BİYOGRAFİ DOSYASI /// Geronimo : Son Kızılderili İsyancı


ÖZEL BÜRO NOTU : ABD HÜKÜMETİ HENÜZ SÖZDE SOYKIRIMI TANIMADI. HER SENE TÜRKİYENİN VERDİĞİ TAVİZLERE BAKIP ONA GÖRE “BÜYÜK FELAKET (MEDS YEGHERN)” ŞEKLİNDE AÇIKLAMA YAPIYORLAR. BİR NEVİ TOPUN ETRAFINI ÇEVİRİYORLAR DİYEBİLİRİZ. AMA BİZİM TAVİZ VERMEMİZE GEREK YOK. HER EMPERYALİST DEVLET GİBİ ABD’NİN DE GEÇMİŞİNDE “YERLİ KATLİAMI HATTA SOYKIRIMI” VAR. BİZİM DE İLERİDE ABD ÇİZGİYİ AŞARSA BU KOZU KULLANMAMIZ EN AKILLI KARAR OLUR. SÖZDE SOYKIRIMA KARŞILIK YERLİ SOYKIRIMI.

Geronimo : Son Kızılderili İsyancı

KAYNAK : http://www.serenti.org/geronimo-son-kizilderili-isyanci/

Serenti | 10 Mart 2019 |

Kızılderililer, Beyaz Adam kıtalarına ayak basıncaya değin gerçekten de barış içinde yaşıyorlardı. Ataları bu topraklarda hep huzurlu bir yaşam sürmüş, tek kaygıları Yüce Ruh’un isteklerini yerine getirmek olmuştu. Kötü talihin ilk başlangıcı, 1492 yılında Kristof Kolomb’un Hindistan yerine yanlışlıkla Amerika’yı keşfetmesi oldu. Sonra ardından Amerigo Vespuçi geldi ve XVII. yüzyılda beyaz adamların kolonileri…

Amerika kıtasının keşfi ile Beyazlar, “Yeni İngiltere” adını verdikleri bu topraklara akın ettiklerinde, karşılarında kırmızı derili bembeyaz yürekli insanlar buldular. Kızılderililer, ellerindeki tüm olanakları çok uzak topraklardan gelen yeni konukları için seferber etti. Çünkü bu topraklar alabildiğince zengin, herkesi doyurmaya yetecek kadar bereketliydi. Oysa bilmedikleri, açgözlü Beyaz Adam’ın bu toprakları Kızılderililerle paylaşmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Beyaz Adam yıllar boyunca işgal ettiği toprakların gerçek sahiplerini acımadan katletti, topraklarına el koydu, oradan oraya sürüp durdu. Beyaz adam toprak için kendi arasında da hiç durmadan savaşıyordu ama konu Kızılderilileri katletmek olunca hem Meksika ordusu hem de ABD ordusu birlikte hareket ediyordu. 1870’li yıllara gelindiğinde Kızılderili soykırımından kurtulup direnmeyi sürdüren yalnızca birkaç bin Kızılderili kalmıştı. Beyazları o yıllarda en çok uğraştıran kabilelerin başında ise “Apache” kabilesi geliyordu. Ve bu kabile içinden bir isim, adını direnişle özdeşleştirmeyi başaracaktı: Geronimo.

Geronimo Kimdir?

Goyathlay ya da Beyazların ona verdiği adla Geronimo, 1829 yılında o zamanlar Meksika sınırları içerisinde kalan Arizona’da dünyaya gelmişti. Kızılderili dilinde anlamı “Esneyen Adam” olan Goyathlay, Apachelerin Bedonkohe kabilesine mensuptu. Tam bir Apache gibi yetiştirilmiş, 17 yaşında iken hayatı boyunca yapacağı toplam 9 evlilikten ilkini yaparak komşu kabileden Alope ile evlenmiş ve bu evlilikten üç çocuğu olmuştu. Bir kabile şefi değildi; gerçekte işi insanları iyileştirmek olan bir şamandı. Fakat yazgısı onu en tanınmış Kızılderili şeflerinden biri olmaya sürükleyecekti.

5 Mart 1851’de (bazı kaynaklarda 1858 olarak belirtilir) ellerindeki buffalo ve geyik derilerini yiyecek karşılığı Beyazlarla takas etmek için kabilenin diğer erkekleriyle birlikte Janos kasabasına indiklerinde kamplarına José María Carrasco önderliğinde Meksikalı askerler saldırmış; annesi, üç çocuğu ve karısı da dahil olmak üzere nerdeyse kamptaki herkes askerler tarafından katledilmişti.

Bu tarih onun yazgısında bir dönüm noktası olmuştu.

İleride kendi biyografisinde o akşam kamplarına döndüğünde gördükleri için “Her şeyimi kaybettim” diye yazıyordu. Yüreği beyazlara karşı artık intikam ateşiyle yanıyordu. Geronimo o gecenin ardından her yerde Meksikalı askerlere saldırılar düzenlemeye başladı. Saldırılar öylesine ani ve beklenmedik ve bir o kadar kusursuzdu. “Çok fazla Meksikalı öldürdüm. Kaç tane olduğunu bilmiyorum. Bazıları saymaya bile değmezdi” diyecekti ileride.

Fakat 1848 yılında ABD-Meksika Savaşı’nın sona ermesi ve Guadalupe Hidalgo Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte bölgenin dengesi de değişmişti. Savaşı ABD’nin kazanmasıyla Arizona bölgesi artık ABD’nindi ve ABD hükümeti Arizona’nın altınla dolu topraklarını göçmenler arasında yavaş yavaş paylaştırmaya başlamıştı. Şimdi düşman yalnızca Meksikalılar değil aynı zamanda Amerikalılardı. Fakat bu toprakları Kızılderililerden almak öyle kolay olmayacaktı…

Arizona’daki Chiricahua Apacheleri sınır bölgesine yerleşen göçmenlere ve karargahlara ani baskınlar düzenlemeye, yağmalar yapmaya başladı. Chiricahua Apachelerinin yaşadığı topraklar o dönemde, direnen Kızılderililerin adeta sığınağı haline gelmişti. Washington’a gönderilen mesajlarda sık sık bölgenin çok tehlikeli olduğu vurgulandı ve sonunda ordu duruma el koydu.

3 Mayıs 1876’da bölgedeki temsilciliğe gönderilen emirle, Chiricahua bölgesindeki Kızılderililerin San Carlos’a götürülmesi istendi. Temsilci John Clum istemeye istemeye bu emri Apache reisi Cochise’ye iletti. Artık Beyazlarla savaşmaktan yorulan barış yanlısı şef, kabilesi için en iyi olduğunu düşündüğünden beraberindekilerle göçe başladı.

Ancak kabilenin neredeyse yarısı bu zorunlu tutsaklığı kabul etmedi. Yüzlerce kişi gruplar halinde Meksika sınırını geçerek özgür yaşamı seçti. Ordunun amansız takibine rağmen sınırı geçmeye çalışanlar içinde Geronimo da vardı.

1877 Mart’ında Geronimo’nun yaşadığı Ojo Caliente’ye bir grup Amerikan askeri geldi. Geronimo ve diğer isyancı şef Victorio görüşmek için kasaba merkezine çağrıldı. Bundan sonrasını Geronimo, kendi yaşam öyküsünde şöyle anlatıyor: “Bize ne istediklerini söylemediler, ama dostça bir tutum içindeydiler. Toplantı istediklerini sandık ve onlarla gittik. Kasabaya girer girmez askerler çevremizi sardılar ve silahlarımızı aldılar…”

Geronimo Tutuklanıyor

Bu Geronimo’nun ilk tutuklanışıydı. Kendisini bir mahkemede savunma hakkı verilmeksizin doğrudan hapishaneye atıldı. Demir parmaklıklar arkasında 4 ay geçirdi ve tıpkı tutuklanışında olduğu gibi yine hiç bir açıklama yapılmadan salıverildi. Ancak artık dışarıda da kendisini bekleyen bir özgürlük yoktu.

Beyaz adam Kızılderililerin tamamına yakınını kamplara doldurmuştu. Geronimo da bir süre San Carlos’ta yaşamak zorunda kaldı. Ancak fazla dayanamadı. 1881 Eylül’ünde 70 silahlı arkadaşıyla birlikte kamptan kaçtı.

Sierra Madre’deki eski üsleri onları bekliyordu. Adamlarıyla birlikte 6 aylık bir hazırlık döneminden sonra yeniden savaş alanlarına döndü. Beyazlar korkuyla da olsa artık Kızılderililerin de insan olduğunu anlamışlardı. Duygularıyla oynandığında onlar da sert tepkiler verebiliyordu.

Amerikan birliklerinin komutanı General Crook, Geronimo’ya adamlarıyla birlikte teslim olması durumunda ömür boyu baskısız ve savaşsız bir ömür vaat etti. Geronimo adamlarını toplayana kadar generalden süre istedi. Aldığı onayın ardından 8 ay içinde, Meksika’nın öte yanındaki tüm Apacheleri topladı. 1884 Şubat’ında beraberindeki yüzlerce kadın ve çocukla birlikte sınırı geçti.

Apacheler yeniden zincirlerle yaşamamaya yeminliydi. Sınırın ötesinde kurulan pusulardan, göçmen birliklerinden ve ordudan kaçarak birkaç ay yaşadılar. Bölgede girişilen her türlü yağma faaliyetinin sorumlusu olarak Geronimo gösteriliyordu. Oysa o yalnızca kaçmaya ve zincirlerden uzak bir hayat sürmeye çalışıyordu. Artık 57 yaşındaydı ve savaşlardan, kaçıp kovalamalardan çok yorulmuştu. General Crook bir kez daha Meksika sınırını geçti ve Geronimo’yu aramaya başladı. Amansız bir takip yürüten General Crook Apachelerin de saygısını kazanmış ve bir de lakap almıştı: “Nantan Lupan” yani Şef Kurt. 1886 Mart’ında general ve Apache şefleri yeniden masadaydı.

General, şeflerden kayıtsız şartsız teslim olmalarını istedi. Geronimo hapis cezasına razıydı. Yalnızca mahpus günlerinin bitiminde rezervasyonda yaşamayacağına dair garanti istiyordu. Washington’u bu konuda ikna edebileceğine inanan General Crook, söz verdi. “Sana teslim oluyorum” dedi Geronimo; “Bana ne istersen yap. Bir zamanlar fırtına gibiydim, oysa şimdi her şey bitti…”

Geronimo’nun Son Yılları

Ancak bitmemişti. Onlara içki satarak para kazanan bir asker, Geronimo’nun kulağına, Meksika sınırını geçtikten sonra kendisinin ve adamlarının öldürüleceğini fısıldadı. Götürüldüğü Bowie Kalesi’ne çok kısa bir mesafe kala Geronimo, gecenin karanlığından yararlanıp adamlarıyla birlikte kaçmayı başardı.

Geronimo’nun firarı General Crook’un da görevden alınmasına neden oldu. Washington bu sefer, Apache bölgesine, yükselme hırsıyla her şeyi yapabilecek olan yeni bir komutanı, General Nelson Miles’ı atadı. Miles’ın ilk işi Geronimo ve adamlarının peşine düşmek oldu. Bu amaçla başlarında Yüzbaşı Henry Lawton’ın olduğu özel bir birlik oluşturdu ve sınırı geçti. Onları bulmak bu birlikteki askerlerden Charles Gatewood’a kısmet oldu.

Gatewood, Geronimo’dan Generale güvenmesini ve teslim olmasını istedi. Geronimo ona inandı ve son kez silahını bıraktı. Tarih 4 Eylül 1886’ydı ve artık herkes rahat bir nefes almıştı. Çünkü Sonora Valisi’nin raporuna göre, Geronimo ve adamları yalnızca son 5 ay içinde 500 ya da 600 kişiyi öldürmüştü!

General Miles’ın yanına götürüldüğünde aralarında şöyle bir konuşma geçti.

General: Sizi devlet korumasına aldıracağım. Gönderileceğiniz topraklarda hep alıştığınız kadar çok suyu, toprağı ve yeşili bulacaksınız.

Geronimo: Bizimle konuşan komutanlar hep bu sözleri verdiler. Artık bana masal gibi geliyor. Doğrusu size inanmakta çok zorlanıyorum.

General: Ben hayatta oldukça ne yaparsan yap bir daha tutuklanmayacaksın.

Geronimo: Bundan sonra hep barış içinde yaşamak istiyorum ve buna söz veriyorum.

General: Geçmişte yaptığın her şey artık silindi, hepsi önemsiz. Bundan böyle yepyeni bir hayata başlıyorsun.

Karşılıklı sözler, vaatler, yeminler ve teslimiyet. Beyazların karşısında direnen son kale düşmüştü. Apachelerin son isyancı reisi Geronimo teslim olmuştu.

Sonra uzun esaret yılları başladı. Geronimo 1894 yılına kadar Pickens Kalesi’nde hapis kaldıktan sonra savaş suçlusu olarak Sill Kalesi’ne gönderildi. 1903 yılında Katolikliği seçen Geronimo artık yaşlanmış, geçimini fotoğraflar ve yaptığı elişlerini satarak sağlayan bir ihtiyara dönüşmüştü. Daha sonra Omaha ve Buffalo sergilerinde ve ardından 1904 St. Louis Dünya Fuarı’nda “Vahşi Batı”nın simgesi olarak halka teşhir edildi. 1905 yılında S. M. Barrett adında bir öğretmen, ABD Başkanı Roosevelt’den kopardığı özel bir izinle Geronimo’nun hayatını onun ağzından dinledi ve kaleme aldı. Yine aynı yıl Başkan Roosevelt’ten doğduğu topraklara geri dönmek için af istedi ama hâlâ kendisinden korkulduğu için bu isteği kabul edilmedi.

İsyanla, mücadeleyle dolu bir yaşamı rezervasyonda sona erdiğinde, hâlâ savaş tutsağı kabul ediliyordu. 1909 yılının karlı bir Şubat günü atından düştü. Ancak ertesi gün bulunduğunda çok kötü üşütmüş ve zatürreye yakalanmıştı. Yaşlı bedeni yalnızca altı gün dayanabildikten sonra 17 Şubat 1909’ta 79 yaşında yaşamını yitirdi.

Ölümünün üzerinden yıllar geçmesine karşın, Geronimo adı hep yaşadı. Kimi ona “dönek” dedi, kimi “cani”’; ancak Geronimo, Kızılderili isyanının sembol isimlerinden biri olarak tarihe geçti.

Geronimo’nun öyküsü hâlâ dilden dile dolaşır. Amerika’nın gerçek tarihini araştıran herkes onun adını saygıyla anar. Kaleme aldığı belgelerde hem kendi hayatını hem de de Kızılderililerin tarihini aktaran ve Geronimo ile aynı yıl ölen Dakota Siularının lideri Kızıl Bulut, onun şu sözlerini aktarır:

“Bize birçok sözler verdiler. Anımsayamayacağım kadar çok. Biri dışında hiçbirini tutmadılar. Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar.”

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Köleliği Kaldıran Başkan : Abraham Lincoln


Köleliği Kaldıran Başkan : Abraham Lincoln

KAYNAK : http://www.serenti.org/koleligi-kaldiran-baskan-abraham-lincoln/

Serenti | 26 Aralık 2016 |

Eğer yaşanılan yenilgilerden pes etmemeye, asla vazgeçmemeye örnek verilmesi gerekseydi, bu hiç kuşkusuz ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’ün hayatı olurdu. Zira siyasete atıldıktan sonra defalarca yenilmesine, her seferinde düş kırıklığına uğramasına karşın asla pes etmedi. Sonunda, 52 yaşında girdiği ABD Başkanlık seçimlerinde zafer bu sefer onun yanındaydı. Üstelik öldüğünde ABD’nin gelmiş geçmiş en iyi başkanlarından birisi olarak tarihe adını yazdırmayı başardı.

Köleliği kaldıran ABD Başkanı’nın kendisi de yoksul bir ailenin çocuğuydu. Abraham Lincoln’ün 12 Şubat 1809’da hayata gözlerini açtığı yer, Kentucky eyaletinin Nolin Creek bölgesinde, tahtalardan yapılmış, barakadan büyük olmayan ufacık bir kulübeydi. Çekirdek bir aileydi onlarınki. Bebek “Abe”, iki yaşındaki ablası Sarah, annesi Nancy ve babası Thomas. Küçük erkek kardeşi Thomas Jr. daha bebekken bu dünyadan göçmüştü.

Thomas Lincoln aslen bir marangozdu. Lincoln’ün büyükbabası öldüğünde, Thomas’ın abisi bütün mirasa tek başına konmuştu. Baba Thomas güç bela kazandığı paranın bir kısmını biriktirmeyi başarmış ve bu parayla küçük de olsa bir çiftlik almayı başarmıştı.

Ama bu küçük çekirdek aile Nolin Creek’de uzun süre kalamadı. O yıllarda Kentucky’de kadastro işlerinin pek de düzgün yürüdüğü söylenemezdi. Thomas’ın dişinden tırnağından arttırarak sahip olduğu arazinin tapusu eyalet tarafından iptal edilince aile mecburen Indiana eyaletine göçmek zorunda kaldı. Little Pigeon Creek denen bölgedeki evleri ise vahşi sınırın tam kıyısındaydı. Aile o kışı üç duvarı olan tahta bir barınakta geçirdi.

1818 yılında Abraham henüz dokuz yaşındayken aile bir felaket yaşadı. Bu sınır yaşamının zorluklarından yıpranan anne Nancy Lincoln öldü. Henüz otuzlarının başlarındaydı ama fakirlikten dişleri dökülmüş ve derisi kuru bir yaprak gibi olmuştu. Son darbeyi vuran yakalandığı süt hastalığı oldu. Küçük Lincoln günlerce ağladı, ama değişen hiçbir şey olmadı.

Böylesi kadınlar, evlerini yönetmedeki başarıları ile ailelerinin yaşamlarını sürdürmelerine yardımcı olurlardı. Nancy olmayınca kulübe yaşamı kısa sürede karmakarışık, pis ve kötü bir yaşama dönüştü. Bir şey yapılması gerekiyordu. Bu yüzden Thomas, bir yıl sonra yeniden evlendi. İkinci eşi, Sarah Bush Johnston adında dul bir kadındı. Herkes onu “Sally” diye çağırırdı.

Sıcak yürekli ve hareketli bir kadın olan Sally Lincoln, Abraham’a gerçek annesi kadar, hatta daha iyi bir anne oldu. Üvey anne olmasına karşın oğlunun garipliklerini anlıyordu; zaman zaman yaptığı neşeli şakalardan sonra birden durgunlaşıp içine çekilmesine ya da depresif, melankolik ruh haline ses çıkarmazdı.

Thomas Lincoln’ın okuma ve yazmayla pek ilgisi yoktu. Ve elbette yanında yardımcı olan oğlu için de eğitimi pek düşünmüyordu. Pek eğitimli olmasa da Sally buna karşı çıkıyordu. Onun desteklemesiyle Abraham önce İncil’i okudu, daha sonra Robinson Crusoe’yu bitirdi. ABD tarihini ve o zamanki Başkanı George Washington’ın yaşamıyla ilgili bazı kitapları da okumuştu. Bitirdikten sonra, yeniden ve yeniden okuyordu.

Aslında Abraham’ın eğitimi gelişi güzel yapılmış bir eğitimdi: Bir ay orada bir ay burada, bir ekim zamanıyla ötekisi arasında bulanan ara zamanlarda. Toplam olarak sınıfta geçirdiği zaman bir yıldan fazla değildi.

Lincoln Kendi Yolunu Çizmeye Karar Veriyor

Babası Thomas Lincoln, bu kadar eğitimin Abe için yeterli olduğu düşüncesindeydi. Gerçekten de Pigeon Creek’te önemli olan şeyler; doğumlar, ölümler ve hasat zamanlarıydı. Thomas Lincoln’ın oğlu için de gerekli olan şey tarlalarda çalışmaktı. O yıllarda Lincoln günün büyük kısmını ya babası tarafından görevlendirildiği saban başında ya da ormanda ağaç keserek geçiriyordu. Zaman zaman komşularına ırgat olarak kiralanan Abe yakınlardaki tarlalarda çalışmaya gidiyor ve sırtı bükülene değin çalışma karşılığında günde yirmi beş cent kazanıyordu.

Bu arada Abraham neredeyse babasından nefret edecek duruma gelmişti. Ama bu konuda yapabileceği bir şey yoktu. Tüm kazancı otomatik olarak babasına gidiyordu; yasaya göre bu böyleydi. Ancak yirmi bir yaşından sonra erkek olduğu kabul edilerek kendi parasını kendisi kullanabilecekti.

1830’da yirmi birinci doğum günü gelmişti. O yıl Thomas yeniden huzursuzlandı ve aileyi Illinois’ye taşıdı. Orada yeni bir ev kurmak, aynen Pigeon Creek’e gidişleri kadar zor olmuştu: Küreyecek daha fazla kar, temizleyecek daha fazla toprak ve kesecek daha fazla ağaç vardı.

Artık kendi hayatını kendi kazanmaya karar veren Abe, 1831 baharında kar kalkınca New Salem adında kaba saba, gürültülü bir kasabaya yerleşti. Boyu adamakıllı uzamış, güçlü kuvvetli bir adam olmuştu. Bu nedenle iş bulması güç olmadı. Denton Offutt adında bir işadamının yanında ticaret öğrenmeye başladı. Patronu, New Salem’deki malları, Sangamon ve Mississippi ırmakları üzerinden New Orleans’a taşıma işiyle uğraşıyordu. Kasaba halkının taktığı lakapla “Dürüst Abe” burada kısa zamanda iki özelliğiyle kendini herkese sevdirmeyi başardı: Çalışma saatlerinde çalıştığı dükkana gelen müşterilere anlattığı açık saçık öyküler ve olağanüstü kuvveti. Kasabaya geldiğinde kasabadaki gençlerin lideri olan Jack Armstrong ile yaptığı güreş onun ne kadar güçlü olduğunu herkese kanıtlamıştı.

Lincoln işi gereği ara sıra gemiyle gittiği New Orleans’taki köle pazarında, kölelerin ne kadar zor koşullar altında yaşadığına, insan yerine konulmadığına tanık olduğunda, üzerindeki etkisi hayatı boyunca geçmeyecek izler bıraktı. Kendi geçmişini anımsayarak, kölelerle empati kurması zor olmamıştı.

New Salem’deki dükkanda nehir taşımacılığı konusunda konuşulmadığı ve Lincoln’ın açık saçık fıkralarına gülünmediği zamanlarda, herkes politika konuşurdu. Onların sözlerini Lincoln dikkatle dinlerdi. Babasının çiftliğindeki ağır ve zahmetli işlerden kaçıp oralara gelmişti. Ama yaşamında, Illinois’deki New Salem’den daha da ileri gitmeyi amaçlayan bir gençti. Politikanın ona yararı olur muydu acaba? Olabilir gibi görünüyordu; politikaya giren adamların daha hızlı ilerledikleri belliydi.

Böylece 1832’de daha 23 yaşındayken kasabanın popüler genci Abraham Lincoln, Whig Partisi üyesi olarak siyasete atıldı. Illinois Eyalet Meclisi için adaylığını koydu. 13 adayın yarıştığı ilk seçim deneyiminde 8. oldu. İlk dört kişi meclise girebildiği için kazanamadı ama bu deneyim onun daha da hırslanmasına yol açtı.

Bir sonraki seçimleri beklerken, onun kasabada daha da popüler hale gelmesine neden olan bir olay daha gerçekleşti. Yeterli toprakları olmayan ve açlıkla boğuşan Kara Şahin önderliğindeki 500 kadar Sac ve Fox yerlisi beyazlara ait topraklara izinsizce girerek mısır ekmişti. New Salem milis bölüğünün başına yüzbaşı olarak atanan Abraham Lincoln ve diğer askerler yerlileri Wisconsin’e kadar takip etti ve orada gerçekleşen Kötü Balta Savaşı’nda bir tek yerli bile sağ kurtulmayı başaramadı.

Avukatlığa Başlaması

Artan popülerliğinin de etkisiyle 1834 seçimlerinde bu sefer şans yüzüne güldü. O yıl Illinois Eyalet Meclisi çalışmaya başladığında, aralarında ince yüzlü, gözleri geleceğe kararlılıkla bakan, 1,93 boyunda insan irisi bir adam vardı. Ama bu insan irisi adamın artık kendi listesine eklediği bir hırsı daha bulunuyordu: Avukat olmak! Partiden arkadaşı olan John T. Stuart onun aklını çelmişti.

Bir avukat! Bu karar, hâlâ Indiana şivesiyle konuşan bir sınır adamı için olağanüstü bir istekti. Ama yasalardan ilk etkilendiği yer de Indiana’ydı. Oradan ayrılmadan az önce, bölgesel mahkeme salonlarını ve oradaki yasal dramları izlemişti. Çok etkilenmiş ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı okuyarak ülkenin nasıl yönetildiğini anlamaya çalışmıştı. İlk başlarda oldukça tereddütte kalsa da, var olan hukuk sistemindeki oldukça ilkel muhakeme ve hukuk süreçlerini gözlemleyerek, eğitimsiz olmasının avukat olmasına bir engel oluşturmayacağına karar vermişti.

Aynı zamanda Bağımsızlık Bildirgesi’ni de okumuştu: Ülke kurucularının 1776’da Bağımsızlık Savaşı sonrası İngiliz yönetiminden ayrılırken, Kral III. George’a yazdıkları mükemmel bir bildirgeydi bu. Bildirge’de şöyle deniyordu: “İnanıyoruz ki, tüm insanlar eşit yaratılmıştır ve yaradanları tarafından kendilerine, Yaşama, Özgürlük ve Mutluluğu Arama hakkı verilmiştir…” Genç adam, bu sözleri ömrü boyunca unutmayacaktı.

Sonunda Lincoln, artık yasa yapan kişiler arasına girmişti ve eğitimini daha da ileri götürmek istiyordu. Bulabildiği tüm hukuk kitaplarını topladı ve çalışmaya başladı. Üç yıl sonra Mart 1937’de yirmi sekiz yaşındayken tam yetkili bir avukat olmuştu. O yılın Nisan ayında New Salem’den ayrılarak, eyalet başkenti olan Springfield’a şansını aramaya gitti.

Lincoln, ödünç aldığı bir atın üzerinde, eşyalarını eyerin heybelerine doldurmuş olarak Springfield’a gitmişti. Bir işi vardı, ama evi ve parası yoktu. Üzerinde yalnızca yedi doları kalmıştı. Ve bu para yatak satın almaya bile yetmezdi.

Ama daha başlangıçta şans yardım etti. Bir yatak almak için pazarlık yaptığı dükkanın sahibi, bu uzun boylu, düşünceli yüzlü genç adamdan hoşlanmıştı. Dükkanın üzerindeki odayı parasız vermeyi önerdi ve Lincoln hemen yerleşti. Zekası ve konuşma becerisi sayesinde de kısa zamanda birinci sınıf bir avukat oldu.

Kadınlarla ilişkilerinde çok çekingen olmasına rağmen, sosyal yaşamı gelişmeye başladı. Springfield, New Salem’e nazaran çok daha gelişmiş ve uygar bir kentti. Profesyonel bir avukat olarak Lincoln, birçok iyi aileyi ziyaret edebiliyordu. Ve 1839 yılında otuz yaşındayken, kentin en akıllı ve varlıklı kızlarından birine aşık oldu.

Lincoln gibi Mary Ann Todd da güç ve politikadan etkileniyordu. Ama bunun dışında, o ve uzun boylu talibi arasında hiçbir benzerlik yoktu. Mary ufak tefek, canlı ve modaya uyan bir kızdı. Hiçbir zaman çekingenlik duymaz, konuşma sıkıntısı çekmezdi. Kentucky’deki ailesi, sosyetenin önemli üyelerindendi; çok varlıklıydı ve her an emirlerini bekleyen birçok kölesi vardı.

Lincoln’ün babası da Kentucky’liydi. Ama onun toprakta çalışacak köleleri hiç olmamıştı ve yaşamını kendisi çalışarak sürdürmüştü. Kentucky’deki genel düşüncenin tersine, kölelik düşüncesine de karşıydı. Oğlu da aynı şekilde düşünüyordu: Hatta Illinois meclisinde, köleliği protesto etmişti.

Todd ailesi, Lincoln’ı ve alçakgönüllü geçmişini beğenmemişlerdi. Yine de tüm farklıklara ve zorluklara rağmen, Abraham ve Mary, birbirlerine karşı olan sevgilerini korudular. Ve 4 Ekim 1842 tarihinde, Mary’nin ablasının Springfield’daki büyük evinde evlendiler.

Mary’nin ablası bu konuyu daha o sabah duymuştu. Lincoln’ın ailesine gelince, onlar oğullarının evlendiğini aylar sonra öğrendiler. Gerçek şu ki, Lincoln, yoksul ailesinden çok utanıyordu. O zaman ve ondan sonraki yıllar boyunca geçmişini hep geride bırakmaya çalıştı.

Genç evlilerin ilk evi büyük bir ev değildi: Bir Springfield hanının üst katındaki odasıydı. Ama kısa sürede, genç avukat kötü günleri geride bıraktı. 1840’lı yılların sonlarına doğru, balkonunda şık madeni parmaklıkları ve kepenkleri olan güzel bir ahşap evin sahibi oldular. Evlilikleri her ne kadar sancılı da olsa, Lincoln üzerinde sakinleştirici bir etki yapmış, Lincoln’un davranışlarındaki depresyon ortadan kaybolmuştu. Fakat yine de melankolik durumu Lincoln’ü ömrü boyunca bırakmayacaktı.

Yaptığı evlilikle seçkinler grubuna dahil olan Lincoln’ün siyasetteki yıldızı da giderek parlıyordu. 1846 yılında Evanjelist rakibi Peter Cartwright’ı ardında bırakan Licoln, Illinois Eyalet Meclisi’nden Birleşik Devletler Kongresi’ne geçmeyi başardı. Bölgesindeki insanların üçte ikisi, Amerika Birleşik Devletleri Meclisi’nde, onları temsil etmek üzere Abraham Lincoln’ı seçmişti. Üstelik Illınois eyaletinden Meclis’e girmeyi başaran tek Whig delegesi de kendi olmuştu.

Bu zafer, onun politik kariyerinde çok büyük bir adımdı. Ancak seçim kampanyası sürerken rakibiyle yaptığı mücadele sırasında Cartwright onu dini açıdan inançsızlıkla suçlamış ve bu nedenle Lincoln’un din hakkındaki düşünceleri de ortaya çıkmıştı. Gerçekten de Lincoln tanrıya inanıyor ama dini reddediyor ya da en azından kuşkuyla yaklaşıyordu.

Bir Zamanlar Amerika

Bugünün Amerika Birleşik Devletleri, doğuda Atlas Okyanusu’ndan, batıdaki Büyük Okyanus’a kadar uzanır. 320 milyonluk nüfusuyla, dünyanın dördüncü büyük ülkesidir. Abraham Lincoln’m zamanında durum değişikti. Lincoln’un doğumundan az önce, 1800’lü yılların başlarında ABD nüfusu ancak beş milyondan biraz fazlaydı. Ayrıca bütün bir kıtaya yayılmış bir ülke de değildi. 1770’li yıllarda, İngiliz sömürgecilere karşı direnen insanlar, Doğu’da, Avrupalıların kurduğu on üç sömürgede yaşıyorlardı.

ABD’nin yavaş yavaş büyüyen nüfusu, on üç sömürgenin sınırlarının dışına taşarak batıya doğru yayılmaya başladı. Her ulaştıkları yerde, bir yerleşim bölgesi oluşturacak kadar insan birikince, orası bir eyalet sayılıyordu. Lincoln ailesinin de bu batıya gidişte rolü vardı; Virginia’daki evlerinden kalkarak Amerika’nın yerli halkı tarafından ateşli biçimde savunulan Kentucky’nin “karanlık ve kanlı topraklarında” şanslarını denemek üzere ilerlemişlerdi. Bu ilerleyiş, Abraham’ın büyükbabasına şans getirmemiş ve adam Kızılderililer tarafından öldürülmüştü.

Sömürge olan bu on üç eyaletin birbirinden çok farklı özellikleri vardı. ABD sınırları, batıya doğru genişledikçe, bu farklılıklar da genişlemeye başladı. En önemli farklılık çizgisi, Kuzey ve Güney eyaletleri arasındaydı. Güney, zengin toprakları ve sıcak nemli iklimiyle, “plantasyon” denen geniş çiftliklerin bulunduğu bir alandı. Güneylilere göre ideal yaşam biçimi, İngiliz soylularının yaşamı gibiydi: Kibar, gelişmiş, sıcak ve sosyal ilişkiler kurmayı amaçlayan bu insanlar, tüm günlerini dışarıda at binerek ya da içeride kitap okuyarak ve müzik dinleyerek geçirirlerdi. Kuzeylilerin yaşama bakışları daha değişikti. Onlar her şeyi daha fazla ciddiye alan insanlardı; çok çalışmaya, eğitime, demokrasiye ve eşitliğe önem verirlerdi.

ABD kurucuları, ülkelerini kurarken tüm insanların birbirine eşit olduğu düşüncesinden hareketle işe başlamışlardı. Ne var ki, Lincoln’un Meclis’e girdiği tarihlerde ABD, üç milyon insanın hayvan muamelesi gördüğü bir ülke haline dönüşmüştü.

Bunlar siyah kölelerdi: Yeni Dünya’da çalışmak üzere beyazlara satılmış Afrikalılar ve onların çocukları. Amerikalı ve İngiliz köle tacirleri, bu iğrenç ticaret sayesinde çok zengin olmuşlardı. 1800’lü yıllarda, İngiliz reformcuları, İngiliz gemilerinin bu işi yapmalarını önledi. Ardından ABD de, İngilizleri örnek alarak aynı şeyi yaptı.

ABD’nin kuzeyindeki reformcuların çoğu esaretin kaldırılmasından yanaydı ve tüm ülkede köleliğin sona erdirilmesini talep ediyorlardı. Hem Hıristiyanlığın hem de Bağımsızlık Bildirgesi’nin, insanlar arasında kardeşlikten söz ettiğini söylüyorlardı ve kölelik her ikisine de karşı bir davranıştı. Üstelik “Birlik” anlamını içeren, Amerika Birleşik Devletleri adına bile uymayan bir durumdu bu. Ayrıca, zenginliği çoğaltmanın yetersiz bir yöntemiydi.

Güneyliler, bu tehditleri oturdukları yerde kabullenmediler. Kabullenemezlerdi; Güney’in tüm yaşam biçimi köleliğe dayanıyordu. Her şeyi sırtlayan köleler olmazsa, Güney’in zenginliği bir gecede çökerdi. Köleler olmazsa, Güneyli beyazların yaşamı tamamıyla çökerdi. Bu, gelecekte “Ne olur?” endişesi yalnızca akıllı olanların zihnindeki bir soru değildi. ABD’nin değişken coğrafyası içinde, önemli bir tehdit oluşturuyordu.

Birlik içindeki tüm eyaletler, yaşam biçimlerini kendileri belirleme hakkına sahiptiler ve bu kölelik konusunda da geçerliydi. Ama bu ana kuralın dışında kalan bir durum söz konusuydu. Örneğin; eyaletlerin dörtte üçü köleliğe karşı çıkarsa, kalan dörtte bir eyalet de bu karara uymak zorundaydı.

1820’de Missouri Uzlaşması denen yasa, Kuzey ve Güney’e eşit sayıda eyalet vermişti. Daha sonraları bu yasaya göre, Misssouri’nin güney sınırı dışında kurulan tüm yeni eyaletlerde de köleliğin yasaklanmasına karar verilmişti.

O zaman, iki taraf da doğru karar aldıklarını sanıyorlardı. Güney, bu sayı oyununa kendi yaşam biçimini korumak yani pamuk üretimini elinde tutabilmek için razı olmuştu. Kuzeyliler ise, böylece köleliği az da olsa engellemiş oluyorlardı.

O zaman bu yasayı yapan kişiler, karşılarına birtakım sürprizlerin çıkabileceğini hesap etmemişlerdi. 1830’larda bu sürprizler hızla ortaya çıktı. Çünkü Teksaslılar, kendilerini yöneten Meksikalılara karşı isyan etmişlerdi. 1836 yılında bağımsız bir cumhuriyet, bir köle cumhuriyeti olduklarını ilan ederek Amerika Birleşik Devletleri’ne katılmak üzere talepte bulundular. Teksaslı isyancılar sonunda 1845 yılında Birlik’e katıldılar. Yine bir köle eyaleti olan Florida da, az sonra onlara katıldı.

Lincoln ve Kölelik

Lincoln Meclis’te bulunduğu bu dönemde tartışma konusu yine Meksika’ydı. Teksas Meksika’dan koparılmış olabilirdi ama Demokratlar için bu yeterli değildi. Halen Meksika’nın elinde bulunan New Mexico ve Kaliforniya’nın da ABD toprağı olmasını istiyorlardı. ABD Başkanı James K. Polk, Demokratların bu isteğine Meksika’ya savaş açarak yanıt verdi.

Demokratlar Başkanın bu kararını alkışlarken, Abraham Lincoln’un üyesi olduğu Whig’ler bu durumu haksız bir toprak gaspı olarak değerlendirip savaşa karşı çıkıyordu. Sonuçta Meksika ağır bir yenilgiye uğradı ve bugünkü New Mexico, Nevada, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerini oluşturan topraklar 2 Şubat 1848’de imzalanan Guadalupe Hidalgo Antlaşması ile ABD’nin oldu.

Birçok göçmen akın akın bu yeni topraklara göç etmeye başladı. Hem kuzeyli hem de güneyli birçok ABD’li aynı yerleri mesken ediniyor, geldikleri yerdeki yasaları buraya da taşımak istiyorlardı. Bu durum özellikle kölelik konusunda çatışmaların alevlenmesine neden olmuştu.

Kuzeyli hukuk adamı Abraham Lincoln da bu konuyla çok ilgileniyordu. Lincoln köleliğin yayılmasına karşıydı. Ve bu konuyu siyahlardan nefret eden Illinois Eyaleti’nde dile getirmekten de çekinmiyordu. O, aşırı pamuk ekiminin toprağı çok zayıflatması üzerine er geç köleliğin sona ereceğini düşünüyordu. Ama kölelik, pamuk ekimi bölgesinden başka yerlere yayılırsa, bir daha hiç önlenemeyebilirdi.

Bu; duygular üzerine değil, mantık üzerine kurulmuş bir görüştü ve Lincoln’ın kendisi de bunun çelişkili olduğunu biliyordu. 1845 yılında bir arkadaşına yazdığı mektupta durumu açıklamış ve şöyle özetlemişti:

Özgür eyaletlerdeki bizlerin, en önemli görevi, Eyaletler Birliği için, (çelişkili görünse de) öteki eyaletlerdeki köleliğe karışmamaktır. Yine aynı derecede netlikle belirtmek isterim ki, bu köleliğin doğal yollardan ölümüne, ya da eski bulunduğu yerde ölürken yaşayacak bir başka yer bulmasına, bile bile doğrudan ya da dolaylı olarak karışmamakta yarar görüyorum.

Ülkede tansiyonun giderek yükseldiği bu dönemin ardından Lincoln, Illinois Springfield’da yine avukat olarak çalışıyordu. Çünkü 1849’da yeniden seçim zamanı gelince, insanlar onun yerine bir başkasını seçmişlerdi. Meclis’te geçirdiği dönem onu ulusal politika sahnesine çıkarmamıştı ve büyük düş kırıklığına uğramıştı.

Belki de yalnızca şanssızdı. O da geri çekilip yeniden avukatlığa dönmüştü.

O zamanlar bilmiyordu ama bu geri çekilme çok kısa sürecekti. Ve on yıl içinde, bu kez ABD’nin en önemli adamı olarak yeniden Washington’a gidecekti.

Politikaya Dönüş

Lincoln’ın yeniden politikaya dönmesini sağlayan gelişme, Kansas-Nebraska Antlaşması oldu. Eyalet olmadan önce bu toprakların özel bir yasal statüsü vardı. Şimdi eyalet olduklarına göre buralarda köleliğe izin çıkacak mıydı yoksa özgür eyaletler mi olacaklardı? Üçüncü bir olasılık söz konusu olabilir miydi? Yani kendi kendilerine karar verme şansları var mıydı?

Sonunda, birçok Kuzeyliyi öfkelendiren bir karar çıktı ve ABD üçüncü şansı tanıdı. ABD Kongresi tarafından 30 Mayıs 1854’de kabul edilen Kansas-Nebraska Antlaşması, köleliği devam ettirme ya da yasaklama kararını bu yeni eyaletlere bırakıyordu. O tarihe kadar köleliğe karşı çıkanlar birçok politik gruba bölünmüşlerdi. Ama artık bir araya gelmeleri gerektiğini görüyorlardı. Whig, Free Soil, Liberty ve Democratic partilerinin eski savunucuları hızla birleşerek Cumhuriyetçi Parti adı altında yeni bir parti kurdular. Bu partinin iki ana amacı vardı. Birincisi, köleliği şu an bulunduğu sınırlar içinde tutmak. İkincisi, yıkılma tehlikesi içinde olan Birlik’i toparlamak.

Yeni partinin liderlere gereksinimi vardı ama uygun kişileri bulmak kolay değildi. Bunların iyi politikacı olmaları gerekiyordu: Yetki sahibi, iyi konuşabilen ve ikna gücü fazla olan kişiler. Ama aynı zamanda namuslu ve saygıdeğer bir kişilik sahibi olmaları gerekiyordu. Kuzeylilerin düşüncesine göre, tipik köle karşıtı kişi amacına ulaşmak için her şeyi yapabilen, her şeyi söyleyebilen çılgın kişiydi. Oysa Cumhuriyetçiler, ılımlı ve mantıklı birini arıyorlardı.

Kısacası Abraham Lincoln gibi birini.

1856 yılında Cumhuriyetçi Parti’ye katılan Lincoln adını hemen duyurdu. Birkaç yıl içinde yeniden politikadaki yerini buldu; konuşarak, tartışarak ve seçimlerde savaşarak partinin liderliğine kadar yükseldi. Cumhuriyetçi Parti iyi bir aday bulmak için çok uğraşmış ama sonunda aradığını bulmuştu. Çünkü Lincoln, ülkenin en mükemmel hatiplerinden biriydi.

Illinois’deki insanların binlercesi, onun Demokrat rakibi Stephen A. Douglas ile kölelik konusunu tartışmasını dinlemeye geliyorlardı. Demokrat Parti adayı olan Douglas, deneyimli bir konuşmacıydı ve uygun bir rakip bulduğunu düşünüyordu. “Popular Sovereignty” (popüler egemenlik) adındaki düzenlemesiyle, her eyaletin kölelik konusunda kendi kararını vermesini savunuyordu.

Binlerce insan sabah gazetelerinde, Lincoln’ın 1858 Cumhuriyetçilerinin eyalet meclisinde söylediği etkileyici konuşmayı okuyarak heyecanlanıyorlardı. Bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basit bir dille İncil’den bir alıntı yaparak konuşmuştu:

Kendine karşı bölünen bir ev, ayakta duramaz. Ya bir yanda olacağız, ya da öteki yanda. Ya köleliğin karşıtları, onun daha fazla yayılmasını önleyecekler, ya da kölelik avukatları, onun yeni ya da eski, kuzey ya da güney eyaletlerinde kabul edilmesini sağlayacaklar.

Doğulular, Ortabatı’dan gelen bu karışık saçlı, tiz sesli ve çukur gözleri ışıldayan şamatacı avukatı dinlerken çok etkileniyorlardı. New York Cooper Ensititüsü’nde, Cumhuriyetçilerin amaçlarına olan inançlarından söz ederken, hepsi onu çılgınca alkışlıyordu.

Lincoln iyi bir hatipti ama tarih yeniden tekerrür etti. 1858’deki Senato seçimlerini kazanan rakibi Stephen A. Douglas oldu. Fakat Abraham Lincoln kölelik karşıtı konuşmalarıyla tüm kamuoyunun dikkatini kazanmayı başarmıştı.

Mayıs 1860’da bir kez daha Cumhuriyetçilerin adayı olan Lincoln, Kasım ayındaki seçimlere katıldı ve bu sefer kazandı. Kuzey eyaletlerinin biri hariç tümünden oy almış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin on altıncı Başkan’ı seçilmişti.

Bu, ılımlı, insancıl, akıllı ve mantıklı olmanın zaferiydi. Ve bu zafer, ABD’nin savaşa girmesine yol açtı.

Amerikan İç Savaşı’nın Başlaması

Beyaz Saray’da bir Cumhuriyetçi! Güney’in köle eyaletleri için bu, işin sonu demekti. 1850’lerde yaşam kaynaklarının ve kültürlerinin sürekli olarak tehdit edildiğini görmüşlerdi. Ve sonunda bir Cumhuriyetçi, üstelik köleliğe sıcak bakmayan birisi tüm ülkeden sorumlu Başkanlık makamına gelmişti!

Yapacak tek şey vardı: Birlik’ten ayrılıp bağımsızlık ilan etmek, henüz yaşamları ve yaşam kaynakları zarara uğramamışken uzaklaşmak…

20 Aralık 1860’da, henüz Lincoln Washington’a yerleşmemişken, Güney Carolina eyaleti bağımsızlığını ilan etti. 1861 Mart ayında Başkan’ın yemin ettiği tarihlerde altı eyalet daha ayrılmıştı: Alabama, Louisiana, Missisippi, Florida, Georgia, Teksas. Bu eyaletlerin hepsi bir anda ailelerinden ayrılıp gitmişler ve Jefferson Davis‘in başkanlığında Amerika Müttefik Eyaletleri Konfederasyonu (Confederate States of America) adında rakip bir devlet kurmuşlardı. Bu devlette yalnızca bazı erkek, kadın ve çocuklar eşitti: Yani beyazlar.

Ve ardından 12 Nisan 1861’de Müttefik askerleri hiç beklenemedik bir hamleyle Güney Carolina’da, Charleston Limanı’nda, Birlik’in elinde bulunan Sumter Kalesi’ni bombardıman ettiler. Abraham Lincoln’ün en korktuğu şey başına gelmişti: Amerikan İç Savaşı başlamıştı.

Kısa süre sonra Müttefikler’in sayıs, on bir eyalete ulaşmıştı; ilk yedi eyalete, dört eyalet daha katılmıştı: Arkansas, Virginia, Kuzey Carolina ve Tennessee. Birlik’te ise, Maine’den California’ya, doğu ve batının tüm özgür eyaletleri vardı.

Şaşırtıcı bir şey, Birlik içinde hâlâ birkaç köle eyaleti de bulunuyordu: Delaware, Maryland, Kentucky ve Missouri. Virginia’nın bir bölümü de – ki artık Batı Virginia deniyor – daha sonra Birlik’e katıldı. Bu sadık köle eyaletlerinin çoğu, savaşan iki bölgenin sınırındaydı. Bu nedenle, onların Birlik’e sadık oluşları çok önemliydi.

Washington kenti hâlâ ülkenin başkentiydi ve Lincoln’ın karargahı, sınırda kurulmuştu. Odasının penceresinden, Potamac Nehri’nin karşı kıyısındaki asilerin topraklarını görebiliyordu.

Birlik taraftarları Müttefiklerin sayısını aşıyordu ve yeni endüstrileri sayesinde, savaş donanımları çok daha iyiydi. Ama başlarda tarım bölgesi olan Güney’in, Kuzey’e nazaran iki önemli kazancı vardı: Umutsuzluk ve yetenekli generalleri. Tıpkı Lincoln gibi dürüstlüğüyle tanınan Virginialı Robert E. Lee gibi.

Durum Birlik için başlangıçta hiç de iyi gitmedi. Amerikan İç Savaşı’nın ilk muharebelerinde Güneyliler başarı üzerine başarı kazanıyordu. Kuzeylilerin başarıları çok belirsiz ve küçüktü. Ama kayıpları büyük oluyordu. Örneğin Nisan 1862’de iki taraf, Tennessee’deki Shiloh bölgesinde karşılaşarak iki gün süren bir meydan savaşında çarpışmışlardı. Sonunda Güneyliler çekilmişti ama bu Kuzey için acı bir zaferdi. Birlik yanlılarından on üç bin kişi ölmüştü.

Ve Lincoln hayatının en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşarken beklemediği bir darbe daha aldı…

Eşi Mary aslında en önemli sorunlarından biriydi. Artık kırk yaşlarında bir kadındı ve Lincoln’a göre, evlendiği zamanki kadar güzeldi. Birbirlerini hâlâ çok seviyorlardı. Ama, bu sevgi, sık sık tartışmalarına engel olmuyordu. Onlar, birbirlerinden çok farklı yaradılışta iki insandı. Lincoln sakin, hüzünlü ve depresyonlara yakın bir kişiydi. Mary ise, tümüyle tutkulu ve coşkuluydu.

Onları bir arada tutan çocukları vardı. En büyük oğulları Robert artık bir delikanlı olmuştu ama küçüğü Eddie uzun süre önce ölmüştü. On bir yaşındaki Willie ile sekiz yaşındaki Tad, hâlâ fıkır fıkır kaynayan yaramaz iki çocuktu. Anne ve babaları onları çok seviyordu ama Beyaz Saray personeli onlardan yaka silkiyordu.

“Tadpole” (Yavru kurbağa) sözcüğünün kısaltılmışı olan Tad, her zaman elebaşıydı ama Willie de onun kadar yaramazdı. Oyunlar ve kahkahalar sürüp gidiyordu; ta ki, 1862 yılında iki çocuk birden ateşlenip yatağa düşene dek. Tad iyileşti ama Willie yakalandığı hastalığı atlatamadı. Lincoln yüreğinden vurulmuş gibiydi. Uzun süre etkisini üzerinden atamadı. Ama kazanması gereken bir iç savaş vardı.

Savaş böyle sürerse Kuzey’in kazanması olanaksız görünüyordu. Ama Lincoln’ün kullanmakta kararsız kaldığı bir kozu daha vardı. İşe yararsa, Müttefikleri içinden yıkacaktı. Ve aynı zamanda, ülke birliğini uzun zamandır tehdit eden konuyu da ortadan kaldıracaktı: Bu kölelikti.

Lincoln bir yasaklamacı değildi ama destekleyicilerinin çoğu yasaklamadan yanaydı. Onu, bir gün kendi düşüncelerine getireceklerine inanıyorlardı. Savaş başladığı zaman, o günün pek uzakta olmadığına karar vermişlerdi. Böylece, barış zamanında kimsenin göze alamayacağı bir şeyi yapmasını istediler: Asi eyaletlerdeki köleliği yasaklamaktı bu.

Lincoln onları dinledi. Duyguları onlardan yanaydı ama bu isteklerini reddetti. Köleliği kaldırırsa, sınırdaki eyaletleri hemen yitirebilirlerdi. Demokratların desteğini de yitirirlerdi. Cumhuriyetçilerin politik rakipleri, hem yasaklamacılardan hem de zencilerden nefret ediyorlardı. Şimdilik, Birlik’i kurtarmak için savaşmayı göze almışlardı. Güney’deki köleliği yasaklamaya kalkarlarsa, politik partiler arasındaki anlaşma suya düşebilirdi. Kuzey kendi içinde bölünürse, Güney savaşı kazanırdı.

Mantığı ve beyni “hayır” diyordu ama yüreğindeki ağırlık “evet”ten yanaydı. Kölelikten nasıl nefret etmezdi? Onun gibi Birlik’in ideallerine, yani eşitlik ve özgürlüğe inanan birisinin kölelikten nefret etmemesi olası mıydı? Ne var ki bir devlet adamı olmanın getirdiği sorumluluğun sonucu olarak “hayır” demek zorundaydı. Şöyle diyordu Lincoln:

Benim bu konudaki en önemli görevim köleliği korumak ya da yok etmek değil, Birlik’i kurtarmaktır. Birlik’i tek köle bile azat etmeden kurtarabilseydim bunu yapardım; yine bir kısmını azat edip bir kısmını bırakmakla Birlik kurtarılsaydı, onu da yapardım.

Ama artık içindeki devlet adamı da, yasaklamacıların sözlerine hak vermeye başlamıştı. Bu korkunç savaştaki tek amacı Birlik’i kurtarmaktı. Köleliğin yasaklanması belki bunu sağlayacaktı. Bu durum, Güneylilerin savaşma gücünü yitirmesine neden olabilirdi: Köleleri olmayan Güney hiçbir şey üretemez, kazanamaz, yapamazdı.

Köleliği kaldırmak için dikkatle, yavaşça ve sınır eyaletlerinin onaylarını da alarak davranmak üzere planlar yaptı. Ama bu eyaletlerin hiçbiri onayını vermedi.

Lincoln, yeniden kendi kendisiyle tartıştı. Pekala; demek ki, işi zor yanından halletmeleri gerekiyordu. Demek ki köleliği yasaklamayı onay üzerine değil, savaş durumunun ona verdiği büyük güçlerden yararlanarak, başkanlık yargısı üzerine oturtacaktı. Ve Temmuz 1862’de kesin kararını verdi.

Savaşın bitmesi gerekiyordu. Kölelere gereksinimi vardı: Ama köle olarak değil, Kuzey’i istekle ve hevesle destekleyecek özgür insanlar olarak. Onların özgürlüğü Başkan’ın ellerindeydi ve o artık bunu onlara teslim etmek istiyordu.

Birlik ordusunun Başkomutanı olarak, esaretten kurtulduklarını bildirecekti.

Neler planladığını çevresindekilere açıkladığında, ona beklemesini söylediler. Bu çok tartışılması gereken bir konuydu, çok tehlikeliydi ve zamanlaması yanlıştı. Başkan’ın planı bir köle isyanına neden olacak gibi görünüyordu. Lincoln isteksizce, onların haklılığını kabul etti. Birlik’in bir zaferini beklemek zorundaydı, eğer olabilirse.

17 Eylül’de Birlik askerleri Antietam Vadisinde Güneyli güçlerle karşılaştı. Ve çılgın bir savaştan sonra onları yendi. Her zamanki gibi insan kaybı büyüktü: Yalnızca Birlik tarafından on iki bin insan yitirilmişti. Ama Güney’in kaybı da çok büyüktü.

Ama bu da yeterliydi. Bu bir zaferdi. Bu zaferden cesaret alan Lincoln, 22 Eylül günü Özgürlük Bildirgesi’nin (Emancipation Proclamation) ilk taslağını yayımladı. Asiler 1 Ocak 1863 tarihine kadar barışa yanaşmazlarsa, o topraklarda tüm kölelerin özgür bırakılacağını bildirdi.

Yine de Güneylilerin bir an bile barışa yanaşacaklarını düşünmemişti. Zaten onlar da yanaşmadılar. 1 Ocak günü geldiğinde, iki Amerika’nın kıran kırana mücadelesi devam ediyordu. Abraham Lincoln o zaman Bildirge’yi kesinleştirmek gerektiğine inandı. Teksas, Arkansas, Mississippi, Alabama, Florida, Georgia, iki Carolina’da, Virginia ve Louisiana eyaletlerinde köleliği kaldırdığını belirten Bildirge’yi titreyen parmaklarıyla imzaladı.

Bunların dışında kalan yerler Birlik tarafından zaten alınmış ya da Batı Virginia gibi Birlik’e dönen eyaletlerdi. Köle sahibi sınır eyaletleri de muaf tutulmuştu. Artık Birlik’e sadık kalmaktan başka şansları yoktu. Kuzey kazanırsa, daha sonra onların durumu da ele alınabilirdi.

İki Cephede Savaş

Lincoln’ın bu önemli kararı, savaşı yitirmesine neden olabilirdi. Gerçekte, pek çok kişinin desteğini yitirdi. Bu ilk Özgürlük Bildirgesi’nden sonra Ekim 1862’de, Kuzey’de yeni seçimler yapılmıştı. Cumhuriyetçiler her eyalette Demokrat rakipleri tarafından yerlerinden edildiler: Köleliğin kalkmasına karşı olan insanlar siyahlardan korkuyorlardı ve özellikle siyahların kuzeye akın ederek onların arasında yaşamalarından ve çalışmalarından hoşlanmıyorlardı. Onlar savaşa katılmışlardı, çünkü Birlik’i kurtarmak istiyorlardı; köleleri değil.

Lincoln artık, iki cephede birden dövüşmeye başlamıştı. Hem Güney’de, hem de kendi evi olan Kuzey’de.

1 Temmuz 1863’te, iki tarafın orduları Gettysburg’da karşı karşıya geldiler ve şimdiye dek yapılan en kanlı savaşı yaptılar. İki günün sonunda binlerce asker ölmüş ya da yaralanmıştı. Ama bu muharebe savaşın dönüm noktasıydı. Asiler Güney’e doğru çekilmek zorunda kalmıştı.

Yine de Müttefikler hâlâ tam anlamıyla yenilmemişlerdi. Lincoln başkanlığı kaybedecek gibi görünüyordu. Başkanlık seçimleri yaklaşmıştı ama artık eskisi gibi sevilmiyordu. Önceleri Lincoln’ün ordusu gönüllülerden oluşmuştu. Ama 1863’te Kuzey, on sekiz ile kırk beş yaşları arasındaki uygun kişileri askere çağırmaya başladı. Kuzeyliler öfkelenmişler ve birçok kentte “savaş karşıtı” isyanlar patlak vermişti. İsyancılar, New York’ta asker kaydı yapan büroyu ateşe vermiş, sonra bu canice öfke kentteki siyah insanlara yönelmişti. New York isyanı bastırılana kadar beş yüz kişi ölmüştü.

Her şey böylesine belirsizliği korurken, General Sherman’ın Atlanta’da peş peşe kazandığı zaferlerle Kuzey’in şansı tümüyle değişti. Atlanta haberleri, Kuzey’de heyecan yarattı. Bu korkunç savaş belki de kazanılabilecekti! Birlik ordusu çabalarını artırdı ve 8 Kasım 1864’teki seçimlerde Lincoln, Demokrat rakibine karşı büyük bir zafer kazandı.

Yeniden seçilir seçilmez, Meclis’in yeni bir yasayı kabul etmesini istemişti. Bu, Anayasa’ya yapılan bir eklemeydi ve ABD’nin her yerinde köleliği yasaklıyordu.

Ocak 1865’te Meclis onun önerisini kabul etti. Ucu ucuna sağlanan çoğunlukla, Anayasa’ya On Üçüncü Madde eklenmişti: “Kölelik ve insanların kendi izinleri olmaksızın kullanımı, yasalara karşı işlenmiş cezaların dışında her türlü özgürlük kısıtlaması, Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde yasaklanmıştır.”

Bu karar, resmi olarak yasallaşınca, ABD köleleri, her yerde özgür olacaklardı.

Şöyle diyordu Abraham Lincoln:

Diyorsunuz ki A beyazdır, B ise siyahtır. Demek ki sorun renkte; yani açık renkte olan kişi, koyu renkte olanı köleleştirebilir, öyle mi? Ama dikkatli olun. Bu kurala göre, önünüze çıkacak sizden daha açık renkli kişinin kölesi olabilirsiniz.

9 Nisan 1865’te Güneyin General Lee’si, Kuzeyin General Grant’iyle, birçok savaşın yapıldığı Virginia’daki Appomattox Courthouse köyünde karşılaştı. Perişan olmuş büyük Güneyli lider rakibine teslim oldu ve yalnızca adamlarının atlarını muhafaza etmeleri için izin istedi. Çünkü baharda toprağı işlemek için atlara gereksinimleri olacaktı.

Grant daha sonra kendi askerlerine Amerikan İç Savaşı’nın bittiğini haber verdi. ABD yeniden birleşmişti.

Abraham Lincoln’e Suikast

Beyaz Saray’da Lincoln, her zamankinden fazla çalışıyordu. Artık savaşı kazanmışlardı ve şimdi barışı kazanma zamanı gelmişti. Savaşın harap ettiği ülkeyi onarmak gerekiyordu. Eski isyancıları yeni bir yaşam biçimine alıştırmak gerekiyordu: Yani kölelerin yardımı olmadan işlerini sürdürmek.

İş adamakıllı zor görünüyordu ama Lincoln kararlıydı. Dahası, barışı, barışçı yollarla sağlamakta kararlıydı ve “kimseye karşı kötülük duymadan; herkese merhamet göstererek” davranacaktı.

Amerikan İç Savaşı bittikten birkaç gün sonra, İyi Cuma denen Hıristiyan bayramı Paskalya öncesindeki 14 Nisan Cuma günüydü. Ama artık ülkesinin mimarı olacak Lincoln için o gün bile çalışma günüydü: toplantılar, kararlar ve imzalar günü. Akşamüzeri geç saatlerde, sık sık yaptığı gibi, karısı Mary ile Washington’da arabayla bir gezintiye çıktı. Daha sonra Fords Tiyatrosu’nda “Amerikalı Kuzenimiz” adlı tiyatro oyununu görmeye gideceklerdi.

Saat sekizden sonra Lincoln ve Mary arabalarına yeniden bindiler ve araba karanlık, sisli yollara daldı. Yolda uğradıkları birkaç arkadaşını da yanlarına alarak tiyatroya ulaştılar. Oyun başlamıştı ama onları gören seyircilerin hepsi ayağa kalktı.

Nedendir bilinmez, Lincoln yakın koruması Ward Hill Lamon’a o akşam için izin vermiş ve tiyatroya gelmesini istememişti. Bu arada oyun giderek daha komik olmuştu. Üçüncü perde sırasında artık herkes iyice sahneye yoğunlaşmıştı.

İşte tam o sırada silah sesi duyuldu…

Bir an dünya durur gibi oldu; kimse kıpırdamadı, konuşmadı, soluk almadı. Ardından, devlet locasından çığlıklar geldi.

Herkes olanlara inanamadan etrafa bakarken, locanın önünde elinde bıçak tutan bir adam görüldü. Bağırarak Lincoln’ın yanındaki Binbaşı Rathbone’u bıçakladı. Sonra sahneye atladı, büyük bir gürültüyle düştü. “Sic semper tyrannis!” (Daima tiranlar için) diye kalabalığa bağırdıktan sonra sendeleyerek kaçıp gitti.

Locada çığlıklar içindeki üç kişi, dördüncü bir kişinin üzerine eğilmişlerdi. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, koltuğunda hareketsiz duruyordu. Abraham Lincoln, suikastçının ateşiyle sol kulağından girip sağ gözüne kadar ulaşan kurşun yüzünden ölmek üzereydi.

Sonraki dokuz saat korkunç saatlerdi. Seyirciler panik içinde kaçışmaya başlamışlardı. Suikastçı kaçıp giderken, bir doktor devlet locasına koşarak Lincoln’ı yaşama döndürmeye çalışmıştı. Sonra başkanı yolun karşısında Alman bir terziye ait eve taşımışlar ve bir yatağa yatırmışlardı. Şok ve üzüntüden neredeyse aklını kaçırmış gibi olan Mary de yanındaydı. General Grant’in adamlarından biri olan büyük oğlu Robert da oradaydı. Haber Washington’a yayılınca başka doktorlar, devlet adamları ve dostları koşup gelmişlerdi.

Birçok kişi Lincoln’a suikast düzenleyen adamı görmüştü. Bu adam aktör John Wilkes Booth’du. Şahsen olmasa da Başkan Lincoln de kendisini vuran bu adamı tanıyordu. 9 Kasım 1863’de onun Taş Yürek (The Marble Hearth) adlı oyununu izlemiş ve beğendiği oyuncuyu Beyaz Saray’a davet etmişti. Şimdi ise balkonun arka kısmında açtığı ufak bir delikten Lincoln’ü izleyen oydu. Silah sesi duyulmasın diye oyunun en komik bölümünü beklemiş ve sonra sessizce locaya girmiş, sahneye yoğunlaşmış olan başkanın arkasında durmuş ve tam kafasının arkasına ateş etmişti.

Lincoln’ün bilmediği, Booth’un azılı bir Güneyli olması ve Güneyi mahveden kişi olarak gördüğü Lincoln’dan nefret etmesiydi. Bu nedenle Beyaz Saray’a davet edildiğinde çeşitli mazeretler ileri sürüp gitmemiş, ama yakın çevresindekiler neden gitmediğini sorduklarında “Böyle bir Başkanın beni alkışlamasındansa, bir zencinin beni alkışlamasını tercih ederim” demişti.

General Lee 5 gün önce teslim olmuş olabilirdi ama Konfederasyon Generali Joseph E. Johnston’a bağlı birlikler hâlâ Birlik askerleriyle savaşmayı sürdürüyordu. Yani Güney için bir şans daha vardı. Bu nedenle Booth ilk başta Başkan’ı pazarlık yapmak için kaçırmayı düşünmüş ama siyahlara oy hakkı tanıyacağını açıkladığı konuşmasının ardından plan suikaste dönüşmüştü.

Üstelik şimdi hedeflerin sayısı da artmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı William H. Seward ile Başkan Yardımcısı Andrew Johnson’a da suikast düzenlenecek ve bir kaos ortamı yaratılarak Kuzey güçsüz düşürülecekti. Aynı akşam Dışişleri Bakanı Seward uğradığı saldırıyı oldukça ucuz atlatmış, Başkan Yardımcısı Andrew Johnson’a suikast düzenleyecek tetikçi ise korkup vazgeçmişti.

Booth’u yakalamak üzere peşine adamlar salındı. Ve Washington’da hızla sıkıyönetim ilan edildi. İkinci Başkanı Andrew Johnson hemen göreve çağırıldı. Başkan’ın yattığı evin dışında, acılı insanlar toplanmış haber bekliyorlardı.

Sabah oldu. 15 Nisan 1865 günü, sabah yediyi iki dakika geçe Abraham Lincoln öldü. O, Amerika Birleşik Devletleri’nin suikastle ölen ilk başkanıydı ama son da olmadı. Mezarı Springfield’da bulunan The Oak Ridge Anıtı’ndadır.

Abraham Lincoln ölmüş ama ABD toplumunda büyük bir değişimin yaşanmasını sağlamıştı. Lincoln’ın öldüğü hafta, 1863’teki bildirgesi ve Birlik orduları, üç buçuk milyon köleye özgürlük getirmişti. Ve 1869’da Meclis, Anayasa’ya önemli bir eklenti daha yaptı. Bu eklenti şöyleydi: “Amerika Birleşik Devletleri yurttaşlarının oy verme hakkı, ABD ya da herhangi bir eyalet tarafından ırk, renk ya da daha önceki kölelik durumu nedeniyle, engellenemez, kısıtlanamaz.”

Böylece 1860’lı yılların sonlarında, ABD’de kölelik tümüyle kalkmıştı ve ülkedeki siyah insanlar da yasalar karşısında beyazlarla aynı haklara sahip olmuştu. Hiç değilse yasalara göre böyleydi.

28 Ağustos 1963 tarihinde, Lincoln’ün bildirisinden yüzyıl sonra, iki yüz elli bin siyah Amerikalı, Özgürlük Bildirgesi’nin yıldönümünü kutlamak için Washington’a yürüdü. Başlarında, büyük medeni haklar savunucusu Martin Luther King vardı. Bu insanlar, kendilerini kölelikten kurtaran adamın anıtı çevresinde toplandılar.

Ellerindeki afişlerde, Lincoln’ın isteklerinin hâlâ tam gerçekleşmemiş olduğu okunuyordu. “1863’te verilen özgürlüğü, 1963’te arıyoruz!” yazılıydı.

Bir başka afişte, “Bir yüzyıl geç ödenen borç!” yazılıydı.

Lincoln’e suikast düzenleyen Booth’a gelince… Booth 12 günlük bir kaçısın ardından Virginia’da bir çiftlikte sıkıştırıldı. Teslim olmayı reddedince kafasından vurularak öldürüldü. Abraham Lincoln suikastinde rolleri bulunan biri kadın olmak üzere toplam sekiz kişiden dördü idam cezasına, dördü ise hapis cezasına çarptırıldı. İdam edilenler içindeki Mary Surratt, ABD hükümeti tarafından idam edilen ilk kadındı.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Jeanne D’arc Efsanesi : Cadılıktan Azizeliğe Uzanan Bir Hayat


Jeanne D’arc Efsanesi : Cadılıktan Azizeliğe Uzanan Bir Hayat

KAYNAK : http://www.serenti.org/jeanne-darc-efsanesi-cadiliktan-azizelige-uzanan-bir-hayat/

Serenti | 13 Mart 2017 |

Fransızlar tarafından ulusal bir kahraman olarak kabul edilen Jeanne d’Arc, tarihte yaşamış bir karakter olarak kabul edilse de, özellikle XXI. yüzyıl tarihçileri tarafından yaptığı iddia edilen şeyler nedeniyle gerçekliği sorgulanmış ve hayatı hakkında anlatılanlara hep kuşku ile yaklaşılmıştır. Hiçbir askeri eğitimi ya da deneyimi olmayan genç bir köylü kızının, İngiliz ordusu karşısında kazandığı zafer sıradışı kabul edilebilir.

Yine köylü kökenli olduğu iddia edilmesine karşın saray Fransızcası konuşması ya da yargılanması sırasında “hiçbir zaman koyun ya da başka bir hayvan gütmediğini” söylemesi nedeniyle Jeanne d’Arc’ın bir köylü olmadığı, efsanenin geçmişte İngilizler karşısında zor durumda kalan Fransız sarayı tarafından uydurulmuş bir “psikolojik silah” olduğu ileri sürülmüştür. Fakat bu durum, tarihte Jeanne d’Arc olarak bilinen bir kişinin yaşadığı gerçeğini değiştirmez. Ölümünden önce ve sonra görülen tüm mahkeme kayıtlarının günümüzde Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde saklanması, kayıtların doğruluğu kuşkulu dahi olsa Jeanne d’Arc’ın tarihsel gerçekliğinin kanıtıdır.

Peki gerçekte Fransa’nın Koruyucu Azizesi Jeanne d’Arc kimdir? Kuşkusuz bazılarının iddia ettiği gibi bir feminist kesinlikle değildi. Ama onun hayatına yönelik anlatılacaklar, gerçeklerle efsanelerin karışımından oluşacaktır.

1412 yılının 6 Ocak günü Fransa’nın Champagne Kontluğu’nun Domrémy köyünde, çiftçi bir ailenin kızı olarak doğan Jeanne D’arc (Jeannette) olağan bir çocukluk ve ilk gençlik çağı geçirir. Köyündeki diğer kızlar gibi düzenli olarak kiliseye gider, “Periler Ağacı”ndan dilekte bulunur. Kendi ifadesiyle, 13 yaşına kadar dini görevlerini aksatmadan yerine getiren, her kırsal kesim insanı gibi batıl inançları olan sıradan bir köylü kızıdır.

1429 yılında Jeanne D’arc, müstakbel Fransa Kralı VII. Charles ile tanıştığında, Fransa ve İngiltere arasında bir başlayıp bir devam eden Yüzyıl Savaşları doksanıncı yılını doldurmuş ve neredeyse sonuçlanmak üzeredir. Gerçi Yüzyıl Savaşları tam 116 yıl sürecektir ama Fransa açısından savaşın gidişatı hiç de parlak görünmemektedir. İngilizler Agincourt’ta Fransız ordusunu bozguna uğratmış, ardından Burgonya Dükü ile yaptıkları ittifakla Fransa’nın neredeyse yarısını işgal etmiştir. Hatta başkent Paris bile işgal altındadır. Bir sınır oluşturan Loire Irmağı’nın kuzeyindeki Fransızların son istihkamı Orleans, İngiliz ordusu tarafından kuşatılmış, Fransa adeta son darbeyi beklemektedir.

İşin daha da kötüsü, VII. Charles’ın kendi iç sorunlarıdır. Annesi Kraliçe Isabeau de Bavaria yalnızca onu reddetmekle kalmamış, üstelik İngilizlerle işbirliği yapan Burgonya Dükü’nün safına geçmiştir. Hiçbir zaman tutarlı bir tavır göstermeyi başaramayan Charles’in içini şimdi de kendi meşruluğu ile ilgili kuşkular kemirmektedir. Hem öz evlat olup olmadığından kuşkulanmakta, hem de başa geçmesi durumunda Fransa’yı yönetip yönetemeyeceğinden kaygı duymaktadır.

Jeanne D’arc Efsanesi’nin Doğuşu

İşte Jeanne D’arc efsanesi, Fransa’nın böylesine zorlu bir süreçten geçmekte olduğu yıllarda başlar. Kimsenin daha önce tanımadığı genç bir kız, Tanrı tarafından kendisine Fransa’yı kurtarması için bir takım sesler ve hayaller iletildiğini söyleyerek yola çıkar. Tüm yaşamı bu mucize ile değişecektir:

Ancak bir gün yaşamımı tümden değiştirecek mucize gerçekleşir. “Beni yönlendirecek Yüce Tanrı’nın sesini ilk duyduğumda 13 yaşındaydım, ilk seferinde büyük bir korku ve endişeye kapıldım. Sesi, bir yaz günü babamın bahçesinde bulunduğum sırada, yaklaşık öğlen vakti duydum. Bir gün önce oruç tutmuştum. Ses, kilisenin bulunduğu sağ taraftan geliyordu. Aynı anda, sesin geldiği yönde, ışık içinde büyük kutsal varlık belirdi. Kuvvetli ışık ile ses aynı yönden geliyordu. Ve üçüncü kez aynı sesi duyduktan sonra bunun bir meleğe (Aziz Mikail) ait olduğunu anladım. İşte bu ses beni daima yönlendirdi. Ses bana doğru yoldan ayrılmamamı ve sık sık kiliseye gitmemi buyuruyordu.

Jeannette yol gösterici meleğinin sesini daha sonraki günlerde de duymaya devam eder. Ses, Fransa’nın bağımsızlığı için onu göreve çağırmaktadır. Jeanne, duyduğu bu sesleri ve gördüğü düşleri kendi yaşamı için tanrının bir emri kabul edip, bu seslere olan inancını kiliseye ve devlete olan inancının üzerinde tutarak, kararlı bir şekilde yola koyulur. Duyduğu sesler kendisine köyünü terk etmesini ve İngilizlerin kuşatması alandaki Orleans’ı kurtarmak için Vaucouterus kalesi kumandanı Robert de Baudricourt’dan asker istemesini söylemektedir.

Sonunda sesin isteğine uyan Jeannette, 1429 yılında, henüz 17 yaşında bir genç kızken köyünü terk eder. Uzun ve zahmetli bir yolculuğun sonunda Chinon’a ulaşan Domrémyli köylü kızı üzerinde erkek giysileri olduğu halde, taçsız Fransa Kralı VII. Charles’ın (veliaht prens) huzuruna çıkmayı başarır. Krala, Tanrı’nın kendisini Fransa’yı İngilizlerin işgalinden kurtarmak ve krallık tacını geri almak için görevlendirdiğini anlatır ve kendisine bir şans verilmesi için kralı ikna eder.

Taçsız kral VII. Charles’ın, karizmasından etkilendiği bakire köylü kızına, İngilizlere karşı başka bir seçeneği olmadığı için bu olanağı verdiği sanılmaktadır. Yine de Kral’ın tüm Fransa’nın yazgısını, henüz 17 yaşında olan ve hiçbir askeri deneyimi bulunmayan bir köylü kızının ellerine teslim etmesi gerektiğine inandıran ne olmuştu? O dönem yaşayanlar, Jeanne D’arc’ın VII. Charles’a onun güvenini hemen kazanmasını sağlayan bir işaret gösterdiğini söyleyen masallar anlatır. O zamandan beri de tarihçiler, bu işaretin ne olduğunu bulmak için çaba gösteriyorlar.

Böylece işgal altındaki Fransa topraklarını İngilizlerden kurtarmak için Fransız ordusunun başına geçen Jeannette, İngilizleri yenilgiye uğratarak Orleans’daki kuşatmayı kaldırır. Bu başarısının ardından krallık tacını İngilizlere kaparmış olan Charles’ı Reims’e götürerek 17 Temmuz 1429’da Fransa Kralı olarak taç giydirir.

Hiçbir askeri deneyimi olmayan genç bir kızın böyle bir zafer kazanmasının tarihte örneği olmasa da tarihsel arka plan aslında bunun şaşırtıcı olamadığını gösterir.

Her şeyden önce Orleans’ı kuşatan İngilizler kenti almak için yeterli güce sahip değildi. Daha önce Fransız kentlerinin kolayca teslim olması nedeniyle Orleans’ı da kolaylıkla alabileceklerini düşünen İngilizler yalnızca 4.000 askerden oluşan küçük bir birlikle kenti kuşatmıştı. Orleans halkı çok iyi direniyordu ama onlar da İngilizleri geri püskürtecek yeterli kuvvete sahip değildi. Kısacası savaş Orleans’ta sıkışıp kalmıştı.

Jeanne d’Arc’ın taze güçlerle kente gelmesi işte tüm bu dengeleri değiştirmişti. Daha önce yalnızca savunmayı düşünen Fransızlar artık İngilizlere saldırıyor, onları bozguna uğratıyorlardı. Fransızların karşı saldırıya geçebileceğini akıllarının ucundan dahi geçirmeyen İngilizlerin Jeanne d’Arc karşısında yenilmesi hiç de şaşırtıcı değildi.

VII. Charles’ın taç giymesinin ardından evine dönmek yerine, Jeanne, Paris’e yapılacak cesur bir saldırıyı da içeren yeni bir askeri harekatı üstlendi. Ne var ki Orleans’ı kurtarmada gösterdiği başarıyı Compiegne seferinde tekrarlayamayacak ve 24 Mayıs 1430’da Paris’in 80 km. kadar kuzeyinde Burgonya Dükü’ne esir düşecektir.

Jeanne d’Arc dük tarafından on bin frank karşılığında İngilizlere teslim edilir ve engizisyon mahkemesinde Beauves piskoposu Pierre Cauchon ve engizitör Jean Lemaitre başkanlığında yargılanmaya başlar.

Engizisyon Mahkemesi ve Jeanne D’arc’ın Ölümü

Geç Ortaçağ Avrupası’nda yaşanan cadı avı çılgınlığının hemen öncesinde engizisyon mahkemesi tarafından görülen bu dava içerdiği politik unsurlar nedeniyle klasik büyücü/cadı davalarından ayrılmakla birlikte, suç istinadı (kilisenin kutsal varlığına ve Katolik inancına karşı suç işlemek), sorgulama (fiziki işkence dışında, kanıtlanamayan suçlamalar, yalancı tanıklıklar, sorularla tehdit ve psikolojik işkence), yargılama ve infaz sürecinin bütünlüğü davanın tipik bir engizisyon davası olduğunu göstermektedir.

Engizisyon mahkemesi, sorgulanması sonrasında Jeanne d’Arc’ı on iki maddede sıralanan eylemlerden ötürü dolayı suçlu bulur. İlk dört maddede duyduğu seslere ilişkin suçlamalar yer alır: Katolik kilisesinin kutsal varlığını hiçe sayarak Aziz Mikail, Azize Katharina ve Azize Margareta’nın sözde buyruklarıyla kralın ve ülkenin geleceğine ilişkin kehanette bulunmak (falcılık/medyumluk). Kendisine yöneltilen diğer suçlamalar şunlardır:

  • Erkek giysileriyle dolaşarak Tanrı’nın yarattığı bedende başka bir cinsiyeti aramak,
  • Ailesinin itirazına karşın evini terk ederek ailesinin onurunu zedelemek,
  • Burgonya Dükü’ne esir düştüğünde tutulduğu kuleden kaçma, yani intihar girişiminde bulunarak, Tanrı’nın verdiği ve zamanı gelince yine sadece Tanrı’nın alabileceği yaşama bilerek ve isteyerek son verme girişiminde bulunmak,
  • Azize Katharina ve Azize Margareta’mn Burgonyalıları artık sevmedikleri, İngilizlerin tarafını tutmadıkları için İngilizce değil, Fransızca konuştukları iddiasında bulunmak,
  • Tanrının varlığını yadsıyan bir tavır içinde nereden ve kimden geldiği belli olmayan seslere ibadet etmek,
  • Azize Katharina ve Azize Margareta’nın, bakireliğini korursa kendisini cennete göndereceklerine dair söz verdikleri iddiasında bulunmak,
  • Putperestlik,
  • Düştüğü kötülüklerde inatla ısrar ederek kâfirlik yapmak.

Jeanne d’Arc 1431 yılının 24 Mayıs günü cellatları tarafından Rouen mezarlığına getirilir. Uzun ve yorucu sorgulama günlerinin sonunda bitkin düşmüş durumdadır. Uğruna savaştığı ve hayatını ortaya koyduğu kralı VII. Charles’ın onu kâfir olarak tanımladığı kendisine söylenince, Jeanne d’Arc, “Kralım aleyhinde değil, benim hakkımda konuşun; o iyi bir Hıristiyan” diye yanıt verir.

Hakkında hazırlanan iddianame okunarak, Tanrı’nın bağışlayıcı gücüne sığınarak işlediği günahlardan pişmanlık duyduğunu itiraf edip etmeyeceği sorulur. O güne değin işlediği günahlardan pişmanlık duyduğunu ve bir daha erkek kıyafeti giymeyeceğini kabul ettiği yazılı olan metni (itiraf belgesi) imzalaması durumunda affedilecek, yakılma cezası, yaşam boyu hücre cezasına çevrilecektir.

Yorgun ve güçsüz Jeanne d’Arc bu itiraf metnine zorlukla bir haç işareti çizerek imzasını atar. O artık yaşam boyu hücresinde işlediği suçların kefaretini ödeyecek bir mahkumdur. Suçunu çekmek üzere tekrar hücresine kapatılır. Ancak kısa bir süre sonra itiraflarından pişmanlık duyan Jeanne d’Arc, itirafnamesine koyduğu imzadan vazgeçtiğini bildirerek erkek giysilerinin kendisine geri verilmesini talep eder. Bu talebinin ve tövbekar olmaktan vazgeçtiğinin mahkemece kabulü mümkün değildir.

1431 yılının 30 Mayıs günü Rouen kenti Saint-Sauveur Kilisesi’nin yakınlarındaki eski pazar meydanında (Vieux Marche) gerçekleştirilecek infaz için üç platform kurulmuştur. Bunlardan birinde İngiltere kardinali, kraliyet ve başpiskoposluk üyeleri, diğerinde bu korkunç dramın mimarları olan, davanın hâkimi, rahipler ve askerler yerlerini almışlardır. Son platformda sanık Jeanne d’Arc bulunmaktadır. Platformdan alınarak, meydanın ortasında kendisi için hazırlanmış odun yığınının üzerine dikilmiş direğe bağlanan Jeanne d’Arc’a, engizisyon mahkemesinin kararı okunur: bir kâfir olması nedeniyle yakılarak öldürülecektir. Cellatları ayakları altındaki odunları tutuşturmaya başladığında henüz 19 yaşındadır. Alevler yükselirken Jeanne d’Arc’ın ağzından defalarca aynı sözcük yükselir: İsa… Elinde ise yakılmadan önce bir askerden istediği iki tahta parçasından yaptığı haç bulunmaktadır.

Yüzyıllar Sonra Gelen İade-i İtibar ve Azizelik

Domrémyli köylü kızı Jeannette’in infazı, Kutsal Engizisyon Mahkemesi’nin on binlerce masum insanı yakılmaya gönderen kararlarından yalnızca biri olmakla birlikte, umulmadık ölçüde ilgi uyandırmış ve Avrupa tarihinin üzerinde en çok tartışılan kimliklerinden birini yaratmıştır. Jeanne d’Arc’ın suçsuzluğu, Katolik Kilisesi tarafından biraz gecikerek de (!) olsa anlaşılmış, 1909 yılında itibarı iade edilmiş, yakıldıktan tam 490 yıl sonra 1920’de azize ilan edilmiştir.

Kısacık yaşam süresi göz önünde bulundurulduğunda, tarihte Jeanne d’Arc kadar yaşamı, tiyatrodan operaya, sinemadan şiire, romandan baladlara konu olmuş bir kişilik daha yoktur.

İlk kez 1470 yılında yazıya dökülmüş olmakla birlikte, 1435 yılından itibaren sahnelenen, Jeanne’ın idamının anlatıldığı 20.529 mısralık anonim dramatik şiir “Mystere du siege d’Orleans”, Jeanne d’Arc efsanesinin ilk edebi metni olarak kabul edilir. Shakespeare’in “VI. Henry” adlı oyununda Orleanslı Bakire, babasından kaçan, hamileliğiyle herkesi şaşkına çeviren ve İngilizler tarafından yakılarak ölüme mahkûm edilen büyücü kız olarak karşımıza çıkar.

16. yüzyılda Jeanne d’Arc üzerine yalnızca iki eser yazılmıştır. 17. yüzyılda bu sayı üçe çıkmakla birlikte, eserlerin çok sayıda tiyatro grubu tarafından aynı anda sergilendiği ve uzun süreler oynandığı görülmektedir. Yüzyıl dönümünde, 1801’de Schiller ünlü romantik trajedisi “]ungfrau von Orleans”ı tamamlar.

Yine G. Bernard Shaw’ın dramatik kroniği Saintjûan bu yüzyılda anılması gereken eserlerin başında gelir. 1800-1874 yıllan arasında en az 34, 1875-1900 arasında 48 oyun yazılır Jeanne d’Arc efsanesi üzerine. Katolik kilisesi tarafından cadılıkla suçlanarak 1431 yılında yakılan Jeannette’in yaklaşık 480 yıl sonra, itibarının iade edilerek azize ilan edilmesinden sonra, yaşamı üzerine yapılan akademik çatışmalarda ve sanat eserlerinde patlama yaşanın Jeanne d’Arc üzerine 1909 yılında 17,Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında 29, 1945’den bugüne kadar 19 yeni tiyatro eseri yazılmıştır. Son dönemdeki tiyatro eserlerinin bir kısmı kilise çevrelerince genç kuşakların eğitimi için kaleme alınmış, bir kısım eserlerde de Jeanne d’Arc, iki büyük savaş esnasında esen aşın milliyetçilik rüzgârlarına uygun bir biçimde, tarihten alınmış bir yurtsever örneği olarak, 20. yüzyılın insanı için yeniden yaratılmıştır.

Sanatın diğer dallarında olduğu gibi, ücretsiz mp3 indirme sitesi alanında da Jeanne d’Arc üzerine yüzlerce eser verilmiştir. E. Huet’nin 1894 yılında yaptığı araştırmalar Jeanne d’Arc’ı konu alan 400’den fazla kantat, senfoni, opera, kısa parçanın bestelendiğini ortaya koymaktadır.

Sıradan bir köylü kızı olarak başlayan yaşamı, 19 yaşında şeytanın işbirlikçisi olarak odunların üzerinde yakılarak son bulan Jeanne d’Arc’ın yaşamı ve gerçekleştirdiği mucizeler üzerine yüzlerce yıldır süregelen, akademik çevrelerde büyük yankı bulan tartışmalar hâlâ dinmemiştir. Efsaneye saldıranların çokluğu, bu iddiaların bütünüyle göz ardı edilmesine olanak vermemektedir. İşte bunlardan bazıları: Jeanne aslında bir prensestir ve şeytanla işbirliğine girerek cadılık yapmış ve bu nedenle engizisyon mahkemesi tarafından yargılanıp yakılmaya mahkum edilmişse de, son anda cadılıktan hüküm giymiş yeni çıkan albümleri dinle başka bir kadın Jeanne yerine yakılmıştır. Jeanne d’Arc, babası bilinmeyen bir prenses olarak yaşamını sürdürmüştür. Jeanne’ın duyduğu sesler, Aziz Mikail’le buluşması, gördüğü halüsinasyonların bir sonucudur; kayıtlar gerçekleri yansıtmamaktadır; Orleans’ın kurtarılışında ve VII. Charles’ın taç giyme töreninde yer alan kişi gerçekte bir figürandır. Buna da en iyi örnek Jeanne’ın sürekli erkek giysileriyle dolaşması ve bunları çıkarmaya yanaşmamasıdır.

Jeanne D’arc efsanesi, ister gerçek olsun ister olmasın, Fransızlar için hep bir sembol, olarak kalmaya devam edecek, bir Fransız’a soracağınız Jeanne D’arc kimdir sorusunun yanıtı hep aynı olacaktır: Fransa’nın Koruyucu Azizesi…

BİYOGRAFİ DOSYASI : 2 Temmuz 1955’de yitirdiğimiz Kurtuluş Savaş ı Gazisi Kara Fatma’yı (Üstğm.Fatma Seher Erden) tanıyalım !!!!


Vatanı uğrunda neler yaptığı, yapabileceğini göstermiş olan Türk kadını Üstğm. Fatma Seher Erden , ya da namı diğer Kara Fatma’yı gençlerimize ve çocuklarımıza anlatmak her yurttaşın sorumluluğudur.

Türk halkı, kadın-erkek demeden Kurtuluş Savaşı’nda destan yazdı. Aradan geçen yıllar içinde o kahramanlar unutturuldu, unuttuk. Piyes, tiyatro, filmlerde,belgesellerde,hikaye ve romanlarda çoğuna yer bulunamadı.

ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak 2 Temmuz 1955’de yitirdiğimiz Kurtuluş Savaşı Gazisi Kara Fatma’yı (Üstğm. Fatma Seher Erden) başardıkları önünde saygı eğiliyor ve sevgiyle anıyoruz.

Erzurum’da dünyaya gelen Fatma Seher, Balkan Harbi yıllarında asker olan eşiyle birlikte Edirne’ye yerleşti. Sarıkamış’a gönderilen eşiyle birlikte bu defa Doğu Cephesi’nde çeşitli görevler üstlendi. Eşinin şehit düşmesinden sonra savaş sahnesine çıktı.

1888 yılında Erzurum’da doğar. Bir ismi de Seher’dir. Soyadı olarak Erden’i alır. Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı, ilk cephe mücadelesini kocası Derviş Bey’le birlikte Balkan Savaşı’nda verdi. Balkan Savaşı sırasında Edirne’de, Yanık Kışla’da düşmanla çarpıştı. Rütbesi çavuştur. Fatma Çavuş olarak anılır.
Hemen ardından I. Dünya Savaşı başladı. Fatma Çavuş ailesinden kendi gibi yürekli on kadından oluşturduğu müfrezeyle Kafkasya Cephesi’ne gitti. O sırada eşi Derviş Bey, Sarıkamış’ta şehit düşmüştür.
Buna rağmen durmadı, vatan aşkıyla cepheden cepheye koşmaya devam etti. Yanında iki oğlu ve kendisi gibi yürekli kadınlar vardı.

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN KARŞISINA NASIL ÇIKTI?
Kara Fatma’nın vatan mücadelesi, Kurtuluş Savaşı’nda da devam etti. Mücadeleye katılmak için Sivas’a gitti. Mustafa Kemal’in önünü keserek kendisine görev vermesini istedi. Kara Fatma, 1944’de yayınlanan anılarında bu görüşmeyi şöyle anlattı:
"Mustafa Kemal’in huzuruna çıkabilmek için muhtelif kıyafetlere girerek üç günlük bir mücadeleden sonra devamlı bir takibin neticesi olarak, Sivas’ta öğle yemeğine davetli bulunduğu bir yere giderken yolda yakaladım. Üzerimde çarşaf vardı ve yüzüm de peçe ile kapalıydı. Kendisiyle bir mesele hakkında görüşmek istediğimi söyleyince ilk defa sert bir lisan kullanarak ‘ne görüşeceksin’ dedi. Kalbimdeki vatan aşkı, bu sert muameleye üstün geldi. Derhal peçemi kaldırdım ve ‘İstanbul’dan buraya kadar sizinle görüşmek için geldim ve maruzatımı bir dakika için dinlemenizi ısrarla rica ediyorum’ dedim. Sonra, pek yakınımızda bulunan küçük bir lokantaya beni kabul ettiler."

Mustafa Kemal kendisine adını, silah kullanmayı, ata binmeyi bilip bilmediğini sordu.
Aldığı yanıtlardan duyduğu memnuniyeti, "Bütün kadınlar senin gibi olsa idi Kara Fatma" sözleriyle ifade etti. Fatma Seher, işte bu olaydan sonra “Kara Fatma” olarak anılmaya başlandı. Kara Fatma, Mustafa Kemal’den aldığı talimat üzerine İstanbul’a döndü.
Mustafa Kemal’den getirdiği pusulayı göstererek Topkapılı Pire Mehmed ve Laz Tahsin’le birlikte 15 kişilik bir çete kurdu. Kısa sürede bu çetedeki üyelerin sayısını arttırdı ve Üsküdarlı Albay Neşet Bey’in emrinde savaşmaya başladı.

DÜŞMANA ESİR DÜŞTÜ
Kara Fatma asıl başarısını İzmit’in işgali sırasında gösterdi. Yunan işgaline karşı 480 kişilik çetesiyle mücadele verdi. Burada gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdırdı. Hisarcık’ta, Kaynarca mıntıkası Kumandanı Naim imzasıyla Süvari Livası’na (tugay) gönderilen yazıda, “Bugünkü harekatta pek çok yararlığı görülmüş olan Fatma Seher Hanım’a teşekkür ederim” deniliyordu.
Kara Fatma, ardından 43 kadın ve 700 erkekten oluşan müfrezesiyle İnönü Savaşlarına katıldı. Bu savaşta müfrezenin pek çok kadın neferi şehit düştü, Kara Fatma ise yaralandı. Kara Fatma, beraberindeki gönüllülerle birlikte İznik’te, Kumlu’da, Alaşehir’de, Sivrihisar’daydı; düşman neredeyse oradaydı.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ne katılanlardan biri de oydu. Ama bu çarpışmalar sırasında esir düştü Kara Fatma. Buna rağmen, düşmanın elinden kaçmayı başardı. Hatta bu başarısından ötürü Kara Fatma’ya “üsteğmen” rütbesi verildi.

İSTİKLAL MADALYASI SAHİBİ
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nden sonra Kara Fatma vakit kaybetmeden Bursa’ya geçti. Şehrin Yunan işgalinden kurtarılması için de müfrezesiyle birlikte çarpıştı. Kara Fatma, o günleri anlatırken son derece mütevazıydı:
"Bursa Cephesi’nde harbe girdim. Bizim vazifemiz kıtanın gerilerine akın etmek ve yollarını kesmekti. Vazifemizde başarılı oluyorduk. Yunanlılar bizim ordunun hücumuna fazla dayanamadı. Bozgun başladı. Birkaç gün içinde Yunan’ı denize döktük. Artık vazifem bitmişti. Yorgun vücudumu dinlendirmek için izin verdiler."

SAVAŞTAN SONRA KARA FATMA’NIN YAŞAMI
Tüm bu mücadelenin sonunda Kurtuluş Savaşı’nın büyük kahramanı Kara Fatma,tüm gaziler gibi İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Bu madalya, kendisi için yeterliydi. Öyle ki, savaşın ardından kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını kabul etmedi. “Ben para için savaşmadım. Vatanım için savaştım” diyerek maaşını Kızılay’a bağışlar.Büyük zaferden sonra ise İstanbul’a taşınıp köşesine çekildi.
* Fatma Seher Hanım:
– Askerliğe çavuşluk rütbesiyle başladı, askerlikten üsteğmen rütbesiyle emekli oldu. (Emekli maaşını Kızılay’a bağışladı)
– Eşi ve iki oğlu savaşta şehit olmuştur. Hem şehit eşidir, hem de şehit annesidir.
– Kendisiyle birlikte savaşa katılan ve bir çatışmada elini ve akli dengesi bozulan yeğeni küçük Fatma’yı ve çocuklarını sahiplenmiştir.
* 1933 yılında o zamanın tanınmış gazetecisi Mekik Sait Esen’in kendisiyle yaptığı röportaj Yedigün Dergisinde yayınlanmıştır. Yayınlanan röportaj yurtta geniş yankı uyandırmıştır. O zamanın İstanbul Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, Fatma Seher hanıma Kasımpaşa’da bir vakıf evi tahsis etmiştir. Daha sonraki dönemlerde Fatma Seher Erden hanıma gerektiği kadar yardım edilmediği için son yıllarında sefalete düşer. Düştüğü parasal sıkıntılar nedeniyle Galata’da bir Rus manastırına sığınır. Perişan halini soranlara "Beni yaşatan İstiklâl Madalyasıdır. Açım ama şerefliyim." demektedir.
Daha sonraki Kara Fatma’nın fakirlik ve çaresizliğini gören Kars Mebusu Tezer Taşkıran ve Rize Mebusu Yusuf Ziya Akçal’ın 1954 yılında verdikleri bir önergeyle TBMM Kara Fatma için 170 liralık aylık tahsis etti. Kurtuluş savaşı kahramanı Kara Fatma, geçirdiği bir hastalıktan sonra Darülaceze’ye yatırılır. Ömrünün son yıllarını İstanbul’da, Darülaceze’de geçirir.
Erzurumlu Fatma Çavuş namıyla Balkan Savaşın’da ,Kara Fatma namıyla Kurtuluş Savaşında büyük yararlıklar göstermiş olan Fatma Seher Erden 2 temmuz 1955 yılında Darülaceze’de 67 yaşında hayata gözlerini yumar.
Devletin kendisine bağladığı maaşın tek bir kuruşuna bile dokunmadan Kızılay’a bağışlamış yüksek ruhlu Tür kadının mezarı İstanbul Kasımpaşa Kulaksız Mezarlığındadır.( 4)
Kara Fatma’nın mezarı yol yapım çalışmaları sonrasında kayboldu. Türk Kızılayı, yıllar sonra vefa göstererek İstanbul Kulaksız Mezarlığı’nda Kara Fatma için 2014 yılında anıt mezar yaptırmıştır. Beyoğlu Belediyesi de hayatının son 20 yılını geçirdiği Kasımpaşa’daki evin bulunduğu sokağının adını “Üsteğmen Kara Fatma Sokağı” olarak değiştirmiştir.


(1 ) https://www.aydinlik.com.tr/kara-fatma-nin-sonu-ozgurluk-meydani-haziran-2019
(2 ) https://www.trthaber.com/haber/yasam/kurtulus-savasinin-kadin-kahramani-kara-fatma-373046.html
(3 ) https://www.kizilay.org.tr/Haber/HaberDetay/4266
(4 ) http://www.corumhaber.net/kurtulus-savasi-kahramani-ustegmen-kara-fatma-makale,5472.html

BİYOGRAFİ DOSYASI : Che Guevara KİMDİR ? Nasıl ve Nerede Öldürüldü ?


Che Guevara Nasıl ve Nerede Öldürüldü ?

by Hasan Sabbah

Ernesto Che Guevara Kimdir Kısaca Tanıtalım.

14 Haziran 1928 ‘de doğmuştur. Doğum yeri, Arjantin’in Rosario şehridir. Babası Ernesto Guevara Lynch, İrlanda asıllı bir aileden, annesi Clia dela Sena ise İrlandalı-İspanyol karışımı bir aileden geliyordu.Che üç yaşında iken ailesi Buenos Aires’e yerleşti. Daha sonraları astım krizlerinden dolayı Che’nin durumu dahada kötüleşti. Doktorlar tedavisinin çok güç olduğunu, mutlaka iklim değiştirmesi gerektiğini söylediler. Böylece Guevara ailesi yeniden göç etti. Cordoba’ya yerleştiler.

Son sınıfta iken Che, arkadaşı Alberto Granadas ile bütün Latin Amerika’yı içine alan bir motosiklet turuna çıktı. Bu tur ona, Latin Amerika’nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı verdi. Che, 1953 yılının Mart ayında üniversiteyi bitirmiş doktor olmuştu. Venezuella’daki cüzzam kolonisinde çalışmak üzere anlaşmıştı. Buraya gitmek için çıktığı yolculuğu sırasında Peru’ya da uğradı.
Orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi. Hapisten çıktıktan sonra Ekvator’da bir kaç gün kaldı. Burada Ricardo Rojo adında bir avukatla tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Che, Venezulla’ya gitmekten vazgeçip, Ricardo Rojo ile birlikte Guetamala’ya gitti. Devrimci Arbenz Hükümeti sağcı bir darbe ile devrilince Arjantin büyük elçiliğine sığındı.

İlk fırsatta ihtilalcilerin safına katıldı. Faaliyetlerinden dolayı elçilik binasından çıkartıldı. Guetamala’da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika’ya gitti. Ernesto, Guatemala’da bir çok Kübalı sürgün ve Fidel Castro’nun kardeşi Raul ile karşılaşmıştı. Meksika’ya geçtiğinde ise Fidel Castro ve arkadaşları ile tanışarak Küba devrimcileri safında yer aldı. Daha sonra Granma gemisiyle Küba’ya hareket etti ve savaşın sonuna kadar en ön safhada yer aldı.Devrim sonrasında Binbaşı Ernesto Che Guevara Havana’nın la Cabana Kalesi’nin komutanlığına getirildi.1959 yılında Küba vatandaşı ilan edildi . Bir süre sonra silah arkadaşı Aleida March ile evlendi.

7 Ekim 1959’da Milli Tarım Reformu Enstitüsü başkanlığına atandı. 26 Kasım’da da Küba Milli Bankası başkanlığına getirildi. Böylece Che ülkenin mali işlerini yüklenmiş oluyordu. 23 Şubat 1961’de Küba Devrim Hükümeti bir sanayi bakanlığı kurarak Che’yi bunun başına getirdi. Ancak Playa Giran çatışması sırasında, tekrar kale komutanlığı görevine getirildi. Daha sonra az gelişmiş ülkelere çeşitli seyahatlar yapan Che, sömürülen halkları ve emperyalistleri daha yakından tanıma fırsatı buldu. Bu durum Che’nin savaşcı yanının tekrar canlanmasına yol açtı. Artık başka Latin Amerika ülkelerine gidip halkları örgütlemesi gerektiği kararını vermişti.1965 Eylül’ünde bilinmeyen ülkelere doğru yola çıktı. 3 Ekim 1965’de Fidel Castro, Che’nin ünlü veda mektubunu Küba Halkı’na okudu.

Yüzyılın En Etkili Portresi

İkonik fotoğraf aynı zaman 20.Yüzyıl’ın en çok basılmış fotoğrafıdır. Alberto Korda imzalı fotoğraf Küba gazetesi Revolución için 1960 yılında çekildi. Bu fotoğraf daha sonra ona sorulmaksızın sayısız defa yayımlandı, Korda tek kuruş kazanmadığı fotoğrafı hakkında en sonunda 2000 yılında Smirnoff`a dava açtı. Fotoğrafın kullanımıyla ilgili şöyle dedi: “Che Guevara’nın uğrunda öldüğü görüşleri destekleyen biri olarak, bu fotoğrafın onun anısını yaşatmaya ve dünyadaki sosyal adaleti sağlamaya çalışanların kullanmasına karşı değilim, fakat alkol gibi ticari nesnelerin reklamını yapmak için Che’nin şöhretini kullananların kategorik olarak karşısındayım.” Kazandığı 50.000 doları Küba Sağlık Sistemi’ne bağışladı ve “Eğer Che yaşasaydı o da aynısını yapardı” dedi.

Yakalanışı ve Öldürülmesi

Guevera’nın Bolivya’da devrim başlatmak için harekete geçerken tasarladığı planları işlememiştir. Havana’yla telsizlerle kurulan haber ağı neredeyse hiçbir işe yaramamış, Bolivyalı muhalifler söz verdikleri desteği geri çekmiştir. Amerika, Che’nin Bolivya’da isyan başlatmak üzere olduğunu öğrenmiş ve Bolivya Ordusu’nu eğitmiştir. Che’nin yakalanabilmesi Amerikalı askerler, ajanlar ve diplomatların kesintisiz çalışmasıyla sağlanmış, bu uğurda büyük bir seferberlik başlatılmıştır. Guevara, o dönemde sadece düzensiz bir orduyla mücadele edeceğini düşünürken, savaş teknikleriyle eğitilmiş özel birliklerle karşılaşmıştır.

Vur Beni Korkak, Yalnızca Bir Adam Öldürmüş Olacaksın

İnfazdan sonra Che’nin vücuduna, onu çatışma esnasında ölmüş gibi göstermek için defalarca ateş edilmiş, basına fotoğraflar çektirilmiş ve daha sonra kimliği tespit edilmemesi için elleri kesilerek bilinmeyen bir yere gömülmüştür. Kimi kaynaklara göre cesedin önce yakıldığı belirtilir. Fotoğrafların yayınlanmasının ardından “El Cristo de Vallegrande” (Vallegrande İsası) tabiri ortaya çıkmıştır.

1997 yılında Guevara’nın elleri olmayan cesedinden kalan kemikler Vallegrande yakınlarındaki bir uçak pistinin altından kazılarak çıkarılmış, DNA testiyle kimliği tespit edilmiş ve Küba’ya geri getirilmiştir.

Bugün Küba’daki çocuklar her okul gününe “Komünizm için öncüler, Hepimiz Che gibi olacağız!” andıyla başlar. Guevara’nın Santa Clara’daki anıt mezarı birçok Kübalı için dinsel bir önem taşıyor.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// İlk Modern Bilim İnsanı : İbn-i Heysem KİMDİR ???


İlk Modern Bilim İnsanı : İbn-i Heysem

Sibel Çağlar

Bundan yaklaşık bin yıl önce Irak’ın Basra şehrinde doğayı anlamak için güçlü bir arzu duyan, ilerici, araştırmacı ve sorgulayıcı bir alim yaşadı. İslam dünyasının Avrupa’dan Çin’e dek uzandığı, bilim, sanat ve felsefe alanlarında altın çağını yaşadığı yıllarda, tarihi değiştiren bir bilim insanı olarak ortaya çıkan bu kişi İbn-i Heysem idi.

Onu tarih ilk bilim insanı ünvanı ile ödüllendirdi.

Antik dünya ve bilimsel fikirleri hakkında bildiklerimizin büyük kısmı Yunancadan ya da başka eski dillerden Arapçaya, sonra da Avrupa dillerine çevrilen belgelerle gelmiştir bize. Arap âlimler eskilerin fikirlerinin üzerine yenilerini inşa edip onları geliştirerek Avrupa’ya zengin bir miras ulaştırmışlardır: bilimsel sorgulamayı yeniden alevlendirmede önemli bir rol oynayan bir miras.

Işığın incelenmesi buna iyi bir örnektir.

Ebu Ali el-Hasan bin el-Heysem ( 965-1038) döneminin en büyük bilim insanıydı.

Kendisi Avrupa’da Alhazen adıyla tanınmıştır. Bilim ve matematiğin çeşitli alanlarında çok sayıda (bugün bilimsel makale diyebileceğimiz) kitap yazmıştır; fakat en büyük eseri MS 1000 yılı civarında optik üzerine yazdığı yedi kitaplık bir dizidir.

Bu eser 12. yüzyılın sonunda Latinceye çevrilmiştir fakat Avrupa’da ancak 1572’de Opticae thesaurus (Optik Hâzinesi) adıyla basılmıştır.

İbnü’l-Heysem’in eserinden gözün anatomisi

Bu eser yaygın biçimde incelenmiş ve Avrupa’da 17. yüzyılda bilim devrimini başlatmış düşünürler üzerinde büyük etkide bulunmuştur.

“Nasıl görüyoruz?” diye sormuştur İbn-i Heysem ve devamında fikirlerini sınamak için işe koyulmuştu.

İlk filozoflar ışığın gözde doğduğunu düşünüyorlardı. Her şeyin dört elementten (toprak, hava, ateş ve su) müteşekkil olduğu fikrinin sahibi, MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan Empedokles, ışığın bu kadar olmadığını, gece karanlığının dünyanın güneşten gelen ışığın önüne geçmesinden kaynaklandığını fark etmişti. MÖ 3. yüzyılda yaşamış olan Epikuros’un da benzer görüşleri vardı.

Ancak görmenin gözden dışarıya doğru giden bir şeyle bağdaştırılması yüzyıllarca sürmüştür.

MÖ 428-347 yılları arasında yaşamış olan Platon dahili ışıkla harici ışığın birleşiminden bahsetmiştir. MÖ 330-260 yılları arasında yaşamış olan Öklid başka şeylerin yanı sıra görme eyleminin “işleyiş” hızından kaygı duymuştur.

Bu fikirler bize garip de gelse, MS ilk bin yılın sonuna kadar ciddi itirazlarla karşılaşmamışlardır. Sebeplerden biri, tabii ki, Batı uygarlığının Roma İmparatorluğu’nun düşüşünden sonra Karanlık Çağ’a girmedir.

İşte böyle bir dönemde Heysem görmenin dış dünyayı yoklamak için gözden bir tür dahili ışığın dışarı çıkmasının sonucu olmadığını, tam tersine, dış dünyadan göze giren ışığın sonucu olduğunu ileri sürmüş ve bunu pek çok mantık argümanıyla desteklemiştir.

Argümanlarından biri artimaj diye bilinen olayla ilgilidir.

Parlak bir ışığa yaklaşık yarım dakika gözlerinizi dikip sonra gözlerinizi kaparsanız, o parlak ışığın dış hatlarını “görürsünüz”, tabii genellikle başka bir renkte. Bu artimaj bazen gözlerinizi açtıktan sonra da “gözlerinizin önünde benekler” halinde kalmaya devam edebilir.

Heysem bunun ancak dışarıdan gözleri etkileyen bir şey sonucunda olabileceğini ileri sürüyordu. Bu şey etkinin, ışığın ne içeri girebileceği ne de dışarı çıkabileceği gözün kapalı olduğu durumda da sürmesini sağlayacak kadar güçlü bir iz yaratıyordu.

Heysem’e göre ışık etkisinin göze dışarıdan geldiğini kanıtlayan başka örnekler de vardı.

Işığın davranışına dair bilimsel bir anlayışın geliştirilmesine en büyük etkiyi, resimlerin “camera obscura” içinde oluşması meselesini ele alış tarzı yapmıştır.

Kelime anlamı “karanlık oda” olan bu fenomen ona ait değildi elbette. Kökeni antik Çin’den gelmekteydi. Heysem bu unutulmuş fikri kendi görüşleri ile birleştirmiş ve yaygınlaşmasını sağlayarak yeni bir çağın kapılarını aralamıştır.

Fikri iş başında görmek için güneşin pırıl pırıl parladığı bir gün karanlık bir odada ayakta durun ve pencereyi kalın bir kumaşla örtün. Kumaşta minik bir delik açın ve odaya buradan ışık girmesini sağlayın. Göreceğiniz şey dışarıdaki dünyanın pencerenin karşısındaki duvara ters olarak düşmüş tam renkli resmidir.

Aynı fenomen iğne deliği fotoğraf makinesinde de olur. Burada karanlık “oda” bir ayakkabı kutusu ya da o büyüklükte bir şeydir. Bir ucunda iğne deliği olan kutunun kesilmiş karşı ucundaki bir kopya kâğıdı da perde görevi yapar. Deliği ışıkta, kutunun perde kısmını ve başınızı ise gölgede tutarak baktığınızda bu minik perdede dünyanın ters dönmüş bir resmini görürsünüz.

Camera obscura daha sonra fotoğraf makinesine dönüşmüştür. Peki ama nasıl çalışır?

Heysem’in fark ettiği gibi kilit nokta ışığın doğrusal hareket etmesidir. Bahçede camera obscura’nın gördüğü belli uzaklıktaki bir ağacı düşünün. Ağacın tepesinden gelip perdedeki delikten geçen düz bir çizgi, karşıdaki duvarın yere yakın bir noktasına doğru devam edecektir. Fakat ağacın dibinden gelen düz bir çizgi delikten yukarı doğru geçecek ve duvarın tavana yakın bir noktasına çarpacaktır. Ağaçtaki diğer bütün noktalardan gelen doğrular delikten geçip benzer şekilde tam yerlerine çarpacaklardır. Sonuç ağacın (ve bahçedeki başka her şeyin) baş aşağı çevrilmiş resmidir.

Heysem ışığın güneşte ve dünyadaki alevlerde meydana gelen minik parçacık demetlerinden oluştuğunu düşünüyordu. Bunlar doğrusal olarak hareket edip çarptıkları nesnelerden geri sekiyorlardı.

Heysem ışığın, çok hızlı olmasına rağmen, sonsuz bir hızla yol alamayacağını anlamıştı – düz bir çubuğun, bir ucu suya daldırılınca eğilmiş gibi görünmesini düşünmüş ve bu etkinin, yani kırılmanın, ışığın suda ve havada farklı hızlarda yolculuk etmesinin sonucu olduğunu fark etmişti.

Aynı zamanda mercekleri ve bükey aynaları da inceleyip merceğin kırılma sayesinde ışığı odakladığını buldu.

Yazdığı “Optik Kitabı” (Kitab el-Manazir) ve Latince çevirisi (De Aspectibus) aracılığıyla, fikirleri Avrupa Rönesansı da dahil olmak üzere, Avrupalı ​​bilim insanlarını etkiledi. Bugün birçok kişi onu optik tarihinin büyük bir ismi ve “Modern Optiğin Babası” olarak görür.

Heysem’in uzattığı bayrağı ilk alan kişi günümüzde daha çok gezegenlerin güneşin etrafında dönme yasalarını keşfetmesiyle tanınan Johannes Kepler (1571-1630) oldu.

17. yüzyılın başlarında Kepler Heysem’in açıklamalarından yola çıkıp insan gözünü iğne deliği fotoğraf makinesi gibi tanımladı. Işığın gözbebeğinden girdiğini ve gözün arkasındaki bölge olan retinada dış dünyanın bir resmini oluşturduğunu söyledi.

Ancak retinada ters olarak oluşan resmin nasıl bizim dünyayı algılayışımızda düzeldiğine dair muammaya yüzyıllar boyunca cevap bulunamadı. Bugün, tıpkı televizyonun kendisi ters dursa bile ekrandaki resmin elektronik olarak ters çevrilebildiği gibi, beynin baş aşağı duran resmi otomatik olarak düzelttiğini biliyoruz.

Heysem, sadece optik alanında çalışmalar yapmamıştır; astrofizik, mekanik, astronomi, geometri, sayılar teorisi, mühendislik, felsefe gibi alanlarda da pek çok eser vermiştir.

Heysem’in anısına Ay’ın bize bakan yüzünde bulunan bir kratere ismi verilmiştir (bkz. Alhazan Crater).

2014 de yayınlanan Neil de Grasse Tyson’un sunduğu ünlü Cosmos belgeselinin Aydınlıkta Saklanmak isimli bölümünde Heysem’in başarılarına detaylıca değinilmiştir.

Önyargılardan arınmış bir bilimsel yöntemin ilk adımlarını atan Heysem, ardından gelecek olan nesnel bilim anlayışının da kurucusu ve ilk uygulayıcısıdır. Onun bilim anlayışında hurafelerin, inançların ya da temelsiz önyargıların yeri yoktur; bilim ispat, deney ve gözlemle ortaya konur ve var olan her iddia eleştiriye ve değerlendirmeye açıktır.

İbn-i Heysem, tarihte bilimin kurallarını oluşturan ilk kişiydi.

Hakikati bulmak zordur ve ona giden yol çetindir. Hakikati arayanlar olarak sizler, hemen hüküm vermeyecek ve eskilerin yazılarına öylece güvenmeyecek kadar bilge olmalısınız.

Sorgulamalı ve o yazıları her açıdan eleştirel biçimde incelemelisiniz.

Yalnızca delil ve deneyi dikkate almalısınız, herhangi bir kişinin
söylediklerini değil. Çünkü her insan, kusurun her türlüsüne karşı savunmasızdır.

Hakikati arayanlar olarak bizler, önyargı veya dikkatsiz düşünüşten kaçınmak için çalışmalarımızda kendi fikirlerimize de kuşku ve sorguyla yaklaşmalıyız.

Bu dersi çıkarın ve hakikat gözlerinizin önüne serilsin.

Bilimin yöntemi budur işte…

Sibel Çağlar

Kaynak:

  • John Gribbin, “Schrödinger’in Yavru Kedileri”, syf: 53 -56
  • Cosmos – Bir Uzay Serüveni: Aydınlıkta Saklanmak

Matematiksel

BİYOGRAFİ DOSYASI : ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak 2 Haziran 1935’da yitirdiğimiz eğitim devrimcisi Vasıf Çınar’ı saygıyla anıyoruz.


ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak 2 Haziran 1935’da yitirdiğimiz eğitim devrimcisi Vasıf Çınar’ı saygıyla anıyoruz.

1931’den sonra Prag, Budapeşte, Roma, Moskova büyükelçiliklerinde bulundu. Atatürk tarafından kendisine “Çınar” soyadı verildi. Büyükelçi olarak görev yaptığı Moskova’da 2 Haziran 1935’da öldü.

Vasıf Çınar, Öğretim Birliği’nin mimarlarından biridir. Gelecek, yörüngesini yitirmiş Milli Eğitim dizgesi yine onların yolunu gösterdiği bilimsel eğitimle kurulacaktır.

Ölümünün 84. yılında H. Vasıf Çınar’ı saygıyla sevgiyle anıyoruz.

****

1894 yılında İzmir’de doğan Hüseyin Vasıf Bey(Çınar), İzmir İdadîsi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi (1916).

* Meslek hayatına öğretmen olarak başladı; İzmir’de özel Şark Okulu’nun kurucuları arasında yer aldı.

* Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine Redd-i İlhak Cemiyeti kurucuları arasında yer aldı ve Mustafa Necati ile birlikte, Balıkesir bölgesindeki Kuvâ-yi Milliye’ye katılıp o bölgede çıkan İzmir’e Doğru gazetesinde Millî Mücadele’yi destekleyen yazılar yazdı.

* Kurtuluşundan sonra İzmir’e maarif müdürü olarak (9 Eylül 1922) atandı. Daha sonra Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı) Özel Kalem Müdürü oldu.

* 1923’te Saruhan’dan (Manisa), 1927’de İzmir’den milletvekili seçildi.

* İstiklâl Mahkemesi savcılığında bulundu.

* İsmet Paşa’nın (İnönü) kurduğu hükûmetlerde (8 Mart-22 Kasım 1924 ve 2 Kasım 1927-25 Eylül 1930) Millî Eğitim Bakanlığı yaptı.

* Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkmasında önemli rol oynadı ve bu kanunu uygulayan ilk bakan oldu.

Eğitim bakanı Vasıf Bey’in 8 Eylül 1924 tarihli genelgesinde de eğitim ve öğretimin temel amaçları özetle şöyle gösterilmiştir:

– Eğitimin milli esaslara ve batı medeniyetinin yöntemlerine dayanması,

-Okulların insan ilişkileri,toplumsal yaşama kuralları, temizlik, düzen vs. uygar ve örnek alınacak bir eğitim yapmaları,

-Çocukların kalplerinde ve ruhlarında Cumhuriyet için fedakar olmak ülküsünü taşımaları,

-Okulların vicdan ve fikir hürriyeti ve bilinçli bir sorumluluk telkin etmesi,

-Öğretimin uygulamalı ve işe yarar bir hale getirilmesi,

-Okulların ilim ve okuma zevkini vermesi,

-Okulların halka sağlığın değerini ve sağlıklı olmanın yollarını öğretmesi,

– Okulların bedenen ve fikren dengeli gelişimi sağlaması,

– Okulların toplumun ve ailenin ihtiyaçlarını dinleyip göz önünde tutması,

-Okulların tasarruf, yardımlaşma ve iktisat fikirlerini vermesi,

-Okulların çocuklarda hür ve makul bir disiplin oluşturması.

*Vasıf Çınar’ın 1924’teki 8 aylık ilk bakanlığında Ankara’da toplanan İkinci Heyet-i İlmiye, okul programlarında gerçekleştirilecek yenilikleri kararlaştırdı.

*İlköğretimin 6 yıldan 5 yıla indirilmesi, ortaokul ve lisenin 3’er yıllık iki aşama sayılması, böylece ortaöğretimin 7 yıldan 6 yıla indirilmesi ve sosyoloji dersinin de konması, ilk okul müfredat programlarının hazırlanması, ders kitaplarının yazdırılması gibi. Bu kararlar 1924-1925 Öğretim yılından başlanarak aşamalı olarak yürürlüğe girdi.

* Vasıf Bey’in eğitim bakanlığı zamanında toplanan 43 kişilik bir program heyeti ilk, orta ve liselerin ders programlarını değiştirmiştir.

* Önce daha evvelki devrin ideolojisine bağlı olan görüşler kitaplardan ayıklanmış ve yerine Cumhuriyet’in esasları konulmuştur.

* Ortaokul ve liselerin öğrenci için çok ağır gelen ders programları bu değişiklikle bir hayli hafifletilmiştir.

*İslami ilimlerden bir kısmı okullardan büsbütün kaldırılmış ve bir kısmı da iyice azaltılmıştır. Arapça ve Farsça kaldırılan dersler arasındadır.

* Din derslerinin saatleri ise azaltılmış ve sadece liselerin iki sınıfında bırakılmıştır.

Falih Rıfkı Atay, her ikisini karşılaştırırken “Kültür zaafı bakımından birbirlerinden pek farklı değillerdi. Karakter bakımından Necati daha uysal, Vasıf daha sert ve civanmertti” diyor.

Bu iki arkadaşın kaderi de çok erken yaşlarda ölmeleri ile birbirine benzerlik gösterecektir.

Vasıf Çınar ikinci kez getirildiği Milli Eğitim Bakanlığından İtalya Büyükelçiliği’ne atanması nedeniyle ayrılır.

21 Mayıs 1932 günü Roma’ya Başbakan İsmet İnönü ile birlikte giden Çınar, 28 Mayıs tarihinde buradaki görevine başlar.

16 Temmuz 1934 günü Roma’dan Moskova’ya atanır. 10 Eylül 1934’te ikinci kez Moskova’da göreve başlar.

İki ay kadar sonra 7 Kasım’da Moskova’daki görevine ek olarak Litvanya Cumhuriyeti Hükümeti” yanında da Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortaelçi sıfatıyla temsil etmesi kararlaştırılır.

Vasıf Çınar Moskova’daki görevinin başında iken 30 Mayıs akşamı evinde birden bire hastalanır ve 2 Haziran 1935 sabahı vefat eder.