BİYOGRAFİ DOSYASI : Ünlü Türk Bilim adamı, Hocaların Hocası Oktay Sinanoğlu’nu tanıyalım !!!


ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak değerli büyüğümüzü vefatının 5. Yılında özlem, minnet ve şükran ile anıyoruz.

Ünlü Türk Bilim adamı, Hocaların Hocası Oktay Sinanoğlu’nu tanıyalım !!!

Doğum Yeri : İtalya

Doğum Tarihi : 2.8.1934 – 19.4.2015

Oktay Sinanoğlu, (d. 25 Şubat 1935; Bari, İtalya – ö. 19 Nisan 2015; Florida, ABD) Türk kimyacı, moleküler biyofizikçi ve biyokimyacı Türk bilim insanı.

Babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu’nun Türkiye Başkonsolosluğunda görev yapmakta olduğu İtalya’nın Bari şehrinde doğdu. 1939 yılında İtalya’da II. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından ailesiyle Türkiye’ye döndü.

Oktay Sinanoğlu, 1953 yılında TED Ankara Koleji’nden birincilikle mezun oldu. 1953 yılında okul bursu ile ABD’ye gitti. 1956’da Amerika Birleşik Devletleri’nde, Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nin Kimya mühendisliği’ni başarıyla bitirdi.

Ertesi sene MIT’de yüksek lisansını tamamladı (1957) ve Sloan Ödülü’nü kazandı. Doçentlik tezini tamamlamasının (1958-1959) ardından Berkeley’de kuramsal kimya alanında doktorasını tamamladı (1959-1960). Doktora danışmanı Kenneth Pitzer’di.

1960’ta Yale Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. 1 Temmuz 1963 tarihinde kimya alanında tam profesörlük unvanı alarak, 20. yüzyılda Yale Üniversitesi’nde "tam profesörlük" unvanını en genç yaşta kazanan öğretim üyesi olduğu açıklandı.

İlerleyen zamanlarda, son yüzyılda tam profesörlük unvanını alan en genç ikinci öğretim üyesi olduğu ortaya çıktı. Yale Üniversitesi’nin son 300 yıllık tarihinde tam profesörlük unvanını alan üçüncü en genç öğretim üyesi olduğuna inanılmaktadır.

1964 senesinde Yale Üniversitesi’nde teorik kimya bölümünü kurdu. Yale’deki görevi boyunca, "Atom ve Moleküllerin Çok-Elektron Teorisi" (1961)[9], "Çözgeniter Kuramı" (1964), "Kimyasal Tepkime Mekanizmaları Kuramı" (1974), "Mikrotermodinamik"(1981) ve "Değerlik Kabuğu Etkileşim Kuramı" (1983)çalışmalarını gerçekleştirdi.

1988 senesinde, laboratuvar ortamında birleştirilecek olan kimyasalların, birleştirmenin ardından nasıl tepki vereceklerini öngörebilmek amacıyla, kendi geliştirdiği matematik teorilerine dayanan devrimsel bir yöntem olan ve "Sinanoğlu İndirgemesi"olarak adlandırılan yöntemini yayınladı. Yale’de 37 sene çalıştıktan sonra, 1997’de emekli oldu.

Yale’de çalıştığı süre boyunca, çeşitli Türk üniversitelerine, TÜBİTAK’a ve Japan Society for the Promotion of Science(JSPS)’ye danışmanlık yaptı. 1962 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti Oktay Sinanoğlu’na danışman profesör unvanı verdi.

1975 yılında çıkartılan özel kanunla devlet tarafından kendisine Cumhuriyet Profesörü unvanı verildi. 1966’da Kimya dalında "TÜBİTAK Bilim Ödülü"nü, 1973’te Kimya dalında "Alexander von Humboldt Research Award"ı ve 1975’te "International Outstanding Scientist Award of Japan"ı kazandı.

1973’te T.C. Özel Elçisi olarak Japonya’ya gönderildi. Sinanoğlu ayrıca Nobel ödülü için iki defa aday gösterildi.

1997 yılında Yale’den emekli olmasının ardından Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Profesör olarak çalışmaya başladı ve 2002 senesinde kadar Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü’nde çalışmaya devam etti.

Sinanoğlu birçok bilimsel kitap ve makale yazdı ve birçoklarına da katkıda bulundu. Ayrıca "Hedef Türkiye" ve "Bye Bye Türkçe"(2005) gibi eserlere de imza attı.

Yaşamı boyunca Kuantum mekaniği’ne birçok katkıda bulundu. P.A.M. Dirac’in de üzerinde uğraştığı ancak çözemediği "Kuantum mekaniği’nde Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri" problemini çözdü.

Politik Görüşleri
Türkiye’de bulunduğu dönemde çalışmalarını daha çok toplumda bir Türkçe bilinci oluşturmaya adadı ve Türkçe’nin yabancı dillerin istilası altında olduğunu vurguladı.

Eğitim dilinin Türkçe olması gerektiğini ve yabancı dilin takviyeli olarak öğretilmesinin gerektiğini savundu. Türkçede bulunan yabancı kökenli olduğunu söylediği bazı kelimelere çeşitli karşılıklar önerdi.

Ölümü
19 Nisan 2015 tarihinde Amerika’nın Florida Eyaleti’nde hayatını kaybetti.

Ünlü sanatçı Esin Afşar’ın ağabeyidir. Karacaahmet Mezarlığı’nda annesi Rüveyde Sinanoğlu ve kız kardeşi Esin Afşar Aral’ın yanına defnedilmiştir.

Yazdığı Kitaplar
Modern Quantum Chemistry : Istanbul Lectures (Academic Press,1965)
Sigma Molecular Orbital Theory (Yale Press,1970)
Three Approaches to Electron Correlation in Atoms and Molecules (with K.Brueckner,Yale Press,1971)
New Directions in Atomic Physics (with E.Condon,Yale Press,1971)

BİYOGRAFİ DOSYASI /// İnanılmaz İşkencelere Uğrayarak Şehit Edilen Kıbrıs Kahramanı : Cengiz Topel


İnanılmaz İşkencelere Uğrayarak Şehit Edilen Kıbrıs Kahramanı : Cengiz Topel

8 Ağustos 1964 tarihinde Kıbrıs Harekatı sırasında Eskişehir’den Kıbrıs’a, dörtlü kol komutanı olarak gönderilen kullandığı F-100 uçağıyla uçuş esnasında uçağı yerden isabet alarak düşürülen ve Rumlar tarafından esir alındıktan sonra şehit edilen Yüzbaşı Cengiz Topel nasıl öldürüldü?

Uçağı arızalanınca paraşütle atlayan Topel Rumların kontrolündeki bölgeye iner. Rumlar barış gücü askerlerinin gözü önünde onu esir aldıktan sonra Lefkoşa’ya götürürler. Türkiye Lefkoşa BE aracılığıyla Yüzbaşının serbest bırakılması istenir. Rumlar Yüzbaşı Cengiz Topel’in hayatta olduğunu ve sorgulandığını bildirirler. Fakat beş gün sonra cesedini Birleşmiş Milletler barış gücü askerleri vasıtasıyla Türk yetkililere gönderirler. Ceset üzerinde işkence gördüğü anlaşılır. Rumlar Cenevre Sözleşmesi’ni hiçe saymışlar, genç Yüzbaşıyı korkunç işkencelere tâbi tutarak öldürmüşlerdir. Cesedi inceleyen Eşref Düşenkalkar’ın ifadesi gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Eşref düşenkalkar derki Türk doktorların ve Birleşmiş Milletler askerlerinin huzurunda Topel’in cesedini dikkatle incelediğimde, sol gözünün Rumlar tarafından tahrip edilmiş ve her iki kolunun pazusunun matkapla delinmiş olduğunu gördüm. Edep yerleri ezilmiş, kafatasının sol tarafına bir beton çivisi çakılmıştı. Sol ayağı da kırılmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi, boğazından göbeğine kadar göğsü yarılmış ve çuval diker gibi yeniden dikilmişti. İç organlarını çalmışlardı, akciğeri ve kalbi noksandı der.

İşte birçoğumuzun ismini bildiği fakat nerede ne şekilde şehit edildiğinin bilinmediği Yüzbaşı Cengiz Topel’in öyküsü. Allah tüm şehitlerimizin şehadetlerini kabul etsin…

Cengiz Topel’in hayatı

Cengiz Topel, 2 Eylül 1934, İzmit doğumlu – 8 Ağustos 1964 yılında hayatını kaybeden , Türk pilot yüzbaşıdır. 1964’te Türk Hava Kuvvetleri’nin Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği uyarı uçuşunda, uçağı Rum uçaksavarlar tarafından vurulunca paraşütle atladı ve esir düştü. Rumlar tarafından hastanede öldüğü belirtilen Topel’in naaşı iade edildi. Türk Hava Kuvvetleri’nin Kıbrıs’taki ilk pilot kaybıdır.

Trabzonlu Tekel tütün eksperi Hakkı Bey’in oğludur. Babasının görevli olduğu İzmit’te 2 Eylül 1934 tarihinde doğdu. Annesi Mebuse Hanım’dır. Ailede dört kardeşin üçüncüsüdür.

İlkokula Bandırma II. İlkokulu’nda başladı, babasının Gönen, Balıkesir’e tayini ile Ömer Seyfettin İlkokulu’nda öğrenimine devam etti. Babasını kaybettikten sonra ailesi Kadıköy, İstanbul’a yerleşti. Kadıköy Yeldeğirmeni Okulu’nda ilk ve orta öğrenimini tamamladı. Lise öğrenimine, Haydarpaşa Lisesi’nde başlayıp Kuleli Askeri Lisesi’ne devam ederek 1953 yılında bitirdi. 1955 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirip asteğmen olarak ordu saflarına katıldı.

Küçük yaşlardan beri havacılığa olan merakı sonucu hava sınıfına ayrıldı. Pilotaj eğitimi için Kanada’ya gönderildi. Kanada’daki eğitimini başarıyla tamamlayarak 1957 yılında yurda dönüp Merzifon 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’nda göreve başladı. 1961 yılında Eskişehir 1. Hava Ana Jet Üssü’ne atandı. 1963 yılında yüzbaşılığa terfi etti.

8 Ağustos 1964 tarihinde Kıbrıs Harekatı sırasında Eskişehir’den Kıbrıs’a, dörtlü kol komutanı olarak gönderildi. F-100 uçağıyla uçuş esnasında uçağı yerden isabet alarak düşürüldü. Paraşütle atlamayı başardı, fakat Rumlar tarafından esir alındı. Uluslararası savaş hukukunun esirleri kapsayan maddelerine aykırı olarak yapılan işkenceler sonucu öldüğü iddia edilir. Kıbrıs’taki ilk Türk hava harp kaybı olan Cengiz Topel’in hastanede öldüğü açıklandı, ancak naaşı ısrarlı girişimler sonucu 12 Ağustos 1964 tarihinde Rumlar’dan alınabildi.


cengiz topel’in uçağının düştüğü yer güzelyurt’a yakın (yeşilyurt kasabasına çok yakın olan) bir yerdir. paraşütünün yere düşmesinin ardından cengiz topel, rumlar tarafından yakalanır ve esir düşer. rumlar o tarihten itibaren cengiz topel’e inanılmaz işkenceler yaparak öldürürler ve türk tarafına birleşmiş milletler aracılığı ile cesedi gönderirler.

cengiz topel’in cesedini görenler arasında bulunan eşref düşenkalkar şöyle diyor:

‘’birleşmiş milletler askerlerinin temsilcileri önünde aziz şehidimizi gördüğüm gün, hayatımın en ıstıraplı günü idi. ana vatanla yavru vatan arasına çelik kanatları ile köprü kuran topel’imize son bir defa daha baktım. baktım ki; kahpe rumlar sol gözünü tahrip etmişler, pazılarını matkapla oymuşlar, kafatasının sol tarafına beton çivisi çakmışlar, sol ayağını kırmışlar, bu yetmiyormuş gibi boğazından göbeğine kadar göğsünü yarıp çuval diker gibi dikmişler. (bir doktorumuzun beyanına göre iç organlarını çalmışlar, kalp ve ciğerlerini) bir ara yumruklarını sıkmış, dişlerini kenetlemiş, ideal vücutlu cengiz topel’imize kahpece yapılanları düşündüm ve o an allah’ın bana lütfetmiş olduğu tebessümü rumların çaldığına inandım ve yemin ettim: yunan sözü lügatlerde durdukça, bu kin benden vallahi de gidemez.’’

(vehbi zeki serter, kıbrıs’ta rum – yunan saldırıları ve soykırım, ataşe, s.231-236)

cengiz topel’in işkence gördüğü yer kıbrıs yeşilyurt’ta bulunan cengiz topel kışlası’ndadır. günümüzde işkence gördüğü oda müze haline getirilmiştir. oda restore edilmeden önce işkencenin izleri odanın duvarlarında görülmekteymiş. anlatılanlara göre esir alındıktan sonra müze olan odaya getirilmiş ve işkenceye maruz kalmıştır. matkapla sol omzu ve sol gözü oyulmuş (ingiliz bir hemşire tarafından bu halinin fotoğrafı çekilmiş), acımasızca işkence edilmiş ve son olarak da bilinci açıkken kalbi çıkarılarak şehit edilmiştir.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Cevat Paşa, I. Dünya Savaşı sırasında önemli cephelerde görev yapmıştır


Cevat Paşa, I. Dünya Savaşı sırasında önemli cephelerde görev yapmıştır

İsmail Cevat Çobanlı, 14 Eylül 1870 tarihinde İstanbul’da doğdu. Aslen Malatya’nın Arapgir ilçesindendir. Babası Müşir Şakir Paşa’dır. Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördü. 1888’de girdiği Harp Okulu’ndan 1891’de Üsteğmen rütbesiyle mezun oldu. 1892’de girdiği Harp Akademisi’ni de 1894’de birinci olarak bitirdi ve Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.

1894-1900 yılları arasında ”Padişah Yaveri” sıfatıyla Maiyet-i Şer’iye Erkan-ı Harbiyesi’nde görev aldı. Bu dönemde depremden zarar gören askeri binaların onarımının yapılması için çalışmalarda bulundu.

6 Ağustos 1895’te Orleans’ta yapılan Fransız Ordusu Manevraları’nda bulunmak üzere Paris’e gitti. Burada dört yıl kaldıktan sonra 7 Şubat 1899 tarihinde, Babası Şakir Paşa’nın refakatinde görevle Bulgaristan’a, buradan da Lahey’de toplanan Silahların Yasaklanması-Silahsızlanma Konferansı’na gönderildi.

1905 yılında Edirne’nin tahkimi için Tophane-i Amire’de teşkil eden kurumda çalıştı. 1907 yılında yeni örgütlenmenin uygulanması için 4 ay 2. Ordu’da görev yaptı. Aynı yıl Birinci Ferik rütbesine terfi ettiyse de çok çabuk yükselenlerin rütbeleri 1909 yılında Tasfiye-i Rüteb Kanunu gereğince geri alınınca, Kaymakam rütbesine tenzil edildi. 1909-1910 yılları arasında Harp Akademisi Komutanı olarak görev yaptı.

1910 yılında Alman Ordusu’nın geçit töreninde bulunmak üzere Almanya’ya gitti. Askeri yeteneği sayesinde devlet idaresi ve ordu yönetiminde hızla yükseldi. Ocak 1911 ve 1912’de 1. Ordu Kurmay Başkanı oldu. Bu sıfatla Mayıs 1911’de İngiltere kralının taç giyme töreninde padişah adına bulunan Veliahd Şehzade Müşir Yusuf İzzeddin Efendi’nin maiyetinde Londra’ya gitti.

Balkan Savaşları’nda Eylül 1912-1913 tarihleri arasında Şark Ordusu Kurmay Başkanı, Çatalca Ordusu Topçu Komutanlığı Kurmay Başkanı olarak görev yaptı. Savaş sonrası 1913-1914 yılları arasında 9. Tümen Komutanı ve iki defa Osmanlı-Bulgar Sınır Komisyonu Başkanlığı görevinde bulundu. Savaştan sonra yeniden Miralay rütbesine terfi etti.

29 Kasım 1914’te Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na atandı. 18 Mart 1915 tarihindeki Çanakkale Deniz Savaşları’nda gösterdiği üstün başarıları dolayısıyla tekrar Mirliva rütbesine terfi etti ve paşa oldu. Bu başarısından sonra ”18 Mart Kahramanı” unvanını aldı.

9 Ekim 1915 tarihinde 14. Kolordu Komutanı, 1916 yılında 15. Kolordu Komutanı olarak Galiçya Cephesi’nde görev yaptı. Dönemin Avusturya basınında çıkan bir anekdota göre Viyana sarayında, imparatorun basın dairesi genel müdürü Oskar Montiong, devletin özellikle Slav tebaası tarafından çok sevilen 18. yüzyılda yaşamış Ukraynalı kâhin Mosij Wernyhora’nın kehanetini sık sık hatırlatıyordu. Bu kehanette, Türk atını Dinyester’den suladığında Polonya ayağa kalkacaktır deniyordu. Cevat Paşa atını Dinyester’de suladı. Savaşın sonunda Polonya devleti doğdu. Bu anlamda onun ile bu kehanet ilişkilendirildi.

Cevat Paşa, 19 Ağustos 1917 tarihinde tekrar 14. Kolordu Komutanı, 8 Kasım 1917 tarihinde 8. Kolordu Komutanı, 24 Kasım 1917 tarihinde de 2. Ordu Komutan Vekili olarak atandı.

2 Aralık 1917 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu komutası altındaki 8. Ordu Komutanlığı görevine atanarak Filistin Cephesi’ne gönderildi. Burada Yıldırım Ordular Grubu komutanı Müşir Liman von Sanders, 7. Ordu komutanı Mirliva Mustafa Kemal Paşa ve 4. Ordu komutanı Mirliva Mersinli Cemal Paşa ile birlikte görev yaptı.

Ordusuyla Şeria nehrinin batısında, sahil kesiminde konuşlandırıldı. 29 Eylül 1918’de başlayan genel düşman taarruzunda ilk darbeyi yiyen ordusu kendisinden daha büyük olan İngiliz Orduları karşısında tutunamadı.

Cepheyi yaran düşman süvarisi ikmal hatlarına kadar ilerleyerek ordunun arka tarafla olan bağlantısını kesti. Yıldırım Orduları ardı ardına çekilmeye başlarken Cevat Paşa ve kurmay heyetinin amacı Şeria nehri istikametindeki Bisan’a doğru, doğu yönünde çekilmek oldu. Ordusuna bağlı unsurların tamamı imha yahut tutsak edilen Cevat Paşa yanındakilerle birlikte kendini Şeria Nehri’nin doğusuna atabildi. Kısa süre sonra cephede görevi kalmadığı gerekçesiyle Liman von Sanders tarafından İstanbul’a yollandı.

3 Kasım 1918 tarihinde Umumî Karargâh Reisi olarak atandı. 19 Aralık 1918 – 13 Ocak 1919 tarihleri arasında Harbiye Nazırı olarak görev yaptı. Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Genelkurmay Başkanlığı vazifesini Fevzi Paşa’nın vekili olarak yürütüyordu. Fevzi Paşa, İngiliz Ordusu’nun İstanbul’u işgal edeceği haberini alınca, onları karşılamamak için 20 gün hastalık izni almıştı. Daha sonra Yunanların İzmir’e çıkmalarından hemen önce 14 Mayıs 1919 tarihinde Fevzi Paşa görevden alındı. Aynı gün yerine Cevat Paşa Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi olarak atandı. Bu görevini 2 Aralık 1919 tarihine dek sürdürdü.

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u işgal eden İngiliz kuvvetleri tarafından tutuklanan Cevat Paşa, Bekirağa Bölüğü’nde bir hafta tutulduktan sonra bir savaş gemisiyle Malta’ya gönderildi. 23 Ekim 1921 tarihinde TBMM ve İngiltere Hükümeti arasında imzalanan takas anlaşması ile 15 Ocak 1922 tarihinde Türkiye’ye geri dönerek Ankara’ya geldi. 9 Şubat 1922’de karargahı Diyarbekir’de bulunan El-Cezire Bölgesi Komutanlığı’na tayin edildi.

21 Ekim 1922 tarihinde 3. Ordu Müfettişi oldu. 31 Ekim 1922’de bu görevinden istifa ederek Elaziz mebusu oldu. 17 Kasım 1924 tarihinde hem ordudaki görevlerini sürdüren hem de mecliste bulunan yüksek rütbeli subaylara birini tercih etmeleri istenmesi üzerine 25 Aralık 1924 tarihinde mebusluktan istifa etti ve aynı gün Askeri Şura Üyeliği’ne atandı. Mısır Sorunu ve Irak Sınırı Sorunu sırasında Milletler Cemiyetine temsilci olarak gönderildi. 1932 yılında Cenevre Silahları Sınırlandırma Konferansı’na delege olarak yollandı.

14 Eylül 1935 tarihinde Orgeneral rütbesinde Askeri Şûra Üyesi olarak görev yaparken yaş haddinden emekli oldu. İstanbul, Kadıköy’deki evine çekilen Cevat Paşa, 13 Mart 1938 tarihinde 68 yaşında vefat etti.

Cenazesi Erenköy Mezarlığı’nda toprağa verildi. Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanları ve Atatürk’ün silah arkadaşları için Atatürk Orman Çiftliği arazisinde oluşturulan Devlet Mezarlığı’na kemikleri nakledildi.

Nişan, Madalya ve Takdirnameleri

Gümüş Liyakat Nişanı (1894)

Bulgar Liyakat Nişanı (1898)

2. Rütbeden Alman Prusya Taç Nişanı (1903)

2. Rütbeden Saint Aleksandr Nişanı (1911)

Altın Muharebe Liyakat Madalyası (1915)

Altın Muharebe İmtiyaz Madalyası (1915)

1. ve 2. Rütbeden Alman Demir Haç Nişanı (1915)

2. Rütbeden Alman Kırmızı Kartal Nişanı (1916)

1. Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı (1917)

Kılıçlı Alman Prusya Taç Nişanı (1917)

1. ve 2. Rütbeden Avusturya-Macaristan Demir Haç Nişanı (1917)

Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası (1923)

BİYOGRAFİ DOSYASI : Milli Savunma eski Bakanımız ve Genelkurmay Başkanımız Mareşal Fevzi ÇAKMAK kimdir ? (1876-1950)


Milli Savunma eski Bakanımız ve Genelkurmay Başkanımız Mareşal Fevzi ÇAKMAK kimdir ? (1876-1950)

Tanınmış Türk askeri ve devlet adamı.

ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak eski Milli Savunma Bakanımız ve GK Başkanımız Mareşal Fevzi Çakmak’ı vefatının 70. Yılında özlem ile anıyoruz.

Müellif: AYFER ÖZÇELİK

KAYNAK : https://islamansiklopedisi.org.tr/cakmak-fevzi

12 Ocak 1876’da İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mustafa olup Fevzi Paşa, Müşir Fevzi ve Mareşal Çakmak olarak bilinir. Babası Çakmakoğulları’ndan Tophane kâtibi Miralay Ali Sırrı Bey, annesi Varnalı Müftü Hacı Bekir Efendi’nin kızı Hasene Hanım’dır. Rumelikavağı Mahalle Mektebi’nde öğrenime başladı, Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nde ve Kuleli Askerî İdâdîsi’nde okuduktan sonra Harbiye Mektebi’ne girdi (1893). Bu arada dedesi Hacı Bekir Efendi’den Arapça, Farsça ve fıkıh öğrendi. Tasavvufla ilgilenmesini sağlayan dedesi tarafından kendisine Fevzi mahlası verildi. Harbiye’de de üstün zekâ ve kabiliyetiyle hocalarının dikkatini çekti. Bu şekilde erkânıharp sınıfına alındı ve 1898’de kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Stajını merkezde tamamladıktan sonra 1899’da merkezi Kosova vilâyetine bağlı Metroviçe’de bulunan XVIII. Nizâmiye Fırkası erkânıharp reisliğine tayin edildi.

Balkanlar’ın en karışık olduğu bir dönemde on dört yıl Rumeli’de kaldı, gösterdiği başarılar dolayısıyla arkadaşlarından önce yükseldi. 1901’de kolağası, 1902’de binbaşı, 1907’de daha otuz yedi yaşındayken miralay oldu. 1909’da Osmanlı ordusunda rütbeleri yeniden düzenleyen kanun gereğince rütbesi tekrar binbaşılığa indirildiyse de 1910’da tekrar yarbaylığa yükseldi. 1908 inkılâbından sonra iktidara gelen İttihatçılar tarafından Metroviçe şubesinin gizli yönetim kuruluna seçildi. Ancak o politikadan hoşlanmadığı ve mesleğine son derece bağlı olduğu için partiden daima uzak durdu. Balkan Savaşı çıkınca Yakova’daki XXI. tümenin kumandan vekilliğine, daha sonra Vardar Ordusu kumandanlığı Harekât Şubesi müdürlüğüne getirildi (29 Eylül 1912). Balkan Savaşı’nın sona ermesinden sonra Ankara Redif Tümeni kumandanlığına (2 Ağustos 1913), arkasından II. Tümen kumandanlığına (6 Kasım 1913) getirildi. 24 Kasım 1913’te tekrar miralay rütbesine terfi ederek Ankara’da bulunan Beşinci Kolordu kumandanlığına tayin edildi (22 Aralık 1913). 2 Mart 1915’te mirlivâ rütbesine terfi etti ve kolordusu ile birlikte I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale muharebelerine katıldı. Kerevizdere ve Kanlıdere mevzilerini başarıyla savundu. Anafartalar grup kumandanı Mustafa Kemal’in hastalanarak çekilmesi üzerine kolordu kumandanlığı ile birlikte Anafartalar grup kumandan vekilliğine getirildi (Aralık 1915). Düşman bu cepheden çekilinceye kadar buradaki vazifesi devam etti. Başarılı hizmetlerinden dolayı çeşitli liyakat, imtiyaz, harp madalyaları ve nişanlarla ödüllendirildi.

Çanakkale cephesinin kapanmasından sonra doğu cephesinde İkinci Kafkas Kolordusu kumandanlığına (7 Eylül 1916), arkasından Diyarbekir’deki İkinci Ordu kumandanlığına tayin edildi (5 Temmuz 1917). Bu sırada Kafkas cephesinden gelen Rus saldırısını durdurarak Ruslar’ın İskenderun ve Basra körfezlerine inme planlarını başarısızlığa uğrattı. Arkasından, Kanal cephesinden saldıran İngilizler’i durdurmak üzere Mustafa Kemal’den boşalan Halep’teki Yedinci Ordu kumandanlığına getirildi (Ekim 1917). Filistin ve Şeria’da İngilizler’e karşı giriştiği savaşlardaki başarılarından dolayı ferik rütbesine yükseltildi (1918). Fakat çok geçmeden hastalanarak İstanbul’a döndü ve yerine ikinci defa Mustafa Kemal getirildi (7 Ağustos 1918).

Beykoz’daki evinde tedavi gördüğü sırada Mondros Mütarekesi imzalandı (30 Ekim 1918). Mütarekeyi imzalayan İzzet Paşa’nın istifa etmesi üzerine (8 Kasım 1918) sadârete Tevfik Paşa getirildi (11 Kasım 1918). 13 Kasım 1918’de de düşman filoları İstanbul’a geldi. Tevfik Paşa kabinesinde Harbiye nâzırı olan Cevad (Çobanlı) Paşa’nın ısrarı üzerine Fevzi Paşa Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğine tayin edildi (24 Aralık 1918). Bu makamda bulunduğu sırada mütareke şartlarını yerine getirir görünerek pek çok silâh ve cephanenin düşman eline geçmesini önledi. Çeşitli yollarla askerî malzemelerin Anadolu’da kalmasını veya oraya götürülmesini sağladı. Bu gibi işler için bizzat kurulmasına öncülük ettiği gizli Karakol Cemiyeti’nin (MM grubu) faaliyetlerini kolaylaştırdı. Fevzi Paşa’dan şüphelenen İngilizler Osmanlı hükümetine baskı yaparak onu Birinci Ordu müfettişliğine tayin ettirdilerse de bu görevi kabul etmedi. Bu olaydan birkaç hafta sonra Mustafa Kemal, Cevad Paşa ve Fevzi Paşa vatanın kurtarılması konusunda bir görüşme yaptılar. Fevzi Paşa, Doğu Anadolu’dan batıya doğru yapılacak bir harekât ile düşmanın durdurulabileceğini ileri sürdü. Bu konuda fikir birliğine varan üç kumandan bu yönde çalışmaya başladılar. Fevzi Paşa’nın gayretleri sayesinde Mustafa Kemal’in Dokuzuncu Ordu Müfettişliği göreviyle ve geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderilmesine karar verildi. Bu konudaki çalışmalar tamamlanmadan Yunanlılar’ın Averof zırhlısının İzmir’e geldiği ve birtakım askerlerini karaya çıkardığı haberi alındı (12 Nisan 1919). Fevzi Paşa’nın karaya ayak basacak Yunan askerine ateş edilmesi emrini vermesi işgalci devletlerin büyük tepkisine yol açtı. İngilizler hükümete baskı yaparak Fevzi Paşa’yı azlettirdiler (14 Mayıs 1919). Fevzi Paşa yerine tayin edilen Cevad Paşa’ya görevini teslim ederken Mustafa Kemal de hazır bulundu. Görevde kaldığı beş ay zarfında yapılan gizli işleri ve tasarıları anlattı. Mustafa Kemal’in tayin işiyle ilgili işlemlerin tamamlanmasını halefine bildirdi. Üç kumandan Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması için bir harekât planı tesbit ettiler. Bu planın uygulanması ile vatanın kurtarılması için beraberce çalışacaklarına ve bu uğurda hiçbir şeyden çekinmeyeceklerine dair birbirlerine söz verdiler.

Fevzi Paşa Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğinden azledildikten sonra Trakya’ya gönderilen bir nasihat heyetinde görev aldı. Daha sonra Birinci Ordu müfettişliğine getirildi. Sivas’ta Mustafa Kemal’in başkanlığında kurulan Hey’et-i Temsîliyye ile İstanbul’daki Osmanlı hükümeti arasındaki ilişkilerin kopma noktasına geldiği bir sırada bir nasihat heyetiyle birlikte Sivas’a gönderildi (13 Kasım 1919). Fevzi Paşa’nın bulunduğu bu heyetin görevi, seçimlerin serbest bir ortamda yapılıp yapılmadığını ve halk ile memurların durumlarını yerinde incelemekti. Fakat heyet Samsun’a ayak basar basmaz Sivas’a birtakım dedikodular gelmeye başladı. Heyetin geçtiği yerlerden verilen haberlere göre Fevzi Paşa’nın Millî Mücadele’yi bastırmak ve Mustafa Kemal’i tutuklamak üzere geldiği ve yaverinin Mustafa Kemal aleyhinde konuştuğu ileri sürülüyordu. Bu yüzden 24 Kasım’da Sivas’a gelmesi beklenen Fevzi Paşa aleyhine Hey’et-i Temsîliyye’de şiddetli bir cereyan başladı. Fakat Kâzım Karabekir ortaya atılarak Fevzi Paşa hakkındaki iddiaları kabul edemeyeceğini, kendisiyle görüşerek asıl geliş maksadının ne olduğunu öğreneceğini ve onu ikna edeceğini bildirdi. Fevzi Paşa’yı şehrin dışında bir çiftlik evinde karşılayan Kâzım Karabekir, onun Mustafa Kemal’in bağımsız davranışlarından dolayı birtakım endişeler taşımakla birlikte bir art niyeti olmadığını anladı. Kâzım Karabekir paşanın bu konudaki endişelerinin yersiz olduğunu belirterek böyle bir durumda hep birlikte bunu önleyebilecekleri konusunda onu ikna etti (Kâzım Karabekir, s. 391). Fevzi Paşa da kendisine hak verdi ve 26 Kasım 1919 günü Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla birlikte yapılan görüşme samimi bir hava içinde geçti.

Fevzi Paşa Sivas’tan döndükten sonra Askerî Şûra üyeliğine tayin edildi (Aralık 1919). Ali Rızâ Paşa kabinesinde Harbiye nâzırı olan Mersinli Cemal Paşa, Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Reisi Cevad Paşa ile birlikte işgalcilerin isteklerine boyun eğmedikleri için azledilerek Fevzi Paşa Harbiye nâzırlığına getirildi (3 Şubat 1920). Ali Rızâ Paşa’nın istifası (3 Mart 1920) üzerine kurulan Sâlih Paşa kabinesinde de (8 Mart – 2 Nisan 1920) aynı görevini sürdürdü. Fevzi Paşa da selefi Cemal Paşa gibi Paris Barış Konferansı’nın Türkiye hakkında aldığı kararları kabul etmedi ve bunlara şiddetle karşı çıktı. Bu arada İstanbul’dan Ankara’ya silâh, cephane ve insan kaçırma konusundaki faaliyetlere hız verdi. Pek çok subay ve politikacının bu sayede Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılmaları sağlanmış oldu. İngilizler paşanın hareketlerinden kuşkulanarak hükümet nezdinde azledilmesi konusunda yoğun bir baskı uygulamalarına rağmen o, Anadolu’daki harekâtın kuvvetlenmesi için bütün gücüyle çalıştı ve her gelişmeyi Mustafa Kemal’e bildirdi. Nihayet İngilizler İstanbul’u resmen işgale başlayınca Fevzi Paşa da makamından düşman askerleri tarafından sürüklenerek çıkarıldı (16 Mart 1920).

Artık İstanbul’da yapılacak bir şey olmadığını anlayan Fevzi Paşa Beykoz’daki evinden gizlice Ankara’ya doğru yola çıktı. İngilizler evini basarak yağmaladılar ve ailesini de sokağa attılar. Fevzi Paşa’nın geçeceği yollarda isyanlar çıkartarak onu yakalamak istediler. Paşa bütün engellemelere rağmen on dokuz gün süren ve büyük kısmı at sırtında geçen meşakkatli bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşabildi. Bu sırada Büyük Millet Meclisi toplantı halinde bulunuyordu. Oturum başkanı Mustafa Kemal Paşa bir heyet seçilerek Fevzi Paşa’nın karşılanmasını teklif etti. Meclis ise hep birlikte karşılanmasını kararlaştırdı. Oturuma ara verilerek istasyona gidildi, coşkun tezahürat arasında paşa karşılandı ve meclise gelindi. Fevzi Paşa üyelerin ısrarlı istekleri üzerine hemen kürsüye çıkarak İstanbul’daki son durum hakkında bilgi verdi. Hükümetin bir şey yapamadığını, İngilizler’in hükümeti kendi istekleri doğrultusunda sıkıştırdıklarını, padişahın bu durumdan son derece üzüntü duyduğunu ve Büyük Millet Meclisi’ne güven ve başarı dileklerini bildirdiğini anlattı. Fevzi Paşa’nın Ankara’ya gelişi ve mecliste yaptığı konuşma metni bir tamim halinde bütün memlekete ve ordu birliklerine duyuruldu.

Fevzi Paşa Kozan milletvekili olarak katıldığı Büyük Millet Meclisi tarafından kurulan İcra Vekilleri Heyeti’ne Müdâfaa-i Milliyye vekili seçildi. İcra Vekilleri Heyeti de onu başkan seçti. Böylece Ankara’da kurulan meclis hükümetinin ilk başkanı sıfatını kazanmış oldu. Bu görevde bulunduğu sırada bilhassa düzenli ordu kurulması konusunda büyük hizmetleri oldu. II. İnönü Savaşı’nın kazanılmasından sonra birinci ferikliğe terfi eden (3 Nisan 1921) Fevzi Paşa, İsmet Bey’in (İnönü) yerine önce vekâleten, sonra asaleten Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğine getirilince vekillikten ayrıldı (5 Ağustos 1921). Sakarya Savaşı’nın kazanılmasında büyük rol oynadı. Cephenin en ön saflarında bizzat çarpışmalara katılan paşa, zaman zaman Ankara’ya gelerek savaşın gidişi yüzünden heyecana kapılan meclisi yatıştırıcı konuşmalar yaptı. Mecliste başkumandanlık kanununun süresinin uzatılması lehinde kesin tavır koyarak kanunun uzatılmasını sağladı. Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratan Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin savaş planları da Fevzi Paşa tarafından hazırlandı. 30 Ağustos Zaferi’nin kazanılmasında büyük rolü olan Fevzi Paşa’ya Mustafa Kemal’in teklifiyle Büyük Millet Meclisi tarafından mareşallik rütbesi verildi (31 Ağustos 1922).

Kozan ve İstanbul olmak üzere iki defa Millet Meclisi üyeliği yapan Fevzi Paşa, 30 Ekim 1924’te kumanda mevkiinde bulunmuş milletvekillerinin politika veya askerlikten birini seçmeleri istenince çok sevdiği askerlik mesleğini tercih etti. İstanbul milletvekilliğinden ayrılarak Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliği görevini 1944’te emekliye sevkedilinceye kadar sürdürdü. Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinde büyük rol oynadı. II. Dünya Savaşı’na girilmesine şiddetle karşı çıkan Fevzi Çakmak orduyu savaşa hazırlamaktan da geri kalmadı. 12 Ocak 1944’te yaş haddinden emekliye ayrılmasını bir türlü hazmedemeyen Fevzi Çakmak kırgın olarak bir süre köşesine çekildi ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne girmesi ve milletvekili olması hususunda bizzat Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından yapılan teklifleri kabul etmedi. Cumhuriyet Halk Partisi’ne duyduğu kırgınlık dolayısıyla bu partiye karşı kurulan Demokrat Parti’yi destekledi. Bu partinin listesinden bağımsız aday olarak İstanbul milletvekili seçildi (21 Temmuz 1946). Bir süre sonra parti yöneticileriyle anlaşmazlığa düşerek Demokrat Parti’den ayrıldı (12 Temmuz 1947). Millet Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı (20 Temmuz 1948) ve bu partinin şeref başkanı seçildi. Teşvikiye Sağlık Yurdu’nda vefat ettiği zaman (10 Nisan 1950) hükümet millî yas ilân etmediği için halk Cumhuriyet Halk Partisi aleyhine büyük tepki gösterdi. Beyazıt Camii’nde kılınan namazdan sonra çoğunluğu üniversite gençliği olmak üzere kalabalık bir cemaat, naaşını tekbir getirerek toprağa verildiği Eyüp Sultan’a kadar eller üzerinde taşıdı. Halkın Fevzi Çakmak’ın cenazesine duyduğu bu büyük ilgi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı gösterilen ilk açık direniş hareketi ve İsmet İnönü’nün önemli bir siyasî yenilgisi olarak yorumlandı.

Fevzi Çakmak başarılı askerlik hayatı boyunca çalışkan, alçak gönüllü, sağlam iradeli ve karakterli, dinine bağlı bir kumandan olarak sevildi ve sayıldı. En büyük zevki kitap okumak olan paşa geniş bir kültüre sahipti. Özellikle tarih, edebiyat ve sosyolojiye çok önem verirdi. Fransızca, İngilizce, Arapça ve Farsça yanında bazı Balkan dillerini de bilir, günlük politikadan hoşlanmazdı. Askerin de politik çekişmelerin dışında ve politikadan uzak tutulmasını savunurdu. Balkan Savaşı’nın kaybedilmesinin en büyük sebebini ordunun siyasete bulaşmış olmasında gören Fevzi Paşa orduyu daima politikadan uzak tutmuştur. Nitekim Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra ordunun kışlasına dönmesinde Fevzi Paşa’nın rolü büyük olmuş, 1924’te askerlik mesleğini politikaya tercih etmesiyle bunu bizzat kendi nefsinde uygulamıştır. Emekliye ayrıldıktan sonra çeşitli baskılarla politikaya atılmış ise de o hep asker kalmıştır.

Fevzi Paşa Harp Akademisi’nde verdiği konferanslarını Garbî Rumeli’nin Sûret-i Ziyâı ve Balkan Harbinde Garb Cephesi Harekâtı (İstanbul 1927) adıyla bir kitap halinde de yayımlamıştır. Tamamen kendi inceleme ve tesbitleriyle belgelere dayanan bu eserde Fevzi Paşa Balkan felâketlerinin siyasî, sosyal ve askerî bakımlardan tahlilini yapmaktadır. Ayrıca doğu cephesinde bulunduğu yıllardaki tesbit ve incelemelerini de Büyük Harb’de Şark Cephesi Harekâtı (Ankara 1936) adıyla kitap halinde yayımlamıştır. Sade bir üslûpla, askerî başarılarını övünme vesilesi yapmadan anlattığı bu eseri harp edebiyatımızın başarılı örneklerinden biri sayılır. Fevzi Paşa’nın bir hayli hacimli hâtıratı ise ailesinde olup tamamı henüz yayımlanmamıştır.

BİBLİYOGRAFYA

Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi, nr. 9/701, Klasör 2437, Dosya 37 (106), Fihrist 19-19, 19-17.

Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, XXV/75 (Eylül 1976), vesika nr. 1616-1618.

TBMM Zabıt Ceridesi (I. Devre), I, Ankara 1940, s. 90-95; IX (1942), s. 230, 325; XXIII (1960), s. 266.

TBMM Gizli Celse Zabıtları, I. Devre, II (1985), s. 425; III (1985), s. 341-342.

Falih Rıfkı Atay, Ondokuz Mayıs, Ankara 1944, s. 17-19, 26.

Süleyman Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, İstanbul 1953.

Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul 1953, s. 250, 370-371.

Cemal Kutay, Fevzi Çakmak Atatürk’ü Tevkif Edecekti, İstanbul 1956.

Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul 1960, s. 389-396, 650-654.

Sinan Omur, Büyük Mareşal: Fevzi Çakmak, İstanbul 1962.

Peyami Safa, Mübeccel Serdarımız Fevzi Paşa, İstanbul, ts. (Orhâniye Matbaası), s. 1-22.

Ayfer Özçelik, “Fevzi (Çakmak) Paşa’nın Anadolu’ya Geçişi”, TK, sy. 326 (1990), s. 364-370.

Adnan Çakmak, “Mareşal Fevzi Çakmak’ın Hatıraları”, Hürriyet Gazetesi, 10 Nisan – 19 Mayıs İstanbul 1975.

“Çakmak”, EI2(İng.), II, 6.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i tanıyor musunuz ???


Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i tanıyor musunuz ???

ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak Milli Şehidimiz Kemal Bey’i Şehadetinin 101. yılında özlem ile anıyoruz.

(1885, Beyrut – 10 Nisan 1919, İstanbul)

Mehmet Kemal Bey, Osmanlı’nın son döneminde önemli devlet görevlerinde bulunmuştur. Ermenilerin bulundukları yerden sürülmesini öngören ve 27 Mayıs 1915’de yürürlüğe giren ‘Tehcir Kanunu’, Mehmet Kemal Bey’in Angora (Ankara) Vilayeti, Yozgat Sancağı Boğazlıyan Kazası Kaymakamı olduğu döneme denk düşer. 5 Ağustos 1915’te o güne dek görevde bulunan Cemal Bey’in itaatkar olmaması nedeniyle Yozgat Sancağı Mutasarraflığı makamına atanır. Boğazlıyan Kazası, o dönemde Angora Vilayeti sınırları içerisinde en yoğun Ermeni nüfusuna sahip yerleşim birimidir (48 köyde 40.000 kadar Ermeni yaşamaktadır). Oniki yaşın üzerinde olan erkeklerin Kemal Bey’in komutasında bölgeden sürülerek Hacılar’da, sonraları ‘Gençler Mezbahası’ diye anılan bir ortamda katledilmelerinin ardından, tamamen savunmasız kadın, çocuk ve yaşlıların Keller köyü yakınlarında bıçak, pala ve baltalarla hunharca öldürülmelerini bizzat organize etti. Çevrede bulunan Çerkez ve Kızılbaş köyleri talana davet edildi. Çetelerin her gün beş kadar Ermeni köyünü bu şekilde insansız hale getirmesinin ardından Yozgat’ın Ermeni halkına yönelen Kemal Bey, Yozgat Sancağında toplam 62.000 Ermeninin katlinin sorumluluk ve vebalini taşımaktadır.

1919 yılında çıkarıldığı Divan-ı Harp Mahkemesinin 29 Mart 1919 günkü savunmasında, ‘sadece bir memur olarak görevini yerine getirdiğinden vicdanının rahat olduğunu’ söylemiştir. Buna rağmen katliam ve talan suçundan (Osmanlı Harp Suçları Kanunu 170 ve 171. Maddeler) idama mahkum edilmiş ve infazı 10 Nisan 1919 günü İstanbul’da bulunan Beyazıt Meydanında gerçekleştirilmiştir. O günlerde idam cezasının yabancı ülkelere yaranmak için verildiği ve kendisinin suçsuz olduğu savıyla galeyana getirilen halkta öç alma duygusunun beslendiği bilinmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle çocuklarına ömür boyu maaş bağlanmış ve 1926 yıında çıkarılan özel kanunla ailesine tehcirle sürülmüş Emenilere ait ekonulan mülkten iki daire tahsis edilmiştir.

Vasiyeti doğrultusunda, Kadıköy Kuşdili mezarlığına gömülmüştür. 1973 yılında Mülkiyeliler Birliği tarafından yenilelen kabri, ‚Milli Şehidimiz’ ibaresini taşımaktadır ve anıt-mezar olarak bilinmektedir.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, 1884 yılında Beyrut’ta doğdu. Antalya ve İzmir liselerinde okudu. Mülkiye’den pekiyi derece ile mezun oldu. 1908 yılında Beyrut Vilayeti Maiyet Memurluğuna dahil oldu.

Babası, Sirkeci Gümrüğü Yolcu Salonu Müdürü Arif Bey’dir. Arif Bey, aslen Yenişehir Teselya eşrafındandır.

Kemal Bey, 1909 yılında 12 Adalar Valiliği (Cezair-i Bahri Sefid) maiyet memurluğunda stajını bitirip kaymakam oldu. Aynı dönemde bir yıl Rodos İdadisi’nde Türkçe ve Sosyal Bilimler öğretmenliği yaptı. 18 Aralık 1911’de asıl mesleğine dönerek sırasıyla Doyran, 1912’de Gebze, 1913’de Karamürsel ve 1915’de Boğazlıyan Kaymakamı oldu.

Kemal Bey, 20 Ağustos 1915-9 Ekim 1915 tarihleri arasında Yozgat Sancağı Mutasarrıfı Vekilliğinde bulundu. Nisan 1916’da Batraski–Şam Kazası Kaymakamlığına, 26 Ekim 1916 İzmit Sancağı Muhacirin Müdürlüğüne atandı.

13 Haziran 1917 tarihinde Boğazlıyan Kaymakamlığı görevinde bulundu. Bu sırada tehcir sırasında ihmali bulunduğu gerekçesiyle Ankara Valiliği İdare Kurulunun kararıyla görevinden azledildi.

Konya’da yargılandı. İstinaf Mahkemesi’nin kararıyla aklandı ve azil kararı kaldırıldı. Tarım Müfettişi olarak görevlendirildi.

Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin kararıyla yargılanmak üzere 7 Ocak 1919 tarihinde gözaltına alındı. 30 Ocak 1919’da İstanbul’a getirildi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Hükümeti’nden sonra Hürriyet ve İtilaf Partisi iktidara geldi. İşbirlikçi Hürriyet ve İtilaf Partisi, Ermeni ayrılıkçılara ve onlarla bir olan Batılı devletlere yaranmak için kararlar aldı.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey böyle bir tertibin kurbanı olarak, vatan haini Nemrut Mustafa Paşa’nın başkanlığındaki Harp Divanı’nda yargılandı.

Kemal Bey, hiç bir inandırıcılığı olmayan bu düzmece mahkemenin usulsüz kararıyla 10 Nisan 1919 tarihinde akşam üstü saat: 17.20’de Beyazıt Meydanı’nda idam edildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Milli Şehidimiz Mehmet Kemal Bey

“10 NİSAN 1919 BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI (YOZGAT MUTASARRIF VEKİLİ) MEHMET KEMAL BEYİN ERMENİLERE KÖTÜ DAVRANDIĞI VE GÖREVİNİ YAPMADIĞI ASILSIZ İDDİALARLA İLGİLİ OLARAK DAHA ÖNCE YARGILANARAK AKLANDIĞI, BUNA RAĞMEN GÖREV YAPTIĞI YERDEN USULSÜZ ŞEKİLDE TUTUKLANARAK İSTANBUL’A GETİRİLDİĞİ VE BURADA HUKUKA UYGUN OLMAYAN DIŞ ETKİLERİN VE ERMENİLERİN BASKISI ALTINDA KALAN NEMRUT MUSTAFA PAŞA DİVANI HARBİNCE VERİLEN İDAM KARARININ UYGULANDIĞI GÜNDÜR.”

Milli Şehit Kemal Bey ülkesini çok seven kendisine verilen kamu görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekten başka düşüncesi olmayan zeki, ileri görüşlü, başarılı, millet, hürriyet ve istiklal kavramlarını çok iyi bilen ve uygulayan bir Mülki İdare Amirimizdir.

Mütareke döneminde bizleri Türk Ulusunu Ermenilere sözde soykırım yapmak ile suçlayanlar İstanbul’u işgal ettikleri sıralarda o zaman ki devletin ileri gelenlerini ve üst düzey kamu görevlilerini bu konuda her türlü belge ve imkan elindeyken yaptıkları araştırmada suçlayacak hiçbir konu bulamamışlar yalnız asılsız iddia ve 8-10 yaşındaki çocukların ifadeleri ile iki tane Mülki İdare Amirimizi yine yukarda belirtildiği gibi Ermenilere ve işgal güçlerine yaranmak isteyen Nemrut Mustafa Paşa Harp Divanınca asılarak idamlarına karar verdirmişlerdir.

Milli Şehit Kemal Bey’in yargılandığı Nemrut Mustafa Paşa Divanı Harbindeki son sözleri şudur;

“Düne kadar hakimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kah önüne geçerek, kah arakasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. Yozgat Vilayeti dahilinde sevk edilen bazı Ermeni-Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir. Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Milli Şehidimiz idam sehpasının önünde son sözünün ne olduğu sorulduğunda halka şöyle der;

“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarında budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet! Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet…”

Son sözlerini söylerken Kemal Bey vasiyetini verip kendi eliyle sonsuz yolculuğuna çıkarken meydanda bulunan Türk Halkı matem havasına bürünmüşken Ermeni Komitecilerinin yaptığı sevinç gösterileri Polis ve Jandarma tarafından bekletilmeksizin doğrudan dağıtılmıştır.

Bu acıklı olaylar cereyan ederken zamanın Adalet Bakanlığı Müsteşarı (aynı zamanda İngiliz Muhipleri Cemiyetinin Başkanı)Sait Molla’da “asın bu haini, söyletmeyin, sallandırın” diye bağırarak, bu sahnenin nefretle anılacak kişileri arasında yer almaktadır.

Cenazenin toprağa verileceği gün (11 Nisan 1919) İstanbul halkı ayaklanmış, gençler “Türklerin Büyük Şehidi” yazılı bir çelenk hazırlamışlardır. Tıbbiyeli bir genç;

“Kemal sen ölmedin sen şu anda toprağa verdiğimiz bir çiçeksin, orada büyüyecek dalların o kadar dikenli olacak ki seni bu akıbete layık görenlerin hepsini paramparça edecektir. İntikamın behemahal (kesinlikle) alınacaktır” diye feryat etmektedir.

Kemal Bey’in vasiyeti: “fertler ölür, millet yaşar, kabir taşım hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır. Millet ve Memleket uğrunda şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha”

Yüce Türk Ulusu bu haksız idamlardan sonra birlik ve beraberliğini daha çok pekiştirmiş Mustafa Kemal’in önderliğindeki Kurtuluş Savaşına daha çok güvenmeye ve destek vermeye başlamıştır.

Ulu Önderimiz Atatürk ‘ün girişimiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i Milli Şehit olarak kabul etmiştir.

Ulu Önder Atatürk Şehit Kaymakamın çocuklarını evlat edinmek istemişse de gümrük memuru emeklisi Arif Bey torunlarından ayrılmak istememiştir. Bunun üzerine kendisine ev ve tüm çocuklarına aylık bağlanmıştır. Boğazlıyan’da bir mahalleye Kaymakam Kemal Bey adı verilmiş, yine Kemal Bey adına bir ilkokul açılmıştır. Milli Şehidimizin kabri Mülkiyeliler Birliği tarafından anıt mezar olarak düzenlenerek, 15 Aralık 1973 günü ziyarete açılmıştır.

Milli Şehit Kemal Bey ve aynı gerekçe ile idam edilen Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey bizlerin hafızasında Ermeni Komiteciliğinin ve işbirlikçi vatanhainlerinin zulmüne bir isyan sembolü olarak kazınmıştır.

Bu iki değerli Mülki Amirimizi (geçmişi unutturarak bizleri yapmadığımız bir olaydan dolayı suçlayan Ermeni Diasporasını ve hiçbir geçerli kanıta dayanmadan araştırmadan asılsız ermeni iddialarını gerçek sayan ve buna destek veren herkesi ve her kesimi kınayarak), “Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğümüzün kayıtlarına göre 1914- 1921 yılları arasında Ermeni Komitacılarınca şehit edilen 518.105 Türkle birlikte” saygı ve rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde bir kez daha eğiliyoruz.

M.Haluk SAYGI

Pendik Kaymakamı

Kaynakça: -Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü

Ermenilerce Yapılan Katliam Belgeleri (1914-1921)

-Bu konuda elektronik ortamda çok geniş bilgi ve belge bulunmaktadır.

Not: Mütareke döneminde İstanbul’u işgal edenler Türk arşivlerine, her türlü bilgi ve belgeye el koymuşlardır. O zamanki asılsız ermeni savlarını doğru kabul ederek gerek Malta’da gerekse İstanbul’da yapmayı düşündükleri yargılamalardan sonuç alamayacaklarını bilerek hareketlerini buna göre düzenleyenlerin bugün olmamış olayları hiç araştırma yapılmadan doğru sayarak aksini iddia etmenin suç teşkil ettiği konusunda yasa çıkarmaları çok anlamlı olup, konunun bilimsel incelemeden kaçılarak, çok başka amaçlarla ele aldığının tam bir göstergesidir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Millî Şehit Kemal Bey Dâvası ve Îdamı

Yozgat’ta faaliyet gösteren Ermeniler 1886′da kurulan Hınçak Komitesi’nin direktifleri ile hareket ediyorlardı. Ermenilerin Yozgat’ta en fazla faaliyette bulundukları yer ise Boğazlıyan Kazası’ydı. Propagandalarına haklılık kazandırmak ve taraftar toplamak için Türkler aleyhine hayali tehcir davası açan Ermeniler bu faaliyetlerini, Yozgat Mutasarrıfı olan Leon Efendi kanalıyla İngilizlere de aktarmışlar, İstanbul Hükümeti üzerinde baskı kurmaya çalışmışlardır.

Hınçak Komitesi’nin Orta Anadolu’da faaliyet gösteren merkezi Merzifon’du. Merzifon “Küçük Ermenistan İhtilal Merkezi” adını almıştı. Komitenin reisi ise Merzifon’daki Amerikan Koleji’nde öğretmenlik yapın Karabet Tomayan ve sekreteri de yine aynı okulda öğretmen olan Ohannes Kayayan‘dı. Bu öğretmenlerin her ikiside Protestan Ermeni idiler. Söz konusu bu kişilerle beraber Protestan vaizi Mardiros faaliyete geçmek için önce Çorum, Burhaniye, Sivas, Tokat ve Amasya’yı gezerek Ermenilere telkinlerde bulunmuşlar, yaptıkları konuşmalarda 1877 – 1878 Osmanlı- Rus harbi sırasında Ermenilerini katledildiğini ileri sürerek mevcut Ermenilerin birleşmelerini istemişlerdir. Ayrıca, yabancı devletlerin dikkatini çekmek için de çeşitli olaylar tezgahlamışlardır.

Maddi yönden oldukça güçlü olan ve oluşturdukları dayanışma sonucu silahlanan Ermeniler çeteler oluşturarak Anadolu’nun ve Yozgat yöresinin içinde bulunduğu kötü durumdan da faydalanarak soygun ve talan işlerine girişmişlerdir. Onların bu soygun ve talan hareketlerinin amacı karışıklık çıkararak dikkatleri üzerlerine çekmekti. Ermenilerin bu faaliyetlerinin artması üzerine çekmekti. Ermenilerin bu faaliyetlerinin artması üzerine, Osmanlı Devleti 14 Mayıs 1915′te 3 maddeden oluşan “Tehcir Kanunu”nu çıkarmıştır. Bu kanuna göre;

1- Savaş vaktinde ordu, kolordu ve tümen komutanları ve bunların vekilleri ile müstakil mevki komutanları ahali tarafından herhangi bir surette hükümet emirlerine ve memleketin savunmasına ve asayişin korunmasına dair işlere ve tertiplere karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve direnme görülürse hemen askeri kuvvetle bastırılması ve tecavüz ve mukavemeti yok etmeye mezun ve mecburdur.

2- Ordu ve müstakil kolordu ve tümen komutanları askerlik icaplarından dolayı veya casusluk ve hıyanetlerini sezdikleri köyler ve kasabalar ahalisini tek tek veya toplu diğer mahallere sevk ve iskan ettirebilirler.

3- Bu kanun çıktığı günden itibaren muteberdir.

Osmanlı Devleti’nin çıkardığı bu kanunu da dinlemeyen Ermeniler 2 Eylül 1915′te Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesine bağlı köyleri yine ateşe vermişler, duruma müdahale etmek üzere bölgeye jandarma kuvvetleri gönderilmiş ancak, Ermeniler Jandarmalara da ateş açmışlardır. Durum, zamanın İçişleri Bakanlığı’na bildirilmiş, Bakanlık da bir telgraf emri ile buradaki Ermenilerin 24 saat içinde bölgeden çıkarılarak Suriye istikametine sevk edilmelerini emretmiştir.

Bu olayların meydana geldiği sırada Boğazlıyan ilçesinin kaymakamı Kemal Bey’di. Kemal Bey, bu emir üzerine Jandarma Komutanı ile birlikte verilen emri yerine getirmiştir.

Yıllardan beri Türk vatanını parçalamaya çalışan ve her türlü hareketi gayeleri için meşru sayan Ermeniler, Mondros Mütarekesi’ni takip eden günlerde gadre uğramış insanlar pozunda ortaya atılırlar. Kendilerini sürgüne tabi tutanların cezalandırılmasını isterler. Bu isteklerin Mister Brown’un telkiniyle Padişaha da kabul ettirirler. Durumun yatıştırılması için suçlu aranmaya başlanır. Bu suçlulardan birinin de Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey olduğu kanaatine varılır.

Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey, Ermeni tehcirinde görevini kötüye kullanarak ölümlere sebep olduğu iddiasıyla, idamla yargılanır. Mahkemede çoğunluğunu Ermeni komitecilerin teşkil ettiği ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin, Rum – Ermeni Şubesinin temin ettiği birçok yalancı şahit çıkararak akıl ve mantığın kabul etmediği bir sürü suç uydurarak, Kemal Bey’in aleyhinde şahitlik yaparlar. Bunun üzerine, mahkemede sanık sandalyesinde bulunan ve avukatlığını Saadettin Ferit Bey’in yaptığı Kemal Bey şu tarihi savunmayı yapar:

“Düne kadar hâkimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerinin sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kah önüne geçerek, kah arkasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. Yozgat Vilayeti dahilinde sevk edilen bazı Ermeni – Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir.

Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Kemal Bey’in bu sözlerden sonra yalancı şahitler, hiç olayları gerçekmiş gibi anlatarak Kemal Bey’i iftira yağmuruna tutarlar. Bu iftiralar karşısında Kemal Bey şöyle söyler:

“Hepsi yalandır, uydurmadır. Reis Paşa, ben ne bunların söyledikleri Keller köyüne gittim ne de oradan geçtim. Burada vuku bulduğunu iddia ettikleri cinayetlerden de haberim yok. Hele parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek; rica ederim. Bu vahşeti kim yapar? Bu derece şem’i bir işi yapacak bir insan tasavvur edemiyorum. Esasen, birini ispat edemezler. Çünkü, hepsi iftiradan ibarettir. Benim haberim olmadan bir şey olmuşsa bilemem. Fakat bu ana kadar bu mevzuda hiç bir şikayetçi gelmemiştir. İlk defa burada Mahkeme huzurunda bu şikâyetlerle karşılaşıyorum.”

Mahkeme bu şekilde devam ederken, İngilizler ve Ermeniler Kemal Bey’in asılması için Mahkeme Başkanı Hayret Paşa’ya baskı yaptıklarından, Hayret Paşa istifa etmiş yerine “Nemrut” lakabıyla anılan Mustafa Paşa getirilmiştir.

Nemrut Mustafa Paşa önceden verilmiş bir emri yerine bir memur tavrıyla mahkemeyi sonuçlandırarak 8 Nisan 1919′da Kemal Bey’i idama mahkum eder. Önceden hazırlanmış olan bu idam kararı tasdik edilmek üzere saraya gönderilir. Padişah Sultan Vahdettin, “Ferit Paşa Millet ile Padişah arasına siyah bir perde çekti” diyerek, bu kararı imzalamaz. “İş intikam ve bilahare mukatale şeklini alabilir. Yolun şimdiden önünü kesmek üzere fetva-yı şerife talebine mecbur oldum” der. Seyhülislam Mustafa Sabri “Divan-Harb-ı Örfi tarafından idama mahkum edilen Kemal’in mahkemesi hak ve adle muvafık bir surette icra edilmiş olduğu takdirde, hakkında sadır olan hükm-i idamın derun-i varaka damu harrer fetva ve mükul-i şer’iyeye muvafık olduğu veraste-i arzdır” şeklinde bir fetva verir.

FETVÂ VE ÎDAM

Bu şekilde verilen fetva ile Ermenilere kısas hakkının verilmiş olması gibi garip bir adalet ölçüsü ve İngilizlerin baskısı ile Türk Hükümeti ve İslam Müftüsü bir Türk-İslam vatanseverinin idamını tasdik ettiler.

Cezası infaz edilmek üzere İstanbul’a getirilmiş olan Mehmet Bey, Bekir Ağa Bölüğü’nden alınarak cezasının infaz edileceği yer olan Beyazıd Meydanı’na getirilir. Kemal Bey’in asılacağını duyan bütün İstanbullular ve bilhassa vatanseverler Beyazıd Meydanı’ndan toplanırlar. Kemal Bey’e idam sehpasının önünde son sözünü ne olduğunda, o halka şöyle der:

“Sevgili vatandaşlarım, Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet”

Kemal Bey’in bu sözlerine katılan halk da aynen cevap vererek, “Kahrolsun böyle adalet” diye bağırmaya başlamışlardır. Kemal Bey, bu son sözlerine devam ederek:

“Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Âmin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet…”

Kemal Bey’in idam hadisesi, İngilizlerin hiç beklemediği şekilde büyük tepki ile karşılanır. Kemal Bey’in cenazesi vasiyeti üzerine, Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki oğlunun mezarı yanına gömülmesi için, ailesine teslim edilir. Kadıköy’de büyük bir cenaze töreni yapılır. Tabut, Karaköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker bayrağı yarıya indirerek selam durur. Alışılmışın dışında, tabut eller üzerinde defnedileceği yere kadar götürülerek, 10 Nisan 1919 Perşembe günü akşam üzeri toprağa verilir.

KEMAL BEY’İN ÜZERİNDEN ÇIKAN VASİYETİ TARİHE BİR BELGE OLARAK KALACAKTIR

“Merhum sevgili oğlum Adnan’ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayır’ındaki kabristanda yavrumun yanına gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköy’ünde sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesinde 67 numaralı hanedir. Adı İsmet Hanım’dır. Defin masrafı teyzeme tevdi buyrulmalıdır. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve Memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha. Perişan zevcem Hatice’ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyrulmasını vatandaşlarımdan beklerim.

Babam, Karamürsel Aşar Memur-u Sabıkı Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa, memnun olurum. Türk Milleti ebediyyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah, millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.”

(30 Mart 1335 Boğazlıyan Kaymakam – Sabıkı Kemal)

Millet O’nu unutmadı; TBMM 14 Ekim 1922′de çıkardığı özel bir kanunla “Millî Şehit” olarak kabul etti.

Boğazlıyan’da bir mahalle ve bir okul “Millî Şehit”in adını taşımaktadır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Boğazlıyan Kaymakamı’na Atatürk’ten vefa

Tuba Kabacaoğlu

Aksiyon Sayı: 571 – 14.11.2005

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in adı Ermenilerle alakalı her konuda geçer. Kimi onu vezir yapar kimi de vatan haini ilân eder. İzmir’de yaşayan kızı Müşerref Gürenci, babası Kemal Bey’in idamından sonra değişen hayatını, kendisini ve ablasını Atatürk’ün neden evlat edinmek istediğini Aksiyon’a anlattı.

Ne zaman Ermeni soykırımı konuşulsa ya da bu konuda bir makale yazılsa mutlaka Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’den bahsedilir. “Ermenileri katletti” suçuyla idam edilen kaymakamın hayatı da ölümü de hayli ilginç. Asıl dramatik olanı ise hakkında söylenenler. Ölümünden iki yıl sonra Atatürk’ün başkanlığındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından ‘millî şehit’ ilân edilen Kemal Bey’in bugün hayatta kalan tek yakını İzmir’de yaşayan 92 yaşındaki kızı Müşerref Gürenci. İstanbul’un işgalinden tutun Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar birçok tarihî olaya yakından şahitlik eden Müşerref Hanım’ın hayatı bir devrin nasıl yaşandığını gözler önüne seriyor bir bakıma.

Müşerref Hanım’ın babası Kemal Bey’in hikâyesi Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Yozgat mutasarrıfı ve Boğazlıyan kaymakamı olmasıyla başlar. Savaş başladığı andan itibaren bölgedeki Ermeniler, işgalci Ruslarla işbirliği yaparak Türk köylerinde kıyım yapar. Bunun üzerine iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, kazada bulunan tüm Ermenilerin Suriye’ye sevk edilmesini mülkî amir olarak Kaymakam Kemal Bey’e emreder. O da bu kararı uygular. Ancak, bir süre sonra aldığı bu karardan ötürü Kaymakam Kemal Bey yargılanır. Kurulan Kürd Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nde, kış gününde vatandaşları can ve mal kaybına uğrattığı, ayaklarına süngüler bağlayarak ölüme terk ettiği iddialarıyla suçlanır. O ise, “Ben aldığım emri yerine getirdim. Sürgün edilenlere insanî şekilde davrandım. Süngü bağlamadım. Vicdan azabı duymuyorum. Kimsenin ölümü için emir vermedim.” diyerek suçlamalara karşı çıkar. Ancak, bu savunma onun idam kararını engelleyemez.

İnfaz, 10 Nisan 1919’da İstanbul Beyazıt Meydanı’nda gerçekleştirilir. 35 yaşındaki genç kaymakamın son sözü, kesinlikle suçlu olmadığı ve görevini yerine getirdiği şeklinde olur. Çocuklarını vatana emanet ettiğini belirttikten sonra dar ağacına çıkarılan Kemal Bey, üzerinde durduğu iskemleyi kendi ayağıyla iter. Kemal Bey’in kızı Müşerref Hanım, idamdan sonra İstanbul işgal altında olmasına rağmen Türk askerlerinin cenaze törenine eşlik ettiğine dikkat çekiyor: “Cenaze töreni ve idam hadisesi Millî Mücadeleye güç veren olaylar. Bu görkemli tören işgal altındaki İstanbul halkına tekrar birlik ve beraberliği hatırlatmıştır.”

Gümrük müdürü Florlalı Arif Bey’in oğlu Boğazlıyan Kaymakamı’nın ani ölümü ailesini derinden etkiler. Birinci eşinden olan Müzehher (7) ve Müşerref (5) isminde iki kızı ve ikinci eşinden olan kırk günlük oğlu Adnan babasız kalır. Dede Arif Bey ise çocuklardan babasının öldüğünü yıllarca saklar. Zaten kızlar anne-baba olarak dede ve ninesini bilir. Zira, Kemal Bey Karamürsel’de görevlidir ve çocukları doğduktan kısa bir süre sonra daha iyi şartlarda büyümeleri için İstanbul’a gönderir. Kemal Bey işlerinin yoğunluğu nedeniyle uzun aralıklarla da olsa kızlarını görmeye gelir. Müşerref Gürenci, annesinden önce babasının bir evlilik daha yaptığını, bu evlilikten Adnan isminde bir çocuğunun olduğunu; fakat onun üç yaşında vefat ettiğini söylüyor. Müşerref Hanım’ın babasıyla alakalı fazla anısı olmadığı gibi annesini de çok iyi hatırlamıyor. Bunun sebebi ise annesinin ansızın babasını terk etmesi…

İlkokulda babamın kim olduğunu öğrendim

Öz anne Suphi Hanım, İngiliz Ali Bey olarak da tanınan Londra sefirinin kızıdır. Müşerref Hanım annesinin ansızın çekip gitmesini şöyle anlatıyor: “Dedemin yanına gönderilmeden önce annem on üç yaşındaki polis kızı Hatice Hanım’ı sadece benle ilgilenmesi için tutmuş. Babamın zaafı mı yoksa üvey annemin açgözlülüğümü bilemeyeceğim, babam gönlünü kaptırıyor ve onu evimize ikinci eşi olarak alıyor. Annem de evi terk ediyor, İstanbul’daki eniştesinin yanına sığınıyor.”

Hatice Hanım bir süre sonra Kemal Bey’den hamile kalır. Bu sırada altı ay sürecek mahkeme süreci başlamıştır. Adnan, idamdan tam kırk gün önce dünyaya gelir. Ama Kemal Bey oğlunu hiç göremez.

Müşerref Hanım, babasının ölümünden iki yıl sonra ilkokula başlar. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in kızı olduğunu da burada öğrenir. O anı anlatırken gözyaşlarına hakim olamıyor: “Çamlıca Mektebi’ne başladığım ilk gün yoklama yapılıyordu. O dönemde soyadları olmadığı için baba ismi kullanılırdı. Öğretmen Müşerref Kemal diye sesleniyormuş. Babam olarak dedem Arif’i bildiğim için hiç bakmıyordum. Öğretmenim yanıma geldi. ‘Sana sesleniyorum, neden bakmıyorsun?’ dedi. Ben ısrarla ‘Babamın adı Arif’ diyordum. Sonradan kimin kızı olduğumu, babamın yaşadıklarını öğrendim. Müdiremiz, yatılı mektepteki herkesi topladı ve bizi diğer talebelere ‘Millete emanet edilen bu yavrular bizlerle beraber. Babaları millî şehit Kemal Bey’dir. Hepinizin onlara hakiki kardeş gibi davranmanız lazımdır.’ diye tanıttı.”

Müşerref Hanım, çocukluğunun en güzel yıllarını yatılı okulda geçirir. Babasının Boğazlıyan kaymakamı olduğunu öğrenmiş olsa da dedesi ve ninesi gizlemeye devam eder. Bir kez bile babasının adı evde anılmaz. Kardeşler babalarını gazetelerden tanır. Ayrıca anne tarafından da hiçbir akrabayla irtibatları yoktur. On altı yaşındayken küçük kız Müşerref kendi çabalarıyla annesinin ailesini bulur.

Atatürk evlat edinmek istemiş

İdamdan sonra TBMM 19 Ekim 1922’de Kemal Bey’i, Urfa mutasarrıfı Nusret Beyi ve Diyarbakır Valisi Reşit Bey’i ‘şehid-i millî’ ilân eder. Bunun üzerine dede Arif Bey Atatürk’ü makamında ziyaret eder. Orada ‘vatanın babası’ iltifatlarıyla karşılanır. Atatürk, torunlarını evlat edinmek istediğini söyler. Arif Bey ise, “Onlar bana oğlumun bediasıdır. Müsaade edin, bende kalsınlar. Nafakalarını karşılamanız yeterlidir.” der. Bu görüşmenin bir sonucu olarak TBMM’de kanun çıkarılır ve Beşiktaş’ta dört daireli bir apartman, Beyoğlu’nda bir ev ve kayd-ı hayat şartıyla tüm çocuklara maaş bağlanır. Aile, 1923’ten itibaren Beşiktaş’taki apartmana taşınır. Üvey kardeşleri Adnan da zaman zaman yanlarında kalır.

Müşerref Hanım kardeşi Adnan’ı öz ablasından daha çok sevdiğini hatırlatarak, “Üvey annemin hayatımdaki yeri çok önemli. Bize çok baktı. Kendi annemi bilmediğim için onu anne kabul ettim. Yanına gidip günlerce kalırdım. Sonra askeriyede subay katip, aksiliğiyle tanınan Zühdü Bey’le evlendi. Lüleburgaz’a yerleşti. Üç çocuğu oldu, ama hiç mutlu olamadı. ” diyor. Müşerref Hanım’a bağlanan ilk aylık 7 liradır. Giyimine düşkün olduğu için maaşını şık ayakkabı, çanta, çorap ve süs eşyaları alarak harcar. O dönemde en şık ve pahalı eşyalar Beyoğlu’nda satılır ve bir ayakkabı en fazla 4 liradır. Maaşı zamanla yükselir. Bugün aldığı maaş ise üç ayda 600 YTL.

Evimiz matem yeriydi

Kemal Bey’in idamı ailenin hayatını değiştirir. Müşerref Hanım, çocukluğunun geçtiği evi ‘matem yeri’ olarak tanımlıyor. Çünkü bu evde idam gününden sonra hiç müzik çalınmamış, gülünmemiş, nine ve dede sürekli siyah giysiler giymiş. Herkesin acısını içine attığı bu dönemde Müşerref ve Müzehher kardeşler müzik sesine hasrettir. Oturdukları apartmanda o dönemin en zengin alaturka ailelerinden gelen cılız piyano, keman sesiyle iktifa ederler. Herkesin evinde olan gramofon bile onlarda yoktur. Bu matem dolu evden zaman zaman sıkıldığını söyleyerek, lafı amcası Münir’e getiriyor: “Amcam gençti, eğlenmek istiyordu. Ama bizim evde bu mümkün değildi. Dans modası başlamıştı. Herkes farklı farklı danslar öğrenmenin peşindeydi. Amcam Münir de, evin dışında farklı mekanlarda dedem ve ninem hariç ailenin tüm fertlerini haftada bir kez toplardı. Dans dersi vermek için madam gelirdi. Saatlerce müzikler çalınır, dans edilirdi. Büyük masalarda yemekler yenir, bütün gün böyle geçerdi. Biz de o toplulukta uslu uslu otururduk. Çok mutlu olurdum. Sonra komşularımızdan etkilenerek piyano dersleri almaya başladım. Evde piyano çalmak yasak olduğu için yeterince başarılı olamadım. Çocukluğumuz, bizi çok seven insanlar arasında geçti, lakin çocukluğumu yaşlılarla birlikte geçirmek benim üzerimde hoş bir tesir bırakmadı. Ninem 50 yaşındaydı; ama üzüntüden çökmüş, 80 yaşında gibiydi.”

Ablası Müzehher’le pek anlaşamayan Müşerref Hanım, kendini hep ‘garip’ hisseder. Dedesi torunlar arasında ayrım yapmazken ninesi sürekli ablasının üstüne düşer. Ablası yaptığı yaramazlıkları bile suçu olmadığı halde onun üzerine atar. Kendini de bir türlü savunamaz. İçinde yaşadığı mahcubiyet hep buna engel olur. Yalnız dilden dile dolaşan “Kemal Bey en çok Müşerref’i severdi.” cümlesi onu biraz rahatlatır. Üstelik babası idam edilmeden az önce kızı Müşerref’i kucağına alıp öpmüştür. Son güne ait en önemli ayrıntılardan biri de Kemal Bey, çocukları dedesine emanet ettiğini ve kesinlikle siyasete atılmalarını istemediğini söyler. Kırk günlükken babasını kaybeden Adnan, siyasete atılmak ister. Fakat seçilecek adaylar içinde yer alabilmesi için 5 bin lira vermesi gerekir. Babasının vasiyeti yerini bulmuş olacak ki bu parayı denkleştiremediği için siyasete giremez. Devlet memuru olarak hayatını devam ettirir. Müşerref Hanım, ilköğrenimini bitirdikten sonra orta kısım mektebine gitmek ister. Fakat o dönemde orta kısmı bitirene mecburi hizmet şartı vardır. Dede Arif Bey, bu nedenle okula göndermez. Aile dostları, mecburi hizmet şartı olmadığından Fransız mektebini tavsiye eder. “Müşerref’in gavur okulunda ne işi var.” diyen Arif Bey, sonunda torununun kaydını Çamlıca Kız Lisesi’ne alır. O dönemde toplum yavaş yavaş farklılaşırken bu gidişattan Müşerref Hanım da etkilenir. Okullarının karşısında erkek lisesi vardır. Kız arkadaşları sürekli bu okulun öğrencileriyle meşguldür: “Muhafazakar bir ailede büyüdüğüm için ortamı hiç sevmedim. Mezun olmama iki ay varken okulu bıraktım. Dedem vefat etmişti, ninem de cahil bir kadındı, ısrar etmedi. 18 yaşında askeri doktor İhsan Bey’le evlendim. İki oğlum dünyaya geldi.”

Babam görevini yaptı

Eşinin görevi nedeniyle birçok il dolaşan Müşerref Hanım, Lüleburgaz, İstanbul derken bir yıl da Sarıkamış’ta kalır. İstanbul’da yetişmiş biri olarak Sarıkamış’ı çok sever. Fakat çevresindekiler iyi şartlarda yaşamaya alışmış Müşerref Hanım’ın Sarıkamış’ı bu kadar sevmesini anlayamaz. Kendisi ise orada yaşadığı dönemi ‘romantik’ olarak tanımlıyor. Sıtma hastalığına yakalanıp aşırı kilo vermeye başlayınca geri dönmek zorunda kalırlar. Bu sefer tayinleri Ankara’ya çıkar. Eşinden dolayı burada protokole dahil olduğunu belirterek, “İmkan dolu bir yaşamım oldu. İhsan, benim bir dediğimi iki etmezdi. Hayatımda istediğim her şeyi elde ettim. 63 yıl önce İzmir’e yerleştik ve eşim şehrin iki doktorundan biriydi. Albay olmasına bir ay varken askeriyeden ayrıldı.” diyor.

Kaymakam Kemal Bey her ne kadar mili şehit ilan edilse de toplumda onun Ermenileri öldürdüğünü düşünenler vardı. Hatta Kemal Bey’in adı ‘kasap’ idi. Müşerref Hanım zaman zaman farklı tepkilerle de karşılaştığını belirterek, babasına kasap denilmesinden üzüntü duyduğunu söylüyor. Müşerref Hanım’a göre yapılanlar soykırımı değildi. Babası sadece vazifesini yerine getirdi. Yol çok uzun olduğu için ölümler yaşandı. Hayatını yitirenler arasında Türk askerleri de vardı. Ama bütün bunlar dünyaya ‘katledildi’ şeklinde anlatıldı. “Soykırımı yapıldı” iddiasını dile getirenlerin yeterince bilgili olmadığını belirterek, “Atatürk’ün çıkardığı kanun, tehcirden sorumlu tutulan üç Türk bürokratın kasap değil, millî şehit olduğunu ilan etmiştir. Yani siz bu kanunu yok sayarak Ermenilerin toprak taleplerine, hak iddialarına olur cevap veremezsiniz. ‘Evet soykırım yapılmıştır’ diyerek özür dileyemezsiniz. Orhan Pamuk, Halil Berktay gibi isimler kanunları yok sayıyor.”Diyor.

Müşerref Hanım, babasının idam kararının İngiliz etkisiyle alındığını iddia ediyor. İstanbul’un işgal edilip Damat Ferid Hükümeti’nin iş başında olduğu bir ortamda, Kürd Mustafa Divan-ı Harbi’nin bir düzmece mahkeme olduğunu vurguluyor: “İki mahkeme oluyor. Birinde beraat ediyor ikincisinde idam kararı veriliyor.” Müşerref Hanım, bu noktada ilginç bir ayrıntıya dikkat çekiyor: “Babamın erken davranması Boğazlıyan halkının imha edilmesini de önlemiştir. Babama Ermeni çetesinden biri gelerek ‘yarın Ermeniler size saldırıp kıyım yapacak’ diyor. Babam bütün memurları topluyor ve tehcir o an başlıyor. Babam, başarısı nedeniyle mutasarrıf yapılıyor. Sonrada ‘onları sen öldürdün’ diyorlar.”

Müşerref Hanım babasının idamının, “Türkler Ermeni katliamı yaptı” tezine kanıt olarak gösterilmesinden rahatsız: “Türkler, suçlu olduklarını kabul ediyorlar ki yargıladılar, idam ettiler denildi.” Ona göre, bu konuda siyasiler suçlu. Soykırım iddialarına karşılık Kemal Bey’in “millî şehit’ unvanı aldığı söylenebilirdi. O dönemde yapılanları ‘kurban siyaseti’ olarak nitelendirerek, “Kimi gözlerine kestirdilerse yargılayıp idam ettiler.” diyor.

İzmir’de yaşayan 92 yaşındaki Müşerref Hanım’ın hayatı şimdilerde tarihî bir müzeyi andıran evinde sessizce geçiyor. Tüm yakınlarını kaybetmesine rağmen elindeki fotoğraflara bakarak geçmişle özlemini gideriyor. Babasının fotoğraflarına bakarak son sözlerini söylüyor: “Fertler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.”

HABER

Milli şehit anıldı

Ermeni ayaklanmasının önlenmesi için çıkarılan “tehcir” uygulanmasında hatası olduğu gerekçesiyle yargılanan, aklanmasına rağmen idam edilen Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesi Kaymakamı Kemal Bey, ölümünün 91’inci yılında İstanbul Kadıköy’deki mezarı başında anıldı.

Kaymakam Kemal Bey, Bakanlar Kurulu kararıyla 14 Ekim 1922’de “Milli Şehit” ilan edilmişti. Torun Gülşen Kutlu törende yaptığı konuşmada “Sözün bittiği yere geldik. Dedemin son sözü, ’Fertler ölür, millet yaşar’ oldu. Yaşasın Türk Milleti. Yaşasın Türkiye Cumhuriyet” dedi. Konuşmaların ardından Kaymakam Kemal Bey‘in mezarı başında dualar okundu, karanfiller bırakıldı.

HABER

"Milli Şehit" Kemal Bey anıldı

12 Nisan 2012

Kartal Belediyesi, 1919’da idam edilen 14 Ekim 1922’de ise “Milli Şehit” ilan edilen Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesi Kaymakamı Kemal Bey’i, ölümünün 93’üncü yıldönümünde mezarı başında andı.

Ermeni ayaklanmasının önlenmesi amacıyla çıkarılan “tehcir” uygulanmasında hatalı olduğu gerekçesiyle yargılanarak aklanmasına rağmen 10 Nisan 1919’da idam edilen Boğazlıyan ilçesi Kaymakamı Kemal Bey, Kadıköy Kuşdili’ndeki mezarı başında anıldı. Anma törenine, Kartal Belediyesi Başkan Yardımcıları, siyasi partilerin ilçe temsilcileri, dernek temsilcileri, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in torunu Mehmet Kemal Ergüder ile çok sayıda vatandaş katıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in hayatı anlatıldı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Kahrolsun Böyle Adalet

İhsan Kurt

Bu kitap; 1908-1919 Tarihleri arasında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in görev yaptığı Osmanlı toprakları ve çevresi etrafında Osmanlı’nın yıkılışını hazırlayan olayları, İkinci Meşrutiyet’ten 10 Nisan 1919’a kadar geçen sürede yakın tarihimizin isyan ve ibret dolu sayfalarını, devletin en üst kademelerine kadar sıçrayabilmiş işbirlikçi maskeli ihanet cücelerinin portrelerini, bazı Ermeni olaylarının da işlendiği tarihi belge ve bilgilere dayanan uzun yılların ürünü, zamanımızda bile ibret alınması gereken bir dönemin romanıdır. Kitapta geçen olayların öncesi sayılabilecek, 1890’larda başlayan Ermeni olaylarında misyoner okullarının rolünün öne çıkarıldığı diğer romanımızın adı da Fesat Yuvası olarak kaleme alınmıştır.

Kitabın 1.baskısı için yazılanlar:

"İhsan Kurt’un "Kum Saati" yayınları arasında çıkan eseri, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, adı geçmiş tarihimizin acıklı hikâyesidir… Bir yerli ve milli roman bu…"

-Abdurrahim Karakoç-

Yazarın da kitabında ifade ettiği gibi Kemal Bey, Otuz beş yıllık hayatının sayfalarını çeviriyor bu kitapta. İbretle, heyecanla okuyacağınız bu kitapta, görev aşkıyla dopdolu, memur çocuğu olarak yetişmiş Kemal Bey’in vatan hizmeti uğruna canını verdiğini görecek ve onun dediği gibi sizler de, Kahrolsun böyle adalet diyeceksiniz.

-Yahya Aksoy-

"Ne yazılsa az, ne söylense eksik kalacak olan bir konuda eser yazmış olmanın şerefi İhsan Kurt adı üzerindedir. Tarihimizin bilinmeyen yahut yeterince bilinmeyen konularından biri olan Milli Şehidimiz Mehmet Kemal Bey’i öğretme adına ve unutanlara hatırlatma yönünde yazdığınız Kahrolsun Böyle Adalet romanı bizleri memnun etmiştir."

-Ecz.Celal Öcal-

Boğazlıyan Kaymakamı Milli Şehit Mehmet Kemal Bey’in Kızı Müşerref Gürenci Hanımefendi’nin Basın sözcüsü.

(Arka Kapak)

Akçağ Yayınları / Edebiyat Dizisi

Türkçe

576 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 14 x 20 cm

Ankara, 2013, 3. Basım

ISBN : 9786053420408

HABER

Milli Şehid Kemal Bey anılıyor

10 Nisan 2015

“Milli Şehid” Kaymakam Kemal Bey, 10 Nisan Cuma günü saat 11:00’de Kadıköy Şöğütlüçeşme Kuşdili’ndeki kabri başında saygı ve rahmetle anılacak.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi ve Anadolu Aydınlar Ocağı tarafından düzenlenen toplantıda, yabancıların baskıları ile idam edilen Kemal Bey’le ilgili konuşmalar yapılacak. Bilindiği gibi daha önce beraat etmiş olan Kaymakam Kemal Bey, işgal döneminde dış baskılar yüzünden Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği iddiasıyla idam edilmişti.

BİYOGRAFİ DOSYASI : 1974 KIBRIS ÇIKARMASI KAHRAMANI E. ALB. MUZAFFER TEKİN KOMUTANIMIZI TANIYOR MUSUNUZ ???


1974 KIBRIS ÇIKARMASI KAHRAMANI E. ALB. MUZAFFER TEKİN KOMUTANIMIZI VEFATININ 5. YILINDA SAYGI, SEVGİ VE ÖZLEM İLE ANIYORUZ.

ÖZEL BÜRO NOTU : BUGÜNE KADAR ÇOK DOSTUM, AĞABEYİM, KARDEŞİM OLDU. BAZILARI SİVİLDİ, BAZILARI SUBAY, ASTSUBAY, POLİS, ÖZEL HAREKATÇI, İSTİHBARATÇI GİBİ RESMİ ÜNVANLI KİŞİLERDİ. HEMEN HEMEN HEPSİNİ SEVGİ VE SAYGI İLE HATIRLARIM. HATIRALARIMDA HEPSİNİN DEĞERLİ BİR YERİ VE ANISI OLDU. CAN ARKADAŞLARIMDI. BELKİ ÇOK AZ SAYIDA KİŞİ BUNA DAHİL DEĞİLDİR. ONLAR DA ÇOK MÜHİM DEĞİL Kİ ÖNEMSEMİYORUM. AMA BAZILARI VAR Kİ HEM TANIŞMAKTAN HEM DE AYNI ÇORBAYA KAŞIK SALLAYACAK KADAR KADER BİRLİĞİ YAPMAMIZDAN DOLAYI BÜYÜK BİR MUTLULUK VE GURUR İÇİNDEYİM. BUNLARIN EN BAŞINDA GELİR BENİM MUZAFFER YÜZBAŞIM. YÜZBAŞIM DEYİŞİM LAFIN GELİŞİ. HÜKÜMET KOMUTANIMIN GASP EDİLEN HAKKINI GERİ VERDİ VE VEFAT ETTİĞİNDE ARTIK O BİR EMEKLİ ALBAY’DI. KOMUTANIMI BURADA KISACA ANLATMAK ONA HAKSIZLIK OLUR. KENDİ WEB SİTESİNDE http://www.muzaffertekin.com.tr KOMUTANIMIZI KAPSAMLI ŞEKİLDE ANLATTIK. AŞAĞIDA J.Kurmay Albay Mustafa Önsel’in MUZAFFER YÜZBAŞIM İLE İLGİLİ BİR ANISINI OKUYACAKSINIZ. BELKİ DE GÖZLERİNİZ DOLACAK. BEN HAYATIM BOYUNCA ÇOK YURTSEVER TANIDIM AMA MUZAFFER YÜZBAŞIM BEYFENDİ KİŞİLİĞİ, NEZAKETİ, BİR TÜRK SUBAYINDA DOĞAL OLARAK BULUNAN VAKUR TAVRI, CESARETİ, BİLGELİĞİ İLE EN ÖNLERDE BULUNUR. HANİ DERLER YA “NEVİ ŞAHSINA MÜNHASIR” DİYE. O ŞEKİL. KENDİSİNİ ERGENEKON TİYATROSUNA BERABER FİGÜRAN OLDUĞUMUZDA TANIDIM. TANIR TANIMAZ DA ÇOK SEVDİM. SICAKKANLI VE SAMİMİ TAVIRLARI İLE TÜM SANIKLARIN SEVDİĞİ VE SAYGI DUYDUĞU BİR İNSANDI. TOPRAĞIN BOL, MEKANIN CENNET OLSUN KOMUTANIM. YATTIĞIN YERDE RAHAT UYU. ERKUT ERSOY & İSTİHBARAT UZMANI & ÖZEL BÜRO GRUBU

E. ALB. MUZAFFER TEKİN KİMDİR ??

Muzaffer Tekin, 28 Ekim 1950 tarihinde babasının subay olarak görev yaptığı Çankırı ilinde dünyaya gelmiştir. Annesi rahmetli Handan Tekin hanımefendi, Rumeli’ den 1924 yılında Akşehir’e yerleşmiş olan köklü bir evlad-ı fatihan aileye mensuptur. Baba tarafı ise yedi göbek asker bir aileden müteşekkildir. Merhum babası, Salih Raci Tekin Kocamustafapaşalı olup P.Kd. Alb. rütbesiyle ordudan emekli olmuştur. Baba Salih Raci Tekin üstün karakter ve mesleki başarılarından ötürü çevresinde derin izler bırakmış, yıllar geçmesine rağmen halen saygı ile yâd edilen bir isimdir. Dede, Kaymakam (Yarbay) Ahmet Rıza Bey, Atatürk’ ün sınıf ve silah arkadaşıdır. Anılarında, 57 muharebe ve müsademeye girdiği yer almaktadır. I.Dünya savaşında ordumuz, Kanal Harekâtında İngilizlere esir düşünce Hindiçin’e esarete gönderilmiş ve altı yıllık esaretin ardından İstanbul’a dönmüştür. Ahmet Rıza Bey’in babası da tarihe adını altın harflerle yazdırmış Çanakkale boğaz komutanı Cevat Paşadır. Cevat Paşanın babası Gelibolu Sancak Bey’i Ali Naşit Beydir. Onunda babası Yeniçeri Ağası, Örneksiz Mustafa Ağadır.

İlköğrenimini Bahariye İlkokulunda, orta öğrenimini Kadıköy Ortaokulunda tamamlayan Muzaffer Tekin, 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesinden ve 1972 yılında da Kara Harp Okulundan P.Tğm. rütbesiyle mezun olarak çocukluğundan beri hayalini kurduğu askerlik mesleğine adımını atmıştır.

İlk görev yeri olan Bolu Komando Tugayında bir yıl süren kıta hayatının ardından Kıbrıs Barış Harekâtına katılmıştır. Harekâtta en çok muharebeye giren takımın komutanı olan Muzaffer Tekin, Üstün cesaret ve feragat altın madalyası ile taltif edilmiştir. Başta, Bolu Komando Tugayının efsane komutanı Sabri Demirbağ olmak üzere, harekâtın kurmayları tarafından; Teğmen rütbesiyle Kıbrıs Barış Harekâtının seyrini değiştiren subay olarak nitelendirilmiştir. Yavru vatanda, bir kadirşinaslık örneği olarak muharebelerin geçtiği bir tepeye onun ismini vermiştir.

Kıbrıs ta bir yılı aşkın süre görev yaptıktan sonra Türkiye’ ye dönen Muzaffer Tekin 1975-1978 yılları arasında Bolu Komando Tugayında görev yapmıştır. Bu görevi esnasında 1975 yılında Müge hanımefendiyle evlenmiş ve bu birliktelikten kızları Özge dünyaya gelmiştir.

1978 yılında mecburi şark hizmeti için atanmış olduğu Ağrının Patnos ilçesinde göreve başlayan Muzaffer Tekin 1982 yılına kadar bölük komutanlığı ve merkez komutanlığı görevlerinde bulunmuştur. Görev süresi içerisinde bağlı bulunduğu taburu ile 1980 yılında iç güvenlik harekâtında görev yapmak üzere Tunceli’ ye intikal etmiş ve burada da Merkez Bölük Komutanlığı göreviyle son derece çetin şartlarda üstün hizmetlerde bulunmuştur.

1982 yılında tayin olduğu Tuzla Piyade Okulu Öğrenci Alay Komutanlığı emrinde Sb. Astsb. Kurs Bl. K.lığı, Özel Çavuş Kurs Bl. K.lığı ve Yd. Sb. Bl. K.lığı görevlerinde bulunmuştur. Özellikle son görev yaptığı 8.Yd. Sb. Bl. K.lığı görevinde yetiştirdiği öğrenciler kılık, kıyafet ve yürüyüşlerinden ayırt edilmişler, aldıkları sıkı eğitim sayesinde, kıtalarında muvazzaf subaylar kadar başarılı olmuşlardır.

Askerlik mesleğine tutkuyla bağlı olan Muzaffer Tekin için Alay Nöbetçi Amiri olduğu 18 Mart 1985 tarihi hayatının seyrini bütünüyle değiştirmiştir. Bu tarihten üç ya da dört gün önce Tuzlada bulunan bir gazinoda dört teğmen, teğmen oldukları bilinerek gazino sahipleri tarafından darp edilmiştir. Tekin’ in nöbetçi olduğu gece ise söz konusu gazinoda gerçekleşmiş olan baskın neticesinde hasar ve darp olayı meydana gelmiştir. Bilahare bu olayla ilişkilendirilen Muzaffer Tekin toplu ızrar ve azmettirmek iddiasıyla askeri mahkemeye sevk edilmiş, fakat olayı yapan tek bir teğmen tespit edilememiştir ve buna müteakip mahkeme süreci devam ettiği halde görevine iade edilmiştir. Akabinde ise Askeri Şura kararı ile mahkemenin neticesi beklenilmeden, tamamıyla sicil yönetmeliğine aykırı uygulamalar ile mümtazen terfi durumunda olmasına karşın, mesleğinin zirvesinde re’sen emekliye sevk edilmiştir. Sivil mahkemeye intikal etmiş hukuki sürecin sonunda ise Yzb. Muzaffer TEKİN kendisinin Yüksek Askeri Şura kararları sonucu Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiğinin kesilmesine neden olan bu olaydan beraat etmiştir.

Silahlı kuvvetlerden bu şekilde koparılması o dönem kendisini tanıyan, tanımayan büyük bir kitleyi teessüre itmiştir. Görev yaptığı süre boyunca kurum içerisinde öyle derin izler bırakmıştır ki, sonraki yıllarda makam ve memuriyeti olmamasına rağmen görevdeki bir insanın bile nadir görebileceği saygı, sevgi ve ilgiye mazhar olmuştur. En az görevdeki bir insan kadar, ayrıldığı kuruma vefa, sadakat ve muhabbet duyguları her daim devam etmiştir.

1985 yılında ordudan ayrılmasıyla başlayan süreçte 21 yıl mütevazı bir hayat süren Muzaffer Tekin 2006 yılında gerçekleştirilen ve 2. Daire Üyesi Yücel Özbilgin’ in şehit edildiği menfur Danıştay suikastıyla ilintilendirilerek gözaltına alınmıştır.

Bu gözaltı süreci ülkemizde sonraki yıllarda örneğini sıkça yaşayacağımız tertiplerin işaret fişeği olma niteliği taşımaktadır. Muzaffer Tekin, ortada en ufak delil, bulgu, kesinleşmiş yargı kararı yokken görsel ve yazılı basında menfur Danıştay suikastının kilit ismi, azmettiricisi olarak Türkiye’nin gündemine oturtulmuştur. Yıllar önce emekli olmasına rağmen medyada asker kimliğinin sürekli gündeme getirilmesi üzerine ayrıldığı kuruma zarar vermemek amacıyla intihar girişiminde bulunmuştur.

Muzaffer Tekin, dört gün süren gözaltı sorgu süresinin ardından savcılıkça serbest bırakılmış, hazırlanan iddianamede, adının dahi geçmesine lüzum görülmeyerek aklanmıştır. Bu olayda bağımsız yüce yargı, medya destekli yoğun siyasal baskı altında olmasına rağmen adaletten ödün vermemiştir.

Menfur saldırıdan yaklaşık bir yıl sonra Haziran 2007 tarihinde Ümraniye?de bir gecekonduda ele geçirilen el bombalarıyla ilgili soruşturma çerçevesinde başlayan gözaltılar da tıpkı bir yıl önce olduğu gibi yine hedefte o vardır. Bombanın sahibi olduğu iddia edilen kişi unutulup kilit isim yine Muzaffer Tekin olacaktır. Yayın yasağı olmasına rağmen, hukuk yok sayılarak, basın Danıştay olayının kilit ismi, azmettiricisi olarak onu takdim etmiştir.Malum medya provokatif yayınlarında başarılı olmuş, neden ve nasıl olduğunu anlamadan tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Tutuklandıktan sonra da, Danıştay saldırısında olduğu gibi, çirkin, yanlı ve amaca hizmet eden haber kirliliği maalesef devam etmiştir.

Muzaffer Tekin neden ve nasıllarına cevap ararken, tutukluluğunun yedinci ayında 22 Ocak 2008 de ülke yeni bir operasyon haberiyle çalkalanmıştır. Gece sabaha karşı gözaltılar başlamış, resmi ağızlardan yapılan açıklamalarda 12 Haziran 2007 de Ümraniye de ele geçirilen el bombalarıyla ilgili soruşturmanın devamı niteliğinde olduğu ifade edilmiştir. Şok gözaltılar la soruşturma yeni bir boyut kazanarak devletin içinde “Ergenekon” isimli bir örgüt bulunduğu, bunun da “derin devlet”in temelini oluşturduğu iddiaları ülke gündemine damgasını vurmuştur.

Ülkede yaşanan ideolojik değişimin ilk kurbanı olan Muzaffer Tekin yöneticisi olmakla suçlandığı örgütün adından ilk kez bu dönemde haberdar olmuştur.

Müteakip aylarda da dalga dalga gözaltılar ve tutuklamalar devam etmiş, hedefte hep, ulusal devlete sahip çıkan TSK, yargı, üniversiteler ve vatanseverler olmuştur.

İddianamede, sözde örgüt Cumhuriyet gazetesine bomba atılması olayı ve Danıştay suikastıyla suçlanmaktadır. 20 Ekim 2008 de Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesindeki mahkeme salonunda görülmeye başlayan yargılamalar İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülmektedir.

—————————ºº°ºº—————————-

Ergenekon davası sanıklarından olan, sınıf arkadaşı Rafet Arslan’ın savunmasında Muzaffer Tekin:

“…evet ben Muzaffer Tekin?in dostuyum, kardeşiyim. Bundan da büyük bir onur duyuyorum. Muzaffer benim mahallemde çelik çomak oynarken tanıştığım biri değildir. 40 küsur yıl evvel bu ülkeyi cumhuriyeti can bedel korumaya omuz omuza yemin ettiğim devre arkadaşımdır. Silah arkadaşımdır, kardeşimdir. Bulunduğumuz ortamlarda, bizim için hayat denen askerlik mesleğinde temayüz etmiş bir insandır. Her meslekte saygınlığı hak etmiş insanlar vardır. Bir icadı gerçekleştiren fizikçi kimyacı mucit, içti hat oluşturacak bir kararı gerçekleştirmiş hukukçu, yeni bir ameliyat ve tedavi yöntemi gerçekleştirmiş hekim nasıl meslektaşları arasında saygın, üstün ve ayrıcalıklı bir yer ediniyorsa, askerlik mesleğinde de savaş kahramanları gaziler, yiğitler, alperen ruhlu savaşçılar ayrı özel müstesna bir yere sahiptirler. Muzaffer Tekin de bir savaş kahramanıdır. Makam ve mansıp mücadelesinde kelepir sevdasından uzak, kendisini çevresine göre, sevgiye göre ayarlamış bir muhabbet fedaisidir. Sırf bu düşüncelerle 375 teğmenin istikbali için canından çok sevdiği mesleğini bir günde feda edebilmiştir. Bu nedenle sadece benim değil bütün arkadaşlarının ast üst bütün görev yaptığı kişilerin sevgi saygı ve muhabbetini hak eden biridir. Fazilet ve haysiyet kavramlarına dost, gönlünü hep iyilik yapma düşüncesine göre akort etmiş birisidir. Başına gelen musibetlerin sebebi de budur. Bu nedenle sevilir sayılır. Çünkü yiğittir mukaddes bildiği şeylerin ufkunda Şehbal açmanın delisidir e elbette ki böyle bir dostun hastanede, hapishanede, kara gününde, dar gününde yanında olacağım bunu da büyük bir zevkle ve gururla yapmaya devam edeceğim. İlişkilerinde aldatma, ibadetinde gösteriş gönlünde garez ve kin olmayan bir dostu elbette ki hak ölçüleri içerisinde sevmek ve ona karşı bu mürüvvetten ayrılmamak her onurlu insanın şiarı olmalıdır. Böyle olduğum ve böyle bir dosta sahip olduğum için kendimi bahtiyar addediyorum. Muzaffer Tekin bu özelliklerinden dolayı izzet ve itibar gördüğü kurumun yıpratılması projesinde ilk hedef seçilmiş medya destekli siyasi bir komplonun odağına konulmuştur. Sadece hayal ve kanaat planında tahakkuk ettirilen bu iftira ve itibar linçi seyrü seyahati ilhat ve inkar hesabına kapkara bir şartlanmışlık içerisinde yapılmıştır. Böylesi bir zulme muhatap olmuş dostumun yanında olmam yardımına koşmam onu savunmam ise bugün buralarda olmamla noktalanmıştır.” (80.celse, 05.04.2009)

MUZAFFER TEKİN İÇİN

Ey Asakir-i berriye-i Şah-ı merdan.
Ey bu vatan için feda-i can.
Fitne fesat kumpasların kurbanı.
Savaşın kartalı,eşsiz kumandan.

Miralay Salihten gelmekte huyun.
Ahmet Rıza, Örneksiz Mustafa’dandır soyun.
Secereni tarih yazmış hakkıyla.
Secaat timsali ashabın,boyun

Adaya ilk inen bayraktar o dur.
Şahadet murad eden dualı şuur.
Ey güneşten kıvılcımlar çakan namlular.
Ey meydan-ı gaza, tarihe yepyeni bir Zafer duyur.

Yer, gök toz duman,düşman amansız.
Tepede mitralyoz,ölüm kusar insafsız.
Tam siper her taraf, ölüm mukadder.
Şimşekler çaktı gözleri, hücum dedi, apansız.

Allah, Allah nidalarıyla inledi asuman.
Sanki bir taburdu hücuma kalkan.
Urum şaştı, bu imkansız taarruza.
Zafer istedi asker, Zafer verdi yaradan.

Eğildi beş parmaklar,ihtiramda dağlar.
Selam durdu karşıdan Aladağlar, Toroslar.
Hala o tepededir zafer bayrağın.
Hep seni arar, hep seni sorar,sesini duymaz zindanlar.

Savaşın kartalını zindanlara koydular.
Yalan yanlış iftirayla; Osmanları buldular.
Hak bilir, birgün gerçek elbet çıkar ortaya.
Yıkılır zindanlar gümbürtüsü arştan duyulur.

Yok ötesi tarumar oldu vatan.
Şüheda ağlıyor, yok kabrinde rahat yatan.
Lalezar bozuldu, güller döküldü.
Güya itibar yüklüdür o hain-i vatan.

Ahde vefa kalmamış, anlarım.
İhanet mültezem, hakkı ararım.
Kara bir kinle husumet niye?
Ben vicdan ile hükmü; adalet sayarım.

Şimdi ol kubbede hazan mevsimi.
Tadı yok,yerin göğün; böyle bilsin Nesimi.
Aslanları çakal boğsa ne ola?
Bir ölür, bin doğarız. Kısamazlar sesimi.

Saltukoğlu Rafet bunu böyle eyledi.
Ne bir fazla,pek çoğunu eksik bile söyledi.
İftiranın günahından korksunlar.
Öte yandan hesap ağır olsada,bu dünyada hesap bitsin istedi.

El Safiu’dan niyaz edip diledim.
Kardaşıma, sağlık, sıhhat istedim.
Pek yakındır, bahar açar burada.
Korkan korktu; ben hep bildiğimi söyledim.

Mustafa Rafet Saltukoğlu

—————————ºº°ºº—————————-

Balyoz davası sanıklarından, J. Kurmay Albay Mustafa Önsel’in “Beşiktaş’ta Sırtlan Pusu’su” adlı kitabında Muzaffer Tekin:

“Zafer tepe” ismi nereden gelir bilir misiniz?

Söz konusu olayda bir isim daha öne çıkıyordu; Muzaffer Tekin. Piyade okulunda bir asteğmen bölüğünün Bölük Komutanı olarak görev yapıyordu o zamanlar. Rütbesi yüzbaşıydı.

Astı, üstü herkes ondan kahraman diye bahsediyordu. Sadece astları değil, üstleri de kendisine saygı duyuyordu. Kıbrıs savaşında yaptıklarını kendisinden değil, arkadaşlarından, ders hocalarımızdan dinliyor, kendisine içten içe hayranlık duyuyorduk.

Yürüyüşüyle, duruşuyla emsallerinden farklı bir subaydı Yüzbaşı Tekin. Kışlada pek çok bölük vardı ama en olumsuz hava şartlarında bile eğitim yapan bir tek bölük olurdu. O da Muzaffer Tekin’in bölüğü.

Kıbrıs savaşına teğmen olarak katılmış, gösterdiği üstün cesaret ve feragat nedeniyle bu rütbede altın madalyalı tek subay olarak tarihe geçmişti.

Kıbrıs ta cephe taarruzu ile ele geçirdiği tepeye ismini vermişlerdi: “Zafer tepe” Asker olsun diye yaratılmış birisiydi gözümüzde o zamanlar Muzaffer Tekin.

Lokantada kavga olduğu gün, Piyade Okulunun Nöbetçi Amiri Muzaffer Tekin idi. Olay ile ilgili sorgular sonucu Selimiye?de lokanta sahibi ve çalışanlarının karşısında çıkartılarak yüzleştirildik. Yüzleşmede kimse teşhis edilmedi. Ama mutlaka bir suçlu bulunmalıydı.

Bu olay iç kamuoyunda fazla yankı bulmamıştı ama dış basın olayı çarpıtarak vermiş ve dış kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı.

Söylenenlere göre; yabancı basın, örgütlerin terörünün askerlerce engellediğini, şimdi ise askerlerin mafya usulü saldırılar yaparak haraç vermeyenlere karşı terör estirdiklerini belirterek, “bu teröre kim dur diyecek” şeklinde yayın yapıyorlarmış. Hâlbuki ortada münferit bir olay vardı ve başka bir olay da vuku bulmamıştı. Ama kime anlatacaksın?

Bundan o zamanki yetkililer çok etkilenmişti haliyle. Buna sebep olanları mutlaka cezalandırmak niyetinde oldukları anlaşılıyordu. Çünkü sansürleme imkânı bulamadıkları Avrupa basını kendi halkından, kendi basınından kendi Ordu mensuplarından ve gerçeklerden çok daha önemliydi onlar için. Olay sonrası okula peş peşe komutanlar geldi.

En son dönemin Kara Kuvvetleri Komutanının geldiğini hatırlıyorum. Her gelen gerginlik yaratıyor, bağırıp çağırıp gidiyordu. Amacın “bağcıyı dövmek” olduğunu anlayacak yaştaydık.

Sonuçta dayak yiyen dört arkadaşımız (dayak yedikleri için olsa gerek) ile Muzaffer Tekin’ in, bana göre haksız ve hukuksuz bir şekilde TSK ile ilişiğini kestiler.

Muzaffer Tekin, Nöbetçi Amiri olarak bütün sorumluluğu üzerine almış, herhangi bir arkadaşımıza zarar gelmemesi için kendi geleceğini hiçe sayan bir asil duruş sergilemişti. Bu asil durumun karşılığı, TSK’ dan atılmak oldu.

Ama o bu davranışını ile orada bulunan yaklaşık 350 teğmenin gönlündeki edebi yerini aldı…

Yirmi altı yıl sonra Muzaffer Tekin, “Ergenekon” isimli davadan, iftiralarla, yine haksız hukuksuz biçimde bu sefer cezaevine tıkılacaktı. Ben de benzer şekilde haksız hukuksuz bir şekilde “Balyoz” davasından tutuklanacaktım. O zamanlar nereden bilebilirdim yolumun, 26 yıl sonra Muzaffer Tekin ile bu sefer cezaevinde kesişeceğini?

Muzaffer Tekin cezaevindeyken, düzenlenen bir kanunla beraber hakları iade edilecek, kendisine emekli aylığı bağlanacak ve emekli Albay kimliği verilecekti. O da bana bu kimliğin renkli fotokopisini göndererek, sevincini paylaşmamı sağlayacaktı.

Daha nelerle, kimlerle kesişecekti kaderimiz? Onu da ilerleyen satırlarda anlatacağım.

“Ergenekon” davası denince aklıma bir kişi daha geldi. Söz konusu kişi, bu dava kapsamında ilk tutuklanan emekli General Veli Küçük’ tür…?

(Beşiktaş’ta Sırtlan Pusu’su, Mustafa Önsel, sayfa:87-88)

BİYOGRAFİ DOSYASI : 18 MART’ın GİZLİ KAHRAMANI?! CEVAD (ÇOBANLIK ) PAŞA KİMDİR ????


Bugün aslında dün’dü…

"ÇANAKKALE GEÇİLMEZ" sözünü, Tarih sayfalarına yazdıran kişi’nin Cevad (Çobanlık) Paşa’nın olduğunu biliyor muydunuz!?

Anlaşılması için daha açık yazalım…

18 Mart 1915 gününe kadar İstanbul’dan taşınmayı düşünen ve sürekli panik içerisinde olan bir Padişah…

Ve…

Başkomutanlık’a rağmen, Boğaz savunmasında dimdik duran, sonuna kadar üstün mücadele örneği gösteren bir Paşa…

Nitekim…

Cevad Paşa, bu şanlı zaferin ardından, "18 Mart kahramanı" ve "İstanbul’u kurtaran birinci kişi" unvanı ile anılacaktır.

Nüans?!

2 Ağustos 1914 günü seferberliğin ilanında 9. Tümen Komutanı olarak Gelibolu’da bulunan Cevad Paşa, 10 Ağustos 1914’te Müstahkem Mevkii Kumandanlığı’na atandı.

Göreve geldiğinde rütbesi Mirliva (Albay)’dır.

Hal böyleyken…

Bu göreve atanmasının ardından Boğaz’ın savunmasını ele alır.
Çünkü, Boğaz savunma planları yoktur, Müstahkem Mevkii Kumandanlığı stratejik açıdan perişan durumdadır.

Sözün özü:

Yarbay Selahaddin Adil Bey, Müstahkem Mevkii’nin durumunu apaçık belirtiyor:
"İtalya ve Balkan seferlerinde yapılmış olan hazırlıklar, Mevkii’nin evvelki kumandanları tarafından hazırlanmış bir müdafaa planı yoktu.
Her şeyi yeniden hazırlamak lazımdı."

Yeni baştan savunma planları oluşturulmaya başlandı.
Başka?!

Cevad Paşa’nın göreve gelmesiyle kadro dışına çıkarılan bataryalar yeniden tanzim edildi.

Tabyalardaki toplar tekrar kuruluşa alındı.

Başka?!

Bu bataryalara asker ve subay yerleştirildi.
Mevcut batarya ve tabya kadroları değiştirildi.

Hülasa:

Tüm bu çalışmalar yapılırken, Selahaddin Adil Bey, Cevad Paşa’nın bu durumunu şöyle özetliyor:

"… Cevat Paşa hiçbir zaman karamsar ve ümitsiz olmadı."

Demem şu ki:

Devletten fazla bir şey beklemeyen eldeki imkanlarla zafer örgüsünü ören Cevat Paşa, eldeki mevcut imkansızlıklara aldırış etmeden Boğaz’ın tahkimatıyla uğraştı.

Nüans?!

23 Şubat 1915 tarihli birliklere gönderdiği emrinde, bu zaferin perdesini bizlere aralıyor?!

Boğaz savunmasında, Askerlerin nasıl azim ve cesaretle durduğunu, aşağıdaki emirde daha iyi anlıyoruz:
"Düşman donanmasının Boğaz’dan geçmeyi başarabilme ihtimali olmamakla beraber, bütün savunmaya rağmen Boğaz’ı geçmeyi başardıkları takdirde dahi Müstahkem Mevkii, gerek denizden ve gerek karadan Boğaz’ın müdafaa ve muhafazası vazifesine devam edecektir.

Boğaz’dan girebilecek gemilerin arkasından diğer harp gemilerinin veya nakliye gemilerinin geçmesine mani olacak ve içeri giren gemiler tekrar Boğaz dışına çıkmak isterlerse imha edilmesine çalışılacaktır.

Düşmanın, Boğaz’ın arka tarafına asker çıkarmaya teşebbüs etmesi halinde, seyyar birliklerimizin taarruzu ile düşman geriye püskürtülecektir.

Bütün çalışmalara rağmen düşman karada yerleşmeye muvaffak olursa birliklerimizin esas vazifesi, düşmanın sahil bataryalarımızı işgal etmesine engel olmaktır.

Herhangi bir bataryanın düşman birlikleri tarafından işgal edilmesi tehlikesi kesinleştiği takdirde, o batarya kumandanına Rumeli’de 19. Fırka Kumandanı tarafından, Anadolu’da 9. Fırka Kumandanı tarafından bilgi verilecektir.

Emri verecek olan tümen kumandanının dikkat edeceği; ağır topçu kıtaatı taşınmaz büyük toplarını çalışmaz duruma getirerek, taşınabilir harp vasıtalarının geriye alınmasını temin ederek, en yakın seyyar kuvvet kumandanı emrine girmelidir.

Birliklerin son savunma mevzileri Anadolu’da; Ulupınar sırtları-Kurşunlu-Saraycık doğusu; Rumeli tarafında ise Çamburnu Tabyası -200 rakımlı tepe- 230 rakımlı tepe mevzilerinin kuzeydoğu sırtlarıdır.

Anadolu ve Rumeli mıntıkalarında bir taraftan diğerine nakliyat yapılmasına lüzum kalmadan birliklerin az olmamak kaydıyla üç aylık erzak, cephane ve sair ihtiyaçların temin edilip depolanması lazımdır."

Nitekim…

Cevad Paşa’ya yıllar sonra 18 Mart 1915 gününün en kıymetli anı sorulduğu zaman; "O gün güneşin son ışıklarıyla Boğaz’dan peri­şan halde çıkmakta olan düşman filosunun görünüşü idi…" diyecektir.

Ezcümle:

Düşman filosu, perişan vaziyette dönerken, arkasında önemli zırhlılarını ve binlerce ölü bırakarak Boğaz’ı terk etti.

Hasılı:

Bu zaferin mimarları, Cevad Paşa ve tüm askerler rahat bir nefes almıştı.
Zaferin ardından Cevat Paşa’ya tebrik yağıyordu.

II. Kaiser Wilhelm, Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya yazdığı 20 Mart 1915 tarihli telgrafında; "Dün ve evvelki gün Çanakkale müdafaası esnasında ihraz olunan parlak muvaffakiyetlerinden dolayı samimi hassı tebrikatımı beyan eder, iş bu tebrikatımızın cesur kumandanı Cevad Paşa’ya kendi namına tebriğini rica ederim. Cenab-ı Hak bundan böyle dahi silahlarımızı tevfikat-ı rabbaniyesine mazhar buyursun."

Bu tebriği, Enver Paşa kendi tebrik ve şükranları ile birlikte bizzat Cevad Paşa’ya iletmiştir.

Başka?!

Kolordu Komutanı Esat (Bülkat) Paşa, Gelibolu’dan, Cevad Paşa’ya zaferi tebrik için telgraf gönderir:

"Dünkü başarısından dolayı, Boğaz’ın şanlı müdafaasını, büyük bir kıvançla, Kolordu adına kutlar ve gösterilen fedakarlıklarını överek daha pek çok başarılara erişmelerini yüce Allah’tan niyaz ederim."

Hasılı:

Bu gibi birçok yerden alınan tebriklere tek tek cevap yazar, bu zaferde en büyük etkeni askerlerinin azim ve cesaretinde görür.

Yani?!

Bu tebrik telgraflarından bahsederek, tüm birliklere yazı göndererek, onları bilgilendirerek, gösterdikleri kahramanlığın öneminden bahseder.

Bu mücadelede asla boyun eğilmeyeceğini belirtir.

Kaldı ki, Cevad Paşa İstanbul’u kurtaran olarak anılacaktır.
Bununla alakalı Esat Paşa’nın hatıraları kayda değer:
"Düşman donanmasının Çanakkale Boğazı’na yaklaşmak ve Boğaz’ı zorlayıp İstanbul’a gelmek fırsatı vermeyenlerin birincisi Cevad Paşa’dır."

Demem şu ki:

Çanakkale Zaferi; Türk askerinin direnme gücünün, fedakarlığının, millet sevgisinin abideleşen simgesidir.

Cevad Paşa, bu zafer sonrası asla kendini ön plana atmamış, sürekli askerlerin kahramanlıklarından bahsetmiştir:
"..Hatta o gece tabyalardaki bütün efrad gündüzki müthiş yorgunluğa rağmen gece sabaha kadar çalışarak tabyalarının harap olan yerlerini tamir etmişler, topları gömüldükleri toprak yığınlarından çıkarmış, temizlemiş ve ertesi gün ateşe hazır vaziyete getirmişlerdi.
Her ihtimali nazarı dikkate alarak ertesi güne hazırlanmıştık.
Ben de bu çalışmaların bir kaçına gittim.
Herkes o kadar büyük bir gay­retle çalışıyordu ki yorulduklarını hissettikleri­mi adeta cebren oturtup dinlenmelerini temin edebiliyordum….
Bunun için bazı yerlere gideme­dim.
Yanlarında bulunmam onların daha fazla yorulmalarına sebep oluyordu."

Hal böyleyken…

1936 yılında "Yedigün" dergisi ile yaptığı röportajda şunları söylüyor:
"Mehmetçik olmasaydı ‘Çanak­kale’ olur muydu?!
Çanakkale Harbi diğer sahalarda yapılan harplerle kabili mukayese değildir.
Tasavvur buyurun, denizde bir harp oluyor, fakat ötede, karada üç dört kilometrelik bir sahada da insanlar birbirlerine giriyorlar…
Ve Mehmetçik orada da gıdasından bile mahrum olduğu halde memleketin kapısını beklemekten büyük bir zevk duyuyor."

Nitekim…

Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Bey de aynı görüşteydi:
"Müstahkem Mevkii’de herkes vazifesini yapıyor ve başarıda malzeme değil bizzat asker ve subaylar etkili oluyordu."

Hülasa:

Boğaz savunmasında üstün cesaret gösteren asker ve kumandanlar büyük bir başarı kazanmışlardı.
Tüm yokluk ve sıkıntıyla bu zaferi kazanıp, tüm dünyaya adeta ders verdiler.

Yani?!

Yere düşen bir milletin silkelenip tekrar ayağa kalktığı yerde bir destan yazıldı.

Yani?!

Cevad Paşa, Tarih’e "Çanakkale Geçilmez" yazdıran bu harbin mimarlarındandır.
Yıllarca, 18 Mart günlerinde gazete sütunlarında hatırlandı.

Aradan geçen onca yıla rağmen az hatırlanır oldu, Cevad Paşa?!
Sevilen ve büyük saygı duyulan bir komutan, ömrüne sayısız zaferler sığdırmıştır.
Şüphesiz ki, "Çanakkale Zaferi" onun hayatında ayrı bir öneme sahiptir.

Demem o ki:

Bugün coşkuyla kutlayabiliyorsak 18 Martları, Cevad Paşa’ya ve emrindeki neferlere bu millet çok şey borçludur.

Ömrü cephelerde geçen şanlı kumandan Cevad Çobanlı Paşa; emekliliğin ardından geri kalan ömrünü, Göztepe Büyükçiftlik Sokak’taki köşkünde sürdürmüştür.

13 Mart 1938’de, 67 yaşında hayata gözlerini yuman Cevad Paşa; İstanbul Erenköy’deki, Sahrayı Cedit Mezarlığı’na defnedildi.

Naaşı, 27 Eylül 1988’de buradan alınıp, Ankara Devlet Mezarlığı’na defnedildi.
Ruhu şad olsun.
Bu zaferde emeği geçen tüm askerlerin ruhları şad olsun…