BİYOGRAFİ DOSYASI : 18 MART’ın GİZLİ KAHRAMANI?! CEVAD (ÇOBANLIK ) PAŞA KİMDİR ????


Bugün aslında dün’dü…

"ÇANAKKALE GEÇİLMEZ" sözünü, Tarih sayfalarına yazdıran kişi’nin Cevad (Çobanlık) Paşa’nın olduğunu biliyor muydunuz!?

Anlaşılması için daha açık yazalım…

18 Mart 1915 gününe kadar İstanbul’dan taşınmayı düşünen ve sürekli panik içerisinde olan bir Padişah…

Ve…

Başkomutanlık’a rağmen, Boğaz savunmasında dimdik duran, sonuna kadar üstün mücadele örneği gösteren bir Paşa…

Nitekim…

Cevad Paşa, bu şanlı zaferin ardından, "18 Mart kahramanı" ve "İstanbul’u kurtaran birinci kişi" unvanı ile anılacaktır.

Nüans?!

2 Ağustos 1914 günü seferberliğin ilanında 9. Tümen Komutanı olarak Gelibolu’da bulunan Cevad Paşa, 10 Ağustos 1914’te Müstahkem Mevkii Kumandanlığı’na atandı.

Göreve geldiğinde rütbesi Mirliva (Albay)’dır.

Hal böyleyken…

Bu göreve atanmasının ardından Boğaz’ın savunmasını ele alır.
Çünkü, Boğaz savunma planları yoktur, Müstahkem Mevkii Kumandanlığı stratejik açıdan perişan durumdadır.

Sözün özü:

Yarbay Selahaddin Adil Bey, Müstahkem Mevkii’nin durumunu apaçık belirtiyor:
"İtalya ve Balkan seferlerinde yapılmış olan hazırlıklar, Mevkii’nin evvelki kumandanları tarafından hazırlanmış bir müdafaa planı yoktu.
Her şeyi yeniden hazırlamak lazımdı."

Yeni baştan savunma planları oluşturulmaya başlandı.
Başka?!

Cevad Paşa’nın göreve gelmesiyle kadro dışına çıkarılan bataryalar yeniden tanzim edildi.

Tabyalardaki toplar tekrar kuruluşa alındı.

Başka?!

Bu bataryalara asker ve subay yerleştirildi.
Mevcut batarya ve tabya kadroları değiştirildi.

Hülasa:

Tüm bu çalışmalar yapılırken, Selahaddin Adil Bey, Cevad Paşa’nın bu durumunu şöyle özetliyor:

"… Cevat Paşa hiçbir zaman karamsar ve ümitsiz olmadı."

Demem şu ki:

Devletten fazla bir şey beklemeyen eldeki imkanlarla zafer örgüsünü ören Cevat Paşa, eldeki mevcut imkansızlıklara aldırış etmeden Boğaz’ın tahkimatıyla uğraştı.

Nüans?!

23 Şubat 1915 tarihli birliklere gönderdiği emrinde, bu zaferin perdesini bizlere aralıyor?!

Boğaz savunmasında, Askerlerin nasıl azim ve cesaretle durduğunu, aşağıdaki emirde daha iyi anlıyoruz:
"Düşman donanmasının Boğaz’dan geçmeyi başarabilme ihtimali olmamakla beraber, bütün savunmaya rağmen Boğaz’ı geçmeyi başardıkları takdirde dahi Müstahkem Mevkii, gerek denizden ve gerek karadan Boğaz’ın müdafaa ve muhafazası vazifesine devam edecektir.

Boğaz’dan girebilecek gemilerin arkasından diğer harp gemilerinin veya nakliye gemilerinin geçmesine mani olacak ve içeri giren gemiler tekrar Boğaz dışına çıkmak isterlerse imha edilmesine çalışılacaktır.

Düşmanın, Boğaz’ın arka tarafına asker çıkarmaya teşebbüs etmesi halinde, seyyar birliklerimizin taarruzu ile düşman geriye püskürtülecektir.

Bütün çalışmalara rağmen düşman karada yerleşmeye muvaffak olursa birliklerimizin esas vazifesi, düşmanın sahil bataryalarımızı işgal etmesine engel olmaktır.

Herhangi bir bataryanın düşman birlikleri tarafından işgal edilmesi tehlikesi kesinleştiği takdirde, o batarya kumandanına Rumeli’de 19. Fırka Kumandanı tarafından, Anadolu’da 9. Fırka Kumandanı tarafından bilgi verilecektir.

Emri verecek olan tümen kumandanının dikkat edeceği; ağır topçu kıtaatı taşınmaz büyük toplarını çalışmaz duruma getirerek, taşınabilir harp vasıtalarının geriye alınmasını temin ederek, en yakın seyyar kuvvet kumandanı emrine girmelidir.

Birliklerin son savunma mevzileri Anadolu’da; Ulupınar sırtları-Kurşunlu-Saraycık doğusu; Rumeli tarafında ise Çamburnu Tabyası -200 rakımlı tepe- 230 rakımlı tepe mevzilerinin kuzeydoğu sırtlarıdır.

Anadolu ve Rumeli mıntıkalarında bir taraftan diğerine nakliyat yapılmasına lüzum kalmadan birliklerin az olmamak kaydıyla üç aylık erzak, cephane ve sair ihtiyaçların temin edilip depolanması lazımdır."

Nitekim…

Cevad Paşa’ya yıllar sonra 18 Mart 1915 gününün en kıymetli anı sorulduğu zaman; "O gün güneşin son ışıklarıyla Boğaz’dan peri­şan halde çıkmakta olan düşman filosunun görünüşü idi…" diyecektir.

Ezcümle:

Düşman filosu, perişan vaziyette dönerken, arkasında önemli zırhlılarını ve binlerce ölü bırakarak Boğaz’ı terk etti.

Hasılı:

Bu zaferin mimarları, Cevad Paşa ve tüm askerler rahat bir nefes almıştı.
Zaferin ardından Cevat Paşa’ya tebrik yağıyordu.

II. Kaiser Wilhelm, Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya yazdığı 20 Mart 1915 tarihli telgrafında; "Dün ve evvelki gün Çanakkale müdafaası esnasında ihraz olunan parlak muvaffakiyetlerinden dolayı samimi hassı tebrikatımı beyan eder, iş bu tebrikatımızın cesur kumandanı Cevad Paşa’ya kendi namına tebriğini rica ederim. Cenab-ı Hak bundan böyle dahi silahlarımızı tevfikat-ı rabbaniyesine mazhar buyursun."

Bu tebriği, Enver Paşa kendi tebrik ve şükranları ile birlikte bizzat Cevad Paşa’ya iletmiştir.

Başka?!

Kolordu Komutanı Esat (Bülkat) Paşa, Gelibolu’dan, Cevad Paşa’ya zaferi tebrik için telgraf gönderir:

"Dünkü başarısından dolayı, Boğaz’ın şanlı müdafaasını, büyük bir kıvançla, Kolordu adına kutlar ve gösterilen fedakarlıklarını överek daha pek çok başarılara erişmelerini yüce Allah’tan niyaz ederim."

Hasılı:

Bu gibi birçok yerden alınan tebriklere tek tek cevap yazar, bu zaferde en büyük etkeni askerlerinin azim ve cesaretinde görür.

Yani?!

Bu tebrik telgraflarından bahsederek, tüm birliklere yazı göndererek, onları bilgilendirerek, gösterdikleri kahramanlığın öneminden bahseder.

Bu mücadelede asla boyun eğilmeyeceğini belirtir.

Kaldı ki, Cevad Paşa İstanbul’u kurtaran olarak anılacaktır.
Bununla alakalı Esat Paşa’nın hatıraları kayda değer:
"Düşman donanmasının Çanakkale Boğazı’na yaklaşmak ve Boğaz’ı zorlayıp İstanbul’a gelmek fırsatı vermeyenlerin birincisi Cevad Paşa’dır."

Demem şu ki:

Çanakkale Zaferi; Türk askerinin direnme gücünün, fedakarlığının, millet sevgisinin abideleşen simgesidir.

Cevad Paşa, bu zafer sonrası asla kendini ön plana atmamış, sürekli askerlerin kahramanlıklarından bahsetmiştir:
"..Hatta o gece tabyalardaki bütün efrad gündüzki müthiş yorgunluğa rağmen gece sabaha kadar çalışarak tabyalarının harap olan yerlerini tamir etmişler, topları gömüldükleri toprak yığınlarından çıkarmış, temizlemiş ve ertesi gün ateşe hazır vaziyete getirmişlerdi.
Her ihtimali nazarı dikkate alarak ertesi güne hazırlanmıştık.
Ben de bu çalışmaların bir kaçına gittim.
Herkes o kadar büyük bir gay­retle çalışıyordu ki yorulduklarını hissettikleri­mi adeta cebren oturtup dinlenmelerini temin edebiliyordum….
Bunun için bazı yerlere gideme­dim.
Yanlarında bulunmam onların daha fazla yorulmalarına sebep oluyordu."

Hal böyleyken…

1936 yılında "Yedigün" dergisi ile yaptığı röportajda şunları söylüyor:
"Mehmetçik olmasaydı ‘Çanak­kale’ olur muydu?!
Çanakkale Harbi diğer sahalarda yapılan harplerle kabili mukayese değildir.
Tasavvur buyurun, denizde bir harp oluyor, fakat ötede, karada üç dört kilometrelik bir sahada da insanlar birbirlerine giriyorlar…
Ve Mehmetçik orada da gıdasından bile mahrum olduğu halde memleketin kapısını beklemekten büyük bir zevk duyuyor."

Nitekim…

Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Bey de aynı görüşteydi:
"Müstahkem Mevkii’de herkes vazifesini yapıyor ve başarıda malzeme değil bizzat asker ve subaylar etkili oluyordu."

Hülasa:

Boğaz savunmasında üstün cesaret gösteren asker ve kumandanlar büyük bir başarı kazanmışlardı.
Tüm yokluk ve sıkıntıyla bu zaferi kazanıp, tüm dünyaya adeta ders verdiler.

Yani?!

Yere düşen bir milletin silkelenip tekrar ayağa kalktığı yerde bir destan yazıldı.

Yani?!

Cevad Paşa, Tarih’e "Çanakkale Geçilmez" yazdıran bu harbin mimarlarındandır.
Yıllarca, 18 Mart günlerinde gazete sütunlarında hatırlandı.

Aradan geçen onca yıla rağmen az hatırlanır oldu, Cevad Paşa?!
Sevilen ve büyük saygı duyulan bir komutan, ömrüne sayısız zaferler sığdırmıştır.
Şüphesiz ki, "Çanakkale Zaferi" onun hayatında ayrı bir öneme sahiptir.

Demem o ki:

Bugün coşkuyla kutlayabiliyorsak 18 Martları, Cevad Paşa’ya ve emrindeki neferlere bu millet çok şey borçludur.

Ömrü cephelerde geçen şanlı kumandan Cevad Çobanlı Paşa; emekliliğin ardından geri kalan ömrünü, Göztepe Büyükçiftlik Sokak’taki köşkünde sürdürmüştür.

13 Mart 1938’de, 67 yaşında hayata gözlerini yuman Cevad Paşa; İstanbul Erenköy’deki, Sahrayı Cedit Mezarlığı’na defnedildi.

Naaşı, 27 Eylül 1988’de buradan alınıp, Ankara Devlet Mezarlığı’na defnedildi.
Ruhu şad olsun.
Bu zaferde emeği geçen tüm askerlerin ruhları şad olsun…

BİYOGRAFİ DOSYASI : Teşkilat-ı Mahsusa’nın reisi Binbaşı Süleyman Askeri Bey kimdir ???


Teşkilat-ı Mahsusa’nın reisi Binbaşı Süleyman Askeri Bey kimdir ???

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin I. Cihan Harbi’nde Irak Cephesi’ndeki mücadelesi, diğer pek çok cephede olduğu gibi takdire şayandır. Binbaşı Süleyman Askeri Bey’in, Basra’da bir avuç kahraman Osmanlı askeri ile sedye üzerinde yaralı bir halde İngilizler’e karşı verdiği mücadele, hala destansı bir öykü gibi anlatılır. İşte Mehmetçik Kut’ül Amare dizisinde yeniden hayat bulan ve gündeme gelen Binbaşı Süleyman Askeri Bey hakkında merak edilenler.

3 kıtaya adaletle hükmeden Devlet-i Aliyye’nin son dönemindeki en büyük zaferlerinden birini ekranlara taşıyan Mehmetçik Kut’ül Amare dizisinde Kaan Taşaner’in hayat verdiği Süleyman Askeri Bey karakteri yeniden gündeme geldi. Yüzlerce asır adaletle hüküm süren Osmanlıların I. Cihan Harbi’nde Irak Cephesi’ndeki mücadelesi, diğer pek çok cephede olduğu gibi takdire şayandır. Süleyman Askeri Bey’in, Basra’da bir avuç kahraman Osmanlı askeri ile sedye üzerinde yaralı bir halde İngilizler’e karşı verdiği mücadele, hala destansı bir öykü gibi anlatılır. Meşrutiyetin ilan sürecinde ismi çok geçen, Teşkilat-ı Mahsusa’nın da lider kadrosunda yer alan Süleyman Askeri Bey; Makedonya’da yürütülen çete takibinde kendini göstermiş, Rumeli’de Sultan II. Abdülhamit’e karşı olan genç subaylar arasında yer almış, gayet teşkilatçı ve maceraperest bir insandı.

SÜLEYMAN ASKERİ BEY KİMDİR?

Meşrutiyetin ilanından sonra biraz geri planda kalmış, Bağdat’taki jandarma birliklerinin ıslahı için Albay Nuri Beyle Irak’a gitmişti. İtalyanların Trablusgarp’ı işgal teşebbüsü karşısında kılık değiştirerek yakın arkadaşlarıyla beraber Bingazi’ye gelmiş, Enver ve Mustafa Kemal Paşalarla birlikte mücadeleye katılmıştı. Trablusgarp Savaşı’nın bitimiyle birlikte emekliye ayrılana kadar Bağdat Jandarma mektebinde öğretmenlik yapan Süleyman Askeri Bey, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyetinde teşkilat işleriyle meşgul olmaya başladı.

Enver ve Cemal Paşaların da sonsuz güvenini kazandı. Cemal Paşa hatıratında Süleyman Beyle ilgili şunları söylüyor: “Süleyman Askeri Bey biraz acul (aceleci) biraz da nikbin (iyimser) biri olmasına rağmen pek mükemmel ve müteşebbis bir idare adamı addolunabilirdi.” I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte tekrar orduya alınan Süleyman Askeri, Kurmay Yarbay rütbesiyle Irak cephesine gönderildi. Daha evvel Rumeli’de birlikte çalıştığı subay ve seçkin gönüllülerden oluşan bir taburla (Osmancık Taburu) Basra’yı düşmandan kurtarmak için harekete geçti. Bağdat’tan itibaren bütün yol boyunca yerel halkın sevgi gösterileriyle karşılaşan Süleyman Bey, özellikle bölgedeki aşiret güçlerinin yardımını çok önemsiyordu.

FEDAKAR BİR KOMUTAN

Osmanlı kuvvetleri 20 Ocak 1915’te, Dicle boyunda keşif harekâtı yapan İngilizlerle karşılaşmış, çıkan çatışmada başarılı olmuş fakat Süleyman Bey bacağından yaralanmıştı. Tedavi için Bağdat’a gitmiş, ancak doktorların tüm ısrarlarına rağmen hastanede kalmayıp tekrar cepheye koşmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Basra yakınlarında Şuaybe ve Bercisiyye’de İngilizlere karşı kanlı mücadeleler tekrar başladı (12 Nisan 1915). Uceymi Sadun Paşa ve aşireti de burada düşmana karşı Osmanlı kuvvetlerini destekliyordu.

Çarpışmaların ilk günlerinde başarılar elde edilse de düşmanın elindeki modern silahlar Türk kuvvetlerini çaresiz bırakıyor, iş piyade askerlerinin İngiliz askerleriyle göğüs göğüse çarpışmasına kalıyordu. Bu çetin mücadele devam ederken İngilizlerin yardımına ihtiyat kuvvetleri yetişti ve durum birden Osmanlı Ordusunun aleyhine döndü. Üç gün boyunca devam eden çarpışmaların sonunda İngilizler karşı taarruza geçti. Bize yardım edecek Arap aşiretlerin Şammar, Necd ve İbnü’r Reşid haricinde hiçbirinden maalesef ses seda çıkmıyordu. Bu durum Süleyman Askeri Bey’i umutsuzluğa sürükledi lakin o, asla mücadeleden vazgeçmedi. Harekâtı sedyede yaralı bir şekilde yöneten Süleyman Bey, aleyhimize dönen durumu gördükçe ayağa kalkmaya çalışmış ancak bacağındaki kurşun yaraları kemiğine kadar işlediğinden tekrar sedyesine oturmak zorunda kalmıştı.

Düşman mermileri Türk komuta merkezinin iyice yakınlarına isabet etmeye başlayınca Süleyman Askeri Bey bir arabaya bindirildi. Kendisine Binbaşı Adil, Yaver Rüsuhi, Kâtip Manastırlı Seyfi, Emir subayı Sadık, Topçu Yüzbaşı Şevki, Üstteğmen Fikri Bey ve Teğmen Hadi Beyler eşlik etti. Maiyetine yeniden savaş hattına dönmelerini emreden bu fedakâr komutanın arabasından birkaç dakika sonra bir el silah sesi duyuldu. Süleyman Bey elinde tabancası ile cansız bir halde arabada yatıyordu. Naaşı Nuhayle’deki karargâha götürüldü ve aynı gece kaldığı çadırının içinde kazılan mezara defnedildi.(13 Nisan 1915)

BİYOGRAFİ DOSYASI : Müşir Recep Paşa’nın Askeri ve Siyasi Hayatını bilelim, öğrenelim !!!!


Tarihte öyle şahsiyetler vardır ki, özgeçmişleri aracılığıyla dönemin önemli olaylarının da aydınlığa çıkmasına vesile olurlar. Sultan II. Abdülhamit döneminde Osmanlı Devleti’nin kritik noktalarında elde ettiği başarılarla tarihimizin önemli askeri ve mülki idarecilerinden biri olarak kabul edilen Müşir Recep Paşa da bu şahsiyetler arasında anılır. Öyle ki askeri öngörüsü ile aldığı önlemlerle günümüzde Libya topraklarında yer alan Trablusgarp ve Bingazi şehirlerinin İtalyanlar tarafından işgalini geciktirebilmiştir. Arşiv kaynakları aracılığıyla hazırlanan bu eser, sadece bir askerin hayatını aktarmakla kalmayıp Osmanlı Devleti’nin gerek Balkan gerekse Arap dünyasından ayrılması ile sonuçlanan Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’na zemin hazırlayan önemli sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmelere de ışık tutuyor.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Kızılay’ın Kurucusu Macarlı Miralay Dr. Abdullah Bey’i Nasıl Biliriz ? ??


Kızılay’ın Kurucusu Macarlı Miralay Dr. Abdullah Bey’i Nasıl Biliriz ???

E-POSTA : atillaasci

YAZAR Atilla Aşçı :

İlkokul, ortaokul ve liseyi, 1956 da doğduğu Çanakkale’de bitirdi. 1974-1978 İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünü bitiremeden Eylül 1978 de yurt dışına çıktı. Almanya’da sosyal bilimler okudu. Çeşitli kurum ve kuruluşlarda danışmanlık, Hannover Gottfried Wilhelm Leibniz Üniversitesi Felsefe Bölümü, Meslek Pedagojisi ve Yetişkinler Eğitimi Enstitüsünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. ’’ İsrail’i Kur’’ başlıklı bir kitabın Almancadan çevirisini yapmıştır.

Atilla Aşçı, Sun Savunma Net, 06 Şubat 2020

1953 Çanakkale/Yenice depreminde günlerce dışarıda yatmak zorunda kalan annemlere Kızılay bir battaniye vermiş. Üç yıl sonra doğan ben, o battaniye ile büyüdüm, sonra da kardeşim ısındı onunla. Senelerce, çok soğuk gecelerin refakatçisi oldu.

28 Eylül 1974 tarihinde el öperek evden ayrıldığım güne kadar o battaniye, neredeyse benim için evin en sevilen eşyalarından biri oldu. Çok değerliydi o battaniye. Kızılay vermişti onu.

Sene 1965, 18 Mart İlkokulu’nun üçüncü sınıfına gidiyordum. Üçüncü sınıftan itibaren faaliyet kolları başlardı bizim okulda… O gün, o kolların seçimi vardı. Kızılay kolu için aday aranırken, ilk parmak kaldıran bendim. Öğretmenim Ayten Hanım (ellerinden öpüyorum) ‘‘tamam, Atilla Kızılay Kolu’’ dedi… İşte o zamanki minik aklımla battaniyenin hakkını ödeme zamanının geldiğini düşünüp büyük bit mutluluk yaşadım. İlkbaharda, okulun bahçesindeki çam ağaçlarından sarı tozlar uçar, çocukların ellerine, bacaklarına yapışır, kaşındığında her yerleri kızarır, kabarırdı.

O zamanlar her öğrenciye bir kart verilirdi. O karta aldığın bağış pulları yapıştırılırdı. O pulları sınıftaki öğrenci arkadaşlarımın kartına her yapıştırdığımda, aklıma evdeki Kızılay battaniyesi gelir, sevinirdim. Kaç kart doldurulursa bir battaniye parası eder, ha bire hesap yapardım. Benim için Kızılay soğuk günlerin ısıtıcısı, şefkati idi. Çocukların üstünü örten battaniye idi. O battaniyeler artmalı çocukların üstlerini örtmeliydi. O günkü Kızılay o battaniye idi…çocukları ısıtan..

Peki, kimlerdi bu benim hayatımı çok etkileyen Kızılay’ı kuranlar?

Macarlı Miralay Abdullah Bey’i tanır mıydınız? Viyana’da maliye memurluğu yapan Anton Hammerschmidt’in 1800 yılında doğan oğlu Karl Eduard Hammerschmidt.

Önce felsefe okumuş, sonra entomoloji (böcek bilim) ve sonra da tıp okumuş. Narkoz konusunda uzmanlaşmış, buluşlarını tıp âlemiyle paylaşmış. Avusturya’da, başlayan halk kalkışmalarına aktif olarak katıldığı için, 1848 deki Ekim İhtilali akabinde Osmanlı’ya sığınır. İslamiyet’i seçer ve Abdullah ismini alır.

İstanbul’a gelir gelmez, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye, ardından Şam’daki askeri hastaneye miralay (albay) rütbesi ile tayin olur. 1855 de, Kırım Savaşı sonrası da Gülhane ve Haydarpaşa hastahanelerinde görev alır. İlk jeoloji çalışmalarını başlatır. 1870 de, İstanbul’da bir doğa müzesi kurmakla görevlendirilir. Viyana’dan getirttiği 12.000 adet örnek mineral, 3000 e yakın bitki örneği, 5900 böcek ve 2500 e yakın da zooloji fosili ile Le Musee d’historie Naturelle d’Êcole Imperiale de Medicine a Constantinople adıyla bu konuda Türkiye’de, halen bile bu büyüklükte başka bir müzenin olmadığı bir Doğa Tarihi Müzesi’ni kurar. 28 Ekim 1918’deki büyük Vefa yangınında bu müze tamamen yanarak yok olmuştur.

Peki, Dr. Abdullah Bey’i bu konuda kim görevlendirmiş ve tam destek vermiş. O da, başka bir Avusturya kaçkını olan Michel Lattas, yani bizdeki ismiyle, Osmanlı ordusunda ordu komutanlıkları yapan, en sonunda başkomutanlığa getirilen Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa. Kendisi, 1853/55 Kırım Savaşı’nda Osmanlı Ordusu Başkomutanı olmuş, Sultan Abdülmecit veliaht iken onun hocalığını, 1857 yılında Hicaz ve Irak Orduları ve Rumeli Ordusu Komutanlığı yapmış bir şahıstır.

Abdullah Bey’in Kızılay’ın kurulmasında en yakın refakatçisi ve yardımcısı kim? O kişi de bizim hani ‘‘git derdini Marko Paşa’ya anlat’’ dediğimiz Mekteb-i Tıbbiye Nazırı Marko (Apostolidis ) Paşa. Sultan Abdülaziz’in hekimbaşı, tuğgeneral rütbesini alan ilk doktor payesi alan bir kişidir. Sabrıyla ünlü Marko Paşa, Abdülhamit döneminde Senato Üyesi. Aynı zamanda Kızılay’ın ilk başkanıdır.

Bu konuda önemli dördüncü önemli şahıs ise, Kırımlı Dr. Aziz Bey’dir. Bilim dilinin Türkçe olması için didinen, derslerini Türkçe verdiği ilk sivil tıp ‘’Mekteb-i Tıbbıye –i Mülkiye’’ okulunu kurarak dekanlığını yapmıştır, Kızılay’ın hilal şeklindeki sembolünü çizen kişidir.

Dr. Abdullah Bey, 1874 yılının ağustos ayında, 74 yaşında Üsküdar-İzmit demiryolu yapımımda jeolojik arazi çalışması yaparken, güneş çarpması yüzünden geçirdiği apolaksi yüzünde kirada oturduğu evde vefat eder ve Defterdar Camii’nin kabristanına defnedilir. Oradan alınır Eyüp’e götürülür. 1994 yılında, Eyüp’teki mezarı da yol geçecek diye yerinden kaldırılır. Şimdiki yeri mi? Kimse bilmiyor. Aynı durum Kırımlı Dr. Aziz Bey için de geçerlidir. Onun da mezarı kayıptır.

Eylül 2012 tarihinde, her ikisi için Defterdar Camii bahçesinde sembolik bir anıt mezar yapılmış; lakin şimdiye kadar bu kurumun kurucuları layık oldukları ilgiyi görememişler ve hatta yok gibi davranış şekli süregelmiştir. Bugün Kızılay varsa, onlara borçluyuz.

Vefa derken, akla sadece boza gelmesin.

BİYOGRAFİ DOSYASI : KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURUCUSU ESKİ MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZ HASAN ALİ YÜCEL’İ TANIYALIM !!!!


KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURUCUSU ESKİ MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZ HASAN ALİ YÜCEL’İ VEFATININ 59. YILINDA ÖZLEM İLE ANIYORUZ.

KAYNAK : WIKIPEDIA

Hasan Âli Yücel (17 Aralık 1897, İstanbul – 26 Şubat 1961, İstanbul), öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı, Köy Enstitüleri’nin kurucusu.

Hasan Âli Yücel 17 Aralık 1897’de İstanbul’da doğdu. Baba tarafından Posta Nazırı Göreleli Hasan Ali Efendi’nin, anne tarafından ise Japon sularında batan Ertuğrul Fırkateyni süvarisi deniz albay Ali Bey’in torunudur. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyyire Hanım’ dır[1]. Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmani, Vefa İdadisi, Cağaloğlu Darülmuallimin-i Âli’ye (Yüksek Öğretmen Okulu) okullarında sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi ve 19 Aralık 1922’de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nden, İzmir Milletvekili olarak Meclise girdi, art arda dört dönem milletvekilliği yaptı[2].[3] Giresun’un Görele ilçesinde adına " Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi " kurulmuştur. İstanbul Üniversitesi’nin eğitim fakültesi de Hasan Ali Yücel adıyla kurulmuştur. "Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi".[4]

Bakanlık dönemi

28 Aralık 1938’de Hasan Âli Yücel, 2. Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu’nun İTÜ’ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması), Köy Enstitüleri’nin kurulması[5], Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi[6][7] ve ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi’nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir. Devlet Konservatuvarının kurulması (20 Mayıs 1940), Türkiye’nin UNESCO’ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946’da Üniversiteler Yasası çıkartılır. "Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç da, "dışarıdan gerilim" yerine "içeriden denetim"in getirilmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur."[8]

Oğlu şair Can Yücel, babası için "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirini yazmıştır.

Son yılları

5 Ağustos 1946’da 7 yıl 5 ay sürdürdüğü Milli Eğitim Bakanlığı görevinden istifa etti. İstifasından sonra gazetecilik görevine döndü. 26 Şubat 1961 tarihinde konuk olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın evinde öldü. 2 Mart 1961 tarihinde Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Hasan Âli Yücel, şair Can Yücel’in babasıdır.

BİYOGRAFİ DOSYASI : AY’DAN GELİP ATATÜRK’ÜN HUZUNA GETİREN NEDEN


AY’DAN GELİP ATATÜRK’ÜN HUZUNA GETİREN NEDEN

Takvimler 20 Temmuz 1969’u gösterdiğinde, APOLLO 11’İ ve 1,5 milyar insan televizyonlarına odaklanmış, Neil Armstrong’un Ay’da yürüyecek olmasını heyecanla bekliyordu.

Kendisi de o an TV başındaydı, Tullahoma’da bir evde. Yanında da bir düzine bilim insanı…

Sunucu o an beklenmedik bir haber verdi:

-"Astronot Armstrong’un bilgisayarı bozuldu, Ay’a iniş yapamayacak!" Bu ana şahitlik edenler üzüntü verici bu haberi alınca, büyük bir hüsrana uğradı. Elbette Tullahoma’da bu evdeki bilim insanları da sükut-u hayal içindeydi. Sonra içlerinden biri:

-"Telaşa gerek yok, Neil modülü Ay’a indirebilir. Bilgisayarın bozulma ihtimaline karşı, manuel olarak indirebilmek için üzerinde 1,5 yıl çalıştı" dedi.

Bu cümle üzerine şaşkınlığa uğrayan bilim insanları:

-"Sen nereden biliyorsun be Türk?" deyince, yanımda bulunan ve o vakit 32 yaşında olan bu bey:

-"Ben Arsev Eraslan, NASA’da Apollo 11 Projesinde yazılım ayağında çalışıyorum" dedi. Evet, yanımdaki bu adamın tahmini doğru çıkmıştı; Armstrong bilgisayarın bozulması üzerine manuel olarak modülü Ay’a indirmişti. 1,5 milyar insan izlemiş, insanoğlunun Ay’a ayak basmasından ötürü gururlanmıştı. Eraslan’ın NASA’daki görevi ise, modülün Dünya’ya dönüşü, yani “re-entry” yazılımlarını gerçekleştirmekti. Yanında da üç öğrencisi vardı. "Yazılımları biz yaptık" diye anlatırken konuşmanın bir yerinde:

-"Hem yazılım yapıyorum, hem de o üç öğrenciye iş öğretmeye çalışıyorum" dedi. Ağzından bir şey kaçırmıştı sanki…

-"Nasıl yani, öğrencileriniz yazılım bilmiyor muydu?" diye sorduk. Mütevazı bir şekilde:

-"Yazılımların hepsini ben yaptım" diye utanarak yanıtladı soruyu. Evet, bu bey; Armstorng, Collins ve Aldrin’in Dünya’ya sağ salim dönmesi için gerekli yazılımları gerçekleştirdi.

Yani Eraslan’ın yaptığı yazılımlar olmasaydı, o modül Dünya’ya inemeyecekti.

Başka ne mi yaptı?

*ABD’deki tüm nükleer santrallerin çevreye olan etkisini minimuma indirmek için yazılım geliştirdi,

*Ay’da kristallerden mücevher yetiştirmek için yazılım geliştirdi,

*Suçluyu yüzünden tanıyan dünyadaki ilk 3D Yüz Tanımlama Teknolojisini geliştirdi. Bu yazılımla 1999 yılında ABD’de ödül kazandı. Yani günümüzde kullanılan yüz tanımlama ilk kez bir Türk’ün, yani bu yanımdaki beyefendinin geliştirdiği teknoloji ile hayat buldu. Uzun süre NASA’da bilim insanı olarak görev aldı; ABD’deki birçok üniversitede profesör olarak öğrencileri ve NASA personelini eğitti. Peki nereden merak sardı buna? Babasının kitaplarından! Uçak teknolojisi ve havacılıkla ilgiliydi bu kitaplar. İçinde ABD’nin Japonya’yı bombaladığı uçağın fotoğrafını gördü ve maketini yaptı. Henüz ilkokuldaydı ve model uçak yapıyor, kitaptaki gibi aynı şekilde boyuyor, pervanelerini takıyordu. O kadar çok model uçak yapmıştı ki, evin bir odası dolup taşmıştı. Babası Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk uçak mühendisi, Necdet Eraslan’dı. Atatürk, Necdet Eraslan’ı Fransa’ya gönderdi ve Paris’te 1928’da Ecole Nationale Superieure’de L’Aeronautique’te havacılık ve uçak mühendisliği öğrenimi gördü. Sonrasında ABD’ye, 1937’de Türkiye için satın alınacak uçakların temini için bizzat Atatürk tarafından gönderildi. Sonra ne mi oldu? Necdet Eraslan;

*Türkiye’deki ilk dizel motoru imal etti.

*Su türbinleri yaparak elektrik üretti.

*‘Karman Line’, yani dünya ile uzayın birleştiği çizgiyi ortaya çıkaran dünyaca ünlü bilim insanı Theodore von Karmán’ın:

-“Gel ABD’de kal sana profesörlük verelim” teklifini,

-“Atatürk’ün ülkesinde yapmam gereken işler var” diyerek reddetti.

*İstanbul Teknik ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde profesör olarak çalıştı.

*1963’te ABD’ye profesör olarak gitti Necdet Eraslan.

Louisiana State University Makine – Uzay Havacılığı bölümünde profesörlük yaptı. Bir yandan da NASA’daki görevlilere ders verdi.

Bu öğrencilerin hepsi Apollo 11 projesinde çalıştı. Yani baba Necdet Eraslan da, Ay’a gidilmesi için dolaylı olarak katkı sağladı.

*24 adet kitap yazdı,

*Motor ateşlemesi konusunda büyük çabalar kat etti,

*TÜBİTAK’ın kurulmasının fikir babası oldu ve

*Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk uçak mühendisi olarak tarihe geçti. Bu baba-oğul, “Atatürk’ün izinde” bilimi geliştirerek Ay’da yürünmesini sağladı. Bu Türk’leri biliyor muyduk? Ne yazık ki hayır… Görevimiz; “Atatürk’ün izinde giden” bu insanları ortaya çıkarmaktır. Bu bağlamda “Atatürk’ün İzindekiler” isimli kitabımda kısa da olsa yer verdiğim bu baba-oğul… Onlar bilimin ışığında, Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde bu ülke ve insanlık adına önemli işlere imza attılar. Onların ortak noktası “Atatürk’tü” ve O’nun aydınlattığı yoldu. Gittikleri yol ise, O’nun iziydi. O izi takip eden birileri daha vardı. Nasıl mı?

ABD Başkanı Nixon’un özel uçağı 20 Ekim 1969 saat 11.55’te Ankara Esenboğa Havalimanı’na iniş yapar. Bu uçaktan inen kişiler Ankara caddelerinde üstü açık bir Cadillac ile geçerler ve kendilerini bekleyen Ankaralıları selâmlarlar. Bu heyet, büyük saygı duydukları birini görmeye gelmiştir. Saygı duruşunda bulunup, çelenk bırakırlar.

Saygı duydukları bu kişi, 1930’ların başında Eskişehir’de “Çok değil, yüz yıla kalmaz insanoğlu Ay’a gidecektir” sözünün sahibidir. Heyetin gittiği yer Anıtkabir, saygı duruşunda bulundukları kişi ise, “Mustafa Kemal Atatürk’ten” başkası değildir. Bu arada Atatürk’ü ziyaret eden bu kişiler kim diye soracak olursanız; Apollo11 projesiyle Ay’a giden üç kişilik mürettebat; Neil A. Armstrong, Michael Collins ve Edwin E. Aldrin’dir !..

(Tolga Aydoğan; Atatürk’ün İzindekiler)