MİLLİ KALKINMA DOSYASI /// Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral : Korona insanlık için bir fırsat


Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral : Korona insanlık için bir fırsat

26 Mart 10:56

Eski BM Kalkınma Programı Müdürü Bartu Soral, yükselen kamucu eğilimlere işaret etti. Zenginliğin bir avuç elitin elinde toplandığı mevcut sistemin aşırılıklarının törpüleneceğini belirten Soral, kamunun üretimde, denetlemede, düzenlemede varlığının öneminin ortaya çıktığını kaydetti.

RECEP ERÇİN

Eski Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Program Müdürü, Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral ile koronavirüs salgısı sonrası küresel ekonomide yaşananları konuştuk. Yükselen kamucu eğilimlere işaret eden Soral, "Kapitalizm bitti sonucuna varmıyorum. Ama ben; şirketlere, piyasaya tapınan, finansal işlemlerle dünyayı yöneten, zenginliğin bir avuç elitin elinde toplandığı mevcut sistemin bu aşırılıkları törpülenecektir, törpülenmek zorunda diyorum" ifadelerini kullandı.

Kalkınma Ekonomisti Soral’ın sorularımıza verdiği cevaplar şöyle oldu:

  • Sizinle yaptığımız sohbette koronavirüsün dünya iktisadını değiştirdiğini ifade ettiniz. Okurlarımız için bunu biraz açar mısınız?

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından en büyük kriz ile karşı karşıyayız. Size hemen bir iki veri vereyim. Goldman Sachs, ABD ekonomisinin ikinci çeyrekte yüzde 24 daralacağını tahmin ediyor. FED sorunun çözümü için sonsuz para basacağını duyurdu. Sonsuz para basmak ne demektir? Tuşa basıp, sonu, sınırı olmayan para basacağım diyor. Bu konuya döneceğim. Önce sorunuza bağlı kalıp, mevcut sistemin durumunu açmak istiyorum.

GÖRÜNMEZ ELE NE OLDU?

Geçen gün New York Valisi, “Tıbbi malzeme üreten bütün özel şirketler kamulaştırılsın. Fiyatı normalde 70 sent olan maskeyi 7 dolara satıyorlar. Biz o fiyata almazsak diğer eyaletlere satıyorlar” dedi. Yani devlet fiyata ve piyasaya müdahale etsin dedi. Halbuki teoride, “görünmez el” piyasaları insanlığın çıkarını maksimize edecek biçimde çalıştıracaktı. Devlet müdahalesine gerek yoktu. Kamu hiçbir alanda olmayacak, şirketlere tapacak; onlar bizi ihya edecekti. En kaliteliyi, en ucuza üretecekler, halk kazanacaktı. Şimdi soralım New York Valisi’ne; “Ne oldu; kriz kapıyı çalınca görünmez el içeri mi kaçtı da 70 sentlik ürün 7 dolara çıktı”?

Bu sadece korona döneminde mi böyleydi? Hayır. Yıllardır büyük şirketler monopol veya oligopol olarak, istediği fiyat ve çalışma koşullarını dayatıyordu. Ama kitleler işsiz kalma tehlikesi ve sistemin dışında çare aramanın yaratacağı daha da acı yüklerin korkusu ile kaderine razı biçimde yaşamlarını sürdürüyordu. Bu durumu sadece çalışanlar için düşünmeyin. Çok uluslu büyük şirketler, gelişmekte olan ülkelerde taşeronlaştırdıkları üreticilere benzer bir baskıyı uyguluyor.

KAMUNUN ÜÇ ALANDAKİ DEĞERİ ORTAYA ÇIKTI

Şimdi bakınız; kapitalist piyasa rekabete dayanır değil mi? Güzel. Biz yıllarca dedik ki; devlet fabrikaları ile rekabette katılsın. Üretimde var olsun. Hem piyasadaki üretim kalitesini yukarı çeksin, hem piyasada oluşan monopol, oligopol veya arz talep dengesizlikleri sebebiyle oluşan aşırı fiyatlamayı dengelesin, hem de özel sektörün kurmadığı fabrikaları kursun. Çıktı bunu kapitalizmin göbeğindeki New York Valisi söyledi. Başka ne oldu? Her şey özelleştirilsin, sağlık da özele devredilsin diyenler, korona sıkıştırınca; “devlet nerede gelsin bizi kurtarsın” diye çığlık atmaya başladılar. İnsanlığın temel hakkı olan bedava ve kaliteli sağlık politikasının önemi iyot gibi açığa çıktı. Kamunun üretimde, denetlemede, düzenlemede güçlü bir biçimde varlığının değeri ortaya çıktı.

FİNANSAL SİSTEM ÜRETİMDEN KOPTU

Ancak sorun sadece; “devlet yok olsun, yaşasın piyasa” tapınmasının dünyayı baskısı altına almasında değil. Bir diğer sorun da, 1990’larda hızlanan ve kontrolün tamamen kaybolduğu finansal işlemlerde. Bir örnekle anlatayım; 2017 yılında toplam dış ticaret hacmi 74 trilyon dolarken, yıllık döviz işlemleri toplamı 1.27 katrilyona ulaştı. Bunun 1.11 katrilyonu banka kredileri dışındaki finansal oyunlar için yapılan işlemler. Görüyor musunuz, finansal işlemler hacmi ile bütün dünyada üretilen ürün ticaretinin toplam hacmi arasında ne kadar fark var? Yaklaşık 20 kat. Bu finansal kazancı yöneten, üretimden kopuk elitler, 1990’dan beri politikaları yönlendiriyor, seçimleri bile etkiliyor. Dünyanın toplam varlıklarının yüzde 50’sinin 8-10 ailede toplandığı tahmin ediliyor. Bunun sonucu ne? Finansal işlemler üstünden ekonomiler büyüyor. Ancak bu büyüme toplumun büyük kesiminin alım gücünde reel bir artış sağlamıyor. Yani yaratılan gelir topluma adil biçimde dağılmıyor. Peki o zaman insanlar nasıl bu kadar tüketiyor? Cevap; hane halkı borçlarında, kredilerdeki artışlarda. Türkiye’de 2003 yılında hane halkı 100 liralık gelirin 5 lirasını borçluydu, bugün 55 lirasını borçlu. İşin daha çarpıcı tarafı biz bu alanda düşük borçluyuz. Gelişmiş ülkelerde hane halkı 100 liralık potansiyel gelirin 150-200 lirasını şimdiden borçlanmış. Yani tüketim reel kazançlarda artışla değil, borçlanarak, banka kredileri vasıtası ile yapılıyor. Bu durum doğal olarak insanları geriyor, psikolojisini bozuyor. İnsanların eski döneme göre çok daha gergin olmasının sebebi bu çarpık sistem.

TÜRKİYE İÇİN BİR FIRSAT

  • Peki koronavirüsten çıkan sonuç ne?

Korona, halının altına süpürülen bütün bu sorunları ortaya çıkarttı. Bizim yapamadığımızı korona yaptı; herkese bu paradigmaları sorgulattı. Yanlış anlaşılmasın, yaşadığım tecrübeler benden naifliği tamamen aldı götürdü. Ben buradan “kapitalizm bitti” sonucuna varmıyorum. Ama ben; şirketlere, piyasaya tapınan, finansal işlemlerle dünyayı yöneten, zenginliğin bir avuç elitin elinde toplandığı mevcut sistemin bu aşırılıkları törpülenecektir, törpülenmek zorunda diyorum. Açıkçası küreselleşme yanlısı olan bu finansal elitlerle devleti yöneten özellikle bürokrasi ve siyaset arasında bir sürtüşme olduğunu düşünüyorum. Zira bu sistemin sürdürülebilirliği yok. O sürtüşme de açığa çıkıyor. Göreceksiniz ABD, koronadan en olumsuz etkilenen ülke olacak. Ve bundan çok daha önemlisi, Türkiye’de bu işi bir dengeye oturtmak için önümüze bir fırsat geldi diyorum.

Bartu Soral: Yeni PETKİM’ler lazım

RECEP ERÇİN

E. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Program Müdürü, Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral ile koronavirüs salgınıyla başlayan, küresel ekonomideki eğilimleri konuşmayı sürdürüyoruz. Söyleşimizin dün yayınlanan bölümünde krizin en çok ABD’yi etkileyeceğini anlatan Soral, Türkiye için de bu dönemin bir fırsat getireceğini ifade etti. Soral, söyleşimizin bugünkü bölümünde ise merkez kapitalist ülkelerin attıkları adımlara dikkat çekerek, karma ekonomik modelin gündemde olduğunu ve ekonomilerin insanları öncelemesi gerektiğini söyledi.

  • Koronavirüs pandemisi ile başlayan küresel piyasalardaki çöküş bir 29 Buhranı benzeri bir yapıya evrilmeye başladı. O dönem ABD’deki Franklin D. Roosevelt yönetimi kamu müdahalesini içeren bir dizi tedbirle ekonomiyi buhrandan çıkarmaya çalıştı. Bugün de benzer eğilimlerin hatta belki daha da ötesinin merkez kapitalist ülkelerde dillendirilmeye başladığını görüyoruz. ABD’nin FED eliyle aldığı tedbirler işe yarar mı?

Şimdi geldik yukarıdaki konuya. ABD krizle mücadele kapsamında önce faizleri sıfırladı. Ardından önce 1 trilyon dolar, ardından 2 trilyon dolar parayı bankalardan tahvil alarak piyasaya süreceğim dedi. Sonunda “patron çıldırdı” sorunu çözmek için sonsuz para basacağını ilan etti. Sonsuz para! Neden? Piyasada para bolluğu olsun, bankalar tüketici ve üreticiye kredi vermeye devam etsin diye. Ancak 2008 krizinde de denenen bu pansuman çare olmaz, hele böylesine derin bir krizde hiç olmaz. Bu para piyasaya girmez. İşsizliğin yüzde 25’lere yükselmesi, ekonominin yüzde 24 küçülmesi beklenirken, ne tüketici eskiyen veya ihtiyacı olan TV, beyaz eşya, mobilya, telefon, ev v.b. ürün almak için borçlanarak tüketir, ne özel sektör yatırım için borçlanır. Zaten iki kesim de hayli borçlu. Bu işi para basarak çözemezsin. Faizi sıfır da olsa kimse borçlanmaz. Para bankalarda durur. O sebeple ABD her vatandaşa bin dolar vaat ederken, İngiltere 2 bin 500 pounda kadar olan maaşların yüzde 80’ini karşılıyor. Kanada, Fransa, Almanya nakdi yardımlar yapıyor.

Ve bu noktada son söz; “sonsuz para” basacağını ilan ettin. Peki, bu da piyasayı canlandırmazsa ne basacaksın?..

DEVLET VATANDAŞINA İŞ VERECEK!

  • Türkiye 29 Buhranı dönemini Kemalist Yönetimin karma ekonomik modeli ile aşmıştı. Bugün Türkiye ekonomisinin mali yapısı ve üretim ilişkileri göz önüne alındığında benzer bir program devreye alınabilir mi?

İşte burası çok önemli. Gerçekten çok önemli. Geldik mi Keynesyen politikalara veya daha doğrusu Kemalist politikalara. Her canlı bir gün Mustafa Kemal ile tanışacaktır…Yapılacak tek bir yol kalıyor. Devlet vatandaşlarına iş verecek. Çarpıcı olsun; gerekirse bir kısmına yol kazdıracak, bir kısmına o yolu kapattıracak ama iş sağlayacak. Bunun daha makul olanı; üretime odaklanacak, fabrikalar kuracak. Ülke ihtiyaçlarına göre üretimi tekrar planlayacak.

KARMA EKONOMİK MODEL

Biz buna karma ekonomik model diyoruz. Ve daha ötesi, bugün bu modeli bizim uygulama alanımız daha açık. Zira hem uyguladık geçmişte kalmış olsa da bir tecrübemiz var hem de bu model ile uygulamaya yapabileceğimiz pek çok fırsat sektör var. Örneğin, talep esnekliği çok düşük olan, yani ürüne olan talebin krizde dahi düşmeyeceği gıda, yani tarım. İnsanlar gelirleri azalınca telefondan vazgeçer ama ekmekten vazgeçmez. Bizim tarımda dev bir potansiyelimiz var ama bunu doğru düzgün planlamadığımız için 100 birim yerine 10 birim çıktı alıyoruz.

  • Tarımdaki potansiyelden söz eder misiniz?

Türkiye’de 239 bin kilometrekare tarım alanı var. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde mayınlı, dolayısıyla hiç ekilmemiş tahmini 10 bin kilometrekare verimli toprak bulunuyor. Ayrıca son 15 yılda çiftçi yaklaşık 27 bin kilometrekarelik toprak üstünde çiftçilik yapmayı bıraktı. Çünkü zarar ediyor. Verimli ve sulanabilir 40 bin kilometrekarelik tarım alanı sulanmıyor. Bu potansiyele karşılık Türkiye tarımda yıllık 4.5 milyar dolar dış ticaret açığı veriyor. 41 bin kilometrekarelik Hollanda’nın bu alanda dış ticaret fazlası 55 milyar dolara ulaşıyor. 2002 yılında Türkiye’nin yüzde 37’si kırsal nüfustu, bugün yüzde 13’e geriledi.

Anadolu toprakları endemik tür açısından dünyanın en zenginlerinden. Ayrıca 4. buzul çağından geçmediği için genetik gelişimi ve bitki örtüsü ile benzersiz. Klimatolojik olarak dünyada üç farklı iklim mevcutken Anadolu topraklarında 6 farklı iklim hüküm sürüyor. Yani ülkemizde yetişmeyecek hiçbir ürün yok. Topraklarımız kükürt ve bor açısından çok zengin olduğu için yetişen bitkiler insan sağlığı açısından paha biçilmez öneme sahip. Planlanır ve doğru politikalar uygulanırsa, dünyanın bir numaralı tarım markası haline gelecek bir potansiyel elimizin altında.

  • Sanayi alanında neler yapılabilir?

Tarım üretiminden tarım sanayine, kooperatiflere, küçük butik üreticiye, hayvancılığa bir dizi planlama önerileri hazır. Ben daha önce yazdım. Uzatmayalım. Türkiye’nin büyük bir bürokratik birikimi var.

Şimdi size Korona ile girdiğimiz bu yeni dönemden nasıl faydalanabileceğimizi sanayi alanından bir örnekle anlatayım. Dış ticaret verdiğimiz sektörler belli. En yüksek açık petrokimya; 2010-2017 arası toplam ithalatımız 253 milyar dolar. Petrokimya, plastikten uçak yapımına kadar, ham madde, ara madde ve nihai tüketim olmak üzere binlerce ürünü kapsıyor. Rafine edilen petrolden arta kalan nafta petrokimyanın girdisi. Bir birimlik nafta girdisine karşılık, ürünlerde değişiklik göstermekle beraber, 3-9 birim arası çıktı alıyorsunuz. Yani katma değeri aşırı yüksek, çok karlı bir alan.

Cumhuriyet petrokimya sektörünü planlamış ve hayata geçirmişti.

‘YENİ PETKİM’LER KURULMALI

1962 yılında yayımlanan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Türkiye’de petrokimya tesisi kurulmasının gerekliliğini saptadı ve 1965 yılında Petkim kuruldu. Planlı dönemin başında TPAO, Petrol Ofisi, TÜPRAŞ ve Petkim, tek şemsiye altında entegre kuruluşlardı. Daha sonra bu kuruluşların her biri önce bağımsız hale getirildi; bu ilk hataydı. Sonra TPAO dışındakiler özelleştirildi; bu da ikinci hata oldu. Petkim, 2008 yılında özelleştirildiğinde 1.2 milyon ton kapasiteye sahipti. 2017 yılında yıllık kapasitesi 1.6 milyon tona çıktı, yani aradan geçen yıllarda kapasitesi çok az arttı. Naylon altı monomeri, klor alkali, karbon karası gibi önemli ürünlerin üretimi ise özelleştirmeden sonra tamamen durduruldu!.. Petkim halen üretimde ama kapasitesi ihtiyacın yaklaşık yüzde 12’sini karşılayabiliyor.

Petrokimya, yüksek teknoloji ve büyük sermaye gerektiren bir sektör. Yatırım büyüdükçe maliyetler düşüyor, rekabet gücü yükseliyor. Türkiye, süratle beş Petkim büyüklüğünde dev bir petrokimya tesisi kurabilir. Bu tesis sadece üretimi az olan petrokimya mamulleri değil, şu anda hiç üretemediğimiz sentetik kauçuklar, sentetik tekstil ürünleri ve termoset hammaddelerinin üretimini de yapacak biçimde planlanır. Tesis, yüksek teknoloji gerektirdiği için üretemediğimiz, örneğin katalizörlerin de üretimini sağlayacak Ar-Ge yatırımını da içerir. Bu dev tesisin yaklaşık maliyeti 15 milyar dolar.

DEVLET GARANTİLİ ÜRETİM PROJELERİ

İşte bu dönemin fırsatı bu. Uluslararası piyasalarda para bol, faiz düşük. Bankalara merkez bankaları para boca edecek, ama bankalar kredi verecek ülke, yatırımcı, tüketici bulamayacak. Türkiye bu örnekte anlattığım gibi, ayakları yere basan, üretim maliyetleri, nakit akışları, satış pazarları belli, detaylı ve gerçekçi yatırım projeleri hazırlarsa, yanına da devlet garantisi koyarsa, bütün ekonomisini yeni baştan dizayn edebilir. Bunun için finansmanı küresel piyasalardan çok düşük faiz ile sağlar. Sanayi ve tarımın yanında, bu yatırım projeleri ile entegre biçimde teknoloji geliştirme ve ara eleman eğitimi alanındaki açığını da kapatır. Ancak elbette bu iş planlama ister, stratejik akıl ister, bilgi ister, kalkınma kültürü ister. Bu para bolluğu bize bu fırsatları tanıyor.

EKONOMİ İNSANI ÖNCELEMELİDİR

  • Hükümet işletmeler bazında bir dizi tedbiri geçen hafta itibarıyla uygulamaya karar verdi. Ancak geniş halk kesimlerini önceleyen ilave tedbirlerin alınmasına yönelik sesler yükseliyor. Geçen yıl tek seferlik gelirler düşüldüğünde milli gelirin yüzde 5’ini aşkın oranda açık veren kamu maliyesinde yeterli alan var mı?

Şimdi, iki önemli konuyu vurgulayalım. Bir: ekonomi politikasında öncelik; insana yaşamı boyunca gerçekleştirmek istediği hayat projesine imkan sağlayan ortamı yaratmaktır. İkincisi kamu maliyesi sorusu ile ilgili; vatandaş genel yaşam düzeyinin altına inmeyecek. Bunun için bütçede açık verilebilir. Evet bu dengeleri bozup, faizlere ve enflasyona yukarı yönlü baskı yapabilir. Ama o yükü de devlet üstlenecek. Ayrıca biz kamudan Suriyelilere 30 milyar dolar harcamış, aşırı pahallı binalar yapmış bir ülkeyiz. Böyle bir günde bütçe açığı gerekçesi ile vatandaşa sahip çıkmayan bir siyaset, seçimde bunun hesabını vermek durumunda kalır diye düşünüyorum. Kriz için açıklanan paketi yetersiz buldum. İstihdamı da, hane halkını da üretim güçlerini de yeterince korumuyor. Örneğin; korona boyunca işten çıkartmayı zorlaştırır, buna karşılık işveren üzerindeki vergi yüklerini kaldırabilirdi. Üstüne düşük maaşlı çalışanları korumak adına işten çıkartmaya kesin izin vermeyebilir buna karşılık 3 bin TL’ye kadar olan maaşların yarısının ödemesini devlet üstlenebilirdi. Bu söylediklerim birer örnek. Mutlaka bürokrasi de bunları düşünüyor, biliyor.

MEDYA DOSYASI /// Mustafa Solak : Bartu Soral Olayı, Kimi Solun Antiemperyalizmi Kavramadığını Gösterdi


Mustafa Solak : Bartu Soral Olayı, Kimi Solun Antiemperyalizmi Kavramadığını Gösterdi

Cumhuriyet Gazetesi’nde Bartu Soral’ın kovulmasındaki olayın özü antiemperyalizmi kavramamaktır.

Açıklayacağım ama önce Soral’ın vermek istediği mesajın ana temasını anlamak lazım.

Soral, gazetenin Kavala ve Demirtaş hakkındaki yayınlarının “yargıdaki sıkıntıları ve mağduriyetleri vurgulamaktan öte bir hale” geldiğini belirtiyordu. 25 Kasım tarihli “Çizgi nedir?” yazısında şu ifadeleriyle gazeteyi, “çizgi”sini netleştirmeye davet ediyordu:

“Basılı gazetenin bir yerlerinde, internet sayfasında, sık sık; ya Kavala, ya ‘Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz’ diyen Selahattin Demirtaş, ya üst perdeden bir HDP haberi/röportajı, ya bir köşe yazısına rastlıyorum. Gazetenin bu konudaki genel yayın tutumu ve kimi yazarların köşelerinde yargı kararları ile Demirtaş, Kavala, HDP’yi bir arada, sürekli işlemeleri beni düşündürdü…Olay yargıdaki sıkıntıları ve mağduriyetleri vurgulamaktan öte bir hale geçer, bunun üstünden terörle ilişkili olanları masum gösterme lobisine dönüşürse soru işaretleri oluşur, bunun üstünden terörle ilişkili olanları masum gösterme lobisine dönüşürse soru işaretleri oluşur. Hukukun üstünlüğünü savunmak, temel hak ve özgürlükleri korumak, evrensel değerlere sahip çıkmak ile emperyalizmin aparatı olduğunu 40 senedir Türk halkının kalbine sokanları savunur duruma düşmek arasında kalın bir çizgi var. Geçen hafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir karar verdi; HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın başvurusunu kabul ederek; ‘makul sürede yargılanmadığını’ belirtti ve serbest bırakılmasını istedi. Peki…Ama aynı AİHM, ‘FETÖ tarafından tezgâhlanan, delillerin sahteliği defalarca kanıtlanmış, tutukluluk süreleri 3-5 yıl süren Balyoz davası’ için, o davada yaşadıkları yüzünden hayatını kaybeden Cem Aziz Çakmak’ın yaptığı başvuruyu ret ederek; ‘darbe için ikna edici delillerin bulunduğuna’ hükmetmiş ve ‘Tutuklama süresi normal, tutuklamalar da keyfi değil’ kararını vermişti. Bunu nereye koyacağız?.. O halde soralım; yargının kutsalı AİHM midir? Her kararı hukuki midir? Yoksa her kararın içinde siyaset de var mıdır?”[1]

Özetlersek iddiaları şöyleydi;

1) Gazete Kavala ve Demirtaş hakkında, hukukun üstünlüğü, makul sürede yargılanma taleplerinin ötesine geçerek “emperyalizmin aparatı” bu unsurları savunur konuma düşüyor. Buna gazetede “ya üst perdeden bir HDP haberi/röportajı, ya bir köşe yazısına rastlıyorum” şeklinde örnek de veriyor. Gazete çizgisine dönmelidir.

2) AİHM, Ergenekon davası konusunda Türkiye’nin selametine aykırı kararları siyasi gerekçeyle alabiliyor. Tarafsız bir mahkeme gibi düşünülmemelidir.

Gerçekten de gazete Demirtaş’ın, HDP içinde muhalif kanadı temsil ettiğine yönelik bir haber yaptı. İçimden “Demirtaş, muhalif kanadı temsil edince daha mı Türkiye’nin birliğinden yana oldu” dedim. HDP’ye nasıl bir muhalifliği varmış, haberde aradım. “Demirtaş; “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” sözünden pişman mı olmuş? Özerklik talebinden vazgeçti de HDP’yi bu yönden mi eleştiriyor?” diye düşündüm ama bu soruların yanıtı yok. “Neyse” deyip pek önemsemedim. Sonraki günlerde Cumhuriyet’te Demirtaş’ın hapiste hangi kitapları okuduğu ve önerdiğine yönelik “haber” yapıldı. Demirtaş, önemli bir yazardı da ben mi bilmiyorum ki kitap önerisi haber değerinde!

Bu haber “soğuk duş” etkisi yapmıştı. AİHM de siyasi kararlar veriyor. AİHM kararlarına karşı ülkemizin esenliği neyi gerektiriyorsa gerekli hukuki itirazlarımızı yapalım. Bunun yanında AİHM kararını hukukumuzun bir parçası saymışsak, itirazlarımıza rağmen AİHM’in son kararını beğenmesek de uygulamak durumundayız. “Uygulamam” diye efelenmekle olmaz. Daha tutarlısı AB ile aday üyelik sürecini sonlandırmaktır. Böylece hukuki bağınız da kopmaya başlar.

Ona itiraz edenler gazetenin Demirtaş ile ilgili bu haberlerinin “haber” olup olmadığına ve AİHM ile ilgili bu söylediklerine itiraz edip etmediklerini belirtmeleri gerekirdi. Belirtmediler. Önemli olan Demirtaş’ın “hukuk mağduru” olmasıydı.
Kavala ve Demirtaş için “emperyalizmin aparatı” ifadelerine mi canları sıkılıyor?

PKK’nin yasal temsilcileri olduğunu inkar ediyor mu Demirtaş? Öcalan pankartının arkasında mitingler yapmadı mı? PKK’nin Suriye kolu PYD için ABD “kara gücüm” demiyor mu?
ABD, PYD’ye 20 bine yakın tır silah yollamadı mı? O silahlar ve Suriye’de eğitilen PKK militanları Güneydoğu bölgemizde açtıkları hendeklerde adına mücadele ettikleri Kürt yurttaşlarımızı günlerce evlerinde mahsur bırakmadı ve öldürmedi mi?

FİNANSMAN KAYNAĞI SOROSMUŞ AMA BAĞIMSIZMIŞ!

Kavala, Soral’ın yazdıkları için yolladığı tekzipte “Benim Açık Toplum Vakfı üyeliği yaptığım doğrudur. Çeşitli ülkelerde kurulmuş olan Açık Toplum Vakıfları’nın ana finansman kaynağı George Soros’un vakfı olsa da her kuruluş bağımsızdır”[2] diyerek Sorosçuluğunu itiraf ediyor ama aklınca bizi de saf sanıyor. Neymiş finansman kaynağı Soroşmuş ama bağımsızmış! O Soros; Kadife, Turuncu, Gül diye renk renk, çiçek çiçek, bizim “darbe” dediğimiz, kendilerinin “devrim” dediklerini yaptırmadı mı?

Bu Soros neden Türkiye’nin birliği için mücadele eden -kabul etmezler o ayrı – ADD, CKD gibi kurumlara finans sağlamıyor da Açık Toplum Vakfı’na sağlıyor?

Acaba Soros’u memnun edecek işler yaptıkları için olmasın!

Bartu Soral, AİHM kararlarına uymayalım demiyor. AİHM’in emperyalist yönde kararlar alabildiğini vurguluyordu. Ona itiraz eden yazarlar AİHM’in bu yönünü neden görmüyorlar? Yoksa AİHM kararlarının hepsinin “hukukun üstünlüğünü” mü esas aldığını düşünüyorlar?

SORAL’IN SÖZLERİNDE HUKUK KARŞITLIĞI NEREDE VAR?

Peki Soral Kavala ve Demirtaş’ın tutukluluğuna “hukuka uygun” mu dedi de itiraz ediliyor? Yazısında şunları belirtmişti:

“Osman Kavala; iddianamesi henüz yazılmayan on binlerce mağdurdan birisi. Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 100. maddesi, terör dahil belli başlı suçlarda, kuvvetli suç şüphesinin var olması halinde tutuklama kararı verilebileceğini öngörüyor. Bu durumda suç şüphesinin oluşması ile tutuklama bir adli kontrol olarak uygulanıyor; yapılacak soruşturma neticesinde savcılık tarafından toplanan deliller ile iddianame hazırlanarak dava açılıyor. Bu düzenleme içerisinde esas hak ihlalleri, soruşturma aşamasının ağır aksak işletilmesinden ve delillerin eksik ve taraflı toplanmasından kaynaklanıyor. Esasen bir tedbir mahiyetinde olan tutuklamanın ölçüsüz uygulanması ile şüpheliler açıkça hüküm giymeden cezalandırılıyor. Ve en temel anayasal haklarımız ihlal ediliyor. Bu kesinlikle kabul edemeyeceğimiz bir uygulama. Herkes için süratle düzeltilmeli.”[3]

Görüldüğü gibi Soral, “esas hak ihlalleri, soruşturma aşamasının ağır aksak işletilmesinden ve delillerin eksik ve taraflı toplanmasından kaynaklanıyor” diyerek hukukun acele uygulanması çağrısı da yapıyor. Bunu neden görmüyorlar?

SORAL’IN HANGİ SÖZÜNE İTİRAZ EDİYORLAR?

Ali Sirmen “Selahattin Demirtaş ile Osman Kavalı’nın haklarını savunmak, onların görüşlerini paylaşmak demek değildir. Bu, demokrasiyi savunmaktır” diyor.[4]

Mustafa K. Erdemol “iktidarlaşmış dil ihbarcı bir dildir… Söylediğim çok basit, biri adil yargılansın, birinin de hakkındaki serbest bırakılma tavsiyesine uyulsun” diyor.[5]

Soral’ın söylediği de basit; “Hukukun üstünlüğünü savunmak, temel hak ve özgürlükleri korumak, evrensel değerlere sahip çıkmak ile emperyalizmin aparatı olduğunu 40 senedir Türk halkının kalbine sokanları savunur duruma düşmek arasında kalın bir çizgi var.”

Emre Kongar, ad vermeden ama “yurtdışında bu konularda özel eğitim görmüş” ifadesiyle ve yazısının bütününden anlaşılacağı üzere Soral’ı ima ederek şunları belirtmişti:

“Türkiye Cumhuriyeti…
Cumhuriyet Halk Partisi…
Cumhuriyet Gazetesi…

‘Ağacın kurdu içindedir’ sözü, her üçü de Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş olan bu üç Çınarın hepsi için birden söylenmiş gibidir adeta!..Ama her ağacın kurdu içindedir…Başta ifade, medya ve muhalefet özgürlüğü olmak üzere ‘Temel Hak ve Özgürlükleri sadece kendileri için isteyenler’ her üç Cumhuriyet içine de sızmışlardır.

‘Sadece kendine demokrat olmak’, farklı düşüncelere tahammülsüzlük, her üç Cumhuriyet içinde de neredeyse egemen akımlardan biri haline gelmek üzeredir…Ama bu yorum ya da yönetim farklarından dolayı, bu dört ilkeyi savunanlara, içerden saldıran, onları ‘ihanetle’ suçlayanlar, ancak ilkel bir kibir içinde olan ve bu her üç Cumhuriyet’in de önemini, anlamını, değerini hazmedememiş kişilerdir… İşin en üzücü tarafı ise kendi varlıklarını borçlu oldukları bu üç Çınara ve onların kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yaptıkları nankörlüktür: Sanıyorum bu kadar ilkellik, kibir ve nankörlük, ancak yurtiçinde veya yurtdışında bu konularda özel eğitim görmüş olmakla kazanılmış özelliklerdir!”[6]

Orhan Bursalı da şunu yazdı:

“Kavala’yı sevmeyebilirsiniz, ama ona tıpkı iktidar ve yandaş medyasının diliyle, aslı astarı olmayan birtakım iddialarla saldırırsanız, hele kendisini savunamayacak bir durumdayken, iktidarın uygulamalarına destek çıkmış olursunuz…
Bir insanın haksız yere içeride tutulduğu konusunda bir sürü şeyler söyleyeceksiniz, ama hukuki ve dava konusu olamayacak iddiaları iktidar ile paylaşacak ve ‘evet haksızlık var, ama bu adam böyle bir kişi, nesini savunuyorsunuz, bırakın içeride kalsın’ demeye getireceksiniz. Buna sadece ortak olmak denir.

Sizi bilmiyorum ama ben öncelikle herkese adalet diyorum. Hele haksızlığa uğramış insanlar içerideyken saldırmak utanç vericidir.”[7]

Kongar ve Bursalı, bir zamanlar aynı gazetede yazdıkları Ahmet İnsel, Nuray Mert, Aydın Engin gibi liberallere “içerden saldırıyorsunuz”, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e nankörlük ediyorsunuz”, “Ergenekon’da içeride yatanlara iktidar ve yandaş medyasının diliyle saldırıyorsunuz, onlar kendini savunamayacak durumda, bu yaptığınızla iktidarın uygulamalarına destek çıkmış oluyorsunuz” dediler mi?

Hayır. Bu yazımda bazı Cumhuriyet yazarları ile solun bir kesiminin, Soral gibi düşünenlere, fikirlerini belki onaylamasa da Ahmet İnsel, Nuray Mert gibilere gösterdikleri tahammülü neden göstermediklerini ele alacağım.
Özlem Yüzak, Soral’ın “Osman Kavala hakkında hem de ‘kendini savunamayacak’ bir durumda iken sert üslupla eleştirel bir yazı yazdı” dedi.[8] Kavala, birkaç gün sonra Cumhuriyet’e tekzip yolladı. Kendini ne güzel savundu!

Kavala çok mu matah da “kendini savunamayacak” diyerek savunuluyor?

Kavala hakkında sert olan ne?

Soral, Kavala’nın başında olduğu vakıf ile yaşadıklarını anlatıyor, emperyalizmle içli dışlı olduğunu belirtiyor. Yüzak “habercilik” diyor ya, bu iddiaların haber değeri yok mu?

Soral’ın Kavala’ya yönelik getirdiği iddiaları; “kişisel husumet mi yoksa ülkesine kurulan bir kumpasın ortaya çıkarılmasına yönelik antemperyalist bir aydın tavrı mı” diye sorgulaması gerekmez mi?

AYNI GAZETENİN YAZARLARININ BİRBİRİNE ÜSLUBU MU ÇAPSIZ, MÜPTEZEL Mİ OLMALI!

Zafer Arapkirli, “ ‘Bak, o zaman kulağını kirden pastan temizle, iyice dinle. Öyle anlatayım. Tane tane. ‘o siyasi parti PKK ile neredeyse aynı şeydir’ demeye getiriyor, ağır Belki bu sefer, biraz kafan basar bir hukuk ihlali yapıyorsun.

Aynı şeyi, Osman Kavala için de yapıyorsun, (mealen) ‘Geçmişine bakın. O da muteber değil ki. Bizden değil ki? Onun da niye hukuktan yararlanma hakkı olsun ki?..’ ”[9]

Soral’a acil şifalar dilemeyi de unutmamış. Başka bir yazısında da Soral için “ ‘benden değilse, hukuk ona lazım değildir’ci, çapsız müptezellerin bir türlü kafalarının basmadığı da bu zaten” diyor.[10]

HDP, PKK ile bağını inkar etmiyor. Parti sözcüleri “HDP, Öcalan’ın projesidir” diyorlar. “PKK sizi tükürüğünde boğar” diye demeç veriyorlar. Öcalan pankartıyla miting yapıyorlar. Madem o parti, “PKK ile nerdeyse aynı şey değil”, Arapkirli anlatsın bize farkını?

Soral, “benden değilse, hukuk ona lazım değildir’ mi diyor? Yoksa “tutuklamanın ölçüsüz uygulanması ile şüpheliler açıkça hüküm giymeden cezalandırılıyor. Ve en temel anayasal haklarımız ihlal ediliyor. Bu kesinlikle kabul edemeyeceğimiz bir uygulama. Herkes için süratle düzeltilmeli” mi diyor!

Okuduğunu anlamazlıktan gelmek değil de nedir bu!

ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM, İTİRAZLAR NEYE?

Kavala Soros’un vakfını yönettiğini itiraf ediyor, Demirtaş, Öcalan pankartının arkasında “Öcalan’ın heykeli dikeceğiz” sözünü yalanlamıyor veya pişman değiller. “emperyalizmin aparatı” sözüne mi canları sıkılıyor?

Hukukun üstünlüğü, adaletse Soral bunu da dile getiriyor. Daha sıkıntı nedir?

Soral’ın “Hukukun üstünlüğünü savunmak ve mağduriyetleri herkes için dile getirmek başka, Osman Kavala gibi bir profili yargı hatasından ötürü sürekli gündeme taşıyarak masum göstermek başka!..” sözünün son ifadelerini sert bulmuşlarsa, bu sertliğini eleştirirler ama “özünde biz de senin gibi düşünüyoruz” demeleri gerekmez miydi!

Sonuçta Soral kişisel bir hesapla yazmadı. Türkiye’nin birliğinden, antiemperyalizmdan yana bir kaygısı var. Bu kaygıyı anlayarak yanıt verebilirlerdi. Böğürüp kusmalarına, acil şifalar dilemelerine, kafan basmıyor, nankör, ilkel demelerine gerek yoktu. Soral “hakaret ediyor” dendi ya, peki bunlar hakaretten sayılmaz mı ki yazılmalarına izin verildi?

Tartışmanın da bir üslubu var. Hele ki kendi gazetelerinin yazarıysa…

Soral, ortada pek kimsenin bilmediği bir şey konusunda iktidara malzeme mi verdi? Neyi iktidara ihbar etti?
Soral, “iktidar ve yandaş medyasının diliyle, aslı astarı olmayan” ne yazmıştı?
“Hukuki ve dava konusu olamayacak iddialar” nelerdir?
Soral, Demirtaş’ın “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” sözünü dile getirdi. Bu mudur “hukuki ve dava konusu olamayacak iddia”?
Soral, hangi cümlesiyle “evet haksızlık var, ama bu adam böyle bir kişi, nesini savunuyorsunuz, bırakın içeride kalsın” demeye getirmiş?
Aksine Soral, “en temel anayasal haklarımız ihlal ediliyor. Bu kesinlikle kabul edemeyeceğimiz bir uygulama. Herkes için süratle düzeltilmeli” diye yazarak Demirtaş’ın makul sürede yargılanmasına itiraz etmemiş mi!” demedi mi?
Niye bunları okumamazlıktan geliyorlar?

İşte bu yazarların, Soral’ın yazdıklarına ve sorduğum sorulara yanıt vermeyip, konuyu başka (kendi) açılarından tartışmaya çalışmalarının, hakaret etmelerinin, hırçınlaşmalarının nedeni ideolojik bakış açılarındaki farklılıkla ilgili. Yoksa “hukukun üstünlüğünü kabul etmiyorsun” tartışması değil.

Soral, hukukun üstünlüğü bahanesiyle terörle ilişkili olanları masum göstermeyelim, reklamlarını yapmayalım demeye çalıştı. Nerede reklam yapılmıştır denebilir?

Cumhuriyet gazetesi 1 Aralık’ta “Ergenekon davası bugün de olsa müdahil olurdum” diyen Prof. Dr. Şebnem Konur Fincancı ile röportaj yaptı. PKK’nın yayın organı Özgür Gündem’in nöbetçi yayın yönetmenliğini yapan bu kişi ile tam sayfa röportaj yapılması habercilik midir?

Üstelik de “Ergenekon diye örgüt yok” diye mütalaanın açıklandığı haftada bu röportajın yapılması, biraz da “Fincancı, Ergenekon davasında hukuk mücadelesi verdi” şeklinde bir algı yaratmak, Fincancı’nın ne mağduriyetler yaşadığını anlatması yoluyla reklamını yapmak mıdır?

Neden hukuk mücadelesi veren başkası değil de “Ermeni Soykırımı yapılmış” diyen kongrelerde, “Devlet Kürt halkına katliam yaptı” denen gazete ve kuruluşlarda boy gösteren Fincancı?

Cumhuriyet yazarları Fincancı’nın Türkiye’nin birliğine karşıt, emperyalizme verdiği malzemeyi önemsemiyorlar mı?

Röportaj yapılması için mağdur olması yeterli midir?

ULUSALCILIĞIN ÖZGÜRLÜKÇÜ ÇİZGİSİ İLE SAĞ MİLLİYETÇİ ÇİZGİSİ ARASINDAKİ FARK NEDİR?

Orhan Bursalı bu ideolojik farklılığı 1 Aralık 2018 tarihinde attığı tweette önemli ölçüde ortaya koydu. Yazımın ana konusu da bu aslında. Şöyle yazmıştı:

“Yanıt: Kimseyi kahraman yaptığımız yok, bu amaçla yazılmış yazı da yok. Uydur uydur adaleti savunan Cumhuriyet yazarlarına saldır. O utanç yazısı olmasaydı, durup dururken Cumhuriyet yazarları yazmazdı. Ulusalcılığın özgürlükçü çizgisi ile sağ milliyetçi çizgisi çatıştı.”

Bursalı; ulusalcılığın özgürlükçü çizgisi ile sağ milliyetçi çizgisi arasındaki çatışmadan neyi kastediyor?

Bursalı, “Ergenekon resmen çökerken geriye bakış” başlıklı yazısında “ulus devlet”, “ulusal yarar” kavramlarını kullanarak antiemperyalist bir yazı yazdı:

“Dışarıdan güdümlü ve iç yardakçılarla destekli ‘ulus devlet’ düşmanlığı, ‘ulusal yarar’ı savunmanın büyük bir suç olarak sunulması, Türkiye’ye çözmektedir.. sanırım zaten istenen de böyle bir ‘Büyük Çözülme’dir…Ulus devlet mi? Ancak Amerikan ve Avrupa güdümünde! Demokrasi ve insan hakları mı? Sadece ABD’nin öngördüğü biçim ve içerikte! Kafalardaki şablonda milim değişme yok! Dünkü ‘askeri dayatma’ ve Türkiye’ye uygun ‘don biçme’ politikası, bugün ‘militarizm karşıtı’ aydın kılığında karşımıza çıkıyor!”[11]

Bunlara katılıyorum. Soral bundan farklı bir şey demiyor. O zaman Soral’a itiraz ettiği husus nedir?

Yukarıdaki antiemperyalist ifadeleri yazan Bursalı; eleştirilerinin özünde antiemperyalizm olan Soral’a hangi noktada itiraz ediyor? Yetmiyor, “iktidar diliyle konuşuyorsun”, “iktidarın uygulamalarına destek çıkmış oluyorsun” diyor ve “utanç verici” buluyor?

Demek ki antiemperyalizmden anladıkları şey farklı. Bu farklılığa dair aslında ipucu da veriyor. “Sağ milliyetçi” dediğine göre Soral’ı sol bulmuyor. Soralım;

Soros Vakfı’nın yöneticisi olduğunu söyleyen Kavala’ya neden eleştiri getirmiyor ve üstelik “kendini savunamayacak durumda” diyerek onu savunmaya geçiyorsunuz? Demirtaş’ın ve temsil ettiği siyasi çizginin emperyalist devletleri ülkemize müdahaleye etmeye davet etmesini, Öcalan övgüsünü neden gündeme getirmezsiniz?

Bu, sol ve antiemperyalist bir tavır mıdır?

Peki Atatürk’ün ilkelerinden olan milliyetçilik; antiemperyalizm değil midir?

Bunların yanıtını vermeden önce “ulusalcılık nedir?” sorusunu yanıtını vereyim.

ULUSALCILIK MİLLİYETÇİLİKTEN FARKLI DEĞİL

Ulusalcılık; antiemperyalist, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” ifadesindeki millet tanımını esas alan, laik nitelikte milliyetçiliktir.

Kendini “ulusalcı” olarak tanımlayanların genel olarak tarif ettiği tanım budur. Dolayısıyla bu tanım üzerinden gidersek; ulusalcılık özgürlükçü değil de bir de “ulusalcılığın özgürlükçü çizgisi” var demek. Bursalı bunu açıklamalı.

MİLLİYETÇİLİK ANTİEMPERYALİZMDİR

Dikkat edilirse Bursalı “ulusalcılığın özgürlükçü çizgisi ile ulusalcılığın sağ milliyetçi çizgisi çatıştı” veya “milliyetçiliğin özgürlükçü çizgisi ile sağ milliyetçi çizgisi çatıştı” ya da “ulusalcılığın sol özgürlükçü çizgisi ile sağ milliyetçi çizgisi çatıştı” demiyor. Demek ki ulusalcılıkla milliyetçilik arasında fark görüyor. Ulusalcılığı sahipleniyor ama milliyetçiliğe veya sağ milliyetçiliğe karşı.

Oysa Cumhuriyet gazetesinin yazarlarından Uğur Mumcu milliyetçiliğin yadsınamayacağını şöyle açıklamıştı:

“Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği yadsıyarak solculuk yapma gafletine düşen bir sol, Türkiye’de hiçbir zaman başarılı olamadı, olamaz da… Türk milliyetçiliği Türk halkının alın terini yabancı çıkarlara karşı korumak demektir…”

Dahası; “Milliyetçilik, sömürücülerin değil; Mustafa Kemal devrimcilerinin bayrağıdır” demişti.

Görüldüğü gibi Mumcu milliyetçiliğin yabancı çıkarına karşı Türk Milleti’nin haklarını savunmak olduğunu söylüyor ki bu antiemperyalizmdir.

Ben “ulusalcıyım ama milliyetçiliği inkar ediyorum” diyen ulusalcıya rastlamadım. Sadece milliyetçi olanlar arasında laikliğe bakış noktasında farklılık var. Kimi milliyetçiler de kendini “muhafazakar milliyetçi” olarak görür. Ülkücü kesim böyledir. Kimisi de kendini “laik milliyetçi” olarak tanımlıyor. Ulusalcılar genelde kendini “laik milliyetçi” olarak görürler. Ama ister laik ister muhafazakar olarak ayrım yapılsın özünde milliyetçilik bağımsızlıkçılıktır; yani antiemperyalizm.

Ulusalcılıktan kastı “laik milliyetçilik” ise buna “ulusalcılık” yerine “sol milliyetçi çizgi” diyebilirdi. Demiyor. Ulusalcılık içinde de “özgürlükçü çizgi”, “sağ milliyetçi çizgi” diye ayrıma gidiyor. Soral yazılarında laiklikle ilgili bir eleştiri getirmediğine göre Bursalı’nın itirazı da laiklikten değil. Soral, Demirtaş ve Kavala üzerinden gazeteye, antiemperyalist çizgiye dönme çağrısı yapıyordu.

Demek ki Bursalı’nın “özgürlükçü” diye bahsettiği şey laiklik değil; emperyalizmin aparatı olan unsurların da fikirlerinin, mağduriyetlerinin “demokrasi, insan hakları, özgürlük, hukukun üstünlüğü” adına kendilerini ifade edebilmesi, bunun haberinin, reklamının yapılabilmesinin “normal” görülmesidir.

Bursalı’nın “Demokrasi ve insan hakları mı? Sadece ABD’nin öngördüğü biçim ve içerikte!” şeklindeki antiemperyalist ifadesi; gösterdiğim üzere “özgürlükçü ulusal çizgi” ifadesiyle çelişmektedir. Dahası Bursalı milliyetçiliği antiemperyalizmden farklı görmektedir. Oysa milliyetçilik, Atatürk’ün ilkelerinden biridir.

Bursalı’nın görüşleri aslında sosyalist ve Kemalist kesimin bir kısmında olan demokrasi anlayışını göstermesi yönüyle önemli. Buraya kadar yazdıklarımla Bursalı’nın bakışını ele aldım ama ortada daha genel bir bakış var. Bu noktadan sonra sosyalist ve Kemalist kesimin bir kısmında olan genel bakışı ele alacağım.

İKTİDARA MUHALİF HER UNSURA SAHİP ÇIKILMAZ

Bu kesimlerde demokrasiden; temelde antiemperyalist bir bakışın olup olmaması önemsenmeksizin iktidarı zayıflatacak ne varsa sahip çıkılması olarak anlaşılıyor. Demokrasi ile antiemperyalizm arasındaki bağ görülemiyor. Bu durum, kendini antiemperyalist olarak ifade eden çoğu insanda gözlemlenebilir.

İktidarı FETÖ mü zayıflatacak, o zaman kimi Atatürkçü milletvekillerinin, aydınların “Zaman Gazetesi kapatılamaz” eylemi yapması “fikir özgürlüğü, demokrasi” adına meşru görülebilir, görülmüştür de. Soros, diğer ülkelerde emperyalizmin amaçları doğrultusunda darbeler mi yaptırıyor, Kavala’nın vakfını Soros mu finanse ediyor, önemli değil. Önemli olan Kavala’ya uygulanan hukuksuzluk. Kavala’nın Öcalan’ın selam yolladığı ve akiller heyetinde olmasını isteyecek denli önemsenen bir aparat olması önemli değil. Önemli olan ona uygulanan hukuksuzluk. Merak etmesinler “hukuksuzsa hukuksuz, müstahaktır, hukuksuzluk devam etsin” demiyorum.

Dediğim basit; hukuka sahip çıkalım ama bir kişiye bakışımızı o kişinin iktidara muhalif olmasından önce emperyalizme muhalif olması belirlemelidir. Kime muhalif olursanız olun ama muhalifliğinize, etnikçilik, dincilik, emperyalizm işbirlikçiliği yapanlardan destek aramayın, onların reklamını yapmayın.

Pusulamız antiemperyalist bakıştır

Adalet, fikir özgürlüğü, hukuk, demokrasi gibi soyut ve hoşa giden kavramlarla bağımsız, milli tavır almamız engellenmemelidir. En temel bakışımız antiemperyalizm olmalıdır.

Dahası demokrasi Atatürk tarafından belirtildiği gibi milli egemenliği ve bu egemenliğin kaynağı Türk Milleti’nin birliğini geliştirmektir. Atatürk, Afet İnan’a yazdırdığı “Medeni Bilgiler” kitabında demokrasinin milli egemenlik olduğunu şu şekilde belirtir:

“Demokrasi temeline dayalı hükümetlerde, egemenlik, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi ilkesi egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olmayacağını gerekli bulur. Bu bakımdan demokrasi ilkesi, siyasi kuvvetin, egemenliğin, kaynağına ve yasallığına değinmektedir.”[12]

“DEMOKRASİ, MEMLEKET AŞKIDIR”

Atatürk’e göre “demokrasi ilkesi egemenliği kullanan araç ne olursa olsun esas olarak milletin egemenliğe sahip olmasını ve sahip kılmasını gerektirir.”[13]

Hatta Atatürk “demokrasi, memleket aşkıdır”[14] demiştir. Çünkü; egemenliği, şeyhlere, dervişlere, müritlere, mensuplara, emperyalistlere değil de millete vermek milleti, yurdu sevmektir.

“EŞİTLİĞİN DE, ÖZGÜRLÜĞÜN DE, ADALETİN DE DAYANAK NOKTASI ULUSAL EGEMENLİKTİR”

Demokrasi; eşitlik, özgürlük, adalet değil; bunların da dayandığı ulusal egemenliktir. Atatürk 1 Mart 1923’te TBMM’nin dördüncü toplanma yılını açarken şunu demiştir:

“Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüce eşitlik ve adaletin yerleştirilmesini ve korunmasını sağlamak ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla ulusal egemenliğin kurulmuş olmasıyla sürekli olur. Bundan dolayı özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası ulusal egemenliktir.”[15]

Demek ki ulusal egemenliğe aykırı her eşitlik, özgürlük, adalet talebi doğru değildir. Önemli olan emperyalizmin oyunlarına karşı milli birliği pekiştirmektir.

Emperyalizm milli egemenliğe dayanan; yani halifelik, padişahlık ilişkisinden soyutlanmış, etnik temele dayanmayan milli devletleri parçalamak istiyor. Bu bakımdan eşitlik, özgürlük, adalet, hukuk talebimiz milli devletin yaşamasına, milli birliğin, milli egemenliğin sürmesine hizmet etmelidir.

Tarihçi
Mustafa Solak

[1]Bartu Soral, “Çizgi nedir?”, Cumhuriyet, 25.11.2018, erişim tarihi 26.11.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1150709/Cizgi_nedir_.html

[2] Osman Kavala, “Cumhuriyet’in doğru bilgi verme hassasiyetine olan saygımdan”, Cumhuriyet, 30.11.2018, erişim tarihi 30.11.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1156792/Cumhuriyet_in_dogru_bilgi_verme_hassasiyetine_olan_saygimdan….htm.

[3] Bartu Soral, “Osman Kavala olayı”, Cumhuriyet, 27.11.2018, erişim tarihi 28.11.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1152539/Osman_Kavala_olayi.html Bartu Soral.

[4] Ali Sirmen, “Sadece kendine demokrat”, Cumhuriyet, 30.11.2018, erişim tarihi 30.11.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1155774/Sadece_kendine_demokrat.html

[5] Mustafa K. Erdemol “Maymuna ustura verilmez”, 30.11.2018, erişim tarihi 30.11.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1155786/Maymuna_ustura_verilmez.html

[6] Emre Kongar, “Cumhuriyet’i içinden kemirmek”, Cumhuriyet, 2.12.2018, erişim tarihi 2.12.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1157661/Cumhuriyet_i_icinden_kemirmek.html

[7] Orhan Bursalı, “Osman Kavala vakası, önce adaleti savunacağız”, Cumhuriyet, 29.11.2018, erişim tarihi 29.11.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1154708/Osman_Kavala_vakasi__once_adaleti_savunacagiz.html

[8] Özlem Yüzak, “Tutunacak dal ‘hukuk’ olmazsa”, Cumhuriyet, 30.11.2018, erişim tarihi 30.11.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1155779/Tutunacak_dal__hukuk__olmazsa….html.

[9] Zafer Arapkirli, “Anlamıyorsun değil mi, dedem?”, Cumhuriyet, 30.11.2018, erişim tarihi 30.11.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1155777/Anlamiyorsun_degil_mi__dedem_.html .

[10] Zafer Arapkirli, “Tarihi ‘Ergenekon yalanı’ çökerken”, Cumhuriyet, 3.12.2018, erişim tarihi 4.12.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1158356/Tarihi__Ergenekon_yalani__cokerken.html.

[11] Orhan Bursalı, “Ergenekon resmen çökerken geriye bakış”, Cumhuriyet, 3.12.2018, erişim tarihi 4.12.2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1158353/Ergenekon_resmen_cokerken_geriye_bakis….html.

[12] Mustafa Kemal Atatürk (Yayına Hazırlayan Prof. Dr. Afet İnan), Medeni Bilgiler, 2. Basım, Toplumsal Dönüşüm Yayınlan, İstanbul, 2010, s.52.

[13] Age, s.27.

[14] Age, s.56.

[15] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I, 3. Baskı, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1997, s.326.; Sami N. Özerdim, Atatürkçü’nün El Kitabı, 2. Baskı, ADD Yayınları, 2014, s.159.

GÜNDEM ANALİZİ /// Prof. Dr. Süleyman Çelik : BARTU SORAL’A LİNÇ KAMPANYASI


Prof. Dr. Süleyman Çelik : BARTU SORAL’A LİNÇ KAMPANYASI

E-POSTA : scelik44

Atatürk’ün üstün diplomatik zekası sonucu, emperyalistler Lozan antlaşmasını kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak yıllarca savaş içinde yaşamış, yurdu baştan aşağı yakılmış yıkılmış, yokluk ve yoksulluk içinde, üstelik Osmanlı’dan kalma büyük bir borç yükü altında bulunan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, kısa sürede borç dilenip teslim olacağını düşündüler. Bunu Lord Curzon, Lozan’da İsmet Paşa’nın yüzüne söylemişti. Beklentilerinden o kadar emindiler ki “TC’ni nasıl olsa yakında yıkılacak” diye düşündükleri için, elçiliklerini Ankara’ya taşımadılar.

Elebaşları yurtdışına kaçmış olsa da emperyalistlerle aynı beklenti içinde olan Mütareke Basını ihanete devam ediyordu. Bunun üzerine Atatürk, dava arkadaşı Yunus Nadi’den “İstanbul’a giderek yeni bir gazete çıkarmasını ve adını ‘Cumhuriyet’ koymasını” rica etmiş ve “bu gazetenin, ilkelerimizi ve devrimlerimizi savunmasını, kısaca Cumhuriyet’in sözcüsü olmasını istiyorum” demiştir. Bu nedenle Milli Mücadele yıllarının işbirlikçileri, İngiliz Muhipleri, Amerikan Mandacıları, Kürt Teali ve İslam Teali cemiyetleri mensupları gibi tüm Kuvayı Milliye karşıtlarının ardılları Cumhuriyet’e karşı oldukları gibi, Cumhuriyet gazetesine de karşı oldular, hep ikisini birden yıkmak ya da ele geçirerek yozlaştırmak istediler.

Hainlerin beklenti ve temennilerinin tersine genç devlet, başındaki dahi sayesinde, bir yandan savaşların yaralarını sararken, bir yandan da kimseye el açmadan, ulusal kalkınma girişimlerini başlatarak geleceğe doğru emin adımlarla yürümeye başlayınca pes edip Ankara’ya geldiler ama amaçlarından ve misyonlarından hiç vaz geçmediler…

İngilizlerin kışkırtmasıyla başlayan Şeyh Sait İsyanı bastırıldıktan sonra çıkarılan “Takrir-i Sükun” kanunu ile susturulan Mütareke Basını da kendisini gizleyerek yalakalığa başladı.

Ne yazık ki Atatürk’ü kaybettikten sonra Lord Curzon’un beklentisi gerçekleşti ve Türkiye, emperyalizmin yeni patronu ABD’nin kucağına oturdu. Hemen harekete geçen emperyalistler, İşgal yıllarındaki işbirlikçiler ve uzantılarına çengel atıp yeniden yanlarına aldılar. Birkaç yurtsever yazarın dışında medyayı ele geçirdiler. İstanbul basını genelde “Mütareke Basını” kimliğine dönüştü. Öyle ki Cumhuriyet’i savunmak üzere kurulmuş Cumhuriyet gazetesine bile, gerici değil ama mandacı ve bölücü işbirlikçiler sızdı. Hatta birkaç kez ele geçirdiler. Her seferinde geri alındıysa da içindeki işbirlikçiler hiçbir zaman temizlenemedi…

En son AB-D, AKP ve FETÖ ittifakının, “çözüm süreci” adı altında başlattığı Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkma girişimi sırasında, Kuvayı Milliyecilerin ardılları olan ulusalcı kurumlara kumpaslar kurdular. Bunlar arasında Cumhuriyet gazetesi de vardı. Gazetenin simge ismi, 80 yaşındaki Sevgili İlhan Selçuk’un yaşamını yitirmesine neden oldular ve ardından düzenlenen bir kumpasla gazetenin işbirlikçilerce ele geçirilmesini sağladılar.

AB-D’nin, AKP yerine FETÖ’yü iktidara getirmek istemesi üzerine ittifak bozulunca, Sayın Alev Coşkun, yıllardır sürdürdüğü hukuk mücadelesini kazandı ve gazeteyi yeniden kurtardı. İşbirlikçilerin doldurmuş oldukları Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı yazarlar ayrıldıktan sonra, gazeteye çoğu genç yeni yazarlar alındı.

Bu yazarlar arasında Cumhuriyet’e en çok yakışanlardan biri olan Sayın Bartu Soral’a, iki yazısı üzerine gazetede linç kampanyası başlatıldı.

Bartu Soral yazılarında özetle, “iddianamesi henüz yazılmayan tutuklu on binlerce mağdur olmasına karşın, Soros’un ve PKK liderinin en has adamı olan bir kişinin öne çıkarılarak gazetede sık sık haber yapılmasını ve bazı yazarlarca sürekli işlenmesini” eleştiriyor; “esasen bir tedbir mahiyetinde olan tutuklamanın ölçüsüz uygulanması ile şüpheliler açıkça hüküm giymeden cezalandırılıyor. Ve en temel anayasal haklarımız ihlal ediliyor. Bu kesinlikle kabul edemeyeceğimiz bir uygulama. Herkes için süratle düzeltilmeli. Ancak hukukun üstünlüğünü savunmak ve mağduriyetleri herkes için dile getirmek başka, emperyalizmin işbirlikçisi bir profili yargı hatasından ötürü sürekli gündeme taşıyarak masum göstermek başka!..” diyor.

Bu sözlerin neresi yanlış? Soros, bizim gibi ülkelerde sözde devrimler yaparak işbirlikçileri iktidara getirmeye çalışan emperyalizmin bir kolu, Osman Kavala da Soros’un işbirlikçisi ve PKK lideri Öcalan’ın sempatisini kazanmış bir adam değil mi?

Bartu Soral’a ilk taşı atan Aykut Küçükkaya’nın, kendisini savunmak için Kalpaksız Kuvvacı Sevgili Uğur Mumcu’yu kullanması bir talihsizliktir. Uğur’un “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz!..” özdeyişini alıntıladıktan sonra, “Cumhuriyet’in tarihini bilmeden, ‘yazar’ olunmaz!..” diyor.

Oysa Bartu Soral İlk yazısında Cumhuriyet’in tarihini de ilkelerini de çok iyi bildiğini yazmıştı: “Cumhuriyet gazetesinin isim babası ve kurucu aklı Mustafa Kemal Atatürk’tür. 1924 yılında kurulan gazetenin kuruluş amacı; Cumhuriyeti ve onun devrimlerini anlatmak, açıklamak, yaymak ve benimsetmekti” demiş ve devam etmişti; “Evet Cumhuriyet gazetesi ideolojik bir gazetedir. İdeolojisi Kemalizmdir. Sözde her fikre açık olduğu iddiasında ama özde kapitalizmin çizdiği çerçevede demokrasicilik oynayan, tek sesliliğin temsilcisi olan bir gazete değildir. 300 bin satmaz ama 50 bin tirajla onun iki misli ses getirir…

Göründüğü kadarıyla Aykut Küçükkaya’nın kendisi, Cumhuriyet’in tarihini bilmediği gibi, uğur Mumcu’yu da tanımamış! Ne demişti Uğur Mumcu: “Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği yadsıyarak solculuk yapma gafletine düşen bir sol, Türkiye’de hiçbir zaman başarılı olamadı, olamaz da… Türk milliyetçiliği Türk halkının alın terini yabancı çıkarlara karşı korumak demektir…”

Linç kampanyasına katılanlar arasında, değer verdiğim yazarlar da var. Gazete ele geçirildiğinde, işbirlikçilerle birlikte çalışmaktan rahatsız olmayan yazarların yanında, rahatsızlığını belirten ve tepki veren dostlar (60 yıllık bir okur olarak tanışmamış olsam da bazı yazarlarla aramızda dostluk ilişkisi olduğunu düşündüğümden böyle yazıyorum) da olduğunu biliyorum. Bunlar arasında, ayrılmalarını sağlamak için işbirlikçiler tarafından istiskale uğrayan eski dostların da kampanyaya katılmalarına üzüldüm. Bu arkadaşlar genelde hukukun üstünlüğünü dile getiriyor ve “fikirlerine karşı olsak da mağdurların savunulması gerektiğini” öne sürüyorlar. Aynen katıldığım bu görüşlere, yukarıda alıntıladığımız yazılarında görüldüğü gibi Bartu Soral da katılıyor; ancak “10 binlerce mağdur arasından sadece emperyalizmin işbirlikçisi bir profilin, sürekli gündeme taşınarak masum gösterilmeye çalışılmasına” karşı çıkıyor.

Kampanyaya katılanlara sormak isterim: Nuray Mert, Aydın Engin ve Ahmet İnsel gibi Atatürk düşmanlarının kin kusan yazılarına, Bartu Soral’ın yazısına gösterdiğiniz gibi tepki verdiniz mi? Sözde Mustafa Balbay’a, gerçekte ise İlhan Selçuk’a “postal yalayıcısı” diyenlere karşı çıktınız mı?

Konuya ilişkin tek gerçekçi yorumu, Bartu Soral gibi Cumhuriyet’e yakışır yeni yazarlarımızdan Sevgili Barış Doster yaptı. “Hukuk, siyaset ve emperyalizm” başlıklı yazısında, “hukuksal gelişmelerden siyasal sonuç; hukuki mağduriyetlerden siyasi meşruiyet üretmeye çalışanların eli son dönemde çok güçlendi. Siyasi sicili bozuk olan, emperyalizmin uzantısı oldukları bilinen siyasiler, etki ajanları, teröristler, yaşadıkları hukuki mağduriyetleri, siyasi sicillerini temizlemek, siyasi meşruiyet elde etmek için kullanmaya başladılar. Uzantısı oldukları dış odakların yanında, farklı çevrelerce de sahiplenilir oldular…..Hukukun üstünlüğü konusunda ilkesel tavır almak başkadır. Belleğimizi diri tutmak, geçmişte kimlerin, hangi davalarda, nasıl tavır aldığını, hangi emperyalist projelerde görev yaptığını unutmamak başkadır” diyordu.

Bartu Soral, Selahattin Demirtaş ile ilgili AİHM’nin kararı hakkında, “aynı AİHM, Balyoz davasında yaşadıkları yüzünden hayatını kaybeden Cem Aziz Çakmak’ın yaptığı başvuruyu ret etmesi” örneğini vererek “AİHM’nin her kararı hukuki midir? Yoksa her kararın içinde siyaset de var mıdır?” derken haksız mı? Emperyalistlerin her konuda iki yüzlü oldukları bilinen bir gerçek değil mi? Sözde demokrasi ve insan hakları havarisi geçinen emperyalistlerin, uygulamada bu kavramların umurlarında olmadığını bilmeyen var mı? Örnekler gözümüzün önünde: Afganistan, Irak, Libya ve yakın tanığı olduğumuz Suriye’de yaşananlar ve Cemal Kaşıkçı olayı…

Gazetemiz kurtarıldıktan sonra, işbirlikçilerin elebaşları Can Dündar ve Aydın Engin’in Avrupa’da başlattıkları Cumhuriyet’i karalama kampanyası, AB medyası tarafından desteklenmedi mi?

Atatürk Cumhuriyeti’ne saldırılar son aşamaya geldi. Hedef tarih bile açıklandı: 2023. Bugün kavgalı oldukları AB-D ile her an ittifak da kurabilirler; çünkü amaçları ve misyonları aynı.

Cumhuriyet gazetesinin de misyonu belli: Cumhuriyet’i korumak. Bu nedenle Cumhuriyet yazarlarının misyonu, “Sözde her fikre açık olduğu iddiasında ama özde kapitalizmin çizdiği çerçevede demokrasicilik oynamak değil”, Atatürkçülüğün birinci ilkesinin emperyalizm karşıtlığı olduğunun bilincinde olarak ulusal bağımsızlığa ve ülkenin birlik ve bütünlüğüne sahip çıkmaktır.

Cumhuriyet yazarlarının misyonu, matbaasını sırtına alarak Anadolu’ya giden ve Sultan’ın idam fermanına aldırmaksızın Milli Mücadele’ye omuz veren Yunus Nadi gibi, Cumhuriyet’e saldıranlara karşı canla başla mücadele etmektir.

Cumhuriyet yazarlarının misyonu, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi, bedel ödemeyi göze alarak Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarıyla mücadele etmektir.

Cumhuriyet’in misyonu, yalnız yazarların değil, Cumhuriyet okurlarının da misyonudur. Çünkü Cumhuriyet’in sahibi okurlarıdır. Şimdi mücadele zamanı; yöremizdeki STÖ’lerine katılarak, sosyal medya yoluyla vs. kendi çapımızda mücadelenin yanında CUMOK’a katılıp güçlendirerek, kentimizde CUMOK yoksa bireysel tepki yoluyla mücadele edelim; gazetemizin Kemalist yazarlarına sahip çıkalım; içine sızmış olan AB-D işbirlikçileri ile PKK yandaşlarının temizlenmesini sağlamaya çalışalım.

İstersek başarırız. Cumhuriyet okurları olarak bizler, Türkiye’nin en bilinçli insanlarıyız. Bunu, gazetemiz işbirlikçilerce ele geçirildiği zamanlarda, sevgiliden ayrılmak zorunda kalmak gibi, içimiz yansa da Cumhuriyet satın almayarak, geçmişte gösterdik ve başardık…