BİYOGRAFİ DOSYASI : Türk öğretmen, gazeteci, şair, yazar Sabahattin Ali kimdir ???


Türk öğretmen, gazeteci, şair, yazar Sabahattin Ali kimdir ???

Sabahattin Ali kimdir? Bir süre hapishanede kalmasına neden olan olay nedir? Sabahattin Ali öldürüldü mü? İşte Sabahattin Ali’nin biyografisi

Sabahattin Ali, Edirne’nin Gümülcine Sancağına bağlı Eğridere kazasında 25 Şubat 1907’de dünyaya geldi.

Babasının mesleğinden dolayı sürekli taşınan Sabahattin Ali, ilköğretimini ülkenin çeşitli yerlerinde tamamladı. Edremit’te yaşadıkları süre boyunca, ailesiyle beraber Yunan işgalinden dolayı maddi-manevi zor zamanlar geçirdi. Sonraları Sabahattin Ali, Balıkesir Muallim Mektebi’ne parasız ve yatılı olarak başladı.

Bu senelerde yaşadıklarını kimi zaman şiir, kimi zaman da öykü ve denemeleri ile kaleme alan Sabahattin Ali, çeşitli gazete ve dergilere şiirlerini gönderdi. Arkadaşları ile okul gazetesi çıkaran Sabahattin Ali için, bu senelerin önemi çok büyüktür. Zamanla okulun düzeninden sıkıldığı ifade edilen Sabahattin Ali’nin başından çeşitli olaylar geçti ve bir olay sonrası okul yönetimi Sabahattin Ali’yi İstanbul’a nakletti.

1926 yılında İstanbul’daki okuluna yerleşen Sabahattin Ali’nin öğretmenlerinden biri Ali Canip Yöntem’dir. Sabahattin Ali’deki cevheri fark eden Ali Canip Yöntem yardımıyla, şiirleri, öyküleri ve denemeleri pek çok önemli dergide yayımlanmaya başladı.

Babasının hayatını kaybetmesinden sonra, aynı sene okuldan mezun olan Sabahattin Ali, Yozgat Merkez Cumhuriyet Okulu’na tayin edildi. Ailesi, Yozgat’a yerleşti.

Sabahattin Ali, Nahit Hanım ismindeki bir arkadaşına yazığı mektupta, konuşacak ve dertleşecek insan bulamadığından bahsetmiştir.

Nahit Hanım, Sabahattin Ali’nin İstanbul’dan tanıdığı ve Yozgat’ta iken sürekli mektuplaştığı birisidir. Sabahattin Ali bir zaman sonra Nahit Hanım’a aşık oldu fakat aşkına karşılık bulamadı.

Yozgat’ta kaldığı dönemde Anadolu insanını gözlemleme fırsatı bulan Sabahattin Ali, ileriki dönemlerde bu gözlemlerini eserlerinde kullandı.

Almanya’da iki yıl eğitim aldıktan sonra Türkiye’ye geri dönen Sabahattin Ali, Konya’da öğretmenliğe devam etti. Bu senelerde Atatürk’ü hiciv ettiği iddiasıyla tutuklandı. Bir süre mahpus kaldıktan sonra af vesilesiyle tahliye oldu.

İleriki dönemlerde, yazdığı yazıları engellenen Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile siyasi mizah dergileri çıkarmaya başladı. Burada yazdığı yazılarda İsmet İnönü ile alay ettiği gerekçesiyle Sabahattin Ali 3 ay kadar ceza aldı ve bir süre daha hapis yattı.

Tek parti döneminde yazıları yayımlanmayan Sabahattin Ali, ülkeden gitmek istedi fakat pasaport talebi onaylanmadı. Bulgaristan’a kaçmaya karar veren yazar, anlaştığı kaçakçı tarafından öldürüldü. Ölümü hakkında hala cevaplanamayan sorular vardır.

ROMANLARI

Kuyucaklı Yusuf

İçimizdeki Şeytan

Kürk Mantolu Madonna

ÖYKÜLERİ

Değirmen

Kağnı

Ses

Yeni Dünya

Sırça Köşk

Bir Orman Hikayesi

SABAHATTİN ALİ’NİN KİTAPLARINI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BİYOGRAFİ DOSYASI : ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak Ata’nın sanatçısı merhum Ayşe Yıldız Kenter’e rahmet, yakınlarına sabır dileriz.


Ayşe Yıldız Kenter

Doğum : 11 Ekim 1928 İstanbul, Türkiye

Ölüm : 17 Kasım 2019 (91 yaşında) İstanbul, Türkiye

Meslek : Tiyatro ve sinema oyuncusu

Etkin yıllar 1949-2019

Ayşe Yıldız Kenter (11 Ekim 1928, İstanbul – 17 Kasım 2019, İstanbul), Türk oyuncudur. Aynı zamanda Devlet Sanatçısı ve UNICEF Türkiye İyi Niyet Elçisi’dir.[1]

11 Ekim 1928 tarihinde İstanbul’da doğdu. Annesi İngiliz asıllı Olga Cynthia[2] (Turkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını aldıktan sonra adı Nadide Kenter olarak değişmiştir), babası bir diplomat olan Ahmet Naci Kenter’dir. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. On bir yıl Ankara Devlet Tiyatrosunda çalıştı. "Rockefeller" bursu kazanarak, American Theatre Wing, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. Ankara Devlet Konservatuvarı’na hoca olarak atandı.

1959‘da Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık‘ta "Değişen Eğitim Metotları" ve "Oyunculuk Metotları" üzerine çalışmalar yaptı.

1962’de tiyatro hizmetlerinden ötürü “Yılın Kadını” seçildi. 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez “Altın Portakal” ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.

100’ün üstünde oyun oynadı. 100’e yakın oyun sergiledi. Shakespeare, Çehov, Brecht, Inoesco, Pinter, Albee, Tennessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi pek çok yazarların yanı sıra Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Zeki Özturanlı, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarının oyunlarını da sahneye koydu, oynadı.

1984‘te Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince “Adalaide Ristori” ödülüne layık görüldü. Profesör Yıldız Kenter, 37 yıldır sahne hocalığı yapmaktadır.

1989 yılında, Korsika – Bastia Film Festivalinde “Hanım” filmindeki rolüyle “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı.

1991 yılında tiyatro sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübünün “The Melvin Jones” ile ödüllendirildi. İki kez Ulvi Uraz “En İyi Kadın Oyuncu”, üç kez de aynı dalda Avni Dilligil ödülüne laik görüldü.

1994‘te “Konken Partisi” oyunundaki Fonsla rolü ile “Olağanüstü Yorum” ödülünü aldı. Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüzyılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı. 1995’te Kültür Bakanlığınca, tiyatro sanatına katkılarından ötürü “Onur” ödülüne layık gördü. Profesör Kenter’e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı “Mevlana Kardeşlik ve Barış Ödülü” verildi.

1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü verildi. 19 Mayıs 1997‘de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onur ödülü Yıldız Kenter’e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi.

1998’de Ankara Sanat Kurumu “Yılın Kadın Sanatçısı” ödülü, 1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, “Martı” adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999, Afife Tiyatro Ödülleri – En İyi Kadın Oyuncu ödülü .

2019’da uzun zamandır mücadele ettiği akciğer rahatsızlığı sebebi ile İstanbul da hastaneye kaldırılan Yıldız Kenter, yaşa bağlı solunum yetmezliği sebebi ile 17 Kasım 2019 tarihin de 91 yaşında vefat etmiştir.

Rol aldığı tiyatro oyunları

· Miras Kültürel Müzik Ses Nefes Ruh Beden – Neyzen Kerem Tufan – İzmir Adnan Saygun Kültür Merkezi (2013)

· Ben Anadolu : Güngör DilmenKent Oyuncuları2007

· Anna Karenina : Tolstoy/Helen EdmundsonKent Oyuncuları2006

· Gece Mevsimi : Rebecca LinkieviczKent Oyuncuları2005

· Oscar ve Pembeli Meleği : Eric Emmanuel SchmittKent Oyuncuları2004

· Sırça Kümes : Tennessee WilliamsKent Oyuncuları2002

· Hep Aşk Vardı : Yıldız Kenter – Kent Oyuncuları2001

· Nükte : Marget EdsonKent Oyuncuları2000

· Martı : Anton ÇehovKent Oyuncuları1998

· Harold ve Maude : Colin HiggınsKent Oyuncuları1990

· Salıncakta iki kişi : William GibsonAnkara Devlet Tiyatrosu1969

· Hamlet : William Shakespeareİstanbul Şehir Tiyatrosu1959

· Öfke : John OsborneAnkara Devlet Tiyatrosu1958

· Ümitsiz Saatler : Joseph HayesAnkara Devlet Tiyatrosu1957

· Çöl Faresi : Ladislas FodorAnkara Devlet Tiyatrosu1957

· Yağmurcu : N. Richard NashAnkara Devlet Tiyatrosu1956

· Misafir (oyun) : Fritz SchweigerAnkara Devlet Tiyatrosu1956

· Finten : Abdülhak Hamit TarhanAnkara Devlet Tiyatrosu1956

· Tanrılar ve İnsanlar (Gılgameş) : Orhan AsenaAnkara Devlet Tiyatrosu1954

· Maria Stuart : Friedrich SchillerAnkara Devlet Tiyatrosu1954

· Şatoya Davet : Jean AnouilhAnkara Devlet Tiyatrosu1954

· Onunikinci Gece : William ShakespeareAnkara Devlet Tiyatrosu19541957

· Lady Frederick : W. Somerset MaughamAnkara Devlet Tiyatrosu1953

· Gelin (oyun) : Emile ZolaMarcelle MauretteAnkara Devlet Tiyatrosu1953

· Yanlış Yanlış Üstüne : Oliver GoldsmithAnkara Devlet Tiyatrosu1952

· Sahne Dışındaki Oyun : Refik Ahmet SevengiAnkara Devlet Tiyatrosu1952

· Ölü Kraliçe : Henry de MontherlantAnkara Devlet Tiyatrosu1952

· Fatih (oyun) : Nazım kurşunluAnkara Devlet Tiyatrosu1952

· Ramak Kaldı : Thornton WilderAnkara Devlet Tiyatrosu1952

· Gölgeler) : Ahmet Muhip DranasAnkara Devlet Tiyatrosu1952

· Elektra : SofoklesAnkara Devlet Tiyatrosu1952

· Öteye Doğru : Sutton VaneAnkara Devlet Tiyatrosu1951

· Miras (oyun) : Augustus GoetzAnkara Devlet Tiyatrosu1951

· Hile ve Sevgi : SchillerAnkara Devlet Tiyatrosu1950

· Yalancı : Carlo GoldoniAnkara Devlet Tiyatrosu1949

· Kıskançlar : Oktay RıfatMelih Cevdet AndayAnkara Devlet Tiyatrosu1949

· Peer Gynt : Henrik İbsenAnkara Devlet Tiyatrosu1949

· Scapin’in Dolapları : MolierAnkara Devlet Tiyatrosu1949

· Antigone : SofoklesAnkara Devlet Tiyatrosu1949

Filmografi

Rol aldığı filmler

Yıl Film adı Rolü Notlar
1951 Vatan İçin Büyükanne
1964 Ağaçlar Ayakta Ölür
1965 İsyancılar
1966 Pembe Kadın Pembe
1967 Yaşlı Gözler Ümran
1971 Anneler ve Kızları Fatma
1971 Elmacı Kadın Fatma, Gündoğdu bacı
1972 Fatma Bacı
1973 Ablam
1974 Kartal Yuvası
1974 Kızım Ayşe Huriye Bacı
1974 Bir Ana Bir Kız Zeynep
1983 Zulüm Orhan’ın annesi Ayşe
1988 Hanım Olcay Hanım
1999 Güle Güle Zarife
2001 Büyük Adam Küçük Aşk Müzeyyen Hanım
2005 Sen Ne Dilersen Dadı Mimi
2007 Beyaz Melek Melek
2008 Mevlana Aşkı Dansı Seslendirme

Diziler

· 19891991 Uğurlugiller

· 2002 Aşk ve Gurur

· 2005 Saklambaç

Ödülleri

· 1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, Ağaçlar Ayakta Ölür

· 1966 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, İsyancılar

· 1974 Antalya Film Şenliği, Kızım Ayşe filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

· 1984 Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince "Adalaide Ristori" ödülü.

· 1989 Korsika – Bastia Film Festivalinde "Hanım" filmindeki rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü.

· 1991 Uluslararası Lions Kulübü The Melvin Jones Ödülü

· İki kez Ulvi Uraz "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü

· Üç kez Avni Dilligil "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü

· 1994‘te "Konken Partisi" oyunundaki Fonsla rolü ile "Olağanüstü Yorum" ödülünü aldı.

· Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı.

· 1995‘te Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü Onur ödülüne layık gördü.

· 1995 "Mevlana Kardeşlik ve Barış" ödülü verildi.

· 1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü

· 1997‘de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı ödülü.

· 1998’de Ankara Sanat Kurumu "Yılın Kadın Sanatçısı" ödülü

· 19982. Afife Tiyatro ÖdülleriMuhsin Ertuğrul Özel Ödülü

· 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü,

· 1999 "Martı" adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle Afife Tiyatro Ödülleri – En İyi Kadın Oyuncu ödülü.

· 2012 Ondokuz Mayıs Üniversitesi 2. Medya Ödülleri’nde Onur ödülünü aldı.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Naci PEHLİVAN /// Mustafa Kemal’i Samsun’a Gönderen Nazır : Şakir Paşa


Naci PEHLİVAN /// Mustafa Kemal’i Samsun’a Gönderen Nazır : Şakir Paşa

Bazı insanlar vardır, görevlerini yaparlar, sade bir hayat sürerler onların kıymeti bilinmez. Esasında o insanlar bu toplumun temel taşlarından biridir. İşte Atatürk’ü Samsun’a gönderen Şakir Paşa da bunlardan birisidir. 19 Mayıs yaklaşırken onun hayatını araştırarak bu büyük insanı Gemlik halkına tanıtmayı bir vefa borcu olarak gördüm.

Şakir Paşa 1270 (1854) yılında Batum sancağına bağlı Artvin kazasında doğar. Babası Tahir Efendiyi küçük yaşta kaybeder. İstanbul’a gelerek medrese tahsili yapan daha sonra saraya vaiz olan amcası Numan Efendi Küçük Şakir’i memleketinden getirterek okuması için fatih Medresesine yerleştirir. Küçük Şakir burayı beğenmemiş olacak ki bir kolayını bulup Soğuk çeşme Askerî Rüştiyesine girer. Bir süre sonra işin farkına varan Numan Efendi onu oradan alıp tekrar Fatih Medresesine yerleştirir. Küçük Şakir tekrar bir yolunu bularak bu sefer Kuleli Askeri Okuluna girer. Amca çocuğun bu ısrarı üzerine “Tevekkeltü Alellah” diyerek duruma rıza gösterir. Neticede 1293 (1877) yılında Harbiye’den kurmay heyeti yüzbaşısı olarak ayrılır. Daha sonra Türk subayı olarak ilk defa Almanya’ya tahsile gönderilir. Burada Alman İmparatoru olan Kaiser Wilhelm ile yakın dostluk kurar. Dönüşünde Kurmay Heyeti Mektebi öğretmenliğine, Genel Harp Dairesine ve Hassa Ordusu Kurmay Heyeti başkanlığına atanır. Paris ve Senpetersburg’da ateşe militer olarak bulunur.

1900 yılında Paris’teki Jön Türkler ile münasebeti var diye hafiyeler Padişah’a jurnallenir, bunun üzerine 2. Abdülhamit İstanbul’dan uzaklaştırmak için İşkodra vilayetine Vali ve Kumandan olarak atar. Bir seneden fazla orada kaldıktan sonra affa uğrar ve daha yakın olan Kosova Valiliğine atanınca Üsküp’e gelir. Yeğeni Düyun-u Umumiye memuru Ali Cevat: “Trablus’ta sürgündeyken 1901 yılında Üsküp’e Düyun-u Umumiye memuru olarak tayinim çıktı. Üsküp’te dayımın oğlu Ömer Bey’le buluşarak Paşa dayımın yanına gittik. Elini öptüm . İkimiz de göz yaşlarımızı tutamadık. Çok etkilendiğinden bir şey söylemedi. Haydi gir dinlen!” dedi. Gerçekten Paşa dayımı çok ihtiyarlamış gördüm. Akşam benden Fizan ve Trablus hakkında bilgi aldı” diye anlatır.

1905 yılının başında Yemen’de isyan çıkar. Orada Vali ve kumandan olan Rıza Paşa, isyancıların eline düşer. Oraya tam yetki ile mülkiye işlerinden anlayan bir kumandan ve vali gönderilmesi gerekince, Saray bu işin üstesinden Şakir Paşa’nın geleceğini düşünerek, bu görevi kabul edip etmeyeceği; kabul ederse, ne zaman hareket edeceğini sorar. Şakir Paşa “Ben askerim, her nereye gönderilirsem giderim, yarın hareket edebilirim” cevabını vererek 27 Mart 1905 tarihinde Orgeneral olarak Yemen’e hareket eder. Yemen’de Askeri Kuvvetleri Komutanlığı ve Teftiş Heyeti Başkanlığında bulunur ve mareşallik rütbesine yükseltilir. Buradan altı ay sonra İstanbul’a döner. Askeri Teftiş Komisyonu üyeliğinde görev yapar. Meşrutiyet ilanını takiben Genel Kurmay Başkanlığında ve sonra Sultan İkinci Abdülhamit‘in Başyaverliğini yapar. 31 Mart olaylarında Hareket Ordusu Yeşilköy önlerine geldiğinde Kosova valiliği sırasında orada askeri kumandan olan Mahmut Şevket Paşa Hareket Ordusu adına kendilerine iltihak etmesi için Şakir Paşa’ya haber gönderir. Şakir Paşa “Sultan Hamit’e sadakat yemini ettim, nasıl dönebilirim” diye ret cevabı verir. Hareket Ordusu İstanbul’a girince Paşa da birçokları gibi tevkif edilip önce Midilli adasında ikamete mecbur edilir. Adalarda durum kritik görülünce Ankara’ya gönderilir. Üsküp’te kendisine mektupçuluk (Vali yardımcılığı) yapan Mazhar Bey Ankara Valisi olarak bulunduğundan, onun tavassutu ile 1877-1878 Osmanlı -Rus Harbinden sonra Batum’dan göç ederek Gemlik’in Adliye (Kavakdibi) köyüne yerleşen akrabalarının yanına gönderilir.

Ali Cevat Borçbakan anlatıyor:

“Paşa dayımı 1916 Şubatında Gemlik Kavakdibi (Adliye) köyünde sürgünde iken elini öpmek için gitmiştim. Bu günkü durumun tek sebebinin Sultan Hamit olduğu bahsi geçince;
-Bak oğlum senin bu dünyada neyin var dedi.
-Bir evim, karım ve iki çocuğum var dedim.
–Bak sen bu vatan için sürgünlere gittin, çalıştın, bu hale geldin. Bu günde İttihatçılara ve Sultan Hamit’e lanet ediyorsun. Bil ki onun ataları da bu memlekette padişahlık yapmış, kendisi de yapıyor. Bu adam akılsız bir adam olsa idi, bu kadar yıl saltanatı sürdürebilir miydi ?Bu adam çok akıllı ve zeki idi, her şeyi iyi yapıyorum diye yapıyordu. Fakat etrafının ve çevresinin kötülüğü sebebiyle hataları oldu. fakat emin olmalı ki , her yaptığını bu milletin selameti için yaptığına inanmıştı. tahsilinin de az olduğundan dolayı, bazı hataları kaçınılmazdı. Emin ol ki, padişahlarımızdan en tanınmış ve en lekesiz olanı idi. Dünya Savaşına girdiğimiz zaman, Paris ve Fransa’nın gözden düştüğü zamanlarda çok büyük ve kuvvetli devletlerle savaşa girdik. Deniz hakimiyeti de onlarda olduğuna göre, sonumuz bu çöküş olacaktı.”

Müşir Şakir Paşa

Şakir Paşa Gemlik’te üç, dört yılı hiç ödenek almadan akrabalarının yanında zor şartlar altında geçirdi. Bir gün Kavakdibi köyünden Gemlik’e yaya olarak giderken arkadan atlı olarak Muratoba köylüleri yetişir. İçlerinden birisi Paşa’yı tanır, elini öperek ata bindirip Gemlik’e götürür.

Arkadaşları bu adamın kim olduğunu sorarlar. O da anlatır:

“Ben askerde saray muhafızı idim. Bir gün nöbette uyuyup kalmışım Asker diye bir ses işittim. Karşımda Şakir Paşa, bana künyeni oku dedi. Ben de Bursa vilayeti, Gemlik kazası Muratoba köyünden deyince sözümü tamamlamadan, Muratoba’lı bundan sonra nöbette uyuma dedi. İşte bu gördüğünüz kişi o Şakir Paşadır.”

Şakir Paşa mütarekeyi takiben İstanbul’a döner ve Damat Ferit Paşa kabinesinde Bahriye ve Harbiye Nezaretliklerinde bulunur. 7 Mayıs 1919 da Atatürk’ün Dokuzuncu Ordu Müfettişliği görevi için Padişah’a telkinde bulunur. Görev belgesini hazırlatıp vererek Samsun’a gitmesini sağlar. Mustafa Kemal kendisi bu olayı şöyle anlatır:

“Harbiye Nazırı Şakir Paşa yanına davet etti.

– Çocuğum,beni utandırma . Beni mes’uliyet altında bırakma. Şimdi seni Damat Ferit Paşaya götüreceğim. Kendini tut. İyi konuş. Ona söz verdim.

Damat Ferit Paşa’nın yanına gittik. İlk söze başlayan Şakir Paşa oldu. Dedi ki;

– Efendim yeni vazife ile Anadolu’ya gidecek olan Mustafa Kemâl Bey’i zatı devletinize takdim ederim.

Ondan sonra sadrazam ile aralarında bir konuşma oldu. Sualler ve cevaplar Sadrazamı memnun edecek şekilde idi. Sadrazam Ferit Paşa, Şakir Paşa’ya teşekkür etti, kabineden çıktık. Şakir Paşa elimi tuttu ve sıktı.

– Dikkatinize teşekkür ederim. Bu dikkat çok sürmeyecektir. Ben vazifemi yaparım. Tarih bunu yazacaktır. Fakat senin de benim yaptığımı unutmamanı istiyorum, dedi. Ben Sadaret ve Dahiliye Nezareti koridorlarında bu namuslu adamın elini öptüm ve dedim ki;

-Yaptığınız büyüktür. Bunu bir gün gözleriniz ile görmenizi temenni ederim.”

22 Mayıs 1919 da atanan damat Ferit Paşa kabinesine hasta olduğundan dolayı hükümet memuru olarak görevlendirildi.
Mustafa Kemal’in sağ salim Samsun’a çıktığı haberi gelince “Şimdi huzur içinde ölebilirim” der ve 15 Haziran 1919 da vefat eder.

15 Haziran 1919 da yayınlanan İkdam gazetesinde Şakir Paşa’nın vefatı şöyle bildiriliyordu:

Üzücü ölüm: Birkaç aydan beri esarette bulunan eski Harbiye Bakanı, Vekiller Meclisine memur ve Bahriye Bakanı Avni Paşa hazretlerinin kayınpederi Müşir Şakir Paşa, dün gece ahirete göçmüştür. Adı geçen kişinin cenazesi, bugün Taksim’deki evlerinden aile fertleri tarafından kaldırılarak öğle vaktinden sonra saat birde nakil ve oradan yapılması kararlaştırılmış olan tören ve anma törenleri padişah buyruğu ile Sultan Mahmut türbesinde hazırlanan özel mezarına rahmet ve rahim kılınacaktır. Allah rahmet eylesin.”

Cenaze merasimini de gazete şöyle anlatıyor;

Sultan II. Mahmut Türbesi

“Dünkü sayımızda vefatını yayınladığımız Vekiller Meclisinde görevli eski Harbiye bakanı Meraşal merhum Şakir Paşa’nın cenaze töreni, dün Taksim’de Soğanağa çıkmazındaki konaklarından olağanüstü askerî anma törenleri ile kaldırılarak Dolmabahçe’ye ulaştırılıp cami-i şerif rıhtımından istimbotla Sirkeci’ye nakledilmiştir. Sirkeci’de cenazenin gelişini seyretmekte olan bir bölük mızraklı süvari, kara ve deniz askerleri ile itfaiye askerleri ve belediyeden gönderilen kavaslar arkada, önde ilahiler söyleyen Mevlevi dervişleri olarak Salkımsöğüt yoluyla Ayasofya Camiine getirilmiş ve orada cenaze namazı kılındıktan sonra padişah iradesi gereğince Sultan Mahmut türbesinde hazırlanan mezarlığına rahmet ve rahman kılınmıştır. Allahın rahmeti geniştir. Cenazede padişah tarafından, Padişah baş yaveri Albay Naci Bey,üçüncü karin İbrahim Bey padişah adına gönderildiği gibi;bütün vekiller ile Belediye Başkanı Cemil Paşa ,İstanbul Tümen Komutanı Seyit paşa,Birinci Tümen Komutanı Rıza Paşa,Kont…Paşa,Polis Genel Müdürü Mehmet Ali Bey,Saray Müzesi Müdürü Halil Beyler ve mülkiye ve askerîye görevlisi ile bütün akraba ve dostları hazır bulunmuştur.

Eski harbiye Bakanı Mareşal Şakir Paşa’nın ölüm haberi, padişah nezdinde çok büyük etki yaratmış ve padişah yaverlerinden Kaymakam Mehmet Ali Bey’i ailelerine göndererek kefen masraflarının saraydan karşılanmasını buyurmuşlardır. Merhumun damadı Bahriye Bakanı Avni Paşa, dün saraya gelerek kayınpederi merhum Şakir Paşa’nın cenaze törenine Padişah tarafından özel görevliler gönderilmesinden dolayı padişaha teşekkürlerini sunmuştur.

Yeğeni Ali Cevat Borçbakan anlatıyor:

“Dayım tarih ve fen ilimlerine, askeriyeye cidden vakıf, bilgili ve askerler içerisinde seçkin olup, iffet ve istikameti ,nezaketi ve adaleti ile yüksek derecede becerikli ve derin görüş sahibi bulunmaları ile tanınmış idi. Hiçbir zaman hisler ve intikama tutkun olmayan ve gördüğü bunca hayrete düşürücü işlemlere rağmen , yine kimseye baş eğmemiştir. 1903 yılı sonlarında Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’nın vefatında Artık bahriyemiz düzelecek demiştim. Bana cevap olarak, “Oğlum biz hep oyuncularız. Padişahın işine yaramazsak, kırar atar. (Sultan Hamit’i kastetti) Asıl sahibi değişmeli.” demişti. “Fakat bizim yapabileceğimiz hizmet, elimizdeki kanunlar dairesinde hizmettir. Emin ol ki, her memur kendi görevini iyi şekilde yerine getirirse, işte dünyada doğruluk ve saadet budur.” İyi derecede Fransızca ve Almancanın yanında iyi derece de Rusça bilirdi. Dayımın bana ve ailesine çok iyiliği vardı. Beni ve oturduğumuz Kavakdibi (Gemlik üstünde Umurbey’in biraz ötesinde halen adliye Köyü) köyündeki bütün akraba çocuklarını 1890 yılında köyden alıp İstanbul’a getirdi. Okuttu, adam etti. Bütün hayatını da, namus ve doğruluğunu korumakla geçirmiştir.”

Ablasının torunu Tuncer Tuner:

“ Babam da İstanbul’da onun yanına okumaya gidenlerdendi. Babam, akşam sofrasında bazen otuz kişi kadar okuyan genç olurduk. Paşa dayım fırsat buldukça akşam yemeklerinde bize katılırdı. Hepimizin halini hatırını sorar, çocuklar sizin yaşlarınızda olsam ne yapardım bilir misiniz diye sorar ve eklerdi. Okurdum…okurdum. . okurdum…”

Oğulları Atıf, (bir oğlunun ismi bilinemedi) ve diğer oğlu Tahir Numan Seymen’dir. Tahir Numan Ottova Büyükelçiliği yapmış ve Nato’ya giriş antlaşmasını imzalamıştır. Kızları; Avni Paşanın hanımı, Cahide ve Neyyire’dir.

Naci PEHLİVAN

Not: Ali Cevat Borçbakan (1876-1966) Şakir Paşa’nın yeğeni olup, son Düyun-u Umumiye Genel Müdürüdür.

Kaynaklar:

  • Ali Cevat Borçbakan’ın hatıraları, Uludağ Üniversitesi Yayınları Doç. Dr Saime Yüceer
  • Atatürk’ün İstanbul’daki hayatı S 60,61 “Büyük İstanbul” adlı dernek yayını
  • Yeğen Dr. Abdülkadir Cahit Tuner’in notları
  • Yeğeni Tuncer Tuner ( 1930)
  • Ertuğrul Seyhan ( Hatıralar)

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Deniz DALKILINÇ : Son yüzyılın tanığı bir öğretmen : Meşkure (Göze) Yuca


Deniz DALKILINÇ : Son yüzyılın tanığı bir öğretmen: Meşkure (Göze) Yuca

Meşkure Yuca ile Aralık 2012’de İstanbul’da görüştüğümde 100 yaşına yeni basmıştı. Maksem’de Çinkolu Kahve Sokağı’nda doğan ve doğum tarihini -1912 veya 1913- tam hatırlayamasa da daha sohbetin başında 1920-30’lu yılların Bursa’sında bir yolculuğa çıkmaya hazır olduğunuzu hissediyorsunuz. Maksem’den Kız Lisesi’ne hızlı adımlarla giden genç kızla birlikte Bursa’nın dar sokaklarında yürüyorsunuz sanki.

Bursa’nın köklü ailelerinden Aklıevveller’in hayattaki en yaşlı üyesi olan Meşkure Hala Çinkolu Kahve Sokağı’ndan inerken ikinci evde doğar. 52 numaralı evlerinin karşısındaki muhallebiciyi daha dün gibi hatırlar.

İnanılmaz hafızasına hayran kaldığım, Bursa tanığı bir öğretmenin Bursa’daki yürüyüşüne kendi sözleriyle ortak olalım:

“Mahallemizde muhakkak her sabah evin çocukları kapının önünü süpürürlerdi. Eğer yıkanacak yerler varsa da yıkardı. Sokağımızın ortasından da su akar. Hepimiz oraya süpürürdük. Çinkolu Kahve Sokak harika bir temizlik içinde olurdu her zaman. Abim (Mithat Gözeler) biraz büyük olduğu için karagöz yapar, çocukları çağırır karagöz oynatırdı. Akşamüstü eğer müsaitse okuldan gelir ezan okurdu. Çok severdi abim ezan okumayı.

Gökdere bizim evin hemen yanındadır. Bir tarafımızda dere bir tarafımızda bu anlattığım Çinkolu kahve yolu. O yol dosdoğru Setbaşı’na iniyor. Setbaşı’ndaki köprünün Bursa tarafına iniyor. Çok iyi hatırlarım. Temenye (Temenyeri) bizim balkonumuzdan ayna gibi görünür. Evimiz 3 katlıydı. Eğer Temenye’yi görmek istersek çekerdik panjurları, arasından Temenye görünürdü. Fakat Temenye her gün yol değiştiren bir yerdir. Bugün buradadır yarın orda. Bizim önümüzde o kadar büyük evler vardı ki hepsi gitti. Evi olduğu gibi böyle alıp götürüyor. Sonra bir set bıraktı aşağı kadar. Önümüzde ev yok artık. Dereye kadar toprak, setler. O evi de yıkmışlar şimdi. Satılmıştı. Çok güzel antika bir evdi. Öyle evdi ki yani…

Çinkolu Kahve

Atatürk Köşkü vardı yukarda. Temenye’yi çıktınız mı bir yokuş adamakıllı döne döne çıkılır. Eee oraya da çıktınız mı artık dünyanın neresine gitseniz böyle manzara yok… Köşkten indikten sonra da bizim karşıdaki yola gidersiniz. Doğru Setbaşı’na iniyorsunuz, öbür tarafına ama. Yani ortada o dere.

O köşkte benim nişanım oldu gibi bir şey. Yani bahçesinde. Nişanlım Süreyya, bir otobüsle gelmişti 30 kadar arkadaşlarını da alıp. Temenye’ye çıktılar akşamüzeri 4’e doğru. Annem eyvah Temenye’de ne yapacak bunlar aç susuz diyor. Bisküviler alındı, gazaz mazoz işte böyle şeyle alındı. Kaşar ve ekmek falan alındı. Annem fırına gidip baklava ısmarladı. Bunları yollayınca sen bir görsen bu çocukların sevincini. Hepsi koca 20 yaşında adamlar. Müzik yok, ağız mızıkasıyla yani o köşke çıktık. Oralarda dağıldık. İn cin yok, ev yok. Onun için hiç unutmam nişanımda bağıra bağıra herkes bildiği gibi şarkıları söylemişti. Sabaha karşı 6-7 miydi neydi herkes dağıldı.

Meşkure Yuca, 9 numarada kırmızı işaretli

Kız Muallim Mektebi

1927’de girdim Kız Muallim Mektebi’ne, 1932’de mezun oldum. Kız Muallim mektebi bizim evle büyük ana caddenin arasında, tam ortasındadır. O yıllarda hiç unutmam bizim okulumuzun hamamı yoktu. İşin en komiği kimimiz bohçamızı kimimiz bavulumuzu alır sokağa çıkar Mahkeme Hamamı’na koşardık. Orda da artık kimler yok ki. Benim sevgilimden tutunda, (Işıklar Askeri okulunda okuyordu) hepsi bekliyor biz hamamdan çıkalım diye. Hamamın kapısında değil aralıklarda bekliyorlar. Görünürler mi hiç. Ondan sonra işte o hamam işi biter okula dönerdik. En büyük derdimiz oydu. 5. Sınıfa kadar geldik, mezun olduk hala hamamımız yoktu.

Muallimler Caddesi’nde Erkek Lisesi vardı. Hala orda mı bilmem. Bizimki Darülmuallimat, erkeklerinki Darülmuallimin. Ne kadar münazara olursa bizi oraya götürürlerdi.

Müdürümüz Cemal Bey’di. Meşhurdur Cemal Bey. Kaç kız lisesine müdürlük yapmıştır.

Sonra öğretmen okulunda fevkalade hocalarımız vardı. 60-70 yaşlarında bir Tayfur hocamız vardı. Riyaziyeci (matematikçi), sıfır hoca. Ne konuşabilir ne edebilir fakat hocamızdı. Bir tane Türkçe hocamız vardı, çenesi tutmuyor, ağzı hep açıktı. Zavallıya sinek atarlar bilmem ne yaparlar. Bir kimya hocamız çok sıkıydı. Tatar mıydı neydi çok hoştu. Çok ciddi bir kadındı. Bir tanesini de bilirsiniz çok meşhur, Fakihe Hanım (Fakihe Öymen) tarih hocamız. Çok güzeldi, kocası da erkek lisesinde Coğrafya hocası. Bunlar idealimizdi. Onları görünce herkes bakar; ‘işte bizde böyle evlensek, bizde böyle koca bulsak’ derdi. Fevkaladeydiler. Onlar ölmüşlerdir.

Resim öğretmenimiz 25-26 yaşında Fransa’dan gelen bir öğretmendi. Çok hoştu. Ama hakikaten hoş. Sürahi falan konuyor önümüze onu yapıyoruz. Hadi yaptınız mı diye soruyor. Bu adamcağız elinde bastonuyla gezerdi. Bir dolaşıyor ki, kimisi güzel bir göz yapmış, kimisi güzel dudak yapmış. Oda 1-2 sene mi ne kaldı okulda. Zavallı zoraki kaldı, o da gitti sonra.

İdman hocamız çok iyiydi. Naciye Hanım (Naciye Aküren). Naciye Hanım çok fevkalade bir öğretmendi. Ben sporcuydum. Sonra izciler çıktı. İzci olunuyor falan. Ben kendimden emindim alacak diye beni ama almadı. Neden mi benim basenlerim büyüktü de ondan. Ona çok dikkat ederdi. Artık aylarca ağlaya ağlaya kendime gelemedim yani.

Edebiyat Öğretmenimiz Ali Ulvi Beydi. Meşhur çocuk şairi. Şimdi mezarda sorsan ‘Meşkure diye taleben var mı’ diye, var der. Çünkü her sabah beklerdim: ‘Öğretmenim ben bayılıcam bana bir simit alır mısın, çok açım derim’. Utanırım. Ama çocuğuz yahu daha 11 yaşında, düşünsene orda hiç bir şey yok, kimse yok. Tanıdığın yok. Sevdiğin yok.

Tanınmış arkadaşlarımız da oldu okulda. Mesela Muazzez (Muazzez İlmiye Çığ) ile Hatice (Hatice Kızılyay). İkisi sınıfta daima masanın en başında otururdu. Bunlarla biz 1 sene beraber okuduk. Sonra 3. Sınıfı kaldırınca bizi ikiye böldüler. Yarısını bıraktılar yarısını geçirdiler. Biz tam okuyorduk, 1.2.3. sınıf derken bir emir çıktı. 3’te talebe yok. 5 sınıftı 6 sınıf olacak öğretmen okulu. O sene kısıntı yaptılar. 1’den 2’den biraz çocukları bıraktılar. 10 çocuk 10 çocuk. Yani 3. sınıfa talebe kalmadı. 50-60 kişiydik o zaman. Dışardan gelenler var, Bursa’dan gelenler var. Yani Muazzez öndeki sınıfta mıydı arkadaki sınıfta mıydı hatırlamıyorum. Annesi Hatice’yi doğar doğmaz sokağa atmış veya herhangi birisine vermiş. Sonra biz mezun olduğumuz sene bir baktık çarşaflı bir kadın kapıda bekliyor. Annen gelmiş diye haber verdiler Hatice’ye. Hatice bir sinirlenmiş ki. Beni bırakan kadının yüzüne tükürmeye mi gideceğim, gitmem demiş. Fakat Hatice ile Muazzez hanımlar kafa kafaya verirler, açarlar kitaplarını masalarına çalışırlardı. Eğer varsa kırmızıbiber falan veya bir yemekleri kendi kendilerine ekmeklerine sürer yerlerdi. Ne bizlerle konuşurlar ne de bize bir lokma verirlerdi. Ama o zamanda aşçılar bir soğan vermezdi bize. Giderdik yalvarırdık vermezlerdi.

Birçoğu iyi tanındı oradan. İşte bu Aylalar falan. Safiye Ayla, böyle küpte şarkı söylerdi gece yarısı, yatakhanede. Safiye Ayla benden 2 sınıf yüksekti. Belki de 3 sınıf. O da saralıydı, çok korkardım ben. İkide bir düşüyordu. Geceleri buna küp verirlerdi arkadaşları. Ne kadar güzel şarkılar söylerdi ne kadar güzel. Yanıktı sesi. O zaman bir aileden gelme değildi. Çok iyi kızdı ama sarası vardı çok fena. Bir gün Safiye Ayla delirdi. Bahriyeliyi mi ne seviyormuş. Bahriyeli ondan vazgeçince, oğlan artık seni istemiyorum deyince biz gece mütalaasındayken bu delirdi. Birde baktık ki bahçede havuzun etrafında müdür koşuyor o koşuyor. Tutamıyorlar. Herkes yatağandan fırladı. Oraya koştuk ne yapıyorlar diye. Sonra tuttular onu. Ondan sonra da bir daha okulda yoktu. Göremedik bir daha. Bu olaydan sonra Safiye’nin 10-15 tane bahriyeli şarkıları çıktı.

Bir kız da intihar etti ama onu hiç bilemiyorum. Bizim sınıfta. Esma galiba, pencereden attı kendini. Neden intihar ettiğini bilemedik. Bir tanesini de mahkeme yaptılar. Yakalamışlar kırda bir yerde bir oğlanla. Onu kovdular.

Afet inan da bizim okuldaydı. Afet İnan’la Ayla hepsi bir sınıfta. Hakikaten güzel kızdı Afet. Hani biliyorsunuz teleme peyniri derler ya şişman. Ama okumadı. Öğretmen olup çıkmadı. Atatürk onu Almanya’ya yolladı. Profesör yaptı getirdi. Sonra da çok güzel bir adamla, profesörle. evlendirdi.

Münevver Belen

Münevver (Belen) bizim gelinimizdir. Bursa Halkevi’ni yapığı zaman abim Mithat’la tanışıyorlar. Abim Bursa’da inşaat mühendisi. Nafia’da tanışıyorlar. Nasıl olmuş bak. Münevverler Tataristan’dan geldikten sonra İzmit’e yerleşiyorlar. Erenköy’de lisede okuduktan sonra güzel sanatlarda mimarlığa kadınlarda alınacak diye duyuyorlar. Münevver bir de Leman (Tomsu) isminde bir tane daha kadın var. Arkadaşı Münevver’in. Bunlar ikisi güzel güzel gitmişler imtihana girmeye. Gitmişler ki kimse yok bunlardan başka. Güzel sanatlardaki heyet düşünmüş ki bunlar mademki hevesli bu kadar. Bunlar muhakkak istiyorlar. İkisini de almışlar. Leman inşaata gitmiş, münevver mimarlığa. Ondan sonra Münevver Bursa’ya tayin olmuş. Bursa’da abimle tanışıyorlar. Daireleri aynı yerde. Hatta Münevver Halkevi yarışmasını kazanınca Nafıa Müdürlüğü’nde çalışan bütün arkadaşlar para toplamışlar adamakıllı bir yüzük almışlar. Abim de Münevver’e gayet güzel bir tane İngiliz kumaşından bir elbiselik hediye almış. İşte bu da vesile olmuş, ondan sonra da karar vermişler evlenmeye.

Yazın Uludağ’dan inmezdik ki. Ben kayak bilmem ama Münevver güzel kayardı. Münevver’in bir macerası vardır. Bir gün Uludağ’a gitmiş kışın. Abimle falan da gitmezdi her zaman. Kendi kendine de gider, arkadaşı varsa onlarla da giderdi. İşte bir gün giderken giderken bir ağacın yanına gelmiş ki bir ayı tam karşısında. Hiç farkında değilmiş, kulakları da biraz az duyardı zaten. Hemen ağaca atlamış, ayı bunun kıçına bir tane indirmiş. Gülerek anlatırdı. Hiç kimse yok diyor, ben yukarda ayı aşağıda bağıra bağıra zor kovmuş ayıyı. Münevver’i yaz çok enteresan bir kızdı de.

Münevver’in kardeşi Müzeyyen’le (Müzeyyen İlker) biz aynı okuldaydık. O benden yüksekteydi. O kız bir sanatkârdı. Bütün gece herkes uyuduktan sonra müzik odasının salonuna gider keman çalardı. Nasıl güzel sesler. Kimse ne bir şikâyet eder, ne bir şey yapar. Ninni gibi çalar hepimizi uyuturdu. O kadar sanatkâr bir kızdı ki anlatamam. Kaşla göz arasında bakarız kemanı elindeydi. Ben böyle müzik çalışan görmedim.

Siği (Kumyaka) günleri

Kız Muallim Mektebi’nden 1932 senesinde mezun olduktan sonra Konya Aksaray’a çıktı tayinim. Ama oraya gitmedim. Öyle büyük adamlar geliyordu ki bizim mezun olduğumuz sene okula. Kartlarını veriyorlardı. Onların içinden bir tanesi vardı şimdi unuttum adını çok iyi biliyordum ama unuttum. Sıkışırsan dedi bu kartı sana veriyorum. Ben de babama verdim kartı. Babamda o adama demiş böyle böyle Konya’nın Aksaray ilçesine verdiler. Bu daha 16 yaşında, bu orda ne yapabilir yani kendi kendine, onun için beni Mudanya’ya verdiler. Mudanya’nın köyüne Siği’ye. Yürüyerek giderdik Mudanya’dan Siği’ye. Ama ne güzeldi.

Siği’de bir çocuk vardı. Askeri lisede tüberküloz olmuş. Ona bir sene hava değişimi vermişler. O da gelir her gün okulu süpürür, yıkar etrafını filan. Muhtarımda çok gençti. Bir yol vardı okulun önünden geçen kestirme bir yol. Buraya bir insan girdimi bunlar hepsi ateş saçılır. Muhtarla o çocuk sokmaz onları, nöbet tutarlardı. Oradan yabancı geçmesin diye. Şuradan yürü oradan kestirmeden gidilmez diye. Sırf beni müdafaa için, yani rahatsız etmesinler diye. O kadar başkaydı yani. Acaba bir gün gördüler mi benim denize girdiğimi? İmkânı yok. Eğer böyle denize doğru gidiyorsam kimse yok ortalıkta. Çok iyi ömür geçirttiler bana.

Ben ama nişanlıyım. Süreyya gelir giderdi yanıma. Eğer o gelmezse bir de bakarım ki bir kaçı koşar postaneye mektubum varsa getirirlerdi. Hep bunlar beni sevdiklerinden besbelli yani. ‘Öğretmenim mektup var’ diye bağırarak gelirler sabahın kapıda. Elimden buradan on kişi tutar buradan on kişi tutar artık yürüyemeyiz. Ben orda eşref günlerimi yaşadım. Sonra kadınlara da eğitime başladık. Kadınlarda geliyor öğreniyor. Bayılanlar ölenler. Kadınlar bir a yazacaklar titreye titreye yazarlardı. Ne kadar güzel şeyler yaptım orda. Hadi çocuklar marş derdik günün zeytinini toplardık hemen köyde.

Siği’de ve Mudanya’da birer sene öğretmenlik yaptıktan sonra evlendim. Daha sonra kocamla Çanakkale’ye tayin olduk. Ezine’de 2 sene öğretmenlik yaptım. 4 senede Çanakkale’de yaptım. Urfa Gaziantep, Diyarbakır, Kars Sarıkamış’ta da öğretmenlik yaptım. Emekli olmadım. İstanbul’da bana öğretmenlik vermediler bende bıraktım 1950’li yıllarda.”

Meşkure Yuca, sohbetin sonunda benim de öğretmen olduğumu öğrenince; “Sen öğretmen misin yazık sana. Acıyorum ben şimdiki öğretmenlere. Pek harap oluyorlar ihtiyarlıklarında.” diyor ve ekliyor: “Ömrün yetecek mi senin bunları toparlamaya. Eğlenmek için yaz bunları işte, böyle vaktin geçer.”

  • Deniz DALKILINÇ

BİYOGRAFİ DOSYASI /// DENİZ DALKILINÇ : Gariban Babası Tevfik Rüştü Burlu


Gariban Babası Tevfik Rüştü Burlu

Yoksula, ihtiyaç sahibine, garibana yardımı yaşam felsefesi olarak benimseyen Bursa’nın “Gariban babası” Rüştü Burlu, 24 Temmuz 1928’de Bursa’da doğdu. Bursa Erkek Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Tıp Fakültesi’nde okudu. 1951 yılında buradan mezun olarak doktor oldu. Askerliğini tamamladıktan sonra Bursa’da Hocaalizade Caddesi’nde ilk olarak açılan özel hastanede sekiz ay görev yaptı.

Daha sonra Erzurum’un Çat kazasında hükümet tabipi olarak görev yapan Burlu, burada 1,5 yıl kaymakam vekilliğini de sürdürdü. Rüştü Burlu’nun sosyal hizmetler konusundaki hassasiyeti işte bu kazada başladı. Kazada Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Derneğini kurdu, ağaçlandırma, sosyal ve ilaç yardımları ile her eve tuvalet yapılmasını sağladı.

1960 yılında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde asistanlık eğitimine başlayan Burlu, 1963’te eğitimini tamamlayarak Bursa’ya döner. Ruh ve sinir hastalıkları uzmanı olarak Çatalfırın yakınındaki hükümet tabipliğinde göreve başlar. Kısa bir süre sonra da Bursa Devlet Hastanesi’nde 16 yıl boyunca sürecek olan ruh ve sinir hastalıkları uzmanlığı görevine başlar.

1979’a kadar bu görevini sürdürdükten sonra emekliye ayrılır ve özel muayenehanesinde serbest hekim olarak çalışmaya devam eder.
Oluşturduğu “Gariban fonu” ile 200 dolayında kimsesizin bakımını sağladı, Çocuk Esirgeme Kurumu (ÇEK), Huzurevi, Sakatlar Derneği, Saniye Rıza Kız Yetiştirme Yurdu, Fakir ve Muhtaç Hastalar Derneği vb. sayıları on beşi bulan sosyal yardımlaşma derneklerinin gerek kuruluşunda gerekse yararlı çalışmalar yapmasında herhangi bir karşılık beklemeksizin görev yaptı.

“Garibanlar” (1975) adlı kitabının satış geliriyle Yetiştirme Yurdu’nun onarımına katkıda bulundu. Bursa Hakimiyet ve Ankara’da çıkan Gülpınar dergisinde yayımlanan yazılarını 1988’de “Garibana Huzur” adıyla bir araya topladı ve bu kitabın geliriyle 200 kişilik bir düşkünler evi ile bir aşocağı kurulması için kampanya başlattı. Rüştü Burlu’nun 1979 yılında yayınladığı “Çocuğun Sorunları” adlı bir kitabı daha bulunmaktadır. Bu kitabın Geliri de Yetiştirme Yurduna (Çocuk Esirgeme Kurumu) bırakıldı.

Yaşının oldukça ilerlediği dönemlerde bile insanlara faydalı olmak için çaba gösteren Burlu, 17 Temmuz 2016 tarihinde 88 yaşında hayatını kaybetti. Pınarbaşı Mezarlığında huzur içinde yatmaktadır.

Sosyal Yardım Hizmetleri:

Bursa İli Korunmaya Muhtaç Çocuklar Derneği (Sırameşeler Yetiştirme Yurdu Koruma ve Yardım Derneği)’nde aldığı görevlerde muhtaç çocukların her türlü gereksinimlerini gidermeye çalıştı. 2001 yılında bu yurda Sosyal Hizmetlerden Sorumlu Devlet Bakanlığınca ismi verildi.
• Saniye Rıza Kız Yetiştirme Yurdu’nun bina dâhil döşenmesinde yer aldı.
• Devlet Hastanesi Yardım Derneği’nde uzun yıllar görev alarak hastaneye Hayat Kurtarma Servisi kurulması, bina yapımı, büyük çapta jeneratör alımında, röntgen ve her türlü tıbbi cihazların temini için kurulan yardım komitelerinde görev aldı.
• Zübeyde Hanım Doğum Hastanesi’nin yapımında kurdukları dernekle hastanenin döşenmesi, ameliyathanelerin kurulması, cihaz alımlarında büyük çaba sarf etti.
• Türkiye genelinde Çocuk Esirgeme Kurumlarının kapatılması nedeniyle 1983 yılında kurdukları dernekle yurdun tamamlanması, spor tesislerinin yapılması ile muhtaç çocukların her türlü gereksinimlerinin karşılanmasında öncü oldu.

• Vilayet Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nda kuruluşundan itibaren görev üstlendi. Ertuğrulgazi semtindeki Göğüs Hastanesinin yapımı, Küçükbalıklı’daki Dr. Ayten Bozkaya Spastik Çocuklar Rehabilitasyon ve Hastanesini, Muradiye Semtindeki Kadın Misafirhanesini, her gün mahallinde 500 kişi üzerinde sıcak yemek dağıtımı yapan aşevini, Çekirge semtindeki Dörtçelik Muhtaç Kızlar Yurdunun kentimize kazandırılmasında önemli rol aldı.• 1983’te Büyükşehir Belediyesi Huzurevi Koruma ve Yardım Derneği’ni kurdu, Belediye ile iş birliği yaparak 2. huzurevinin yapılmasında görev aldı.
• Yardımsever Mustafa Dörtçelik’in yardım koordinatörü olarak 242 yataklı Dörtçelik Huzurevi’nin yapımında görev alarak belediyemize, kentimize çağdaş bir huzurevinin kazandırılmasında çaba sarf etti.
• 1997’de Büyükşehir Belediyesi Huzurevi Vakfı’nın kurulmasında görev aldı. Bu vakıfla Dörtçelik Huzurevinin döşenmesi, muhtaçların kaldığı 1. huzurevinin onarılması, İsmail Tarman Çocuk Bakımevi, ambulans sistemleri, muhtaç yaşlılar kafeteryası gerçekleştirildi.
• Sosyal Hizmetler Huzurevinde dernek kurulmasında görev aldı, Ali Osman Sönmez huzurevi olarak huzurevinin baştan ayağa yenilenmesinde yardımsever aileye öncülük etti.
• Muhtelif yıllarda yayımladığı Garibanlar, Garibana Huzur ve Çocuğun Sorunları kitaplarının bağışlı satışından elde ettiği gelirle, yetiştirme yurdunun onarımını, yurda iş atölyelerine makine alımı, engellilere, garibanlara maddi yardım aktarılmasını gerçekleştirdi.
• Bugüne dek binlerce muhtaca erzak, ilaç, giyim eşyası, vs. gibi gereksinimleri kurduğu muhtaçlara yardım derneği aracılığı ile halen de yerine getiriliyor.
• 30 yıl evvel bastırdığı yeşil gariban kartları resmi olmamakla beraber yardımseverlerin ilgisine mazhar olmuş, bu kartlar daha sonra “Yeşil Kart”ın kullanılmasına öncülük etmiştir.
• Yerel Gündem 21 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin de kurulmasında görev aldı. Bu dernekle de yoksullara yardım için proje hazırlanmasında yardımcı oldu.
• Kurduğu Adil Onar Eğitim Vakfı ile muhtaç öğrencilere eğitim yardımında bulundu.
• Düşkünler Evi kurulması için girişimlerini sürdürüyordu.
• Engelli Dernek ve Vakıflarında görev ve yardımlarını devam ettiriyordu.

Deniz DALKILINÇ

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Bünyamin AS : Kuva-yı Milliyecilikten Valiliğe İbrahim Ethem Akıncı


Bünyamin AS [1] : Kuva-yı Milliyecilikten Valiliğe İbrahim Ethem Akıncı

İsmail Oğuz “Kuva-yı Milliyecilikten Valiliğe: İbrahim Ethem Akıncı” adlı kitabını yazma amacını İbrahim Ethem Akıncı’nın biyografisini ortaya koymak olarak açıklamıştır. İbrahim Ethem Akıncı’nın biyografik çalışması olan “Kuva-yı Milliyecilikten Valiliğe: İbrahim Ethem Akıncı” adlı eser beş bölümden oluşmaktadır.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BİYOGRAFİ DOSYASI : KUVAYI MİLLİYE VE TEŞKİLATI MAHSUSA KAHRAMANI ZENCİ MUSA’YI TANIYALIM !!!


KUVAYI MİLLİYE KAHRAMANI VE TEŞKİLATI MAHSUSA KAHRAMANI ZENCİ MUSA’YI TANIYALIM !!!

İnsan vardır, gayeleri için yaşar… İnsan vardır milletine gaye katar… Gel gelelim bizim insanımızın, Türklüğü ve gayesi başka şey…

Osmanlı dönemine dair tarih yolculuğuna çıkma zamanı artık… Yolculuk ve zaman şahit olsun. Efsaneydi, bir zamanlar Metehan’ın ordusu. Başlıyordu Türk’ün kutlu hikayesi. Devlet kurdular, devlete Türk’ün devletine gelenek oldular. Nice zamanlar geldi geçti. Türk, ilahi dinle buluştu, Şahlandıkça şahlandı. Büyük Selçuklu derken, gözlerimizi kayının Osmanlısıyla açtık.

Yedi düvelin büyük imparatorluğu… Türk’ün Osmanlısı gönüllerde de hayranlık uyandırdı. Geleneğini dininden alıyordu. Hoşgörü, sevgi diniydi. Osmanlıca diliyle kucakladı insanlığı… Girit’de dünyaya gelen aslen Sudanlı olan, Kahire’de yaşayan Zenci Musa’da İslam ve Osmanlı hayranıydı. Gökyüzünde ki ay ve yıldız misali İslam ve Osmanlı Sancağı onu büyülemişti. Bir gün Allah-u Tealanın ona sunduğu kapıyla kendini Osmanlı mahallesinde Türk yurdunda buldu. Dedesi vesile olmuştu, İslam ve Osmanlıyı daha yakından tanımasını istiyordu. Osmanlıca ile çözüldü dilinin gamı… Artık Allah, Peygamber, Devlet, Vatan ve Bayrak edaları yükseliyordu zenci Musa’dan.

Adamıştı kendini, var oluş gayesine adamıştı. İlk koştuğu cephe Trablusgarp olmuştu. Bundan sonra Türk’e tehdit olacak her unsura tehdit olacaktı. Elinde bir valiz, hayatı işte onda saklıydı Zenci Musa’nın…

Gayesi için yaşayan insan, bir toplumun ve milletin en güçlü dava insanıdır. Değer olmak, mücadelenin özüne özlük katmaktır. Bizler genç nesiller atalarımızın çizgisinde gençliğimizi dinamiklik, ruh ve asaletle buluşturmalıyız. Buluşturduğumuz takdir de kendinden ve canından vazgeçmiş atalarımızın davasına dava olacağız.

Zenci Musa Trablusgarp’tan Balkan Savaşına, Çanakkale’den Kudüs’e, Yemen’den İstiklal Harbine kadar yangın neredeyse oraya koşmuş bu millet için canla başla mücadele etmiş bir yiğitleşmiş gayedir.

Milli mücadele için Anadolu’ya silah kaçırırken İstanbul civarlarında veremden dolayı vefat etmiştir. Ölümü de gayeyle gerçekleşmiştir. Ruh dediğin, ecdadın ruhu gibi olacak. Gayeye ruh katanlar…

Mücadelelerde toprağa kanını dökmüş kardeşleri, Zenci Musa’nın kanıyla can bulmuştur. Ruh dedik ya düşmana bile ruh yoklaması ve darbesi vuran kişidir Zenci musa. Yolculuğumuz sona yaklaşıyor. Bakıyoruz ki gerçekler bize şunları haykırıyor:

Fedakarlık ve feragat gösterecek yeni nesil bilsin ki 2000 yıllık devlet geleneğimizin timsalidir devletçi insan profili… Biz bu kaide-i esasa sahip çıkmalıyız. Toplum ve tarih vicdanı ülkemizin gençliğinde böyle tesir edecektir. Etmediği takdirde Zenci Musa’nın hayatını sığdırdığı çanta ve içindekiler bizi en büyük vicdan sorgulamasına götürecektir. Çantadakiler şunlardır:

BÜYÜK İMPARATORLUĞUN TOPRAKLARINI GÖSTEREN HARİTA… HER DAİM SADIK KALDIĞI SANCAK KOMUTANI EŞREF BEY… YOLA ÇIKTIĞINDA YOL ARKADAŞI KEFENİ… BU ÜLKE ZENCİ MUSALARA, TEŞKİLATIN MAHSUSANIN MUSASINA VE ARKADAŞLARINA ŞAHİTTİR!..

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=nmCqg3TOypk ve https://www.youtube.com/watch?v=frds-mYf4og ve https://www.youtube.com/watch?v=_QpFVL4l8Mg

“Eşref Bey’in emireri zenci Musa / İsa Peygambere omuzlarını ödünç verir / Ve Peygamber bu sayede göğe tırmanabilir…” Mehmet Akif Ersoy

Tarih bizlere genellikle zorlu savaşları, büyük komutanları, şanlı zaferleri ve akıllıca uygulanan stratejileri anlatmaktadır. Bu sayılanlar üzerine ciltlerce kitaplar yazılmış ve uzun övgüler dizilmiştir. Ancak tarihin bazı dönemlerinde öyle insanlar vardır ki yaptıklarıyla, söyledikleriyle ve yürekleriyle insanların içlerine işlerler ve tarih sahnesinde yerlerini alıp usta şairlerin şiirlerine bile konu olabilirler. İşte Kuşçubaşı Eşref Bey’in emireri Zenci Musa da böyle biriydi. İsmail Bilgin’in kaleminden roman türünde bizlere anlatılan “Zenci Musa Kuşçubaşı Eşref’in Sağ Kolu” isimli çalışma Timaş Yayınları’nın katkılarıyla bu ay kitapseverlerin beğenisine sunuldu. Eser, meraklıları için oldukça farklı bir hikayeyi, kendine has bir biçimde aktarıyor.

OKUR HİKAYEYE ORTAK OLUYOR

Eser daha ilk sayfalarından itibaren okuyucuyu içine çekerken İsmail Bilgin’in akıcı üslubu ve edebi tarzı sayesinde hikâyeye ortak olmamızı sağlıyor. Aslen Sudanlı olan ve Girit’te bir Türk mahallesinde başlayan Zenci Musa’nın hayatı Trablusgarb’tan Balkanlar’a, Yemen çöllerinden Anadolu’ya ve en son İstanbul’da Kurtuluş Savaşı’na destek olurken hastalığı nedeniyle inzivaya çekildiği Özbekler tekkesine kadar uzanıyor.

İSMİ AZ BİLİNEN KAHRAMANLARDAN

Zenci Musa, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi olan Kuşçubaşı Eşref Bey ile Libya çöllerinde İtalyanlara karşı gösterilen mücadele sırasında tanışmış, savaşta gösterdiği başarılardan sonra Eşref Bey’in sağ kolu olmuş ve o günden sonra her görevde komutanının yanında yer almıştır. Öyle ki Balkan Harbi sırasında Edirne’nin geri alındığı savaşta Zenci Musa ön saflarda savaşmış, devletin ve milletin nerede ihtiyacı varsa Musa orada olmaya gayret göstermiştir. Romanda Zenci Musa’yı bazen komutanı Kuşçubaşı Eşref ile gizli bir görev için Arap çöllerinde 300 bin altını Yemen’e ulaştırmaya çalışırken bazen Karaköy limanında hamallık yaparken bazen de İstiklal Harbi için Anadolu’ya silah kaçırılmasına yardım ederken buluyoruz.

Kut’ül Amare, Kuşçubaşı Eşref, Elveda Balkanlar ve Medine Müdafaası romanlarıyla okuyucusunun beğenisini kazanan İsmail Bilgin yine tarihimizde ismi az bilinen kahramanlardan biri olan Zenci Musa’nın öyküsünü “Zenci Musa Kuşçubaşı Eşref’in Sağ Kolu” isimli kitabıyla ve eşsiz anlatımıyla bizlere sunmaktadır.

Sudanlı bir Osmanlı kahramanı: Zenci Musa

Aslen Sudanlı. Girit’te doğmuş. Dedesi tarafından Kahire’de yetiştirilmiş. Tam bir Osmanlı terkibi. Belki de Zenci Musa’yı Zenci Musa yapan o iksir bu terkiptir. Muaz Ergü yazdı.

Tarih her zaman büyük kralları, güçlü komutanları, zeki taktikleri, usta stratejileri anlatmaz bize. Anlatılanların içinde en çok da yüreğinden, idealinden, adanmışlığından başka hiçbir şeyi olmayan kahramanların sımsıcak öyküleri sarıp sarmalar. Tek başına tarihi omuzlayan kavi omuzlar… Ömrünü inandığı değerler uğruna harcamaktan sakınmayan yiğitler… Ve ömürlerini feda ettikleri yolda hiçbir kazanç beklemeyen iman erleri… Belki de tarih, uzun yürüyüşünü bu adanmışlarla sürdürür. Ve geriye bir tek bu yiğitlerin yüreğimizde bıraktığı o namütenahi rüzgârlar kalır. İnsanlığa verdikleri o ulvi ders kalır geride. Ve sert dünyaya verdikleri ruh…

Zenci Musa da o inanmış, adanmış ruhlardan biridir. Hayatı baştan ayağa bir fedakârlık…Aslen Sudanlı. Girit’te doğmuş. Dedesi tarafından Kahire’de yetiştirilmiş. Tam bir Osmanlı terkibi. Belki de Zenci Musa’yı Zenci Musa yapan o iksir bu terkiptir. Yetiştiği dönem ne yazık ki Osmanlı’nın ölüm kalım mücadelesi verdiği zamanlardır. Koca çınar yüzlerce cephede savaşmak zorunda kalmış ve adeta kurumaya yüz tutmuştur. Musa, Libya’da Osmanlı ordusu ve Şeyh Sunusi’nin İtalyanlara karşı verdikleri mücadeleyi duyar ve Kahire’den Libya’ya gider. İşte bundan sonra vatan için, din için, haysiyet için vereceği savaş hiç bitmez; ta ki ölünceye değin. Osmanlı nerede savaşıyorsa Zenci Musa da oradadır.

O, sonuna kadar hak ettiği bir şeyi bile elinin tersiyle itebiliyor

Zenci Musa Libya’da Kuşçubaşı Eşref’le tanışır ve birbirlerinden neredeyse hiç ayrılmazlar. Kuşçubaşı’nın emir eridir. Kuşçubaşı’yı adeta baba beller. Libya’daki mücadeleden sonra Batı Trakya Cumhuriyeti’nin kurulduğu ve Edirne’nin tekrar alındığı savaşın en öndeki kahramanlarındandır. Baş döndürücü bir hızla her yerde görünen, savaşan bir akıncı gibidir. Mehmed Akif, “Eşref Bey’in emir eri Zenci Musa / İsa Peygambere omuzlarını ödünç verir / Ve Peygamber bu sayede göğe tırmanabilir” diyerek anlatmaktadır Sudanlı Musa’yı.

Musa, Kuşçubaşı’yla birlikte gizli bir görev için Arabistan’a gider. Üçyüzbin Osmanlı altınının Yemen’de Tevfik Paşa’ya teslim edilmesi gereklidir. Kuşçubaşı ve askerleri Hayber’de İngiliz/Bedevi askerleri tarafından kıstırılır. Eşref Bey İngilizlere esir düşer. O karmaşada Zenci Musa altınları kaçırarak yerine ulaştırır. Ulaştırır ama aynı zamanda Eşref’in esir edilmesi nedeniyle birbirlerinden ayrı düşerler. Yıllar boyu süren cephe arkadaşlığı, kardeşliği sona erer. Bir daha da görüşemezler.

Musa, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle İstanbul’a gelir. Anadolu’daki istiklal mücadelesine destek için buradadır. Parası pulu, kalacak yeri yoktur. Devlet erkânından paşalar O’na emeklilik teklif ederler. O, “ben bu yoksul, garip milletten emekli maaşı alamam” diyerek reddeder. O kalacak yeri olmayan Sudanlı Musa’nın bu cevabı aslında çok manidardır. Bu ruha ne de çok muhtacız. Şimdi herkesin gözü makamda mevkide. Acaba bir koltuk kapabilir miyim hesabında insanlar. O, sonuna kadar hak ettiği bir şeyi bile elinin tersiyle itebiliyor. Daha sonra Karaköy Gümrüğünde kahyalık teklif edilir. “Ben kâhyalık yapmam. Onu yaşlı bir Müslüman yapsın. Ben hamallık yapsam da olur.” Karaköy Gümrüğünde hem hamallık yapar, hem de geceleri Anadolu’ya silah kaçırılmasını sağlar.

İngiliz küstahlığına bir Müslüman şamarı

İngiliz komutan General Harrington bir gün gümrükte gezerken Zenci Musa’yı gösterirler. Hani İngilizlerden üçyüzbin altın kaçırmıştı ya. Komutan, “bizimle çalışırsan seni altına boğarım” diyerek Musa’ya bir teklif yapar. Musa ise şu cevabı verir: “Her teklif herkese yapılmaz. Bu teklif beni rencide eder. Benim devletim Osmanlıdır. Bayrağım ay yıldızlı bayraktır. Komutanım Eşref Bey’dir. Bu iş bitmedi. Sizinle mücadelemiz devam edecek.” Evet, tarihî bir cevap, hiç akıldan çıkarılmayacak… Bir iman eri ancak böyle bir şey söyleyebilir. İngiliz küstahlığına bir Müslüman şamarı.

Bunca mücadele, bunca koşuşturmacada Musa’nın güçlü bünyesi zayıf düşer. Verem olur. Bir sanatoryuma yatırılma teklifini dahi kabul etmez. “Benim yerime orada daha muhtaç Müslümanlara bakılsın” der. Bavulunu alıp Özbekler Tekkesi’ne yerleşir. Bir süre sonra burada vefat eder. Bavulundan bir Mushaf’ı Şerif, Osmanlı haritası, Eşref Bey’in fotoğrafı ve kefen bezi çıkar.

Sudanlı Zenci Musa Trablusgarp’ta, Balkan Cephesinde, Çanakkale’de, Kudüs’te, Yemen’de ve Anadolu’da İstiklal Harbinde canhıraş bir gayret ve emekle mücadele etmiştir. Kuşçubaşı Eşref O’nun ölümünü duyduğunda şunu söylemiştir: “Ben Malta’dan kurtulup, Milli Mücadele’nin bayrağını açanlardan biri olmak şerefine mazhar olduğum günlerde, Musa o benim Arabım, veremden ölmüş.”

Selam olsun Zenci Musa’ya!…

Muaz Ergü yazdı

Not : BU YAZININ BİR BÖLÜMÜ EKİP ÜYEMİZ MUHİTTİN TAHA ÇALIK’IN DERLEDİĞİ KAYNAKTAN EDİNİLMİŞTİR.