CASUSLAR DOSYASI : Eski CIA casusu Amaryllis Fox ve tarihin en ünlü 10 Casusu


Eski CIA casusu Amaryllis Fox ve tarihin en ünlü 10 Casusu

Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü’nün (CIA) gizli taktikleri son yıllarda sayısız dizi ve filme konu olurken, eski bir ajan gerçekte neler yaşandığına ışık tutan bir kitap kaleme aldı. Amaryllis Fox, CIA’in kahve zinciri Starbucks üzerinden gizli bir haberleşme ağı kurduğunu öne sürdü.

ABD’nin Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) casus filmlerini aratmayan şekilde faaliyet gösterdiğine dair içerden itiraflar geldi.

11 Eylül 2001 saldırıları sonrasının dünyasında, 2003-2010 yılları arasında 16 ülkede terör ağlarına sızmak üzere görev yapmış bulunan eski CIA gizli casusu Amaryllis Fox, anılarını yayımladı.

"Life Undercover: Coming of Age in the CIA" (Gizli Hayat: CIA’de Yetişmek) isimli anı kitabında en ilgi çeken casusluk numaralarından biri de Starbucks hediye kartları üzerinden haberleşme oldu.

Bir CIA eğitmeninden öğrendiği numara, Starbucks hediye kartları sayesinde kendi aralarında haberleşmeye yönelik:

Eğitmen her tilmizine bir Starbucks hediye kartı veriyor ve "Beni görmeye ihtiyaç duyarsan bir kahve al" diyor.

Ardından her gün bir internet kafeye gidip kart numaralarını kontrol ediyor ve birinin bakiyesi bitmişse görüşmesi olduğunu anlıyor.

Bu sayede tebeşir işareti ya da alçaltılmış pencere panjurlarını kontrol etmek gibi farklı fiziksel işaretlerin konulduğu alanların çok geniş bölgesinde her gün otomobille turlamaktan kurtuluyor.

Üstüne üstlük kart numarası ile kimlik arasında herhangi bir bağlantı bulunmadığından, tüm işlem son derece güvenli.

Genel manada restoranların casusluğun ayrılmaz parçası olduğunu da anlatan Fox, bir sonraki saldırıyı öngörme ya da önlemeye yardımcı olacak şekilde hükümetler ya da terör gruplarına erişimi olan kaynaklarla restoranlarda görüşmeyi tercih ettiklerini aktardı.

Bazen bu buluşmaların tesadüfi olduğunu, ama daha çok tesadüfi görünecek şekilde planlandığını belirten Fox, restoranlarda önceden hazırlanma imkanlarının bulunduğuna da dikkat çekti.

"Çok sayıda giriş ve çıkış yardımcı olur ve kabin veya gizli köşe gibi özel oturma alanları bir artıdır. Belki de hepsinden önemlisi, güvenlik kameralarının ve mekanın müdavimi tipinde müşterilerin mevcudiyetidir" diyen Fox, restoranların aynı zamanda sırtı duvara dayalı oturmak için bol seçenek sunduğunu, durumsal farkındalık sağladığını ve sohbet ortağının yüzünün salonda bulunanların izleme açısının dışında kalmasını sağladığını kaydetti.

GELMİŞ GEÇMİŞ EN ÜNLÜ CASUSLAR

20. yüzyılda yaşanan savaşlar, politik krizler ve gerilimler istihbaratın önemini artırmış ve casusların yüzyılı yaşanmıştı. İşte dünya savaşlarından soğuk savaşa tarihe damgasını vuran ünlü 20 casus…

Mata Hari: Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya için casusluk yapan bir dansçıydı. Hollandalı olan Mata Hari’nin asıl adı Margaretha Geertruida Zelle’ydi. Fransız, İngiliz ve Rus subay ve devlet adamlarından çok gizli askeri bilgiler toplayıp bunlara ‘kızına yazılmış mektup’ süsü vererek Almanlara ulaştırıyordu. Fransızlar tarafından 15 Ekim 1917’de kurşuna dizilerek idam edildi.

Juan Pujol: Tarihin en çok bilinen çifte ajanlarından biriydi. Barcelona doğumlu Pujol, II. Dünya Savaşı’nda hem Nazi Almanyası’na hem de Büyük Britanya hesabına çalışıyordu. İngilizler onu Garbo, Almanlar ise Alaric Arabel kod adıyla tanıyordu. 1988 yılında Venezuela’nın başkenti Caracas’ta öldü.

Aldrich Hazen Ames: Çifte ajan olan Ames CIA ve Rusya’nın hesabına 10 yıl boyunca çalıştı. CIA’de göreve başladıktan sonra 1969’da Ankara’ya gönderilen Ames’in amacı Sovyet istihbarat subaylarını ABD tarafına çekmekti. Eşinden ayrıldıktan sonra maddi problemlerle karşılaşan Ames, 1985’de Washington’daki Sovyetler Birliği elçiliğine gidip onlara Amerikan sırlarını sattı ve Ruslar için çalışmaya başladı. Bir yandan da CIA’deki görevini sürdüren Ames, KGB ve Sovyet Ordusu’ndaki Amerikan kaynaklarını Ruslara sızdırdı, bunların 10’u öldürüldü. Lüks yaşam tarzı FBI’ın dikkatini çekti ve bir süre sonra casusluk suçu ile ABD tarafından tutuklandı. Halen hapisandedir. Tarihin en pahalı casusu unvanına sahiptir. İçimizdeki Hain adıyla hayatı filme de çekilmiştir.

Isser Harel: Buenos Aires’e kaçan Alman Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın ele geçirilmesi operasyonunun baş kahramanıydı. İsrail gizli servisini 11 yıl boyunca yönetti. Rusya’dan İsrail’e göç eden Harel, 1963’te istifa ederek Mossad’dan ayrıldı. 2003’te Tel Aviv’de öldü.

Markus Wolf: Doğu Almanya İstihbarat Merkez İdaresi’nin başıydı. 34 yıl boyunca MfS’nin 2 numaralı adamı olarak Soğuk Savaş7a damgasını vurdu. 1950 ile 1980 yılları arasında Batı ülkelerine 4 bin kadar ajan yerleştiren Wolf, ajanları seçerken yakışıklı olmalarına dikkat ediyordu. Nedeniyse devlet dairelerindeki sekreterlerin zaaflarından yararlanmaktı. Bu tercihi nedeniyle Wolf’un ajanlarına ‘Romeo Ajanlar’ deniliyordu. Wolf 83 yaşındayken Berlin’de hayatını kaybetti.

Richard Sorge: İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Japonya’da görev yapan Sovyetler Birliği casusuydu. En başarılı casuslar arasında gösterilen Sorge’un kod adı Ramsay’di. Almanya ve Japonya’da bir yandan gazeteci olarak çalışırken bir yandan da casusluk yapıyordu. 1941’de Tokyo’da yakalandı, 1944’te idam edildi. Sovyetler Birliği’yle ilişkisin reddetti, ancak ölümünden 20 yıl sonra SSCB onu kahraman ilan etti.

Kim Philby: Harold Adrian Russell "Kim" Philby, soğuk savaş döneminin en önemli çift taraflı casusu, eski Britanyalı istihbarat görevlisi. Önceleri Britanyalı istihbaratının yüksek mevkili casuslarından olan Philby, daha sonra Sovyetler Birliği için çalıştı. KGB için çalıştı. 11 Mayıs 1988’de hayatını kaybetti.

Mijail Koltsov: İspanyol İç Savaşı sırasında Kremlin’in hesabına çalışıyordu. Gazeteciydi. Kiev doğumlu Koltsov İspanyol İç Savaşı’na dair yazdığı kitaplarla da günümüzde tanınıyor. 2 Şubat 1940’ta vurularak öldürüldü.

Sidney Reilly: James Bond karakterinin oluşturulmasında esinlenildiği iddia edilen iki ajandan biri olan Reilly, İngiliz Gizli Servisi için çalışıyordu. 20. yüzyılın ilk süper ajanı olarak kabul edilir.

Anthony Blunt: Cambridge 5’lisinden biri olan Blunt, İngiliz gizli servisinde Sovyetler hesabına çalışan bir başka sanat tarihçisiydi.

Dusko Popov: II. Dünya Savaşı’nda İngiliz Gizli Servisi adına çalışan Alman istihbaratına ise yanlış bilgi aktaran çifte ajandı. Japonların Pearl Harbour saldırısı için ABD’yi uyarmıştı, ancak FBI ona güvenmediği için bu uyarıyı dikkate almamıştı. Sırp asıllı olan ajanın tıpkı Reilly gibi, James Bond’a esin verdiği söylenir. Gerçek yaşamöyküsü Casuslar Casusu adıyla Türkçe’ye aktarılmıştır.

George Blake: İngiliz ajanı Blake, dünya Kuzey Kore tarafından yakalanmasıyla dikkat çekmişti. 3 yıl burada kaldıktan sonra İngiltere’ye döndüğünde artık çifte ajandı ve komünist olmuştu. Kuzey Kore hesabına çalışmaya başladı.

Krystyna Skarbek: Crhristine Granville olarak tanınan Krystyna Skarbek, Polonya doğumluydu. İngilizler için İkinci Dünya Savaşı’nda casusluk yaptı. Nazi işgalindeki Polonya ve Fransa’dan elde ettiği gizli bilgilerle dikkat çekti. İngiltere’ye en uzun süreli hizmet veren kadın casuslardan biri oldu. 15 Haziran 1952’de Londra’da bir otelde bıçaklanarak öldürüldü.

Rosenberg çifti: Amerikalı Ethel ve Julius Rosenberg çifti, ABD’nin atom bombası ve nükleer sırlarını Sovyetler Birliği’ne satmakla suçlanıp yargılanıp 1953’te elektrikli sandalyede idam edildiler. Bu idam o dönem büyük tartışma yaratmıştı. Çift ABD Komünist Partisi üyesiydi. Ancak suçlamaların doğruluğu uzun süre tartışıldı. Yıllar sonra Sovyet haberleşmeleri deşfire edilip kamuya açıldı ve Julius Rosenberg’in aktif olarak casusluk yaptığı ortaya çıktı, ancak eşi Ethel Rosenberg’in casusluk yaptığına dair hiçbir delil bulunumadı.

Oleg Vladímirovich Penkovski: Oleg Vladimiroviç Penkovskiy, kod adı "Agent Hero", SSCB’nin askeri istihbaratı GRU’da görevli bir albaydı. 1950’li ve 60’lı yıllarda Birleşik Krallık ve Birleşik Devletleri SSCB’nin Küba’ya yerleştirdiği füzelerden ve Küba Füze Krizi’nden haberdar etti. 1955’te Ankara’da askeri ateşelik yaptı. Rus İç Savaşı’nda öldü.

Mark Felt: Derin Gırtlak olarak tanınan Mark Felt, FBI’ın iki numarasıydı. Watergate Skandalı’nda Başkan Richard Nixon’ın istifasını hazırlayan 2 gazeteciden biri olan Woodward bilgileri Felt’ten aldığını anlattı.

Ramon Mercader: Sovyet Gizli servisi için çalışan İspanyol ajan Ramon Mercader, , 1940’taki Lev Troçki suikastıyla tanınıyor. Meksika’da Troçki’nin Stalin’in emriyle öldüren Mercader komünistti. Sovyetler Birliği’nde gizliliği kaldırılan arşivlerde Mercader’in Sovyet NKVD için ajanlık yaptığı ortaya çıktı. 20 yıl hapis yatan Mercader 1978’de Küba’da hayatını kaybetti.

Klaus Fuchs: Atom bombasının yapımında rol oynayan fizikçilerden biri olan Fuchs, Alman Komünist Partisi’yle yakından ilişkiliydi. Amerika’nın Manhattan Projesi’nden elde ettiği bilgileri Sovyetler Birliği’ne verdiği gerekçesiyle mahkum edildi. Ocak 1950’de casus olduğunu itiraf etti. İngiliz vatandaşlığından çıkarıldı. 9 yıl hapis yatıp çıktı ve Doğu Almanya’ya yerleşti. 28 Ocak 1988’de Berlin’de duvar yıkılmadan önce öldü.

Daniel Ellsberg: Vietnam Savaşı sırasında ABD hükümetinin sırlarını ifşa eden kişi olarak tanınıyor. Amerikalı aktivist ve askeri analist olan Ellsberg, 1971’de Pentagon Belgeleri’ni yayınlamıştı. Çok gizli belgeler New York Times ve diğer gazetelerde yayınlanmıştı.

CASUSLAR DOSYASI : İlyas Bazna’ya “Çiçero” adını Franz von Papen taktı | Casus savaşları


İlyas Bazna’ya “Çiçero” adını Franz von Papen taktı | Casus savaşları

Ünlü casus İlyas Bazna’ya “Çiçero” adını, Alman Büyükelçi Franz von Papen taktı. Parayla belge temin etme işini de “Çiçero operasyonu” diye adlandırdı.

Alman Büyükelçi Franz von Papen, İlyas Bazna‘dan para karşılığı temin ettiği belgeleri, Hitler’e ulaştırıyordu. Yapılan işin önemi nedeniyle de Bazna’ya, Romalı ünlü devlet adamı Çiçero‘nun adını "kod" olarak vermişti. Belge temin etme olayını da "Çiçero Operasyonu" olarak adlandırmıştı. Bazna’dan elde edilen belgeler özel kuryeyle Almanya‘ya Hitler’e ulaşırdı. Ancak bunlar öylesine önemli belgelerdir ki Hitler inanmakta güçlük çekerdi. Bazna’nın çift taraflı casus olduğu düşünülür ve şaşırtma yaptığı varsayılırdı. Gazeteci Özgen Acar, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) bu casusluktan haberdar olduğunu ve Bazna’nın her belgenin bir kopyasını da Türkiye‘ye de verdiğini yazdı.

Franz von Papen

SAHTE 400 BİN STERLİN
Mart 1944’e kadar süren operasyonda bir sızma olduğundan şüphelenilmesi üzerine Bazna, İngiliz Büyükelçiliği’nden ayrılır. Artık çok zengin birisidir. Çünkü 400 bin sterlini vardır. Ama sonradan anlar ki, sterlinler sahtedir. Kendisine belgeler karşılığında Almanlar’ın, İngiltere‘yi ekonomik olarak çökertmek için bastığı sahte paralardan verilmiştir. Bazna, Alman Konsolosluğu’na başvurarak paraların gerçeğini ister ama tabii ki alamaz.

KENDİ KİTABINI YAZDI
İlyas Bazna, bir ara Bursa Çelik Palas ek inşaat işi olmak üzere müteahhitlik yapar. Ancak ticaret ve müteahhitlik casusluktan da zordur ve batar. Kendisine Çiçero adının takıldığını Alman İstihbaratçı Ludwig Carl Moyzisch’in 1950’de yayınlanan anılarından öğrenir. Önce Çiçero olduğunu kabul etmez. Ama 1962’de "Ben Çiçero’ydum" adıyla anılarını yazar ve bu kitaptan bir miktar para kazanır. Sonunda Almanya, yaptığı hizmet karşılığı kendisine maaş bağlar. Ve yeni eşiyle birlikte Almanya’ya göç eder. Münih’te 66 yaşında hayatını kaybeder.

Erdal Beşikçioğlu, Çiçero’yu oynadı.

CASUSLAR DOSYASI /// Eren Talha Altun : Casus olduğunu itiraf eden Çinli, sığınma talebinde bulundu


Eren Talha Altun : Casus olduğunu itiraf eden Çinli, sığınma talebinde bulundu

Çin istihbarat servisine çalıştığını itiraf eden Vang “William” Liçiang, ülkesinin yurt dışındaki müdahale operasyonlarını nasıl yürüttüğü konusunda Avustralya Güvenlik İstihbarat Teşkilatına (ASIO) bilgi vererek siyasi sığınma talebinde bulundu.

Vang’ın Çin’in üst düzey askeri istihbarat subaylarının Hong Kong, Tayvan ve Avustralya’da siyasi müdahalede bulunmak için yaptığı fon sağlama operasyonları hakkında ASIO’ya ayrıntılı bilgi verdiği iddia edildi. Çinli casus Vang’ın, Avustralya istihbaratına bilgi sunduktan sonra siyasi sığınma talebinde bulunduğu bildirildi.

“Şahsen ben de dahil oldum ve bir dizi casusluk faaliyetine katıldım.”

Hong Kong’a sızdığını itiraf eden William ; Vang’ın, Hong Kong merkezli yatırım şirketinin bir parçası olduğunu ve Çin hükümetinin Hong Kong’da siyasi sızma, üniversitelere sızma ve muhaliflere karşı siber saldırıları yönlendirmeyi içeren bir politikası olduğunu söyledi.

CASUSLAR DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Casusların ‘Araf’ı İstanbul


FERHAT ÜNLÜ : Casusların ‘Araf’ı İstanbul

Tarihte bilinen en büyük ‘hain casus’ olan Harold Adrian Russell Kim Philby, şimdilerde bir balık restoranı olan panoramik Boğaz manzaralı Münevver Ayaşlı Yalısı’nı ev ve çalışma ofisi olarak kullandığı iki yılın sonunda İstanbul’dan ayrıldı. Gittiğinde sene 1949’du.

Anthony Blunt, Guy Burgess, Donald MacLean ve hâlâ kim olduğu tartışmalı bir isimden oluşan meşhur ‘Cambridge Beşlisi’nin lideri olan Philby, ülkemize 1947 Şubatı’nda gelmiş, buradaki görevi bittikten sonra da Washington’a atanmıştı.

1963’te Beyrut’ta görevliyken deşifre olana kadar da İngiliz Dış İstihbarat Servisi MI6 ya da SIS’in üst düzey yöneticisi olarak Sovyetler Birliği’ne çalıştı. Foyası ortaya çıkınca Moskova’ya iltica etti. Philby, Asya ile Avrupa arasında köprü olan ‘casusların araf şehri’ İstanbul’dan yolu geçen tek istihbaratçı değil elbette.

Bu haftaki Üç Boyutlu Portre’de İngiliz eski istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in (Meslektaşı Thomas Edward Lawrence ya da psikanalist/düşünür Carl Gustav Jung gibi tumturaklı bir ismi var) İstanbul’da 11 Kasım’da şüpheli biçimde ölümü vesilesiyle İstanbul’daki casusluk öykülerini okuyacaksınız.

Los Angeles nasıl melekler şehri olarak biliniyorsa İstanbul da Soğuk Savaş yılları, hatta Osmanlı’dan beri casuslar şehri olarak bilinir. Steven Spielberg’ün yönettiği Casuslar Köprüsü filminin adının içini, mecazi anlamda dolduran kent İstanbul’dur. Ne var ki Mesurier dâhil İstanbul’daki casuslar doğrudan Türkiye’ye hedef almaz, alamazlardı. Daha çok üçüncü bir ülkeye karşı çalışırlar ve ülkemizi lojistik merkez olarak kullanırlardı.

Ben Macintyre’ın Arkadaşlar Arasında Bir Casus: Kim Philby ve Büyük İhanet adlı kitabında yer alan bilgilere göre Türkiye’nin egemenliği sözkonusu olmadıkça İstanbul’daki casusluk faaliyetlerine göz yumuluyordu. Bir nihai tedbir olan tutuklama ve sınırdışı, ancak Pera Palas’ta İngiliz Başkonsolos Yardımcısı Chantry Hamilton Page’ın ağır yaralandığı bombalı saldırı ya da Almanya Büyükelçisi Franz von Papen’e suikast girişimi gibi ekstrem olaylarda istihbarat savaşı çığırından çıktığında yapılıyordu.

O yıllarda ajanlık öylesine aleni idi ki, bir istihbaratçı, Park Otel’in balo salonuna girdiği anda orkestra ‘Bebeğim, Ben Bir Casusum’ şarkısını çalmaya başlıyordu.

ROCKEFELLER’DAN YARDIM ALMIŞ

Kim Philby, Moda Yat Kulübü’nde Cam’bridge’ (Burası da ‘casuslar köprüsü’ imiş) Beşlisi’nin üyesi Guy Burgess’le birlikte bir gecede 52 brendi kadehi tüketecek kadar İstanbul’un gece hayatına uyum sağlamıştı.

1942’nin baharında İngiltere’nin Türkiye’deki operasyon faaliyetlerini yönetmek üzere İstanbul’a gönderilen Nicholas Elliott’ın ilk gecesinde götürüldüğü Taksim’s adlı mekân; şimdinin Cahidesi gibi restoran, gece kulübü ve kabare karışımı bir yerdi. Ancak Cahide’den farklı olarak İstanbul’un ‘casus merkez’lerinden biriydi.

Almanya Başkonsolosluğu’nun yanında bulunan eski Park Otel’in barı da casusların, martinilerini (Casus içkisi olarak bilinir ya) yudumladığı gayrimeşru istihbarat karargâhlarından biriydi.

O dönemin önemli casuslarından İlyas Bazna, yani Çiçero da, Almanya’ya da çalışan ama asıl olarak MİT’in atası Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti’nde hizmet eden bir istihbaratçıydı.

İngiliz casus eskisi ve yazar Ian Fleming’in (James Bond’un yazarıdır ama Sherlock Holmes-Arthur Conan Doyle misalindeki gibi kahramanından daha az meşhurdur) yolu da İstanbul’dan geçmişti. Fleming, Rusya’dan Sevgilerlefilmi için 23 Haziran 1963 tarihinde İstanbul’a gelmişti.

Graham Fuller 1960’larda genç bir CIA görevlisi olarak İstanbul’da çalıştı. Ha bu arada 1980 darbesinden sonra "Bizim çocuklar başardı" diyen dönemin CIA İstasyon Şefi Paul Henze’yi de unutmayalım.

O dönemde double ajanlar, muhbirler, fahişeler, alkolü fazla kaçırınca ‘ötenler’, uyuşturucu müptelaları, hepsi ama hepsi örümcek ağı gibi birbirine bağlı bir casusluk hücresinin parçası idiler.

Daha evvelinde, yani 20. Yüzyıl’ın başlarında Kızılay gönüllüsü, arkeolog, hemşire gibi maskelerle Türkiye’de casusluk faaliyetleri yürüten yabancı gizli servis elemanları vardı.

Daha da evveline gidelim. Emrah Sefa Gürkan’ın yazdığı 16. Yüzyıl Osmanlı’sında Karşı İstihbarat başlıklı çalışma, bize eskinin casusları hakkında bilgi veren çalışmalardan biri. Yerimiz sınırlı, oradaki bilgilerden yalnızca birini paylaşalım: 16. yüzyılda diplomasinin casusluğu absorbe ettiği ya da her ikisinin karşılıklı, daha net bir anlatımla birbirinin hilafına da olabildiğini yazıyor Gürkan.

Konu başlığımızı ilgilendiren boyutuyla o yıllarda zengin bir Yahudi banker olan ve Avrupa kraliyet aileleri ile teması bulunan Joseph Nasi’nin Avrupa’da epey dolaştıktan sonra bir casus olarak İstanbul’da faaliyet gösterdiğini de söyleyelim.

Eski casusluk hikâyeleri konusunda Servet Avşar’ın hazırladığı Birinci Dünya Savaşı’nda Casusluk Okulları, Casusluk Uygulamaları ve Osmanlı Devleti’nin Casusluğu Önleme Faaliyetleri başlıklı çalışma da önemli. Avşar’ın çalışmasında NİLİ adlı uzmanınca bilinen ve elbette İstanbul’da da faaliyet gösteren casusluk şebekesi hakkında önemli bilgiler verilmiş. Bu alandaki müstakil tek çalışmanın Celil Bozkurt’un kaleme aldığı Osmanlı Arşiv Belgeleri’nde NİLİ Casusluk Örgütü olduğunu da yeri gelmişken belirtelim.

NİLİ, Yahudiler’in kurduğu bir istihbarat örgütüydü, ancak İngilizlere de çalışıyordu. NİLİ, ‘İsrail’in İhtişamı Bitmeyecek’ anlamına gelen bir İbranice cümlenin (Netzah Israel Lo Ishakere) kısaltması. Bu casusluk şebekesi, Filistin cephesinde Kudüs dâhil Alman ve Türk subaylarından bilgi almak için fahişelerden, metreslerden istifade etmiş. Demek ki şimdilerde Mossad tarafından etkin biçimde kullanılan honey trapping (kadın cinselliğini kullanarak yürütülen istihbarat operasyonlarına verilen ad) yöntemini, atalarından miras almış Yahudiler. Servet Avşar’ın çalışmasının NİLİ ile ilgili bazı kısımlarına daha yakından bakalım:

"Birinci Dünya Savaşı esnasında Filistin’deki ordularımıza katılmak üzere Haydarpaşa’dan sevk edilen kıtaatımızın sınıf ve numaraları ve topların adedi şimendifer idaresi müstahdeminden biri tarafından düşmana ihbar edilmiştir."

Suriye sahası da dâhil Ortadoğu’da 20. Yüzyıl’ın başında faaliyet gösteren NİLİ, Filistin cephesinde İngilizlere hizmet ediyordu. NİLİ’nin yakalanan casuslarından Jozef Tobin sorgusundaki ifadesinde; "Ben ve Nauman Belkent, sık sık İngilizlerin tarafına geçerek oradan aldığımız emir ve talimatı Arason’un bu taraftaki vekiline getiriyorduk. Üçüncü ve dördüncü derecedeki ajanlarımızın topladığı bilgileri de bildiğiniz şekilde şişeler içinde İngilizlere yetiştiriyorduk" itirafında bulunmuştu.

Bu tarihsel arka planı verdikten sonra son dönemden de üç örnek sıralayıp odak konumuz Le Mesurier’e geçelim. İran’ın Eski Savunma Bakan Yardımcısı Ali Rıza Askari’nin 2006’da İstanbul’a geçtikten sonra ‘hassas nükleer’ sırlarla birlikte kuvvetle muhtemelen CIA, bir ihtimal de Mossad tarafından kaçırıldığını belirtelim.

Çok daha yeni iki örnek ise Kaşıkçı cinayetini ellerine yüzlerine bulaştırarak gerçekleştiren beceriksiz Suudi istihbaratçılar ve CIA’in eğittiği Birleşik Arap Emirlikleri casuslarıydı. (Bu casusların faaliyetlerini anlattığım yazı için bkz: Körfez’in stajyer casusları: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2019/04/28/korfezin-stajyer-casuslari)

DÜŞMAN İKİ İSTİHBARATIN TERKİBİ

Millli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan, Bilkent Üniversitesi kütüphanesinde bulunan ‘Intelligence and Foreign Policy: A Comparison of British, American and Turkish Intelligence Systems’ (İstihbarat ve Dış Politika: İngiliz, Amerikan ve Türk İstihbarat Sistemleri’nin Mukayesesi) başlıklı yüksek lisans tezinde (Mayıs 1999) Türk istihbarat sistemini, parlamenter denetimli İngiliz istihbarat sistemiyle totaliter Rus istihbarat sisteminin bir terkibi olarak nitelendirmişti. Bilhassa kendisinin göreve geldiği 2010’dan bu yana Türkiye’nin istihbarat anlayışında olumlu yönde pek çok değişiklik oldu.

Bu tezde anılan İngiliz ve Rus istihbarat sistemi deyince, Litvinenko, Skripal olaylarından sonra her ne kadar intihar ya da daha büyük bir olasılıkla kaza gibi görünse de Le Mesurier’in ölümü gündeme geliyor.

Kaynaklarımla yaptığım görüşmeler ile İngilizce ve Türkçe açık kaynaklara dayanarak Le Mesurier’in tuhaf hikâyesinin kapsamlı bir özetini yapmaya çalışayım.

TGRT Haber’deki Kozmik Masa’da zaman zaman yayına aldığım karşı casusluk uzmanı Metin Ersöz, Le Mesurier’in kurduğu Mayday Rescue adlı sözde yardım kuruluşunun Rockefeller Brothers Fund’dan finansal yardım aldığı bilgisini veriyor. Ersöz, "En son 2016’da kendi ekibinden 7-8 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir operasyonda da deşifre olmuş biri. Bu bir istihbaratçı için en kötü durumdur" diyor.

Le Mesurier, sivillere saldıran Esad rejimi güçleri için "Yaptıkları iş, katiyen aşağılayıcı" demişti. Elhak, bu doğru. Ne var ki kendilerinin yaptıkları işin de masum olduğu söylenemez.

Le Mesurier 25 Mayıs 1971 Singapur doğumlu. 1990’larda İngiliz istihbarat subayı imiş ve Yugoslavya’da sözüm ona barışı koruma gücü ile birlikte çalışmış. En az onun kadar önemlisi, 2002’de ne yaptığı. Bu yılın başlarında Kudüs’te çalışmış. Oradaki görevi cezaevindeki altı tutukluyu Ramallah’dan kaçırmakmış. Daha ilginci, 2006-2011 arasında Birleşik Arap Emirlikleri’nde oğul Bush’un kontr-terör danışmanı Richard Clarke’ın yönettiği Good Harbour adlı güvenlik şirketinde çalışmış. Manidar. Buradan da Suriye’ye geçmiş zaten.

KENDİ KENDİNE KOMPLO MU?

2013 senesinde Le Mesurier’in kurucusu olduğu Mayday Rescue’yu da kapsayan Beyaz Baretliler (veya Miğferler) kurulmuş Suriye’de. Bu yapının en yoğun faaliyeti Suriye sahasında. Bunun haricinde Somali ve Lübnan’da da faaliyet gösteriyorlar.

Şam’a göre Beyaz Baretliler El Kaide’nin doğal bir parçası. Hatta Esad, DEAŞ Lideri Bağdadi’nin öldürüldüğü operasyon için de Beyaz Baretliler’in istihbarat sağladığına inanıyor.

Mesurier’in ölümünde finansal sebeplerin de etkili olabileceği yönünde (zimmetine para geçirme dâhil) kanılar var. Bunu da araştırdım. Mayday Rescue adlı kuruluşun şirketi 18 Aralık 2014’te işe başlamış, Beyoğlu Vergi Dairesi’ne kayıtlı bir şirket. Şirketin bankalarda USD ve Euro cinsinden 216.468.50 TL değerinde varlığı bulunuyor. Ancak parasal ilişkiler nedeniyle öldürüldüğü ya da intihar ettiğine ilişkin de kesin kanıt yok. Yalnızca kanı var.

Kuruluşun sitesinde vakfa maddi destekte bulunan ülke ve kurumlar şöyle sıralanıyor: Birleşmiş Milletler, Danimarka, Almanya, Hollanda, İngiltere, ABD ve Kanada hükümetleri, Katar Kalkınma Fonu ve adı sanı bilinmeyen birçok hayırsever!

Mayday Rescue, Le Mesurier’in ölümünden sonra yaptığı açıklamada kurucularının casus olmadığını öne sürdü ve şöyle dedi:

"James ve geçmiş çalışmaları hakkında medyada yayılan yalan haberler çok üzücü. James, hayatının hiçbir döneminde İngiliz (ya da başka bir) istihbarat örgütünde yer almadı."

İnanıp inanmamak size kalmış. Kuruluşun 750 gönüllüsü var. Sadece bu kadarcık gönüllü ile son beş yılda 100 binin üzerinde hayat kurtardıklarını iddia ediyorlar. Nasılsa teyidi veya tekzibinin (‘Neither confirm nor deny’) imkânı yok. Buna da inanıp inanmamak sizin tercihiniz.

Oscar Akademisi, bunlara inanıyor olacak ki ve bu kuruluşun gayriresmi olarak bağlı olduğu Beyaz Baretliler adlı yapıyı o kadar masum buluyor olmalı ki Eylül 2016’da Netflix’de ve Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterilen ‘Beyaz Baretliler’e 2017’de en iyi belgesel ödülünü verdi. Akademi, bu tür politik işlere ödül veriyorsa mutlaka bir yerlerden telkin almıştır. Hollywood demişken… Le Mesurier’in bir James Bond hayranı olduğunun da altını çizelim. Evinde James Bond serisinin kitapları da dâhil çok sayıda polisiye, casusiye kitap bulunmuş.

Yavaş yavaş toparlayalım: Le Mesurier, 2016’da İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth’ten ‘Suriye’deki sivil savunma ve sivillerin korunmasıyla ilgili yaptığı hizmetlerden ötürü’ şövalyelik unvanı aldı.

Mesurier’in meslek hayatı gibi özel hayatı da epey yoğun geçmiş. Üç evlilik yapmış. İkinci evliliğinden iki kızı var ve onlarla yıllardır görüşmüyormuş.

Saraybosna’da ilk eşi Aurelie Marle ile tanışarak evlenmiş. Ürdün’de tanışıp evlendiği ikinci eşi Sarah Tosh’tan iki kızı var. Son evliliğini Emma Winberg ile geçen yıl yapmış. Onunla da Irak’ta tanışmış. Fazla ölüm görmenin Freudyen anlamda yaşam güdülerini tetikliyor olmasından mıdır bilinmez, ne hikmetse hep savaş bölgelerinde âşık olup evleniyor. Eskilerin lafıyla bu da şayan-ı dikkat.

Le Mesurier’le ilgili en net bilgilerden biri şu: Yaptığı işin etkisiyle psikolojik buhrana girdiği ve anti-depresan ilaç kullandığı. Kırmızı reçeteli ilaç da kullanıyor muydu bilinmez. Her halükârda psikotik rahatsızlığa ya da alkol, belki madde kullanımına bağlı bir esriklik ânında kaza veya intihar olasılığı ciddiye alınması gereken bir olasılık.

Le Mesurier’in ölümü her gün açığa çıkan yeni bilgilere rağmen halen esrarını koruyor. Bu esrar perdesi, nihai otopsi raporu ile kriminal olarak ve gizli servisimizin derin araştırmalarıyla da istihbari manada çözümlense bile komploların ardı arkası kesilmeyecektir.

Eğer işin içine uyuşturucu ya da doz aşımı alkol girdiyse fazladan bir komploya hiç gerek yok. Zira uyuşturucunun bizatihi kendisi ve alkolün ‘overdose’u insanın kendisine karşı kurabileceği en büyük komplo zaten. İradesizliğin insan hayatına kastettiği bir komplo…

FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI /// Eski istihbaratçı Cevat Öneş : İngiliz casusun ölümünde “istihbarat savaşı” ihtimali dışlanmamalı


Eski istihbaratçı Cevat Öneş : İngiliz casusun ölümünde “istihbarat savaşı” ihtimali dışlanmamalı

İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde, eski İngiliz askeri istihbarat görevlisi James Gustaf Edward Le Mesurier’in cesedi bulunmuştu. Cesedin bulunduğu yer Le Mesurier’in evinin ve vakfın ofisinin yakınlarındaydı.

İSTİHBARATÇININ EŞİ: EŞİM İNTİHAR ETMEYİ DÜŞÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEMİŞTİ

Le Mesurier’in intihar mı ettiği yoksa bir cinayete mi kurban gittiği henüz anlaşılamadı. İstihbaratçının eşi Emma Winberg, Le Musurier’in bir süredir psikolojik sıkıntıları olduğunu söylüyor. Winberg, “2-3 gün önce Adalar’daki evde aşırı strese bağlı rahatsızlığı nedeniyle iğne ve ilaç tedavisi aldı. Sağlık kuruluşuna yakın olmak için bu adrese geldik” ifadelerini kullandı.

Eşinin ölmeden önceki gece uyku ilacı kullandığını ve kendisine de verdiğini belirten Winberg, “Saat 05.30-06.00 sıralarında kapının dışarıdan polis tarafından çalınması üzerine uyandım. Eşimi görmemem üzerine 3. katta açık olan pencere camından baktığımda onu yerde yatar halde gördüm. Olaydan yaklaşık 15 gün önce bana intihar etmeyi düşündüğünü söylemişti” şeklinde konuştu.

“ARKADAŞIM TEHDİT EDİLİYORDU”

Winberg’in, “Eşim intihar etmeyi düşünüyordu” şeklindeki ifadesine karşın istihbaratçının ordudan arkadaşı Hamish de Bretton-Gordon’a göre Le Mesurier intihar etmedi. Gordon, arkadaşının kendisine Beyaz Baretliler grubuyla birlikte Suriye’de yardım faaliyetlerinde bulunması nedeniyle tehdit edildiğini söylediğini aktardı.

CESET OLAY YERİNE SONRADAN MI GETİRİLDİ?

Ayrıca Le Mesurier’in düştüğü yer ile atladığı iddia edilen yer arasında yaklaşık 5 metre mesafenin olması, cesedin öldürüldükten sonra olay yerine getirildiği şüphelerine neden oluyor.

BEYAZ BARETLİLERLE İŞBİRLİĞİ İÇERİSİNDEYDİ

48 yaşındaki Le Mesurier, Mayday Rescue Vakfı’nın kurucusuydu ve başkanlığını yürütüyordu. Vakfın en büyük faaliyet alanlarından birisi Suriye. Ordudan ayrıldıktan sonra Ortadoğu’da insani yardım faaliyetlerine başlayan Le Mesurier, kimilerince şaibeli bulunan Beyaz Baretliler grubunun da kurucuları arasında yer alıyor.

BEYAZ BARETLİLER “RIGHT LIVELIHOOD” ÖDÜLÜNÜ DE ALDI

Beyaz Baretliler Suriye’de ve Bağdat’ta insani yardım faaliyetlerinde bulunuyor. 2014 yılında kurulan Beyaz Baretliler, birçok Batı ülkesinden de destek görüyor. 2016’da Nobel’in alternatifi olarak nitelenen Right Livelihood ödülünü alan grup filmlere de konu oldu.

KARA PROPAGANDA VE EL KAİDE İDDİASI

Bununla birlikte gruba yönelik çok ciddi eleştiriler ve suçlamalar da var. İddiaların temelinde Beyaz Baretlilerin “insani yardım kılıfını kullanarak Suriye karşıtı propaganda yaptığı” iddiası yer alıyor. Ayrıca grubun El Kaide ile birlikte hareket ettiği, örgüt militanlarını bünyesinde barındırdığı iddiaları da bulunuyor.

RUS DIŞİŞLERİ SÖZCÜSÜ: LE MESURIER’İN TERÖR ÖRGÜTLERİYLE İLİŞKİSİ VARDI

Suriye rejimi ve Rusya’nın, Beyaz Baretliler’i bir sivil örgüt olarak görmüyor. İki ülke de yapının rejim karşıtı faaliyetler yürüttüğüne inanıyor. Le Mesurier’in Beyaz Baretlilerle ilişkisi de “İstihbaratçının ölümünde Rusya’nın parmağı var mı?” sorusunu akla getiriyor.

Rusya, 2016 yılında Kraliçe 2. Elizabeth tarafından şövalyelik unvanına layık görülen Le Mesurier’in, eski bir MI6 (İngiliz Gizli İstihbarat Servisi-SIS) ajanı olduğunu iddia etmişti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, Beyaz Baretlilere ilişkin yaptığı açıklamada sözü Le Mesurier’e getirmiş ve Le Mesurier’in yıllarca Balkanlar ve Ortadoğu’da görev yaptığını, Kosova’da görev yaptığı dönemde “terör örgütleriyle” bağlantısı olduğunun bildirildiğini de öne sürmüştü.

Le Mesurier’in ölümünün geçen hafta yapılan bu açıklamadan sonra gerçekleşmesi olaydaki Rusya şüphelerini artırdı.

“KESİN BİR ŞEY SÖYLEMEK İÇİN ÇOK ERKEN”

Tarafsız Haber Ajansı’nın konuyla ilgili sorularını yanıtlayan eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, eski İngiliz askeri istihbarat subayının ölümüyle ilgili birçok karanlık nokta olduğunu söyledi. Öneş, bunlar aydınlatılmadan “cinayet mi, intihar mı” sorusuna kesin bir yanıt vermenin mümkün olmadığını ifade etti.

“BEYAZ BARETLİLER SİVİL GÖRÜNÜMLÜ ÖRGÜTLER”

Ancak yine de olayda Rusya ihtimalinin araştırılması gerektiğini söyleyen Öneş, Le Mesurier’in Beyaz Baretliler’deki faaliyetlerine dikkat çekti. Örgütün siyasi amaçları olduğuna yönelik iddiaların gerçeklik payının yüksek olduğunu söyleyen Öneş, “Rusya, Beyaz Baretlilerin asıl amacının yardım faaliyetleri olmadığını, Suriye rejimi aleyhine kara propaganda yaptığını söylüyor” diye konuştu. Rusya’nın açıklamalarının ve Beyaz Baretlileri sürekli hedef göstermesinin olaydaki şüpheleri artırdığına dikkat çeken Öneş, bu yüzden Le Mesurier’in ölümünde “istihbarat savaşları” konusunun göz önünde tutulması gerektiğini vurguladı.

CASUSLAR DOSYASI : Alman iç ve dış istihbaratından ortak casus okulu


Alman iç ve dış istihbaratından ortak casus okulu

Soğuk Savaş döneminin "casuslar şehri" olarak bilinen Berlin’de geleceğin ajanlarını yetiştirecek yeni bir okul açıldı. Alman istihbaratı, başkentteki bu okulla iç ve dış istihbarat birimlerinin eğitim harcamalarını azaltmayı hedefliyor.

İstihbarat Servisi Eğitim Merkezi (ZNAF) yaklaşık 700 öğrenciye, gizli gözlem yapma, hukuk, sorgu teknikleri, siber saldırılarla mücadele ve bilgi teknolojileri gibi alanlarda eğitim verecek.

Almanya Federal Haber Alma Servisi (BND) ve iç güvenlikten sorumlu Federal Anayasa Koruma Teşkilatı (BfV) arasında iş birliğini güçlendirme ve iletişimi artırma da okulun hedefleri arasında. Zira, geçmişte iki kurumun bazı dosyalar hakkındaki bilgileri birbirleri ile paylaşmadığı ortaya çıkmıştı.

Lise veya üniversite mezunlarına açık olan okul, dış istihbarat teşkilatı BND’nin bu yılın başında açılan yeni merkez binasında yer alıyor.

CASUSLAR DOSYASI : Casus nedir ? İslam tarihinde casusluk faaliyetleri ve önemi…


Casus nedir ? İslam tarihinde casusluk faaliyetleri ve önemi…

Arapça ces kökünden "gözetleyen, araştıran" mânasında isim olan casus kelimesi, "düşmanın sırlarını araştırıp bilgi sızdıran, düşman içinde çeşitli yıkıcı faaliyetlerde bulunan kişi" anlamına gelmektedir. Bu faaliyet sırasında göz önemli bir fonksiyon icra ettiğinden Arapça’da casusa "göz" anlamına gelen ayn adı da verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de casus kelimesi yer almamakla beraber aynı kökten gelen tecessüs fiil olarak geçmektedir (el-Hucurât 49/12).

A) Tarihçe. 1. Asr-ı Saâdet Dönemi. Hz. Peygamber İslâm devletinin başkanı olarak barış ve savaş halinde üstünlük sağlamak amacıyla düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî faaliyetlerine dair istihbarat çalışmalarına büyük önem vermiştir. Bedir Savaşı’na başlamadan önce Kureyş ordusuyla ilgili araştırmalara bizzat katıldığı gibi önemli savaşların hemen hepsinde düşman hakkında bilgi toplayacak gözcüler göndermiş ve düşman ülkesinde yaşayarak merkeze bilgi aktaran casuslar görevlendirmiştir.

Hz. Peygamber’in istihbarat çalışmalarına verdiği önemi ve bu tür faaliyet alanlarının genişliğini gösteren örnekler olarak o dönemde görevlendirilen bazı casusları ve görevlerini zikretmek gerekir. Müslüman oldukları halde kimliklerini gizleyerek oturdukları Mekke, Evtâs, Necid ve Diyârıgatafân’dan siyasî, askerî ve iktisadî bütün önemli faaliyetleri rapor etmek üzere Ebû Temîm el-Eslemî, Abbas b. Abdülmuttalib, Enes b. Ebû Mersed, Ömer b. Sâidî ve Hüseyl b. Nüveyre el-Eşcaî; Kureyş’in daha sonra Bedir Savaşı’na sebebiyet veren Suriye kervanını takip etmek üzere Talha b. Ubeydullah ve Saîd b. Zeyd; müslüman olduğunu gizleyen Mekkeli bir demirci ile irtibat kurarak Ayyâş b. Ebû Rebîa ve Seleme b. Hişâm adlı iki müslüman mahkûmu kaçırmak üzere Velîd b. Velîd b. Mugīre; Müreysî’ Gazvesi öncesinde mensubu bulunduğu Benî Mustaliḳ kabilesinin Medine’ye saldırmak için başlattığı hazırlık hakkında bilgi toplamak üzere Büreyde b. Husayb; Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’nin Medine’ye hücum etmek maksadıyla Urene’de taraftar toplamaya başladığına dair haberlerin aslını araştırmak ve doğru olduğu takdirde Hâlid’i öldürmek, ayrıca dört beş kişilik bir grupla beraber İslâm düşmanı yahudi Ebû Râfi’i öldürmek üzere Abdullah b. Üneys el-Cühenî; Hendek Muhasarası sırasında, müslüman olduğunu gizleyerek müttefik ordularının arasına girmek ve bölücü faaliyetlerde bulunmak suretiyle ordu mensuplarını birbirine düşürüp ittifakın dağılmasını sağlamak üzere Benî Eşca’ kabilesinin reisi Nuaym b. Mes’ûd; aynı ordunun içine sızarak bilgi toplamak üzere Cübeyle b. Âmir el-Belevî ve Huzeyfe b. Yemân; yine Hendek Muhasarası sırasında Benî Kurayza yahudilerinin tutumunu öğrenmek üzere Zübeyr b. Avvâm; Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan umre yolculuğuna karşı Kureyş’in aldığı tavrı tesbit etmek için Büsr b. Süfyân; Huneyn Gazvesi’nden önce Hevâzin, Sakīf, Nasr ve Cüşem gibi kabilelerin toplandıkları haberinin alınması üzerine Medine’ye karşı bir savaş hazırlığı içinde olup olmadıklarını araştırmak maksadıyla Abdullah b. Ebû Hadred; Tebük Seferi’nden önce Benî Kâ’b kabilesini düşmana karşı kışkırtmak üzere Büdeyl b. Verkā, Amr b. Sâlim ve Büsr b. Süfyân; Bedir Savaşı’nda yenik düşen Kureyş kabilesini müslümanlara karşı kışkırtıp siyasî-askerî bir ittifak teklif ettiği ve Hz. Peygamber ile yaptığı anlaşmayı bozan benzeri hareketlerde bulunduğu tesbit edilen Medine yahudilerinin reisi Kâ’b b. Eşref’i öldürmek üzere Ebû Nâile’nin de aralarında bulunduğu bir grup ve Mekke’deki müslüman esirleri Medine’ye kaçırmak üzere Mersed b. Ebû Mersed el-Ganevî görevlendirilmişti. Hz. Peygamber’in casusları zaman zaman ödüllendirdiği de bilinmektedir. Meselâ Kureyş kervanını takiple görevli olan Talha b. Ubeydullah ile Saîd b. Zeyd Bedir Gazvesi’ne katılmadıkları halde ganimetten pay almışlardır.

İslâmiyet’ten önce, Arabistan ticaretine hâkim olan Kureyş başta olmak üzere bütün Arap kabileleri hayatlarına ve mal varlıkları ile ticaret kervanlarına yönelik her türlü tecavüzü önlemek için casusluk faaliyetlerine önem vermişlerdir. Kureyş kabilesi İslâm’dan sonra bu faaliyetleri baş düşman olarak gördüğü müslümanlara yöneltmiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Ebû Süfyân’ın liderliğinde Suriye’den gelen Kureyş kervanının aldığı sağlam istihbarat sayesinde hem Hz. Peygamber’in gönderdiği casusları, hem de kendisini bekleyen İslâm ordusunu atlatarak Mekke’ye ulaşmasıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber, karşı casusluk faaliyetlerini de ihmal etmemiştir. Bu yönde aldığı ilk tedbir, Tebük Gazvesi hariç bütün askerî sefer ve seriyyelerde en yakınlarına bile gerçek hedefi söylemeyerek dikkatleri başka taraflara çekmek olmuştur. Hatta Abdullah b. Cahş seriyyesinde olduğu gibi bazan gönderdiği bir askerî birliğin kumandanına bile gerçek hedefi söylemediği, eline mühürlü bir mektup vererek belli bir süre sonra okuyup gideceği yeri öğrenmesini emrettiği görülmektedir. Bunun yanında düşman adına çalışan casusların yakalanarak etkisiz hale getirilmesi çalışmaları da vardır. Meselâ Hâtıb b. Ebû Beltea’nın Mekke’nin fethi için yapılan hazırlıkları ihbar girişimi ortaya çıkarılmış, Ebû Süfyân adına casusluk yapan Furât b. Hayyân yakalanmış, Benî Mustaliḳ Gazvesi’nden hemen önce İslâm ordusunun içine sızıp bilgi toplayan bir casus ve Huneyn Gazvesi’nden önce yine aynı görevi yapan bir başka casus öldürülmüştür. Ayrıca Hz. Peygamber’in, Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan Mekke yolculuğu sırasında Kureyş hakkında bilgi toplamak için Huzâalı bir gayri müslimi görevlendirdiğine dair rivayetler, İslâm devletinin gerektiğinde gayri müslim casuslar kullanmasının da câiz olduğunu göstermektedir.

2. Sonraki Dönemler. İstihbarat faaliyetlerine Asr-ı saâdet’ten sonra da gerekli önemin verildiği görülmektedir. Hilâfet dönemi iç ve dış savaşlarla geçen Hz. Ebû Bekir ridde* olayları süresince her tarafa casuslar göndermiş, Şam ve Filistin ordularının kumandanları Yezîd b. Ebû Süfyân ile Amr b. Âs’a, diğer cephelerdeki İslâm ordularının durumunu rapor edecek ve düşman hakkında bilgi toplayacak casuslar görevlendirmelerini ve kendileriyle ilgili sırları gizlemelerini emretmiştir. Ecnâdeyn Savaşı sırasında kimliğini gizleyerek elçi sıfatıyla girdiği düşman karargâhında incelemelerde bulunan kumandan Amr b. Âs’ın, Filistin bölgesindeki Kaysâriye’nin muhasarası esnasında yakalanan düşman casuslarını elde ederek kendi hesabına çalıştırdığı da rivayet edilmektedir. Yine Hz. Ebû Bekir döneminde Şam fâtihi Ebû Ubeyde b. Cerrâh bölgede tutunabilmek için gayri müslim Nabatîler’den casus olarak faydalanmıştır. Sevâd orduları kumandanı Hâlid b. Velîd de Âlîs ve Hîre halkı ile, İranlılar’a karşı casusluk yapmaları şartıyla antlaşma yapmıştır.

Hz. Ömer istihbarat faaliyetlerine büyük önem vermiş, Ebû Ubeyde ve Sa’d b. Ebû Vakkās gibi ordu kumandanlarına Hz. Ebû Bekir’inkine benzer tavsiyelerde bulunmuştur. Ebû Ubeyde’nin bölge zimmîlerinden Bizans ordusu içinde faaliyet gösterecek casuslar seçtiği, Hâlid b. Velîd’in de çeşitli bölgelerde casusluk ve karşı casusluk faaliyetlerinde bulunan adamları olduğu bilinmektedir. Filistin ordularının Gazze kanadı kumandanı Alkame b. Mücezziz, elçilerinin yeterli istihbaratı sağlayamaması üzerine elçi sıfatıyla girdiği düşman kalesinde bizzat bilgi toplamıştı. Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Antakya civarındaki Curcûme halkı ile (Cerâcime), ayrıca Ürdün ve Filistin’deki Sâmirîler’le cizyeden muaf tutulmaları karşılığında casusluk yapmaları hususunda anlaşmıştır. Şam’ın fethinden sonra Bizanslılar hesabına casusluk yaptıkları anlaşılan Arbessûs (Misis veya bugünkü Kozan civarı) zimmîlerini, bölgeyi bir yıl sonra veya -bütün mal varlıklarının iki katının kendilerine ödenmesi karşılığında- derhal boşaltmaları hususunda muhayyer bırakmış, birinci seçeneği tercih etmeleri üzerine de verilen süre sonunda bu yerleşim merkezini yıktırmıştır. Ayrıca gayri müslimlerin Medine’ye girişini kontrol altına almak ve giyim kuşamlarında müslümanlara benzemelerini yasaklamakla da düşman casuslarının hilâfet merkezine sızmalarını engellemeye çalışmıştır.

İstihbarat faaliyetleri Hz. Osman döneminde de devam etmiştir. Kıbrıs fâtihi Muâviye b. Ebû Süfyân’ın ada halkıyla yaptığı zimmet antlaşmasına gerektiğinde düşmanın durumunu rapor etmeleri şartını da koyduğu bilinmektedir. Daha sonra ise ortaya çıkan tefrika dolayısıyla istihbarat daha çok Hz. Ali ile Muâviye arasında gelişmiştir. Bununla birlikte Hz. Ali genel istihbarat faaliyetlerini de ihmal etmemiş ve meselâ Mısır valiliğine tayin ettiği Eşter’e her tarafa güvenilir casuslar göndermesini emretmiştir.

Emevîler devrinde istihbarat teşkilâtı daha düzenli bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu dönemde oluşturulan Dîvânü’l-berîd’e mensup memurlar aynı zamanda istihbarat faaliyetlerini de yürütüyorlardı. Bunlar bilgi toplayarak merkeze ulaştırırken yine aynı dönemde oluşturulan Dîvânü’r-resâil mensupları da elde edilen gizli belgeleri değerlendirmek ve istihbaratla ilgili yazışmaları yürütmekle vazifelendirilmişti. Ayrıca toplumun her kesiminden casusların görevlendirildiği bu dönemde sınırlarda giriş çıkışlar da kontrol altına alınmıştı. Abbâsîler devrinde Dîvânü’l-berîd’den ayrı olarak savaş sırasında faaliyet gösterecek özel haber alma teşkilâtı (el-bürudü’l-harbiyye) kurulmuştu. Büveyhîler zamanında ilk defa Muizzüddevle tarafından sâî ve gammâz adı verilen casuslar görevlendirilmiş, Fâtımîler döneminde ise bu tür faaliyetler Dîvânü’l-inşâ çerçevesinde yürütülmüştür. Casuslar doğrudan Dîvânü’l-inşâ başkanı tarafından görevlendirilir, maaşları onun tarafından ödenir ve bilgiler doğrudan doğruya ona aktarılırdı. Memlükler devrinde ilk defa I. Baybars tarafından özellikle Moğollar ve Franklar’a karşı faaliyet gösterecek yeni bir istihbarat servisi kurulmuştur. Memlük kaynaklarında bu gizli servis elemanları kāsıd adıyla zikredilmektedir. Kimlikleri pek çok Memlük devlet ricâlinden dahi gizlenen, adları divanlara kaydedilmeyen bu servis elemanları doğrudan doğruya müstakil bir âmire bağlı olup raporlarını ona sunuyor ve maaşlarını gizli bir ödenekten alıyorlardı.

B) Fıkhî Hükümler. İslâm hukukuna göre İslâm devleti lehine casusluk yapmak câizdir. Hatta devletin bekası için zaruret halini alırsa bu tür faaliyetlerde bulunmak vâciptir. Nisâ sûresinin 71. âyetinde müminlere düşmana karşı tedbir almaları, Enfâl sûresinin 60. âyetinde düşmana karşı kuvvet hazırlamaları emredilmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre savaşta üstün gelebilmek için barışta tedbir almak ve hazırlıklı olmak gerekmektedir. Bu ise düşmanın siyasî, askerî ve iktisadî durumunu bilmek ve gerekli tedbirleri almakla mümkündür.

Bir müslümanın düşman lehine casusluk yapmasının haram olduğu konusunda icmâ vardır. Enfâl sûresinin 27. âyetinde müminlerin Allah’a, Resul’üne ve birbirlerine karşı hainlik etmeleri, Mâide sûresinin 51. âyetinde yahudi ve hıristiyanları dost edinmeleri, Mümtehine sûresinin 1. âyetinde ise Allah’ın ve inananların düşmanlarıyla yakınlık kurmaları yasaklanmıştır. Bu âyetler ve Hz. Peygamber’in karşı casusluk faaliyetleriyle ilgili sünneti, düşman casuslarının ihbar edilmesinin vâcip olduğuna delil teşkil etmektedir.

Düşman hesabına çalışan casuslara, bunlara yardım ve yataklık edenlere verilecek cezalar konusunda değişik görüşler mevcut olup konu ile ilgili hükümler suçlunun müslüman, zimmî, harbî müste’men oluşuna göre de farklılık arzetmektedir.

1. Müslüman Casus. İmam Mâlik’ten gelen bir rivayete göre dindaşlarına zararı dokunduğu ve yeryüzünde fesat çıkmasına sebebiyet verdiği için öldürülür. Düşman lehine çalışan müslüman casusun zındık* hükmünde olduğunu ileri süren İbnü’l-Kāsım, İbn Rüşd ve Sahnûn gibi Mâlikîler’e göre suçluluğu ortaya çıktıktan sonra tövbe etse bile ölümle cezalandırılır. Derdîr de bu görüşü benimsemekte, ancak suçluluğu ortaya çıkmadan önce ikrarda bulunup tövbe eden casusun tövbesinin kabul edilmesi gerektiğini söylemektedir. İbn Vehb bu görüşü daha da yumuşatıp suçluluğunun ortaya çıkmasından sonraki tövbenin de kabul edilmesini savunmakta, İbnü’l-Mâcişûn ise suçlunun bir defaya mahsus olmak üzere ta’zîr*le cezalandırılması, suçun tekerrürü halinde ise öldürülmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Eşheb el-Kaysî ve kendilerinden nakledilen diğer rivayetlere göre İmam Mâlik ile İbnü’l-Kāsım bu hususta hükmün devlet başkanına ait olduğunu belirtmektedirler. İbn Kayyim el-Cevziyye’nin de içinde bulunduğu bazı Hanbelîler’e göre bu suç, gerektiği takdirde ölüm de dahil olmak üzere ta’zîrle cezalandırılır. Ahmed b. Hanbel, İbn Akīl ve İbn Teymiyye, düşmana bilgi sızdıran müslüman casusun ta’zîren öldürüleceği görüşünü benimserken Ebü’l-Mehâsin İbnü’l-Cevzî, ancak tekrar casusluk yapacağından korkulması halinde bu cezanın verilebileceğini belirtmiştir. Bazı Mâlikîler’le Hanefîler, Şâfiîler, Zeydîler’e ve Evzâî’ye göre düşman hesabına casusluk yapan müslüman öldürülmez. Bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel ile Ebû Ya’lâ el-Ferrâ da bu görüştedirler. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf gibi bazı Hanefîler ise bir daha işlememek üzere tövbe edinceye kadar fizikî baskı (Ar. vec’: dayak vb.) ve uzun süreli hapsi ihtiva eden bir ta’zîr cezasının uygulanmasından yanadırlar. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, suçunu bizzat ikrar etmesi veya suçluluğunun sübut bulması halinde devlet başkanı tarafından fizikî cezaya çarptırılması gerektiğini söylemektedir. Bazı Mâlikîler de suçluluğunun sabit olması durumunda fiziki baskı, hapis ve sürgünü ihtiva eden bir ta’zîr cezası uygulanması görüşündedirler. İmam Şâfiî ise daha çok suçlunun kimliği üzerinde durmaktadır. Ona göre müslümanların ileri gelenlerinden güvenilir bir kişi fiilin hükmünü bilmeden bu suçu işlemişse cezalandırılmaz, bu vasıfları taşımayan biri ise ta’zîren cezalandırılır. Sonuç olarak, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine mensup bazı âlimler, bu suça uygulanacak ta’zîr cezasının sınırını geniş tutup suçlunun ölümle cezalandırılacağını söylerken başta Hanefî ve Şâfiîler olmak üzere İslâm hukukçularının çoğunluğu fiziki baskı, hapis, sürgün gibi bir cezanın verilebileceği görüşünü benimsemişlerdir. Devlet başkanının, ta’zîr grubuna giren cezaların takdiri konusundaki geniş yetkisi de göz önüne alınırsa cezanın uygulanması sırasında duruma göre farklı hükümler uygulama imkânının her zaman mevcut olduğu anlaşılır.

2. Zimmî Casus. İslâm devletinin gayri müslim vatandaşı olan zimmî, casusluk yapması halinde, İmam Mâlik ve talebeleri, Ahmed b. Hanbel ve Evzâî’ye, ayrıca İmâmiyye ile Zeydiyye mezheplerine göre zimmet akdini bozduğundan devlet başkanı tarafından ölümle, asılarak teşhir edilmek veya köle statüsüne geçirilmek suretiyle cezalandırılır. Ebû Yûsuf ise sadece ölüm cezasını gerekli görmektedir. Şâfiîler’in çoğunluğuna göre, eğer zimmet akdinde İslâm devletiyle ilgili sırların düşmana aktarılmasını yasaklayan bir madde bulunmuyorsa, bu suçun işlenmesi halinde akid bozulmayacağından suçlu öldürülmez. Hanbelîler de bu görüşü tercih etmişlerdir. Ebû Yûsuf dışındaki Hanefîler’le bazı Şâfiîler’e göre, zimmet akdinde böyle bir madde bulunsun veya bulunmasın, casusluk suçu akdi bozmadığı gibi suçlu da öldürülmez, ancak her iki halde de fizikî ceza uygulanır.

3. Harbî-Kâfir Casus. Gayri müslim bir devletin vatandaşı olup müste’men statüsünde bulunmayan casusların öldürülmesi hususunda ittifak vardır. Şeybânî’ye göre bulûğa ermemiş casuslar katledilmeyip fey* hükmü uygulanır.

4. Müste’men Casus. İslâm ülkesine eman*la girmek isteyen gayri müslim bir kişide ilke olarak casusluk, sabotaj, kışkırtıcılık gibi İslâm devletine zarar vermeye yönelik bir kastın bulunmaması şartı aranır. Eman akdinde, İslâm devletiyle ilgili sırları düşmana aktarmasını ya da düşman casuslarına yardım ve yataklık etmesini yasaklayan bir madde bulunmasına rağmen casusluk suçunu işlerse öldürüleceği konusunda görüş birliği mevcuttur. Böyle bir maddenin mevcut olmaması halinde Hanbelîler, Mâlikîler ve Ebû Yûsuf, bu suçla süreli bir eman akdinin bozulacağını ileri sürerek yine ölüm cezasına hükmetmekte, ancak devlet başkanının müste’men casusu köle statüsüne geçirmeyi tercih edebileceğini de söylemektedirler. Evzâî, emanın kaldırılıp casusun sınır dışı edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ayrıca Şeybânî suçluluğu kesinlik kazanmamış casus zanlısının sınır dışı edileceğini belirtir. Ebû Yûsuf dışındaki Hanefîler ile Şâfiîler ise eman akdinin böyle bir suçla bozulmayacağı, dolayısıyla suçlunun öldürülemeyeceği, ancak fizikî ceza uygulanıp hapsedileceği görüşündedirler. Sonuç olarak casusluk suçunun ta’zîr grubuna girdiği ve devlet başkanının bu konuda geniş takdir yetkisinin bulunduğu göz önüne alınırsa casusa verilecek cezanın günün şartlarına göre belirlenme imkânının her zaman mevcut olduğu söylenebilir.

İslâm kaynaklarında, kendi devleti lehine casusluk yapan bir müslümanın dinî görevlerini yerine getirirken karşılaştığı zorluklar sırasında faydalanabileceği ruhsat*lara dair bilgiye rastlanmamaktadır. Bununla ilgili literatürde tesbit edilebilen tek örnek, Medine’ye saldırmak üzere Urene’de taraftar toplamaya başlayan Hâlid b. Süfyân b. Nübeyh el-Hüzelî’yi öldürmekle görevlendirilen Abdullah b. Üneys el-Cühenî’nin ictihadıdır. İslâm hukukçuları esas itibariyle, erkânına riayet imkânı bırakmayan hastalık veya şiddetli savaş hali dışında farz namazların yürürken, kıbleden başka bir tarafa yönelerek veya ima ile edasına ruhsat vermemişlerdir. Ancak düşmanını kaçırmamak için ardından takip eden Abdullah b. Üneys’in bu sırada ima ile namazını da kıldığı, Hz. Peygamber’in ise onun bu ictihadını onayladığı rivayet edilmektedir. Bu hususta hüküm verirken maslahat* ve zaruret*le ilgili genel kurallara başvurmanın zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.

Uhud Gazvesi’nden hemen önce Hz. Peygamber tarafından gönderilen Ali b. Ebû Tâlib kumandasındaki keşif kolunun, ele geçirdiği iki düşman gözcüsünü bilgi vermekten kaçınmaları üzerine dövmeleri, gerektiği takdirde düşman casuslarına konuşmaya zorlamak için fizikî baskı uygulanabileceğini göstermektedir. Ancak Şeybânî’ye göre fizikî baskının suçun ispatı için uygulanması halinde meydana gelecek bir ikrar, ikrah altında gerçekleştiğinden geçerli değildir.

C) Türk Devletlerinde Casusluk. Tarih boyunca çok sayıda devlet kuran ve pek çok devletle siyasî münasebetlerde bulunan Türkler istihbarat işine büyük önem vermişlerdir. Orta Asya Türk devletlerinde casuslara çaşut, ihbara ise çaşutlama denirdi.

Eski siyaset bilimcileri, ülkenin ve halkın menfaati için casus kullanmanın gereği üzerinde durmuşlardır. Nizâmülmülk, dünyanın her yerine tüccar, seyyah, sûfî, eczacı kılığında casuslar gönderilmesini ve bunlardan ülkelerin durumları hakkında haberler alınmasını, taşradaki idarecilerin padişaha muhalefetlerine ve muhtemel isyanlarına karşı ülke içinde de casus kullanılmasını, ancak casuslara karşı da uyanık bulunulmasını tavsiye etmiştir (Siyâsetnâme, s. 110 vd.). Aynı şekilde XI-XIII. yüzyıllar arasında yazılan idarî teşkilâtla ilgili eserlerde sûfî müellifler bile ülkenin selâmeti bakımından istihbarat işinin önemini belirtmişlerdir.

Müslüman Türk devletlerinden Gazneliler’de berîd* teşkilâtı ve istihbarat işlerinin büyük önem kazandığı bilinmektedir (Beyhakī, I, 27, 386). Gazneliler’de casusluk özellikle Sultan Mahmud zamanında çok gelişmiştir. Onun casusluk faaliyetlerini yoğunlaştırdığı ülke ise Karahanlı Devleti’ydi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk yıllarında casusluk işlerine önem verilmemiş, Dîvân-ı Berîd de kaldırılmıştır. Nizâmî-i Arûzî Selçuklu idarecilerini, saltanata mahsus âdet ve kuruluşların çoğunu, bu arada haberleşme teşkilâtını kaldırmakla itham etmektedir (Çehâr Makale, GMS, XI, 24). Gerçekten kaynaklarda belirtildiği gibi casusluktan ve casuslardan hoşlanmayan Alparslan bu teşkilâtı kaldırmıştır (Bündârî, s. 67). Nizâmülmülk, İsmâilîler’in uzun süre gizli faaliyetlerde bulunduktan sonra iyice güçlenip birdenbire ortaya çıkmalarını haber alma teşkilâtının bulunmayışına bağlamaktadır. Daha sonra Selçuklular’da Nizâmülmülk’ün gayretleriyle haberleşme sistemi kurulmuş, Sultan Melikşah’la veziri özel casuslar kullanmışlardır. Sultan Sencer’in Edîb Sâbir adlı şairi casusluk göreviyle Hârizm’e gönderdiği ve onun yolladığı bir resim sayesinde kendisine karşı düzenlenen bir suikasttan kurtulduğu bilinmektedir (Devletşah, I, 136-137).

Büyük Selçuklu Devleti’nin uzantıları sayılan diğer Türk devletlerinde de istihbarat işine önem verilmiştir. Kirman Selçukluları hükümdarlarından Muhammed b. Arslanşah yalnız ülkesinde değil İsfahan, Horasan vb. yerlerde "sâhib-i haber" denilen casuslar bulundurmuştur. Hârizmşahlar’da casusluk teşkilâtına önem verilmiş, Haçlılar’la sürekli mücadele halinde bulunan Zengîler ve Eyyûbîler zamanında da teşkilâtın gelişmesi için büyük gayretler sarfedilmiştir. Casusluğun, hükümdarların bu işe önem verip vermeyişine göre gelişip zayıfladığı anlaşılmaktadır.

Anadolu Selçukluları’nda berîd teşkilâtı mevcut olmamakla birlikte istihbarat işlerinin artarak önem kazandığı bilinmektedir. Esasen daha Büyük Selçuklular’dan itibaren Arapça berîdin yerine Türkçe ulak kelimesinin kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Selçuklular, önceleri Bizans İmparatorluğu’nun casusları ve İran’daki Bâtınî zümrelerin gizli fedaileriyle (bk. DÂÎ) uğraşırken XI. yüzyıldan itibaren bunlara Moğol casusları da katılmıştır. Anadolu Selçukluları özellikle Moğol casuslarına karşı Bizans’a yaklaşma ve bu devletle siyasî münasebet kurma yollarını aramışlardır. XII ve XIII. yüzyıllarda Anadolu Selçukluları’nın Bizans İmparatorluğu ile kurduğu ilişkiler, görünüşte resmî elçi, gerçekte ise casus olan görevlilerle olmuştur. Selçuklular’ın gelişmesini ve Batı’ya yayılmasını istemeyen Moğol hükümdarları daha ziyade Bâtınî casuslar kullanmışlardır. II. Gıyâseddin Keyhusrev zamanında Anadolu’da Baba İshak-ı Horasânî adlı Türkmen şeyhinin başlattığı Babaîler ayaklanmasının amacı sadece dinî değildi; Moğollar’ın Anadolu’yu ele geçirmelerine yönelik önceden tasarlanmış planlı bir hareketti. Babaî müridleri arasına giren Moğol casusları Selçuklu ordusunun başarı kazanmasını güçleştiriyordu. Nitekim o yıllarda Moğol ordusu Kösedağ’da Selçuklular’ı yenmiş ve bu devlete son vermiştir (1243).

İlhanlılar zamanında, Hasan Sabbâh’ın yolundan giderek casusluğu Bâtınîliği yayma faaliyeti için kullanan dervişlerin çalışmaları önlenmiştir. Hülâgû Han’ın kumandası altındaki Moğol ordusu, Haşhaşî casuslarının yuvalandığı Alamut Kalesi’ni almış ve gizli faaliyetlerde bulunan Bâtınîler’i ortadan kaldırmıştır.

Moğollar daha sonra Anadolu birliğini kuran, Trakya’yı alarak Balkanlar’a yayılan Osmanlılar zamanında da faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. XIV. yüzyıl sonlarında Anadolu’da yine Bâtınî düşünceleri benimseyen gizli bir akım yayılmaya başladı. Horasan taraflarından gelen ve kendilerine derviş süsü veren Bâtınîler Cengiz Han’ın haleflerince himaye edilmiş, Osmanlı, Altın Orda, Türkistan ve İran ülkelerine gönderilmiştir.

Timur devrinde, komşu ülkelerde ve halk arasında dolaşarak haber toplayan derviş, tüccar, müneccim, asker, sanatkâr, pehlivan kılığında casuslar kullanıldığı bilinmektedir. Bizzat Timur tarafından görevlendirilen bu kişiler genellikle iki koldan faaliyet gösteriyorlardı. Bunlardan biri, Osmanlı idaresindeki Anadolu beyliklerini Osmanlılar’a karşı ayaklandırmak, diğeri ise Moğol hâkimiyeti altında bulunan yerlerde yaşayan Bâtınîler’i Sünnîler arasına sokarak inanç karışıklığı çıkarmak, özellikle Alevîler’i Anadolu’nun doğusundan başlayarak Güneydoğu’ya ve Orta Anadolu’ya doğru ilerletmekti. Timur kısa sürede muvaffak olmuş, Yıldırım Bayezid zamanında hemen hemen siyasî birliği kurulmuş olan Anadolu’yu Ankara Savaşı’ndan sonra parçalamayı başarmıştır. Timur’un Ankara Savaşı’nı kazanmasında casusların büyük rolü olmuştur.

Osmanlılar zamanında, çoğu Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sinin etkisinde kalınarak yazılmış nasihatnâme ve siyâsetnâme türündeki eserlerde casus kullanmanın önemi ısrarla vurgulanmıştır. Bu eserlerde ülke içinde olduğu gibi dış düşmanlara karşı da casus kullanılması öğütlenmiş, düşmanın durumunu bilmenin önemi ve ülkenin ancak bu sayede ayakta kalabileceği belirtilmiştir. Gerçekten Osmanlı Devleti’nin gerilemesinde, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren istihbarata gereken önemin verilmeyişinin büyük rolü olduğu bilinmektedir. Nitekim dönemin siyaset bilimcileri de bu hususa dikkat çekmişlerdir (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Nesâyihü’l-vüzerâ, s. 79).

Osmanlılar’da muhbirlik ve "nakl-i kelâm" pek hoş karşılanmamakla birlikte istihbarat, daha kuruluş yıllarından itibaren üzerinde önemle durulan bir konu olmuştur. Timur darbesinden sonra XV. yüzyılın ilk çeyreğinde tekrar toparlanan Osmanlılar dışarıda ve içeride casusluk faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Dışarıdaki faaliyetler genellikle, başta Bizans İmparatorluğu olmak üzere Macaristan Krallığı’na, Venedik Cumhuriyeti’ne ve papalığa karşı olmuştur. Osmanlılar Anadolu birliğini sağlamak için beyliklere ve özellikle Karamanoğulları’na karşı da casus kullanmışlardır. Hıristiyan dünyasıyla ilgili olarak daha ziyade yahudilerden ve özel olarak yetiştirilmiş hıristiyan casuslardan faydalanılmıştır. Genellikle İtalya’da ve Avusturya’da faaliyet gösteren bu casuslara martolos* denirdi. Bir rivayete göre martoloslar daha Osman Gazi ve Orhan Gazi zamanlarında casus ve haberci olarak kullanılmıştır (Neşrî, I, 25, 51, 174). İtalya’da görevli martolosların sadece yahudilerden olmasına özen gösterilir, böylece yahudilerin Hıristiyanlığa karşı Mûsevîlik gayretlerinden de istifade edilirdi. Özel eğitimden geçirilen hıristiyan martoloslar ise genellikle Macaristan ve Avusturya’da faaliyet gösterirlerdi. II. Murad, II. Kosova Savaşı öncesinde Doğan adlı bir martolostan düşmanın durumu hakkında bilgi edinmiştir (Âşıkpaşazâde, s. 134). Fâtih devrinde Macaristan’a yapılan akınlar sırasında görünüşte hıristiyan, gerçekte ise müslüman olan kırk martolosun kullanıldığı bilinmektedir (Anhegger, TD, sy. 1, s. 156). XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren martoloslar Anadolu’da özellikle Uzun Hasan’a karşı gerçekleştirilen seferlerde de faaliyet göstermişlerdir (Anhegger, a.g.e., s. 285 vd.). Martoloslar dikkat çekmemek için bulundukları ülkenin geleneklerine uygun olarak yaşarlar ve mutlaka bir işle meşgul olurlardı. Osmanlılar voynuk*ları da muhbir olarak kullanmışlardır (Ercan, s. 75, 96).

Askerî amaçlı istihbaratta Osmanlılar, daha önceki Türk devletlerinde olduğu gibi dil denilen düşman esirlerinden de istifade etmişlerdir. Savaşlarda diri olarak elde edilen ve kendilerinden orduları ve ülkeleri hakkında bilgi edinilen diller (Selânikî, I, 32; II, 645), genellikle düşman topraklarına giren akıncılar ve bunlarla birlikte akına çıkan martoloslar, bazan da timarlı sipahiler tarafından yakalanırdı (Koçi Bey, s. 25). Akıncılara bu diller kılavuzluk yaparlardı. Ancak dillerin bazan ülkeleri lehine çalıştıkları, sefer güzergâhını saptırarak Türkler’i tuzağa düşürdükleri de olmuştur. Büyük seferler için mutlaka casusların vereceği bilgilere ihtiyaç duyulurdu. Nitekim Kanûnî Sultan Süleyman’ın Sigetvar seferinde (1566) Osmanlı ordusuna, Macar kalelerinde uzun süre hizmette bulunmuş Mezorich Mortan adlı bir Boşnak kılavuzluk etmiştir.

Yükseliş döneminde Osmanlılar kendi ülkelerine kırgın bazı Batılılar’dan da casus olarak faydalanmışlardır. Fâtih Sultan Mehmed’in, sarayına getirttiği İtalyan sanatçılardan ülkeleri hakkında bilgi edindiği bilinmektedir (Babinger, s. 609-612). Buna karşılık yine Fâtih zamanında çeşitli yerlerden bilgin, sanatkâr, hekim kisvesinde gelen casusların ülkeleri lehine faaliyet gösterdiği de kaydedilmektedir. Gerçekten hemen tamamı yabancı olan saray hekimleri, Batılılar için her zaman kullanılan ideal muhbirler olmuşlardır. Fâtih’in şüpheli ölümüne adı karışan Yâkub Paşa’dan, Lord Byron’ın hekimi olup daha sonra Osmanlı sarayına yerleşen İngiliz Millingen’e ve casuslara dair bir kitap yazan Mavroyani Paşa’ya kadar saray hekimleri genellikle Osmanlılar aleyhine casusluk yapmışlardır (Cevdet, V, 63-64). Elçilikler de yine Batılılar’ın kullandığı âdeta resmî birer casusluk teşkilâtıydı (Koçi Bey, s. 66). Erken devirlerden itibaren bundan en çok Venedikliler faydalanmışlardır. Daha XV. yüzyılda bu devletin İstanbul’da balyos* adı altında dâimî elçi bulundurduğu bilinmektedir.

İstanbul’un fethinden sonra Osmanlılar’ın Anadolu’da ve Avrupa’da güçlenip yayılmaları, Batı’da biri papalık, diğeri krallarca yürütülen iki büyük casusluk teşkilâtının gelişmesine yol açmıştır. Katolik hıristiyan dünyasının temsilcisi olan papa, Türkler’e karşı bütün Avrupalılar’ı birliğe çağırırken kullandığı casuslar aracılığı ile bütün kiliseleri ve kralları Osmanlı Türkleri aleyhine karşı kışkırtmıştır. Merkezi İstanbul’da bulunan Ortodoks Patrikliği de papanın münasebet kurduğu bir müesseseydi. Hıristiyan dünyasını bölmek için Fâtih tarafından ihya edilip himaye gören Ortodoks kilisesi daha sonraki dönemlerde Türkler aleyhine Vatikan’la iş birliği yapmıştır.

XV. yüzyılda casusluk faaliyetlerinin en büyüklerinden birine, önce Rodos şövalyelerine sığınan, daha sonra İtalya’ya geçen ve papanın eline düşen Cem Sultan sebep olmuştur. Bu olay yıllarca Roma-Venedik ve İstanbul arasında gizli casusluk ve çıkar oyunlarına yol açmıştır.

Doğuda bir devlet teşkilâtı olarak casusluk, XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde Safevî Devleti zamanında İran’da yeniden ortaya çıkmıştır. Bu teşkilâtın amacı Sünnî Osmanlı Devleti’ni yıkmak, Şiîliği İslâm dünyasına hâkim kılmak ve bütün İslâm ülkelerini ele geçirmekti. Osmanlı kaynaklarında Râfizî, kızılbaş veya Alevî adlarıyla anılan Şiî Safevîler, Şah İsmâil’in başa geçmesiyle İran’da idareyi ele aldıktan sonra özellikle Doğu Anadolu’da faaliyet göstermişlerdir. Şah İsmâil kısa sürede burada mânevî bir nüfuz kazanmayı başarmıştır. Bunda kullandığı propagandistlerin etkin rolü olduğu kesindir. Aslında birer casus olan Şiî dâîler yalnız tekkelerde ve halk arasında değil kendilerini Bektaşîliğe nisbet eden yeniçeriler arasında da faaliyet göstermişlerdir. Dede, baba, halife, sultan, şeyh, pîr gibi sıfatlarla anılan Şiî propagandacısı casuslar, II. Bayezid zamanında sarayda bile saygı görmüş ve taraftar bulmuşlardır. "Hatâî" mahlasıyla Türkçe şiirler yazan Şah İsmâil bu sayede kısa sürede Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü sarsacak bir güce ulaşmıştır. Bu hükümdar daha da ileri giderek casusları vasıtasıyla Doğu seferi sırasında Yavuz Sultan Selim’i öldürtmek istemiş, ancak başarılı olamamıştır (Lutfî Paşa, s. 249).

Osmanlı padişahları içinde gerek ülke dahilinde gerekse ülke dışında casusluktan en çok faydalanan hükümdarlardan biri Yavuz Sultan Selim’dir. Daha şehzadeliği zamanında İstanbul’da olup bitenlerden, bu arada babası II. Bayezid’in büyük oğlu Şehzade Ahmed’i veliaht yapma niyetinden haberdar olan Yavuz Selim, Şah İsmâil’in Anadolu’daki bölücü faaliyetlerinin ne dereceye ulaştığını da biliyordu. Padişah olduktan sonra Şah İsmâil’i Çaldıran’da yenerek Anadolu’daki gizli kızılbaş faaliyetlerine geçici de olsa son vermiştir.

Kanûnî Sultan Süleyman zamanında özellikle Batı’daki casusluk faaliyetlerine önem verilmiştir. Bu hükümdar sefere çıkmadan önce martoloslardan bilgi alır, Avrupa devletlerinin durumlarını, askerî güçlerini, savaş teknik ve kabiliyetlerini öğrenir, kendi ordularını da ona göre teçhiz ederdi. Kanûnî martolosları barış zamanlarında da sürekli muhbirlik işlerinde kullanmış, böylece martolos teşkilâtına ayrı bir nitelik kazandırmıştır. Bu dönemde martolosların bir görevi de düşman devletlerin halkı arasına karışarak Türkler’in gücünü, askerî üstünlüğünü anlatmak suretiyle morallerini bozmak ve devletlerine olan güvenlerini sarsmaktı. XVI. yüzyılda Osmanlılar Batı’da kral saraylarında özellikle Slav ve Hırvat sınırlarında papazları ve asilzadeleri de casus olarak kullanmışlardır. Kaptanıderyâ Küçük Ali Paşa’nın kardeşliği Sicilyalı Mehmed Ağa, Titus Moldariensis Clericus adıyla kırk yıla yakın Osmanlı himayesindeki Fransa kralının sarayında Osmanlı casusu olarak görev yapmıştır. Mehmed Ağa Avrupa devletleri ve özellikle Osmanlı Devleti’nin Batı’daki en büyük rakibi olan Avusturya hakkında da İstanbul’a muntazaman bilgiler göndermiştir. Öte yandan Türkler’in fethettikleri yerler halkına hoşgörülü davranmaları, yüzyıllarca oralarda tutunabilmelerinin en büyük sebebi olmuş, hatta bu yerler halkı çok defa Türkler lehine muhbirlik bile yapmışlardır. Kanûnî zamanında batıda Boğdan, Mohaç, Bosna, doğuda Erzurum, Van, Lahsâ bey ve beylerbeyilerine gönderilen fermanlarda düşmanı gözetlemeleri istenirken (BA, MD, nr. 3, tür.yer.) ülke içindeki haber alma teşkilâtı da geliştirilmiştir.

XVII. yüzyıl başlarından itibaren gittikçe güçlenen ve Osmanlı tebaası Ortodokslar’ın koruyuculuğunu üstlenerek gayri müslimleri Osmanlı Devleti aleyhine karşı sürekli kışkırtan Rus Çarlığı’na karşı da bir casusluk teşkilâtı kurulmuştur. Bu teşkilâta özellikle Tatarlar alınmıştır. Ulak adıyla anılan bu haberciler karavul denilen menzillerde gözcülük yaparlar ve aldıkları bilgileri süratle merkeze ulaştırırlardı. Casus ulaklar özellikle Balkanlar’da, Rus ve İran sınırlarında kullanılmıştır. IV. Murad zamanı, Osmanlı tarihinde casusluk faaliyetlerinin yoğun olduğu dönemlerdendir. Bu hükümdarın çocuk yaşta tahta çıkması sebebiyle devlet idaresi Kösem Sultan’ın eline geçmiş, gevşek idare yüzünden Safevî Devleti doğuda casusluk faaliyetlerini arttırmış ve Anadolu Alevîleri’ni merkezî hükümete karşı isyana teşvik etmiştir. Sultan Murad 1632’de idareyi eline aldıktan sonra merkezde ve taşrada durumu düzeltmeye çalışmış, İran şahının propagandacı olan casusların birçoğunu öldürtmüş, bu arada Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi’nin devlet aleyhine faaliyetlerini arttırması üzerine patriği astırmıştır. XVII. yüzyılda Köprülü ailesinden ıslahatçı vezirler de içeride ve dışarıda çok sayıda casus kullanmışlardır.

XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne tercüman, hekim, elçi olarak gelen, saraya giren ve padişahla yakın ilişki kuran Ermeni, yahudi, Rum gibi gayri müslimlerden başka Arap, Gürcü, Tatar, Arnavut ve Boşnak gibi müslüman unsurların içinden de casus çıktığı, hatta bunların II. Viyana Kuşatması’nda devlete karşı yıkıcı faaliyetlerde bulundukları bilinmektedir. Bunların en önemlisi, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile Tatarlar arasında cereyan eden olaydır. Kırım Tatarları arasına karışan düşman casusları, Mustafa Paşa’nın zaferden sonra yağmaya izin vermeyeceği şâyiasını yayarak onların savaşma şevklerini kırmışlardı.

XVIII. yüzyılda Osmanlılar düşmanları hakkında daha ziyade gemi reislerinden bilgi edinmişler ve Batılı devletler nezdinde dâimî elçi bulundurmamanın cezasını çok ağır ödemişlerdir. Halbuki İstanbul yüzyıllardan beri çeşitli sefirlerin ticarî ve askerî uzmanlarının âdeta bir mücadele alanı olmuştu. Bu mücadeleler bir süre sonra Şark meselesini doğurmuştur. XVIII. yüzyılda Fransa’dan getirtilen Baron de Tott ile XIX. yüzyılda Almanya’dan çağırılan Helmuth von Moltke, hem askerî uzman hem de siyasî diplomat olarak faaliyet göstermişlerdir. Bunlar bir yandan Osmanlı ordusunun ıslahı için gayret gösterirken bir yandan da bu hizmetlerini kendi ülkelerinin çıkarları için kullanmışlardır. Baron de Tott Türkler’e karşı tutumunu hâtıralarında açıkça ifade etmiştir. I. Mahmud zamanında Avusturya’dan kaçarak Osmanlı Devleti’ne sığınan Fransız asıllı Comte de Bonneval’in (Humbaracı Ahmed Paşa) durumu da şüphelidir. Osmanlılar’ı sürekli olarak Avusturya’ya karşı savaşa kışkırtan Comte de Bonneval’in hükümete sunduğu her raporun bir nüshasının Fransa’ya gönderilmesi, hayatının sonlarına doğru kendisinin de ülkesine dönmenin yollarını araması, hakkındaki casusluk şüphelerini kuvvetlendirmektedir.

I. Abdülhamid ve III. Selim dönemlerinde casusluk ve karşı casusluk faaliyetleri artmış, muhbirlik bir devlet kuruluşu haline getirilmiş, doğrudan devletten maaş alan casuslar kullanılmıştır. Casusluk önceleri hemen sadece Rum ve Ermeni gibi gayri müslimlere münhasırken bu dönemde Türkler’den de casus yetiştirilmiştir. Hâlet Efendi’nin ısrarıyla tercüman olan Kostaki’nin casusluğu ortaya çıkınca idam edilmiştir. Onun yerine Dîvân-ı Hümâyun tercümanlığına Fenerli Rum ailesinden İstavraki Efendi getirilmişse de gizli belgeler buna değil Rum asıllı müslüman Yahyâ Efendi’ye tercüme ettirilmiş, Yahyâ Efendi Bâbıâli’deki Tercüme Odası’nda yabancı dil öğrenmek isteyen gençlere Fransızca öğretmekle de görevlendirilmiştir (Şânîzâde, IV, 33). Daha sonra ise divan tercümanlıklarına müslümanlar getirilmiştir (Orhonlu, Atatürk Konferansları, V, 17).

III. Selim zamanında Avrupa’nın önemli merkezlerinde dâimî ikamet elçiliklerinin kurulmasıyla Osmanlı istihbaratında büyük bir adım atılmıştır. Zira elçilerin gizli görevi, bulundukları ülke hakkında hükümete raporlar sunmaktı. Ancak bu elçilerin yabancı dil bilmemeleri, onları çoğu casus olan Rum tercümanların yardımına muhtaç bırakmıştır (Kuran, s. 64). XIX. yüzyılda casusluk faaliyetleri öyle artmıştır ki Kabakçı Mustafa önderliğindeki isyanda âsiler bile öldürecekleri devlet ricâlini ele geçirmek için casus kullanmışlardır (III. Selim’in Hal’ine Dair Risâle, vr. 9a-b). II. Mahmud zamanında Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa da Osmanlılar’a karşı casusluk faaliyetlerinde bulunmuştur (Atâ Bey, III, 132-134).

Osmanlı gizli polis teşkilâtı, yabancı ajanların faaliyetlerinin yoğunlaştığı XIX. yüzyıl ortalarında, İngiliz elçisi Statford Canning’in Mustafa Reşid Paşa’ya telkiniyle kurulmuş ve teşkilâtın başına Civinis Efendi getirilmiştir. Sultan Abdülmecid zamanında kurulan bu ilk polis teşkilâtı yine bu padişah zamanında kapatılmış, fakat 1863’te yeniden açılmıştır. Bu defa başına Ermeni asıllı biri getirilmiş ve o da zararlı faaliyetlerde bulunmuştur.

II. Abdülhamid devrinde Osmanlı istihbarat teşkilâtı geliştirilmiş ve modernleştirilmiştir. Yine bu dönemde Midhat Paşa Tuna valiliği sırasında burada özellikle Bulgarlar’a karşı örnek bir gizli polis teşkilâtı kurmuştur. Makedonya’daki ayaklanmalar ve gizli teşkilât için Aynaroz’a Boşnak Hasib adlı bir ajan yerleştirilmiş, bundan çeşitli ihbarlar alınmıştır. II. Abdülhamid’in özel casusları hafiye*lerdi. Bu hükümdar zamanında karşı faaliyette bulunan çoğu gayri müslim casuslar da vardı. Bunlardan yahudi asıllı Emanuel Karasu, II. Abdülhamid’e karşı kurulan casusluk teşkilâtının başına getirilmiş, padişahın tahttan indirilmesi için çalışmış ve sonunda bunu başarmıştır. II. Abdülhamid’i tahttan indiren İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin iktidarı zamanında kurulan Teşkîlât-ı Mahsûsa ise gerçek mânada çağdaş bir casusluk teşkilâtıydı.

Devlet aleyhine faaliyet gösterenlerin cezası her devirde ağır olmuştur. Nitekim İstanbul’un fethi sırasında Bizans lehine casusluk yapmakla itham edilen Vezîriâzam Çandarlı Halil Paşa XV. yüzyıl ortalarında, yine casuslukla itham edilen Yorgaki adlı zimmî ise XVII. yüzyıl sonlarında ölümle cezalandırılmıştır (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekāyiât, s. 430).