BİYOGRAFİ DOSYASI /// Mehmet FARAÇ : 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı…


Mehmet FARAÇ : 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı…

E-POSTA : farac65

05 Ağustos 2020

Cumhuriyetin kuruluşu öncesinde Anadolu’yu işgal eden emperyalistler sadece böl-parçala-yönet zihniyetini dayatmamış, aynı zamanda kendilerine direnen vatanseverleri de işbirlikçilerin desteğiyle hedef almıştı…

Tıpkı Ergenekon kumpasında vatanseverlerin bertaraf edilmesine benzer olaylar yaşanırken, kurbanlardan biri de Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’di…

O kahraman bürokrat, bundan tam 100 yıl önce bugün, İstanbul’da, devletin içerisine yerleşen çetelerin baskısı ve Silivri benzeri uyduruk bir mahkemenin sahte belgeleriyle idam edilmişti…

1875 yılında Preveze Sancağı eski Sorgu Hâkimlerinden Behram Efendi’nin oğlu olarak Yanya’da dünyaya gelen Nusret Bey, Osmanlı’nın artık sarsılmaya başladığı dönemlerde, Mektebi Mülkiyeyi Şahane’den 1899’da mezun olmuştu…

İlk görev yeri Yanya Vilayetinde görev yaparken, Hayriye Hanım’la evlenen ve Nasuhi, Mazlum, Tarık adlı üç çocuk babası olan Nusret Bey, bir çok ilçede görev yaptıktan sonra, 1914’te Bayburt Kaymakamlığına atanmıştı…

İşte o dönemlerde, Birinci Dünya Savaşı’nın en karmaşık günlerinde Osmanlı güç kaybederken, azınlıkların isyan hareketleri de duyuluyordu… Üstelik Bayburt da bu saldırılardan etkilenmeye başlamıştı…

Ermenilerin tehcir çalışmalarının sorunsuz geçmesi için çalışan Nusret Bey, Bayburt’taki başarılarının ardından 1915’te Erzincan Sancağı Mutasarrıf Vekilliği’ne, sonra Ergani Maden Sancağı Mutasarrıflığı’na, 30 Ekim 1917’de ise Yıldırım Orduları 2.Grup Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın talebi üzerine, Urfa Müstakil Sancağı Mutasarrıflığı’na atanmıştı…

Ancak Nusret Bey, Urfalıların işgalcilere karşı mücadelesinde ve kuvvacıların örgütlenmesinde çok etkili görevler yaparken, Ermeni tehciri ile suçlanmasının ardından halkı örgütlediği için de İngilizlerin tepkisini çekti…

Hatta işgalin başladığı ilk günde silahlarıyla mutasarrıflık makamını basan İngiliz yarbayı karşılamadığı ve makamını vermediği için iyice hedef olan Nusret Bey.

”Galip bir hükümetin askeri neden karşılanmıyor?” diye soran İngiliz kumandanına,

”Haksız yere memleketi işgal eden bir kuvveti karşılamaya çıkmak bir Türk mutasarrıfına yakışmaz. Bir misafir gibi gelseydiniz, sizi Birecik’te karşılardım” diye yanıt verince iyice öfke çekmişti…

İşgalciler bu direnişe rağmen durmamış ve mutasarrıflığa sürekli bildiriler göndermeye devam etmişti…

Nusret Bey de geri adım atmamış, işgalcilerin baskısı artınca tabancasını masasının üzerine vurmuş ve Ermeni tercümana, "Git kumandanına söyle, ben kendisinin emir eri değilim… Bir daha tekerrür ederse, bunu beyninde patlatırım" diye bağırmıştı…

Nusret Bey’in bu tavrı işgalcileri iyice kızdırmış olmalı ki, İngiliz kumandanı, makinalı tüfeklerini mutasarrıflık makamına çevirmişti…

Tüm bunlara "Şehit Nusret Bey’in Savunması" adlı kitabında yer veren tarih araştırmacısı Müslüm Akalın’a göre, "Bu gidişat Nusret Bey için de sonun başlangıcı olmuştu…"

Çünkü 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra kurulan İstanbul Hükümetleri açıkça baskı altındaydı…

Ermeni tehcirini soruşturmak için önce komisyonlar, ardından da sözde sorumluları yargılamak için mahkemeler kurulmuş ve tehcirde görev yapan idarecilerle ilgili iftira kampanyası başlatılmıştı… Bazı devlet adamlarının yanısıra Nusret Bey de bu iftiraların hedefi olmuştu…

Düzmece belgelerle tuzak!..

Nusret Bey, Urfa Mutasarrıflığı görevinde bulunurken Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından 6 Nisan 1919’da Ermeni tehciri meselesinden dolayı azledilir ve jandarma eşliğinde İstanbul’a gönderilir… Aslında aynı gerekçeyle idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’den sonra yeni bir kurban seçilmiştir…

Nusret Bey, İstanbul’da Mustafa Nazım Paşa başkanlığındaki Divan-i Hab-i Örfi’de yargılanır ve suçsuz bulunmasına rağmen askeri cezaevinde tutulur…

15 Mayıs 1919’da, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi şok yaratırken, tepkilerden çekinen hükümet, aralarında Nusret Bey’in de bulunduğu 40 tutukluyu serbest bırakır…

Ancak Nusret Bey’in özgürlüğü fazla sürmez. Çünkü 6 Kasım 1919’da Erenköy’de gözaltına alınır ve Ermeni tehciri iddialarıyla tekrar tutuklanarak cezaevine konulur…

Nusret Bey’in yargılanması, 15 Mart 1920’de Esad Paşa başkanlığındaki 1. Divân-ı Harb-i Örfî’de başlar…

Hükümetin en önemli meselesi Ermeni tehciri davalarını hızlandırmaktır. İşte bu amaçla; hükümet 17 Nisan 1920’de Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Başkanlığına Nemrut Mustafa Paşa’yı getirir…

26 Nisan 1920’de de mahkeme, bir genelge yayınlayarak yargılamaların gizli yapılacağını ve sanıkların avukat bulunduramayacağını açıklar…

Mahkeme heyeti, 29 Nisan 1920’de gazetelere ilanlar vererek; "Bayburt ve Ergani tehciri meselesine dair malumatı olanların Divan-i Harb-i Örfi’ye gelerek şahitlik yapmalarını" ister…

Aslında ilanla yalancı şahitler aranıyordur!.. Bunun için Ermeni patrikhanesinin de devreye girdiği söylenir…

Yani, Nusret Bey’in avukat ve şahit bulundurmasına yasak getirilerek eli kolu tamamen bağlanmış olur…

Millî Mücadele kahramanlarından Fethi Okyar, işte bu yüzden "Nemrut Mustafa kadar kindar, cahil ve merhametsiz birinin bulunabileceğine ihtimal vermiyorum" diyerek, mahkemenin tavrını yerden yere vurmuştur…

Mahkeme özellikle Nusret Bey aleyhine şahitlik yapan kişileri dinlemede ısrar eder…

Kendisine yüklenen iftira dolu suçlamaları tek tek çürüten Nusret Bey; 3.Ordu eski kumandanı Mahmut Kamil Paşa’nın emriyle Bayburt’taki Ermenileri kendi idaresi altında, jandarma tarafından Erzincan’a sorunsuz ulaştırıldığını, tehcir edilenlerin mallarının ise bir komisyon tarafından satıldığını, paralarının da sahiplerine belge eşliğinde verildiğini anlatır ama yargı zaten peşinen verilmiştir…

Şehidin ağlatan vasiyeti…

Nusret Bey’le ilgili karar 15 yıl kürek cezası olarak yüze karşı okunmasına rağmen, gerekçenin yazılması geciktirilmiş ve hüküm daha sonra mahkeme üyeleri değiştirilerek, idam olarak yazılmıştı…

Nusret Bey, idam locasına götürülmeden önce Bekirağa Bölüğü’ndeki odasının duvarına "Burası tarihin dönek mahallidir" diye yazarken, kardeşine yazdığı son mektuplarda ise şunları vasiyet eder;

"Kardeşim,

Bugün hayatımın son dakikalarını yaşıyorum. Vicdanım kat’iyyen muazzeb değildir. Hayatımda millet ve vatanıma hizmetten başka gayem yoktu. Bana isnad olunan cerâimin hiçbirisinin faili değilim. Masum ve bîgünahım. Garaza kurban oluyorum. Mustafa Paşa, garazını bugün de gösterdi. Küçük çocuklarımı, zevcemi yalnız ve pek fakir olarak bırakıyorum. Beş gün sonra yiyecekleri bile kalmayacaktır. Allah aşkına sokaklarda bırakma. Valdesi, çocuklarımın terbiyelerine baksın, intikamımı almak için çocuklarımı ona göre terbiye ederek büyütsün. Babaları mücrim (suçlu) değil, şehiddir. İşte son nefesimde hiçbir şeyden korkmayarak vicdanımdan kopup gelen şu ifadelerimi sana iblâğ ediyorum. Vatanım yaşasın, elbet bir gün gelir, intikamımı alır. Masumların âhı büyüktür.

Bir masumun kaniyle oynayan Mustafa Paşa’nın hainâne hareketleri şu dünyada kendisine acaba kâr kalacak mı? Sabır tavsiye eder ve aileme sefalet çektirmemenizi rica ederim."

Kumpas, iftira, idam…

Nusret Bey, işgalcilerle işbirliği yapanların düzmece mahkeme kararıyla 100 yıl önce bugün, 5 Ağustos 1920’de Beyazıt Meydanı’nda "suçsuz" yere idam edilir…

Ermeni mallarını yağmalamakla da suçlanan Nusret Bey’in yamalı pantolonunun cebinden yalnızca bir lira çıkar…

O dönemde hükümetin değişmesi üzerine, temyiz edilmeden kesinleşen kararlar için temyiz yolu açılınca, ailesinin başvurusu üzerine Nusret Bey’le ilgili hüküm bozularak ortadan kaldırılır ama iş işten çoktan geçmiştir…

Ancak Büyük Atatürk; Ermeniler, İngilizler ve işbirlikçi Osmanlı hükümetinin tezgahıyla, "Silivri’nin atası" sayılan mahkemelerce katledilen Nusret Bey’i unutmaz..

Büyük Millet Meclisi, 25 Aralık 1921’de Nusret Bey’i "Milli Şehit" ilân ederek kanun çıkarır, eşi ve çocuklarına maaş bağlar ama o vatansever mutasarrıfın suçsuz yere katledilmesi hukuk tarihine kara bir leke olarak da geçer…

Şehit Nusret Bey’in adı hem Bayburt’ta hem de Urfa’da, çok sayıda cadde, sokak, park ve okulda yaşıyor ama 100 yıl önce de, son yıllarda da, vatansever askerlerin; işbirlikçilerin kumpasları, sahte belgeler ve düzmece mahkemelerle bertaraf edilmiş olmaları ne kadar acı değil mi?..

Peki; tarihin, 100 yıl içinde kuvvacı vatanseverlere ihanet edilmesi açısından da tekerrür etmesi bir rastlantı mıdır acaba?..

Kaynak Yeniçağ: 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı… – Mehmet FARAÇ

BİYOGRAFİ DOSYASI : Filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadının mücadelesi


Filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadının mücadelesi

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=WzpocrWa1fg

İskenderiyeli düşünür, filozof ve matematikçi Hypatia isimli kadın, tüm bunların yanında oldukça etkileyici bir güzelliğe sahiptir.. Ancak, ortaçağ Avrupa’sının değer yargıları onun yaşama arzusunu elinden alacaktır. Hypatia, dinciler tarafından hak etmediği suçlamalara maruz kalacak ve erkek egemen toplumun vahşiyatında ortada kalacaktır.. Tüm bunlara rağmen adını tarihe bir düşünce ve aydınlanma savaşçısı olarak yazdıracaktır..

Oscar ödüllü Rachel Weisz’in oynadığı Hypatia, dini ve siyasi çatışmalar olduğu bir dönemde gökyüzü inancı ve felsefesiyle erkek egemen toplumda her şeyin ötesine geçebilmeyi başarmıştır. Tarihin en önemli bilim kadınlarından birinin öyküsünü sizlere sunuyoruz.

FİLMİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

LİNK : https://www.odnoklassniki.ru/video/1220956261083

Agora / 2009 İspanya / Türkçe DUBLAJ
IMDB Puanı: 7.1 / 10
Tür: Dram,Macera,Tarih
Yönetmen: Alejandro Amenábar
Oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella, Oscar Isaac
Süre: 2 saat 7 dakika

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. İbrahim Maraş : 20. ASRIN KÜRŞAD’I VE CEDİTÇİSİ ŞEHİT ENVER PAŞA HATIRASINA


Prof. Dr. İbrahim Maraş : 20. ASRIN KÜRŞAD’I VE CEDİTÇİSİ ŞEHİT ENVER PAŞA HATIRASINA

Gündem 4 Ağustos 2020

Enver Paşa kimdir? Enver Paşa’nın 98. ölüm yıl dönümü…

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasında öncü olan Enver Paşa’nın 98. ölüm yıl dönümü. Enver Paşa’nın hayat hikayesi merak ediliyor. Osmanlı Devlet’inde çeşitli pozisyonlarda yer alan Enver Paşa’nın yaşamına dair merak edilenler…

Enver Paşa’nın ölümünün 98. yılı nedeniyle hayat hikayesi merak ediliyor. Osmanlı Ordusu’nun çeşitli kademelerinde yer alan Enver Paşa kimdir? İşte hayat hikayesi…

ENVER PAŞA KİMDİR?

Enver Paşa 1881 yılında İstanbul’da doğdu. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde tahsil gördü. 1903’de Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Daha sonra Selanik’te bulunan 3. Ordu’ya atandı. 1906 senesinde binbaşılığa terfi etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasında öncü oldu. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinde de büyük rol oynayan Enver Paşa, Makedonya Genel Müfettişliği’nde önemli görevlerde bulundu.

Trablusgarp’da bulunduğu sırada İtalyan kuvvetlerine karşı mücadele etti. 1912’de yarbaylığa yükseldi. 23 Ocak 1913 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından düzenlenen Babıali Baskını’nda yer aldı. Bunun yanında Edirne’yi düşman işgalinden kurtararak albaylığa ardından da tuğgeneralliğe yükseldi. 1914’te Sait Halim Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı olarak görev yaptı. I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından bazı arkadaşlarıyla birlikte Berlin’e geçti.

1920’de Bakü şehrinde Doğu Ulusları toplantısına katıldı. Batum’da Türkiye Şuraları Partisi’ni kurarak, Türkistan’ı kurtarma hareketini başlattı. Fakat büyük bir hezimete uğrayarak 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’ın Belcivan yakınlarında girdiği bir çarpışmada öldürüldü.

Bugün, Türk İslam âleminin kurtuluşu ve bekası için son damla kanına kadar birçok cephede savaşan Şehitlerin Önderlerinden Enver Paşa’nın şehadet günü (1922). Enver Paşa, Osmanlı’nın ve Türkistan’ın giderek kararan bahtını açmak için her türlü mücadeleyi yapmaktan çekinmedi. Onu çok seven eşi Naciye Sultan’ın, şehit olacağını bildiği halde, ona, büyük davasında destek olarak, “kesinlikle gelme” dediği büyük bir mücahitti. O, sadece emperyalistlere ve onun uşaklarına karşı mücahede etmedi, aynı zamanda Türk ve İslam dünyasının yenileşmesi, yeniden uyanması, milli kimliğini, bağımsızlığını kazanması için mücadele eden Kursavilerin, Mercanilerin, Gaspıralıların, Musa Carullahların, Abdülhamit Süleymanoğlu Çolpanların, Mustafa Çokayların, Abdullah Karilerin, Osman Hocaların, Behbudilerin ceditçi düşüncelerine karşı direnen, sefilce yaşamayı en büyük Müslümanlık gören mutaassıp, kabileci/bedevi ve cahil Müslümanlarla da savaştı. Gerçek anlamda kendi destanlarını yazmaya çalışan Ceditçilerle, Basmacılarla birlikte olup, sadece Rus zulmünü değil, aynı zamanda kadimci/gelenekperest bağnazların hâkim kılmaya çalıştığı karanlıkları da dağıtmaya gayret etti. Enver Paşa, gerçek anlamda kendi destanımızın, devlet-i ebed müddetin nasıl olacağını Kürşad’dan bugüne en iyi bilenlerden biriydi. Bugün böyle büyük bir şehidin aleyhinde konuşan klavye mücahitlerinin kim olduğuna baktığımızda yeni Türk İslam medeniyetinin kurulmasına en büyük engel teşkil eden değişim ve milli kimlik karşıtı; bağnaz, mutaassıp ve cahil kişiler oldukları açıkça görülür. Bunların Enver Paşa ile çarpışan kadimci/gelenekperest Müslümanlardan hiçbir farkı yoktur. Ya ahmak, ya işbirlikçidir. Bu mülevves cepheye karşı daima “Enver Paşa Ruhu”nu taşımamız gereklidir. Onun dediği gibi, “kurtuluş ve bağımsızlık için ölmeyi göze alamayan milletler, köpekçe bir hayatı seçmiş olurlar”. Büyük şehidimizin ve bütün şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Prof. Dr. İbrahim Maraş

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Birçok Tarihçinin Şimdi Oldukları Kişiler Olmasına Yardımcı Olmuş Tarihçi : Lucien Febvre


Birçok Tarihçinin Şimdi Oldukları Kişiler Olmasına Yardımcı Olmuş Tarihçi : Lucien Febvre

Lucien Febvre, yalnızca 20. yüzyılın tarih alanında çığır açmış Annales okulunun kurucularından biri olduğu için değil, aynı zamanda aralarında Fernand Braudel’in de bulunduğu pek çok tarihçinin, şimdi oldukları kişiler olmasının önemli sebeplerinden biri olduğu için epey önem teşkil eden bir tarihçi.

bu lucien febvre kişisi çok önemlidir, yalnız yirminci yüzyılın tarih alanında çığır açmış annales okulun iki kurucusundan biri olduğu için değil, fakat aynı zamanda o olmasaydı aralarında fernand braudel’in de bulunduğu pek çok fransız (ve diğer milletlerden) tarihçinin, şimdi oldukları kişiler olmasının müsebbibi olduğu için de (annales okulun diğer kurucusu marc bloch’un da ağabeyi sayılır febvre). yani bu herif bu adamlara yalnızca bir hoca değil, aynı zamanda bir baba şefkatiyle de yaklaşmış, yememiş, yedirmiş; giymemiş, giydirmiştir (gerçekten de öyle: çalışılacak birçok konuyu öğrencilerine çalıştırmış, kendisi o zamanın epey ‘marjinal’ konularıyla ilgilenmiştir).

hem annesi, hem babası, febvre’nin daha sonra annales okulun şaheserlerinden biri addedilecek tarihini yazdığı franche-comte nam kasabadan gelmiş olan febvre, 1878 yılında lorraine’de doğmuş ve hayatının son demlerini bahçesiyle uğraşarak, öte yandan öğrencilerinin taleplerini de geri çevirmeyerek geçirdiği gene bu franche-comte yakınlarındaki küçük bir bağ evinde, 1956 yılında terk-i diyar eylemiştir. bloch’a nispeten, fransa’nın dışında pek tanınmamasına rağmen, annales’ın oluşumunda bloch’tan daha fazla katkısı olduğu kesindir: annales’ın başmakalelerini yazan, annales’ın doğumundan gelişimine her anında izi bulunan febvre’dir, bloch değil; bloch kuruluş zamanlarında derginin geleceğini yönlendirmiş olsa da, kısa bir zaman sonra derginin sorumluluklarını üzerinden atmış, kendi uğraşı alanlarında çalışmayı seçmiştir. bu febvre kişisi daha 20 (yazıyla, yirmi, evet) yaşında bergson’un (aslında bu filozof kişiye azıcık ‘kıldır’), levy-bruhl’ün (bu şahsın ‘ilkel zihin’ üzerine çok çok önemli bir kitabı vardır) ve vidal de la blanche’nin (ratzel’in belirlenimciliğine karşı çıkmış bir yerbetimcidir bu amca, çok önemli bir şahıstır) derslerine iştirak etmiş, kişisel olarak hayvanlar gibi gelişmiştir (bkz: kişisel gelişim). tarihin, almanlar nazarında tasavvuruna da gıcık olur (bkz: tarihselcilik). eğer bloch ağbi’nin entellektüel saiki toplumbilimse, diyebiliriz ki, bu febvre kişisinin saiki de yerbetimdir (evet, coğrafya demiyorum, yerbetim diyorum uleayn, takıntılıyım biraz, ne var?). öyle ki, henri berr kişisinin (ulan bu herif var ya, aslında her bişey bu herifin altından çıkıyor ama neyse, hadi bakalım, ama çok mümtaz bir şahsiyettir, nazarımda itibarı sonsuzdur bu berr ağbinin) dergisi olan revue de synthése historique’te beş tane vidalgil tek yazı yazmıştır.

nedir peki derdi? efendim, bu yazılarda ratzelgil (ratzelian, yani, anladın sen onu) beşeri yerbetimin belirlenimci tavrını yerden yere vurmuştur (ee, ne de olsa vidalci amca).

peki nasıl itiraz etmiştir? hemen söyleyelim efendim. demiştir ki bu güzel adam, a) belli bir fiziki çevrenin kısıtlarına bissürü tepki verilebilir. ve b) bu çevrenin kişiler üzerindeki tesiri her zaman toplumsal yapılar ve fikirlerce dönüştürülür: always mediated through social structures and ideas`. peki ne demektir efendim bu!? şu demektir, hemen febvre’nin kendisinin verdiği örneği alıntılayalım: bir nehir, diyor febvre, kişilere ulaşılmasını engelleyecek bir bariyer olarak da tasavvur edilebilir, üretken bir ticaret yolları kavşağı olarak da.. nedir yani? bakınız efendim, nehir aynı nehir lakin, nasıl da farklı işlevsel özellikler gösterebiliyor. evet.

bu amca, çok önemli iki yaşam öyküsü yazmıştır. birisi martin luther’in, diğeri rabelais’nin yaşam öyküleridir. birincisinde, luther, tarihte nev’i şahsına münhasır bir şahsiyetin meselesini, ve mahut bireyin tarihe, tahmin edilemez tesirini simgelemektedir. rabelais’yle ilgili çalışmasında ise, febvre amca, 16. yüzyılda tanrıtanımazlığın o yüzyılda mümkün olamayacağını iddia etmektedir. zaten bakınız efendim, bahsi geçen kitabın alt başlığı ve başlığı nedir: “on altıncı yüzyılda inançsızlık meselesi: rabelais’nin dini.” bu kitap önemli, bu kitaptan biraz bahsetmek istiyorum,,

imdi, tepetaklak olmuş bir piramit tahayyül edin. bu piramitin aşağı bakan uç noktasında tanrıtanımazlığı tanımlar febvre. ikinci katmanda, geç orta çağ kilisesi’nin dışa dönük biçimlerinin, bir müminin (burada rabelais oluyor bu mümin) bir eleştirisini sunar ve nihayet, bu piramitin en yaygın katmanında, tanrıtanımazlığın, on altıncı yüzyılda, olanaksız olduğu anlatır. burada hemen, kullandığı eğretileme itibariyle önce marx, sonra da braudel geliyor akıllara lakin es geçiyorum bu ikisini şimdilik. efendim, bu kitabın en önemli veçhesi febvre’nin “outillage mental” (bireyin yahut toplumun zihinsel yahut kavramsal araçları) dediği şeyin takdimidir. daha doğrusu, bu outillage mental’in takdiminden ziyade, on altıncı yüzyılın outillage mental’inin, bizim şu anki outillage mental’imizden ne kadar uzak olduğunun kanıtlanmasıdır. febvre, on altıncı yüzyılda, dilbilimin olanaklarından da istifade etmek suretiyle (yani efendim, o zamanda şu şu şu kavramlar henüz bilinmiyormuş falan filan) hiçkimsenin, herhangi bir şeyin “olanaksız” olabileceği duygusuna sahip olmadığını, bu veçhile, bizim şu anda “bilim” dediğimiz şeyin on altıncı yüzyılda tasavvur edilemez olduğunu göstermiştir. son olarak şunu ekleyelim: febvre kelimeleri, hisleri, kavramları birer altyapı olarak düşünmüş, bu yüzden “dinin toplumsal tarihi”ni yazmış ve tinsel temayül ve değerleri, toplumsal ve iktisadi dönüşümlerin türevi olarak addedilmesine, binaenaleyh marx kişisine karşı çıkmıştır.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Altın Kaplama Nobel Ödülü’nü Nazilerden Saklamak İçin Eriten Kimyager : Hevesy


Altın Kaplama Nobel Ödülü’nü Nazilerden Saklamak İçin Eriten Kimyager : Hevesy

George de Hevesy adlı Macar kimyager, Nazi Almanyası döneminde Nobel Ödülü kazanan iki bilim insanı Max von Laue ve James Franck’e çok acayip bir kıyak yapmış.

bir nobel ödülü madalyasında bulunan altın miktarı, sıradan bir havalimanı x-ray cihazında yaygara kopartacak kadar yoğundur. ayrıca, 1980 yılından öncesine kadar 23 karat altından yapılan bu madalyanın günümüzdeki değeri ise yaklaşık bir milyon dolardır.

ancak günümüz için oldukça prestijli ve değerli olan bu ödül, nazi’lerin 1940 nisanında danimarka’yı işgal ettiği sıralarda pek de şans getirmiyordu.

olacakları öngören biri yahudi (james franck), diğeri ise yahudi sempatizanı (max von laue) iki nobel ödüllü bilim insanı, 1938 yılında ellerindeki altın madalyaları korumak amacıyla kopenhag’a, fizikçi niels bohr’a göndermişlerdi. zira, hitler almanya’sında altın göndermek yasa dışı idi ve yakalanmaları idamlarına yol açabilirdi.

James Franck

bohr’un yakın arkadaşından biri olan ve 1943 yılında nobel alacak olan george de hevesy isimli macar kimyager, madalyaları eritmeyi düşündü. ancak bir sorun vardı, tüm değerli metaller gibi altın da hareketsiz bir metaldi, çözülmesi çok zordu. ancak altın bile, hidroklorik asit ve nitrik asidin 3:1 oranında karıştırılmasıyla elde edilen kral suyu’na karşı çaresizdi.

bu çözeltide iki asit, oldukça yıkıcı bir tandem etkisiyle tepkimeye girer. nitrik asit, yüzeydeki altın atomundan birkaç elektron kopartarak ise başlar ve bunları altın iyonlarına dönüştürür. daha sonra devreye hidroklorik asit girer ve klorür iyonları, altın iyonları ile reaksiyona girerek onları çözer. tüm bu işlemi çok uzun periyotlarda tekrarladığınızda altını eritebilirsiniz.

Max von Laue

1940’a dönelim.

almanlar, kopenhag’a doğru ilerlerken de hevesy –her ne kadar madalyaları gömmeyi teklif etmişse de bohr “nazilerin her yeri kazacaklarını düşünerek, buna karşı çıkmıştır”- bu metotla iki altın madalyayı da eritmeye başlar. ancak bu zamana karşı kolay olmayacaktı. zira, bir madalyanın her biri 7 cm genişliğinde, 200 gram ve 23 karattan oluşur

de hevesy, altınları çözer ve “kral suyu”nu laboratuarında alelade bir rafa kaldırır. naziler, bohr’un laboratuvarını yağmaladığında portakal suyuna benzeyen bu sıvı elbette dikkatlerini çekmez.

de hevesy, nazi işgalinin üçüncü yılı olan 1943’te isveç’e kaçar. savaşın sonra ermesinin ardından laboratura dönen “de hevesy”, çözeltiyi tıpkı bıraktığı gibi bulur ve tersine işlemle sıvıyı tekrar altın haline getirir. sonrasında ise altınları, olan biteni anlatan bir mektupla ocak 1950’de stockholm’deki nobel akademisi’ne gönderir.

altın, çözeltiden sonra tekrar toplanır ve ocak 1952’de şikago üniversitesi’nde düzenlenen bir törenle sahipleri max von laue ve james franck’e yeniden verilir.

de hevesy, 1966 yılında 80 yaşındayken hayata veda eder.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Zamanında Maksimum Fiyat Uygulayan Roma İmparatoru Diocletianus’un Hazin Hikayesi


Zamanında Maksimum Fiyat Uygulayan Roma İmparatoru Diocletianus’un Hazin Hikayesi

Ekonominin temel sorunlarını çok iyi gözlemleyebileceğiniz bir hikaye.

tüccarların insanları kazıkladığını ileri sürüp enflasyonu dizginlemek için “maksimum fiyat fermanı”nı yayınlayan roma imparatoru diocletianus’un hikayesi:

tam adıyla gaius aurelius valerius diocletianus, roma imparatorluğuna m.s. 284 ve 305 yılları arasında hükmetmiştir. roma imparatorluğu o göreve geldiğinde yıkılmanın eşiğinde olduğu yazılıdır tarih kitaplarında. o da göreve gelir gelmez böyle düşünüyor olacak ki bir takım reformlara girişmiştir. diocletianus ilk olarak kendine dominus et deus ("efendi ve tanrı" yani dominate) şeklinde yeni bir unvan seçti. ardından, devletin mevcut yapısının sürdürülemez olduğunu düşündüğü için cumhuriyetçi yapıyı silerek, daha otokratik bir yönetim sistemi getirmiştir.

asıl yapmış olduğu ve benim ilgimi çeken reformları ekonomi alanındadır

göreve geldiğinde zaten düşük olan vergiler askerlere gidiyordu. en kolay ve hızlı çözüm, gümüş sikkenin değerini düşürmek ve daha fazla para basmaktı. ancak bu durum yüksek enflasyon ve imparatorluk sikkelerine güvensizlik ortaya çıkardı. bazı yerlerde takas ekonomisi ortaya çıktı. daha sonra tüccarların insanları kazıkladığını ileri süren diocletianus “maksimum fiyat fermanı”nı yayınladı. bu fermanla binden fazla ürünün fiyatları sabitlenmiş, maaşlar sabitlenmiş ve fazla fiyat biçen tüccarlar ölüm cezasıyla tehdit edilmişti. mamafih, ferman enflasyonu dizginlemek yerine malların karaborsaya düşmesine ve kıtlıklara neden oldu. bazı şehirlerde ferman görmezden gelindi ve çok başarısız olarak kaldırıldı.

ben bu hikayeyi nasıl keşfettim derseniz, tüm bu olaylar ülkemiz kütahya ili sınırları içerisinde aizanoi antik kenti’nde bulunan ve tahıl pazarı olarak kullanılan dünyanın ilk ticaret borsasının duvarlarında yazılıdır. mezkur yazıda, döneme ilişkin bazı emtiaların fiyatları da şöyle belirtilmiş: kuvvetli bir köle 30 bin dinara eşit, bir eşek 15 bin dinar ve bir at 90 bin dinara eşittir.

velhasıl memleketimiz çok güzel ve tarih, tekerrürden ibaret…

kaynaklar:

LİNK : http://www.kutahyakulturturizm.gov.tr/…en-yeri.html
LİNK : https://tr.m.wikipedia.org/wiki/diocletianus

BİYOGRAFİ DOSYASI : Bilinmeyen İskenderpaşalı Süleyman Demirel


TÜRKİYE’NİN FÖTR ŞAPKALI LİDERİ SÜLEYMAN DEMİREL

Türkiye’nin siyasi hayatına damga vuran isimlerden biri olan Süleyman Demirel’in hayatına dair ayrıntılar sık sık merak konusu oluyor. Süleyman Demirel kimdir, nereli ve kaç yaşında öldü? İşte Süleyman Demirel’in unutulmayan sözleri ve hayat hikayesi…

Türkiye’de birçok önemli pozisyonda görev alan Süleyman Demirel 17 Haziran 2015’te hayatını kaybetti. Süleyman Demirel’in hayatı ve yaşamına dair birçok ayrıntı merak ediliyor.

SÜLEYMAN DEMİREL KİMDİR?

1924’te Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyon’da bitirdi. Şubat 1949’da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde göreve başladı.

SÜLEYMAN DEMİREL’İN HAYAT HİKAYESİ

Sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak üzere ABD’ye gönderildi.

1954 yılında Devlet Su İşleri Barajlar Dairesi Başkanlığı’na, 1955 yılında da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne atandı. 1960–1962 yıllarında serbest müşavir ve mühendis olarak çalıştı. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu.

Siyasî yaşamına, 1962 yılında, Adalet Partisi Genel İdare Kurulu üyeliği ile başladı. 28 Kasım 1964’te bu partiye genel başkan seçilmesinin ardından, kurulmasını sağladığı ve Şubat-Ekim 1965 aylarında görev yapan koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev aldı.

10 Ekim 1965 genel seçimlerinde Isparta Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi ve seçimlerde Adalet Partisi’nin tek başına iktidar olması üzerine Türkiye’nin 12. Başbakanı olarak hükûmeti kurdu. Süleyman Demirel 4 yıl süren bu hükûmetten sonra 1969, 1970, 1975, 1977 ve 1979 yıllarında 5 kez daha hükümet kurdu.

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî müdahale üzerine görevden uzaklaştırıldı ve yedi yıl yasaklı olarak siyaset dışı kaldı. 6 Eylül 1987’de yapılan halk oylaması ile siyasî yasaklar kaldırılınca Süleyman Demirel 24 Eylül 1987’de Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığı’na seçildi. 29 Kasım 1987’de yapılan genel seçimlerde Isparta milletvekili olarak yeniden TBMM’ye girdi. 20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimler sonrasında Doğru Yol Partisi ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin oluşturduğu 49. Hükûmet’te başbakan olarak görev aldı.

16 Mayıs 1993’te, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı seçildi. Demirel, 16 Mayıs 2000 günü görev süresini tamamlayarak cumhurbaşkanlığından ayrıldı.

1948 yılında Nazmiye Hanımla evlendi.

Süleyman Demirel, 17 Haziran 2015 günü 91 yaşında vefat etti.

SÜLEYMAN DEMİREL’İN UNUTULMAZ SÖZLERİ

“Neresini sıkacaktım”

60’lı yıllar… Kıbrıs meselesi nedeniyle İngiltere’yle Türkiye’nin arası kötü. Tam da bu sırada Demirel İngiltere’ye ziyarete gidiyor. Dönüşte gazetecilerle arasında geçen diyalog ise şöyle:

-Efendim, neden İngiliz Dışilişkiler Bakanı’nın elini sıktınız?

-Neresini sıkacaktım kardeşim?

Ege bir Türk gölü değildir

Süleyman Demirel’in başbakan olduğu bir dönemde, 12 ada konusunda Yunanistan ile yine sorun yaşanmış, karşılıklı kılıçlar çekilmişti. Ertesi gün kabine toplanmış ve toplantı uzun saatler sürmüş. Dışarıda gazeteciler merakla yapılacak olan açıklamayı bekliyor:

– Sayın Başbakan, Yunanistan Ege Denizi’nin bir Yunan gölü olduğunu iddaa ediyor. Cevabınız ne olacak?

– Ege bir Türk gölü değildir. Ege bir Yunan gölü de değildir. Ege zaten bir göl de değildir!

“Benzin vardı da biz mi ictik? ”

Süleyman Demirel’in, zamanında benzin yokluğu hakkında kendisine gazetecilerden yönelen sorulara verdiği efsanevi cevap. Bu cevap şöyle devam etmiştir: “Su mu daha değerlidir benzin mi? Tabii ki su, benzin içilmez ama su içilir.”

“70 sente muhtacız ! ”

Türkiye’de 70’lerin sonunda yaşanan ekonomik krize atfen sarf edilmiştir. Demirel, dış ticaret açığındaki artışı ve döviz darboğazını bu sözle ifade etmiştir.

“Yedi kere geldim”
“Ben altı kere gittiysem yedi kere geldim” Başbakanken bir programda kendisine “Sizi o bulunduğunuz yerden altı defa indirdiler, hala orada nasıl duruyorsunuz?” diyen gazeteciye verdiği cevap…

Beşiktaş’ı niye sormuyorsun?

Süleyman Demirel’e Fenerbahçeyi mi, yoksa Galatasarayı mı tuttuğunu soran muhabire verdiği yanıt.

“Bana, ‘Milliyetçiler adam öldürüyor’ dedirtemezsiniz.

Demirel’in belki de hayatında en çok tepki çeken sözüdür.

“Yollar yürümekle aşınmaz”

Demirel bu sözü, 8 kasım 1968’de AP Ankara İl Kongerisinde sokaklara dökülen halk için söylemiştir. Daha sonra da “kimse beni yanlış çıkarmak için , bakalım yollar yürümekle eskir mi diyerek daha fazla yürümemiştir” diye geliştirmiştir.

Kimin aklına gelir patlayacagı?
Kırıkkale’de cephane fabrikası patlamıştır. neden önlem alınmadığı gazete manşetlerininden inmezken Demirel kendi uslübuyla olayı bu sözleri ile değerlendirir.

“Ben bir gün evimde otururken Çankaya’ya çıkayım diyerek çıkmadım.”

“İcabı varsa feminizim fevkalade bir şeydir”

Duygu Asena’nın ilk popüler olduğu dönemlerde kendisine konu hakkındaki düşünceleri soruldu. Demirel: “Bunun icabı vardır veya yoktur bu ayrı bir mesele… İcabı yoksa fuzuli bir şey yapılmış olmaz yine de… İcabı varsa feminizim fevkalade bir şeydir”

Yarın güneş doğacak mı?

24 şubat 1993, Başbakan: Kontrgerilla tartışması kadar Türkiye’de havanda su dövülen bir konu yoktur. Deniyor ki, araştıralım. O zaman her şeyi araştıralım, yarın güneş doğacak mı diye araştıralım”

Derin devlet
Muhabir: Efendim, derin devlet nedir?
Demirel: Derin devlet, normal devletin raydan çıkmış halidir.

Kan döken insanlara …

Bir kış PKK ateşkes ilan ettiğinde o vazgeçilmez üslubuyla devletin bakış açısını çok güzel özetler: “Kan döken insanlar ‘biz kan dökmekten vazgeçtik’ derlerse, ‘iyi yaptınız, alın size bir mükâfat verelim’ denmesi mümkün değil. Kan döken insanlara ‘aman vazgeçmeyin, kan dökmeye devam edin’ demek de mümkün değil. Kan döken insanlar bundan vazgeçerlerse, bu iyi olmadı demek de mümkün değil.”

Dört kaz teslim etsen, akşama üçünü kaybedip gelir (1980 öncesinde Bülent Ecevit’e)

“Enkaz devraldık.”

Artık bu cümleyi sarf etmeyen hükümet kalmadı. Seçilir seçilmez ilk olarak “enkaz devraldık” diyorlar ama bu cümleyi siyasi hayatımıza ilk sokan Demirel’in ta kendisidir…

Kırk günde kabak yetişmez. (1978’de CHP’nin 40 günde Türkçe bilmeyen öğretmenleri alıp öğretmen yapması için demiştir.)

Onu işte ben yaptım!

Üniversite ziyaretlerinden birinde sol görüşlü bir öğrenci Demirel’i sıkıştırmaya çalışır.

– Türkiyede yapılan her türlü işi sahiplenmek gibi bir adetiniz var…
– Sen nerde oturuyorsun?
– Niye ki? Kadıköy’de!
– Hah işte buraya her gün gelmek için üstünden geçtiğin köprü var ya
– Ee evet
– Onu işte ben yaptım!

“Dün dündür, bugün bugündür…”

“Gap’ı kimseye gap diye gaptırmam.”

“Verdimse ben verdim” (Ilksan skandalında usulsüzlüğe konu olan para için)

Çay’a yapılan zam değildir. Kalite ayarlaması yapıldı. Çayın kalitesi yükseltildi. (Çay’a yapılan zammı soran muhabirlere)

“Dünkü güneşle bugünkü çamaşır kurutulmaz.”

Memlekette gaz vardır. (Gaz sıkıntısı için hükümet ne gibi önlemler alıyor diye soran gazeteciye)

Kim ödeyecek 350 Milyar Lira zararı? Ben öderim diyen bir babayiğit çıksın göreyim, devlet öder diyen çıksın göreyim. Nereden öder devlet 350 milyar lira zararı? (24 Ocak 1980 tarihli basın toplantısından)

Süleyman Demirel ve ayrılmadığı şapkası ile ilgili sözleri

*Benim şapkam tatilde de çalışır

*Bu şapkayı millet yarattı gardeşim”

*Bu fötr şapkayla 6 defa gittim, 7 kere geldim.

*Bu şapka demokrasinin sembolü olmuştur

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Bir Dönem Birçok Kadının “O Aslında Benim” Dediği Grandüşes : Anastasia Romanova


Bir Dönem Birçok Kadının “O Aslında Benim“ Dediği Grandüşes : Anastasia Romanova

80’lerde birçok kadın, kendisinin; Rus İmparatorluğu’nun son çarı II. Nikolay’ın en küçük kızı Anastasiya Nikolayevna Romanova olduğunu iddia ediyordu. Neden mi? İşte onun tuhaf hikayesi.

anastasiya nikolayevna romanova, son rus çarı 2. nicolas’ın beş evladından dördüncüsü ve en küçük kızıdır. kendisi, 17 yaşındayken ailesiyle birlikte 1918 yılında öldürülmüştür ancak cesedinin gömüldüğü yer uzun zaman boyunca bilinmediği için ölümü uzun süre tartışılmış ve 20. yüzyılda birçok kadın kendisinin anastasia nikolaevna olduğunu söylemiştir.

birçok kişi anastasia’nın ölmediğini ve rusya’dan kaçarak başka ülkede yaşadığını söylemiştir. bu olay 20. yüzyılda birçok kitabın ve filmin konusu olmuştur. 10’dan fazla kadın kendisinin anastasia olduğunu ve kaçarak hayatta kaldığını iddia etmiştir ve bu kadınlardan en ünlüsü ise anna anderson’dur.

Anna Anderson (sağda)

anderson, ailesi ve hizmetçiler öldürüldükten sonra cesetlerin yanında yatarak ölü taklidi yaptığını, daha sonra bir muhafızın kendisinin nefes aldığını fark ettiğini ve bu muhafızın yardımıyla kaçtığını söylemiştir. 1938 yılından 1970 yılına kadar bu dava alman mahkemelerinde görüşülmüş ve almanya’nın resmi olarak en uzun süren davası olarak tarihe geçmiştir. mahkeme, yeterince delil sunmadığı sebebiyle anderson’un iddialarının yerinde olmadığı kararına varmıştır. anderson 1984 yılında ölmüş ve cesedi yakılarak kül haline getirilmiştir. bu sebeple cesedi üzerinden test yapılamamış ve kendisinin anastasia olduğu bu şekilde belirlenememiştir ancak 1994 yılında anderson’a ait olan bir mendildeki kan örnekleri üzerinden dna testi yapılmış ve kendisinin çar nicolas ile bağının olmadığı ortaya çıkmıştır.

nadezhda ivanovna vasilyeva ve eugenia smith isminde iki genç kadın daha anastasia ve ablası maria olduklarını iddia etmişlerdir. bu iki kadın 1919 yılında ural dağlarında bir rahip tarafından kabul edilmiş ve 1964 yılındaki ölümlerine kadar rahibe olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. ölümlerinin ardından mezarlarına anastasia nikolaevna ve maria nikolaevna yazılmıştır.

Annesi ve Anastasiya

1918 yılında bolşevikler, anastasia’yı perm şehrinde ev hapsinde tutmaktaydılar ancak muhafızlar anastasia’nın uzaktan akrabası olan kuzeninin hücresine bir kadın getirmişler ve bu kadının çarın kızı anastasia olup olmadığını sormuşlar, kuzeni ise bu kadını daha önce hiç görmediğini söylemiş, bunun üzerine muhafız getirdiği kadını serbest bırakmıştır. bu olay anastasia’nın kaçtığı hikayesini destekler nitelikte olsa da, daha sonra olayın farklı bir boyutu ortaya çıkmış ve hikayenin doğru olmadığı anlaşılmıştır. ailenin ölümünden birkaç gün sonra alman hükümeti rusya’ya birkaç kez telgraf çekerek "alman kanı taşıyan prenseslerin güvenliği" konusunda endişe duyduklarını belirtmişler, rusya ise o dönemde almanya ile barış anlaşması bulunduğu için ailenin güvenli bir yere götürüldüğünü söylemiştir.

Anastasiya

başka bir olayda 8 tanık birden 1918 yılının ekim ayında anastasia’nın perm şehrindeki tren istasyonundan kuzeybatıya doğru kaçmaya çalıştığını belirtmiştir. bu tanıklardan bazılarına anastasia’nın fotoğrafı gösterildiğinde olayı doğrulamış, utkin ismindeki doktor ise anastasia’nın yaralı olduğunu ve kendisine tedavi uyguladığını belirtmiştir.

1991 yılında yekaterinburg yakınlarında bulunan toplu mezardan çarın, eşinin ve üç kızının kalıntıları çıkarılmış ve kızlara ait olan kalıntılardan birisinin anastasia’ya ya da ablası maria’ya ait olduğu belirlenmiştir. 2007 yılında yapılan dna testi ile birlikte anastasia’nın 1918 yılında öldüğü kesinleşmiştir.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// İnandığı Şeyler Uğruna Diri Diri Yakılmayı Göze Alan Cesur Bilim İnsanı : Giordano Bruno


İnandığı Şeyler Uğruna Diri Diri Yakılmayı Göze Alan Cesur Bilim İnsanı : Giordano Bruno

Sözlük yazarı ”madeath”, bizi 16. yüzyıla, Roma engizisyonunun en acımasız olduğu yıllara götürüyor.

son beşyuz yılda yaşamış en cesur, en gerçek bilim, irfan ve felsefe adamı.

kopernik’in yazdığı düşüncelerini içeren kitaplar kopernik öldükten sonra basılmasından olsa gerek engizisyoın kopernik’in ölüsünü mezarından çıkarıp kendisini yargılayamamıştır. buna çok içerlemiştir engizitörler!… sen nasıl ölürsün ulen kopernik bunu nası yaparsın?..

giordano bruno bir domenikan ailenin çocuğu olarak 1548 senesinin o çamurlu günlerinde doğduğunda ailesi onun mutaassıp bir din adamı olmasına çoktan karar vermişti bile. küçük yaşlarda kendisini bir domeniken okulunda buldu. ancak oradaki bağnazlığın boyutlarını görmesi ve buna itiraz etmesi zaman almadı. okuldan kaçarken arkasına bile bakmadı. kendisine çok güvenen dindar ailesini, evini, büyüdüğü yeri, yurdu herşeyi inandıklarını yaşamak için, mahkum olmamak için terketti. bir daha da geri dönmedi.

bruno artık felsefeyle bilimin birbirinden ayrılmaya başladığı bir dönemde yaşıyordu. işte bu dönem içinde avrupada bulunan oxford gibi üniversiteler aristotalesin o güzelim skolastik düşüncesinden başka bir düşünceyi kabul etmiyordu. bunu da katti bir surette öğretiyorlardı. bruno evinden ayrıldıktan sonra nerdeyse tüm avrupayı dolaştı. hemen her avrupa şehrine kısa aralıklarla uğradı. oxford’a da uğradığı zaman artık skolastik düşüncenin yıkılmasının o zaman için imkansız olduğunu hiç düşünmedi. işte bu inanç ve gayretle her gittiği yerde, kitaplarını bastırmaya çalıştı. tek bir isteği vardı, anlaşılmak. ama yanlış zaman yanlış mekan. buna kendisine inandırabilene de aşkolsun…

kopernikin kuramlarını her yerde savundu. daha sonra fransa’da sorbonne universitesinde bir kürsü elde etti. ancak ne yaparsa yapsın skolastik düşüncenin o çağlardaki baskısını aşamıyordu. o da italyaya geri dönmeye karar verdi. venediğe geldiğinde artık daha fazlasını yapması gerektiğini biliyordu.

giordano bruno evrenin kusursuz bir işleyişinin olduğunu etrafına baktığında bile anlayabiliyordu. bu döngüsel devinim, herşeyin aktığı ve zamanın çevreleyiciliğinin bitmediği bu özün içinde dünya, sadece bir ayrıntıydı. ama bizler, göklerin ötesindekileri göremezken bruno o zamanlar uzaydan dünyaya bakamayan biri olarak bu yaşadığımız yerin bir merkez olmadığını, herşeyin buradan başlamadığını tam aksine bizlerin bu başlangıca ve sonsuzluğa dorğu kayıp biçimde sürüklendiğimizi söylüyordu. bizler o dönemde kendimizi herşeyin merkezi sanarak kendi kutsallığımızı ilan ediyorduk. ama o insanların ve inandıklarımızın bu kadar da kutsal olmadığını çok iyi biliyordu. o bu düzenin yaratıldığını, bizleri vareden kusursuz bir güç olduğunu kabul ediyor ancak bizlerin onun bir parçası olduğumuzu, evrendeki her bir zerrenin onun dışında düşünülemeyeceğini söylüyordu.

bruno’nun başvurduğu ve fazlasıyla ilgilendiği bir başka kaynak da kabala idi. hatta kendisinin kabala hakkında yazılmış notları, bir de kitabı bulunuyor. ancak kabalist olup olmadığı kesin değil. hatta ve hatta brunonun çok gizli özgütlere üye olup bu örgütlerce korunduğu, daha sonrasında da ilgili örgütlerle de anlaşamayıp takışınca başı daha ciddi belalara girmiş…miş…miş..

ancak şurası kesindir ki bruno aşıktı. hem de evli bir kadına. rivayet gibi görünse de bruno’nun italyaya dönme nedenlerinden birisi de bu kadındı. ancak kadın evliydi ve kocası da durumu anlayınca brunoyu engizisyonun eline vermek için elinden geleni yapacaktı. bazı kaynaklara göre brunoyu gammazlayan en yakın arkadaşlarından birisidir. bu korkunç hikayenin en trajik kısmı bir yalan rüzgarı ve dallas ambiyansı içinde görünse de kanımca bruno hayatı aşkı ve ölümü birarada yaşayabilmiş nadir insanlardan biri olarak görülebilir herşeyin ötesinde..

engizisyonun elinde yaklaşık 7 sene kaldı bruno. bu zaman dilimi içinde kendisine ne yapıldığı ve neler olduğu hiç bilinmiyor. kayıtlar ise nerededir, hala saklanıyor mudur bilinmez. engizisyon sırasında yapılan konuşmaların kayıtlarını da saklayan birileri varsa da sanıyorum ki bunları sadece kendisine kalsın ister. yoksa kim neylesin yüzlerce yıllık konuşmaları?..bunların günümüze uyarlanabilirliği var sanki de..neyse..

ve bruno güzel bir günün sabahında uyandırıldı. eline koluna zincirler geçirildi. itiraf etmesi için kendisine verilen 40 güne rağmen asla inandıklarından ödün vermedi. tek kelime çıkmadı ağzından. belki şunları fısıldıyordu o anda kendi kendine..”kötüler tanrıyı kullanıyor…tanrı ise iyileri…”

campo dei fiorinin o kaldırımlarında getirildiğinde yüzündeki öfkeyi görebiliyorum. ama bir yandan da artık bitiyordu. önce o uzun dilini kestiler brunonun bir daha konuşamasın, insanların zihnini zehirleyemesin, bir daha ruhundakileri kelimelere dökemesin diye. sonra da odunları dizdiler etrafına. yakılırken oracıkta onu seyredenler bundan keyif alıyor muydu, bunu ona yapanlar tüm bu olanlardan sonra nasıl rahatça yaşayabildi bu bilinmez, lakin aradan geçen yüzlerce yıl sonra papanın birisi, onu yakanların varislerinden birisi çıkıp kendisi gibi olan tüm mağdurlardan özür dileyecekti.

Roma’daki Giorano Bruno heykeli.

kendisi gibi inandıklarından zerre ödün vermeyen, ödün verilmeyince kendisine söylenen tüm argümanlara rağmen doğru olana inancı tam olan bir başka insan daha gelir mi dünyaya bilemiyorum. ama şu kesin, kendisi unutturulmuştur. bilinerek, istenerek. çünkü kendisi gibi insanların olması asla istenmez. her zaman ”kapa ulen o guguk çeneni yeter” denecektir doğruyu söyleyenlere.

saygıyla önünde eğiliyorum.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Dünyanın En Zengin ve En Cimri Kadını Hetty Green’in Bir Garip Hayat Hikayesi


Dünyanın En Zengin ve En Cimri Kadını Hetty Green’in Bir Garip Hayat Hikayesi

1834-1916 yılları arasında yaşayan, "Wall Street Cadısı" lakabıyla tanınan Amerikalı iş kadını Hetty Green, varlık içinde yokluk lafının en hakkını verenlerden biri.

1834’te massachusetts’da doğan hetty green, dünyanın en zengin ve en cimri kadını olarak tanınır.

daha 6 yaşındayken zamanını günlük finans gazetelerini okuyarak geçiriyormuş. şu anda bile hala amerikan tarihi boyunca en büyük servete ulaşan 40 kişi arasındadır.

2 çocuğuna ve kendine asla yeni elbiseler almadığı için sokakta görüldüğünde dilenci sanılan tipten, aşırı cimriliğiyle bunca yıl geçmesine rağmen hala daha konuşabilen bir kadındır.

gozu yasli kurbaa

hetty green, çok zengin olmasına rağmen emlak vergisi vermemek adına evde kalmayıp ucuz ve varoş hotellerde yaşamını sürdürmüş, her gün aynı siyah elbiseyi giymiş. bu kadın o kadar cimriymiş ki dediklerine göre elbisesinin yalnızca alt kısmını, yani yerle temas ederek kirlenen kısmını arada bir temizlermiş. sebebi de sabuna para vermek istememesiymiş.

ned adındaki oğlu dizini sakatlayınca para vermemek için tedavisi yaptırmamış, daha sonra doktorlar kangren olması yüzünden çocuğun bacağını kesmek zorunda kalmışlar.

hetty green 81 yaşındayken marketteki bir satıcı ile 1 şişe sütün fiyatı için tartışmaya girişmiş. kadın o kadar sinirlenmiş ki kalbi buna dayanamamış ve kalp krizi geçirip orada ölüvermiş.

sonra ne mi olmuş? ned, giden bacağının intikamını alırcasına miras kalan tüm parayı partilerde, tatillerde ve pahalı mücevheratlarda harcamış.

öldüğünde arkasında bugünün parasıyla 4 milyar dolar gibi bir servet bırakmıştır.