CIA DOSYASI : CIA’in 1952 Tarihli Kırklareli Raporu Ortaya Çıktı


CIA’in 1952 Tarihli Kırklareli Raporu Ortaya Çıktı

Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından 1952 yılında hazırlanan 5 sayfalık Kırklareli raporu ortaya çıktı.

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından 1952 yılında hazırlanan Kırklareli raporu ortaya çıktı. ABD dışı ülkelerle ilgili istihbarat bilgilerini toplayan CIA, o tarihte Kırklareli’nin ekonomik, sosyal, sportif ve kültürel hayatına ilişkin oldukça ayrıntılı bir rapor hazırlamış.

Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın 1995’te çıkardığı başkanlık kararnamesiyle 25 yıl ve üzeri, tarihi önemi olan belgeleri şeffaflık gereği kamuoyuna açma mecburiyeti getirmişti. CIA, bu karar uyarınca hazırlıklarını tamamlayarak belgelerdeki gizliliği kaldırıp belgeleri erişime açtı.

İşte Kırklareli raporundan satırbaşları:

↓ HABERİN DEVAMI İÇİN KAYDIRINIZ ↓

ÇİFTÇİLER NÜFUSUN YÜZDE 86’SINI OLUŞTURUYOR

CIA raporu çiftçilerin durumu ile başlıyor. Raporda: ”Çiftçiler il nüfusunun yüzde 86’sını oluşturuyor. Çiftçiler ayrıca Pınarhisar, Vize ve Babaeski bölgesinde yer alan badem treeo nüferleri dikmeye teşvik edilmektedir. Bu, Pınarhisar’da, Lüleburgaz’a 6 km uzaklıkta, emin albay tarafından yönetiliyor” denilmekte.

İl genelinde yetiştirilen hayvan sayıları da ayrıntılı olarak verilmiş: ”288.835 koyun, 11.944 inek, 90.053 keçi, 553 katır, 35.541 sığır, 32.256 öküz, 8.055 at ve 10.283 eşek.”

Raporda Lüleburgaz’da bal üretiminin Mehmet Kamil Onas tarafından başlatıldığı da vurgulanmış.

ALPULLU ŞEKER FABRİKASI

CIA, Alpullu Şeker Fabrikasına da raporunda genişçe yer vermiş. Fabrikanın üretim kapatisesi ve çalışan işçilerin sosyo ekonomik yapısı ayrıntılarıyla incelenmiş.

Babaeski, Lüleburgaz, Vize, Demirköy gazete, sinema, otel, okul, hastane, doktor sayılarına kadar etüd edilmiş. Lüleburgazda iki adet sinema olduğu belirtilirken bir tanesinin Mehmet Özbel’e ait olduğu vurgulanmış.

GÜREŞ VE FUTBOL

Kırklareli ve ilçelerinde bulunan spor kulüpleri de raporda yer alıyor. Güreş ve futbolun, halkın en sevdiği sporlar olduğu raporda vurgulanan hususlardan biri.

1952 senesinde CI tarafından hazırlanan raporda Ziraat Bankası şube müdürlerinin, il ve ilçelerdeki doktorların isimleri yer alıyor.

Böylesine ayrıntılı bir raporun neden hazırlandığı ise merak konusu olmayı sürdürüyor.

CIA DOSYASI /// TUNCA BENGİN : CIA VE PENTAGON ABD’DE YAŞAYAN TÜRKLERİ DEVŞİRİP AJAN YAPIYOR !!!!


FETÖ temizliği CIA’nın kulaklarını tıkadı mı ???

Fetullahçı Terör Örgütü’nün ABD ve AB ülkeleri istihbarat servislerinin kontrolünde gelişip büyütülen bir yapı olduğu belgeleriyle malum. FETÖ’cüler dünyanın her yerinden topladığı bilgileri CIA, MOSSAD ile Alman ve İngiliz istihbaratına aktarıyorlardı. Özellikle de Türkiye üzerine olan kritik gelişmeleri ve bilgileri. Dahası, Türkiye’yi sıkıntıya sokacak yönlendirmeler de söz konusuydu. Yani MİT başta olmak üzere ülke güvenliğiyle ilgili en hassas noktalardaki CIA’nın koca kulakları full time faaliyetteydi. Şimdilerde ise FETÖ temizliğiyle beraber devlete sızan çok sayıda köstebek deşifre edildi, ayıklandı. Dolayısıyla da CIA’nın koca kulakları tıkandı ancak bu tamamen sağır oldu anlamına gelmiyor. Çünkü hainlik üzerine yeni devşirme durumları var. Nasılını Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı, Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:

“Geçenlerde ABD belgelerinden okudum. CIA’nın istihbarat aldığı gazeteciler var, başka mesleklerden adamlar var, üniversitelerde de var. Hatta sadece istihbarat sağlamıyor, ona uygun ortam yaratan basın yayın organları da var. Maalesef böyle bir para ilişkisi söz konusu. Bu konunun da üzerine gidilmesi lazım. Belki de biliniyordur…”

Belge derken?

“ABD’li bir emekli diplomatın yazdığı doküman, orada böyle bir şey var.”

MİT, Emniyet ve askeri istihbarat içinde de CIA’nın paralı elemanları var mı?

“Vardır. Sadece maaşlı değil başka türlü adamları da vardır. Şantajla kontrol altına aldığı adamlar mesela. Bu konuda emin olabilirsiniz, yani Türk istihbaratının içerisinde, polis istihbaratta, jandarmada da vardır. Dolayısıyla, bu adamların bulunması lazım. Karşı casusluk olayı, yani istihbarata karşı koyma çok önemli. Bu konularla ilgili köstebekler vardır. Tabii istihbarat teşkilatımızın bir aralar CIA ile çok içli dışlı olduğu dönemlerde belki buna gerek yoktu, bir sürü evrakları onlara veriyorlardı, biliyorsunuz. Hatta geçmişte bu konuda yakalananlar oldu. Evraklar veriliyor, alınıyor, maalesef bu var ve devam ediyor. Bunu bırakmazlar ve mutlak birilerini devşirirler.”

Nasıl?

Kaset şantajı yaparlar, para verirler, çocuğu orada okuyordur, onunla ilgili bir şey yaparlar. Bütün bunlar yapılan şeyler. Çok sayıda insanımız ABD’ye gidiyor, askerler, polisler, üniversite görevlileri de gidiyor. Oralarda eğitim gören, doktora, mastır yapan ve bir süre sonra Türkiye’ye dönen bir sürü insan var. Bunların bir kısmına çengel atılmıştır. Bunları ister istemez haber elemanı olarak kullanırlar. Yani sadece istihbarat örgütlerinde değil, bütün sistem içinde bunlar vardır. Buna belki FETÖ devrede olduğu için uzun bir süre ihtiyaç duymadılar. Çünkü FETÖ’nün elemanları her yere sızmıştı, devletin bütün sırlarını bir şekilde ABD istihbaratına götürüyordu. Şimdi bunlar devletten temizlenince, onlar da yeni cemaat, tarikat, topluluklara yöneldiler. Bu gibi toplulukların dışarıyla olan ilişkilerini gözden geçirmemiz gerekiyor. Çünkü bunların arkasında birtakım faaliyetleri yürütmeleri için ciddi para destekleri var. Bir kısmını devlet, belediyeler veriyor diyelim ama bir kısmı da dış istihbarat teşkilatları tarafından sağlanıyor. Sadece CIA değil, MOSSAD, İngiliz istihbaratı MI6 ya da Alman istihbaratı. BND de aynı şekilde. Servisler bütün bu gruplarla irtibatlıdır, bunların içerisinde mutlaka adam bulundururlar ve yönlendirirler, etkilerler…”

Özetle; FETÖ gibi profesyonel bir şebekeden olan CIA ve MOSSAD yeni devşirmeler peşinde. Kaldı ki FETÖ’nün ne kadarının deşifre olduğuna dönük kuşkular da söz konusu. O nedenle de temizliğe tam gaz devam.

CIA DOSYASI /// İsmet KOYUNCU : CIA’nın Türkiye’deki ilk oyunları


İsmet KOYUNCU : CIA’nın Türkiye’deki ilk oyunları

E-POSTA : ismet.koyuncu

09 Eylül 2019

Beş kişiydiler.. Beş farklı insan.. Biri öğrenci, biri patron, biri gazeteci, biri kaymakam, biri asker..

Oktay Engin, Mithat Perin, Gökşen Sipahioğlu, Hayretttin Nakipoğlu ve Sabri Yirmibeşoğlu..

64 yıl önce kaderleri ortak bir noktada buluştu.1955 yılının 6-7 Eylül’ünden sonra hayatları birden bire değişti.

Yıl 1955 idi..

5 Eylül’ü 6 Eylül’e bağlayan gece.. Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı..Türkiye olayı TRT Radyo’nun öğlen 13.00 haber bülteninden duydu.. Ardından İstanbul Ekspress Gazetesi "Yıldırım Baskı" yaptı.. Normalde 20 bin satan gazete o gün tam 290 bin adet basılmıştı.

Özellikle Rumlar’ın yoğun olduğu semtlerde dağıtıldı..İstanbul Ekspress tam sayfa verdiği haberde "Atamızın evi bombayla hasara uğradı" başlığını kullandı..Gazete bombayı Yunanlılar’ın attığını yazıyordu..İşte ne olduysa bundan sonra oldu.. Ülkede "Rum Avı" başladı. Başta İstanbul olmak üzere sahil kentlerindeki Rumlar’ın işyerleri ve evleri talan edildi. 15 Rum öldürüldü, 300 kişi yaralandı..

30’dan fazla kadına tecavüz edildi.. 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile fabrika, otel, bar gibi 5317 mekan talan edildi.. Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildi..

İstanbul’da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi. Rum ,Yahudi ve Ermeni mezarlıkları saldırıya uğradı..

İki gün süren yağma, talan ve linçten sonra sıkıyönetim ilan edildi.. Türkiye’deki tüm gazeteler olayda "Yunan kışkırtması" olduğunu ve Yunanlılar’ın Atatürk’ün evinin bombalayarak halkı tahrik ettiğini yazdı..

Yunanistan hükümeti olayın aydınlanması için hemen soruşturma başlattı..Öncelikle Atatürk’ün evinde hiçbir hasar yoktu. Atılan bir ses bombasıydı..Üstelik görgü tanıkları vardı. Yunan makamlarına göre Atatürk’ün evini iki Türk, konsolosluk görevlisi Hasan Uçar ile üniversite öğrencisi Oktay Engin bombalamıştı. Hasan Uçar yardım etmiş, Oktay Engin bombayı atmıştı İkisi de hemen tutuklandı..

Bombacı Oktay Engin 21 yaşında ve Batı Trakya Türklerindendi. Türkiye’nin verdiği bursla Selanik’te hukuk fakültesinde okuyordu..

Bir süre sorgulandıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Yunanistan dışına çıkması yasaktı ama nasıl olduysa Türkiye’ye kaçtı.. Yargılaması bittiğinde 3 yıl 6 ay hapis cezası aldı..Yunanistan cezasını çekmesi için Oktay Engin’in hemen iadesini istedi.. Türkiye vermedi..

Oktay Engin Türkiye’ye geldikten sonra elini kolunu sallayarak dolaştı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıftan eğitimine devam etti.. Üniversiteye kayıt yaptırırken, Selanik’de eğitim gördüğüne dair geçerli belge getirmesi gerekiyordu..Nedense ondan istenmedi. Okurken İstanbul Belediyesi’nde maaşa bağlandı..

Mezun olunca kaymakamlık sınavını kazandı. Çankaya kaymakamı oldu. Ancak dönemin emniyet müdürü tarafından özel olarak istendi ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü’ne atandı..Eşi benzeri görülmemiş, inanılmaz bir terfiydi bu.. Bu göreve gelmek için en az 15 yıllık bir tecrübe gerekiyordu. Acemi kaymakam Oktay Engin basamakları ikişer üçer çıkıyordu..

Sanki birileri "Yürü ya Oktay" demişti.. Ardından vali oldu..Nevşehir Valisi.. Atatürk’ün Selanik’teki evini bombalayan adam artık bir Türkiye Cumhuriyeti valisiydi..

Ya diğerleri..

Oktay Engin’i hiç bir tecrübesi olmamasına rağmen siyasi şubenin başına getiren kişi Emniyet Genel Müdürü Hayrettin Nakipoğlu idi..

İlginçtir.. Hayrettin Nakipoğlu 6-7 Eylül olaylarının olduğu gün Beyoğlu kaymakamıydı.. Emniyet Müdürlüğü’nün ardından Adalet Partisi Kayseri Milletvekili oldu ve 1970 yılında İmar İskan Bakanlığı yaptı..

O gün "Atamızın evi bombalandı" manşetiyle yıldırım baskı yapan ve Rumlar’ın yoğun olduğu semtlerde dağıtılan İstanbul Ekspress gazetesininin sahibi Mithat Perin’di. Olaylardan kısa bir süre sonra Demokrat Partiden İstanbul Milletvekili oldu..

Daha sonra Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul ve İzmir Gazeteciler Cemiyetlerinin başkanlığını yaptı..

İstanbul Ekspress Gazetesi’nin o dönem ki Genel Yayın Yönetmeni ise Gökşin Sipahioğlu’ydu. Yıldırım baskıyı hazırlayan kişiydi.. 1960’larda SIPA Press’i kurdu. Askeri kriz yaşanan ve kimsenin girmeyi cesaret edemediği ülkelere girdi. Bu ülkelerden dünya medyasına fotoğraflar geçerek tanındı.. 1969’da SIPA Press dünyanın en büyük fotoğraf ajansı seçildi. SIPA Press olay çıkacak ülkelere daha önceden muhabir göndermesiyle ünlendi. O dönem Sipahioğlu’nun MİT’in Avrupa’daki önemli kaynaklarından birisi olduğu iddia edildi.Yıllar sonra patronu Mithat Perin, 6-7 Eylül’de Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Gökşin Sipahioğlu’nu kullandığını itiraf etti..

Beşinci kişi Sabri Yirmibeşoğlu..

6-7 Eylül’de Özel Harp Dairesi’nde (Seferberlik Tetkik Kurulu) görevliydi..

Sonra Özel Harp Dairesi’nin Başkanı oldu. 1974 yılında Kıbrıs’ta Özel Harp Dairesi’nin sivil direnişi örgütleyen lideri olarak nam saldı..

Sabri Yirmibeşoğlu’nun yıllar sonra "6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı." demişti.

23 Eylül 2010 tarihinde Habertürk gazetesine ise şunları söylemişti. "Eğer bir yerde halkın galeyana gelmesini bir mukavemet hareketini göstermesini arzu ederseniz sizin saygın değerlerinize düşmanın, karşı tarafın bir şey yaptığını, küçültücü hareket yaptığını gösterirseniz, halkı galeyana getirirsiniz. Özel Harp’te bir kural vardır; halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela."

(Sedat Kaya’dan)

6-7 Eylül olaylarının yıldönümünde yalnızca ülkemizden değil, dünyanın neresinden ve hangi dine, dile, etnik kökene sahip olursa olsun, doğduğu, büyüdüğü, kardeşçe yaşadığı topraklardan koparılan, ait olmadığı bir ülkede savrulmuş, köksüz olarak vatanına hasret ölenleri üzüntüyle, rahmetle anıyorum.

Hayatları, hayalleri, gençlikleri yarım kalanların çektiği acılar tüm insanlığın ortak acısıdır.

CIA DOSYASI /// YILMAZ MEHMET TEKİN : CIA VE PENTAGON SAVAŞI


YILMAZ MEHMET TEKİN : CIA VE PENTAGON SAVAŞI

27 Mart 2016 tarihinde Los Angeles Times gazetesinde bir haber çıktı. Haberin başlığı şuydu; “Suriye’de Pentagon tarafından silahlandırılan milisler CIA tarafından silahlandırılan milislerle çatıştı. ”

Halep’in kuzey bölgesinde CIA destekli Fursan el Hak grubu ile Pentagon destekli YPG çatışmıştı. Yani CIA ve Pentagon… Çatışmanın ardından Fursan el Hak grubu liderlerinden Faris Bayuş “Bize saldırı olması durumunda saldıranların kimden destek aldığına bakmaksızın onlarla savaşacağız. ” açıklamasında bulundu.

28 Ağustos 2016 tarihinde New York Times gazetesinde bir makale yayınlandı. Anne Barnard’ın kaleme aldığı makalede Cerablus’un TSK ve ÖSO tarafından DEAŞ’tan temizlendiği yazılıyordu. Ancak Anne Barnard’a göre bir sorun vardı. Cerablus’u teröristlerden temizleyen TSK ve ÖSO bununla yetinmeyerek “Suriye Kürtleri” tarafından kontrol edilen bölgeye doğru ilerliyordu. Bunun anlamı ise şuydu; iki üvey kardeş yine kavga ediyordu.

ABD’nin farklı kurumları vasıtasıyla bölgede terör örgütlerini desteklediği bir sır değil. PYD/PKK ile can ciğer olan ABD kurmuş olduğu “cambaza bak” oyununda DEAŞ ile de rol paylaşıyordu. Bu durumu destekler bir açıklama da CIA’nın üvey kardeşi Pentagon’dan gelmişti. Pentagon’a göre DEAŞ’ın kurucusu Ebu Bekir el-Bağdadi 2004 yılının Şubat ve Aralık ayları arasında ABD’nin Irak’taki gizli hapishanelerinden biri olan “Bukka Üssü”nde kalmıştı. Sonrasında ise İngiliz basınına “Ebu Ahmed” takma adıyla açıklamalarda bulunan bir DEAŞ yöneticisi örgütün temelinin Bukka Üssü’nde atıldığını ifade etmişti.

ABD’nin terör örgütlerini desteklediği de CIA ve Pentagon arasındaki mücadele de herkesçe bilinen bir gerçek. Peki iki üvey kardeşin bu savaşı ne zaman başladı? Yahut ne zaman gün yüzüne çıktı?

Bu soruların cevabını bulmak için 1980’li yıllara kadar gitmemiz gerekiyor. 80’li yıllar Amerikan istihbarat sistemi açısından önemli gelişmelerin yaşandığı yıllar. 4 Kasım 1979’da İran’da rejime isyan eden öğrenciler ABD Büyükelçiliği’ni işgal etti ve 90 kişiyi rehin aldı. Bir kısmını sonradan serbest bıraktılar ancak 52 rehine tam 444 gün boyunca ellerinde kaldı. ABD yönetiminin ise Nisan 1980’de gerçekleştirmeye çalıştığı “Kartal Pençesi Operasyonu” adlı kurtarma harekatı tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.

Kurtarma harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ABD istihbarat sisteminde bir yeniliğe ihtiyaç olduğu hissedildi. CIA’dan bağımsız mevcut yapılardan çok daha büyük bir “askeri insan istihbaratı servisi” kurulmalıydı. Bu noktadan sonra ise karşımıza Pentagon’da görevli bir albay olan Jerry KİNG çıkıyor. Jerry KİNG Amerikan istihbarat tarihinde oldukça önemli bir şahsiyettir. Zira kendisi 1981 yılında yalnızca 50 kişi ile ABD’nin ilk “askeri insan istihbaratı servisi” olan ve adı çok fazla bilinmemesine rağmen sahada çok aktif olan INTELLIGENCE SUPPORT ACTIVITY (ISA) adlı oluşumu kurmuştur. Ama ISA sıfırdan kurulan bir teşkilat değildir. Kartal Pençesi Operasyonu’na kadar Field Operations Group (FOG) yani Saha Operasyonları Grubu olarak faaliyet icra eden yapı 3 Mart 1981 tarihinde kalıcı olarak ISA’ya dönüştürüldü.

ISA kurulmadan hemen önce 1980 yılında bir başka “baş belası” servis daha kuruldu. Kartal Pençesi Operasyonu’nu da icra eden Joint Special Operations Command (JSOC) yani Ortak Özel Harekât Komutanlığı…

Pentagon’un Karanlık Güçleri: JSOC ve ISA

ISA’nın JSOC altında faaliyet icra ettiği düşünülmektedir. JSOC hakkında sayfalarca izahat yapılabilir ancak bir JSOC yetkilisinin yaptığı şu açıklama olayı özetliyor; “JSOC derin ve karanlık bir yapıdır. Biz evreni idare eden görünmeyen gücüz. Gücümüz CIA’dan çok daha fazla ve CIA’nın bizim yaptığımız şeyleri yapmaya yetkisi yok. ”

JSOC altında faaliyet icra eden ISA birkaç ana başlık altında organize olmuştur. Bunlar;

  • Yönetim
  • Eğitim
  • SIGINT (Sinyal İstihbaratı) – Telsiz telefon ve diğer elektronik iletişim araçlarını izleyip gözetler.
  • HUMİNT (İnsan İstihbaratı) – Ajanları eğitir uygulamaya geçirir ve keşfeder güvenli evler hazırlar tahliye ve sevk için ulaşım plan ve sağlamasını yapar. Ayrıca organizasyonlara sızmak ve istihbarat toplamak için ajanlar çalıştırır.
  • Doğrudan Hareket – Delta Force birimin keskin nişancı askerlerini eğitir.

Pentagon’a bağlı olan JSOC ve onun altında yer alan ISA bu gücünü ve özgüvenini bir bakıma Donald Rumsfeld’e borçlu. Donald Rumsfeld Pentagon’un dünyada daha da etkin bir güç haline gelmesi için CIA tipi yapılanmalara gitmesi gerektiğini düşünerek bu teşkilatın faaliyetlerinin arttırılmasının önünü açan isimdir. CIA ve Pentagon arasındaki savaş 90’lı yıllarda öyle bir noktaya gelmiştir ki yıllar içinde çok daha güçlü bir hale gelen İntelligence Support Activity birçok operasyonda CIA’yı yetersiz buluyor bu durumu dönemin CIA direktörü John M. DEUTCH’a söylemekte dahi bir beis görmüyordu. CIA nüfuz alanını kaybediyordu ve Pentagon’a bağlı olan bu yapıları kendisine bir tehdit olarak algılıyordu.

11 Eylül saldırılarından sonra değişen konjonktürde Ortadoğu’da Pentagon’a bağlı bu yapılar çok daha aktif şekilde operasyon icra etmeye başladı. Hatta bazı çok önemli ve hassas görevler CIA yerine JSOC ve ISA’ya veriliyordu. Ama değişen bir şey vardı. Pentagon merkezli bu servislerin paradigması değişmişti ve sahada sadece askeri unsurlar yoktu. Artık JSOC ISA ve benzeri servislerin personellerinin yarısından fazlasını “özel şirket elemanları” oluşturuyordu. Bizler bu durumun sahadaki yansımasını “yabancı ajanlar ve teröristler” olarak televizyonlarda görüyoruz…

Operasyonlardaki Rolleri Nelerdir?

JSOC ve ISA kirli ve karanlık amaçlar peşinde koşan ABD kanadının abisidir. ABD’nin bu bahsettiğim karanlık tarafı ne zaman bir tokat yese hemen abisine koşar. Dünyadaki tüm kirli işleri darbeleri ve savaşları tezgahlayan CIA bile bazen bazı konularda yetersiz kalabilir. ABD askeri ve istihbarat birimlerinin yetersiz kaldıkları durumlarda “karanlıktan” JSOC ve ISA çıkıp gelirler ve sorun çözülür.

Bu özellikleri kuruluşlarından kaynaklanmaktadır. Yukarıda da bahsettiğim gibi ISA İran’daki rehine krizi ve ardından gelen Kartal Pençesi Operasyonu fiyaskosundan sonra kuruldu. Bu operasyon CIA’nın istihbarat konusunda ne kadar yetersiz kalabileceğini gün yüzüne çıkarmıştı. Çünkü CIA operasyon düzenleyip rehineleri kurtaracak olan JSOC’a bağlı Delta Force askerlerine operasyon için gerekli olan temel istihbari verileri bile sağlayamıyordu. Bu durum da FOG’un ISA’ya dönüştürülmesindeki ana nedendi.

Kuruluşundan beri amacı “en iyilerin dahi başaramadığı işleri başarmak” olan JSOC ve ISA tahmin edileceği üzere artık bir canavara dönüştü. Bir düşünsenize CIA’nın bile kontrol edemediği boy ölçüşemediği bir yapı…

CIA ve Pentagon Savaşında Kim Önde?

Hiçbiri. CIA ve Pentagon 1980’lerden beri dünyada eşine az rastlanır türden garip bir savaşın içinde. İki üvey kardeş ne zaman kavga etmeye başlasa kaybeden de kazanan da başkası oluyor hep.

Örneğin Pakistan’da 2001 yılında ISA bir operasyon başlattı. Bu operasyonun kod adı “Gray Fox”dur. Yukarıda anlatığım üzere CIA’nın kendisine tehdit olarak gördüğü ISA Gray Fox kod adıyla yürütülen operasyon çerçevesinde Pakistan istihbaratı Inter Services Intelligence (ISI) ile ortak çalışmaya başlamıştı. Pakistan’daki CIA ve Pentagon çekişmesinin kazananı kim mi oldu? Pakistan istihbarat servisi İnter Services İntelligence… CIA ve Pentagon arasındaki çekişme dünya genelinde 12.000 civarı ajanı olduğu iddia edilen bölgede MOSSAD tarzı operasyonel faaliyetleri başarıyla gerçekleştirebilen ve her yıl bağımsız kuruluşlarca dünyanın en iyi istihbarat servisi seçilen İnter Services İntelligence’ı ortaya çıkardı. Tabii ki Pakistan istihbaratının bölgede çok etkili bir servis olmasının tek nedeni bu dersek haksızlık etmiş oluruz. Ama CIA ve Pentagon savaşı bu durumun oluşmasında önemli faktörlerden biri.

Irak’ta ne oldu peki? Yazının başlarında da belirtmiştim. Pentagon birçok operasyonda CIA’yı yetersiz buluyordu. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu iki üvey kardeş Irak’ta da güç yarıştırıyordu. Her iki kurum da belli odakları kendilerine müttefik edinerek kavgalarını sürdürüyordu. Bu çerçevede CIA Irak istihbaratıyla örtüleme teknikleri ile alakalı bir eğitim programı kapsamında müşterek istihbarat birimi oluşturmuştu. Eğitim programında Irak istihbarat servisine özellikle savaş sahasında askeri hareketlilikleri ve tesisleri istihbarat gözlemcilerinden ve uydulardan saklayan teknikleri öğretiyordu. Pakistan’da olan şey Irak’ta da oldu. Irak istihbaratını kontrolsüz şekilde besleyen CIA bu teknikleri o kadar iyi öğretmişti ki boynuz kulağı geçmişti. Yani Irak’taki CIA ve Pentagon savaşının kazananı da Irak istihbarat servisi olmuştu.

Suriye’de Durum Nedir?

Suriye’deki durumu anlayabilmek için 2015 sonbaharına gitmemiz gerekiyor. 2011 sonrası süreçte Arap Baharı tiyatrosunda istediği rolü alamamış uzun yıllardır “Primakov’un çok kutuplu dünya” tezini rehber edinen 4 Aralık 2016 tarihinde Rus RT televizyonuna “Tek kutuplu dünya düzeni kurma girişimleri başarısız olmuştur. Artık zaman değişti farklı bir dünyada yaşıyoruz. Rusya kendi çıkarlarını korurken başkalarının çıkarlarına da saygı duyan bir anlayışı benimsemektedir. ” diyen Vladimir Putin’in Rusya’sı Suriye’de denkleme dahil oldu.

Yazımın başında Suriye’de CIA ve Pentagon destekli güçlerin birbirleriyle çatıştığını söylemiştim. Yaşanan olayların tarihlerine bir daha bakın. Suriye’de CIA ve Pentagon’un kafa kafaya gelmesi yukarıda bahsettiğim Putin’in Suriye’ye aktif bir şekilde müdahil olmasından hemen sonra yaşanmıştır. Daha önceleri Suriye’deki grupları ve bölgeleri “deney alanı” olarak gören CIA ve Pentagon’un Rusya’nın Suriye’ye fiili müdahalede bulunduğu 30 Eylül 2015 tarihinden sonra birbirine silah çekecek derecede kafa kafaya gelmesi tesadüf olmasa gerek.

#mtyilmaz

CIA DOSYASI : Türkiye’de 50 üst düzey ajan var !!!! /// Büyükada’da toplanan CIA ajanları darbe başarılı olsaydı.


Büyükada’da toplanan CIA ajanları darbe başarılı olsaydı…

Levent Albayrak Akşam gazetesinde 15 Temmuz gecesi 10 CIA ajanı ve 6 Türk’ün Büyükada yaptığı toplantının izlerini sürmeye devam ediyor. İstanbul Büyükada’da darbe toplantısı yapan CIA ajanları başarılı olunacağını düşünerek her şeyi hazırlamışlar.

Kaldıkları otele basın açıklamaları ve canlı yayınlar için dev ekran kurdurmuşlar. 15 Temmuz

akşamı bu ajanm akademisyenler darbeyi dünya basınına anlatarak desteklerini göstereceklerdi.

DÜNYAYA KARA PROPAGANDA

İstihbarat birimlerinin verdiği bilgilere göre Fetullah Gülen destekçisi Henri Barkey en başta devreye girerek, darbecileri destekleyecek ve dünya basınına olan bitenleri yanlı bir şekilde anlatacaktı.

HEDEF İÇ SAVAŞ MIYDI?

AKŞAM’ın önceki gün yayınladığı “Büyükada’da 10 CIA Ajanı” manşeti gündeme bomba gibi düşmüştü. O gün toplantıya katılanları isim isim deşifre eden AKŞAM, bu uzmanların iç savaş ve istikrarsızlık yaşanan ülkelerden hiç ayrılmadıklarını ve sürekli bu ülkelerle ilgili planlar yaptıklarını açıklamıştı.

Katil Yunanistan’a kaçtı!

13 Temmuz’da Türkiye’ye gelen isimlerden en dikkat çekeni idam mahkumu bir katil olan Scott Peterson’du. Şahsın Yunanistan’a kaçtığı düşünülüyor.

Büyükada’ya gelen isimlerin içinde en gizemli olanı 44 yaşındaki azılı ABD’li suçlu Scott Lee Peterson. 44 yaşındaki ABD’li suçlu 2002 yılında hamile olan karısı Laci Peterson’ı öldürmekten birinci derece cinayet ile hüküm giydi ve aynı yıl ABD’de en azılı suçlularının kaldığı California’daki San Quentin Devlet Hapishanesi’nde gönderildi. Hakkında ‘iğneyle idam cezası’ hükmü verilen Patterson davayı California Temyiz Mahkemesi’ne taşıdı. Kayıtlara göre Peterson ‘VN2100’ koduyla halen hapishanede görünüyor. Böylesine bir azılı suçlunun, ABD’nin en güvenlikli cezaevinden nasıl çıkarıldığı ise akıllarda büyük soru işareti uyandırdı.

Gizli anlaşmayla suikast talimatı

İddiaya göre idam mahkumu Scott Peterson’un bazı gizli anlaşmalar yaparak Türkiye’ ye getirildi, kendisine verilecek suikastleri başardığı takdirde ise hakkındaki temyiz davasının da olumlu sonuçlanacaktı. İstihbarat yetkililleri deşifre olan idam mahkumunun deniz yoluyla Yunanistan’a kaçtığı bilgisi üzerinde duruyor.

Türkiye’de 50 üst düzey ajan var!

Neredeyse her köşe başından bir istihbaratçı çıkmaya başladı. Peki kim bu insanlar? Birbirlerinin ayaklarına basmadan nasıl çalışıyorlar? Nerelerde kalıyorlar? Amaçları, çalışma yöntemleri ne? 1986 ile 1989 yılları arasında İstanbul’daki CIA ekibinin direktörlü olan ve 18 yıl Amerikan ajanı olarak çalışan Philip Giraldi’ye bunları sorduk.

– Bölgedeki istihbaratçılar nasıl çalışır, oradan başlayalım.

– Önce kaynak bulmayı denersin. Bunu ya Amerikalı ya da Türk istihbaratçılar yapar. Kaynak da ne yapacağını öğrenmeye çalıştığın organizasyonun içinden biridir. Ancak sorun şu: Ona hiçbir zaman güvenemezsin. Çünkü hem seninle konuşur hem de öbür taraftakilerle. Sana verdiği kötü istihbarattan dolayı onlara güvenmezsin. Ama bir yandan da elindeki istihbarat imkânlarından onları ufak da olsa yararlandırırsın. İletişim malzemesi verirsin. Bazı uydu fotoğrafları verirsin. Telefon dinleme kaydı verirsin.

– Tüm bunları yaparken bir istihbaratçının temel amacı nedir?

– İki temel amaç vardır. Birincisi, neler olduğunu öğrenmek. İkincisi de işin paramiliter boyutu. Bu gruplara destek verme faslı.

– Desteklemek mi, yönlendirmek mi?

– Yönlendirmezler. Çünkü yeteneklerini ve ne yapacaklarını tam bilemediklerinden yönlendirme konusunda emin olamazlar. CIA’in bugün bölgedeki temel amacı, isyancıların kimlerden oluştuğunu, onları kimin kontrol ettiğini, başarı şanslarının ne olduğunu öğrenmek.

– Kaç CIA ajanından bahsediyoruz?

– Bugün Türkiye’de bu iş için 15-20 arasında CIA ajanının görevlendirildiğini tahmin ediyorum.

– Sadece o kadar mı?

– Evet, çünkü bu tür bir operasyonu gerçekleştirebilecek ekip bu kadardır. Bunlar sadece istihbarat görevlisi değil, aynı zamanda paramiliter ajanlar.

– Nerede çalışırlar?

– Adana’da bulunan ABD Konsolosluğu’ndaki geçici bir merkezde ve İncirlik Üssü’nde askerle ortak bir üste çalışırlar. Aynı zamanda sahadadırlar. Antakya’da örneğin. Ama Suriye’de değil. Türkiye tarafında, Suriye’ye geçmezler.

– Türk istihbaratıyla nasıl bir ilişki içindedirler?

– Çok yakın çalışırlar.

– Yapacakları faaliyetler için izin almaları gerekir mi?

– Evet, gerekir. Ama bu karşılıklı bir ilişkidir. ABD de Türk istihbaratına elindeki uydu fotoğraflarını verir. Elindeki bütün fotoğrafları. Ayrıca normalde paylaşmadığı çok hassas teknik bilgileri de paylaşır.

– Mesela bir CIA ajanı, Özgür Suriye Ordusu’ndan bir yetkiliyle teke tek görüşebilir mi?

– Bir Türk istihbarat yetkilisi de her zaman orada bulunur. Bu bir kural değildir. “Kimseyle tek başına görüşmeyeceksin” demezler ama böyle işler.

– Bahsettiğimiz CIA ajanlarının vasıfları nasıldır? Çok mu iyi Türkçe ve Arapça konuşurlar mesela?

– Hayır, bu bir sorun. Esasında, çeviri için MİT ‘e güvenirler. Amerikalı istihbaratçılar için bu her zaman bir sorun olmuştur. Bir ekipmanı nasıl kullanacağınızı öğretmede son derece vasıflıdırlar. İstihbarat paylaşmada da. Ama Arapça ve Türkçe gibi dillerde üst düzeyde vasıflı sadece belli sayıda ajan vardır. Bütün teşkilatta çok iyi Arapça konuşan muhtemelen 10 kişidir.

– Şaka mı yapıyorsunuz?

– Hayır. Size bütün teşkilatta çok iyi Türkçe konuşan kaç ajan olduğunu da söyleyeyim: Beş.

– Neden bu kadar az?

– CIA’nin çalışma şekli nedeniyle. CIA’de, Türkiye’ye atandınız diyelim, iki-üç yıl sonra başka bir yere gönderilirsiniz. O kültürde, dilde uzmanlaşmak için yeterince vaktiniz olmaz. Bunun sonucunda da yapabilecekleriniz sınırlı kalır. Türkiye’deyken İngiliz ve Rusları da gördüm. Onlar çok daha iyiydi. Bir Rus ajanı Türkiye’ye gitmeden önce iki yıl dil okuluna gider. Sonra Türkiye’de 10 yıl kalabilir.

– Siz ne kadar kaldınız Türkiye’de?

– Üç yıl kaldım. Normalde iki yıldır. Dördüncü yılımı da geçirmek istedim ama izin vermediler. Barselona’ya gitmem istendi. Bunun için tabii bir de İspanyolca öğrenmem gerekti.

Halen Ortadoğu konularında çalışan Washington merkezli Ulusal Menfaat Konseyi (CNI) adlı bir sivil toplum örgütünün başında olan Philip Giraldi (66), terörle mücadele ve askeri istihbarat konularında uzman. Savaş karşıtı görüşleri ve Amerikan dış politikasına getirdiği sert eleştirilerle bilinen Giraldi, ABD’nin Ortadoğu ve dünyada daha az müdahaleci bir çizgi izlemesi gerektiğini savunuyor.

– MİT ve CIA dışında bölgede kaç ajan olduğunu tahmin ediyorsunuz?

– Bellibaşlı her ülkeden birkaç kişi. Birkaç İngiliz, birkaç Fransız, birkaç Alman. Belki Yunanlılar da olabilir ama sanmıyorum.

– Nerede konuşlular?

– Tahminim İncirlik Üssü. Çünkü orası aynı zamanda bir NATO üssü.

– Ya Suudiler gibi NATO’da olmayanlar?

– O başka bir kanal. Katar, Suudi Arabistan Türk Dışişleri ve MİT ile koordineli çalışır.

– Şimdi karşı taraf sayılan istihbaratçılara gelelim. Türkiye’de İran ajanları yakalandı.

– Evet, gördüm. İran ajanları bazen hacı kılığındadır, bazen işadamı… Yakalananların gerçekten neyi temsil ettiğinden emin değilim. İranlıların Türkiye’de bir operasyon yürütmesi için aptal olması gerekir. Çünkü yakalanırlar.

– Ama videolar yayınlandı…

– Belki de gerçekten ajandırlar. Ama bilemezsiniz. “Kontrol bizde, karışmasan iyi edersin” mesajıdır bu. Söylemeye çalıştığım şu: İşin içinde bir istihbarat örgütü varsa, misyonu gerçeğin bir versiyonunu yaratmaktır. Yaratılan gerçek olduğu anlamına gelmez. Ben de hep bunu yaptım. O yüzden biliyorum.

– Peki hem müttefikler hem de diğerlerini düşününce, Türkiye’nin Suriye sınırında kaç casus olduğunu tahmin ediyorsunuz?

– Muhtemelen çok. Ama üst düzey istihbarat görevlisi olarak bakarsanız farklı. Örneğin Türkiye’nin çok iyi Arapça konuşan 10-20 ajanı vardır şu anda. CIA var. Fransızlar, Almanlar, İngilizler, hepsini toplarsanız şu anda bölgede 50 üst düzey istihbaratçı vardır. Ayrıca alt düzeyde birçok istihbaratçı ve muhbir de olduğunu unutmayın. Bunlar silah taşır ve polisinkine benzer görevler yürütür. Muhbirlerle de alt düzey istihbaratçılar temas halindedir. Fakat önemli nokta şu: Bu kişilerin hepsi MİT’in ekibidir. CIA ve diğer yabancı istihbarat örgütleri, alt düzey adam yollamaz.

– Türk istihbaratçıların vasıfları nasıl?

– Mükemmel. O bölgede çalışıyorsanız Türk istihbaratçılar en az herkes kadar iyidir. Bana göre herkesten iyidir. Yaptıkları işten her zaman çok etkilendim. Bölge konularına gelince onların yanında amatörsünüzdür. Bir CIA ajanıysa teknik konularda çok üst düzeydedir. Telefon dinleme, yerde hareket eden insanların uydu fotoğrafları…

– Bölgede bugün birçok casus olduğunu hükümet yetkilileri de gazetecilere söylüyor. Peki bunların kendi aralarındaki ilişki nasıl? Kim domine ediyor?

– Eğer Türkiye’de olmasa CIA domine eder. Ama Türkiye’de koordinasyona MİT liderlik eder. Türkiye NATO üyesi olduğu için de Alman, İngiliz, Fransız, Amerikan ajanları hep birlikte çalışır. Muhtemelen her iki günde bir kendi aralarında toplantı yapıyorlardır. Bence NATO üyesi olarak da ellerindeki istihbaratı birbirleriyle paylaşıyorlardır. Bu ortamda hiçbir bilgiyi kendinize saklamazsınız.

– Kimse kendi önceliğine göre hareket edemez mi?

– Hayır. Herkes liderlik eden Türk istihbaratını referans alır.

CIA DOSYASI : Guantanamo mahkumu CIA’in işkence yöntemlerini resmetti


Guantanamo mahkumu CIA’in işkence yöntemlerini resmetti

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) terör suçlularını tuttuğu Küba adasındaki tartışmalı Guantanamo Cezaevi’nde kalan bir mahkum, burada geçirdiği dört sene boyunca gördüğü işkenceyi resmetti.

El Kaide’ye üye olmak suçlamasıyla tutuklanan Abu Zubaydah adlı mahkum, söz konusu cezaeviyle ilgili 61 sayfadan oluşan bir rapor sundu. "Amerika Nasıl İşkence Yapar"(How America Tortures) adlı raporda Zubaydah, kendisine yapılan işkence yöntemlerini sekiz farklı görselle resmetti. Çizimler sanığın avukatı Mark. P. Denbeaux tarafından paylaşıldı.

Zubaydah yaptığı çizimlerde söz konusu işkence yöntemlerinin çoğunun ilk kez kendisinde denendiğini, ABD istihbarat servisi CIA görevlilerinin bunu Tayland’daki üslerinde Ağustos 2002’de yapmaya başladığını belirtiyor.

Bugüne kadar suç teşkil edecek herhangi bir eylemde bulunduğu kanıtlanamayan 48 yaşındaki Zubaydah, çizdiği sekiz farklı görselde her işkence yöntemini farklı başlık altında tanımlıyor. Kutuda hapsetme, basınçlı suyla işkence, vücudu parmaklıklara kilitleyerek germe, kafası kutuya geçilmiş bir şekilde sandalyeye kelepçeleme, elleri kelepçeli şekilde duvara başını çarpma gibi başlıklar kullanan Zubaydah’ın her görselde vücudunun çırılçıplak ve başının kazınmış olduğu en dikkat çeken ayrıntılar arasında.

Zubaydah New York Times‘ın haberleştirdiği raporda en kötü işkence yöntemlerinden birinin uykusuz bırakma olduğunu belirtiyor. Zubaydah, elleri ve ayaklarının ters bir şekilde kelepçelendiğini, her fırsatta yüzüne su döküldüğünü ve dar bir alanda hapsedilerek 2-3 hafta kadar uykusuz kaldığını söylüyor. Filistin asıllı mahkum tam 83 defa vücudunun yatağa bağlandığını ve yüzüne su dökülmek suretiyle boğulma tehlikesi geçirdiğini ifade ediyor. Olayı araştıran ABD’li Başsavcı Jay S. Bybee’ye göre ise Zubaydah, yaklaşık 11 gün boyunca CIA görevlileri tarafından işkence edilerek uykusuz bırakıldı.

"Çok acı verici bir deneyim"

Zubaydah ayrıca vücudunun zar zor sığdığı küçük bir kutuya konulan Guantanamo’daki ilk mahkum olduğunu belirterek, "Beni küçük bir kutunun içerisine kitlediler. Ben buna köpek kutusu adını veriyorum. Kutuya oturmaya çalışıyorum ancak nafile. Kutu çok dar. Kıvrılmak istiyorsun ancak ellerin ve ayakların kelepçeli olduğu için bunu da yapamıyorsun. Çünkü çok sıkı bir şekilde bağlanmış. Bu çok acı verici bir deneyimdi. Bilinçsiz bir şekilde sürekli çığlık atıyordum." diyor.

ABD’ye ait Küba adasında bulunan Guantanamo Cezaevi’nin 5 numaralı kampı.AFP

Mahkumlar işkence yerlerini ‘zindan’ olarak tanımlıyor

Guantanamo’da bu şekilde 100’den fazla mahkuma işkence edildiği, işkence programını ve yöntemlerini hazırlamaları için uzmanlık alanları psikiyatri olan iki CIA ajanının görevlendirildiği belirtiliyor. Çoğu mahkum işkence gördükleri yeri "zindan" diye tanımlarken, söz konusu işkence odalarında özel muhafız ve bazı sağlık görevlilerinin de görev yaptığı biliniyor.

Abu Zubaydah 2002 Mart’ında Pakistan’ın Faysalabad kentinde çıkan bir çatışmada ABD askerlerince tutuklanmış. Kendisi ağır yaralanmasına rağmen CIA’in deniz aşırı hapishanelerine gönderilmiş. Daha sonra yapılan istihbarat analizlerine göre Zubaydah’ın El Kaide militanı olmadığı ve 11 Eylül saldırılarıyla ilgili herhangi bir bilgiye de sahip olmadığı ortaya çıktı. Zubaydah ilk tutuklandığında El Kaide’ye bağlı bir teğmen olduğu sanılıyordu.

Guantanamo 11 Eylül saldırıları sonrası kuruldu

Küba’nın Guantanamo Körfezi’ndeki Amerikan donanma üssünde yer alan Guantanamo Cezaevi, 11 Eylül 2001’deki terör saldırılarının ardından ABD’nin Afganistan’ıı işgali sonrası kuruldu. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush tarafından ilan edilen yasayla terör zanlılarının getirildiği hapishaneye ilk tutuklular 11 Ocak 2002’de konuldu.

Uluslararası Af Örgütü, Guantanamo’nun askeri hapishane olarak kullanılmasının yasa dışı olduğunu belirtirken, yapılan uygulama ve sorgulama tekniklerini de "insan hakları ihlali ve büyük bir skandal" olarak tanımlamıştı.

Birleşmiş Milletler (BM) ise hazırladığı raporlarda söz konusu cezaevinde yapılan hak ihlallerine birçok kez dikkati çekmişti.

Obama’nın seçim vaatlerinden biri Guantanamo’yu kapatmaktı

ABD Başkanı Barack Obama’nın başkanlığı devralmadan önceki en önemli vaatlerinden biri Guantanamo’yu kapatmaktı ancak iki dönem seçildiği başkanlık dönemince bazı girişimler olsa da bu cezaevi açık kaldı.

Beyaz Saray yönetimi 2015’in yaz aylarında cezaevinin kapatılması planlarında son aşamaya gelindiğini açıklamış ancak Obama, içinde Guantanamo hapishanesinin kapatılmasını engelleyen hükümlerin de yer aldığı 2016 yılı Ulusal Savunma Yetki Tasarısı’na imza atmıştı. Guantanamo’da hala yüzlerce mahkum olduğu sanılıyor.