MEDYA DOSYASI /// GÜNER YİĞİTBAŞI : MİT YASASI ÜZERİNDEN MUHALİF GAZETECİ AVI


GÜNER YİĞİTBAŞI : MİT YASASI ÜZERİNDEN MUHALİF GAZETECİ AVI

Mart 08 2020

Gün geçmiyor ki; bir elin on parmağı kadar ancak kalan muhalif gazeteciler sistematik olarak teker teker gözaltına alınarak sorgudan geçirildikten sonra yasalara ve hukuka aykırı olarak tutuklanıyorlar.

Önce Barış TERKOĞLU arkasından Barış PEHLİVAN ve daha sonra Murat AĞIREL peş peşe tutuklandılar.

Tutuklanmalarının nedeni; sözüm ona MİT yasasının 27.maddesindeki yasağa uymamaları ve Libya’da görev yapan ve şehit olan bir MİT görevlisinin adını açıklamaları.

Bu neden bahane asıl neden bu gazetecilerin iktidara muhalif olmaları ve gerçek gazetecilik yaparak iktidarın kirli çamaşırlarını kamuoyuna sunmalarıdır.

Son tutuklanan gazeteci Murat AĞIREL; önce çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimi tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakılmış ve daha sonra savcının itirazı sonucunda bir diğer aynı derece Sulh Ceza Hakimi kararıyla tutuklama amaçlı olarak yeniden gözaltına alınmıştır.

Atık bu ülkede hukuk yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı diye bir kavram kalmamış ve hukuk ve adalet sıfırın da altına düşmüştür.

Adalet aslında nedir?

Adalet Devletin Temelidir. Her mahkeme kürsüsünün arkasında; ADALET DEVLETİN TEMELİDİR yazar. Ama adaleti ara da bulasın. Adalet iktidarın sopası ve maşası oldu günümüzde. Adalet Devletin Temelidir sözünü Adalet İktidarın Sopasıdır şeklinde ifade edebiliriz rahatlıkla.

Bir Sulh Ceza Hakiminin tutuklamadığı bir gazeteciyi itiraz üzerine aynı derecedeki bir başka Sulh Ceza Hakiminin tutuklaması adalet değildir. Aslında böyle bir yasa olamaz.

Bir Sulh Ceza Hakiminin serbest bırakma tutuklamama kararının aynı seviyedeki aynı görevi yapan ve yetkileri kullanan bir diğer Sulh Ceza Hakimi tarafından itiraz üzerine kaldırılarak şüphelinin tutuklanmasına imkan tanıyan bir yasal düzenleme olamaz. Bu yasal düzenleme iktidar tarafından bugünler düşünülerek yürürlüğe konulmuş çok planlı bir hukuk katliamıdır.

Madem ki; bu Sulh Ceza Hakimi tutuklamadı gözdağı vererek öbürünü deneyelim ve ona tutuklatalım mantığıyla adaleti ve adaleti olan güveni sağlayamazsınız.

Kaldı ki; bize göre MİT Yasasının 27.maddesindeki ceza öngören yasaklama yasanın amacına uygun olarak yorumlanmamakta ve kötüye kullanılmaktadır.

MİT Yasasının ceza öngören 27. maddesindeki yasaklamanın amacı mücerret bir MİT mensubunun ve ailesinin kimliğinin açıklanmasına getirilen bir yasak değildir.

MİT Yasasının 27.maddesi;MİT adına somut bir iç veya dış operasyonel bir göreve gönderilen MİT mensubunun açıkça hedef gösterilerek kimliğinin açıklanmasını yaptırım altına almaktadır.

Burada korunan menfaat; hem hedef tahtası yapılmaktan korunmak istenen MİT görevlisi hem de ülkenin milli menfaatleri için yapılmasına başlanan veya başlanacak olan operasyonu güvence altına almaktır.

Aksini düşündüğünüz ve uyguladığınız taktirde yani; soyut olarak bir MİT görevlisinin adına yer verilmesini kayıtsız ve şartsız suç haline sokarsanız kendisi de MİT’in en üst düzey bir personeli ve görevlisi olan MİT Müsteşarlığı Başkanının başkan yardımcılarının ve MİT Müsteşarlığının doğrudan kendisine bağlı olduğu bu nedenle de MİT görevlisi MİT’in en üst amiri olan ve MİT’in tüm operasyonlarını emreden ve planlayan yerine göre örtülü ödenekten harcama yapan bir kişi konumunda olan Cumhurbaşkanının isimlerinin mücerret görsel ve yazılı basında açıklanmasının da MİT Yasasının 27. maddesini ihlal eden bir suç olarak kabul edilmesi gerekir ki MİT Başkanı ile MİT’in en üst amiri konumundaki Cumhurbaşkanının isimlerine şu veya bu şekilde her gün yer veren muhalifinden yandaşına kadar yazılı ve görsel medya mensubu tüm gazetecilerin MİT Yasasının 27. maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle haklarında soruşturmalar açılarak tutuklanmaları gerekirdi.

Bu nedenlerle; ifa ettiği görev sırasında şehit olan ifa ettiği görev somut olarak açıklanmadan öldüğü ve şehit olduğu için tamamen insani duygularla ve amaçlarla bu şehit haberi vesilesiyle şehit olmuş bir MİT görevlisinin isminin açıklanmasını MİT Yasasının 27.maddesindeki yasağı ihlal olarak değerlendirerek gazeteci tutuklamak bu ülkenin demokrasisine ve basın özgürlüğüne yapılan çok ağır bir saldırıdır.

Lütfen yasa maddelerini işinize geldiği gibi yorumlayarak özgür ve muhalif basına gözdağı vermeyiniz hukuku iktidarın sopası yapmayınız hukuku katletmeyiniz. Devletin temelini yok etmeyiniz.

Aksi halde; hepimiz adaletsiz ve temelden yoksun kaldığı için çökecek olan bu devletin enkazı altında kalarak yok olup gideceğiz.

08/03/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

LİNK : https://haberguncel.blogspot.com/2020/03/mit-yasasi-uzerinden-muhalif-gazeteci-avi.html

GÖÇMEN DOSYASI /// Av. Hüseyin Özbek : SURİYELİLER NASIL KALICILAŞTIRILIR ???


Av. Hüseyin Özbek : SURİYELİLER NASIL KALICILAŞTIRILIR ???

Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı

Suriye iç savaşının tetiklediği göçün, dil ve kültür paydaşı komşu Arap ülkelerine değil de niçin Türkiye’ye yönlendirildiği sorusu cevabını da içinde barındırmaktadır. Çünkü bu kurgulu göç, Türkiye’nin ulus devlet, üniter yapı esaslı kuruluş mimarisini hedef alan bir stratejinin gereği gerçekleştirilmiştir. Ülkeyi yönetenlerin Kısas-ı Enbiya’dan ileri gitmeyen tarih körlüğü, realiteden kopuk Ensar-Muhacir fantezisi, Türkiye’ye kurulan demografik tuzağın zamanında farkedilmesini engellemiştir. Günümüz Türkiye’sinde, ülkenin kuruluş kodlarıyla sorunlu bir geleneğin mirasçılarının siyasi gücü ele geçirmesi halinde neler yaşanacaksa birebir onlar yaşanmaktadır. Kurucu iradenin, Osmanlının çöküşünden alınan dersler doğrultusunda inşa ettiği yeni devletin varoluş felsefesinin antitezini temsil eden anlayış, dünyaya hükmeden güçlerin bölgeye yönelik gerçek niyetlerini okuyacak stratejik akıldan yoksundur.

Mekke Oligarşisinin baskıları tahammül edilemez hale gelince, Hz.Muhammed’in ardından Medine’ye hicret eden Mekkeliler (Muhacir) ile Medineliler (Ensar) arasındaki ilişkinin Suriyeliler üzerinden güncellenmesindeki akıl ve bilim dışılık ayrı bir yazının konusudur. M.S 7.yüzyılda Mekke’nin 25.000, Medine’nin 10.000 nüfuslu iki Arap kenti olduğunu öncelikle belirtelim. Bir Arap kentinden diğerine giden muhacir sayısının da 186 olduğunun altını çizelim. Aynı kültürden gelen, aynı dilin konuşulduğu bir kentten diğerine göç halinde iki taraf açısından da bir uyum sorunun yaşanmayacağı açıktır.

Türkiye’yi istila eden Suriyeli insan selini, Hz.Muhammed’in Hicreti üzerinden benimsetme çabasının etkisini yitirmeye başlaması Türk Milletinin derin bilinçaltında yaşattığı tarihsel deneyimleri, kolektif sezgisi ile kendisine kurulan demografik tuzağı hissetmesiyle ilgilidir. Ülkeyi yönetenler, öngörüsüzlüğün, tarih bilincinden yoksunluğun, devlet hafızasına sırt çevirmenin yarattığı tablo karşısında tam bir şaşkınlık içindedir. Şam’daki Emevi Camiinde Cuma namazı, şizofrenik bir hayaldi. Gerçek olansa, 80 milyonluk Türkiye’de sokaktaki her 10 kişiden birinin, her türlü ayrıntısıyla kurgulanmış yasa dışı göçle Türkiye’ye yönlendirilmiş yabancı olmasıdır. Üstelik bu demografik istilayı tehlike olmaktan çıkarıp, topluma entegre edecek ortak kültür paydası ve müşterek bir mazi de bulunmamaktadır.

29 Ekim 1923, Türkiye’nin kuruluş mimarisinin simgesel tarihidir. Türkiye Cumhuriyeti, milli ekonomi, milli bürokrasi, milli orduyu, taşıyıcı kiriş ve kolonlar olarak tasarlamıştır. Çağdaş hukuk ve milli yargısı olan, milli bir devlet tasarımı, bulunulan coğrafyada var olabilmenin kurumsal teminatları olarak düşünülmüştür.Osmanlının çok dinli, çok dilli, çok etnisiteli, yapısı imparatorluklar açısından doğal olarak kabul edilebilirdi. Osmanlı imparatorluğunun 1.Dünya Savaşıyla tasfiyesinden sonra kurulan yeni devletin, varlığını sürdürebilmesi için ulus devlet, üniter yapıda inşası zorunluydu. Çünkü imparatorluklar çağı geride kalmıştı. Türkiye Cumhuriyeti, bu nedenle milli ve çağdaş bir eğitim politikasıyla özgür düşünceli, ulus bilincine sahip yurttaşlardan oluşan çağdaş bir toplumu hedeflemişti. Kuruluş döneminden yakın zamanlara kadar devam eden eğitim ve kültür politikası, tarihten ders alan stratejik devlet aklının yansımasıydı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodları, bu coğrafyada var olabilmenin ekonomik,siyasal, sosyolojik zorunlulukları ve aynı zamanda hedefleridir.Kuruluş kodlarına yönelik itiraz sahiplerinin yakın geçmişte dış dinamiklerce statükoya karşı reformistler olarak teşvik edilmesinin nedenleri şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

Batının stratejisi, demografik selin, Kapıkule’den ileriye geçmesini önleme üzerine kuruludur. Asya’dan,Afrika’dan kopup gelen yığınları metropollerinde görmenin kabusunu yaşayan AB’nin Türkiye’ye dayattığı Geri Kabul Anlaşması’nın özü, Avrupa’nın demografik saflığının ve kültürel homojenliğinin korunmasıdır.Türkiye’ye verilen rol ise, birkaç milyar Avro karşılığı, demografik çöplük olmayı kabullenmesidir.

Farklı siyasi tercihten insanların, demografik istilanın simgesi haline gelmiş Suriyeliler konusunda ciddi boyutlara ulaşan ortak tepkisi üzerinde düşünülmelidir. Bu durumu çarpıtarak, ırkçı nefret olarak nitelemek, insan hakları bağlamında yermek, meselenin kasıtlı olarak başka bir yöne çekilmesiyle ilgilidir.Burada üzerinde durulması gereken, köklü geçmişin, tarihsel deneyimlerin olgunlaştırdığı, diğer etnisitelerle birlikte yaşama kültürüne sahip bir milletin, devletin kuruluş denklemini değiştirecek, toplumsal dengeleri bozacak kurgulu göçün farkına varıp, gelecek endişesiyle tepki göstermeye başlamasıdır.

Türk halkının sağduyusundan ve gelecek endişesinden kaynaklanan tepkisini etkisizleştirmek ve saptırmak için somut örneklerini sunacağımız ciddi bir toplum mühendisliği yürütülmektedir. Demografik istilayı kurgulayanlar, Suriyeli ve diğer grupların Türkiye’de kalıcılaştırılması için medya ve diğer etki dinamiklerini finanse etmekte ve yönlendirmektedir. Muhafazakar kesim için Ensar-Muhacir ve sahabe anekdotları üzerinden yürütülen algı mühendisliği, demokrat kamuoyuna, ırkçı nefret eleştirisi ve insan hakları bağlamında şırıngalanmaktadır. Her iki kesime yönelik algı mühendisliğinde medya, sendikalar, meslek örgütleri, kanaat önderleri etkili bir şekilde kullanılmakta, Suriyelilerin kalıcılaştırılması için psikolojik harekatın gerekleri kişisel ve kurumsal bazda özenle yerine getirilmektedir.

Medyaya servis edilen haber, yorum ve röportajların kronolojik bir dikkatle gözden geçirilmesi halinde, Suriyelileri Türkiye’de kalıcılaştırma operasyonunun ustalıklı sürekliliği dikkat çekmektedir. Suriyeli akademisyenlerin bilim dünyamıza katkıları, üretken Suriyelilerin ekonomimize kazandırdıkları, Suriyeli çocukların başarı hikayeleri, Suriyeli sanatçıların olağanüstü yetenekleri, Binbir Gece Masallarının fantastik söylemiyle topluma aktarılmaktadır. Medyada yapacağımız kısa bir gezintiyle savımızı örnekleyelim isterseniz:

İlahiyatçı yazar Hidayet Şefkatli Tuksal; “İlk önce yapılması gereken devlet nezdinde Suriyeli Mültecilerin kalıcı olacağının kabulüdür.Burası da Allah’ın arzı” (Aydın Üniversitesi-Geçici koruma Altındaki Suriyeliler Çalıştayı 10.05.2018 )

Altınbaş üniversitesi Çift Diplomalı Türk-Alman Hukuk Lisansı Programı Direktör Yardımcısı Ayşegül Altınbaş;” Suriyeli mültecileri hayatımızın her alanına dahil etmeliyiz” Klara Miran İpek; “Vatandaşlığa geçiş imkanı entegrasyona yol açabilir” 30.11.2018- Mülteci Entegrasyonu Üzerine Düşünceler Paneli

Hürriyet Gazetesinden İpek Özbey’in, Arap Akademisyenler Derneği Onursal Başkanı, Samir Hafez ile yaptığı röportajda Hafez’in; “ Toplum Araplaştırılıyor demiştiniz ya,hayır bence tam tersi. İlkel kültür medenileştiriliyor.Suriyeliler Türkleştiriliyor” ( 07.01.2019 Hürriyet )

Hürriyet Gazetesinin sürmanşeti; “ Suriye’yi bilmem Ben Türk’üm- Ülkemizde dünyaya gelen 410 bin bebekle birlikte 1.6 milyon Suriyeli çocuk yaşıyor. Kendi ülkelerini hiç hatırlamayan bu çocuklar artık kendilerini Türk hissettiklerini söylüyorlar” 20.01.2019 Hürriyet

Sedat Ergin; “ Kendini Türkiyeli gören Suriyeliler kuşağı geliyor “ 31.01.2019 Hürriyet Gazetesi

Koç üniversitesi Göç Araştırmaları merkezi-Doç.Şebnem Köşer Akçapınar; “Bir an önce entegrasyon modellerinin geliştirilmesi gerekiyor.Yoksa okullardan tutun, iş hayatına, iletişime kadar farklı alanlarda daha fazla sosyal sorun yaşayabiliriz” 01.02.2019 Hürriyet

Hürriyet Gazetesinin sürmanşeti; “ Sıfırdan 100’e Çıkan Hayat-Suriyeli Muhammed, üç yıl önce tek başına Türkiye’ye geldi.Hiç bilmediği dilimizi kendi kendine öğrenerek girdiği okulda şimdi birinci ve edebiyatı bile 100.” 26.02.2019 Hürriyet

Suriyeli mültecilerin yol hikayesini anlatan MİSAFİR filminin oyuncusu Şebnem Dönmez; “Suriyeli vatandaşların sayısı fazlalaştı.Artık bizim hayatlarımızın bir parçası haline geldiler. Nereli olursa olsun, dünya hepimizin ve hepimizin eşit yaşamaya hakkımız var .Ötekileştirmeye hakkımız yok.” 29.03.2019 Hürriyet

İng.Martin Cosarinsky Campos -Breadwinners ( Ekmek Parası Kazananlar) Başkanı:” Yaptıklarınız inanılmaz. Mülteciler gittikleri ülkeye bazı riskler getirirken aynı zamanda inanılmaz yetenekler de kazandırabilir. Türkiye için şu anda sorun olarak bazı konularda mülteciler gelecekte çok önemli avantajlar sunabilir” 09.05.2019 Hürriyet

Yeni Şafak Aktüel; “ Suriyelilere nefreti kardeşlik söndürür” manşetiyle tam sayfaya yayılan haberin alt başlığında; “Suriye savaşının sekizinci yılına girdiğimiz şu günlerde ülkemizde onlara yönelik nefret söylemi giderek artıyor. Son olarak Mudanya’da Suriyelilerin denize girmesinin yasaklanması büyük tartışma yarattı. Tam da bu tartışmaların gölgesinde İstanbul Üniversitesi önemli bir atölyeye imza attı.8.yılında Suriyeliler atölyesi ile mültecilerin sorunları konuşuldu. Haber ve sosyal medya ile körüklenen nefretin önüne ancak kardeşlik duygusu ile aşılacağına vurgu yapıldı” yazıyor. 16.06.2019 Yeni Şafak

Göç İdaresi Genel Müdür Yardımcısı Gökçe Ok; “ Sadece kendi gönül coğrafyamızda değil, dünyanın herhangi bir yerindeki mazlumun ve mağdurun yüzünü düşürmedik, başını eğdirmedik.192 farklı ülkeden 5 milyon insana ev sahipliği yapıyoruz” 28.06.2019 Akit

Hürriyet Pazar Eki Sürmanşeti: “ Suriye ve Türkiye Halkına Faydalı Bir Bilim İnsanı Olmak İstiyorum -15 yaşındaki Muhammed ve ailesiyle Suriye sınırında yaşadıkları Kilis’te buluştuk. ”Başarı, kişinin başlangıç noktasıyla ulaştığı yer arasındaki farktır”diyor. Başlangıç noktası 8 yaşındayken tek kelime Türkçe bilmeden ailesiyle savaştan kaçtığı Azez… Ulaştığı yer, sınavda yüz binlerce yaşıtını geride bırakarak kazandığı Türkiye birinciliği…. Hedefi fizik mühendisi olup ileride uçaklarla ilgili çalışmak” Hürriyet Pazar Eki 30.06.2019

Hürriyet Gündem; “Duygulandıran görüntüler: “Türk’sünüz dedi, para almak istemedi. Suriye’nin Azez kentinde bir tatlıcının, Sakarya’nın Geyve ilçesinden açtıkları dersliği ziyaret için bölgeye giden bir grup esnafın Türk olduğunu öğrenince kendilerinden yedikleri tatlının parasını almak istememesine ait görüntüler sosyal medyada ilgi çekti.” 02.07.2019 Hürriyet

Yeni Şafak; “ İnsanlık Sınavını Aylan’la kazanacağız.Suriye’deki savaştan kaçarken bindikleri botun batması sonucu cansız bedeni Bodrum’da kıyıya vuran Aylan’ın yaşadıkları film oluyor. Ömer Sarıkaya, senaryosunu yazdığı ve yönettiği Aylan Bebek filmi ile ilgili,”Sadece Aylan’ın değil birbirinden farklı mültecilerin hayatlarını da anlattık.Bebeğin ailesi filmin adı Alan Kurdi olsun istiyor.Ben bunu kabul etmiyorum.Bu filmde kimlik değil insanlık anlatılıyor. İnsanlık sınavını Aylan’la kazanacağımıza inanıyorum” diyor” 07.07.2019 Yeni Şafak

Hürriyet; “Suriyeli ve Türk çocuklar eğitimle kaynaşıyor” 14.07.2019 Hürriyet

Milliyet; “ Lavanta çiçekleri barış kokuyor” manşetinin alt başlığına bakalım: “ Kızılay’ın Toplum Merkezi Projesi kapsamında tarım eğitimi alan Suriyeli ve Türk kursiyerler, yetiştirdikleri lavanta bahçesinin ilk hasadını gerçekleştirdi. Kızılay Başkanı Kını, “Lavanta çiçekleri, Mezopotamya’dan dünyaya barış mesajı olacak” dedi. 28.07.2019

Hürriyet’in; “Sefaköy’den Suriye’ye” sürmanşetiyle verdiği haberin ayrıntılarından, Katar’ın finanse ettiği Suriye TV’ nin İstanbul Sefaköy’den Avrupa, Ortadoğu ve Balkanlar’a yayın yaptığını, Suriye’de Esad bölgesinden bile takip edilebildiğini öğreniyoruz.Gazetenin aynı tarihli Pazar ekinin 9. Sayfasının konukları iki genç Suriyeli. “Onların gözünden Türkiye’de Yaşamak” başlıklı röportajın giriş bölümü verilmek istenen mesajın, yaratılmak istenen algının özeti olmuş:” Muhammed ve Sena…Onlar Türkiye’de yaşayan 4 milyona yakın Suriyeli’den ikisi. Ülkelerinden ayrıldıklarında yaşları çok küçüktü. Suriye’yi hayal meyal hatırlıyorlar. Hayallerini, altı yıldır yaşadıkları İstanbul üzerine kuruyorlar.Çok iyi Türkçe konuşan bu iki gençle Türkiye’de Suriyeli olmayı,ülkelerine dönüp dönmeyecekleri ve sosyal medyadaki tartışmaların onlara ne hissettirdiğini konuştuk”.Aynı tarihli Hürriyet’te Ahmet Hakan’ın; “Zenci sevici / Suriyeli sevici” başlıklı yazısında Suriyeli karşıtı söylem sahipleri ABD’deki zenci karşıtı Klu Klux Klan’lara benzetiliyor.

Hiç kuşkusuz topluma yönelik sistematik algı mühendisliği verilen örneklerden ibaret değildir. Fakat bu kısa seçki bile Türk halkının bilinçaltı direncini yok etmeye yönelik psikolojik harekatın boyutlarını göstermeye yeterlidir. Cuma hutbeleriyle Ensarlığa, ırkçı nefret karşıtlığı söylemiyle insan hakları aktivistliğine özendirilen kitlelerde Suriyelilerle birlikte yaşama arzusu yaratma çabasının nasıl sonuç vereceğini hiç kuşkusuz zaman gösterecektir. Türk halkının sağduyusunu ve milli duyarlılığını devreden çıkarmaya yönelik psikolojik harekat, milletin gözünün içine baka baka pervasızca sürdürülmektedir.

Tarihsel deneyimlerin, ortak acıların, birlikte atlatılan badirelerin bilinçaltı tortusu olan Türk Milletinin kolektif sezgi ve sağduyusuna yönelik laboratuvar müdahalesinin de sonuç vermeyen nafile çabalar olarak tarihe kaydedileceğini, işi kurgulayan ve piyasaya süren toplum mühendislerine peşinen söylemiş olalım.

GÖÇMEN DOSYASI /// Av. Erdem AKYÜZ : GÖÇ DALGASI VE TÜRKİYE


Av. Erdem AKYÜZ

Av. Erdem AKYÜZ : GÖÇ DALGASI VE TÜRKİYE

05 Ağustos 2019

Son yıllarda Türkiye, aldığı göç nedeniyle, büyük bir tartışmanın, endişenin, başı ve sonu bilinmeyen bir oluşumun odağı konumuna gelmiştir. Gelen insanların çoğunu; yaşamı, amaç ve kültürleri tamamen farklı olan Suriyeli Araplar, Iraklılar ve Afganlar oluşturmaktadır. Bu insanlara, kimi zaman göçmen, kimi zaman muhacir, kimi zaman sığınmacı denmektedir. Yaşanan soruna gerçekçi bir teşhis koymak ve çözüm bulmak için, bu sözcüklerin anlamını ve kapsamını bilmek gerekir.

Mülteci (refugee) kime denir.

Uluslararası hukukta “mülteci” kavramı, vatandaşı olduğu ülke dışında olan ve “ırkı, dini, tabiiyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu” için vatandaşı olduğu ülkeye dönemeyen veya dönmek istemeyen kişileri ifade etmektedir. Tatil ve bayramlarda bile ayrıldığı ülkesine dönen Suriyelileri mülteci olarak kabul etmenin mümkün olmadığı açık bir şekilde görülmektedir.

Sığınmacı (asylumseeker) nedir.

Mülteci olarak uluslararası koruma arayan ancak statüleri henüz resmi olarak tanınmamış kişilere denir. Bu terim genellikle, mülteci statüsü almaya yönelik başvurularının hükümet ya da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından karara bağlanmasını bekleyen kişiler için kullanılır. Suriyelilerin konumu mülteci olarak kabul edilemeyeceğine göre, mülteci konumu almak için bir ön araç olan sığınmacı olarak kabul edilemeyecekleri de açıktır.

Göçmen (immigrant) kime denir.

Göçmen; ülkesinde zulme uğradığı veya uğrayacağı gibi nedenlerle göç eden kişiler değil, daha iyi koşullarda yaşamak için kendi vatanından ayrılan kişi veya aile fertlerini kapsamaktadır. Göç işlemi genel olarak pasaport ve vize gibi resmi belgelerle yapılır ve göçmenler, göç ettikleri ülkelerde, vatandaşı oldukları ülkenin korumasından yararlanmaya devam ederler. Bu durumda; ülkelerinden kaçtıklarını iddia eden ve yasal yollardan giriş yapmayan Suriyelilerin veya diğer Arapların, göçmen statüsünde de olmadıkları görülmektedir.

Gelişmiş ülkelerin çözümü

Ama ortada da bir gerçek vardır ki; arap ülkelerinden düzensiz, yasa dışı ve büyük kaçışlar vardır. Bu kaçışları, Avrupa’ya sıçramadan durdurmak gerekmektedir. Bu durumda gelişmiş ülkeler bazı çözümler aramış ve bulmuşlardır.

Çözümlerden biri; yasal değişikler yaparak ve yaptırarak, bu işe bir kılıf bulmaktır. Türkiye’nin 1961 yılında onayladığı Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi ile 1967 yılında onayladığı Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol’de yer alan üstü örtülü bazı deyimlere değişik anlamlar verilerek, Türk mevzuatı da 2014 yılında çıkarılan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile alt üst edilerek karmaşık bir hale getirilmiştir. Bu değişikliklerle getirilen “düzensiz göçmen” ve “şartlı mülteci” deyimleri bile, söz konusu hareketi hiçbir şekilde karşılamamakta ve yasal hale getirmemektedir.

Zira “düzensiz göçmen” terimi, göç ettiği ülkeye o ülkenin yasalarını ihlal ederek giriş yapan, ülkede kalmak için yasal hakkı bulunmayan kişiler için kullanılır ve bu kişiler sınır dışı edilir. “Şartlı mülteci” ise Avrupa dışından gelenlerin, üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar yararlandıkları kısa süreli bir statüdür. Suriyeli ve diğer arap göçmenlerin, başka bir ülkeye yerleştirilmeleri söz konusu olmadığına göre, bu tanım kapsamına da girmemektedirler. Görüldüğü üzere, zorlama bir şekilde yerleştirilmeye çalışılan ve kafa karışıklığı yaratmaya yönelik bu değişiklik ve deyimler, söz konusu yasa dışı hareketi hiçbir şekilde karşılamamaktadır. Bir de son olarak icad edilen “geçici koruma” sözü vardır ki burada sormak gerekir. “Kimi, kime karşı koruyacaksın.” Bu düzensiz ve yasa dışı göç karşısında asıl korunması gereken Türk Halkı’dır.

Para yardımı kandırmacası

Gelişmiş ülkelerin bulduğu çözümlerden bir diğeri ve en önemlisi, göç veren ülkelere yakın olan ve göçün yoğun olduğu Türkiye gibi ülkelere “para yardımı sözü vererek”, yasa dışı göçü orada durdurmak ve kendi ülkelerine sıçramasına engel olmaktır. Bu yol çok etkili ve başarılı olmuştur. Kendi sınırlarına barikatlar ören, koruma altına alan, denizden gelen göçmenleri bile ölüme terk eden gelişmiş ülkeler, insan hakları ve para yardımı maskesi ile kendilerini koruma altına almışlardır. Aynı para yardımının ve hatta daha fazlasının bile kendilerine yapılması halinde, bu kişileri hiçbir şekilde kabul etmeyecekleri açıktır. Kabul ettikleri çok az sayıdaki kişi ise, üstün yetenek ve bilgileri sonucu bu ayrıcalığa ulaşmışlardır. Bundan çıkan sonuç; insan hakları, koruma, korunma gibi isimleri kullanarak, çok önemli bu toplumsal sorunu başkalarının üstüne yıkmak ve hatta bu yıkımdan değişik çıkarlar sağlamaktır.

Kayıtlı olduğu yerler

Son günlerde söylenen ve çözüm olarak gösterilen, bu göçmenlerin kayıtlı olduğu illere gönderilmesi, bu güne kadar yapılan yasa dışı işlemlerin kabulü ve hatalı uygulamaların sonucudur. Bulundukları ülkeyi nihai hedef ve yerleşecekleri ülke olarak görmeyen ve uyum sağlamayan kişilerin, bir takım illere kayıt edilmesi ve hatta vatandaşlık verilmesi, yasalara uygun olmadığı gibi onarılması çok güç zararlara yol açacaktır.

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan açık bir şekilde görüleceği üzere; yaşamakta olduğumuz göç dalgası; bu konudaki hiçbir tanıma uymamaktadır. Yaşanan olay; adeta bir sel baskını, beklenmeyen afet gibidir ve bir afet sonucunu doğuracaktır.

Diğer büyük zararları

Korunma ve muhtaç olma adı altında milyonları bulan bu göç dalgasının mensupları; geldikleri ülkenin dilini, yaşam tarzını öğrenmeye en ufak bir istek göstermemektedirler. Hatta o kadar ki “siz bizim dilimizi öğrenin” diyebilmekte ve gördükleri ufak tepkiler karşısında ülkenin asıl halkını, buraları terk etmeye davet edebilmektedirler.

Geldikleri ülkede, işsizliği tetiklemekte, geçici olarak olsa da buldukları işlerde, yasa dışı çalışarak haksız kazanca ve işsizliğe sebep olmaktadırlar. Ayrıca geldikleri ülkede kökü kazınmış bir takım hastalıkların yeniden canlanmasına yol açmışlardır. Bir takım zorunlu nedenlerle dahi olsa, bulaştıkları yasa ve ahlak dışı uğraşlar, kavga ve çatışmalar, toplumun yapısını bozmakta, rahatsızlıklara neden olmaktadır.

Bu göç dalgasını, Avrupa’ya ve özellikle Almanya’ya çalışmaya giden Türk işçilerine benzetenler, bilerek ve isteyerek büyük hata yapmaktadırlar. Zira o ülkelere giden Türk işçiler, istek üzerine, başvurucular arasından yapılan seçimle, yasal yollardan gitmişler, o ülkelerin ekonomisine katkıda bulunmuş, sosyal dokusuna zarar vermemiş ve hatta büyük ölçüde yarar ve uyum sağlamışlardır.

Yanlışı tamamlayan yanlışlar

Bütün bunlara rağmen, sayıları milyonları aşan; tam olarak kim oldukları, nerede oldukları, ne yaptıkları bilinmeyen, laik cumhuriyet düzenini ve kadın erkek eşitliğini benimsemeyen bu kişilere sağlanan sosyal, maddi, manevi, eğitim, sağlık yardımları, aylık ödemeler, tüketim indirimleri ve benzeri ayrıcalıklar, yapılan yanlışı tamamlayan yanlışlardır.

Bu yanlışı doğuran olayların sınır ötesinden yani emperyalist ülkelerden kaynaklanan amaçları; bu çatışmanın olduğu ülkelere yeni sınırlar çizmek, kaynaklarını kullanmak, bölgeye yeni şekiller vererek egemen olmaktır.

Olayların yaşandığı ülkelerdeki yönetimin amaçları ise; göç dalgası ile gelenleri beden güçleri ve zihinsel inançları bakımından kullanmak, siyasi destek ve korunma sağlamak, kendi ideolojilerini gerçekleştirmek için onlardan adeta bir alet gibi yararlanmaktır.

Bütün bunları gerçekçi bir şekilde değerlendirip, soruna; Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez birlik ve bütünlüğünü, demokratik, laik Atatürk İlke ve İdeallerini koruyacak şekilde çözüm bulunulması kaçınılmazdır.

Av. A. Erdem AKYÜZ

DEVLET KURUMLARI DOSYASI /// AV. ERDEM AKYÜZ : 15 TEMMUZ’UN TATİL YAPILMASINA BİR DE BU AÇIDAN BAKIN


AV. ERDEM AKYÜZ : 15 TEMMUZ’UN TATİL YAPILMASINA BİR DE BU AÇIDAN BAKIN

15 Temmuz gününü “Bayram” olarak kabul etmek ve giderek dini bir görünüm vermek “sela’larla” karşılamak her bakımdan yanlış ve kabul edilemez bir durumdur.

Bir daha aynı olayların yaşanmaması için 15 Temmuz olaylarının; hukuki toplumsal ve insani açıdan doğru ve gerçekçi değerlendirilmesinin yapılması bir zorunluktur. Bunu sağlamak için darbe ve sonrasının hukuki ve sosyal yapılanmasına kısa bir göz atmakta yarar vardır.

DARBE BİR SUÇTUR

Öncelikle ifade etmek ve kabul etmek gerekir ki; yönetime ve ülkenin yürürlükte olan düzenine karşı "askeri ve sivil darbe" girişimi hiç bir şekilde kabul edilemez. Bu bakımdan 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılmak istenen eylem tasvip edilemez yasa ve hukuk dışıdır.

Bu yönü itibariyle de 15 Temmuz darbe girişimine kalkışanlar ve silah kullananlar suç işlemişlerdir. Bu kişilerin yargılaması başlamış ve büyük cezalara çarptırılmışlardır.

Ülkesini ilke ve değerlerini korumak için toplumsal tepki ve direnişlerini göstermek amacıyla toplanan halka karşı silah kullanılamaz. 15 Temmuz olaylarında yaşandığı üzere; ülkesini ilke ve değerlerini korumak üzere toplanan halka karşı silah kullananlar yaralama ve ölüme neden olanlar suç işlemiş olurlar.

KARŞI SUÇLAR

Aynı suçun yani silah kullanma yaralama ve öldürme suçlarının darbe girişimini önlemek iddiasında bulunan kişiler tarafından işlenmiş olması da suçtur.

Darbe girişimine bilerek veya bilmeyerek katılmış olan ama teslim olan veya teslim alınan kişilere karşı işlenmiş olması da suçtur. İster bilerek ve isteyerek isterse olaylardan hiçbir haberi olmaksızın emir kumanda zinciri altında olaylara karışanlardan bir kısım asker silahlarını bırakmış teslim olmuşlardır. Teslim alınan bu kişiler; kırbaçlanmış dövülmüş ağır ve sürekli aşağılanmalara maruz kalmış hatta bir kısmı ağır yaralanmış ve ölümlerine neden olunmuştur.

Bu suçları işleyen kişilerin de darbe girişimine kalkışanlar gibi yargılanmaları gerekir.

ÖRNEKLER

15 Temmuz gecesi köprüde hayatını kaybeden Hava Harp Okulu öğrencisi Murat Tekin’in ablası “Acının yaşı 21” isimli bir kitap yazmıştır. Kitapta yazıldığı üzere; 21 yaşındaki Murat Tekin tam bir Cumhuriyet çocuğudur ve en büyük hayali bir gün vatan için şehit olmaktır. Ancak kalkışma sonrası otobüsten indirilen ve savunmasız bir durumda bulunan Tekin kızgın bir kalabalık arasında hayatını kaybetmiştir.

Aynı gece hayatını kaybeden Hava Harp Okulu’nun 20 yaşındaki bir başka öğrencisi Ragıp Enes Katran için verilen Adli Tıp Kurumu Otopsi Raporu’nda; yüzünde boynunda vücudunda öldürücü kesikler ve yaralar bulunmuştur.

Başta da ifade ettiğimiz üzere; bu suçları işleyen kişilerin de darbe girişimine kalkışan ölüm ve yaralanmalara sebep olanlar gibi yargılanmaları gerekir.

SUÇU KALDIRAN DÜZENLEMELER

24 Kasım 2016 da kabul edilen 6755 sayılı Kanun’un 37 maddesinde “15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan karar veya tedbirleri icra eden her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar görev ve fiilleri nedeniyle hukuki idari mali ve cezai sorumluluğu doğmaz. ” hükmü kabul edilerek bir nevi dokunulmazlık getirilmiştir.

Daha sonra aynı dokunulmazlığın darbe girişimine karşı çıkarken suç işleyen sivilleri de kapsaması için 24 Aralık 2017 de yayınlanan 696 sayılı (Torba Kanun şeklindeki) Kanun Hükmünde Kararname’nin 121. maddesinde “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır. ” denilmiştir.

Böylece sanki; darbe girişimini önlemek için sokağa çıkanların suç işlemeleri adam dövmeleri yaralamaları öldürmeleri halinde bile haklarında hiçbir işlem yapılmayacağı hükme bağlanmak istenmiştir.

BU MADDELER BU SONUCU SAĞLAYAMAZ

Darbe girişimini önlemek için sokaklara dökülen kişilerin işledikleri darp ve diğer suçlardan dolayı haklarında yasal bir tahkikat yapılıp yapılamayacağı veya bunun ne kadar geçerli olup ne derece hukuki ve ahlaki olduğu ayrı bir sorundur.

Ama bunu sağlamak için yapılan ve yukarıda yazılan maddelerin bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmadığı hiç tartışılmaksızın kabul edilmiştir.

Oysa yazılan maddelerin içeriği bu isteği hiçbir şekilde tahakkuk ettiremez. Hukukçuların bunu bu güne kadar dile getirmemiş olmaları da akıl almaz bir durumdur.

Zira madde de (sizlerin de okuduğu üzere) dokunulmazlık getirilen kişiler “darbe teşebbüsünün… bastırılması kapsamında karar alan karar veya tedbirleri icra eden her türlü adli ve idari önlemler kapsamında resmi bir sıfatı olan veya resmi bir sıfatı olmaksızın görev alan kişiler” olarak sayılmıştır.

Adam dövmek yaralamak ve öldürmek bir görev olmadığına göre bu fiilleri işleyen kişiler hakkında yargılama yapılacaktır.

Ayrıca işlenen “bir suç hiçbir zaman ve hiçbir şekilde suç olmaktan çıkarılamaz. Aksine yapılan düzenlemelerin hukuki geçerliği yoktur. ”

Bütün bunlardan çıkan sonuç; darbe girişimine katılıp suç işleyenler gibi darbe girişimini bastırmak iddiasında olup suç işleyenlerinde aynı şekilde cezalandırılmasının kaçınılmaz olduğudur.

Bir kalkışma haberinin alınması üzerine sivil halkın sokaklara çağrılmasının ne derece doğru olduğu da üzerinde ayrıca durulması gereken hususlardandır.

ŞEHİT VE GAZİ TANIMI

Ülke ve düzen için hayatını veya vücut bütünlüğünü kaybeden kişiler her türlü övgüye layık vatansever cesur üstün ve hatta kutsal kişilerdir. Ancak bir kısım deyim ve unvanların çok genişletilmesi onların saygınlığına zarar verir. Bu bağlamda "şehit" deyimi çok dar kapsamlı olarak kullanılmalıdır. Şehit kelimesinin özü "yurdu için savaşırken ölen kişi’dir". Şehit ve gazilik için aslolan "savaş" halidir.

Bu unvanın verildiği kişiler ve onlara tanınan olanaklar arasında bir takım farklılıklar ve ayrıcalıklar yaratılması kavrama ve saygınlığına zarar vermektedir.

Ayrıca bu son darbe girişiminin yalnızca halkın karşı çıkması ve karşı koyması ile önlendiğini iddia etmek hayatın olağan akışına ve gerçeklere aykırıdır.

Darbenin önlenmesinde; geniş kitlelerin karşı çıkması ve eylemi kuşkusuz etkili olmuştur ancak tek ve etkili eylem bu değildir. Tankların önüne çıkan ve hatta önüne yatan kişiler kadar kullandığı tank ve araçları bu kişilerin üzerine sürmeyen-süremeyen askerlerin ülkesine ve insanına beslediği sevgi saygı ve özveri de gözardı edilmemelidir.

15 TEMMUZ BİR BAYRAM MIDIR

Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2429 sayılı kanuna göre tek bir “Ulusal Bayram” vardır o da “1923 yılında Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim günü’dür. ” Türkiye’nin içinde ve dışında Devlet adına yalnız bu gün tören yapılır.

Bunun dışında resmi bayram günleri; “Milli Bayram Günleri” ve “Dini Bayram Günleri” olarak ikiye ayrılır.

Bilindiği üzere dini bayram günleri; “Ramazan Bayramı” ve “Kurban Bayramı”dır.

Resmi bayram günleri ise; “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik Spor Bayramı ve 30 Ağustos Zafer Bayramı”dır.

Bu bayram günlerinin dışında bir de bayram olmamakla beraber “Tatil Günü” olarak sayılan günler vardır. Yani bu günler bir bayram günü değildir yalnızca bir tatil günüdür.

Yasaya göre; Bayram olmayan yalnızca tatil günü sayılan günler; “1 Ocak Yılbaşı Tatili 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü ve 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü Tatili’dir. ”

Bir diğer ifade ile şehit yaralı ve gazilerin olduğu 15 Temmuz gününü “Bayram” olarak kabul etmek ve giderek dini bir görünüm vermek “sela’larla” karşılamak her bakımdan yanlış ve kabul edilemez bir durumdur. Kaldı ki o günde halk içinden olduğu kadar genç öğrenci ve askerlerden de üzüntü verici kayıplar yaşanmıştır.

Ayrıca ülkenin ulusal bayram ve günleri; ancak o ülkenin "kuruluş" ve yabancı güçlerin işgal ve egemenliğinden "kurtuluş" günleri olmalıdır. Bunun dışında darbe ve ihtilal girişimleri ile bağlantılı günleri bayram ve tatil günü olarak kabul etmek uzun vadede rağbet görmemekte ve uygulama olanağı bulmamaktadır. Bunun en yakın örneği 27 Mayıs ve 12 Eylül günlerine ilişkin uygulamalardır.

Başta da ifade ettiğimiz üzere; yönetime ve ülkenin yürürlükte bulunan düzenine karşı "askeri ve sivil darbe" girişimi hiç bir şekilde kabul edilemez. Bu bakımdan 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılmak istenen kalkışma eylemi gözardı edilemez yasa ve hukuk dışıdır.

Ancak "hukuk dışı" eylemlerle mücadele etmenin en etkin ve tek yolu hiçbir ayrım yapmaksızın her olayda aynı şekilde "hukuk içi" yani hukuki ve hukuksal yöntemlerin uygulanmasıdır.

Hukuk zorlanarak hiç bir yola gidilemez hiç bir yarar sağlanamaz.

Bu ve benzer günlerden alacağımız dersler ile daha mutlu ve aydınlık günlere ulaşmamızı dilerim.

A. Erdem Akyüz

Odatv.com

İŞKENCE VAKALARI DOSYASI /// AV. ERDOST BALCI : ‘BİZ BURADA ÇOK AVUKAT DÖVDÜK AVUKAT HANIM’


AV. ERDOST BALCI : ‘BİZ BURADA ÇOK AVUKAT DÖVDÜK AVUKAT HANIM’

Karakollarda polis memurları tarafından Avukatlara uygulanan psikolojik şiddeti baskıyı yeri geldiğinde yapılan fiili müdahaleleri karakola giden Avukatlar çok iyi bilir.

Anlatacağım olay ise alıştıklarımızdan biraz daha farklı.

2018 yazı Ramazan ayı.

Herşey çok normal başlıyor. Avukat Hanım müvekkiliyle birlikte karakola gidiyor görevli memura kendini tanıtıyor müvekkilinin ifade için çağrıldığını birlikte ifade vermek istediklerini söylüyor.

Müvekkilin adını duyan polisler savcının talimatı var diyerek şahsı yaka paça nezarete atıyor; “Avukat hanım siz numaranızı bırakın şu an çok yoğunuz birazdan ifade için sizi arayacağız” diyor Avukatı gönderiyorlar.

Avukat hanım ise çok naif iyi niyetli. Bağcıyı dövmeye değil üzüm yemeye gelmiş… Peki deyip karakolun dışında bekliyor.

Nezarethanedeki şahsın söylediğine göre ise polisler hiç beklemiyor Avukat Hanım daha dışarı çıkmadan başlıyorlar dövmeye.

Aradan saatler geçiyor. Polisler aramıyor. Avukat Hanım karakola gidiyor; “Biz sizi aramadık niye geldiniz? Birazdan sizi arayacağız” diyorlar yine gönderiyorlar.

Bir kaç saat daha geçiyor tekrar gidiyor Avukat Hanım bu sefer ortağını da yanına alıyor. “Hadi ama artık ifade verelim” diyor.

“Tamam siz şu avludaki banka oturun bekleyin birazdan ifade alacağız” diyor görevli memur.

Oturdukları bankın karşısında da sivil giyimli bacak bacak üstüne atmış sanki “kırk köyün ağası”ymışçasına oturan bir komiser var. Elinde de tesbih…

Selamlaşıyorlar. Daha önceden birbirlerini hiç tanımıyorlar.

Sonra bu komiser(K) Avukat Hanıma(A) dönüyor ve diyalog başlıyor:

K-Nerelisiniz Avukat Hanım?

A- Sivaslıyım.

K- Bende Sivaslıyım Hafikliyim.

A- İyi ne güzel.

(sessizlik)

K- Alevi misin?

A- Hayır değilim.

K- (Bir süre Avukatı süzüp) Yok yok sen Alevilere benziyosun soyunda sopunda bir karışıklık vardır senin anan baban ne iş yapıyor? Fotoğrafları var mı? diyor.

25 yıllık polis memuru sonuçta. Neler görmüş geçirmiş. Ortamı germe konusunda uzman.

Avukat Hanım da geriliyor bir sigara yakmak istiyor. Bu sefer de komiser “Biz oruçluyuz git şu tarafta iç sigaranı” diyor.

Peki diyor Avukat Hanım saygı duyuyor. 10 dakika sonra geri geliyor arkadaşının yanına oturuyor. Komiser bu sefer de “Biz burada çok avukat dövdük sonra da kollarından tutup bahçenin dışına bıraktırdık Avukat Hanım” diyor.

Avukat afallıyor herhalde şaka falan yapıyor diyerek “bizi de dövmeyin” diyor.

Yanındaki polis memuruna dönüp “tahta jop”umu getirin diyor komiser.

O polis memuru ise sonradan 8 tane olduğunu öğrendiğimiz sopalar arasından kendi zevkine göre iki sopa seçip komiserine getiriyor.

Komiser sopalara bakıyor birini polis memura geri veriyor diğeriyle önce esneme gerinme hareketleri yapıyor.

Sonra Avukat Hanıma dönüp “Hangi elinle yazıyorsun?” diyor.

“Sağ” cevabını alınca ayağa kalkıyor komiser Avukatın sol bileğini tutuyor elindeki sopayla (çok şiddetli değil ama) 5 kez koluna vuruyor. Yerine oturuyor.

“Biraz kızardı krem ister misiniz Avukat Hanım?” diye sorma nezaketini de eksik etmiyor.

Adli Tıp Raporuna göre kolda 5×5 genişliğinde ekimoz oluşuyor.

Avukat ne olduğunu anlamıyor. Oradan bir an önce kurtulmak istiyor ama aklına nezarethanedeki müvekkili dışarıda ondan haber bekleyen ailesi geliyor; gidemiyor.

Siz nasıl bana vurursunuz demeye kalmadan komiser başka bir polis memuruna sesleniyor şu silahımı getir !

Silah geliyor. Komiser bir süre silah ile oynuyor sağa sola doğrultuyor. Bir anda silah ateşleniyor.

Avukat Hanım yerinden sıçrıyor korku dolu gözlerle vücudunu yokluyor arkadaşına dönüyor “vuruldum mu vuruldum mu?” diyor.

Komiser yerinden kalkıp odasına gidiyor.

Silah ise bankın yanında duran klimanın üzerinde kalıyor. Arkadaşı Avukat Hanımı sakinleştirmeye çalışıyor sonra komiserin arkasından içeri giriyor. Bu sefer de orada çalışan temizlikçi kadın silahı alıyor Avukat Hanıma doğrultuyor.

Avukat Hanım içeri kaçıyor bu sırada dövülen müvekkilini görüyor susma hakkını kullan diyor ve karakoldan çıkıyor.

Canını zor kurtarıyor. Soluğu savcılıkta alıyor. Herşeyi anlatıyor.

Sonraki süreç ise alıştığımız gibi gitmiyor. Bu ülkede işini yapan savcılar varmış diyorsunuz.

Avukat Hanım ifade veriyor komiserden şikayetçi oluyor. Savcı soruyor;

S: Diğer polislerden de şikayetçi misin?

A: Bana bunları o Komiser yaptı.

S: Peki o bunları yaparken yanınızdaki diğer iki polis ne yaptı?

A: Sessiz kaldı izledi.

S:Tamam onlar da sessiz kalarak suça iştirak etmiş demektir.

Diyor ve 1 komiser 2 polis memuru ve 1 temizlikçi kadın hakkında “işkence suçu”ndan soruşturma başlatıyor.

Bir kaç gün sonra Gasp Büro Amirliği Asayiş Büro Amirliğine yani olayın geçtiği karakola ansızın baskın düzenliyor. Arama yapılıyor; 8 sopa 1 mınçıka 2 de kuru sıkı tabanca ele geçiriliyor. Mınçıka ve 6 sopa komiserin odasında bulunuyor. Avukata vurduğu sopa da aralarında.

Bu 4 kişi 1 gün gözaltında kalıyor. İfadeleri alınıp “işkence suçu”ndan tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ediliyor maalesef serbest kalıyorlar.

1 komiser ve 2 polis memuru hakkında silahla tehdit hakaret basit yaralama suçlarından dava açılıyor.

Tabi komiser ifadesinde silahı kabul etmiyor. O “tabanca-çakmak”tı diyor. Soruyorlar:

-Görüntülerde bir polis memurunun önünüzden geçerken irkildiği eliyle kulaklarını kapattığı ve elinizdeki cisimden duman yükseldiği görülüyor? Ne diyeceksiniz?

“Ben elimdeki tabanca görünümlü çakmağı yakarken ağzımla “pat” sesi çıkarıyorum şakasına irkilmeleri ondandır dumanlar da Avukatın içtiği sigaranın dumanıdır” diyor.

-Yapılan aramada odanızdan çıkan “tabanca-çakmak” gri renkte iken kamera kayıtlarında elinizde tuttuğunuz cisim siyah renkte bunu da açıklar mısın? diyorlar.

İlk ifadesinde gelenim gidenim çok olur siyah renkli tabanca çakmağımı birisi almıştır ama kim hatırlamıyorum dese de mahkemede; “Video görünen siyah renkli tabanca-çakmağımı zabıta amirine hediye ettim bende değildir” diyor.

Yerinden sıçrayarak kulaklarını kapatan polis memuruna da gözaltında soruyorlar;

-Silah sesi duydun mu neden sıçradın? Neden elinle kulaklarını kapattın?

“Ben silah sesi duymadım o anda telsizden anons geldi ortamda çok gürültü vardı anonsu duymak için kulaklarımı kapattım” diyor.

Silahı getiren polis memuruna soruyorlar:

-O getirdiğin şey silah mıydı tabanca-çakmak mıydı?

“İş yoğunluğum dolayısıyla hatırlamıyorum amirim neyi istediyse onu getirdim” diyor.

Yine komisere soruyorlar kamera kayıtlarında sopayla bir şahsın kolunu tutup 5 defa vurduğun görülüyor ne diyeceksin?

“Avukat bana jopun var mı toplumsal olaylara nasıl müdahale ediyorsunuz jopla nasıl vuruyorsunuz diye sordu bende içerden tahta jopumu istedim bunun üzerine Avukat bana hadi göstersene elime vursana dedi ‘vur bana vur bana’ diye ısrar etti bende bir kadına vuramam dedim çok ısrar etti sonra ayağa kalktım vuruyormuş gibi yaptım ama vurmadım kendime vurdum” diyor.

Yılların verdiği birikimle suçtan kurtulmaya yönelik ifade vermeyi iyi öğrenmişler ama faydası yok. Vurma da silah da sopa da kamera kayıtlarında açık ve net görülüyor.

Görevli polis memurları ise bir o kadar saf ve naif. Hiçbir şey görmemiş ve duymamışlar.

Hatta bir tanesi duruşmada “Amirimiz suç işleyecek olsa bizden yardım dilenmesine gerek yoktur” diyecek kadar da dürüst ve temiz kalpli.

Bu satırları okuduktan sonra pek çok şey söyleyebilirsiniz. Avukatı suçlayabilirsiniz “bu nasıl avukat?” “şöyle yapamamış mı?” “şunu diyememiş mi?” diyebilirsiniz.

Velev ki yapamamış söyleyememiş.

Veya bilerek yapmamış söylememiş. Belki de işin nereye varacağını görmek istemiş.

Bu neyi değiştirir?

Kendisini ‘Şabanoğluşaban’ filmindeki “Kumandan Hüsamettin” zanneden komiserin olaylara kayıtsız kalan polislerin onları 4 ay açığa alıp yeniden göreve başlatanların hiç mi kabahati yok?

***

“Herkesin polisi kendi vicdanıdır fakat polis vicdanı olmayanların karşısındadır. ”

Vicdansız polislerin yargılandığı bu dosyanın ikinci celsesi 22 Mayıs 2019 Saat: 13.00’da İstanbul Çağlayan Adalet Sarayında.

Av. Erdost BALCI

LİNK : https://www.hukukihaber.net/biz-burada-cok-avukat-dovduk-avukat-hanim-makale

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : Fotokapanla terörist avı


Fotokapanla terörist avı

PKK’nın sözde yöneticisi Murat Karayılan, özellikle Karadeniz’de teröristlerin fotokapan sistemi ile tespit edilerek etkisiz hale getirilmesinden rahatsız. Karayılan, “Ne ajanların tuzağına, ne kameraların tuzağına, ne de muhabere adı altında yerimizi deşifre edip düşman tuzağına düşmemeliyiz” diyerek fotokapandan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

Terörle mücadelede gösterilen kararlı ve başarılı operasyonlar sonrasında terör örgütü PKK’yı, İnsansız Hava Araçlarından (İHA) sonra şimdi de fotokapan korkusu sardı. Terör örgütü PKK’nın sözde yöneticilerinden Karayılan">Murat Karayılan örgütün güdümündeki yayın organlarına yaptığı açıklamalarda, “Gerillanın dikkatli olmadığı, yer üstünde iken deşifre olan sebeplerden dolayı tek tek ölümler oldu” ifadeleriyle teröristlerini suçladı. Kış boyunca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) bahara dönük teröristlere karşı yaptığı operasyonlardan bahseden teröristbaşı Karayılan, “Birincisi; birçok yerde fotokapan ve kameralar kurmuşlardır. Belki gerillalar gelir ve burada eylem yaparlar diye düşman oralara fotokapanlar yerleştirmiştir. En çok Karadeniz, Dersim, Mardin, Amed, Cudi ve Besta gibi yerlerde bunu uygulamaktadır” şeklindeki açıklamasıyla adeta hayvan gibi bu fotokapanlara yakalandıklarını anlattı.

Artık devlete çalışıyorlar

Terör örgütüne çalışan bazı kişilerin artık istihbarat ve güvenlik birimlerine çalıştığını belirten terörist başı, “Özellikle de gerilla ile ilişkide olabilecek kişilerin üzerinde durmaktadırlar. Gerilla da bu tür ilişkilere ‘dostumuzdur, milisimizdir’ dedi. Karayılan, “Kontrol etmeden saf saf o kişinin yanına giderse düşürülüp ikili çalışan konuma getirdikleri bu gibi kişiler yoluyla gerillayı tuzağa düşürüp komplo gerçekleştirmek istiyorlar. Yurtsever insanlarımız, ülkesine ve davasına bağlı olanlar ihanet etmemelidir. Ama MİT çok kirli bir şekilde çalıştığı için bazı insanları düşürme ihtimali vardır. Düşürdüğü bu kişiler eliyle gerillayı tuzağa düşürmeyi amaçlamaktadır” dedi.

"Tuzaklara safça düşüyoruz"

Teröristlerini saflıkla suçlayan Karayılan, “Kürdistan’ın birçok yerinde devlet bu temelde çalışıp gerillayı ya muhabere, ya fotokapan ya da ajanlar yoluyla tespit edip sonra da teknikle imha etmeyi hedeflemektedir. Ne ajanların tuzağına, ne kameraların tuzağına, ne de muhabere adı altında yerimizi deşifre edip düşman tuzağına düşmemeliyiz. Tuzaklarına safça düşen konumdan çıkmalıdır. Gerilla önceden kullandığı yolları, patikaları, köyleri kullanmamalıdır” ifadeleriyle sık sık güvenlik ve istihbarat güçlerinin yaptığı operasyonlarda güç kaybettiklerine vurgu yaptı.