FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI : TÜRKİYE GENELİNDE FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER LİSTESİ


  1. Gözaltına Alındıktan Sonra Kaybolanların İsme Göre Sıralı Listesi
  2. Gözaltında Alındıktan Sonra Kaybolanlar Şehirlere Göre Sıralı Listesi
  3. Türkiye Genelinde Kaybolanlar
  4. Terör Örgütlerince İşlenen Cinayetler
  5. Faili Meçhuller Tarihe Göre Sıralı Liste

DOKUMANTERİ BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

HAYVAN DÜNYASI /// ERTUĞRUL ÖZKÖK /// Korona döneminin ilk esrarengiz cinayeti : Korudaki kesik başlar


ERTUĞRUL ÖZKÖK /// Korona döneminin ilk esrarengiz cinayeti : Korudaki kesik başlar

5 Mayıs 2020

Sakalları hafif beyazlaşmış adam kamyonetinin kapısını açıp ayağını yere attığı an donup kaldı.

On yıla yakın süredir neredeyse her gün geldiği bu korunun kenarında gördüğü şeye hayretle baktı.

Önünde kafası bedeninden koparılmış bir ceset yatıyordu…

Biraz daha ilerleyince aynı durumda başka cesetler de gördü…

Bu olay geçen kasım ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin Washington eyaletinin Custer kasabası civarında meydana geldi…

Bu katliamı yapan acımasız katil veya katiller kimdi?

Bir tarikat olayı mıydı?

İşte size korona döneminin ilk esrarengiz seri cinayetler dizisinin hikâyesi…

İLK İZ 16 KİLOMETRE UZAKTA BULUNUYOR

Aranan katiller insan değildi…

Çünkü başı kesilenler de insan değil, bölgedeki balarılarıydı.

Kasım ayında bir gece meçhul katiller Washington civarındaki bir kovana girmiş ve yüzlerce balarısının başını keserek katletmişti.

Cinayetleri araştırmak üzere Ruth Danielsen adlı bir kadın dedektif görevlendirildi…

Ruth Danielsen aslında profesyonel bir dedektif değildi.

Kendisi de bir arıcıydı…

Ancak geçmişte de arılara musallat olan hastalıklar ve arıları yok etmeye uğraşan başka böceklerle mücadelede görev almıştı.

Bir tür iz sürücüydü.

Etnik kıyafetlere meraklı, yerel kültür ve gelenekleri iyi bilen bir kadındı.

Böylece Amerika arıcılık tarihinin en büyük seri katil avı başladı.

Cinayetle ilgili ilk somut ipucu o kasım ayının son günlerinde, cinayetlerin işlendiği yerden 16 kilometre uzaklıkta bir yerde bulundu.

Aslında bulunan şey başkalarının zerre kadar ilgisini çekmezdi…

Çünkü ilk bakışta sıradan bir eşekarısı gibi görünüyordu ama herkesi şaşırtmıştı.

Çünkü bu bir “dev Asya eşekarısı”ydı…

PEKİ BU KATİLLER NEREDEN GELMİŞTİ

Bir tür “katil yakuza arı”ydı bunlar…

Balarıları gibi çok büyük gruplar halinde dolaşmazdı. Bir tür çeteydiler.

En büyük besinlerinden biri balarılarıydı.

Ancak ortada açıklanması gereken iki durum vardı.

Bugüne kadar Amerika topraklarında hiç yakuza eşekarısı görülmemişti…

Ayrıca 16 kilometre bir eşekarısı için uzun bir mesafeydi.

Demek ki ortada bu katliamı yapan ikinci bir yakuza çetesi daha vardı.

Dedektif bunun üzerine bir katil eşekarısı haritası hazırlamaya başladı.

İkinci iz, Kanada sınırının hemen ötesinde Vancouver Adası’nda bulundu.

Bu iz kafaları iyice karıştırdı.

Çünkü ada, anakaradan, dev eşekarılarının uçamayacağı kadar uzak mesafedeydi.

Dolayısıyla katiller onlar da olamazdı ama şu sorunun cevabı da bulunamıyordu:

Bu dev Asya eşekarıları o adaya nasıl gitmişti?

Amerika’da cinayeti işleyen eşekarılarının izi bir tür bulunamıyordu.

İlk hedef bu katillerin ormanda saklandığı yeri ve hücre evlerini bulmaktı.

HÜCRE EVİNE İLK GİRENİN PANTOLONUNA NE GİRDİ

İşte burada Vancouver’da bulunan iz yardımlarına geldi.

Çünkü burası bir adaydı ve buradaki hücre evini (eşekarısı kovanını) bulmak daha kolaydı. Nitekim aranan kovan Nanaiono denilen bölgede bulundu.

Uzman bir arıcı kalın pantolonlar ve koruyucu arı maskeleri takarak gece bu kovanın civarına gitti. Üzerinde ‘kevlar’dan yapılmış koruyucu bir zırh da vardı. Ancak kovana yaklaşırken çıkardığı sesler katil arıları uyandırdı ve müthiş bir saldırıya uğradı.

Bu telaşla kovanın içine karbondikoksit gazı vermeye çalıştı. Tam o an, önce pantolonunun içinden bir şeylerin yukarı doğru tırmanmaya başladığını fark etti.

Ve ilk acıyı yine o an hissetti. Yıllardır arılar tarafından binlerce kere sokulduğu halde böyle bir acıyı ilk defa tadıyordu.

Bu arılara Japonya’da “Katil arı” denmesinin nedeni buydu. Çünkü iğnelerindeki zehrin gücü bir yılanınkiyle neredeyse aynıydı. Ancak birkaç eşekarısı örneği ve kovandan bir parça almayı başardı.

JAPONYA’DAN GELEN BİLGİ DEDEKTİFLERİ ŞAŞIRTIYOR

Oradan alınan eşekarısı örnekleriyle, kovanın bir bölümü Asya eşekarılarıyla yıllardır mücadele ederek uzmanlaşan Japonya’daki bir enstitüye gönderildi.

Birkaç hafta sonra geldiğinde hayretler içinde kaldılar.

Gönderilen arıların Japonyla’daki yakuza eşekarılarıyla bir ilişkisi yoktu…

Kimdi bu esrarengiz katiller öyleyse?

Ve ilk şüphe o zaman akıllara geldi: Acaba Asya’dan gelirken yolda mutasyona uğramış katiller olabilir miydi?

Yani “Transformers” filmindeki “Bumblebee” gibi…

‘ARI INDIANA JONES’U’ YAKUZA KRALİÇESİNİN PEŞİNE TAKILIYOR

DEDEKTİF Danielson yine başa dönmüştü…

Artık ilk cinayetlerin işlendiği ormana girip katillerin hücre evini orada aramaktan başka çare kalmamıştı.

Artık cevap vermeleri gereken ilk soruyu biliyorlardı

Acaba gizli bir yakuza kraliçe grubu Amerika’ya sızmış olabilir miydi?

Sıradan erkek yakuzalar uzun mesafelere gidemiyordu ama kraliçeler saatte 30 kilometreye kadar hızla uçabiliyor ve uzak mesafelere gidebiliyordu.

Bu işi çözebilecek tek kişi Chris Looney’di…

Dr. Looney Vancouver Adası’nda yaşayan bir tür Indiana Jones karakteriydi…

Yapacağı iş kraliçeye tuzak hazırlamaktı.

Şeffaf sürahilerin birine portakal suyu, ikincisine pirinç şarabı ve üçüncüsüne kefir koyarak ormanın çeşitli yerlerine yerleştirdi.

Şunu biliyordu. Yakuza kraliçeleri bununla kovan yapmaya başlayabilirdi.

Katil eşekarılarının kovan içi sıcaklıkları 30 santigrat civarında oluyor.

Termal kameralarla orman içinde bu sıcaklıktaki noktaları izleyeceklerdi.

DOSYADA KALMIŞ BİR BİLGİ: 2013 YILINDA ÇİN’DE NE OLDU

Korona döneminin ilk toplu cinayet hikâyesi şimdilik burada bitiyor.

Dedektif Danielson Amerika’nın kuzeybatısındaki bu bölgede “Fargo” filminin kadın polisi “Marge Gunderson” gibi katili aramaya devam ediyor.

Ama bunun için önce ormanın derinliklerine saklanan “samuray kraliçe”yi bulmaları gerekiyor.

Bu saate karşı bir yarış.

Ya onlar bu katil eşekarılarının üslerini bulup imha edecekler…

Ya da dev Asya eşekarıları Amerika kıtasının balarılarına jenosit yapacak…

Yani insanlık korona katillerine karşı mücadele ederken balarıları da yine Asya’dan gelen yakuza çetesine karşı savaşıyor.

Ve dedektif Danielson’ın kafasını yoran son dosya.

Bu katil eşekarılarıyla ilgili son bilgiler 2013 yılında dosyalara girmişti.

Ve bilin bakalım bu bilgiler nereden gelmişti?

Çin’in resmi haber ajansından…

O yıl dev eşekarıları Shanxi eyaletinde insanlara saldırmış ve 42 kişiyi öldürmüştü.

Yaralı sayısı ise 1600’dü…

Acaba bu katiller de Çin’den mi gelmişti…

………………………………..

NOT: Bu bilgileri geçen mayıs ayından beri Amerikan medyasında çıkan yazılardan ve pazar günü New York Times’ta yayınlanan haberden derledim. Senaryo her zamanki gibi bana ait.

HATTORİ HANZO KILIÇLARIYLA 14 SANİYEDE BİR KAFA KESİYOR

BU yakuza eşekarılarının görünümü çok farklı. Gözleri filmdeki “Örümcek Adam”ın gözlerine benziyor.

Çeneleri, “Kill Bill” filminde gördüğümüz Hattori Hanzo kılıcı gibi. Bununla balarısının kafasını kesiyor ve göğsünü çıkarıp alıyor.

Yavrularını bununla besliyor.

Bir katil eşekarısı bu balarısı kovanı keşfedince, önce iki-üç çete elemanıyla geliyor, sonra daha kalabalık grup katılıyor. Bir yakuza arı 14 saniyede bir balarısı kafası kesiyor.

Böylece bir kovanın tamamının kafasını bir saatte kesebiliyorlar.

BALARISININ SİLAHI: KATİLİ CANLI CANLI PİŞİRMEK

BUNLARA karşılık Japonya’daki balarıları, dev Asya eşekarılarına karşı yüzyıllardır süren mücadelelerinde çok etkili bir silah geliştirdi.

Katil kovana girdiği an 50’ye yakın balarısı onun etrafını sarıp top haline geliyor ve kanatlarının çok hızlı çırpmaya başlıyor. Kanat çarpmasının yarattığı ısı içerdeki topun içini 45 derece sıcaklıkta bir fırın haline getiriyor. Balarıları bu sıcaklığa dayanabiliyor ama katil yakuza arılar bu fırında resmen pişiyor.

Dr. Looney, arı Indiana Jones’u, kraliçenin peşinden ormana giriyor.

KATKIDA BULUNANLAR

Sayfa Editörü: Eyüp Serbest
Foto Editörü: Umut Veis
Düzeltmen: Metin Usta
Tasarım ve Uygulama:
Selma Songül Zengin

SİYASİ SUİKASTLER DOSYASI /// Hrant Dink Cinayeti : Bir suikastın davası neden 13 yıl sürer ? Dink ailesinin avukatı anlatıyor


Hrant Dink Cinayeti : Bir suikastın davası neden 13 yıl sürer ? Dink ailesinin avukatı anlatıyor

"Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmazlar".

Bu son cümleleri yazdıktan sonra, İstanbul’un en kalabalık caddelerinden birinde Şişli’de gazetesinin önünde öldürüldü Hrant Dink.

Peki neden öldürüldü Hrant Dink?

Agos Gazetesi’nde, ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen’in 1915’te yaşananlar sonrasında evlat edinilen Ermeni çocuklardan biri olduğunun ileri sürülmesi yüzünden mi?

Gazetede yayımlanan bu yazı ile Türklüğe mi hakaret etmişti?

Yoksa ‘milliyetçi duyguları depreşen bir grup gencin kendilerine hakim olmaması’ yüzünden mi?

Türkiye yakın tarihinin en tartışılan suikastinde, 13 yıldır bir türlü tamamlanamayan yargılama süreci gösterdi ki; mesele bu sorulardan ibaret değil.

Mahkeme salonunda, Ogün Samast, Yasin Hayal, dönemin İstanbul İl Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, eski İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç, cinayet işlendiği dönem Trabzon İl Emniyet Müdürü olup İstihbarat Daire Başkanlığı’na yükselen Ramazan Akyürek vardı.

Bu cinayetle ne gibi bağlantıları vardı, neden mahkeme salonundaydılar?

Yıllardır peş peşe yapılan duruşmalarda, Hrant Dink ailesi ve avukatlarının çabalarının yanı sıra, toplumun bu cinayete gösterdiği hassasiyet ve tepki ile birlikte bu soruların yanıtları arandı. Kamu görevlilerinin çoğu yargılandı.

Ama bu yargılamada Hrant Dink kimin meselesiydi, bir türlü netlik kazanamadı. Çünkü hem İstanbul hem de bir süre Trabzon’da görülen davalarda hiçbir kamu görevlisinin bu cinayetten ‘haberi yoktu’… Herkes verilen ‘talimatları yerine getirmişti’.

‘Devletin istihbarat birimleri cinayetle ilgili bilgi sahibiydi ama Dink’i korumadılar’

Artık gelinen süreçte bu cinayetle ilgili pek çok detay neredeyse hatırlanmıyor, kimler hangi suçlamalarla yargılandı unutulmak üzere. Peki 13 yılın sonunda hiçbir şey öğrenemedik mi bu cinayete dair?

Dink ailesinin avukatı Hakan Bakırcıoğlu’na sordum bu soruyu. Cinayetin netlik kazanan hususlarını şöyle sıralıyor: "24 Şubat 2004’te Hrant Dink ile İstanbul Valiliği’nde, Vali Yardımcısı Ergun Güngör, Mit İstanbul Bölge Başkanlığı Terör Daire Başkanı Özel Yılmaz ve Mit görevlisi Handan Selçuk’un da olduğu bir görüşme gerçekleşiyor. Bu görüşmenin Genelkurmay Başkanlığı’nın isteği ve talimatı ile gerçekleştiği, organizasyonunun ise Mit Müsteşarı Şenkal Atasagun, Mit İstanbul Bölge Başkanı Hüseyin Kubilay Günay ve dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler tarafından yapıldığını öğrendik."

Devletin bütün istihbarat birimlerinin bu cinayete dair ayrıntılı bilgi sahibi olmalarına rağmen cinayetin önüne geçmedikleri, tasarlayanlara yönelik operasyonlar yapmadıkları, Hrant Dink’i korumadıkları açığa çıktı

Avukat Hakan Bakırcıoğlu

"Ayrıca cinayetten çok uzun süre önce cinayetin kararının alındığı ve hazırlık sürecine girildiğine dair, yine devletin bütün istihbarat birimlerinin bu cinayete dair ayrıntılı bilgi sahibi olmalarına rağmen cinayetin önüne geçmedikleri, tasarlayanlara yönelik operasyonlar yapmadıkları, Hrant Dink’i korumadıkları açığa çıktı. Dink cinayetinde sorumlu olan devlet görevlilerinin tamamının gerçeğe aykırı belge düzenledikleri ya da cinayetteki sorumluluklarını ortaya koyan belgeleri imha ettikleri ortaya çıktı".

’13 yıllık yargılamada cinayetin kimler tarafından organize edildiği açığa çıkarılamadı’

Ama bu cinayetin kararının kimler tarafından alındığı, nasıl organize edildiği bugün hala açıklanamayan ve ortaya çıkarılamayan temel mesele olarak karşımızda duruyor.

Yine Hrant Dink’e yönelik linç sürecinin de yeterince soruşturulmadığı için kimler tarafından, ne şekilde organize edildiği de açığa çıkartılamadı.

Her ne kadar bu sorulara hukuk açısından hala yanıtlar aransa da, avukat Hakan Bakırcıoğlu bu cinayetin ciddi bir yapı tarafından organize edildiği kanısında. Bu iddiasıyla ilgili de soruşturma süresince önemli delilleri ortaya koyduklarını ekliyor.

’77 sanığın önemli bir kısmı devlet görevlileri’

Hrant Dink suikastı ile ilgili görülen duruşmalarda, kamu görevlilerinin de olayla ilgili bilgi sahibi oldukları ortaya çıktı.

"Kamu görevlilerinin de yargılandığı duruşmalarda, devlet yetkililerinin de olayla ilgili bilgi sahibi oldukları ve bu cinayete iştirak ettikleri görüldü. Kamu görevlilerinin bir kısmı cinayetin işleneceğine dair ayrıntılı bilgi sahibi oldukları halde, cinayetin işlenmesine olanak kılmak adına örgüte operasyon yapmadıkları görülüyor. İddianamelerde bu hususlar belirtilmiş ve delilleri de önemli ölçüde ortaya konulmuş durumda. O nedenle bugün yargılamaları süren 77 sanığın önemli bir kısmını devlet yetkilileri oluşturmakta" diyor Bakırcıoğlu.

Fakat, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bir taraftan Hrant Dink’in korunması ve örgüte operasyon yapılması konusunda önemli iddianameler düzenlerken, MİT İstanbul Bölge Başkanlığı, MİT Trabzon Bölge Başkanlığı ve İstanbul valilik görevlileri hakkında iddianame düzenlemedi. Hatta kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Dink avukatlarının Anayasa Mahkemesi de dahil, yaptıkları tüm itirazlar da reddedildi.

Bakırcıoğlu’na göre bu eksikliklerden dolayı, yargılama bütünlüğü içermeyen bir hale dönüştü.

MİT görevlileri hakkında iddianame düzenlenmedi

Yine eksik kalan yanlarından biri de MİT görevlilerinin yargılanamaması… Avukat Hakan Bakırcıoğlu, devletin istihbarat birimlerinin Hrant Dink’e yönelik yaşananları yakından izlediğini ve yaşananlara dair raporlar hazırladığını savunuyor.

"İstihbarat teşkilatı görevlilerinden iki kişinin ifadesi alındı. Özel Yılmaz ve Handan Selçuk. Bu kişiler, İstanbul Valiliği’nde Hrant Dink ile yapılan görüşmeye katılan kişilerdi. Ve sonrasında da Özel Yılmaz’ın ifadesi 2014 yılında alındı. Özel Yılmaz bu görüşmenin Genelkurmay Başkanlığı tarafından istendiğini ve Mit müsteşarının arandığını açıkladı. Dolayısıyla Özel Yılmaz aslında, bu görüşmenin kim tarafından, nasıl gerçekleştiğini büyük ölçüde beyan etmiş oldu. Milli İstihbarat Teşkilatı görevlileri hiçbir şekilde, Özel Yılmaz’ın şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmış olmasını ayrı tutmak kaydıyla, soruşturulmadılar".

MİT Trabzon Bölge Başkanı: ‘Elinizdeki kırıntı sizi fırına götürür’

Üstelik, MİT Trabzon Bölge Başkanının, cinayetle ile ilgili incelemeler yapan Başbakanlık Teftiş kurulu üyeleri ile yaptığı görüşmede kendisine yöneltilen "Elinizde kırıntı da mı yok?" sorusuna, "Kırıntı sizi fırına götürür" yanıtını vermiş olmasına rağmen MİT yetkilileri hakkında iddianame 13 yıldır düzenlenmedi.

Aslında, 2012 yılında Devlet Denetleme Kurulu, Dink cinayetine dair hazırladığı raporda, ‘devletin tüm güvenlik ve istihbarat birimlerinin bilgi sahibi olduğu, cinayetle ilgili MİT’in bilgi sahibi olmamasının mümkün olmadığını’ açıkladı.

Bu nedenle de Milli İstihbarat Teşkilatı’nın arşivlerinde inceleme yapılmasını istedi ama yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bir inceleme yapılmadı.

’13 yılın sonunda verilecek olan karar eksik kalacak’

Dink ailesi avukatı Hakan Bakırcıoğlu’na göre eğer etkin bir soruşturulma yürütülse, bu yargılananların ötesinde daha büyük bir çember ortaya çıkacak. O nedenle halihazırda devam eden yargılama süreci de belli bir çerçeveye oturtuldu.

‘Eğer İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, belirlenen bu çerçevede kalıp yargılama ve soruşturmayı derinleştirmezse, linç sürecini örgütleyenler, İstanbul MİT Bölge Başkanlığı, Trabzon MİT Bölge Başkanlığı ve İstanbul valilik görevlileri hakkında iddianame düzenlemezse tüm failleri ve sorumluları cezalandırılmış bir cinayet olmayacaktır. O nedenle mevcut hal üzerinden İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin vereceği karar eksik bir karar olacak.’

18 Şubat’ta 103. duruşma görülecek. Her ne kadar avukat Bakırcıoğlu duruşmanın karara bağlanması için bir yıllık bir süre öngörse de, tüm eksiklikleri ile adım adım Dink cinayeti davasının sonuna yaklaşıyoruz. 13 yılın sonunda…

SİYASİ SUİKASTLER DOSYASI : Rize Emniyet Müdürü Altuğ Verdi cinayetiyle ilgili şok FETÖ detayları


Rize Emniyet Müdürü Altuğ Verdi cinayetiyle ilgili şok FETÖ detayları

2018’de Rize Emniyet Müdürü Altuğ Verdi’yi makamında şehit eden polis memuru Sarıcaoğlu’nun FETÖ ile bağı deşifre edildi. Katil zanlısının FETÖ’nün mahrem imamıyla yoğun görüşme trafiği ortaya çıktı. Verdi suikastını planlayarak azmettirdiği belirlenen 9’u aktif görevdeki polis olmak üzere 29 kişi hakkında operasyon başlatıldı.

İki yıl önce makamında, bir polis memuru tarafından şehit edilen Rize Emniyet Müdürü Altuğ Verdi öldürülmesi olayında Karlov suikastı benzeri bir FETÖ izi çıktı.

Verdi’yi görev yerinin değiştirilmemesini bahane ederek şehit ettiği ileri sürülen polis memuru İsmail Hakkı Sarıcaoğlu’nun FETÖ ile yoğun irtibatı tespit edildi. Verdi suikastını planlayıp azmettirdiği gerekçesiyle dün 27 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Gözaltı listesinde ismi bulunanlardan dokuzu görevdeki polis memuru, diğerleri ise FETÖ’den ihraç edilen polisler ile doktor, öğretmen ve araştırma görevlilerinden oluşuyor.

SABAH; İstanbul, Adana, Bursa, Rize, Samsun, Trabzon, Nevşehir’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın koordinesinde yürütülen operasyonla ilgili özel bilgilere ulaştı. Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı ile Milli İstihbarat Teşkilatı ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın yürüttüğü araştırmada 11 Aralık 2018 tarihinde merkeze 10 km uzaklıktaki görev yerini il merkezine aldırmayı bahane edinerek Rize Emniyet Müdürü’nün makamında terör estiren ve İl Emniyet Müdürü Altuğ Verdi’yi şehit eden İsmail Hakkı Sarıcaoğlu’nun Fetullahçı Terör Örgütü ile yoğun bağlantıları tespit edildi.

Örgütün Altuğ Verdi’yi, kendi üyesi olan polis memuruna görev yerinin değiştirilmemesini bahane edip vurdurarak Karlov suikastı benzeri bir etki yaratmayı amaçladığı belirtildi. Rus Büyükelçi Andey Karlov 16 Aralık 2016’da kritik bir süreçte Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerini bozmak için FETÖ üyesi Mevlüt Mert Altıntaş tarafından öldürülmüştü.

Rize Emniyet Müdürü Altuğ Verdi’nin şehit olduğu saldırının yeni görüntüleri ortaya çıktı

TETİKÇİ MAHREM İMAMA BAĞLI

Altuğ Verdi suikastının tetikçisi Sarıcaoğlu’nun da FETÖ üyesi olduğu ve İstanbul’da görevli olduğu sırada örgüt imamının da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde akademisyen olarak görev yapan FETÖ mahrem imamı olduğu yönünde ihbar üzerine harekete geçildi.

Sarıcaoğlu’nun lise son sınıftayken Trabzon’da bulunan FETÖ’ye ait Zafer-Fen isimli dershaneye gittiği, liseden mezun olması ardından FETÖ üyeliğinden işlem gören, Samsun’da doktor olarak görev yapan abisi aracılığıyla Samsun’da örgüte ait ‘Sakarya’ isimli dershaneye gittiği ve burada yatılı olarak belirlendi.

İsmail Hakkı Sarıcaoğlu’nun bilgisayarında yapılan incelemede, FETÖ’nün yayın kuruluşlarına ait üniversiteye hazırlanmaya yönelik, ‘test, soru bankası, bu derslere ait ders notlarının’ mevcut olduğu tespit edildi. Sanığın Erzurum Üniversitesi İnşaat Mühendisliği okuduğu dönemde, FETÖ Silahlı Terör Örgütü’ne ait yurtta kaldığı anlaşıldı.

SABAH Özel İstihbarat Bölümü’nün ulaştığı bilgilere göre, Sarıcaoğlu Erzurum’da okuduğu sırada FETÖ mensubu arkadaşlarıyla üniversitede öğrenim gören öğrencileri ‘sohbet’ adı altındaki toplantılara davet ettiği öğrenildi.

Sanık Sarıcaoğlu’nun 2003-2005 yılları arasında Niğde Polis Okulu’nda okuduğu sırada polis okulunun çevresindeki illerde bulunana polis memurları ile irtibatlı olan ve ‘polis sohbet abisi’ olarak bilinen, aynı zamanda da örgütün Bölgeden Sorumlu İmamı olarak değerlendirilen Akademisyen M. Ç. ile cep telefonu irtibatı tespit edildi.

SUÇ DOSYASI : TUHAF BİR CİNAYET DURUMU /// Şeyhin karşısına üç tabancayla çıktı


SAYGI ÖZTÜRK : Şeyhin karşısına üç tabancayla çıktı

Bitlis’in eski adı Norşin olan Güroymak ilçesinde Nakşibendi Tarikatı şeyhi 50 yaşındaki Abdulkerim Çevik’in öldürülmesiyle ilgili çok yönlü soruşturma sürüyor. Katil zanlısı Tatvanlı Yakup Şeflekçi, “Şeyhi terörist olduğundan şüphelendiğim için öldürdüm” diyor, kendisinden alınacak paranın terör örgütüne gideceğini iddia ediyor. Bir kişi, terör örgütü üyesi olduğu şüphesiyle vatandaş tarafından öldürülmez. Ancak ilgili birimlere ihbarda bulunabilir.

Bitlis’in Tatvan ilçesinde akaryakıt istasyonu sahibi olan Yakup Şeflekçi’nin, amcasının oğlu Feyzullah Şeflekçi ile arasındaki 150 bin liralık alacak-verecek meselesi sorunu var. Çözümü için şeyh Abdulkerim Çevik’ten arabuluculuk yapmasını istiyor. Taraflar çağrılıyor. Görüşmeler tanıklar huzurunda yapılıyor. Sonuçta, “Şeriat böyle emrediyor” denilip Yakup Şeflekçi’nin parayı ödemesine hükmediliyor.

“TERÖRİST” DİYE ÖLDÜRMÜŞ

Ama bu durum Yakup’u kızdırıyor. Bir süredir uyuşturucu kullanmadığını ifadesinde söylese de, cinayetten sonra yapılan tahlilde kanında uyuşturucu saptanıyor. Bununla yetinilmedi, Yakup’un işyerinde yapılan aramada da uyuşturucu ele geçirildi. Bunun için de, “Haberim yok. Kimin koyduğunu da bilmiyorum” dedi.

İfadelerinden de anlaşılıyor ki Yakup Şeflekçi, daha az ceza alabilmek için yalan üstüne yalan söylüyor. Normal birisi olsa üzerinde üç tabanca taşımazdı. Şeyhi üç kurşunla öldüren Yakup Şeflekçi, tabancalarından Smith Wesson’u koltuk altına yerleştirilen kılıfta, ikisini de belinde taşıyor. Tabancaları da öyle sıradan tabanca değil, en etkili, en güçlü olanlarından.

Yakup Şeflekçi’nin, dinen 150 bin lirayı amcasının oğlu Feyzullah Şeflekçi’ye ödemesi gerektiğine ilişkin şeyh fetva verince canı çok sıkıldı. Aradan 15 gün geçmesine rağmen öfkesi daha da büyüdü ve intikam peşinde koşmaya başladı.19 Ocak 2020 tarihli savcılık ifadesinden bir bölüm aktarıyorum:

“İnternetten ve sosyal medyadan Abdulkerim Çevik hakkında kendimce araştırmalar yaptım. Bu şahsın terör örgütleri ile bağlantılı olabileceğini düşündüm. Elde ettiğim sonuçlar hakkında Milli İstihbarat Teşkilatı’nın sitesinden ihbarda bulundum. Bu olaydan sonra Abdulkerim Çevik’in terör örgütleri ile bağlantılı olabilme ihtimalini sürekli olarak düşündüm.”

PAYLAŞIMLARINI İNCELEDİ

Kafaya fena takmıştı. 18 Ocak tarihinde saat 23.00 civarında evinden çıkıp Tatvan’da bulunan Zafer Petrol istasyonuna geldi. Cep telefonundan Abdulkerim Çevik’in sosyal medya paylaşımlarını incelemeyle başladı. Şöyle bir kanaate vardı: Şeyh Abdulkerim Çevik teröristtir. Ben bunu öldürmeliyim.

Kararını veriyor ve otomobiliyle Tatvan’dan sabah Güroymak’a gidiyor. Üzerinde yine üç tabanca ve hepsinin ağzında da mermi sürülü. Kafasındaki plana göre, şeyhi terörist olduğu için öldürdüğünü söylerse cezadan önemli ölçüde yırtacağını hesaplamış olacak ki ifadesinde hep şeyhin terörist olduğunu belirtiyor. Bu cinayet için kendisini azmettiren ya da yönlendiren kimse olmadığını da belirtiyor. Cinayeti işlediğinden de pişman olduğunu kaydediyor.

“BUNLAR İFTİRADIR”

Katil zanlısı Yakup Şeflekçi’nin ifadesindeki bu iddialarına karşın, şeyhin yakın akrabası olan Avukat Seyid Rıza Mutlu ise “Yakup’un iddiaları iftiradır” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

1-Para alacağı, Seyda Abulkerim Çevik’in değil, Yakup ile aralarında ticari anlaşmazlık olan diğer ailenin alacağıdır. Bu husus gerek adliye makamlarınca gerekse de halk arasında bilinmektedir. Alacak-verecek anlaşmazlığının çözümü için rahmetliye başvurmuşlar. O da tanıklar huzurunda dinen Yakup’un parayı ödemesi gerektiğine karar vermiş. Taraflar da bunu kabul etmiş.

2- ‘Abdulkerim Çevik’i terörist olduğuna kanaat getirdiğim için öldürdüm’ diyen Yakup Şeflekçi’nin bu iddiasının temeli bulunmamaktadır. Zaten, bu kişinin ifadelerinden de anlaşılacağı üzere herhangi bir gerekçe ve dayanak sunulmamaktadır. Tamamen yapmış olduğu eylem karşısında uydurmuş olduğu yalanlardır. Çevik’in terörist olduğunu da sosyal medya paylaşımlarına dayandırmaktadır. Ancak rahmetlinin tüm hesapları herkesin görebileceği şekildedir ve bu sonucu çıkaracak herhangi bir paylaşımı bulunmamaktadır. Suçtan kurtulmaya yönelik ifadeler vermiştir.”

BABA AKP MECLİS ÜYESİ

Katil zanlısının babası Mazhar Şeflekçi da olanlardan dolayı üzgün. Oğlunun uyuşturucu kullandığı için aklının başında olmadığını çevresine söylüyor. Baba Mazhar Şeflekçi, siyasetin içinde olan bir isim. Önceki dönem AKP’den İl Genel Meclisi Üyeliği yaptı. Son seçimde ise AKP’den Tatvan Belediye Meclis Üyeliğine seçildi. Halen bu görevi yürütüyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, şeyhin öldürülmesine tabii ki üzülmüştür. Bunu da sosyal medyada açıklamıştı. Araştırmamıza ve ifadede geçtiğine göre katil zanlısı ruhsatsız olarak Sig Sauer, Smith Wesson, Browning marka tabancalarla dolaşıyor. Bu bireysel silahlanmanın boyutunu da, silah kaçakçılığıyla yeterli mücadelenin yapılmadığını da ortaya koyuyor.

EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ DOSYASI /// Asiye Güldoğan : Hrant Dink cinayeti FETÖ’ye İstanbul istihbaratını kazandırdı


Asiye Güldoğan : Hrant Dink cinayeti FETÖ’ye İstanbul istihbaratını kazandırdı

“Cemal Uşşak’ın ölümü FETÖ için büyük kayıp” başlıklı yazımda, Cemal Uşşak’ı anlatırken, Ak Partililerin yanında Ak Partili gibi davrandığını, Türk Okulları gezilerine götürmek için irtibatta olduğu ve samimiyet kurduğu ulusalcılar, solcular hakkında olumsuz konuştuğunu ve onlar hakkında bilgiler verdiğini ama ulusalcıların solcuların yanındayken de tersini yaparak, “Aslında Ak Parti’yi çok sevmediklerini, filanca bakanın, falanca milletvekilinin şunu bunu yaptığını, Erdoğan’ın kibir abidesi olduğunu” filan söylediğini bütün detaylarıyla anlatmıştım.

Gazeteci ve Yazarlar Vakfı başkanlığı yapan Cemal Uşşak’ın bu özelliklerini dile getiren yazı yayınlandıktan sonra, Halime Kökçe Star Gazetesi’ndeki köşesinde “Bir FETÖ’cünün karakter tahlili” başlıklı bir yazı yazarak, kendilerinin de iyi tanıdığı Cemal Uşşak konusunda yazdıklarımı doğrulamıştı. Daha sonra başkaları da benzer yazılar yazdı, kimisi Cemal Uşşak’ın ve benzerlerinin iki yüzlü tavırlarını dile getirdi.

Bir FETÖ’cü hesabın, Franfurk’taki Hrank Dink’i anma toplantısının ilgi görmemesine üzülmesi, bana Cemal Uşşak’ı hatırlattı.

Cemal Uşşak şahsında yansıtılan “iki yüzlülük, herkese şirin görünme, birbirlerine kışkırtma, maske takınma” FETÖ’nün genel bir karakteridir. Bu maskeyle çok kimseyi uzun süre kandırmayı becerdiler. Ecevit’ten Erdoğan’a, Demirel’den Türkeş’e, Nurculardan Ulusalcılara, Liberallerden Tarikatçılara, Hürriyet’ten Yeni Asya’ya kadar kandırmadıkları kimse kalmadı. Onların ne olduğunu 70’li yıllardan beri bildikleri ve daha önce canı yandığı halde, Milli Görüşçüler bile aldanmıştı.

“Milli Görüş geleneğinden” gelen Erdoğan ve arkadaşlarından oluşan “çekirdek kadro”, 28 Şubat’taki tavırları yüzünden Fethullah Gülen ve cemaatine hiç de sıcak bakmıyordu. Zaten Gülen ve cemaati, Ak Parti’nin kuruluşunda yanında olmamış, olmak isteyen cemaat mensuplarını engellemiş, seçimde de Ak Parti’ye değil ANAP’a oy vermişlerdi.

Cemaat mensupları o dönemde Belediye Başkanı olan Erdoğan’ın halk tarafından ilgi gördüğü, parti kurarsa büyük şansı olduğu dile getirdiğinde, Gülen Erdoğan’ın “başarılı olamayacağını”, askerin “Erdoğan’ı Erbakan’dan daha tehlikeli gördüğünü” söylüyordu. Kendisi de Erdoğan’ı radikal ve dik kafalı olarak görüyor, “Erbakan’ın devlet terbiyesi vardır, Erdoğan’da o da yoktur” diyor, “Erbakan’dan beter maceracı” olduğunu ifade ediyordu. Hem Erbakan, hem de asker Erdoğan’a geçit vermezdi.

“28 Şubat Cemaate dokunmuyor, Erbakan’a karşı korunuyor” derken askerler ve medya bir süre sonra Cemaat’in üzerine hışım gibi geldi. Gülen, “Ecevit’in yardımıyla” ABD’ye gönderilince, kılpayı kurtulabildi. Ecevit’in “gerekirse hükümeti bozma” tehditi yüzünden asker cemaat mensuplarının üstüne daha fazla gidemedi. Olay sadece medyanın Gülen ve cemaat hakkındaki saldırısıyla kaldı.

Erdoğan şiir okumaktan hapse atıldığında, siyasi rakipleri kadar Gülen ve cemaati de rahatlamıştı. “Gerekirse Erbakan’a geçit verirler ama Erdoğan’a fırsat vermezler” diyen Gülen haklı çıkmış görünüyordu. Erdoğan’dan ve partisinden uzak durulması gerektiğini söylüyordu ısrarla.

Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’ndan Latif Erdoğan’ın Erdoğan’ı hapiste ziyaret ettiği haberi Gülen’i çok kızdırdı. Bir zamanlar en yakınında olan, onun hayatını yazan Latif Erdoğan artık Gülen’in gözünde bitmişti.

Ancak Ak Parti ilk seçimde tek başına iktidara gelmişti, Gülen şaşkındı. Cemaat mensuplarından bazıları tarafından “keşke destekleseydik” hayıflanmaları olunca “Tek başına da iktidara gelseler başarılı olamazlar, başlarına balyoz gibi inecekler” diyordu Gülen.

Gülen’in bu sözü, bir tahmin, öngörü, temenni değildi. Gülen ve cemaati daha o zamandan, Ak Parti ile asker arasında bir şeyler olsun diye elinden geleni yapmaya başladı. Kimseler artık (o dönemde) “Fethullahçılarla ilgilenmezken, Cemaat her şeyi yapacak” ama “kimse Cemaatin bir şeyler yaptığını bilmeyecekti”.

FETÖCÜLERLE LİBERALLERİN ERDOĞAN İLE ASKERİN ARASINI AÇMA HAMLELERİ

Krizler, seçimler, Ak partinin iktidar olması gerçekten de, “Fethullahçılar olayını” o yıllarda çok arka plana atmıştı. Bu durum cemaatin kadrolaşmasının “gözden ırak” hızlanmasına da zemin hazırlıyordu. Ak Parti devleti “anlayıncaya ve tanıyıncaya” kadar, “Fethullahçı kadrolar” yerlerini alacaktı.

Gülen dışında bütün cemaatler Ak Parti için seferber olmuşlardı. “Fıtratı icabı Erdoğan’ın askerlerle karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz olduğunu” ısrarla söyleyen Gülen, bu durumu lehlerine görüyordu. “Hükümet asker korkusunu yaşayacak”, askerler de kendileriyle uğraşmayıp hazmedemedikleri “Erdoğan’la uğraşmış” olacaklardı.

Nitekim bu konuda Cemaat ilk hamlesini yapmakta gecikmedi: Askerlerin hükümete verdiği ilk brifingteki konular medyada yer alıverdi. Cemaate mensup yaverler, brifingteki konuşmaları gereken yerlere, onlar da medyaya ulaştırdı. Bu işin içinde cemaatin olduğunu akıllarına dahi getirmeyen iki taraf şaşkındı. O zamanın Başbakanı Abdullah Gül Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e telefon açıp, bunun nasıl olduğunu soruyordu. Özkök Paşa da duruma hayret etmiş, soruşturma açacağını söylemişti.

Daha sonra Erdoğan Başbakan olunca, MGK toplantılarında hükümet üyeleriyle, askeri üyeler arasında sürtüşmeler yaşandığı, Erdoğan’ın paşalara haddini bildirdiği dile getiriyor, bu olaylar AKP’nin tabanında “bir efsane” şeklinde anlatılıyordu. Bunlardan en meşhuru da Başbakan Erdoğan’ın Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’a “Kes lan paşa!” diye ayar vermesiydi. (Bu konudaki detayları daha önce yazdım.)

Erdoğan’ın “askeri vesayete böyle meydan okuduğu” söylentileri hükümete yakın medyada, özellikle liberal yazarlar tarafından sıkça dile getiriliyordu. Her şey çok güzeldi, Türkiye çağ atlıyordu, ekonomik başarılar elde ediliyordu havası yaşanırken nedense ikide bir “Erdoğan ile askerlerin atıştığı, askerlerin Erdoğan’ı sevmediği, Erdoğan’ın da onlara haddini bildirdiği” hep gündeme geliyordu.

Erdoğan 2006 yılında yine bir Paşa ile atışmıştı. Sonradan FETÖ’nün yanında yer alacak Liberal yazarlara göre, 2006 yılı Yüksek Askeri Şûrâ toplantısında Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki irticai faaliyetler konusunu gündeme getirmişti. Başbakan Erdoğan dinlerken tek tek not alıyordu.

Konuşma bitince, gergin bir havada, "Bunlar Hava Kuvvetleri’nin görevi değil" diye konuşmaya başladı. Buz gibi bir hava esti. İddia odur ki Şûrâ toplantısından sonra Faruk Cömert, aracına bindikten sonra, "Ben konuyu açacaktım, diğer komutanlar da dalacaktı. Ama hepsi beni sattı" diye hayıflandı. Sonradan anlaşıldı ki, satanların çoğu FETÖ‘cüydü. Erdoğan da, Cömert’in ne diyeceğini önceden biliyordu, ona göre hazırlanmıştı.

“ERDOĞAN İLE ASKERİ BİRBİRİNE DÜŞÜR, MEVZİ KAZAN” TAKTİĞİ

Çok geçmeden Şemdinli Olayları patlak verdi. Olaylar ve savcı Ferhat Sarıkaya’nın Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın davaya dahil etmesi “provokatif” ve ilginçti, Sonradan anlaşıldı ki, Van’ın yeni atanan başsavcı vekili FETÖ’cü İbrahim Özer Şemdinli olayı hakkında fezleke ile gelen soruşturmayı yine FETÖ’cü savcı Ferhat Sarıkaya’ya verdi. Sarıkaya yine FETÖ’cü KOM Müdürü Mustafa Uçkan ile bilgi toplama konusunda görüştü.

Van’da 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı İlhan Kaya da FETÖ’nün önde gelenlerindendi ve Şemdinli’deki olayla ilgili soruşturma konusunda savcı Sarıkaya’yı yönlendirmeye başladı. Özellikle Yaşar Büyükanıt’ı soruşturmaya dahil etmesini istedi. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olacağı kesin gibiydi. İlhan Kaya, “Yaşar Büyükanıt’ın askeri bir darbe yapacağını, bunun engellenmesinin çok önemli olduğunu” ifade ediyordu. “TSK’daki cemaat yapılanması” için de, “TSK ile Hükümet krizi çıkması” açısından da Büyükanıt’ın bu soruşturmaya dahil edilmesi gerekiyordu.

"Örgüt kurmak, sahte belge düzenlemek ve görevi kötüye kullanmak" iddialarıyla Yaşar Büyükanıt hakkında Genelkurmay tarafından soruşturma açılmasının istenmesi Türkiye’yi sarsacak bir hareketti.

Bir süre sonra Savcı Ferhat Sarıkaya görevden alınacaktı. Ancak o “vazifesini yerine getirmiş”, kendini feda ederek cemaatin yolunu açmıştı. Hem “Hükümet-Asker çatışmasını diri tutmuş”, hem de Türkiye bunu tartışırken, “cemaat subayları TSK’da mevzi kazanmaya” devam etmişti.

Ferhat Sarıkaya görevden alınarak hem “mağdur”, hem de bazılarının gözünde “kahraman” olmuştu. Ama asıl mükafatı Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı İlhan Kaya ona verdi. Gülen’in, “Böyle bir kahraman çıkmış, kendisine ve ailesine ölünceye kadar bakılacak, bu da size bir vasiyetimdir” dediğini söyledi.

Bir süre sonra Cumhuriyet gazetesine patlamayan bomba saldırısı, ardından da Danıştay saldırısı oldu. Her ikisini de yapanların Allahüekber diye bağıran gericiler olduğu söylendi. Saldırıyı azmettirenlerin Ergenekoncular olduğu iddia edildi.

HRANT DİNK CİNAYETİ, FETÖ’YE İSTANBUL İSTİHBARATI’NI KAZANDIRDI

Hrant Dink cinayeti ise Türkiye’yi sarsan, toplumu geren en büyük olaylardan biriydi. Hrant Dink cinayeti ve davası çok konuşuldu, tartışıldı. Sonradan anlaşılacaktı ki, Türkiye’yi yoran bu cinayet, “FETÖ’ye İstanbul İstihbaratını kazandırmıştı”. Gülencilere yakın olmasına rağmen, cemaatin istediklerini yapmayan, “görevden ayrıl” talimatına uymayan Ahmet İlhan Güler’in yerine Cemaatin asıl istediği Ali Fuat Yılmazer, İstanbul İstihbarat’ın başına getirildi.

İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’u İstanbul’da takip etmesi istenen İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler tepki gösterince, Ankara Merkez’dekiler üzerini çizdiler. Kış ortasında onu Ankara’ya çağırdılar ve cemaat evlerinden birinde Cemaatin İmamları “İstanbul İstihbarat Şubesi görevinden ayrılman lazım” dediler. “Biz İstanbul’a İstihbarat Şube Müdürü olarak başka birini atayacağız. Seni istersen İzmir’e verebiliriz.” Kış aylarında tayin yapılamadığı için istifa dilekçesi istenmişti. Ahmet İlhan Güler kabul etmedi. Cemaatin ise “tayin zamanını beklemeye” tahammülü yoktu.

Tam bu sırada geldi Hrant Dink cinayeti. Bir anda Ahmet İlhan Güler eleştirilere hedef oldu, cemaatin mülkiye müfettişleri onu suçlamak, hatta mahkemede ceza alması için sahte evrak bulmayı deneyecek kadar faaliyet gösterdi. Sonunda Ahmet İlhan Güler görevden alındı. Türkiye Hrant Dink cinayetiyle meşgulken, cemaat en çok istediği yerlerden İstanbul İstihbaratın başına Ali Fuat Yılmazer’i getirmişti.

Daha sonra Cumhuriyet Mitingleri devreye girdi. Yüzbinlerin katıldığı mitingte hedefte Erdoğan ve Gülen vardı. Ülkede büyük bir ulusalcı dalgalanma görülüyordu. Cemaat bundan ürktü ve Ak Parti’ye yanaştı. Cumhurbaşkanlığı seçimi gerilimi, 367 krizi, 27 Nisan muhtırası gibi olaylar, hükümete “cemaat istihbaratları” tarafından “askerin kesinlikle darbe yapacağı” olarak sunuldu. Cemaatin, “Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, Mecliste bakanları sallandıracak, kesinlikle darbe yapacak” iddiası oldukça inandırıcıydı. Erdoğan, partisi ve tabanı inandı.

Hükümet-cemaat ittifakı 2007’de kurulduktan sonra hükümet “iktidar”, Cemaat “Derin Devlet” oldu. Her ikisi de birbirlerine “ne istedilerse” verdiler.

Dershane kriziyle birlikte “ne verdilerse, geri almaya” çalıştılar, hala çalışıyorlar. .Daha da önemlisi, Hrank Dink’in bazı sözde arkadaşları da nedense FETÖ’nün yanında yer aldılar.

Asiye Güldoğan

E-POSTA : asiyeguldogan

twitter: @AsiyeGuldogan

Odatv.com

SİYASİ SUİKASTLER DOSYASI /// BARIŞ PEHLİVAN /// Derin cinayetin üstü kapatılıyor mu : Öldürülen AKP’li yöneticinin telefonu adliyede silindi


BARIŞ PEHLİVAN /// Derin cinayetin üstü kapatılıyor mu : Öldürülen AKP’li yöneticinin telefonu adliyede silindi

Sizi öldürenlerle ölümünüzü araştıranlar arasında bir bağ kurulursa, faili meçhul nedir?

Diyelim ki; öldürüldünüz…

Ardınızda bıraktığınız seveniniz varsa, onlar her gün nasıl ölür?

Sizi öldürenlerle ölümünüzü araştıranlar arasında bir bağ kurulursa, faili meçhul nedir?

Canınıza sahip çıkamayan devlet nasıl can çekişir?

Hazırsanız, yeni yılın ilk günlerinde canınızı sıkacağım.

(Öldürülen Ahmet Kurtuluş, aralarında istihbaratçıların, askerlerin ve yargı mensuplarının da olduğu bir karede…)

ASLINDA NE ÖLDÜRÜLDÜ

30 Mayıs 2019 akşam saatleri…

İzmir’de bir suikast gerçekleşti.

Anadolu Ajansı’nın cinayet haberinde “iş adamı” diye tanıttığı, eski AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı olduğunu gizlediği Ahmet Kurtuluş’tu öldürülen.

Ahmet Kurtuluş, aynı soyada sahip olduğu Serkan Kurtuluş’un liderliğindeki suç örgütüne yardım etmekle suçlanıyordu.

İddia o ki; gözaltına alınacak FETÖ şüphelilerinin listesini Serkan Kurtuluş’a sızdırmakta aracıydı. Çete, dönemin İzmir İstihbarat Şube Müdürü Kudret Dikmen’den alındığı belirtilen bu listedeki Fethullahçılara, cezaevi öncesi bir çıkış kapısı sağlıyordu.

Kimi Fethullahçılar da, polis süsü verilerek çete tarafından kaçırılıyor, kamera karşısında çıplak tutuluyor, dövülüyor, para vermek zorunda bırakılıyordu.

İçinde siyasetçinin, istihbaratçının, savcının ve mafyanın olduğu bir organizasyondu. FETÖ Borsası işletiliyordu. Özetle, Susurluk gibiydi.

69 sanıklı bir dava açıldı açılmasına ama, örgüt lideri Serkan Kurtuluş Gürcistan’a kaçtı. Batum’da tutuklanması da, şüpheli bir şekilde serbest bırakılması da aniden oldu.

Çeteye “para kopartılacak” FETÖ’cülerin ismini sızdırmakla suçlanan İstihbaratçı Kudret Dikmen tutuksuzdu, Emniyet’te pasif görevde tutuluyordu.

Ahmet Kurtuluş ise ev hapsindeydi. Duyuldu ki; etkin pişmanlıktan yararlanmış, itirafçı olmuş ve FETÖ Borsası’na dair bildiklerinin çok az bir kısmını anlatmıştı. Gelin görün ki, o “çok az” anlattıkları bile taşları yerinden oynatmaya yetti. 26 Ekim 2018’de anlattıklarının sadece firari Serkan Kurtuluş’a değil, siyasilere ve bazı yargı mensuplarına da uzandığı öne sürülüyordu.

Tek konuşandı İzmir’deki FETÖ Borsası’nda…

Verdiği ifadeler, vereceklerinin teminatıydı.

Ve bir gün…

Tesadüf müdür:

Tıpkı, hakkındaki iddianamede suçlandığı yöntemle…

Kendisine “polis süsü” veren birileri tarafından, evinde, 5 yaşındaki oğlunun gözlerinin önünde öldürüldü.

Kimdi öldüren?

Tetikçi Yener Toğa hemen “Serkan Kurtuluş” adını verdi. Neydi bu acele? Zaten firarda olan Serkan Kurtuluş ismi, topu taca atmak değil miydi? Velev ki, tetikçi Serkan Kurtuluş’tan emir aldı… Kurtuluş’a emir verenler de var mıydı?

Zira; asıl soru şuydu:

Ahmet Kurtuluş’un anlattıkları mı cezalandırıldı, daha anlatacakları mı engellendi? Belki de hiç yanıt bulamayacak bir soruydu bu.

KAYIP GÖRÜŞMELER

Ve işte…

Bu çok şüpheli cinayetin soruşturmasında karanlık bir gelişme yaşandı.

Olması gerektiği gibi; soruşturmayı yürüten İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, hem öldürülen Ahmet Kurtuluş’un hem de cinayet şüphelilerinin telefonlarının kopyalarını bilirkişiye verdi. Adli bilirkişi, cinayetten 5 buçuk ay sonra, 12 Kasım tarihinde raporunu tamamladı.

Gelin görün ki…

Bilirkişi, öldürülen Kurtuluş’un 3 adet cep telefonunu ve 2 adet sim kartını inceleyip şunu yazdı:

“Telefon içerisinde kurulan iletişimi içerir arama, aranma ve mesaj kayıtları ya da ses kaydını içerir herhangi bir bilgi ya da bulgunun bulunmadığı tespit edilmiştir.”

Yani, özetle deniyordu ki:

“Ahmet Kurtuluş’un öldürülmeden önce kiminle neler konuştuğu ve neler yazıştığı telefonunda yok!”

Bu doğru olamazdı.

Bu kadar kritik bir ismin telefonu da toprağın altına gömülmek isteniyordu.

Kaldı ki…

Bilirkişinin bulamadıkları başkalarının telefonunda vardı.

Ahmet Kurtulmuş 2 ayrı hattında, hem WhatsApp hem de Signal iletişim programlarını kullanıyordu.

Bakın…

Cinayetin işlendiği saatlerde, kızı babasına WhatsApp’tan ne yazmıştı:

Bakın…

Cinayetin işlendiği gün ve öncesinde, eşi Ahmet Kurtuluş’la telefonda ne kadar süre görüşmüştü:

Bakın…

Ahmet Kurtuluş ile avukatları WhatsApp’tan ve Signal programı üzerinden nasıl iletişim halindeydi:

Evet…

Bilirkişi raporunda incelenen telefon ve sim kartlarda olması gereken ama, “bulunamayan” iletişim kayıtlarının bir bölümü yukarıdakilerdi.

KİM NEDEN SİLDİ

O halde…

Şu korkunç şüphe çırılçıplak duruyordu:

Ya yeminli bilirkişi yeminine sadık değildi…

Ya öldürülen Ahmet Kurtuluş’un cep telefonu İzmir Adliyesi’nde saklı tutulduğu sırada, birileri telefondaki iletişim kayıtlarını sildi.

Ya da her iki skandal da birlikte yaşandı.

Farzedelim ki; birileri WhatsApp’ı, Signal’i ve telefonların iletişim geçmişini adli emanetteyken sildi…

Peki…

Öldüren Yener Toğa’nın telefonu için “WhatsApp programının silindiği ancak, sistem dosyalarının kalıntılarının mevcut olduğu tespit edilmiştir” diyen bilirkişi, aynı kalıntıları neden öldürülen Kurtuluş’un telefonunda bulamadı?

O zaman sır şuydu: Ahmet Kurtuluş öldürülmeden önce kimlerle görüştü ve telefonundan silinen yazışmalarda neler vardı?

“ÇOK FAİLLİ KONSORSİYUM”

Bakın…

Şu an cezaevlerinde, yıllar yıllar önce telefon kayıtlarını değiştirip kumpaslar kuran Fethullahçı polisler ve savcılar var.

Gelin görün ki…

Çok ağır bedeller ödediğimiz bu örgütle mücadele sadece onların şahsi isimleriyle değil, yarattıkları ve miras bıraktıkları hukuksuzlukla olmalıydı.

Ama kaç kez yazdık ki; maalesef değişen sadece aktörlerdi.

Şu şüpheye bakar mısınız:

“FETÖ’nün Kandil’i” denilen İzmir’de, FETÖ ile mücadelenin Kabe’si olması gereken adliyede, FETÖ ile mücadeleyi ranta dönüştüren ağın öldürülen isminin telefonu, FETÖ yöntemleriyle silindi.

Sahi…

Cinayeti işleyen tetikçinin “emri ondan aldım” dediği Serkan Kurtuluş’un 3 hafta önce sosyal medyadan attığı “Bazı suikastlar çok failli bir konsorsiyum işidir! Tıpkı Ahmet Kurtuluş cinayeti gibi” mesajı ne anlama geliyordu?

Barış Pehlivan

Odatv.com

MI5 (İNGİLİZ İÇ İSTİHBARAT SERVİSİ) DOSYASI : İngiltere’de ajanlara cinayet ve işkence izni


İngiltere’de ajanlara cinayet ve işkence izni

İngiltere’de mahkeme, iç istihbarat kurumu MI5’in ajan ve muhbirlerinin aralarında cinayet ve işkencenin de bulunduğu suçları işlemesini yasalara uygun buldu. Davalı insan hakları örgütleri temyize gidecek.

Londra’daki MI5 binası

İngiltere’de Soruşturma Yetkileri Mahkemesi (IPT), iç istihbarat kurumu MI5 için çalışan ajan ve muhbirlerin, aralarında cinayet ve işkence gibi şiddet eylemlerinin de yer aldığı ağır suçları işlemesinin yasalara uygun olduğuna hükmetti. Karar, beş üyeli mahkemede üç üyenin oyu ile kabul edildi.

İstihbarat servisleri ile ilgili şikayetleri inceleyen Soruşturma Yetkileri Mahkemesi, dört insan hakları örgütünün MI5 çalışanları ile ilgili başvurusunu değerlendirdi.

İnsan hakları örgütleri, doğrudan hükümet için çalışmayıp istihbarat toplayan ajanlar ve muhbirlerin, aralarında cinayet ve işkencenin de bulunduğu suçları işlemesine izin verilmesinin, İngiliz yasaları ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğu gerekçesiyle mahkemeye başvurmuştu.

Konuya ilişkin olarak görüş bildiren hükümet, MI5’in ajanlar olmadan istihbarat toplayamayacağını ve terör saldırılarını engelleyemeyeceğini belirterek, ajanlara gerektiğinde suç işleme yetkisi tanınmasının gerekliliğine dikkat çekmişti. Hükümet, söz konusu ajan ve muhbirlere yargı dokunulmazlığı verilmediğinin de altını çizmişti.

"Halkı terör saldırılarından korumak için"

Hükümetin görüşüne destek veren mahkeme, ülkede son zamanlarda düzenlenen ve ölümlere yol açan saldırıları örnek gösterdi.

Mahkemenin kararında, "Bu vaka, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu demokratik bir toplumda karşı karşıya kalınan en derin sorunlardan birini ortaya koyuyor” ifadesi kullanıldı. 2017 yılında Manchester ve Londra’da düzenlenen saldırılar hatırlatılarak, bu olayların "halkı ağır terör saldırılarından korumak için istihbarat toplamanın ve diğer faaliyetlerin gerekliliğine vurgu yaptığı” kaydedildi. Mahkeme ayrıca, MI5 çalışanlarının dokunulmazlığı bulunmadığına işaret etti.

Karara tepkiler

İçişleri Bakanlığı, mahkemenin kararını memnuniyetle karşıladı. Yapılan açıklamada, gizli ajanların MI5’in "temel araçlarından” biri olduğu belirtilerek, çalışmalarının "ülkenin güvenliği” için gerekli olduğu kaydedildi.

İnsan hakları örgütleri Privacy International, Reprieve, Pat Finucane Merkezi ve Adaletin Kabulü Komitesi kararı temyize götüreceklerini açıkladı. Privacy International örgütünden Ilia Siatitsa kararı eleştirerek, "Soruşturma Yetkileri Mahkemesi, MI5’in muhbirlerine İngiltere’de aralarında şiddetin de bulunduğu ağır suçları işlemeleri için gizlice izin verebilmesine hükmetti” dedi.

İnsan hakları örgütleri, MI5’in 1990’ların başından beri başvurduğu bu uygulamasının, eski Başbakan Theresa May’in 2018 yılında bu uygulamanın varlığını teyit etmesi ile ortaya çıktığını belirtiyor. Örgütler, İrlandalı avukat Pat Finucane’in Belfast’daki evinde İngiltere yanlısı militanlar tarafından 1989’da öldürülmesine ilişkin bir rapora atıfta bulunuyor. 2012 tarihli rapor, devletin aktörlerinin katkısı olmaksızın avukatın öldürülemeyeceğine işaret ediyordu.