müttefiki Rusya gibi doğrudan müdahale etmese de gerek Hizbullah gibi silahlı Şii milis grupları örgütleyerek gerekse lojistik destek sağlayarak savaşın seyrini değiştirdi.

Bu süre zarfında İsrail, İran’la bağlantılı hedeflere sık sık hava saldırıları düzenledi. ABD de İran’ın bu ülkedeki varlığından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

2015: Yemen iç savaşı

Yönetim karşıtı toplumsal halk hareketlerinin isyana, ardından iç savaşa dönüştüğü bir başka ülke olan Yemen’de de İran ile ABD karşıt cephelerde yer alıyor. Washington, Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu’nu desteklerken İran, başkent Sana dahil önemli büyük kentlerin kontrolünü elinde tutan Şii Husilerin yanında yer alıyor. On binlerce kişinin hayatını kaybettiği, milyonlarca kişinin mülteci durumuna düştüğü savaşta taraflardan herhangi birisi ilerleme sağlanamıyor.

2018: Trump, nükleer anlaşmadan çekildi

ABD Başkanı Donald Trump, 8 Mayıs 2018’de, eski Başkan Barack Obama döneminde 2015’te İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıkladı. Trump daha sonra İran’a yönelik enerji sektörünü de içine alan ağır yaptırımları yeniden hayata geçirdi.

2019: İran Devrim Muhafızları ordusu terör listesine alındı

Başkan Trump, nisan ayında İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu terör örgütü olarak tanıdığını duyurdu. Washington böylece ilk kez bir ülkenin askeri gücünü terör örgütü olarak nitelemiş oldu.

Bu kararın hemen ardından İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nı (CENTCOM) terör örgütleri listesine aldı. Milli Güvenlik Konseyinden yapılan açıklamada, ABD hükümeti "terörizmin destekçisi" olarak nitelendirildi, ABD Merkez Kuvvetlerinin (CENTCOM) ve onunla bağlantılı güçlerin terör örgütleri listesine alındığı belirtildi.

‘İran rejiminin varoluş felsefesi, ABD karşıtlığı üzerine’

Orta Doğu uzmanları, İran’daki mevcut yönetimin varoluş felsefesini ABD karşıtlığı üzerine bina ettiğini belirterek, Washington’la yaşanan her gerilimin molla rejiminin işine yaradığını dile getiriyor. Yine uzmanlar, ABD’nin de İran’la yaşanan gerilimin ardından petrol zengini Körfez ülkelerine silah satma fırsatı yakaladığını belirtiyor.

Rusya ile paralel bir siyaset izleyen İran yönetimi, Yemen’den Suriye’ye, Körfez’den Filistin, Lübnan Irak ve Afganistan’a kadar birçok noktada ABD karşıtı vekalet savaşı veriyor.