AMERİKA DOSYASI : ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???


ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???

01 Eylül 2020

Demokles’in Kılıcı

ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı?

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır.

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 14 Aralık 2019 (Güncelleme: 01 Eylül 2020)

Türkiye-ABD İlişkileri Giderek Geriliyor

Türkiye, Rusya Federasyonu’ndan (RF) S-400 hava savunma sistemleri alarak bölgedeki askeri dengeyi lehine değiştirdi. Arkasından Barış Pınarı Harekâtı ile Suriye’ye girerek, Kürtlere devlet vadetme kandırmacasıyla bütün bölgeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan İsrail’in planlarını bozdu. Bu durumdan en çok rahatsızlık duyan ülkelerden birisi de Suriye’nin parçalanmasıyla Kuzey Irak’tan Akdeniz’e bir enerji koridoru açmayı hayal eden Fransa’ydı. Doğal olarak bütün bu gelişmeler Washington üzerindeki Türkiye’yi cezalandırma baskılarını artırdı.

Sonunda ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, S-400 alımı ve Barış Pınarı Harekâtı sebebiyle Türkiye’ye yönelik hazırlanan yaptırım tasarısını geçtiğimiz günlerde kabul etti. Karşılık olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’den yaptırım kararı gelmesi halinde; “Gündeme İncirlik de Kürecik de gelir, her şey gelir. Kötü senaryoyu varsayımlar üzerine konuşmak istemiyoruz” diyerek Türkiye’nin üst düzeyde karşılık vereceğini ilan etti. Bu arada ABD Senatosu sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul ederek gerginliği biraz daha tırmandırdı.

Baskı Kurma Stratejisi

Çavuşoğlu’nun söylemlerinden Türkiye’nin ABD’ye karşı elindeki en önemli iki kozun İncirlik ve Kürecik olduğunu anlıyoruz. Bu yazımızda İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini anlatmaya çalışacağız. Ama önce Washington’un izlediği baskı kurma stratejiden kısaca bahsedelim.

Washington, hedef ülke üzerinde baskı kurmak için önce bir yaptırım kararını Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’ne getireceğini ilan ediyor. Sonra giderek tehdidin dozunu artırıyor. Bu arada kendisi zaman kazanırken karşı tarafa da zaman tanımış oluyor. Takiben sırasıyla Temsilciler Meclisi kararı kabul ediyor. Karar Senato’ya geliyor. Senato Kararı kabul ederse, Temsilciler Meclisi ile Senatonun yaptırım metinleri aynı olmadığı için ortak metin yazılması için yeni bir zaman ve dolayısıyla rakibe baskı imkânı yaratılıyor. Sonra karar Senato’da onaylanıyor. Son aşamada Başkanın onay süreci başlıyor. Başkan, yaptırım tasarını bekletebilir veya onaylamayarak Senato’ya geri göndererek yeni bir baskı adımı daha oluşturabilir. Anlayacağınız Washington yaptırım tehdidini hedef ülke üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallayıp duruyor.

Türkiye’ye yaptırım uygulayacaklarmış! Kıvırtıp duruyorlar! Arkadaş bu kadar top çevirmeye gerek yok! Maçanız yiyorsa inceldiği yerden kopsun! Fazla naz âşık usandırır! (Bu cümleyi tercüme ederlerken zorlansınlar diye yazdım)

Espri bir yana, bizim de benzer bir taktik uygulamamız gerekiyor. Karşı tarafın hamlelerine göre adım adım izlenmesi gereken bir stratejimiz olmalı. Örneğin Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle ABD, Türkiye’ye ambargo uygulamaya başlayınca Ankara, 1975 yılında birdenbire bütün ABD üslerini kapatmıştı. Bu sefer ABD’ye karşı biz de kademeli yaptırımlar uygulamalıyız.

İncirlik’in Önemi Nükleer Silahlardan Kaynaklanıyor

Bu tespitlerden sonra şimdi sırasıyla İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini açıklayalım. İncirlik üssü, kurulduğu 1954 yılından beri ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli üssü oldu. Her türlü imkân ve kabiliyete sahip olan bu üsten ABD, stratejik bombardıman uçakları veya havada yakıt ikmali ile taktik av bombardıman uçaklarını kullanarak Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar veya Balkanlardaki hedef ülkelere operasyon yapabilir. İncirlik üssü, şu anki kriz bölgeleri Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’e yakınlığı sebebiyle Pentagon’un ateş gücünü bölgeye yönlendirmek için elinde tutmak isteyeceği en önemli üslerden birisidir.

Bütün bunların yanı sıra üste bulunan, NATO’ya tahsisli, ABD’ye ait, uçaklardan atılabilen B61-12 nükleer silahları, üsse ayrı bir önem katmaktadır. 1975 yılında bütün Amerikan üsleriyle birlikte kapatılan İncirlik üssünde nükleer silahların kalmasına ve ihtiyaç halinde kullanılmasına izin verilmişti. Üssün asıl önemi işte bu nükleer silahlardan kaynaklanmaktadır.

Daha önce yazmıştık ancak tekrar etmekte fayda var. Olası bir nükleer savaşta karşı tarafın nükleer silahlarını etkisiz hale getirmek en öncelikli hedeftir. Nükleer silahları etkisiz hâle getirmek için yine nükleer silahlar kullanılır. Örneğin RF ile ABD arasında çıkabilecek nükleer bir savaşta, İncirlik üssü ilk gün Ruslar tarafından nükleer silahlarla vurulacaktır. Barış döneminde bu üste bulunan nükleer silahlar, otomatikman Türkiye’yi Amerikan taraftarı yapmaktadır. Nükleer silahlar, Türkiye ile ABD arasındaki en önemli bağdır. Nükleer silahlar İncirlik üssünden çıkartılırsa iki ülke aradaki bağ da büyük ölçüde zayıflayacaktır[1].

Kürecik Radar Üssünün Asli Görevi İsrail’i Korumaktır

NATO’ya tahsisli olmasına rağmen tamamen ABD tarafından işletilen Malatya Kürecik’teki radar üssüne gelince, bu üs de Washington için olmazsa olmazlar arasındadır. Bu üsteki etkili menzili yaklaşık 1000 km olan radarın asli görevi bölgedeki balistik füze tehditlerini tespit etmektir. Balistik füzeler, ateşlendikten sonra dikine atmosfer dışına çıktıktan sonra hedeflerine yönelmektedir. Bu radar, balistik füzeleri ateşlenmesiyle birlikte takibe alarak hangi hedefe yönlendiklerini tespit edebilmekte ve hedef yakınındaki hava savunma sistemlerine bilgi aktararak, hava savunma sistemlerine reaksiyon süresi kazandırmaktadır. Bu radarın menziline bakıldığında gözlem altında tutulan asıl ülkenin Rusya değil İran olduğu görülecektir. İran’ın bölgede hangi ülke veya ülkelere balistik füzeler ile saldırabileceği düşünüldüğünde Kürecik radarının da kimi korumayı amaçladığı ortaya çıkacaktır. Kürecik radarının asli vazifesi, olası bir savaşta İran’dan İsrail’e atılabilecek balistik füzeleri tespit ederek, İsrail hava savunma sistemlerini önceden bilgilendirmektir.

Bu radarın diğer bir görevi ise Türkiye’yi gözetlemektir. NATO üyesi olan Türkiye, kendi radarları ile oluşturduğu hava resmini NATO ile paylaşmaktadır. Yani Türkiye’nin radarlarının gördüğü uçakları NATO karargâhı da görebilmektedir. Fakat Türkiye istediği izleri NATO’ya aktarmakta, istemediklerini filtreleyerek NATO’nun görmesini engellemektedir. Örneğin Barış Pınarı Harekâtı’na katılan uçaklarımızın nerede, ne yaptığı, NATO’ya gösterilmeyebilir. Ancak ABD’nin Kürecik’teki radarı, uçaklarımızın hangi üsten kalktığını, nerede operasyon yaptıklarını, tanker ve havadan erken ihbar uçaklarımızın nerede beklediğini biz istemesek de görebilmektedir. Üstelik bizim bu radar üzerinde hiçbir yetkimiz yoktur. Kontrol tamamen ABD’nin elindedir. Bu radarın kapatılması, İsrail’in savunmasını önemli ölçüde baltalayacak ve aynı zamanda ABD’nin içimizdeki gözünü kör edecektir.

Diğer yandan İran’a yönelik bir harekâtta muhtemelen bu radar, İran’ın vurmak isteyeceği hedefler listesinin tepesinde yer almaktadır. Dolayısıyla Kürecik radarının varlığı, İran’a yapılacak bir müdahalede Türkiye’yi istemeden savaşın içine çekme potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye’nin ABD Yaptırımlarına Karşı Atacağı Adımlar

İncirlik ve Kürecik’in ABD için önemini bu şekilde özetledikten sonra olası ABD yaptırımlarına karşı kademeli olarak neler yapabileceğimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

1) ABD’nin yaptırımlarına karşı ilk önce Kürecik radar üssü hiç vakit kaybetmeden kapatılmalıdır. Zaten bu radarın varlığı Türkiye için tehdit teşkil etmektedir.

2) Washington krizi tırmandırmayı tercih ederse ikinci aşamada İncirlik Üssü kapatılmalıdır.

3) Karşılıklı restleşme durumuna gelindiğinde inceldiği yerden kopsun diyerek Atlantik bağın son halkasını oluşturan nükleer silahlar ABD’ye geri gönderilmelidir.

Yaratıcı düşünüldüğünde çok daha başka tedbirlerin değişik sıralamalarla alınabileceği görülecektir. Burada yapılmak istenilen, Washington’a karşı kozlarımızın neler olduğunun anlaşılmasını sağlamak ve giderek tırmanan bir sıralama ile karşı tedbirlerin alınması gerektiğini vurgulamaktır.

Zorda Olan Türkiye Değil ABD’dir

ABD’nin yaptırımlarına karşı korkması gereken Ankara değil Washington’dur. Washington’un zorlamaları Türkiye ile ABD arasındaki bağları giderek kopma noktasına doğru ilerletecektir. Türkiye’de hiç kimse ABD gibi küresel bir gücün düşmanlığını kazanmak istemez. Ancak bu Ankara’nın seçimi olmayacaktır. Türkiye bekası için kendisini korumak durumundadır. Dünya dengeleri değişirken Washington’un dayatmaları, ister istemez Türkiye’yi RF, Çin ve İran’a yanaşmaya yönlendirir.

Türkiye-ABD ilişkilerinin bozulması en çok Putin’i sevindirecektir. Bir NATO müttefikini yanına çekmek, RF’ye çok ciddi avantajlar sağlar. Diğer yandan İncirlik ve Kürecik’in kapatılması, İran’ın Türkiye’den tehdit algılamasını giderek azaltacak ve iki ülke ilişkilerinin gelişmesini sağlayacaktır. Zamanla bu iki ülke İsrail’e karşı müttefik haline gelir. Türkiye, İran ve RF’nin beraber hareket etmesi, Çin’in bu üçlüyü dışarıdan desteklemesi, bütün bölge ülkelerini yeni oluşan bu kutba çekecektir. Böylece hem ABD’nin hem de Avrupa’nın, Ortadoğu, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Balkanlardaki etkinliği kırılacaktır.

Washington, Türkiye’yi kaybetmek istemiyorsa dikkatli davranmak zorundadır. Trump yönetiminin Türkiye’ye yaptırım uygulama konusunda baskı altında olduğu açıktır. Trump’ın hem Türkiye’yi çok üzmeyecek hem de baskı gruplarını susturacak bir formül bulması gerekmektedir. En iyi formülün Türkiye’ye yönelik bir silah ambargosu olabileceği gözükmektedir. Örneğin, Türkiye F-35 programından tamamen çıkartılabilir. Bu uçakları Türkiye’ye vermemek baskı gruplarını biraz olsun susturacaktır. Aynı zamanda ödediği parayı geri almak kaydıyla Türkiye de bu işten karşı çıkabilir. Böylece bir çeşit kazan kazan formülü yaratılmış olur.

Bu arada Türkiye’ye yönelik silah ambargosunun dozu artırılır ve Türkiye milli olarak geliştirdiği sistemlerin uluslararası piyasadan tedarik ettiği parçalarına ulaşamazsa bu sefer Ankara, Moskova ve Pekin’e yönelmek zorunda kalır. Bu sürecin devamı, Türkiye’nin RF ve Çin ile askeri ittifaka yönelmesidir. Bu konuyu da Türkiye’ye ambargo koymak isteyenlerin göz önünde bulundurması gerekir.

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır. Washington’un olası yaptırımlar çerçevesinde Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarını vermekten vaz geçmesi, bu projeye ayrılan kaynağın Milli Muharip Uçak TF-X’e aktarılmasını sağlayacaktır.

Washington’un Türkiye’ye yönelik bir başka seçeneği de ekonomik yaptırımlar olabilir. Ekonomik alanda yaptırım uygulanması, Türkiye-ABD ilişkilerini bir daha onarılmamak üzere bozabilir. Çünkü ekonomik zorluklar, Türkiye’yi giderek artan oranda Çin’e bağımlı hale getirecektir. Türkiye’nin 453 milyar dolar civarında dış borcu vardır. Ekonomik yaptırımlar sebebiyle Türkiye ciddi bir krize girerse, ekonomisini tamamen Çin’e açmak durumunda kalır. Bu durumda Çin, Türkiye’nin bütün ulaşım ve enerji alt yapısını kolayca ele geçirecektir. Giderek tırmanan ticaret savaşlarında Çin’in Türkiye ve coğrafyasında etkin olması hem ABD hem de AB’nin işine gelmeyecektir.

Washington’un şimdilik Türkiye’ye yönelik ilk tercihi sözde Ermeni soykırım tasarısını Kongresinde kabul etmek olmuştur. Türklerin işlemediği bir suçu sanki gerçekmiş gibi dünyaya ilan etmek sadece ve sadece Türk halkının gözündeki ABD algısını daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Uluslararası baskı gruplarını tatmin etmek için ABD ulusal çıkarlarını göz ardı etmemelidir. Bu oyundan zararlı çıkacak Washington’dur.

Bizden söylemesi…

LİNK : [1] https://odatv.com/turkiyenin-kaderi-o-nukleer-silahlardan-kurtulmasina-bagli-0610161200.html

GÖÇMEN DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ : Suriyeliler Konusunda Yapılan İftiralara Cevap


Prof. Dr. Ümit Özdağ : Suriyeliler Konusunda Yapılan İftiralara Cevap

08 Temmuz 2019

2011’de Suriye’de başlayan ve AKP Hükümetleri tarafından Beşar Esad rejimini devirerek Müslüman Kardeşleri iktidara getirmek için kışkırtılan Suriye iç savaşından Suriye’den sonra en zararlı çıkan ülke Türkiye olmuştur.

Esasen Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bünyesinde Polonya Dışişleri Bakanlığı’ndan daha az Arapça bilen diplomat olduğu gözönünde tutulur ise AKP’nin Suriye’de örtülü operasyon ile iktidar devirmesinin mümkün olmadığı da görülürdü. Zaten MİT 3 rapor vererek Suriye rejimini devirmenin mümkün olmadığını belirtmişti.

Erdoğan’ın Beşar Esad’ı devirme sevdasının Türkiye’ye ağır zarar veren sonuçlarını dört temel başlık altında toplamak mümkündür.

Bunlardan ilki,

1) Suriye’nin kuzeyinde gelecek on yıllarda Türkiye için en büyük tehdidi oluşturacak olan bir PKK’istanın kurulma süreci başlamıştır. Üstelik Saray rejimi “Bugün yarın tepenize iniyoruz” diye epeyce bir esip gürlemeden sonra ABD ile PKK-YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde hakim olması konusunda anlaşmıştır. Bu anlaşmanın yapıldığını,

a) Teröristbaşı Öcalan’ın son mektubu,

b) ABD’nin Suriye özel temsilcisi Jeffrey’in açıklaması,

c) Başkan Trump’ın Erdoğan’a söyleyerek, PKK’ya karşı askeri harekatı durdurdum şeklindeki açıklaması ayrı ayrı göstermektedir. Öte yandan bu sonbahardan itibaren yeni bir terörle müzakere sürecinin başlayacağı anlaşılmaktadır. “Bir gece ansızın gelebilirim” şarkısının yerini “Bir başka bahara kaldı mutluluğum” mısraları almıştır.

İkinci zarara gelince;

2) Erdoğan’ın Esad’ı devirme politikası ülkemize kayıtlı-kayıtsız olmak üzere toplam 5.3 milyon Suriyelinin dolmasına neden olmuştur. Şimdi Türk Milleti uyutularak, alıştırılarak Suriyelilere vatandaşlık verilmesi politikası izlenmektedir. 2040 yılında Suriyeli sayısı 10 milyona yükselecektir. Türkiye’nin birçok kenti Arap kenti haline dönüşecektir. Ülkemizin milli kimliğini muhafaza etmek mümkün olmaktan çıkacaktır.

Üçüncü ağır zarar ise;

3) Erdoğan’ın Esad’ı devirme politikasının bedelini Türk Milletinin 40 milyar Dolar borçlanarak ödenmesinden kaynaklanmaktadır. Suriyeliler için harcanan 40 milyar Dolar bugün yaşanan ekonomik krizin önemli nedenlerinden birisidir. Türkiye gibi 450 milyar Dolar dış borcu olan, Dolar için %7.5, Avro için %5.25 faiz ödeyen bir ülkenin Saray’ının Türk Milletinin sırtından bonkörlük yapmaya, halk soğan kuyruğunda bekler, gençler işsizlikten intihar ederken Suriyelileri yedirip içirme hakkı yoktur.

Ve dördüncü büyük zarar,

4) Erdoğan’ın Esad’ı devirme tutkusu Türkiye’yi ABD ile Rusya arasına sıkıştırmış ve Türk dış politikasının manevra alanını ortadan kaldırmıştır.

Türk halkının İYİ Parti’ye, Ak Parti’ye, CHP’ye, MHP’ye, HDP’ye, Saaadet Partisi’ne oy veren yüzde 90’ından fazlası Türkiye’nin başına ağır belalar açan bu Esad’ı devirme politikasının sona ermesini ve Suriyeli sığınmacıların evlerine dönmelerini istemektedir.

Peki, kimler Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını isteyenlerin başına Suriye’den Arapları kovan, aç kalmaları için evlerini ve tarlalarını yakıp yanan tarlaların kenarında halay çeken PKK YPG çeteleri ve onun Türkiye’deki uzantısı HDP adlı partimsi amorf yapı gelmektedir. PKK-YPG adlı etnik temizlikçi, emperyalizmin uşağı narkotik çete ve Türkiye’deki sahte siyasal uzantısı, Suriyelilerin evlerine dönmelerinin Kuzey Suriye’de kurulmak istenen terör devletinin engelleyeceğini bilmektedir.

Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını selefi cihatçı denilen IŞİD, Nusra ve benzeri adlarda örgütlenen kozmopolit, İslam ve İslam medeniyeti düşmanı, emperyalizmin beşinci kolu olan çeteler istemektedir. Çünkü bu çeteler gelecekteki terör alanı olarak Türkiye’yi hedeflemektedirler. Suriyelilere içlerinde büyüyecekleri koza olarak bakmaktadırlar. Bu küçük grubun AKP üzerinde büyük ve etkili şekilde baskı yaptığı görülmektedir.

Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verilmesinin propagandasını yapan üçüncü grup ise tanıdık bir güruhtur. Bu güruh, 2002’de “Kıbrıs’ın jeopolitik önemi yok, verelim gitsin” çığlıkları atanlardır. Bu güruh, 2007-2014 arasında “Kahrolsun Ergenekon, yaşasın cemaat” diye salya sümük Türk Ordusuna saldıranlardan oluşur. Bu güruh, 2009-2015 arasında “Öcalan güzellemesi yapan, Türk bayrağının isminin değiştirilmesi gerektiğini” söyleyenlerden oluşur.

Suriyeli sığınmacılara Türkiye’de kalsın diye çırpınan dördüncü grup ise FETÖ’cülerdir. Türkiye’nin karışması için her fırsatı sonuna kadar istismar eden bu çete şimdi Suriyelilerin kalmasının propagandasını yapmaktadır.

Şimdi bu güruhlar kumbaralarına yeni jeton atıldığı için koro halinde Suriyelilerin vatanlarına dönmelerini isteyen ve bunu ifade edenleri “ırkçı” olmakla ve halkı Suriyelilere karşı kışkırtmakla suçlamaktadırlar.

Bu dört grubun dışında başkaları da Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Kimdir bunlar? ABD, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Avrupa Birliği, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

İsrail, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Arap ülkeleri olan Lübnan ve Ürdün Suriyelileri entegre etmeyi reddedip geri yollarken, Türkiye’den imkansız olan istenmekte ve Suriyelileri entegre edin denmektedir. Çok entegre etmek istiyorsanız alın siz entegre edin.

Suriyelilerin Suriye’ye vatanlarına, doğdukları topraklara dönmesini isteyen bütün partilerden yurttaşlar, Suriyeli sığınmacıların ve Suriye’nin gerçek dostlarıdır. Çünkü bizler, bu noktada bütün Türk Milletinin iradesini temsil ediyoruz. Nereden mi belli? Gelin referandum yapalım. Biz biçare Suriyeli sığınmacılara değil, amacı önce Suriye’yi sonra bir iç savaşa sürükleyerek Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen emperyalist bir projeye karşı çıkıyoruz. Biz Saray’ın Türk halkını uyutarak Suriyelilere vatandaşlık vermesini reddediyor, Suriyeli sığınmacıların yurtlarına dönüşlerinin sağlanması için gereken politikaların uygulanması gerektiğini savunuyoruz. Bu konuyu ben Ümit Özdağ olarak kişisel olarak gündemde tuttum ve tutmaya devam edeceğim.

Saray rejimi Suriyeli sığınmacılar konusunun kamuoyunda tartışılmaması için elinden geleni yaptı. Suriyeli sığınmacılar konusu basında sansür edildi. Ancak ben Türkiye’nin 1 numaralı milli güvenlik sorunu olarak gördüğüm bu konuyu gündemde tutmak için yoğun bir çaba sarfettim. Kitap yazılmasını teşvik ettim ve yazdırdım. Çalıştaylarve paneller düzenledim. Konuyu değişik açılardan inceleyen raporlar yayınlattım. Mektuplar yazdım. Konferanslar verdim. İnternet siteleri kurdum. Sanal medyayı kullandım. Bütün sansüre rağmen konunun tartışılmasını sağladım. Bugün bütün Türkiye bu konuyu tartışıyor. 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri gösterdi ki, AK Parti’nin seçimleri kaybetmesinde ekonomik krizin yanında Suriyeli sığınmacılar politikası önemli rol oynadı.

Son 10 gündür içlerinde AK Parti milletvekillerinin de olduğu malum Annan Planı, FETÖ, PKK dostu bir güruh bana karşı “halkı Suriyeli sığınmacılara karşı tahrik ettiğim iddiası” ile hedef göstererek sanal alemdebir saldırı başlattılar.

Öte yandan bazı illerimizde polis Suriyeli sığınmacılar tarafından işlenen suçlara karşı sanal alemde demokratik tepki gösteren yurttaşların evlerini basıp bu insanları gözaltına alıyor.

Bana yönelik hedef gösteren saldırılar ve demokratik tepki gösteren yurttaşlara yönelik polis operasyonlarının arkasından Suriyelilere yönelik bir provokasyon gelecek. Kontrollü olaylar çıkarılacak ve sonra suç bizlerin üzerine bırakılmaya çalışılacak. Arkasından baskı operasyonları ile Suriyeli sığınmacılar konusunda demokratik muhalefet susturulmaya çalışılacak. Şimdiden açıkça uyarıyorum. Bu tür psikolojik operasyonlara hiç girişmeyin.

Bu vesile ile başta gençler olmak üzere Suriyeli sığınmacılar arasında suç işleyenlere tepki gösteren bütün yurttaşlarımıza sesleniyorum. Asla Suriyelilere karşı şiddet kullanmayın. Devlet güçlerini göreve çağırın. Polis, jandarma ve yargı bırakın görevini yapsın. Siz, Suriyeli sığınmacılar meselesini Türkiye’nin başına saran AK Parti’nin politik kadrolarına, demokratik tepkinizi iletin. AKPartili milletvekillerine tepkinizi gösterin. AKPartili belediye başkanlarına şikayetlerinizi iletin. AKP il ve ilçe teşkilatlarına gidip şikayetlerinizi anlatın. Şiddetten kesinlikle uzak durun.

Bölücüsü, emperyalizmin taşeronu, strateji ve jeopolitik cahili güruh ve hangi sınıftan olursa olsun bana yapılan hiçbir saldırı beni Türk Milletinin hukukunu, Anadolu’daki egemenliğini, refah ve güvenliğini koruma ve savunma konusundaki kararlılığımdan asla vazgeçiremeyecektir. Suriyelilere Türkiye’de vatandaşlık değil, Suriye’de vatan verme mücadelesini sonuna kadar sürdüreceğime tekrar söz veriyorum.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : İŞGALCİ NİKOS DENDİAS’A CEVAP !…


E. KUR. ÜMİT YALIM : İŞGALCİ NİKOS DENDİAS’A CEVAP !…

*Yunan Savunma Bakanı’nın “Türkiye ile çatışmaya hazırız” sözlerinden sonra Dışişleri Bakanı Nikos Dendias da skandal bir açıklama yaptı. Lozan Antlaşması’nın dikkatle incelenmesini isteyen Dendias, Türkiye’nin Ege’deki egemenlik alanının 3 mille sınırlı olduğunu iddia etti.

*Ancak Lozan Antlaşması ve antlaşmaya ek olarak konulan 2 numaralı harita Dendias’ı yalanlıyor.

DENDİAS’IN 2015’TE GÖSTERİ YAPTIĞI EŞEK ADASI, İNGİLİZ VE ABD HARİTALARINA GÖRE DE TÜRKİYE’YE AİTTİR !…

*Dışişleri Bakanlığı’ndan önce Savunma Bakanlığı yapan Nikos Dendias, o dönemde 11 Ocak 2015’te Aydın Eşek Adası’na gelerek egemenlik ve bayrak gösterisi yapmıştı.

*1943 tarihli İngiliz Haritası İLE 1951 tarihli ABD Haritası’nda, Dendias’ın egemenlik ve bayrak gösterisi yaptığı Eşek Adası’nın, 12 Ada deniz sınırlarının dışında ve Türk egemenliğinde olduğu açıkça gösterilmiştir.

DENDİAS’A KÖTÜ HABER; 1945 BM ANTLAŞMASI VE 1969 VİYANA SÖZLEŞMESİ’NE GÖRE YUNANİSTAN’IN ONİKİADA ÜZERİNDE EGEMENLİK HAKKI YOKTUR !…

TÜRK DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI, DENDİAS’IN KÜSTAH AÇIKLAMALARINA NEDEN SESSİZ KALIYOR?

DENDİAS, ÜNAL ÇEVİKÖZ’DEN CESARET ALIYOR !…

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİN.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : İŞGALCİ NİKOS DENDİAS’A CEVAP !…


E. KUR. ÜMİT YALIM : İŞGALCİ NİKOS DENDİAS’A CEVAP !…

*Yunan Savunma Bakanı’nın “Türkiye ile çatışmaya hazırız” sözlerinden sonra Dışişleri Bakanı Nikos Dendias da skandal bir açıklama yaptı. Lozan Antlaşması’nın dikkatle incelenmesini isteyen Dendias, Türkiye’nin Ege’deki egemenlik alanının 3 mille sınırlı olduğunu iddia etti.

*Ancak Lozan Antlaşması ve antlaşmaya ek olarak konulan 2 numaralı harita Dendias’ı yalanlıyor.

DENDİAS’IN 2015’TE GÖSTERİ YAPTIĞI EŞEK ADASI, İNGİLİZ VE ABD HARİTALARINA GÖRE DE TÜRKİYE’YE AİTTİR !…

*Dışişleri Bakanlığı’ndan önce Savunma Bakanlığı yapan Nikos Dendias, o dönemde 11 Ocak 2015’te Aydın Eşek Adası’na gelerek egemenlik ve bayrak gösterisi yapmıştı.

*1943 tarihli İngiliz Haritası İLE 1951 tarihli ABD Haritası’nda, Dendias’ın egemenlik ve bayrak gösterisi yaptığı Eşek Adası’nın, 12 Ada deniz sınırlarının dışında ve Türk egemenliğinde olduğu açıkça gösterilmiştir.

DENDİAS’A KÖTÜ HABER; 1945 BM ANTLAŞMASI VE 1969 VİYANA SÖZLEŞMESİ’NE GÖRE YUNANİSTAN’IN ONİKİADA ÜZERİNDE EGEMENLİK HAKKI YOKTUR !…

TÜRK DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI, DENDİAS’IN KÜSTAH AÇIKLAMALARINA NEDEN SESSİZ KALIYOR?

DENDİAS, ÜNAL ÇEVİKÖZ’DEN CESARET ALIYOR !…

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİN.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Ahmet ERDOĞDU : EMPERYALİZMİN, ATATÜRK’Ü VE TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ SOYKIRIMCI İLANINA BİR CEVAP – YENİ ADANA – 22.04.2020


Ahmet ERDOĞDU : EMPERYALİZMİN, ATATÜRK’Ü VE TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ SOYKIRIMCI İLANINA BİR CEVAP – YENİ ADANA – 22.04.2020

Blog No : 2020 / 12

29.04.2020

Yeni Adana (22 Nisan 2020)

Ahmet ERDOĞDU

Türk Toplumu, Sözde Ermeni Soykırımı gündeme geldiğinde bunun 1915 olayları ile ilgili olduğu yanılgısına düşer. “Su uyur düşman Uyumaz” ata sözümüze uygun olarak ırkçı emperyalizmin hedefi ise Atatürk ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Atatürk, Amerikalı gazeteci Clarence K. Streit’in Ermenilerin zorunlu göçe tabi tutulmasının gerekçelerini sorması üzerine şöyle söylemiştir: “Rus ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında geri çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde hüküm sürdürülüyordu…”

İşte bu nedenlerden dolayıdır ki bugün Doğu Anadolu’da birçok köyde yapılan kazılarda Ermeniler tarafından öldürülen Türklerin toplu mezarları çıkmaktadır.

Lozan görüşmeleri öncesinde Büyük Millet Meclisi Hükümeti, İsmet Paşa’nın Lozan’da hangi konularda taviz vermeden müzakereleri yönetmesi gerektiğini belirten 14 maddelik bir talimat hazırlamıştır. İki konuda Türk hükümeti savaşı göze alabilecek kadar kesin kararlıdır: Biri “Ermeni Yurdu”, diğeri Kapitülasyonlardır. Lozan’da Ermeni Yurdu istenirse yani Anadolu’dan toprak koparılmaya çalışılırsa görüşmeler derhal kesilecektir.

Lozan görüşmelerinde Lord Curzon’un İsmet Paşa’ya hitaben Türkiye gibi geniş bir ülkede Ermenilere bir köşe bulunup bulunmayacağını sorması üzerine İnönü: “Bu konuya ilişkin olarak Türkiye’nin yüzölçümü ile kıyaslanmayacak kadar büyük toprakları olan devletlerin bulunduğunu hatırlatırım” diyerek Ermenileri bu kadar çok seviyorsanız onlara siz toprak verin demek istemişti.

Ermeniler, Lozan görüşmeleri öncesi ve sonrasında İngiltere, Fransa ve Rusya’ya I. Dünya Savaşı’nın başından sonuna kadar nasıl hizmet ettiklerini anlatan başvurular yapmışlardır. Bunlardan bazıları: Ermeni Heyeti Reisi Bogos Nubar’ın 30 Kasım 1918 tarihli yazısı: “Ermeniler savaşın başından beri tarafınızdan da bilindiği üzere ağır fedakârlıklar ve devamlı ıstıraplara uğrayarak bütün cephelerde İtilaf devletlerinin yanında savaşmışlardır…”

Bir başka başvuruyu da Birleşik Ermeni Heyeti Lozan Konferansında yapmış “Genel Savaş sırasında Ermeniler açıkça müttefiklere karşı görevlerini yapmışlar ve bunlar tarafından (iyi savaşçı) ve (Müttefik Millet) olarak tanınmışlardır…”

2 Şubat 1923 tarihli Ermeni Heyeti’nin bildirisi, “…Ermeniler genel savaş içinde itilaf devletlerine yapmış oldukları sayısız hizmetler sebebiyle yapmış oldukları vaatleri şüphesiz hatırlarlar. İtilaf devletlerinin çağrısı sebebiyledir ki Ermeni Gönüllüleri, alay alay bunları buyrukları altında toplanmışlardır…”

9 Şubat 1923’te Müttefik Devletler Temsilcilerine: “Lozan Konferansı’ndan sonra Sevr Antlaşması yerine yeni bir belge imzalanmıştır ki bunda Ermeni sorununa dair bir tek söz yoktur…” diyerek düştükleri durumu anlatmışlardır. Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni ise, “…Müttefik büyük devletler yaslı ve umutsuz jestler yaptılar: Zavallı Ermeniler için bütün vasıtalarımızı kullandık, her çareye başvurduk, mümkün olan ve olmayan her şeye teşebbüs ettik, artık bir şey yapmaya gücümüz yetmez dediler… Dağ fare mi doğurdu? diye sorup sonra da hatta fare bile doğurmadı…” diyor”.

Kısacası Ermeni sorunu Lozan’da bitirilmiştir. Buna rağmen emperyalistler 1915 tarihini 1923’e kadar genişleterek, senaryolarına Atatürk’ü de katarak Türkiye Cumhuriyetini yıkma amaçlarından vazgeçmemişlerdir.

Şimdi sizlere Cambridge Üniversitesince 2011 yılında onaylanan Stephan Ihrıg tarafından verilen doktora tezinin 20 Kasım 2014’te Amerika’da Harvard Üniversitesi yayını olarak piyasaya çıkartılması konusundaki gelişmeleri anlatalım:

Harvard Üniversitesi yayınevi Stephan Ihrıg’ın kitabını tanıtırken “Türk Hükümetlerinin Nazilerin doğrudan Alman Yahudileri ile karşılaştırdığı Ermeni ve Rum azınlıklarla nasıl acımasız bir şekilde uğraştığı, Hitler’in dikkatinden kaçmadı” diyerek Hitler için bir model olduğu ifade edilmektedir. Kitabın daha ABD’de yayınlanmasından 10 gün sonra kitabın kendisini görmeden 30 Kasım ve 1 Aralık 2014’te Türkiye gazetesinde Yıldıray Oğur, 1 Aralık 1914’te Yeni Şafak gazetesinde Hilal Kaplan “Hitler’in Atatürk’ü nasıl rol model aldığını” kitaba dayanarak büyük bir keyifle anlatırlar. Böylece Atatürk düşmanı iç ve dış çevreler el ele vererek yayınlarına gerek ülkemizde gerekse yurt dışında devam etmişlerdir. Oysaki Hitler 18 Ekim 1928’deki konuşmasında: “Kuzey Amerika bir zamanlar çok farklı bir insana Kızılderililere aitti. Beyazlar onlardan topraklarını aldı, onları sürdü ve onlara ateş suyu verdi. Beyazlar milyonlarca Kızılderili’yi birkaç yüz bine indirdikten sonra…” derken Nazi Almanya’sınca kimi örnek alındığını anlatıyordu.

Yukarıda sözünü ettiğimiz kitaba cevabı Cengiz Özakıncı “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” adlı belgesel kitabıyla verdi. Mehmet Haberal; “Bu kitap yurt dışında Cambridge ve Harvard Üniversitelerine, Başkent Üniversitesinin bir cevabıdır” der.

Özakıncı kitabında Nazi Partisi ileri gelenlerinden Göbbels’in günlükleri, Ernest Röhm’ün anıları ve Hitler’in konuşma ve yazılarından bazı bölümlerinin nasıl çarpıtıldıklarını, Nazi Partisi programı, Nazi Alfred Rosenberg’in günlüğü ve Atatürk Türkiye’sinin Yahudi bilim insanlarına nasıl kucak açtığı gibi birçok konuyu tüm detayları ve belgeleriyle ortaya koymaktadır.

Değerli okur; bu gibi yayınlarla mücadele etmek görevimizdir. Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere Hitler gerek Amerika gerekse İngilizler tarafından belli çerçevelerce desteklenmiştir. Sovyetlerde 1917 devrimini yapan yöneticilerin bir kısmının Yahudi olması ve Komünizme karşı Hitler desteklenmiştir. İngiltere’nin Hitlerci Kara Gömleklileri ile I. Edward’ın Nazi selamını ailesine öğrettiği görüntüleri çeşitli İngiliz gazetelerinde yayınlanmıştır. 1933’te Hitler iktidara geldiğinde İngiltere’de büyük kalabalıklar halinde destek yürüyüşleri yapılmıştır. Amerika’da ırkçı Ku Klux Klan örgütünün 1865’li yıllardaki töreninde haç amblemi ile Nazi selamı verdiklerini, Amerikan okullarında bayrak törenlerinde 1940’lı yıllara kadar bu selamın verilmeye devam ettiğini ve 1936 Berlin Olimpiyatlarında Amerikalı sporcuların selamlarını da ekleyelim.

1943 yılında Henry Ford; sadece Ford, Opel, Standart Oil, İnternational Telefon değil 59 Amerikan firmasının Hitler’e hizmet verdiğini açıklamıştır. Bu arada 1917’den beri ABD’de Düşmanla Ticaret Yasağı Kanunu yürürlüktedir. Ama onlar nedense masum Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti soykırımcıdır. Öylemi? Hadi oradan.

Şimdi soruyoruz: Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti soykırımcı ise;

1- Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne nasıl aday gösterdi?

2- Milletler Cemiyeti Atatürk Türkiye’sini üyeliğe davet edip, oy birliği ile üyeliğe niçin aldı?

3- UNESCO, Atatürk’ün ölümünün 25. Yılında ve Atatürk’ün doğumunun 100. Yılında uluslararası etkinliklerle anılması kararını ve uygulamasını yaparken soykırımcı olduğu için mi yapmıştı? İşte emperyalizm budur. Hala kafalarında Türk düşmanlığı, Sevr vardır. Elbette bizim de onlara tokat gibi cevaplarımız olacaktır.

LİNK : http://yeniadana.net/kose-yazilari/emperyalizmin_ataturku_ve_turkiye_cumhuriyetini_soykirimci_ilanina_bir_cevap-4325.html

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// Ahmet TAKAN : Belgelere cevap verin de, Atatürkçülüğünüzü görelim !!!..


Ahmet TAKAN : Belgelere cevap verin de, Atatürkçülüğünüzü görelim !!!..

20 Mart 2020

“Koronavirüste de Atatürk istismarı olur mu ?” diye saçmalayan gazeteci kılıklı bir zamanların FETÖ’cüsü yandaş!.. Aşağıdaki belgeli haberi, sana o köşeyi yazdıranlarla birlikte dikkatlice oku!.. Sonra, sana ve iplerini tutanlara, 3-5 satır diyeceklerim olacak…

Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir’de denize döktüğü Yunan’ın torunları bugünlerde ne yapıyor biliyor musunuz?.. İzmir’i yol geçen hanına çevirdiler… Yol geçen hanına!..

İzmir Koyun Adası’na 1 Şubat’ta gelerek Türkiye’ye meydan okuyan Yunan Savunma Bakanı Yardımcısı Alkiviadis Stefanis baktı bizim buralarda kendine ses çıkaran yok, ikinci küstah hamlesini oldukça manidar bir güne denk getirdi.. Stefanis, ATATÜRK’ün Kara Harp Okuluna giriş yıldönümünde 13 Mart’ta Koyun Adası’na tekrar geldi tekrar Türk Milleti’ne ve Türkiye Cumhuriyeti devletine işgalci Yunan askerleri ile birlikte meydan okudu. Üstüne üstlük, Stefanis’in İzmir Koyun Adası’na yaptığı ziyaret ile ilgili haber ve fotoğraflar, Yunan Savunma Bakanlığı resmi internet sitesinden tüm dünyaya ilan edildi.

İzmir Koyun Adası’nda egemenlik gösterisi yapan Stefanis, 2017-2019 yılları arasında Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptı. Kuvvet Komutanı olduğu dönemde de sık sık İzmir Koyun Adası’na gelen Stefanis, emekli olduktan sonra Yunan Savunma Bakanı Yardımcılığı’na atandı.

Sözde Atatürkçüler, Kara Harp Okulu’nda -bir zamanlar göz yaşlarının sel olduğu- törene gölge düşürürken, Yunan taarruz botu ile Koyun Adası’nın etrafında gezinti yapan Stefanis, 13 Mart’ta Türk Karasularında egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

Stefanis, Türk Karasularında gece harekâtı için seyir yapan Yunan Hücumbotu’nda da denetleme ve incelemelerde bulundu.

Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım, bakın bu acı tablo karşısında ne diyor;

“Yunan Savunma Bakanlığı’nın kuruluşunda sadece bir Bakan Yardımcısı var. Türk Savunma Bakanlığı’nın kuruluşunda ise Yunus Emre Karaosmanoğlu, Şuay Alpay, Alparslan Kavaklıoğlu ve Muhsin Dere olmak üzere toplam dört Bakan Yardımcısı var. Türk Bakan Yardımcıları, cesaret edip İzmir Koyun Adası’na gidemiyor ama Yunan Bakan Yardımcısı Stefanis her ay İzmir Koyun Adası’na elini kolunu sallayarak gidiyor.”

Sadece paçaları sıkıştığında ATATÜRK’ü ve Türk milliyetçiliğini hatırlayanlar!.. Ümit Yalım’ın şu sözlerine verecek cevabınız var mı?;

“3152 Sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun’un 2. maddesine göre İçişleri Bakanlığı, sınır, kıyı ve karasularımızın muhafaza ve emniyetini sağlamaktan sorumludur. Adalardaki kamu düzenini sağlamaktan sorumlu olan Jandarma Genel Komutanlığı ile Türk Karasularındaki kamu düzenini sağlamaktan sorumlu olan Sahil Güvenlik Komutanlığı Bakan Yardımcısı Mehmet Ersoy’a bağlanmış. Yunan Bakan Yardımcısı Stefanis, İzmir İl sınırları içinde bulunan Koyun Adası’nda Türkiye’ye meydan okurken ve Yunan bayraklı botlarla Türk Karasularını ihlal ederken İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Bakan Yardımcısı Mehmet Ersoy yan gelip yatıyor.”

★★★

Şimdi gelelim gazeteci kılıklı yandaşa……

1-Sakın bana bir daha gazetecilik dersi vermeye kalkma. Ben senin cemaziyülevvelini bilirim. Bugünlere kimlere yapışarak, kimleri satarak, nasıl taklalar atarak geldiğini de… Sen kopyala-yapıştırla yazı yazmana devam et. 90’lı yıllarda Harp Okulu’nda töreni izlemiş miş… Sen o yıllarda hangi töreni izledin?. O yıllarda o törenlere gazeteci çağrılıyor muydu?.. Çağrılıyorduysalar sen davet edilenler listesine girebiliyor muydun?..

2-” Gazeteciliğin temel kuralı sormak, sorgulamak ve araştırmaktır” deyip kendini aşmışın. Bugüne kadar o törenlere katılan veya organize eden hangi eski komutan ile konuştun? İstersen bazılarını bir ara sor. Sonra eline yazılı metini verenlerle bir daha konuş. Bakalım ne diyecekler?..

3- Bir yerlerde darbeci arıyorsan, aynaya bakmanı tavsiye ederim. Sen, terörist başı Fethullah Gülen’den aldığın takke ve seccadeyi büyük mükafat sayıp köşende yazıp şöhret basamaklarını tırmanırken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şerefli mensuplarına, Atatürkçülere kurulan adi kumpasları savunurken, biz bu terör örgütüne karşı tek başımıza mücadele veriyorduk. 15 Temmuz hain darbe girişimine sen ve senin gibilerin desteklediği ATATÜRK düşmanı odakların gayreti, sızmaları ile maruz kaldığımızı bu millet çok iyi biliyor. Unutmadık…Unutmayacağız…Unutturmayacağız!..

4- Cesaretin varsa; şu yukarıdaki belgeli yazıyı al, patronlarına sor bakalım sana ne yazdıracaklar?.. Biz de sizin enine–boyuna Atatürkçülüğünüzü görelim!.. Sen ve patronların öyle dediğiniz gibi çok Atatürkçü ise, neden yıllardır Türk topraklarının Yunan tarafından işgal edilişine ses çıkartmıyorsunuz?..

Tok karnına günde en az 3 defa düşün!.. Acaba, koronavirüs mü yoksa vatan hainliği mi… Hangisi daha tehlikeli?..

SAĞLIK DOSYASI : İtalya’daki Birinden, Abartılı Koronavirüs Haberlerine Cevap Niteliğinde Bir Yazı


İtalya’daki Birinden, Abartılı Koronavirüs Haberlerine Cevap Niteliğinde Bir Yazı

Koronavirüs (Covid-19) salgını sırasında, basında yer alan abartılı haberlerin yarattığı dezenformasyona karşı bir yazıyı aktarıyoruz.

italya’da yaşayan birisi olarak yazıyorum. italya’da yaşanan olaylar çok acı olmakla beraber türk basınında çıkan haberler tamamen ajitasyon üzerine. yanlışları düzeltelim öncelikle sonrasında durumu elimden geldiğince anlatacağım.

1) evet sokağa çıkarken yanınıza bir belge olması gerekiyor. o belge budur.

autocertificazione denilen yani ekstra bir onay gerektirmeyen, kendiniz doldurup imzaladığınız bir belge. yani yok ekmek almaya çıktım karakola mail atıyorum gibi bir durum yok. çıktığınız an polis durduruyor gibi bir durum yok. olur da polis sokakta bulunma amacınızı sorarsa bunu gösterebilirsiniz veya yoksa da mantıklı bir açıklamanız var ise sorun çıkartmıyorlar. bu belgeyi de elinizle yazabilir, çıktı alabilir veya telefondan gösterebilirsiniz.

2) nakit para kullanılmıyor diye bir durum yok. nasıl bir abartı, nasıl bir söylenti anlamak bile mümkün değil, daha bugün gidip bankamatikten para çekip marketten nakit para ile alışveriş yaptım.

3) evet karantina var ancak asıl olay toplu olarak yapılan etkinlikleri engellemek. kimse tek başınıza sokakta evinizin yakınında yürüyorsunuz, hava alıyorsunuz diye sizi polise şikayet etmiyor veya polis gelip kolunuzdan tutup götürmüyor.

4) süpermarket, eczane, benzinlik dışında her yer kapalı denmekte… bu ayrı bir abartı. öncelikle restaurantlar eve servis yapabiliyor ve hala açıklar, bankalar açık bankamatiklere gayet nakit takviyesi yapılıyor, gazete bayileri açık halkın haber alma hakkını engellememek adına, posta servisi hala çalışıyor. bunların dışında özel sektörde eğer firmanız çalışıyorsa insanlar hala işlerine gidiyor (evden çalışma imkanı olanlar evden çalışıyor tabi). bu sebeple toplu taşıma hala çalışıyor.

4 Mart’ta çekilen bir fotoğraf.

şimdi yaşananlara gelelim

italya 1 haftadır tüm ülke olarak karantinada, bu karantinanın ülke çapına yayılmasının en büyük sebebi şu an hastalığın italya’da ki merkezi haline gelmiş olan lombardiya bölgesinin karantinaya alınacağı haberlerinin olay gerçekleşmeden yaklaşık 8 saat önce sızmasından ve halkın karantina altında kalmamak için bölgeden ayrılmasının sonucu olduğu söylenebilir. bu olaydan 1 gün sonra karantina ülke çapında uygulanmaya başlandı.

ikincisi italya yapabileceği en şeffaf şekilde sürekli halkı bilgilendirerek, her gün yerel saat ile 18:00 de basın toplantısı yaparak günlük durumu bildirerek insanları haberdar ediyor.
halk karantina uygulanmaya başlandıktan sonra istisnai insanlar dışınca tamamen kurallara uyuyor, herhangi bir zorlama baskı yok , korku panik durumu yok, dışarıda marketlerde 1 metre kuralına uyuyorlar, zorunlu olmadıkça çıkmamaya özen gösteriyorlar, devlet ceberrut bir devlet gibi çıkanı yakarım modunda değil, insanlara gerekli durumlarda tolerans gösteriliyor polis tarafından.

hastahanelerde durum evet kritik seviyeye ulaşmış durumda ölü sayıları artıyor , ancak beklenen bir durum olduğu önceden duyruldu, karantinanın etkisini ilk haftadan sonra görmeye başlayacağız denilmişti ve 2 hafta boyunca artması bekleniliyor. henüz pik yapmadığı hastalığın söylendi. şu an için ölü ve yeni vaka sayısı artmaya devam etse de dün ilk kez güzel bir haber geldi ve hastalığın yayılma hızında düşüş olduğu kaydedildi.umuyorum bir hafta sonra da hasta sayılarında ilerleme değil iyileşenler sayesinde düşüşler görmeye başlayacağız.

şimdilik italya’dan son durumlar bunlar. olay ne ciddiye alınmayacak kadar rahat, ne de özellikle türk basınında yazılan kadar kıyamet senaryosu. zor zamanlardan geçiyor ülke ama hala ayakta ve şu an için süreci iyi yönetiyorlar.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// SİNAN MEYDAN : DERSİMDE ZEHİRLİ GAZ KULLANİLDİ İDDİASİNA CEVAP !!!!!! SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ ????


SİNAN MEYDAN : DERSİMDE ZEHİRLİ GAZ KULLANİLDİ İDDİASİNA CEVAP !!!!!! SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ ????

16 Aralık 2019

1 Aralık 2019 Pazar gecesi Alman ARD kanalında “Unutulan Katliam: Atatürk Alevileri Nasıl Öldürdü?” adlı bir belgesel yayımlandı. Thorsten Mack ve Karaman Yavuz’un hazırladığı 6 dakikalık belgeselde şöyle denildi: “Türk arşivlerinde bulunan 1937 tarihli önemli bir belge Dersim’den sorumlu generalin zehirli gaz talebinden sonra Nazi Almanya’sına 20 ton zehirli gazın ısmarlandığını gösteriyor. Kemal Atatürk Türkiye’yi modern ulus devlet haline getirirken Hitler’le birlikte çalıştı katliam yaptı!”

Bugün Alman ARD kanalının bu çirkin iddiasına cevap vereceğim!

“DERSİM’DE ZEHİRLİ;GAZ” İDDİASININ TARİHİ

Alman ARD kanalında gündeme getirilen bu “zehirli gaz” iddiası yeni değil; Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarının 50 yıldır dile getirdikleri bayat bir iddia bu!

Bu iddiayı yıllar önce ilk olarak Nuri Dersimi “İntikam! İntikam! İntikam! (…) Kürdistan denen ana yurdun kurtuluşu için intikam!” diye haykırdığı “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı propaganda kitabında ortaya attı. (1) Daha sonra harekat sırasında Ankara’da olan ancak yıllar sonra anılarında harekatı görmüş gibi anlatan İhsan Sabri Çağlayangil siyaseten “CHP’yi lekelemek için” bu zehirli gaz iddiasını tekrarladı. (2) 2011-2014 arasında birçok gazete bu iddiayı dile getirdi. Alman ARD kanalından önce -son olarak- Mayıs/Haziran 2019’da Dersim Gazetesi’nde “Zehirli Gaz Belgelerini Açıklıyoruz!” başlığıyla zehirli gaz iddiası dillendirildi. Manşetten verilen belgede Türkiye’nin Almanya’dan gaz ABD’den uçak istemesi bunların alınıp Dersim’de kullanıldığı biçiminde çarpıtılarak yorumlandı. Oysaki o belgede istenen gazın alındığına ve Dersim’de kullanıldığına ilişkin hiçbir ifade yok.

Nisan 1915’te Almanlar Belçika Ypres’te zehirli gaz kullandılar. (3) I. Dünya Savaşı sırasında zehirli gazlar nedeniyle 1 milyona yakın tıbbi vaka gerçekleşti 90 bin insan öldü. (4)

17 Haziran 1925 tarihli Cenevre Protokolü’nde boğucu zehirli gazların savaşlarda kullanılması yasaklandı. (5) Türkiye bu yasak kararını 1929’da kabul etti. (6)

Ancak Cenevre Protokolü zehirli gazların kullanılmasını engelleyemedi: İspanyollar Fas’ta İspanya karşıtı sivillere hardal gazıyla saldırdı. (7) 1935’te İtalya Habeşistan’a saldırdığında zehirli gaz kullandı. Bu nedenle 1930’larda pek çok ülke zehirli gazlara karşı “aktif” ve “pasif” korunma önlemleri almaya başladı. İşte o ülkelerden biri de Türkiye’ydi.

Türkiye 1927-1939 arasında zehirli gazlara karşı şu “pasif korunma önlemlerini” aldı:

1927’de “Muharebe Gazlarından Korunma Talimatı” yayımlandı.

1928’de “Cephe Gerisinin Havaya (Gaza) Karşı Korunması Talimatnamesi” yayımlandı.

1931’de “Halk İçin Havaya (Gaza) Karşı Korunma Talimatı” yayımlandı.

Bu talimatlara göre il ilçe ve bucaklardaki askeri ve mülki amirler havaya (gaza) karşı gerekli tüm önlemleri almakla ve halkı bilgilendirmekle görevlendirildi.

1932’de Ankara Mamak’ta bir kimya laboratuvarı açıldı.

1933’te “Hava Hücumlarından Korunma Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyet 1934’te “Cankurtaran” adlı bir dergi çıkardı. Dergi halkı zehirli gazlara karşı uyardı.

1933’te “Zehirli ve Boğucu Gazlar ve Hava Hücumlarından Korunma İşleri Müdürlüğü” kuruldu.

1934’te “Zehirli Gazlarla Bunları Kullanmaya Mahsus Vasıtaların Memlekete Sokulması ve Yaptırılmasını Yasaklayan Kanun” kabul edildi.

1934’te hava taarruzlarına karşı halkı bilgilendirmek ve savunma önlemleri almak için İçişleri Bakanlığı’na bağlı “Seferberlik Müdürlüğü” kuruldu.

1935’te Türk Hava Kurumu’nun (THK) 6. Kongresi’nde konuşan Başbakan İsmet İnönü “Türkiye’nin hava (gaz) tehlikesine maruz olduğunu bilmeliyiz ve söylemeliyiz” diyerek halkı THK’ya yardıma çağırdı.

1935’te “Kimya Harbinden Korunmaya Mahsus Kanun” çıkarıldı.

1935’te “Hava Taarruzlarına Karşı Korunmada Yurt Sıhhat İşleri Talimatı” hazırlandı.

1935’te Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı “Hava ve Zehirli Gaz Mücadele Şubesi” oluşturuldu.

1935’te THK “Hava (Gaz) Tehlikesini Bilenler Üyeliği” başlattı. Bu kampanyaya katılanlar THK’ya uçak alımı için yardım edecekti. Kampanyaya Atatürk ve İnönü de katıldı.

1935’te “Vilayetlerde Açılacak Zehirli Gazlardan Korunma Kursları Hakkında Talimat” çıkarıldı. 1935’ten itibaren yurdun her tarafında önce asker sivil resmi görevliler; öğretmenler öğrenciler doktorlar sonra halk için hava saldırılarından ve zehirli gazlardan korunma kursları açıldı. Kurslara katılmayanlara para cezası verilecekti. 1935’ten itibaren okullarda zehirli gaz dersleri ve konferansları verilmeye başlandı. 1935’te İstanbul’da “Hava (Gaz) Tehlikesi Mitingi” yapıldı. Anadolu’da da pek çok ilde ve ilçede hava (gaz) tehlikesi konusunda halkı bilinçlendirmek için toplantılar yapıldı konferanslar verildi. Bu toplantılardan biri de 1936’da Dördüncü Umum Müfettiş ve Tunceli Valisi Abdullah Alpdoğan tarafından Elaziz’de yapıldı. (8). Atatürk düşmanları 1936’da Elazığ’daki “bu pasif korunma toplantısını” bile “Dersim’de gaz kullanıldığının belgesi!” diye pazarlamaktan çekinmediler.

1935’ten itibaren zehirli gazlar konusunda halkı bilgilendirmek için sergi afiş ve broşürler hazırlandı. “Sıhhiye Mecmuası” “Kızılay Mecmuası” “Havacılık ve Spor” “Türk Hava Mecmuası” “Ülkü” gibi pek çok dergide zehirli gazlar konusunda yazılar çıktı. ; Örneğin 1934-1935’te Ülkü dergisinde Hikmet Rıfat “Zehirli Gazlar” adlı bir yazı dizinde tüm zehirli gazları halka tanıttı. (9) Bu konuda çok sayıda kitap çıktı. Neredeyse her hafta gazetelerde zehirli gazlar konusunda halka bilgi verildi. Ağaçlandırma çalışmaları yapıldı.

1935’te Ankara’da Kızılay Gaz Maskesi Fabrikası açıldı. Fabrikada yılda 300 bin maske üretilecekti. Burada yapılan maskelere “Türk Halk Maskesi” veya “Kızılay Maskesi” adı verildi. Gaz maskesi satışını artırmak için kampanyalar düzenlendi.

1935’ten itibaren gaz saldırılarına karşı sığınaklar yapmak için çalışmalara başlandı. Yeni yapılacak tüm binalara sığınak zorunluluğu getirildi.

1936’da “Savaş Zamanlarında Işıkların Söndürülmesi ve Karartılması Talimatnamesi” hazırlandı.

1937’de “Hava Müdafaa Genel Komutanlığı” kuruldu.

1937’de “Gaz Genel Komutanlığı” kuruldu.

1938’de “Vilayet Hava Korunma Komisyonları” kuruldu.

1938’de “Hava Taarruzlarına Karşı Korunma Kanunu” kabul edildi. (10).

Atatürk Türkiye’si II. Dünya Savaşı öncesinde zehirli gazlara karşı aldığı bu “pasif korunma” önlemleriyle kendi halkını korumak istedi. Bütün bu çalışmalar insanı “öldürmek” için değil “yaşatmak” için yapıldı.

Alman ARD kanalının “Türkiye Dersim’de zehirli gaz kullandı!” iddiası 1937’de Türkiye’nin Almanya’dan gaz istediğini gösteren bazı arşiv belgelerine dayanıyor. (Bu belgeleri internette görebilirsiniz). ARD bu gazın “Dersim’de Alevileri katletmek için istendiğini!” söylüyor. Oysaki istenen gazların alındığını ve dahası Dersim’de kullanıldığını gösteren bir belge yok.

Peki o zaman “Neden Türkiye 1937’den itibaren yurt dışından gaz istedi?” Çünkü 1930’ların sonlarında birçok ülke hava (gaz) saldırısına karşı “pasif” ve “aktif” korunma önlemleri alıyordu. İşte Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nın ufukta göründüğü 1937’de ve 1938’de yurt dışından “gaz istemesi” de muhtemel bir hava (gaz) saldırısına karşı bir “aktif korunma” önlemiydi.

1925 Cenevre Protokolü’ne rağmen bazı Avrupa ülkeleri zehirli gaz üretimine devam ettiler. Uzmanlar geleceğin savaşlarında zehirli gazların kullanacağını söylüyordu. (11) 1931’de “Havacılık ve Spor” dergisindeki “Zehirli Gaza Karşı Sivil Halkı Ne Şekilde Koruyabiliriz?” başlıklı bir makalede aynen şöyle deniliyordu: “Almanya Amerika İtalya Fransa İngiltere Rusya bütçelerinden gaz yapmak için milyonlarca lira ayırıyorlar. Muharebede hiçbir kuvvet bu hükümetleri gaz kullanmaktan men edemeyecektir. ” (12).

1930’larda “zehirli gaz” en tehlikeli savaş silahı olarak görülüyordu. Nitekim 1935’te İtalya Habeşistan’da zehirli gaz kullandı.

Atatürk 1 Kasım 1935 tarihli meclisi açış konuşmasında şöyle dedi: “Son uluslararası olaylar Türk milleti için kuvvetli bir hava ordusunun ne denli önemli olduğu konusunda bir kanıt olmalıdır. Çok emekle kurduğumuz canımızla korumaya ant içtiğimiz kutsal yurdun havadan saldırılara karşı güvenlik altında bulunması demek bize saldıracakların kendi yurtlarında bizim de aynı zararları yapabileceğimize güvenimiz demektir…” (13) Görüldüğü gibi Atatürk Türkiye’ye saldıracakları caydırabilmek için “kuvvetli bir hava ordusuna” sahip olmamız gerektiğini belirtiyordu. İşte bu “güçlü hava ordusunun” silahlarından biri de gazdı. Türkiye işte böyle bir ortamda II. Dünya Savaşı öncesinde “aktif korunma için” gaza sahip olmak istedi.

Türkiye Atatürk’ün de imzaladığı 07.08.1937 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla Alman şirketlerden bazı zehirli gazlar ile bunları uçaklara doldurma aygıtı satın almaya karar verdi. 18. 08. 1938 tarihinden itibaren gaz üreticisi Alman şirketlerle görüşmelere başlandı. Ancak görüşmeler sonuçsuz kaldı.

Bunun üzerine Türkiye 20.03.1938’den itibaren hem “gaz” hem de bu konuda “uzman” isteğiyle gaz üreticisi bir İngiliz şirketine başvurdu. Ancak İngiltere bu gazları ve gaz uzmanını ancak 1939 Nisan ayı sonunda gönderebileceğini bildirdi. (14) Bilindiği gibi II. Dersim Harekatı 1938’de gerçekleştirildi. O sırada Türkiye’nin elinde zehirli gaz yoktu.

Gaz Şube Müdürü Nuri Refet Bey hava birlikleri için gaz satın almak gazlı bomba yaptırmak için Almanya’ya gönderildi. Zehirli gazlardan korunmak için Almanya’dan gaz sığınak uzmanı Dr. Scossberger Türkiye’ye getirildi. Gaz konusunda bilgi almaları için Bnb. Ethem ve Tğm Şaban Emül 1.5 ay Almanya’da eğitime gönderildi. (15) Ayrıca hava hücumlarından korunma uzmanı Alman Hamsley de Türkiye’ye getirildi. (16).

Türkiye ufukta görünen II. Dünya Savaşı’na hazırlıksız yakalanmak istemiyordu. Bir taraftan “pasif korunma önlemi” olarak zehirli gazlardan korunmak diğer taraftan “aktif korunma önlemi” olarak zehirli gazlara sahip olmak istiyordu. Başka türlü “caydırıcı” olamazdı.

Demem o ki Türkiye’nin kendi halkını gaz saldırısından koruma çabasının (aktif korunma önleminin) belgelerini “Dersim’de zehirli gaz kullanıldığının kanıtı!” diye pazarlıyorlar.

1- Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim İstanbul 1994 s. 306. ;

2- Turgut Özakman Cumhuriyet Türk Mucizesi İkinci Kitap s. 809-810.

3- Havacılık ve Spor 15 Nisan 1931 S. 45 s. 740.

4- Bülent Bakar Hava Taarruzlarına Karşı Türkiye’de Pasif Korunma İstanbul 2019 s.17 23 24.

5- Havacılık ve Spor S. 45 s. 741.

6- Resmi Gazete 20.01.1929.

7- Bakar s.20.

8- Cumhuriyet 28. 6 1936.

9- Ülkü 1934-1935 S.14-17.

10- Bakar s. 21-179. Sabit Çetin İkinci Dünya Savaşı’nda İstanbul ve Trakya’da Alınan Tedbirler: Pasif Korunma ve Tahliye Basılmamış Yüksek Lisans Tezi Ankara 2008 s. 12-60.

11- Türk Hava Mecmuası 15 Kanunuevvel 1928 S. 62 s. 930 931.

12- Havacılık ve Spor 1 Nisan 1931 S.44 s.724.

13- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Ankara 2006 s. 834-835.

14-; Cengiz Özakıncı ”İngiliz Devlet Arşivinden Gizli Belgelerle Kanıtlıyoruz: Dersim’de Zehirli Gaz Kullanılmadı” Bütün Dünya 1 Haziran 2012 s. 73-77. ;

15- Hakan Arslantürk Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Sivil Savunmanın Tarihi Gelişimi Basılmamış Doktora Tezi Ankara 2005 s. 44 Çetin s.15 Bakar s. 64.

16- Bakar s.204.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/dersimde-zehirli-gaz-kullanildi-iddiasina-cevap-siz-kimi-kandiriyorsunuz-5511341/