BİYOGRAFİ DOSYASI : Modern Astronomi Galileo Galilei ve Hayatı


Modern Astronomi Galileo Galilei ve Hayatı

384 yıl önce bugün, Galileo Galilei, engizisyon mahkemesinde dünyanın döndüğüne ilişkin tezini inkara zorlandı.
Dünyaca ünlü astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi Galileo Galilei, hem Aristoteles’in dünya merkezci akımından hem de Kutsal Kitap’tan şüphe duymuş, Orta Çağ’daki bilim anlayışında devrim yaratmış, “gözlemsel astronominin babası”, “modern fiziğin babası” ve “bilimin babası” gibi isimlerle anılmıştı.
Mekanik bilimi, mercekler ve astronomiyle ilgilendi ve birçok icat yaptı. 1609’da yapılmış basit bir teleskoptan ilham alarak daha üstün teleskoplar geliştirdi ve uzay hakkında daha önce hiç yapılamamış gözlemler yaptı. Gözlemsel astronomiye katkıları arasında Venüs’ün evrelerinin teleskopik kanıtı, Jüpiter’in en büyük dört uydusunun keşfi, güneş lekelerinin gözlemi ve analizi bulunuyor. Galilei ayrıca uygulamalı bilim ve teknoloji alanında da çalıştı, geliştirilmiş askeri bir pusula ve birçok alet icat etti. 25 yaşındayken matematik profesörü olan Galilei, İtalya’nın önde gelen matematikçilerinden biriydi.

Ya İncil ya da bilim
Galilei’nin yaşadığı çağda, Güneş sistemi konusunda tartışmalar yaşanıyordu. Dünya’yı evrenin merkezine koyan (dünya merkezcilik) anlayış Kilise tarafından benimsenmiş ve yaklaşık 1400 yıl boyunca resmi görüş olarak varlığını korumuştu. Ancak Polonyalı Kopernik 1530 yılında tamamladığı, “De Revolutionibus” adlı çalışmasıyla Dünya’nın günde bir kez kendi ekseni etrafında, yılda bir kez de Güneşin çevresinde döndüğü yaklaşımını getirdi. Kilise’nin bütün öğretilerini altüst eden bu yaklaşımı Galilei de destekledi.
Galileo’nun güneş merkezciliği fiziksel bir gerçek olarak kabul etmesi yasaktı ve Papa’ya karşı gelmek tehlikeli bir işti. İncil’deki bazı kısımlar dünya merkezci teorileri destekliyordu.
“Ama yine de dönüyor”

Papa, 1616’da Galileo’ya güneş merkezcilikten vazgeçme ve bu konuda hiçbir şey söyleyip yazmama emri verdi. Galileo on yıl boyunca tartışmalardan uzak durdu. Ancak 1623’te bu konuda kitap yazma projesini arkadaşı ve hayranı olan Kardinal Maffeo Barberini’nin teşviki ile yeniden canlandı. Galileo’nun kitabı, ‘İki Ana Dünya Sistemi Üzerine Diyalog’ 1632’de basıldı. Güneş merkezcilik konusundaki çalışmaların yer aldığı bu kitap büyük yankı yaptı.
Galileo’nun kitabı dünya merkezciliğe bir saldırı ve Kopernikçiliğin savunması gibi gözünüyordu. Ayrıca Papa’nın sözlerini kitaptaki bir karakterin ağzından yazarak onu sinirlendirmişti. Papa bu olayı affetmedi.
Galileo Roma’ya savunma yapmaya çağrıldı. Duruşması boyunca 1616’dan beri sözünü tutarak yasaklı fikirlerin hiçbirini savunmadığını ancak Diyalog’u okuyan birinin bunun Kopernik savunması olduğunu düşünebileceğini söyledi. 1633’ün 21 Haziran günü Engizisyon mahkemesi önünde dünyanın döndüğüne ilişkin tezini inkara zorlandı. Ancak işkence tehdidi altında bile savunmasını sürdürdü. Hatta bir rivayete göre önce Galileo önce teorisini yalanlamış, sonra “Ama yine de dönüyor” demişti.

Modern fiziğin babası
Engizisyon’un hükmü 22 Haziran günü verildi ve Galileo tüm hayatını ev hapsinde geçirdi. Ev hapsindeyken en başarılı çalışmalarından biri olan ‘İki Yeni Bilim’i yazdı. Burada kırk yıl öncesinde yaptığı çalışmalara yer verdi ve kinematik ile maddelerin kuvveti üzerine açıklamalar yaptı. Bu kitap yüzlerce yıl sonra Albert Einstein tarafından övüldü. Çalışmaları için Galileo’ya “modern fiziğin babası” adı verildi. 1638’de tamamen kör olduğunda tıbbi müdahale için Floransa’ya gitmesine izin verildi.

Galileo, beş kardeşin en büyüğü olarak Pisa’da doğdu. Babası bir bilim adamı ve müzisyen olan Vincenzo Galilei idi. 1574 yılında Galileo ailesi Floransa’ya taşındı ve resmi eğitimine Camaldol manastırında başladı. Floransa Yenilikçi Rönesans düşüncenin etkin olduğu bir şehirdi. 1589 yılında profesör ünvanını aldı. Galileo Galilei deney ve gözleme dayanan bilimsel çalışma metodları nedeniyle kısa sürede tanınan biri haline geldi.
Astronomi
Bazı insanlar Galileo’nun bir teleskopu icat eden ilk kişi olduğuna inanıyorlar. Bu doğru bir bilgi değil, ancak teleskop ile yaptığı astronomik objeler hakkındaki gözlemlerini yayınlayan ilk kişidir. Samanyolu’nun birçok yıldızdan oluştuğunu keşfetti. Ay’ın yüzeyinde tepeler olduğunu keşfetti. Jüpiter çevresinde dört ay buldu. Bu uydulara şimdi Galileo ayları deniyor. Güneş’in karanlık alanlarından olan güneş lekelerini keşfetti. Venüs gezegeninin Ay gibi hafif ve karanlık fazlara sahip olduğunu gördü. Bu, Nicholas Copernicus’un söylediği gibi, insanların Güneş’in Güneş Sisteminin merkezinde olduğunu anlamalarına yardımcı oldu.
Fizik
Galileo ayrıca doğal kuvvetler üzerinde çalıştı ve şu an kinematik olarak adlandırılan fizik bölümünde kinematik görelilik keşfi de dahil olmak üzere en önemli keşfedicilerinden biriydi. Bununla birlikte, çoğu zaman gerçekleşmeyen ya da başarısız olduğu şeyler için hatırlanmaktadır.
Pisa katedralinin tavanından sarkan lambayı inceleyerek, salınımların eşzamanlı olduğunu ve sarkacın zamanı belirlemede kullanılabileceğini kavradı.
Pisa Kulesi’ne tırmanarak ve hangisinin önce yere çarpacağını anlamak için farklı ağırlıklardaki topları aşağı düşürerek deney yaptı. Ağırlıkları aynı olmasa da toplar, aynı anda yere düştüler. Galileo, rüzgar direnci gibi şeylerin oranı değiştirmedikçe nesnelerin aynı hızda yere düştüğünü bulmuştu. Bu teori eski bir filozof Aristo‘nun görüşlerini çürütmüştü. Fakat Galileo’nun bulguları çoğu insan tarafından gözardı edildi ve Aristoteles’in görüşleri, Isaac Newton‘un Galileo’nun haklı olduğunu ispat edene kadar doğru kabul edildi. Galileo Galilei’nin çalışmaları aynı zamanda Newton’un Yerçekimi Kanunu‘nu bulmasına yol açtı.
Galileo da ışık hızını belirlemeye çalıştı. Bir tepeye tırmandı ve asistanın başka bir tepeye tırmanmasını istedi, her ikisi de fenerlerinin kapakları kapalıydı. Önce Galileo fenerinin kapağını açtı. Asistanı, Galileo’nun fenerini görünce kendisininkini açtı. Galileo asistanının kapağı açıması için gereken süreyi ölçtü. Zaman farkını ve tepeler arasındaki mesafeyi hesaba katarak, ışık hızını tahmin etmeye çalıştı. Ancak, bu deney ile bir sonuca varamadı.
Sapkınlık davası
Galileo, Copernicus’un bulgularını doğru olarak kabul etti; Güneş, o zamanlar bilinen evrenin değil, Dünya’nın merkezi idi. Bu ve diğer fikirleri savunduğu için Engizisyon Komitesi Komitesinin karşısına çıkmak zorunda kaldı. Kilise, Dünya’nın durduğunu ve gökyüzündeki her şeyin onun etrafında hareket ettiğini söylüyordu. Engizisyon, 1616’da diğer teorilerin yalnızca olgular değil, olasılıklar olarak tartışılabileceğine karar verdi. Galileo da kiliseye itaat edeceğini söyleyerek cezalandırılmaktan kurtuldu.
Bilimsel yazılarını Avrupa’daki yüzlerce bilim adamı için genellikle Latince yazıyordu. Galileo daha sonra, 1632’de Engizisyon’un izniyle en meşhur eserini, Dialogue Concerning the Two Chief World Systems (İki Başlı Dünya Sistemi Üzerine Diyalog) yayımladı. İtalyanca olarak yazdığı ilk kitaplardan biriydi, böylece binlerce İtalyan bu kitabı okuyabildi. Kitap, üç erkek arasındaki sohbetler biçimindeydi. Kilisenin bakış açısını temsil eden adamın adı “Simplicio” idi.
Daha önceki kitaplarını seven kilise liderleri bu kitabında yazdıklarına kızmıştı. Engizisyon, 1633’te harekete geçti. Tutuklandı ve yargılandı. Onu “sapkınlığından şiddetle şüphelenilen kişi” olarak yargıladılar. Ona, sapkınlık yüzünden yakılmış olan Giordano Bruno’nun kaderini hatırlattılar. Bruno, Dünya’nın Güneş’in etrafında dolaştığına ve başka birçok dünyanın olduğuna inanıyordu. Engizisyon, Galileo’yu infaz etmekle tehdit etti ve yazdıklarının yanlış olduğunu söylemeye zorladı. Galileo diğer eserlerini yayınlanmadan geri çekti. Galileo, hayatının geri kalanını Arcetri’de ev hapsinde geçirdi.
Galileo’nun Eserleri
• Siderius nuncius. Venedik 1610. Teleskop ile ‘yeni dünyalar’ keşfi.
• Dialogo sopra, müttefiklerime göre, Tolemaico et Copernicano. Floransa, 1632. İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog.
• Discorsi et demonstrazioni mathematiche, intorno a due nuove scienze. (iki yeni bilime ilişkin söylemler ve matematiksel gösterimler) Leiden 1638. Bu kitap , hareket matematiği üzerine çok tartışmalı bir konuda değildi ve Hollanda’da, Engizisyon’un toprakları dışında yayınlandı.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/qIISo72OOvQ

BİYOGRAFİ DOSYASI /// DR. SALİH EROL /// Çanakkale Deniz Savaşlarının Bursalı Bir Kahramanı : Müstecib Onbaşı


DR. SALİH EROL /// Çanakkale Deniz Savaşlarının Bursalı Bir Kahramanı : Müstecib Onbaşı

18 Mart 2019

Çanakkale Deniz Savaşlarının başladığı tarih olan 18 Mart 1915’in üzerinden yüz dört sene geçti.

Şu an üzerinde yaşadığımız vatanı Çanakkale kahramanlarına borçluyuz.

Çanakkale kahramanlığı olmasaydı bu halk kendine bir daha güvenip, Kurtuluş Savaşı başlatır mıydı?

Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin başına geçip, ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu olması Çanakkale’deki şöhretinin bir getirisi idi.

Henüz ulusça çok detaylı bilmiyoruz Çanakkale Savaşlarını..

Geçen sene 16 Mart’ta Ankara Beypazarı’ndan bir misafir kafilemiz gelmişti Bursa’ya. Ben onları Müstecib Onbaşı’nın köyüne götürdüm. Hiç biri daha önce duymamıştı bu unutulmuş Çanakkale kahramanını.

Bırakın Ankaradakileri, Bursa’da ve hatta memleketi Yenişehir’de Müstecib Onbaşı’yı tanıyan kaç kişi çıkar?

Oysa deniz savaşlarının en önemli kahramanlarından Seyyit Onbaşı’ya denk bir vatan evladıdır Müstecib Onbaşı.

Sıradan, kendi halinde yaşayan bir Anadolu köylüsünün devasa kahramanlık öyküsüdür Müstecib Onbaşı’nın ki..

Şimdi bu yazımızda onu biraz tanıtalım!

Nüfus kayıt örneğine göre Bulgaristan’ın Tutrakan Kazasında yaşayan Necip Bey ve Kamile Hanım’ın 1 Temmuz 1891 tarihinde bir oğlu doğmuştur. “Ferhatoğulları” lakabı ile bilinen ailesi dileğine kavuşmuş olmanın sevinciyle yeni doğan bu erkek çocuğa “Müstecib” adını vermiştir. (Aslı“Müstecâb” olan ve dilimize Arapçadan geçmiş olan bu kelime “dileği kabul olunmuş” anlamına geliyor).

Ne var ki, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Balkanlar’da ve bilhassa Bulgaristan’da yaşamakta direnen her Müslüman-Türk ailesi gibi Müstecib’in ailesi de büyük sıkıntılar yaşamıştır. Müslüman-Türk’e tahammül etmeyen Bulgar idaresinin baskıları dayanılmayacak noktaya geldiğinde bir çok aile gibi bu aile de Anadolu’ya hicret ederler. En nihayetinde gelip yerleştikleri yer Bulgaristan macırlarının kurmuş oldukları Bursa-Yenişehir- Orhaniye Köyü’dür.

Her ne kadar Tutrakan’da doğsa çocukluğu, gençliği Bursa – Yenişehir – Orhaniye Köyü’nde geçer Müstecib’in. Askerlik çağına gelene kadar köyünün bağlı bulunduğu Yenişehir Kazasının dışına çıkmamıştır Müstecib.

1914 Yılı sonlarında Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşına sürüklendiğinde Müstecib, kendi köyünde ziraatle uğraşan yirmi üç yaşında, yeni evlenmiş bir çiftçi olarak yaşamakta idi. Ancak ilan edilmiş olan cihad ve genel seferberlik binlerce Anadolu genci gibi onu da evinden-köyünden kaldırıp cephelere attı. Sıradan bir nefer olarak orduya alınan Müstecib’in payına Çanakkale düşmüştü.

Tarihin kaydettiği en büyük deniz savaşlarından birisi olan Çanakkale Deniz Muharebeleri 1915 yılının ilkbaharı ile birlikte başladığında Müstecib adlı henüz “isimsiz nefer” Çanakkale’de vatani görevine yeni başlamış ve topçu birliğine verilmişti. 9. Tümenin 9. Alayında bulunan Yüzbaşı Rıza Bey’in kumandasındaki top bataryasında kendisine görev verilmiştir.

Başlattıkları büyük deniz harekâtından büyük hayal kırıklığı yaşayan ve o meşhur soğukkanlılıklarını kaybeden İngilizler, diğer müttefikleri ile birlikte karaya asker çıkarttı ve Nisan 1915’ten itibaren dünyanın en kanlı çatışması olan Çanakkale Savaşını başlattı. Yaklaşık bir yıl, Gelibolu gibi küçücük bir alanda süren bu savaşlar onlar için “destansı bir yenilgi” ; bizim için de “mukaddes bir zafer” ile sonuçlanacaktır

Deniz ve kara muharebelerinden istedikleri neticeyi alamayan İtilaf güçleri, bu kez denizaltılarla boğazı geçmeye çalıştılar. Nitekim İngiliz denizaltıları 1915 yılı içerisinde birkaç kez boğazı geçmiş ve hatta İstanbul yakınlarına kadar gelerek Marmara’daki donanmamıza ve kıyı şehirlerimize hasar vermişlerdi.

Fransız Donanması da İngilizlerden geri kalmamak adına denizaltıları ile boğazı geçmeye karar verdi. Bu kararın ilk uygulaması olarak “Turquoise” adı verilen görkemli bir deniz altı ile Ekim 1915’te boğazın önlerine geldiler. Bu Fransızlar için ilk heyecan verici boğazı geçme deneyimi olacaktı.

30 Ekim 1915’i 31 Ekim’e bağlayan gece sabaha karşı Fransız Denizaltısı Turquoise Boğazı derinden geçmeye başladığında Müstecib, dört top bataryasından çalışır vaziyetteki tek bataryada nöbet tutmakta idi.

O sabah kaba kuşlukta (bu tabir aynen kendisinindir) aldığı emre göre ufku dürbünle tararken denizin üzerinde ördeğe benzer bir cismin hareket ettiğini ve gittikçe büyüyerek yaklaştığını gördü. Soba borusuna da benzeyen bu cismin ucunda denizaltı periskopu bulunduğunu fark etti. Bu pek mühim bir vaziyetti. Durumu derhal asteğmene bildirmek lazımdı. Fakat asteğmenin bulunduğu yer uzaktı. Cevap gelinceye kadar yirmi dakika geçebilirdi. Bu zaman zarfında da denizaltı çoktan kaybolup giderdi. Onbaşı derhal kararını verdi. Kendi kendine hareket edecekti!

Hemen topun namlusunu düşman periskobuna doğru çevirdi. Nişangahı 110 metreye tanzim etti ve tetiği çekti.

Bu isabetli atışlar denizaltının hem esas, hem de yedek periskopunu parça parça etmiş, Turquoise suyun yüzüne çıkarak teslim bayrağını çekmeye mecbur kalmıştı. Denizaltının yirmi sekiz mürettebatı ve komutanı esir alınarak denizaltı sahile çekildi.

İşte bu büyük olay hemen en üst düzeydeki komutan olan Limon Von Sanders’e ve Genelkurmay başkanı Enver Paşa’ya bildirildi. İsimsiz bir nefer olan Müstecib, büyük bir kahramana dönüştü. Dönemin en önemli yayın organı olan Harb Mecmuası ile Servet-i Fünun Dergisi olayı fotoğraflı haber olarak bütün dünyaya ilan ettiler.

Olayın kahramanı olan Müstecib’e Enver ve Sanders Paşaların hazır bulunduğu askeri törende onbaşılık rütbesi ve değerli hediyeler verildi. Bizzat Enver Paşa, bu yiğit Anadolu köylüsünün koluna altın bir saat taktı. Müstecib Onbaşının komutanı olan Yüzbaşı Rıza Bey’e ise rütbesi verildi.

Turquoise” adındaki bu büyük Fransız denizaltısına da “Müstecib Onbaşı” adı verildi. Yaralı denizaltı esir müretebattı ile birlikte derhal İstanbul’a götürülerek Haliç Tersanesi’ne çekildi. Osmanlı ordusunun şanlı bir zaferi olarak sunulan bu denizaltının İstanbul halkının ziyaretine açıldığını arşiv belgelerinden ve dönemin gazete ilanlarından anlıyoruz..

Çanakkale kahramanı Müstecib Onbaşı, bir süre daha Çanakkale Cephesinde görev yaptıktan sonra 1916’dan itibaren cephenin kapanmaya başlaması üzerine diğer cephelere kaydırıldı.

Bütün çabalara, kahramanlıklara rağmen I. Dünya savaşında mağlup olmamız sonucunda Osmanlı ordusu terhis edilince Gazi Müstecib Onbaşı da bir süreliğine köyüne döndü. Ancak son anayurt olan Anadolu’nun işgal edilmesi üzerine o da birçok kişi gibi Kuva-yı milliye saflarına katıldı.

Arpaçay’da Karabekir komutasında Ermenilere karşı; akabinde Maraş dolaylarında Fransızlara karşı çarpışırken acı bir haber ile sarsıldı: Bursa-Yenişehir’deki köyü Orhaniye 1920 yılı sonlarında Yunan işgaline uğramıştı.

İstiklal Savaşının kazanılması, Yunan işgalcilerinin 1922 Eylül’ünde Bursa’dan ve Batı Anadolu’nun diğer kıyılarından çekilmesi üzerine Müstecib Onbaşı hem bir Çanakkale; hem de bir İstiklal Savaşı gazisi olarak harap vaziyetteki köyüne yerleşti.

Hayata gözlerini yumduğu 10 Mayıs 1959 yılına kadar Orhaniye Köyünde mütevazı bir çiftçi olarak yaşadı. Onu yakından tanımış olan komşu köylüsü Osmaniyeli 1916 doğumlu Hüseyin Kaplan’ın hatıralarında naklettiği kimi olaylar bu türden insanların gerçekten ne kadar mütevazı ve ne kadar gerçek kahraman olduklarını gözler önüne seriyor.

Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında Ziraat Bankası’nın kendisine faizsiz ve uzun vadeli kredi teklifini Müstecib Onbaşı: “Ben fakirim, ihtiyacım var ama yeni kurulan devletimizin daha çok ihtiyacı var” diyerek kabul etmemiştir. Bir tanıdığının ifadesine göre hayatının sonuna kadar kimseden dilenmeden, kahramanlık öykülerini ulu orta anlatmadan yaşamıştır.

1934’ten sonra “Kılıçaslan” soyadını alan Müstecib Onbaşı, 1959’da vefat ettiğinde köyüne gömülmüştür. Günümüzde bu köyde bir mezarı ve adı verilmiş bir ilkokulu saymazsak, memleket sathında unutulmaya terk edilmiş gerçek bir kahramandır.

Yazımızı Müstecib Onbaşı’nın henüz hayatta olduğu yıllarda onu anlatan iki alıntıyla noktalayalım.

Bunlardan biri (Hikmet Bandırmalıoğlu’nun yazısı) Müstecib Onbaşı’yı yakinen tanıyan birinin kaleminden çıkmıştır.

—-

Turkuvaz o zamana göre büyükçe bir denizaltıydı. Çanakkale’nin muhtelif yerlerinde top mermileri patlarken Ekim’in 30 ncu günü boğaza girdi. Boğaz sularının altından ağır ağır ilerliyordu. Boğazın en dar noktasına geldi. Burası Kilitbahir idi. Sahiden Çanakkale şehrinin karşısında olan bu yer denizin kilidi idi. Boğaz burada en dar noktayı teşkil ediyordu.

Fakat Turkuvaz buradan da geçerek artık Marmara’ya açılan son boğaz sularına girdi.

Yavaş yavaş periskopunu dışarıya çıkardı. Sahil bataryalarımız yeni bir av gördüklerinden hemen ateşe başladılar.

Fakat düşman denizaltısı periskopunu içeriye çekerek sulara daldı ve yine ilerlemeye başladı. Lakin yediği topların korkusuyla Turkuvaz şaşırmış gitmişti. Şimdi suvarisi ne önündeki haritaya bakabiliyor, zaten baksa da ne de yapacağı hareketi kestiriyordu.

Koca denizaltı Gelibolu yarımadasının sığ mahallerine doğru yol almaya başlamıştı. Denizde bir karaltının ilerlediğini gören sahil bataryalarındaki Mehmetçikler :

– Av geliyor ha… diyerek seviniyorlardı. Topunun başında nişan vaziyetinde duran Müstecip Onbaşı :

– Yaklaş! Yaklaş!.. Şimdi sana gösteririz diye sabırsızlıkla denizaltının yaklaşmasını bekliyordu.

Birdenbire denizaltıdakiler gemilerinin çatırdağını duydular ve az sonra denizaltı

– Zınk ! etti ve durdu. Çünkü karaya oturmuştu.

Biraz hareket edeyim derken; Müstecip Onbaşı öyle nişanlayış nişanladı ki:

– Ateş!

Kumandası verilip de mermi topun namlusundan fırladığı zaman doğru denizaltının üstüne gitti ve onu bir daha kendine ne ileri, ne de geri hareket edemeyecek bir surette yaraladı.

Artık Turkuvaz bir iş yapamayacak hale gelmişti.

Yaşa şanlı Müstecip Onbaşı! Daha ilk merminle ne müthiş bir Türk nişancısı olduğunu ispat ettin.

Müstecip Onbaşı’nın attığı ilk mermi kaptan kulesini delip geçmişti. Artık Fransız neferleri için teslim olmaktan başka yapacak iş kalmamıştı.

Hemen düşmana göz açtırmayan muhriplerimiz denizaltının yanına koştular ve tam 28 Fransız neferi esir alındı. Denizaltı da az sonra oturduğu kayalıklardan kurtarılarak yüzdürüldü.

İki gün sonra bu esir denizaltı İstanbul’a getiriliyordu.

Haliç’e getirilen Turkuvaz’a merasimle Türk bayrağı çekildi. Ve ilk mermiyi isabet ettiren nişancı neferinin ismiyle “Müstecip Onbaşı” adını aldı.

Bu denizaltı Fransızların mütareke zamanında İstanbul’a gelmelerine kadar Haliç’te yattı. Fransızlar İstanbul’dan kaçarken sanki mağlubiyetlerinin hatıralarını unutturacakmış gibi Müstecip Onbaşı denizaltısını da alarak Fransa’ya götürdüler.

Ey büyük Türk çocuğu!..

Müstecip Onbaşı’nın ne kadar nişancı olduğunu öğrendin. Bunu bütün düşmanlar da bilirler. Bilmeyenler de öğrenmelidirler ki Türk yurduna izinsiz yanaşacak herhangi bir geminin, hatta en küçük bir yelkenlinin nasibi bir mermi yiyerek denizin dibini boylamaktır.

(Yaşayan Türk Kahramanları Dergisi, Sayı: 12, Tarih: 8 Nisan 1955).

—-

“Turquoise” (Turkuaz) Fransız denizaltısını bir tek 7,50 lik topla beş dakika içinde yaralayıp teslime mecbur eden fedakar ve vefakar Müstecip Onbaşı bugün sağdır ve Bursa’ya bağlı Yenişehir kazasının Orhaniye köyünde oturmaktadır. Düşman denizaltısını nasıl batırdığını Onbaşının kendi ağzından dinleyen sayın okuyucularımızdan Bay Hikmet Bandırmalıoğlu, buna göre kaleme aldığı aşağıdaki yazıyı mecmuamıza göndermiştir. Memnuniyetle neşrediyoruz:

Çanakkale’de kanlı kara muharebeleri devam ederken, deniz muharebeleri de İngiliz ve Fransız denizaltılarının devamlı faaliyetiyle Marmara’ya ve hatta İstanbul’a kadar el atmış bulunuyordu. Bu denizaltılar, karşılarına çıkan bütün Türk vapurlarını, yelkenlilerini, motorlarını batırıyorlar; ikmal işlemlerimizi sekteye uğratıyorlar ve takviye kuvvetleri almamıza mani olmaya çalışıyorlardı. Bunların bir kısmında da muvaffak oluyorlardı. Fakat eninde sonunda yine kahraman topçu erlerimizin isabetli atışları karşısında teslim bayrağını çekiyorlar veya savuşup kaçıyorlardı.

Fransızların “Turquoise” isimli denizaltısı da “Akbaş” mıntıkasında dolaşarak nakliye gemilerimizi torpillemeye uğraşıyordu. Bu denizaltıya ve muhtemel arkadaşlarına karşı o civarda 4 topluk bir bataryamız memur edilmişti. Bu batarya 9 uncu Tümenin 9 uncu alayına merbut idi ve Yüzbaşı Rıza Bey’in kumandasında bulunuyordu. Topların her birinin çapı 7,50 idi ve bir tanesi bir asteğmenin emrinde olarak tam Akbaş mevkiinde sahile mevzilendirilmişti. Diğer üç top ise daha gerilerde, arızalı arazi arasında münasip yerlere yerleştirilmişti.

Bu tek top, sahilde mevzi alıp diğer üç topa gözcülük eder vaziyetteydi.

Dört tane kadar numara erleri de hep yaşlı kimseler olmasına rağmen nişancısı olan Müstecip Onbaşı ise delikanlılık çağında cıva gibi bir gençti.

Onbaşı, o sabah kaba kuşlukta (bu tabir aynen kendisinindir) aldığı emre göre ufku dürbünle tararken denizin üzerinde ördeğe benzer bir cismin hareket ettiğini ve gittikçe büyüyerek yaklaştığını gördü. Soba borusuna da benzeyen bu cismin ucunda denizaltı periskopu bulunduğunu fark etti. Bu pek mühim bir vaziyetti. Durumu derhal asteğmene bildirmek lazımdı. Fakat asteğmenin bulunduğu yer uzaktı. Cevap gelinceye kadar 20 dakika geçebilirdi. Bu zaman zarfında da denizaltı çoktan kaybolup giderdi.

Onbaşı derhal kararını verdi. Kendi kendine hareket edecekti! Hemen topun namlusunu düşman periskobuna doğru çevirdi. Nişangahı 110 metreye tanzim etti ve tetiği çekti.

Bu isabetli atışlar denizaltının hem esas, hem de yedek periskopunu parça parça etmiş, Turquoise suyun yüzüne çıkarak teslim bayrağını çekmeye mecbur kalmıştı!..

Denizaltı sahile yanaşırken, Müstecip Onbaşı, ne olur ne olmaz diye herhangi bir düşman hilesine karşı eli topunun tetiğinde bekledi.

Bu arada Liman Von Sanders’e haber gitti. Paşa bizzat Akbaş sahillerine gelerek gemiyi ve 28 mürettabatını esir aldı. Müstecip Onbaşı’ya birkaç altın verdi ve çavuşluğa terfi ettirdi. Yüzbaşı Rıza binbaşılığa, asteğmen Sami teğmenliğe yükseltildi.

Müstecip Onbaşı daha sonra, Maraş’ta Fransızlara karşı, Arpaçay’da Ruslara ve Yenişehir’de de Yunanlılara karşı kahramanca çarpıştı. Mükafattan almış olduğu birkaç altınla da sulh olunca ufak bir ev edindi.

(Hikmet Bandırmalıoğlu,”Turquoise Denizaltısı Nasıl Teslim Alındı?”, Hayat Mecmuası, No:93, Tarih: 18 Temmuz 1958)

BİYOGRAFİ DOSYASI : Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk Adanalı İrfan Mavruk


Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk Adanalı İrfan Mavruk

KAYNAK : https://beyinsizler.net/irfan-mavruk/

Yazar Berk KESKİN

Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk: İrfan Mavruk

Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk: İrfan Mavruk ‘un hikayesi. Ülkemizde bilime gerektiği değer bir türlü verilmedi, verilemiyor. Bilime yoğunlaşmış üretken zihinler, ülkemizde ya kıymeti bilinmiyor ya da daha kötüsü deli olarak görülüyor. Hâl böyle olunca, beyin göçünün en fazla görüldüğü ülkelerden oluyoruz. Sonra deli dediklerimiz, projelerini ve fikirlerini saçma gördüklerimiz hayallerinin peşinden gidip yurtdışında başarılı olunca ne cevherler kaybettiğimi görüyoruz.

İrfan Mavruk da ülkemizdeyken değerini bilemediğimiz cevherlerden sadece birisidir.

İrfan Mavruk – Biyografi

1940 yılında Adana’da dünyaya gelen Mavruk, İlk ve ortaokulu bitirdikten sonra Adana Erkek Sanat Enstitüsüne devam ederken roket tasarımları yapıp onları denemeye başlar ancak hakkında çok fazla şikayet gelmektedir ve sürekli gözaltına alınır.

Projelerine hiç destek çıkan olmaz. Bir gün projelerine destek çıkılması ümidiyle Adana Elektrik Mühendisleri Odasına başvurur. Heyet eşliğinde Mavruk’un projelerini dinlerler ama sonuç yine aynıdır, projelerini imkansız olarak değerlendirirler.

Hatta 1959 yılında odanın dergisinde yayınlanan bir makalede Mavruk’un projeleri ile ilgili, “İrfan Mavruk’un elinde dolaştırdığı füze projesi, meraklı bir çocuğun çizdiği karmaşık bir takım şekillerden ibaret olup, teknik bir makine resmi ile herhangi bir alakası yoktur. Verilen izahattan anlaşıldığına göre İrfan Mavruk, maalesef geniş fantezisi ile mevcut olmayan şeyleri olmuş gibi göstermekte ve hiç bir hesaba dayanmayan bir takım iddialar ileri sürmektedir” yani kısacası “Başımıza yeni icat çıkarma” denildi.

O, bunların hiç birine kulak asmaz projelerini azimle yapmaya devam eder. Daha sonra ağabeyi Abit Mavruk’un anlatımına göre, bir gün okulda atom dersi işlenirken kardeşinin anlatımının kendisine ABD’nin kapısını açtığını söylüyor “Bunun üzerine öğretmen idareye haber veriyor, konu valiye kadar gidiyor. (O zamanlarda yeni açılan İncirlik Hava Üssünden) ABD mühendisleri geliyor ve tepkili motorları soruyorlar, kardeşim de izah ediyor. ‘Bunda bir fevkaladelik var’ diyorlar.’’

Üstün zekalı çocuklar fonu ile ABD’ye gönderilir

Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk: İrfan Mavruk

Bu gelişmelerin üzerine dönemin Valisi, eski TBMM Başkanı Refik Koraltan’a bir mektupla gönderir ve Koraltan da durumu dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e anlatır. Okuduğu mektuptan oldukça etkilenen Menderes, İrfan Mavruk’u Dolmabahçe Sarayı’na davet eder.

Dolmabahçe Sarayında Koraltan, bakanlar ve Menderes vardı. Koraltan ‘Bahsettiğim çocuk bu ‘ der ve kurulun aldığı karara göre İrfan’ı üstün zekalı çocuklar fonundan ABD’ye gönderirler.

1959 yılında New York’a giden Mavruk, orada teste tabi tutulup Columbia Üniversitesine kaydedilir. Abisine yazdığı mektuba göre üç ay gibi kısa sürede İngilizceyi öğrenmiş ve arkadaşlar edinmiş.

Ülkemizde 27 Mayıs 1960 günü İhtilal olunca, İrfan Mavruk ’un aldığı öğrenci bursu kesilir ve Amerika’da beş parasız kalır. Aynı üniversitede öğrenim gören İspanyol kız arkadaşının maddi desteğiyle öğrenimine devam eder ve okulundan mezun olunca bu İspanyol kız ile evlenir.

Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk: İrfan Mavruk

Mezun olduktan sonra Houston’da bir nükleer araştırma merkezinde çalışmaya başlayan Mavruk’un çalıştığı merkezde hidrojen bombasını icat eden bilim insanı Edward Teller da vardı. Daha sonra, nükleer silahların parçalarını üreten fabrikalarda çalışan Mavruk, uzaydaki atom yükünü ölçen bir cihaz da geliştirdi.

Nasa’da Apollo Projesindeza görevlendirilir. Mavruk, ailesine yazdığı mektuplarda, atom bataryası geliştirdiklerinden ve füzelerin uzaya çıktıklarında patladığını ve bunun sebep ve çareleri üzerine çalışmalar yürüttüğünden bahseder. Daha sonra çalışmalarını başarıyla tamamlar ve uzaya çıkan füzelerin patlamasını önleyen projesini geliştirir.

Sonraki yıllarda da Apollo projelerinde önemli görevler alır, özellikle yerden kumanda edilmeyen roketler alanında üstün başarılar sağlar. Ay’a ilk çıkan Apollo Mekiğindeki astronotlarla yerden bizzat kendisi telsizle konuşur.

Tarihler 5 Ağustos 2010’u gösterdiğinde Türkiye’de ‘deli’ Amerika’da ‘dâhi’ olan İrfan Mavruk, geçirdiği kalp krizi sonucu dünyaya gözlerini yumdu.

BİYOGRAFİ DOSYASI : ÇÖL ASLANI, LİBYA’NIN FATİHİ Ömer Muhtar kimdir ????


ÇÖL ASLANI, LİBYA’NIN FATİHİ Ömer Muhtar kimdir ????

Libya’daki İslami direnişin öncü isimlerinden Ömer Muhtar, İtalyan işgaline karşı verdiği destansı mücadele ve şehadetiyle ismini tarihe altın harflerle yazdırmış bir öncü şahsiyet. Yönetmen Muhammed Esed tarafından çekilen "Çöl Aslanı" filminde de hayatı anlatılan Ömer Muhtar, son kurşununa kadar düşmanla göğüs göğüse savaşmasının yanı sıra uyguladığı harp taktikleriyle tanınan bir isim…

Libya’daki direnişin öncüsü ve sembolü Ömer Muhtar, 1862 yılında Libya’nın Defne bölgesinin Batnan kasabasında doğdu. Annesinin ismi Aişe binti Muharib’tir. Ömer Muhtar ilk öğrenimini babası Muhtar’dan aldı. Babası 1878 yılında Hac vazifesini yerine getirirken vefat edince onun ve kardeşi Muhammed’in yetiştirilmesini babasının yakın arkadaşı Seyyid El Giryani üstlendi. Giryani, Ömer Muhtar’ı ve kardeşini Cağbub’taki İslâmi Bilimler Akademisi’ne yazdırdı ve Ömer Muhtar burada sekiz yıl köklü bir din eğitimi aldı. Öğrenim görürken bir yandan da kendisini sanat dallarında yetiştirdi ve marangozluk, ziraatçılık, demircilik ve duvar ustalığı gibi el becerilerini elde etti.

Muhtar’ın liderlik vasfı ve saygın kişiliği kendisine önemli görevler verilmesini sağladı. Cağbub Üniversitesi’nin temsilcisi olarak Sudan ve Mısır’a gönderildi. Çeşitli heyetlere başkanlık da yapan Ömer Muhtar, kabilelerin arasında çıkan anlaşmazlıklarda arabulucu olarak görev aldı. Çağbub Üniversitesi’ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Kasur zaviyesinin başına getirildi. Daha sonra güneydeki Ayn Kalak zaviyesi şeyhliğine atandı. Gayretleri ile bu bölgeye Fransız işgal güçlerinin girmesini engelledi. Daha sonra tekrar Kasur zaviyesi imamlığına getirildi ve bu görevini İtalya’nın Libya’ya saldırdığı 1911 yılına kadar sürdürdü.

SENUSİ HAREKETİ

Ömer Muhtar birçok Kuzey Afrikalı Müslüman gibi Senusi tarikatına mensuptu. 19.yy’da Kuzey Afrika’da teşekkül eden bu tasavvuf ekolu kısa zamanda çok hızlı bir inkişaf göstermiş, içinde barındırdığı dinamizm ile Sömürgeci güçlere karşı Afrika Müslümanların soluğunu daima diri ve taze tutmuştur.

Bir tasavvuf ekolünden ziyade bir ıslahat hareketi olarak görülebilecek Senusi hareketi, tarikat ve tasavvufu asli güzelliğine döndürmeyi, onu bir miskinler ocağı olmaktan çıkarıp, hayatın her yönünü kucaklayan bir hizmet kurumuna dönüştürmeyi hedef almıştı. Merhum allame Üstad Ebul hasen en Nedvi “Hakiki tasavvuf” adlı eserinde Senusiliğin tasavvufla cihadı, mücahedeyle mücadeleyi birleştirmenin en parlak örneği olduğunu dile getirmekdir. İslâmi diriliş hareketleri adlı eserinde Mustafa İslamoğlu’nun tespiti de aynı istikamettedir: "Mücadele ve mücahede alanlarının hepsinde birden seferberlik ilan edip iki kanatla birlikte uçabilme iftiharı son iki yüzyıllık İslami diriliş tarihinde sadece Senusilere aittir.”

İTALYA’NIN LİBYA’YA SALDIRMASI
Batılı devletlerinin sömürge kurma yarışında çok geç kalan İtalya uzun zamandır Libya topraklarına göz dikmiş, fakat Abdülhamit’in dirayetli idaresi sayesinde buna fırsat bulamamıştı. İtalyanlar, Abdülhamid’in tahttan düşürülmesinden sonra bu fırsatı bulabilmişti. Mısır’ın İngiliz işgalinde olması, Osmanlı devletinin deniz gücünün neredeyse olmaması vs. gibi sebeblerden dolayı, İtalyanlar, 27 Eylül 1911’de Osmanlı hükümetine verdikleri ültimatomla Trablusgarb’a çıkartma yaptılar. İtalya askeri yetkililerinin hesabı işgalin 15 günde tamamlanacağı yönündeydi. Fakat bir avuç Osmanlı kuvveti ile dayanışma içindeki Libya halkı büyük bir direniş sergiledi. İtalyan askerleri kıyıdaki sahil kentlerinin çevresinde sıkışıp kaldı. Savaş çıkmaza girdi.

Balkan harbinin başlaması ile İtalya ile uzlaşma yoluna giden Osmanlı devleti’nin zaten az sayıda olan kuvvetlerinin çekilmesi ile Libya halkı İtalyan güçleri ile başbaşa kaldı. Bu sırada umum Senusi mücahidinin başı Seyyid Ahmed eş Şerif es Senusi idi. Senusi hareketi ilgili bir çalışma hazırlayan Kadir Özköse bey, Seyyid Ahmed için şunları söylemektedir: “Kuzey Afrika’nın sömürgeci yöneticilerine, hiçbir isim, onun ki kadar uykusuz geceler geçirtmedi. Hatta 19. yüzyılda Cezayirli kahraman Emir Abdülkadir’in veya Fransız yönetiminin başına büyük belalar açan Faslı Abdülkerim’in ismi bile.”

İtalyan güçlerini kıyıya sıkıştıran mücahidler, son darbe için hazırlık yapıyorlardı. Kendisine yapılan barış tekliflerini elinin tersi ile iten Seyyid Ahmed şöyle haykırıyordu: “Gençleri ihtiyarlatacak kadar şiddetli ve uzun sürecek bir savaş istiyoruz; günden güne şiddet ve ciddiyet kazanmakta olan bu savaş yalnız yöresiyle sınırlı kalmayacaktır. Etrafımda “La ilahe illallah Muhammed’un Resulullah” hükmünü kabul eden bulundukça, ruhum bedeninde kaldıkça, hatta Trablus’un dışında bile cihadı sürdürmemiz mümkün olcaktır. Şimdiki gibi binlerce,milyonlarca sadık mücahid bulunduğu zaman değil, belki yanımda bir gülle, bir fişek kaldığı zaman bile barışa gelemem.”

Tam bu sırada Senusi hareketinin ve de Libya halkının kaderini etkileyecek bir olay gerçekleşti ve I. Dünya Savaşı patlak verdi. Seyyid Ahmed, bu savaşa girme taraftarı değildi. Zira Libya’nın tek yardım kapısı olan Mısır’da hareketlerine göz yuman İngilizlere hücum etmek intiharla eş anlamlıydı. Osmanlı devlet erkanının planı ise, Mısır üzerine yapılacak kanal harekatında, Senusi güçlerinin Libya tarafından vurmasıyla İngilizleri Mısır’da boğmaktı. Senusi kamplarına gelen Osmanlı subayları, Seyyid Ahmed’i iknada çok zorlandılar. Almanya’nın gücünü, Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesi ile mücahidlerin Libya’da rahat bir nefes alacağını izah etmeye çalıştılar. Fransız ve İtalyanlar’la birlikte bir üçüncü cephe açmak istemeyen şeyh, sonunda gittikçe artan ısrarlar karşısında kerhen de olsa, Senusi mücahidlerine İngiliz hududuna saldırı emrini verdi.

İngiliz güçlerinin şaşkınlığı sebebiyle hızlı bir ilerleme gösteren Senusi kuvvetleri, İngilizlerin karşı hücuma geçmesi ile ağır kayıplara uğrayıp, Trablus’un iç kesimlerine çekilmek zorunda kaldılar. Öte yandan, Süveyş kanalı civarında Cemal paşa emrindeki Osmanlı birliklerinin başarısız harekatları bütün planları suya düşürdü. Ve bu anlamsız hücum Senusilerin Mısır erzak yolunu tehlikeye düşürmekten başka hiçbir işe yaramadı. Senusi şeyhi, bu ağır yenilgiden sonra bir kere daha Osmanlı devlet adamlarının iknasına boyun eğdi ve halifenin çağrısı üzerine mücadeleyi yarıda bırakarak bir denizaltı ile payitahta geldi ve 1933’te vefatına kadar bir daha Libya’yı göremedi. İstanbul’da büyük şâşâ ile karşılanan, yoğun ilgiye mazhar olan bu büyük mücahidi daha sonra Kuva-i milliyeye destek için Anadolu’yu karış karış gezerken görüyoruz. (Seyyid Ahmed’in hayatı için bkz.Muhammed Senusi-Kadir Özköse-İnsan yayınları-İstanbul-2000)

Seyyid Ahmed’in ayrılması ile yerine Seyyid Muhammed İdris geçti. Bu sıralar İtalya büyük çalkantılar içindeydi. 1922’den itibaren Benito Mussolini liderliğinde Faşistlerin İtalya’da egemenliği ele geçirmesi, Libya üzerindeki kara bulutların daha da artmasına sebeb oldu. İtalya’yı Roma imparatorluğu devrindeki azametine döndürme hülyaları kuran İtalyan “Duçe”si, Trablusgarb’taki direnişin ezilmesini, Senusi mukavemetinin kırılmasını birinci öncelikli iş olarak görüyordu. Evvel emirde İdris Senusi ile yaptıkları tüm anlaşmaları fesheden İtalyanlar, 1923 yılında ikinci işgallerine başladılar.

Merhum Muhammed Esed’in ifadesiyle “eline kılıçtan çok kalemin yakıştığı” Emir İdris ise beklenen İtalyan saldırısı öncesi Libya’yı terk ederek Mısır’a yerleşti. Yerine kardeşi Muhammed Rıza ile amcazadesi seyyid Seyfeddin’i vekil bıraktı. Fakat onlar da, kendisi gibi cihadın yükünü ve liderliğini yapabilecek şahsiyetler değillerdi. Ani İtalyan baskını ile bir an afallayan mücahidler, kısa bir süre içinde bir büyük liderin etrafında toparlandılar. Daha önceki muharebelerde askeri dehası ile Osmanlı subaylarının dahi dikkatini çeken ve bir Senusi liderinin “Onun gibi on insan olsaydı, bize yeterdi” dediği bu kahraman Ömer Muhtardı.

ÖMER MUHTAR’IN HAREKETİN LİDERLİĞİNİ ÜSTLENMESİ

Ömer Muhtar direnişin liderliğini üstlendikten sonra, emrindeki kabileleri 100-300 silahlı atlı ya da yaya olarak küçük grublar halinde organize etti. Bu güçler birer vurucu tim şeklinde idi. Çok hızlı ve seri hareket kabiliyetleri ile İtalyan askeri kollarına, nakliyelerine, karakollara baskınlar yapıyor ve bir anda ortadan kayboluyorlardı. Ömer Muhtar, emrindeki güçler ile İtalyan kuvvetleri arasında, 1923’ten 1932’ye kadar her yıl en az elliden fazla muharebe, ikiyüzden fazla küçük ölçekli çatışma cereyan ediyordu.

İtalyanların savaştığı sadece organize edilmiş bir kısım Senusi birlikleri değildi. Topyekün Libya halkına karşı savaşıyorlardı. Tam bir abluka ve çember içindeki halk bir ölüm-kalım savaşı vermekteydi. Ömer Muhtar, hereketin merkezi olarak karargahını Calu vahasının Cebel-i Ahdar (Yeşil dağ) bölgesine kurdu. Her başarılı lider gibi Ömer Muhtar da istihbarata çok önem vermekteydi. Korkuyu kaçışı akıllarından silmiş bulunan Senusi kuvvetleri, İtalyan garnizonları arasında mekik dokumaya başladılar. Hatta bedevi çoban kılığına girerek İtalyan birliklerinin arasında dolaşmakta ve onların hareket stratejilerini daima kontrol etmekteydiler. Senusilerin giriştikleri çarpışmalar belirsiz ama yaygın bir hal arz etmekte, saldırılar akıl almaz bir halde sürmekteydi.

İtalya’nın Sireneyka valisi Teruzzi, İtalyan birliklerinin içine düştüğü çıkmazı şöyle anlatmaktaydı: “İtalyanların, Senusiler karşısındaki askeri üstünlükleri beş para etmemekteydi. Çünkü savaştığımız güçler düzenli bir ordu değildi. Karşı güçler bir insicam içerisinde hareket etmekteydi. Güçler aynı pozisyonda olsa, ayaklanmaların bastırılması sözkonusu olabilirdi. İtalyan birliklerin çoğu hep savunma durumunda kaldı. Senusilerin direnişi karşısında 5000-10.000 kişilik ordularımız başarılı olamamaktaydı. Çünki mücahidler hiçbir kayıt ve engel tanımamaktaydılar. Zaten kaybedecekleri neleri kalmıştı ki?…Onlar için, esaret ölümden daha beterdi. Yaşadıklari topraklarda boyunduruk altında bulunmayi zulüm saymaktaydılar. Bugün bir yerde ortaya çıksalar, yarın 50 km ötede, ertesi gün 100 km ötede gün yüzüne çıkarlardı. Bir ay ortadan kaybolur, bir süre sonra masum bedevi kılığına girdikleri olurdu. Ya da ormanlıklara dalarak izlerini kaybettirirlerdi. Küçük grublar halinde bulunan, yakalanması mümkün olmayan, çevik, atak, hızlı hareket eden bu ateş parçalarına karşı güçlü askeri birliklerin ne anlamı vardı ki…Gündüzleri biz İtalyanlar, geceleri Senusiler hakim oluyordu.”

Mücahidlerin kesin başarısı için iyi bir teşkilatlanma gerekiyordu. Bu da bir kısım ekonomik ve askeri yardımları gerektiriyordu. Ömer Muhtar, bir ara bunu temin için gizlice Mısır’a gitti ve İdris senusi ile bir takım görüşmelerde bulundu. Ancak İdris, Mısır ve İtalyan hükümetlerinin arasını açmamak için böyle bir yardımı kabul etmedi. Ömer Muhtar’ın Mısır’da olduğunu öğrenen İtalyan gizli haber alma örgütü, onun barış masasına oturması için ikna etmek üzerine bazı ajanlarını Mısır’a gönderdi. Bu ajanlar Ömer Muhtar’ı Mısır’da bulup ona kendilerine göre cazip tekliflerde bulundular. Eğer cihad hareketinden vazgeçer ve teslim olursa kendisine Bingazi’de en güzel bir köşk, hayatının sonuna kadar rahat yaşayacağı yüklü bir maaş, ve ekonomik yardımlar teklif ettilerse de, bu büyük dava adamından tarihi bir şamar yiyerek elleri boş dönmek zorunda kaldılar. Şöyle kükremişti Çöl Arslanı: “Ben her isteyenin böyle kolayca yutabileceği bir lokma değilim…beni kimse imanım, davam ve cihadımdan alıkoyamayacaktır. Allah onların iştahlarını kursaklarında bırakacaktır.”

İdris es Senusi ile yaptığı görüşmelerden ümidini kesen Ömer Muhtar, Mısır’lı müslümanların kısmi yardımlarını alarak, beraberindeki heyet ile Cebelü’l-Ahdar’a döndü. Dönüş yolunda İtalyanlar tarafından planlanan bir suikast da başarısızlıkla sonuçlandı.

1 Şubat 1924 tarihinde Seyyid Ahmed eş Şerif’e yazdığı mektupta haklı olarak şunları ifade ediyordu: “Selamdan sonra…Biliniz ki biz vatanımızın acıklı ve ıstırablı bir hayat yaşayan evlatlarıyız. Vatan, istila kuvvetlerinin çizmeleri altında inliyorken, İdris es Senusi çıkıp Mısır’a gitti. Arkasından İtalyanlar, yapılan bütün anlaşmaları iptal ettiler. İdris, bizi bırakıp Mısır’a iltica etti. Biz ise, kendimizi son derece dağınık bir vaziyette bulduk. Gittiği yönü, doğu ve batısını bilmeyen ve denizin ortasında yüzen bir gemi gibi terkedildik. Sen de aynı şekilde bizi bırakıp Türkiye’ye gitmeyi tercih ettin. Şunu bilin ki, vallahi, vallahi ve sümme vallahi sizi yakalarınızdan yakalayacağımız günler olacak… Sübhanallah… Tatlı olduğu ve meyve verdiği günlerde vatanınıza sahip çıkıyordunuz da, acıklı günlerde nasılda terkedip gidiyorsunuz? Mısır’a, İdris’in yanına vardık. Ondan yardım istedik. Fakat bize, “gidin, kendi başınızın çaresine bakın, bizim size yapabileceğimiz hiçbir yardım yoktur” diye bizi eliboş gönderdi. Yanaklarımızı sulayan acı gözyaşlarımızla, Mısır’dan cephemize döndük. Ancak, şunu iyi biliniz ki, biz Allah’a tevekkül ederek vatanımıza geri döndük ve kanımızın son damlasına kadar dinimizi, vatanımızı ve canlarımızı savunarak asla düşmana teslim olmamak üzere ahdettik. Ancak yine de bir çok şeye muhtacız. Özellikle silah, sonra para, yiyecek ve giyeceğe şiddetle muhtacız. Yardımcımız Allah’tır, Allah…Acele edin…Yardımda süratli davranın imkanınız ne elverirse, az veya çok demeyin.”

Mücahidler binbir yokluk içinde kıvranırken, işgal güçleri, modernize olmuş birlikleri ile artık kesin bir darbe için hazırlanıyorlardı. Kuvvet dengesi olmayan bu çirkin savaşta, İtalyanlar için her şey mübahtı. Direniş güçlerinin halktan yardım görmelerini engellemek için bölgedeki hayvanlar telef edilmekte, mahsuller, ürünler zarara uğratılmakta ve ormanlar yakılmaktaydı. İtalyanlar bu ikinci işgal döneminde hava kuvvetlerini ve zırhlı araçları azami bir şekilde kullandı. Bu da mücahid kayıplarının giderek artmasına sebep oluyordu. Ormanlıkların ateşe verilip, ortadan kaldırılması sonucu, gerilla güçlerinin seyri kolaylıkla kontrol edilebilir hale gelmişti. İtalyanlar sadece 1923-1929 yıllları arasında 141.766 küçük ve büyük baş hayvanı katlettiler. Yine bu yıllar şehid edilen mücahid rakamı İtalyan verilerine göre 4329’du.

Fakat bütün önlemlere rağmen Libya halkının direnişi, Senusi mukavemeti kırılamıyordu. Roma hükümeti beş sene içinde Sireneyka’ya beş vali göndermek zorunda kaldı;Bongiovanni, Mombelli, Teruzzi, Siciliani ve son olarak meşhur Graziani.

"Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız,ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince. Ben, cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım." Ömer Muhtar

ÖLÜM KALIM SAVAŞI
İtalyanların üstün silah ve insan gücüne karşı mücahidler inatçı bir direniş sergilediler. Çatışmaların dozu gün gittikçe arttı. Bazı araştırmacılar sadece 20 aylık bir zaman diliminde Senusi güçleri ile İtalyan ordusu arasında 263 çarpışma geçtiğini belirtmektedirler ki, bu da mücadelenin şiddeti konusunda bize bir fikir vermektedir. İtalyan kuvvetleri ilk yıllarda ciddi kayıplara uğradılar ve mücahidîne karşı bir üstünlük sağlayamadılar. Mesela Haziran 1923’de Sirte’de meydana gelen bir çatışmada İtalyanlar 13 subay ve 300 asker kayıp verdiler. Genel itibarıyla mücahidler karşısında perişan olan İtalyanlar hınçlarını masum halktan çıkarıyorlardı. Bu ise direnişe olan desteğin gittikçe artmasına sebep oldu ve Mussolini’nin dediği gibi “Siri, yeşil bitki örtüsüyle kan rengine bulandı.”

1927 yılı mücahidler için zaferlerle dolu olarak geçti. Mart ayında İtalyanların 7 taburundan 50 askeri araç pusuya düşürüldü. Üç yüzden fazla İtalyan askerinin öldürüldüğü bu çatışma ile alakalı İtalyan general Mezetti şöyle demektedir: “Mart 1927’de gerillalar bize karşı önemli bir başarı kazanmıştır. Toplam 1200 piyade ve 400 süvari gücüyle, Kaulan-Gerrari-Maaua-Gerdes Abid boyunca uzanan hatlarımızı yararak Cebelü’l Ahdar’ın merkezini ele geçirdiler. Cebel’den Bir Gandula, Sira, Kasr Benigdem, Gergerumma ve sahile kadar uzanan karakollarıyla bizim işgal kuvvetimizi iki kısma böldüler. Kuf bölgelerinde 200 faal asker gerillaların emrinde bulunuyordu.”

Yine bu dönemdeki çatışmalarda mücahidler pek çok düşman uçağını düşürdüler, çok sayıda üst rütbeli subayı öldürdüler. Ve fazla miktarda cephane ve topu ganimet olarak kazandılar. Buna karşı İtalyanlar da yeni tedbirler düşünmeye başlamışlardı. Öncelikle cepheyi içten çökertmenin yollarını aradılar ve kesenin ağzını açtılar. Böylece 13 tane kabile şeyhini satın aldılar. Bu işlerin gerçekleşmesinde Ömer Muhtar’ın çocukluk arkadaşı, Senusi davasına ihanet eden Senusi şeyhi Şerif el Giryani önemli bir rol oynadı.

CEPHEDE SARSINTI
Savaşın gittikçe uzaması, katliam ve kıtlığın insanları telef etmesi, İtalyanların bazı kabile reislerini vaatlerle kandırması mücahit cephesinde bir karışıklığa sebep oldu. Çeşitli kabile şeyhleri Ömer Muhtar’a İtalyanlara teslim olmasını ve bölgelerinden çekilip gitmesini, aksi takdirde kendisi ile savaşacaklarını ilettiler. Böyle tehlikeli bir vaziyette metanetini elden bırakmayan Ömer Muhtar bütün kabile reislerini umumi meşverete davet etti. Kasr el Mecahir’de akdedilen geniş çaplı toplantıda herkes özgürce reyini ortaya koydu. Ortamın alabildiğine gergin ve elektrikli olduğu bir anda Ömer Muhtar sürekli cebinde taşıdığı küçük mushafını çıkararak elini onun üzerine koydu ve tarihe geçen şu mükemmel sözlerle herkesi susturdu: “Vallahi, Ya zafer veya şehadete ermeden bu dağları terk etmeyeceğim ve İtalyanlara karşı devam eden bu savaşı asla durdurmayacağım. Mısır’a gitmek isteyenler buyurup gitsinler, İtalyanlara teslim olup ölümden kurtulmak isteyenler de teslim olsunlar, hiç kimse onları tutmuş değildir.”

Liderin bu kesin azmi ve kararlılığı karşısında teklif sahipleri özür dilediler ve bu toplantı büyük bir vahdet havası içinde sona erdi.

ARTAN BASKILAR
İtalyanlar bir halk hareketi karşısında olduklarının farkındaydılar. General Mezzetti bir raporunda buna şöyle değiniyor: “Direniş buralarda tarihe mal olmuştur ve kural tanımayan bu insanlara tarih boyunca silahlı kuvvet zoruyla kanun ve nizam empoze edilebilmişti. Cihad ruhuna sahip bu göçer insanları çiftlik sahalarına ve şehirlere çekmeden pek fazla bir şeyin değişmeyeceğini söyleyebiliriz.”

İtalyanlar Senusi mukavemetinin kaynağını kurutmak üzere halkı sahil şehirlere yakın yerlerde kurdukları esir kamplarında toplamaya başladılar. 1929 yılına gelindiğinde durum şu vaziyette idi; sahildeki bütün şehirler ve Cebel-i Ahdar’ın kuzey tarafları İtalyanların sıkı kontrolü altındaydı. İtalyanlar bu tahkim edilmiş noktalar arasında hava filoları ile, mekanize birlikleriyle ve özellikle sömürgeleri olan Eritre’den getirdikleri zavallı insanlardan oluşturdukları piyade askerleri ile sürekli devriye geziyorlardı. Artık gerillaya karşı onun usulüyle çarpışıyorlardı. Senusi mukavemetinin belkemiğini oluşturan bedevilerin beklenmedik saldırılara, hava baskınlarına uğramadan bölgede dolaşmaları hemen hemen imkansız gibiydi. Bir bedevi kampını keşfeden keşif uçakları çoğu zaman telsizle durumu en yakın İtalyan birliğine haber veriyor ve uçaklardan açılan makineli tüfek ateşi kamp sakinlerinin toparlanıp bir yere sığınmalarını önlerken, nereden çıktığı belli olmayan bir kaç zırhlı araç kampı kuşatıp, namlularını dosdoğru çadırlara, develere, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı gözetmeksizin insanlara çevirerek kampları yerle bir ediyorlardı. Bu katliamdan sonra sağ kalan canlılarsa sürüler halinde zırhlı araçların önüne katılıp kuzeye doğru, İtalyanların sahil yakınlarında kurdukları müstahkem toplama kamplarına götürülüyorlardı.

Buna rağmen mukavemet durmuyordu. General Mezzetti, 1 Aralık 1928’de yazdığı raporunda şöyle diyor: “Bölgede siyasi ve askeri bir organizasyon gerçekleşmeden, Ömer Muhtar’ın siyasi ve askeri örgütünün çökertilmesi ve bölgenin kontrol altına alınması mümkün değildir.”

MÜTAREKE GÖRÜŞMELERİ
1929’da Valiliğe atanan Badoglio, genel af ilan etti ve teslim olmayıp direnişe devam edecekleri, kötü bir şekilde bastıracağını bildirdi. Öyle ki, Badoglio, “Berka Kasabı” namıyla anılır oldu. Ama ne halka karşı savurduğu tehditler, ne de af söylentisinin çok büyük bir tesiri görülmedi. Şubat-Mart 1929’da gerilla saldırıları daha da arttı. Ömer Muhtar, İtalyan güçlerinin yoğun bombardımanları altında büyük bir direniş sergiledi. Fakat savaşa kısa bir süre ara verilmesi mücahidlerce de uygun olacaktı. Ömer Muhtar ve arkadaşları 13 Haziran’da vali yardımcısı Sciliani, 18 Haziranda Badoglio ve 28 Haziranda tekrar Sciliani ile Cebel’in değişik yerlerinde görüşmeler yaptılar. İki aylık süren mütarekenin sadece bir oyalamadan ibaret olduğunu gören Ömer Muhtar, Ekim ayında mütarekeyi bozdu ve çatışmalar tekrar başladı.

8 Kasım 1929’da Mücahidler Bingazi’deki İtalyan karargahına saldırı düzenlediler. Buradaki İtalyan birliğini tamamen ortadan kaldırıp, karargahı havaya uçurdular. Bu ise sömürgeciler arasında büyük bir şaşkınlık doğurdu. Sonunda Mussolini duruma el attı ve harekatın başına general Rodolfo Graziani getirildi.(10 Ocak 1930)

GRAZİANİ
Graziani sömürgelerde özel olarak yetiştirilmiş, komutanların en tecrübeli ve en acımasız olanıydı. Önce bir analiz yapan General, durumu şöyle özetlemekteydi: “Savaş hali kızışmıştır. Müslümanların kayıpları cüzidir. Ömer Muhtar yaralanmasına rağmen, hala yeni taktiklerle saldırılarını düzenlemektedir. Direniş Senusi kaynaklıdır. Bu hareket, bir grup veya bir şahsa indirgenemez. Gerektiğinde yeni kitle ve dipdiri başka bir liderle hareket devam edecektir.” Bu analizleri yapan Graziani şu tedbirleri aldı:

1-Senusi tekkelerini kapattı, şeyhlerini yurt dışına sürdü, malvarlıklarına el koydu.
2-Halkın silahsızlandırmasına büyük ağırlık verdi, silah aramalarını arttırdı.
3-Seyyar mahkemeler kurdurup halka kan kusturdu. Bu mahkemelerin çoğu idam ile neticelendi.
4-Toplama kamplarını genişletti ve bütün bir ülkeyi abluka altına aldı. Kamplardaki yaşama koşulları tam bir vahşet örneğiydi. Bu kadar insanın dörtte birini bile doyuracak erzak yoktu. Esirler ve gasp edilen hayvanlar arasında ölüm oranı tüyler ürperticiydi.
5-Mısır hududunda 300 km’lik bir alanı dikenli tel örgülerle sardı.
6-Çöl yollarını uçak devriyeleriyle sürekli gözetim altında bulundurdu
7-İtalyan hükümetinin emrinde çalışan yerli memur ve askerleri hainlikle suçlayıp pasifize etti.
8-Mısırla olan her türlü ticareti yasakladı, Cebel-i Ahdar halkının ekonomisini kontrol altına aldı.

Bütün bu tedbirlerden sonra müslümanlara karşı ard arda bir çok baskınlar ve saldırılar düzenlendi. Baskınlar sürmesine rağmen Ömer Muhtar hala operasyonlarına devam ediyordu. 11 Nisan 1930’da El Faidiyye üzerinde büyük bir saldırı düzenleyen mücahidler, İtalyanları unutamayacakları bir hezimete uğrattılar. Graziani, bu hususta hatıralarında şunları kaydeder: “Bu hezimet bizim moralimizi bir hayli bozup kalplerimize büyük bir sıkıntı verdi. Buna karşılık bu yenilgimiz, mücahidlere büyük bir moral verip, maneviyatlarını bir hayli kuvvetlendirmişti. Bunun üzerine Ömer Muhtar, mücahidlere hitaben şöyle seslenmişti. “Şayet Bingazi’den Cebel’ül Ahdar’a doğru gürleyen bir aslan sesi işitirseniz, sakın korkmayın. Zira olaylar ve zafer dolu günler size aslan kürkü içinde yatan bir eşşeğin olduğunu gösterecektir.”

Graziani bunun üzerine, 16 Haziran 1930’da bizzat koordine ettiği birliklerle(13.000 kişi) Fayed bölgesindeki Ömer Muhtar’ın üzerine yürüdü. Başaracağından o kadar emindi ki, Vali Badoglio’yu zaferini kutlamaya davet ediyordu. Fakat çok güçlü bir istihbarata sahip Ömer Muhtar, mücahid kuvvetlerini küçük gruplara ayırarak birbirinden uzak noktalara pusuya yerleştirdi. Sonuçta müslümanlar çok az bir kayıp vererek Graziani’yi eli boş gönderdiler.

Bu şok yenilgiden sonra Badoglio, Graziani’ye gönderdiği mektupta şöyle yazmaktaydı: “Şimdiye kadar Siri’de “uzun menzilli” diye adlandırdığınız, uzak noktalardan gelip bir hedefe hareket eden harekatlarınız hep başarısız olmuştur. Ve mevcut şartlar değişmedikçe de her zaman başarısızlığa mahkum kalacaktır. Çünkü, bu son olaydaki yenilgi ilk olan yenilgi değildi. Halk ve sahradakiler, zaten güçlü bir istihbarata sahip direnişçilerle öyle bir iş birliği içindedirler ki, bizim attığımız adımdan anında haberdar olmaktadırlar. Ömer Muhtar’ın başarısını bu haber alma servisine bağlamak gerektir.”

Badoglio, düşmanı Ömer Muhtar’ın dehası içinde şu itirafları yapmak zorunda kalmıştı: “Bu direniş bir kişinin omuzlarındadır. Ömer Muhtar, bu işi kimseye bırakmamaktadır. Bir çok başlı durumlarda kıskançlık ve iç çekişmeye imkan olsa da, Ömer Muhtar’ın disiplinli dava arkadaşları buna fırsat bırakmıyorlar. Her zaman ve durumda, sözü emir sayılmaktaydı. Savaş aleyhine geliştiğinde, güçlü haber alma servisi sayesinde, savaşa ara veriyor. Bize gelen bilgileri dahi yönlendirebiliyor.”

HAREKATTA DÖNÜM NOKTASI:KUFRA’NIN DÜŞÜŞÜ
Graziani, hem prestijini kurtarmak hem de mücahidlerin Mısır hududundan yardım almalarının önünü kesmek için seleflerin yapamadığı bir işe karar verdi. Libya’nın güneyinde İtalyanların ulaşamadığı tek toprak parçası olan Kufra’yı işgal etmek. 1930’un sonlarında yapılan hazırlıklardan sonra, 1931 Ocak ayında çöl aşıldı ve Kufra düştü. İtalyanların burada yaptığı katliam, işkence ve tecavüzler dillere destandır. Graziani, teslim olan halkın gözleri önünde Kur’an-ı Kerim’i paramparça edip, ayaklarının altında çiğneyerek “Haydi, çağırın da (hâşâ) bedevi peygamberiniz yardımınıza gelsin” demiş, ertesi günü şehrin ileri gelen uleması uçaklardan atılmış, vahadaki bütün hurma ağaçları kesilmiş, kuyular yakılmış, Mehdi Senusi’ye ait tarihi kütüphane alevlere teslim edilmiş ve insanların namusları kirletilmişti.

Kufra’nın elden çıkmasıyla mücahidlerin elinde korunmasız Cebel’ül Ahdar kalıyordu ki, burası da İtalyanların gittikçe sıklaşan kontrol ve gözetimleri altında her gün adım adım elden çıkıyor,yavaş yavaş fakat geri dönülmez bir biçimde çember daralıyordu.Artık Cebeldeki savaşın son devresi başlamıştı… Ömer Muhtar, bu durumu 1931 Ocağının son günlerinde Mısır hududunu gizlice geçip, kendisiyle görüşen Muhammed Esed’e şöyle ifade etmişti: “Sen de görüyorsun ya evlat, gerçekten biz artık bize tanınan vadenin sonuna gelmişiz. Savaşıyoruz, çünkü düşmanı bu topraklardan söküp atıncaya kadar ya da bu uğurda ölünceye kadar imanımız ve özgürlüğümüz için savaşmak zorundayız. Başka yolu yok. Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Kadınlarımızı, çocuklarımızı Mısır’a gönderdik ki, Cenab-ı Allah bizi ölüme çağırdığı zaman arkamıza dönüp bakmayalım.”

ESİR DÜŞMESİ VE VEFATI
Ve 11 Eylül 1931…Ömer Muhtar ve yanındaki bir kısım mücahidîn Sılanta mevkiinde bulunan Hz. Muhammed (S.A.V.)’ın sahabelerinden Sidi Rafi hazretlerinin kabrini ziyaret etmeye karar verdikleri zaman İtalyanların tuttuğu bölgenin içersine girmişlerdi. İtalyan istihbaratı onun varlığını haber almıştı. Vadiyi her yönden saran kuvvetlerin oluşturduğu çemberi yarmanın imkanı yoktu. Mücahidler son nefeslerine kadar çarpıştılar. Son anda Seydi Ömer’in de atı vurulup yıkıldı ve onu yere düşürdü. Ama bu yetmişini geçkin ihtiyar aslan yılmadı, kendini toparlayıp tüfeğini ateşlemeye devam etti. Elinden yaralananınca tüfeği diğer eline aldı. Artık yapacak bir şey kalmayınca, askerler üzerine çullandılar ve onu esir ettiler. Önce Sûse’ye sonra Bingazi’ye 60 km uzaklıktaki Suluk’a götürüldü. Burada İtalyan birliklerinin genel kumandanı Graziani’nin karşısına çıkartıldı. Bu görüşmedeki tavırlarından etkilenen general onun hakkında şunları yazacaktır: “Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla bakıp durdum. Onun tavır ve davranışlarını çok beğendim ve hayran kaldım.”

Graziani, hatıralarında Ömer Muhtar hakkında şunları demekten kendini alamaz. “Ömer Muhtar inancına, akidesine son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. O, vatanına saldıranlara karşı da korkusuzca savaşıyordu. Vatanına yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılıksız bırakmayı kabullenecek bir şahsiyet değildi.” “ O karşısındakine anında cevap verecek üstün bir zekaya sahipti. Aynı zamanda Ömer Muhtar ileri seviyede dini kültüre sahipti. Onun kesin tavırlı bir huyu vardı. O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak üstün bir kişiliğe sahipti. Dünyevi hiçbir çıkar peşinde olmayan bir kişiydi. Üstelik hayli fakir bir adamdı. Din ve vatan sevgisinden başka hiçbir dünyevi şeye de malik değildi.” “Ona canlı ve hazır bir zeka bahşedilmişti. Dini konularda iyi bir eğitim görmüş, hareketli,mütevazı ama tavizsiz…”

Mücahidlerin teslim olması teklifini red eden Ömer Muhtar, 15 Eylül 1931 günü İtalyan sıkıyönetim mahkemesi tarafından göstermelik bir duruşmaya çıkarıldı ve Graziani’nin daha önceden emrettiği gibi idam kararı veren mahkemenin yüzüne şu tokadı savurdu: “Hüküm ve karar yalnız Allah’ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur. İnna lillah ve inna ileyhi raciun(Biz Allah’ın kullarıyız ve sonunda ona dönücüleriz)”.

Aynı gün, toplama kamplarından getirilen binlerce Libyalının gözleri önünde gayet sakin ve korkusuzca idam sehpasına çıktı. Fecr suresinin son ayetlerinden “Ey huzura ermiş nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön” ayetleri dilinde virdi zebandı… Özgürlüğü için her şeyi göze aldığı yeşil dağlarına son bir kere daha baktı ve bir milleti yetim bırakarak ebed alemine doğru kanatlandı. Yer Suluk çarşısı idi.

Son olarak Muhammed Esed’in 1932’de Medine’de onun şehadetini haber aldığında ağzından dökülenleri nakledelim: “Ömer el Muhtar öldü ha…Şu Sireneyka aslanı, yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının özgürlüğü için yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer el Muhtar öldü demek…On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan kuvvetlerine karşı halkın umutsuz direnişine bayrak olan Ömer el Muhtar…Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahidlerinin başında kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede son kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı sürdüren koca Ömer el Muhtar…”

Ünlü aktör Anthony Quin’in başrol oynadığı, 1980 yapımlı "Lion of Desert / Çöl Aslanı" film ile tüm dünyaca tanındı.


Kaynaklar

1-Ömer Muhtar, Doç. Dr. Ahmed Ağırakça, Beyan Yayınları, 1994
2-Mekke’ye Giden Yol, Muhammed Esed, İnsan Yayınları, 2000
3-Muhammed Senusi, Kadir Özköse, İnsan Yayınları, 2000
4-İslami Diriliş Hareketleri, Mustafa İslamoğlu, Denge Yayınları, 1998
5-cevaplar.org

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Mücadeleci Bir Bilim Adamı : Zeki Veledi Togan


Mücadeleci Bir Bilim Adamı : Zeki Veledi Togan

1891 yılında, bugünkü Başkurdistan topraklarında dünya geldi. Henüz medrese tahsilini yaparken bir taraftan da özel Rusça dersleri aldı. Annesinin öğretmen olmasını değerlendirerek Farsça öğrenmeye de başlayan Togan, orta öğretim için Ütek’teki dayısının medresesine gitti. Burada da Arapça öğrenerek dil bilgisini geliştirdi. Eğitimi sonrasında Kazan’daki Kasımıye Medresesi Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihi öğretmenliği yaptı. 4 yıl öğretmeliğin ardından kaleme aldığı “Türk ve Tatar Tarihi” kitabı sayesinde oldukça meşhur oldu. Bu eserin Kazan’da yankıları sayesinde Kazan Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Tarih Cemiyeti’ne üye seçilen Togan, 1913 Fergana ve 1914’te de Buhara’ya araştırma yapması için gönderildi. Buradaki çalışmaları başta Petersburg Arkeoloji Cemiyeti olmak üzere Kazan ve Taşkent Arkeoloji cemiyetleri mecmualarında yayımlandı.

Rusya’daki Çarlık idaresi sonrasında siyasete atılan Togan, Türkistan Millî Özerk Hükûmeti’nin bastırılmasından sonraki Basmacı Hareketi’nin içinde bulundu. Kısa süre de olsa Başkurdistan Cumhurbaşkanı oldu. 1920-23 yıllarında Türkistan’da amansız bir mücadeleye giriştiyse de başarılı olamadı. Türkistan Millî Birliği’nin kurucusu ve ilk başkanıdır.

Almanya’da Göttingen ve Bonn üniversitelerinde profesörlük yaptı. Almanya sonrasında ise Türkiye’de Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğine seçildi. Daha sonra İstanbul Darülfünun Türk Tarihi Müderris Muavinliği’ne tayin edilen Togan, ilerleyen dönemlerde de İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde çeşitli çalışmalar başlattı.

Göttingen Üniversitesi’nde dersler vermeye başlamış, 1939’ da Milli Eğitim Bakanı’nın daveti ile yeniden Türkiye’ye gelmiştir. İstanbul Üniversitesi’nde Umumi Türk Tarihi Kürsüsü’nü kurmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sonlarında Türkiye’deki Sovyetler aleyhinde faaliyetleri ve Turancılık gerekçesi ile tutuklandı. 10 yıl hapse mahkûm edilse de Askeri Mahkeme bu kararı bozdu ve Togan beraat etmiştir.

1948’de yeniden döndüğü üniversitede görevine devam eden Togan, 26 Temmuz 1970’de İstanbul’da hayatını kaybetti. Türk Tarihi adına birçok çalışması olan Togan’ın mezarı, bugün İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’nda bulunmaktadır.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Türk Ordusunun Ebedi Komutanı : Mete Han


Türk Ordusunun Ebedi Komutanı : Mete Han

Türk tarihinin en büyük hükümdarlarından olan Mete Han, Türk tarihinde ilk modern devlet ve ordu anlayışını geliştiren hükümdar olmuştur.

Mete Han’ın çocukluğunu M.Ö. 187 tarihinde Çin imparatoriçesine yazdığı mektupta şöyle anlatmaktadır. “Irmaklar ve göller arasında doğdum; geniş yaylalarda sığırlar ve atlar arasında büyüdüm; kendimi sık sık sınır boylarında buldum”.

Her Hun çocuğu gibi Mete Han koyunların sırtına binip farelere, gelinciklere, kuşlara, tilkilere ve tavşanlara ok atarak ilk atıcılık eğitimlerini yapmış ve kendini gelişmiştir.

Mete Han’ın Hayatı ve Savaşları

Çinli tarihçilerin Mete Han’ın gençlik hayatı hakkında toplayabildikleri en önemli bilgi, bir komplo olayının hikayesinden oluşmaktadır. Hun Hükümdarı (Şan-yü) Tuman’ın (Teoman) kendine varis olarak Mete Han’ı değil küçük hanımından olan oğlunu bırakmak istiyordu. Bunun için Mete Han’ı komşuları olan Yüe-çilere rehin olarak verdi ve Mete Han’ın rehin bulunduğu sırada Yüe-çilere saldırarak oğlunun öldürmeyi planladı. Mete Han rehin bulunduğu yerden kaçarak babasının planını bozdu.

Tuman, kurduğu komplonun başarısız olmasıyla tavır değiştirip, Mete Han’ı ödüllendirerek meseleyi unutturmak ve kapatmak istemişti. Mete Han ise babasının planının ne anlama geldiğini biliyordu ve artık babası ile arasında bir iktidar mücadelesi başlamıştı.

Mete Han’ın Babasını Öldürmesi

Mete Han ıslık çalan bir ok tasarladı ve oku neye doğru atarsa askerlerinin de hep birlikte o hedefi vurmalarını, vurmayacak olanların öldürüleceğini emretti. Çıktıkları av sırasında oku ilk önce değerli bir atına fırlattı. Atı vurmayan askerler öldürüldü. Daha sonra kendi eşini hedef aldı yine cesaret edemeyen asker öldürüldü. Bir süre sonra babasının atını hedef aldı ve bütün askerleri aynı anda hedefe ok fırlattı.

Artık askerlerlerine güvenen Mete Han, yine bir gün çıktıkları bir av sırasında babasını hedef aldı ve bütün askerlerin de aynı anda ok fırlatması ile Hun hükümdarı öldürülmüş oldu.

Mete Han tahta çıktıktan sonra güneybatı komşuları olan Tung-hular, Hun tahtına genç yaşta birinin çıkmış olmasından yararlanarak, Hun ülkesini istila etmek istiyorlardı. Bunun için Hunlara politik baskı uygulamaya başladılar. Gönderdikleri elçi ile Mete Han’n babası Teoman’a ait atı istediler. Mete Han bu isteği kabul ederek atı yolladı. Tung-hular Mete Han’ınkendilerinden çekindiğini düşünüp daha ileri gittiler ve Mete Han’dan cariyesini istediler. Mete bu istediği de kabul edip cariyesini yolladı. Tung-hular daha ileri giderek iki devlet arasında kullanılmayan çorak bir araziyi istediler.

Mete Han, "devletin temeli olan toprağı biz nasıl verebiliriz?" demiş ve hem verilebilir hem verilemez şeklinde öğüt verenlerin hepsi, başlarını ayaklarının önünde bulmuştur. Bu olay devlet hayatında taviz politikasının sınırlarını göstermesi bakımından önemlidir. Mete Han kendisine ait olan at ve cariyeyi vermekte tereddüt etmemiş ama halkın malı olan toprak söz konusu olunca taviz vermektense savaşmayı tercih etmiş ve bu tavır tüm Türk tarihi boyunca Türk devlet anlayışının temelini oluşturmuştur.

Mete Han’ın ordusu ani bir baskınla devletin namusuna el uzatan Tung-hu’lara haddini bildirmiş onları imha etmiştir.

Mete Han, tahtta kaldığı 20 yıl içinde Hun hakimiyeti altında Orta Asya birliğini kurmuştur. Altay dağlarından Aral gölüne kadar bütün ülkeleri ele geçiren Mete Han, 26 tane büyüklü küçüklü devleti ortadan kaldırarak, Hun siyasi birliğini sağlamıştır.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Başkurtistan’ın Halk Kahramanı Sosyalist ve Turancı Mirsaid Sultan Galiyev Kimdir ?


Başkurtistan’ın Halk Kahramanı Sosyalist ve Turancı Mirsaid Sultan Galiyev Kimdir ?

Mirsaid Sultan Galiyev Kimdir?

Mirsaid Sultan Galiyev Tatar kökenli düşünür, siyaset adamı, Galiyevzm veya Ulusal Komünizmin kurucusudur. 1917 Bolşevik İhtilâli’nin dört büyüğünden (Lenin, Stalin, Troçki) biridir. Mirsaid Sultan Galiyev’in temel felsefesi milliyetçilik, vatanseverlik, Türkçülük, Turancılık ve Sosyalizmdi. Hayatına dair bir çok bilgiyi 1923’te kendisinin kaleme aldığı “Ben Kimim” başlıklı otobiyografisinden ediniyoruz.

Hayatı

Mirsaid Sultan Galiyev 13 Temmuz 1892’de Mirsaid Haydar Galiyev’in 12 çocuğundan biri olarak, günümüzde Rusya Federasyonu’nun sınırları içinde bulunan Başkurtistan Cumhuriyeti’nin Sterlitamak şehrinde doğdu. İlk eğitimini doğduğu köyde alan Galiyev, 1907’de Kazan’da Tatar Pedagoji Enstitüsü’nde eğitimine devam etti.

1912 yazında Moskova’da Yaz Pedagoji kurslarına gitti, geri dönüp Tatar köylerinde öğretmenlik yaptı. Bir süre Ufa’da belediye kütüphanesinde çalışan Sultan Galiyev o sırada Rus edebiyatı klasiklerini Tatarca ve Başkurtça’ya çeviriyordu.

Devlet yönetimi davasını kazanan Stalin aktif faaliyetileri nedeniyle Sultan Galiyev’i kendisine rakip olarak gördü ve onu 1940’lı yıllarda kurşuna dizerek idam etti.

Eşi Fatma Erzin ve İsmail Kerimcanov Firdevs ile birlikte, 1919

Mirsaid Sultan Galiyev’in Mücadelesi

Kazan, Ufa ve Bakü şehirlerinde gazetecilik yapan Galiyev, 1915’te Azerbaycan ulusal harekâtına katıldı. Bakü’de Mehmet Emin Resulzade’nin çıkardığı Açık Söz’de çalıştıktan sonra Menşeviklerin yayınladığı Bakü gazetesinde "Müslüman dünyasından haberler" köşesini hazırladı. Yine bu dönemde pek çok yabancı eseri Tatar Türkçesine çevirdi.

1917 devrimi zamanı Bakü’de bulunan Sultan Galiyev Müslüman Kongresi Yürütme Komitesi Sekreterliği için çağrılmış olduğu Moskova’ya gitti, kongre bitiminde Kazan’a geçti. Böylece aktif olarak siyasi hayata başlamış oldu. 1917’de Rus Komünist Partisine girerek müslümanlarla ilgili görevler üstlendi.

İç savaşın devam ettiği dönemlerde 6 Ağustos 1918’de Sibirya’dan Moskova’ya ilerleyen Beyaz Ordu Kazan’ı ele geçirdi. Kazan’da tutunamayan Müslüman Kızıl Ordu’nun komutasını devralan Sultan Galiyev Kazan’a saldırı gerçekleştirip 10 Eylül’de şehri geri aldı. Böylece Galiyev Beyaz Ordu’nun Moskova’ya yürüyüşünü durdurdu.

Beyaz Ordu’ya karşı savaşan, V. ve II. Kızıl Ordu’nun komutanı Frunze, bu zaferle ilgili "Siz Türkler ihtilalin en güvenilir askerleri olduğunuzu kanlı mücadele sahalarında ispat ettiniz." açıklamasını yapmıştı. Daha sonra Sovyet Büyükelçisi sıfatında Türkiye’ye giderek Mustafa Kemal Paşa’ya "Beyaz Ordu’ya karşı Türklerle omuz omuza savaştık." demişti.

Rus Bolşevikleri iç savaştan başarılı çıkmış, Rus liderler arasında egemenlik mücadelesini Stalin kazanmıştı. 17 Ocak 1918’de Stalin’in başında bulunduğu NARKOMNATS’a (Milletler Halk Komiserliği) bağlı MÜSKOM (Müslüman Komiserliği) kuruldu ve başkanlığına Molla Nur Vahidov getirildi. Galiyev MÜSKOM’un Kazan temsilcisi oldu.

1919’dan itibaren Sultan Galiyev Rusya’daki Müslümanların hem fiili ve hem de resmi önderiydi. MÜSKOM o dönemde 26 şehirde şube açmış ve Türkçenin 4 ayrı lehçesinde 10 farklı gazete çıkarmıştı. Müslüman Kızıl Ordu’nun asker sayısı da 200 bini aşmıştı.

Lenin başta olmakla bir çok Bolşevik lider, Türk Halkları arasında Bolşevik örgütlenmenin hızla yayıldığını görerek MÜSKOM’un birtakım taleplerini kabul etti:

  1. Kazan’daki Tatarlar için önemli yere sahip Süyüm Bike Minaresi’nin Tatarlara devredilmesi;
  2. Petrograd Millî Kütüphanesi’ndeki Osman bin Affan’a ait Kur’an-ı Kerim’in MÜSKOM’a verilmesi;
  3. Rusların Tataristan’ı işgalinin simgesi olan ve Rus askeri karargahına dönüştürülen tarihi Ufa Kervansarayı’nın sivil yönetime teslimi.
  4. 23 Mart 1918’de NARKOMNATS, Çarlık döneminde ayrı eyaletlerde yaşamış Tatar ve Başkurtların Tatar-Başkurt Cumhuriyeti’nde birleştirilmesi kararını verdi. İç savaşın kızışması nedeniyle bu karar gerçekleşemedi.

19 Kasım 1918’de Kazan çatışmalarında Molla Nur Vahidov öldürüldü. Bu olay Sultan Galiyev’in önünü açsa da o, mücadelesinde tek kalmıştı. 1923’te tutuklandı, fakat partisindeki hizmetlerine göre serbest bırakıldı. Galiyev’i bundan sonra Rus Gizli Servisi takip ediyordu, bazı faaliyetlerine kısıtlamalar getirilmiş, Haziran-Temmuz aylarında Kazan’da düzenlenlenecek olan çeşitli toplantılar yasaklanmıştı.

Galiyev 3. Kongre’de Tatarların da "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı"na sahip olduğunu belirterek bir referandum istedi. Referandum kararı alınsa da oy kullanma hakkı sadece proletarya temsilcilerine verildi ve Tatar-Başkurtlar yoğunlukla köylerde yaşadığı için böyle bir referandumda Rusların kazanacağı netti. Birtakım görevleri alınan Galiyev editörlük ve çevirmenlik için başvurduğu işlerden olumlu cevap alamıyor, suçsuzluğunu öne sürerek partiye geri kabul edilmesi için yaptığı başvuruların hepsi Stalin tarafından reddediliyordu.

Ölümü üzerine çelişkiler

Galiyev ikinci defa 1928’de tutuklandı. Bundan sonra tutuklanması ve ölümüne ilişkin çeşitli görüşler ortaya atıldı. 1930’lu yıllarda sürgün hayatı yaşadığı, 1941’de İkinci Dünya Savaşı nedeniyle affedildiği, Tatarlardan ibaret ordu kurup Nazilere karşı savaştığı bu iddialar arasında.

SSCB’nin yıkılmasından sonra açığa çıkan KGB belgelerine göre Sultan Galiyev Ocak 1931’e kadar tutuklu kalmış ve Kuzey Buz Denizi’ndeki Solovk adasındaki hapishaneye gönderilmiştir. Mart 1933’te cezası sürgüne çevrilmiş, üçüncü kez tutuklanarak 1937’ye kadar Saratov’da sürgün hayatı yaşamıştır. 8 Aralık 1939’da ölüm cezasına çarptırılmış, 28 Ocak 1940’ta Moskova’daki Lefortovo Hapishanesi’nde kurşuna dizilerek idam edilmiştir. Kimi kaynaklar bu bilgileri de güvenilmez kabul etmektedir.

İdamdan önce çekilmiş son resmi

Hedefleri

Sultan Galiyev’e göre Türk halkları gerçek sosyalist mücadelenin en önemli noktasıydı. Türk halkları olmadan dünya devrimini gerçekleştirmek mümkün görünmüyordu. Çünkü Türk halkları gerek coğrafi, gerekse de Batıyla temasda cephe konumunda bulunmaları açısından ve sahip oldukları doğal zenginlikleri nedeniyle Batı kapitalizminin beslenme yolları üzerinde bulunmaktaydı.

Batının doğuyu sömürmek için kullandığı damarlar Türk topraklarından geçiyordu. Bu sömürgeci damarların kesilmesi için Türkçülük şarttır. Sultan Galiyev’in en büyük hayali tüm dünyaya hükmeden devlet kurmaktı. O devletin adı ise Turandı. Kurmak istediği Sosyalist Turan Cumhuriyeti bütün doğu dünyası için kalkan vazifesi görecekti.