DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU DOSYASI : Çin’in “Uygur Türklerini casus yazılımlarla izlediği” iddia edildi


Çin’in "Uygur Türklerini casus yazılımlarla izlediği" iddia edildi

Siber güvenlik firması Lookout, Çin destekli bilgisayar korsanlarının 2013’ten beri Uygur Türklerini takip ettiğini iddia etti. Siber Tehdit İstihbarat Mühendisi Apurva Kumar, Çin’in bu yazılımlar aracılığıyla bir avcının avını takip etmesi gibi nereye, hangi ülkeye giderlerse gitsinler Uygurları izlediğini belirtti

Lookout’un raporuna göre, firmanın istihbarat ekibi, Çin destekli bilgisayar korsanları tarafından oluşturularak Uygurları hedef alan "SilkBean", "DoubleAgent", "CarbonSteal" ve "GoldenEagle" adında 4 casus yazılım keşfetti.

Raporda, Çin destekli bilgisayar korsanlarının 2013’ten beri Uygur Türklerini takip ettiği öne sürülerek, bu durumdan Türkiye ve Kazakistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülkedeki Uygur toplumunun etkilenebileceği belirtildi.

Söz konusu kötü amaçlı yazılımların çoğunlukla Uygur Türklerini hedef aldığı ama diğer Müslüman azınlık grupları ve Tibetlileri de hedefine alabildiğine dikkat çekilen raporda, "Bu gözetim aracı casus yazılımlarının birincil amacı, kişisel kullanıcı verilerini bir komut ve kontrol sunucusuna toplamaktır." ifadesine yer verildi.

– Sahte uygulama mağazaları yoluyla yüklendiği uyarısı

Lookout’ta Siber Tehdit İstihbarat Mühendisi olarak çalışan Apurva Kumar, New York Times’a verdiği demeçte, Çin’in bu yazılımlar aracılığıyla bir avcının avını takip etmesi gibi Uygurlar nereye, hangi ülkeye giderlerse gitsinler onları izlediğini kaydetti.

Yetkililer, casus yazılımların, sahte uygulama mağazaları ya da "kimlik avı e-postaları" yoluyla yüklendiği uyarısında bulundu.

– Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tartışmalı kamplar

Çin’de son yıllardaki Uygur Türklerinin kimlik ve kültürlerine yönelik ihlaller uluslararası kamuoyu tarafından eleştiriliyor.

Pekin’in "mesleki eğitim merkezleri" olarak adlandırdığı ancak uluslararası kamuoyunun "yeniden eğitim kampları" şeklinde tanımladığı yerlerde, Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre en az 1 milyon Uygur Türkü kendi rızası dışında tutuluyor.

Pekin yönetimi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde kaç kamp bulunduğuna, buralarda kaç kişinin olduğuna ve söz konusu kişilerden ne kadarının sosyal hayata döndüğüne ilişkin bilgi vermiyor.

Çin’in, bölgede yaşayan Müslüman Uygurlara, Çince dil eğitimi ile mesleki ve kültürel kurslar verdiğini öne sürdüğü kampların durumu hakkında net verileri paylaşmaması, uluslararası kamuoyunda derin kaygılara yol açıyor.

BM İnsan Hakları Konseyine üye 22 ülke, Temmuz 2019’da, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türkleri ve diğer azınlıklara yönelik muamelesini eleştiren ve kitlesel gözaltıların durdurulması çağrısında bulunan mektubu imzalamıştı.

BM ve diğer uluslararası örgütler, kampların incelemeye açılması çağrılarını yinelerken, Çin şimdiye kadar kendi belirlediği birkaç kampın az sayıda yabancı diplomat ve basın mensubu tarafından kısmen görülmesine izin verdi.

Çin makamları, BM yetkililerinin doğrudan bilgi almak amacıyla bölgede serbestçe inceleme yapma talebini ise geri çeviriyor.

Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, Telif Hakları Genel Müdürlüğünün bandrol ve kayıt-tescil istatistiklerine göre süreli olmayan yayın bandrolü satışı, bu yılın ilk 6 ayında, bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 22 arttı ve 194 milyon 510 bin 256 olarak gerçekleşti.

Bu yılın ilk yarısında, süreli olmayan yayınlar kapsamında, eser türlerine göre en fazla bandrol satışı, geçen yıl olduğu gibi yine eğitim kategorisindeki yayınlarda gerçekleşti. Eğitim alanında 90 milyon 551 bin 693 bandrol satıldı.

Ayrıca yetişkin kategorisinde 45 milyon 232 bin 610, inanç kategorisinde 16 milyon 648 bin 219, çocuk-gençlik kategorisinde 22 milyon 507 bin 352, yetişkin kurgu kategorisinde 16 milyon 400 bin 964, ithal yayın kategorisinde 1 milyon 252 bin 623 ve akademik alanda 1 milyon 916 bin 795 bandrol satışı gerçekleştirildi.

Öte yandan, Emniyet Genel Müdürlüğü Güvenlik Dairesi Başkanlığından alınan verilere göre, korsanlıkla mücadele kapsamında 81 ilde faaliyet gösteren "İl Denetim Komisyonları" bu yılın ilk 6 ayında 183 denetim faaliyeti gerçekleştirdi. Bu faaliyetler kapsamında 183 bin 615 materyal ele geçirildi.

– Sinema ve müzik sektörü

Sinema alanında 158 sinema filmi tescil edilerek 54 bin 463 bandrol satıldı. Müzik alanında 714 müzik yapımı tescil edildi ve 900 bin 49 bandrol satışı gerçekleştirildi. Dijital oyunlarda ise 32 tescil işlemiyle birlikte 114 bin 572 bandrol satışı yapıldı.

Telif Hakları Genel Müdürlüğünce 2020 yılının ilk yarısında, 155 sinema, 136 müzik olmak üzere toplamda 291 yapımcı belgesi düzenlendi.

– Telif haklarını koruma duyarlılığı devam ediyor

Hak sahiplerinin talebi doğrultusunda gerçekleştirilen isteğe bağlı kayıt-tescil işlemi sayısı, 2020 yılının ilk 6 ayında 582 olarak gerçekleşti.

Eser sahiplerinin isteğine bağlı gerçekleştirilen kayıt-tescil işlemlerinden en çok yararlanan hak sahibi grubu ise ilim edebiyat eseri sahipleri oldu.

Verilere göre 2020 yılının ilk 6 ayında 259 ilim edebiyat eseri kayıt-tescil edilirken, 81 güzel sanat eseri, 196 bilgisayar programı ve 11 musiki eseri ile 18 sinema eserinin kayıt-tescili yapıldı.

CASUSLAR DOSYASI /// Hüseyin KAYA – Nazım Hikmet Casus muydu ???


Hüseyin KAYA – Nazım Hikmet Casus muydu ???

Şairimiz… Dünyaca tanınan… Kitleleri peşinden sürükleyen… Komünist fikirlerin yerleşmesine çalışan… Bütün bu çalışmalarını sanatsal faaliyetlerinde gösteren… Dünya çapında bir şairimizdir. Adı Nazım Hikmet Ran’dır. *** Polonya asıllı bir dedenin 1901 yılında Selanik’te doğmuş torunudur… Ve hatta birazda Avrupa’nın birkaç ülke karışımı da soy içinde sayılabilir… Nazım, okul eğitim dünyasından iyi yetişmiş, Galatasaray Sultanisinden sonra (ortaokul) 1917 yılında Heybeliada Bahriye mektebine başlamıştır. Kurtuluş savaşına katılmak için Anadolu’ya geçmiş ve Atatürk’le tanıştığı kendi ağzından basında yer almıştır. Aldığı edebiyat eğitimi nedeniyle Bolu ya öğretmen olarak atanmıştır. Bolu’da kısa süreli öğretmenlik ardından Batum üzerinden Moskova’ya geçmiş ve burada Siyasal Bilimsel ve İktisat okumuştur… 1924 yılında Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 KANUNİSANİ dir. Aynı yıl Türkiye ye dönmüş ve Aydınlık dergisinde şiirleri yayınlanmaya başlamış ve aşırılıklar komünizm fikirleri nedeniyle hakkında 15 yıl hapis istendiği için tekrar Moskova’ya kaçmıştır. 1928 yılında çıkarılan genel afla birlikte tekrar Türkiye’ye dönmüştür. *** Aynı tarihlerde… 6 Şubat 1918’de ilk Sovyet istihbarat ve gizli servisi Çeka kurulduysa da hızlı yapılanmayla İstihbarat kurumu aşağıdaki şekilde geliştirilmiştir.

ÇEKA-1917–1922…

GPU-1922–1923

OGPU-1923–1926

En baştan sorumlu olarak 11 Eylül 1877 doğumlu Polonyalı Feliks Edmundoviç Dzerjinski İstihbaratın başına getirilmiştir… Ve bu sorumlu kişi Dzerjinski, İstihbarat çalışmalarına ilk olarak Türkiye Cumhuriyetinden başladığını söylediği ifadeleri tarihi kayıtlara geçtiği görülmektedir… *** Şimdi eşleştirip soralım… 1917 Sovyet Devrimi sonrası İstihbarat Başkanı PolonyalıFeliks Edmundoviç Dzerjinski … 1926 yılına kadar oldukça etkili ve sonuç alıcı istihbarat çalışmaları yürütüyor… Bir demecinde ilk istihbarat çalışmalarının Türkiye Cumhuriyetinde başladığını belirtiyor… Aynı tarihlerde ise… Polonya kökenli Sovyet Bolşevik İstihbarat Başkanının hemşerisi Nazım Hikmet, Türkiye’de kalmak istemiyor ve Moskova’ya giderek Siyasal Bilimler ve İktisat eğitimi alıyor… Moskova’da, Türkiye Komünist Partisini 1920 Bakü’de kuran Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de öldürüldüğü tarih olan28 KANUNİSANİ (Ocak) adıyla ilk şiir kitabını yayınlıyor… Sovyet İstihbaratının başında hemşerisi varken Nazım Moskova’dan Türkiye ye geliyor ve Aydınlık dergisinde yazılar ı ve şiirleriyle Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine aykırı Komünizmi özendirici yazıları yayınlanıyor ve hakkında 15 yıl hapis isteniyor… Nazım Moskova’ya tekrar kaçıyor… ***

ŞİMDİ SORUYORUM…

SOVYET İSTİHBARATI BAŞKANI POLONYALI-FELİKS EDMUNDOVİÇ DZERJİNSKİ NAZIMIN, MOSKOVA-TÜRKİYE GEL GİTLERİ VE REJİM TAVRINI DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE…

HEMŞERİSİ NAZIM HİKMETİ KIŞKIRTICI AJAN OLARAK KULLANMAMIŞ MIDIR?

NE DERSİNİZ?


Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/nazim-hikmet-casus-muydu-makale,49020.html

Önce Vatan Gazetesi

CASUSLAR DOSYASI : KOZMİK ODA CASUSLARI VE NURİ PAKDİL


YILMAZ ÖZDİL : Kuvayı Milliye’den Kozmik Oda’ya…

18 Haziran 2020

1919.

Takvimler 13 Mayıs’ı gösteriyordu.

İzmir için için kaynıyordu.

Yunan postalı vatanımıza basmak üzereydi.

İşgale saatler kalmıştı.

Mustafa Necati bey, İzmir Atatürk Lisesi’nin öğretmeniydi.

“Bu kadar kolay olamaz, bu kadar kolay olmamalı” dedi.

Şehrin yurtseverlerine haber saldı, “mektepte buluşalım.”

Süleyman Ferit (Eczacıbaşı) bey, miralay Kazım (Özalp) bey, miralay Süleyman Fethi bey, Moralızade Halit bey, Vasıf (Çınar) bey, Ragıp Nurettin (Ege) bey, (Gavur) Mümin bey, gazeteci Hasan Tahsin bey… İsimlerini tek tek buraya sığdıramayacağım öğretmenler, doktorlar, avukatlar, tüccarlar, liman işçileri… Mektepte buluştular.

Miting kararı alındı.

Bildiri yazıldı.

Milli mücadelenin, Kuvayı Milliye’nin ilk direniş bildirisiydi.

El ilanı şeklinde bastırıldı.

Daha mürekkebi kurumadan, Mustafa Necati bey’in öğrencileri tarafından, İzmir Atatürk Lisesi öğrencileri tarafından, Kordon ve Konak başta olmak üzere, bütün şehirde dağıtıldı.

Şu yazıyordu…

“Ey bedbaht Türk!

Hakkın gasp ediliyor.

Namusuna saldırılıyor.

Güzel memleketin Yunan’a verildi.

Şimdi sana soruyoruz:

Yunan hakimiyetini kabule taraftar mısın?

Artık kendini göster.

Tekmil kardeşlerin Maşatlık’tadır.

Oraya yüzbinlerle toplan, ezici çoğunluğunu bütün dünyaya göster.

İlan ve ispat et:

Burada zengin, fakir, alim, cahil yok, burada Yunan hakimiyetini istemeyen ezici Türk çoğunluğu var.

Bu sana düşen en büyük vazifedir, vazifeden geri kalma.

Acı duymak fayda vermez.

Maşatlık’a koş!”

Ertesi gün…

14 Mayıs 1919.

Hava ağır ağır kararırken, bugün Bahribaba parkı olarak bilinen Maşatlık’ta iğne atsan yere düşmüyordu.

Kadın erkek çocuk, İzmir adeta nehir gibi akmıştı.

Körfezde işgal gemileri son hazırlıklarını yapıyor, Karşıyaka’nın fenerleri gözyaşları gibi parlıyordu.

Konuşmacılar birer birer kürsüye çıkıyor, kalabalık kah ağlayarak, kah haykırarak, dalgalanıyordu.

Maşatlık’tan yükselen uğultu şehrin sokaklarına imbat gibi yayılıyordu.

Son konuşmayı Mustafa Necati bey yaptı.

Kürsüye çıktı.

Yelekli, siyah takım elbise giymişti.

Beyaz gömlek, siyah kravat takmıştı.

Başında kalpak vardı.

Kuvayı Milliye’nin simgesi, Kurtuluş Savaşı’nın alametifarikası kalpak, ilk kez bir sivil tarafından, tarih sahnesine çıkarılmıştı.

Bu yurtsever “öğretmen”in ne diyeceğini merakla bekleyen kalabalık, adeta nefesini tutmuştu.

Doğup büyüdüğü şehrin insanlarına şöyle bir baktı… Sonra da yüreğinin sesiyle koskoca meydanı çın çın çınlattı:

“İşgal başlıyor.

İzmir Yunan’a ilhak ediliyor.

Bu akşam, güzel İzmirimizde son ve tarihi akşamımızdır.

Ayaktayız.

Vakar ve sukunetinizi muhafaza ediniz.

Vatan ordusuna iltihaka hazırlanınız.

Teslim olmayacağız!”

Teslim olmadı.

Asla.

Kürsüden indi, ailesiyle vedalaştı, Kuvayı Milliye komutanı olarak Soma’ya geçti, emrine verilen Bulgurcu Mehmet efe müfrezesiyle birlikte, Soma’da Akhisar’da Bergama’da vuruştu.

Balıkesir’e geçti.

“İzmir’e Doğru” gazetesini çıkardı.

Mustafa Kemal’in yol arkadaşı olarak, milli eğitim bakanlığı yaptı.

Harf devrimini gerçekleştirdi, ortaöğrenimi parasız hale getirdi, yabancı okulları denetim altına aldı, köy enstitülerinin temelini attı.

Başkentimiz Ankara’da tapusu kendisine ait, şahane bir mimariye sahip, süs eşyası kadar zarif bir evi vardı.

Bu ev, kendisi rahmetli olduktan sonra, ailesi tarafından devlete bağışlandı.

Bülent Ecevit’in başbakanlığında, İstemihan Talay’ın kültür bakanlığı döneminde restore edildi, Mustafa Necati Kültür Evi olarak düzenlendi.

Ve önceki gün…

Bu kültür evinden Mustafa Necati’nin adı silindi.

Nuri Pakdil’in adı verildi.

O kim?

Atatürk’e “firavun” diyen…

29 Ekim 1923’ten sonraki Cumhuriyet dönemini “değerlerimizden kopma dönemi” olarak tanımlayan…

“Yaşasın Cumhuriyet” diyenlere karşı “yaşasın şeriat” diyen…

“Ne mutlu Türküm diyene” demeye dili varmayan…

Atatürk düşmanlığından başka ciddiye alınan herhangi bir entelektüel (!) faaliyeti bulunmayan kişi.

Başka?

2009 yılıydı.

Kumpasların en vahşi dönemiydi.

Ankara Çukurambar’da bir otomobil durduruldu.

Güya isimsiz bir ihbar gelmişti.

Sivil kıyafetli iki subay gözaltına alındı.

Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevliydiler.

“Bülent Arınç’a suikast” manşetleri patladı.

Bu suikast palavrasını kapıyı kırmak için levye olarak kullandılar, Kozmik Oda’ya girdiler.

125 milyon word sayfası ebatında devlet sırrı’nı çaldılar.

Devlet sırları göz göre göre çalındıktan sonra anlaşıldı ki…

Suikastçi diye yakalanan o iki subay, aslında Bülent Arınç’ı filan takip etmiyordu, şüpheli davranışları olan bir albayı takip ediyorlardı.

O takip edilen şüpheli albay, Bülent Arınç’ın eviyle aynı muhitte bulunan bir apartmanı sık sık ziyaret ediyordu, 15 numaralı daireye girip çıkıyordu, o dairede oturan kişiyle başbaşa yemeğe gidiyorlardı.

O şüpheli albayın o dairede oturan kişiye bilgi-belge aktardığı tahmin ediliyordu, bu yüzden takip ediliyordu.

O esrarengiz dairede kim oturuyordu biliyor musunuz?

Nuri Pakdil!

Dolayısıyla…

Kahramanımız Mustafa Necati bey’in adını oradan sildik diye sevinebilirsiniz ama, kendi yaptıklarınızı tarihten silebilmeniz hakikaten imkansız!

MEDYA DOSYASI /// Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş


Ceren SÖZERİ : Murat Ağırel ‘case officer’ yazınca casuslarda jeton düşmüş

Libya konusu gündemimizden düştü. Her gece Mavi Vatan stratejisi anlatanlar bir hafta kadar kapanıp çalışarak kariyerlerine Covid 19 uzmanlığını eklediler. Zaten konunun önemi yok, önemli olan vatanı sevmek, kimi yeni uzmanlık edinir, kimi akademik özgürlük yok diye koşarak gittiği ABD’den canlı yayına bağlanıp “hey gidinin efesi” türküsünü söyler.

Vatan sevgisinden anlaşılan iktidarı koşulsuz desteklemek çünkü. Bundan iki ay önce Türkiye’nin Libya’daki operasyonlarını eleştirmek neredeyse vatan hainliği ile eş değerdi. Erdoğan 22 Şubat’ta İzmir’de otoyol inşaatı açılışında “Libya’da birkaç tane şehidimiz var” demiş, şehitler tepesinin boş kalmayacağını yinelemişti. Madem adları şehitler tepesinde yaşayacak, kimdi bu şehitler? Gazeteciler peşine düştü. Hayır, öyle olmadı, medya önce kamuoyunda tepki çeken “birkaç tane” sözüne takıldı. FOX TV muhabiri, cesaretini toplayıp üç gün sonra Azerbaycan ziyareti öncesi bu ifadeyi Erdoğan’a sordu. Karşılığında, hatırlayacağınız üzere “FOX önce gazete olsun” tavsiyesini, pardon yanıtını, aldı. Ertesi gün eski MHP, 27. Dönem İyi Parti Milletvekili Ümit Özdağ, Meclis’te yaptığı basın açıklamasında “Türk ordusu Türkiye’den 2 bin km. uzaklıkta Libya’da da bir Arap iç savaşına müdahil hale gelmiştir ve halen çatışmaların içindedir” cümlesinin hemen ardından, ölen iki Milli İstihbarat Teşkilatı mensubunun isimlerini açıkladı. Eş zamanlı olarak devre arkadaşları da sosyal medya hesaplarından isimleri ve fotoğraflarıyla andılar. Gazeteci Murat Ağırel bu bilgileri kendi sosyal medya hesabı üzerinden aktardı.

Libya’da ölen bir MİT mensubunun Manisa’dan kalkacak cenazesi herkesçe biliniyordu. Bunun ötesinde daha önce yine bu köşede dikkat çekildiği üzere MİT Başkanı Kurtlar Vadisi’ndeki bir enstantaneyi hatırlatır biçimde üzerinde kocaman “Teşkilat Başkanı” yazan bir çelenk yollamıştı. Gazeteci Hülya Kılınç bu cenazeyi isim vermeden Oda TV’ye haber yaptı. Yeni Yaşam gazetesi herkesin iki tık’la ulaşacağı bilgileri 24 Şubat’ta “Asker Ölümü Gizlendi Libya›da Birkaç Tane!” başlıklı bir haberle derledi. Libya’daki ölümlerin eleştirilmesine karşı girişilen sosyal medya kampanyası sonrası, 4 Mart’ta önce Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç gözaltına alındı. Ardından Barış Terkoğlu ifadeye çağrıldı, Yeni Yaşam gazetesinden Mehmet Ferhat Çelik, Aydın Keser ve sonrasında Yeniçağ gazetesinden Murat Ağırel tutuklandılar. Neyle suçlandıkları başta bilinmiyordu, Oda TV bir süredir iktidar medyasında hedef gösterilmekteydi. Kısa sürede kılıf bulundu: MİT Kanunu’na muhalefet. Savcının iki günlük mesaisinin ardından bulduğu çözümle rahatlayan yandaş hesaplar hemen MİT Kanunu’nun 27. Maddesini paylaşmaya girişti, bazıları şaşıp 28. Madde falan dedi ama mühim bir ayrıntı değil.

Altısı tutuklu yedi gazeteci ve bir belediye çalışanı hakkında hazırlanan iddianamenin kabul edildiğine dair haber 7 Mayıs’ta düştü. Ama ayrıntıları hiç şaşırtıcı olmayan biçimde daha önce Sabah gazetesinde haber olmuştu. Gazetenin Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek, 30 Nisan’da Murat Ağırel’in “uluslararası bir ajansın Türkiye ofisi ile 15 dakikalık sır bir görüşme gerçekleştirdiğini” yazdı. İddianame ortaya çıkınca uluslararası ajansın Sputnik olduğu ortaya çıktı. “Casusluk” süsü vermek için sanırım Sputnik’in Rusça adı da yazılmış “Rossiya Segodnya”. Sputnik açıklama yaptı: “Bu süre boyunca gazeteci Ağırel, “Sarmal” adını taşıyan kitabının içeriği hakkında sorulara yanıt vermiştir. Ağırel, programımızda kitabından başka hiçbir şeyden bahsetmemiştir”.

İddianameden edindiğimiz ilginç bir başka bilgi daha var. Ağırel 22 Şubat’ta attığı tweet’te ölenlerin “case officer” olduğunu söyleyerek onları “Libya Ülkesi’nde yürüttükleri görevlerine ilişkin yabancı istihbarat birimlerince de anlaşılacak şekilde deşifre” etmiş. Yani Cumhurbaşkanı’nın ilan edip, milletvekilinin rahmet dilediği, cenazesine MİT Başkanı’nın çelenk yolladığı olay ancak Ağırel yazınca açıklığa kavuşmuş. Yabancı istihbarat teşkilatları Ağırel “case officer” yazınca “haaa” demişler “taşlar şimdi yerine oturdu! [it all makes perfect sense now!]”. Ruslar nasıl demişlerdir bilemiyorum.

“…Zaten ifşa olmuş bilgilerin tekrar paylaşılmasından ibaret sıradan bir eylem olmayıp, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’nın faaliyetlerinin ve MİT mensuplarının bir plan dahilinde koordineli şekilde deşifre edilmesi…” böyle diyor iddianame, Yeni Yaşam, Oda TV, Yeni Çağ gibi ideoloji ve yayın politikası açısından beş benzemez medyayı koordineli biçimde bir araya getiren şey ne acaba? Buna dünyanın her yerinde haber deniyor. Tam da aynı günlerde, 30 Nisan’da Almanya’da Federal Adalet Mahkemesi, Alman ordusunun Afganistan misyonu ile ilgili hazırlanan “gizli” ibareli belgelerini yayınlayan Westdeutsche Allgemeine gazetesine açılan davada konunun basın özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti.

İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklu gazetecilerin avukatlarına haber vermeden barodan avukat talep ederek “tutukluluğun devamına” karar verdi. Altmış altı gündür cezaevinde, salgın koşullarında, 24 Haziran’daki duruşmayı bekliyorlar.

Bu sırada dünyanın başka yerlerinde salgınla birlikte kârlarını epey artıran ancak daha ötesinde bu süreçten çok daha güçlü şekilde çıkacak olan teknoloji şirketleri tartışılıyor. Eğer güç yozlaşmayı getiriyorsa mutlak güç mutlak yozlaşmaya gidecektir diyor New York Times’da Kara Swisher. “Çok sayıda data çok az sayıda şirketin elinde ve hiç olmadığı kadar özgürler. Salgın öncesi bu şirketleri denetlemek konusunda oluşan iklim tamamen kaybolmuş durumda”. Milyonlarca insanın evde kaldığı, haberleşme, iş, eğitim, eğlence neredeyse uyumak dışında tüm eylemlerde bu teknoloji şirketlerine çok daha fazla bağımlı hale geldiği bir dönemdeyiz. Bireysel olarak bizlerin de, örgütlerin, devletlerin de endişelenmesini gerektirecek pek çok sebep var. Bilgi üzerindeki kontrol yoğunlaştıkça ifşa ve sızıntılar da haliyle artacak. Bilgiye başka türlü ulaşacak, başka dağıtım yolları arayacağız. Bunları konuşmak yerine bekliyorlar ki yabancı istihbarat teşkilatlarının bir gazetecinin atığı tweet’ten haber aldıklarına inanalım.

CASUSLAR DOSYASI /// 20. Yüzyılın En Büyük Casusu : Çiçero


20. Yüzyılın En Büyük Casusu : Çiçero

Savaşların kaderini her zaman istihbarat faaliyetleri belirler ve İstihbaratçılar, tarihin her zaman gizli kahramanları olmuşlardır. Birinci ve ikinci Dünya savaşlarındaki İstihbarat faaliyetleri ve İstihbaratçıların hayatları günümüze kadar toplumun ilgisini çeken konular olmuş, istihbaratçılar hakkında kitaplar yazılmış, filmler çekilmiştir.

Bu yazımda sizlere hakkında birçok kitap yazılan, filmler çekilen bir istihbaratçının hayatını anlatacağım. Dünyaca tanınan ismiyle ”Çiçero” Gerçek ismi Elyesa Bazna ( İlyas Bazna)


İLYAS BAZNA

İlyas Bazna, İkinci Dünya savaşında İngilizlerin Ankara büyükelçiliğinden gizli bilgileri Nazilere para karşılığında satarak savaşın kaderini değiştiren, profesyonel olmayan ama yaptıklarıyla 20. yüzyılın en büyük ajanı kabul edilen bir ajandır

Ankara Casusu Çiçero Filminin Afişi

İlyas Bazna’nın İkinci dünya savaşındaki inanılmaz ajanlık hayatına geçmeden önce İlyas Bazna kimdir? Biraz tanıtmak gerektiğini düşünüyorum.

Çiçero’yu anlatan ABD Yapımı 5 Fingers Filminin Afişi

İlyas Bazna 1904 yılında Kosova’nın Priştina şehrinde doğmuştur. Aslen Arnavut’tur. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Ancak 1918 yılında Sırplar, Priştina’yı işgal edince İstanbul’a göç etmiştir. İstanbul’da eğitim hayatına başlar ama okulda arkadaşlarıyla problem yaşadığı için okuldan ayrılır ve hayata genç yaşta atılır. (1) Birkaç kez tüccar olmayı denese de başarılı olamaz. Askerliğini Cumhuriyet’in ilanından sonra Ankara’da Atatürk’ün yanında yapmıştır. Ardından önce Yugoslavya elçisi Sefiri Jakoviç’in yanında, sonra ABD Elçiliği Askeri Ataşeliginde, 1942–1943 yılı başlarında Alman Büyükelçiliğinde Albert Jenke’nin yanında ve son olarak 1943 yılında İngiliz Büyükelçisi Hugessen’in özel şoförlüğünü ve uşaklığını yapmıştır. (2) Nazilere para karşılığında gizli bilgileri sattığı dönem İngiliz Büyükelçiliğinde görev yaptığı dönemdir. (3)

Ludwig Moyzisch

Aslında İlyas Banza’nın ajanlık merakı Alman Büyükelçiliğinde çalıştığı dönemde başlamıştır. Alman Dişişleri Bakani Joachim Von Ribbentrop’un eniştesi diplomat Albert Jenke’nin uşağıyken elçiliğe gelen gizli mektupları okuduğu için kovulmuştur

Franz Von Papen

Alman Büyükelçiliğinden mektupları okuduğu için kovulan İlyas Bazna kısa süre sonra Alman istihbaratına verdiği bilgilerle Almanlar için çalışmıştır

İlyas Baznayı tarihe ‘’Çiçero’’ olarak yazdıran ajanlık faaliyetleri Ekim 1943 – Nisan 1944 arasında 6 aylık bir dönemde olmuştur. Ajanlık döneminde en büyük avantajlarından biri İngiliz büyükelçisi ile kurduğu yakınlıktır. Büyükelçi’nin uşağı olarak İngiliz Büyükelçisi Hugessen’in en yakınındaki kişi olmuştur. İngiliz büyükelçisiyle yakınlaşmasının en önemli nedeni Büyükelçinin operayı sevmesidir. Operayı seven Büyükelçi İlyas Banza’ya opera şarkıları söyletmiştir

Sir Hughe Knatchbull Hugessen

Çiçero’nun Ajanlık Faaliyetlerine Başlaması

İlyas Bazna Nazilerle ilk olarak 26 Ekim 1943 tarihinde temas kurmuştur. Alman Büyükelçiliğine giden İlyas Bazna önce Büyükelçinin sekreteri Albert Jenke ile görüşmüş, Jenke konunun istihbaratla alakalı olmasından dolayı İlyas Bazna’yı RSHA (Reich Güvenlik Departmanı) emrinde çalışan, ama Von Papen’e de bilgi veren Ludwig Moyzisch’e yönlendirmiştir (4) ve ajanlık faaliyetleri boyunca İlyas Bazna görüşmelerini Ludwig Moyzisch ile yapmıştır.

Ludwig Moyzisch daha sonra anılarında İlyas Bazna’dan bahsederken ‘’soğukkanlı, duygularını belli etmeyen, hırslı, zengin olmayı isteyen biri’’ olarak anlatmıştır (5)

Moyzisch’in anılarında yaptığı tanım İlyas Bazna’yı doğru tanımlamaktadır. Gerçekten de İlyas Bazna soğukkanlı, hırslı biridir ve Moyzisch ile yaptığı görüşmede anlaşma teklifi basittitr. İngilizlerin gizli bilgilerinin fotoğraflarına karşlık 20. 000 Sterlin

Moyzisch, İlyas Bazna’nın teklifini Von Papen’e iletir ve Von Papen durumu Berlin’e bir rapor olarak yollar. 29 Ekim 1943 Cumhuriyet bayramında Berlin, İlyas Bazna’nın kendileri için ajanlık yapmasını onaylar. (6)

Berlin, İlyas Bazna’nın ajanlığını onaylasa da İlyas Bazna’ya hemen güvenmemişlerdir. Öyle ki İlyas Bazna’nın ilk istihbarat bilgisi olarak verdiği müttefiklerin Sofya’yı bombardıman planına Almanlar inanmamış ve bu inanmama 4 bin Bulgar’ın ölmesine neden olmuştur.

Sofya hakkındaki istihbaratın doğru çıkmasından sonra Almanlar, İlyas Bazna’yı daha dikkate almıştır

İlyas Bazna’nın casusluk faaliyetleri sadece küçük bir Leica marka fotoğraf makinesinden ibarettir. 6 ay süren ajanlık faaliyeti boyunca İngiliz gizli belgelerinin fotoğraflarını küçük bir fotoğraf makinasıyla Almanlara para karşılığında satmıştır

İlyas Bazna, 6 ayda Almanlara yaklaşık 400 belge fotoğraf satmış, karşılığında ise 300.000 Pound kazanmıştır.(7) Bazna’nın Almanlara sattığı gizli bilgiler arasında çok önemli bilgiler vardır. Almanlara sattığı bilgilerden bazıları şunlardır: Normandiya çıkarmasının gizli planları, Trakya’ya müttefik güçlerin radarlarının yerleştirilerek, Romanya’daki petrol sahasına uçakların ulaşımının sağlanması, Roosevelt, Churchill ve İnönü arasındaki görüşme İlyas Bazna’nın Almanlara sattığı önemli istihbaratlardan bazılarıdır.

İlyas Bazna’nın yazdığı ”Ben Çiçeroyum” Kitabı

İlyas Bazna, Almanlara bu kadar önemli bilgiler satsa da Almanlar bu bilgilerden faydalanmamıştır. Çünkü Hitler, bunların bir oyun olduğunu zannetmiştir. Ludwig Moyzisch bu konuda şöyle demiştir:

“Bu belgeler stratejik manada hiçbir zaman kullanılmadı. Uygulamada sadece şifre kırıcılar için yararı oldu. Reich ’in liderleri, düşmanlarının gücü ve niyetleri hakkında ellerinde olan kesin bilgileri kullanmadılar’’ (8)

İlyas Bazna’nın Almanlara ajanlık yaptığını Amerikalılara ihbar eden kişi Moyzisch’in sekreteri Nele Kapp’tır. Moyzisch ve İyas Bazna, Kapp’ın kendilerini ihbar etmesinden sonra telaşlanmıştır ve İlyas Bazna hem kendini korumak için hem de Almanların savaşı kaybedeceğinin kesin olarak anlaşılmasından dolayı İngiliz Büyükelçiliğindeki görevinden istifa etmiş ve ajan olduğu anlaşılmadan kurtulmuştur.

Almanların İlyas Bazna Hakkındaki Görüşleri

İlyas Bazna’ya Çiçero ismini veren Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Von Papen, İlyas Bazna hakkında anılarında şunları yazmıştır:

“Almanların durumu zayıfladıkça, Türkiye ’nin de tarafsızlığını muhafaza etmesi güçleşiyordu. Almanya askeri alanda durumu düzeltemezse, Türkiye ekonomik zorunluluklar yüzünden siyasetinde esaslı değişiklikler yapmak zorunda kalacaktı. Bu hususu Menemencioğlu açıkça söylemişti. Bunun üzerine hem bu durumu Hitler ’e bildirmek, hem de Müttefiklerin nihai zaferi elde etmek üzere giriştikleri teşebbüsleri ve askeri hareketleri meydana koyan bir istihbaratı vermek üzere bizzat uçakla Berlin’e gittim. Bu istihbaratı yapan ajanı “Çiçero” adı altında gizliyordum.

Hitler bu haberleri öğrendikten sonra, siyasi yollarla Dünya Harbini sona erdirmeye teşebbüs ederse, belki Almanya için son bir kurtuluş çaresi olabilirdi.

Ama ne Hitler, ne de Ribbentrop, fena haberleri dinlemek istemiyorlardı. Bu işin arkasında da, İngiliz gizli servisinin bulunduğunu düşünmek rahatlarına uygun geliyordu.

İlk aldığımız malumat, bir telgraf suretiydi. İngiliz Hariciyesinden Sir Hughe’ye gönderilmiş olan bir telgrafı, oda hizmetçisi alıp yatak odasına götürmüş ve gizlice fotoğrafını almıştı. Telgrafı okuyunca sahte olamayacağına hemen hükmettim.

Bu şifresi çözülmüş bir telgraftı. Bu istihbaratın devamına karar verdim. Gestapo sorumlusuna da, bu meseleden benden başka kimseye bahsetmemesini emrettim. İstihbaratı “Çiçero İşi” adı altında gizliyorduk. Ajan mütemadiyen para istiyordu. Her yeni telgrafta ücreti biraz daha arttırıyordu. Nihayet malumatın bedelini ödeyecek para kalmadı. Bunun üzerine yeni tahsisat istedim. Berlin’deki Gestapo şefi istenen parayı gönderiyordu. Sonradan meydana çıktığı gibi gönderilen paralar hep sahte idi. Hitler o dönemde en usta uzmanları toplayarak, bu sahte paraların basımı konusunda bir matbaa kurmuştu. Almanlar, İngiliz ekonomisini çökertmek için Berlin yakınlarındaki Sachesenhausen ’deki toplama kampında gerçeğinden ayırt edilemeyen sahte İngiliz Sterlini basıyorlardı ve yüzyılın casusunun (İlyasBazna’nın) Arjantin ’e getirdiği paraların değeri sıfırdı” (9)

Von Papen, İlyas Bazna’nın kendilerine sattığı gizli bilgilerin önemini şu cümlelerle ifade etmiştir:

“Çiçero’dan aldığımız malumat cidden çok kıymetli idi. Bu sayede Tahran’da yapılan gizli konferansta Almanya hakkında alınan kararlardan haberdar olduk. İngiliz hariciyesinin tekliflerini öğrendik. Türkiye’yi harbe sokmak için gösterilen gayretleri, Almanların müdahalesine meydan bırakılmadan, Türkiye’deki üstlerden Romanya petrollerinin bombalanması projelerinden bu yolla haberdar olduk.

Çiçero ’nun getirdiği yeni telgraflardan Menemencioğlu’nun konuşmamızı hemen Sir Hughe’ye anlattığını anladım. Sir Hughe Londra ’ya çektiği telgrafta ‘Papen çok şey biliyor’ diye yazmıştı. Yine Çiçero’nun getirdiği vesikalardan ‘Operatıon Overlord’ adı altında gizlenen projeden de haberimiz oldu” (10)

Von Papen, başka bir değerlendirmesinde İlyas Bazna’nın getirdiği istihbaratın gerçek olup olmadığını test etmek için Sofya’nın bombalanması istihbaratını kasten ciddiye almadıklarını itiraf etmiştir:

“Nihayet İnönü ’nün, Menemencioğlu ve Açıkalan ile çatışmalarını, Churchill ve Roosevelt’in Kahire görüşmelerinin teferruatını aynı yolla öğrendik.

Yine Çiçero’nun getirdiği haberlerden, Sofya’nın bombalanacağını öğrendik. Ama Berlin, Bulgarları haberdar edecek yerde, sırf yapılan istihbaratın doğruluğunu kontrol maksadıyla hiç sesini çıkarmadı. Böylece istihbarat kaynağımızın doğru çalıştığı meydana çıktı. Ama Bulgar başkenti de harabe haline geldi.

Sonuçta İngiliz gizli servisi bu sızıntıyı ortaya çıkarmak için Ankara’ya bir adam gönderdi. Böylece bu önemli kaynak da kurumuş oldu. Teessüfe şayandır ki Hitler, bütün bu olanaklardan faydalanmasını bilememiş, yanlış bir yol tutmuştu.

Ama Ankara’ya hiç bir gestapo mensubu gelmediği halde, birçok üniformalının işe karıştırılması ve Ribbentrop ’un bana yazdığı mektupları, beni fazlasıyla sıktı.

Fakat paranın yüzü tatlı olduğu için daha sonra Almanya’daki bir resimli mecmuanın teklif ettiği yüksek para karşılığında, Çiçero bütün bu işin İngiliz gizli servisinin bir oyunu olduğunu itiraf etmiş diye duyduk (11)

İlyas Bazna Hakkında Diğer Bilgiler

İlyas Bazna’ya Çiçero ismini veren Von Papen’dir. Ancak İlyas Bazna, Çiçero olduğunu yıllar sonra Moyzisch’in anılarından öğrenmiştir.

İlyas Bazna’nın Almanlara sattığı bilgiler karşılığında aldığı 300.000 Pound’un tamamı Almanların bastığı sahte paralardır. İlyas Bazna savaştan sonra Almanlara tazminat davası açmış, küçük bir tazminat kazanmıştır. Asıl parayı 1960’larda Stern dergisine yazdığı “Ben Çiçero’ydum” kitabından kazanabilmiştir.

İngilizlerin kendisinden intikam almak istemesinden korktuğu için BBC den gelen röportaj tekliflerini her zaman reddetmiştir ama Fransızlardan gelen röportaj tekliflerini para karşılığında kabul etmiştir. (12)

İlyas Bazna’nın Almanlara ajanlık yapmasının tek nedeni para hırsı değildir. Babasını İngilizler öldürdüğü için İngilizlere karşı bir nefret duygusu vardır (13)

Bir dönem Bursa’da mütehahhitlik işine girmiş ve Çelik Palas otelinin yapımını üstlenmiştir. Ancak işçilere verdiği para sahte çıkınca başı belaya girmiştir. (14)

İlyas Bazna hakkında ilk olarak 1951 yılında ‘’ Ankara Casusu Çiçero’’ isminde bir Türk filmi çekilmiştir. Ardından 1952 yılında ABD yapımı ‘’5 Fingers’’ filmi çekilmiştir

İlyas Bazna’nın operaya özel bir tutkusu vardır ve opera şarkıları söylemektedir. İngiliz büyükelçisiyle yakınlaşmasının en önemli nedeni Büyükelçinin operayı sevmesidir. Operayı seven Büyükelçi İlyas Banza’ya opera şarkıları söyletmiştir

İlyas Bazna’nın Mezar Taşı

İlyas Bazna, 21 Aralık 1970 tarihinde Münih’te 66 yaşında hayatını kaybetti. Öldüğünde zengin değildi ama yüzyılın en büyük casusu olarak tarihe geçti

TIBBIYELİ HİKMET

KAYNAKLAR

  1. François Kersaudy Çiçero Olayı 1943, Picus Yayınları, İstanbul 2011 s.43
  2. Elyasa Bazna Ankara Casusu: Çiçero, Karizma Yayınları, İstanbul. 2000 s.26
  3. Süleyman Seydi Çiçero Olayı: 1940’larda Ankara’da İstihbarat Savaşları”, Toplumsal Tarih, Sayı: 121, Ocak s.2
  4. Ludwig Moyzisch Çiçero Operasyonu, Q-Matris Yayınları, İstanbul. 2004 s.33
  5. Moyzisch a.g.e. s.85
  6. Moyzisch a.g.e. s.34
  7. Moyzisch a.g.e. s.190
  8. Moyzisch a.g.e s.55
  9. Moyzisch, a.g.e. s189-191
  10. T.C. Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Ankara, 1998, s.143
  11. Moyzisch, a.g.e. s189-191
  12. Kersaudy, a.g.e s.164
  13. Moyzisch, a.g.e. s.107
  14. Kersaudy, a.g.e s.117

KAYNAK : https://tibbiyelihikmet.com/2019/05/29/20-yuzyilin-en-buyuk-casusu-cicero/