BİYOGRAFİ DOSYASI /// İlk Modern Bilim İnsanı : İbn-i Heysem KİMDİR ???


İlk Modern Bilim İnsanı : İbn-i Heysem

Sibel Çağlar

Bundan yaklaşık bin yıl önce Irak’ın Basra şehrinde doğayı anlamak için güçlü bir arzu duyan, ilerici, araştırmacı ve sorgulayıcı bir alim yaşadı. İslam dünyasının Avrupa’dan Çin’e dek uzandığı, bilim, sanat ve felsefe alanlarında altın çağını yaşadığı yıllarda, tarihi değiştiren bir bilim insanı olarak ortaya çıkan bu kişi İbn-i Heysem idi.

Onu tarih ilk bilim insanı ünvanı ile ödüllendirdi.

Antik dünya ve bilimsel fikirleri hakkında bildiklerimizin büyük kısmı Yunancadan ya da başka eski dillerden Arapçaya, sonra da Avrupa dillerine çevrilen belgelerle gelmiştir bize. Arap âlimler eskilerin fikirlerinin üzerine yenilerini inşa edip onları geliştirerek Avrupa’ya zengin bir miras ulaştırmışlardır: bilimsel sorgulamayı yeniden alevlendirmede önemli bir rol oynayan bir miras.

Işığın incelenmesi buna iyi bir örnektir.

Ebu Ali el-Hasan bin el-Heysem ( 965-1038) döneminin en büyük bilim insanıydı.

Kendisi Avrupa’da Alhazen adıyla tanınmıştır. Bilim ve matematiğin çeşitli alanlarında çok sayıda (bugün bilimsel makale diyebileceğimiz) kitap yazmıştır; fakat en büyük eseri MS 1000 yılı civarında optik üzerine yazdığı yedi kitaplık bir dizidir.

Bu eser 12. yüzyılın sonunda Latinceye çevrilmiştir fakat Avrupa’da ancak 1572’de Opticae thesaurus (Optik Hâzinesi) adıyla basılmıştır.

İbnü’l-Heysem’in eserinden gözün anatomisi

Bu eser yaygın biçimde incelenmiş ve Avrupa’da 17. yüzyılda bilim devrimini başlatmış düşünürler üzerinde büyük etkide bulunmuştur.

“Nasıl görüyoruz?” diye sormuştur İbn-i Heysem ve devamında fikirlerini sınamak için işe koyulmuştu.

İlk filozoflar ışığın gözde doğduğunu düşünüyorlardı. Her şeyin dört elementten (toprak, hava, ateş ve su) müteşekkil olduğu fikrinin sahibi, MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan Empedokles, ışığın bu kadar olmadığını, gece karanlığının dünyanın güneşten gelen ışığın önüne geçmesinden kaynaklandığını fark etmişti. MÖ 3. yüzyılda yaşamış olan Epikuros’un da benzer görüşleri vardı.

Ancak görmenin gözden dışarıya doğru giden bir şeyle bağdaştırılması yüzyıllarca sürmüştür.

MÖ 428-347 yılları arasında yaşamış olan Platon dahili ışıkla harici ışığın birleşiminden bahsetmiştir. MÖ 330-260 yılları arasında yaşamış olan Öklid başka şeylerin yanı sıra görme eyleminin “işleyiş” hızından kaygı duymuştur.

Bu fikirler bize garip de gelse, MS ilk bin yılın sonuna kadar ciddi itirazlarla karşılaşmamışlardır. Sebeplerden biri, tabii ki, Batı uygarlığının Roma İmparatorluğu’nun düşüşünden sonra Karanlık Çağ’a girmedir.

İşte böyle bir dönemde Heysem görmenin dış dünyayı yoklamak için gözden bir tür dahili ışığın dışarı çıkmasının sonucu olmadığını, tam tersine, dış dünyadan göze giren ışığın sonucu olduğunu ileri sürmüş ve bunu pek çok mantık argümanıyla desteklemiştir.

Argümanlarından biri artimaj diye bilinen olayla ilgilidir.

Parlak bir ışığa yaklaşık yarım dakika gözlerinizi dikip sonra gözlerinizi kaparsanız, o parlak ışığın dış hatlarını “görürsünüz”, tabii genellikle başka bir renkte. Bu artimaj bazen gözlerinizi açtıktan sonra da “gözlerinizin önünde benekler” halinde kalmaya devam edebilir.

Heysem bunun ancak dışarıdan gözleri etkileyen bir şey sonucunda olabileceğini ileri sürüyordu. Bu şey etkinin, ışığın ne içeri girebileceği ne de dışarı çıkabileceği gözün kapalı olduğu durumda da sürmesini sağlayacak kadar güçlü bir iz yaratıyordu.

Heysem’e göre ışık etkisinin göze dışarıdan geldiğini kanıtlayan başka örnekler de vardı.

Işığın davranışına dair bilimsel bir anlayışın geliştirilmesine en büyük etkiyi, resimlerin “camera obscura” içinde oluşması meselesini ele alış tarzı yapmıştır.

Kelime anlamı “karanlık oda” olan bu fenomen ona ait değildi elbette. Kökeni antik Çin’den gelmekteydi. Heysem bu unutulmuş fikri kendi görüşleri ile birleştirmiş ve yaygınlaşmasını sağlayarak yeni bir çağın kapılarını aralamıştır.

Fikri iş başında görmek için güneşin pırıl pırıl parladığı bir gün karanlık bir odada ayakta durun ve pencereyi kalın bir kumaşla örtün. Kumaşta minik bir delik açın ve odaya buradan ışık girmesini sağlayın. Göreceğiniz şey dışarıdaki dünyanın pencerenin karşısındaki duvara ters olarak düşmüş tam renkli resmidir.

Aynı fenomen iğne deliği fotoğraf makinesinde de olur. Burada karanlık “oda” bir ayakkabı kutusu ya da o büyüklükte bir şeydir. Bir ucunda iğne deliği olan kutunun kesilmiş karşı ucundaki bir kopya kâğıdı da perde görevi yapar. Deliği ışıkta, kutunun perde kısmını ve başınızı ise gölgede tutarak baktığınızda bu minik perdede dünyanın ters dönmüş bir resmini görürsünüz.

Camera obscura daha sonra fotoğraf makinesine dönüşmüştür. Peki ama nasıl çalışır?

Heysem’in fark ettiği gibi kilit nokta ışığın doğrusal hareket etmesidir. Bahçede camera obscura’nın gördüğü belli uzaklıktaki bir ağacı düşünün. Ağacın tepesinden gelip perdedeki delikten geçen düz bir çizgi, karşıdaki duvarın yere yakın bir noktasına doğru devam edecektir. Fakat ağacın dibinden gelen düz bir çizgi delikten yukarı doğru geçecek ve duvarın tavana yakın bir noktasına çarpacaktır. Ağaçtaki diğer bütün noktalardan gelen doğrular delikten geçip benzer şekilde tam yerlerine çarpacaklardır. Sonuç ağacın (ve bahçedeki başka her şeyin) baş aşağı çevrilmiş resmidir.

Heysem ışığın güneşte ve dünyadaki alevlerde meydana gelen minik parçacık demetlerinden oluştuğunu düşünüyordu. Bunlar doğrusal olarak hareket edip çarptıkları nesnelerden geri sekiyorlardı.

Heysem ışığın, çok hızlı olmasına rağmen, sonsuz bir hızla yol alamayacağını anlamıştı – düz bir çubuğun, bir ucu suya daldırılınca eğilmiş gibi görünmesini düşünmüş ve bu etkinin, yani kırılmanın, ışığın suda ve havada farklı hızlarda yolculuk etmesinin sonucu olduğunu fark etmişti.

Aynı zamanda mercekleri ve bükey aynaları da inceleyip merceğin kırılma sayesinde ışığı odakladığını buldu.

Yazdığı “Optik Kitabı” (Kitab el-Manazir) ve Latince çevirisi (De Aspectibus) aracılığıyla, fikirleri Avrupa Rönesansı da dahil olmak üzere, Avrupalı ​​bilim insanlarını etkiledi. Bugün birçok kişi onu optik tarihinin büyük bir ismi ve “Modern Optiğin Babası” olarak görür.

Heysem’in uzattığı bayrağı ilk alan kişi günümüzde daha çok gezegenlerin güneşin etrafında dönme yasalarını keşfetmesiyle tanınan Johannes Kepler (1571-1630) oldu.

17. yüzyılın başlarında Kepler Heysem’in açıklamalarından yola çıkıp insan gözünü iğne deliği fotoğraf makinesi gibi tanımladı. Işığın gözbebeğinden girdiğini ve gözün arkasındaki bölge olan retinada dış dünyanın bir resmini oluşturduğunu söyledi.

Ancak retinada ters olarak oluşan resmin nasıl bizim dünyayı algılayışımızda düzeldiğine dair muammaya yüzyıllar boyunca cevap bulunamadı. Bugün, tıpkı televizyonun kendisi ters dursa bile ekrandaki resmin elektronik olarak ters çevrilebildiği gibi, beynin baş aşağı duran resmi otomatik olarak düzelttiğini biliyoruz.

Heysem, sadece optik alanında çalışmalar yapmamıştır; astrofizik, mekanik, astronomi, geometri, sayılar teorisi, mühendislik, felsefe gibi alanlarda da pek çok eser vermiştir.

Heysem’in anısına Ay’ın bize bakan yüzünde bulunan bir kratere ismi verilmiştir (bkz. Alhazan Crater).

2014 de yayınlanan Neil de Grasse Tyson’un sunduğu ünlü Cosmos belgeselinin Aydınlıkta Saklanmak isimli bölümünde Heysem’in başarılarına detaylıca değinilmiştir.

Önyargılardan arınmış bir bilimsel yöntemin ilk adımlarını atan Heysem, ardından gelecek olan nesnel bilim anlayışının da kurucusu ve ilk uygulayıcısıdır. Onun bilim anlayışında hurafelerin, inançların ya da temelsiz önyargıların yeri yoktur; bilim ispat, deney ve gözlemle ortaya konur ve var olan her iddia eleştiriye ve değerlendirmeye açıktır.

İbn-i Heysem, tarihte bilimin kurallarını oluşturan ilk kişiydi.

Hakikati bulmak zordur ve ona giden yol çetindir. Hakikati arayanlar olarak sizler, hemen hüküm vermeyecek ve eskilerin yazılarına öylece güvenmeyecek kadar bilge olmalısınız.

Sorgulamalı ve o yazıları her açıdan eleştirel biçimde incelemelisiniz.

Yalnızca delil ve deneyi dikkate almalısınız, herhangi bir kişinin
söylediklerini değil. Çünkü her insan, kusurun her türlüsüne karşı savunmasızdır.

Hakikati arayanlar olarak bizler, önyargı veya dikkatsiz düşünüşten kaçınmak için çalışmalarımızda kendi fikirlerimize de kuşku ve sorguyla yaklaşmalıyız.

Bu dersi çıkarın ve hakikat gözlerinizin önüne serilsin.

Bilimin yöntemi budur işte…

Sibel Çağlar

Kaynak:

  • John Gribbin, “Schrödinger’in Yavru Kedileri”, syf: 53 -56
  • Cosmos – Bir Uzay Serüveni: Aydınlıkta Saklanmak

Matematiksel

BİYOGRAFİ DOSYASI : ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak 2 Haziran 1935’da yitirdiğimiz eğitim devrimcisi Vasıf Çınar’ı saygıyla anıyoruz.


ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak 2 Haziran 1935’da yitirdiğimiz eğitim devrimcisi Vasıf Çınar’ı saygıyla anıyoruz.

1931’den sonra Prag, Budapeşte, Roma, Moskova büyükelçiliklerinde bulundu. Atatürk tarafından kendisine “Çınar” soyadı verildi. Büyükelçi olarak görev yaptığı Moskova’da 2 Haziran 1935’da öldü.

Vasıf Çınar, Öğretim Birliği’nin mimarlarından biridir. Gelecek, yörüngesini yitirmiş Milli Eğitim dizgesi yine onların yolunu gösterdiği bilimsel eğitimle kurulacaktır.

Ölümünün 84. yılında H. Vasıf Çınar’ı saygıyla sevgiyle anıyoruz.

****

1894 yılında İzmir’de doğan Hüseyin Vasıf Bey(Çınar), İzmir İdadîsi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi (1916).

* Meslek hayatına öğretmen olarak başladı; İzmir’de özel Şark Okulu’nun kurucuları arasında yer aldı.

* Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine Redd-i İlhak Cemiyeti kurucuları arasında yer aldı ve Mustafa Necati ile birlikte, Balıkesir bölgesindeki Kuvâ-yi Milliye’ye katılıp o bölgede çıkan İzmir’e Doğru gazetesinde Millî Mücadele’yi destekleyen yazılar yazdı.

* Kurtuluşundan sonra İzmir’e maarif müdürü olarak (9 Eylül 1922) atandı. Daha sonra Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı) Özel Kalem Müdürü oldu.

* 1923’te Saruhan’dan (Manisa), 1927’de İzmir’den milletvekili seçildi.

* İstiklâl Mahkemesi savcılığında bulundu.

* İsmet Paşa’nın (İnönü) kurduğu hükûmetlerde (8 Mart-22 Kasım 1924 ve 2 Kasım 1927-25 Eylül 1930) Millî Eğitim Bakanlığı yaptı.

* Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkmasında önemli rol oynadı ve bu kanunu uygulayan ilk bakan oldu.

Eğitim bakanı Vasıf Bey’in 8 Eylül 1924 tarihli genelgesinde de eğitim ve öğretimin temel amaçları özetle şöyle gösterilmiştir:

– Eğitimin milli esaslara ve batı medeniyetinin yöntemlerine dayanması,

-Okulların insan ilişkileri,toplumsal yaşama kuralları, temizlik, düzen vs. uygar ve örnek alınacak bir eğitim yapmaları,

-Çocukların kalplerinde ve ruhlarında Cumhuriyet için fedakar olmak ülküsünü taşımaları,

-Okulların vicdan ve fikir hürriyeti ve bilinçli bir sorumluluk telkin etmesi,

-Öğretimin uygulamalı ve işe yarar bir hale getirilmesi,

-Okulların ilim ve okuma zevkini vermesi,

-Okulların halka sağlığın değerini ve sağlıklı olmanın yollarını öğretmesi,

– Okulların bedenen ve fikren dengeli gelişimi sağlaması,

– Okulların toplumun ve ailenin ihtiyaçlarını dinleyip göz önünde tutması,

-Okulların tasarruf, yardımlaşma ve iktisat fikirlerini vermesi,

-Okulların çocuklarda hür ve makul bir disiplin oluşturması.

*Vasıf Çınar’ın 1924’teki 8 aylık ilk bakanlığında Ankara’da toplanan İkinci Heyet-i İlmiye, okul programlarında gerçekleştirilecek yenilikleri kararlaştırdı.

*İlköğretimin 6 yıldan 5 yıla indirilmesi, ortaokul ve lisenin 3’er yıllık iki aşama sayılması, böylece ortaöğretimin 7 yıldan 6 yıla indirilmesi ve sosyoloji dersinin de konması, ilk okul müfredat programlarının hazırlanması, ders kitaplarının yazdırılması gibi. Bu kararlar 1924-1925 Öğretim yılından başlanarak aşamalı olarak yürürlüğe girdi.

* Vasıf Bey’in eğitim bakanlığı zamanında toplanan 43 kişilik bir program heyeti ilk, orta ve liselerin ders programlarını değiştirmiştir.

* Önce daha evvelki devrin ideolojisine bağlı olan görüşler kitaplardan ayıklanmış ve yerine Cumhuriyet’in esasları konulmuştur.

* Ortaokul ve liselerin öğrenci için çok ağır gelen ders programları bu değişiklikle bir hayli hafifletilmiştir.

*İslami ilimlerden bir kısmı okullardan büsbütün kaldırılmış ve bir kısmı da iyice azaltılmıştır. Arapça ve Farsça kaldırılan dersler arasındadır.

* Din derslerinin saatleri ise azaltılmış ve sadece liselerin iki sınıfında bırakılmıştır.

Falih Rıfkı Atay, her ikisini karşılaştırırken “Kültür zaafı bakımından birbirlerinden pek farklı değillerdi. Karakter bakımından Necati daha uysal, Vasıf daha sert ve civanmertti” diyor.

Bu iki arkadaşın kaderi de çok erken yaşlarda ölmeleri ile birbirine benzerlik gösterecektir.

Vasıf Çınar ikinci kez getirildiği Milli Eğitim Bakanlığından İtalya Büyükelçiliği’ne atanması nedeniyle ayrılır.

21 Mayıs 1932 günü Roma’ya Başbakan İsmet İnönü ile birlikte giden Çınar, 28 Mayıs tarihinde buradaki görevine başlar.

16 Temmuz 1934 günü Roma’dan Moskova’ya atanır. 10 Eylül 1934’te ikinci kez Moskova’da göreve başlar.

İki ay kadar sonra 7 Kasım’da Moskova’daki görevine ek olarak Litvanya Cumhuriyeti Hükümeti” yanında da Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortaelçi sıfatıyla temsil etmesi kararlaştırılır.

Vasıf Çınar Moskova’daki görevinin başında iken 30 Mayıs akşamı evinde birden bire hastalanır ve 2 Haziran 1935 sabahı vefat eder.

BİYOGRAFİ DOSYASI : UZUN YILLAR HAKSIZLIĞA MARUZ KALMIŞ MİLLİ YAZARIMIZ NAZIM HİKMET KİMDİR ? TANIYALIM !!


MİLLİ YAZARIMIZ NAZIM HİKMET KİMDİR ?

Nâzım Hikmet Ran ya da kısaca Nâzım Hikmet (15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963),Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı. "Romantik komünist" ve "romantik devrimci" olarak tanımlanır. Siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiştir. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır.

Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. İt Ürür Kervan Yürür kitabı Orhan Selim imzasıyla çıkmıştır. Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en gözde şairleri arasında gösterilmektedir.

Şiirleri yasaklanan ve yaşamı boyunca yazdıkları yüzünden 11 ayrı davadan yargılanan Nazım Hikmet, İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre yattı. 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarıldı; ölümünden 46 yıl sonra, 5 Ocak 2009 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile bu işlem iptal edildi. Mezarı Moskova’da bulunmaktadır.

İlk şiiri Feryad-ı Vatanı 3 Temmuz 1913’te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultani’de ortaokula başladı. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya okuyunca çocuğun Bahriye Mektebine gitmesine karar verildi. 25 Eylül 1915’te Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi, 1918’de 26 kişi içinden 8. olarak mezun oldu. Karne değerlendirmelerinde zeki, orta derecede çalışkan, elbisesine özen göstermeyen, sinirli ve ahlakî tavırları iyi bir öğrenci görülmektedir. Mezun olduğunda dönemin okul gemisi Hamidiye gemisine güverte stajyer subayı olarak atandı. 17 Mayıs 1921’de aşırıya kaçan halleri bulunduğundan ordu ile ilişiği kesildi.

Nazım Hikmet, 1920’de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadele’ye katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu’ya geçti, Bolu’da öğretmenlik yaptı. Daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okudu. 1921’de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık oldu ve komünizm ile tanıştı. 1924’te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani sahnelendi. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisinde çalışmaya başladı, ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince tekrar Sovyetler Birliği’ne gitti. 1928’de Af Kanunundan yararlandı ve Türkiye’ye döndü. Bu defa Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. 12 sene tutuklu kaldı. Barışseverler Cemiyeti’nin kuruluşunda yer aldı. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle 1950 yılında Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’ne giden Nazım, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca Türk vatandaşlığından çıkarılmasının ardından, büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)’nın memleketi olan Polonya’nın vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını aldı. 3 Haziran 1963 tarihinde ise, Nâzım Hikmet geçirdiği bir kalp krizi neticesinde 61 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım’dır. Celile Hanım piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa’nın kızıdır. Hasan Enver Paşa, Polonya’dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki’nin (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 – ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa Osmanlı Ordusu’nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et modernes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım’ın annesi ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa’nın yani Ludwig Karl Friedrich Detroit’in kızı olan Leyla Hanım’dır. Celile Hanım’ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat’ın annesidir.

Nâzım Hikmet’e göre, babası Türk ve annesi ise Alman, Polonyalı, Gürcü, Çerkez ve Fransız kökenli idi. Babası Hikmet Bey, Çerkes Nâzım Paşa’nın oğludur. Annesi Ayşe Celile Hanım, 3/8 Çerkes, 2/8 Leh, 1/8 Sırp, 1/8 Alman, 1/8 Fransız (Huguenot) kökenliydi.

Babası Hikmet Bey, Selanik’te, Hariciye Nezareti’nde (Dışişleri Bakanlığı) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas valilikleri yapmış olan Nâzım Paşa’nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nâzım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik’in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nâzım’ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep’e, Nâzım’ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş ve hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul’a gelirler. Hikmet Bey’in İstanbul’daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye’ye atanır.

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başladı ancak içerik bakımından diğer hececilerden farklıydı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliği’nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922 ile 1925 arasında bu arayış doruğa çıktı. Hem içerik hem de biçim bakımından dönemindeki şairlerden farklıydı. Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile ahenk oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve fütürizm taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi.

« "Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…" »
(Nazım Hikmet)

Şiirlerinden birçoğu Fikret Kızılok, Cem Karaca, Fuat Saka, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli gibi sanatçılar ve gruplar tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979’da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loizos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü’nün eski üyesi Selim Atakan tarafından da bestelenmiştir. "Salkım söğüt" adlı şiiri Ethem Onur Bilgiç’in 2014 tarihli animasyon filmine konu olmuştur.

UNESCO’nun ilan ettiği 2002 Nâzım Hikmet yılı için besteci Suat Özönder "Şarkılarda Nâzım Hikmet" adlı bir albüm hazırladı. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının katkılarıyla, Yeni Dünya plak şirketi tarafından hayata geçirildi.

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl dört ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 17 Haziran 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği’nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi Dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

DAVALARI

1925 Ankara İstiklâl Mahkemesi Davası
1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1938 Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası
1938 Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası

ÖLÜMÜ VE SONRASI

3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30’da gazetesini almak üzere ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novodeviçi Mezarlığı’nda gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

Şair Nâzım Hikmet’in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye’nin torunu Kenan Bengü tarafından Piraye’nin evrakları arasında “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve üç adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.

YENİDEN TÜRK VATANDAŞLIĞINA ALINMASI

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması gündeme geldi. Yıllardır tartışılmakta olan Nâzım Hikmet’in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu düzenlemenin sadece yaşamakta olanlar kişiler için düzenlendiğini ve Nâzım Hikmet’i kapsamadığını belirterek bu yöndeki talepleri reddetti. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, İçişleri Komisyonu’nda "Tasarıda, şahsa bağlı hak olduğu için bizzat müracaat etmesi gerekir. Arkadaşlarım da olumlu şeyler belirttiler, komisyonda görüşülür, bir karar verilir" dedi.

2009 yılının 5 Ocak Günü "Nâzım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükten kaldırılmasına ilişkin önerge" Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Nâzım Hikmet Ran’a yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Ran’ın yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu’nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu’nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlandı ve Nâzım Hikmet Ran, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.

1- Yurdunun caddelerinde devrimci olarak dolaşır Nâzım Hikmet. İşi gücü şiirdir, tiyatrodur, sanattır. Artık yazmak, yaratmak, insanına ulaşmak ister. Arkadaşı Vâ Nu ile gider Sertellerin Tan gazetesine. Sanki gazete için yaratılmıştır, her iş gelir elinden.

Daha ilk karşılaşmada, dilinden şiir dökülür. Gözlerini kapar okur okur, odada derin sessizlik büyür, kim varsa dinleyen işittiği karşısında heyecanla tutar soluğunu. Hemen başlar göreve. Nerede olsa neşe verir insana, ancak kalemi keskindir. Bir bir başlayacaktır putları yıkmaya! Ne zaman eline kalem alsa, hep isyanı yazar Nâzım. “Şairi Azam Abdülhak Hamit”e doğrudan savaş açar, Yakup Kadri’den sözünü esirgemez. Sorar: “Kimdir milli edip?” diye. Hakikati söylemekten sakınmaz. Okuyunca genç şairin isyanını Abdülhak Hamit evine davet eder, gergin başlar akşam yemeği. Kibar, sağduyuludur yaşlı olanı, öteki dengeli ve biraz da mahcuptur sanki. “Elbet gençler putları kıracak” der Hamit. El sıkışırlar, bir daha tek satır yazmaz Nâzım hakkında Şairi Azam’ın. Merttir Nâzım, kimseyi arkadan hançerlemez…

Linçe gelip yoldaş olmak

Putlar yıkıldıkça öfke büyür, gençlere hedef gösterilir Nâzım! Gazete odasında otururken dışarıdan gelen öfkeli kalabalığı işitir. Zekeriya ve Sabiha Sertel gençleri buyur ederler içeri, Nâzım gelir konuşmaya. O şiirli sesi işitir gençler, büyülenirler. Linç etmek için yola çıktıkları Nâzım’ın yoldaşı sayılırlar artık. Bu etki yüzünden değil midir yıllarca zindanda tutulması şairin?

Çankırı Cezaevi avlusu: Piraye, Kemal Tahir, Piraye’nin kardeşi Fehamet, Nãzım, Hikmet Kıvılcımlı (soldan sağa)

2- Sevdalıdır Nâzım Hikmet. İmkânsız aşka tutulur. Hep olacağı gibi inatçıdır. Ürkek Piraye ile tanışır; çocukları vardır, mutsuz evliliği, kırgın bir de kalbi kadının! “Olmaz, imkânsız” der Piraye; çocuk gibi sevinçli, deli gibi güçlü, inatçıdır şair. Çelmeyi başarır gönlünü, yoldaşı, sırdaşı, dert ortağı olur Piraye. Mahpushaneden yazdığı dizelerin, en güzel mektupların, düşlerin, acının ve elbette hüznün adıdır aynı zamanda. Yuva kurar Nâzım ve Piraye; kadının çocuklarını kendinin sayar Nâzım. Mektuplarca dertleşecektir ileride Memet Fuat’la. Yaşamı, devrimi, cinselliği, yalnızlığı, kederi, düşleri ve ayrılığı akıtacaktır satırlarına. İyi baba olur Piraye’nin çocuklarına.

3- Önce denizciler arasında bayrak olur Nâzım, sonra karacılar… Ordu ayaklanmış, heyecan gelmiştir gençlere… Büyür şairin etkisi yayılır, gizliden, el altından okunur komünistin dizeleri. İftira edilir Nâzım’a, tanımadığı, görmediği, yaşça kendinden küçük askerlerle anılır adı önce. İddia büyüktür, Cumhuriyeti yıkmak için örgüt kurmakla suçlanır Nâzım. Gülünç davalar açılır ardı ardına. Hâkim karşına çıkar. Suçu memleketine ihanettir, suçu halkını özgürlüğe davettir aslında! Artık mahpustur Nâzım Hikmet… Çankırı’da mahpus olur ilkin. Koğuş arkadaşları doktor Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’dir. Dar gelir üç koca adama koğuş. Sabahlara dek sürer tartışmalar. Hem kalbi, hem dizleri sızlamaktadır Nâzım’ın, “karım, bacım, anam” dediği Piraye’ye hasretlik dinmez bir türlü…

Orhan Kemal (solda) ve Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’nde.

4- Mahpus için her gün başka bir umuttur, af çıkacak diye bekler, üst mahkemeden bir haber gelecek diye bekler, günler birbirine benzer gibi geçer ama yürekte bambaşkadır her yeni saniyenin sancısı. Bir an önce dışarıda akan yaşama katılmak ister Nâzım, susamıştır… Umuttur Dayı Bey, yani Ali Fuat Paşa. Elinden ne gelirse yapsın ister…

5- Bursa’da mahpus bir genç adam… Nâzım’ın geleceğini işitince yüreği yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlar. Şiire düşkün. Uzun kış gecelerinde kendini avutur dizelerle. “Nâzım gelecek ha”… Düşünmesi bile soğuk terlemesine yeter, düş mü bu, sahiden gelecek mi Nâzım? Sade genç adam değil, tüm mahpusları, gardiyanları, hatta hapishane müdürünü, tüm Bursa’yı bir telaş alır. Memleket şairi Bursa’ya ayak basacak. Elbirliğiyle boşaltırlar bir koğuşu. Oysa koğuşlar tıklım tıklım, adım atacak yer yok. Döşeğini hela önüne atıp uyuyanlar, nöbetleşe yatakları değişenler, çaresiz çıplak yerde uyuyanlar var… Ama Nâzım başka. Okumuş adam, memleket için yatar hapiste. Tertemiz edilir koğuş, mis gibi koksun ister mahkûmlar… Koca toplumun küçük ölçekli bir manzarasıdır Bursa mahpushanesi. Nasıl sığar bunca insan, nasıl aniden kesilir sesler, zamansız çalan kampanayla nasıl kesilir zırıltı ve nasıl başlar yaşam her sabah… Müdür başta karşılarlar Nâzım’ı. Elinde yoksul, yolculuktan yorgun düşmüş bir valiz. Gözleri çökmüş, çizgileri belirginleşmiş Nâzım’ın. Yine de güler yüzlü. Tek tek ellerini sıkar herkesin. Yüzlerine bakar, gözbebeklerini okurca, dümdüz bakar içlerine doğru… Temiz pak ettikleri koğuşa buyur ederler Nâzım’ı…

6- Yorgun şair, ağır adımlarla girer geniş avludan geçip… Bakar arkadan gelen kimse yok, şaşkınlıkla, telaşla, ürkek ve biraz utançla döner, “Ben burada yalnız mı kalacağım” diye sorar ortalığa. Mahkûmların gözleri gözlerinde Nâzım’ın… Hep birden, övünçle başlarıyla onaylarlar şairi. Nâzım, başını öne eğer; “ben yalnızlıktan korkarım” der. Bir el kalkar o an, sanki saati ayarlı bir zil gibi. Tam gerektiği yerde ve anda gerçekleşir buluşma. Kalkan, Nâzım’ı özlemle bekleyen, düşlerinde gören genç adamın elidir. Işıldar gözleri Nâzım’ın, adımlar birlikte atılır koğuşa, o vakit çiçeklenir etraf, iki kardeş, yoldaş, usta, çırak olur Nâzım ve genç adam, Bursa’nın karanlık mahpusunda, karanlık saatlerde…

İmtihan tedirgini

Yağmur, yağmur olmalı o gece. Bir yerden, sızmalı, içeri dolmalı mis gibi toprak kokusu. Genç adam, Raşit Kemali, heyecanını yenmiş, cesaretini toplamış, “Şiir yazıyorum ben” der. Şırıl şırıl yağmurun içinden, delinip akan gökyüzü tünelinden boşalıyor aniden sözler. Nâzım sevinçle, sanki kıtlıkta lokma bulmuş gibi hayretle ısrar eder hemen “Oku bakalım ne yazmışsın” diye. Korkar Raşit Kemali.

Ustanın önünde çekileceği imtihan tedirgin eder onu. Sonra başlar okumaya, ocağın yamacına sığınmış, alevin yalımlarında gölgeli iki yüz, birden suretleri mahpus duvarında görünür. Gölge oyunu bu! Şair Raşit Kemali okudukça yüzü buruşur Nâzım’ın. Önce sabır çeker içinden, zaman ilerleyip yağmur dindiği halde, tükenmeyince şiirler, bu kez açıktan söyleyiveriyor “Daha var mı?” diye. Genç adam tek bir dizesine gülümsesin diye Nâzım, bir cümle kursa umuda dair, bekler, inatla okur, kestirir şiirleri Nâzım… Hepsi sobayı boylar Ah ne koyu bir hüzün… “Topla sen bu kâğıtları” diye öğütler Raşit Kemali’ye şair. “Topla ve hepsini şu ocağa at, yak onları” diye buyurur. “Bir taneciğinde bile güzellik yok mu” diye umutla, esmerleşmiş yüzüne düşen acıyla sorsa da Raşit Kemali, sıkıntıyla sallanan başını görür şairin ve “hayır” cevabından başka ses işitilmez koğuşta. Kırılsa da kalbi, küskünlük yarası açılsa da böğründe, notu veren Nâzım’dır ve diyeceği sözü yoktur Raşit Kemali’nin.

7- Yüzler esmer, eller nasırlı, yürek dağlanmış… Genç bir adam düşmüş dama. Adam demek doğru mu, çocuk işte… Anasının hasretini geceleyin titrediği yorganın altında daha bir derin hisseder… Sevdiği kız aklında, babası vurularak öldürülecek bir zaman sonra, iyice kesilecek dışarıdan gelen üç kuruş yardım… Mahpusta parasız kalmak zor, çalışmak gerek… İş tutmak lazım… Ayna dökmek, tespih dizmek, berberlik etmek… Bir gün mahpusta satılan bir kitap geçince eline, bambaşka biri olur genç adam… Mahpusta da bulur imam onu “Bakma o resimlere, Müslümanlıkta yok suret çizmek” der. Balaban bu genç adamın adı…

Dam değil üniversite

Demir parmaklıklar ardından çürümemek için dirençle resim yapmaya koyulmuş Nâzım. Mahpusların “Şair Baba” diyeceği, herkese el uzatan, başındaki aydınlık hareyle dolaşan koca Nâzım… Ürkerek yaklaşır Balaban, Şair Baba’sına… “Benim de resmimi yap” der… Nâzım o güzel köylü çocuğunun yüzüne uzunca bakar. Sureti düşer kâğıda yavaşça. İşte bu göz Balaban’ın, işte bu çene, burun… Belirir yavaşça. Mucize karşısında küçük dilini yutacak neredeyse genç adam…

Koşarak çıkar Şair Baba’nın yanından, bulduğu ilk tutsağı diker karşısına, kalem yok, kâğıt hak getire, elde ne varsa onun, Şair Baba’dan gördüğü gibi düşünür suretini mahpusluğun önüne. Delirmiş diyorlar Balaban’a, hep kendine benzemeyene çılgın derler ya… Bir yandan yayılır bu söylence, bir yandan otururlar Balaban’ın karşısına mahpuslar… Artık güç bile olsa, karar zamanı gelir, çıkar Şair Baba’nın karşısına Balaban… Gösterir çizdiklerini, memleketi, insanları…

Ah Nâzım’ın yüzünde güller açar sanki. Sanki orası Bursa’nın mahpus damı değil de, bir üniversite… “Ben senin ustanım, sen çırak… Öğreteceğim sana resmin sırlarını bir bir” der Şair Baba… Gün gelir bütün fırçalar, bütün boyalar, renkler Balaban’ın olur… Şair Baba bu köy çocuğunun bilgeliğini kazır aklına… Umudun düşmanlarına inat, onun adını yazar şiirine…

BİYOGRAFİ DOSYASI : ABD Boston Fahri Konsolosumuz Orhan Gündüz’ü tanıyalım.


ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak Boston Fahri Konsolosu Orhan Gündüz’ü saygı ve rahmet ile anıyoruz.

Boston Fahri Konsolosu Orhan Gündüz için FBI’dan koruma istenmişti !!!

Katliamın ardından neler konuşuldu ?

Dr. Işıl Acehan

Terör örgütleri yıllardır hem yurt içinde, hem de yurt dışında Türkiye’nin başındaki başlıca belalardan. 4 Mayıs’ta Boston’da teröristlerce katledilmesinin üzerinden 37. yıl geçen Türkiye’nin Fahri Konsolosu Orhan Gündüz’ün halen açıklığa kavuşturulamamış terörist saldırılardan birisi.

Fahri konsolosumuz Orhan Gündüz nasıl bir hayat yaşadı, neden teröristlerin hedefindeydi, şehit edildiği gün ve sonrasında ABD basınında neler yazılıp çizilmişti ve katiller neden halen ortada yok?

Orhan Gündüz kimdi?
Orhan Gündüz, 1942’de Emirgan’da doğmuş, Harp Okulu’nu bitirerek subay olmuş, Yüzbaşılığa yükselmiş ve 1954 yılında kendi isteğiyle ordudan ayrılmıştı. Sonrasında ticarete atılan Gündüz, ithalat-ihracat işleri yapıyordu. 1963 yılında ABD’ye göç etiğinde Boston yakınında bulunan Nahant Kasabası’na yerleşmiş, ertesi yıl Türk-Amerikan Kültür Cemiyeti’ni kurmuştu. 678 Massachusetts Avenue, Cambridge’de Topkapı isminde bir hediyelik eşya dükkânı da açmıştı. Evliydi ve iki oğlu vardı.

Boston’daki Türk toplumunun sevgisini kazanan Gündüz, onlar için bir baba haline gelmişti. Türkler’den Boston’a yeni gelen ve parası olmayanlara maddi yardım da sağlıyordu. Boston’ın yoğun Ermeni nüfusundan da çok yakın arkadaşları vardı, herkesin yardımına koşan birisiydi. 1971’de Fahri Konsolos olarak görev yapmaya başlamıştı. Herhangi bir ücret karşılığı olmayan bu konum bile, radikal Ermeni gruplarını rahatsız etmişti, Gündüz’ü hedefe almışlardı.

1970’lerde başlayan terör eylemleri
Ermeni terör örgütlerinin 1970’lerde başlayan saldırıları, ABD’de 27 Ocak 1973’te Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Muavin Konsolos Bahadır Demir’in şehit edilmesiyle ilk kez gerçekleşti ve maalesef 1990’lara kadar Türkiye yurt dışında 31 diplomatını şehit verdi. Ekim 1980’de, ASALA terör örgütü, Türkiye’nin New York’taki BM Misyonu’nu ve Hollywood, California’daki bir Türk seyahat acentesinin bombaladı.

Aynı ay Bel Air, Kaliforniya’da Türkiye başkonsolosunun evi JCAG (Adalet Komandoları) teröristleri tarafından bombalandı.

1981’in Haziran ayında, Türk halk dansları grubunun bir gösterisini engellemek için Anaheim (California) Kongre Merkezi’ne JCAG bir bomba yerleştirildi. Patlama sonrası gösteri iptal edildi. Altı ay sonra, bir başka bombalama, Türkiye’nin ABD Büyükelçisinin ziyareti arifesinde Beverly Hills’deki Türk konsolosluğuna büyük zarar verdi.
28 Ocak 1982’de Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan, işten eve giderken JCAG terör örgütü tarafından aracının içerisinde silahlı saldırıya uğrayarak vefat etti.

Namlu Orhan Gündüz’e çevriliyor…
İki ay sonra 22 Mart’da Orhan Gündüz’ün işyeri bombalandı. Saldırıyı yine JCAG üstlenmişti. Patlamada oldukça zarar gören, aynı zamanda konsolosluk işlerini yürüttüğü hediyelik eşya dükkânını Orhan Gündüz tamir edip işlerine devam etmişti ancak elbette hayatının tehlikede olduğundan da endişeleniyordu.

Telefonla gelen tehditler iyice artmaya başlamıştı ancak Gündüz, tüm tehditlere rağmen, fahri konsolosluk görevini ödün vermeden yürütüyordu. Görevi bıraksa bile terör örgütlerinin peşini bırakmayacağını düşünüyordu. İş yerinin bombalanmasından sonra telefonla tehditler almaya başlamış, evini koruması için Nahant’daki evine bir Alman kurdu almıştı.

4 Mayıs Salı akşamı iş yerinden evine doğru gitmekteyken, mavi eşofman giymiş ve güneş gözlüğü takmış bir kişi, Sommerville’de Orhan Gündüz’e aracında defalarca ateş etti. Olay yerinde yaşamını yitiren Gündüz’ün ilk inceleme raporunda en az 9 merminin isabet ettiği yazıyordu.

Katil, eşofmanını ve 2 silahı olay yerinin çok yakınında bırakıp kaçmıştı, görgü tanığının anlattığına göre 17-23 yaşları arasında bir erkekti.

Ronald Reagan’ın açıklaması

5 Mayıs’ta Beyaz Saray Basın Sözcüsü Vekili, Orhan Gündüz’ün katledilmesi hakkında Başkan Ronald Reagan’ın şu sözlerini aktardı:
“Başkan Reagan, Orhan Gündüz’ün alçakça bir suikasta kurban gitmesinden ötürü derin üzüntü içerisindedir. Federal kolluk kuvvetlerini, Massachusetts’deki yetkili yerel makamlarla işbirliği yaparak olayın sorumlularının yakalanması için harekete geçirmiştir.

Başkan, ABD hükümetinin terörist eylemlerde bulunan kişi ve gruplara hiçbir şekilde barınma sağlamayacağı konusunda kararlıdır. Türkiye Devleti ve Türk halkı bizim dostumuzdur ve biz de Konsolos Gündüz’ün vefatından dolayı onların yasını paylaşıyor, sorumluları lanetliyoruz.”

Saldırıyı, haber ajanslarını arayan JCAG üstlendi, ancak katiller hiçbir zaman yakalanamadı.

Orhan Gündüz’ün öldürülmesinden dolayı Türk ve Ermeniler büyük bir keder içerisindeydi

Gündüz’ün katledilmesinden sonra ABD gazetelerinin yazıp çizdikleri, Fahri Konsolosumuzun sadece Türklerin babası değil, Ermenilerin de yakın dostu olduğunu gösteriyordu. Boston Globe gazetesinde çıkan haber şöyle başlıyordu:

“Dün Boston ve civarının Ermeni ve Türk toplumları, Fahri Konsolos Orhan Gündüz’ün öldürülmesinden dolayı büyük bir keder içerisindeydi.” Ermeni ve Türklerle röportajlar gerçekleştiren gazeteci, Orhan Gündüz’ün Türk, Ermeni, Rum, hepsine yardımcı olduğunu, çok nazik, babacan ve cömert kişiliğinden bahsettiklerini, herkesin büyük bir üzüntü duyduğunu yazmıştı.

Eşi Meral Gündüz de, Orhan Gündüz’ün çok sayıda Ermeni dostu olduğunu, öldürüldüğü gece pek çok Ermeni’nin de evinde ağladığından emin olduğunu söylemişti. Röportaj veren arkadaşları, korktuklarından dolayı isimlerinin gazetede yer almasını istemediklerini, Gündüz’ün görev aldığı 1971’den beri tehdit edildiğini söylemişlerdi. Gündüz’ün eniştesi Orhan Kireç de, Boston’a ziyarete gittiğinde evlerine pek çok telefon geldiğini, bir-ikisini kendisinin açtığında küfür ve tehditler olduğunu, bunların ne olduğunu sorduğunda ise Gündüz’ün “Biz alışığız, hep yapıyorlar” dediğini söylemişti.

8 Mayıs Perşembe günü, dönemin Büyükelçisi Şükrü Elekdağ, Türk toplumu, ABD hükümetinin ve yerel yönetimlerin ileri gelenleri ile diğer ülke diplomatlarından pek çok kişinin de bulunduğu Gündüz’ün cenaze töreninde Türklerin üzüntü ve kızgınlığı ortadaydı. Cenaze namazı, yüksek güvenlik önlemleri altında New England’da bulunan Quincy Camii’nde kılındı ve Boston’da bulunan Forest Hills Mezarlığına defnedildi.

Gündüz, ABD’de yeterince korunuyor muydu?

Gündüz’ün katledilmesinden sonra, yeterince polis korumasının olup olmadığıyla ilgili belki de en çarpıcı bilgileri ismini açıklamayan bir Türk arkadaşları ve Gündüz’ün yakın arkadaşı, Pakistan Fahri Konsolosu Barry Hoffman vermişti. Özellikle iş yerinin bombalanmasından sonra telefonla pek çok tehdit alan Gündüz için neden daha fazla güvenlik önlemi alınmadığını soruyorlardı.

Halen Pakistan Fahri Konsolosu olarak görev yapmakta olan Hoffman, hem cinayetten sonra, hem de 2017’de verdiği röportajda, FBI’ın daha fazla güvenlik önlemi almış olması gerektiğini belirtmiş. “Konsoloslar olarak bulunduğumuz ülkede, hayatımıza kasıt varsa daha iyi korunma sağlanması gerekli. Bunun yaşanmış olmasından dolayı oldukça şaşkınım. Cinayetin önlenip önlenemeyeceğini merak ediyorum. FBI ne yapıyordu?” demiş. Orhan Gündüz’e bir revolver almasını önerdiğini, Gündüz’ün ise ‘ben tetikçi değil, iş adamıyım’ dediğini belirtmiş.

Temsilciler Meclisi üyesi Barney Frank ise, 1 Nisan’da FBI’a yazarak Orhan Gündüz için koruma istediğini, 28 Nisan’da ofis masasında bulduğu FBI’dan gelen cevabın, kendisinin Dışişleri Bakanlığı’na yazması gerektiği olduğunu belirtmiş. “Bunun ne demek olduğunu araştıracağım, Dışişleri Bakanlığı’nın Boston’da böyle bir yetkisi olması beni epey şaşırtır” demiştir.

Cambridge Polis Şefi Anthony Paolillo, Dışişleri Bakanlığı’nın kendisini aradığını, Gündüz’ün arabasını, iş yeri yakınında bulunan Polis garajına park etmesi için izin vermelerini istediğini söylemiş. Gündüz’ün Nahant’daki evinin polis gözetimi altında olduğunu da belirtmiştir.

Ayrıca MDC Polis Şefi Joseph Carli, Gündüz’e sürekli koruma sağlanamayacağını, sabah 8-9 arası, akşam da 18.30-19.00 arası koruduklarını belirtmiş. FBI Özel Ajanı Lawrence Gilligan ise, yabancı ülke vatandaşları söz konusu olduğunda FBI’ın müdahil olmasının sadece onlar yaralandıktan sonra gerçekleşebileceğini söylemiştir.
Göz göre göre gelen katliam engellenebilir miydi, katiller neden bulunamadı gibi ardında pek çok soru işareti bırakan terör eylemi, hafızalarımızda da halen tazeliğini koruyor.

The Boston Globe, 6 Mayıs 1982.
Milliyet, 8 Mayıs 1982.

BİYOGRAFİ DOSYASI : ÜNLÜ FİZİKÇİ VE ASTRONOM GALİLEO GALİLEİ KİMDİR ??


İtalyan astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi Galileo Galilei. Galileo Galilei kimdir? İşte Galileo Galilei’nin biyografisi

15 Şubat 1564’te İtalya‘nın Toskana bölgesindeki Pisa şehrinde dönemin tanınmış müzisyenlerinden Vincenzo Galilei‘nin altı çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Galileo Galilei, ilk öğrenimini Floransa‘da tamamladı.

1581 senesinde Pisa Üniversitesinde tıp eğitimine başladı. Fakat maddi sıkıntılar nedeniyle okulu bırakmak zorunda kaldı. Daha sonra matematiğe yönelen Galileo, bu konudaki çalışmalarıyla 1589 senesinde Pisa’da profesör oldu.

Sarkacı, yüzen cisimleri ve kinetiği Aristo fiziğinden farklı bir düşünceyle matematiksel olarak ele alınması gerektiğine inanan Galileo Galilei, Pisa Kulesi‘nden ağırlık atarak, düşen bütün cisimlerin aynı ivmeye sahip olduğunu gösterdi ve Aristo mantığının yanlış olduğunu kanıtladı. Serbest düşmenin sabit ivmeli bir hareket olduğunu düşüş sırasında katedilen yolun, zamanın karesiyle orantılı olduğunu gösterdi. Bu deneyi neticesinde yaşlı profesörlerle karşı karşıya gelen Galileo, 1592 senesinde Pisa’yı terk ederek, Padova Üniversitesi matematik kürsüsüne geldi.

1597 senesinde askeri amaçla da kullanılabilen pusulayı ticari olarak piyasaya sunan Galileo, 1600 senesinden hemen sonra ilkel bir termometre ve insanların kalp atışının ölçümünde kullanılmak üzere sarkaç icat etti.

1609 yılında Hollanda‘da teleskopun icat edildiğini öğrenince kendisi daha gelişmiş bir teleskop üretti ve bunu astronomi gözlemlerinde kullandı. Teleskopu astronomik amaçla kullanan ilk bilim insanı olan Galileo Galilei, kendi ürettiği teleskopla önemli gözlemler yaptı. Sonrasında bu gözlemleri, 1610 yılında, Yıldız Habercisi (Siderius Nuntius) isimli kitabında kaleme aldı.

Ay yüzeyi, yıldız kümeleri ve Samanyolu üzerine ilk tespitlerini yayınladığı ve Jupiter‘in dört uydusunun varlığından bahsettiği kitabı büyük yankı uyandırdı. Bu başarısı sayesinde Floransa’da saray matematikçisi oldu.

Venüs gezegeninin evreleri ve Satürn’ün şekli hakkında bilgi verirken, astronomideki Batlamyus sistemini tartıştı. Güneş’i gözlemleyen ve güneş üzerinde bulunan gölgelerin leke olduğunu kanıtlayan Galileo, bunların ne Merkür‘ün güneşin önünden geçerken oluşan gölgesi ne de güneş ve dünya arasında bulunan küçük gökcisimlerine ait olmadığını ortaya koydu.

1611 senesinde Roma‘ya giderek burada bulunan bilim akademisine üye oldu. Bu dönemde Floransa’ya dönüşüne neden olan kitabını ve güneş lekeleri üzerine yazdığı eserini yayınladı.

Kopernik sistemini açık bir şekilde savunduğu bu eser yüzünden papazların ağır baskısına maruz kalan Galilei, 1615 senesinde iddiasını savunmak için Roma’ya gitti. 1616 yılında Papa V. Paul tarafından kitaplarını tetkik için kurulan komisyon, Galileo’nun kitaplarını yasaklamadı fakat dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istedi.

Bir süre bilimin pratik yönüne dönerek, mikroskobu geliştiren Galilei, 1618 senesinde üç kuyruklu yıldızın keşfedilmesiyle kiliseyle karşı karşıya kaldı. Bir arkadaşının VIII. Urban olarak papa seçilmesinden sonra cesaret alarak yazdığı “İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar” isimli eseri 1632 senesinde yayınlanan Galilei, Roma’ya çağrılarak engizisyon mahkemesine çıkarıldı. Bunun ardından, 1633 senesinde kitabı yasaklanan Galileo, müebbet hapse mahkum edildi.

Yetmiş yaşında hapsedilen ve 1636 yılında gözleri kör olan Galilei, 8 Ocak 1642’de Arcetri‘de hayatını kaybetti.

İLGİLİ DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ. (Galileo Galilei Dialogue Concerning the Two Chief World Systems.pdf – İNGİLİZCE)

BİYOGRAFİ DOSYASI : ÜNLÜ DEVRİMCİ GENERAL JOSE DE SAN MARTİN KİMDİR ???


ÜNLÜ DEVRİMCİ GENERAL JOSE DE SAN MARTİN KİMDİR ???

José de San Martín (d. 25 Şubat 1778 Yapeyú, Arjantin – ö. 17 Ağustos 1850 Boulogne-sur-Mer, Fransa), Güney Amerikalı devrimcidir. San Martín İspanyol bir anne-babanın oğlu olarak Yapeyú’da Río de la Plata Valiliği^’de, bugünkü Arjantin’de doğdu. Ancak İspanya’da büyüdü ve İspanyol ordusunda 20 yıl hizmet ederek subay olarak kariyer yaptı.

San Martin bu zaman zarfında, Güney Amerika İspanyol kolonilerinin bağımsızlık çabaları için giderek daha fazla taraf oldu. 1812 yılında Arjantine döndü ve bağaımsızlık savaşı için bir devrimci ordu oluşturdu. 1817 yılıda San Martin Andlar’da bir isyankar grubu idare eder, İspanyolları Şili’de Chacabuco Muharebesi’nde mağlup eder ve Şili’nin başkenti Santiago de Chile’yi işgal eder. 1818’de Maipú’da İspanyollara karşı elde ettiği son bir galibiyetten sonra San Martin Şili’de milli bir hükümet kurar ama yine de Şilili General Bernardo O’Higgins lehine başkanlıktan feregat eder.

1820 yılında Peru’nun kurtuluşu için İspanyol egemenliğine karşı bir operasyon düzenler. İspanyolları Aralık 1820’de Pisco’da yenerek Lima’yı işgal eder. 28 Temmuz 1821’de Peru’nun bağımsızlığını ilan ederek ülkenin Protektor’ü olarak tanımlanır. İspanyolların Peru’daki ilerleyen direnişi onun, Venezuelalı general ve devrimci Simón Bolívar’dan askeri destek istemesine neden olur. Her iki devrimci hükümet politikası konusunda uzlaşı içinde değildirler. San Martin monarşi yürütürken, Bolivar cumhuriyet yanlısıdır. 26 ve 27 Temmuz 1822 tarihlerinde bağımsızlık savaşlarının iki lideri farklılıkları ortadan kaldırmak için Guayaquil’de başarısızlıkla sonuçlanan bir buluşma gerçekleştirirler. San Martín Bolivar’ın lehine geri çekilir. San Martin’in geri çekilmesinin, bağımsızlığa Bolivar’ın yolu ile daha hizmet edileceği umuduyla, kendi isteği ile mi gerçekleştirdiği yoksa Bolivar’ın bu adımı Peru’ya yardım şartı ile mi attırdığı, bugüne kadar açıklığa kavuşmamıştır.

1824’te San Martín Avrupa’ya gider. 17 Ağustos 1850’de Kuzey Fransa’da Boulogne’da ölür.

TÜRKÇE VE İNGİLİZCE DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BİYOGRAFİ DOSYASI : 25 YAŞINDA İDAM EDİLEN DÖNEMİN GENÇLİK LİDERİ DENİZ GEZMİŞ’İ TANIYALIM !!!!


Doğum 28 Şubat 1947
Ayaş, Ankara, Türkiye
Ölüm 6 Mayıs 1972 (25 yaşında)
Ulucanlar, Altındağ, Ankara
Ölüm sebebi İdam
Defin yeri Ankara Karşıyaka Mezarlığı
Eğitim İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi (1969’da ihraç edildi)
Organizasyon THKO (1970-72)
Tanınma nedeni Politik aktivist
Siyasi parti Türkiye İşçi Partisi (1965-1969)

Deniz Gezmiş, (28 Şubat 1947, Ankara–6 Mayıs 1972, Ankara) Türk Marksist-Leninist devrimci, öğrenci lideri ve siyasî aktivist. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu üyesiydi.

Yaşamı

Gençliği

Deniz Gezmiş, 28 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu.[1] Dedeleri Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı Cimil köyündendir. Babası Ilıca (Aziziye), Erzurum nüfusuna kayıtlı ilköğretim müfettişi Cemil Gezmiş, annesi ise Erzurum’un Tortum ilçesinden ilkokul öğretmeni Mukaddes Gezmiş’tir. Ailenin üç erkek çocuğundan ikincisiydi. Ağabeyi Bora Gezmiş (d. 1944), hukuk fakültesinden ayrılıp bankacılık yapmıştı. Kardeşi Hamdi Gezmiş (d. 1952) ise mâlî müşavirdir.

Deniz Gezmiş, ilk ve orta öğrenimini Sivas’ta, liseyi İstanbul’da Haydarpaşa Lisesi’nde okudu. Henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu.

Siyasî yaşamı

11 Ekim 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) Üsküdar ilçe başkanlığına üye oldu. İlk göz altısını 15 Ağustos – 31 Ağustos 1966 tarihleri arasında Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında işçileri destekleyen ve Türk-İş yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında yaşadı.

6 Temmuz 1966 tarihinde girdiği üniversite sınavında hem fen fakültesini hem de hukuk fakültesini kazandı. Babası, Deniz’in fen fakültesine gitmesini istedi. Deniz, babasının isteğini geri çevirmeyerek fen fakültesine gitmeyi kabul etti. Fakat daha sonra fikir değiştirerek hukuk fakültesine kaydını yaptırdı. 7 Kasım 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Ardından 19 Ocak 1967’de Türkiye Millî Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yedd-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967’de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi’nde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968’de "Devrimci Hukukçular Örgütü"’nü kurdu. 7 Mart 1968’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen toplantıda konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklandı. 2 Mayıs’a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Mayıs’ta 6. Filo’yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968’de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına İ.Ü. Senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı; öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen 6. Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz 1968’de bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül 1968’de serbest bırakıldı. Bütün bu olaylardan sonra öğrenci hareketinin efsanevi lideri haline geldi.

TİP içinde yoğunlaşarak ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda "Millî Demokratik Devrim" gurubunun görüşlerini benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu.

Mustafa Kemal yürüyüşü posteri.

Ekim 1968’de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Devran Seymen, Cevat Ercişli, M. Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan’la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’ni kurdu. 1 Kasım 1968’de TMGT (Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı), AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968’de ABD büyükelçisi Kommer’in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı’nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve 17 Aralık 1968’de serbest bırakıldı.

Oya Sencer’in "Türkiye’de İşçi Sınıfı’nın Doğuşu ve Yapısı" konulu doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler olayı protesto için üniversiteyi işgal ettiler. Bu işgalin başında Deniz Gezmiş vardı. 27 Aralık 1968 tarihinde polisler tarafından tutuklanacakken ellerinden kurtuldu ve İzmir’e gitti. Bir hafta sonra tutuklu olan arkadaşı Celal Doğan’ın evindeyken baskın sonucu yakalandı. 22 Şubat 1969’da serbest bırakıldı.

İstanbul Üniversitesi’nde sağcı güçlerin 16 Mart 1969’da girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş, bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart’ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan’a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969’da İ.Ü. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto gerekçesiyle giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabî tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran’ın sonunda Filistin’e gitti. Filistin’e gitmeden önce 23 Haziran 1969’da TMGT’nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi.

Eylül’e kadar Filistin’de gerilla kamplarında kalan Deniz Gezmiş, 28 Ağustos 1969’da, 26 Aralık 1968’de üniversiteyi işgal ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi’nden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969’da Hukuk Fakültesi’nde bulunduğunun ihbar edilmesi üzerine fakülteye düzenlenen polis baskınında teslim olan Gezmiş, 25 Kasım’da serbest bırakıldı. Ancak İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş’e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı. 20 Aralık 1969’da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin’le birlikte 18 Eylül 1970’e kadar tutuklu kaldı. Hapisten çıktığında askere alındı. Kafasındaki gerilla planlarını gerçekleştirmek için askere gitmedi. Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürdü. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte Ankara’da THKO’yu kurdu. 11 Ocak 1971’de THKO adına Ankara İş Bankası Emek Şubesi’nin soygununu gerçekleştirenler arasında yer aldı. Bu olaydan sonra Yusuf Aslan’la beraber "vur emri" ile aranmaya başlandı. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın yakalanmasına yardım eden kişilere 15.000 lira ödül verileceği açıklandı.

THKO’nun silah sıkıntısını gidermek için THKO mensuplarıyla birlikte 15 Şubat 1971’de Balgat’taki Tuslog tesislerine sızdı, fakat silah deposu boştu. Onun yerine dört Amerikalı askerin kaçırılması eyleminde bulundu. Kaçırılan erler 9 Mart 1971 tarihinde serbest bırakıldılar.

Yakalanışı ve idamı

12 Mart Muhtırası olduktan üç gün sonra yani 15 Mart 1971’de bir motosiklette Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, diğer motosiklette ise Sinan Cemgil yola çıktılar. Sinan Cemgil daha sonra yol ayrımından Nurhak’a doğru yol aldı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a gitmekteyken motosikletleri bozuldu. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Aslan ile birbirlerini kaybettiler. Aslan, o esnada Elmalı’da iken Gezmiş, 16 Mart 1971 Salı günü Sivas’ın Gemerek ilçesinde etrafı sarılarak yakalandı ve Kayseri’ye getirildi.[kaynak belirtilmeli] Buradan Ankara’ya zamanın İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu’nun makamına götürüldü.

Mahkemesi 16 Temmuz 1971 günü Altındağ Veteriner Okulu binasında Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığında Baki Tuğ savcılığında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 no’lu Mahkemesi’nde başlayıp 9 Ekim 1971 günü bitti. Deniz ve arkadaşları, 16 Temmuz 1971’de başlayan THKO-1 Davası’nda TCK’nin 146. maddesini ihlâl ettiği gerekçesiyle 9 Ekim 1971’de 146/1 maddesi uyarınca idam cezasına çarptırıldı. Mahkeme kararı;

“Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Mahkememiz Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını; bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya cebren teşebbüs suçunu işlediğinizi sabit gördü. Türk Ceza Kununun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezası ile tecziyenize karar verdi. Hüküm bir hafta içinde kabulu temizdir, tutukluluğunuz devam edecektir.[2][3]

İdam cezaları o zamanlar senato tarafından onaylanmak zorundaydı. İsmet İnönü "siyasî suçlar idamla cezalandırılmamalıdır" diyerek Bülent Ecevit ile birlikte ret oyu kullanır. AP genel başkanı Süleyman Demirel ise infazdan yana oy kullanır.[4]

Ankara Karşıyaka mezarlığında bulunan mezarı

Olaydan 15 yıl sonra Süleyman Demirel bir gazeteciye verdiği demeçte idamlar için: "soğuk savaşın talihsiz olaylarından biri" yorumunu yaptı. Mahkûmların özür dilemesi istenir. Hiçbiri yaptıklarından dolayı özür dilemez. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ise idamları onaylar.[5]

Alman Der Spiegel dergisinde konuyla ilgili çıkan yazıda idam edilmeden önce şunları söylediği yazmaktadır:[6]

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!”

İdama tanık olan avukatı Halit Çelenk’e göre ise son sözleri şöyledir:[7]

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler”

Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 1:00-3:00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi.[8] İdam yaftaları sonradan müze olan Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ne Anadolu Ajansı muhabiri Burhan Dodanlı tarafından bağışlandı.[9] İdam yaftaları

“Ankara 1 nolu Askeri Mahkemesinin 8.10.1971 tarih ve 971-13 esas 971-23 karar sayılı hükmü ile TCK 146-1 maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkum edilmiştir.[10]”

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 1969’da öldürülen Taylan Özgür’ün yanına gömülme isteği yerine getirilmedi.[11] İdamından sonra bayraklaşarak devrim mücadelesinin çok önemli bir sembolü oldu. Birçok sol örgüt, başka konularda farklı fikirde olmalarına rağmen, mutabık kaldıkları nadir konulardan birisi de Deniz Gezmiş’in devrim önderliğidir.[12]

Görüşleri

Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor.

Deniz Gezmiş’in Atatürkçülük hakkındaki görüşleriyle ilgili olarak kardeşi Bora Gezmiş şöyle demiştir:[13]

“Deniz’in Atatürk’ü sevmediğini iddia etmek için bir delil ortaya koymanız lazım. Yalnız Deniz değil, 68 Kuşağı’nın yüzde 90’ı Atatürk’ü referans alarak ‘2. Kurtuluş Savaşı’nı başlattığını’ söyler. Deniz hem sosyalistti, hem Atatürkçüydü. „

“Bunu söylemek o kadar kolay ki; Deniz’in Atatürk’le ilgili Samsun’dan Ankara’ya Atatürk yürüyüşünde ‘Türk halkına’ diye açıklamaları var. Bazıları da diyor ki; önce Atatürk’ü referans alıyordu ama sonra sosyalizme kaydı. O zaman da Deniz’in Mamak’taki en son savunmasını okuyacaksın. Mahkemede savcının "Bunlar Atatürk demezler, Mustafa Kemal’in kalpaklı resmini kendilerine referans alırlar…" şeklinde iddiada bulunması üzerine Deniz, "Atatürk’ü en çok koruyan biziz der „

Mirası

Siyasi Mirası

  • Deniz Gezmiş’in idam edildiği 6 Mayıs tarihi, 70’li yıllardan beri Türkiye’deki pek çok sol görüşlü örgüt, parti ve demokratik kitle örgütü tarafından bir anma gününe dönüştürülmüş, anısı ve mirası yaşatılmaya çalışılmıştır. Ailesi, 2015 yılında "Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının anısını, devrimci mücadeleye kattıkları değerleri yaşatmak" amacıyla Deniz Gezmiş Özgürlük ve Bağımsızlık Vakfı’nı kurdu.[14]
  • 1980’de eski başbakan Nihat Erim, Deniz Gezmiş’in intikamının alınması adına Devrimci Sol tarafından suikast sonucu öldürüldü.[15][16]
  • İstanbul’dan Ankara’ya Deniz Gezmiş için bağımsızlık yürüyüşü, Yurtsever Cephe önderliğinde 1 Mayıs 2007’de İstanbul’dan başlamıştır. Deniz Gezmişler’in 1972‘de idam edildiği Ankara’da, Karşıyaka Mezarlığı‘nda sona eren yürüyüşe katılanlar çeşitli duraklarda durarak amaçlarını anlatan şenlikler düzenlediler. Yürüyüş öncesinde Çanakkale Sulh Mahkemesi, afişin üzerinde resimleri yer alan kişilerin idam hükmü giymiş mahkumlar olduğu gerekçesiyle sözkonusu afişlerin toplatılmasına karar verdi.[17]

Popüler kültürde Deniz Gezmiş

Hakkında Yazılan Kitaplar
Yıl Kitap Yazar
1976 Deniz Gezmiş Anlatıyor Erdal Öz[18]
1976 Dar Ağacında Üç Fidan Nihat Behram[19]
1978 İdam Gecesi Anıları Halit Çelenk[20]
1986 Gülünün Solduğu Akşam Erdal Öz[21]
1996 Bizim Deniz Turhan Feyizoğlu[22]
1998 Üç Asılmışların Hikayesi Ahmet Kahraman[23]
2002 Denizler İdama Giderken Oral Çalışlar[24]
2003 Defterimde Kuş Sesleri Erdal Öz [25]
2005 Deniz Gezmiş Albümü Özgür Erdem (ed.)
2006 Savunma Deniz Gezmiş[26]
2007 Deniz Fırtınalı Yıllar Tarkan Tufan[27]
2008 Hepiniz Suçlusunuz Burhan Dodanlı
2009 Deniz: Yaşamı ve Mücadelesi Özgür Erdem[28]
2010 Herkesin Bir Deniz Gezmiş Öyküsü Vardır Atilla Keskin[29]
2011 Bir Dava İki Devrimci Unutmak İhanettir Hüseyin Turan[30]
2011 Ağlasın Gökyüzü Vehbi Bardakçı[31]
2011 Denizler ve Filistin Turhan Feyizoğlu[32]
2012 Arkadaşım Deniz Gezmiş Doğu Perinçek[33]
2012 Deniz Gezmiş Destanı Alper Özbek[34]
2014 Bir Defter-i Hatırat-ı Zindan Hasan İhsan [35]
2014 Adı Deniz Esen Rüzgar[36]
2014 Abim Deniz Can Dündar[37]
2014 Hırçın Bir Deniz Hikayesi Ahmet Tahir Can[38]

Kültür ve Sanat

Filmler
Film Notlar
Hoşçakal Yarın Deniz Gezmiş rolünü Berhan Şimşek üstlenmiştir.[39]
Aşk Olsun Sana Çocuk Deniz Gezmiş rolünü Barış Koçak üstlenmiştir.
Diziler
Dizi Notlar
Hatırla Sevgili Deniz Gezmiş rolünü Barış Koçak üstlenmiştir.[40]
Belgeseller
Yıl Belgesel Yapımcı
2000 12 Mart: İhtilalin pençesinde demokrasi Mehmet Ali Birand
2012 Deniz Gezmiş Belgeseli / Delikanlım Can Dündar [41]
Tiyarolar
Oyun Notlar
Aşk Olsun Sana Çocuk Samsun Sanat Tiyatrosu, 2011 yazında ilk oyununu oynamıştır.[42]
"Deniz Diye Bir Delikanlı" Ankara Sanat Tiyatrosu, Yazan ve Yöneten Metin Balaydır
Şiirler
Şiir Şair
Mare Nostrum Can Yücel
Mahur Beste Attilâ İlhan
Neyleyim Nevzat Çelik
Sardunyaya Ağıt Can Yücel
Şarkılar
Sanatçı Şarkı
Ahmet Aslan Susarak Özlüyorum
Ahmet Kaya Mahur
Ahmet Kaya Beni Tarihle Yargıla
Ahmet Kaya Dosta Düşmana Karşı
Nesimi Çimen 6 Mayıs Ağıdı
Ruhi Su Mahsus Mahal
Zülfü Livaneli Hoşçakal Kardeşim Deniz
Zülfü Livaneli Şarkışla
Edip Akbayram Aşk Olsun Sana Çocuk
Cem Karaca Parka
Moğollar Geri Sar
Sevinç Eratalay Ankara’dan Bir Haber Var
Sevinç Eratalay Şarkışla
Selda Bağcan Denizlerin Dalgasıyım
Grup Yorum Özgürlük Türküsü
Grup Yorum Şarkışla
Metin-Kemal Kahraman Deniz Koydum Adını
Kardeş Türküler Deniz’e Yakılan Türkü
Duman Manası Yok
Mor ve Ötesi Darbe
Gazapizm "Gördüler"
Grup Özgürlük Deniz’e
Grup Adalılar Ankara’dan bir haber var
Grup Adalılar Biz de geliriz
Grup Yol Denizlerin Türküsü
Fevzi Kurtuluş Deniz’e Şikayet
Fevzi Kurtuluş Bizim Deniz
Hüseyin Karakuş Adı Deniz Olmalı
Çilekeş Her Deniz
Hüsnü Arkan 5 Mayıs
Soner Olgun Delikanlım Deniz
Emeğe Ezgi Adım Deniz
Mesth Devrim
Sertab Erener La’l
Yeni Türkü Sardunyaya Ağıt
Fazıl Say Sardunyaya Ağıt

Kaynakça

1. ^ "Deniz Gezmiş kimdir? Deniz Gezmiş’in hayatı". Sözcü. 6 Mayıs 2014. Erişim tarihi: 1 Eylül 2015.

2. ^ "Deniz Gezmiş-1/2 video…" dogalhayatbelgesel.com. 31 Mayıs 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mayıs 2013.

3. ^ "1. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu Davası".

4. ^ "Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamına evet diyenlerin tam listesi". http://www.imctv.com.tr. 6 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mayıs 2016. |yayıncı= dış bağlantı (yardım)

5. ^ Deniz, Bir İsyancının İzleri yazar Turhan Feyizlioğlu sf:294

6. ^ "Gerçekleri makaslamak, halının altına süpürmek!". milliyet.com.tr. 7 Mayıs 2008. 29 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mayıs 2013. Yazar |ad1= eksik |soyadı1= (yardım)

7. ^ Çelenk, Halit. İdam Gecesi Anıları, Tekin Yayınevi, 2002, 14. Basım, s. 86.

8. ^ 14 Mayıs 2012 tarihli mynet haberi

9. ^ "Deniz Gezmiş idamdan sonra 52 dakika yaşadı". sabah.com.tr. 14 Mayıs 2012. 9 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mayıs 2013.

10.^ "Deniz Gezmiş’in idam yaftası". sabah.com.tr. 9 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mayıs 2013.

11.^ http://www.haberveriyorum.net/haber/bora-gezmis-olulerinden-bile-korkuyorlardi

12.^ Erdal Öz, Gülünün Solduğu Akşam, Can Yayınları, İstanbul, 1987, s. 245

13.^ http://www.odatv.com/n.php?n=deniz-gezmis-ataturku-sevmez-miydi-1203121200

14.^ Deniz Gezmiş Vakfı kuruldu, 27 Mayıs 2015. Cumhuriyet gazetesi, 21 Ağustos 2015’te erişildi.

15.^ Meydan-Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedisi, Cilt:4 s.319. Meydan Yayınevi, İstanbul.

16.^ "Nihat Erim öldürüldü". http://gecmisgazete.com. 20 Temmuz 1980. 8 Mart 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mayıs 2013. Yazar |ad1= eksik |soyadı1= (yardım); |yayımcı= dış bağlantı (yardım)

17.^ http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220609

18.^ Deniz Gezmiş Anlatıyor, Erdal Öz

19.^ Dar Ağacında Üç Fidan, Nihat Behram

20.^ İdam Gecesi Anıları, Halit Çelenk

21.^ Gülümün Solduğu Akşam, Erdal Öz

22.^ Bizim Deniz, Turhan feyizoğlu

23.^ Üç Asılmışların Hikayesi, Ahmet Kahraman

24.^ Denizler İdama Giderken, Oral Çalışlar

25.^ Defterimde Kuş Sesleri, Erdal Öz

26.^ Savunma, Deniz Gezmiş

27.^ Deniz Fırtınalı Yıllar, Tarka Tufan

28.^ Deniz: Yaşamı ve Mücadelesi, Özgür Erdem

29.^ Herkesin Bir Deniz Gezmiş Öyküsü Vardır, Atilla Keskin

30.^ Bir Dava İki Devrimci Unutmak İhanettir, Hüseyin Turhan

31.^ Ağlasın Gökyüzü, Vehbi Bardakçı

32.^ Denizler ve Filistin,Turhan Feyizoğlu

33.^ Arkadaşım Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek

34.^ Deniz Gezmiş Destanı, Alper Özbek

35.^ Bir Defter-i Hatırat-ı Zindan, Hasan İhsan

36.^ Adı Deniz, Esen Rüzgar

37.^ Abim Deniz, Can Dündar

38.^ Hırçın Bir Deniz Hikayesi, Ahmet Tahir Can

39.^ Berhan Şimşek IMDb profili

40.^ Konuşulmak için ‘sağcıydım solcu oldum’ dedim Zaman

41.^ Can Dündar’dan yeni belgesel CNN Türk

42.^ Aşkolsun Sana Çocuk Milliyet