SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : KARADENİZ’de İKİNCİ KEŞİF !?


CÜNEYT ŞAŞMAZ : KARADENİZ’de İKİNCİ KEŞİF !?

Brezinski, "Büyük Satranç Tahtası" isimli kitap’ta, "Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar güçlü bir Türkiye" senaryosunu ortaya koydu.
Özal bu gaza geldi ve öldü!

Yani?!

Özal’ın ip’ini Özal’a çektirdiler.

Soros, "Türkiye’nin en büyük ihraç gücü ordusudur" dedi.

O günden bu yana TSK’nın başına gelmeyen kalmadı, Clinton için "taşeron asker" olarak Suriye’de!

Trump‘ın "yeni bakış açısı" üzerinden bataklık’tan çıkacak mı yoksa Rusya, İran, PKK, IŞİD arasında ‘pinpon top’u gidip gelecek mi?!

Görünen o ki, ölene ya da parçalanana kadar sevmeye devam edecekler.

Bıçak’sırtı ise gündem, bıçak’ın sap’ı kim ya da kimlerin elinde’ye bakmak gerekmez mi?!

Nitekim…

Baskın erken seçim’e kayan süreç kapsamında, saf’lar net’leşiyor.

Önceleri "mehter", sonra "gaz" verilen Türkiye’de "büyük müjde" açıklandı!?

Hem Cumhurbaşkanı hem de Kabinesi’nin iki Bakan’ı tarafından..
Karadeniz’de petrol müjdesi üzerinden, Türkiye üç deniz’de – Akdeniz, Karadeniz, Ege’de -, tüm kara sınır’larında savaş halinde!
Bitmedi, sınır’ötesinde de.
Osmanlı’nın tasfiye süreç’inde olduğu gibi.

Soru şu:
Türkiye, Karadeniz’de bulunduğu iddia edilen petrol’ü kimlerle ortak çıkartacak?!

Türk sondaj gemisi Fatih, Batı Karadeniz kıyılarının yaklaşık 100 deniz mili kuzeyinde, Sakarya Parseli içindeki "Tuna-1" olarak bilinen arama bölgesinde sondaj faaliyeti yürütüyordu.

Sakarya parselinde saptanan doğalgaz rezervi 800 Milyar metreküp civarında!?
Fatih sondaj gemisinin, Sakarya parseli içinde Tuna-1 Kuyusu’nda yaptığı sondajla 320 milyar metreküp doğalgaz rezervi keşfetmesi, Türkiye’nin 21’inci Yüzyıl’da kaderinin değişiminin ilk adımını oluşturacak.

Doğu Akdeniz’de, Ege’de ve Karadeniz’de yaşanan gerilim’in adı: Enerji savaşları.

Demem o ki:

Savaş’ın adı, enerji bazlı dünyalar savaşı.

Nüans?!
Bu müjdeyle birlikte Türkiye dışa bağımlılıktan kurtulacak, prangalarını koparıp atacak, ekonomisi, nüfusu, savunma sanayisi, teknolojisi ve silahlı kuvvetleri ile Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da ve bölgesel diplomaside son söz sahibi bir ülke konumuna gelecek!?

Demem şu ki:

Enerji, kalkınmanın temel unsuru olmanın yanında, milli bağımsızlığın tesisinde de büyük öneme sahip.

Nüans?!

Türkiye bu gücü ile Kıbrıs konusunda da, Kıbrıslı Türklerin haklarını ve eşitliğini sağlayacak bir çözümün kapılarını açacak ve bunu tesis edecek?!

Hal böyleyken…

Bugün aslında dün’dü.

Bu müjdeli keşif, bence Karadeniz’de ikinci keşif?!

Çünkü 13 yıl önce Karadeniz’de, Akçakoca kıyılarında kurmuş olduğumuz 3 adet doğalgaz çıkarma platformlarımız, mühendislik hatası ve çalışanların sorumsuzlukları yüzünden 2007’de batmıştı.

Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun (YDK), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) ilişkin incelemesi, Akçakoca kıyılarındaki üç doğalgaz platformunun battığını ortaya çıkarmıştı.

Kurul’un raporuna göre, platformlar mühendislik hatası ve çalışanların sorumsuzluğu nedeniyle batarken, 24 milyon dolarlık zarar meydana geldi!?

Kaza nedeni olarak hazırlanan raporda, Amerikan Madison firması suçlanmıştı.

Akkuyu-1 platformunun Temmuz 2005’te batmasına rağmen ders alınmadığına işaret edilen raporda, diğer iki platformun da gerekli tedbirler alınmadan denize bırakılmaları nedeniyle battıkları belirtildi.
Bu konuda Milliyet gazetesinde 30.01.2007’de çıkan haberde, 3 platformun batışı yüzünden TPAO’nun 24 milyon dolar zarar ettiği belirtilmişti.
LİNK : https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/karadenizdeki-uc-dogalgaz-platformu-gercekten-batmis-187254
Madison Oil "Ortak Doğalgaz Arama Projesi" kapsamında, Batı Karadeniz’de kurulan doğalgaz kuyularının sondaj platformlarının devrilerek Karadeniz’e gömülmesi, CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın soru önergesiyle ortaya çıkmıştı?!

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, "Dalgalar iki tane direği devirdi diye platform battı diyorsunuz" sözleriyle ilk günden beri yalanladığı haber, YDK raporuna da konu olmuştu.
Raporda, Karadeniz’de Akçakoca açıklarında doğalgaz aramak amacıyla kurulan üç platformdan önce Akkuyu-1’in, hemen ardından da Ayazlı-2 ve Ayazlı-3’ün kaza geçirdiği kaydedildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iki Bakanı "müjde" dese de, dün ve bugün yapılan açıklamalar; hem şekil hem de kapsamları itibariyle, tamamen tiyatral ve siyasi çıkar amacını güdüyor.
Yani?!
Fonksiyonel ve aydınlatıcı olmasını beklemediğimi ve bu aşamada çok iddialı şeyler söylemenin doğru olmadığını da önceden belirtmek isterim.

Henüz kuyudaki operasyonlardan sağlanan herhangi bir jeolojik ve teknik veriye ulaşmış değilim.

Bununla birlikte Bakan’ın ifadesiyle, 2100 m su derinliğinde ve son derinliği 3500 m olan Tuna-1 arama kuyusunda; gazlı seviye kalınlığının 500 m, sahanın kapladığı alanın ise 250 km2 olduğu açıklandı.
Başka?!
Sondaj programının henüz tamamlanmadığı ve ilave olarak 100 m daha sondaj yapılarak 2 hedef seviyenin daha test edileceği belirtildi.
Nüans?!
Bu açıklamalardan; ulaşılan son derinliğe kadar log alındığını, muhafaza borularının indirilip kuyunun emniyet altına alındığını, rezervuar gelişimi ve gaz show’u olan seviyelerin de test (DST) edildiğini anlıyorum.
Hal böyleyken…
Sondaj sırasında kaydedilen jeolojik veriler yanında testlerde gözlenen basınç ve debilerden bazı belirlemeler yapabiliyoruz.
Yorum yapabilmek için kuyudaki kayıtlar ile test chartları ve verilerini mutlaka görmek gerekir.

Fakat kesin olarak ifade etmeliyim ki, sahanın alansal ve derinlik limitleri ile 320 milyar m3 olarak verilen rezerv ve üretim miktarları mutlaka revize edilecektir.
Ezcümle:
Bu aşamada söylenmesi gerekenlerden çok daha abartılı ve iddialı mesajlar verildi.
Buna karşın devam eden süreçte öncelikle sondaj programı tamamlanacak, daha sonra gereksinen kuyu tamamlama operasyonları yapılacak, daha sonra da uzun süreli üretim testleri gerçekleştirilecektir.
Nitekim…
İleriye doğru beklentiler ve hedeflerin bu aşamayı tamamladıktan sonra açıklanması gerekirdi.
Sahanın keşfinin resmi olarak tescili sonrasında, taahhüt edilecek nihai geliştirme programının gerçekleşmesi için, muhtemelen 3-5 milyar ABD doları dolayında bir yatırım bütçesi gerekmektedir.
Hasılı:
Sahanın karakterizasyonu ve limitlerinin saptanması için ilave 3D sismik ve yeterli sayıda tespit kuyularının kazılması gerekmektedir.

Başka?!

Ayrıca taşıma, depolama, dağıtım ve pazarlama için de finansman ve uzmanlığa ciddi boyutlarda ihtiyaç olacaktır.

Ezcümle:

Bu çerçevedeki yatırım programları ve bütçelerin tasarımının da, Tuna-1 gaz keşfi dolayında beklendiği ifade edilen ilave keşiflerle ortaya çıkacak resmin bütününü gördükten sonra netleşebileceğinin de altını çizmek isterim.

Yani?!

Küresel ve bölgesel gaz talebi ve fiyatları; içinde olduğumuz dönem ve yakın gelecekte, tarihsel olarak en düşük rekor seviyelerde seyretmekte.

Netice:
Bu koşullarla birlikte, ülkemizin kronik bütçe açıkları ve TL üzerindeki baskılarla; "Sakarya Doğal Gaz Sahası’nı 2023’de devreye alacağız" gibi geleceğe ait iddia ve taahhütlerde bulunmayı ise ciddi ve inandırıcı bulmadığımı özellikle belirtmek isterim.
Hasılı:
Parmak bir şey’i işaret ederken, parmak’a bakanlardan olmamak elzem.

LİNK : http://www.ngazete.com/karadenizde-ikinci-kesif-1954yy.htm

Cüneyt Şaşmaz

__._,_.___

GLADYO DOSYASI /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : GLADYO’nun KILIÇ’ı?!


CÜNEYT ŞAŞMAZ : GLADYO’nun KILIÇ’ı?!

Tarih’te her ne yaşanmış ise başka türlüsü mümkün olmadığından yaşanmış ise 2020 Cehennem Yaz’ı bağlamında, küresel aksta akıntının yönü değişti.

Öncelikle…

Ayasofya Camii’sinin ibadete açılmasıyla birlikte "Atatürk düşmanlığı"nı seslendirilenleri çeşitli tv ekranlarındaizledim.

Moderatörler ne kadar soğukkanlı ise kadrolu(!) konuşmacılar bir o kadar duygusaldı!

Nitekim…

TV’deki söyleşi’leri başlıklayacak olursak:

"İki elleri, kendilerinin iki yakası’ndaydı!"
Sürekli kendi içinde hesaplaşan, gel-git’i olan bir ruh hali içindeydiler.
Aşırı duygusallaşmış bu isim’lere dair bir başka ekran not’u:
Yeniden dünyaya gelecek olsalar, aynı hayal’in peşinden koşarlar mıydı, sorusu’nun cevap’ı tartışmalı.

Demem o ki:

Atatürk düşmanı’nı mutlu eden Türk’ü ne kadar mutlu eder, Türk’ü mutlu eden Atatürk düşmanı’nı ne kadar heyecanlandırır!?

Siyasi Parti ve/veya AB taraftarı olmak için Atatürk ya da "Kemalizm" düşmanı olmaya gerek var mı?!

Nüans?!

Diyanet Başkanı Erbaş, "Atatürk düşmanlığı" yapmıyor ama daha kötüsünü yapıyor?!
Yani?!

Atatürk’ü eskimiş, dün’ün arkaik hikayesi gibi göstermeye çalışıyor.
Nüans?!

Muhammed’siz Müslümanlık ne ise İsa’sız Hristiyanlık ne ise Marx’sız Komünizm ne ise vs vs.

Kurnazlık bir zeka çeşidi değil diye çok yazdık.

Kaldı ki, Yobaz BOP’ta Gülenciler, "Hz Muhammed’in son peygamber olduğunu nereden biliyorsunuz?" deyip, Gülen’i "yeni peygamber" ilan ettikleri dönemde de sormuştuk, Hz Muhammed’in tebliğ’i nedir, Gülen’inki nedir?!

Hal böyleyken…
Yobaz, cahil’den farklı olarak kavramlar’ın içini boşaltıp "yeni anlamlar" yükleme konusunda mahir ise basit soru şu:
AB süreç’ini arkalayanlar, "demokrasi" adına neden HDP’yi, PKK’yı, FETÖ’yü, Said-i Nursi’yi över de, Atatürkçü’lerden nefret eder!?
O mahalle’nin kıstası demokrasi mi yoksa koşulsuz, sorgusuz sualsiz biat mı?!
Fehmi Koru dahi ne diyor, bizim mahalle’de eleştiri kültürü yok!
Bu sebep’ten, Atatürkçü’leri yerden yere vurmaya gelince herkes "demokrasi özgürlüğü, basın özgürlüğü" neymiş, en sert şekilde ortaya koyuyor.
Konu, kendi içlerinden geleni eleştirmeye geldi mi, üç maymun!

Demem şu ki:

Demokrasi demek, ihanet etme özgürlüğünü savunmak demek, terörist’i "aktivist" diye göstermek demek ise?!

Aynı soru yeniden:
PKK’nın, HDP’nin içinde eleştiri kültürü var mı?!
Olmaz mı, konu "TC" olunca hepsi yerden yere vurmak için sıraya giriyor.

Atatürk ortak düşmanları.
Atatürk "diktatör", Atatürkçü’ler "gerici"!
Ne kadar "yobaz", "ticani" var ise hepsi AB’ci, ilerici.
Atatürk, ‘çağ’ın ruhu’na hitap etti.
Dönem’in "Osmanlı bakiyesi"ni, 1923’te açılan parantez üzerinden dönüştürmeye, medeni, çağdaş dünya’nın parçası yapmaya çalıştı.
Türkiye’yi, Avrupalı bir devlet yapmak için gecesini gündüzüne kattı.
Bugün’den dün hakkında ahkam kesenler için bir başka soru:
O gün’ün milletvekilleri’nin, bakan’larının, bürokrat’larının, tüccar’ının, seçmen’inin ufku nereye kadardı!?
Laik çağdaş Cumhuriyet’e, birey olmaya kaç’ı hazır’dı?!

Ya da şöyle soralım:
Biat etmeye dayalı kültür’de, eleştiri kültürü hangi cenah içinde gelişmiş!?
Atatürkçü kesim içinde bu kültür gelişmiş ise "Demokrasi"den anlamamız gereken nedir!?
Mustafa Kemal’i eleştirenlerin niyetleri neydi, 1923’teki hikayeyi daha ileri taşımak mı yoksa Saltanat, Halife vb!?
Neticede, Atatürk’ü yerden yere vuran’ın da, kul hakkı diye bir derdi yok.
Hasılı:

Müslüman Mahallesi’ndeki demokrasi’nin evveliyatı Emeviler’e dayanıyor ise "tarafsız hakem" seçmek için yola çıksalar da, Hz Muhammed sonrası "İslam"ın hali ortada.

Hülasa:
"Herkes" demokrat’tı da tek Mustafa Kemal mi "diktatör"!
Mustafa Kemal’i "diktatör", "İngiliz uşağı", "Batı’nın adamı" olarak suçlayan seçmen kitlesi için bir diğer soru:
Padişah Vahdettin mi demokrat ya da yerli milli?!
Gazi Mustafa Kemal, Milli Mücadele‘nin "şerefi"ni Vahdettin‘e emanet etseydi, Gazi’yi yerden yere vuranlar, bir anda "demokrat" mı ilan edecekti?!
Mustafa Kemal döneminde de, geçmiş kötülendi diyenler çıkabilir!
Aradaki fark şudur:
Bir yanda yeni kurulan bir cumhuriyet var, diğer yanda Osmanlı’ya dönüleceğini düşünen, o hasret içinde yanıp tutuşan dönem’in eski varsıl’ları, makam sahipleri var.
Kıl’dan ince kılıç’tan keskince olan nokta bu’dur.
Gazi, zaaf göstermiş olsa, ne Meclis kalırdı ne de Cumhuriyet.
"Biz Türk Milliyetçisiyiz" deyip Atatürk’le aralarına mesafe koyanlar için bir başka soru:
Türk Milliyetçisi duruş’unuzu Damat Ferit’e mi, Sultan Vahdettin’e mi, Halife Abdülmecid’e mi borçlusunuz ya da Damat Enver?!
Mustafa Kemal olmasaydı, İngiliz melez’i Pakistan ya da Hindistan’daki milliyetçi’den ne farkın olacaktı?!
Bu kapsamda, cevabını arayan bir başka soru:
İttihatçılar ne kadar Atatürkçü’ydü ya da demokrat!?
Gazi Mustafa Kemal, o ‘Milli Meclis’te, en sert mücadele’yi hangi siyasiler’e karşı yaptı?!
"İhtimal odur ki, bazı kelleler düşecek" dememiş olsa, netice nasıl tecelli ederdi!?
‘Siyasal İslamcılar’ın, Dersim‘cilerin Matruşka BOP‘taki performansları ortada!
Referandum’a gidilse "Parlamenter rejim" mi, yoksa…
Kaldı ki, 16 Nisan’da gidilen referandum’un sonuç’u ortada!
Kafa hala "Padişahlık"ta!
"Şeyhim ne derse odur", "Başkan ne söylerse doğrudur"!
Ya da Atatürk’ü döneminin liderleri ile mukayese edecek olursak, o günkü demokrasi kıstası neydi, hangi ülke hangi lider ne kadar demokrat’tı!?
Hitler, hangi demokrat ülke’nin sınırları içinden yükselmiş?!
AB’cilerin Atatürk’le, ulus devlet Türkiye ile dert’leri nedir?!
Atatürkçüler mi Avrupa’nın güvenliğini tehdit ediyor yoksa, narko dolar, enerji euro akçasal’ı ile beslenen yapılar mı enerji’nin güvenlik’i başta olmak üzere küre’nin güvenliği’ni tehdit ediyor!?
BOP’ta Allah’sız Müslümanlık’ı üretmediler mi?!
Sabahtan akşama ibadet et, çürümeye gözlerini kapa, yenilen kul hakkını sorgulama, senden iyi Müslüman yok!
Tanrıcılık oynayanlar, çalan çırpan kim varsa himayesine almadı mı?!
Demokrasi ya da "demokrat Avrupa" bu haramilerin sırtında yükseliyor ise şeytan dışında neden sevinen yok!?
2007 öncesinde "Atatürk sana ihtiyaç kalmadı" diye başlık açılmıştı, hikayesi lüzumsuz lakırdı!
Peki bugünkü laik, çağdaş hikaye’nin neresinde Atatürk var?!
Hiçbir dogma’yı miras olarak bırakmamış bir önder’i "demokrasi dışı"ymış gibi göstermek midir demokrat’lık!?
Apo’ya gelince "demokrasi", Gülen’e gelince "demokrasi", Mustafa Kemal’e gelince "o demokrat değil"!
Hasılı:
"Demokrasi", Atatürk Türkiyesi’nin düşmanlarını koruyan, himaye eden bir "ihanet örtüsü"ne dönüşmüş ise…

Tüm operasyon’lar, Bahçeli’nin "iktidar" içinde tuttuğu pozisyon üzerinden yükseliyor.
Demem o ki:
Recep Tayyip Erdoğan ve Mustafa Kemal Atatürk düşmanlığı üzerinden, 28 Şubat süreç’ini yükseltmeye çalışıyor, Bahçeli’nin de içinde olduğu yapı.
Kılıçdaroğlu "kötü polis"!
Bahçeli "iyi polis"!
TESEV ve/veya Ekmeleddin İhsanoğlu koalisyon’unun parçaları, bu defa da bir başka isim için sahada pozisyon almış, saflaşmış.
Oyun içinde oyun!
Demem şu ki:
Ticani, yobaz, narko koalisyonu çerçevesi’nde, 3 Y’nin iktidar olduğu konjonktür’de:
Babacan, Atatürk resim’i asıyor!
Davutoğlu, 3 Y’nin altını çizip, yolsuzlukla mücadele poz’u kesiyor.
Kılıçdaroğlu da, ne kadar düne dair "akil adam" varsa ya da "II. Cumhuriyetçi" saflaşması üzerinden, "büyük barzan devleti" açılımı yapıyor.
Bahçeli ise FETÖ’nün izli mermi’si, Gökçek network’ün adamı, Diyanet İşleri Başkanı yobaz’a sahip çıkıyor!?
Yani?!
Atatürk Türkiyesi’ne ihanet eden edene ve/veya Atatürk Türkiye’sine kılıç çeken çeken’e!
Coğrafya kader’dir ise her daim tapografya önemli.
Her ülke’nin, kıta’nın kendine has özellikleri vardır.
Örnek: Türkiye!
Kör’ler sağır’lar birbirini ağırlar!
Demem o ki:
Atatürk’e hakaret "fikir özgürlüğü" diye kabul edilecek ise o v’akit soru şu:
Bu ülkenin tüm kurumları’na ve/veya tüm değerleri’ne hakaret etmek de fikir özgürlüğü kapsamına girecek mi?!
Hasılı:
"Atatürk’e hakaret fikir özgürlüğü"dür üzerinden, "Erdoğan’ı eleştirmek yasak" altyazısı geçiliyor ise niye kulağı düz göstermek varken, tersten gösteriyorsunuz!?
Tango esas, halay’a durmak sakat.
Demem o ki:
Mustafa Kemal’i, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’a anlatmak boş iş.
O kafa, değişmez.
Onun dünyası başka.

Kaldı ki, merak eder ise kaynaklar mevcut, açar irdeler, okur vs.
Atatürkçüler’i gaz’lamak için "küfür"den "kafir"den ilişik gündem’e ihtiyaç yok!
Ezcümle:
Vasat’ın altın çağ’ı!?
Olağan şüpheli "Sahibi’nin Sesi" gözükse de, satranç, Türk Milleti ile "Siyasi ayak" arasında oynanıyor.
Buradan hareketle araştırmaya başlandığında, hikaye’nin gerisi kendiliğinden dökülecektir.
Nüans?!
Her daim gördüklerinin yarısına, duyduklarının hiçbirine.
Ezcümle:
Ayasofya Cuma Namazı Mitingi ve/veya kalkışması’nda, Diyanet İşleri Başkanı elinde "Kılıç" ile poz kesmiş ise "ismiyle müsemma" nedir ne değildir?!
Gladyo’nun kılıç’ı!?
Konjonktür’e binaen, "kılıç çeken kılıç’la ölür" altyazısı geçiliyor.

Netice:

Yeniden Atatürk, yeniden Laik Türkiye, yeniden çağdaş Türkiye!
Ezcümle:

Atatürk’ün "Gençliğe Hitabe"si Bir Duvar Süsü Değildir, Erken Uyarı Sistemidir!

http://www.ngazete.com/gladyonun-kilici-1887yy.htm

Cüneyt Şaşmaz

GÜNDEM ANALİZİ /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!


CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!

Mahiye Morgül, 1950 Rize doğumlu, Türk eğitmen, araştırmacı-yazar.
Bir anda Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen "çoklu baro" tartışmaları üzerine kendi düşüncelerini yorumladığı yazısı’nı göndermiş.

Bu değerli eğitmen, araştırmacı yazar okurumuzun iletisini bu sütunlarda aynen yayınlıyorum:

"27-28 Haziran 2020 Üniversiteye giriş sınavı kazasız belasız yapıldı diyecektim ki, olmadı, 12 öğrencinin sınav bitmeden yarım saat önce dışarı çıkartıldığını öğrendik.
Yürekler pır pır, acaba yanlış soru var mıydı, acaba çalınmış soru var mıydı?!
Alıştırıldık, bekliyoruz.
Biz mi bekliyoruz, küresel eğitim piyasasının devleri mi bekliyor?!
Ne oldu, bu sefer sınava şike sokamadılar mı?!
Küresel efendilerin beklentisine göre, velilerin, merkezi sınavlara güveninin sarsılması gerekiyor.
YÖK kaldırılsın ve serbest sınav piyasasına geçiş için "talep bu yöndedir" diye gündem yapılabilsin diye, güvensizlik ortamının yaratılması gerekiyor.
Küresel piyasaya göre eğitim modeline geçiş, öyle pat diye olmuyor?!
Dünya Bankası’na, istediği kadar taahhüt (GATS) versin birileri?!
Sat sat, kapat kapat, demekle olmuyor, ulusal direnç noktalarına takılıyorlar.
Eğitim piyasasına geçişin gereği olarak merkezi sisteme bağlı çalışan ne varsa bir bir lağvedilmesi gerekiyor.
SPAN (geçiş şirketi) danışmanları, Ankara’da YÖK Dünya Bankası Dairesi’nde işin başındayken, 1996’da MEB Matbaası kapatıldı, soru kitapçıkları özel matbaada basılmaya geçildi, iptaller yaşandı, soru kitapçıkları birilerine sızdırıldı, vb.
Sınav skandalları, GATS görevlisi Tansu Çiller’le başladı.
"Piyasacı sisteme geçiş" için istenen güvensizlik ortamı ustaca hazırlandı.
Sınavlara güven kalmadı.
1996’dan beri güvensizlik devam ediyor.
Eğer bu yıl sınav güvenli yapıldıysa, yani yol açıcıların önü bu yıl tıkandıysa, korkarım darbe bile yaparlar yolu açmak için.
Hüseyin Çelik’i bulup ona sormalı.
O biliyor.
28 kriter hazırlamıştı 2006’da, merkezi lağvediyoruz diyememişti de "Desantralizasyona geçtik" demişti.
Eğitimi küresel piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenliyoruz diyen Ziya Selçuk da aynı kadrodan Talim Terbiye’nin başındaydı.
EĞİTİMDE EMPERYALİST PROJENİN TEMEL FELSEFESİ BUDUR!
Müfredatların içini boşalt, böl parçala, parçalarını bir daha parçala, diplomaları itibarsızlaştır, bilgiye erişimi sanallaştır, sınav ve sertifika piyasasına geç…
Yaratılan güvensizlik ortamından beklenen şudur; fakülteler kendi sınavlarını kendisi yapsın diyecekler.
Fakülte hocaları oturup giriş sınavı hazırlamaz, onu serbest piyasada kurulan soru bankaları ve sınav şirketleri yapar, bundan piyasa kazanır.
Bir fakülte hangi sınav şirketine "denklik" vermişse, adaylar orada sınava hazırlanır, orada sınava girer.
TOEFL gibi.
Eğer, İstanbul’da bir mühendislik fakültesini istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır, Ankara’da mühendislik fakültesi istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır.
Biri olmadı, diğerinin sınavına gireyim derseniz, ayrıca para ödeyeceksiniz.
Sınırsız sınav hakkı verecek, 6 ay sonra isteyen "şimdi hazırım" derse, yine sınav olabilecek, yine sınav parası verecek.
Ama gördüğünüz gibi devlet güvencesinde değildir.
Piyasa kuralıdır, bilgiye erişim gittikçe pahalılaşacak.
Soru bankasından en yüksek fiyatla soru satın almanın yolları her zaman vardır; hatırlayalım, ABD’de ünlü bir aktör oğlunu Harward’a sokarken böyle bir skandal yaşandı.
Küresel kaos rüzgarı estiriliyor, farkındasınız.
Her gün gündem değişiyor, kafalar allak bullak, çünkü mavi balinaya yutulmamız için bulanık ortam gerekiyor.
İştahlarını kabartan şey, şu 15 milyon eğitim çağındaki çocuğun velisine harcatacakları para!
İçinde doğru dürüst bilgi olmayan derslerle sistem zaten SOS veriyor, hiç anlatmayayım.
Ekmeğin içi boşaldı, yemeye devam ettik.
Kitapların içi boşaldı okutmaya devam ettik.
Reddetmeyi bilmiyoruz, sonuçlarını ne olarak göreceğimizi düşünmüyoruz; artık başımıza ne gelirse bize müstehaktır.
İşte devam eden bir mahkememiz.
Hangi veli biliyor, çocuklarını mavi balinalar yutmasın diye odatv’de mavi balinalı bir ders kitabını eleştirdiğim için editörüm Barış Terkoğlu ile birlikte bana, ticari zarara sebebiyet vermekten dava açıldığını?!
MEB tarafından onay verilmemiş böyle bir kitabı okula sokan müdüre ve öğretmene soruşturma açılmıyor ama kitabı eleştiren bana açılıyor.
Yani mavi balina mesaj veriyor; çocukları mavi balinaya karşı duranı da yutarız, diyor.
Piyasaya devredilen eğitim işte budur; çocukları dev şirketler yutmak istediğinde direnen olmasın diye etrafa korku vermeleri gerek.
Göreceğiz, hakimlere güveniyoruz.
BAROLAR TÜRLÜ TÜRLÜ OLUNCA?!
Parçalamaya "çoklu eğitim" ile başladılar.
Parçalı eğitim diyemediler "çoklu zeka" dediler.
Parçalı Baro diyemiyorlar, Çoklu Baro diyorlar.
Avukatlar, protesto ettiler.
Haklıdırlar, daha önce yapılmalıydı.
Metin Feyzioğlu’na "5544/2006 sayılı Mesleki Yeterlilik Kurumu yasası hukuk dışı yollarla meclisten geçmiştir, bu kanun sizi de yiyecek" dediğim zaman bana verdiği cevap, baronun resmi sitesindedir.
"Yasa dışı bir durum yok" diye cevap verdiler.
Şimdi barolara ben ne diyeyim?!
Şeriat hukuku kursları veren baro da açılacak.
Kaç imza yetiyorsa çok daha fazlasını bulurlar.
Bakkal dükkanı açar gibi hukuk fakültelerini bunun için açtılar.
O kurstan sertifika alanlarla şeriat mahkemesinde hakim-avukat olunacaktır.
El Ezher’den denklik anlaşmasını Abdullah Gül yaparken de susmuştunuz.
Şu anda İslam Enstitüleri’nde Şeriat Hukuku dersleri var ve hocaları oralardan geliyor, farkında değilsiniz.
Baroda onlar bu dersi verir.
Geri kalan şudur; talep varsa şeriat mahkemesi de kurulur.
İşte piyasaya göre parçalı/çoklu hukuk.
Güle güle medeni hukuk…
Parçalı eğitim geldiğinde direnmeyenler, sıra parçalı hukuka geldiğinde direnemezler.
Parçalı eğitim, parçalı sınav, parçalı hukuk…
Bu sertifika piyasasından kim kazanacak?!
Kaybeden Türk halkı oluyorsa, kazanan kim?!
Evet.
Fakültelere giriş eğer sınav şirketlerine devredilirse, bundan kim kazanır?!"

Not:

Sayın Morgül, bu yazısında bizlere "özenle bulandırılan su’daki duruluk nedir ne değildir!?" anlatmaya çalışıyor.

Bir şey değişir, her şey değişir…
Kurnazlık bir zeka çeşidi değildir.
Neticede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk kitapları yazılarak, açık artırmada satılarak inşa edilmedi.
Ülkemizde toplumsal muhalefetin ve siyasi tartışmanın yoğunlaştığı bir dönem yaşanıyor.
Kaldı ki, sorun da, sorun’la çözülmez.
Bugün’ün sorunlarını çözmek için çağ’ın ruhu’na uygun düşen stratejik akıl şart.
Kanmak istemeyeni hiçbir mantık kandıramaz ise kabahat sadece kandıran’da olmasa gerek.
Kimi zaman ne’yin söylendiği önemlidir, kimi zaman kim’in söylediği, kimi zaman da kimin neyi söylediği vb.
Neticede her masal’ın da "gökten düşen üç elma" ile bağlanan bir final’i vardır.

Kaynak: PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK?! – Cüneyt Şaşmaz

CUMHURİYET REJİMİ DOSYASI /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : CUMHURİYET


İLETEN : Cüneyt Şaşmaz

E-POSTA : cesuryorum

1923 yılında Türkiye’de; Cumhuriyetin tarihsel evrimini, evrensel boyutunu ve gerçek niteliğini kavramış, aydın kesim yok gibiydi.

O güne dek, Türkiye’de, cumhuriyetçilik adına, bir düşünce akımı gelişmemiş, herhangi bir örgütlü eylem gerçekleştirilmemişti…

Mustafa Kemal, zaferden sonraki bir yıllık yoğun çalışmasıyla, Türkiye’yi, düşündüğü yenileşme yoluna sokmuştu.

11 ay içinde; saltanat kaldırılmış, hilafet varlığına izin verilen edilgen bir duruma getirilmiş, Lozan imzalanmıştı.

Artık elinde, Müdafaa-i Hukuk örgütlerine dayanan Halk Fırkası, yenilenmiş bir Meclis, önerilerini yapmaya hazır bir halk, güvenilir bir ordu ve dar ancak inanmış bir kadro vardı.

Çok önceden karar verdiği ve ‘vicdanında ulusal bir sır gibi’ sakladığı düşüncesini uygulayacak, Devlet’in yönetim biçimini belirleyecekti; Cumhuriyet’i ilan etmenin zamanı gelmişti.

Batıda cumhuriyet, Avrupa aydınlanmasıyla bütünleşen uzun ve güçlüklerle dolu bir savaşımın birikimi üzerinde gelişmişti.

Fransız Devrimi’ne temel oluşturan bu birikim, cezaevleri ve giyotinlerden geçerek toplum yaşamına girmişti.

Avrupa’da, J. J. Rousseau’yla başlayan Devrim’le somutlaşan cumhuriyetçilik düşüncesi, 250 yıllık bir evrimden geçerek bugüne gelmişti.

Batı’da yoğun savaşımlarla birkaç yüzyılda getirilebilen yönetim biçimi, Türkiye’de birkaç hafta içinde gerçekleştirildi.

Bu güç işi başarmak için eskiden gelen bir savaşım birikimi yoktu, ancak toplumsal dayanağı kuşkusuz vardı.

Yaşam süresini dolduran kişi egemenliği, çürümüşlüğüyle yönetim işleyişini bozmuş, Türk halkına büyük zarar vermişti.

Halk; eskiden kurtulmak, gelişip gönencini arttırmak istiyordu.

Durumunun düzelmesi için bir şeyler yapılması gerektiğini anlıyor, ancak bu eğilime bir ad koyamıyordu.

1923 başlarında çıktığı yurt gezilerinde, yönetim biçimi sorununu, cumhuriyet sözcüğünü kullanmadan ancak onu anlatarak dile getirdi.

Herkesin anlayacağı dilden konuşuyor, halk egemenliğine dayanan yönetim biçimi konusunda; tarihsel, toplumsal ve dinsel açıklamalarla halkı aydınlatıyordu.

Konuşmalarında, yönetim sorununu irdelemeyi, İslam hukukuna dek genişletti.

Hz. Muhammet’in sözlerinden aktarmalar yaparak İslamiyet’in konuyu nasıl ele aldığını anlattı:

“Yüce Peygamber devletlere gönderdiği peygamber bildirimlerinde, ‘Allah birdir, hak din, İslam dinidir, onu kabul ediniz’ buyurmuşlar ve fakat hemen eklemişlerdir; ‘ben size hak dinini kabul ettirmekle sanmayınız ki, sizin milletinize, sizin yönetiminize el koyacağım. Siz hangi yönetim biçimini koyuyorsanız, o hakkınız saklıdır.’

Şimdi şunu açıklamalıyım ki, din esasında yönetimin şu ya da bu biçimde olacağına dair, hiçbir ifade kesin olarak yoktur.

Yalnız hükümetin hangi esaslara dayanması gerektiği bellidir, bu açık ve kesindir.

Bu esaslardan biri şûrâdır (danışma organı).

Danışma en kuvvetli esastır.

Bu esas, Yaradan tarafından doğrudan doğruya Muhammet Mustafa’ya da emrolunmuştur.

Peygamber olan yüce kişi bile, kendiliğinden iş yapamayacaktır.

Danışarak (müşavere) yapacaktır…

Diğer bir esas adalet esasıdır.

Şûrâ, insanlara ait işleri yerine getirirken adil davranacaktır.

Çünkü adaletsiz şûrâ, Allahın emrettiği şûrâ olamaz; adalet dağıtmaya yetkili olabilmesi için de uzman olması, bilgili (vâkıf) olması gerekir.

Bilgili olan, uzman kişilerden oluşan bir yönetim, ancak değerli ve saygın olur.

Adalet dağıtımında, ancak böyle bir şûrâya inanılır ve güvenilir”.1

Yurt gezilerinden her dönüşünde, çalışma odasına çekilip araştırmalarını sürdürüyor, Türkiye’ye uygulanacak cumhuriyet düşüncesini, kuramsal ve eylemsel boyutuyla olgunlaştırıyor, uygulama hazırlıkları yapıyordu.

Önce, kimseye açılmamıştı.

Tasarımını bitirip, davranış biçimini belirlediğinde, güvendiği kişilere açılmaya, görüşüp konuyu birlikte irdelemeye başladı.

Oluşumu ve doğurduğu sonuçlarıyla birlikte Fransız Devrimi’ni (bir kez daha) inceledi.

J. J. Rousseau’yu okudu.

Çankaya’da akşam yemeklerinde, ‘seçilmiş’ konuklarıyla tartıştı, katılımcı yönetim biçiminin adının Türkiye ve Türkçe’deki karşılığının ne olabileceğini araştırdı.

Fransızca’da kamusal varlık, toplum (la chosepublique) anlamına gelen republique sözcüğünün, Türkçedeki karşılığının cumhuriyet olabileceğini düşünüyordu.2

Eyleme geçeceği günlerin yakın olduğunu çevresindekiler anlamıştı.

Uygun zaman ve girişim gücünü arttıracak somut bir olay, bir gerekçe bekliyordu.

Neve Freie Presse yaptığı açıklamadan yaklaşık bir ay sonra böyle bir olay ortaya çıktı.

Meclis İkinci Başkanlığı ve Dahiliye vekilliği seçimiyle başlayıp, hükümet bunalımına dönüşen siyasi gelişmeler, ona bu fırsatı verdi.

Nutuk’ta, “uygulamaya geçmek için uygun zamanın geldiğine karar verdim”3 dediği bu gelişmelere dayanarak harekete geçti.

Meclis İkinci Başkanı ve Dahiliye Vekili seçimin sonuçlanmaması nedeniyle oluşan siyasi tıkanma, harekete geçmesi için ona bir fırsat yakalattı.

Tıkanma, 28 Ekim’e dek aşılamadı.

‘Kargaşa yayılarak sürüyor, içinden çıkılmaz tartışmalarla’4 hükümet kurma çalışmaları, sonuçsuz kalarak tümüyle tıkanıyordu.

Halk Fırkası Meclis Kümesi (Gurubu), 29 Ekim sabah 10’da toplandı.

Uzun tartışmalardan sonra, durumun çıkmaza girdiğini ve hükümet işlerinin yüzüstü kaldığını gören birçok milletvekili, Genel Başkan olarak onun, “soruna çözüm bulmak için” çağrılmasına karar verdi.5

Toplantıya geldi ve çözüm önerisini sunması için bir saat izin istedi.

Uygun gördüğü ve kendi deyimiyle, ‘gereken kişileri’6, Meclis’teki odasına çağırdı.

Onlara, önceki gece İsmet Paşa’yla birlikte yaptığı Anayasa değişiklik önerisini göstererek, biraz sonra Genel Kurul’da yapacağı konuşma konusunda bilgilendirdi.

Bir saat sonra kürsüye çıktı ve önerisini; “çözülmesinde güçlüğe uğradığımız sorun, uygulamakta olduğumuz yöntem eksikliğindendir. Yürürlükteki Anayasamız gereğince, bakanları ayrı ayrı seçmek zorunda kalıyoruz. Bu güçlüğün giderilmesinin zamanı artık gelmiştir. Yüce kurulunuz bu sorunun çözülmesi için beni görevlendirdi. Bilginize sunduğum görüşlerden esinlenerek, çözüm olacağını düşündüğüm bir biçim saptadım. Onu önereceğim. Önerim kabul edilirse, güçlü ve dayanışma içinde olan bir hükümet kurabiliriz” sözleriyle dile getirdi.

Hemen ardından hazırladığı dört maddelik Anayasa değişikliğini okudu.7

Meclis Anayasa Komisyonu tasarıyı ivedi olarak ele aldı.

Komisyon da, konunun Meclis’te hemen görüşülmesini önerdi.

Görüşmeler, saat 20.30’da, ‘yaşasın cumhuriyet’ alkışlarıyla kabul edildi.

On beş dakika sonra, 20.45’te Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve milletin ruhunda ‘zaten çoktan seçilmiş’8 olan Mustafa Kemal, oturuma katılan 158 milletvekilinin oybirliğiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı oldu.

100 milletvekili oylamaya katılmadı.9

Seçim üzerine, teşekkür konuşması yapmak için kürsüye çıktı ve şunları söyledi:

“Türkiye Cumhuriyeti dünyadaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle kanıtlayacaktır.

Her zaman milletin güvenine dayanarak, hep birlikte ileriye gideceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti mutlu, muvaffak ve muzaffer olacaktır”.10

Türk halkı, Cumhuriyet’i ve ilk Cumhurbaşkanını coşkuyla karşıladı.

“Duyulan sevinç her yerde, parlak gösterilerle açığa vuruldu”11 ve Cumhuriyet’in kabul edilmesi, 29 Ekim gecesi ülkenin her yerinde, yüzbir top atışıyla kutlandı.

Halk sokaklara dökülmüş sevinç gösterileri yapıyor, Meclis’e ve Cumhurbaşkanı’na telgraflar çekiyordu.

29 Ekim, daha o gece halk tarafından “milli bayram durumuna getirilmişti”.12

İstanbul basını, halkın sevincine katılmadı ve gizlemeye gerek görmediği sert bir karşıtlıkla saldırıya geçti.

Cumhuriyet’in ilanına öncülük edenleri, doğal olarak en başta onu, isim vermeden hedef almışlardı.

‘Sıkboğaza getirilmiş bir durum’, ‘birkaç saatlik Anayasa değişikliği’, ‘Meclis’te bir büyü yapıldı ancak Cumhuriyet bir tılsım değildir’13 gibi değerlendirmeler yapılıyordu.

Gazetelerde, Ankara’da yapılan iş, “uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet yönetiminde yeterlilik kazanmış kafaların”14 yapacağı bir iş değildir; “dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve ona bağlı olanlar, bunu yürütebileceklerine güveniyorlarsa, biz de onlara ‘öyleyse cumhuriyetiniz mübarek olsun baylar!’ deriz” diyerek alaycı yazılar yazılıyordu.15

Suçlama içeren sözlere, düzeysiz karalamalara aldırmadı ve doğru bildiği yolda yürüdü.

Giriştiği işi, gelecek tepkileri ve alınacak önlemleri önceden düşünmüş, hazırlığını yapmıştı.

Gerek saldıranlar gerekse kendisi, gelecek adımın Hilafetin kaldırılması olduğunu biliyordu.

Cumhuriyet üzerinden yapılan tartışmanın merkezinde yer alan bu olası girişim, tutucularla devrimcileri ister istemez karşı karşıya getirecekti.

Tutucular neyi savunduklarının, o neyi kaldıracağının bilincindeydi.

O günkü ortamı Nutuk’ta şöyle anlatacaktır:

“Bir ülkede, bir toplumda devrim yapıldığında, devrimin gerekçesi elbette vardır.

Ancak devrimi yapanlar, inanmak istemeyen inatçı (anut) düşmanlarını ikna etmek zorunda mıdır?

Cumhuriyet’in de taraftarı ve karşıtları elbette vardır.

Taraftarlar, Cumhuriyet’i hangi inanç ve düşüncelerle neden kurduklarını, karşıtlarına anlatarak onlara yaptıkları işin doğruluğunu anlatmak isteseler de, onları bağnaz inatçılıklarından vazgeçirmeleri mümkün müdür?

Cumhuriyetçiler elbette, güçleri yeterliyse inançlarını herhangi bir yolla; ayaklanmayla, devrimle ya da toplumun onaylayacağı başka yollarla gerçekleştirirler.

Bu ülkü, devrimcilerin görevidir.

Buna karşı direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler, karşıtların yapmaktan geri durmayacakları hareketlerdir”.16

DİPNOTLAR

1 “Mustafa Kemal Eskişehir İzmit Konuşmaları” Kaynak Yay., sf. 201-203

2 “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit, 12 Baskı, İst.-1994, sf. 444

3 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK 4.Baskı, Ank.-1999, sf.1063

4 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.151

5 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.151

6 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı, Ank.-1999, sf.1077

7 a.g.e., II.Cilt, sf.1077

8 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.153

9 “Atatürk” P.Paruşev,Cem Yay., İst.-1981, sf.277

10 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı, Ank.-1999, sf.1085

11 a.g.e. , II.Cilt, sf.1085

12 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.154

13 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı, Ank.-1999, sf.1087

14 a.g.e. sf.1087

15 a.g.e. sf.1089

16 “Nutuk” M.K.Atatürk, II.Cilt, TTK, 4.Baskı, Ank.-1999, sf. 1087

LİNK : http://kuramsalaktarim.blogspot.com/2018/10/cumhuriyet.html