AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E. TÜMA. CEM GÜRDENİZ : Doğu Akdeniz’de İkinci Sevr


E. TÜMA. CEM GÜRDENİZ : Doğu Akdeniz’de İkinci Sevr

“Küresel jeopolitik, çok hızlı değişiyor. Tek kutuplu dünya düzeni, çok kutuplu dünya düzenine evriliyor. Asya yüzyılı başladı” diyen Gürdeniz, “Türk milleti kendine güvensin. Sahte Atatürkçülerin ve müesses nizamın tuzaklarına düşmesin” değerlendirmesinde bulundu.

Salgın hastalık, her ne kadar gündemde ilk sırada olsa da dış politikadaki gerilimler hız kesmiyor. İç siyasetteki tartışmalar, zaman zaman, dış politikaya ilişkin tutumlar üzerinden şekilleniyor. Son gelişmeleri, seçkin bir Türk komutanı olan, Mustafa Kemal’in askeri olmanın bedelini Silivri zindanında ödeyen, “Mavi Vatan” kavramını dilimize kazandıran emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’le konuştuk.

– Türk deniz jeopolitiğinde neler yaşanıyor?

Türk deniz jeopolitiğini küresel jeopolitikten ayıramayız. Küresel jeopolitik, çok hızlı değişiyor. Tek kutuplu dünya düzeni, çok kutuplu dünya düzenine evriliyor. Asya yüzyılı başladı. ABD’nin “Washington Konsensüsü” diyebileceğimiz düzen kurma yeteneği azalıyor. Covid-19 sonrasında bu süreç daha da hızlanacak. İzleri, dünyanın her köşesinde görülüyor. Bu konjonktürde Türkiye, Doğu Akdeniz’de vazgeçilmez çıkarlarına karşı, büyük bir meydan okuma zinciri ile karşı karşıya. Zira bulunduğumuz alan; enerji jeopolitiğini, kenar kuşak jeopolitiğini ve İsrail’in güvenlik jeopolitiğini ilgilendiriyor. Bu üç alanda en kritik ortak payda, Türkiye’nin deniz jeopolitiği.

– Bu meydan okumalar neler?

Birincisi, Türkiye’nin güneyinde, denize çıkışı olan bir kukla Kürdistan’ın kurulması. İkincisi, KKTC’deki kolordumuzun geri çekilip güvenlik garantilerinin ve son tahlilde KKTC’nin varlığının sona erdirilmesi, dolayısıyla Türkiye’nin güneyden kuşatılması. Üçüncüsü ve en önemlisi, “Mavi Vatan” dediğimiz, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığında, Münhasır Ekonomik Bölgede (MEB) hakkı olan 150 bin kilometrekare alanın gasp edilip Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’a verilmesi.

– Türkiye’nin attığı adımlara emperyalizm nasıl cevap verdi?

1990’larda bağımsız dış ve güvenlik politikasına yönelen Türkiye’ye emperyalizmin cevabı sert oldu. Özellikle 2008’den sonra başlatılan Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi kumpasların stratejik hedefi, Türkiye’nin 21. yüzyılda Doğu Akdeniz odaklı, milli çıkarlara dayalı siyaset ve strateji uygulamasını önlemeye yönelikti. Zira Türkiye’nin bağlı bulunduğu NATO ittifakı başta olmak üzere Batı, yukarıda saydığım üç alanda Türkiye’yle tamamen zıt kutuplarda.

2002 – 2014 arasında “askeri vesayet ile mücadele” şemsiyesi altında FETÖ tarafından o dönem iktidarla beraber yönetilen kumpas davalarda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Doğu Akdeniz’de, KKTC’de, Karadeniz’de Mavi Vatan’ı koruyan; PKK terör örgütüyle mücadelede kahramanlık ve liderlikleri öne çıkan amiral, general ve subaylar günümüzün Bekirağa Bölüğü’ne, yani Hasdal ve Silivri’ye gönderildi. Hedef, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde ortamın şekillendirilmesiydi. Bu süreç daha ileriye, devletin şekillendirilme ve ele geçirilme projesine dönüştürüldü.

– FETÖ’nün darbe girişimi sonrasında atılan adımları nasıl görüyorsunuz?

Devleti korumak için FETÖ temizliği şarttı. Diğer taraftan FETÖ temizliği, ABD – Türkiye ilişkilerinin bozulma sürecine koşut seyretti. 15 Temmuz gecesi yaşanan pek çok ihanet yanında, halkını, hava sahasını, füze sistemleri ile koruyamayan bir Türkiye gerçeği ortaya çıktı. Bu travma, hayatta kalma güdüsü ile Ankara’yı, Rus S-400 füze sistemlerine yönlendirdi.

Bu karar, NATO ve ABD’de, yani kenar kuşağın ev sahiplerinde büyük kırılma yarattı. Soğuk Savaş sonrası NATO’yu zaten sorgulamaya başlayan Türkiye, artık kendi kararlarını kendi vermeye yöneliyordu. Bu kararların en önemli örneğini Doğu Akdeniz’de gördük. Karşımızda Yunanistan, GKRY, ABD, AB, İsrail, Mısır, Ürdün, hatta Filistin’den oluşan, Türkiye karşıtı cephe oluştu.

"MAVİ VATAN ANTİEMPERYALİST DURUŞUN JEOPOLİTİK ALANI OLDU"

Böylece Mavi Vatan, denizde Türkiye’ye dayatılan ikinci Sevr’e karşı, büyük bir savunmanın simge adı oldu. Gambot, sismik ve delme diplomasileri ile şekillenen Mavi Vatan doktrini üzerinden Doğu Akdeniz, Türkiye’nin emperyalizmin dayatmalarına karşı duruşunun başat jeopolitik alanı olarak öne çıktı. Türkiye’nin, Suriye’de Kürtlerin denize çıkış koridorunu engellemesi, Libya’yla 27 Kasım 2019’da deniz sınırlandırma mutabakat muhtırasını imzalaması, bu jeopolitik mücadelenin diğer kilometre taşları oldu.

– Salgın hastalık, Türkiye’nin denizlerdeki stratejisini nasıl etkiledi?

Türkiye salgının yakıcı sonuçlarına rağmen, özellikle deniz gücü alanında zayıflamaya izin vermedi. Libya’da Türkiye’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin özellikle son aylarda elde ettiği askeri başarılar, Türkiye’nin salgın hastalık koşullarında bile askeri harekât yeteneğini kanıtladı. Ancak salgının öne çektiği ekonomik zafiyet doların yükselişini tetikledi. Bu; Türkiye’yi jeopolitik eksende bağımsız siyaset uyguladığı halde, ekonomik alanda ABD baskılarına hassas hale getirdi.

“Gölge CIA” diye bilinen düşünce kuruluşu Stratfor’un başkanı George Friedman’ın, ABD’nin ekonomi üzerinden rakiplerine acı çektirebileceğini vurguladığı “Power and the Rise and Fall of Nations’’ adlı yazısı, 5 Mayıs 2020’de yayımlandı. Türkiye’de ABD Doları, 7 TL sınırına dayanınca, Türkiye’de uyuyan ve dışarıdaki kaçak FETÖ hücreleri hareketlendi.

Yeni kurulan partilerin üst üste FETÖ ve iltisaklılarını sevindiren açıklamalar yapması bu durumu daha karmaşık hale getirdi. Libya’yla imzalanan mutabakat muhtırasının mimarı, FETÖ ile mücadelenin simge ismi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın görevden alınması üzerine büyük moral bulan FETÖ militanları ve Ahval gibi FETÖ iltisaklı medya kuruluşları, bu kez Mavi Vatan’ı hedef alan yayınlara başladılar.

“FETÖ’ye gülücük dağıtanlar unutmasın ki iktidara gelmek için FETÖ ile işbirliği yapmak, radyoaktif madde tutmak gibidir. İlk başta size güç verir. Sonra kanserden öldürür” ifadesini kullanan Gürdeniz, "FETÖ ile mücadelede stratejik temizlik bir an önce yapılmalı. Aksi halde, operatif ve taktik temizlik, geçici sonuçlar doğurur” dedi.

– FETÖ’cüler, Batıcı liberaller, numaracı Cumhuriyetçiler, Türk – Rus ilişkilerine ABD gözlüğüyle bakıyorlar. Buna ne diyorsunuz?

Son günlerde Türk – Rus ilişkilerini baltalamaya yönelik örgütlü, planlı girişimler öne çıktı. Batıcı, Atlantik yanlısı, FETÖ’ye yakınlığı bilinen isimler, sosyal medyada, köşe yazılarında, ikili ilişkileri bozmaya yönelik ifadeler kullanıyorlar. Bu çabaların, Mavi Vatan’ı savunanlara yapılan saldırılarla aynı döneme denk düşmesi de dikkat çekti.

– ABD Doları ile Doğu Akdeniz arasında nasıl bir ilişki var?

Emperyalist cephede Doğu Akdeniz’i, ABD Doları ile teslim almayı amaçlayan bir strateji arayışı var. Jeopolitik çıkarların dolar kuru ile ilişkisi olmadığını hatırlatalım. Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’dan, Kıbrıs’ta kolordudan vazgeçen, güneyimizde denize çıkışı olan kukla Kürt devletine izin veren hiçbir hükümet, iktidarını koruyamaz. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra 40 Cent’e muhtaç hale geldik. Ambargo uygulandı. Ermeni terörü başlatıldı. Ama Kıbrıs’tan geri çekilmedik. Doğu Akdeniz ikinci Sevr’dir. Birincisine ne yaptıysak ikincisine de yaparız. Türk milleti kendine güvensin. Sahte Atatürkçülerin ve müesses nizamın tuzaklarına düşmesin.

– Kitaplarınızdan birinin adı da Hedefteki Donanma. Emperyalizm ve Türkiye’deki işbirlikçileri, niçin en çok deniz kuvvetlerine saldırdılar?

Tasfiyeden en çok deniz kuvvetleri etkilendi. Hedef; donanmanın komuta yapısını felç etmek, donanmanın milli çıkar odaklı kullanılmasını önlemekti. Nitekim 11 Şubat 2011’de, Balyoz tutuklamalarının ilk haftasında, Libya’ya TBMM kararı olmadan beş Türk savaş gemisi gönderildi. Boşalan kadrolara FETÖ militanlarının doldurulmasıyla Türkiye, milli çıkar odaklı siyasetten uzaklaştı.

Açılım sürecinde, Rusya ile kriz ortamının teşvik edilmesinde, Libya ve Suriye’de emperyalist cephenin yanında yer alınmasında, kısaca pek çok alanda ABD’nin ve Batı dünyasının çıkarlarına hizmet edilen bir süreç yaşandı. Türkiye neredeyse FETÖ’ye teslim edilme aşamasına geldi. Devlet, bu gelişmeye 2014 sonrası direnç gösterince, FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini yaşadık. 16 Temmuz sabahı Türkiye yeni bir dünyaya uyandı, jeopolitik rotada önemli değişim zamanı gelmişti. Zira emperyalizm Türk halkına ateş açmıştı.

AKDENİZ DOSYASI /// E. TÜMA. CEM GÜRDENİZ : Doğu Akdeniz’de İkinci Sevr


E. TÜMA. CEM GÜRDENİZ : Doğu Akdeniz’de İkinci Sevr

“Küresel jeopolitik, çok hızlı değişiyor. Tek kutuplu dünya düzeni, çok kutuplu dünya düzenine evriliyor. Asya yüzyılı başladı” diyen Gürdeniz, “Türk milleti kendine güvensin. Sahte Atatürkçülerin ve müesses nizamın tuzaklarına düşmesin” değerlendirmesinde bulundu.

Salgın hastalık, her ne kadar gündemde ilk sırada olsa da dış politikadaki gerilimler hız kesmiyor. İç siyasetteki tartışmalar, zaman zaman, dış politikaya ilişkin tutumlar üzerinden şekilleniyor. Son gelişmeleri, seçkin bir Türk komutanı olan, Mustafa Kemal’in askeri olmanın bedelini Silivri zindanında ödeyen, “Mavi Vatan” kavramını dilimize kazandıran emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’le konuştuk.

– Türk deniz jeopolitiğinde neler yaşanıyor?

Türk deniz jeopolitiğini küresel jeopolitikten ayıramayız. Küresel jeopolitik, çok hızlı değişiyor. Tek kutuplu dünya düzeni, çok kutuplu dünya düzenine evriliyor. Asya yüzyılı başladı. ABD’nin “Washington Konsensüsü” diyebileceğimiz düzen kurma yeteneği azalıyor. Covid-19 sonrasında bu süreç daha da hızlanacak. İzleri, dünyanın her köşesinde görülüyor. Bu konjonktürde Türkiye, Doğu Akdeniz’de vazgeçilmez çıkarlarına karşı, büyük bir meydan okuma zinciri ile karşı karşıya. Zira bulunduğumuz alan; enerji jeopolitiğini, kenar kuşak jeopolitiğini ve İsrail’in güvenlik jeopolitiğini ilgilendiriyor. Bu üç alanda en kritik ortak payda, Türkiye’nin deniz jeopolitiği.

– Bu meydan okumalar neler?

Birincisi, Türkiye’nin güneyinde, denize çıkışı olan bir kukla Kürdistan’ın kurulması. İkincisi, KKTC’deki kolordumuzun geri çekilip güvenlik garantilerinin ve son tahlilde KKTC’nin varlığının sona erdirilmesi, dolayısıyla Türkiye’nin güneyden kuşatılması. Üçüncüsü ve en önemlisi, “Mavi Vatan” dediğimiz, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığında, Münhasır Ekonomik Bölgede (MEB) hakkı olan 150 bin kilometrekare alanın gasp edilip Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’a verilmesi.

– Türkiye’nin attığı adımlara emperyalizm nasıl cevap verdi?

1990’larda bağımsız dış ve güvenlik politikasına yönelen Türkiye’ye emperyalizmin cevabı sert oldu. Özellikle 2008’den sonra başlatılan Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi kumpasların stratejik hedefi, Türkiye’nin 21. yüzyılda Doğu Akdeniz odaklı, milli çıkarlara dayalı siyaset ve strateji uygulamasını önlemeye yönelikti. Zira Türkiye’nin bağlı bulunduğu NATO ittifakı başta olmak üzere Batı, yukarıda saydığım üç alanda Türkiye’yle tamamen zıt kutuplarda.

2002 – 2014 arasında “askeri vesayet ile mücadele” şemsiyesi altında FETÖ tarafından o dönem iktidarla beraber yönetilen kumpas davalarda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Doğu Akdeniz’de, KKTC’de, Karadeniz’de Mavi Vatan’ı koruyan; PKK terör örgütüyle mücadelede kahramanlık ve liderlikleri öne çıkan amiral, general ve subaylar günümüzün Bekirağa Bölüğü’ne, yani Hasdal ve Silivri’ye gönderildi. Hedef, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde ortamın şekillendirilmesiydi. Bu süreç daha ileriye, devletin şekillendirilme ve ele geçirilme projesine dönüştürüldü.

– FETÖ’nün darbe girişimi sonrasında atılan adımları nasıl görüyorsunuz?

Devleti korumak için FETÖ temizliği şarttı. Diğer taraftan FETÖ temizliği, ABD – Türkiye ilişkilerinin bozulma sürecine koşut seyretti. 15 Temmuz gecesi yaşanan pek çok ihanet yanında, halkını, hava sahasını, füze sistemleri ile koruyamayan bir Türkiye gerçeği ortaya çıktı. Bu travma, hayatta kalma güdüsü ile Ankara’yı, Rus S-400 füze sistemlerine yönlendirdi.

Bu karar, NATO ve ABD’de, yani kenar kuşağın ev sahiplerinde büyük kırılma yarattı. Soğuk Savaş sonrası NATO’yu zaten sorgulamaya başlayan Türkiye, artık kendi kararlarını kendi vermeye yöneliyordu. Bu kararların en önemli örneğini Doğu Akdeniz’de gördük. Karşımızda Yunanistan, GKRY, ABD, AB, İsrail, Mısır, Ürdün, hatta Filistin’den oluşan, Türkiye karşıtı cephe oluştu.

"MAVİ VATAN ANTİEMPERYALİST DURUŞUN JEOPOLİTİK ALANI OLDU"

Böylece Mavi Vatan, denizde Türkiye’ye dayatılan ikinci Sevr’e karşı, büyük bir savunmanın simge adı oldu. Gambot, sismik ve delme diplomasileri ile şekillenen Mavi Vatan doktrini üzerinden Doğu Akdeniz, Türkiye’nin emperyalizmin dayatmalarına karşı duruşunun başat jeopolitik alanı olarak öne çıktı. Türkiye’nin, Suriye’de Kürtlerin denize çıkış koridorunu engellemesi, Libya’yla 27 Kasım 2019’da deniz sınırlandırma mutabakat muhtırasını imzalaması, bu jeopolitik mücadelenin diğer kilometre taşları oldu.

– Salgın hastalık, Türkiye’nin denizlerdeki stratejisini nasıl etkiledi?

Türkiye salgının yakıcı sonuçlarına rağmen, özellikle deniz gücü alanında zayıflamaya izin vermedi. Libya’da Türkiye’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin özellikle son aylarda elde ettiği askeri başarılar, Türkiye’nin salgın hastalık koşullarında bile askeri harekât yeteneğini kanıtladı. Ancak salgının öne çektiği ekonomik zafiyet doların yükselişini tetikledi. Bu; Türkiye’yi jeopolitik eksende bağımsız siyaset uyguladığı halde, ekonomik alanda ABD baskılarına hassas hale getirdi.

“Gölge CIA” diye bilinen düşünce kuruluşu Stratfor’un başkanı George Friedman’ın, ABD’nin ekonomi üzerinden rakiplerine acı çektirebileceğini vurguladığı “Power and the Rise and Fall of Nations’’ adlı yazısı, 5 Mayıs 2020’de yayımlandı. Türkiye’de ABD Doları, 7 TL sınırına dayanınca, Türkiye’de uyuyan ve dışarıdaki kaçak FETÖ hücreleri hareketlendi.

Yeni kurulan partilerin üst üste FETÖ ve iltisaklılarını sevindiren açıklamalar yapması bu durumu daha karmaşık hale getirdi. Libya’yla imzalanan mutabakat muhtırasının mimarı, FETÖ ile mücadelenin simge ismi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın görevden alınması üzerine büyük moral bulan FETÖ militanları ve Ahval gibi FETÖ iltisaklı medya kuruluşları, bu kez Mavi Vatan’ı hedef alan yayınlara başladılar.

“FETÖ’ye gülücük dağıtanlar unutmasın ki iktidara gelmek için FETÖ ile işbirliği yapmak, radyoaktif madde tutmak gibidir. İlk başta size güç verir. Sonra kanserden öldürür” ifadesini kullanan Gürdeniz, "FETÖ ile mücadelede stratejik temizlik bir an önce yapılmalı. Aksi halde, operatif ve taktik temizlik, geçici sonuçlar doğurur” dedi.

– FETÖ’cüler, Batıcı liberaller, numaracı Cumhuriyetçiler, Türk – Rus ilişkilerine ABD gözlüğüyle bakıyorlar. Buna ne diyorsunuz?

Son günlerde Türk – Rus ilişkilerini baltalamaya yönelik örgütlü, planlı girişimler öne çıktı. Batıcı, Atlantik yanlısı, FETÖ’ye yakınlığı bilinen isimler, sosyal medyada, köşe yazılarında, ikili ilişkileri bozmaya yönelik ifadeler kullanıyorlar. Bu çabaların, Mavi Vatan’ı savunanlara yapılan saldırılarla aynı döneme denk düşmesi de dikkat çekti.

– ABD Doları ile Doğu Akdeniz arasında nasıl bir ilişki var?

Emperyalist cephede Doğu Akdeniz’i, ABD Doları ile teslim almayı amaçlayan bir strateji arayışı var. Jeopolitik çıkarların dolar kuru ile ilişkisi olmadığını hatırlatalım. Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’dan, Kıbrıs’ta kolordudan vazgeçen, güneyimizde denize çıkışı olan kukla Kürt devletine izin veren hiçbir hükümet, iktidarını koruyamaz. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra 40 Cent’e muhtaç hale geldik. Ambargo uygulandı. Ermeni terörü başlatıldı. Ama Kıbrıs’tan geri çekilmedik. Doğu Akdeniz ikinci Sevr’dir. Birincisine ne yaptıysak ikincisine de yaparız. Türk milleti kendine güvensin. Sahte Atatürkçülerin ve müesses nizamın tuzaklarına düşmesin.

– Kitaplarınızdan birinin adı da Hedefteki Donanma. Emperyalizm ve Türkiye’deki işbirlikçileri, niçin en çok deniz kuvvetlerine saldırdılar?

Tasfiyeden en çok deniz kuvvetleri etkilendi. Hedef; donanmanın komuta yapısını felç etmek, donanmanın milli çıkar odaklı kullanılmasını önlemekti. Nitekim 11 Şubat 2011’de, Balyoz tutuklamalarının ilk haftasında, Libya’ya TBMM kararı olmadan beş Türk savaş gemisi gönderildi. Boşalan kadrolara FETÖ militanlarının doldurulmasıyla Türkiye, milli çıkar odaklı siyasetten uzaklaştı.

Açılım sürecinde, Rusya ile kriz ortamının teşvik edilmesinde, Libya ve Suriye’de emperyalist cephenin yanında yer alınmasında, kısaca pek çok alanda ABD’nin ve Batı dünyasının çıkarlarına hizmet edilen bir süreç yaşandı. Türkiye neredeyse FETÖ’ye teslim edilme aşamasına geldi. Devlet, bu gelişmeye 2014 sonrası direnç gösterince, FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini yaşadık. 16 Temmuz sabahı Türkiye yeni bir dünyaya uyandı, jeopolitik rotada önemli değişim zamanı gelmişti. Zira emperyalizm Türk halkına ateş açmıştı.

TSK DOSYASI : Amiral Cem Gürdeniz’den Cihat Yaycı’nın tasfiyesine ilişkin ilk değerlendirme


Amiral Cem Gürdeniz’den Cihat Yaycı’nın tasfiyesine ilişkin ilk değerlendirme

Doğu Akdeniz•

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın görevden alınmasıyla ilgili olarak Aydınlık’a değerlendirmelerde bulundu.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, bugün Resmi Gazete’de yayımlanan bir kararla Genelkurmay Başkanlığı emrine atandı. Yaycı’nın ‘kızağa çekilmesi’ni Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz Aydınlık’a değerlendirdi. "Yaycı’nın görevden alınması sonrası FETÖ kaçaklarının attığı zafer çığlıkları göz önüne alındığında, bu atama kararının yarattığı tesir ile Deniz Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki etkinliğine, personelinin moraline veya FETÖ ile devlet içindeki mücadeleye zarar vermemesini beklemek ve takip etmek, her vatandaşın görevi ve hakkıdır" diyen Gürdeniz, şunları söyledi:

"16 Mayıs sabahı Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın Genelkurmay Başkanlığı emrine atandırıldığı haberi ile uyandık. 2009-2010 yılları arasında Deniz Kurmay Albay olarak emrimde çalışan Amiral Yaycı, Türk deniz tarihinin kaydettiği en önemli akademisyen amirallerden birisi olarak, 27 Kasım 2019 Türkiye-Libya Deniz Sınırlandırması Anlaşması’nın mimarıdır. Muharip subaylığının yanı sıra hem mühendislik hem de sosyal bilimler disiplinlerinde doçentlik seviyesine varan akademik unvanlara sahiptir. Yaycı, aynı zamanda Türkiye’de kamu kurum ve kuruluşları içinde FETÖ ile mücadelede önemli yere sahip FETÖMETRE’yi geliştirmiştir. Kısacası Deniz Hukuku cephesindeki fikirleri, eylemleri ve kitapları ile başta Yunanistan ve GKRY olmak üzere Atlantik Cephe’yi; FETÖMETRE’nin geliştirilmesi ve Deniz Kuvvetleri’ndeki ciddi çalışmaları sayesinde FETÖ ve kripto FETÖ unsurlarını son derece tedirgin etmiş, devletin çıkarlarını korumuştur. Yunan medyası ve FETÖ’cü sosyal medya hesaplarında bu tedirginlik Amiral Yaycı’yı ölümle tehdit edecek boyutlara kadar gelmiştir. 2020 Yaz Şurası’na 2 ay kalan bir dönemde, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de son derece önemli gelişmelerin yaşandığı bir konjonktürde Doğu Akdeniz’deki öncü ve en önemli dış politika unsuru olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın en üst seviye icra makamı Kurmay Başkanı’nın bir hafta sonu oldubittisi ile görevden alınması son derece yanlıştır. Kaldı ki bu gelişmenin kısa bir süre önce firari FETÖ elemanlarının sosyal medya hesaplarından ‘Önemli bir amiral görevden alınacak’ mesajı ile duyurulması daha da vahimdir. Bu karar, ayrıca onaylanmadan önce Deniz Kuvvetleri Komutanı’na danışılmadan alındı ise daha da ciddi bir yanlıştır. Yaycı’nın görevden alınması sonrası FETÖ kaçaklarının attığı zafer çığlıkları göz önüne alındığında bu atama kararının yarattığı tesir ile Deniz Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki etkinliğine, personelinin moraline veya FETÖ ile devlet içindeki mücadeleye zarar vermemesini beklemek ve takip etmek, her vatandaşın görevi ve hakkıdır. Umarım devlet, Amiral Yaycı’nın gelişmiş bilgi ve tecrübe birikimini en iyi şekilde değerlendirmeye devam eder. Unutmayalım, Türkiye’nin 21. yüzyılda en büyük jeopolitik cephesi olan Mavi Vatan Cephesi’nde değil bir gerileme, duraksamaya dahi tahammülü olamaz."

ANALYSE /// Retired Military Officer Cem Gürdeniz : The US has already lost Turkey


Cem Gürdeniz : The US has already lost Turkey

Last week, the RAND Company, which has a budget of $350 million and is supported by the US government and the CIA, released a report on Turkey. The 243-page report, entitled “Turkey’s Nationalist Course: Implications for the US-Turkish Strategic Partnership and the US Army” was compiled by 10 different authors, including a former Naval Officer Stephen Larrabee. Larrabee is an analyst who knows a great deal about the AKP and the Turkish politics, as do his colleagues Graham Fuller and George Friedman: he has published many articles and research about Turkey in the past. Nonetheless, this report did not have a large public impact in Turkey for two reasons. The first is that the importance of the Atlantic system, or we can say the United States, in Turkish public opinion, has weakened significantly. The number of people who treat every report published in the United States about Turkey as a holy text grows less and less by the month. Second, as we move away from a unipolar world and toward a multipolar world, the Asian century has begun, and the entire framework of geopolitcs is being reassessed.

TURKISH-AMERICAN RELATIONS IN THE SHADOW OF JULY 15

Aside from these two factors, we must also take note of some of the historical changes that have taken place over the past few years, including when FETO members in the Turkish military attacked Turkish civilians on the night of July 15, 2016, and the continued US support for PKK/PYD/YPG terrorism which results in new casualties every week. Today, the average person in Turkey knows that FETO was a mechanism of the United States government and that Washington is backing the PKK/PYD/YPG. In a country where even shopkeepers and taxi drivers are aware of this fact, it follows that the United States will not be able to serve as a reliable mediator or factor in the country’s decisions. On the other hand, despite these two clear threats to Turkey’s national security, the fact is that there are still some people who pioneer and defend the Pax Americana among our government servants, opposition and academics, which indicates the United States’ relative but continued success.

The opposition and the National Defense Ministry

The simplest and clearest response to this report was that of Retired General Nejat Eslen in his statement to VeryansinTV, where he called it “a plot in domestic politics and a Coup provocation for the Turkish Armed Forces (TAF).” In the RAND report, we can see that in an attempt to revive current US-Turkey relations, the opposition and the Ministry of National Defense (i.e. officer-to-officer relations) are being stressed as potential weak points. However, that ship has already sailed. The US can no longer initiate a coup in Turkey just because it wants one. On the other hand, the institutions aforementioned in the report should nonetheless be extremely careful. In our country, the opposition explores sees every avenue of coming to power as legitimate and valid. However, how moral and valid can the opposition be in Turkish public opinion when the force backing them protects FETO and spurs bloodshed throughout Anatolia by backing the PKK?

On the other hand, the institutions that suffered the most from the bloody July 15 coup attempt were the police and the Armed Forces. The Turkish Armed Forces (TAF) suffered from the Ergenekon and Sledgehammer conspiracy plots and then from the bloody FETO coup attempt, many losing their comrades-in-arms during the attacks. They have seen the fire and the betrayal. They have suffered alongside their families. The source of both of those vile attacks were FETO spies and militants within the TAF. Today, FETO’s leader is being hosted in the United States and the group’s fugitives are being given protection and asylum in almost every NATO country. Meanwhile, FETO trolls continue their social media attacks from abroad just as they did during the period of the plots. While this is personally painful, it has also led to the blossoming of a righteous opposition to the US and the West. As of today, even being associated with the United States, especially in the fields of politics, defense and security, creates an uncertainty and mistrust in Turkey.

For example, media reports about a US institution being a funder for Canal Istanbul has intensified skepticism and the mistrust for the project which was already faced with strong public disapproval. The last straw was RAND making the National Defense University (NDU) one of the focal centers of their proposed attack, calling to intervene in the institution’s curriculum… How dare they!? This report clearly shows that some factions in the United States still see, or want to see, Turkey as bon pour L’Orient. Every Turkish citizen has the right to expect that the Ministry of National Defense and its University be on alert to counter this arrogant approach.

The US has already lost Turkey

Let us be the first to tell the writers at RAND that they are going to have to find a new angle for their research on Turkey… some of their colleagues are already aware of that fact. For instance, lets see what Graham Fuller, who has been the CIA Station Chief in Turkey for many years and is FETO’s physical and spiritual father, has written on his website, in an article aptly titled “Who lost Turkey?”:

“No one in Washington has ‘lost’ Turkey, the process has been the product of a myriad new geopolitical forces. Turks furthermore find it demeaning to be regarded by Washington as a property to be ‘kept’ or ‘lost’, or to accept the assumption that Ankara’s default character should be as an American ‘ally’. It would be a grievous mistake to assume that when a new Turkish leadership emerges, that it will revert to the old status of ‘ally’ whose pliability the West had long relied upon. Any new leader at the outset may seek to mend a few fences here and there with the West, but will surely continue to pursue what Turkey sees as its expanded geopolitical destiny that includes deep engagement in Eurasia.”

There are quite a few ways we might answer Mr. Fuller’s question, but we cannot move on without assuring him that Washington has already lost Turkey. It was not the average American on the streets that destroyed relations with Turkey, it was Washington’s politics and the imperialist state which funded and supported FETO and the PKK. Now, let us move on. George Friedman, president of Stratfor, a think tank widely considered to be a shadow of the CIA, said the following in a speech at the “Digital Future” seminar held in Istanbul on November 28, 2019:

“Ten years ago, I wrote something absurd, which is that Turkey is emerging as a great power…. People said to me it is impossible, especially the Turks. But it is possible, and it is happening… Ten years ago, the idea that Turkey would sit at the same table with Russia, with the United States, with all of these countries and speak as an equal… This was not likely.”

Incirlik air base

Turkey, be confident!

Roughly 2 years ago on November 26, 2017, my article titled “Turkey, be confident. End the 70-year cycles” was published in the Aydinlik Newspaper. At that time I took note of two separate 70-year cycles from the Crimean War up to this day, the periods between 1853-1923 and 1946-2016. Both began with the intervention of the West for the protection of Turkey, and eventually ended up with the invasion attempts of our homeland by the very forces that had allegedly come to protect us. In between these two cycles, between the years 1923 and 1946, we saw a period of independence thanks to the geopolitical principles of Mustafa Kemal Ataturk. Today, we are at a new juncture. Asia has awakened, and Turkey is also awakening.

It is learning to shape the geopolitical fate of its own region in West Asia with its neighbors. The Foreign Ministry’s eastern turn, Turkish-Russian strategic cooperation, the Astana and Sochi Processes, the Turkish-Iranian convergence, the cooperation with Libya and Turkish-Chinese economic cooperation through the Belt and Road Initiative… these are the dynamics of the new era. Neither Turkey’s economy, nor its demographic strength nor its defense industry can be compared to the conditions of 1853 or 1947. As we break off from the second cycle, we must remember that our ancestors built empires in Anatolia, that we were the first nation to punch imperialism with the Revolutions of Foundation and the War of Independence.

Wikipedia

Moreover, we must keep in mind that our homeland has never been saved by anyone other than ourselves. The Turkish people have to be confident. Our future cannot be decided by a 243-page report, the Turkish people control their own destiny.

GÜNDEM ANALİZİ /// Cem Gürdeniz : Amiral Soner Polat’ın yeni kitabı ve Ordu’nun Rüsumat-4 gemisi


Cem Gürdeniz : Amiral Soner Polat’ın yeni kitabı ve Ordu’nun Rüsumat-4 gemisi

Aydınlık Gazetesi, 25.8.2019

19 Ağustos 2019 Rüsumat-4 isimli 300 tonluk, kendi küçük, yaptığı işler bu sayfalara sığmayacak kadar büyük bir sitimli teknenin Kurtuluş Savaşı’nda Ordu kıyılarında yarattığı mucizevi başarının 98. yıldönümüydü. Bir panel ve sosyal etkinliklerle kutlandı. Aynı gün sınıf, dava, koğuş ve kader arkadaşım, değerli meslektaşım Amiral Soner Polat’ın “Mavi Vatan için Jeopolitik Rota” isimli kitabı (Kaynak Yayınları) okuyucu ile buluştu.

TARİHİN YARATICILIĞI

Ne kadar güzel bir rastlantı. Amiral Polat, 2003 yılında Deniz Kurmay Albay rütbesinde, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özel Sekreteri iken ‘İstiklal Harbinde Bahriyemiz’ isimli mükemmel bir kitabı da Deniz Kuvvetleri Kültür hazinesine kazandırmıştı. Kader Rüsumat 4’ün kutlu ve gururlu hatırasının Ordulular tarafından anıldığı hafta ile Amiral Polat’ın yeni kitabını buluşturdu. Bir kez daha gördük ki tarihin yaratıcılığı insanın önünde.

KURTULUŞU KAZANDIRAN GEMİLER

Bu köşede çoğu kez yazdığım üzere Kurtuluş Savaşı’nın lojistiği Rusya’dan gönderilen ve Karadeniz üzerinden taşınan 300 bin ton cephane ile sağlandı. Batı Karadeniz’de Fransız ve Doğu Karadeniz’de İngiliz ve Yunan savaş gemilerinin ablukasına rağmen cephane emniyetle ve kayıp vermeden İnebolu, Trabzon ve Samsun limanlarına intikal edebildi. Toplam tonajı 7800 tonu geçmeyen irili ufaklı 300 tekne ile sağlanan bu başarıda Rüsumat – 4gemimizin ve kahraman Ordu halkının çok özel hikayesi var. Rüsumat – 4, Mustafa Kemal ile Lenin arasında kurulan stratejik bağ sonucu imzalanan 24 Ağustos 1920 anlaşmasından sonra 4 Kasım 1920’de Tuapse’den Trabzon’a taşınan ilk parti cephane yükünü getiren gemilerden biri oldu. Aynı şeklide bu kahraman gemi, Trabzon – İnebolu hattında batıya ilk sevkıyatı götüren gemi oldu.

Ama Rüsumat-4’ü unutulmaz kılan, 18 Ağustos 1921 günü artan düşman deniz tehdidi üzerine Ordu kıyılarında halkın kurduğu insan zinciri ile kısa sürede gemideki ağır toplar ve binlerce cephane sandığının karaya taşınması ve emniyete alınmasıdır. Bu başarıdan sonra gemi, tehdidin geçmeyişi üzerine, 19 Ağustos 1921 günü kontrollü bir şekilde karaya oturtulmuş, kontrollü şekilde batırılmış ve üzerinde suni bir yangın çıkarılarak Yunan torpidobotlarının gemiyi ele geçirmesi önlenmiştir. Kahramanlık burada bitmiyor. 20 Ağustos 1921 günü Ordu halkının fedakarlığı ile harmanlanan yardımlar sayesinde tekrar yüzdürülmüş ve İstiklal Harbi’nin Kuvayı Milliye Donanmasına geri dönmüştür. Batum’da tamir görmüş, göreve devam etmiş, ancak 12 Ekim 1921’de Eynesil’de Yunan savaş gemilerinin hücumuna uğrayarak batırılmıştır.

ORDU HALKI EMANETE SAHİP ÇIKIYOR

Ordu halkı, Büyükşehir Belediyesi ve Ordu Olay Gazetesi başta olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının büyük istek ve işbirliği ile Rüsumat-4 ‘ün benzerini yapıp anıt gemi statüsünde Ordu sahiline yerleştirmeyi hedefliyor. Mustafa Kemal’in 100 yıl önce 13 Kasım 1918 sabahı Geldikleri Gibi Giderlersözünü söylediği Kartal İstimbotu’nun Beşiktaş’ta anıt gemi yapılacak olması gibi, Rüsumat-4 de 100 yıl sonra 19 Ağustos 2021 günü Karadeniz’deki Mavi Vatanın kıyısında Ordu halkının vatanseverliğinin ve fedakarlığının bir sembolü olarak yerini alacaktır. Amiral Polat, İstiklal Harbinde Bahriyemiz kitabında Rüsumat 4’e özel yer ayırmış. Bugün de Karadeniz’in, Anadolu’nun ve Mavi Vatanın savunulmasında çok özel ve önemli yeri vardır. Türk-Rus ilişkileri başta olmak üzere tüm sahildarlar ile ilişkilerin dengeli ve karşılıklı çıkar odaklı geliştirilmesi ile Montreux Sözleşmesi ruhu kapsamında Karadeniz’de son 83 yılda oluşan güvenlik rejiminin güçlendirilmesi 21’inci yüzyıl Türk jeopolitiğinin belki de en önemli önceliklerinden birisi olmalıdır. Aksi takdirde Karadeniz Atlantik sisteme terk edilirse Türkiye iç hatlar durumuna mahkum olur. Buna izin verilmemelidir.

Reklamdan sonra devam ediyor

TÜRKİYE DENİZDEN UZAKLAŞAMAZ

Okuyucu ile yeni buluşan ‘Mavi Vatan için Jeopolitik Rota’ isimli kitabının ‘Başlarken’ bölümünde Amiralimiz şöyle diyor: “Türkiye’ye karşı Ege’nin kuzeyinden başlayan Doğu Akdeniz’in doğusuna kadar uzanan bir duvar örülüyor. Duvarın sağlam olması için Kıbrıs da planlamaların içinde! Türkiye’nin adadan çıkarılması için Batı ülkeleri ortak bir stratejiyle ülkemize karşı tuzaklar kuruyor. Rakiplerimiz ülkemizi Anadolu’ya kilitleyerek denizlerle bağlantısını koparmak istiyor. Denizlerden uzaklaşan Türkiye, ayakta kalamaz. Hızlı bir çözülme sürecine girer.”